Yazar: barış kop

  • 6 Alevi kurumundan Cumhurbaşkanı seçimi çağrısı: Hızır aşkına ayağa kalkın!

    6 Alevi kurumundan Cumhurbaşkanı seçimi çağrısı: Hızır aşkına ayağa kalkın!

    PİRHA-6 Alevi kurumu yazılı bir açıklama yaparak ikinci tur cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Kemal Kılıçdaroğlu’nu desteklediklerini belirterek, “Hızır aşkına ayağa kalkın” dedi. 

    Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF), Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK), Alevi Dernekleri Federasyonu (ADFE), Avustralya Alevi Bektaşi Federasyonu (AFA), Alevi Kültür Dernekleri (AKD) ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) 28 Mayıs günü yapılacak olan ikinci tur cumhurbaşkanlığı seçimlerine ilişkin yazılı bir açıklama yayımladı. Açıklamada Kemal Kılıçdaroğlu’nun desteklendiği kaydedildi.

    “KILIÇDAROĞLU’NU DESTEKLİYORUZ”

    Açıklama şu şekilde:

    “Ülkemize, çocuklarımıza ve geleceğimize Hızır olacağız. Hırsızlığa, yalana, talana, katilleri affedenlere, dini inançları sömürenlere, Alevi-Kürt-Ermeni düşmanlığı yapanlara, yoksul halk çocuklarının ölümünden rant devşirenlere, kadın düşmanlarına, eğitimi ve çocuklarımızın geleceğini tarikatlara teslim edenlere, doğayı yağmalayanlara, siyasi, dini ve etnik linç kültürünü savunup, kendisi gibi olmayanları dışlayanlara, çocuk tecavüzcülerini savunanlara, kardeşi kardeşe kırdırıp oy peşinde koşan siyasetçilere karşı; Kemal Kılıçdaroğlu’nu destekliyoruz.

    Çünkü biz; barış içinde, sevgiyle yaşayacağımız vatanımıza yani geleceğimize sahip çıkıyoruz. Türkiye “Direnen Bir Demokrasi’ye” sahip çıkan, Otokrasiye teslim olmayı reddeden halkların ülkesidir. Yaygınlaşan ultra milliyetçiliğe, Siyasal İslamcılığa, Kürt, Alevi, mülteci düşmanlığına karşı toplumun direnen yarısına ve demokrasi kavgasına omuz vereceğiz. Unutma 28 Mayıs’ta Türklerin, Kürtlerin, Alevilerin, Sünnilerin yani bu topraklarda varolmuş tüm halkların ve inançların, düşmanca değil dostça, nefret içinde değil sevgiyle bir arada yaşadığı bir ülke için oy kullanacağız.

    Hızır aşkına ayağa kalkın. Haydi canlar kazanacağız, haydi.”

    PİRHA / İSTANBUL

     

  • Gözaltında öldürülen Hasan Ocak ile Rıdvan Karakoç mezarları başında anıldı-VİDEO

    Gözaltında öldürülen Hasan Ocak ile Rıdvan Karakoç mezarları başında anıldı-VİDEO

    PİRHA-Gözaltında öldürülen Hasan Ocak ile Rıdvan Karakoç, ‘Gözaltında Kayıplara Karşı Mücadele Haftası’ kapsamında mezarları başında anıldı. Anmada konuşan HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan, “Ortada bir cinayet varken fail yok. Cezasızlık politikasından yararlananlar var. Bugün, zihniyetin, yaklaşımın aynı olduğunu görüyoruz. Mücadele eden insanları her hafta iktidar engellemek istiyor” dedi.

    Gözaltında kaybedilen Hasan Ocak ile Rıdvan Karakoç, Gazi Mahallesi’ndeki mezarları başında anıldı. Cumartesi Anneleri ve İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi tarafından gerçekleştirilen anma programına Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Pervin Buldan, Yeşil Sol Parti İstanbul Milletvekili Cengiz Çiçek, HDP İstanbul eski milletvekili Musa Piroğlu, HDP İstanbul İl Eş Başkanı İlknur Birol, İHD İstanbul Şubesi Başkanı Av. Gülseren Yoleri‘nin yanı sıra kayıp yakınları da katıldı.

    “DEVLET KENDİ ANAYASASINA UYMAKLA YÜKÜMLÜDÜR”

    Gözaltında Kayıplara Karşı Mücadele Haftası kapsamında ilk olarak Rıdvan Karakoç’un daha sonra da Hasan Ocak’ın mezarı başında anma yapıldı. Burada konuşan Av. Gülseren Yoleri şunları söyledi:

    “17-31 Mayıs gözaltında kaybedilenleri anma haftasındayız. Gözaltında kaybedilenlere dair tüm hafızamızı tazelemek istiyoruz. 28 yıl boyunca dile getirdiğimiz bir talebimiz var. Failler bulunsun hesap sorulsun. Kaybedilenlerin tarihini daha da geriye götürebiliriz. Biz o zamanlardan bu zamanlara adalet için yakınlarının mücadele ettiğini biliyoruz ve Cumartesi Anneleri’nin bu mücadeleyle en büyük etkilerinin kayıp suçunun işlenmesinin önüne geçmesidir. Bu süre boyunca engellemelere rağmen durmadılar.

    İnsanlığa karşı işlenen bu suç bütün toplumu tehdit ediyor. Devlete sorumluluklarını hatırlatmaktan vazgeçmeyeceğiz. Ona şunu hatırlatmak zorundayız ‘bağlı olduğu uluslarası sözleşmelerde bu topraklarda yaşayan herkesi korumak zorundadır. Bu doğrultuda da gösteri ve protesto hakkını kolaylaştırması gerekir. Uluslararası sözleşmelere uyulmak zorundadır. Devlet kendi anayasana uymakla yükümlüdür.”

    “DEVLET SUÇ ÜSTÜ YAKALANMIŞTIR”

    Yoleri‘nin ardından söz alan Maside Ocak ise “Kimsesizler Mezarlığı’ndan çıkarıp buraya getirdiğimizde babam ‘burası Hasan’ın düğünüdür’ demişti. Burada bir mezar var ve üzerinde ‘Hasan Ocak’ yazılıdır. Adaletin olmadığı yerde kayıpları olan bütün ailelerle bir araya geliyor ve gelecek. Söyleyecek söz kalmadı belki ama söyleyeceklerimiz de bitmedi. Biz birbirimizden ve bizi destekleyenlerden aldığımız güçle adaletin sağlanacağı güne kadar durmayacağız” dedi.

    Hasan Ocak’ın ağabeyi Ali Ocak da “Hasan Ocak nezdinde devlet suçüstü yakalanmıştır. Biz mücadele etmeye çalışırken onlar engellemeye çalışıyorlar. Bizim susmayan bir irademiz var. Biz Hasan’ın arkadaşlarıyla mücadele ettik mücadelemize de devam edeceğiz” ifadelerini kullandı.

    “CEZASIZLIK POLİTİKASINDAN YARARLANANLAR VAR”

    HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan ise şöyle konuştu:

    “Hasan Ocak ve Rıdvan Karakoç şahsında tüm kayıpları anmak istiyorum. Hakikat ve adalet mücadelesi bitmedi, bitmeyecek. Faillerin 28 yıldır yargılanmamış olması bizim bu mücadeleyi büyütmemiz gerektiğine dikkat çekmiştir. Ortada bir cinayet varken fail yok. Cezasızlık politikasından yararlanan insanlar var. Bugün, zihniyetin, yaklaşımın aynı olduğunu görüyoruz. Mücadele eden insanları her hafta iktidar engellemek istiyor. Bu engellemeler demokrasiye yöneliktir. Biz de asla kayıplarımızın akıbetlerini sormaktan asla vazgeçmeyeceğimizi buradan bir daha ilan ediyoruz.”

    Buldan, 28 Mayıs’ta gerçekleştirilecek olan ikinci tur cumhurbaşkanı seçimlerine de değinirken, “Belki de önümüzde son bir tercih fırsatı var. Bu tercih karanlık ve aydınlık arasındadır. 28 Mayıs’ta faşizmi göndermek demokrasiye erişmek gerekiyor herkesin sandığa gidip oy kullanması bu açıdan elzemdir” dedi.

    PİROĞLU: SONUNDA KAZANAN BİZ OLACAĞIZ

    Eski HDP İstanbul Milletvekili Musa Piroğlu ise “Devletler, kendilerine muhalif olanlara en vahşi uygulamaları yaptı. Bunların en vahşisi de gözaltında kaybetmektir. Bu politika bütün toplumu esir alma politikasıdır. Kaybedilmeleri ortadan kaldırmak toplumun bu tehditten kurtulması demektir. Cumartesi İnsanlarının yürüttüğü mücadele; ülke halkının insanca yaşama mücadelesidir. Kaybedenler, kaybedecek. Bu mücadele tarih boyunca yürüdü. Bundan sonra da yürüyecek. Sonunda kazanan biz olacağız” ifadelerini kullandı.

    Gözaltına kaybedilen Murat Yıldız’ın annesi Hanife Yıldız oğlunun arandığı günden bugüne başından geçen süreci anlatarak, “Ben devleti tanımıyordum. Beni ‘oğlun silahla öldürülse daha mı iyi?’ diyerek kandırdılar. Oğlumu çağırdım ‘gel’ dedim o da beni kırmadı geldi. Sonra oğlumu kaybettiler. Her ölüm acıdır. Bir mezar olur insan teselli bulur ama bizim öyle bir tesellimiz olmadı. Ben Hanife bu da oğlum Murat Yıldız onu aramaktan vazgeçmeyeceğim” dedi.

    PİRHA / İSTANBUL

  • 19 MAYIS 2023 CUMA-GÜNDEM

    19 MAYIS 2023 CUMA-GÜNDEM

    -Günümüzde yapılan cemlerin özünden uzaklaştırıldığını belirten Şıx Çoban Ocağı pirlerinden İbrahim Kete, “Bu yol cümleden uludur, ikrar verdiğimiz pirler yanlış yaparsa hesap sorulmalıdır, dara çekilmelidir. Bu yol zulme karşı İmam Hüseyin gibi dik duranların yoludur. Eğer biz içimizdeki ve dışımızdaki ile birleşirsek Hızır Paşaların yaşam alanları da daralır” dedi. GÖRÜNTÜLÜ

    -Gözaltında öldürülen Hasan Ocak ile Rıdvan Karakoç, Gazi Mahallesi’ndeki mezarları başında saat 12.00’de anılacak. GÖRÜNTÜLÜ

    -Avukat Mehdi Zana Akkaya, seçim sürecinde yaşanan sandık ihlallerine dair PİRHA’ya değerlendirmede bulundu. GÖRÜNTÜLÜ

    -Mersin’de yaşayan yurttaşlara Cumhurbaşkanlığı seçimlerini sorduk. GÖRÜNTÜLÜ

    -8 Mayıs’ta yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçimine ilişkin PİRHA’ya açıklamada bulunan sosyolog Veli Saçılık, Toplumların karnı acıktıkça, toplumların özgürlüğe ihtiyacı oldukça hiçbir saray yerinde duramamıştır bu saray rejimi de yerinde duramayacaktır. Seçimle değil, bu halkın ferasetiyle kesinlikle yenilecektir” dedi. GÖRÜNTÜLÜ

     

     

  • Ankara’da kadınlar, katledilen Songül Şaşırmaz için yürüdü

    Ankara’da kadınlar, katledilen Songül Şaşırmaz için yürüdü

    PİRHA-Ankara’da kadınlar, erkek kardeşi tarafından öldürülen Songül Şaşırmaz için yürüdü. Şaşırmaz’ın evinin önünde açıklama yapan kadınlar, “Bu iktidarın da bu kadın düşmanı zihniyetin de bizi mahkum etmek istediği hayatı kabul etmiyoruz. Yaşamak, yaşatmak istiyoruz” ifadelerini kullandı.

    Ankara’da erkek kardeşi Şahin Şaşırmaz tarafından katledilen Songül Şaşırmaz için kadınlar eylem yaptı. Mamak’ta Şaşırmaz’ın öldürüldüğü mahallede bir araya gelen komşuları, Tuzluçayır Kadınları Dayanışma Derneği, Ankara Kadın Platformu yaptıkları ortak açıklamada, “Uzaklaştırma kararı aldırdığı kocası tarafından sokak ortasında öldürülen komşumuz Şengül’ü unutmadık, canice öldürülen Tülay’ı ve katledilen tüm kız kardeşlerimizi hiçbirini unutmadık” denildi. Kadınlar, “Bu iktidarın da bu kadın düşmanı zihniyetin de bizi mahkum etmek istediği hayatı kabul etmiyoruz. Yaşamak, yaşatmak istiyoruz” ifadelerini kullandı.

    NİSAN AYINDA 21 KADIN ÖLDÜRÜLDÜ

    Kadınlar, yürüyüş boyunca “Susmuyoruz, korkmuyoruz, itaat etmiyoruz”, “Kadın cinayetleri politiktir” sloganları attı. Çağlayan Mahallesinde yapılan ortak açıklamada, sadece Nisan ayında 21 kadının öldürüldüğü, 23 kadının şüpheli şekilde ölü bulunduğuna dikkat çekilen açıklamada, “Dün ise mahallemizde, sokağımızda kapı komşumuz Songül vahşice katledildi. Mamak Çağlayan Mahallesindeki bu acı olay sadece kız kardeşimiz Songül Şaşırmaz’ın hayatını almakla kalmamış hepimizi derinden sarsmıştır. Bu olay tüm mahalle sakinlerinin gözü önünde olmuştur, hiç kimse müdahale edememiş, güvenlik güçleri zamanın olay yerine gelmemiştir. Biz uzaklaştırma kararı aldırdığı kocası tarafından sokak ortasında öldürülen komşumuz Şengül’ü unutmadık, canice öldürülen Tülay’ı ve katledilen tüm kız kardeşlerimizi hiç birini unutmadık” denildi.

    “KADIN DÜŞMANLARI MECLİSE SOKULDU”

    Kadınların, iktidarın İstanbul Sözleşmesi’nden çıkarak yaşam haklarını dahi tartışmaya açmasını, en gerici, kadın düşmanı odaklarla ittifak yapmasını, kadının toplumda varlığını dahi silikleştirmek isteyenleri Meclise sokmasını unutmadığı ifade edilen açıklamada, 6284 Sayılı Kanunun siyasi pazarlıkların gündemi haline getirilmesine ve muhalefet partilerinin “İstanbul Sözleşmesi yaşatır” diyememesine tepki gösterildi.

