Kategori: KADIN HABERLERİ

  • Eğitim Sen Antalya Şubesi: Kadınları güçlendirmeyen politikalar şiddeti de önleyemez

    Eğitim Sen Antalya Şubesi: Kadınları güçlendirmeyen politikalar şiddeti de önleyemez

    PİRHA- Antalya’nın Muratpaşa ilçesinde öğretmen Aslıhan Öztürk B. ile babası Cafer Tayyar Öztürk’ün öldürüldüğü katliamın ardından Eğitim Sen Antalya Şube Sekreteri Özlem Yavuz, kadınları korumayan politikaların toplumu da koruyamayacağını belirterek, erkek şiddetiyle etkin mücadele, toplumsal cinsiyet eşitliği ve İstanbul Sözleşmesi’nin önemine dikkat çekti.

    Antalya’nın Muratpaşa ilçesinde coğrafya öğretmeni Orhan B., öğretmen olan eşi Aslıhan Öztürk B. ile kayınpederi Cafer Tayyar Öztürk’ü evlerinde pompalı tüfekle öldürdü. Saldırı sırasında evde bulunan üç çocuk ise annelerinin son anda yaptığı uyarı sayesinde hayatta kaldı.

    Eğitim Sen Antalya Şubesi konuya yönelik basın metni yayınladı..Eğitim Sen Antalya Şube Sekreteri Özlem Yavuz imzasıyla yapılan yazılı açıklamada kadınları korumayan politikaların toplumu da koruyamayacağı ifade edildi.

    Yavuz açıklamada, “Bir kadın daha en yakınındaki erkek tarafından yaşamdan koparıldı. Bir baba kızını korumaya çalışırken öldürüldü. Üç çocuk ise yaşamları boyunca taşıyacakları ağır bir travmayla baş başa bırakıldı” diyerek, aileyi kutsayan söylemlerin bu acılar karşısında yanıt vermesi gerektiğini belirtti.

    Kadınlara kaç çocuk doğuracağının söylendiğini, aileyi toplumun temeli olarak tanımlayan anlayışın kadınların yaşamlarını eve sıkıştırmaya çalıştığını ifade eden Yavuz, bugün yaşanan katliamın bu politikaların sorgulanmasını zorunlu kıldığını dile getirdi.

    “ERKEK ŞİDDETİYLE YÜZLEŞİLMEDİ”

    Kadın cinayetleri ve şüpheli kadın ölümlerinin tesadüf olmadığını vurgulayan Özlem Yavuz, kadınlara sürekli aileyi koruma görevi yüklenirken erkek şiddetinin nedenlerinin konuşulmadığını söyledi. Kadınlara sabretmelerinin öğütlendiğini ancak erkeklerden hesap sorulmadığını belirten Yavuz, yaşam hakkı yerine ailenin devamlılığının tartışıldığını ifade etti.

    Yavuz, boşanmak isteyen kadınların hedef gösterildiğini, nafaka hakkının tartışmaya açıldığını, 6284 Sayılı Kanun’un sürekli saldırı altında bırakıldığını ve İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmasının kadınların korunmasına zarar verdiğini kaydetti.

    “GÜÇLÜ AİLE SÖYLEMİ YENİDEN DÜŞÜNÜLMELİ”

    İktidarın “Aile ve Nüfus 10 Yılı” ilan ettiği bir dönemde Antalya’da yaşanan katliamın dikkat çekici olduğunu belirten Özlem Yavuz, aileyi güçlendirme iddiasındaki politikaların gerçekte neyi güçlendirdiğinin sorgulanması gerektiğini söyledi.

    Kadınların kendi yaşamları hakkında karar almak istediğinde ya da güvenlikleri için adım attığında karşılarına erkek egemen tahakkümün çıkabildiğini ifade eden Yavuz, “Benden habersiz nasıl karar alırsın?” anlayışının kadınları aile içinde söz hakkı olmayan bireyler olarak gören zihniyetle aynı kökten beslendiğini dile getirdi.

    “LAİKLİK KADINLAR İÇİN YAŞAMSAL BİR GÜVENCEDİR”

    Özlem Yavuz, laikliğin kadınların önce bir erkeğin eşi ya da bir ailenin üyesi olarak değil, kendi iradesi ve hakları olan bağımsız yurttaşlar olarak tanınmasının güvencesi olduğunu belirtti. İtaat yerine eşitlik temelinde kurulacak bir toplumsal düzenin hem kadınların yaşam hakkını hem de çocukların geleceğini koruyacağını söyledi.

    “İSTANBUL SÖZLEŞMESİ YAŞATIR”

    Kadınları yaşatacak olanın aileyi kutsayan politikalar değil eşitlik olduğunu vurgulayan Yavuz, çocukları koruyacak olanın da nüfus hedefleri değil özgür ve şiddetsiz bir yaşam olduğunu ifade etti.

    Özlem Yavuz, “Kadınları güçlendirmeyen hiçbir politika toplumu güçlendiremez. Toplumsal cinsiyet eşitliğini reddeden hiçbir anlayış şiddeti önleyemez. İstanbul Sözleşmesi yaşatır. Eşitlik yaşatır, laiklik yaşatır, özgürlük yaşatır” sözleriyle çağrısını yineledi.

    PİRHA/ANTALYA

     

     

  • Aktivist Çağrı Sert: Gülistan Doku davası Dersim’de sonuçlandırılmalı-VİDEO

    Aktivist Çağrı Sert: Gülistan Doku davası Dersim’de sonuçlandırılmalı-VİDEO

    PİRHA- Aktivist Çağrı Sert, Gülistan Doku dosyasının Erzurum’a taşınmak istenmesine tepki göstererek, davanın Dersim’de sonuçlandırılması gerektiğini söyledi. Dosyanın başka bir ile gönderilmesinin süreci uzatacağını ve delillerin örtbas edilmesi riskini artıracağını belirten Mert, “Bu davanın zamana yayılarak unutturulmak istendiği kuşkusunu taşıyoruz” dedi.

    Gülistan Doku davasının Erzurum’a taşınmak istenmesine ilişkin konuşan kadın aktivist Çağrı Sert, dosyanın yıllardır kadın örgütlerinin mücadelesi sayesinde gündemde tutulduğunu belirterek, davanın olayın yaşandığı Dersim’de sonuçlandırılması gerektiğini söyledi.

    PİRHA’ya değerlendirmelerde bulunan Sert, Gülistan Doku’nun 5 Ocak 2020 tarihinde Dersim’de kaybolduğunu hatırlatarak, geçen altı yıllık süreçte kadın örgütlerinin mücadeleyi sürdürdüğünü vurguladı.

    “Gülistan Doku Dersim’de 5 Ocak 2020’de kayboldu ve aradan geçen 6 yıl boyunca kadın örgütleri hiçbir şekilde ‘Gülistan Doku nerede?’ diye sormaktan vazgeçmedi. Bu ısrarlı takip sayesinde bugün birtakım gelişmeler kaydedilmiş durumda” dedi.

    “DERSİM’E ATANAN KADIN SAVCIYLA DOSYANIN SEYRİ DEĞİŞTİ”

    Dersim’e atanan Cumhuriyet Savcısı Ebru Cansu’nun göreve başlamasının ardından dosyada önemli gelişmeler yaşandığını belirten Sert, “Kadın savcı Ebru Cansu geldikten sonra yeni bir ekip kurdu. Kurduğu ekip sayesinde dosyada olmadığı söylenen kayıtların aslında dosyada olduğu görüldü. Çok daha önce ortaya çıkabilecek birçok bilgi ve belge gün yüzüne çıkmaya başladı. Bu nedenle soruşturmanın seyri değişti” diye konuştu.

    ABD’de bulunan ve soruşturmada itirafçı olarak adı geçen Umut Altaş’ın Türkiye’ye iadesinin kesinleştiğini belirten Sert, “Umut Altaş, Gülistan Doku’nun gömüldüğü yeri bilmediğini ancak faili tanıdığını ve bu konuda bilgi verebileceğini söylüyor. Türkiye’ye geldikten sonra yeni bilgilerin ortaya çıkması mümkün olabilir” dedi.

    “GÜLİSTAN DOKU DAVASI ERZURUM’A TAŞINIRSA BİRÇOK VERİ ÖRTBAS EDİLEBİLİR”

    Dosyada önemli gelişmeler yaşanırken davanın Erzurum’a taşınmak istenmesinin kaygı verici olduğunu dile getiren Sert, bunun birçok verinin örtbas edilmesine yol açabileceğini söyledi.

    “Dosyada olanlar çok açık ve net şekilde ortada. Dosya buraya kadar gelmişken, Dersim’de sonuçlandırılması süreci hızlandırabilecekken, bunu yapmak yerine Erzurum’a göndermek gerçekten süreci uzatmak anlamına geliyor. Bir sürü bürokratik engelle bu konu zamana yayılabilir. Üstelik adli tatil de araya girecek. Bu nedenle davanın örtbas edilmek ve unutturulmak istendiği kuşkusunu taşıyoruz” ifadelerini kullandı.

    “GÜLİSTAN DOKU DOSYASI BİRÇOK KADIN CİNAYETİNİN ÇÖZÜMÜNDE ANAHTAR ROL OYNAYABİLİR”

    Gülistan Doku dosyasının yalnızca bir kayıp dosyası olmadığını belirten Sert, davanın aydınlatılmasının birçok kadın cinayetinin çözümü açısından da kritik öneme sahip olduğunu söyledi.

    “Gülistan Doku cinayetinin aydınlatılması hem bir kadın cinayetinin ortaya çıkarılması açısından hem de iktidara yakın kişilerin veya idari mekanizmaların devreye girdiğinde soruşturmaların nasıl etkilenebildiğini göstermesi açısından çok önemli. Delillerin nasıl yok edildiği bazı bilgilerin nasıl saklandığı ya da davanın çözümünü sağlayacak verilerin nasıl ortadan kaldırılabildiği konusunda bu dosya çok kilit bir dava” dedi.

    Davada adı geçen kişilere ilişkin bugüne kadar herhangi bir yaptırım uygulanmadığını da ifade eden Sert, “Eski Tunceli Valisi, onun oğlu ve bazı yerel yöneticilerle ilgili iddialar yıllardır gündemde olmasına rağmen yeni bir savcı göreve başlayana kadar isimleri bile yeterince gündeme gelmedi” diye konuştu.

    “ADALETE OLAN GÜVENİN YENİDEN TESİS EDİLMESİ İÇİN DOSYA AYDINLATILMALI”

    Toplumun adalete ve yargıya olan güveninin ciddi şekilde zedelendiğini belirten Sert, Gülistan Doku davasının aydınlatılmasının bu güvenin yeniden tesis edilmesi açısından önemli olduğunu vurguladı.

    “Bu yalnızca failin bulunması meselesi değil. Delilleri saklayan, kayıtları yok eden ya da soruşturmanın ilerlemesini engelleyen kim varsa ortaya çıkarılmalı. Bir başhekim olabilir, faili korumaya çalışan bir yakını olabilir, hiç fark etmez. Herkes hesap vermeli” dedi.

    Davanın Erzurum’a taşınmasının aile açısından da yeni mağduriyetler yaratacağını ifade eden Sert, “Ailenin oraya gidip gelmesi, süreci takip etmesi imkanlar açısından ciddi sorunlar yaratabilir. Bu nedenle bu karar yanlış bir adımdır” ifadelerini kullandı.

    “DAVA DERSİM’DE SONUÇLANDIRILMALI”

    Olayın yaşandığı yerin Dersim olduğunu hatırlatan Sert, davanın da burada sonuçlandırılması gerektiğini söyledi.

    “Asıl olan olayın yaşandığı yerde yargılamanın yapılmasıdır. Bu nedenle Gülistan Doku dosyası Dersim’de sonuçlandırılmalıdır. Dosyanın başka bir ile gönderilmesi olayı zamana yaymak, unutturmak ve örtbas etmek anlamına gelir. Bir an önce fail bulunmalı ve yargı önüne çıkarılmalıdır.”

    Kadın cinayetlerinde verilen indirimli cezaların failleri cesaretlendirdiğini ifade eden Sert, “Türkiye’de kadın cinayetlerinde faillerin çeşitli indirimlerden yararlandığı yönünde güçlü bir algı oluşmuş durumda. Bu durum kadınlara yönelik şiddeti caydırmıyor” dedi.

