Etiket: zulüm

  • AABK Eşit Başkanı Mat: Devletin Alevilere camiyi dayatması zulümdür, faşizmdir!

    AABK Eşit Başkanı Mat: Devletin Alevilere camiyi dayatması zulümdür, faşizmdir!

    PİRHA- Avrupa Alevi Birlikleri Federasyonu Eşit Başkanı Hüseyin Mat, Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın Tunceli İl Jandarma Komutanlığı’nda cami temeli atma görüntülerini ve sözlerini ‘açık bir zulüm ve faşizm’ olarak değerlendirdi. Mat, “Bir halkı, inancına uygun olmayan bir ibadethaneyi benimsemeye zorlamak, devlet imkanlarıyla yapılmaması gereken bir baskıdır. Ancak bilinmelidir ki, Dersim halkı bu dayatmacı politikaları asla kabul etmez” dedi. 

    Tunceli İl Jandarma Komutanlığı’ndaki caminin temelini atma törenine katılan Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, buradaki konuşmasında “Şehirlerin medenileşmesinde en büyük pay camilerdir. İnşallah burada bizim hocalarımız, lojmanlarda oturan kardeşlerimizin ya da bu bölgede oturan kardeşlerimizin çocuklarına ders verecekler” ifadesini kullanmıştı.

    Yaşanılan duruma sanal medya hesabından tepki gösteren Avrupa Alevi Birlikleri Federasyonu Eşit Başkanı Hüseyin Mat, ‘Devletin Dersim üzerinde oynadığı asimilasyon politikaları bitmiyor’ başlığıyla kaleme aldığı yazısında, “Alevi köylerine cami yapıp imam atamak yetmezmiş gibi, şimdi de Dersim’de yeni bir cami temeli atılıyor” dedi.

    Mat, devletin; bir halkın inancına uygun olmayan bir ibadethaneyi benimsemeye zorlamasının açık bir zulüm, faşizm olduğunu kaydederek, Dersim halkının bu dayatmayı kabul etmeyeceğini söyledi.

    “DERSİM’DE ASİMİLASYON POLİTİKALARI BİTMİYOR”

    Mat’ın yaptığı açıklama şöyle:

    “Devletin Dersim üzerinde oynadığı asimilasyon politikaları bitmiyor…

    Alevi köylerine cami yapıp imam atamak yetmezmiş gibi, şimdi de Dersim’de yeni bir cami temeli atılıyor.

    Dersim’de yaşayan halkın neredeyse tamamı Alevi, resmi görevliler (asker, polis, memur) dışında. Ancak bu demografik yapıya rağmen, şehir sınırları içerisinde 117, Dersim merkezinde ise 5 cami bulunurken, sadece bir cemevi var. O cemevi de ne yazık ki devletin bir karakolu gibi işlev görüyor. Yani, Dersim şehir merkezinde halka ait bir cemevi bulunmuyor.

    Tüm bunlar yetmezmiş gibi, şimdi de yeni bir cami temeli atıldı. Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, Tunceli’de asker ve polislerin katılımıyla tek başına cami temeli attı. Açılışta halktan kimse yoktu; sadece resmi görevliler vardı.

    “AÇIK ZULUM VE FAŞİZMDİR; DERSİM HALKI KABUL ETMEZ!”

    Aleviler defalarca dile getirdi. ‘Bizim ibadethanemiz cemevidir.’ Ancak devlet, camiyi zorla dayatmaya devam ediyor. Bu, açık bir zulüm ve faşizmdir. Bir halkı, inancına uygun olmayan bir ibadethaneyi benimsemeye zorlamak, devlet imkanlarıyla yapılmaması gereken bir baskıdır.

    Ancak bilinmelidir ki, Dersim halkı bu dayatmacı politikaları asla kabul etmez. Onlar, ocaklarına, pirlerine ve kutsal mekanlarına olan ikrarlarını koruyarak yaşamaya devam edeceklerdir.

    Bu zulüm ve faşizm karşısında susanlar, bu zulmü yapanlar kadar suçludur. Sessizlik, zulmün sürmesine ortak olmaktır. Haksızlık karşısında sessiz kalmak, adaleti engellemek demektir. Bozatlı Hızır, Düzgün Baba, ocaklarımız, dergahlarımız hepimizin yardımcısı olsun.”

    PİRHA/İSTANBUL

     

  • DAD: Xızır aklıyla barışı mümkün kılalım!

    DAD: Xızır aklıyla barışı mümkün kılalım!

    PİRHA- 1 Eylül Dünya Barış Günü vesilesiyle açıklama yapan DAD, “Savaş canavarı çok büyüdü. Tüm yaşamımızı yutmak üzere. Uçuruma giderken, Xızır aklıyla barışı mümkün kılmakta var. Konuşmadıklarımızı konuşalım. Barış vardır, mümkündür” denildi.

    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD), 1 Eylül Dünya Barış Günü vesilesiyle yazlı açıklama yayınladı. “Hiç konuşmuyoruz” başlıklı yapılan açıklamada, “Yaşı  elinin altında olan vatandaşların, barış iklimini hiç solumadığı savaşı hiç konuşmuyoruz. Kurucu aklın; tekçi zihniyet mağdurlarının, etnik kimlik, dil, inanç özgürlüğü ve eşitliği talep edenlerini, başı ezilesi canavar, terörist diye yaftalanıp, ocağından diyarından, yaşayamaz edildiği savaşı hiç konuşmuyoruz” denildi.

    Açıklamanın tamamında şunlara yer verildi:

    “Bir zamanlar bir parlamentomuzun olduğunu, hükümetin bu parlamentodan oluştuğunu, denetim mekanizmalarımızın olduğunu, bu rejimin değiştiğini, cumhuriyet değerlerinin yokolduğunu hiç konuşmuyoruz. Savaşın sürdürülebilmesi için insanlığın ata yadigarı dinlerinin, inançlarının nasıl suistimal edildiğini, emeğinden ayırıp vergi olarak ödediği, eğitim, sağlık, beslenme, barınma ve kültürel gelişim için değerlendirilmesi gereken bütçenin, Diyanet ve cemaatlere aktarıldığını, buraların topluma hangi hizmetleri ürettiğini sorgulamıyoruz.

    İnancın bireysel bir durum olduğunu, devletin dininin olmayacağını, devletin her inanca eşit mesafede durması gerektiğini anlatmaya çalışan toplumsal kesimleri, Alevileri duymuyoruz. Bütçenin aslan payının toplumu uyutmak için bu kurumlara sunulduğunu hiç konuşmuyoruz. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Kobani kumpas davasına müdahil olduğunu, DAİŞ yenilgisini kabullenmediğini, DAİŞ kazansaydı, Ezidilere uyguladığını Alevilere ve tüm topluma uygulayacağını, Ezidi kadınların binlercesinin köle pazarlarıda satıldığını, binlercesinin hala akıbetinin bilinmediğini, hiç konuşmuyoruz. Savaşın; bu ülkenin ekonomisini batırdığını, toplumun büyük kesiminin açlıkla başbaşa kaldığını, tarımsal üretimin bitme noktasına geldiğini, çöplerden beslenildiğini, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bu yoksulluğun cennette peygambere komşuluk olarak ödüllendirileceğini, bir an evvel ölüp cennete mi gitsek, peygamber lokmasını bizimle paylaşır mı hiç konuşmuyoruz.