    Açıklamada şu ifadelere yer verildi: “İktidarın da açtığı yollarla son 20 yılda kadına yönelik şiddet ve kadın katliamları artarken, cezasızlık özendirici hale getirildi. Önleyici tedbirler yerine var olan yasaları kaldırmak, kadın düşmanlarını meclise sokmak tercih edildi. Bu iktidarın da bu kadın düşmanı zihniyetin de bizi mahkum etmek istediği hayatı kabul etmiyoruz. Yaşamak, yaşatmak istiyoruz. Bir kişi daha eksilmeyi kabul etmiyoruz. Yalnız değil her birlikte, yarın değil hemen; tüm kız kardeşlerimizi mücadeleyi büyütmeye, örgütlenmeye çağırıyoruz.”

    (HABER MERKEZİ)

  • Rıza Şehri Akademisi Konferansı’nın sonuç bildirgesi yayımlandı

    Rıza Şehri Akademisi Konferansı’nın sonuç bildirgesi yayımlandı

    PİRHA-Kurulma aşamasında olan Rıza Şehri Akademisi Konferansı’nın sonuç bildirgesi yayımlandı. Buna göre konferansta, Alevi toplumunun güncelde karşı karşıya olduğu sorunlar ve ihtiyaçlara dair çok yönlü değerlendirmeler ve tespitler yapılmış olup, yapılacak akademi çalışması için yol gösterici öneriler geliştirildiği kaydedildi.

    Kurulma aşamasında olan Rıza Şehri Akademisi Konferansı, Alevi kanaat önderleri, konuyla ilgilenen akademisyenler ve araştırmacıların katılımıyla Nisan ayında Almanya’nın Dortmund şehrinde gerçekleştirildi. Konferansta, Alevilik çalışmalarında alternatif akademik alan yaratma ve akademik özerklik konuları ele alınıp tartışmaya açıldı. Konferans katılımcıları Alevilik tarihi, inancı ve güncel sorunları hakkında çok yönlü değerlendirmelerde bulundu.

    Konferansın önemli tartışma konularından biri de araştırma, inceleme çalışmaları oldu. Bu kapsamda, son yıllarda, Türkiye ve Avrupa’da Alevilik çalışmalarına ciddi bir yönelim olduğu ifade edildi. Konferansta, özellikle akademi dünyasında konuya ilgi duyan genç jenerasyon başta olmak üzere, geniş kesimlerin araştırma ve inceleme çalışmalarında öne çıkan eksik, yetersiz ve sorunlu yaklaşımları üzerinde duruldu, ihtiyaçlara cevap olacak çalışmaların yürütülmesine dair önemli tespitler yapıldı.

    Türkiye üniversiteleri ve araştırma merkezlerinde öteden beri Aleviliği, önemli oranda Türkçü zihniyete yedekleme çabalarının olduğu bilinmektedir. Son yüz yılda resmi ideoloji paralelinde Aleviliği, Türk etnik kimliğine sabitleyerek diğer halkların ve süreklerin hakikatini inkâr eden araştırma ve inceleme çalışmaları ve ortaya çıkan yaklaşım temel sorunlardan biri haline geldiğinin altı çizildi.

    Alevi inancı, “Yol bir, sürek bin bir“ söylemi ile ifade edildiği üzere farklı coğrafyalarda, farklı etnisitelere dayanan çoklu kimliksel, kültürel ve inançsal farklılıklara sahip bir inançtır. Akademi faaliyetleri bu çoğulculuğu gözeterek yürütüldüğü oranda, Yol’un tarihsel hakikatine uygun davranmış olacağı belirtildi.

    “ALEVİ HAFIZASI KIRIMA UĞRATILDI”

    Diğer yandan konferans katılımcıları, Aleviliğin içinde mayalandığı uzun erimli tarihsel gerçekliğin yok sayılarak İslam’a yedekleme uğraşısı içinde olunduğuna, bunda da epey yol alındığına dikkat çekildi. Bu temelde konferans katılımcılarının ekseriyetle üzerinde durduğu bir diğer konu ise, Rêya/Raa Heqî süreği oldu. Günümüzde ağır bir asimilasyon ve başkalaşım sorunuyla karşı karşıya kalan Rêya/Raa Heqî süreğine eğilmek, Rıza Şehri Akademisi’nin temel önceliği olması düşüncesi, konferans katılımcılarının ağırlıklı görüşü olarak öne çıktı.

    Açıklamada, “Rêya/ Raa Heqî itikadı bir Mezopotamya gerçekliğidir. Şekillendiği mekân ise Yukarı Mezopotamyadır. Mezopotamya’nın Kuzeyinde yer alan Tarihi Dersim coğrafyası; batıda Koçgiri bölgesini, doğuda Xınıs- Çat’ı, güneyde Antep Araban, Adıyaman, Malatya ve Elazığ’ı içine alan geniş bir alanı kapsamaktadır. Gerek tarihi Dersim alanında, gerekse daha geniş ölçekte Yukarı Mezopotamya’da yapılan arkeolojik kazıların Rêya Heqî inanç tarihinin kimi ipuçlarını verdiği dile getirilmiş, bu bağlamda akademinin, inancın uzun tarihi geçmişini, yapım ve yaratım faaliyetlerini açığa çıkarmak ve bu bilimsel bilgiyi inanç insanları ile buluşturmanın öncelikli görevi olması gerektiği ifade edildi” denildi.

    “ALEVİ TOPLUMUNUN KOLEKTİF HAFIZASI KIRIMA UĞRATILIYOR”

    Bildirgeye şöyle devam edildi:

    “Bu görevi iktidar ve çıkar kaygısıyla hareket eden devlet ve iktidarların yerine getirmediği ve getirmeyeceği gerçeğinden hareketle bağımsız ve objektif araştırma, inceleme yapan kurumlara ihtiyaç olduğu belirtildi. Bu anlamda Rıza Şehri Akademisi’nde uygulamalı araştırmalarla kültürel, sanatsal ve sosyal aydınlanmaya yol açması gerektiği ifade edildi. Genelde devletçi sistemin, özelde ulus devletin Kadim Alevi kimliğini, kültürünü asimilasyonla başkalaştırma, kendi tarihsel gerçekliğine yabancılaştırma çalışmalarına karşı hem yaşanan sorunlara çözüm yollarını aramak, hem de inancın tarihsel hakikatini sosyal bilimin ışığında açığa çıkarmanın bir gereklilik ve temel öncelik olduğu dile getirildi.

    Alevi toplumsallığının tarihini öğrenmek, uzun tarihi geçmişinden bugüne inancın bilinmeyen, karanlıkta kalan hakikatini bağımsız akademik çalışmalarla aydınlatmak ve açığa çıkarmak özerk akademik çalışmalarla mümkün olabileceğinde ortaklaşıldı. Konferans katılımcılarının dikkat çektiği başka bir önemli sorun ise hafıza olmuştur. Son yüzyılda devlet eliyle Alevi toplumunun kolektif hafızası kırıma uğratılırken, çok yönlü dayatmalarla ‘yeni hafıza‘ inşaa çalışmasına hız verildiği belirtilmiş, bu anlamda kadim kolektif hafızanın canlandırılmasının hayati önemde olduğu dile getirildi.

    “ALEVİ HAKİKATİNE UYGUN BİR LİTARETÜR ÇALIŞMASINA ACİL İHTİYAÇ VAR”

    Konferansta, Alevilerin kadim coğrafyalarından metropollere ve oradan da dünyanın çeşitli bölgelerine dağılmaları sonucu farklı ülkelerde oluşan Diaspora gerçeği göz önünde bulundurularak bu yeni döneme ilişkin yeni söylemlere ihtiyaç olduğu ifade edilmiş, Kürt-Alevi inancının uluslararası literatürünü oluşturma çalışmalarının önemli olacağı tespiti yapıldı. Bugüne kadar oluşan literatürün dışarıdan üretildiği, daha çok itibarsızlaştırma ve kriminalize etmeye dönük bir literatür olduğu dile getirilmiş, Alevi hakikatine uygun bir literatür çalışmasına acil ihtiyaç olduğu belirtilmiştir.

    ALEVİ TOPLUMUNUN GİTTİKÇE ALEVİ DİASPORA TOPLUMUNA DÖNÜŞMESİ

    Günümüzün önemli sorunlarından birinin de Alevi toplumunun gittikçe bir diaspora toplumuna dönüşmesi sorunu olduğu tespiti yapılmış. Avrupa çalışmalarında kimlik ve vatandaşlık ilişkisi, bu durumu gözeterek yürütülmesi gerektiği ifade edilmiştir. Aleviler yaşadıkları ülkelerin vatandaşları olma çabası içinde olmaları sonucu kimliğin yeniden şekillendiği ifade edildi. Bu durumun giderek etnik kimliğinden, dilinden de uzaklaşmaya yol açtığı belirtilmiş, bu temelde anadilde eğitimin ve inanç itikadının anadilde yapılmasının gerekliliğinin altı çizildi.
    Dolayısıyla Aleviliğin uluslararasılaşması, küresel bir inanç ve kimliğe dönüşüyor olması gerçeğinin göz önünde bulundurulması gerektiği ifade edilmiş, özerk akademik çalışmalarla bu sürece cevap olunmasının zorunluluğu dile getirildi.

    Sonuç olarak; konferansta, Alevi toplumunun güncelde karşı karşıya olduğu sorunlar ve ihtiyaçlara dair çok yönlü değerlendirmeler ve tespitler yapılmış olup, yapılacak akademi çalışması için yol gösterici öneriler geliştirildi. Bilginin üretilmesi, bilginin toplumsallaştırılması ve bunun süreklilik arz etmesi gerektiğinden hareketle benzeri kurumların kuruluş serüvenlerini incelemek, onların yapmış olduklarından dersler çıkararak Akademi’nin kurumsal kimliğine kavuşturulmasında oldukça önemli olacağı dile getirildi. Alevi toplumunun ihtiyaçlarına cevap verebilmesi, bilimsel saygınlığı olan bir kurum haline gelmesi için etkin çalışma yapmanın gerekliliği belirtildi. Bu temelde Rıza Şehri Akademisi olarak, bu konferansta açığa çıkan düşünce ve önerilerin önümüzdeki sürecin akademik misyona ve amacına uygun yürütülmesinde bize güç vereceğini, değerli kamuoyu ile paylaşmayı görev biliyoruz.”

    (HABER MERKEZİ)

  • PSAKD Genel Merkezi: Ser verip sır vermeyen yiğit önder seni unutmayacağız!

    PSAKD Genel Merkezi: Ser verip sır vermeyen yiğit önder seni unutmayacağız!

    PİRHA-Devrimci önder İbrahim Kaypakkaya’nın katledilişinin 50. yılı dolayısıyla yazılı bir açıklama yayımlayan PSAKD Genel Merkezi, “Doksan gün maruz kaldığı insanlık dışı işkencelere direnip, ser verip sır vermeyen yiğit önder, seni asla unutmayacağız” dedi. 

    Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Merkezi, “Faşizmin zindanlarında ser verip sır vermeyen İbrahim Kaypakkaya’yı saygıyla anıyoruz” başlıklı yazılı bir açıklama yayımladı.

    Açıklamada, Yoksul Türkiye emekçi halklarının gelecek özgür yarınlara olan inanç ve umudunu, patron ağaya korku salan çelikten iradeni saygıyla selamlıyoruz. Devrin daim olsun ve ışığın hiç sönmesin. Kahrolsun emperyalizm, yaşasın tam bağımsız, laik ve demokratik Türkiye” denildi.

    Açıklamanın tamamı şu şekilde:

    “Katledilişinin 50. yılında ser verip sır vermeyen devrimci önder İbrahim Kaypakkaya’yı anıyor onun şahsında yitirdiğimiz Haki Karer ve dörtler başta olmak üzere yaşamını halkın haklı davasına adayan, hak ve hakikat mücadelesinde gözünü kırpmadan ölümsüzleşen halkın yürekli evlatlarını saygı ve özlemle anıyoruz. Hepimizi insanlığımızdan utandıran işkencelerin ve vahşiliğin karşısında destansı direnişin zindanı olan Diyarbakır Cezaevi’nden İbrahim, dörtler ve sayamadığımız nicesinin yaşamı ağıt olarak dilden dile aktarılıyor. Unutmayacağız, unutturmayacağız.

    Pir Sultan Abdal’dan, Şah Kalender Çelebi’ye, Seyit Nesimi’den Şeyh Bedrettin ve yoldaşlarına, Deniz’den Mahir’e uzanan hak ve hakikat mücadelesinin en önemli önderlerinden biridir İbrahim Kaypakkaya. Dünyayı ve özelinde ülkemizi saran 68 gençlik hareketi ile başlayan ve devam eden yolda İbrahim’in ulusal sorundan, sosyo-ekonomik yapıya ilişkin Türkiye devrimine ilişkin belirlemeleri ve tahlilleri onu egemenler nezdinde “çok tehlikeli” kılmıştı.

    O yaşamı uğruna görüş ve düşüncelerini saklamamış, her koşul ve durumda davasına sahip çıkmıştır. “Türkiye’nin geleceği çelikten yoğruluyor; belki biz olmayacağız ama bu çelik aldığı suyu unutmayacak” sözüyle geleceğe yani bugünlere olan inancını daha o günden ifade etmiştir.

    Doksan gün maruz kaldığı insanlık dışı işkencelere direnip, ser verip sır vermeyen yiğit önder, seni asla unutmayacağız. Yoksul Türkiye emekçi halklarının gelecek özgür yarınlara olan inanç ve umudunu, patron ağaya korku salan çelikten iradeni saygıyla selamlıyoruz. Devrin daim olsun ve ışığın hiç sönmesin. Kahrolsun emperyalizm, yaşasın tam bağımsız, laik ve demokratik Türkiye.”

    PİRHA/ANKARA

  • İbrahim Kaypakkaya’nın katledilişinin 50. yılı

    İbrahim Kaypakkaya’nın katledilişinin 50. yılı

    PİRHA-Türkiye devrimci hareketinin önderlerinden İbrahim Kaypakkaya 50 yıl önce Diyarbakır Cezaevi’nde gördüğü işkence sonucu yaşamını yitirdi.

    68 Kuşağı’nın ve devrimci hareketin önderlerinden, “Ser verip sır vermeyen yiğit” olarak tarihe kazınan İbrahim Kaypakkaya 18 Mayıs 1973’te Diyarbakır Cezaevi’nde işkence sonucu hayatını kaybedeli tam 50 yıl oldu. Kaypakkaya, bugün İstanbul Kadıköy’deki Süreyya Operası önünde, Dersim’de ve Çorum’un Karakaya köyündeki mezarı başındaki törenlerle anılacak.