    “KATİL BULUNURSA DİĞER DOSYALAR İÇİN DE EMSAL OLUR”

    “Eğer Gülistan Doku’nun katili ya da katilleri bulunur ve bu sürecin uzamasına neden olan herkes gerçekten caydırıcı cezalar alırsa, diğer kadın cinayetlerinin aydınlatılmasının da önü açılır. Toplumdaki ‘Bu cinayeti işlerim ve yanıma kalır’ algısı kırılır” diyen Mert, dosyanın emsal niteliğine dikkat çekti.

    Son olarak şüpheli kadın ölümlerine değinen Sert, “Bugün artık her kadın ölümü bizim açımızdan şüpheli bir ölüm olarak değerlendiriliyor. Biz sadece bireysel ölümlerin değil, o ölümlere yol açan süreçlerin de araştırılmasını istiyoruz. Bu süreçlerde adı geçen kişiler asker olabilir, emniyet mensubu olabilir, yerel yönetici olabilir ya da iktidara yakın çevrelerden biri olabilir. Kim olursa olsun soruşturulmalı ve hak ettiği cezayı almalıdır” dedi. Mert son olarak, “Tam da bu nedenle Gülistan Doku dosyası çok önemli. Bu dosya uzatılmadan, başka bir yere taşınmadan, aileyi daha fazla mağdur etmeden bulunduğu yerde sonuçlandırılmalı ve failler hak ettikleri cezaları almalıdır” diye belirtti.

    Cebrail ARSLAN/ANTALYA

     

     

     

  • Antalya Kadın Platformu: Nafaka hakkı, çocukların üstün yararı ve LGBTİ+ hakları hedef alınamaz-VİDEO

    Antalya Kadın Platformu: Nafaka hakkı, çocukların üstün yararı ve LGBTİ+ hakları hedef alınamaz-VİDEO

    PİRHA- Antalya Kadın Platformu, 12. Yargı Paketi’ne ilişkin yaptığı açıklamada nafaka hakkının sınırlandırılmasına, çocuklara yönelik cezalandırıcı düzenlemelere ve LGBTİ+’ları hedef alabilecek uygulamalara tepki gösterdi. Platform adına açıklamayı okuyan Yazgülü Tunca, “Kadınlar, LGBTİ+’lar ve çocuklara karşı ayrımcılık içeren bu nefret yasası paketinizi geçirmeyeceğiz” dedi.

    Antalya Kadın Platformu, kamuoyunda tartışılan 12. Yargı Paketi’ne ilişkin Beack  Parkında yapılan basın açıklamasında, kadınların, çocukların ve LGBTİ+ bireylerin haklarına yönelik olası hak kayıplarına dikkat çekti. Platform adına açıklamayı okuyan Özlem Yavuz, nafaka hakkının sosyal adaletin bir gereği olduğunu belirterek, çocukların cezalandırılması yerine korunması gerektiğini ve LGBTİ+ haklarının insan hakları kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini vurguladı.

    “Nafaka haktır, gasp edilemez” diyen Yavuz, iktidarın yıllardır gündemde tuttuğu yoksulluk nafakasındaki “süresiz” ibaresini kaldırmaya yönelik girişimlerin kadınların ekonomik ve sosyal gerçekliğini görmezden geldiğini ifade etti.

    “NAFAKA ÖMÜR BOYU MAAŞ DEĞİL”

    Nafakanın boşanma sonrası yoksulluğa düşecek olan tarafın yaşamını sürdürebilmesi için tanınmış hukuki bir güvence olduğunu belirten Yavuz, kadınların önemli bir bölümünün düşük ücretli ve güvencesiz işlerde çalıştığını ya da bakım emeği nedeniyle çalışma yaşamının dışında kaldığını hatırlattı.

    Nafakanın süreyle sınırlandırılmasının binlerce kadın ve çocuğu yoksulluğa sürükleme riski taşıdığını kaydeden Yavuz, “Sorun nafakanın süresi değil; kadınların eşit istihdama erişememesi, bakım yükünün adaletsiz paylaşılması ve sosyal devlet mekanizmalarının yetersizliğidir. Kadınları koruyan hukuki güvenceleri budamak yerine, kadınları ekonomik olarak güçlendirecek politikalar geliştirilmelidir” dedi.

    “ÇOCUKLAR KORUNMASI GEREKEN HAK SAHİPLERİDİR”

    Açıklamada, yargı paketinde suça sürüklenen çocuklara ilişkin düzenlemeler de eleştirildi. Çocuk adalet sisteminin temel ilkelerinin koruma, rehabilitasyon ve topluma yeniden kazandırma olduğunu belirten Yavuz, cezalandırıcı yaklaşımın çocukların yararına olmadığını söyledi.

    Suça sürüklenen çocukların çoğu zaman yoksulluk, eşitsizlik, eğitim hakkına erişememe ve sosyal politikaların yetersizliğinin mağduru olduğunu ifade eden Yavuz, “Gerçek bir çocuk adalet sistemi cezayı değil eğitimi, intikamı değil onarımı esas almalıdır. Devletin görevi çocukları cezalandırmak değil, onları suça iten koşulları ortadan kaldırmaktır” diye konuştu.

    “LGBTİ+ HAKLARI İNSAN HAKLARIDIR”

    Platform açıklamasında, yargı paketinde yer alan ve “hayasız hareketler” suçuna ilişkin düzenlemelerin LGBTİ+ bireyleri hedef alabilecek şekilde uygulanabileceği yönündeki kaygılara da dikkat çekildi.

    Ceza hukukunun açık, öngörülebilir ve keyfi uygulamalara kapalı olması gerektiğini belirten Yavuz, yoruma açık kavramların genişletilmesinin ifade özgürlüğü, özel hayatın korunması ve ayrımcılık yasağı açısından ciddi riskler taşıdığını söyledi.

    Hiçbir yurttaşın kimliği, yönelimi ya da yaşam biçimi nedeniyle hedef gösterilmemesi gerektiğini vurgulayan Yavuz, “Hukukun görevi çoğulculuğu ve eşit yurttaşlık ilkesini korumaktır. Toplumsal barışın yolu farklılıkların suç gibi gösterilmesinden değil, herkesin temel hak ve özgürlüklerinin güvence altına alınmasından geçmektedir” ifadelerini kullandı.

    Açıklamanın sonunda 12. Yargı Paketi’ne karşı mücadele çağrısı yapan Antalya Kadın Platformu, “12. Yargı Paketi’nin taşıdığı riskleri görüyoruz. Kabul etmiyoruz. Kadınlar, LGBTİ+’lar ve çocuklara karşı ayrımcılık içeren bu nefret yasası paketinizi geçirmeyeceğiz” mesajını verdi.

     Kadın hikayelerinin anlatımının ardından etkinlik sonlandırıldı.

    PİRHA/ANTALYA

  • Eylem Sürer: Kilim motifleri kadınların geçmişten bugüne gönderdiği sessiz mektuplardır-VİDEO

    Eylem Sürer: Kilim motifleri kadınların geçmişten bugüne gönderdiği sessiz mektuplardır-VİDEO

    PİRHA-  PİRHA’ya konuşan mask sanatçısı Eylem Sürer, “Anadolu’nun İzinde Maskeler” sergisinde kilim motifleri aracılığıyla kadınların susturulmuş hikâyelerini görünür kılmaya çalıştığını söyledi. Her motifin bir kadın hikâyesi taşıdığını belirten Sürer, “O sessiz mektupların kimler tarafından yazıldığını bilmiyoruz. Ben de onlara bir yüz kazandırmak istedim” dedi.

    Mask sanatçısı Eylem Sürer’in Anadolu’nun kültürel hafızasını maskeler üzerinden yeniden yorumladığı “Anadolu’nun İzinde Maskeler” sergisi, 10-30 Haziran tarihleri arasında İzmir Kültürpark içerisinde bulunan Pakistan Pavyonu’nda ziyaretçilerini ağırlıyor. İranlı ressam Melody Abedy’nin küratörlüğünü üstlendiği sergi, Anadolu’nun zengin kilim motiflerini çağdaş maske sanatıyla buluşturuyor.

    Sergide yer alan maskeler yalnızca estetik bir obje olarak değil, geçmişten günümüze uzanan kültürel belleğin taşıyıcısı olarak da dikkat çekiyor. Anadolu’nun farklı bölgelerine ait motifler, Venedik maskeleri ve Jericho taş maskelerinin biçimsel özellikleriyle yeniden yorumlanırken, Şahmeran gibi mitolojik figürler de eserlerde kendine yer buluyor.

    30 maskeden oluşan sergide her bir eser farklı kadın hikâyelerini anlatıyor. Uzun bir araştırma ve üretim sürecinin ürünü olan maskeler aracılığıyla evrensel kadın hikâyeleri bir araya geliyor.

    16 yıldır maskeler üzerine çalışan Eylem Sürer, yalnızca Anadolu’daki değil dünyanın farklı coğrafyalarındaki maske kültürlerini de araştırdığını anlattı.

    Maske kültürünün Anadolu’da güçlü bir gelenek olarak gelişmediğini belirten Sürer, “İslam inancı nedeniyle suret yapmak günah kabul edildiğinden Anadolu’da maske yapılmamış. Ben de dünya maskelerini incelerken insanların çevrelerinde ne varsa onu maskelerine aktardığını gördüm. Anadolu’ya baktığımda ise burada çok güçlü bir motif diliyle karşılaştım” dedi.

    “KİLİM MOTİFLERİYLE MASKELER AYNI HİKÂYEDE BULUŞTU”

    Anadolu’nun her köşesinin kendisi için bir ilham kaynağı olduğunu söyleyen Sürer, kilim motiflerini maskelere taşıma fikrinin de bu araştırmalar sırasında ortaya çıktığını anlattı.

    “Kilim motifleri de maskeler gibi sessiz anlatılar. Onları bir araya getiren ortak sessizlikleri oldu” diyen Sürer, çalışmalarının çıkış noktasını şöyle anlattı:

    “Anadolulu kadın bütün duygularını, susturulmuşluğunu semboller aracılığıyla kilimlere aktarmış. Dolayısıyla hepsi aslında geçmişten bugüne gelen sessiz mektuplar. O sessiz mektupların kimler tarafından yazıldığını bilmiyoruz, suretleri yok. Aslında biraz da onlara bir saygı duruşu bu. Birer yüz kazandırmak arzusuyla hareket etmiş oldum.”

    “ANNEANNEMDEN KALAN MASALLAR DA BU MASKELERİN İÇİNDE”

    Maskeleri hazırlarken yalnızca motiflere bağlı kalmadığını söyleyen sanatçı, Anadolu’nun sözlü kültürünün de çalışmalarına yön verdiğini belirtti.

    “Anadolu’nun gelenekleri, mitleri ve kültürel değerleri çoğu zaman kadınlar aracılığıyla çocuklara aktarılmış. Ben de anneannemin anlattığı masallardan, çevremde duyduğum hikâyelerden beslendim. Bu oldukça uzun bir süreçti” diyen Sürer, maskelerle çalışırken aslında geçmişe doğru da bir yolculuğa çıktığını ifade etti.

    “Ben hep zaten geçmişin izinden yürüyormuşum” dedi.

    “MASKELERDE EVRENSEL BİR FORM KULLANIYORUM”

    Sergideki maskelerin yalnızca belirli bir bölgeyi değil, Anadolu’nun çok geniş bir coğrafyasını temsil ettiğini söyleyen Sürer, Hakkâri’den Sivas’a, Manisa’dan Türkmen Yörük kültürüne kadar pek çok farklı kaynaktan beslendiğini anlattı.

    Sürer, “Maskelerde Venedik maskelerinin, Jericho taş maskelerinin etkilerini görebilirsiniz. Aborjinlerin benekli boyama sanatından, Afrika maskelerindeki doğal malzemelerden de yararlandım. Bu nedenle aslında evrensel bir form kullanıyorum” diye konuştu.

    “KADINLAR UMUTLARINI, HAYALLERİNİ VE KORKULARINI KİLİMLERE İŞLEDİ”

    Her kilim motifinin gerçek bir kadın hikâyesini taşıdığını vurgulayan Sürer, bu hikâyelerin bugün hala okunabileceğini söyledi.

    “Etrafımıza daha dikkatli bakmamız gerektiğini düşünüyorum. Çünkü o halıları ve kilimleri dokuyan kadınlar sessizce umutlarını, hayallerini, kaygılarını ve korkularını oralara işlediler. Şimdi biz onları okuyarak belki de onlara biraz ses olabiliriz” dedi.

    “HALA SESSİZ BIRAKILAN PEK ÇOK KADIN VAR”

    Geçmişte kadınların kendilerini motifler aracılığıyla ifade ettiğini söyleyen Sürer, aradan geçen zamana rağmen kadınların yaşadığı birçok sorunun devam ettiğine dikkat çekti.

