Yazar: suay Abak

  • TOKDEF Başkan adayı Mahbip Dilek: Kadınların önünü açmak istiyorum-VİDEO

    TOKDEF Başkan adayı Mahbip Dilek: Kadınların önünü açmak istiyorum-VİDEO

    PİRHA-  “Derneklerde kadınları görüyoruz gün yapıyorlar. Gün nedir? Ülkede kadınlara o kadar iş düşüyor ki biraz duyarlı ol. Çoluğunu çocuğunu, torununu düşün ve ülkedeki bütün sorunlara eğil. At kendini sokağa. Ülke gündemine duyarlı ol, oku, çalış hem evinde ekonomik özgürlüğünü al hem de siyaseti takip et.”

    Haberin Videosu

    Mahbip Dilek, Tokat’ın Almus ilçesine bağlı Görümlü köyünde doğdu. İki çocuk annesi olan Dilek, çocukları büyüdükten sonra iş hayatına atılmaya karar verdi. Önce matbaacılıkla işe başlayan Dilek, Tokat’ın sorunlarını gördükten sonra gazete çıkarmaya karar verdi. 8 yıldır Anadolu’nun Sesi Tokat Gazetesi’ni çıkaran Dilek aynı zamanda alanlarda gazetecilik yapıyor.

    Bunun yanı sıra Dilek, Salkavak Köyü dernek başkanı. Şimdi ise Tokat İli Dernekler Federasyonu’nun (TOKDEF) Nisan ayında yapılacak olan genel kurulunda başkanlığa aday. Dilek ile birbirine paralel yürüttüğü dernekçilik ve gazetecilik faaliyetleri üzerine konuştuk.

    Kaç yıldır dernek faaliyeti yürütüyorsunuz?

    9 yıldır Salkavak derneğinde faaliyet yürütüyorum. Yönetici olarak başladım. Bana ‘derneğe girer misin?’ diye sorulduğunda ben de ‘Sadece burada kadın olsun, bir isim olsun diye girmem. Gerçekten katkı sunabileceksem, çalışabileceksem, buraya bir değer katabilirsem, bir etkim, yetkim olursa yönetime girerim’ dedim. ‘Tamam istediğini yapabilirsin’ dediler. İki dönem yöneticilik yaptım, 5 yıldır da dernek başkanlığı yapıyorum. Tabi ki kadın olarak biraz zor oluyor. Bu zorluğu başarmak çok önemliydi, amacım zaten kadınlara örnek olmaktı. Şu an hala Salkavak Köyü dernek başkanıyım.

    “KADINLARIN ÖNÜNÜ AÇMAK İSTİYORUM”

    Şu an TOKDEF’in başkan adayısınız. Neden başkan adayı olmaya gerek duydunuz?

    Zaten hemen hemen 10 yıldır TOKDEF’in içindeyim. Basın olarak hep derneklerin haberlerini yaptığım için iç içeyiz. TOKDEF’in de ilk kadın delegesiyim. TOKDEF’e derneğimizi üye yapan da benim. Bu anlamda fiili olarak devamlı içlerinde kadınların yanında oldum. Kadın komisyonunu kurdurdum. Ben kadın kollarına aslında karşıyım. Kadınların kol olmasına asla gönlüm razı değil. Kadınların kol olmaktan çıkıp baş olması, üretmesi, yekti sahibi olması lazım. Bu anlamda karşı çıksam da baktım ki kadınlar derneklere gelmiyor. En azından kadınları bir şekilde buraya çekebiliriz diye düşünerek karşı olduğum kolun kurucusu oldum. Orada da kadın yoldaşlarla beraber olduk, güzel şeyler yaptılar hep destek sunmaya çalıştım. Ama benim isteğim kadınların kol olarak değil yönetimlerde yer almasını sağlamak. Amacım kadınların derneklerin yönetimine gelmesi, orada söz sahibi olması. Kadınların önlerini açmak onlara cesaret vermek istiyorum.

    Gittiğim her yerde görüyorum kadınlar mutfaktan çıkmamış. Cemevlerinde de öyle.

    Bu durum sizin derneğinizde de böyle mi?

    Bizim derneğimizde böyle değil. Ben derneğin ikinci dönem başkanlığını kazandıktan sonra kadın yönetici aldım. İlk başkan olduğumda benden başka kadın yoktu. İkinci dönem iki tane kadın aldım, benle beraber üç kadınız. Mutlaka her dernekte sorun vardır. Burada bir sorun olduğu zaman o kadınlar asla bizi yalnız bırakmıyorlar. Kadın haksızlığa karşı durabiliyor. Bu anlamda kadının önemi her zaman ayrı bir yerde.

    Karşınızda kaç tane aday var, bunların kaçı kadın kaçı erkek?

    Görünürde iki tane var ama kadın aday yok. 80 derneğin içinde kadın yönetici bir tane ya vardır ya yoktur. Ama önceden hiç yoktu. Kadınların öne çıkmasında bir iki kişi bile olsa çok önemli . Ben federasyonun ilk kadın delegesiyim. Benden başka kadın delege yoktu ki 5 yıl da öyle sürdü. Şimdi yavaş yavaş bir artma oluyor. Bu da tabi ki çok umut verici bir şey. Ben de burada hem kadınlara umut olsun, cesaret olsun hem de federasyonumuzu bir yerlere getireyim diye iyi şeyler yapmak adına adayım.

    “TOKDEF’İ DÜNYAYA AÇMAYI DÜŞÜNÜYORUM”

    Bu arada Avrupa gazetemiz var. Onu da bu sene çıkardık. Avrupa gazetesine haber yapmak için gittiğimde genelde Alevi toplumunun, örgütlerinin içindeyim, onlardan da destek alıyoruz. Gittiğim her yerde Türkiye’nin her ilinden dernekler var. Kürecik, Elbistan başka bir sürü illerden dernekler var. Neden TOKDEF olmasın, neden Almanya’da bir temsilciliğimiz olmasın. Ben TOKDEF’i dünyaya ve Türkiye’nin her yerine açmayı düşünüyorum. Sadece İstanbul’un bir ilçesinde kalmak değil Tokatlıların olduğu her yerde TOKDEF’in olmasını istiyorum ve bunun için mücadele edeceğim. Bunun için arkadaşlarımızla birlikte çalışmalar yürüteceğiz. Gerçekten hedefimiz büyük TOKDEF büyük çünkü.

    DERNEKLER TOKAT’IN SORUNLARINA ÇÖZÜM BULMUYOR

    Peki yerele dönersek Tokat’ın sorunları neler, sizin TOKDEF olarak bu sorunlara nasıl çözüm önerileriniz var?

    Zaten amaçlarımın birisi de bu. Ben bir gazeteci olarak Tokat’ın sorunlarını çok görüyorum. Sivil toplum kuruluşlarımızın da bu yönde duyarsız kalmalarına gerçekten üzülüyorum. Tokat’ın tüm sorunlarını sürekli görüyoruz, çekiyoruz, bunların karşısında neler yapabiliriz? Özellikle HES projeleri içler acısı. Tozanlı Vadisi gitmiş vaziyette. Tokat’ın o kadar dernekleri, federasyonları var. Bunların görevi sanki gidip siyasilerin dediğini yapmak, sözcüsü olmak. Siyasilerin sivil toplum kuruluşlarına yön vermesi değil sivil toplum kuruluşlarının siyasilere yön vermesi gerektiğini düşünüyorum. Siviller olmadan zaten milletvekilleri de olmaz. Bu anlamda milletvekillerine ‘bizim sorunumuz var, bunu çöz’ demek için güçlü bir ekibe, çalışmaya, projeye ihtiyaç var. Bunun için de hep birlikte çalışmak gerekiyor. Eğer o derneğin başkanlığını, yöneticiliğini yapıyorsak bütün sorunlardan haberdar olmamız gerekiyor. O sorunların ileride ne kadar kötüye gittiğini, neler yapılacağını, Tokat ne kadar etkilenir bunları anlatmak istişare etmek, paneller düzenlemek gerekiyor. Bu konularda duyarlı bir federasyon olsun istiyorum.

    Peki aynı zamanda gazeteci kimliğinizle de alanlardasınız. Tokat’ın da hemen hemen her köyüne girip çıkıyorsunuz, sorunlarını görüyorsunuz. Bir kadın gazeteci olarak alanda ne tür zorluklar yaşıyorsunuz?

    Kadınların tek başına sokakta olmaması ya da bir yerlere tek başına gitmemesi gerektiği zihniyeti hala var. Onları duymuyorum zaten. Kadını kadın olarak, birey olarak bir insan olarak değil de akıllarında başka türlü kurmaya çalışıyorlar. Ben bunları aştığımı düşünüyorum, buna müsaade etmiyorum, duymuyorum. O şekilde yoluma devam ediyorum.

    “BU ÜLKENİN KADINLARA İHTİYACI VAR”

    Buradan kadınlara ne söylemek istersiniz?

    Kimse kimseye koltuk, yetki vermez. Hele de kadınsan hiç vermez. Bu anlamda kimseden beklemeyin. İnatla yönetime girin. Ben köyden gelmiş kadınlara şunu söylemek istiyorum; sizin için en büyük avantaj derneklerinizde yöneticilik yapmak. Dernekte yöneticilik yapmak demek senin ileriki dönemde siyasete atılman, özgüvenini kazanman anlamına geliyor. Bu imkanları kullansınlar. Hem de derneklerine faydalı olsunlar istiyorum. Bunu kol olarak değil ancak yönetici olarak, yetki sahibi olarak yapabiliriz.

    Derneklerde kadınları görüyoruz gün yapıyorlar. Gün nedir? Ülkede kadınlara o kadar iş düşüyor ki biraz duyarlı ol. Çoluğunu çocuğunu, torununu düşün ve ülkedeki bütün sorunlara eğil. At kendini sokağa. Ülke gündemine duyarlı ol, oku, çalış hem evinde ekonomik özgürlüğünü al hem de siyaseti takip et. Bizi yönetenler neler yapıyorlar. Bu ülke zaten kötü durumda bunun için kadınların mutlaka derneklerde, siyasette, toplumun her alanında yer alması gerekiyor. Kimse demesin ki ‘ben bunu beceremem, yapamam’. Mutlaka herkesin yapacağı bir şey vardır. O anlamda kesinlikle bu ülkenin kadınlara ihtiyacı var.

    Suay ABAK/İSTANBUL

  • Aşık Hüdai Karaağaç Dergahı’nda anılacak

    Aşık Hüdai Karaağaç Dergahı’nda anılacak

    PİRHA- Karaağaç Alevi Bektaşi Dergahı 23 Kasım’da Aşık Hüdai’yi anacak. 

    Karaağaç Alevi Bektaşi Dergahı İstanbul Sütlüce’de bulunan dergahta Aşık Hüdai’yi anacak. 23 Kasım günü saat 14.00 ile 16.00 arası yapılacak olan anma etkinliğin sunum yapılacak. Konuk olarak Adil Ali Atalay, Süleyman Zaman ve Seydali Gönel katılacak.

    Sunumun ardından ise Murta Türkyılmaz ve Helin Erenler’in katılacağı müzik dinletisi gerçekleştirilecek. (HABER MERKEZİ)

  • ‘Alevi kurumlarında kadın olmazsa Alevilik olmaz’-VİDEO

    ‘Alevi kurumlarında kadın olmazsa Alevilik olmaz’-VİDEO

    PİRHA- Alevi kadınlarına tarihsel olarak “Yolda kadına biçilen rol nedir?” ve “Bu rol bugün yerine getirilemiyorsa nedenleri nelerdir? Nasıl aşılabilir?” şeklinde sorular sorduk. Dizi yazımızın bu bölümünde sorularımızı Siyasetçi-Gazeteci Çilem Küçükkeleş yanıtladı. “Alevilikte kurumlaşma kadına yer açmayan pozisyonda” diyen Küçükkeleş, Alevi kurumlarında kadın olmazsa Aleviliğin de olamayacağının altını çizdi. 