    Deniz Gezmiş ve Mahir Çayan ile birlikte 68 Kuşağı’nın üç önderinden biri olan İbrahim Kaypakkaya devrimci fikirlerle İstanbul Üniversitesi Fizik Bölümü öğrencisi iken tanıştı. Çapa Fikir Kulübü’nün kurucuları arasında yer aldı ve başkanı oldu. 6’ncı Filo’ya karşı bildiri yayımladığı gerekçesiyle Kasım 1968’de okuldan atıldı. FKF ve TİP içinde ortaya çıkan ayrışmada Milli Demokratik Devrim (MDD) tezini savunan kesimde yer aldı.

    İşçi-Köylü gazetesinin İstanbul’daki bürosunda çalışan Kaypakkaya, Aydınlık ve Türk Solu dergilerine yazılar yazdı. Aydınlık içinde meydana gelen ayrışmada Proleter Devrimci Aydınlık (PDA) kanadında yer aldı. 1972’de PDA ile yolları ayrılan Kaypakkaya, Perinçek ve çevresinin revizyonist, oportünist olduklarını ifade etti ve daha sonra TKP/ML TİKKO’yu kurdu.

    TKP/ML faaliyetlerinin yoğunlaştığı Dersim’de mücadele ederken, 24 Ocak 1973’te Vartinik mezrasında bir köyde kaldıkları sırada etrafları kolluk kuvvetleri tarafından sarıldı. Kaypakkaya boynundan saçma kurşunlarıyla vuruldu. Beş gün kadar dağda yaralı saklanan Kaypakkaya, yiyeceğinin kalmaması üzerine indiği köyde Cafer Atan isimli bir öğretmenin ihbarı sonucu yakalandı. Yaralıyken kasıtlı olarak saatlerce yürütülmesinin sonucu olarak parmakları hissizleşti ve hastanede reddetmesine rağmen 20 Şubat 1973’te ayak parmakları kesildi.

    4 AY BOYUNCA SORGU

    Kaypakkaya dört ay boyunca süren sorgulaması sırasında defalarca işkenceye maruz bırakıldı. Mahkemeye çıkartılmasına az bir zaman kala, görgü tanıklarına göre 16 Mayıs 1973’te son bir kez sorguya götürüldü ve 18 Mayıs 1973’te yaşama veda etti. Ölüm sebebi ise kayıtlara ‘intihar’ olarak geçti. Oğlunu görmeye gelen babasına ertesi gün cansız bedeni teslim edildi.

    Babası Ali Kaypakkaya, daha sonra oğlunun cenazesini teslim almaya gittiği zaman yaşadıklarını şöyle anlatmıştı:

    “Oğlumun cenazesini aldım. Taşıması için bir hamal tuttum, ücreti 5 liraydı. Hamal sordu; ‘Bu nedir amca?’ ‘Oğlum’ dedim, ‘Solcu, öğrenci. İşkencede öldürüldü.’ Hamal ağladı, parayı da almadı. ‘Kalsın’ dedi.”

    Kaypakkaya’nın yazıları iki ciltlik ‘Bütün Yazılar’ adlı eserde toplandı. Yazar Nihat Behram Kaypakkaya için “Ser verip sır vermeyen bir yiğit” kitabını yazdı.

    Kaypakkaya, Türkiye’nin sosyalist düşünce dünyasına farklı ivme kazandırmış bir teorisyen olarak görüldü. En çok dikkati çeken, dönemin sosyalistlerinin büyük çoğunluğunun yer aldığı Millî Demokratik Devrim anlayışını savunan grupların görüşleriyle neredeyse taban tabana zıt duran bir Kemalizm karşıtlığıydı.

    (HABER MERKEZİ)

  • Kılıçdaroğlu: Ben karşımda daha mert ve daha yürekli bir aday görmek isterdim-VİDEO

    Kılıçdaroğlu: Ben karşımda daha mert ve daha yürekli bir aday görmek isterdim-VİDEO

    PİRHA-Cumhurbaşkanı adayı Kemal Kılıçdaroğlu, CHP Genel Merkezi’nde açıklamalarda bulunurken, “Memleketimizde adalet, bereket ve huzuru getirmek için ulaşmamız gereken daha milyonlarca vatansever insanlarımız var. 10 günde tüm gayretimizi sarf edeceğiz” ifadelerini kullandı.

    Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı ve Millet İttifakı Cumhurbaşkanı Adayı Kemal Kılıçdaroğlu, CHP Genel Merkezi’nde açıklamalarda bulundu. Kılıçdaroğlu’nun açıklamalarından öne çıkan satır başları şöyle:

    “14 Mayıs geride kaldı. 28 Mayıs günü iki aday ve iki farklı anlayış sıfırdan milletimizin karşısına çıkacak. İlk turda sandıktan bu iktidara karşı memnuniyetsizlik ve değişim mesajı çıktı. Millerin oyunun yarısını bile alamadılar. İktidar partisini oyları 7 puan eridi. Benim görevlerimden birisi de gerçekleri söylemektir. İlk turda bize inanan 25 milyon seçmen olmak üzere oyunu kullanan tüm vatandaşlarımıza yürekten teşekkür ediyorum. İlk turda sandıktan bu iktidara karşı değişim mesajı çıktı. Erdoğan iktidarının küstahlığına dur dedik.

    “SEÇİM SÜRECİ ERDOĞAN’IN İFTİRA KAMPANYALARI İÇİN GÖLGELENDİ”

    Milletimizin oyunun yarısını bile alamadılar. Oyları önemli ölçüde eridi. Neticede AK Parti yedi puan geriledi. Bunu bütün milletimin bilmesini isterim. Bir demokrasi şöleni ve huzur havası içinde geçmesi gereken bir seçim süreci Erdoğan’ın iftira kampanyaları içinde gölgelendi. Ben karşımda daha mert ve daha yürekli bir aday görmek isterdim. Vatandaşlar da montajlardan ve bundan medet ummayan adayları hak ediyordu. Yürekli, namuslu, doğruları söyleyen…

    Ancak; siyasi kültürümüz bir kez daha lekelendi. Milletimizi çaresizlik içinde iftira ve karalama kampanyası ile aldatmaya çalışanlar amaçlarına ulaşamadı. Milletimiz ilk turda yetkiyi iktidara vermeyerek bu sistemden ve bu zihniyetten memnuniyetsizliğini ortaya koydu. Milletimiz bize de etkili bir mesaj verdi: Kimi vatandaşlarımız sandığa gitmedi, kimi gidip tepkisel oy kullandı, kiminin de eli istemeyerek Erdoğan’a gitti. Çünkü mevcut yönetimin kara propagandasına maruz bırakıldı vatandaşlarımız. Biz de sizlerin mesajlarını aldık. Memleketimizde adalet, bereket ve huzuru getirmek için ulaşmamız gereken daha milyonlarca vatansever insanlarımız var. 10 günde tüm gayretimizi sarf edeceğiz.

    YSK meselesini açıklığa kavuşturmak isterim: Tüm tutanaklar elimizdedir. Tek bir oyun dahi hakkını yedirmeyeceğiz. Biz YSK’ya gerekli tüm itirazları yaptık. Bu seçim bir kez daha gösterdi ki, bunların usulsüzlük ve ahlaksızlıkları sınır tanımıyor. Her sandıkta 5 müşahite ihtiyacımız var. Bütün vatandaşlarıma ilan ediyorum. Ben terör örgütleriyle hiç masaya oturmadım, bundan sonra da oturmayacağım. Nokta. Erdoğan sen ülkenin sınırlarına ve namusuna sahip çıkmadın. Bu ülkeye bile bile 10 milyondan fazla mülteci getirdin. Haraç mezat vatandaşlık sattın. Ben iktidara gelir gelmez tüm mültecileri evlerine göndereceğim. Nokta.”

    *Ayrıntılar geliyor…

    (HABER MERKEZİ)

  • ‘Gözaltında kaybetme suçu, topluma korku salma yöntemi olarak uygulandı’-VİDEO

    ‘Gözaltında kaybetme suçu, topluma korku salma yöntemi olarak uygulandı’-VİDEO

    PİRHA-Kayıplar haftası nedeniyle bir açıklama yapan Cumartesi Anneleri ve İHD İstanbul Şubesi, “Türkiye’de de gözaltında kaybetme suçu topluma korku salma ve muhalifleri susturma yöntemi olarak yaygın bir biçimde uygulandı. İnsanlık onurunu hedef alan gözaltında kaybetmelere karşı hakikat ve adalet mücadelesi yürütmekten asla vazgeçmeyeceğiz!” ifadelerini kullandı.

    İnsan Hakları Derneği (İHD) 1995’ten itibaren her yıl 17-31 Mayıs tarihleri arasındaki dönemi “Kayıplar Haftası” olarak anıyor. İHD İstanbul Şubesi’nde konuya ilişkin bir açıklama yapıldı. Açıklamaya İHD İstanbul Şubesi Başkanı Gülseren Yoleri ile kayıp yakınları Zübeyde Tepe, Ayşe Tepe, Hanife Yıldız, Hanım Tosun ve Ali Tosun katıldı.

    “GÖZALTINDA KAYBETME TOPLUMA KORKU SALMA YÖNTEMİ OLARAK KULLANILDI”

    İHD İstanbul Şubesi ve Cumartesi Anneleri adına ortak basın açıklamasını ise Zübeyde Tepe okudu. Açıklamada şu ifadelere yer verildi:

    “Her yıl olduğu gibi bu yıl da “17-31 Mayıs Gözaltında Kayıplara Karşı Mücadele Haftası” kapsamında düzenlediğimiz hafta etkinlikleri ile; uluslararası hukukta insanlığa karşı suç olarak tanımlanan gözaltında kaybetme suçuna, bu suçun işlenmesine imkan  yaratan cezasızlık politikalarına, inkar edilen gerçeklere ve bu insanlığa karşı suçla mücadelenin önemine dikkat çekecek, hakikat ve adalet talebimizin karşılanmasını isteyeceğiz.  Arjantin’den Şili’ye, Kolombiya’dan Pakistan’a, Filistin’den Kıbrıs’a birçok ülkede bir baskı, sindirme ve cezalandırma yöntemi olarak karşımıza çıkan “gözaltında kaybetme” insanlığa karşı suç niteliğinde olup, insan haklarının ve temel özgürlüklerin ağır ve açık ihlalidir. Uluslararası hukuka göre tüm devletler gözaltında kaybetme suçunun sorumlularını istisnasız biçimde soruşturma, yargılama ve yaptırıma tabi tutma yükümlülüğü altındadırlar.

    Türkiye’de de gözaltında kaybetme suçu topluma korku salma ve muhalifleri susturma yöntemi olarak yaygın bir biçimde uygulandı. Yüzlerce insan evlerinden, işyerlerinden, kafelerden, otobüs duraklarından, otobüslerden, otomobillerinden gözaltına alındılar ve bir daha geri dönemediler. Akıbetleri ailelerinden dahi gizlendi, hakikat karartıldı. Yüzlerce insan gözaltında kaybedilmesine rağmen bu suç yok sayıldı ve iddialar derin bir suskunlukla karşılandı. Gözaltında kaybetme suçu adalet sistemi eliyle cezasız bırakıldı. Diğer ağır hak ihlallerinde olduğu gibi gözaltında kaybetmelerde de hakikatin açığa çıkartılması ve adaletin sağlanmasına yönelik politikalar hayata geçirilmedi. Aksine AİHM’in de işaret ettiği gibi Türkiye’de cezasızlık, bilinçli ve sistemli bir devlet politikası olarak uygulandı.

    “GÖRÜYORUZ, BİLİYORUZ, TANIKLIK EDİYORUZ”

    Hiç şüphe yok ki gözaltında kaybetmeler bu topraklarda örgütlü bir biçimde gerçekleşti ve yalnız yargının değil, ilgili tüm devlet kurumlarının iş birliği ile örtbas edildi. Bu yüzden bu suç yaygın ve sistematik biçimde işlenebildi ve sonuçsuz/ cezasız bırakılarak işlenmeye devam etti. Nitekim 1915 yılından bu yana, bu topraklarda yaşanan gözaltında kaybetme pratiğine dair hiçbir iktidar yüzleşme ve hesaplaşma iradesi göstermedi. İnkar ve cezasızlık politikaları iktidarlar değişse de devam ettirildi. Derneğimize yapılan başvurular; 2016 OHAL ilanı sonrasında kaçırılma, alıkonulma ve gözaltında kayıp iddialarının dikkat çekici bir şekilde arttığını gösterdi. Sadece OHAL süresince en az 32 kişi gözaltında kaybedilme girişimine maruz kaldı. Sonrasında 26’sı bulunurken, Yusuf Bilge Tunç’tan halen bir haber alınamadı.

    2 Ekim 2018’de İstanbul’daki Suudi Arabistan Konsolosluğu’na girdikten sonra kendisinden bir daha haber alınamayan Cemal Kaşıkçı’nın kaybedilmesi ile ilgili failler bulunmazken, dava fail durumundaki Suudi Arabistan’a devredildi. Gözaltında kaybedildiği TBMM Raporu ile itiraf edilen Cemil Kırbayır dosyası; delillere, belgelere, tanıklara rağmen zamanaşımıyla kapatıldı. Hatırlanacağı üzere; 699 hafta boyunca gerçekleştirilen Cumartesi buluşmaları 700. Haftasında 25 Ağustos 2018 ve devamında  Beyoğlu Kaymakamlığı tarafından yasaklandı. Anayasa Mahkemesi’nin Maside Ocak Kışlakçı, Aydın Aydoğan ve Gülseren Yoleri başvuruları üzerine verdiği kararları ile Kaymakamlık yasaklarının hukuka aykırı olduğu tespit edildiği halde yasak uygulaması sürdürüldü ve cumartesi insanları halen her hafta gözaltına alınıyorlar.