    “Biz şimdi elimizde mikrofonlarla, kameralarla duygularımızı ve düşüncelerimizi ifade edebiliyoruz. Ama bugün bile pek çok kadın susturuluyor. Duygularını ifade edemiyor, hayatına dair kararları kendisi veremiyor. İnsan kendini ifade edecek bir yol arıyor. O dönemin kadınları da bunu motiflerle yapmış.

    O dönemden bugüne baktığımızda elbette çok şey değişti. Ama hala sessiz bırakılmış pek çok kadın olduğunu görüyoruz. Kadın cinayetleri bunun en acı örneklerinden biri. Aslında bu çalışmayla biraz da onları anmış oluyoruz.”

    “O MASKELERİN HEPSİNİN İÇİNDE BEN VARIM”

    Bir maskenin ortaya çıkış sürecini anlatan Sürer, hikâye, yüz ve malzemenin birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini söyledi.

    “Önce kafamda bir hikâye başlıyor. Sonra yüzü çalışıyorum. Hangi yüz olacak, hangi form kullanılacak, bunlar da hikâyenin bir parçası haline geliyor. Ama bir noktadan sonra maske benimle konuşuyor sanki. ‘Bana bunu ekle, beni bu renge boya, beni böyle süsle’ diyor.

    Dolayısıyla ben onun içine geçiyorum aslında. Şunu çok rahatlıkla söyleyebilirim; o gördüğünüz bütün maskelerin içerisinde aslında ben varım. Kendimden büyük parçalar var. Maskeyle kesinlikle diyaloğa geçiyorum. O bana anlatıyor, ben onu anlatıyorum. Sonunda da ortaya iş çıkıyor.”

    Sürer, eserlerinde sıkça kullandığı boynuz figürünün ise güç ve sınır anlamı taşıdığını belirterek, “Benim öncelikli kullanma nedenim hem bir güç hem de bir mesafe oluşturma duygusu. Benim bir alanım var ve o alana öyle paldır küldür girilemesin. Boynuzla bir sınır çiziyorum” dedi.

    “MOTİFLERİN İNANÇSAL DÜZEYDE DE BİRLEŞTİRİCİ GÜCÜ VAR”

    Maskelerinde kullandığı bazı malzemeleri memleketi Varto’dan, bazılarını ise Kültürpark’tan topladığını anlatan Sürer, sergide farklı inanç ve kültürlere ait sembollerin de bir araya geldiğini söyledi.

    “Burada Ezidilerin kutsal kabul ettiği kuş tüylerini görebilirsiniz. Türkmen gelinlerinin kullandığı karanfiller var. Alevilerde kullanılan deniz kabukları var. Bir harman söz konusu. Dolayısıyla motiflerin inançsal düzeyde de aslında bir birleştirici yanı var.”

    Serginin küratörlüğünü İranlı ressam Melody Abedy’nin üstlendiğini belirten Sürer, iki farklı ülkeden kadın sanatçı olarak bu çalışmada bir dayanışma örneği ortaya koyduklarını ifade etti.

    Semra ACAR / İZMİR

     

     

     

  • Gülistan Doku soruşturmasında yeni arama: Altaş’ın işaret ettiği bölgeler taranıyor!

    Gülistan Doku soruşturmasında yeni arama: Altaş’ın işaret ettiği bölgeler taranıyor!

    PİRHA- Beş yılı aşkın süredir kayıp olan Gülistan Doku’ya ilişkin soruşturmada yeni bir aşamaya geçildi. ABD’de yakalanan ve Türkiye’ye iadesi beklenen Umut Altaş’ın işaret ettiği noktalarda JAK ekipleri tarafından arama çalışmaları yürütülüyor.

    Munzur Üniversitesi öğrencisi Gülistan Doku’nun 5 Ocak 2020 tarihinden bu yana kayıp olmasına ilişkin yürütülen soruşturmada yeni gelişmeler yaşanıyor. Soruşturma kapsamında firari şüpheli olarak aranan ve hakkında Interpol aracılığıyla kırmızı bülten çıkarılan Umut Altaş’ın ABD’de yakalanmasının ardından, daha önce işaret ettiği bölgelerde arama çalışmaları başlatıldı.

    Edinilen bilgilere göre, İçişleri Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı koordinasyonunda yürütülen çalışmalarda, Jandarma Genel Komutanlığı’na bağlı Jandarma Arama Kurtarma (JAK) ekipleri görev alıyor. Ekipler, yeraltı görüntüleme sistemleri ve teknik cihazlar kullanarak belirlenen alanlarda incelemelerini sürdürüyor.

    ÜÇ BÖLGEDE ARAMA YAPILIYOR

    Arama çalışmalarının, Munzur Üniversitesi çevresi, Dinar Deresi hattı ve Sarısaltuk Viyadüğü yakınlarında yoğunlaştırıldığı belirtildi. Ekiplerin, yeraltının üç boyutlu görüntüsünü elde edebilen teknolojik cihazlarla şüpheli noktaları taradığı öğrenildi.

    Umut Altaş’ın daha önce yaptığı açıklamalarda, Gülistan Doku’nun akıbetine ilişkin kesin bilgiye sahip olmadığını öne sürdüğü ancak üniversite çevresi, Aktuluk Mahallesi yakınları ve Bayraktepe mevkiindeki bazı alanların araştırılması gerektiğini söylediği biliniyor.

    SORUŞTURMA GENİŞLETİLMİŞTİ

    Gülistan Doku dosyasında yürütülen soruşturma kapsamında daha önce çok sayıda kişi hakkında işlem yapılmış, gözaltına alınan şüphelilerden bir kısmı tutuklanmıştı. ABD’de bulunan Umut Altaş’ın yakalanmasıyla birlikte dosyada yeni bir sürecin başladığı değerlendiriliyor.

    Ailesi ve kadın örgütleri ise yıllardır Gülistan Doku’nun akıbetinin ortaya çıkarılması ve sorumluların yargı önüne çıkarılması talebini sürdürüyor. Başlatılan yeni arama çalışmalarının, kamuoyunun yakından takip ettiği dosyada önemli sonuçlar doğurup doğurmayacağı merakla bekleniyor.

    PİRHA/DERSİM

  • Kadınlar 12. Yargı Paketi’ne karşı sokakta olacak: Yargı değil gasp paketi!

    Kadınlar 12. Yargı Paketi’ne karşı sokakta olacak: Yargı değil gasp paketi!

    PİRHA- Bugün bir çok kentte kadınlar “12. Yargı Paketi’ne Hayır demek” için sokaklara çıkacak.

    Meclis’e sunulması beklenen 12. Yargı Paketi’ne tepkiler yükselmeye devam ediyor. Kadınlar, Diyarbakır, Ankara, Antakya, Antalya, Bodrum, Bursa, Çanakkale, Datça, Didim, Erzincan, Eskişehir, Antep, İstanbul, Kuşadası, Manisa, Menteşe, Mersin, Ordu, Urfa ve Urla’da sokağa çıkacak.

    Kadınlar,  “İktidarın “yargı paketi” adı altında önümüze getirdiği 12. Yargı Paketi, adalete erişimi güçlendirmiyor; kadınların, LGBTİ+’ların ve çocukların haklarını torba yasa içinde gasp etmeyi amaçlıyor. Bu yüzden 12. Yargı Paketi’ni topyekûn ve esastan reddediyoruz. On yıllar süren mücadelemizle elde ettiğimiz kazanımlarımızdan, eşit, özgür ve şiddetsiz bir yaşam ısrarımızdan vazgeçmeyeceğiz. 12.Yargı Paketi’ne hayır!” diyecek.

    HABER MERKEZİ

     

  • Ebru Gündoğan’dan Dersim’de Gülistan Doku ve Rojin Kabaiş için duygu yüklü şiir-VİDEO

    Ebru Gündoğan’dan Dersim’de Gülistan Doku ve Rojin Kabaiş için duygu yüklü şiir-VİDEO

    PİRHA- Dersim’de Seyid Rıza Meydanı’nda katledilen kadınlar için şiirler okundu.

     

    Ebru Gündoğan, Dersim’de Seyid Rıza Meydanı’nda Gülistan Doku ve Rojin Kabaiş şahsında hayattan koparılan tüm kadınlar için kaleme aldığı şiiri seslendirdi.

    Gündoğan’ın okuduğu şiir, “Gülistan Doku ve Rojin Kabaiş… İki genç kadın, iki yarım bırakılmış hikâye, iki susmayan soru…” sözleriyle başladı. Şiirde, yaşamlarının baharında aramızdan koparılan iki genç kadının ardından geride kalan acı, özlem ve cevabı bekleyen sorular dile getirildi.

    “Gülistan Doku ve Rojin Kabaiş… İki genç kadın, iki yarım bırakılmış hikâye, iki susmayan soru… Onlar hayatın baharında, en güzel düşlerini kuracakları çağda aramızdan koptular. Ardında yalnızca gözyaşı değil; cevabı bekleyen sorular, dinmeyen bir özlem ve adalet arayan yürekler bıraktılar. Bir insanın ardından ağıt yakmak zordur; ama gençliğin ardından yakılan ağıtın ateşi daha başka yanar. Çünkü onların gülüşlerinde yarın vardı, umut vardı, yaşanacak uzun yollar vardı. Şimdi ise isimleri, yüreklerde açılmış derin bir yaranın adı oldu. Bazı yokluklar zamanla hafiflemez. Bazı acılar yıllar geçse de ilk günkü gibi sızlar. Gülistan ve Rojin’in ardından hissedilen de böylesi bir sızıdır. Çünkü toprağa düşen yalnız iki genç kadın değil; aynı zamanda ailelerinin hayalleri, sevdiklerinin umutları ve yarım kalmış nice güzel gündü. Bugün onları anmak; yalnızca bir hüznü paylaşmak değil, aynı zamanda insan hayatının değerini hatırlamaktır. İsimleri rüzgârda kaybolup gitmesin diye, hatıraları unutulmasın diye, adları vicdanlarda yaşamaya devam ediyor. Kimi zaman bir annenin gözyaşında, kimi zaman bir babanın sessizliğinde, kimi zaman da onları hiç tanımamış insanların duasında… Çünkü bazı isimler sadece bir insanı değil, eksik bırakılmış bir hayatı anlatır. Bu dünyadan erken koparılan her gencin ardından söylenecek en büyük söz şudur: Unutmayacağız, unutturmayacağız; hakikat ortaya çıkana kadar adalet talebinden vazgeçmeyeceğiz.”

    PİRHA/DERSİM

  • Dersim ve Antalya’dan Irmak Ayşe Koparan için adalet çağrısı-VİDEO

    Dersim ve Antalya’dan Irmak Ayşe Koparan için adalet çağrısı-VİDEO

    PİRHA- Ağrı’nın Hamur ilçesinde yaşamını yitiren öğretmen Irmak Ayşe Koparan için Dersim ve Antalya’da eş zamanlı açıklamalar yapıldı. Eğitim-Sen Dersim Şubeler Platformu ile Antalya Kadın Platformu, Koparan’ın ölümünün tüm yönleriyle araştırılmasını, gerçeğin ortaya çıkarılmasını ve sorumluların yargı önüne çıkarılmasını istedi

    Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim-Sen) Dersim Şubeler Platformu, Ağrı’nın Hamur ilçesindeki evinde şüpheli şekilde yaşamını yitirmiş halde bulunan öğretmen Irmak Ayşe Koparan için Sanat Sokağı’nda basın açıklaması yaptı. Açıklamada, “Adıyla, yüzüyle, hikâyesiyle Irmak Ayşe Koparan’ı unutmayacağız” pankartı taşındı.

    Basın açıklamasını Eğitim-Sen Dersim Şubesi Kadın Sekreteri Rojda Çifçi okudu. Çifçi, Koparan’ın ölümünün sıradan bir adli vaka olarak değerlendirilemeyeceğini belirterek, olayın kadın eğitim emekçilerinin çalışma ve yaşam koşullarına dair önemli sorunları yeniden gündeme getirdiğini söyledi.

    Kadın öğretmenlerin birçok bölgede barınma sorunları, yalnızlaştırma, güvencesizlik, sosyal destek mekanizmalarının yetersizliği, idari baskılar ve ayrımcı uygulamalarla karşı karşıya kaldığını ifade eden Çifçi, kamu kurumlarının bu sorunlara kalıcı çözümler üretmekte yetersiz kaldığını dile getirdi.

