Yazar: Ersin Özgül

  • İzmir’de ‘İnsan Hakları Yürüyüşü’ düzenlendi-VİDEO

    İzmir’de ‘İnsan Hakları Yürüyüşü’ düzenlendi-VİDEO

    PİRHA- İHD İzmir Şubesive Türkiye İnsan Hakları Vakfı (THİV) İzmir Temsilciliği, İnsan Hakları Haftası dolayısıyla Konak Eski Sümerbank önünde basın açıklaması gerçekleştirdikten sonra yürüyüş düzenleyerek denize karanfil bıraktı.

    “İnsan haklarıyla insandır” pankartının açıldığı açıklamada, “İş cinayetlerine hayır”, “eşit yurttaşlık isiyoruz”, “Barış hemen şimdi” dövizleri taşındı. Çok sayıda siyasi parti ve sivil toplum örgütü temsilcisinin katıldığı eylemde basın açıklamasını İHD İzmir Şube Eşbaşkanı Zilan Gümüş yaptı.

    İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde yer alan hak ve özgürlüklere dayalı uluslararası bir düzenin hâlâ kurulamadığını ifade eden Zilan Gümüş, “Özellikle devletlerin demokrasi ve hukuk taahhüdünden giderek uzaklaşmaları, başta Evrensel Bildirge olmak üzere uluslararası insan hakları sözleşmelerinden doğan yükümlülüklerini yerine getirmekten kaçınmaları, insanlığın en önemli kazanımlarından birisi olan insan haklarının hem bir referans sistemi hem de bir denetim mekanizması olarak zayıflamasına, küresel insan hakları rejiminin ağır bir kriz içine girmesine yol açmıştır” dedi.

    ‘YÜKSEK GÜVENLİKLİ, S VE Y TİPİ CEZAEVLERİ KAPATILSIN’

    Cezaevlerinin, devletlerin insan haklarına yönelik saygısının dolayımsız göstergesi olduğunu ifade eden Zilan Gümüş, “Hapishanelerde bulunan yaklaşık 4.000’i aşkın ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası hükümlüsünün bir gün salıverilme ihtimalinin, yani umut hakkının olmaması insan onuruna aykırı bir durumdur. İmralı Hapishanesi başta olmak üzere hapishaneler de uygulanan izolasyon, tecrit uygulamaları çözülemeyen kronik bir soruna dönüşmüştür. Kamuoyu tarafından ‘kuyu tipi hapishaneler’ olarak adlandırılan Yüksek Güvenlikli, S ve Y Tipi hapishaneler derhal kapatılmalıdır” diye belirtti.

    DENİZE KARANFİLLER BIRAKILDI

    Açıklamanın ardından kitle, denize karanfil bırakmak için yürüyüşe geçti. Yürüyüşte sık sık “Jin, jiyan, azadî”, “İnsanlık onuru işkenceyi yeneyecek”, sloganları atan kitle denize karanfil bıraktı.

    PİRHA/İZMİR

     

  • Maraş Katliamı’nın 47. yılında İstanbul’da anma: Yüzleşilmeden toplumsal barış mümkün değil-VİDEO

    Maraş Katliamı’nın 47. yılında İstanbul’da anma: Yüzleşilmeden toplumsal barış mümkün değil-VİDEO

    PİRHA- Maraş Katliamı’nın 47. yılında İstanbul’da yapılan anmada Alevi nefreti ve soykırımlarının sınır tanımadığına vurgu yapılarak, “Bu nedenle bir coğrafyada yaşanan zulüm, başka bir coğrafyada yaşayan Alevilerin kaderinden bağımsız değildir. Acılarımız ortaktır; mücadelemiz de ortak olmak zorundadır” denildi.

    Alevi Bektaşi Federasyonu  (ABF), Türkiye Alevi Federasyonu (ADFE), Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı(HBVAKV) ve Alevi Kültür Dernekleri(AKD), Öncülüğünde Kadıköy İskelesi’nde Maraş Katliamı’nın 47’nci yıldönümü dolayısıyla basın açıklaması gerçekleştirildi. “Maraş Katliamı’nı unutmadık unutturmayacağız” yazılı pankartın açıldığı anmada, “Maraş’ı unutma unutturma”, “Faşizme karşı omuz omuza” sloganlarının atıldı. Anmaya çok sayıda kişi katıldı.

    Açıklama öncesi Cihan Saltuk Dede gülbang verdi. Zakir Aydın Gündüz, deyişlerini seslendirdi.

    Maraş Katliamı Davası Avukatlarından İbrahim Sinemillioğlu Maraş Katliamı’nı değinerek, “Türkiye’de 1966’ya kadar devlet tarafından yapılan katliamlara halk da ortak edildi. 12 Eylül’e giden yolda en önemli parça taşı Maraş olaylarıdır. 111 kişinin ölümüyle sonuçlanarak 4-5 gün süren olaylar oldu. Davadaki 111 kayıttan 78’i Alevi ve Kürt kesimindendi geri kalanı sağ kesimdendi. 33 idam kararı verildi. Davanın en önemli özelliği iki tarafın birbiriyle kavga haline sokulmasıydı” dedi.

    Kurumlar adına basın metnini ise Merve Demir okudu.

    “ÖRGÜTLÜ, PLANLI VE İNANÇ TEMELLİ BİR SALDIRIYDI”

    Maraş Katliamı’nın örgütlü, planlı ve inanç temelli bir saldırının sonucu olduğunu belirten Merve Demir, “Maraş, bir çocuğun yalnızca Alevi olduğu için kazana atılarak kanının akıtıldığı karanlık bir tarihtir. Anaların, çocukların, hamile kadınların, gençlerin ve yaşlıların yalnızca Alevi kimlikleri nedeniyle katledildiği; insan onurunun ayaklar altına alındığı bir yerdir. Alevi olmanın yaşam hakkı için tehdit sayıldığı, devletin yurttaşlarını koruma sorumluluğunu yerine getirmediği ve adalet mekanizmalarının bilinçli biçimde işletilmediği bir utanç tablosudur. Bu katliam, yalnızca Maraş’ta yaşayan canlarımızın değil;, Koçgiri’de, Dersim’de Çorum’da, Sivas’ta, Gazi’de ve Ankara’da yaşananlarla birlikte Alevi toplumunun tamamının ortak hafızasında kapanmamış bir yaradır. Yaşanan her katliamda aynı inkârcı, ayrımcı ve düşmanlaştırışı zihniyetin izlerini görmekteyiz. Bu nedenle bugün burada yalnızca bir yas tutmak için değil; insanlık onurunu savunmak, hakikati talep etmek ve bir daha Maraşların yaşanmaması için mücadele kararlılığımızı ifade etmek için bulunuyoruz” dedi.

    “KATLİAMLARLA YÜZLEŞİLMEDEN TOPLUMSAL BARIŞIN KURULMASI MÜMKÜN DEĞİL”

    Cezasızlık anlayışının, yalnızca Maraş’ın değil, sonrasında yaşanan pek çok katliamın da zeminini hazırladığını ifade eden Merve Demir, “Maraş davası yıllar boyunca sürüncemede bırakılmış; hukukçuların ve ailelerin defalarca yaptığı başvurulara rağmen Genelkurmay arşivleri gizlenmiş, katledilen canlarımızın mezar yerleri açıklanmamış, gerçeklerin üstü sistematik bir şekilde kapatılmıştır. Devlet, kendi sorumluluğuyla yüzleşmek yerine Maraş’ta yaşananları “talihsiz olaylar” olarak nitelendirmiş; kontrgerilla yapılanmalarının rolünü örtbas etmeyi tercih etmiştir. Alevi toplumu olarak bir kez daha açık ve net biçimde ifade ediyoruz: Maraş Katliamı bir insanlık suçudur. Bu suçla gerçek anlamda yüzleşilmeden, failler ve sorumlular ortaya çıkarılmadan, cezasızlık politikalarına son verilmeden bu ülkede toplumsal barışın kurulması mümkün değildir. Katliamlarla yüzleşmeden ortak bir gelecek kurulamaz!” diye belirtti.

    “ALEVİLERE YÖNELİK KATLİAM VE NEFRET SINIR TANIMIYOR”

    Merve Demir, açıklamanın devamında Suriye’de Alevilere yönelik soykırım saldırılarına dikkat çekerek, bu saldırıların Maraş’taki gibi aynı zijniyetin ürünü olduğunun altını çizdi. Demir, “Alevi toplumu açısından Maraş, yalnızca Türkiye sınırları içinde yaşanmış bir katliam değildir. Aynı coğrafyanın ve inanç dünyasının bir parçası olan Suriye Alevileri de özellikle Suriye’deki selefi çetelerin silahlandırılması sürecinden başlayarak, günümüzde de yaşandığı gibi, sistematik saldırılara, katliamlara ve zorunlu göçe maruz bırakılmıştır. Maraş’ta yaşanan katliam ile Suriye’de Alevilere yönelik saldırılar, aynı nefret ideolojisinin ve aynı karanlık zihniyetin ürünüdür. Her iki coğrafyada da Aleviler soykırıma maruz kalmıştır. Bu durum, nefret siyasetinin sınır tanımadığını ve Alevi toplumuna yönelik tehdidin uluslararası bir boyut taşıdığını açıkça ortaya koymaktadır. Bu nedenle bir coğrafyada yaşanan zulüm, başka bir coğrafyada yaşayan Alevilerin kaderinden bağımsız değildir. Acılarımız ortaktır; mücadelemiz de ortak olmak zorundadır” ifadelerini kullandı.

    ULUSLARARASI KAMUOYUNA ÇAĞRI

    Merve Demir, uluslararası kamuoyunu ise Alevilere yönelik nefret politikalarına ve soykırım saldırılarına karşı harekete geçme çağrısında bulunarak şunlara söyledi:

    “Buradan uluslararası topluma ve başta Türkiye olmak üzere dünya devletlerine sesleniyoruz; Colani katilini ve HTŞ çetelerini korumaktan ve palazlandırmaktan vazgeçin. Htş çetelerine verdiğiniz askeri ve ekonomik destek, Alevilerin katliamına cesaret vererek zulmün ve soykırımın yolunu açmaktadır. Dökülen her kanda sizlerin de sorumluluğu vardır. Biz Aleviler zulme karşı yaşamı, barışı ve insan onurunu savunan bir inancın ve tarihsel direncin talipleriyiz. Gerçekler ortaya çıkana, adalet sağlanana ve bu topraklarda eşit yurttaşlık tesis edilene kadar mücadelemizi sürdüreceğimizi kamuoyuna saygıyla duyururuz.”