    Bu ağır baskı ve hukuka aykırı müdahale koşullarında, kayıp yakınları ve hak savunucuları olarak 28 yıldır; “Görüyoruz, biliyoruz, tanıklık ediyoruz” diyerek, gözaltında kaybetmeler gerçeğini yüksek sesle duyurmaya, kamuoyunun gündemine taşımaya çalışıyoruz. Cezasızlığı ve adaletsizliği aşmak, hakikate ulaşmak için mücadele etmenin bir yurttaşlık görevi olduğuna dikkat çekiyoruz. Gözaltında kayıp vakalarının yeniden gündeme gelmesi ve adalet arayışımızın bastırılmaya çalışılması karşısında, mücadelenin daha etkin sürdürülmesinin bir zorunluluk olduğu gerçeği ile karşı karşıyayız ve  bu kez de Gözaltında Kayıplar Haftası vesilesi ile insanım diyen herkesi mücadeleye omuz vermeye çağırıyor, bir kez daha devleti yönetenlere sesleniyoruz:

    “CEZASIZLIK POLİTİKASINA SON VERİN”

    • Hakikat ve adalet talebimizin gereğini yerine getirin. Kayıplarımızın akıbetini açıklayın, cezasızlık politikasına son verin, kayıp dosyalarında etkin soruşturma yürütün, failleri cezalandırın.
    • Devletlere, Zorla kaybetmeyi suç olarak düzenleme, yargılama ve cezalandırma, gözaltında kaybetmelerin önlenmesi ve geçmişte yaşanan kaybetmelere dair hakikat ve adalete erişimin sağlanması sorumluluğu getiren, BM Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme’yi derhal imzalayın ve uygulayın.
    • Beş yıla yakın bir süredir hiçbir hukuki dayanağı olmadan bize ve tüm topluma kapattığınız Galatasaray’daki yasağı derhal sonlandırın, Anayasa Mahkemesi kararlarını uygulayın.
    • Kayıp yakınları ve hak savunucularına yönelik polis şiddetine ve yargı tacizine son verin.

    İnsanlık onurunu hedef alan gözaltında kaybetmelere karşı hakikat ve adalet mücadelesi yürütmekten asla vazgeçmeyeceğiz! Kayıplarımızdan ve kayıplarımızla buluşma mekânımız olan Galatasaray Meydanı’ndan asla vazgeçmeyeceğiz.”

    PİRHA / İSTANBUL

  • Sanatçı Cihan Çelik’in anneannesi Cevahir Saygılı Hakk’a yürüdü-VİDEO

    Sanatçı Cihan Çelik’in anneannesi Cevahir Saygılı Hakk’a yürüdü-VİDEO

    PİRHA-Can TV programcısı Sanatçı Cihan Çelik’in anneannesi Cevahir Saygılı İstanbul’da Hakk’a yürüdü.

    Can TV programcısı Sanatçı Cihan Çelik‘in anneannesi, Koçgiri Kültür Derneği Başkanı Rıza Kahraman‘ın da halası Cevahir Saygılı İstanbul’da Hakk’a yürüdü.

    Maltepe Cemevi’nde düzenlenen Hakk’a yürüme erkanının ardından Saygılı, Sivas’ın İmranlı Kapıkaya Köyü’ne uğurlandı. Hakk’a yürüme erkanına Can TV ve PİRHA yöneticileri ve çalışanları da katıldı.

    PİRHA/İSTANBUL

  • Aşık Mahzuni Şerif’in aramızdan ayrılışının 21. yılı

    Aşık Mahzuni Şerif’in aramızdan ayrılışının 21. yılı

    PİRHA- Pir Sultanlar gibi darağacını göğüsleme direncinde olan, Hakk’ın davasını güden ve sınıfsız bir okulun kurulmasını isteyen, Aşık Mahzuni Şerif, 21 yıl önce bugün sokaklarda, caddelerde, evlerde, işyerlerinde, radyolarda, fabrikalarda, tarlalarda, köylerde, şehirlerde, konser alanlarında yükselen eserler bırakarak, Hakk’a yürüdü.

    “Tevellüdüm merak ise miladî otuz dokuz
    Kasımın on yedisinde Zeynel babadan geldim.
    Döndü anaya rahmolmuş, ehlibeyt meftunuyuz
    Ben faninin acısına, seyrü sefadan geldim” diyen Aşık Mahzuni Şerif, 21 yıl önce bugün Almanya’nın Köln kentinde aramızdan ayrıldı. Bedeni her ne kadar aramızda olmasa da, 62 yıllık yaşamında, bugünlerde daha fazla dillerde dolaşan Yetim sırtından doyan doyana/Gönül bu oyuna nasıl dayana?/ Yiğit muhtaç olmuş kuru soğana/ Bilmem söylesem mi, söylemesem mi?” gibi geçmişten günümüze taşınan bir çok unutulmaz eser bıraktı.

    Maraş’ın Afşin ilçesinin Berçenek köyünde dünyaya gelen Aşık Mahzuni Şerif, bağlamaya amcası Aşık Fezai (Behlül Baba) sayesinde merak saldı. Okul hayatına kendi köyünde başlayan Mahsuni Şerif, Astsubay Okulunu bitirdikten sonra, hayatını müziğe adadı.

    Mahzuni Şerif Ankara’da, Fikret Otyam, Feyzullah Çınar, Nesimi Çimen, Aşık Daimi, Kul Ahmet gibi ozanla bir araya gelmeye başladıktan sonra ülke genelinde ve dünyada tanınmaya başlandı ve 1989-1991 yılları arasında Halk Ozanları Federasyonu tarafından dünyanın en büyük 3 ozanı arasında gösterildi.

    “YEDİ SÜLALEM KIZILBAŞ’TIR”

    Seslendirdiği eserlerinden dolayı birçok soruşturma açılan Mahzuni Şerif kısa aralıklarla birkaç kez de hapsedildi.

    68’in devrimci önderlerinden Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idam edildiği dönemde başbakan olan ve balyoz lakabıyla anılan “Gerekirse demokrasilerin üstüne şal örtmeli” sözü nedeniyle de Aziz Nesin tarafından kendisine Şalcı Nihat denen, Nihat Erim için yazıldığı iddia edilen “Erim erim eriyesin” türküsünü plağa okuması yüzünden hapse konuldu.

    Evli, sekiz çocuk, dört torun sahibi olan Mahzuni Şerif konser için bulunduğu Fransa’dan akraba ziyareti için gittiği Almanya’nın Köln kentinde 17 Mayıs 2002 tarihinde Hakk’a yürüdü ve vasiyeti üzerine Nevşehir’in Hacı Bektaş ilçesinde toprağa sırlandı.

    Vefat ettiğinde, 2001 yılında, “Elhamdülillah Kızılbaş’ım ve laikim. Ben değil, yedi sülalem Kızılbaş’tır. Bir suç varsa o da dedemdedir” dediği için, DGM tarafından aleyhinde açılan dava henüz sonuçlanmamıştı.

    “BEN AĞUÇEN OCAĞI’NDAN BİR ALEVİYİM”

    Mahzuni Şerif’in “Ben Alevi olamam ki olsam da bilemem ki” sözlerinden kaynaklı tartışmalara şu sözlerle karşılık verir:

    “Çok iyi bir Alevi olmama rağmen hayatımda hiç Alevicilik yapmadım. İnsanı insandan üstün görmek gibi bir yanlışa düşmedim. Uzun senelerdir Türkiye’de benim Sünni’den dönme bir insan olduğum hakkında çok yaygaralar koptu. Bu kesin olarak yanlıştır. Ama benim Elbistan-Hasanköy’de kalan akrabalarım Hatay’da, Nurhak’ta, Sivas ve Malatya’ya yerleşip kalmış olan akrabalarımın çoğu asimile edilerek Alevilikten Sünniliğe döndürülmüştür. Bu doğru. Hatta Hasanköy’de kalan babamın öz amca çocukları aşırı sağcı ve Turancı geleneklere bağlı birer Sünni olarak hayata devam etmektedir. Şurası muhakkak ki insan insandır. Ama ben Ağuçen Ocağı’ndan bir Aleviyim.”

    Aşık Mahzuni’nin Berçenek köyünde ithafen yazdığı ‘Oy Bizim Eller’ ve ‘Acı Doktor’ bestelerinin yanı sıra; Dom Dom Kurşunu, Yedin Beni, Yuh Yuh, Mevlam Gül Diyerek, Merdo, Dostum Dostum, Han Sarhoş Hancı Sarhoş, Çeşmi Siyahım, Yalan Dünya, Ağlasam mı?, Katil Amerika, Bu Mezarda Bir Garip Var gibi dilden dile yayılmaya devam eserlerinin yer aldığı 453 plağı, 58 kasedi ve yayımlanmış 8 kitabı bulunuyor. Ayrıca TRT tarafından hakkında çekilmiş 2 belgeseli olan Aşık Mahzuni’nin türküleri “Mahsuni’ye saygı” albümünde dahil pek çok sanatçı tarafından seslendirilmiştir.

    (HABER MERKEZİ)

  • Ercüment Akdeniz’in istifası sonrasında EMEP’ten açıklama

    Ercüment Akdeniz’in istifası sonrasında EMEP’ten açıklama

    PİRHA-Ercüment Akdeniz’in genel başkanlık görevinden ve partisinden istifa kararından sonra yazılı bir açıklama yapan EMEP MYK, “Partimiz Akdeniz’in istifasını bütün kamuoyu gibi kendi kişisel sosyal medya hesabından yaptığı açıklamayla öğrenmiştir. Bu kararın partimiz açısından üzücü olduğunu bütün kamuoyu ile paylaşmak isteriz” ifadelerini kullandı.

    Emek Partisi (EMEP) Genel Başkanı Ercüment Akdeniz’in hem partideki görevinden hem de partiden istifa etmesini duyurduktan sonra EMEP Merkez Yürütme Kurulu (MYK) tarafından yazılı bir açıklama yayımlandı.

    Açıklamada şu ifadelere yer verildi:

    “9. Kongremiz’de Genel Başkanlık görevine getirilen parti üyemiz Ercüment Akdeniz, GYK’mız ve parti kamuoyumuz açısından kabul edilmesi mümkün olmayan bir tutumla görevlerinden ve parti üyeliğinden istifa ettiğini açıklamıştır.

    Partimiz  Akdeniz’in istifasını bütün kamuoyu gibi kendi kişisel sosyal medya hesabından yaptığı açıklamayla öğrenmiştir. Bu kararın partimiz açısından üzücü olduğunu bütün kamuoyu ile paylaşmak isteriz. Aynı zamanda istifanın biçiminin parti tüzüğümüz ve işleyişi açısından izahı mümkün değildir.

    Partimiz açısından Genel Başkanlık görevi her parti görevi gibi değerli ve önemli bir görevdir. Ama hiçbir zaman özel bir makam olmamıştır. Partimizin her üyesi ve yöneticisi esas olarak bir parti işçisidir ve bu bilinçle işçi sınıfının devrim ve sosyalizm davasına hizmet eder. Bundan sonra da öyle olmaya devam edecektir.

    Kamuoyunu bilgilendiririz.”

    (HABER MERKEZİ)

    İLGİLİ HABERLER:

    >Emek Partisi Genel Başkanı Ercüment Akdeniz, görevinden ve partisinden istifa etti

  • 12 gazetecinin yargılandığı davanın ilk duruşması sürüyor

    12 gazetecinin yargılandığı davanın ilk duruşması sürüyor

    PİRHA-JINNEWS ve MA muhabirlerinin aralarında olduğu 10’u tutuklu 12 gazeteci hakkında açılan davanın ilk duruşması başladı. Elleri kelepçeli duruşma salonuna getirilen gazeteciler, yaptıkları iş olan gazeteciliğin suç olmadığını belirtiyorlar.

    Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının 20 Ekim 2022 tarihinde başlattığı soruşturma dahilinde 29 Ekim’de tutuklanan Mezopotamya Haber Ajansı (MA) Yazı İşleri Müdürü Diren Yurtsever, MA Ankara Haber Şefi Deniz Nazlım, MA muhabirleri Berivan Altan, Selman Güzelyüz, Hakan Yalçın, Emrullah Acar, Ceylan Şahinli, JinNews muhabirleri Habibe Eren, Öznur Değer ve adli kontrol tedbirleri ile serbest bırakılan MA muhabiri Zemo Ağgöz ile eski MA stajyeri Mehmet Günhan’ın “örgüt üyeliği” ile yargılandıkları davanın ilk duruşması başladı.

    Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nde saat 10.00’da başlayan duruşmayı birçok yurttaş da takip ediyor.

    Tutuklu gazeteciler hakkında oluşturulan 210 sayfalık iddianamede, gazetecilerin çalıştıkları haber ajansları, yazılan haberlerin dili, yasaklı olduğu iddia edilen kitap ve dergiler, haber kaynakları ile yaptıkları telefon görüşmeleri delil olarak gösterildi.

    İddianamede “örgüt üyesi olmak” ile suçlanan 9’u tutuklu 11 gazeteci hakkında değerlendirme yapıldı. İlgili savcı, gazetecilerin “örgüt üyesi olarak kabul edilmelerinin gerektiğini” öne sürmüştü.

    GAZETECİLER KELEPÇELİ GETİRİLDİ

    Tutuklu gazeteciler, yoğun jandarma ve polis eşliğinde kelepçeli şekilde salona getirildi. Yoklama yapılmasının ardından ifade işlemlerine başlandı.

    HAKİMDEN GAZETECİLERE ‘OKUMA-YAZMAN VAR MI?’ SORUSU

    Duruşmada ilk olarak gazetecilerin kimlik bilgileri soruldu. Mahkeme başkanının, Gazeteci Diren Yurtsever’e “Ne iş yaparsın?” sorusuna Yurtsever “Gazeteciyim” diye cevap verdi. Mahkeme başkanının sonraki sorusu “Üniversite mezunu musun?” şeklinde oldu. Yurtsever, soruyu “Halen okuyorum” diye cevapladı. Mahkeme başkanı “Yani henüz mezun olmadın mı?” diye sorunca, Yurtsever “3. üniversiteyi okuyorum” dedi.

    Duruşmada ilk olarak Gazeteci Öznur Değer ifade verdi. Kürtçe ifade veren Değer, şunları söyledi:

    “Ben bir kadınım, Kürtüm ve gazeteciyim. Bu üç kimlikten dolayı buradayım. 3 yıldır gazetecilik yapıyorum. Bu süreç içerisinde yüzlerce haber oluşturdum. Özellikle kadın, çocuk haberleri yaptım. Ape Musa Anter Basın Şehitleri Ödülü’nü de aldım. Gazetecilik bir sorgulama işidir. Yaşamın tamamını sorgulamaktır gazetecilik. Gazetecilik yazdıkça bir tarih oluşturuluyor. Özellikle son 11 ayda 33 Kürt gazeteci tutuklandı.
    Peki neden gazeteciliğe başladım? Özellikle 2016’dan bugüne kadar yapılan baskıları hissetmekteyiz. Ekonomik, sağlık, askeri açıdan baskılar var. Özellikle 2016’dan bugüne kadar demokrasiyi özledik. İnanıyorum ki sizler de demokrasiyi özlemişsinizdir. 2016’dan bu yana binlerce kadın öldürüldü, binlerce çocuk istismar edildi, insanların yaşam hakkı kaybedildi. Ben size soruyorum, bu tablo karşısında insan kendisini nasıl mutlu hisseder? Ben de bu sorgu sonucu gazeteciliği seçtim. Kimse o insanların sesini duymuyor. Ezilenlerin sesini bütün dünyaya duyurmak için baş koydum. Bu sebepledir ki bir Kürt gazeteci olarak burada karşınızdayım.”