    “KADINLARIN YAŞAM HAKKI SİSTEMATİK BİÇİMDE İHLAL EDİLİYOR”

    Kadınların güvenliğini tehdit eden koşulların münferit olmadığını vurgulayan Çifçi, kadınların eşitlik ve özgürlük taleplerinin görmezden gelinmesinin, toplumsal cinsiyet eşitliği karşıtı politikaların ve cezasızlık uygulamalarının kadınlara yönelik şiddeti artırdığını söyledi.

    Kadın cinayetleri ve şüpheli kadın ölümlerindeki artışa dikkat çeken Çifçi, her ölümün titizlikle soruşturulmasının ve kamuoyunun şeffaf biçimde bilgilendirilmesinin devletin temel sorumluluğu olduğunu belirtti.

    “GÜVENLİ ÇALIŞMA KOŞULLARI KAMUSAL SORUMLULUKTUR”

    Açıklamada, eğitim emekçilerinin güvenli çalışma ve yaşam koşullarına sahip olmasının yalnızca bireysel bir hak olmadığı, aynı zamanda kamusal bir yükümlülük olduğu ifade edildi.

    Milli Eğitim Bakanlığı başta olmak üzere ilgili kurumların eğitim emekçilerinin güvenliğini sağlamakla yükümlü olduğunu kaydeden Çifçi, çalışma yaşamında ortaya çıkan mobbing, ayrımcılık ve şiddet vakalarının görmezden gelinmesinin kabul edilemez olduğunu söyledi.

    Eğitim-Sen’in sürecin takipçisi olacağını belirten Çifçi, “Irmak Ayşe Koparan’ın ölümünün üzerinin örtülmesine, gerçeğin karartılmasına ve sorumluların korunmasına izin vermeyeceğiz. Gerçekler ortaya çıkıncaya kadar mücadelenin takipçisi olacağız” dedi.

    Açıklama, Irmak Ayşe Koparan’ın ölümünün tüm yönleriyle araştırılması ve olayda ihmali ya da sorumluluğu bulunanların yargı önüne çıkarılması çağrısıyla sona erdi.

    ANTALYA KADIN PLATFORMU IRMAK AYŞE KOPARAN’IN ÖLÜMÜ AYDINLATILSIN

    Antalya Kadın Platformu, Ağrı’nın Hamur ilçesinde yaşamını yitiren öğretmen Irmak Ayşe Koparan için Attalos Anıtı önünde açıklama yaptı. Platform, olayın tüm yönleriyle araştırılmasını ve sorumluların ortaya çıkarılmasını istedi.

     Antalya Kadın Platformu, Ağrı’nın Hamur ilçesindeki evinde şüpheli şekilde yaşamını yitirmiş halde bulunan öğretmen Irmak Ayşe Koparan için Attalos Anıtı önünde basın açıklaması gerçekleştirdi.

    Basın açıklamasını Antalya Kadın Platformu adına Özlem Yavuz okudu. Açıklamada, Koparan’ın ölümünün sıradan bir adli vaka olarak değerlendirilemeyeceği belirtilerek, kadın eğitim emekçilerinin çalışma ve yaşam koşullarına ilişkin sorunlara dikkat çekildi.

    Kadın öğretmenlerin görev yaptıkları birçok bölgede barınma sorunları, yalnızlaştırma, güvencesizlik, sosyal destek mekanizmalarının yetersizliği, idari baskılar ve ayrımcı uygulamalarla karşı karşıya kaldığı ifade edilen açıklamada, kamu kurumlarının bu sorunlara kalıcı çözümler üretmekte yetersiz kaldığı kaydedildi.

    “KADINLARIN YAŞAM HAKKI SİSTEMATİK BİÇİMDE İHLAL EDİLİYOR”

    Açıklamada, kadınların güvenliğini tehdit eden koşulların münferit olmadığı vurgulanarak, toplumsal cinsiyet eşitliği karşıtı politikaların ve cezasızlık uygulamalarının kadınlara yönelik şiddeti artırdığı belirtildi.

    Kadın cinayetleri ve şüpheli kadın ölümlerindeki artışa dikkat çekilen açıklamada, her ölümün titizlikle soruşturulmasının ve kamuoyunun şeffaf biçimde bilgilendirilmesinin devletin temel sorumluluğu olduğu ifade edildi.

    Eğitim emekçilerinin güvenli çalışma ve yaşam koşullarına sahip olmasının yalnızca bireysel bir hak değil, aynı zamanda kamusal bir yükümlülük olduğu belirtilen açıklamada, Milli Eğitim Bakanlığı başta olmak üzere ilgili kurumların eğitim emekçilerinin güvenliğini sağlamakla yükümlü olduğu kaydedildi.

    Açıklamada, çalışma yaşamında ortaya çıkan mobbing, ayrımcılık ve şiddet vakalarının görmezden gelinmesinin kabul edilemez olduğu vurgulanırken, Irmak Ayşe Koparan’ın ölümünün tüm yönleriyle araştırılması ve olayda ihmali ya da sorumluluğu bulunanların yargı önüne çıkarılması çağrısı yapıldı.

    PİRHA/DERSİM/ANTALYA

  • Eğitim Sen Mersin Şube: Irmak Ayşe Koparan’ın şüpheli ölümü tüm yönleriyle aydınlatılmalıdır-VİDEO

    Eğitim Sen Mersin Şube: Irmak Ayşe Koparan’ın şüpheli ölümü tüm yönleriyle aydınlatılmalıdır-VİDEO

    PİRHA- Eğitim Sen Mersin Şubesi, Ağrı’nın Hamur ilçesinde görev yapan öğretmen Irmak Ayşe Koparan’ın şüpheli ölümüne ilişkin basın açıklaması yaptı. Açıklamayı okuyan Eğitim Sen Mersin Şubesi Kadın Sekreteri Nermin Karasu, olayın tüm yönleriyle araştırılması ve sorumluların ortaya çıkarılması çağrısında bulundu.

    Eğitim Sen Mersin Şubesi, Ağrı’nın Hamur ilçesinde görev yapan öğretmen Irmak Ayşe Koparan’ın şüpheli ölümüne ilişkin basın açıklaması düzenledi. Açıklamayı Eğitim Sen Mersin Şubesi Kadın Sekreteri Nermin Karasu okudu.

    Karasu, Irmak Ayşe Koparan’ın ölümünün yalnızca bir ölüm haberi olarak değerlendirilemeyeceğini belirterek, olayın kadın eğitim emekçilerinin yaşam hakkı, can güvenliği, çalışma koşulları ve kamu kurumlarının koruma yükümlülüğü açısından ciddi soru işaretleri barındırdığını söyledi.

    Kadın eğitim emekçilerinin görev yaptıkları birçok bölgede barınma sorunları, yalnızlaştırma, güvencesizlik, sosyal destek mekanizmalarının yetersizliği, idari baskılar ve ayrımcı uygulamalarla karşı karşıya kaldığını ifade eden Karasu, kamu otoritelerinin bu sorunlara yönelik kalıcı ve etkili politikalar geliştirmediğini vurguladı.

    “KADINLARIN YAŞAM HAKKI SİSTEMATİK BİÇİMDE İHLAL EDİLİYOR”

    Kadınların yaşam hakkını tehdit eden koşulların münferit olmadığını belirten Karasu, toplumsal cinsiyet eşitliği karşıtı politikaların, kadınları koruyan uluslararası mekanizmalardan uzaklaşılmasının, cezasızlık uygulamalarının ve erkek egemen yönetim anlayışının kadınların yaşam hakkını sistematik biçimde ihlal eden bir ortam yarattığını ifade etti.

    Karasu, “Kadın cinayetlerinin, şüpheli kadın ölümlerinin ve kadınlara yönelik şiddetin hiç olmadığı kadar arttığı böylesi bir ortamda, her ölümün titizlikle soruşturulması ve kamuoyunun tatmin edici biçimde bilgilendirilmesi devletin temel sorumluluğudur” dedi.

    “EĞİTİM EMEKÇİLERİNİN GÜVENLİĞİ KAMUSAL BİR YÜKÜMLÜLÜKTÜR”

    Eğitim emekçisi kadınların güvenli çalışma ve yaşam koşullarına sahip olmasının yalnızca bireysel bir hak değil, kamusal bir yükümlülük olduğunu vurgulayan Karasu, başta Milli Eğitim Bakanlığı olmak üzere ilgili tüm kurumların eğitim emekçilerinin güvenliğini sağlamakla sorumlu olduğunu söyledi.

    Karasu, eğitim emekçilerinin maruz kaldığı mobbing, ayrımcılık ve şiddet vakalarının görmezden gelinmesinin kabul edilemez olduğunu belirterek, Irmak Ayşe Koparan’ın ölümüyle ilgili tüm süreçlerin takipçisi olacaklarını kaydetti.

    “GERÇEKLER ORTAYA ÇIKINCAYA KADAR SÜRECİN TAKİPÇİSİ OLACAĞIZ”

    Açıklamanın sonunda Karasu, Irmak Ayşe Koparan’ın ölümünün tüm yönleriyle aydınlatılması gerektiğini belirterek, olayla ilgili tüm iddiaların etkin, bağımsız ve şeffaf biçimde soruşturulmasını istedi.

    Varsa ihmali, sorumluluğu veya kusuru bulunan kişi ve kurumların ortaya çıkarılması gerektiğini vurgulayan Karasu, kadın eğitim emekçilerinin güvenli çalışma ve yaşam koşullarını sağlayacak önlemlerin acilen alınması çağrısında bulundu.

    Eğitim Sen olarak Irmak Ayşe Koparan’ın ailesine, yakınlarına, öğrencilerine ve tüm eğitim emekçilerine başsağlığı dileyen Karasu, “Ölümünün üzerinin örtülmesine, gerçeğin karartılmasına, sorumluların korunmasına ve kadın eğitim emekçilerinin yaşam hakkının görmezden gelinmesine asla izin vermeyeceğiz. Gerçekler ortaya çıkıncaya kadar sürecin takipçisi olacağız” dedi.

    PİRHA/MERSİN

  • Osmaniyeli kadınlardan Rahmi Koç’a tepki: Kürt ve kadın kimliğine saldırı kabul edilemez- VİDEO

    Osmaniyeli kadınlardan Rahmi Koç’a tepki: Kürt ve kadın kimliğine saldırı kabul edilemez- VİDEO

    PİRHA- Koç Holding Onursal Başkanı Rahmi Koç’un İzmir’de katıldığı bir hastane açılışında anlattığı ve Kürt kadınlarını hedef alan ifadeler içeren “fıkra”ya yönelik tepkiler sürüyor. Osmaniye’de yaşayan Kürt kadınlar, söz konusu ifadelerin yalnızca Kürt kadınlarını değil, tüm kadınları hedef aldığını belirterek yaşananlara sert tepki gösterdi.

    Rahmi Koç’un konuşmasında kullandığı ayrımcı, cinsiyetçi ve ırkçı ifadeler kamuoyunda geniş yankı uyandırırken, siyasetçilerden hukuk örgütlerine kadar birçok kesimden kınama açıklamaları geldi.

    “KENDİ HEMCİNSİNE YAPILAN HAKARETE NASIL GÜLEBİLİYORSUN?

    Osmaniye’de yaşayan Sevgi Aydın, yalnızca fıkraya değil, salondaki tepkilere de dikkat çekti. Aydın, özellikle kadınların ve davetlilerin bu sözlere gülmesini eleştirerek şunları söyledi:

    “Benim zoruma giden şey, orada bulunanların buna gülmesi. Sen kendi hemcinsine yapılan ayrımcı dile nasıl gülebiliyorsun? Özellikle ‘Kürt kadını’ diyerek bütün Kürt kadınlarına hakaret ediyor. Her kesimden kadın ayağa kalkmış durumda. Özür diledi ama bu bir özürle geçiştirilebilecek bir şey değil. Biz kadınlar olarak o özrü kabul etmiyoruz.”

    “DİLİMİZ YOK SAYILDIĞI İÇİN BİZİMLE DALGA GEÇİYORLAR”

    Leyla Günana ise yaşananların Kürtçeye yönelik yıllardır süren baskılardan bağımsız değerlendirilemeyeceğini belirtti.

    “Kürt kadınları kendi dilinde konuşamıyor, kendini ifade etmekte zorlanıyor. Önce bunun sorgulanması gerekiyor. Dilimiz yok sayıldığı için sistem de, Rahmi Koç gibi insanlar da bizimle rahatça dalga geçebiliyor. Eğer o doktorlar Kürtçe bilseydi ve kadınla kendi dilinde iletişim kurabilseydi, bugün anlatılan bu sözde fıkra da ortaya çıkmazdı” dedi.