    CUMARTESİ ANNELERİ’NE UYGULANAN BASKI VE ZULMÜ GÖRMÜYORUZ, HİÇ KONUŞMUYORUZ

    Barış annelerine en ağır zulmün reva görüldüğünü, barış kavramından nasıl korkulduğunu, kaybolan yakınlarının akıbetini soran Cumartesi Anneleri’ne uygulanan baskı ve zulmü görmüyoruz, hiç konuşmuyoruz.

    Yaşanan savaş, savaşın yarattığı karanlık, zulüm ortamından hak, hukuk, adalet namına ortadan bir şeyin kalmadığını, hakkın, hukukun, adaletin yerine, imamlarla avutma ve uyutma dönemine geçildiğini görmüyor, duymuyor, hiç konuşmuyoruz. Savaşın ağır ikliminden doğamızın nasıl tahrip edildiğini, uluslararası maden şirketlerine peşkeş çekildiğini, görmezden geliyoruz, hiç konuşmuyoruz.

    Kadın kıyımının adeta teşvik edildiği, son yıllarda yüzlerce katarttığını, sokaktaki kadın mücadelesini yükselten, buna karşı tavır geliştiren kadınlara zindanların ve ölümün nasıl reva görüldüğünü görmüyor, yokmuş gibi davranıyoruz, hiç konuşmuyoruz.

    Onlarca yıldır ülkemize yoğun mülteci akını oldu. Neden geldi? Nereden geldi? Geldiğinde ne oldu? Sorduk mu? Yaşadığımız her türlü kötülüğün müsebbibi onlarmış gibi, ırkçı saldırılara maruz bırakıp mağdur ederken, aralarındaki paramiliter güç boyutunu, her türlü suistimale açık olduklarını hiç konuşmuyoruz.

    Deprem süreci geçirdik. ilk üç gün devlet duymadım, görmedim, bilmiyorum dedi. Sonrasında Alevi coğrafyasını boşaltmak için fırsata çevirdi. Ölenler öldü, kalanlar göç yollarında köklerinden koparıldı, hiç konuşmuyoruz.

    SAVAŞ ORTAMININ AĞIR BASKISI DİRENCİMİZİMİ KIRDI, SORDUK MU KENDİMİZE!

    Biz Aleviler; “Kızılbaş Alevilik, zalimin zulmüne karşı direnen, erenlerin ve canların yoludur.”, “Cem ve semah hakikate ve özgürleşmiş insanların toplumunaulaşmanın yürüyüşüdür.” diye kendimizi tanımlarken, Diyanet’in baskısına, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesindeki Alevi Bektaşi Başkanlığı’nın bizi içimizden sadaka kültürü ile yok etmesine, ÇEDES projesi, karma eğitimi sonlandırma, zorunlu din dersleri ile hem inançsal hem de toplumsal her tür tehlikeye karşı karşıya olduğumuzu görüyor muyuz? Yüzyıllardır yaşadığımız mağduriyetler, elimizde alınan değerler, hukuksal mücadele ile elde ettiğimiz haklar, vermeye çalıştığımız eşit yurttaşlık mücadelesi görmezden gelinip yok sayılırken, yeteri kadar direnç oluşturabildik mi? Savaş ortamının ağır baskısı direncimizimi kırdı, sorduk mu kendimize, hiç konuşmuyoruz.

    SAVAŞ VİCDANLARIMIZI MI KÖRELTTİ?

    Elbette bu durumu dert edinenler, bunun mücadelesini veren toplumsal kesimler vardı. Bunları ne kadar görebildik, ne kadar hissedebildik, ne kadar yanlarında olabildik. Savaş vicdanlarımızı mı köreltti? Hiç konuşmadık. Savaş canavarı çok büyüdü. Tüm yaşamımızı yutmak üzere. Uçuruma giderken, Xızır aklıyla barışı mümkün kılmakta var. Konuşmadıklarımızı konuşalım. Barış vardır, mümkündür. Çağrımız olsun. 1 Eylül Dünya Barış Günü Kutlu olsun. Zaman sahipsiz, mekan rızasız, mazlum çaresiz değildir. ”

    (HABER MERKEZİ)

  • Kemal Sever: İnsanlarımıza yapılan zalimlikler bizde iz bıraktı, muhalif olduk-VİDEO

    Kemal Sever: İnsanlarımıza yapılan zalimlikler bizde iz bıraktı, muhalif olduk-VİDEO

    PİRHA-12 Eylül 1980 Darbesi’nde Diyarbakır Cezaevi’nde 7 yıl tutulduktan sonra 2010 yılında Bingöl’ün Yayladere ilçesinin Seter Köyü’ne yerleşen Kemal Sever, “2010 yılında ata toprağımı yeniden şenlendirmek için köyüme geri geldim” dedi. Sever, “1938’de de bu köyde bir aile tamamen yok edildi. O dönemde insanların yaşadığı bir zalimlik vardı, biz de o insanlarımızın yaşadığı zulümle büyüdük, yaşananlar biz de bir iz bıraktı, bu durum bizi muhalif insanlar haline dönüştürdü” dedi.

    12 Eylül 1980 Darbesi’nde Diyarbakır Cezaevi’nde 7 yıl tutulan Kemal Sever, 2010 yılında Bingöl’ün Yayladere ilçesinin Seter Köyü’ne yerleşti.

    “ATA TOPRAĞIMI YENİDEN ŞENLENDİRMEK İÇİN KÖYÜME GERİ GELDİM”

    12 Eylül’de Diyarbakır Cezaevi’nde 7 yıl tutulduğunu ve orada zulmün tamamını yaşadığını söyleyen Kemal Sever, “Cezaevinden çıktıktan sonra uzun süre ailemle beraber İstanbul’da yaşadım. 2010 yılında ata toprağımı yeniden şenlendirmek için köyüme geri geldim. Bizim köyümüz çok eski bir köy milattan önce burada bir yerleşim vardı ama yazılı bir kaynak olmadığı için biz yerleşimin ne zaman başladığını bilmiyoruz. İslamiyet’ten sonra İran Revanduz bölgesinden Seteri kabilesi buraya gelmiştir, bu köyün ismi de oradan gelmektedir” diye belirtti.

    “1938’DE SETER KÖYÜNDE BİR AİLE TAMAMEN YOK EDİLDİ”

    1938’de Seter Köyü’nde Derviş İbrahim’in ailesinin tamamen yok edildiğini belirten Sever, “Katliamın nedeni Kürt olmalarıdır ama devlet katliam için kendine uygun gerekçeler yaratmıştır” dedi.

    Sever konuşmasını şöyle sürdürdü:

    “1932 yılında İsmet İnönü’nün bölgeye düzenlediği 12 günlük bir sefer vardır. Dönüşte de başbakanlığa 384 Kürt ailesinin tasfiye edilmesi gerektiği yönünde rapor sunuyor. Bu ailelerden biri de Seter köyünde casus İbrahim olarak bilinen Derviş İbrahim’in ailesidir. Aslında kendisi casus değildir Ermeni Katliamı’nda Ermenilere yardımcı olduğu için kendisine casus nitelendirmesi yapılmıştır. Aile tamamen yok ediliyor, bir dönem götürülüp Kiğı’da mecburi iskâna tabi tutuluyor, daha sonra da oradan getirilip 1938 yılında Düzgün Baba Dağı’nın eteğinde bütün aile katlediliyor. Setero ağıtı katledilen bu aile üzerine yazılıyor. O dönemde insanların yaşadığı bir zalimlik vardı, biz de o insanlarımızın yaşadığı zulümle büyüdük, yaşananlar biz de bir iz bıraktı. Bu durum da bizi muhalif insanlar haline dönüştürdü.”