    PİRHA/İSTANBUL

  • Samsun’da anma: Maraş Katliamı ve Suriye’de Alevilere yönelik saldırılar aynı zihniyetin ürünü-VİDEO

    Samsun’da anma: Maraş Katliamı ve Suriye’de Alevilere yönelik saldırılar aynı zihniyetin ürünü-VİDEO

    PİRHA- Maraş Katliamı’nda yaşamını yitirenler Samsun’da anıldı. Açıklamada, “Maraş’ta yaşanan katliam ile Suriye’de Alevilere yönelik saldırılar, aynı nefret ideolojisinin ve aynı karanlık zihniyetin ürünüdür. Bu durum, nefret siyasetinin sınır tanımadığını ve Alevi toplumuna yönelik tehdidin uluslararası bir boyut taşıdığını açıkça ortaya koymaktadır” denildi.

    Maraş Katliamı’nın 47. yılında Pir Sultan Kültür Derneği (PSAKD) Samsun Şubesi Cemevi katledilenleri andı.

    “Maraş katliamını unutmadık, unutturmayacağız” pankartının açıldığı eylemde, Alevi toplumu açısından Maraş’ın, yalnızca Türkiye sınırları içinde yaşanmış bir katliam olmadığı, aynı coğrafyanın ve inanç dünyasının bir parçası olan Suriye Alevileri de özellikle Suriye’deki selefi çetelerin silahlandırılması sürecinden başlayarak, günümüzde de yaşandığı gibi, sistematik saldırılara, katliamlara ve zorunlu göçe maruz bırakıldığı belirtildi.

    Açıklamayı Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Samsun Şube Başkanı Cem Sultan Ermiş okudu.

    “MARAŞ KATLİAMI VE SURİYE’DEKİ SALDIRILAR AYNI ZİHNİYETİN ÜRÜNÜ”

    Yüzlerce Alevi köyünün hedef alındığı, binlerce kişinin yalnızca kimlikleri nedeniyle katledildiği kaydeden Cem Sultan Ermiş, “Maraş’ta yaşanan katliam ile Suriye’de Alevilere yönelik saldırılar, aynı nefret ideolojisinin ve aynı karanlık zihniyetin ürünüdür. Her iki coğrafyada da Aleviler soykırıma maruz kalmıştır. Bu durum, nefret siyasetinin sınır tanımadığını ve Alevi toplumuna yönelik tehdidin uluslararası bir boyut taşıdığını açıkça ortaya koymaktadır. Bu nedenle bir coğrafyada yaşanan zulüm, başka bir coğrafyada yaşayan Alevilerin kaderinden bağımsız değildir. Acılarımız ortaktır; mücadelemiz de ortak olmak zorundadır” dedi.

    “HTŞ ÇETELERİNE DESTEK, ALEVİ KATLİAMINA CESARET VERİYOR”

    Cem Sultan Ermiş açıklamanın devamında, Suriye’deki katliamın sorumluluların yargılanaması çağrısında bulunularak, “Biz Aleviler Maraş’ta ve Suriye’de katledilen canlarımı unutturmayacağız. Devleti, Maraş Katliamıyla gerçek anlamda yüzleşmeye; ulusal ve uluslararası kamuoyunu ise Alevilere yönelik nefret politikalarına karşı daha güçlü bir dayanışma örmeye çağırıyoruz. Buradan uluslararası topluma ve başta Türkiye olmak üzere dünya devletlerine sesleniyoruz; Golani katilini ve HTŞ çetelerini korumaktan ve palazlandırmaktan vazgeçin. HTŞ çetelerine verdiğiniz askeri ve ekonomik destek, Alevilerin katliamına cesaret vererek zulmün ve soykırımın yolunu açmaktadır. Dökülen her kanda sizlerin de sorumluluğu vardır. Biz Aleviler zulme karşı yaşamı, barışı ve insan onurunu savunan bir inancın ve tarihsel direncin talipleriyiz. Gerçekler ortaya çıkana, adalet sağlanana ve bu topraklarda eşit yurttaşlık tesis edilene kadar mücadelemizi sürdüreceğimizi kamuoyuna saygıyla duyururuz” diye belirtti.

    PİRHA/SAMSUN

     

  • 28 yıldır cezaevi yollarında: Toplumsal barış için hasta mahpuslar bırakılmalı-VİDEO

    28 yıldır cezaevi yollarında: Toplumsal barış için hasta mahpuslar bırakılmalı-VİDEO

    PİRHA- Barış sürecine rağmen cezaevlerinde baskıların sürdüğünü belirten ağırlaştırılmış müebbet tutuklu Mahmut Ulusan’ın ailesi, ağır hasta mahpusların bırakılmasının sürece dair ciddiyetin göstergesi olacağını söyleyerek devlete somut adım atma çağrısında bulundu. 

    Cezaevlerindeki şartlar ve ihlaller siyasi mahpuslar için zaman geçtikçe zorlaşıyor. Siyasi mahpusarın çoğunun tahliye edilmesi gerekirken keyfi gerekçelerle erteleniyor. Yine mahpuslar cezaevlerinde ciddi sağlık sorunlarının yanı sıra ekonomik kriz ve hak ihlalleri ile yüz yüze bırakılıyor.

    Mahpus yakınlarının bulunduğu kentten uzak bölgelere gönderilmeleri aylarca aileleri ile görüşememelerine neden oluyor. Bazı aileler ise ekonomik kriz ve yoksulluktan dolayı 1 yıldan daha uzun bir süre cezaevindeki yakınları ile görüşemiyor, ayrıca maddi destek de sunamıyor.

    1997 yılında tutuklanan ve ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilen 28 yıllık mahpus Karikatürist Mahmut Ulusan’ın ağabeyi Cengiz Ulusan, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne rağmen cezaevlerinde baskıların sürdüğünü belirterek, ağır hasta mahpusların bırakılmasına dair somut adım atma çağrısında bulundu.

    BİTMEYEN KÜRT VE ALEVİ NEFRETİ

    Aslen Dersimli olan ve Karlıova’ya göç ettiklerini söyleyen Cengiz Ulusan,  ‘Kürt ve Alevi’ kimliklerinden kaynaklı yaşadıkları ayrımcılığı, “Biz Aslen Dersimliyiz ve Demanan aşiretindeyiz. 38 öncesi Dersim’den çıkarak Erzincan Tercan ve deprem sonrasında Çat’a yerleşiyoruz. 66 depreminden sonra Karlıova’ya yerleştik. Köyümüzü yarısı Alevi yarısı Sünni idi. Aynı etnik kimlikten olmamıza rağmen dönem dönem bu inançsal çatışmaları yaşıyorduk. 1977’de göç ederek İzmir Torbalı’ya yerleştik. Yerliler bize Kürt diyerek yadırgıyordu ve tabi buna şaşırıyorduk. Memlekette iken ‘pis Alevi’ İzmir’e gelince de ‘pis Kürt’ demeye başladılar. ‘Biz hiç iyi olamayacak mıyız?’ diye bir travmayı da yaşadık. 9 yaşında okula başladım ve 1 yaşında da Türkçeyi öğrendim” diye anlattı.

    AĞIRLARLAŞTIRILMIŞ MÜEBBET HAPİS CEZASI VERİLDİ

    En küçük kardeşleri olan Mahmut’un politik faaliyetleri gerekçesiyle DGM’lerce ağırlaştırılmış müeebbet cezasına çarpıtıldığını söyleyen Cengiz Ulusan, “10 kardeştik ve en küçüğümüz Mahmut’du. Aile olarak hem Kurmanci hem de Kırmancki’yi konuşuyoruz. Madem Kürt idik o zaman Kürt gibi yaşamak lazımdı. Ailede bu merak başlamıştı ve kardeşim Mahmut’ta bu daha çoktu. Mahmut hem tiyatro ile ilgileniyor hem de karikatür çiziyordu. İlkokuldaki çizimlerini öğretmenleri çok beğeniyordu. Abim İstanbul’da oturduğu için bir dönem onun yanına gitti. Orada da devrimci hareketler ile tanışıyor. Bir süre faaliyet yürüttükten sonra yakalandı ve siyasi bir savunma yaptı. Yargılandı ve ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildi” dedi.

    “TANIDIĞIMIZ AİLELER CEZAEVİ YOLLARINDA KAZA GEÇİRDİ, HAYATINI KAYBETTİ”

    Cengiz Ulusan, tutukluların uzak kentlerdeki cezaevlerinde tutulmasının aileler için eziyete dönüştüğünü ifade ederek şöyle devam etti:

    “Kardeşim 28 yıldır cezaevinde. Gebze ve Kandıra cezaevlerinden sonra 1.5 yıldır Konya Ereğli Yüksek Güvenlikli Cezaevinde tutuluyor. Bir dönem bende tutuklu kaldım. Annem o dönem hem bana hem de kardeşime görüşe geliyordu. Yaşı ilerlemişti ve kulakları iyi duymuyordu, ona rağmen çocuklarını görmekten vazgeçmedi. Mahmut’un çıkacağına dair hep bir umudu vardı. Kardeşimin defalarca İzmir’e gelmesini istedik ve bir türlü nakli yapılmadı. Mahmut İzmir’de olsa kardeşlerinin hepsi gidecek ve kendisini görecek. Ablalarım rahatsızlıklarından kaynaklı uzun yol gidemiyor. Ben ve kardeşim gidebiliyoruz. Aynı zamanda bunun ekonomik yükü de ağır. Bu bilinçli ve sistematik yapılıyor. Bizim de tanıdığımız birçok aile bu yollarda kaza geçirdi, hayatını kaybetti. Bence bu faktörlerin hepsi devlet tarafından hesaplanıyor, düşünülüyor.

    AİLELER DE CEZALANDIRIIYOR

    Devlet, kendi yasalarına göre kardeşimin yaptığı suç görüp, ona ceza veriyor. Ama bununla da yetinmeyip bütün bir aileye de ceza veriyor. Bütün aileyi karşısına alıyor. Belli ki vatandaşının kendisine ilgi duymasını istemiyor. Tutsak ettiği kişiye yönelik uygulamaların benzerini aileye de uygulamaya çalışıyor. Uzak illere sürgün etmesi, o işkence gibi geçen yolculuklar, cezaevinde görüşçülere ‘bir daha gelme’ mesajı üzerinden aramaların yapılması bunun bir parçası. Ablam, o kadar kötü bir şekilde arandı ki psikolojik olarak bir daha görüşe gelemedi.”