    “YAŞI YAPILAN HAKARETİ MEŞRULAŞTIRAMAZ”

    Zarife Çar da söz konusu ifadelerin hem kadınlara hem de Kürtlere yönelik ayrımcı bir yaklaşım içerdiğini vurguladı.

    “Bu saldırı hem kadın kimliğine hem de Kürt kimliğine yöneliktir. Yaşının büyük olması hiçbir şeyi değiştirmez. ‘Yaşlıdır, bunamıştır’ gibi gerekçeleri kabul etmiyoruz. Kadınlar sabahın erken saatlerinden itibaren evin ve yaşamın bütün yükünü omuzluyor. Böylesine emek veren kadınların yalnızca konuştukları dil nedeniyle aşağılanması kabul edilemez. Bu anlayışı şiddetle kınıyorum” ifadelerini kullandı.

    Cevahir FINDIK/OSMANİYE

  • Işıl Kurt: Nafaka bir lütuf ve ayrıcalık değildir, nafaka bir haktır!-VİDEO

    Işıl Kurt: Nafaka bir lütuf ve ayrıcalık değildir, nafaka bir haktır!-VİDEO

    PİRHA- Barışa İhtiyacım Var Kadın İnsiyatifi’nden Işıl Kurt, nafaka hakkının siyasi iktidarın kamuoyu yaratmaya çalıştığı gibi bir düzenleme olmadığının altını çizerek, “Anayasa Mahkemesi kararıyla da nafaka hakkımızdan vazgeçecek değiliz. Nafaka bir lütuf değildir, bir ayrıcalık değildir, nafaka bir haktır” şeklinde konuştu.

    Antalya 12. Aile Mahkemesi, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 175. maddesi kapsamında yoksulluk nafakasının “süresiz olması”na ilişkin düzenlemenin iptali için başvuru yaptığı Anayasa Mahkemesi (AYM), boşanan eşlere verilen yoksulluk nafakasının süresiz uygulanmasına ilişkin düzenlemeyi oy çokluğuyla iptal etti. Kararın gerekçesi daha sonra açıklanacak. İptal hükmünün dokuz ay sonra yürürlüğe gireceği belirtiliyor.

    AYM’nin verdiği karar kadınlar ve kurumları tarafından tepkiyle karşılandı. AYM’nin yoksulluk nafakasını iptal kararına dair Barışa İhtiyacım Var Kadın İnsiyatifi’nden Işıl Kurt ajansımıza konuştu.

    “NAFAKA SADECE KADINLARA VERİLMİYOR”

    Nafaka meselesinin uzun zamandır, iktidarın gündeminde olduğunu belirten Işıl Kurt, “Yargı kararlarının da gündeminde. Biz çok uzun yıllardır, böyle bir iptal kararı çıkmasa da böyle bir iptal kararına zemin hazırlayacak,  propagandaların yapıldığının farkındaydık. ‘Bir yıl evli kalıyorsun ve yıllarca bir kadına bakıyorsun’, ‘Bu erkekler yoksullaşıyor’ , ‘Erkekler nafakaları ödemediği için hapse giriyor’ şeklinde propaganda yapıldı. Bunlar, İstanbul Sözleşmesi’nin ve 6284 sayılı kanunun da tartışmaya açılmasına sebep olan belli konulardı. Siyasi iktidar bizim yıllardır tırnaklarımızla kazıyarak kazanmış olduğumuz belli haklarımızı ve bir bütün olarak Medeni Kanunu tartışmaya açmaktan hiçbir şekilde çekinmiyor” dedi.

    “NAFAKA BİR ÇOCUĞUN BESLENME MASRAFINI KARŞILAMIYOR”

    Nafaka hakkının siyasi iktidarın kamuoyu yaratmaya çalıştığı gibi bir düzenleme olmadığının altını çizen Işıl Kurt, şunları belirtti:

    “Örneğin bir kadın yeniden evlendiğinde nafaka zaten kaldırılıyor. Veya bir kadın ilk evlilik bittiği zaman yoksulluğa düştüyse ama sonrasında bir şekilde işe girdiyse veya farklı bir yolla bir gelir elde ettiyse ve artık yoksul değilse yine o nafaka kaldırılıyor.

    Bunun dışında da nafaka miktarları zaten hiçbir şekilde kamuoyunda yansıtıldığı gibi değil. Evet, belli birkaç isim var. Emekçilerin, işçilerin hayatında görmediği gelirleri kazanan belli ünlü isimler var ve onların verdiği nafakalar da gelirleriyle orantılı olarak yüksek miktarlar ama bunlar milyonlarca insanın yaşadığı ülkede birkaç münferit davadan ibaret. Onun dışında Türkiye’de asgari ücret 28.075 TL ve kadınların aldığı nafakalar bırakın onları zengin edip erkekleri yoksullaştırmayı bu kadınların birkaç temel özel ihtiyacı gidermeye veyahut bakımı kendisine kalan bir çocuğun beslenme masrafını, çarşı pazar masrafını dahi gidermeye yeterli nafakalar değiller.”

    “NAFAKA HAKKI SADECE KADINLARA TANINAN BİR HAK DEĞİL”

    Nafaka hakkının sadece kadınlara tanınan bir hak olmadığına dikkat çeken Işıl Kurt, “Nafaka evlilik birliği bittikten sonra yoksul kalan tarafa hükmedilen bir hak. Yoksul taraf lehine hükmedilen bir hak. Ama şöyle bir gerçek var. Evet büyük oranda nafaka kadınlara ödeniyor. Asıl burada tartışılması gereken, neden boşanmalar sonrasında hep kadınlar yoksulluğa düşüyor da böyle bir nafaka düzenlemesine ihtiyaç oldu. Bunu aslında Anayasa Mahkemesi de biliyordu ve gelen dosyaları şimdiye kadar reddetti” diye konuştu.

    “YARGI KARARLARINI ETKİLEYEN SİYASİ ATMOSFER VAR”

    “Peki şimdi ne değişti?” sorusunun cevaplanması gerektiğini vurgulayan Işıl Kurt, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Artık yargı kararlarını etkileyen siyasi atmosfer var. Anayasa Mahkemesi kararını bu 12. yargı paketi düzenlemesinin de ön ayağı gibi düşünebiliriz. Çünkü çok uzun zamandır bir aile arabuluculuğu gündemde biliyorsunuz. Bu aile arabuluculuğu ile birlikte 12. yargı paketinde boşanmaların hızlandırılması konusu gündeme gelecek. Ama biz her zaman bu tarz yargı paketleriyle kadınların kazanılmış haklarının düzenlenemeyeceğini söylüyoruz. Çünkü her ne kadar iktidar ve bakanlıklar veri tutmasa da biz kadınlar olarak veri tutuyoruz ve kadınların verilerine göre kadın cinayetlerinde en çok %60 oranda ve daha fazlasında diyebiliriz ki ya boşanmaya çalıştıkları erkekler tarafından ya da evli oldukları ya da daha önce evli oldukları boşandıkları erkekler tarafından öldürülüyor. Bu demektir ki ortada eşitsiz bir ilişki var. Yani boşanmayı, boşanma hukukunu, aile hukukunu, herhangi bir özel hukuk düzenlemesi gibi bir borçlar hukuku konusuymuş gibi ele almak mümkün değil.

    Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinden kaynaklı çok büyük eşitsizlikler var ve kadınların o hanelerde şiddete uğradığı, öldürüldüğü evlerde kendisine şiddet uğrayan erkekle birlikte bir arabulucu masasına oturup gelin anlaşın demek devlet tarafından kadınlara yönelik yapılan tüm bu şiddetin ve baskının aslında devlet tarafından meşrulaştırılması bir yargısal yasal düzene oturtulması demek olacaktır ki biz buna da zaten yıllardır karşıyız.”

    “NAFAKA BİR HAKTIR”

    Yıllardır kadınların bakım yükü üzerinde istihdamdan dışlandığını dile getiren Işıl Kurt, “Esnek ve güvencesiz çalışma koşullarına mahkum ediliyorlar. Dolayısıyla da evlilik birliği sona erince yoksul kalıyorlar. Bu şu demek oluyor. Artık ya ölecekler ya cinayet işlenecek, ya da aç kalacaklar. Ülkedeki yargısal sistem ve devletin bu politikalarıyla kadınları üçünden birisine mahkum ediyor. Dolayısıyla da nasıl İstanbul Sözleşmesi’nden çıkıldıktan sonra Danıştay da İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmasına ilişkin Cumhurbaşkanı kararını hukukuna uygun görmüştü. Bir Anayasa Mahkemesi kararıyla da nafaka hakkımızdan vazgeçecek değiliz. Nafaka bir lütuf değildir, bir ayrıcalık değildir, nafaka bir haktır” şeklinde konuştu.

    Nafaka hakkının Türkiye’ye özgü bir düzenleme olmadığının altını çizen Işıl Kurt, dünyanın her yerinde bnezer düzenlemelerin olduğunu belirtti.

    “MÜCADELEMİZ SÜRECEK”

    Kadınların hak kaybına uğramaması adına mücadele edeceklerini vurgulayan Işıl Kurt, “Tabi ki Anayasa Mahkemesi kararı çıktı diye nafaka hakkımızdan vazgeçecek değiliz. Her türlü hukuki ve politik yolu zorlayarak, mücadele ederek nafaka hakkımızı tekrardan kazanmaya ve orada da ayrıca ek düzenlemeler yapmaya uğraşacağız. Çünkü nafaka zaten iptal edilmeden önce de kadınları öyle ölümün pençesinden çekebilen veya o yoksulluktan kurtarabilen bir şey değildir. Bu nedenle mücadelemiz de hem bu iptal kararına karşı hem de mevcut düzenlemeleri iyileştirmeye dönük olacaktır” ifadelerini kullandı.

    Nuray ATMACA/DERSİM

     

     

  • Semiha Arı: Savaşa ayrılan bütçe kadınların yaşamına ayrılabilirdi-VİDEO

    Semiha Arı: Savaşa ayrılan bütçe kadınların yaşamına ayrılabilirdi-VİDEO

    PİRHA- Barışa İhtiyacım Var Kadın Girişimi üyesi Semiha Arı, Gülistan Doku dosyası kapsamında Dersim’de yaptıkları temaslarda savaş politikalarının kadınlar üzerindeki etkilerini bir kez daha gördüklerini belirtti. Arı, güvenlikçi politikaların kadınlara yönelik şiddet, yoksulluk ve sömürü mekanizmalarını derinleştirdiğini söyledi.

    Barışa İhtiyacım Var Kadın Girişimi’nin Gülistan Doku dosyası kapsamında Dersim’de gerçekleştirdiği ziyaret ve görüşmelerde kadınlar, öğrenciler ve kadın kurumlarıyla bir araya gelen heyet, savaş politikalarının kadınların yaşamına yansımalarını tartıştı. Girişimin üyelerinden Semiha Arı, savaşın yalnızca çatışma ortamı yaratmadığını, kadınlara yönelik şiddet, yoksulluk ve güvencesizliği de büyüttüğünü ifade etti.

    “ERKEK ŞİDDETİ BURADA SAVAŞ POLİTİKALARIYLA İÇ İÇE GEÇİYOR”

    Kadınların yıllardır barış mücadelesinin en güçlü öznelerinden biri olduğunu belirten Arı, geçmiş çözüm sürecinde de kadın örgütlerinin aktif rol üstlendiğini hatırlattı. Arı, “Savaşın kadınlar üzerinde çok boyutlu etkileri var. Bu nedenle barış talebini en güçlü biçimde dile getiren kesimlerden biri kadınlar” dedi.

    Dersim’de yapılan forumlarda kadın öğrenciler ve kadın kurumlarından dinledikleri aktarımların çarpıcı olduğunu belirten Arı, kadınlara yönelik şiddetin bölgede savaş politikalarından bağımsız ele alınamayacağını söyledi.

    Kadına yönelik şiddetin dünyanın her yerinde patriyarkal sistemin sonucu olduğunu ancak Kürt kentlerinde bunun güvenlikçi politikalarla birleştiğini ifade eden Arı, “Kadınlara yönelen erkek şiddetinin aynı zamanda devlet şiddeti biçiminde de karşımıza çıktığını görüyoruz. Askerlerin, polislerin ve kamu görevlilerinin adının geçtiği çok sayıda olay tesadüf değildir” diye konuştu.