    “TEM’İN BİZE YAPTIĞI ZULÜM KAYITLARA GEÇSİN”

    Öznur Değer’in savunmasının iddianameden uzak olduğunu belirterek araya giren mahkeme başkanı, “Asıl konuya gelin” dedi. Öznur Değer ise yaptığının gazetecilik olduğunu ve neden JinNews’te çalıştığını şu sözlerle anlattı:

    “İpek Er, asker Musa Orhan tarafından tecavüz edildi ve ardından intihar etti. İpek bir Kürt kadındı ve karşısında asker bir erkek vardı. İpek, bütün kadınlara bir miras bıraktı. Bu miras, İpek’in haykırışıydı. Peki İpek’in haykırışını kim dünyaya duyurdu? JinNews. Bu sebeple JinNews’te yazıyorum. Türkiye ve Orta Doğu’da kadınlara yönelik zulmü duyuran JinNews’tir. İyi ki JinNews var. Peki neden JinNews neden terörize ediliyor?
    Yüzlerce yıldır kadın haberlerini erkekler yazıyor. JinNews çalışanlarının bütünü kadındır ve yeni bir yaşamı benimsiyor. Bu sebeple JinNews’te yazıyorum.
    Ayrıca Ankara TEM’in bize uyguladığı işkencelerden bahsetmek istiyorum. Ankara TEM’in bize yaptığı zulmün kayıtlara geçmesini istiyorum. Özellikle gözaltına alınmamızdan itibaren bir mizansen uygulanıyor. Başlarımızı eğmek istediler, kelepçeli şekilde bayrak önünde fotoğraf çekmeye çalıştılar, bu fotolar ile Kürt gazetecileri terörize etmeye çalıştılar. TEM işkenceleri ile 3 gün hücrede kaldım. Ellerim kelepçeli şekilde polise saldırdığım iddia edildi. Sormak isterim, kelepçeli halde saldırıp, darp edebilir miyim? Bana işkence yapılan yerde kameralar da vardı.”

    Öznur Değer’in savunmasını bölen mahkeme başkanı “Bunları anlatmanızın anlamı yok. JinNews’in PKK terör örgütü ile bağı ne? Buna gelin” dedi.
    Sonrasında Öznur Değer şöyle devam etti:

    “İşkence raporlarını yok etmek için çalışıyorlar. İddianame hakkında bir şeyler söylemek istiyorum. İnanıyorum ki iddianame TEM’in fezlekesi ile yazılmış. Mesela banka hesabımın çalışmadığı yazılmış. Ancak bu bilgi yanlış. Mesela Mezopotamya Ajansı çalışanı olduğum yönünde maddi hata var. Diyorlar ki ‘Öznur Değer yazılan adreste yaşamıyor.’ Ancak ben o yazılan adreste gözaltına alındım. Evimde birçok yasaklı kitap bulunduğu iddia edildi. Ancak sadece telefonuma el koyulduğu kayıtlarda var. Bu da maddi bir hatadır. Özellikle gizli tanık hakkında konuşmak istiyorum. Söylediklerinin tümünü reddediyorum. Üzerime yapılan suçlamalar kadın kimliğime karşıdır. Bunlara karşı savunma yapmayı gerek duymuyorum.”

    “BİZ KİMSEDEN TALİMAT ALMAYIZ”

    Duruşmaya 5 dakika ara verilmesinin ardından duruşmaya Gazeteci Emrullah Acar‘ın ifadesi ile devam edildi.

    “Kürtçe kendimi daha iyi ifade edebildiğim için Kürtçe savunma yapacağım” dedi. Gazeteci Acar, iddianamede yer alan suçlamalara karşı şu savunmayı yaptı:

    “Özgür basın üzerindeki saldırıları kınıyorum. Mezopotamya Ajansı doğrular üzerinden habercilik yapar. O nedenle burayı tercih ettim. Onlarca kez bu adliyede haber takibi de yaptım. Polisler tarafınca ajanlık teklif edildi, çalışmalarımız engellendi. Ancak bizler gazeteciyiz. Fezlekelere baktığımızda bizden intikam almaya çalışıyorlar. Gözaltında kaldığım sürede MİT’ten gelip ajanlık dayattılar. Kabul etmediğimde ‘seninle görüşeceğiz’ denildi.
    Şimdi ise gizli bir tanığın suçlamaları iddianamede yer alıyor. Dicle Fırat Gazeteciler Derneği’ne (DFG) üye olmakla suçlanıyoruz. E-devlet üzerinden DFG’ye üye oldum. Burada yargılanan Mezopotamya Ajansı’dır. Biz haberlerimizi 5N 1K kuralının yanında vicdanı da ekliyoruz. Bu nedenle bugün yargılanıyoruz. MA, toplumun sesidir. Biz bugün hakikati savunuyoruz. Bazı haberleri rt yapmam suç olarak görülmüş. Kendi evimde gözaltına alındığımda kimi kitaplar yasak görülüp el konuldu. Ancak o kitapları satın aldığımda yasak oluşmuyor. Biz kimseden talimat almayız.”

    Hakimin, “Örgütsel talimatla mı Mezopotamya Ajansı’na girdin?” sorusuna ise Acar, “Kimseden talimat almadım. Gazetecilik bölümünü bitirdikten sonra kendi başvurumla işe başladım. Değer ailesi olduğum için işe başladıktan sonra bana para aktarıldığı söyleniyor. Madem öyle neden işsiz olduğum sürede bu para bana verilmedi?” diye belirtti.

    “GAZETECİLİK SUÇ DEĞİLDİR”

    Duruşmaya MA Yazı İşleri Müdürü Gazeteci Diren Yurtsever‘in savunması ile devam edildi. 8 yıldır gazetecilik yaptığını belirten Yurtsever, mahkemenin duruşma süresini 17:30 ile sınırlamasını eleştirerek şunları söyledi:

    “Resmi, meşru bir ajans kriminalize ediliyor. Peki neden suçlanıyoruz? En kritik süreçlerde biz bunu hep yaşıyoruz. Seçimlere giderken, ekonomi dibe vurmuşken gazeteciler üzerinde hiç olmayan bir baskı iklimi oluştu. İnsanlar ‘Bu ülkeye adalet lazım’ dediklerinde gözaltına alınıyorlar. Gazeteciliğin kendisi vicdandır. Bizler iktidarın belirlediği sınırlarda kalmadığımız için buradayız. Bizler özgür Kürt basını mensubuyuz. Bizler hak haberciliğini esas alırız. Toplumu ayrıştıran dili benimsemiyoruz. Bizim yaptığımız iş hakikat haberciliğidir. Gazetecilik suç değildir. İktidarın, görünmesini istemediği, Kürt sorununu işleyen haberlerimiz var. Kürt halkının yaşadığı ihlallerin görünmesi istenmiyor.”

    Diren Yurtsever’e, “PKK-HDP aleyhine hiç haber yaptın mı? Diyarbakır anneleri ile ilgili haber yaptın mı?” sorularının yöneltilmesi üzerine avukatlar, “Böyle sorularla savunmayı bölmeyin” diyerek itiraz etti.
    Diren Yurtsever, savunmasının devamında “Ben tarafsız bir gazeteciyim. Sürekli üzerimizden bir algı yaratılıyor. Gazetecilik itibarsızlaştırılıyor. Artık herkes yargının baskısı altında. Peki yargı kimin baskısı altında?
    Evimde hasta tutsakların yazılı olduğu listeye el konuldu. Bu İHD’nin raporlarından alınmadır. Mesleğim gereği açık yaşıyorum, gizli bir şeyim yok. Mesleğimden ötürü onur duyuyorum.”

    “TALİMAT ALAN HİÇ KİMSE GAZETECİ OLAMAZ”

    MA muhabiri Deniz Nazlım ise savunmasında, “Mezopotamya Ajansı, alternatif bir haber ajansıdır. Reuters Haber Ajansı, AFP gibi mecralara dahi haber satan bir ajanstır MA” dedi. Gazeteci Nazlım, “Kimse bana talimat vermedi. Talimat alan hiç kimse de gazeteci olamaz” diyerek şunları söyledi:

    “İddianamede ‘sözde gazeteci’ ifadesi var. Ben bunu kabul edemem. 7 yıldır vergi veren, insanları çalıştıran bir ajans nasıl yasa dışı görülür? Ben gizli bir iş yaparsam neden denetlenebilir bir hesap kullanayım? Usulsüz bir iş olsa elden verilmez miydi? Ben de diğerleri de emeğimizin karşılığını alarak haber yapmışız.
    Bana örgüt kuryesi gibi bir suçlama da yöneltilmiş. Ayrıca haber notları da iddianameye eklenmiş. Ancak o notların bazıları bana ait değil.
    Nagihan Akarsel’in cenazesine katıldığım yazılıyor. Haber takibi için orada olduğum belli. Elimde fotoğraf makinası mevcut. Örgütsel bir yapılaşma içerisinde bulunmadım, bu mesleğime aykırıdır.”

    “BU ÜLKEDEN BENİ KOVSANIZ DA GİTMEM”

    Gazeteci Berivan Altan da savunmasında, yaptığı haberler nedeniyle yargılandığını vurguladı. Yazılan haberlerin illegal gösterildiğini belirterek şunları söyledi:

    “Nagihan Akarsel’in cenaze töreninin olduğu gün haber takibine gittik ancak engellendik. Gizli tanığın suçlamalarını kabul etmiyorum. Beni kriminalize etmeye çalışmış. Örneğin Konya’da Dedeoğlu ailesinin tehdit edildiğini haberleştirdiğim için suçlanıyorum. Ancak o aileden 7 kişi, haberlerim sonrasında vahşice katledildi.
    İşkenceyle, mizansenle gözaltına alınıp tutuklandım. Kürtlere karşı davaların yanı sıra sizin de başkanlığını yaptığınız 10 Ekim Gar Katliamı Davası’nı da MA kimliğimle takip ettim. Benim için ‘kuvvetli suç unsuru var, kaçabilir.’ deniliyor. Bu ülkeden beni kovsanız da gitmem. Ben hakikat gazeteciliğini tercih ettim.”

    “BARIŞ UMUDU DA YARGILANIYOR”

    Gazeteci Ceylan Şahin ise, “Gazetecilik illegal bir meslek gösterilerek” yargılanıyor diyerek şu savunmayı yaptı:

    “Gazeteciler insanlığın dil, din, sınıf ayrımı yapmadan, tüm bireylerin sorunlarıyla ilgilenir. Bu yargılamalar sadece gazetecilerin değil, barış umudunun da yargılanması anlamına gelir. Haberlerimde hiçbir ayrıştırmaya gitmedim.”

    “SOSYAL MEDYA PAYLAŞIMLARIM SUÇ OLARAK GÖRÜLMÜŞ”

    Gazeteci Selman Güzelyüz de yaptığı savunmada, “Disk Basın İş ve Uluslararası Gazetecilik Federasyonu üyesiyim ancak ‘sözde gazeteci’ diye suç isnat ediliyor. İddianamede gizli tanık ‘HDP haberlerini yapanların başında geliyor’ demiş. Ancak ben ağırlıklı olarak ekonomi muhabirliği yaptım.
    Öğrenciyken aldığım bursları ödeyemediğim için hesaplarıma haciz kararı vardı. O nedenle yakınlarımın hesap kartlarını kullandım. Bundan dolayı farklı ifadeler var. Ayrıca sosyal medya paylaşımları da suç görülmüş. Bana isnat edilen suçları kabul etmiyorum” ifadelerini kullandı.

    JinNews çalışanı Gazeteci Habibe Eren, yaptığı haberlerin suça delil olarak sunulduğunu belirterek savunmasında şunları söyledi:

    “Kadın gazeteci olarak yıllardır çoğunlukla cezasızlık haberleri yazdım. Yığınla suçlu insan dışarıda serbest dolaşırken biz gazetecilik faaliyetimiz nedeniyle buradayız. Toplumun ötekilerine mikrofon uzattığımız için aslında bugün yargılanıyoruz.
    JinNews, ‘erkekler ne der?’ demeden yayına başladı. Eril dili reddeden medyanın kadın gözüdür. Peki neden böyle bir medyaya ihtiyaç var? Sistematik olarak kadın katliamları, çocuk istismarı sistematik işlenmekte. Karadenizde Yeşil Yol Projesi’ne karşı ‘devlet benim’ diyen ya da Diyarbakır’da çocuğunun bedenini buzdolabında tutmaya çalışan annenin sesi oldu JinNews. Bugün kamu gazeteciliği yürüttüğümüz için yargılanıyoruz. Demokrasi bekçiliği görevi yürütüyoruz. Kürt kadın gazeteci olduğum için yargılanıyorum. Çin’den sonra en fazla gazeteci tutuklayan ülke Türkiye. Bizim şahsımızda toplum yargılanıyor. Yargılanmamızı gerelen somut birşey yok. Talimatla haber yapıldığı söyleniyor. Bu mümkün müdür? Dokuz yıldır habercilik yapıyorum. Binlerce haberim var. Yani benim ömrüm talimat beklemekle mi geçti?”

    “AA’YA HELAL OLAN BİZE NEDEN HARAM OLUYOR?”

    Gazeteci Hakan Yalçın ise tutuklanmadan önce Van’da çalıştığını belirterek, “Adliye muhabirliği yapmaktaydım. Her gün onlarca kişi düşünce suçlusu olarak tutuklanıyordu. Fikren muhalifseniz malesef bu tür baskılar da oluyor. Van’dan gözaltına alınıp Ankaraya getirildim. Havaalanında polis, kafama silah dayayıp tehditlerde bulunup ağır sözler kullandı. Gizli tanık ifadelerini kabul etmiyorum. Yaptığım binlerce haber içerisinden 3 tane Kürt sorununa ilişkin haber delil olarak önümüze getiriliyor. Geçen hafta Millet İttifakı lideri Van’da Kürt sorununa ilişkin konuştu. Anadolu Ajansı bunu haberleştirdi. AA’ya helal olan bize neden haram oluyor?” sözleriyle tahliyesini talep etti.