    “KÜRT VE TÜRK HALKLARININ BİRLİKTELİĞİNİ ESAS ALAN ONURLU BİR BARIŞI İSTİYORUZ”

    Cengiz Ulusan, barış sürecinde samimiyet göstergesi olarak ağır hasta mahpusların tahliye edilmesi geretiğini vurgulayarak, “Türk ve Kürt halklarının birlikteliğini esas alan onurlu bir barışı istiyoruz. İnançların, etnik kimliklerin kendisini anayasa içerisinde ifade edebileceği, örgütleyebileceği bir demokratik cumhuriyetin inşası isteniyor. Bu savaşın bitmesi isteniyor ise öyleyse Kürt sorununun demokratik zeminde çözülmesi gerekiyor. Yeterli olmasa da devletin bazı adımları attığını görüyoruz” diye konuştu.

    “AĞIR HASTA TUTSAKLAR SERBEST BIRAKILMALI”

    Cezaevlerinde yeni uygulamaların büyük bir baskı halini aldığını kaydeden Cengiz Ulusan, “Tabi ki bu süreçten beklentimiz hasta olan tutsakların bırakılması. Kardeşimin bazı sağlık sorunları var ama ağır derecede değil. Yılardır cezaevlerine gidiyorum. Tek kolu olan, yüzde elli felçli olan insanlar var. Hatta yanında biri olmazsa elbisesini dahi giyemeyecek insanlar var. Kardeşim günlük sadece 3 saat havalandırmada kalıyor. Son 1 yıldır görüşlerde farklı arkadaşlarla tokalaşmak dahi yasak, anında görüşleri iptal ediliyor. Sadece uzaktan merhaba ediyoruz. Çok ağır bir kalp hastası olan birini biliyoruz. Sürekli hastanede ve tahliye edilmiyor. Bunların serbest bırakılması toplumun vicdanını rahatlatır” şeklinde konuştu.

    “KARDEŞİMİN DIŞARIDAKİ BİR PENCERESİ DE HÜSEYİN AYKOL OLDU”

    Kardeşi Mahmut Ulusan’ın uluslarası karikatür yarışmalarında ödüller de aldığını dile getiren Cengiz Ulusan, “Mahmut İsviçre’de bir yarışmaya katıldı. Şu an hastanede olan Hüseyin Aykol kardeşimin adına başvuru yapmıştı. Oradan jüri ödülü almıştı. Onun dışarıdaki bir penceresi de Hüseyin Aykol oldu. Kendisinin hastanede olduğunu öğrenince mektup yazdı. Kendisinin ayrıca geniş bir mektup arkadaşı var ve yaptığı karikatürleri ona da gönderiyor. Musa Anter Gazetecilik Ödülleri’nden özel jüri ödülü aldı. Yine sanatçı Kasım Taşdoğan kendisinin karikatürünü alarak albüm kapağında kullandı” diye belirtti.

    Ersin ÖZGÜL/İZMİR

  • Bir annenin 33 yıllık barış mücadelesi: Mezar taşını yerine koymadan gözüm açık gider-VİDEO

    Bir annenin 33 yıllık barış mücadelesi: Mezar taşını yerine koymadan gözüm açık gider-VİDEO

    PİRHA-1992’deki çatışmalı süreçte oğlunu kaybeden Barış Annesi Fadime Kocakaya, 33 yıllık soluksuz barış mücadelesinde tek isteğinin oğlunun askerlerce kaldırılan mezar taşını yeniden yerine koymak olduğunu ifade ediyor. Yıllardır barış talebini alanlardan yükselten Kocakaya, bugün gelinen noktada talebini tek bir cümlede özetliyor:“Ne bir asker ne de gerilla annesinin ağlamasını ve evladını kaybetmesini asla istemem, barış çok değerlidir.”

    Kocakaya’nın bu sözü, yalnızca bir temenni değil; yaşanmış bir hayatın, kaybın ve mücadelenin süzülmüş halidir. Çünkü onun için barış, bir siyasi kavramdan çok, yarım kalmış bir vedanın adıdır.

    “Oğlum barış olursa geleceğini söylüyordu. Onun yazısının olduğu mezar taşını kaldırdılar. Barış olsa da olmasa da, ben sağ iken o yazılı taşı Erdalımın mezarına koymaz isem gözüm açık gider” diyerek üzerine basarak söylüyor.

    Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat’ta başlattığı “Barış ve Demokratik Toplum Süreci” bir yılı geride bırakırken, yaşanan gelişmeler dünya kamuoyunda yankı buldu. Gözler bu kez Meclis’te atılacak hukuki ve yasal adımlara çevrilmişken, barışın toplumsal hafızasını yıllardır ayakta tutanların başında yine Barış Anneleri geliyor. Çatışmalı süreçte bir oğlunu kaybeden Fadime Kocakaya da, devletin artık somut adım atması gerektiğini dile getiriyor.

    ELBİSTAN’DA BAŞLAYAN YAŞAM MÜCADELESİ

    Maraş Elbistan’a bağlı Toprakhisar köyünde, 13 kardeşli bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Fadime Kocakaya’nın yaşamı, yoksullukla, göçle ve erken yaşta omuzlanan sorumluluklarla başlar. Babasının ticaret yapmasından dolayı Elazığ’a taşınan ailede Karakaya, çocuk yaşta evlendirilir. O yılları şöyle anlatır:

    “Elbistan’a bağlı Toprakhisar köyünde yolu, elektriği ve suyu olmayan toprak bir köyde doğdum. Babam, ben kendimi bildim bileli esnaflık yapardı. 13 kardeştik ve ben dördüncü kardeştim. Babam ise ailenin tek erkek çocuğuydu. O dönemde annesi babamı terk ederek evlenmiş ve halasının yanında büyümüş. Halamızı babaannemiz olarak biliyorduk. Babam evimizi Elazığ’a taşıdı ve orada da esnaflık yaptı. Tabi biz onların gözünde büyümüş olmalıyız ki 1972 yılında beni evlendirdiler. Biz çocuk olan gelinlerdik. Eşim, halamın torunuydu. Tabi o dönemler biraz da acılı geçti.”

    “KÜRT VE ALEVİYDİK ATEŞTEN GÖMLEK GİBİYDİ”

    Eşi askere gittiğinde, 1 yaşındaki oğlu Erdal ile Malatya Kürecik’e bağlı Darıca’ya yerleşir. Elazığ’da Alevi olduklarını söyleyemediklerini dile getiren Kocakaya, o dönemi şu sözlerle anlatır:

    “Çok zor dönemlerden geçtik. Hem Alevisin, hem Kürtsün hem de Kızılbaşsın. Bunlar ateşten gömlek gibiydi. Derinden hissediyorduk.”

    Bu ateşten gömlek, yalnızca yetişkinleri değil, çocukları da yakar.

    İZMİR’E GÖÇ VE ‘TEKLİK’ ÇEMBERİ

    Malatya’dan İzmir’e uzanan göç, Kocakaya ailesi için yeni bir yaşam olduğu kadar yeni bir dışlanma sürecidir. Erdal okula başladığında ne Türkçeyi ne de Kürtçeyi yeterince bilmektedir.

    “Erdal’ımı burada okula gönderdiğimde ne Türkçeyi ne de Kürtçeyi doğru düzgün bilmiyordu. Öğretmeni beni çağırdı ve Erdal’ı anlamadığını söyledi. Yıllar geçtikçe Erdal’ım Kürtçeyi unuttu Türkçeye döndü. Diğer çocuklarım da Kürtçeyi öğrenememişti. Asimile olmuştuk. Çocuklarıma bu konuda bir şey vermediğim için üzgünüm. Ben öğrenmemiştim ki kendi çocuklarıma öğreteyim. Yok sayılmayı derinden yaşamışız.”

    İzmir’de derin bir yoksulluk içinde toplumsal dayanışmayla ayakta kaldıklarını belirten Kocakaya Erdal’ın küçük yaşta çalıştığını anlatır:

    “Erdal’ım 12 yaşında başında simit satarak bana harçlık veren bir çocuktu.”

    Ancak Erdal, okulda yaşanan ayrımcılığa sessiz kalmaz. Alevi kimliği üzerinden yaşadığı sorunları ve öğretmenlerinin tutumunu eleştirdiği için okuldan uzaklaştırılır.

    “Okuldan uzaklaştırma aldı ve birkaç gün evde kaldı. Yeniden okula başladı ve liseyi bitirdi.”

    “SABAHA KARŞI BENİ ÖPEREK GİTTİ VE BİR DAHA DÖNMEDİ”

    10 Mayıs 1990 gecesi Erdal, arkadaşlarıyla pikniğe gideceğini söyler. Kocakaya, bir şeylerin farkında olduğunu ama konduramadığını anlatır:

    “Erdal o gece sabah 4 gibi ben uyurken beni öptü ve ‘üstün açılmıştı üstünü örttüm’ dedi. Küçük kız kardeşinin göğsüne o dönemin 70 lirasını koymuştu. Gidiş o gidiş ve bir daha dönmedi.”

    İki yıl boyunca oğlunu bekleyen Kocakaya, 1992’de gelen telefonla hem umudu hem vedayı yaşar:

    “Arayan oğlumdu. ‘Beni neden yalnız bıraktın’ dedim. Benden bir söz istemişti. Ağlamayacağım, isyan etmeyeceğim.”

    Oğlunun son sözleri hâlâ kulaklarındadır:

    “Barış olursa geleceğim.”

    İhbar sonucu sıkıştırıldıkları mağarada Erdal ve arkadaşları yaşamını yitirir. Cenazeler sahipsiz bırakılır, bazı aileler korkudan gelmez.

    “Erdal’ın cenazesi gelmişti. Dik duracağıma ve ağlamayacağıma söz vermiştim. İçim kana kana toprağa verdim.”

    MEZAR TAŞI: YASAKLANAN BİR YAZI BİTMEYEN BİR MÜCADELE

    Bu söz, Kocakaya’nın Barış Anneleri mücadelesinin başlangıcıdır:

    “Ben onun annesiyim. Asla ve asla Erdal’a, o gençlere yüzümü çevirmedim.”

    Kocakaya’nın bugün en yakıcı talebi, oğlunun mezar taşıdır. Erdal’ın kendi yazdığı yazının yer aldığı mezar taşı, 3–4 yıl önce askerler tarafından kaldırılır. Köye gelen askerler, “Ya siz kaldırın ya biz kırarak kaldırırız” diye tehdit eder. Köylüler mezara zarar gelmemesi için taşı söker.

    “O taş hâlâ evimin arkasında duruyor” diyen Kocakaya, kararlıdır:

    “Barış olmasa dahi ben sağ iken o yazılı taşı Erdalımın mezarına koymaz isem gözüm açık gider.”