    Haberin Videosu

    Cemlerde, sohbetlerde “Yol kadındır, kadın mürşidi kamilullahtır” sözünü çokça duyarız. Yine “Alevilerde kadın erkek eşittir” sözü neredeyse her ortamda övünülerek dile getirilir. “Bizde kadın erkek yoktur herkes candır” sözlerini de çokça duyarız. Çoğunlukla da bu sözleri erkeklerin ağzından duyarız.

    Pratik gerçekten öyle midir? Öyleyse Alevi kadınlar neden Alevi örgütlenmeleri içinde belirgin bir noktada değiller? Neden söz ve yetki kademelerinde yer alamıyorlar? Neden renkleri, karakterleri sahaya yansımıyor? Gerçeğe biraz daha yakından bakmak için bu kez mikrofonu Alevi kadınlara bıraktık.

    Yazı dizimizin bu bölümünde sorularımızı Siyasetçi-Gazeteci Çilem Küçükkeleş‘e yönelttik.

    “ERKEKLERLE BİRLİKTE YOK EDİLMEYE ÇALIŞILDIĞIMIZ BİR TARİHİMİZ VAR”

    PİRHA: Tarihsel ve toplumsal olarak Alevilikte kadının yeri nedir ve nasıl bir seyir izledi?

    ÇİLEM KÜÇÜKKELEŞ: Önce PİRHA’ya teşekkür ederek başlayalım çünkü bir ilki yapıyor arkadaşlarımız. Uzun süredir ilgi duyulmayan, ‘bu toplumun kadınları ne söylüyor, ne düşünüyor?’ diye merak edilmeyen bir ortamda değerli bir çalışma yürüttünüz. Ben de zevkle takip ettim bu süreci. Hassasiyetiniz de hep dikkatimizi çekiyor. Olduğunuz yerde mutlaka bir kadına mikrofon tutmanız da kıymetli. Bu konuda PİRHA’nın çok önemli bir katkısı olduğunu düşünüyorum Alevi kadın mücadelesine ya da Alevi kadının fikrinin, vicdanının yansımasına.

    Tarihsel deyince aslında tarihte çok da besleneceğimiz, okuyacağımız bunun üzerine yapılmış bir çalışma yok. Ama ‘Nereden besleniyoruz?’ dersek yani özgün bir kadın çalışması yok. Ama bu inancın deyişlerinden, gülbenglerinden görüyoruz ki aslında Alevi kadınları bu inancın güneşi ve ayı. Nasıl Hakk Muhammed Ali’nin de tasvirlemesi güneş ve aysa Alevi kadının da tasvirlemesi güneş ve ay. Yazılan türkülerde kadınları tasvir ederken ya aya benzetirler ya güneşe. Bu da dehşet bir görsel güzelliktir aynı zamanda. Ama yetmez görsellik aya güneşe benzetmek de. Ay, aynı zamanda aydınlatandır. Gecenin en zifirinde doğan bir ay, karanlığın en son noktasında doğmaya çalışan bir güneş, aynı zamanda toplumların aydınlığı da demektir. Bu anlamda kıymetli benzetmeler üzerinden ve yaşamımızın içerisine yansıyan deyimlerden gidiyoruz. Yani Ana Fatma bereket olarak yansıyor, Zeynep Ana cesaret olarak yansıyor. Tarihte okuduğumuz Zarife, Bese aslında eşit durabilmenin yollarının geçmişte toplumumuzda ne kadar yaygın olduğunu, bir nevi eşiktekinden beşiktekine diye tasvir ettiği şeyin aslında eşitlenebildiğini ve bunu yapmak için de toplumun uzun dönemdir çok bedel ödediğini anlatıyor. Yani aslında sadece; ‘bir cemevimiz olsun’ diye ödedik, ‘Alevi’ dedik diye ödedik, ‘saz çaldık’ diye bedel ödedik değil aslında. Biz bir bütün yaşamı kurduk ve bu yaşamın bedelini ödedik. Bunlar da birer parçalarıydı. En önemli parçalarından biri eşit oturabilmekti. Bunun uzun yıllar bedelini ödedik. Özelde Kürt Alevilerinde diyeyim doğduğunuz andan itibaren Alevisinizdir. Bunun için bir törene, ritüele ihtiyaç yoktur. Bir çocuk dünyaya geldiğinde daha gözünü açmadan annesinin memesini arar. İlk yaşam pınarına, ilk annenin memesine geldiği an süte gelme aynı zamanda yola gelmedir de. Doğal olarak bir kadının koynunda başlar bu yola. Bir ritüelle, bir ziyarete götürerek değil, tabi ki dönemsel kutsamalar vardır ama doğduğunuz andan itibaren bu yola girmişsinizdir, bu yolun parçasısınızdır. Her parçası kadar kıymetlisinizdir. Ama tabi ki herkesin de durduğu yaş, alan, cins itibariyle de özelliklerinin olduğu bir yoldan bahsediyoruz. Okuduğumuz, anlatabileceğimiz çok büyük bir tarih yok kadınlar adına. Ama hissettiğimiz şey şu: Ne yapılmışsa aslında birlikte yapılmış. Bu tarihin en önemli parçalarından biri belki de bizi diğer toplumlardan farklılaştıran parçalarından biri bizim erkeklerimiz hiç bizim için savaşmamış ve ölmemişlerdir. Yani toplumlarda genelde öyledir ve ne yaşanmışsa, nasıl bir mücadele varsa kadınlar da dahil olmuşlar. Bunu çok net gözlemliyoruz ve böyle bir vicdani borcumuz da yok erkeklerimize. Yani ‘bizim için dövüştünüz, öldünüz’ diyebileceğimiz değil tam tersi birlikte öldüğümüz, yakıldığımız, sürgüne gönderildiğimiz, yok edilmeye çalışıldığımız ortak bir tarihimiz var. Bugün belki de en çok bu tarih üzerinden bir mücadele anlayışımız var diyebilirim.

    “ERKEKLERLE ASLA EŞİT DEĞİLİZ”

    Peki ne oldu da Alevi kadınlar sahneden çekildi. Çünkü Aleviler şöyle der ‘bizde kadın erkek eşittir.’ Gerçekten eşit midir?

    ÇİLEM KÜÇÜKKELEŞ: Asla eşit değiliz. Böyle bir kabul olduğu için de çok zorlandığımızı ifade edebilirim. Yani eşit gibi görmek, ‘miş’ gibi yapmak aslında Aleviliğin içinde olmayan şeydir. Yani hakikatte ‘miş’ yoktur. Hakikat tektir, gerçektir ve bugün büyük oranda gerçeğin inkarıyla karşı karşıyayız. En gerçeğin peşine düşen toplumlar kendi gerçekliklerini inkar eder hale geldiler. Biz de bu dünyada yaşıyoruz. Çevremizde oluşan hiçbir ideolojiden, hayattan, hiçbir farklılıktan bağımsız değiliz. Evimize kapanmış bir odanın içinde değiliz, koskoca dergah dediğimiz dünyanın içerisinde yaşanan bir sürü şeyin içerisindeyiz. Doğal olarak da kendi içimizde değişimlerimiz dönüşümlerimiz oldu. Bizi de etkileyen, kontrol altına almaya çalışan bu kadar yaygın bir kapitalizm varken herhalde biz sosyalizmi yaşamıyoruz bu dünyada. İçinde yaşıyoruz ve kendimizi koruduğumuz meseleler dışında eşit derecede etkileniyoruz. Bunu söyleyenlerin görmezden geldiği bir nokta daha var; bir Alevi köyünden ibaret değiliz biz, Türkiye’de yaşıyoruz. Kapımızdan çıktığımız andan itibaren bu düzen, toplum nasılsa eşit şeylerde yaşıyoruz. Aynı derecede çalışırken eziliyoruz, kadın olduğumuz için ötekileştiriliyoruz ve üstüne bir de inanç kimliğimiz gelince hem müthiş bir yalnızlık hem de ötekileştirme yaşıyoruz. Doğal olarak da dünya bizim mekanlarımızdan ibaret değil. Koca bir mekanda yaşıyoruz. Bir özgürlük varsa aslında o toplumun özgürleşmesiyle olacak bir şey yani Türkiye özgür mü? Türkiye’de kadınlar eşit mi ki Alevilerde de kadınlar eşit olabilsin. Bu direnç özelinde öyle bir noktaya geliyor ki aslında bir kadın mücadelesinin gelişmesini baştan reddeden, asla kabul etmeyen, bu kadar demokratik ve kendi içinde hakikatçi olanın var olan hakikati baştan reddetmesi pozisyonuna düşüyor ki bizim açımızdan şöyle bir mücadele alanı gelişiyor; Önce kabul ettireceğiz. Daha kabul etmiyor bu toplum bunu. Önce kabul ettireceğiz sonra kabul ettirdiğimiz yer üzerinden yürüyebileceğiz. Bu da kadın mücadelesini çok geriden başlatan bir şeye dönüşüyor. Yani Türkiye’de en sıradan birine mikrofon uzatsanız ‘bu ülkede kadınlar haksızlığa, emek hırsızlığına uğruyor’, ‘kadın olduğu için haksızlığa uğruyor’ der. Ama daha bunu diyemeyen bir Alevi toplumuyla karşı karşıyayız. Bu da hem yanıltıcı yani bu mücadeleyi ‘zaten özgürüz’ deyip geliştirmeyici bir pozisyona düşürüyor hem de aslında yanlış bir özgüvenle Alevi kadınını daha da hırpalayan bir pozisyona dönüşüyor. Ben katledilen Alevi kadınlarında bunun büyük bir payı olduğunu düşünüyorum. Özgürce bakıp aslında kendi özgüvenini, öz savunmasını bu toplum içinde yaşarken direncini de müthiş kıran aslında daha güçsüz hale getiren yani bu kadar güçlü Alevi kadınının daha güçsüz, saldırıya açık hale getirdiğini de düşünenlerdenim.

    “BAŞKANLIK ALEVİLİĞE ÇOK TERS BİR TERİM”

    Alevi kurumlarında, örgütlerinde kadın neden yer almalı?

    ÇİLEM KÜÇÜKKELEŞ: Bir defa en karşı olduğumuz şey yıkmak için olmalı. Biz iktidar meselesine karşı toplumlarız. Yani devletleşmemiş, iktidar olmamış ama kendi içinde de birlikte yaşamayı tasvir eden toplumlarız. Doğal olarak da bugün bizim kurumlarımızda iktidarlar, koltuklar, başkanlar oluştu. Başkanlık terimi bir defa Aleviliğe çok ters bir terim. Bizde hiç baş yok. Biz eşit oturup, eşit konuşmaya, halka olmaya çalışan toplumlarız. Doğal olarak da bu kurumlaşmamız da bizim hukukumuzla kurulmadığı için kendi içinde baştan kadına yer açmayan bir pozisyonda. Doğal olarak da bugünkü pozisyonda Alevi kurumlarının tüzüğe havale ettiği, tüzükte olmadığı için yapmadığı bütün her şey aslında Aleviliği de asimile eden bir pozisyona dönüşüyor. Doğal olarak da Alevi kurumlarında kadın olması aslında tek başına bir çözüm değil ama en reddettiği yerden itiraz ediyoruz ki ‘buralarda kadın da olmalı’ bunu söylerken ‘iktidar kadın olsun’ demiyoruz. Bu büyük bir yanılgı, çelişki olur. Birlikte olalım, birlikte yürüyelim, varsa yönetilecek bir durum birlikte helalleşelim, rızalaşalım. Doğal olarak da Alevi kurumlarında kadın bu çizgiyi çekmek için olmak ister. Yani buraya dönüştürmek için ister. Yoksa biz de başkan olalım, yönetelim, tek adamlığa tek kadın olarak oynayalım değil kast ettiğimiz şey. Kadınlar oldukça ben bu kurumların çok daha demokratikleşeceğini, insanlığın binlerce yıldır getirmiş olduğu kültürün adı vicdandır bence, çok daha vicdani hale geleceğini düşünenlerdeniz. O yüzden Alevi kurumlarında kadın olmadığı sürece asla bir demokratikleşme demeyelim Alevilik olmaz. Yani demokratikleşme derken belki demokrasi dünkü çocuk kalır Aleviliğin yanında. Yani çok değerlidir bir sistem olarak, bizim de birçok mücadele hak alanlarımız denk düşer ama bizde çok daha eski kökleri olan şeyi yaşatmamış oluruz. Doğal olarak da Alevi olamayız aslında.