    “KADIN ÖĞRENCİLER HEDEF HALİNE GETİRİLİYOR”

    Görüşmelerde genç kadınların çeşitli vaatlerle istismar edildiğine dair anlatımlar dinlediklerini belirten Arı, özellikle yoksul ailelerden gelen kadın öğrencilerin hedef alındığını söyledi.

    Arı, “İş bulma, işe yerleştirme ya da ekonomik destek vaatleriyle kadınların istismar edildiğini görüyoruz. Bu yalnızca bireysel suçlar olarak değerlendirilemez. Burada savaş politikalarının yarattığı zeminde gelişen bir sömürü ve istismar ağıyla karşı karşıyayız” dedi.

    “GÜVENLİKÇİLİK KADINLARA KARŞI BİR SİLAHA DÖNÜŞÜYOR”

    Bölgede yoğun güvenlik politikalarının sürdüğünü vurgulayan Arı, bunun kadınların yaşamını doğrudan etkilediğini ifade etti.

    “On binlerce güvenlik görevlisinin bulunduğu bir ortam normalleşmiş bir barış ortamı değildir” diyen Arı, güvenlikçi yaklaşımın kadınlara yönelik sistematik hak ihlallerine zemin hazırladığını belirtti.

    Arı, “Barış demek yalnızca silahların susması değildir. Kadınlara yönelmiş bu güvenlikçi mekanizmaların da ortadan kalkması gerekir. Kolluk güçlerinin kadınlara yönelik işlediği suçların açığa çıkarılması, soruşturulması ve bunlarla yüzleşilmesi gerekiyor” ifadelerini kullandı.

    “SAVAŞIN FATURASI KADINLARA YOKSULLUK OLARAK DÖNÜYOR”

    Savaş politikalarının ekonomik sonuçlarına da dikkat çeken Arı, Kürt kentlerinde yoksulluğun ve işsizliğin daha ağır yaşandığını söyledi.

    1990’lı yıllardaki zorunlu göç süreçlerini hatırlatan Arı, özellikle kadınların göç sonrası yaşamı yeniden kurmak için çok daha fazla emek harcadığını belirtti.

    Bölgede yatırımların yetersizliği ve istihdam alanlarının oluşturulmamasının kadınları daha kırılgan hale getirdiğini söyleyen Arı, “Genç kadınlar geçinebilmek için çalışmak zorunda kalıyor. Bu durum da onları çeşitli sömürü mekanizmalarına açık hale getiriyor. Kadın yoksulluğu önümüzdeki dönemde daha fazla konuşulması gereken bir başlık” dedi.

    Barışa İhtiyacım Var Kadın Girişimi’nin kuruluşundan bu yana savaş harcamalarına dikkat çektiğini belirten Arı, kamu kaynaklarının farklı alanlara yönlendirilmesi halinde kadınların yaşam koşullarının iyileşebileceğini vurguladı.

    “Savaşa ayrılan bütçelerle kreşler açılabilir, sosyal hizmetler güçlendirilebilir, kadınlar için istihdam alanları yaratılabilirdi” diyen Arı, sözlerini şöyle tamamladı:

    “Barışın inşa edilmesi kadınların daha güvenli, daha eşit ve daha özgür bir yaşam sürmesi anlamına geliyor. Bu nedenle barış talebi aynı zamanda kadınların yaşam hakkı talebidir.”

    Nuray ATMACA/DERSİM

  • Mersin’de Rahmi Koç’a tepki: Kürt kadınlarını hedef alan cinsiyetçi ve ayrımcı söylemleri kınıyoruz-VİDEO

    Mersin’de Rahmi Koç’a tepki: Kürt kadınlarını hedef alan cinsiyetçi ve ayrımcı söylemleri kınıyoruz-VİDEO

    PİRHA- DEM Parti, TJA ve Genç Kadın Meclisi, Mersin’de yaptıkları açıklamayla Rahmi Koç’un Kürt kadınlarını hedef alan sözlerine tepki gösterdi. Açıklamayı okuyan Meral Gültekin, cinsiyetçi ve ayrımcı söylemlerin mizah adı altında meşrulaştırılamayacağını belirterek, başlatılan soruşturmanın takipçisi olacaklarını söyledi.

    DEM Parti TJA ve Genç Kadın Meclisi, Mersin’de düzenledikleri basın açıklamasında iş insanı Rahmi Koç’un kamuoyuna yansıyan ve Kürt kadınlarını hedef alan ifadelerine tepki gösterdi. Açıklamayı okuyan Meral Gültekin, söz konusu ifadelerin yalnızca talihsiz bir açıklama olarak değerlendirilemeyeceğini, kadınları aşağılayan erkek egemen zihniyetin ve etnik ayrımcılığı besleyen anlayışın bir yansıması olduğunu ifade etti.

    Gültekin, açıklamada Rahmi Koç’un sözleri kadar bu ifadeleri normalleştiren yaklaşımların da kabul edilemez olduğunu belirterek, özellikle AKP Genel Başkanvekili Binali Yıldırım’ın olay karşısındaki tutumunu eleştirdi.

    “HEM CİNSİYETÇİ HEM AYRIMCI BİR KARAKTER TAŞIYOR”

    Kadınların yaşamlarını, kimliklerini ve mücadelelerini küçümseyen ifadelerin hiçbir gerekçeyle kabul edilemeyeceğini vurgulayan Gültekin, “Hele ki Kürt kadınlarını hedef alan sözler, hem cinsiyetçi hem de ayrımcı bir karakter taşımaktadır. Kadınları etnik kökenleri üzerinden aşağılamaya çalışan anlayış, toplumsal barışa, birlikte yaşam kültürüne ve kadınların eşitlik mücadelesine zarar vermektedir” dedi.

    “KÜRT KADINLARI ÖZGÜRLÜK VE DEMOKRASİ MÜCADELESİNİN ÖZNESİDİR”

    Açıklamada, Kürt kadınlarının yıllardır emek, demokrasi, özgürlük ve barış mücadelesinin en önemli öznelerinden biri olduğu belirtilerek, yaşamın her alanında eşitsizliklere karşı mücadele ettikleri ifade edildi.

    “Kürt kadınlarını aşağılayan her söz, onların tarihsel mücadele birikimine ve toplumsal varlığına yönelik bir saygısızlıktır” denilen açıklamada, kadınların erkek egemen sisteme karşı yürüttüğü mücadelenin hedef alınamayacağı vurgulandı.

    Kadınları aşağılayan söylemlerin “şaka”, “espri” ya da “mizah” adı altında meşrulaştırılmasına karşı çıktıklarını belirten Gültekin, “Cinsiyetçilik mizah değildir. Ayrımcılık mizah değildir. Bir halkı ya da kadınları aşağılamak ifade özgürlüğü değildir” ifadelerini kullandı.

    Açıklamada, bu tür söylemlerin toplumdaki eşitsizlikleri normalleştirdiği ve ayrımcılığı yeniden üreten araçlara dönüştüğü kaydedildi.

    “SORUŞTURMANIN TAKİPÇİSİ OLACAĞIZ”

    Kadın cinayetlerinin ve şiddetin sürdüğü bir dönemde kamusal etkisi bulunan kişilerin kullandıkları dilin daha büyük önem taşıdığına dikkat çekilen açıklamada, ayrımcı söylemlerden uzak durulması ve insan onurunu esas alan bir yaklaşımın benimsenmesi gerektiği vurgulandı.

    DEM Parti, TJA ve Genç Kadın Meclisi, kadınlara yönelik her türlü cinsiyetçi söylemin, Kürt halkına yönelik ayrımcı yaklaşımın ve erkek egemen zihniyetin her biçiminin karşısında olduklarını belirterek, Adalet Bakanlığı tarafından başlatılan soruşturmanın sorumlular cezalandırılana kadar takipçisi olacaklarını açıkladı.

    Açıklama, “Kadınların eşit, özgür ve şiddetsiz bir yaşam sürmesi için mücadele etmeye; halkların kardeşliğini, eşit yurttaşlığı ve demokratik değerleri savunmaya devam edeceğiz” sözleriyle sona erdi.

    MERSİN/PİRHA

  • Nur Aytemur: Dersim’i karargah haline getirenlere karşı daha fazla kadın sesi yükselecek-VİDEO

    Nur Aytemur: Dersim’i karargah haline getirenlere karşı daha fazla kadın sesi yükselecek-VİDEO

    PİRHA- Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi’nin çağrısıyla Türkiye’nin farklı kentlerinden 60’ı aşkın kadın, Gülistan Doku dosyasındaki gelişmeleri yerinde takip etmek ve kadınlarla dayanışmak amacıyla Dersim’e gitti. Heyette yer alan TJA aktivisti Nur Aytemur, yaptıkları görüşmelerde ortaya çıkan tablonun çarpıcı olduğunu belirterek, “Burada artık bir üniversite yok. Askeriyenin kışlası haline gelmiş. Gülistan Doku bir örnek olabilir ama burada adı konmamış çok ciddi bir çeteleşme ve mafyalaşma var” dedi.

    Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi’nin çağrısıyla Dersim’e gelen heyette yer alan TJA aktivisti Nur Aytemur, iki gün boyunca kadınlar, öğrenciler ve akademisyenlerle yaptıkları görüşmelerin ardından değerlendirmelerde bulundu. Diyarbakır TJA, Batman TJA ve Mardin TJA olarak programa katıldıklarını belirten Aytemur, yürütülen çalışmanın verimli geçtiğini söyledi.

    “Kürdistan gerçekliği bizim bildiğimiz bir gerçeklik muhakkak ama tekrardan adını koymak, tartışmak, bundan sonraki atılacak adımlarımızın yol haritasında yol açıcı ve ufuk açıcı oldu” diyen Aytemur, özellikle üniversite ve kent yaşamına ilişkin aktarımların dikkat çekici olduğunu ifade etti.

    “DEVLET BURAYA KARARGAH KURMUŞ”

    Yereldeki kadınların, öğrencilerin ve akademisyenlerin aktarımlarının son derece çarpıcı olduğunu belirten Aytemur, şunları söyledi:

    “Yereldeki üniversitede bulunan kadınların ve akademisyen kadın arkadaşların aktarımlarıyla çok çarpıcı bir tablo ortaya çıktı. Anladığımız şey şu; devlet buraya karargah kurmuş. Burada artık bir üniversite yok. Üniversite, askeriyenin kışlası haline gelmiş; özel savaş politikalarının ürettiği bir yapıya dönüşmüş. Burada artık bir akademi yok. Özel savaş politikalarının üretildiği bir merkez haline gelmiş. Üniversite içerisinde polislerle, jandarmayla, tankla, tüfekle derse giren öğrenciler var.”

    “KİMSENİN BİRBİRİNE GÜVENMEDİĞİ BİR ORTAM YARATILMIŞ”

    Sokaklarda da benzer bir tabloyla karşılaştıklarını ifade eden Aytemur, Dersim’in inancına ve toplumsal yapısına yönelik yürütülen politikaların sonuçlarının açık biçimde görüldüğünü söyledi.

    “Sokaklara çıktığımızda kimsenin birbirine güvenmediği bir tabloyla karşılaştık. Özellikle buranın inancına dönük yürütülen özel savaş politikalarıyla insanların nasıl yıpratıldığını, birbirlerine nasıl güvensiz hale getirildiğini ve toplumsal-kolektif hafızanın nasıl parçalandığını burada bir yıl bile kalan öğrenciler bize anlattı” dedi.

    Öğrencilerin Dersim’e gelirken farklı beklentiler taşıdığını belirten Aytemur, şöyle devam etti:

    “Öğrenciler, Dersim’e gelirken bir hakikatle ve doğayla buluşacaklarını düşündüklerini anlattılar. Ancak geldiklerinde karşılaştıkları manzaranın bambaşka olduğunu sanki bir savaş ortamındaymış gibi sürekli gözlem ve kontrol altında tutulduklarını söylediler.”

    “BU YILLARDIR YÜRÜTÜLEN ÖZEL SAVAŞ POLİTİKALARININ SONUCU”

    Ortaya çıkan tablonun tesadüf olmadığını ifade eden Aytemur, şöyle konuştu:

    “Bu, devletin uzun yıllardır burada ve Kürdistan’ın her bir parçasında yürüttüğü özel savaş politikalarının bir sonucudur. Kürt halkıyla böyle baş etmeye çalışan bir devlet politikası olduğunun elbette bilincindeyiz ama artık halkımızın ve gençlerin de buna dur demesi gerektiğinin bilincindeyiz.”