    PİRHA/BİNGÖL

  • Pir Celal Fırat: Armutlu Cemevi’ne yapılmış saldırı tüm cemevlerimize yapılmıştır-VİDEO

    Pir Celal Fırat: Armutlu Cemevi’ne yapılmış saldırı tüm cemevlerimize yapılmıştır-VİDEO

    PİRHA – İstanbul Sarıyer’de bulunan Küçük Armutlu Cemevi’ne polis tarafından yapılan baskına tepki gösteren Garip Dede Dergahı Başkanı Pir Celal Fırat, “Bu saldırıyı tüm cemevlerimize yapılmış bir saldırı olarak olarak görüyoruz” dedi.

    PSAKD Sarıyer Şubesi’ne bağlı olan Küçük Armutlu Cemevi’ne düzenlenen polis baskınına Garip Dede Dergahı Başkanı Pir Celal Fırat tepki gösterdi.

    “TÜM BU YAPILANLAR ZULÜMDÜR”

    Saldırıyı kınayan pir Fırat şunları söyledi:

    “Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Sarıyer Şubesi’ne bağlı Küçük Armutlu Cemevine bir saldırı gerçekleşti. Bu saldırı polis tarafından gerçekleşti. Orada iki arkadaşımızı almak için yapılmış. Tüm bu yapılanlar bir zulümdür. İki gün önce KHK ile OHAL’in kaldırıldığını söylemişlerdi. Oysaki görülüyor ki Türkiye’de OHAL her zaman devam edecek. Bu yapılacak zulmü ve baskıları biz kesinlikle kabul etmiyoruz. Küçük Armutlu Cemevi’ne yapılmış olan bu saldırıyı tüm cemevlerimize yapılmış bir saldırı olarak görüyoruz.”

    “BU ZULME SON VERİN”

    Gezi olaylarında Beşiktaş’ta bir camiye ayakkabı ile girildiği için yıllarca konuşulduğunu hatırlatan Fırat, “Biz hiçbir ibadethaneye ne ayakkabılarla girilmesini ne de coplarla cemevlerinin kapılarını kırarak içeri girilmesini istiyoruz. Polisin bu zulmünü şiddetle kınıyoruz. Bu doğru bir yaklaşım değil. Eğer bu ülkede kardeşlik isteniyorsa bu zulme iktidarın bir an önce son vermesi gerekiyor” diye konuştu.

    GÖZALTINDAKİLER SERBEST BIRAKILSIN”

    Bu saldırıyı Alevi federasyonları ve kurumları olarak etkin bir şekilde kınayacaklarını belirten Fırat, şunları kaydetti:

    “Hiçbir ibadethaneye kimse coplarla saldıramaz ve bahçede oturan insanları ters kelepçe ile gözaltına alamaz. Tüm bu yapılanları doğru bulmuyoruz. Pirlerimiz hep şunu söylemiştir, ‘Bir yerde bir haksızlık varsa ve görüpte söylemiyorsanız dilsiz şeytansınızdır.’  Bugün cemevlerine yönelik açılımlar yapıldığı söyleniyor. Ancak bu yapılanlarla nasıl bir açılım yapılacağını görüyoruz adeta. Verilen sözler vardı. Bu sözlerle ne yapılmak istendiğini görmek istiyoruz.”

    Garip Dede Dergahı Başkanı Pir Celal Fırat son olarak şu çağrıda bulundu:

    “Bu zulmün ivedi bir şekilde son bulmasını ve  cemevinde gözaltına alınan dostların bırakılmasını istiyoruz. Elbetteki bugünler geçecektir. Vicdan sahibi her toplumun buna tepki vermesini bekliyoruz.” (HABER MERKEZİ)

  • PSAKD’liler: Zulüm edebilirsiniz ama asla bizi teslim alamazsınız-VİDEO

    PSAKD’liler: Zulüm edebilirsiniz ama asla bizi teslim alamazsınız-VİDEO

    PİRHA- Pir Sultan Abdal Kültür Derneği İstanbul Şubeleri, derneğin Erzincan Şubesi yöneticilerinin ve üyelerinin tutuklanmasını eş zamanlı olarak protesto etti. “Zulüm edebilirsiniz ama bizi asla teslim alamazsınız” denilen açıklamalarda, tutuklanan 16 PSAKD yöneticisi ve üyesinin serbest bırakılması istendi.  

    Pir Sultan Abdal Kültür Derneği İstanbul Şubeleri, derneğin Erzincan Şubesi yöneticilerinin ve üyelerinin tutuklanmasını eş zamanlı olarak protesto etti.

    İstanbul’da dernek şubelerinin önünde açıklama yapan PSAKD yöneticileri ve üyeler, tutuklanan arkadaşlarının derhal serbest bırakılmasını istedi.

    “OHAL ve KHK’lar ile hayatın her alanında gerici, anti-demokratik faşizan uygulamaların yerleştirildiği karanlık bir dönemden geçmekteyiz” denilen açıklamalarda, “Yaşadığımız süreçte düşünce ve ifade özgürlüğü neredeyse ortadan kaldırılmış, AKP’nin haksız, hukuksuz, keyfi uygulamalarına eleştiri getiren, muhalefet eden tüm kesimlerin susturulması için OHAL seferber edilmiştir” denildi.

    TV10’UN KAPATILMASINA TEPKİ

    “OHAL ve KHK’lar aracılığı ile gerçek anlamda mücadele muhaliflere karşı yürütülmektedir. Onlarca muhalif gazeteci içeridedir. Binlerce akademisyen, aydın, yazar, çizer hapse atılmış veya haklarında adli soruşturmalar açılmıştır. Ve bu baskı ve sindirme rejimi hız kesmeden devam etmektedir. Bu zulmü gerçekleştirenler,  bilinçli bir biçimde Aleviler ve Alevi Kurumlarını hedef alarak provokasyon yaratmak istemektedir” ifadelerinin yer aldığı açıklamada “Aralarında Alevilerin katkıları ile kurulmuş ve AKP iktidarı eliyle kapatılmış olan TV10 yöneticilerinin de bulunduğu birçok kişi tutuklanmıştır” denildi.

    YÜZDE 80 ENGELLİ HAYDAR YILDIRIM TUTUKLU

    Açıklamada, “PSAKD Sarıyer Şubesi üyemiz Haydar Yıldırım, %80 engelli raporu olmasına rağmen 4 Ekim 2017 tarihinden beri tutukludur” hatırlatmasında bulunularak şunlar kaydedildi:

    “En son, Erzincan PSAKD yöneticileri ve üyeleriyle birlikte toplam 16 canımızın tutuklanması, Alevilere dönük bu baskı ve sindirme rejiminin devamıdır.

    “ASIL AMAÇ ALEVİLERİ ESİR ALMAKTIR”

    Bizler yoldaşlarımızın gözaltına alınıp tutuklandığı süreçten itibaren biliyoruz ki asıl amaç Alevileri esir almaktır. Onlar, Pir Sultanın direnciyle Alevi Hak mücadelesine emek veren canlarımızdır.
    Pir Sultan Abdal Derneği Genel Başkan Yardımcısı Erol Yeter ve şube üyelerinin tutuklanması o bölgede Alevi örgütlenmesini ve hak talep mücadelesini sekteye uğratma çabasıdır. Aleviler yüzyıllardır bütün baskılara, katliamlara, inkar politikalarına ve iftiralara karşı Hüseyni duruşunu göstermiştir. Baskıların bizleri yıldırmayacağını ve yolumuzdan döndüremeyeceğini buradan bir kez daha belirtiyoruz.
    Biz Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri olarak buradan ilan ediyoruz ki; zulüm edebilirsiniz, zorluklar yaşatabilirsiniz, ama asla bizi teslim alamazsınız.