    Ersin ÖZGÜL/İZMİR

     

     

     

     

     

     

  • 14 ARALIK 2025 PAZAR-GÜNDEM

    14 ARALIK 2025 PAZAR-GÜNDEM

    -2025 Yılı Gadev Alevi Akademisi üçüncü konferansı, “100. Yılında Tekke ve Zaviyeler Kanunu ve Aleviler” başlığıyla başlayacak. GÖRÜNTÜLÜ

    -Sanatçı Ahmet Kaya Hakk’a yürüyüşünün 25. yılında Bornova Cemevi’nde anılacak. GÖRÜNTÜLÜ

     

  • Alevi soykırımına karşı başlatılan grev 4. gününde: Mesyaf ve Hama’da dükkanlar kapandı

    Alevi soykırımına karşı başlatılan grev 4. gününde: Mesyaf ve Hama’da dükkanlar kapandı

    PİRHA – Suriye’de Alevilere yönelik soykırım uygulamalarına dikkat çekmek amacıyla başlatılan grev 4. gününde geniş yankıyla devam ediyor. Mesyaf ve Hama’da dükkanlar kapanırken, Humus’ta ise okul müdürlerinin devamsız öğrencileri okuldan atmakla tehdit ettiği belirtildi.

    Suriye’de HTŞ’nin kontrolü ele geçirmesinin ardından Alevi toplumu üzerindeki baskı ve katliamların artması, tepkileri büyüttü. Şeyh Gazel Gazel’in yaptığı “Suriye Devrim Kutlamalarına katılmayın, 5 gün boyunca grevde olun” çağrısı, 4. gün itibariyle karşılığını buldu.

    MESYAF VE HAMA’DA DÜKKANLAR KAPANDI

    Özellikle Suriye kıyı şeridi boyunca uzanan, Alevi çoğunluğun yaşadığı şehirler ve kırsal bölgelerde, Şeyh Gazel Gazel’in çağrısına yanıt olarak grevin dördüncü gününde de devam ettiği gözlemleniyor. Suriye İnsan Hakları Gözlem Merkezi’nin (SOHR) aktardığına göre Mesyaf ve çevresindeki köylerde, ayrıca Hama’nın doğu ve batı kırsalında dükkanların kapalı olduğunu ve sokaklarda belirgin bir sakinlik olduğunu, öğrencilerin de okula gitmediğini gözlemledi.

    DEVAMSIZ ÖĞRENCİLER OKULDAN ATILMAKLA TEHDİT EDİLİYOR

    Bu arada, Humus’ta yerel kaynakların verdiği bilgiye göre okul müdürlerinin devamsız öğrencileri okuldan atmak ve kayıtlarını iptal etmekle tehdit ettiğini ve velilerine okul yönetimlerine bildirmeleri talimatı verdiği belirtildi.

    (HABER MERKEZİ)

     

  • Suriye’deki Alevi soykırımı Datça’da protesto edildi

    Suriye’deki Alevi soykırımı Datça’da protesto edildi

    PİRHA- Datça Meclisi ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Datça Şubesi’nin çağrısıyla bir araya gelen yurttaşlar, Suriye’de Alevilerin katledilmesini protesto etti. Açıklamada, saldırıların sorumlusunun yalnızca Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) ve lideri Colani olmadığını, bu yapılara destek veren tüm devletlerin ve güç odaklarının da suç ortağı olduğunu vurgulandı.

    Datça’da Berkin Elvan Anıtı önünde Muğla Çevre Platformu Datça Meclisi ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Datça Şubesinin çağrısıyla bir araya gelen Datçalı yurttaşlar, Suriye’de Alevilerin katledilmesini protesto etti

    Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Datça Şube Başkanı Bilge Altun’un okuduğu basın açıklamasında, Suriye deki HTŞ destekli Colani ve hükümetinin barış elçisi değil, katliamlardan sorumlu olduğu ifade edilerek, Colani ve çetesinin yargılanması talep edildi.

    “HTŞ’NİN NEFRET DİLİ MAZLUM HALKLARIN YAŞAMINA TEHDİTTİR”

    Bilge Altun, Suriye’de zulmün ve katliamların sürdüğünü söyleyerek, Humus ve çevresindeki Alevi topluluklarına yönelik son saldırıların, “savaşın doğal sonucu değil, inançsal nefrete dayanan örgütlü bir yok etme politikasının parçası” olduğunu vurguladı.

    Altun, HTŞ ve bağlı çetelerin uzun süredir Alevi ve Hıristiyan toplulukları hedef aldığını belirterek şöyle konuştu:

    “HTŞ’nin Emevi akil temelli nefret dili, Suriye’deki bütün mazlum halklar için tehdittir. İnanç merkezlerinin, köylerin doğrudan hedef alınması açık bir savaş suçudur.”

    “DESTEK VEREN HERKES SOYKIRIMA ORTAKTIR”

    Altun, uluslararası kamuoyuna yönelik çağrıda bulunarak, “Başta Türkiye olmak üzere ABD, Siyonist İsrail ve bölgedeki işbirlikçileri ile HTŞ’ye doğrudan ya da dolaylı destek veren tüm ülkeler bu soykırımın ortağıdır. Katil Colani ve çetesine verilen her türlü lojistik, mali ve siyasi destek yalnızca bölgedeki mazlum halklara değil, tüm insanlığa karşı suçtur. Bu çeteler derhal savaş suçlusu ilan edilmeli ve yargılanmalıdır” dedi.

    “ZULME SESSİZ KALMAYIN COLANİ’Yİ AKLAMAYIN”

    Alevi toplumunun tarih boyunca barış ve adaletin yanında durduğunu hatırlatan Altun, yaşananları “günümüzün Kerbela’sı” olarak niteleyerek, “Yezit aynı yezit, mazlum aynı mazlumdur. Lazkiye, Hama, Humus’ta hayatını riske atan sivillere destek veriyoruz. Katledilen kadınların ve çocukların sesi olun. Colani’yi meşrulaştırmayın. Onu ‘barış elçisi’ gibi göstermek zulmü aklamaktır. Zulme sessiz kalan dilsiz şeytandır” ifadelerini kullandı.

    Açıklama sloganlar ve alkışlarla sona erdi.

    PİRHA/MUĞLA

     

  • Kuşadası’nda 10 Aralık İnsan Hakları Günü’nde vicdani ret açıklaması

    Kuşadası’nda 10 Aralık İnsan Hakları Günü’nde vicdani ret açıklaması

    PİRHA- 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü kapsamında (dün) Vicdani Ret İzleme ve Renkli Güvercin LGBTİ+ İnisiyatifi’nin Kuşadası’nda düzenlediği basın toplantısında, trans aktivist Hikmet Hazer vicdani reddini açıkladı.

    Eğitim Sen Kuşadası Şubesi’nde gerçekleştirilen toplantıda söz alan Vicdani Ret İzleme’den Merve Arkun, vicdani ret hakkının uluslararası hukukta tanınmış bir insan hakkı olduğunu vurgulayarak, zorunlu askerliğin bireylerin özgür iradesine aykırı olduğunu ve vicdani reddin barışın inşası için kolektif bir duruş olduğunu belirtti. Renkli Güvercin LGBTİ+ İnisiyatifi’nden Beren Özavci ise LGBTİ+ haklarının ayrılmaz biçimde insan hakları olduğunu hatırlatarak, militarizmin LGBTİ+’ların yaşamını yok sayan bir düzen kurduğunu ve vicdani ret hakkının bu mücadelenin bir parçası olduğunu ifade etti.

    “HALKLARIN YAŞAMINA BAĞLIYIM”

    Yapılan konuşmaların ardından vicdani reddini deklare eden Hikmet Hazer, militarizmin LGBTİ+’ları ve farklı kimlikleri dışlayan bir şiddet düzeni olduğunu vurgulayarak şu ifadeleri kullandı:

    “Ordu, transların, lubunyaların ve norm dışı sayılan tüm kimliklerin yok sayıldığı, aşağılandığı ve baskı altına alındığı bir kurumdur. Cinsiyet kimliğimi silmeye, bedenimi disipline etmeye, varlığımı bir tehdit olarak kodlamaya çalışan hiçbir yapının parçası olmayacağım… Devletin savaşına katılmayı, zorunlu askerliği, militarizmin tüm tahakküm biçimlerini reddediyorum. Ben hayatı, özgürlüğü, kimliğimi ve barışı savunuyorum. Patriyarkanın ordusuna hizmet etmeyeceğim. Ben bedenimi, kimliğimi, yaşam hakkımı militarizme teslim etmiyorum. Devletin savaşına değil, halkların yaşamına bağlıyım.”

    Açıklamasında ayrıca, Kıbrıs’ta yargılanan vicdani retçi Hasan Rahvancıoğlu ile dayanışmasını da dile getiren Hazer, “Devletler, barış isteyenleri susturmak istedikçe, bizler daha gür sesle dayanışmayı büyütüyoruz” dedi.

    Açıklama sonunda katılımcılar, vicdani ret hakkının uluslararası hukukla güvence altına alınmış bir insan hakkı olduğunu hatırlatarak barış ve dayanışma çağrısı yaptı.

    PİRHA/AYDIN

  • Dersim dağları ne avlak, ne de ihale malıdır; bu devlet eliyle organize edilmiş katliamdır!

    Dersim dağları ne avlak, ne de ihale malıdır; bu devlet eliyle organize edilmiş katliamdır!

    PİRHA- Dersim’de son dönemde yoğunlaşan avcılık faaliyetlerine tepki gösteren İzmir Dersim Kültür ve Dayanışma Derneği, “Bu bir av değil, devlet eliyle organize edilmiş bir katliamdır. Bu dağlar ne avlak, ne de ihale malıdır. Bu dağlar yaşamdır, inançtır, hafızadır” açıklamasında bulundu.

    Dersim’de son dönemde yoğunlaşan avcılık faaliyetleri, bölgedeki ekosistem ve yaban hayatı üzerinde ciddi tahribata yol açıyor. Çevre illerden gelen avcıların, kuşlardan dağ keçilerine kadar birçok canlıyı hedef almasına dair İzmir Dersim Kültür ve Dayanışma Derneği yazılı açıklama yaptı.

    ‘Xızırın Keçileri’ olarak adlandırılan yaban keçilerinin ‘merkezi av turizmi’ adı altında sistematik bir katliama maruz bırakıldığı belirtilen açıklamada, avcılara görevliler tarafından alan açılmasının devletin bu katliama doğrudan ortak olduğunun kanıtı olduğu vurgulandı.

    “DEVLET ELİYLE ORGANİZE EDİLMİŞ BİR KATLİAM”

    İzmir Dersim Kültür ve Dayanışma Derneği’nin açıklaması şöyle:

    “Yıllardır Munzur Dağları’nın, Pülümür’ün, Ovacık’ın, Nazımiye’nin Çemişgezek’in, Hozat’ın Mazgirt’in sarp kayalıklarında özgürce yaşayan yaban keçileri Male koyi, Xızırın Keçileri bugün “merkezi av turizmi” adı altında sistematik bir katliama maruz bırakılıyor.