    “GÜLİSTAN DOKU BİR ÖRNEK OLABİLİR”

    Gülistan Doku dosyasının önemli olduğunu ancak meselenin bundan çok daha büyük olduğunu belirten Aytemur, şu değerlendirmede bulundu:

    “Gülistan Doku bir örnek olabilir. Ama burada adı konmamış çok ciddi bir çeteleşme ve mafyalaşma var. Bunun ağı sadece buranın valisiyle, kaymakamıyla ya da yerel kurumlarla ilgili değil. Bu Ankara’ya uzanan, Meclis’e uzanan bir yapı ve bunu teşhir edecek olan da kadınlar.”

    Kadınların dinledikleri tanıklıklar sonrasında bunu bir sorumluluk olarak gördüklerini belirten Aytemur, “Biz dün burada dinlerken kendimize bunu bir görev olarak edindik. Dersim hakikatine kavuşturacağız. Bunun için de mücadele etmek gerekiyor” dedi.

    “DAHA FAZLA KADIN SESİ DUYULACAK”

    TJA olarak Dersimli kadınlara söz verdiklerini ifade eden Aytemur, şöyle konuştu:

    “Öz eleştirisel yaklaşacağız Dersim’e. Kadınlar öz eleştirisel yaklaşacak. Dersim’i karargâh haline getiren artık sıradan bir devlet baskısını aşmış olan bu yapıya karşı bundan sonra daha fazla kadın sesi yükselecek. Daha fazla hakikat talepçisi burada olacak.

    “BU YÜKSELEN SESİ BARIŞLA BULUŞTURACAĞIZ”

    Kadınların mücadelesi ile barış mücadelesi arasında güçlü bir bağ kurduklarını belirten Aytemur, şunları söyledi:

    “Biz bugün Dersim’den yükselen bu sesleri kadınlar olarak barışla buluşturacağız. Bu ülkeye, bu topraklara onurlu bir barış geldiğinde, kadınların getirdiği demokratikleşmeyle birlikte uyuşturucunun da, fuhşun da ne kadar gerilediğini bildiğimiz bir yerden mücadelemizi büyüteceğiz.”

    Dersim’de kadınların heyeti evlerinde ağırladığını belirten Aytemur, “Buradaki her bir arkadaş bize evini açtı. Yüzü aşkın kadın evlerde ağırlandı. Evlerde yaptığımız sohbetlerde de önümüze yeni görevler ve yeni mücadele başlıkları koyduk” dedi.

    Konuşmasını umut vurgusuyla tamamlayan Aytemur, “Umudumuz var. Bu ülkeye, bu topraklara demokratik toplum hayata geçene kadar mücadelemiz TJA olarak devam edecektir” ifadelerini kullandı.

    Nuray ATMACA/DERSİM

  • Feride Eralp: Gülistan Doku için sorulan soru bütün kadınlar için soruluyor-VİDEO

    Feride Eralp: Gülistan Doku için sorulan soru bütün kadınlar için soruluyor-VİDEO

    PİRHA- Barışa İhtiyacım Var Kadın Girişimi’nin çağrısıyla Türkiye’nin farklı kentlerinden 60’ı aşkın kadın, Gülistan Doku dosyasındaki gelişmeleri yerinde takip etmek ve kadınlarla dayanışmak amacıyla Dersim’e gitti. Heyette yer alan Barışa İhtiyacım Var Kadın Girişimi üyesi Feride Eralp, Gülistan Doku dosyasının altı yıldır kadınların mücadelesi sayesinde gündemde kaldığını belirterek, üniversite içerisindeki suç ilişkilerine müdahale edilmediği sürece yeni Gülistan Doku vakalarının yaşanabileceği uyarısında bulundu.

    Barışa İhtiyacım Var Kadın Girişimi’nin çağrısıyla Türkiye’nin farklı kentlerinden 60’ı aşkın kadın, Gülistan Doku dosyasındaki son gelişmeleri takip etmek ve kadınlarla dayanışmak amacıyla Dersim’e geldi. Heyette yer alan Barışa İhtiyacım Var Kadın Girişimi üyesi Feride Eralp, yaklaşık 15 yıl sonra yeniden geldiği Dersim’de gözlemlerini ve Gülistan Doku dosyasına ilişkin değerlendirmelerini paylaştı.

    “BU ÜLKENİN KADINLARI ALTI YILDIR GÜLİSTAN DOKU’YU SORMAYI BIRAKMADI”

    En son 2010 yılında Dersim’e geldiğini belirten Feride Eralp, o dönemin barış sürecinin etkilerinin hissedildiği farklı bir dönem olduğunu söyledi. Barış İçin Kadın Girişimi’nin kalekol protestolarını ve geri çekilme süreçlerini takip ettiğini hatırlatan Eralp, “Bu 15-16 yılda neler değişti? Özellikle 2015’te sürecin bitmesinden sonra yaşanan çatışmalı süreç, olağanüstü hal ve güvenlikçi politikaların bu kenti nasıl etkilediğini merak ediyordum. O yüzden Dersim’e biraz endişeli bir duyguyla geldim” dedi.

    Güvenlik politikalarının, kalekolların ve askerileştirmenin kentte yarattığı değişimin Gülistan Doku dosyasında da görülebildiğini düşündüğünü ifade eden Eralp, bunları yıllardır duyduğunu ve okuduğunu ancak yerinde görmenin çok daha çarpıcı olduğunu söyledi.

    Gülistan Doku dosyasının başından itibaren kadın hareketi açısından önemli bir duyarlılık yarattığını belirten Eralp, bunda Dersim’deki kadınların, öğrencilerin ve Gülistan Doku’nun ailesinin mücadelesinin belirleyici olduğunu söyledi.

    “Altı yıl boyunca bu soruyu sormayı bırakmamak, unutulmasına engel olmak çok önemliydi” diyen Eralp, kadınların 8 Mart’larda, 25 Kasım’larda ve birçok eylemde Gülistan Doku’nun adını taşımaya devam ettiğini belirtti.

    Eralp, “Bu kadar gün oldu ama Gülistan Doku’ya ne olduğunu hala bilmiyoruz diyerek altı yıldır sormayı bırakmadılar. Bunun bir nedeni var. Bir yandan Gülistan’ın başına gelenlere yönelik öfke var ama bir yandan da bunun münferit bir olay olmadığı gerçeği var” diye konuştu.

    “GÜLİSTAN İÇİN SORULAN SORU BÜTÜN KADINLAR İÇİN SORULUYOR”

    Türkiye’nin farklı kentlerinde benzer biçimlerde kaybedilen, öldürülen ya da akıbeti ortaya çıkarılmayan kadınlar olduğunu söyleyen Eralp, Karabük’te Dinay, Elazığ’da Yeldana Karman ve Ankara’da Nadira Kadirova örneklerini hatırlattı.

    “Gülistan için sorulan soru aynı zamanda kaybedilen, öldürülen ve akıbeti ortaya çıkarılmayan bütün kadınlar için soruluyor” diyen Eralp, genç kadınların özellikle üniversitelerde çeşitli şiddet biçimlerine maruz bırakıldığını ve bunun ülke çapında yaygın bir sorun olduğunu vurguladı.

    Gülistan Doku soruşturmasına ilişkin değerlendirmelerde bulunan Eralp, altı yıl boyunca dosyada bulunan birçok bilginin görmezden gelindiğini söyledi.

    “Altı yıl sonra ne ortaya çıktı?” diye soran Eralp, yeniden incelenen kamera kayıtlarının yıllardır dosyada bulunduğunu hatırlattı. Dosyanın yeniden açılmasıyla birlikte ortaya çıkan tablonun yalnızca bir kayıp dosyasını değil aynı zamanda bir suçun nasıl örtüldüğünü de gösterdiğini belirtti.

    “ÜNİVERSİTEDEKİ SUÇ İLİŞKİLERİ YERLİ YERİNDE DURUYOR”

    Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi olarak farklı kentlerden gelen kadınlarla Dersim’de kadınlar, öğrenciler ve çeşitli kurumlarla görüştüklerini söyleyen Eralp, görüşmelerde en çok Munzur Üniversitesi’ne ilişkin kaygıları dinlediklerini anlattı.

    “Rektör değişmiş olabilir ama bize anlatılan şey değişen hiçbir şey olmadığı” diyen Eralp, üniversite içerisinde isimleri çeşitli iddialara konu olmuş kişilerin görevlerine devam ettiğini belirtti.

    “Bir yandan bazı soruşturmalar yürütülüyor gibi görünüyor ama üniversite içerisindeki yapıya gerçek anlamda dokunulmuş değil” ifadelerini kullanan Eralp, kadın öğrencilerin hala benzer risklerle karşı karşıya bırakıldığını söyledi.

    “KENTTE CİDDİ BİR GÜVENSİZLİK HALİ VAR”

    Kadınlarla yaptıkları görüşmeler sonucunda en büyük kaygılarının bu olduğunu belirten Eralp, “Bu kişiler işledikleri suçların cezasız kalacağı duygusuyla yaşamaya devam ettikçe yeni bir Gülistan Doku vakasının yaşanması an meselesi gibi görünüyor. Ne yazık ki Dersim’den böyle bir duyguyla ayrılıyoruz” dedi.

    Dersim’de yaygın bir güvensizlik atmosferi gözlemlediklerini söyleyen Eralp, “Esnaf öğrencilere güvenmiyor, öğrenciler esnafa güvenmiyor, öğrenciler birbirine güvenmiyor, hocalarına güvenmiyor” dedi.

    Bu ortamın kadın dayanışmasını da zorlaştırdığını belirten Eralp, kadınların şiddet ve taciz vakalarının peşine düştüklerinde faillerin değil, mücadele eden kadınların baskıya maruz kaldığını ifade etti.

    “ÜNİVERSİTE BİR EĞİTİM KURUMU DEĞİL DE DEVLET KAMPÜSÜ GİBİ”

    Kendilerine aktarılan bilgiler doğrultusunda üniversitenin giderek güvenlik kurumlarının ağırlık kazandığı bir yapıya dönüştüğünü söyleyen Eralp, “Deprem güçlendirmesi bahanesiyle üniversite içerisine valilik, adliye ve çeşitli resmi kurumlar taşınmış durumda. Dolayısıyla burası bir eğitim kurumu değil de devlet kampüsü gibi” dedi.

    Üniversite içerisinde kadın örgütlerinin ve demokratik kurumların faaliyet yürütmekte zorlandığını ifade eden Eralp, buna karşılık çeşitli vakıf ve cemaat yapılarının daha görünür hale geldiğini söyledi.

    “GERÇEK ADALET ANCAK KADINLARIN MÜCADELESİYLE MÜMKÜN”

    Gülistan Doku dosyasında ortaya çıkan gelişmelerin kadınların yıllardır sürdürdüğü mücadelenin sonucu olduğunu vurgulayan Eralp, Bedriye Doku’nun, Aygül Doku’nun ve Dersimli kadınların mücadelesinin bunun en önemli örneği olduğunu belirtti.

    “Karşımızda çok ciddi bir militer yapılanma ve arkasında devlet gücü bulunan erkekler var” diyen Eralp, buna rağmen kadınların bir arada olmaktan vazgeçmemesi gerektiğini söyledi.

    “Korkmamıza rağmen, endişe etmemize rağmen bir arada olmaktan vazgeçmemeliyiz” diyen Eralp, gerçek adaletin kadınların ortak mücadelesiyle mümkün olacağını ifade etti.

    Nuray ATMACA/DERSİM

  • ‘Kadınlar olarak birbirimizin elini bırakmadığımız sürece saldırıların üstesinden geleceğiz!’-VİDEO

    ‘Kadınlar olarak birbirimizin elini bırakmadığımız sürece saldırıların üstesinden geleceğiz!’-VİDEO

    PİRHA- Eğitim Sen Hatay Şubesi Kadın Sekreteri Sevilay Elmas, kadınların daha çok yoksulluk nafakasını talep etmesinin sebebinin toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin sonucu olduğunu vurgulayarak, “İktidar kadını sadece evin içinde, ailenin içinde konumlandırıyor. Buna karşı kadınlar olarak mücadele etmeye devam edeceğiz” dedi.

    Antalya 12. Aile Mahkemesi, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 175. maddesi kapsamında yoksulluk nafakasının “süresiz olması”na ilişkin düzenlemenin iptali için başvuru yaptığı Anayasa Mahkemesi (AYM), boşanan eşlere verilen yoksulluk nafakasının süresiz uygulanmasına ilişkin düzenlemeyi oy çokluğuyla iptal etti. Kararın gerekçesi daha sonra açıklanacak. İptal hükmünün dokuz ay sonra yürürlüğe gireceği belirtiliyor.