    Yeniyaşam Gazetesi dağıtımcısı Hamdullah Ayhan ise Musa Anter’in katledilmesi sonrası gazeteciliğe ilgi duyduğunu belirtti. Daha önceki yıllarda benzer yargılamalara maruz kaldığını ifade eden Ayhan, “Farklı illerdeki çalışmalarım sorgulanmakta. Seyahat özgürlüğüm yok mu? Ayrıca gittiğim illerde çalışıyor görünüyorum. Gazete dağıtımcılığı kapsamında iyi bir maaş alıyorum. Parayı da örgüte gönderiyormuşum. Bunu kabul etmiyorum” dedi.

    “GÖRÜNMEYENİ GÖRÜNÜR KILDIKLARI İÇİN MEZOPOTAMYA AJANSI’NDA ÇALIŞTIM”

    Duruşmada son dinlenen isim ise Mehmet Günhan oldu. Günhan, yaptığı kısa savunmada, “Görünmeyeni görünür kıldıkları için Mezopotamya Ajansı’nda çalıştım. Arkadaşlarımla birlikte kısa da olsa çalışma yürütmekten ötürü onur duyuyorum. Adli kontrol şartımın kaldırılmasını talep esiyorum. Eğer o imza atma zorunluluğum olmasaydı deprem bölgesine yardıma gidecektim” dedi.

    Avukat savunmalarına geçildi.

    “MÜVEKKİLLERİN TAHLİYESİNİ TALEP EDİYORUZ”

    Zamanın kısıtlı olması nedeniyle tüm avukatlar adına Avukat Resul Tamur konuştu. Tamur, “İddia makamı, kollukla birlikte sürekli “sözde gazeteci” ibaresini kullanıyor. Bu hukuki değil. Yok saymaya, itibarsızlaştırmaya yöneliktir. Anayasaya göre ‘basın hürdür ve sansür edilemez’ denilmekte. Van’da helikopterden atılan 2 Kürt vatandaşın haberini yaptıkları için gazetecilerin ‘örgütsel bağları var’ suçlaması söz konusuydu. O dosyada yargılanan gazeteci Cemil Uğur hakkında mahkeme, tutuklanamaz kararı verdi ve yargılanan gazeteciler beraat etti. Devlet reklamcılığı yapmadıkları için, suçlama konusu oluyor. Devlet yanlısı haber yapan fazlaca kurum var. Bir de karşıdan bakmak gerekiyor. Kürt basını, devlet reklamcılığından sıyrıldığı için özgür basın alanını yaratmış bulunuyor. Mezopotamya Ajansı, tutuklananlar hariç 80 çalışanı ile yayına devam ediyor. Dosya, savcılık ve kolluğun kendi ifadeleriyle oluşturulmuştur. El konulan kitaplar da iddianamede söz konusu. Suç delili olarak değerlendirilemez. Gizli tanık beyanı çıplak şekilde ortada duruyor. Müvekkillerin tahliyesini talep ediyoruz” dedi.

    Duruşmaya 20 dakika ara verildi.

    PİRHA/ANKARA

  • ABD ve Kanada’da 2 gün oy kullanılması kararına CHP’den itiraz

    ABD ve Kanada’da 2 gün oy kullanılması kararına CHP’den itiraz

    PİRHA-İkinci tura kalan cumhurbaşkanlığı seçimleri için, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Kanada’daki Türkiye vatandaşları sadece 20-21 Mayıs’ta, iki gün oy kullanabilecek. Seçim takviminde yurt dışında ve gümrük kapılarında 20-24 Mayıs arasında oy kullanılacağı belirtilirken, ABD ve Kanada’da oy verme süresinin kısaltılmasına sosyal medyada da tepki yağdı. CHP karara itiraz edecek.

    14 Mayıs’taki seçimde adayların yüzde 50+1 oy oranına ulaşamaması sonucu cumhurbaşkanlığı seçimleri 2. tura kaldı. Millet İttifakı Cumhurbaşkanı Adayı ve CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun 14 Mayıs Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde oyların yüzde 80’ini aldığı ABD ve Kanada’da Türkiye vatandaşları, ikinci tur için sadece 20-21 Mayıs’ta iki gün oy kullanabilecek.

    Türkiye’nin Washington Büyükelçiliği’nden yapılan yazılı açıklamaya göre, ABD’de 20-21 Mayıs tarihlerinde seçmenler oy kullanabilecek. Açıklamada, “Kıymetli vatandaşlarımız, Cumhurbaşkanı seçiminin ikinci turu ABD’de sadece 20-21 Mayıs 2023 tarihlerinde gerçekleşecektir. Yurt dışı seçmen kaydı bulunan vatandaşlarımız, Büyükelçiliğimiz ve Başkonsolosluklarımız ile South Jersey ve Long Island’da kurulan sandıklarda yerel saatle 08:00-22:00 arasında oy kullanabileceklerdir” denildi.

    CHP İTİRAZ EDECEK

    Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) seçim takvimine göre, ikinci tur için yurt dışında ve gümrük kapılarında oy verme işlemi 20 Mayıs’ta başlayıp 24 Mayıs’ta sona erecek. Washington Büyükelçiliği’nin sosyal medya hesabında, açıklamanın yer verildiği paylaşıma çok sayıda eleştiri ve tepki geldi.

    CHP ABD Temsilcisi Yurter Özcan, Kılıçdaroğlu’na yüksek oy çıkan ABD, Kanada, İngiltere gibi ülkelerde oy verme günlerinin kısaltılması ile ilgili YSK’ye bugün itiraz edeceklerini bildirdi.

    (HABER MERKEZİ)

  • Emek Partisi Genel Başkanı Ercüment Akdeniz, görevinden ve partisinden istifa etti

    Emek Partisi Genel Başkanı Ercüment Akdeniz, görevinden ve partisinden istifa etti

    PİRHA-Emek Partisi (EMEP) Genel Başkanı Ercüment Akdeniz görevinden ve partisinden istifa etti.

    EMEP Genel Başkanı Akdeniz yaptığı açıklamada, “14 Mayıs seçimlerine giden süreçte parti merkezi içinde baş gösteren kimi tartışma, tutum ve eğilimler hem Genel Başkanlık ve parti görevlerimden hem de parti üyeliğinden istifa etme kararı vermeme neden olmuştur. İstifa kararımı açıklamayı bilerek geciktirdim ve 14 Mayıs seçimleri sonrasını bekledim. Çünkü hem Cumhurbaşkanı hem de milletvekili seçimlerinin aynı anda yapıldığı bir seçim sürecinde; parti, Emek Özgürlük İttifakı ve devrimci demokratik kamuoyu nezdinde bu gündemle anılmak olmazdı” ifadelerine yer verdi.

    Akdeniz‘in açıklaması şöyle:

    “14 Mayıs seçimlerine giden süreçte parti merkezi içinde baş gösteren kimi tartışma, tutum ve eğilimler hem Genel Başkanlık ve parti görevlerimden hem de parti üyeliğinden istifa etme kararı vermeme neden olmuştur.

    İstifa kararımı açıklamayı bilerek geciktirdim ve 14 Mayıs seçimleri sonrasını bekledim. Çünkü hem Cumhurbaşkanı hem de milletvekili seçimlerinin aynı anda yapıldığı bir seçim sürecinde; parti, Emek Özgürlük ittifakı ve devrimci demokratik kamuoyu nezdinde bu gündemle anılmak olmazdı. Nitekim, bu süreçte var gücümüzle hep beraber çalıştık. Tek adam yönetiminin son bulması için kararlılıkla mücadele eden emekçi halkımızı ve demokrasi güçlerini selamlıyorum. Halkın parlamentoya gönderdiği ittifak vekillerini tebrik ediyor, başarılar diliyorum.

    Peki, istifayı gerektirecek ağırlıkta nasıl bir sorun yaşanmış olabilir? Herkesin merak ettiği husus, haklı olarak bu olacaktır. Konuyu çok uzatmadan açıklamaya çalışayım;

    Genel Yönetim Kurulu’nda, GYK toplantısında Emek Partisi’nin (EMEP) Yeşil Sol Parti listelerinden seçime katılma kararını savunan GYK üyeleri kürsüde ölçüsüz bir şekilde baskı altına alınmıştır. Yeşil Sol Parti listelerinden girme kararının alınması sonrasında ise, bazı Sekretarya üyeleri tarafından, demokratik şekilde alınan bir karar söz konusu olmasına rağmen ‘bu karar örgütlendi’ şeklinde bir suçlama ortaya atılmış, bu suçlama MYK toplantısında da dile getirilmiştir. Bu suçlamalar, partide kendisini GYK’nın ve MYK’nın üzerinde gören triumvir bir yapının eseri olup böyle bir yapıyla yol yürümek benim açımdan mümkün değildir.

    Milletvekili adaylarının belirlenmesi sürecine gelindiğinde ise parti içi demokrasiye aykırı müdahaleler farklı biçimlerde ortaya çıkmıştır. Parti merkezi nezdinde aday belirleme sürecine ilişkin prensiplerin henüz oluşmadığı esnada kendisini partiden üstün gören bu yapı, ‘örgüt/taban eğilimini alma faaliyeti’ adı altında, aday belirlenmesine ilişkin olarak henüz belirlenmemiş bazı prensipleri sanki parti merkezi nezdinde ortaklaşa belirlenmiş gibi örgüt tabanına sunmuştur. Buna göre;

    – Bazı yönetici ve üyelere, Genel Başkan’ın başka partiden aday olmaması yönünde bir parti kararı olduğu bildirilmiştir. Oysa ki ortada bu yönde herhangi bir parti kararı yoktur. Son parti kongresinde böyle bir karar alınmadığı gibi parti tüzüğünde de böyle bir düzenleme yoktur. Üstelik gerçekte var olmayan bu kararın konusu olan kişinin, yani Genel Başkan’ın da bu karardan haberi yoktur. Daha vahimi, DİSK Genel Başkanlarının genellikle Meclis’e aday gösterilmesi örneği, bu bilinmeyen tuhaf ‘karara’ gerekçe olarak gösterilmiştir. EMEP eski Genel Başkanlık görevinde bulunan yoldaşların adaylık, vekillik vb konularda ‘alınganlık gösterdikleri iddiası’ dahi örnek gösterilmiştir. Daha da ileri gidilerek, kimi üyelere ‘HDP bunu yarın önümüze koyar, EMEP’in başkanını biz belirledik der’ şeklinde garabetle melul izahatlar yapılmıştır.

    – İl yöneticileri ve üyelerden adaylık için öneri alınırken, Genel Başkan’ın haberi olmaksızın, birçok yerde ‘Başarılı Genel Başkan + yanında 2 Milletvekili’ formülü, sanki parti merkezi tarafından önceden belirlenmiş bir prensipmiş gibi aktarılmıştır. “Genel Başkan zaten tanınıyor, vekil gibi çalışıyor” denmiştir. Parti merkezinin bilgisi ve önceden konuşulmuş gündemi olmaksızın yapılan bu söylemlerle, üyelerin sunacağı isim önerilerine, gerçekle bağdaşmayacak şekilde, dolaylı etki ve yönlendirme yapılmıştır. Böylesi yönlendirmelerin olmadığı illerde büyük çoğunluk Genel Başkan’ı önermiştir. Yönlendirmenin ve algı yönetiminin yapıldığı yerlerde de Genel Başkan yüksek oranla önerilmiştir ama şapkadan “Başarılı Başkan + 2 vekil” formülü çıkarılınca, üye ve yöneticiler Genel Başkan’ın dışında iki isim önerisi yapmışlardır. Bu durumun kendisi hem büyük bir çelişkiye hem de “triumvira”yı andıran yönetim şeklinin vahametine işarettir. Ayrıca kimi illerde tüm il yönetiminden, kimi illerde sadece sorumlu bir yöneticiden, kimi illerde ise üyelerden öneri alınması demokratik merkeziyetçilik ilkesinin çiğnendiğini göstermektedir.

    – 15 Nisan tarihli MYK toplantısında vekil adayı için tartışılan isimler konusunda özellikle not düştüğüm bir “şerh kararım” bulunmaktadır. Bu şerh, yalnızca ve yalnızca, iki vekil adayından birinin dahi işçi olmamasına dairdir. EMEP’in çeyrek asrı aşan mücadele tarihinde ve nihayet bugününde işçi kökenli Genel Başkan ve işçi milletvekili çıkaramaması üzücüdür, hepimizin sorumluluğundadır. 14 Mayıs seçimlerine doğru devrimci işçi partisi kimliği taşıyan bir parti olarak EMEP’in iki vekil çıkarma imkanı varken hala bunlardan birini bir işçiden veya işçi kökenli bir devrimciden yana tercih etmemesi benim açımdan kabul edilemez. Nitekim bu özelliği haiz çokça işçi yoldaşımız vardır. Ne yazık ki bu şerh kararım, tüm uyarılarıma rağmen, GYK üyelerine, il ilçe yöneticilerine ve üyelere ulaştırılmamıştır.

    – Aynı toplantıda, “Meclise şimdiki Genel Başkan gitmeyecekse, EMEP adına gidecek iki vekil arkadaştan biri mutlaka Genel Başkan olmalıdır. Gerekirse bunun için hızla olağanüstü genel kongre toplanmalıdır” şeklindeki önerim ve uyarım da dikkate alınmamıştır, bilgilendirme yapılırken bu uyarım yine yönetici ve üyelere ulaştırılmamıştır. Zira, önemli olan parlamentoya gidecek isimden ziyade, Meclis’te Genel Başkanlık’ın temsil edilmesidir. Meclis’te grubu bulunmayan bir partinin parlamentoda etkin olması için de bu tercih elzemdir. Ayrıca, ittifak bileşeni parti ve örgütlerin başkan, eş başkan ve sözcülerinin Meclis’teki hareket alanı için de vekillerden birinin Başkan olmasında mutlak fayda vardır. Dolayısıyla “Genel Başkan + 2 vekil” şeklinde bir formülün ortaya atılmasının hiçbir faydası ve işlevi yoktur. İsimler değil, parti bakımından kürsü ve temsiliyet önemlidir. Bununla birlikte, bizzat MYK üyelerimizi, yazılı olarak uyarmama rağmen; “Başkan + 2 vekil formülünü doğru bulmuyorum, örgüte böyle izah edilmesin” dememe, tersinin yapıldığı örnekler çokça görülmüştür.