    2025-2026 av sezonunda Dersim’de 70 yaban keçisi “avlak” adı altında zengin avcılara satıldı. Her bir hayvan için 40.000 TL ile 120.000 TL arasında ücret ödeyen avcılar, resmi görevliler nezaretinde dağlara çıkarılıyor ve nesli tehlike altında olan bu görkemli canlılar tek tek vuruluyor. Bu bir av değil, devlet eliyle organize edilmiş bir katliamdır

    Yaban keçisi, Bern Sözleşmesi ve CITES Ek-II listesinde koruma altındadır. Türkiye, 2018’de IUCN Kırmızı Liste’de “Hassas (Vulnerable)” kategorisinden “Tehlike Altında (Endangered)” kategorisine yükselttiği bu türü hâlâ “av hayvanı” olarak pazarlamaktadır. Dersim coğrafyası, Türkiye’deki yaban keçisi popülasyonunun en önemli çekirdek alanlarından biridir. Bu kadar yoğun “avcılık” baskısı, yerel popülasyonun çöküşüne ve genetik çeşitliliğin yok olmasına yol açacaktır.  Avcılara görevliler tarafından alan açılması devletin bu katliama doğrudan ortak olduğunun kanıtıdır.

    “DERSİM’DEKİ AV KOTASI DEHAL İPTAL EDİLMELİ, YASAKLANMALI”

    Yetkililer “sürdürülebilir avcılık” palavrasının arkasına sığınıyor. Oysa bilimsel hiçbir veri olmadan, hiçbir popülasyon sayımı yapılmadan, yerel halkın topyekün tepkisine rağmen sadece para kazanmak için bu hayvanlar öldürülüyor. Köylünün tavuğu için ceza kesen devlet, milyonluk ihalelerle yaban hayatını talan ettiriyor.

    Dersim inancında kutsal sayılan ve tüm DERSİM halkı tarafından korumaya alınan bu Xızır’ın keçilerinin katliamı bir an önce durdurulmalıdır. Artık yeter!

    Aşağıdaki taleplerimizi kamuoyuyla paylaşıyor, yetkilileri bir an önce adım atmaya çağırıyoruz:

    1- 2025-2026 sezonunda Dersim’de verilen tüm yaban keçisi av kotası derhal iptal edilsin.

    2- Türkiye genelinde yaban keçisi avı tamamen ve süresiz olarak yasaklansın.

    3- “Merkezi av turizmi” uygulaması kaldırısın; Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü’nün bu talan ihalelerine son verilsin.

    4- Dersim’deki Munzur Vadisi Milli Parkı ve diğer korunan alanlarda helikopterle avcılık dahil her türlü avcılık faaliyeti yasaklansın.

    5-Yaban keçilerinin koruma statüsü “Tehlike Altında” kategorisine uygun şekilde güncellensin ve etkili bir koruma eylem planı acilen devreye alınsın.

    Munzur özgür aksın, yaban keçileri özgür yaşasın! Bu dağlar ne avlak, ne de ihale malıdır. Bu dağlar yaşamdır, inançtır, hafızadır. Kamuoyuna saygıyla duyururuz. Dersim yalnız değildir! Bu katliamı birlikte durduracağız!”

    PİRHA/İZMİR

     

  • Berlin’de bir okulda daha Alevilik dersleri verilmeye başlandı

    Berlin’de bir okulda daha Alevilik dersleri verilmeye başlandı

    PİRHA- Almanya’nın Berlin kentinde daha önce 19 okulda verilen Alevilik derslerine bir okul daha eklendi, ilk ders gülbenglerle başladı. 

    Berlin Alevi Toplumu Cemevinin girişimiyle bir okulda daha Alevilik dersleri verilmeye başlandı, ilk ders gülbengle başladı.

    Friedenauer Gemeinschaftsschule öğrenci canlar ilk derslerine deyiş ve gülbenkle başladı. Dersin başlangıcına; Berlin Cemevi ARU Koordinatörü Erdal Çağlar, Berlin Cemevi İnanç Kurulu Başkanı Derviş İsmail Canbaz Dede, öğretmen Evran Emre, Alevi Müzisyen Ali Eba Ballı ile aileler katıldı.

    Ders başlamadan önce koordinatör Erdal Çağlar, öğrencilere derslerle ilgili genel bilgileri aktardı ve derse katılan öğrencilere küçük hediyelerin içinde olduğu ARU amblemli spor çantalarını hediye etti. Çağlar’ın ardından öğretmen Evran Emre ve Müzisyen Ali Eba Ballı öğrenci canlara iki deyiş seslendirdi. Deyiş dinletisinden sonra Derviş İsmail Canbaz Dede gülbenk verdi ve ardından çalışmalarda emeği geçenlere teşekkür ederek daha fazla okul ve daha fazla eğitim çalışmalarının olması gerektiğine vurgu yaptı.

    Ulaş Yunus TOSUN/ALMANYA

  • 06 ARALIK 2025 CUMARTESİ-GÜNDEM

    06 ARALIK 2025 CUMARTESİ-GÜNDEM

    -PSAKD Altınova Şube Başkanı Adnan Arslan, Dersim’in Nazımiye ilçesine bağlı Alevi köyü Hakis’te cami yapılmak istenmesine ilişkin PİRHA’ya konuştu. GÖRÜNTÜLÜ

    -Dersim’de fuhuşa, uyuşturucuya ve çeteleşmeye karşı bir araya gelen kadınlar, “Kentimizde bu olayları istemiyoruz” dedi. GÖRÜNTÜLÜ

  • Gazeteci Aykol’un tedavisi sürüyor

    Gazeteci Aykol’un tedavisi sürüyor

    PİRHA- Üç kez beyin kanaması geçiren gazeteci Hüseyin Aykol’un durumunun stabil olduğu öğrenildi.

    Gazeteci Hüseyin Aykol’un 14 Ekim’de Ankara’daki evinde geçirdiği beyin kanaması sonrası kaldırıldığı Sincan Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin yoğun bakım ünitesindeki tedavisi sürüyor. Kaldırıldığı hastanede üçüncü kez beyin kanaması geçiren Aykol’un tedavisi antibiyotik ilaçlarıyla devam ediyor.

    Doktorları, Aykol’un durumunun stabil olduğunu belirtti.

    (HABER MERKEZİ)

     

  • Suriye’deki Alevi soykırımı İzmir’de yürüyüşle protesto edildi-VİDEO

    Suriye’deki Alevi soykırımı İzmir’de yürüyüşle protesto edildi-VİDEO

    PİRHA- Karşıyaka Emek ve Demokrasi Platformu, yoğun yağmur yağışına rağmen Suriye’de Alevilere yönelik soykırım saldırılarını düzenlediği yürüyüşle protestosu ederek, uluslararası kurumlara sorumluların tespiti ve sivillerin korunması için zaman kaybetmeksizin harekete geçme çağrısında bulundu.

    Karşıyaka Emek ve Demokrasi Platformu, Suriye’de Aleviler ve diğer halklara yönelik soykırım saldırılarını yoğun yağmur yağışına rağmen yürüyüşle protesto etti.

    Karşıyaka İZBAN durağı önünden yürüyüşe geçen kitle, “Suriye’deki Alevi Katliamını Durdurun” pankartı açarak, “Katil HTŞ, işbirlikçi AKP”, “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz” sloganları ile Karşıyaka İskelesi’ne yürüdü.

    Açıklamayı kurumlar adına Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) İzmir Şube Eş Başkanı Fırat Dikmen okudu.

    “SALDIRILAR SOYKIRIM HALİNE DÖNÜŞTÜ”

    Suriye’de Alevilere yönelik geçen yıl Aralık ayında başlayan saldırıların soykırım boyutu aldığına dikkat çeken Fırat Dikmen, ” 8 Aralık 2024’te Suriye’de ‘rejim değişikliği’ olarak adlandırılan bir mizansen gerçekleşmiş ve cihatçı-selefi terör örgütlerinin kırıntılarından oluşturulmuş olan HTŞ iktidara taşınmıştı. O günden bugüne geçen bir sene boyunca toplu katliamlar, suikastlar, Alevi kadınların kaçırılması ve tecavüz edilmesi, baskı ve tehditler, yerleşim yerlerinin ganimet mantığıyla talanı ve göçerttirme yönelimleri gibi birçok noktada gelişen saldırılar hiç durmadı. Sonuç olarak binlerce Alevinin katledildiği ve hala katledilmeye devam ettiği ağır bir tabloyla karşı karşıyayız” dedi.

    “HTŞ BİRİNCİ DERECE SORUMLU VE BİZZAT SANIKTIR”

    “Alevi toplumunun hedef alınması, bölgeyi kaosa sürüklemeyi amaçlayan faşizan bir siyasetin ürünüdür” diyen Fırat Dikmen, Hristiyan halklar, Kürtler ve HTŞ destekçisi olmayan Arapların da bu politikaların hedefi olduğunu söyleyerek, “Küresel güçlerin dizaynı ile iktidara taşınan HTŞ ve güncelde meşruiyet turlarına çıkan lideri Şara, Alevi toplumuna ve halklara yönelik geliştirilen katliamları “kontrol dışı güçler” gibi belirsiz ve kendi sorumluluklarını gizlemeye dönük ifadelerle izah etmeye çalışmaktadır. Ancak çok iyi bilmekteyiz ki selefi anlayışa sahip bu yapı, bir yıldır devam eden katliam saldırılarından birinci derecede sorumlu ve bizzat sanıktır!” diye belirtti.

    KATLİAMIN DURDURULMASI İÇİN ÇAĞRI

    Dikmen, Suriye’deki savaş sürecinin dinci, milliyetçi ve cinsiyetçi politikalarla değil, demokratik, eşitlikçi ve özgürlükçü politikalarla dindirilebileceğini ifade ederek, “Uluslararası örgütler ve insan hakları kurumlarını, katliam saldırılarının araştırılması, sorumluların tespiti ve sivillerin korunması için zaman kaybetmeksizin harekete geçmelerini bekliyoruz. Bu vesileyle tüm dünya halklarını da Suriye’de yaşayan Alevi toplumu ile dayanışmaya, katliam karşısında birlikte olmaya ve ses çıkarmaya çağırıyoruz! Alevilere yönelik katliam saldırıları bir an önce durdurulmalıdır. Alevilerin, Kürtlerin ve Hristiyan halkların kültürel varlıkları güvence altına alınmalı sosyal ve siyasal talepleri tanınmalıdır!” çağrısında bulundu.