    “İNANCIMIZIN ÖZGÜRLÜK MÜCADELESİNDEN ASLA VAZGEÇMEYECEĞİZ”

    Alevi toplumu olarak, var olduğumuz günden beri demokrasiyi, özgürlükleri, laikliği ve en önemlisi de barışı savunduk. Savunduğumuz bu değerler uğruna da çok ciddi bedeller ödedik. Ancak, barış, demokrasi, eşit yurttaşlık ve laiklik mücadelesinden asla vazgeçmedik. Tutuklanan canlarımız derhal serbest bırakılmalı ve AKP iktidarı, Aleviler üzerinden ülkeyi içine sokmaya çalıştığı politikadan bir an önce vazgeçmelidir. Bilinmesini istiyoruz ki her türlü baskıya rağmen bizler, inancımızın özgürlük mücadelesini yürütmekten asla vazgeçmeyeceğiz.”

    “DEMOKRASİ GÜÇLERİYLE KOL KOLA MÜCADELE YÜRÜTECEĞİZ”

    Demokrasi güçleriyle birlikte kol kola ülkeyi karanlıktan aydınlığa çıkaracaklarını belirten PSAKD’liler, “Haksız hukuksuz ve düzmece gerekçelerle tutuklanan arkadaşlarımız serbest bırakılana kadar bu işin peşini bırakmayacağız. Yaşasın Hak ve hakikat mücadelemiz” dediler.

    (HABER MERKEZİ)

  • ‘Aleviliği asimile edecek çok insana kapı açtık, ilahiyatçıları baş tacı ettik’-VİDEO

    ‘Aleviliği asimile edecek çok insana kapı açtık, ilahiyatçıları baş tacı ettik’-VİDEO

    PİRHA – Cemevlerine  ve Alevi kurumlarına ilişkin Pir Haber Ajansı’na konuşan Alevi Yazar Ayhan Aydın, Devletin aklı bizden çok iyi çalıştığı için bin bir türlü oyun oynuyor bizimle. Devletin  Sünnileştirme çalışması bin yıldır var. Artık genlerine işlemiş durumda. Milli Eğitimi ile Diyaneti ile ve TRT’si ile Sünni islam anlayışı çerçevesinde dayatılan bir kimlik var” diye konuştu.

    Haberin Videosu

    Alevi Yazar Ayhan Aydın cemevlerine, dedelere ve devletin Alevilere yönelik politikalarına ilişkin Pir Haber Ajansı’na konuştu.

    Milyonlarca insanın yaşadığı bir inanç, kültür, öğreti, bir Alevi yapısının olduğunu belirten Ayhan Aydın “Atadan, deden yaşatmış olduğumuz ve son 50-60 yıldır,  o geleneksel yapının tamamen dışına çıkmak üzere olan, yozlaşmak üzere olan ve asimile edilen bir Alevi Bektaşilik var” dedi. Aydın, devletin sistemli çabası ile Diyanet’in gayreti ile ve Alevi Bektaşi kurumlarının duyarsızlığı ile da asimile edilecek bir Alevi Bektaşilik olduğunun altını çizdi.

    “KİMLİKSİZLEŞEN BİR YAPI İLE KARŞI KARŞIYAYIZ”

    “Para deyin, mevki deyin kendi atalarından devir aldıkları o onurlu yolu bırakıp kendisini inkar eden dede, baba, ozan ve yazar olarak lanse edilen  kişilerin ihanetleri ile inancımız asimle ediliyor” diyen Aydın şöyle devam etti:

    “Bu dönüştürmeler ve değiştirme çabaları Aleviliği bu çağda tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar değiştirebilecek bir yola sokabilir. Bu ne Sünnileşme ile ne de Şiileşme ile de açıklanacak bir şey değil. Yani geleneksel olarak yaşadığını bırakan, kimliksizleşen ve mankurtlaşan bir yapı ile karşı karşıyayız.”

    “BİR ÇOK DEDE KENDİNİ HOCA OLARAK GÖRÜP VAAZ VERİYOR”

    Aydın, “Devletin aklı bizden çok iyi çalıştığı için bin bir türlü oyun oynuyor bizimle. Devletin Sünnileştirme çalışması bin yıldır var. Artık genlerine işlemiş durumda. Milli eğitimi ile Diyaneti ile  ve TRT’si ile Sünni islam anlayışı çerçevesinde dayatılan bir kimlik var. Şii gayreti var. Ve İran zaten Türkiye’deki uzantıları ile bunu sağlamaya çalışıyor. Yüzlerce dedeye etki edip kurumların içerisine giriyor. Bu şekilde Şiiliği Sünniliğin dışında sözde Aleviliğin en yakın bir paydasıymış gibi bazı Alevi dedelerin beynine zikrederek ve yedirerek onları kazanma yoluna gidiyor. Özellikle genç dedeleri böyle vaaz verebilecek hale dönüştürüyorlar. Bizde vaaz ve vaiz vermek yoktur. Bizde sohbet ve muhabbet var. Birçok dede kendisini hoca olarak görüyor” ifadelerini kullandı.

    “DEDELER ALEVİ DİN GÖREVLİSİ GİBİ DAVRANIYOR”

    Camiler ile bazı cemevi zihniyetinin özdeş olduğunu ve cami ile cemevinin farklı olmadığını belirten Aydın, “Birçok dede, dede olmaktan çıkarak Alevi din görevlisi gibi davranıyor. Alevi din görevlisi, Sünni din görevlisi, Şii din görevlisi din görevliliği paydasında birleşiyorlar. Konuştukları dil, tavırlar ve davranışlar benzeşiyor. Cami ile cemevinin bir farkı yoksa Alevilik burada yaşamıyor. Çok ciddi bir şekilde cemevlerinde yaşayan Aleviliği sorgulamamız lazım. Beni eleştirecekler bunları konuşmayalım diye. Ancak konuşmayacaksak tek tipleştirelim cemevlerini” ifadelerini kullandı.

    “ZAKİRLİĞİN ANLAMINI BİLMEYENE ZAKİRLİK YAPTIRIYORLAR”

    Sahnede saz çalanı getirip posta oturtup zakirliğin anlamını bilmeyenlere zakirlik yaptırdıklarını vurgulayan Aydın, “Zakirlik yapacak çok güzel gençlerimiz var. Cemde zakir, zakir olmak zorundadır. Dede de dede olgunluğunda, görüntüsünde olmalıdır. Hoca gibi vaaz veren ve aralıksız bir şekilde bir şey anlatma gayreti içinde olmamalıdır Diyanet’te fetva verir gibi” diye konuştu.

    “DEVLET BİZİ İZLİYOR VE GÜLÜYOR”

    Aydın, “Devlet bizi izliyor, gülüyor ve şunu diyor: ‘Ben gayretlerimin ürününü aldım, artık çok gayret etmeme gerek yok. Zaten Alevi dedeleri, Alevi dernek başkanları ve Alevilerin kendileri hazır. Dedelere maaş bağlasak kapımıza kendileri gelip yazılacak. Bu kadar büyütecek bir şey yok. Aleviler zaten Sünni, Şii olmaya ve devlete yamanmaya hazır. Ve verdiğimiz her şeyi kabul etmeye de hazırlar. Biraz daha sert tedbirler olsa korkudan cemevlerinede gitmeyeceklerdir. Cemevleri bomboş olacak ve kimliklerini yaşamayacaklar’” ifadelerini kullandı.