    “YOLDA BİRLİKTEN BAHSEDECEKSEK ÖNCE KADINLARLA BİRLEŞİLMELİ”

    Peki Alevi kadınların özgün bir örgütlenme modeli yaratarak mücadele etmesi gerektiğinin ihtiyaç olduğuna inanıyor musunuz? Nasıl bir model öneriniz olabilir?

    ÇİLEM KÜÇÜKKELEŞ: Dünyada aslında birçok örgütlülüğün şöyle bir handikapı olduğunu düşünüyorum; kadını kadına havale eden, sadece oranın çözmesi gereken aslında yalnızlaştıran, yalnızlaştırırken Alevi kurumlarında bölücü bir hareketmiş gibi bir tutuma dönüştürülen bir hal var. Yani bir kadın mücadelesinden bahsediyorsanız aslında bölüyorsunuz gibi, bir kadın mücadelesinden bahsediyorsanız feminist bir tarzmış gibi algılanan, aslında onu da baştan mahkum etmeye çalışan bir hal var. Hem yalnızlaştırma hem de yöntem, tarz, ideolojik açıdan da tekleştirmeye çalışan bir hal var. Doğal olarak şuradan bakamayız; Alevilerin ayrıca mutlaka bir özgün kadın örgütlenmesi olmalı. Ama bu örgütlenmenin olabilmesi için belki kadınlardan çok erkeklerin mücadele etmesi, alan açması, anlaması, algılaması gerekiyor. Şöyle bir şey değil; biz feminist değiliz, içimizde tabi ki feminizm ideolojisine inanan kadın arkadaşlarımız var. Başka şeylere inanan kadın arkadaşlarımız var ama Alevi kadın mücadelesinin doğru anlaşılması gerektiğini düşünüyorum. Yani bütün diğer kadın ideolojileri musahibimizdir. Ama bizim kendi tarz, yol ve yöntemimizin de kaynağı Aleviliktir. Doğal olarak da aslında burada yaptığımız her şey aynı zamanda inanca hizmete dönüşür. Her kadının kendini ifade edebilmesi aynı zamanda Aleviliği ifade edebilmesi, Alevilikle ilgili mücadele verebilmesi, güçlenmesi anlamına gelir. Buna da en çok ihtiyacı olan bence erkekler. ‘Bitmesin bu inanç, yaşatalım mutlaka’ diyorlarsa eğer tarlası burası. Buraya ürün ekilirse gerçekten bir şey çıkar. Şunu gözardı etmemek gerekiyor; bu inanç en çok kadınından müdahale gördü. Üzerine en çok konuşulanı kadınıydı, ahlaksız ilan edildi, kirli ilan edildi. Bir toplum onun üzerinden ötekileştirildi. O zaman en darbe yediği yerden ayağa kalkabilir. Darbe buradansa buradan ayağa kalkabilir. O yüzden de bunun için herkesin çok özel çaba göstermesi gerekiyor. Yani Alevi kadın mücadelesi öyle sadece Alevi kadınların üzerine atılacak ‘ne haliniz varsa görün’ diyecek ya da ‘tutun koparabiliyorsanız’ diyebileceği bir şeye asla dönüşmemeli. Yani bu ayrılıkçı değil tam tersi yolda birliğin en özcesidir bence. Yolda birlikten bahsedeceksek eğer önce kadınlarla birleşilecek. Yoksa yolda birlik iki, üç, beş, on kurumun bir araya gelip protokol imzalaması değil. Yolda birlik toplumun kendisiyle bir olmadır. Bir olmanın önündeki en büyük engel kadınla bir olmamadır zaten. Doğal olarak da buradan kurulup yürütülmeli ve Alevi kadınının güçlenmesi, ifade edebilmesi, vicdanıyla katılabilmesi demek aslında Aleviliğin de bu coğrafyada yaşayabilmesi anlamına gelir.

    “ERKEKLER ÇOK SEVDİ MEZAR BEKÇİLİĞİNİ”

    Tarihten bahsettik başında mesela Bese, Zarife bizim için çok örnek kişilerdir. Ama üzerine ekleyebildiğimiz var mı yeni dönemde yok, aynı koşullar yok yani. Alevilik bir toprak gibi sürekli eşeliyoruz, deyiş çıkarıyoruz içinden, geçmişte ne yaşamışsak çıkarıyoruz. Bu son nesil biz çok eşeledik toprağı. Bir şey bırakmadık neredeyse her şeyi tükettik. Öyle bir noktaya geldi ki ben adını biraz mezar bekçiliği olarak adlandırıyorum. Biz sadece mezarlara bekçilik yaptık. Peki ‘biz ne bırakıyoruz bu toprağa? Ardıllarımız neyi eşeleyecek, neyin üzerinden yürüyecek?’ kısmında son 20-30 yıldır büyük bir boşluk olduğunu düşünüyorum. Ben Mahsuni Şerif öldüğünde çok üzülmüştüm. Yani ürettiği şey aslında sondu. Son üretenlerdendi. Mutlaka bir yerlerde tek tek hala üretenler var ama derli toplu Aleviliğin manası kaybolmadan hala söyleyebilen ozanlardan biriydi. Çok isterdim bin yıl yaşasın hep söylemeye devam etsin. Bizim de son dönemlerde bırakabildiğimiz bir şey yok yani. Pir Sultan Abdal var olan şiirlerinin hepsini kendisi yazmadı biz biliyoruz. Ama yazan da o manayı hiç bozmadı. Sanırsınız tek kalemden çıkmıştır ama binlerce kalemden çıktı o deyişler. Fakat mana hiç bozulmadı. Biz şimdi o manayı bozmayan, bu toprağa ektiğimiz bir şey var mı yok belki. Erkekler çok sevdi bu mezar bekçiliğini. Kadınlar olarak da en çok tartışacağımız şey bu. Biz mezar bekçiliği mi yapacağız yoksa bizim mezarımıza da sahip çıkacak ardıllar mı bırakacağız? Önümüzdeki en büyük soru işaretlerinden birinin bu olduğunu düşünüyorum.

    “HAK DİVANIYLA YÜRÜYEBİLİR Mİ BİZİM KURUMLARIMIZ?”

    Alevi kadın meclisleri tartışmaları var, kurumlarda eş başkanlık tartışmaları var. Bu konularda ne söyleyebilirsiniz?

    ÇİLEM KÜÇÜKKELEŞ: Ben eş başkanlığı kıymetli buluyorum. Şu son dönemde yaşadığımız şeytanlaştırılmaya, terörize edilmeye çalışılan haline çok sahip çıkmak gerekiyor. Ama ‘biz böyle bir sistem istiyor muyuz?’ sorusunu tartışmaya ihtiyacımız var. Meclis daha demokratik bir alandır her alanın meclisi olmalı bence. Ama eş bakanlık meselesinden ziyade benim kişisel olarak fikrim şudur: ‘Hak divanıyla yürüyebilir mi bizim kurumlarımız’. Aslında iki kişinin de değil daha çok sayıda kişinin birlikte söyleştiği, kararlaştığı, bunu da toplumla mutlaka paylaştığı helalleştiği, razılaştığı bir noktaya gidebilir mi? Türkiye Alevi hareketi çevresindeki diğer ideolojik hareketlerden çok etkilendi. Oysaki temennimiz şuydu ki tam tersi o ideolojik hareketleri de güçlendiren, yeni bir kanal açan, yeni bir sözle buluşturan bir pozisyona gelsindi. Türkiye sol hareketleri açısından da şöyle bir pozisyon vardı: Dünyanın en uzak köşesindeki iyi, güzel bir şeyin lafını ettiler ama bu coğrafyanın, bu toprakların doğurduğu Alevilikten yeterince beslenemediler, yeterince dikkatleri orada olmadı. Yani kendinden olanı görmeyip daha batıya bakan bir pozisyona dönüştüler. Doğal olarak da geçen sürenin iyi değerlendirmesini yapıp aslında öyle bir şey gelişmeli ki Alevi hareketinde tüm diğer yapılara, partilere, ideolojilere de örnek olacak bir pozisyonda olmalı. Bu toplum böyle ileriydi çünkü. 150 yıl önce felsefe yapıyordu cemlerinde. Doğal olarak da taklitten ziyade kendi formülünü üreten bir yere mutlaka oturmalı diye düşünüyorum. Ama kadın mücadelesinin kazandığı her alana da çok sahip çıkmak gerekiyor. Bunu feministler açısından da sosyalist hareketler açısından da Kürt kadın hareketi açısından da kazandığı, başardığı her şey aslında kadının başarısıdır zaten. Bugün bir belediye başkanı sadece başkan değil eş başkanı ve bir kadın varsa bundan ben de kadın olarak müthiş derecede hem mutluluk duyarım hem de o alanda kendi yaşamıma uygun bir sürü şey bulurum. Erkekten çıkmıştır çünkü artık orası kadının da var olduğu bir yerdir. Ama dediğim gibi kendi modelini bulma, kurma noktasında bir şey gelişmeli ki Türkiye’de gelişen Alevi kadın hareketi olmadı. Bu çok acı bir şey. Bir defa bir araya gelip söyleşmekte bile çok kez eksik kaldı. Çok az çalıştay, toplantı kısmında oldu ama bunu bir örgütlülüğe çevirmedi. Ben özgün örgütlülüğe çok inanıyorum; bizim farklılıklarımız var erkeklerden. Yani fiziksel, beyinsel, vicdansal bir sürü alanda farklılıklarımız var. Birbirimizle konuşacağımız, birbirimizi güçlendireceğimiz alanlara çok ihtiyacımız var. Ama bu kopup gidip ayrılıkçı bir hareket meselesi de değil. Tam da buradan güçlenip de kendi yapısını güçlendiren bir pozisyona dönüşmeli. O yüzden de dediğim gibi özgün yapılara, meclislere çok ihtiyaç var ama bunu henüz söyleşmesini bile başaramamış haldeyiz. Avrupa’da bir Alevi kadın hareketi var. Çok kıymetli ama ona da yaklaşımda şunu çok hissediyor insan; ayrılıkçı bir hareket, ‘hadi kadınlar başarabiliyorsanız bakın başınızın çaresine’ diyen, çok büyük ekonomiler içerisinde çok küçük bütçelerle iş yapmaya çalışan, yeterince de alan açılmayan bir pozisyonda olduğunu ama Türkiye’yi de etkileyecek ciddi bir mücadelenin orada geliştiğini görüyorum ben. İletişimde olmak Türkiye ile de bağını kurmak, Türkiye’nin de Avrupa’yla bağını kurmak, bunu bir Alevi kadın meclisine dönüştürmek hepimizin hayalidir, ihtiyacıdır. Bir araya geldikçe güçlenebiliriz, yoksa erkekler hepimizi tek tek avlamaya devam ediyorlar.