    Yoğun yağmur yağışı altında gerçekleşen eylem alkış ve sloganlarla son buldu.

    PİRHA/İZMİR

  • Eğitim Sen İzmir Şubeleri’nden MESEM tutuklamalarına tepki!

    Eğitim Sen İzmir Şubeleri’nden MESEM tutuklamalarına tepki!

    PİRHA- MESEM’lerdeki çocuk emeği sömürüsünün iktidarın eğitimi piyasalaştırma politikası olduğuna vurgu yapan  Eğitim Sen İzmir Şubeleri, bugüne kadar MESEM’lere kayıtlı en az 17 çocuğun iş cinayetlerinde yaşamını yitirdiğini hatırlatarak, tutuklanan öğrencilerin serbest bırakılması çağrısında bulundu.

    Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim Sen) İzmir şubeleri, iş cinayetleriyle gündeme gelen Meslek Eğitim Merkezleri’ne (MESEM) ilişkin yazılı açıklama yaptı.

    MESEM’in çocuk emeği sömürüsü olduğu belirtilen açıklamada, buna karşı yükselen demokratik taleplere yönelik tutuklamalar kınanarak, “Bu merkezlerde 9, 10 ve 11’nci sınıf öğrencilerine asgari ücretin en az yüzde 30’u 12’nci sınıftaki öğrencilere ise asgari ücretin en az yarısı kadar ücret ödenmektedir. Bu şekilde yoksul ailelerin çocukları MESEM’lerde ucuz iş gücü haline getirilmektedir. Öğrenciler ailelerine yük olmamak ve kendi ihtiyaçlarını karşılamak için bu ücretlerden dolayı MESEM’lere mahkum edilmektedir. MESEM’deki ölümlere ve ucuz iş gücüne karşı yükselen demokratik tepkilere karşı ise iktidar baskı politikası uyguluyor, öğrencileri tutukluyor. Bu iktidarın gerçeği gizleme çabasının açık göstergesidir” denildi,

    “DEVLET DESTEKLİ SÖMÜRÜ KURBANLARI”

    Baskı, tutuklama ve gözdağının çocuk emeği sömürüsünün üzerini örtemeyeceğine vurgu yapılan açıklamada, “Türkiye’de çocuklar, devlet destekli bir sömürü sisteminin kurbanı haline getirilmiştir. MESEM’ler, iktidarın eğitimi piyasalaştırma ve eğitim hakkını ticarileştirme politikasının en keskin örneği olarak karşımıza çıkmaktadır. 3308 Sayılı Mesleki Eğitim Kanunu’nda yapılan değişikliklerle bu merkezler adeta bir ‘çocuk işçi fabrikası’ haline getirilmiş, çocuklar düşük ücretlerle, güvencesiz, denetimsiz ve tehlikeli işlerde çalıştırılmaya başlanmıştır. Bugüne kadar MESEM’lere kayıtlı en az 17 çocuk iş cinayetlerinde yaşamını yitirmiştir. Her birinin ölümü, bu sistemin can güvenliğini hiçe sayan, sermayenin kâr hırsına teslim olma anlayışının sonucudur. Milli Eğitim Bakanlığı bu ölümlerin doğrudan sorumlusudur. Çocuklar okulda olmaları gereken yaşta, üretim bantlarında yaşamlarını yitiriyor; gelecekleri ve çocuklukları gasp ediliyor. Eğitim Sen olarak siyasi iktidarı ve MEB’i uyarıyoruz; MESEM’lerdeki gerçeklerin üstü baskı ve tutuklamalarla örtülemez. Toplumun vicdanında açılan bu yara, susturulan seslerle değil, hesap vermekle kapanabilir” ifadeleri yer aldı.

    “TUTUKLU ÖĞRENCİLER SERBEST BIRAKILMALI”

    MESEM’lere dair taleplere değinilen açıklamada, şunlar kaydedildi:

    “MESEM’lerdeki çocuk işçiliğine ve iş cinayetlerine derhal son verilmelidir. Bu alandaki tüm mevzuatlar, özellikle 3308 Sayılı Yasa, çocukların güvenliğini ve eğitim hakkını esas alacak biçimde yeniden düzenlenmelidir. Haklı talepleri dile getiren öğrenci, veli ve sendikalara yönelik şiddet, gözaltı ve tutuklamalar son bulmalı; tutuklu öğrenciler derhal serbest bırakılmalıdır. İş cinayetlerinde sorumluluğu bulunan tüm yetkililer hakkında idari ve hukuki soruşturmalar başlatılmalıdır. Eğitim-Sen olarak bütün çocuklar için; can güvenliği, nitelikli eğitim hakkı ve sömürüsüz bir gelecek mücadelesini sürdüreceğimizin bilinmesini istiyoruz.”

    PİRHA/İZMİR

  • Cemevi Başkanlığı ‘gri pasaportlu dede’ arayışına girdi!

    Cemevi Başkanlığı ‘gri pasaportlu dede’ arayışına girdi!

    PİRHA- Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, Hızır ve Muharrem Oruçlarında yurt dışına gönderilmek üzere ‘gri pasaportlu dedeler’ arayışına girerek, sanal medya hesabından ilan paylaştı.

    Bir dönem Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından Alevi pirleri/dedelerinin Avrupa’nın çeşitli yerlerine ‘hizmet’ için gri pasaport verilerek görevlendirilmesi işini şimdilerde Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından kurulan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı üstlenmiş durumda.

    Alevi Bektaşi Cemevi Başkanlığı’nın sanal medya hesabında yayımlanan yeni ilanda 2026 yılı Hızır ve Muharrem oruçlarında yurtdışına gönderilmek üzere “inanç önderi” aradığı duyuruldu.

    Duyuruda ilgililere gri pasaport, ödeme kolaylıkları ve Avrupa görevlendirmeleri vaat edilirken, sözde talebin Avrupa’daki Alevilerden geldiğini savundu.

    (HABER MERKEZİ)

  • Suriye’deki Alevilere dönük katliam Berlin’de protesto edildi

    Suriye’deki Alevilere dönük katliam Berlin’de protesto edildi

    PİRHA- Almanya’nın başkenti Berlin’de, Alevilere yönelik soykırım saldırıları protesto edilerek, “Bu insanlık suçunu işleyen rejimin batılı devletler tarafından siyasi askeri sosyo ekonomik ilişkiler kurularak tanınması ve normalleşme asla kabul edilemez” denildi.

    Suriye Alevilerine yönelik katliamların giderek artmasına karşı Avrupa ve Berlin Arap Aleviler Federasyonu-Birliği, AABF, BAT-Cemevi, Demokratik Alevi Federasyonu ile bir çok siyasi parti demokratik kitle örgütü tarafından protesto düzenlendi.

    Almanya Dışişleri Bakanlığı önünde gerçekleşen protesto eylemine çeşitli demokratik kitle örgütü ve siyasi parti temsilcilerinin yanı sıra çok sayıda kişi katıldı.

    Berlin Cemevi adına söz alan Kadir Şahin, Colani rejiminin Suriye Alevilerine yönelik uzun süredir sistematik şekilde katliamlar gerçekleştirdiğini ve son yaşananların bu siyasetin devamı olduğuna dikkat çekerek batılı devletleri eleştirdi. Avrupalı devletlerin bu soykırımcı asimilasyoncu Colani rejimini muhatap almaması gerektiğini ve tanımamaları gerektiğini ifade eden Şahin; “katlima ve şiddete uğrayanlar çok açık ki inanç ve etnik kimliklerinden kaynaklı bunları yaşıyor. Uluslararası kuruluşlar ve toplum sessiz kalmamalı. Katliam bölgelerinde bağımsız uluslararası denetimli soruşturma mekanizmalarının oluşturulup bu katliamların faillerin tespit edilip yargılanması ve insanlık suçlarını işleyen Colani rejimine her türlü ambargosu uygulanması gerekiyor. Bu insanlık suçunu işleyen rejimin batılı devletler tarafından siyasi askeri sosyo ekonomik ilişkiler kurularak tanınması ve normalleşme asla kabul edilemez” dedi.

    Şahin’in ardından, söz alan Avrupa Arap Alevileri Federasyonu Başkanı Serhan Namlı ve diğer kurum temsilcilerinin konuşmalarıyla eylem devam etti. Konuşmacılar Arap Alevilerine yönelik açık şekilde bir soykırım göç ettirme ve asimilasyon süreci yaşandığını, batılı devletlerin Colani rejimi ile normalleşme uzlaşma siyasetiyle bu yaşananlara arkasını döndüğüne dikkat çekerek uluslar arası kuruluş ve toplumlara ortak mücadele çağrısı yaptı. Yapılan konuşmaların ardından eylem sona erdi.

    Ulaş Yunus TOSUN/BERLİN

  • Evrensel Gazetesi İzmir Bürosu’na saldırı düzenleyen İsa Can Biler tahliye edildi-VİDEO

    Evrensel Gazetesi İzmir Bürosu’na saldırı düzenleyen İsa Can Biler tahliye edildi-VİDEO

    PİRHA- Evrensel Gazetesi’nin İzmir temsilciğine 13 Ağustos’ta gerçekleştirilen saldırının ikinci duruşması bugün görüldü. Mahkeme, sanık İsa Can Biler’i tahliye ederek duruşmayı 5 Mart tarihine erteledi.

    Evrensel Gazetesi İzmir Bürosu’na 13 Ağustos’ta düzenlenen silahlı saldırıyla ilgili açılan davanın ikinci duruşması İzmir 42. Asliye Ceza Mahkemesinde görüldü. Mahkeme, İsa Can Biler’in tahliyesine karar vererek, bir sonraki duruşmayı 5 Mart tarihine erteledi.

    “EKSİKLER GİDERİLMEDİ”

    Saat 10.30’da başlayan duruşmada söz alan Evrensel Gazetesi avukatı Barış İpek, “Dosyaya gelen giden bir şey yok. Eksik hususları birinci celse bildirdik, ek iddia için suç duyurusunda bulunuldu. Savcılıktan dosya açılmış ama henüz onun akıbetini görmedik. Eksikliklerin henüz giderilmediğini görüyoruz. Eksikliklerin giderilmesini ve tutukluluk hâlinin ve adli kontrolün devamını talep ediyoruz” dedi.

    Avukat Devrim Avcı, ise “Tutukluluk halinin devamına karar verilmesinin bir nedeni de delillerin karartılması ihtimali var. Ortada kayıp bir silah var ve yerini bir tek sanık biliyor.  O yüzden tutukluluk halinin devamına karar verilmesini talep ediyoruz” diye konuştu.