    “ALEVİLİĞİN ÖZÜ TERK EDİLMİŞ”

    Yaşanmayan bir Aleviliğin olduğuna dikkat çeken Aydın şunları ifade etti:

    “Aleviliğin özü bozulmuş ve özü terk edilmiş. Bir mürşit eteğinden tutmak lazım. Yol, erkan, edep bilenin yolundan gitmek lazım. Daha 20 yıllık bir ceme ilişkin bir şey yok. Cemevlerinde Alevi cemi yozlaşmış ve iki saate sığdırılmış. İki semah, iki zakirin çaldığı nefesler ve bunların dışına çıkılmayan kalıplaştırılmış bir Alevilik dayatması var. Bizim inanç anlayışımızın Sünnilerin camilerde kıldığı beş vakit namazdan ve camilerinden farklı olduğunu söylüyorduk. Burası hem cemevi hem gönül evi hem de muhabbet evi diyorduk. Nerede bu muhabbetler, dedeler, pirler ve mürşitler. Nereye kovduk onları. Şimdi tek tipleşmiş bir kafa yapısı ile beraber cemevleri Alevi yol ve erkanına uygun olmayan bir şekilde yürütülen bir inanç kurumu haline geldi.”

    ÖZELEŞTİRİ YAPIP ÖNÜMÜZE BAKACAĞIZ”

    Aydın, “Tayip Erdoğan’a bin bir türlü laf söyleniyor. Ancak cemevleri Tayip Erdoğan’nın ruh ikizleri ile dolu. Kimseye bir söz söylemeyelim. İlk önce aynada kendimize bakalım” dedi.

    “Alevi toplumunda sorgulaması gereken çok boyut var. Tabi ki devlet baskı yaptı, zulüm yaptı. Ama hep bunlara sığınarak bir yerlere gidemeyiz. Özeleştiri yapıp önümüze bakacağız. Alevilerin enstitüsü yok. Üniversitelerin bünyesinde bunların olmaması devletin bir suçu ve eksiği. Aleviliği araştıracak bir şey olarak görmüyor ve canlandırmak istemiyor. Tamamen yozlaştırmak istiyor. Ama Alevi kurumları ve aydınlar ne yaptı bugüne kadar” diyen Aydın şöyle devam etti:

    “Gölgesinden korkan ve fikrini açıklamayan birçok Alevi Profesörü var. Aleviliği özgün bir şekilde araştıranların dışında Aleviliği asimile edecek insanlara biz kapı araladık. Nasıl mı? Gericileri, sağcıları, ilahiyatçıları işi yozlaştıran, asimile edenleri de baş tacı ettik. Alevi kurumları Alevilik ile ilgili çalışan kendi aydınını bırakıp gösteriş meraklısı olarak gidip asimilasyoncular ile kol kola girdik. Ve şu anda da devam ediyor.”

    “ALEVİLERİN BİR MEDYASI BİLE YOK”

    Alevilikle ilgili binlerce kitap yazıldığına vurgu yapan Alevi Yazar Ayhan Aydın, Alevilerin bir medyası, yayın organı, yayın evi, enstitüsü bile yok. Dedeleri yetişmez, ozanları yetişmez. Bunlar sadece devletin, Şiilerin, Sünnilerin ve İran’nın suçu mu?” diye konuştu (HABER MERKEZİ)

     

  • Veli Saçılık: Ben de annem de Türkiye’de insan haklarının olmadığına kanıtız-VİDEO

    Veli Saçılık: Ben de annem de Türkiye’de insan haklarının olmadığına kanıtız-VİDEO

    PİRHA- KHK ile bir gece yarısı işinden atılan Sosyolog Veli Saçılık Ankara Yüksel Caddesi’nde 1 yıldır yapılan direnişin adeta sembolü oldu. Hemen her gün polis şiddetine maruz kaldı. Oğlunun direnişini sahiplenen Anne Kezban Saçılık da polis şiddetini hep yaşadı, yerlerde sürüklendi. 10 Aralık İnsan Hakları Haftası dolayısıyla Veli Saçılık ve anne Kezban Saçılık’a mikrofon uzattık. 

    Haberin Videosu

    Bugün 10 Aralık İnsan Hakları ve Demokrasi Haftası. Biz de işinden OHAL kararnamesiyle atıldıktan sonra Ankara Yüksel Caddesi’nde direnen ve hemen her gün polis şiddetine uğrayan ve gözaltına alınan  Sosyolog Veli Saçılık ve oğlunun bu direnişine destek olan Anne Kezban Saçılık ile konuştuk.

    Sosyolog Veli Saçılık bir gece yarısı KHK ile işinden ihraç edildi ve tam 395 gündür Kızılay Yüksel Caddesi’nde arkadaşlarıyla direniyor.

    PİRHA mikrofonunu uzattığımız Veli Saçılık, “Bugün 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü ve Haftası. Ben kendimi söyle tanımlıyorum: İnsan haklarının Türkiye’de olmadığına kanıt olarak Türkiye’de yaşıyorum” dedi.

    Veli Saçılık bunun nedenlerini şöyle açıklıyor:

    “Neden denirse, bir ülkenin cezaevlerinde boş yere uzun süre kaldım, kolum koparıldı. Sonrasında bana bir sürü dava açıldı. Hiçbir sorumlu cezalandırılmadı. Ardından AHİM’in “Türkiye Cumhuriyetinin savcısı ve hakimleri işkenceyi kapatmak istemektedir” diyerek karar vermesiyle ancak bir sonuç alabildim.
    Bugün işten ihraç edilmiş durumdayım diğer arkadaşlarımla birlikte. Ve burada tam 395 gündür bir mücadele veriyoruz.”

    “İNSAN HAKLARI KARAKOLU DİYORUZ”

    Yüksel direnişi nedeniyle İnsan Hakları Anıtı’nın bir bariyer içerisinde alındığını vurgulayan Veli Saçılık, “O görüntü zaten Türkiye’de insan haklarının olmadığının iyi bir kanıtı. Polis hemen o anıtın yanına bir de karakol kurdu. Biz onun adına  insan hakları karakolu diyoruz. Biliyorsunuz Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde insan hakları merkezini de kapattılar artık. Öyle bir merkez kalmadı. İnsan hakları savunucularının neredeyse tamamı cezaevinde” diye konuştu.

    “BEN FAŞİZMİ YAŞIYORUM, İNSANA DAİR BİR ŞEY YAŞAMIYORUM”

    Yüksel direnişi sırasında uzun süredir dayak yediklerini belirten Sosyolog Veli Saçılık, şunları kaydediyor:

    “Nuriye ve Semih’in açlık grevi 275 gününde bir saç teli kadar vücutları kalmış durumda. Anayasa’da yazan hakkımız olan basın açıklaması yapmak istiyoruz ama bunun karşısında hakkımızda dava açılıyor, sopa yiyoruz bir de üstüne paramızla dayak atıyorlar bize. Çünkü 227 lira her gün ceza kesiyorlar. Bunları topladığımızda  Türkiye’de insan hakları yok. Ne var denirse? Bence ben faşizmi yaşıyorum. İnsan haklarına dair insana dair bir şey yaşamıyorum bu ülkede ve olması için mücadele ediyorum ama.”