    – “Genel Başkan tanınıyor, o milletvekili gibi” şeklindeki söylemler üyelerin masum duygularını istismar için de kullanılmıştır. Nitekim sözünü ettiğim triumvir yapı, ben seçim kampanyası dahilinde il mitinglerini dolaşırken, bilgim dahilinde olmadan kendince “sorunlu” kentleri dolaşmıştır ve aday yapılmadığım için tepki gösteren üye ve yöneticileri “ikna” turuna çıkmıştır. Bu ilginç faaliyetle ilgili ne öncesinde ne de sonrasında, sekreterya üyesi olan Genel Başkan’a, herhangi bir bilgi verilmemiştir. Daha vahimi bu görüşmelerde “Genel Başkan aslında görevinde çok başarılı ama biz kolektif çalışmaya daha uygun ve Meclis ortamından etkilenmeyecek arkadaşları önerdik” mealinde sözler sarf edilmiştir. Yani “başarılı” (!) bir Genel Başkan olarak benim kolektif çalışmaya daha uzak olduğum, Meclis ortamına girince olumsuz sapma ya da eğilimlerde bulunabileceğim üstü kapalı olarak ima edilmiştir. Bu hem şahsıma hem de EMEP’in Genel Başkanlık makamına hakarettir. Bu durumda istifa kararım sadece şahsi onuruma değil, Genel Başkanlık makamına da saygının bir ifadesidir.

    – Kimi yönetici ve üye yoldaşlardan adaylık tartışmalarına gelen itirazlara verilen ilginç gerekçelerden biri de “Genel Başkanlık aslında bizde yasal zorunluluk, dolayısıyla sembolik” şeklindeki cümledir. Elbette bu saptama da Genel Başkan’ın bilgisi dahilinde değildir. Birbiriyle tamamen çelişen bütün ifade ve izahatlar, aslında adaylık belirleme sürecinin nasıl bir oldu bittiye getirilmek istendiğini göstermektedir. Tel tel dökülen bu acelecilik ve acemilikle üzeri alelacele örtülmek istenen karambol duruma elbette izin vermem söz konusu olamazdı. Sadece, ülkedeki seçim sürecinin geçmesini ve 15 Mayıs’ı bekledim.

    Örnekler uzatılabilir ama uzatmak gerekmiyor.

    Kısa çerçevesini çizmeye çalıştığım bu tablo, sürece dair “parti kararlarının gerçekte nasıl “alındığının” tipik fotoğrafıdır. Ayrıca bu tabloda, “yoldaşın yoldaş için canını vermeye hazır olduğu” devrimci sosyalist bir parti geleneğinden “yoldaşın yoldaş arkasından iş çevirmeye başladığı” bir partiye geçişin dramatik hikayesi vardır. Lobicilik, kulisçilik sosyalist bir partide yer bulamaz, bulursa o parti devrimci olmaz. Çıkar ilişkilerine kapı aralayan inceltilmiş lobi organizasyonları yakın geçmiş ve geleceğin en büyük tehlikesidir. Sovyet partisi ve sovyet yönetiminin çöküşü bunun sayısız örnekleriyle doludur. Bununla asla uzlaşmayacağım, asla bir parçası olmayacağım. EMEP’in kuruluşundan bugüne gerek Emek Gençliği gerekse parti örgütlerinin birçok kademesinde görev aldım. Hiçbir zaman aklımda makam ya da koltuk olmadı. Bu mücadeleye milletvekili olmak için de katılmadım. Böylesi bir heves, her şeyden önce can vermiş yoldaşlara, onların ailelerine en büyük saygısızlık olurdu ve asla yüzlerine bakamazdım. Evet, o acılı ailelerin yüzlerine bakmak, ellerinden tutmak için bu istifa beyanını yazıyorum. Beni tanıyan yüzlerce, binlerce mücadele arkadaşım, halktan insanlar samimiyetimi teslim edeceklerdir. Bu istifa beyanıyla kendimi ortaya koyuyorum. Partinin tercihi ve değişimin gücü artık benim elimde değil. İstifa kararım partiye verilen bir zarar değil, tersine katkı olarak görülmeli. Elbette takdir partinin kongre delegelerine, GYK, MYK, MDK başta olmak üzere organlarına, üyelerine ve gençliğine aittir. Bir şey diyemem, bu saatten sonra da söylemem.

    Peki bundan sonra süreç nasıl işleyecek, ne olacak?

    EMEP Parti Tüzüğü’nün 32. maddesi şu şekildedir: “Genel başkanlığın herhangi bir nedenle boşalması halinde, genel kongre toplanıncaya kadar GYK, Partiyi temsil yetkisini, kendi içinden seçeceği bir üyeye tevdi eder. En geç 45 gün içinde genel kongreyi toplantıya çağırır.” İstifamın akabinde süreç bu şekilde ilerleyecektir. Dolayısıyla olağanüstü parti kongresi, 28 Mayıs’ta yapılacak ikinci tur Başkanlık seçimlerinin çok sonrasına kalacak ve iki seçim arasında partiyi yormayacaktır. Parti üyeliğinden istifa ettiğim için benim olağanüstü kongreye katılmam söz konusu değildir.

    Partilerde esas birlik program birliğidir. Fakat bu yeterli değildir. Çünkü devrimci özünü yitirmiş pratik, devrimci teori ve programı teslim alıyor ve içini boşaltıyorsa orada gönüllü bir birliğin kalmayacağı benim açımdan açıktır. “Kol kırılır yen içinde kalır” çıtası çoktan ve fazlasıyla aşılmıştır. Gelinen yerde parti merkez yönetiminde duygu, gönül, vicdan, irade ve güven birliğini kaybetmiş bulunuyoruz. Bana bugüne kadar yoldaşlık etmiş olan ve bugün hala partide samimi olarak mücadele eden genç ve yaşlı yüzlerce mücadele arkadaşımı elbette bunun dışında tutuyor, her birine sevgi ve saygılarımı sunuyorum.

    Alıngan değilim, istifa kararını da bir anlık öfke ile almadım. 15 Mayıs’a kadar var gücümle çalıştım. Fakat kökleriyle parti merkezine yerleşmeye başlayan böylesi triumvirlik bir yapının gölgesi altında, benim için bir kurul toplantısına daha katılmak hem faydasız hem de katlanılmazdır. Bu yüzden bilinçli bir tercih olarak istifa gerekçemi hem parti kamuoyunun hem de demokratik kamuoyunun bilgisine sunuyorum.

    Türkiye’nin geleceğinde emek, demokrasi, özgürlük ve halk güçlerinin birliğine her zaman olduğu gibi değer vereceğim. Harcında bir kum tanesi olursam ne mutlu bana. Sosyalizm, kalbimizi her daim ışıtan bir güneş bizim. Umutsuzluğa yer yok, tek adam düzeni son bulacak. İşçi sınıfını, emekçi halkımızı, bütün devrimci, demokratik parti ve örgütleri selamlıyorum.”

    (HABER MERKEZİ)

  • Kaftancıoğlu: İstanbul’da oy verme işlemi bahar havasında geçti-VİDEO

    Kaftancıoğlu: İstanbul’da oy verme işlemi bahar havasında geçti-VİDEO

    PİRHA-Oy verme işlemi Türkiye genelinde sona ererken, kamera karşısına geçen CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu, “İstanbul’da oy kullanma esnasında münferit bir iki olayı saymazsak tamamen sorunsuz ve bahar havasında vatandaşlarımız oy kullandılar” ifadelerini kullandı.

    Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu, cumhurbaşkanı ve 28. Dönem milletvekili seçimlerine ilişkin CHP İstanbul İl Başkanlığı’nda bir basın açıklaması yaptı. Kaftancıoğlu, İstanbul’da seçimlere katılım oranının rekor düzeyde olduğunu belirtti.

    “İSTANBUL’DA BAHAR HAVASI VAR”

    Kaftancıoğlu‘nun açıklaması şöyle:

    “İstanbul’da 1951 okulda, cezaevi sandıkları ile birlikte 30 bin 850 sandık ve seyyar sandıklarda vatandaşlarımız oy kullandı. İstanbul’da bahar havası var. İstanbul’da rekor katılım bekliyoruz. Tüm Türkiye’de de öyle olduğuna yönelik bilgiler geliyor. İstanbul’da mevcut 11 milyon 359 bin 876 seçmenin yüzde 90’ın üzerinde oy kullandığını tahmin ediyoruz.

    Hangi partiye oy vermiş olurlarsa olsunlar, demokratik haklarını kullanarak demokrasiye sahip çıktıkları için teşekkür ederim.

    İstanbul’da oy kullanma esnasında münferit bir iki olayı saymazsak tamamen sorunsuz ve bahar havasında vatandaşlarımız oy kullandılar. Bir ilçemizde bir okulumuzda trafodan çıkan yangın anında söndürüldü. Birkaç ilçemizde birkaç vatandaşımızın mükerrer oy kullanmasıyla ilgili görevli arkadaşlarımız gerekli işlemleri yaptılar.

    Bir ilçemizde 142 belgesiyle mükerrer oy kullanılmasına dönük bir girişimde bulunuldu ama bir şey çıkmadı.

    Sadece bir tane sandık başkanının görevini, yasanın kendisine tarif etmediği gibi yapmadığı görülünce başkanlıktan uzaklaştırıldı. Onun dışında sokakta ve sandıkta görevlilerimiz görevlerini yaptılar, yapmaya devam ediyorlar.”

    PİRHA/İSTANBUL

  • Yeşil Sol Parti Amasya adayları: Ya hep beraber kurtulacağız ya da yok olacağız-VİDEO

    Yeşil Sol Parti Amasya adayları: Ya hep beraber kurtulacağız ya da yok olacağız-VİDEO

    PİRHA-Yeşil Sol Parti Amasya milletvekili adayları Veli Bölük, Haydar Görgü seçim çalışmalarını anlattı. Birleşe birleşe kazanacaklarını söyleyen vekil adayları, “Özellikle bu toplumda ayrıştırılan, ötekileştirilen, düşmanlaştırılan gruplar Yeşil Sol’u bir biçimde kendilerinin bir parçası olarak görüyorlar” dedi.

    Yeşil Sol Parti Amasya milletvekili adayları Veli Bölük ile Haydar Görgü, 14 Mayıs seçimlerine ilişkin PİRHA‘ya konuştu.

    Emek Partisi’nin Yeşil Sol Parti listelerinden Amasya milletvekili adayı olan Bölük, “Bu ülkede gerçekten artık bir değişim olması gerekiyor. Bu ülkeyi yönetenlerin yıllardır yapmadıkları kalmadı. İktidarlarını yalan üzerine kurdular. İşçiler ve köylülerle yan yana geldiğimizde görüyoruz ki herkes mevcut durumdan muzdarip. Herkes şikayetçi. ‘Artık gitsinler’ diyorlar. Ürünlerinin para etmediklerini söylüyorlar. Herkes dert küpüyle dolu” ifadelerini kullandı.

    “BİRLEŞE BİRLEŞE KAZANACAĞIZ”

    Haydar Görgü ise birleşe birleşe kazanacaklarını belirterek, şöyle konuştu:

    “Solda durmak, hak mücadelesinin yanında durmak anlamına geliyor. Özellikle ötekileştirilen, yok sayılan, yok edilmeye çalışılan halklarla dayanışmam her zaman olmuştur. Bu dayanışmanın gereği olarak Halkların Demokratik Partisi’nin oluşumunda yer aldım. Bu süreç bizi bugün Emek ve Özgürlük İttifakı ve Yeşil Sol’a kadar getirdi. İnsanların tek söyledikleri, “Kurtarın artık bizi bu adamlardan” oluyor. “Bu adamlar tekrar kazanırsa bize yaşam hakkı tanımayacaklar” diye konuşuyorlar. İnsanların gözlerinde o endişeyi görebiliyorsunuz. Beraber kurtaracağız, birlikte başaracağız. Siz bize destek verin, biz hem sizin sözcünüz; hem de taleplerinizin ileticisi olacağız. Özellikle bu toplumda ayrıştırılan, ötekileştirilen, düşmanlaştırılan gruplar Yeşil Sol’u bir biçimde kendilerinin bir parçası olarak görüyorlar. Birleşe birleşe kazanacağız. Ya hep beraber kurtulacağız ya da hep beraber yok olacağız.”

    PİRHA/AMASYA

  • Muharrem İnce cumhurbaşkanlığı adaylığından çekildiğini açıkladı

    Muharrem İnce cumhurbaşkanlığı adaylığından çekildiğini açıkladı

    PİRHA-Muharrem İnce cumhurbaşkanlığı adaylığından çekildi.

    Memleket Partisi Genel Başkanı ve cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce, 14 Mayıs günü yapılacak olan cumhurbaşkanlığı adaylığından çekildiğini açıkladı.

    “Siyasi kariyerime 15 yaşında başladım.

    O günden bu yana afiş astım. 5 dönem milletvekilliği yaptım. 40 yılın üzerindedir siyasette mücadele ediyorum. Son 45 günde gördüklerimi on 45 senede görmedim. Sahte dekontlar, sahte jipler, olmayan bacanaklar, olmayan görüntüler. İsrailli bir porno sitesinden görüntüyü kesiyor. Benim kafayı kesiyor, oraya koyuyorlar. Böyle bir iftirayı cumhuriyet tarihi boyunca değinmedi. Bir tanesi çıkıp bu emniyet nerede. 45 gündür itibar suikastı yapılıyor saldırılıyor.

    Benim böyle bir görüntüm yok ki. Benim böyle bir ses kaydım yok. Bu özel hayat değil, bu iftira. Gazetecinin birisi gerçek ya da montaj yazıyor fark etmez diyor. Türkiye Cumhuriyet Devleti benim itibarımı koruyamamıştır. Bu ülkenin savcısı, bu ülkenin medyası, bu ülkenin emniyeti benim itibarımı koruyamamıştır. Bu itibar suikastı yapılırken bu ülkenin savcılarının ortaya çıkmamasını anlamış değilim. Kamyoncu şerifin oğlu fizik öğretmeni Muharrem İnce’yim. Benden başka mal varlığını açıklayan yok. Ne kadar kaçak FETÖ’cü varsa yurt dışından saldırıyor. Döne döne vuruştum bunlarla.

    Pazar günü sandığa gideceğiz. Memleket Partisi mutlaka o mecliste olmalıdır. HDP var, DEVA’lılar Gelecek Partililer var, Atatürk’ün sigortası Memleket Partisi’dir. Memleket Partisi’ne her evden bir oy istiyorum. Bu atılan iftiralara Saray’dan para aldı çekilemez diyenlere. Bu alçaklığı yapanlara sesleniyorum. Benim bu kumpaslardan korktuğum yok. Adaylıktan çekiliyorum.

    Bunu memleketim için yapıyorum. Bir kanal açmaya çalıştım. Bahaneleri kalmasın. Yoksa seçim sabahı bütün suçu bize atacaklar. Cumhurbaşkanlığı adaylığından çekiliyorum.”