    “SALDIRININ ARKASINDAKİ GERÇEK FAİLLER BULUNSUN”

    Evrensel Gazetesi Ege Temsilcisi Özer Akdemir ise “Bu saldırının arkasındakilerin açıklanmasını istiyoruz, İsa Can Biler tetikçidir. Bu aşamada tüm deliller toparlanmamıştır. Bizim şikayetimiz devam ediyor” diye belirtti.

    SANIKTAN ‘TETİKÇİ’ SAVUNMASI

    Sanık İsa Can Biler, tetikçi olduğuna dair savunmalara karşı, “Tetikçi olduğum söyleniyor ama benim daha önceki dosyalarıma bakılsın. Tetikçi olsam bu işi Halil Yapıcı’yla yapmazdım. Kendimi saklardım. Planlı projeli yapardım. Tahliyemi talep ediyorum” şeklinde savunma verdi.

    MAHKEMEDEN TAHLİYE KARARI

    Beyanların ardından mahkeme kararı açıkladı. İsa Can Biler’in yurtdışına çıkış yasağı şeklinde adli kontrolle tahliyesine karar verildi. Kararda, “Başlatılmış olan dosyanın akıbetinin sorularak iddianame düzenlendiği taktirde mahkeme birleştime talebi isteyerek, bu dosya için bekletici sayılması, sanık İsa Can Biler’in işlediği suçun alt ve üst sınırı gözetilerek, dosyanın ne zaman sonuçlanacağının belirsiz olması ve yattığı süre göz önünde bulundurularak, yurt dışı çıkış yasağı şartıyla tahliyesine…” ifadeleri kullanılarak bir sonraki duruşma 5 Mart saat 11.00’e ertelendi.

    DURUŞMA SONRASI AÇIKLAMA

    Duruşma sonrasında adliye önünde yapılan açıklamada konuşan Özer Akdemir, failin “tetikçi” olarak nitelenmesinden rahatsız olduğunu ifade ettiğini ancak yaşananları tarif edecek başka bir sözcük bulunmadığını vurguladı. Akdemir, polis soruşturmasının yetersiz bir araştırma olarak bırakıldığını dile getirerek, “Biz çok iyi biliyoruz ki bu kişinin arkasında birileri var. Özellikle İzmir sermayesinden ve mafya bağlantılı bir yapıdan söz ediyoruz. Bunların açığa çıkarılması gerekiyor. Bu saldırı yalnızca Evrensel’e değil, Türkiye’de basın özgürlüğüne yönelik bir tehdittir. Savcılık tarafından “mala zarar verme” suçlamasıyla hazırlanan iddianame saldırının ciddiyetini yok sayıyor.

    “Tetikçinin cezalandırılması değil, azmettiricilerin ortaya çıkarılmasını istiyoruz” diyen Akdemir, “Eğer bu saldırının arka planı aydınlatılmış olsaydı, benzer saldırıların önüne geçilebilirdi. Evrensel’e yönelik saldırı aydınlatılsaydı, belki de Hakan Tosun öldürülmeyicekti. Cezasızlık yeni saldırıları teşvik ediyor” ifadelerini kullandı.

    AVCI: MUHALİF BASINA YÖNELİK GÖZDAĞI

    Avukat Devrim Avcı, savcılık aşamasında yapılan tek işlemin duruşma tutanaklarının istenmesiyle sınırlı kaldığı eleştirisinde bulunarak, “Bu soruşturmanın gerçek faillerin ve azmettiricilerin ortaya çıkarılması yönünde genişletilmesini talep ediyoruz. Evrensel’e yönelik saldırıda yargı ‘kaplumbağa hızıyla’ ilerliyor, buna karşın muhalif basına yönelik açılan davalarda sürec ‘jet hızıyla’ işletiliyor. Aynı duyarlılığı Evrensel’e yönelik bu saldırıda da bekliyoruz. Çünkü bu olay yalnızca bir gazeteye değil, tüm muhalif basına yönelik açık bir gözdağıdır” diye konuştu.

    Duruşmada tutuklu yargılanırken bugün tahliye edilen sanığın, “Ben tetikçiye benziyor muyum?” şeklindeki sözlerine de değinen Avcı, “Bir tetikçi kime benzer, nasıl davranır; bunları hepimiz biliyoruz. Ancak yargının bu kadar kısa sürede böylesi bir saldırıyı sıradanlaştırması kabul edilemez” ifadelerini kullandı.

    Açıklama alkış ve sloganlarla son buldu.

    PİRHA/İZMİR

  • Tekke ve Zaviye Kanunu 100. yılında: Alevi ocakları ve toplumsallığı hedef alındı!-VİDEO

    Tekke ve Zaviye Kanunu 100. yılında: Alevi ocakları ve toplumsallığı hedef alındı!-VİDEO

    PİRHA- 100. yılına giren 677 sayılı Tekke ve Zaviye Kanunu’nun Alevi toplumsallığını hedef aldığını söyleyen DAD Genel Merkez Basın Sekreteri Hüseyin Ozan, Alevilerin kendini var ediş biçimi olan ocak ve dergahlarının vurulduğunu ifade etti. Hüseyin Ozan, “Bu tahribatın büyüklüğünü giderecek düzeyde tamamen Alevi hakikati üzerine oturtulmuş rıza ve ikrar ilkesinin esas alındığı güçlü örgütlenmelerimiz henüz yoktur. Ocaklar sistemi, dergâhlar olmadan o toplumsallığın yeniden inşası mümkün değildir. Dolayısıyla bütünlüklü bir demokratikleşme olmadan, bir zihniyet değişimine gitmeden tek başına bu kanunun kaldırılması çok bir şey ifade etmeyecektir” diye konuştu.

    30 Kasım 1925’te çıkartılan, 13 Aralık 1925 yürürlüğe giren Tekke, Zaviye ve Türbelerin kapatılmasına dair 677 Sayılı Kanunla: Alevi ocakları ve dergahları kapatıldı. Alevi Bektaşilerin Pirlik, Mürşidlik, Dedelik, Babalık ve Çelebilik gibi unvanları ve de Alevi inancı (öğretisi) yok sayılıp yasaklandı.

    Alevilerin dergahlarına el konulması sadece Cumhuriyet dönemi ile sınırlı kalmadı. 1836’da pek çok Alevi tekkesi de kapatıldı ve mülkleriyle birlikte tarikatlara teslim edildi. Cumhuriyet’in ilanının ardından 1925’te tekke ve zaviyelere kilit vurulunca tüm mal varlıkları da devlete geçti. Tarihi eser niteliğinde olanlar ise müze yapıldı.

    Alevi pirleri inançlarının gereklerini yerine getirdikleri için baskıya, katliama maruz kaldı. Dergahlardan bazıları müzeye çevrilerek (Hacı Bektaşi Veli Dergahı gibi) bazıları ticari işletme statüsünde tekrar Alevi derneklerine kiralanarak (Karaca Ahmet Dergahı gibi) bazıları da üstüne siyasi partilerin ilçe binaları inşa edilerek (Karaağaç Tekkesi gib) hiçleştirildi.

    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Genel Merkez Basın Sekreteri Hüseyin Ozan ile 100. yılına giren Tekke ve Zaviye Kanunu’nu konuştuk.

    “TEK TİPLEŞTİRME SİLSİLESİNİN HALKLARINDAN BİRİYDİ”

    -30 Kasım Tekke ve Zaviyelerin Kapatılmasının 100’üncü yıldönümü. Tekkelerin kapatılması ve faaliyetlerinin yasaklanması meselesi o günden bugüne çokça tartışılan ve üzerine spekülasyonlar üretilegelen bir konu oldu. Özellikle Osmanlı bakiyesini devralmış cumhuriyet kadroları bu adımla öncelikle neyi hedeflediler?

    Bilindiği gibi İttihat ve Terakki kadroları Osmanlı’nın kadrolarıydılar. İmparatorluk tipi, hegemonyaların gerilemesi, parçalanma sürecine girmesi, kapitalizm karşısında gerilemesiyle Osmanlı’nın tahakküm alanları da bir tehlike altına girmiş durumdaydı. Kapitalist ve emperyalist güçler, kendilerine sömürge arıyorlardı. Dolayısıyla İmparatorluğun yayıldığı geniş alanlara da göz koymuşlardı. Onun tahakküm alanlarına göz koymuşlardı. Osmanlı’da bu savaşa katıldı İttihat Terakki ile fakat savaştan yenilgiden çıktı. Tahakküm alanlarının büyük bölümünü dolayısıyla kaybetti.

    Kurulan yeni devlet batı tipi bir devletti. Merkezi bir devletti. Gücün yoğunlaştırıldığı, iktidarın alabildiğine merkezileştirildiği bir yapı öngörmekteydiler. I. Dünya Savaşı’ndan başlayarak zaten bu toprakların kadim halklarını büyük oranda tasfiye etmişlerdi. Geriye Aleviler kalmıştı. Etnik manada da büyük etnik kimlik olarak Kürtler kalmıştı. Bu tekleşme faaliyetleri devam etmekteydi. Bu söz konusu Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması Kanunu’da kanunu da o tek tipleştirme silsilesinin halkalarından biriydi.

    OCAK SİSTEMİ HEDEF ALINDI, SONUÇLARI ALEVİLER AÇISINDAN YIKICI OLDU

    Farklı halkları, farklı inanç kimliklerini tasfiye etmek için araçsallaştırılmış İslam, yine tarihsel toplumsal hakikatinden koparılmış bir Türklük anlayışıyla, bunların sentezlendiği ideolojik bir motivasyonla tek tip iktidar alanı kurmaya yönelmişlerdi. Bu da onun adımlarından biriydi. Sonuçları Aleviler açısından tabii ki yıkıcı oldu. Bektaşi Ocağı’nın tasfiyesi daha önceki süreçlerde büyük oranda gerçekleşmişti. Bu kanunla beraber Hacı Bektaş Dergahı’da da kapatıldı. Geriye kalan sınırlı sayıdaki dergâh veya Tekke’de kapatılmış oldu. Böylece Bektaşi Cenahı iyice baskılanmış oldu.

    Yine Raa Haq coğrafyasıda ocaklar sistemi üzerine kurulu büyük oranda. Tabii ki Türkmen Aleviler de bu dairenin içerisindeydi. Onların da ocak sistemi vardı. Bu yasayla hedef alındı. Kültürel asimilasyon, tek tipleştirme politikaları bağlamında bu yasa çıkarılmıştı. Yani gücün yoğunlaştığı, iktidarın alabildiğine merkezileştiği bir yapı yaratmak için çıkarılmış kanunlar silsilesinden biriydi bu adım.

    “OCAKLARIN VURULMASI, TOPLUMSALLIĞIN DAĞILTILMASIYDI”

    -Bu kararın Alevi inancına ve toplumsal ilişkilerine yansıması nasıl olmuştur?