    (HABER MERKEZİ)

    İlgili Haberler:
    1-Menşure Doğan Ana: Kadın İtikadı Sürdürendir-VİDEO
    2-‘Pratikte Erkekle Eşit Değiliz’-VİDEO
    3-‘Kadın, Hem Yol’un Sonu Hem De Başıdır’-VİDEO
    4-‘Erkekleri Yol’a Verdikleri İkrarı Tutmaya Davet Ediyorum’-VİDEO
    5-‘Sıra Posta Oturmaya Gelince Kadının Yeri Yok; Kurumlar Erkek Egemen-VİDEO
    6-‘Biz Alevi Kadınlar Eşitsizliği Kabul Etmiyoruz’-VİDEO
    7-‘Alevi Kadının Kurtuluşu Aleviliğin Kurtuluşudur; Çünkü Yol Anadır’
    8-‘Kurumlarda Canla Başla Çalışan Kadınlarımız Yönetimlerde Yok’-VİDEO
    9-‘Kadının Bir Eli Beşik, Diğer Eli Dünyayı Sallar’-VİDEO
    10-‘Alevi Kurumlarında Kadın Yoksa, Aleviliği Konuşmanın Da Ciddiyeti Yok’
    11-‘Talip Kadınlar Da Ana’yı Aramaz Oldu’-11-VİDEO
    12-‘Kadınlar Aktif Olup “Ben De Varım” Desinler’
    13-‘Meydanda Gönül Birlemeye Gelenler Hep Kadınlar’-13 VİDEO
    14-‘Karar Alıcıların Erkeklerden Oluşması Alevilik Için Büyük Tehlike’-VİDEO
    15-‘Dedelerimiz Bencil Davranıyor; Anaları Ceme Çağırmalılar’-VİDEO
    16-‘Alevi Kurumlarındaki Yapı Kadınları Çok Dışlıyor’-VİDEO
    17-‘Alevi Kadınların Sahnesi Erkeklerce Işgal Edildi’-VİDEO

  • ‘İmam koğuşları gezerken, ben pir ile camın arkasından konuştum’

    ‘İmam koğuşları gezerken, ben pir ile camın arkasından konuştum’

    PİRHA- Geçtiğimiz Ekim ayında cezaevinden tahliye edilen KHK ile kapatılan Tv10’nun  programcısı Diren Keser, cezaevinde inancını sürdürebilmek için verdiği mücadeleyi anlattı. Keser, “Ayrımcılık ve tanınmama her yerde olduğu gibi cezaevlerinde de kendisini gösteriyor. İslam inancının temsilcisi olan imam koğuşları gezebiliyorken ben dedeyle camların arkasından ve telefonla konuştum” dedi. 

    Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile kapatılan Alevilerin kanalı Tv10’un programcısı Diren Keser, 2 Temmuz 2019’da tutuklanarak Mersin Cezaevi’ne gönderilmişti. Bir süre sonra Tarsus T Tipi Cezaevi’ne sevk edilen Keser, 26 Ekim’de serbest bırakıldı.

    Alevi inancına mensup olan Keser, cezaevinde inancını yaşayabilmek için Alevi dedesiyle görüşme talep etmişti. İlk olarak taleplerine karşılık alamayan Keser, cezaevinde Hızır ve Muharrem orucu tutmuştu.

    Keser ile tutukluluğu boyunca inancını sürdürme çabalarını ve uğradığı hak ihlallerini konuştuk.

    BİR BÜTÜN OLARAK GAZETECİLİK FAALİYETİM YARGILANDI

    Gözaltı sürecinde ve sonrasında bir bütün olarak gazetecilik faaliyetinin yargılandığını ifade eden Keser’e yaptığı haberler, çalıştığı televizyon ve radyolarda hazırladığı programlar suçlama olarak yöneltilmiş.

    Cezaevinin kendisinin başlı başına bir hak ihlali olduğunu kaydeden Keser, “Toplumu bilgilendirmek için haber yapıyorsunuz, program sunuyorsunuz karşılığı cezaevi oluyor. Kabul edilir bir durum değil. Bundan dolayı orası saray da olsa bir cezalandırma aygıtına dönüşen her yer hak ihlaline açık alandır. Bazı yerlerde az, bazı yerlerde fazla ama hepsi cezalandırma mantığına göre kurgulanan yerler olduğundan temel mantık aynı” diye konuştu.

    Keser, cezaevinden çıktığı ilk anları şöyle anlattı:

    “Dönüp geriye baktım ve ‘bu mekanlar en yakın zamanda akademilere dönüştürülmeli’ dedim. Tabi demir kapıları, parmaklıkları ve tel örgüleri kaldırarak. İlk gökyüzüne baktım, sonsuzluğunu içime çektim, toprak kokusuyla beraber.”

    “RÖPORTAJIMIZ TEL ÖRGÜLERE TAKILDI”

    Cezaevindeyken gazeteciliği özlediğini belirten Keser, gazeteci Hüseyin Akyol’a bir röportaj göndermiş. Keser, “Dışarından içeriye röportajlar yapılıyor. Ben de ‘Acaba biz içeriden içeriye bir röportaj yapabilir miyiz?’ diye düşündüm. Ama ulaşmamış olmalı ki cevap gelmedi. Yani anlayacağın röportajımız tel örgülere takıldı” dedi.

    CEZAEVİNDE BİR HIZIR BİR DE MUHARREM GEÇİRDİ

    Hızır orucunu ve Muharrem orucunu cezaevinde tutmak zorunda kalan Keser, Muharrem orucu tuttuğu süre boyunca gerekli koşulların sağlandığını söyledi. Cezaevine ilk girdiği günden itibaren Alevi inancına mensup olduğunu belirten ve taleplerini sözlü ve yazılı olarak ileten Keser, inancını sürdürebilmek için Alevi dedesiyle görüşme talep etmişti. İlk olarak bu talebine karşılık bulamayan Keser, sürdürdüğü dede talebi mücadelesini şöyle anlattı:

    “MERSİN CEMEVİ DİYE BİR İNANÇ MERKEZİ YOKMUŞ!”

    “Cezaevlerinde Sünni yurttaşlar için imam belli aralıklarla odaları ziyaret ediyordu. Ben de ‘Neden bir Alevi piri beni ziyaret etmiyor. Buna kim ve ne engel olabilir?’ sorularını sorarak başladım. Öncesinde Veli Büyükşahin, Veli Haydar Güleç, Kemal Demir, Eren Erdem gibi Alevi canların pir talepleri (özellikle pir diyorum) kamuoyuna yansımıştı. Ancak olumlu cevaplar alınmamıştı. Kendim de benzer bir durumu yaşayınca ben de bu sürece başladım. Yazdığım dilekçede Alevi inancına mensup olduğumu ve Mersin Cemevi’nden Pir (Ana-Dede) talep ettiğimi belirttim. Belli bir zaman geçmesine rağmen herhangi bir cevap verilmedi. Dilekçeyi tekrarladım ve olumlu veya olumsuz mutlaka cevap verilmesini istedim. Sözlü olarak gelen cevapta ‘Müftülük ile görüştüklerini ve Mersin Cemevi diye bir inanç merkezi olmadığını bildirdiklerini’ söylediler. Ben de zaten sorunun bu olduğunu, cemevlerinin Alevilerin inanç merkezi olduğunu ve buna müftünün ya da başka bir merciinin karar veremeyeceğini belirttim. Avukatım Mert Bilge Demir ile yaptığım görüşmenin ardından dilekçeyi tekrar yazdık ve hukuksal olarak süreci başlattık. Yapılan görüşmeler ve yazışmalar sonucunda talebimiz kabul edildi.”

    “İMAM KOĞUŞLARI GEZEBİLİYORKEN BEN DEDEYLE CAMLARIN ARKASINDAN GÖRÜŞTÜM”

    Türkiye’deki Aleviler açısından tarihte bir ilk olan bu görüşmenin diğer inançlarla eşit şekilde gerçekleşmediğini dile getiren Keser, “Ayrımcılık ve tanınmama her yerde olduğu gibi cezaevlerinde de kendisini gösteriyor. Sünni inancın temsilcisi olan imam, koğuşları gezebiliyorken ben dedeyle camların arkasından ve telefonla konuştum. Cezaevlerinde Alevi diye bir gündem yok bile. Taleplerimin şaşkınlıkla karşıladığını gelen yetkililerden görebiliyordum. Önceliğimiz görünür olmak ve kabul ettirmekti. Bu başarıldı. İmam, müslüman için cezaevinde görevlendiriliyorsa Alevi için de pekala cemevinden dede gelebilirdi. Resmi evraka Alevi dedesi yazdırmak şimdilik ama şimdilik başarıydı. Camın iki yanında görüşmek yeterli değildir. Ancak muhataplık anlamında önemliydi” dedi.

    “ALEVİ KURUMLARI SÜRECE MÜDAHİL OLMALI”

    Görüşmenin ilk olması açısından önemli olduğuna dikkat çeken Keser, “Ben şu an dışarıdayım fakat yüzlerce belki binlerce Alevi inancına mensup insan cezaevlerinde. Alevi kurumları bu sürece müdahil olmalı ve Adalet Bakanlığı nezdinde yönetmeliklerde değişikliği hedefleyen bir süreci yürütmeli. Bir Alevi nerede yaşıyorsa ve inancını yerine getirmede sıkıntı çekiyorsa Alevi kurumları bunu kendine dert etmelidir. Kaldı ki cezaevleri daha hassas olunması gereken yerler. Bundan dolayı tek başına bir örnek veya bir cezaeviyle sınırlı kalmamalı, bütün cezaevlerinde benzer uygulamaların can cana niyaz olunarak hayata geçirilmesi sağlanmalıdır” dedi.

    “GAZETECİLER BASKILARA RAĞMEN GAZETECİLİK YAPMAYA DEVAM EDECEK”

    Gazetecilerin ve gazeteciliğin tüm iktidarlar tarafından baskı altına alınmak istendiğini bunların bazılarının ölüm ve kayıplarla sonuçlanırken bazılarının da özellikle yakın tarihimizde olduğu gibi cezaevi ile sonuçlandığını kaydeden Keser, sözlerini şöyle sonlandırdı:

    “Her ne kadar gazetecilik ve gazeteciler istatistiklere sığdırılamayacak noktadaysa da dünyada en çok gazetecinin cezaevine konulduğu ülke Türkiye. Türkiye’de genel olarak gazeteciliğe bakış değişmediği ve gazeteciler de gazeteciliğin gereği olan hakikati toplumla buluşturduğu müddetçe bu süreçler ne yazık ki yaşanacak. Bazı yıllar azalacak bazı yıllar artacak ama her zaman var olacak. Ancak gazeteciler tüm bu baskılara rağmen gazetecilik yapmaya devam edecek.”

    Suay ABAK/İSTANBUL

  • Silivri’de hayvan katliamı devam ediyor

    Silivri’de hayvan katliamı devam ediyor

    PİRHA- Silivri’de köpeğe tecavüz edilmesi ile başlayan olaylar şimdi de kedilerin zehirlenerek katledilmesiyle devam ediyor. 

    Silivri Kiptaş 2. Etap konutlarında yaklaşık 40 gün önce bir köpeğe tecavüz ettiği iddia edilen şahıs şahitlerin ifadesine rağmen serbest bırakılmıştı. Bu olayın ardından o mevkide bulunan kedilerin tek tek kaybolduğu ve zehirlendiği iddia ediliyor.

    Bölgede yaşayan yurttaşlardan gelen bilgilere göre onlarca kedi sokaklarda ölü bulundu. Kedilerden 3 tanesini veterinere götüren yurttaşlara kedilerin zehirlendiklerini bildirildi.

    Geçtiğimiz gün bir toplantı yapan hayvanseverler, yerel demokrasi güçleri 17 Kasım Pazar günü kitlesel bir basın açıklamasıyla konuyu kamuoyuna anlatmaya karar verdi. (HABER MERKEZİ)

  • İzmir’de Alevi yurttaşın evinin işaretlenmesi meclis gündeminde-VİDEO

    İzmir’de Alevi yurttaşın evinin işaretlenmesi meclis gündeminde-VİDEO

    PİRHA- İzmir’de Alevi yurttaşın kapısına “Alevilere ölüm” yazılması ve çarpı işareti konulmasını mecliste dile getiren HDP’li Ali Kenanoğlu, “Biz bunu IŞİD’le sınır komşusuyken çok yaşadık. Bütün o dönemin haberlerine bakın, birçok Alevi köyünde, mahallesinde, büyükşehirlerde Alevilerin yaşadığı yerlerde bu tür işaretlemeler vardı. IŞİD’ler yeniden bize komşu mu oldular?” dedi. 

    Haberin Videosu

    İzmir’de yaşayan Yalçın Acar isimli Alevi yurttaşın evinin kapısına “Alevilere ölüm” tehdidi yazılarak çarpı işareti konulmuştu.

    “IŞİD’LE YENİDEN KOMŞU MU OLDUK”

    Konuyu meclis kürsüsünde dile getiren HDP İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu, “Biz bunu IŞİD’le sınır komşusuyken çok yaşadık. Bütün o dönemin haberlerine bakın, birçok Alevi köyünde, mahallesinde, büyükşehirlerde Alevilerin yaşadığı yerlerde bu tür işaretlemeler vardı. Uzun süre bu yönde haber çıkmıyordu, ne hikmetse dört gün öncesinde yine başladı. IŞİD’ler yeniden bize komşu mu oldular, nedir bu durum, biz bunu anlamaya çalışıyoruz” diye konuştu.