    (HABER MERKEZİ)

  • Alevi Vakıfları Federasyonu 8. Olağan Genel Kurulu’nu gerçekleştirdi

    Alevi Vakıfları Federasyonu 8. Olağan Genel Kurulu’nu gerçekleştirdi

    PİRHA-Alevi Vakıfları Federasyonu (AVF) 8. Olağan Genel Kurulu’nu Kartal Cemevi’nde yaptı. 

    Alevi Vakıfları Federasyonu (AVF) 8. Olağan Genel Kurulu’nu 10 Mayıs 2023 tarihinde Kartal Cemevi Kültür Eğitim ve Sosyal Dayanışma Vakfı’nda gerçekleştirdi.

    Kurulda, AVF Genel Başkanı Haydar Baki Doğan geçen döneme ilişkin federasyon çalışmaları hakkında bilgi verirken, gelecek döneme dair de açıklamalarda bulundu. AVF faaliyet raporu genel sekreter Yavuz Olağan tarafından okunurken, denetim raporu ve mali tablo da, denetim kurulu başkanı Hıdır Uvaçin tarafından sunuldu.

    Faaliyet raporu, denetim raporu, gelir-gider ve tahmini bütçe genel kurul tarafından oy birliğiyle onaylandı.

    AVF yönetim kurulu asil listesi ise şu isimlerden oluşuyor:

    Haydar Baki Doğan, Yavuz Olağan, Özlem Der, Ali Ulu, Ali Diştaş, İlhan Eren, Celal Abbas Karaduman, Erdoğan Özdemir, Hıdır Uvaçin, Mehmet Ali Ayyıldız ile Medet Kaynak.

    Ergün Tuluk, Ergin Gül, Mustafa Menevşe, Ali Asker Koç ve Muharrem Odabaş yönetim kurulu yedek listesinde yer alıyor.

    Denetim kurulunun asil üyeleri Aziz Özer, Kemal Berk ve Mahmut Yerlikaya tarafından oluşurken, yedek üyeler de Hüseyin Koçlu, Hüseyin Çulha, Yaşar Duran olarak açıklandı.

    Disiplin kurulunun asil üyeleri ise Dursun Büdüş, Baki Demir, Kamer Ali Durur, Hıdır Delipınar ile Hürriyet Demirtaş; yedek üyeleri de Musa Kocaman, Mehmet Boy ve Yaşar Elbistanlıoğlu isimlerinden oluşuyor.

    PİRHA/İSTANBUL

  • Kaybetseler bile gitmezler mi? Doç. Dr. Dinler, Anayasayı ihlal suçunu hatırlattı

    Kaybetseler bile gitmezler mi? Doç. Dr. Dinler, Anayasayı ihlal suçunu hatırlattı

    PİRHA- “Kaybetseler bile gitmezler mi? Anayasayı ihlal suçu üzerine bir deneme” başlıklı bir yazı kaleme alan Doç. Dr. Veysel Dinler, “Elbette zorluklar olacaktır. 21 yılın alışkanlıklarını değiştirmek kolay değil. Ortam toz pembe değil. Yine de kazanan seçmen, kazanmak için motive olduysa onun önünde kimse duramaz” dedi. 

    Anayasa ve Siyasal Kurumlar Uzmanı Doç. Dr. Veysel Dinler, “Kaybetseler bile gitmezler mi? Anayasayı ihlal suçu üzerine bir deneme” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Kimi seçmen üzerinde etkili olduğu düşünülen belli sorulara yazısında yanıt arayan Dinler, “Elbette zorluklar olacaktır. 21 yılın alışkanlıklarını değiştirmek kolay değil. Ortam toz pembe değil. Yine de kazanan seçmen, kazanmak için motive olduysa onun önünde kimse duramaz. Kazanan, haklılığın gücüne kavuşacaktır çünkü…” ifadelerine yer verdi.

    Dinler‘in yazısından öne çıkan satır başları ise şöyle:

    “Seçimlere giderken, muhalif seçmen arasında kimi kaygıların olmadığını söyleyemeyiz. Bunlardan “seçimlerde hile yapacaklar” algısının ne kadar yersiz olduğunu, yeterli gayret gösterilirse böyle bir olası hilenin minimize edilebileceğini daha önce yazmıştık. İkinci önemli kaygı ise “kaybederlerse bile gitmezler” kaygısı. Bunun da çok yerinde bir kaygı olmadığını baştan söylemek gerekir. Bütün bunlar ortamın toz pembe olduğunu ve İskandinav demokrasisi ayarında bir rejime sahip olduğumuz manasında değil.

    Elbette temkinli olmakta, tedbirli olmakta ve her türlü kötü senaryoya hazırlıklı olmak gerek. Ancak kaybedenin gitmemesi gibi bir olasılığın hem teorik hem pratik çok da mümkün olmadığını söylemek istiyorum. Her ihtimal her zaman vardır. Bizler teorisyeniz, olası ihtimalleri değerlendirip bunun ne derecede mümkün olduğunu söyleriz. Bizim öngörülerimiz hipotezdir. Bu konularda hipotezlerimizi hayatın kendisi doğrulayacak veya yanlışlayacaktır. Anayasa ve siyasal kurumlar çalışmanın doğasında böyle zafiyet vardır. Üzgünüm.

    Öncelikle bütün ileri sürülen senaryoların, mevcut cumhurbaşkanı dışındaki adaylardan birinin seçimde daha çok oy alması, ötesi seçmenin salt çoğunluğunun [(n/2)+1] veya (%50)+1 oyunu aldığı varsayımı üzerine. Zaten mevcut cumhurbaşkanı bu oy oranına erişirse, bu konuşulan ve yazılanların bir anlamı yok.

    “CUMHURBAŞKANI SIFATINI KAZANMANIN KURUCU UNSURU = SEÇİM”

    Birinin cumhurbaşkanı sıfatını kazanabilmesi için seçilmiş olması yeterlidir. Seçim millet iradesinin sandıkta oy kullanmak yoluyla gösterilmesidir. Bu irade 14 Mayıs 2023 gün saat 17.00’da gösterilmiş sayılır. Başka bir ifadeyle, kurucu işlem seçimlerin sağlıklı bir biçimde yapılmasıyla tamamlanır.

    Cumhurbaşkanlığı seçiminde YSK birleştirme tutanaklarının tutulması, YSK kararının Resmi Gazetede yayımlanması ve mazbata verilmesi bildiri unsurdur. Bunların olmaması veya gecikmesi seçilen kişinin cumhurbaşkanı sıfatına halel getirmez. Her halükarda Cumhurbaşkanı sıfatı (görevi demiyorum) karar Resmi Gazetede ne zaman yayınlanırsa yayınlansın, 14 Mayıs 2023 günü saat 17.00’a geriye dönük olarak etki eder. Bu aslında malumun ilanıdır.

    Cumhurbaşkanı görevine ant içerek başlar. Ant içme 28. Dönem TBMM’nin toplandığı günden itibaren üç gün içinde yapılır. YSK’nin milletvekili seçimleriyle ilgili itirazları değerlendirerek sonuçları Resmi Gazetede yayınlama ortalama 2 hafta sürmektedir. Dolayısıyla 14 Mayıs’ta yapılacak seçimde başka birinin cumhurbaşkanı seçilmesi halinde ant içme Haziran ayı başını bulabilir. Mevcut cumhurbaşkanı seçilen cumhurbaşkanı görevine başlayıncaya kadar görev ve yetkilerini kullanmayı sürdürür.

    “DEMOKRATİK ANAYASAL DÜZENİN FİİLEN UYGULANMASI ENGELLENEMEZ”

    Seçimin sonucu gayri resmi olarak zaten saat 20.00 gibi aşağı yukarı belli olur. 81 ilden gelen sonuçlar ile yurtdışı seçim çevresi sonuçlarının toplanması; sonucu zaten aşağı yukarı ortaya çıkaracaktır. Seçimlerin resmi sonucunu YSK bir gün açıklamak zorundadır. Açıklamaktan imtina etmesi basit bir “Görevi ihmal” suçu (TCK, m. 257/2) olmaz, demokratik anayasal düzenin fiilen uygulanmasını önlemeye apaçık teşebbüs olur. Yani TCK m. 309 Anayasayı ihlal suçu.

    “SEÇİLEN CUMHURBAŞKANININ GÖREVE GELMESİNİ ENGELLEMEK ANAYASAYI İHLAL SUÇU OLUR”

    Kolluk, ordu, silahlı veya silahsız tüm kamu görevlilerinin, paramiliter bir örgütün yahut sıradan yurttaşın dahi seçim sonucunu tanımaması, seçilen cumhurbaşkanının göreve gelmesini engellemesi, demokratik anayasal düzenin fiilen uygulanmasını önlemeye apaçık teşebbüs; TCK m. 309 Anayasayı ihlal suçu olur.

    YSK kararının Resmi Gazetede yayımlanması, 28. Dönem TBMM’nin toplanması ve seçilen Cumhurbaşkanının ant içerek göreve başlaması Haziran ayının başını bulur. Aşağı yukarı 2 hafta süresince mevcut cumhurbaşkanı ile bakanlar görevlerini sürdüreceklerdir.

    Teorik olarak kamu görevlilerinin hep birlikte anlaşıp, anayasayı ihlal suçunu işlemeye karar vermeleri dışında teorik olarak, “görevi devretmeme” gibi bir ihtimal yoktur. İşin pratik kısmına gelince, bu kısmın kuralı olmadığı için açıklama yapmak hiç kolay değil. Burada “gitmezler” evhamının yersiz olduğunu gösteren birkaç meseleden bahsetmek gerekir.

    Öncelikle, “hep kazanan” figüründe yenilgi büyük bir karizma kaybına ve destek kaybına yol açar. Milli iradenin mutlak desteği büyüsü bozulur. Her zaman milli irade argümanıyla sert adımlar atmış bir iktidar, milli iradenin desteğini almayanın iktidar olmaya devam ettiğini anlatamaz. Halk kaybedeni sevmez, örnek 23 Haziran 2019 yenilenen İstanbul seçimleri. Halk kazananı sever.

    Kamu görevlilerinin çok büyük kısmı açısından yürütme gücünün kim tarafından kullanıldığı hiç fark etmez. Önemli olan bir sonraki ayın 15’inde yatacak maaşın garantisidir. Astlarının emirlerine itaatsizlik etme ve karizmayı çizdirme olasılığına karşı, hiçbir bürokrat kendini ateşe atmaz. Bir suça bulaşmamışsa merkeze alınmak ve maaşına devam edip, emekliliğin tadını çıkarmak varken; Anayasayı ihlal suçuyla yargılanma riskini kimse göze alamaz. Bürokraside ve küçük memurluklarda sonuçtan hoşnut olmayanlar olacaktır mutlaka. Ama kimse bunu açıktan belli etmeye bile kalkmaz, bırakın isyan etmeyi.

    Devlet büyük bir mekanizma. Seçilene görevi devretmemek için her alanın ve kurumun zapturapt altına alınabilmesi gerekir. Ekonomi işlemeye devam edecek. Olası güvensizlik ortamı, zaten baskılanmakta olan döviz ve altın fiyatlarının aşırı artmasına sebep olur. Güvensizlik daha çok bozulma yaratırken, bozulma güvensizliği artırır. Önlenemeyen bir süper enflasyon ne kadar sürdürülebilir?

    Seçimi kazanmadan yönetimi sürdüren bir iktidarı, uluslararası ilişkilerde kim ciddiye alır? Türkiye’nin içine kapanıp, bütün tüketim mallarını kendi üretmesi, dış dünyaya kapalı bir ekonomi ve siyaset izlemesi mümkün değildir. Böyle bir iktidarın diplomaside eli güçlü olabilir mi? Varsayalım ki, kendine biat eden bir grup kamu görevlisi ve Türkiye’de olduğu söylenen kimi paramiliter güçlerle 85 milyonluk nüfusun tamamı kontrol altında tutulabilir mi? Birkaç gün çıkan arızi durumu halk evine kapanarak izledi diyelim, ya sonra? Cumhur ittifakı seçmeninin %100 bu grupları desteklemesi mümkün mü? İçlerindeki azgın azınlığın sesinin çok çıktığına bakmayın çoğu sıradan, işinde gücünde insan. Dükkanları var, işleri var. İşinde gücünde insanları böylesine hukuksuzluğa ve suça itmek öyle kolay mı?

    “YANILGI: AZGIN AZINLIĞIN BORAZAN SESİ”

    Seçim sonucunu hazmedemeyen, belki birkaç gün sokakları terörize etmek isteyenler olabilir. Bir şey elde edemediğini, hayatın normal aktığını gören kimseler de bundan vazgeçecektir. Gücün el değiştirme ihtimali yok artık, güç el değiştirmiş, cezasızlık ikliminin sona ermiş ve işlenen suçların hesabının sorulması yakındır. Kim niye kendini ateşe atsın? Hele ki, sokakları karıştırmak için sığınmacıların kullanılacağı iddiası, aşırı yersizdir. Zaten sığınmacılardan rahatsızlığı belli olan makul seçmenin, sırf birkaç kişinin saltanatı için, onlarca yıllık arkadaşı, komşusu, mahallelisi ile karşı karşıya gelmesi düşünülemez.

    Önceki yazdıklarım, seçimi kazanmış bir Cumhurbaşkanı, cumhurbaşkanı yardımcısı ve bakan olarak atanmayı bekleyen siyasetçiler ile seçim sürecinde daima yanlarında olmuş, dayak yeme pahasına stantlarda durmuş, oylarını korumak için sandıklarda görev almış ve büyük bir motivasyonla oy kullanmaya gitmiş ve başarıya ulaşmış bir seçmen ve pat örgütleri göz ardı ederek yazılmıştır. Seçimi kazanmış demek %50’den fazla demektir. Bu grup, kazanana saygı duyan makul seçmenle birlikte ezici bir çoğunluğu oluşturur. Kazananı herkes sever.

    Sonuç itibariyle, elbette zorluklar olacaktır. 21 yılın alışkanlıklarını değiştirmek kolay değil. Ortam toz pembe değil. Yine de kazanan seçmen, kazanmak için motive olduysa onun önünde kimse duramaz. Kazanan, haklılığın gücüne kavuşacaktır çünkü…”

    SUÇLARIN TAMAMINA BURADAN ULAŞABİLİRSİNİZ

    PİRHA/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER
    > Doç. Dr. Veysel Dinler: ‘Hile var’ algısı yaratmak iktidarın her zaman işine gelir

    > Doç. Dr. Veysel Dinler, seçim görevlilerini uyardı: 2 ila 10 yıla kadar hapis cezası var