    “KENDİMİ İNSAN HAKLARININ OLMADIĞINA KANIT OLARAK ORTAYA KOYUYORUM”

    “Kendimi insan haklarının olmadığına bir kanıt olarak ortaya koyuyorum” diyen Saçılık, “Çünkü ben onlarca davayla uğraştım. Üstüne kolumu koparttıkları duvarın parasını bile benden isteyen bir zihniyetle karşı karşıya kaldım ama Türkiye’de elbette insan hakları mücadelesi verilecek ve biz de bunun bir parçası olacağız. Bende bir parçası olacağım.” ifadelerini kullandı.

    “ENİNDE SONUNDA TÜRKİYE’DE ÖZGÜRLÜKLER OLACAK”

    Sosyolog Veli Saçılık, eninde sonunda Türkiye’de özgürlüklerin olacağını, eninde sonunda insan hakları mücadelesinin kazanacağını ve bu zulümün böyle gitmeyeceğini belirterek, “Pir Sultan’dan bu yana bu direniş sürüyor. Direnenler mutlaka olacak, zulmedenler de zulümleriyle abat olamayacaklar. Bu kesindir” dedi.

    “İNSAN HAKLARI OLMADIĞINI HER GÜN SOKAKTA GÖRÜYORUZ”

    “İnsan hakları olmadığını biz her gün bu sokakta, Yüksel Caddesi’nde görüyoruz” ifadesini kullanan Saçılık şunları söylüyor:

    “Anayasanın bütün kurallarına aykırı olarak bizi işten attılar. İşimizi alabilmek için ne zulümler yaşadık biz burada. Ve ne yazık ki bu koşullar altında insan hakları haftasını kutlamak zorunda oluyoruz ve bununla ilgili söylemlerde bulunuyoruz ve insan hakları savunucuları Türkiye’de artık ajan diyerek otelleri basılarak, evleri basılarak gözaltına alınıyor. Çok yaygın bir biçimde insan hakları savunucuları baskı alında. Ve bu baskı altında daha ne kadar gidebilir daha ne kadar gidilebilinir onu bilmiyorum. Ama bizim yapabileceğimiz şeyler var. En azından şu anıtı insan hakları anıtının etrafındaki bariyerlerin kaldırılması için bugün toplumun bu mücadeleye katılması lazım. Bu bariyer kalktığında belki sembolik olarak biz kazanmış olacağız.”

    “MUTLAKA KAZANACAĞIZ”

    İnsan hakları haftası deyince tutuklu gazetecileri, Tutuklu milletvekillerini ve bütün sivil toplum kuruluşu temsilcilerini, parti liderlerini unutmadıklarını söyleyen Saçılık, “Bunlar şu anda rehin alınmış durumda. Bu rehinlik içerisinde toplum da bir esir ve bu esarete karşı biz insan hakları mücadelesini yükselteceğiz. Mutlaka biz kazanacağız diyorum.” ifadelerini kullanıyor.

    “ANNEM DE ÇOK ZULÜM GÖRDÜ, HAK İHLALİNE ANNEM DE KANITTIR”

    Sosyolog Veli Saçılık, İnsan hakları alanında aslında annesi Kezban Saçılık’ın da çok daha kanıt taşıdığını ve cezaevi önünde çok zulüm gördüğünü hatırlatıyor. Saçılık annesinin bugün yüksel caddesinde de zulüm gördüğünü ve bu zulümlerin devam ettiğine işaret ediyor.

    Bu kez Anne Kezban Saçılık’a mikrofon tutuyoruz. Anne Saçılık, oğluna destek olmak için gittiği Yüksel Caddesi’nde polisler tarafından yerlerde sürüklenmişti. Ve bu duruma tüm kamuoyu tanık olmuştu.

    Saçılık, oğlu Veli Saçılık’ın elinden ekmeğini aldıklarını söyleyerek konuşmasına başlıyor.

    “OĞLUM HAKLI; DEVLETİN ELİNDEN ALDIĞI EKMEĞİNİ İSTİYOR”

    “İnsan haklarına da tuzak kurdular” diyen Kezban Saçılık, oğlunun direnişinde haklı olduğunu vurguluyor:

    “1 seneyi aşkındır benim çocuğum ve arkadaşları burada işkence görüyor, zulüm görüyor. Biz bir şey istemiyoruz, benim oğlum bir şey istemiyor. Elinden aldıkları ekmeğini istiyor. Eğer işi olsaydı ve oğlum her gün buraya gelseydi haksızdı niye gidiyorsun yavrum derdim, ve gelmezdim. Ama şimdi ise dişi ile tırnağı ile kazandığı ekmeğini elinden aldılar. Benim oğlum haklı, buraya gelmek zorunda işini, ekmeğini alana kadar. Devletin elinden aldığı ekmeğini istiyor. Her zaman oğlumun arkasındayım. Her zaman da gelirim.”

    “BİZ ASLA BU DÜZENİ KABUL ETMİYORUZ”

    Anne Kezban Saçılık, “Türkiye’de aklı yeten insanları cezaevine koyuyorlar. Bir de cezaevleriyle övünüyorlar. Okullarla övünsünler, yaptıkları kültürle övünsünler. Cezaevlerinde hep aydın insanlarımız içeride. Aklı yetmeyenleri burada koyup aklı yetenlere hep zulüm yapıyor. Kendine benzemeyen, kendi gibi olmayan, kendine uymayan insanlar cezaevinde hep. Biz asla onun düzenini kabul etmiyoruz” diyor.

    Cebrail ARSLAN/ANKARA

     

  • 12 Eylül’ün zulmünü gören Karabulut: 100 yıl sonra da olsa biz kazanacağız-VİDEO

    12 Eylül’ün zulmünü gören Karabulut: 100 yıl sonra da olsa biz kazanacağız-VİDEO

    PİRHA-12 Eylül askeri darbesinde işkence görmüş, sürgün yaşamış, birçok arkadaşının gidip de geri dönmemesine tanıklık etmiş Sultan Karabulut PİRHA’ya konuştu. 12 Eylül öncesinde ve sonrasında çektiği acılara rağmen yine de umudunu yitirmemiş, mücadelesinden hiçbir şey kaybetmemiş. 12 Eylül sonrası eşini de kaybeden Sultan Karabulut, “Vurdular bel kemiğimi ortadan ikiye ayırdılar. Hiç umudumu yitirmemişim. 100 yıl sonrada olsa biz kazanacağız, biz kazanacağız, biz kazanacağız” diyor. 

    Haberin Videosu

    12 Eylül 1980’de, faşist cunta ülke yönetimine el koydu. 37 yıl önce tüm Türkiye’de sıkıyönetim ilan edildi. 650 bin kişi gözaltına alındı. Kayıtlı 90 güne kadar gözaltında tutuldular. Kayıtsız 150 günü geçen gözaltılar yaşandı. Gözaltına alınan insanların yüzde 95’i işkenceye tabi tutuldular. İşkencede 171 kişi öldürüldü. 12 Eylül döneminde bütün cezaevleri zulüm ve işkence evine dönüşmüştü. Ancak en yoğun işkence Diyarbakır Cezaevi’nde yaşandı. Oradan 34 tutuklunun cansız bedeni çıktı. İç Güvenlik Komutanı Esat Oktay Yıldıran, tutuklu ve hükümlüleri, kaba dayak, falaka, dışkı yedirme, copla tecavüz, lağım suyunun içine bırakma gibi vahşet tezgâhlarından geçirdi. Yıldıran, 1988’de, İstanbul Kısıklı’da bir halk otobüsünün içinde ailesinin gözü önünde başından vurularak öldürüldü.