    “YAPILAN TEL AÇIKLAMA ‘ÇOCUKLAR YAPMIŞTIR’”

    Ev işaretlemeleriyle ilgili olarak Alevi toplumuna ve kamuoyuna herhangi bir açıklama yapılmadığına da vurgu yapan Kenanoğlu, “Yapılan tek açıklama da ‘Çocuklar yapmıştır’ yönündeydi. Ancak bu insanların duydukları kaygılar ve korkular var, bunun giderilmesi için bu işin sorumlularının ortaya çıkarılması gerekiyor ki biz Aleviler de bilelim ki ‘Ya bu hakikaten riskli bir durum değilmiş, iki çocuğun işiymiş’. Bunlar yapılması gereken ve ortak yaşamın oluşturulmasında olması gereken konulardır. Biz bunların takipçisi olmaya devam edeceğiz” dedi. (HABER MERKEZİ)

  • Antalya’da dört kişilik bir aile intihar etti

    Antalya’da dört kişilik bir aile intihar etti

    Antalya’da bir evde aynı aileden ikisi çocuk dört kişinin cansız bedeni bulundu. Evde siyanür bulgularına rastlanırken baba Selim Şimşek’in, mektubunda maddi sıkıntı çektiğini ve 9 aydır çalışmadığını yazdığı belirtildi.

    Antalya’da aynı aileden ikisi çocuk dört kişi evlerinde ölü bulundu. Konyaaltı Siteler Mahallesi’ndeki bir evde yaşayan aileden haber alamayan yakınları, polisten yardım istedi. Bunun üzerine eve giden polis ekipleri, 2 ve 7 yaşındaki ikisi çocuk, 4 kişinin cansız bedenini buldu. AFAD’a bağlı Kimyasal Biyolojik Radyolojik Nükleer Tehditler ve olay yeri inceleme ekiplerinin dairede yaptığı incelemede siyanür bulgusuna rastlandı.

    Selim Şimşek (36) ve Sultan Şimşek’e (38) çifti ile çocukları Ceren (9) ve Ali Çınar Şimşek’in (5) cansız bedenlerinin bulunduğu daireye ilk giren 3 polis memuru ile 3 sağlık görevlisi, kokudan etkilenince hastaneye kaldırıldı. Polis ve sağlık görevlilerinin durumunun iyi olduğu, tedbiren gözetim altında tutuldukları kaydedildi.

    Gelen sağlık görevlileri yaptıkları incelemede Şimşek ailesinin siyanür zehirlenmesine bağlı ölmüş olabileceğini belirtti. Bunun üzerine polis ekipleri, diğer dairelerin kapısını çalarak binayı boşalttı. Sokak trafiğe ve yaya geçidine kapatıldı.

    EVDE MEKTUP BULUNDU

    Eve sabah saatlerinde bir kargo geldiği belirtirken, polis evde yaptığı incelemede, Selim Şimşek’in bıraktığı bir mektup buldu. NTV’nin haberine göre, baba Selim Şimşek’in, mektubunda maddi sıkıntı çektiğini, dokuz aydır çalışmadığını yazdığı belirtiliyor.

    AFYON’DAN ÖZEL EKİP İNCELEMEDE BULUNDU

    İl Emniyet Müdürlüğü Olay Yeri İnceleme Kimlik Tespit Şube Müdürlüğü, Afet ve Acil Durum Müdürlüğü (AFAD) ekipleri özel kıyafetler giyerek binada ve çevresinde inceleme başlattı. Dairede siyanür bulunup bulunmadığının tespiti için Afyon’dan Kimyasal Biyolojik Radyolojik Nükleer Tehditler (KBRN) ekibi talep edildi.

    EVDE SİYANÜR BULGUSU

    Ekiplerin dairede yaptığı incelemede siyanür bulgusuna rastlandı. Şimşek ailesinin cenazeleri inceleme tamamlandıktan sonra otopsi yapılmak üzere Antalya Adli Tıp Kurumu morguna gönderilecek.

    Geçtiğimiz günlerde İstanbul Fatih’te bir evde de dört kardeş maddi sıkıntılar yüzünden siyanür içerek intihar etmişti.

  • Van’ın İpekyolu Belediyesi’ne kayyım atandı

    Van’ın İpekyolu Belediyesi’ne kayyım atandı

    Van’ın İpekyolu Belediyesi Eş Başkanı Azim Yacan’ın gözaltına alınmasının ardından, görevden alınarak yerine kayyım olarak İlçe Kaymakamı Sinan Aslan atandı.

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) yönetimindeki Van’ın İpekyolu Belediyesi Eş Başkanı Azim Yacan, İçişleri Bakanlığı tarafından görevden alındı. Yacan’ın yerine kayyım olarak İlçe Kaymakamı Sinan Aslan atandı.

    Dün sabah saatlerinde gözaltına alınan belediye eş başkanları Azim Yacan ve Şehzade Kurt’un da gözaltı sürelerinin uzatıldığı öğrenildi.

    HDP’liler tarafından belediye hizmet nöbeti de dünden bu yana devam ediyor. Nöbette olan partililere dün gece saat 01.30’da belediyeye kayyım atandığı bildirildi.

    İpekyolu Belediyesi ile kayyım atanan HDP’li belediye sayısı 16’ya yükseldi. 31 Mart seçimlerinden sonra HDP’nin Van’da kazandığı Büyükşehir Belediyesi ile birlikte toplam 5 belediyeye kayyım atanmış oldu. Kentte HDP’nin kazandığı 3 belediye eş başkanına KHK’li olduğu gerekçesiyle mazbataları verilmemişti.

  • 09 KASIM 2019 CUMARTESİ-GÜNDEM

    09 KASIM 2019 CUMARTESİ-GÜNDEM

    -Gözaltında kaybedilen yakınlarının akıbetini arayan ve adalet isteyen Cumartesi Anneleri, 763. haftada da eylemlerine devam edecek. GÖRÜNTÜLÜ

    -İHD Cezaevi Komisyonu’nun hasta tutukluların durumuna ve cezaevlerinde yaşanan hak ihlallerine dikkat çekmek amacıyla düzenlediği F Oturması eylemi 398. haftada da sürecek. GÖRÜNTÜLÜ

  • HDP’li Özen’den Mecliste basın toplantısı: Kayıtsız kalmayacağız

    HDP’li Özen’den Mecliste basın toplantısı: Kayıtsız kalmayacağız

    PİRHA – HDP İstanbul Milletvekili Zeynel Özen, Alevi toplumuna yönelik baskı ve asimilasyona dair 16 Kasım’da İstanbul’da yapılacak toplantıya çağrı yaptı. Özen, “Çatı örgütleri olarak, bizlere yaşam hakkı tanımayan faşizme karşı safları sıklaştırıp, bir olup, iri olup, diri olabilmek için Garip Dede dergahı önünde gerçekleştireceğimiz buluşmaya tüm canları bekliyoruz” dedi.

    HDP İstanbul Milletvekili Zeynel Özen, Alevilere yönelik artan baskı ve asimilasyona karşı TBMM’de basın toplantısı yaptı. Toplantıya AABK Onursal Başkanı Turgut Öker de katıldı.

    Özen, devlet nezdinde gelişen baskı politikalarının her geçen gün kapsam alanını genişleterek devam ettiğine vurgu yaparak Kars’ın Sarıkamış ilçesine bağlı Aşağısallıpınar Köyü’ne zorla yapılmak istenen camiye işaret etti.

    “BÖLGENİN DOKUSUNU BOZMAK AKP’ YE NASİP OLDU”

    Özen, “Alevi köyü Aşağısallıpınar’a 1913 yılından bu yana cami yapılmaya çalışılmasına, köylüler yıllarca direnerek karşı çıkmıştır” diyerek şöyle devam etti:

    “Fakat yıllardır yapılamayan bu camiyi uygulamaya geçirip, bölgenin kültürel dokusunu bozarak asimile etme projesi AKP iktidarına nasip olmuştur. Aşağısallıpınar köyü muhtarı Kutlay Emelet; cami yapımında kimseye danışılmadığını belirtip Sarıkamış Kaymakamı’nın, ‘Bu köye cami yapılacak. Camisiz hiçbir köy kalmayacak’ dediğini hatırlatarak isyan etmiştir. Ülkenin dört bir yanına dağılan köylüler de bu asimilasyon çalışmasına asla boyun eğmeyeceklerini belirtmiştir.”

    Özen’in gündeminde olan bir diğer başlık da Adıyaman’ın Gölbaşı ilçesindeki Belören Çok Programlı Anadolu Lisesi Müdürü Abdullah Özbay ve rehber öğretmen Gökhan Öksüz’ün Alevi öğrencilere namaz kılmaları için baskısı oldu.

    “OKUL YÖNETİCİLERİ HAKKINDA SORUŞTURMA YAPILSIN”

    Özen konuya dair şöyle konuştu:

    “Öğrencilerin velileri, namaz kılmayan öğrencilerin notlarının düşürüldüğünü ve kız öğrencilere beden eğitimi dersinin yasakladığını iddia etmektedirler.

    Adıyaman Alevi Kültür Derneği Başkanı Cafer Koca, ‘Kimse kimseye zorla din öğretemez’ diye tepki göstererek, menzil tarikatına ait Semerkand dergilerinin öğrencilere verildiği ve evlerinde okunmasının istendiğini belirtmektedir. Öğrenciler şikâyetini ailelerine duyurarak, Okul Müdürü ve Rehber öğretmenin Alevi öğrencilere, ‘Hz. Ali namaz kılıyordu siz niye namaz kılmıyorsunuz’ diye kızdığını, psikolojik olarak çöktüklerini, baskının bir an önce bitmesini talep etmelerine rağmen buna sebep olan kişiler hakkında herhangi bir işlem yapılmamıştır.”

    “ÖKER’İN YURTDIŞINA ÇIKIŞ YASAĞI YENİ DAVALARLA DEVAM ETTİRİLİYOR”

    Özen, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) Onursal Başkanı Turgut Öker’e yönelik soruşturmalara da değinerek sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Öker, Mehmet Sağır tarafından atılan iftiralar ihbar kabul edilip gözaltına alınmış ve ardından serbest bırakılmıştı. Sonrasında 24 Ekim tarihinde sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek başka bir soruşturma gerekçe gösterilerek SMS davetiyle ifadeye çağrılmıştır. Gecikmeksizin avukatıyla birlikte davete icabet ederek İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurmuştur. 2014-2015 yılına ait (genel başkanlık dönemini kapsayan süredeki) sosyal medya paylaşımları iddiasıyla hakkında “Yurtdışına çıkmamak suretiyle adli kontrol hükümlerinin uygulanması” kararı verilmiştir. Dün daha yeni açılan 2 dava ile bu davaların sayısı artırılıp, yurtdışı yasağı yeni davalarla devam ettirilmektedir.

    Öncelikle Turgut Öker uzun yıllardır Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu’nun genel başkanlığını ve Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu’nun kurucu genel başkanlığını yapmıştır. Halen de onursal başkanlığını yapmaktadır. 2015 yılında milletvekili seçilmiş, seçimlerin yenilenmesi nedeniyle bu hakkını kaybetmiştir. 2018 seçimlerinde de milletvekili adayı olarak gösterilmiş, listelerin açıklanmasından bir kaç gün önce düşünce ve ifade özgürlüğünü ihlal eden bir karar neticesinde YSK tarafından milletvekilliği engellenmiştir. Bu süreç zarflarında yüzlerce kez yurtdışına çıkmış, dünyanın birçok şehrinde konuşmacı olarak sivil toplum faaliyetlerine katılmıştır. Hatta en son 24 Ekim tarihinde kendisine gelen SMS’in ertesi günü İsveç’te bir etkinliğe katılıp Ülkeye dönmüş ve akabinde ifadeye gitmiştir. Turgut Öker, hakkında daha önce 7 soruşturma başlatılmış, 5’i için hava alanlarında gözaltına alınmış ve kendisinin haberi olmadan ve herhangi bir bildirimde bulunulmadan yapılan yakalama işlemleri hariç bunların hepsine icazet etmiştir. Görüldüğü üzere; yurtdışı çıkış yasağına gerekçe gösterilen nedenlerin aksine Turgut Öker’in kaçma tehlikesinin ve niyetinin olmadığı çok açıktır. Alevilerin iradesinin kırılması için verilen bu karar; Turgut Öker şahsında tüm Alevilere yapılmış bir operasyondur.