    Şimdi bu kararla vurguladığımız üzere Alevi toplumsallığı büyük oranda hedef alınmıştı. Zira Sünni İslam geleneği yüzyıllardır sisteme zaten eklemlenmiş, toplumcu niteliklerinden arındırılmış, araçsallaştırtılmış durumdaydı.

    Cumhuriyet, Diyanet’le beraber yeni bir aşamaya taşındı. Diyanet İşleri Başkanlığı’yla o alan da merkezleştirildi. O alanın kontrolü de tamamen ele geçirildi. En azından bunun inşa süreci için önemli adımlardan biri bu kurumlaşmayla atıldı. Şimdi Alevilerin ise dağıtılması gerekiyordu. Ocaklar sisteminin dağıtılması gerekiyordu.

    Şimdi Alevilik tarihsel, toplumsal alternatif bir model olarak vardır. Devletsiz, komünalitenin esas olduğu bir toplumsal sistemde düşünsel kurumlaşma, toplumsallaşma boyutlarıyla bir yaşam biçimi. Şimdi El Hakk’a düstürüyla döngüsel bir sistem içerisinde inşa edilen bu toplumsallık; ocaklar ve onun içindeki diğer kurumlaşmalar üzerinden mümkündü. Bu manada bu yasayla Alevilerin de hedeflenmesi, dergahlarının, tekkelerinin kapatılması, ocaklar sisteminin doğrudan vurulması, o kurumların bağlı olarak toplumsallığın dağıtılması anlamına gelmekteydi.

    OCAKLARINI, REHBERLERİNİ VE REHBERLİĞİNİ YİTİRMİŞ BİR HALK GERÇEĞİ VAR

    Aleviliğin bugün içinde düştüğü kaos ve kriz hali bu politikalarla ilgilidir. Çünkü o geleneksel kurumlaşma, Alevilerin kendini var ediş biçimi hedeflenerek vuruldu, tasfiye edildi. Şimdi kurumlarını, rehberliğini yitirmiş bir halk gerçeği ile karşı karşıyayız. Dolayısıyla manipüle ve asimile edilmeye, sistemin tabanına eklenmeye hazır bir kitle haline düşürülmüş durumdadır. Direnç noktalarımız vardır. İtirazlarımız vardır. Çeşitli düzeyde kurumlaşmalarımız vardır. Fakat tahribatın büyüklüğünü giderecek düzeyde tamamen Alevi hakikati üzerine oturtulmuş rıza ve ikrar ilkesinin esas alındığı güçlü örgütlenmelerimiz henüz yoktur. Ocaklar sistemi olmadan, dergâhlar olmadan o toplumsallığın yeniden inşası bence mümkün değildir.

    BU HALİYLE ASİMİLASYON KAÇINILMAZDIR

    Zayıf bir takım modeller yaratılabilir. Direnç bir dönem daha sürdürülebilir. Ama asimilasyon kaçınılmaz olur. Bu manada ne dergâh örgütlülüğü ne de ocaklar sistemi tarafından vücuda gelen bu komünaliteler modası geçmiş çağ dışı falan değildir. Birebir devletsiz bir örgütlenme biçimidir. İktidarcı ilişkilerinin dışlandığı, yadsındığı, kabul edilmediği bir toplumsal varoluş biçimidir. Hem öğreti hemde kurumlaşma ve toplumsallaşma anlamında Alevilerin sağlaması gereken işte budur. Kendi hakikatleriyle buluşmadır. Dolayısıyla bu yasa Aleviliğe yöneltilmiş ciddi bir saldırıdır.

    “ALEVİ DİYANETİ KUŞATMA,DÜŞÜRME, TESLİM ALMA POLİTİKASI ÜZERİNDEN İNŞA EDİLMİŞTİR”

    -Kanunun 100. yılında, “devlet-din-toplum” ilişkisinin yeniden düzenlenmesi yönünde nasıl bir toplumsal talep görüyorsunuz?

    Bu soruya da kendi toplumsal özgünlüğümüzden bakarak cevap verelim. Genel olarak devletin din işlerinden, din alanından, inanç alanından elini çekmesi gerekiyor.

    Hala Alevi köylerine cami yapmak peşindeler. Hala zorunlu Sünnilik dersleriyle çocuklarımızı asimile etme içindeler. İktisadi, inzibati, kültürel tüm kurumlaşmalarıyla Aleviler ve benzer diğer farklı bir takım azınlık durumunda olan halklar bu politikalar bağlamında öğütülmektedir hala. Asimilasyon sürdürülmektedir.

    Ne bekliyoruz? Demokratik bir cumhuriyet, demokratik bir toplum. Özgürlükçü Alevilik örneğini verebiliriz. Alevilik ne yapmıştır? Kendi iç işleyişi üzerinden ekonomik boyutuyla, hizmetler boyutuyla bir ruhban sınıfı yaratmadan kendi doğal ilişkileri üzerinden bu işleyişi sürdürebilmiştir.

    Dolayısıyla Diyanet gibi bir başkanlığın veya Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde kurulan ‘Alevi Diyaneti’ gibi kurumlara ihtiyaç yoktur. Bu kurumlar bu alanlara müdahaledir. Kuşatma, düşürme, teslim alma politikasının gereği üzerinden inşa edilmiştir. Ve kamu kaynakları buraya aktarılmaktadır.

    Alevilikte devleti ele geçirme, iktidarı ele geçirme, birilerini tahakküm altına alma gibi davranışlara, politikalara izin verilmez. Ama kültürler kendi yaşar. Hiç kimse de eleştiriden azade değildir. Bu da ayrı bir konudur. Dolayısıyla Demokratik Cumhuriyet, demokratik bir zihniyet devlete hakim olmalıdır.

    “DEMOKRATİKLEŞME OLMADAN BU KANUNUN KALDIRILMASI BİRŞEY İFADE ETMEYECEKTİR”

    -Barış sürecinde bu ve benzeri (köy kanunu gibi) kanunların kaldırılması mümkün mü? Bunun için yeterli gündemin oluşturulduğunu düşünüyor musunuz?

    Tek tipçi inşa adımların merhalelerinden biridir. Tabii ki önemlidir. Alevilik ve diğer inanç kimlikleri ‘köy kanunu’ tanımıyla dışarıda bırakılıyor. Dolayısıyla hedef görülüyor. Dolayısıyla o halkların inanç kimlikleri tanınmamış oluyor. Dolayısıyla yaşamın her alanında bir baskılanmayla karşı karşıya kalınmış oluyor.

    Yani tek tipçi motivasyon, tek tipçi ideoloji, onun tüm kurumlaşma, siyaset ve politika biçimleri bir bütün olarak bu ülkenin kuruluşuna damgasını vurmuş. Dolayısıyla bütünlüklü bir demokratikleşme olmadan, bir zihniyet değişimine gitmeden tek başına bu kanunun kaldırılması çok bir şey ifade etmeyecektir. Bir zihniyet değişimi olmadan böyle bir adım atacaklarına da ben ihtimal vermiyorum. Bu manada halkların rızalı ikrarlı birliği esastır.

    Demokratik birlik, demokratik bir zihniyet etrafında demokratik toplumu inşa etmemiz gerekiyor. Bu da nedir? Çok kimlikli, çok kültürlü, yeni bir bizleşme haline denk düşer. Yaşamın her alanını kapsayan bir hakkaniyet, bir demokratikleşme..

    DEMOKRATİK BİR YAŞAM HEPİMİZE KAZANDIRACAKTIR

    Bu da ancak ve ancak en başta ezilen halkların, Alevilerin ve bizzat Sünni Türklerin de katılımıyla mümkündür. Çünkü o da hakikatinden koparılmıştır. Bir kullaştırma sürecine maruz kalmıştır. Doğrudan tahakküm altına alınmıştır. Oradan da güç  devşirilerek hem o halkın kendisi ezilmektedir. Hem diğer halklara oradan bir şiddet yöneltilmektedir.

    Dolayısıyla kendini Sünni-Türk kimliğiyle tanımlayanların da sürece katılması ve hak sahibi olmaktan kaynaklı karşılıklı hakların tanındığı bir birliğe ihtiyacı vardır. Bu birlik üzerine bir mücadeleye ihtiyacımız vardır. Umarız bu barış süreci de böyle bir şeye hizmet eder. Demokratikleşmenin kapısı açılırsa evet bu muktedirlerin işine gelmeyecek. Ama Sünni Türküyle, diğer halklarıyla, Alevisiyle, Hristiyanıyla farklı etnik bileşenleriyle bu ülkenin, halklarımızın çok güzel bir geleceğini söz konusu olabilecektir. Demokratik yaşam inşa edilecektir ve bu hepimize kazandıracaktır.

    Ersin ÖZGÜL/İZMİR

     

  • 30 KASIM 2025 PAZAR-GÜNDEM

    30 KASIM 2025 PAZAR-GÜNDEM

    -Dersim’in Pertek ilçesinin Zeve (Dorutay) köyünde bulunan Üryan Hızır (Sultan Hıdır) Ocağı, yıl boyunca Alevilerin sıkça ziyaret ettiği bir Alevi ocağı. Üryan Hızır Ocağı’nı PİRHA’ya anlatan köylüler, “Üryan Hızır’ın şifası boldur. Buraya kalbin temiz gelirsen, şifan kabul olur. İnsanlar buraya hasta gelip iyileşmiş olarak geri dönüyorlar” dedi. GÖRÜNTÜLÜ

    -Bahçelievler Cemevi’nde, haftanın iki günü kadınlar için pilates kursu verilmeye başlandı. ‘İbadet alanında spor olur mu?’ sorusuna ise kadınlar “Sadece perşembe günleri gelip ibadet yapıp, sonrasında uğranmayacak bir mekan çok da hoş karşılanmaz” cevabını verdi. GÖRÜNTÜLÜ

    -Dersim’in Mazgirt ilçesine bağlı Sorek (Karabulut), Koterîç (Güney Harman), Dirban (Kızılkale) köyleri kırsalında bulunan ve 2011 yılında 1. derece arkeolojik SİT alanı ilan edilen İn Vadisi’nde yaklaşık bir aydır avcılık faaliyetleri nedeniyle Sorek köyünde yaşayanlar tedirgin. Köylüler, “Buraya günde 15-20 tane avcı geliyor. Silahlar hiç susmuyor, köylüler olarak bu durumdan çok rahatsızız” dedi. GÖRÜNTÜLÜ

    -Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Ovacık Şubesi, saat 15.00’te Suriye’de Alevilere yönelik soykırım saldırılarına ilişkin açıklama yapacak. GÖRÜNTÜLÜ