    12 Eylül askeri darbesinde işkence görmüş, sürgün yaşamış, birçok arkadaşının gidip de geri dönmemesine tanıklık etmiş Sultan Karabulut. 12 Eylül öncesinde ve sonrasında çektiği acılara rağmen yine de umudunu yitirmemiş, mücadelesinden hiçbir şey kaybetmemiş. 12 Eylül sonrası eşini de kaybeden Karabulut, 12 Eylül öncesinde ve sonrasında yaşadıklarını PİRHA’ya anlattı.

    “12 Eylül zehir zemberekti” diyerek başlıyor sözlerine Sultan Karabulut. O yıllarda eşinin öğretmen olduğunu söyleyen Karabulut “Sürgün üstüne sürgün, işkence üstüne işkence, acı üstüne acı yaşadık” diyor.

    O dönemlerde Deniz Gezmişler, İbrahim Kaypakkayalarla hep iç içe olduklarını ve fikirlerinin ve tavırlarının bir olduğunu ifade eden Sultan Karabulut, arkadaşlarının, yoldaşlarının her iki günde bir götürülüp işkencelerden geçirildiğini, günlerce gelemediklerini de söylemeden edemiyor. Sultan Karabulut o günleri şöyle anlatıyor:

    “O zaman elektrikli işkence vardı. Kaba dayakla baktılar konuşmuyor, elektrikli işkenceye başlıyorlardı. Eşimin karaciğerini böyle bitirmişler, siroza çevirmişler. 15 günde bir geliyordu gelince de yarı baygın oluyordu. Yanımızda öğretmen arkadaşlarımızı alıp götürüyorlardı. Biz diyorduk ki ’10, 15 günde gelirler’ ama haftalarca gelemiyorlardı. Sayısını sayamayacağım kadar yoldaşlarımız, arkadaşlarımız, annelerimiz, babalarımız, gidip de gelmeyenler. Akşam götürüyorlar ‘Korkmayın şuraya götürüp ifadesini alıp getireceğiz’ deyip de geri gelemeyenler. Bunlar bizde o kadar derin izler bıraktı ki zaman zaman kendi yaşadığımız işkenceleri, acıları bırakıyorduk. Gözaltında kayıplar oluyordu. ‘Bizler ne yapıyoruz, bu insanlar ne yapıyor? Suçumuz ne?’ diye düşünüp suçumuzu arıyorduk. Suç yok. Gerçek bir kişi vurmamışız, gerçek bir yol kesmemişiz. Suçumuz, fikrimizi anlatmak. ‘Bu böyle değil, böyle. Gerçek özgürlük budur’ diyerek bu yola çıktık, o şekilde devam edip geldik.”

    “AMACIMIZ EKMEĞİ EŞİT BÖLÜŞMEK İÇİNDİ, ADALET İSTİYORDUK”

    Bir öğretmen maaşıyla zor geçinebildiklerini ancak buna rağmen mücadeleye olan inançlarını ise şöyle anlatıyor Sultan Karabulut:

    “12 Eylül öncesi bir zulümdü, bir katliamdı. Ama  çokta inanç vardı, güven vardı. Diyorduk ki bu kadar katliam, bu kadar kıyım, bunların hepsi boşa gitmez bunların sonu aydınlıktır. Aydınlık olacaktır. Gerçekten biz devlete karşı ülkemize karşı yanlış hiçbir şey yapmadık. Yaptığımız tamamıyla halk için, herkesin ekmeği için, o ekmeği eşit bölüşmek içindi. Şimdi adını adalet koymuşlar. Adalet istiyorduk, eşitlik istiyorduk, özgürlük istiyorduk. Sokakta da evimizde de hep sloganımız buydu. Bunlar gibi para peşinde, pul peşinde, çalıp çırpma derdimiz yoktu. Gerçek bir demokrat devrimci halktık 12 Eylül öncesi. Ama bizi o kadar yanlış anladılar, bizi yanlış tanıttılar ki sanki şu andakilerinin yerine Amerika’nın yerine bunların düşmanı bizmişiz gibi gördüler, gösterdiler.”

    “CİĞER ACISI GÖRMEMİŞLER, BELİMİZİ BİNLERCE YERDEN BÜKTÜLER”

    Eşinin işkence gördüğü için yatağa düştüğünü ve 12 Eylül’den iki buçuk ay sonra eşini kaybettiğini söyleyen Sultan Karabulut, 3 çocuğu ile tek başına kaldığını, o günlerde yapılan zulümlerle tek başlarına savaştıklarını şu kelimelerle anlatıyor:

    “Çocuklarım düşe kalka büyümeye çalıştı. Büyük oğlum kamu yönetimi bitirdi. 2 yıl görev vermediler. 2 yıl sonra Kırıkkale’de kamu yöneticiliği yaptı. Onu gözaltına aldılar. Ortanca oğlum Kültür ve Turizm Bakanlığı’nda öğretmendi. Onu öğretmenlikten çıkardılar. En küçüğüm Özgür Kemal İstanbul Yıldız Teknik Üniversitesi’ne diplomasını almaya gitti, vermediler. Amasya Taşova’da pusuya düşürdüler, vurdular. Çatışmaya girmemiş, birisini öldürmemiş. ‘Sen bize kafa tutuyorsun, başkaldırıyorsun. İbrahim Kaypakkaya’nın ta kendisisin. Buna fırsat verirsek onun aynısını yapacak’ diyerek yargısız infaz yaptılar. Gözaltına aldılar. ‘Neden vurdunuz, size karşı mı geldi, ne vardı?’ diyorum. Hakim bana ‘Bu tür vakalar olabilir’ diyor. Sanki bir tavuk ölüsü gibi. Onlar için çok basit. Çünkü ciğer acısı görmemiş. İnsanlık nedir bilmiyor. Sanırım bunları düşünmeden söylüyorlar. Belimizi bir yerden değil, on yerden, yüz yerden, binlerce yerden büktüler.”

    “YAŞADIĞIMIZ ZULÜMLERE RAĞMEN BENCİL DEĞİLDİK”

    Yaşadıkları bütün acılara rağmen yine de bencil olmadıklarını, sadece kendilerini düşünmediklerini belirten Sultan Karabulut şöyle devam ediyor konuşmasına:

    “Yaşadığımız zulümlere rağmen bencil değildik. ‘Ya bize böyle yapıldı da kendimizi düşünelim’ değil, ortama bakıyorduk, insanlara bakıyorduk, halka bakıyorduk. Kendimizi unutup onlara kahroluyorduk.

    “ŞU AN YAŞANANLAR 12 EYLÜL’DEN DAHA BETER”

    Günümüzde yaşananların 12 Eylül’den daha beter olduğuna dikkat çeken Sultan Karabulut, “Maalesef 12 Eylül’den daha beteri geldi. Şu an insanlar fark etmiyor, görmüyor, bilemiyorlar. Şu an bu ortam 12 Eylül’ü hiç aratmıyor. Çünkü konuşmuyorsun, susuyorsun, söz hakkın yok, yaşam hakkın yok. Ben ne dersem sen onu yaparsan tamam şuradaki dolaşan sinekler gibi. Yapmazsan çekil kenara.” diyor.

    1500 SAYFALIK KİTAP YAZMIŞ

    O dönemlerde yaşadıklarını yazıya dökerek 1500 sayfalık bir kitap yazdığını söyleyen Sultan Karabulut, ‘seni gözaltına alırlar, çıkartmazlar, bu kitabı bastırmazlar’ diyerek kitabının 350 sayfaya düşürüldüğünü ifade ederek ilk bastırdığı kitabın yasaklandığını, yasağın 13 yıl sonra kalktığını ve kitabı henüz bastıramadığını da ekliyor.