    Ayrıca Turgut Öker hem Türk hem Alman vatandaşı olup, uzun yıllardır Avrupa’da yaşamasından ötürü, akrabaları, sosyal ilişkileri, ticari ilişkileri yoğun bir şekilde her iki ülkede de devam etmektedir. Kendisi halen Türkiye’de daha çok bulunmasına rağmen annesi, babası ve kardeşleri dahil 7 sülalesi Almanya’da yaşamaktadır. Kendisi de geçirmiş olduğu 2 ağır ameliyattan dolayı yurt dışında düzenli olarak fizik tedavisi görmektedir.

    Bu karar; Türkiye Cumhuriyeti olarak imza attığımız İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 13/2 maddesinde belirtilen seyahat hakkına, AİHS’nin 6. Maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkına, Anayasa’nın 23. Maddesinde düzenlenen ‘yerleşme ve seyahat hürriyetini’ hakkına, Anayasa’nın 23. Maddesinde düzenlenen ‘ailenin korunması’ ilkesine, AİHS’nin 8. maddesinde düzenlenen ‘özel yaşama ve aile yaşamına saygı hakkı’na aykırı nitelikte bir karardır.

    Sonuç olarak; bütün bu olumsuz gelişmelere karşısında elbette susarak, kayıtsız kalarak varlığımızı sürdüremeyiz. Ancak bir araya gelerek, birlikte omuz omuza mücadele ederek, tüm saldırılara ve asimilasyon çalışmalarına karşı inancımızı yeni nesillere aktarıp devam ettirebiliriz. Türkiye ve Avrupa’daki Alevi çatı örgütleri olarak, bizlere yaşam hakkı tanımayan faşizme karşı safları sıklaştırıp, bir olup, iri olup, diri olabilmek için 16 Kasım’da Küçükçekmece’de Garip Dede dergahı önünde gerçekleştireceğimiz buluşmaya tüm canları bekliyoruz.”

  • Kılıçdaroğlu: İbadethaneleri belediye yönetemez, birini atayamaz

    Kılıçdaroğlu: İbadethaneleri belediye yönetemez, birini atayamaz

    PİRHA- CHP’li Maltepe Belediyesi tarafından “haksızca yer işgal ettiği” gerekçesiyle mahkemeye verilen Maltepe Cemevi yöneticileri, CHP lideri Kılıçdaroğlu ile yaptıkları görüşme hakkında cemevinde bilgilendirme toplantısı yaptı. 

    CHP’li Maltepe Belediyesi tarafından “haksızca yer işgal ettiği” gerekçesiyle mahkemeye verilen Maltepe Cemevinin yöneticileri sorunlarını CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaoğlu’na aktarmıştı. Geçtiğimiz gün de cemevinde Kılıçdaroğlu ile yapılan görüşme konusunda bilgilendirme toplantısı yapıldı.

    Toplantıda konuşan Maltepe Cemevi Derneği Başkanı Erdinç Yılmaz, Kılıçdaroğlu ile yapılan görüşmede Kılıçdaroğlu’nun kendilerine “İnanç kurumlarını, ibadethaneleri hiç bir belediye yönetemez, birini atayamaz, vakıf kurduramaz. Sadece yardım edebilir” dediğini aktardı.

    “ÇÖZÜM HALKTIR”

    Yılmaz, konuşmasında kısaca şunları söyledi:

    “CHP’nin ilkelerinden biri laikliktir. Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır. Belediye de taraf olmadan burayı halka teslim etmesi gerekiyor. Buranın eksikleri henüz tamamlanmadı. Merkezi sistem, asansör, elektrik panosu ve salonlar hazır değil. Kaymakama şikayetler oldu. Kaymakam ‘işgal yok’ dedi.

    Derneklerinin Maltepe’deki köy derneklerinin birleşmesiyle kurulduğunu hatırlatan Yılmaz, 17 Kasım’da genel kurullarının olduğunu duyurdu. Yılmaz, “Maltepe’de yaşayan Aleviler kendi başkanını seçer. Çözüm halktır” dedi.

    NE OLMUŞTU?

    İstanbul Maltepe Gülsuyu’nda bulunan Maltepe Cemevi Derneği, Maltepe Sağlık Turizm Eğitim Otopark Temizlik ve İnş. San. ve Tic. A.Ş. (MATAŞ) tarafından kendilerine ait araziyi ‘işgal’ ettiği gerekçesiyle kaymakamlığa şikayet edilmişti. Şikayet kapsamında kaymakamlık 22 Mayıs günü cemevinde tahkikat başlattı. Cemevinin yemekhanesinde yapılan tahkikatta bazı cemevi yönetici ve üyelerinin ifadeleri alınmıştı. Maltepe Belediye Başkanı Ali Kılıç’ın cemevi yöneticilerine inşaatı bir yıl içinde bitireceğine dair söz verdiği yıl aynı arsayı Süreyyapaşa Vakfı’na devrettiği, vakfın da arsayı 25 yıl süreliğine MATAŞ’a kiraya verdiği ortaya çıkmıştı.

    Maltepe Cemevi, belediyenin bu kararını protesto etmişti. Cemevi üyesi Abidin Sarı da bu konuya dikkat çekmek amacıyla her Perşembe Maltepe Meydanı’nda oturma eylemi başlatmıştı.

    Ayrıca cemevi yönetimi yöre dernekleri ve kanaat önderleriyle yaptıkları toplantı sonucu bir komisyon oluşturmuştu. Son olarak geçtiğimiz gün Maltepe Belediyesi, cemevini “haksız yere işgal ettiği” gerekçesiyle mahkemeye vermişti. Cemevi yöneticileri, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile görüşecek sorunlarını dile getirmişti.

    (HABER MERKEZİ)

  • ‘Haklılığımı açlığımla anlatıyorum’-VİDEO

    ‘Haklılığımı açlığımla anlatıyorum’-VİDEO

    PİRHA- CHP İstanbul İl Başkanlığı önünde oturma eylemine devam eden Mahir Kılıç, İzmir Büyükşehir Belediyesi’ndeki işine geri dönebilmek için 78 gündür açlık grevinde. Devam eden eylemini ve taleplerini anlatan Kılıç, “Açlığımla gün gün beden beden eriyorum ama ben de haklılığımı açlığımla topluma anlattığıma inanıyorum” dedi. 

    Haberin videosu

    Mahir Kılıç, İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait İZENERJİ’de çalışırken kadro davası açıp 2017 yılının sonunda belediye tarafından işten çıkarılan 258 işçiden biri. İzmir Büyükşehir Belediyesi önünde 8 arkadaşıyla birlikte oturma eylemi başlatan Kılıç, 184 gün açlık grevi eylemini yapmıştı. Kılıç ve arkadaşları, işten atıldıkları İzmir Büyükşehir Belediyesi ile eşit şartlarla Karşıyaka Belediyesi’nde işe başlatılacakları yönünde protokol imzalamıştı. Ancak aradan geçen 7 aylık süre içinde protokol yerine getirilmedi.

    Bunun ardından direnişini tek başına CHP genel merkezi önüne taşıyan Kılıç, burada 35 gün oturma eylemi, 67 gün de açlık grevi eylemi yapmıştı. Geçtiğimiz belediye başkanlığı seçimlerine 6 ay kala CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’nun devreye girerek bu işin sorumluluğunu almasıyla birlikte eylemine son veren Kılıç’a seçime kadar 2000 TL maaş ile Çiğli Belediyesi’nin taşeronun da taşeronu bir firmada geçici olarak iş verileceği, seçimden sonra ise İzmir Büyükşehir Belediyesi’ndeki işine geri döneceği vaat edilmişti. Bu vaatlerden sonra direnişine son veren Kılıç, CHP İzmir Belediyesi’ne açtığı kadro ve işe iade davalarını geri çekmiş. Kılıç, seçimden sonra Kaftancıoğlu’na ulaşmaya çalışmış ancak bir türlü ulaşamamış.

    Şimdi ise CHP İstanbul İl Başkanlığı önünde 172 gündür oturma, 78 gündür de açlık grevi yapan Kılıç ile işine geri dönebilmek için yaptığı direnişi konuştuk.

    B1 VE ŞEKER ALMIYOR

    CHP İstanbul İl Başkanlığı önünde başlattığı süresiz açlık grevinin 78. gününde olan Kılıç, 6 gündür şeker ve B1 vitamini almayı tamamen bırakmış.

    İstanbul Fatih’te 4 kardeşin ekonomik sıkıntılar nedeniyle intihar etmelerini hatırlatan Kılıç, “AKP faşizminin insanları getirdiği son noktadır bu. Birçok alanda bu böyle. İşçiler, emekçiler, kadınlar doğa artık AKP faşizminden bıkmış durumda. Fakat ne acıdır ki CHP’li belediyelerin önünde de intihar eden kardeşlerden çok farklı durumda olmayan insanlar var” dedi. CHP’li bazı belediyelerin önünde süren işçi eylemlerine vurgu yapan Kılıç, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “FAŞİZMİN NEREDEN GELDİĞİ ÖNEMLİ DEĞİL”  

    “CHP gerçekten bazı söylemleri hayata geçirmesi gerekiyor. İşçiden, emekçiden, haktan, hukuktan, adaletten bahsedenlerin özellikle dünkü dramdan sonra çok büyük laflar edenlerin ilk önce kendi kapısının önüne bakması gerektiğini düşünüyorum. Bizler devrimci, sosyalist olan, toplumun problemlerine duyarlı olan insanlarız. Evet biz AKP faşizminin ülkeyi getirdiği noktayı biliyoruz ama şu an itibariyle onun yolundan işçiye, emekçiye bakış açısı olarak da birbirinden farklı olmayan bir CHP olduğunu görüyoruz. Onun için direniyoruz. İntihar bizim için hiçbir zaman çözüm değildir. Aklımızın ucundan da geçmez. Sonuna kadar direneceğiz, direnmekten başka alternatifimiz yok. Faşizmi kimin yaptığı önemli değil, nereden geldiği önemli değil. Önemli olan onun karşısında mücadele etmektir. Şu anda devam eden işçi emekçi direnişlerini de tüm devrimci duygularımla selamlamak istiyorum.”

    “KAFTANCIOĞLU ANKARA’DAKİ DİRENİŞİMİ KIRDIĞI İÇİN BURADAYIM”

    Kaftancıoğlu’nun kendisinin Ankara’daki direnişini kırdığı için CHP İstanbul İl Başkanlığı önünde oturduğunu söyleyen Kılıç, “Canan Kaftancıoğlu ile şahsi hiçbir problemimiz olmadı, olamaz. Canan Kaftancıoğlu, bu işin sorumluluğunu üstlendiği için, benim Ankara’daki direnişimi kırdığı için buradayım. Ankara’daki direnişimi farklı bir insan onun sorumluluğunu alarak sonlandırmış olsaydı ben orada olurdum. Ama Canan Kaftancıoğlu bu işin sorumluluğunu aldığı için kapısında olmaya devam edeceğim” diye konuştu.

    “HAKLILIĞIMI AÇLIĞIMLA ANLATIYORUM”

    Açlık grevinin dünyada yapılabilecek son direnişlerden biri olduğunu ifade eden Kılıç, kendisinin açlık grevinden ziyade CHP’nin yaptığı işçi emekçi kıyımına dikkat çekilmesi gerektiğini kaydetti. Kılıç, “Açlığımla gün gün beden beden eriyorum ama ben de haklılığımı açlığımla topluma anlattığıma inanıyorum. Bu anlamda da yaptığım direnişle de onur duyuyorum” dedi.

    CHP SEÇMENİ PARTİSİNİ SORGULAMALI   

    Talebinin 12-13 yıl çalıştığı İzmir Büyükşehir Belediyesi’ndeki işine geri dönmek olduğunu dile getiren Kılıç, CHP tabanına da şöyle seslendi:

    “Bizim ülkemizi bu hale getiren partizanlıktır. 17 yılda tek adam rejimine biat eden seçmendir. Partilerini sorgulamalılar. Evet ‘biz haktan, hukuktan, adaletten bahsediyorsak neden bizim kapımızın önünde devam eden işçi emekçi direnişleri var’ diye bir düşünsünler. CHP yönünü halkla, işçiye, emekçiye dönmek zorundadır. Bunun yolu da kendi kapılarının önünde devam eden direnişleri sonlandırmaktan geçiyor.”

    PİRHA/İSTANBUL

     

  • Kazdağları’nda Çamyurt Altın Madeni Projesi de iptal edildi

    Kazdağları’nda Çamyurt Altın Madeni Projesi de iptal edildi

    Kanadalı Alamos Gold şirketinin Kazdağları’ndaki ikinci altın madeni projesi, firmanın ÇED raporunu 12 aylık süre içinde sunamamasından dolayı iptal edildi.

    Kanadalı Alamos Gold şirketinin Kazdağları’ndaki ikinci altın madeni projesi de iptal edildi. Firmanın ÇED raporunu 12 aylık süre içinde sunmadığını belirleyen Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, ÇED sürecinin sonlandırıldığını duyurdu.

    BirGün’de yer alan habere göre Çanakkale Kaz Dağlarının Kirazlı mevkiindeki altın arama ruhsatı kamuoyunu büyük tepkisi üzerine yenilenmeyen Kanadalı Alamos Gold şirketinin Çamyurt’taki altın madeni projesi de “Çevresel Etki Değerlendirmesi” (ÇED) raporunu yetiştirememeleri üzerine iptal oldu.

    Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum adına Çevresel Etki Değerlendirmesi, İzin ve Denetim Genel Müdürü Ercan Gülay tarafından imzalanan yazıda, Çamyurt altın madeni kapasite artış projesine ilişkin ÇED sürecinin sonlandırıldığı bildirildi.

    Çanakkale’nin Çan ilçesi Kızılelma köyünde Doğu Biga Madencilik A.Ş. tarafından yapılması planlanan Çamyurt altın madeni kapasite artışı projesiyle ilgili Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na başvuru yapıldığı belirtilen yazıda, 16 Ekim 2018 tarihinde halkın katılım toplantısının gerçekleştirildiği, 30 Ekim 2018 tarihinde de ÇED Raporu Özel Formatı verildiği anlatıldı.

    Yönetmeliğe göre özel format verilmiş firmaların 12 ay içinde ÇED raporunu Bakanlığa sunmaları gerektiği hatırlatılan yazıda “Talep edilmesi durumunda 6 ay ek süre verilir. Bu süre içinde ÇED raporu sunulmaz ise süreç sonlandırılır. Söz konusu proje için 30 Ekim 2018 tarihinde özel format verilmiş olup, yönetmelikte anılan süreler içerisinde ÇED raporu Bakanlığımıza sunulmamıştır. Bu kapsamda, Çanakkale ili Çan İlçesi Kızılelma köyü mevkiinde Doğu Biga Madencilik San. Tic. A.Ş. tarafından yapılması planlanan Çamyurt Altın Madeni Kapasite Artışı projesine ilişkin ‘Çed süreci sonlandırılmıştır’ denildi. Kanadalı firmanın Ağı Dağı’ndaki üçüncü projesinin de iptal edilmesi bekleniyor.

    “SADECE MÜCADELE EDENLER KAZANIR”

    Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği ise konu hakkında yaptığı açıklamada, “Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Alamos Gold’a ait Çamyurt Altın Madeni Projesinin ÇED süreci sürecinin sonlandırıldığını duyurdu. Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum adına Çevresel Etki Değerlendirmesi, İzin ve Denetim Genel Müdürü Ercan Gülay tarafından imzalanan yazıda, Çamyurt altın madeni kapasite artış projesine ilişkin ÇED sürecinin sonlandırıldığı bildirildi. Gelişmeler umut ve mutluluk verici tabii ki. Projenin bir daha önümüze gelmemesini diliyoruz. Görüldüğü gibi yalnızca mücadele edenler kazanır. Emeği geçen herkese teşekkürler. Kirazlı’yı da, Ağı Dağı’nı da durduracağız!”

  • Mehmet Ayvalıtaş davasında beraat kararı üst mahkemeye taşındı

    Mehmet Ayvalıtaş davasında beraat kararı üst mahkemeye taşındı

    Gezi eylemleri sırasında Mehmet Ayvalıtaş’ı öldüren iki kişi hakkında verilen beraat kararına karşı bir üst mahkemeye itiraz başvurusunda bulunuldu.

    Gezi eylemleri sırasında Mehmet Ayvalıtaş’ı öldüren iki kişi hakkında verilen beraat kararına karşı bir üst mahkemeye itiraz başvurusunda bulunuldu. Baba Ali Ayvalıtaş, “Türkiye’de adalet yok” diye tepki gösterdi.

    İstanbul’da 2 Haziran 2013 gecesi Ümraniye 1 Mayıs Mahallesi’nde Gezi eylemlerine destek amacıyla gerçekleştirilen eyleme katılan 19 yaşındaki Mehmet Ayvalıtaş, kalabalığın arasına hızla dalan özel bir aracın çarpması sonucu yaşamını yitirdi. Ayvalıtaş’ın ölümüne sebep olan Mehmet Görkem Demirbaş ile Cengiz Aktaş hakkında, “taksirle ölüme ve yaralamaya neden olma” suçlamasıyla Kartal Anadolu Adliyesi 8. Ağır Ceza Mahkemesi’nde dava açıldı. Yaklaşık 6 buçuk yıl süren davanın karar duruşması 21 Ekim’de görüldü. Kararını açıklayan mahkeme, her iki sanık hakkında beraat kararı verdi. Ayvalıtaş ailesinin avukatları, karara karşı bir üst mahkemeye itiraz başvurusunda bulundu.

    “HERKES BİRLEŞTİ”

    MA’dan Mehmet Halit Çetinbaş’a kararı değerlendiren baba Ali Ayvalıtaş, Türkiye’de adaletin olmadığını ve ülkede yaşananlarla birlikte toplumun adaleti sorgulamaya başladığını belirtti. Gezi eylemleri sırasında Türkiye’nin 71 kentinde eylem düzenlendiğini söyleyen Ayvalıtaş, “Eylemlerin başladığı Haziran ayında Türkiye’nin birçok yerinde haksız ve hukuksuzluğa maruz kalan kesimler vardı. Bugünkü kayyum atamaların benzeri uygulamalar vardı. Toplumun gençlikten umudu olmayan bir zaman dilimiydi. Fakat Gezi eylemleriyle bunun böyle olmadığını gördük. Solcusu, sağcısı, Kürdü, Türkü, Alevisi hepsi birleşti” dedi.

    “DEMOKRATİK MÜCADELE VARDI”

    Büyük oğlunun eylemler boyunca sürekli Taksim’de bulunduğunu dile getiren Ayvalıtaş, “Gezi’de halklar vardı. Sağı solu kırma, yağmalama gibi bir amaç yoktu. Demokratik mücadele ile hak talebi vardı” diye konuştu.

    Oğlunun öldürülmesiyle ilgili tüm delillerin ortada olmasına rağmen sorumluların aklandığını söyleyen Ayvalıtaş, “Türkiye’de adalet yok. Belki Türkiye’nin batısı bilmiyordur ama son dönemlerde iyice öğrenmiş oldular. İnsan ancak adaleti aradığı zaman olup olmadığını anlayabiliyor” ifadelerini kullandı.

    “İÇİMİZİ YAKAN BERAAT KARARI”

    Sorumlular hakkında verilen beraat kararına tepki gösteren Ayvalıtaş, “Hakime, ‘Siz faşistsiniz, tek adama hizmet ediyorsunuz’ dedim. Sonuç açıklanacağı zaman bizim mahkemeden içeri girip çıkmalarımız bir oluyordu. En sonunda içimizi yaka yaka beraat kararı verdiler. Berbat bir süreç geçirdik” diye konuştu.

    PARA TEKLİFİ!

    Sorumluların, kimi CHP’li milletvekilleri aracılığıyla kendilerine davadan vazgeçmeleri için “Kan parası” adı altında tekliflerde bulunduklarını ileri süren Ayvalıtaş, “Suçsuz biri para teklif edebilir mi?” diye sordu.

    Beraat kararına karşı bir üst mahkemeye itiraz başvurusunda bulunduklarını kaydeden Ayvalıtaş, davanın takipçisi olacaklarını vurguladı.

    NE OLMUŞTU?

    2 Haziran 2013 gecesi Ümraniye 1 Mayıs Mahallesi’nde yürüyen grubun üzerine doğru hızla giden aracın çarptığı Ayvalıtaş’ın ölümü kayıtlara trafik kazası olarak geçti. Aracın sürücüsü ifadesinin alınmasının ardından tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.

    Ayvalıtaş’a aracıyla çarpıp ölümüne sebep olan sanıklar Mehmet Görkem Demirbaş ile Cengiz Aktaş, Türk Ceza Kanunu’nun 85/2. maddesi uyarınca “taksirle ölüme ve yaralamaya neden olma” suçlamasıyla 15 yıla kadar hapis istemiyle tutuksuz yargılanıyordu.

    Anadolu 8. Ağır Ceza Mahkemesindeki davaya sunulan bilirkişi raporunda, “Ayvalıtaş’ın kendi ölümünde asli ve tam kusurlu olduğu” ifadesi yer almış, iki sanığın olayda kusurlu olmadığı sonucuna varılmıştı.

    21 Ekim’de görülen duruşmada kararını açıklayan mahkeme sanıklar Mehmet Görkem Demirbaş ve Cengiz Aktaş hakkında beraat kararı vermişti.

  • 08 KASIM 2019 CUMA-GÜNDEM

    08 KASIM 2019 CUMA-GÜNDEM

    -CHP İstanbul il binası önünde oturma eylemine devam eden Mahir Kılıç, İzmir büyükşehir belediyesindeki işine geri dönebilmek için 78 gündür açlık grevinde. Devam eden eylemini ve taleplerini anlatan Kılıç, CHP tabanına partilerini sorgulama çağrısı yaptı. GÖRÜNTÜLÜ

    -Hrant Dink Vakfı, ‘Yeni medyada nefret söylemi’ başlığıyla bu akşam saat 19.00’da panel düzenliyor. Panelde nefret söylemi ve ayrımcı söylem tartışılacak. Panel, Hrant Dink Vakfı Anarad Hığutyun Binasında gerçekleştirilecek. GÖRÜNTÜLÜ

    -Ankara Emek Tiyatrosu ve Gençoyuncular Sahnesi kurucusu Selim Kalıç, “Mahsus Mahalde Bir Ezgili Yürek” oyununu Müzisyen Barış Kocaoğlu ile birlikte Ankaralı sanatseverlerin beğenisine sunuyor. GÖRÜNTÜLER      

  • Mahir Kılıç, işi için 77 gündür açlık grevinde-VİDEO

    Mahir Kılıç, işi için 77 gündür açlık grevinde-VİDEO

    PİRHA- CHP İstanbul İl binası önünde oturma eylemine devam eden Mahir Kılıç, açlık grevinin bugün 77. gününde. Kılıç, bugün yaptığı basın açıklamasında taleplerinin kabul edilmesini yineledi. 

    HABERİN VİDEOSU

    İzmir Büyükşehir Belediyesi’ndeki işlerine son verildiği için 183 gün açlık grevi yapan Konak Direnişçileri’nden Mahir Kılıç, Karşıyaka Belediyesi’yle imzaladığı işe dönüş protokolünün uygulanmaması nedeniyle CHP Genel Merkezi önünde açlık grevine başlamıştı. Defalarca CHP Genel Merkez binası önünde gözaltına alınan Kılıç, “Sen HDP’lisin, partiye zarar veriyorsun” diyen bir grup tarafından darp edilmişti. CHP Genel Merkezi önünde başlattığı açlık grevi eyleminin 67. gününde talepleri kabul edilen Kılıç’ın daha sonra istekleri yerine getirilmemişti. Kılıç’ın işine geri dönme talebinin sorumluluğunu CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu üstelenmişti.