    “100 YIL SONRA DA OLSA BİZ KAZANACAĞIZ”

    “Bu insanlar hiç mi düşünmüyor, ‘Acaba biz bu insanlara ne yapmaya çalışıyoruz?’ Sen bir rüya görüyorsun. Uyandığında o rüya aklında kaldıysa bunların da akıllarında kalması lazım ama herhalde kalmıyor, siliniyor hafızalarından. O rüyayı tekrarlamaları lazım. ‘Bu insanlar ne yapmaya çalıştı? Biz ne yapıyoruz?’ diyen Sultan Karabulut sözlerine şöyle son veriyor:

    “Ağzınızı açtığınızda ‘Bütün özgürlükleri, bütün demokrasileri biz veriyoruz’ diyorsunuz. Biz ne yaptık size? Sadece aklımızdakini konuştuk. Onu dinlemediniz. Dinlemeden bizi bu zulümlere ittiniz. Ne desem ne yapsam bilemiyorum. Çünkü 30-40 yıldır sanki boşunaymış gibi, ama boşuna değil. Ümidim hiç bitmedi. Oğlum gitti, eşim gitti, ben gittim sayılır. Vurdular bel kemiğimi ortadan ikiye ayırdılar. Hiç umudumu yitirmemişim. 100 yıl sonrada olsa biz kazanacağız, biz kazanacağız, biz kazanacağız.”

    Cebrail ARSLAN/ANKARA

  • TV10 izleyicisi Zübeyde İnce: Adalet Ankara’dan çoktan çıktı

    TV10 izleyicisi Zübeyde İnce: Adalet Ankara’dan çoktan çıktı

    PİRHA – OHAL’in ardından çıkarılan KHK ile kapatılan TV10 çalışanlarının başlatmış olduğu eylem 38. haftasında da devam etti. TV10 izleyicisi Zübeyde İnce, “Adalet Ankara’dan çoktan çıktı. Adalet sadece Ankara’da ve İstanbul’da aranmamalıdır” dedi.

    Tv10’nun yeniden açılması için kanal emekçilerinin başlattığı eylem 38. haftasında da devam etti. “Alevilerin sesi Tv10 susturulamaz” pankartının açıldığı eylemde “Alevilerin sesi susturulamaz”, “Özgür basın susturulamaz” sloganları atıldı. 38. Haftaya Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Merkez Yönetim Kurulu Üyesi Gülizar Taşbilek, Sanatçı Musa Baki, Cumartesi İnsanları, TV10 Emekçileri ve izleyicileri destek verdi.

    “BURADA OLMAK VİCDAN SAHİBİ OLMAK DEMEKTİR”

    Bu haftanın açılış konuşmasını TV10 Yönetim Kurulu Üyesi Veli Haydar Güleç yaptı. Güleç, “Tam 38 hafta önce Aleviler’in, Kürtler’in ve tüm ötekileştirilenlerin kanalı olan TV10’u kapattılar. Ve biz yapılan adaletsizliğe, hukuksuzluğa ve vicdansızlıklara karşı 38 haftadır burada mücadele veriyoruz. Burada olmak insan olmanın yanı sıra vicdan sahibi olmak demektir” dedi.

    “GÜLMEN VE ÖZAKÇA’NIN HAYATINDA İKTİDAR KADAR BİZDE SORUMLUYUZ”

    Hukuksuz bir şekilde ihraç edilen ve işlerini geri almak için 108 gündür açlık grevinde olan Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’ya ses olmamız gerekiyor diyen Güleç şöyle devam etti:

    İki akademisyen 108 gündür işini ekmeğini geri almak için açlık grevi yapıyor. Gülmen ve Özakça’nın  sağlık durumu gittikçe ağırlaşıyor. Eğer başlarına kötü bir şey gelirse iktidar kadar bu suça bizlerde ortağız. Başbakan, ‘Bir uzlaşmaya varmadık’ diyor. İnsan hayatı üzerinden pazarlık yürütülüyor. Bugün ana muhalefet partisi de bu ülkede adalet yürüyüşüne çıkmış ise ne duruma geldiğimizi siz düşünün.

    “DÜZMECE İDDİANAMELER İLE İNSANLAR HAPSE ATILIYOR”

    TV10 Yönetim Kurulu Üyesi Veli Haydar Güleç son olarak şunları kaydetti:

    Bugün bu ülkede düzmece iddianameler ile insanlar hapse atılıyor. İktidarın ve sarayın emri ile fezlekeler hazırlanıyor ve bir siyasi partinin eş başkanları tutuklanıyor. Bugün bunu yapanlar yarın adalet adalet diye bağıracaktır. Çünkü bu ülkede herkese adalet bir gün lazım olacaktır.

    “38 HAFTADIR HAKLI TALEPLERİMİZ DUYULMUYOR”

    Güleçten sonra PSAKD Merkez Yönetim Kurulu üyesi Gülizar Taşbilek konuştu. Taşbilek, “38 haftadır haksız yere kapatılan TV10 ile dayanışma içindeyiz. Ancak biz çalıyor biz söylüyoruz. Çünkü tam 38 haftadır hükümet bizlerin haklı taleplerini duymamazlıktan geliyor. Her gün haksız ve hukuksuz bir şekilde gazeteciler, eğitimciler ve siyasetçiler içeri atılıyor. Ana akım medya tüm bu haksızlıkları, hukuksuzlukları göstermek yerine dizi ve evlilik programları yayınlıyorlar. Gün gelecek bu ülkede herkese adalet gerektiği gibi onlara da gerekecektir” dedi.

    “ŞİDDET VE ZULÜM SADECE SOKAKTA YAPILMIYOR”

    Son olarak konuşan TV10 izleyicisi Zübeyde İnce ise, “Aslında TV10’un kapatılması bize çokta sürpriz olmadı. Çünkü şiddet ve zulüm sadece sokakta yapılan bir şey değildir. Yıllardır bu ülkede Alevi çocuklarına zorunlu din dersleri dayatılarak zulüm yapılmaktadır. TV10’da yapılan bu zulmü yayınladığı ve gösterdiği için kapatıldı.

    “ADALET SİVAS, ÇORUM VE CİZRE KATLİAMLARINDA YOK EDİLDİ”

    TV10 izleyicisi Zübeyde İnce son olarak şunları vurguladı:

    Bugün Ankara’dan İstanbul’a adalet için yürüyorlar. Adalet Ankara’dan çoktan çıktı. Adalet sadece İstanbul ve Ankara’da aranmamalıdır. Çünkü adalet Sivas, Çorum, Roboski ve Cizre katliamlarında yok edildi. Ankara’da başlayan yürüyüş İstanbul’da durur da Edirne’ye kadar gitmezse hedefi yanlış konulmuş bir eylem olur. Samimiyetten uzak olur. Bugün adalet arayanlar Alevlerin kültürünü, inancını, dağını, taşını ekranlara taşıyan ve alın terimizle kurduğumuz TV10 kapatılırken meydanlarda yoktu.

    KHK ile kapatılan ve 38 haftadır TV10 çalışanlarının yaptığı eylem Sanatçı Musa Baki ve TV10 izleyicisi Zübeyde İnce’nin okuduğu ‘Açılın Kapılar Şaha Gideyim’ deyişi ile son buldu. (İ.S)