    Şimdi de CHP İstanbul İl binası önünde oturma eylemine devam eden Kılıç bugün açlık grevinin 77. gününde. Bugün bir basın açıklaması yapan Kılıç, işine geri dönme talebini yineledi.

    “MAHİR’İN BAŞINA GELEBİLECEK HER ŞEYDEN KAFTANCIOĞLU VE CHP SORUMLUDUR”

    Açıklamada Kılıç’a Çiğli Belediyesi’nde iş sözü veren Kaftancıoğlu’nun sözünde durmadığı ve sözünü inkar ettiği vurgulandı. Ayrıca şu ifadelere de yer verildi:

    “Mahir’in şu andan itibaren her gün ve her saat yaşam ve sağlık riski vardır. Mahir’in başına gelebilecek her şeyden Canan Kaftancıoğlu ve CHP sorumludur. Mahir Kılıç yalnız değildir.”

    PİRHA/İSTANBUL

  • Türkiye okul öncesi eğitimde son sırada

    Türkiye okul öncesi eğitimde son sırada

    Türkiye okulöncesi eğitimdeki okullaşma oranında, OECD’nin, “Bir Bakışta Eğitim-2019” raporuna göre, 30 ülke arasında son sırada yer aldı.

    Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nün (OECD), “Bir Bakışta Eğitim-2019” raporuna göre Türkiye, 30 ülkenin 3-5 yaş net okullaşma oranına göre sıralandığı listede son sırada yer aldı. OECD ortalaması yüzde 87 olan okulöncesi 3-5 yaş grubundaki çocukların net okullaşma oranında ise Türkiye, yüzde 39,7’de kaldı.

    Eğitime ilişkin hemen her konuda dünya ortalamasının çok gerisinde olan Türkiye, okulöncesi net okullaşma oranında da dibi gördü. OECD’nin raporuna göre, Türkiye’de 3-5 yaş grubu için çocuk başına yapılan harcama 5 bin 381 dolar iken bu harcamanın OECD ortalaması 8 bin 141 dolar olarak gerçekleşti.

    OKULÖNCESİ EĞİTİÖDE ÖZEL OKULLARIN ORANI YÜZDE 50

    Raporda, Türkiye’de özel sektörün en fazla okulöncesinde etkin olduğu belirtildi. Okulöncesi eğitimdeki özel okulların oranı, Milli Eğitim Bakanlığı’nın resmi verilerine göre yüzde 50,2 oldu. Türkiye’de okulöncesi eğitimdeki çocukların yüzde 16,5’inin, özel kurumlarda eğitim gördüğü bildirildi.

    Türkiye’deki resmi ve özel kurumların öğrenci başına yaptığı harcama arasındaki fark da ülkedeki fırsat eşitsizliğini bir kez daha gözler önüne seriyor. Dünya genelindeki 30 ülkenin eğitime ayırdığı kamu kaynağına göre sıralandığı listede Türkiye, son sırada yer alıyor. Kamu kaynakları ile yapılan eğitim harcamaları her geçen yıl azalırken özel kaynaklardan yapılan eğitim harcamaları giderek artıyor.

    FIRSAT VE OLANAK EŞİTSİZLİKLERİ

    OECD’nin Türkiye’nin okulöncesi kademesindeki okullaşma oranına yönelik verilerini değerlendiren Eğitim Reformu Girişimi Araştırmacısı Özgenur Korlu, üç yaş öncesi için erken çocukluk eğitiminin özellikle dezavantajlı çocuklar için önemine dikkati çekti.

    Türkiye’nin 3-5 yaşta okullaşmasının OECD ortalamasının altında olmasının eğitimdeki fırsat ve olanak eşitsizlikleri ile ilişkilendirilebileceğinin söyleyen Korlu, “Üç ve dört yaşa ilişkin politikalar üretilmesi, eğitimde fırsat eşitsizliklerinden kaynaklanan sorunların azaltılmasına katkı sağlayacaktır” dedi.

    “OKULLAR TOPLUMDAKİ EŞİTSİZLİKLERİN ÜRETİLDİĞİ KURUMLAR HALİNE GELİYOR”

    BirGün’den Mustafa Bildircin’in haberine göre, Korlu, tüm çocukların nitelikli eğitime erişimi için eğitime yeterli kaynak ayrılmasının önemine vurgu yaparak şunları söyledi:

    “Eğitim sistemlerinin başarısı ve eğitime ayrılan kaynakların miktarı arasında doğrusal bir ilişki bulunmasa da eğitim sistemindeki ihtiyaçlara paralel olarak eğitim kaynakların yeterliliği de incelenmelidir. 2019 yılı verilerine göre, MEB, Türkiye’de Hazine ve Maliye Bakanlığı’ndan fazla bütçe ayrılan ikinci bakanlıktır. Buna karşın Türkiye’de hem özel öğretime ayrılan pay, hem de özel kaynakların eğitime katkısı artıyor. 2023 Eğitim Vizyonu ile başlayan yeni dönemde, eğitime ayrılan kaynaklara ilişkin hedefler var ancak bu hedeflerin gerçekleştirilmesi için daha fazla yatırıma ihtiyaç var.”

    ERG Araştırmacısı Korlu, özel kaynakların eğitimdeki payının artmasına ilişkin de şu değerlendirmelerde bulundu:

    “Türkiye özelinde, özel kurumlarda öğrenci başına harcamanın daha yüksek olması ve okul aile birliği gelirlerindeki farklılaşmanın okullar arasında yarattığı olanak farklılıkları, özel kaynaklardan sağlanan eğitim finansmanının eşit olarak dağıtılmadığına işaret ediyor. Bu durum bir hak olarak eğitimin, ‘Ekonomik ve sosyal olarak toplum dışına itilmiş yetişkin ve çocukların kendilerini yoksulluktan kurtarabilecekleri ve içinde bulundukları topluma tam olarak katılmalarını sağlayacak yolları elde edecekleri temel araç’ olma amacını ikinci plana itiyor. Okulları toplumdaki eşitsizliklerin yeniden yaratıldığı kurumlar haline getiriyor.”

    (HABER MERKEZİ)

  • 07 KASIM 2019 PERŞEMBE-GÜNDEM

    07 KASIM 2019 PERŞEMBE-GÜNDEM

    -Alevi köylerine cami yapılmasına, Alevi çocuklarına okullarda namaz dayatılmasına tepki gösteren PSAKD Ataşehir Şube ve Cemevi Başkanı Hasan Gülüm, Alevi kurumlarındaki zayıflığın, dağınıklığın Alevilere yönelik saldırıların açık hale gelmesini sağladığını söyledi. GÖRÜNTÜLÜ

    – 25’nci yılını geride bırakan Atılım Gazetesi’nin İzmir’de yapacağı kutlama etkinliğinin Çiğli Kaymakamlığı tarafından yasaklanmasına ilişkin İHD binasında basın toplantısı gerçekleştirilecek. GÖRÜNTÜLÜ

    -Pir Ali Altaş, Alevi inancına dönük asimilasyonlara dair “Eğer biz kendi kökümüze inip tohumlarımızı yeşertmezsek devlet, bizi asimile eder. Gri pasaportlu dedeler gelir, bize İslam’ı, Şia’yı anlatır ve hiç Alevilikten söz etmeden bizi asimile edip kendi yollarına koymaya çalışırlar” dedi.

  • ‘Cumhurbaşkanına hakaret’ten yargılanan Tüm: İnandıklarımı söylemeye devam edeceğim

    ‘Cumhurbaşkanına hakaret’ten yargılanan Tüm: İnandıklarımı söylemeye devam edeceğim

    CHP Balıkesir eski Milletvekili Mehmet Tüm, Meclis’te görev yaptığı sırada CHP ilçe kongresinde yaptığı konuşmalarda ‘Cumhurbaşkanı’na hakaret’ iddiasıyla yargılandığı davada 20 sayfalık savunma yaptı. Duruşma 22 Ocak 2020’ye ertelendi.

    Balıkesir 6. Asliye Ceza Mahkemesi’ndeki savunmasında, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve ifade özgürlüğüne ilişkin kararlara yer veren Tüm, TBMM’de yaptığı konuşmalarına da yer verdi.

    Mahkeme heyeti, Tüm’ün Meclis’te yaptığı konuşmaların görüntüsünün istenmesine karar vererek, duruşmayı 22 Ocak’a erteledi.

    “İNANDIKLARIMI SÖYLEMEYE DEVAM EDECEĞİM”

    Duruşma sonrası Balıkesir Adliyesi önünde açıklama yapan Tüm şunları söyledi:

    “Bugün Balıkesir Adliyesi’nde Cumhurbaşkanı’na hakaret ettiğimiz gerekçesi ile kinci defa yargılandım.Milletvekili olduğum dönemde yaptığım konuşmalardan bölümler alarak Cumhurbaşkanı’na hakaret ile suçlanıyorum.

    Oysa ki siyasetçinin görevi halkın çıkarlarını gözeterek, iktidarı denetlemek, sorgulamak ve ülke sorunlarına ilişkin görüş ve önerilerini paylaşmaktır. Bu da düşünce özgürlüğüne girer. Düşünce ve ifade özgürlüğü, herkese tanınmış bir haktır. Ben de ifade özgürlüğümü kullanarak inandıklarımı söyledim. Bugün de yarın da söylemeye devam edeceğim. Ben bizi seçen insanlar adına politika yapıyorum. Hiçbir baskı beni inandığım yoldan ve haklı davamdan vazgeçiremeyecektir. Bugün beni yalnız bırakmayan tüm dostlarıma teşekkür ediyorum.” (HABER MERKEZİ)

  • YÖK kuruluş yıl dönümünde protesto edildi-VİDEO

    YÖK kuruluş yıl dönümünde protesto edildi-VİDEO

    PİRHA- YÖK kuruluşunun 38. yılında protesto edildi. İstanbul’da yapılan eylemde gelinen süreçte bilimden uzak, iktidara yakın üniversiteler yaratılmaya çalışıldığına dikkat çekildi. 

    Haberin Videosu

    Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) kuruluşunun 38. yılında Türkiye’nin birçok ilinde protesto edildi. İstanbul’daki protesto eylemi her yıl olduğu gibi bu yıl da İstanbul Üniversitesi (İÜ) Beyazıt Kampüsü önünde yapıldı.

    Eyleme İÜ öğürencilerinin yanı sıra farklı üniversitelerden çok sayıda öğrenci katıldı. “Üniversite şirket, hapishane, şantiye değildir. Geleceğimiz için mücadeleye” yazılı pankartının açıldığı eylemde “YÖK kalkacak, polis gidecek, üniversiteler özgürleşecek” sloganı atıldı.

    Eyleme farklı üniversitelerden desteğe gelen öğrenciler kendi üniversitelerindeki rantı anlattı.

    “EŞİT VE BİLİMSEL EĞİTİMİ SAVUNMAYA DEVAM EDECEĞİZ”

    Öğrenciler adına ortak basın metnini Özlem Özdemir okudu. 38 yıldır üniversitelerin YÖK eliyle bilim ve politikadan uzaklaştırılarak bugün de tek adama teslim edildiğini ifade eden Özdemir, şunları dile getirdi:

    “Biz her daim eşit, parasız ve bilimsel eğitim hakkımız için mücadele ederken; bize öğrencilerin hak ve özgürlüklerini kısıtlamak, üniversitelerdeki özgür düşünce ortamına ket vurmak hedefiyle soruşturmalar açıldı. Hocalarımız KHK’lerle üniversitelerden ihraç edildi. Tüm bunlarla bilimden uzak, iktidara yakın üniversiteler yaratmaya çalıştılar. Bunlara rağmen, üniversitelerde itiraz eden öğrencileri hiç bir dönem durduramadılar, durduramayacaklar. Biz, hiçbir sınıfsal ayrıma izin vermeden eşit eğitim alma hakkımızı, gericiliğe karşı bilimsel eğitimi, cinsiyetçiliğe karşı eşitliği, ırkçılığa karşı kardeşliği, baskılara karşı özgürlüğümüzü savunmaya devam edeceğiz.”

    PİRHA/İSTANBUL