    “NAFAKA SADECE KADINLARA VERİLMİYOR”

    AYM’nin verdiği karar kadınlar ve kurumları tarafından tepkiyle karşılandı. AYM’nin iptal kararına dair Eğitim Sen Hatay Şubesi Kadın Sekreteri Sevilay Elmas, ajansımıza konuştu.

    Nafakayla alakalı yanlış bir algı yürütüldüğünün altını çizen Sevilay Elmas, “Bu da siyasi iktidarın zaten desteklediği bir yöntem ve tarz. Nafaka süresiz bir şekilde veriliyormuş gibi ve sanki bir yıl evli kalan kadın daha sonra erkeği sömürüyor ve süresiz bir şekilde nafaka alıyormuş gibi bir algı yürütülüyor. Oysa zaten nafakanın bağlanması bile bir sürü koşula dayandırılıyor. Her nafaka talep edene zaten nafaka bağlanmıyor. Süresiz olma kısmıyla alakalı da böyle bir gerçeklik söz konusu değil. Aynı zamanda nafaka sadece kadına verilmiyor. Nafaka çiftlerden kimin yaşamını idame ettirmesi zorsa ona bağlanan bir maaş. Yani erkeğin ihtiyacı varsa ona bağlanıyor” dedi.

    Kadınların aldığı yoksulluk nafakasının kullananı zenginleştirebilecek bir miktar olmadığına dikkat çeken Sevilay Elmas, nafakanın daha çok çocuklar için kullanılan bütçe olduğunu ve sadece yaşamını idame ettirmesini sağladığını söyledi.

    TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTSİZLİĞİ VURGUSU

    Kadınların, toplumsal eşitsizliğin olduğu bir ülkede yaşadığını vurgulayan Eğitim Sen Hatay Şubesi Kadın Sekreteri Sevilay Elmas, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Kadınların daha çok bu nafakayı talep etmesinin sebebi tamamen toplumsal cinsiyet eşitsizliği ile alakalı bir durumdur. Biz biliyoruz ki bu eşitsizlikten kaynaklı zaten iş gücünün, kamusal alanın dışında kalan ve ücretsiz emek harcayan kişi kadın olduğu için çoğunlukla bu ödeme kadına yapılıyor. Kadınlar o evlilik sürecinde bir gelir elde edemedikleri için ev içi emeğe bütün güçlerini verdiklerinden, evlilik sonlandırıldığında bu yoksulluk nafakasına ihtiyaç duyuluyor. Diliyoruz ve istiyoruz ki bu toplumsal cinsiyet eşitliği sağlansın ve o zaman böyle bir nafaka talebi olduğunda erkekler de kadınlar da eşit derecede talep edebiliyor olsun.”

    “POLİTİK BİR TERCİH”

    İktidarın 2025 yılını ‘Aile Yılı’ ilan ettiğini hatırlatan Sevilay Elmas, “İktidar kadını sadece evin içinde, ailenin içinde konumlandırıyor. Kadını ayrı bir birey, özgür bir birey olarak zaten görmüyor, görmek istemiyor. Bu durumda bu yaptıkları tercihin de biz politik bir tercih olduğunu düşünüyoruz. Nafakayla alakalı gündeme gelen bu mesele yine politik bir tercihin sonucudur” diye belirtti.

    “ŞİDDETİN İÇİNDE OLDUĞU AİLELERİ ARTTIRACAK”

    İktidarın kadının ekonomik gücünün olmadığı bir yerde boşanmasının zor olduğunu bildiğini belirten Sevilay Elmas, “Bu sebeple nafakayla alakalı konuyu tekrar gündemimize sokmuş oldular. Bu neye getirecek? Bu ekonomik şiddeti getirecek. Bu ailelerin boşanmasını, çiftlerin boşanmasını zorlaştır. Ancak şiddetin içinde olduğu aileleri arttıracak. Güçsüz aileler, şiddetin var olduğu aileler, eşit ilişkilerin kurulmamış olduğu aileler, ataerkinin güçlendiği bir toplum inşa edilmiş olacak. Çocuklarda mutsuz nesiller ve şiddetin içinde yaşamını idame ettirmeye çalışan bireyler olmuş olacak” uyarısında bulundu.

    “GERÇEK POLİTİKALARIN ÜRETİLMESİNİ İSTİYORUZ”

    Kadınların kazanılmış haklarına yönelik saldırıların derhal sonlandırılmasını talep eden Sevilay Elmas, kadınların mücadele hattını ve iktidarın yapması gerekenleri şöyle sıraladı:

    “İş yaşamına kadınların dahil olması gerektiğini bizler biliyoruz ve kadınların tam zamanlı ve güvenceli işlerde istihdamının önünün açılması gerekiyor. Eşit işe eşit ücret talep ediyoruz. Yargı paketlerinde kadın kazanımlarını görmeyen reformlar yapılmasını kesinlikle reddediyoruz. Bunun yerine toplumsal cinsiyet eşitliğini göz önünde bulunduran reformlara gidilmeli. Kamu kreşlerinin açılmasını istiyoruz. Çünkü biliyoruz ki kamu kreşleri açılırsa kadınlar çocuk sahibi olduktan sonra evlerin içinde haps olmaktan bir nebze de olsa kurtulmuş olacaklar. İş yaşamlarına devam edecekler.

    Kadına yönelik şiddetle mücadeleye ilişkin gerekli mekanizmaların devreye sokulmasını, kadına yönelik şiddetin engellenmesi için tüm çabanın sarf edilmesini ve gerçek politikaların üretilmesini istiyoruz. Yeterli sayıda sığınma evleri yapılmasını, kadınların boşanmasının önündeki engellerin kaldırılmasını istiyoruz. Nafaka hakkımızın elimizden alınmamasını talep ediyoruz.”

    “MÜCADELEMİZİ SÜRDÜRECEĞİZ”

    Kadınlar olarak mücadeleden asla vazgeçmeyeceklerinin altını çizen Sevilay Elmas, “Her zaman mücadelenin içerisinde olduk ve mücadele etmeye devam edeceğiz. Şimdi nafaka hakkımıza yönelik bir saldırı söz konusu. Bunun üstesinden gelmek de tabii ki yine örgütlenerek, kadın örgütlenmesi içerisinde olarak, dayanışma içerisinde olarak aşılabilir. Biz birbirimizin elini bırakmadığımız, birlikte dayanışma ve mücadele içerisinde olduğumuz sürece bu kazanılmış haklarımıza yönelik saldırıların üstesinden de geleceğiz. Buna gönülden inanıyorum” ifadelerine yer ver verdi.

    Diren KESER/HATAY

  • NûJINHA’nın haber sitesine siber saldırı: Susmayacağız!

    NûJINHA’nın haber sitesine siber saldırı: Susmayacağız!

    PİRHA- NûJINHA’nın haber sitesine siber saldırı düzenlendi. Saldırıya dair açıklama yapan NûJINHA, “Kadınların sesini, hakikat mücadelesini ve özgür gazeteciliği hedef alan hiçbir saldırı amacına ulaşamayacak; tehditlere rağmen yayınlarımızı sürdürmeye devam edeceğiz” dedi.

    Kendisini “Handala” ve “Direniş Ekseni” olarak tanıtan bir siber grup, yayımladığı tehdit içerikli mesajlarla NûJINHA’yı siber saldırı düzenledi. Saldırıda, ajansın Arapça, İngilizce ve Farsça haber kategorilerindeki içerikleri sistematik biçimde silindi.

    Sitelerine yönelik siber saldırılara dair yazılı açıklama yapan NûJINHA, “Dün akşam saatlerinde ajansımıza yönelik gerçekleştirilen siber saldırıda Farsça, Arapça ve İngilizce servislerimizde yayımlanan çok sayıda haber silinirken, yayınlarımız bir süre durmak zorunda kaldı” diye belirtti.

    Saldırıyı yapan gruplarının tehditlerinin devam ettiği belirtilen açıklamada, şunlara yer verdi:

    “Kadınların sesini, hakikat mücadelesini ve özgür gazeteciliği hedef alan hiçbir saldırı amacına ulaşamayacak; tehditlere rağmen yayınlarımızı sürdürmeye devam edeceğiz. Kendisini ‘Hanzala’ ve ‘Direniş Ekseni’ olarak tanımlayan bir siber grup, yayımladığı açıklamalarla Kürtleri, Kürt kurumlarını ve ajansımızı hedef alan tehditlerde bulunmuştur. Söz konusu açıklamalarda yalnızca nefret söylemlerine değil, aynı zamanda gazetecilik faaliyetlerini hedef alan açık tehditlere de yer verilmiştir.

    TESADÜF DEĞİLDİR

    Teknik altyapımız hedef alınmış ve bu nedenle yayın faaliyetlerimiz bir süre durmak zorunda kalmıştır. Teknik ekiplerimizin yoğun çalışması sonucunda yayınlarımız yeniden erişime açılmıştır. Saldırıyı üstlenen grup, daha sonra yayımladığı mesajlarda ajansımıza yönelik siber saldırıların devam edeceğini öne sürmüş, kurumumuzun konum bilgilerine sahip olduklarını iddia ederek tehditlerini sürdürmüştür. Yayımlanan açıklamalarda Kürt halkını ve kurumlarını hedef alan ifadelerin yanı sıra, bölgedeki siyasi ve askeri gelişmelere ilişkin tehdit içerikli söylemler de kullanılmıştır. Bizler bu saldırıyı yalnızca bir internet sitesi ya da teknik altyapıya yönelik girişim olarak değerlendirmiyoruz. Bu saldırı, kadınların sesini, hakikat mücadelesini ve bağımsız gazeteciliği hedef alan siyasi bir girişimdir. Ortadoğu’nun dört bir yanında kadınların yaşadıklarını görünür kılmaya çalışan, savaşın, şiddetin, eşitsizliğin ve erkek egemen politikaların mağduru olan kadınların sesini duyurmaya çalışan bir ajans olarak hedef alınmamız tesadüf değildir.

    DEMOKRATİK TOPLUM DEĞERLERİNE YÖNELİK BİR SALDIRI

    NûJINHA, bağımsız, demokratik ve özgürlükçü kadın gazeteciliği anlayışıyla yayın yapan bir haber ajansıdır. Yayıncılık çizgimiz; kadınların deneyimlerini, mücadelelerini ve hakikatlerini merkeze almak, egemen söylemlerin görünmez kıldığı sesleri duyurmak ve kadınların özgürlük mücadelesine tanıklık etmektir. Bizim için gazetecilik yalnızca haber aktarmak değil, aynı zamanda hakikatin peşinde ısrar etmek, savaşların, baskıların ve eşitsizliklerin gölgesinde kalan kadınların sözünü görünür kılmaktır. Bu nedenle ajansımıza yönelik her saldırıyı, yalnızca bir medya kurumuna değil; kadınların ifade özgürlüğüne, haber alma hakkına ve demokratik toplum değerlerine yönelik bir saldırı olarak değerlendiriyoruz.

    SALDIRIYI MEŞRULAŞTIRAN MEDYA

    Kaygı verici olan bir diğer nokta ise bazı medya kuruluşlarının bu saldırıyı eleştirmek ya da basın özgürlüğüne yönelik bir tehdit olarak değerlendirmek yerine, saldırıyı gerçekleştiren grubun açıklamalarını sorgulamadan dolaşıma sokması ve bir başarı hikayesi ya da operasyon haberi gibi sunmasıdır. Bir basın kurumuna yönelik saldırının propaganda diliyle aktarılması, saldırganların söylemlerinin yeniden üretilmesine ve hedef göstermenin yaygınlaştırılmasına hizmet etmektedir. Gazeteciliğin görevi tehditleri meşrulaştırmak değil, gerçekleri ortaya çıkarmaktır. Basın kurumlarına yönelik saldırılar karşısında dayanışma göstermek yerine saldırganların dilini yeniden üreten yaklaşım, basın özgürlüğüne ve gazetecilik etiğine zarar vermektedir.

    NûJINHA olarak bir kez daha vurguluyoruz; kadınların hakikatini görünür kılma sorumluluğumuzdan vazgeçmeyeceğiz. Kadınları susturmayı, görünmez kılmayı ve boyun eğdirmeyi amaçlayan her türlü saldırı, tehdit ve baskıya karşı yayınlarımızı sürdürmeye devam edeceğiz. Tehditlere boyun eğmeyecek, kadınların özgür sesi olmaya devam edeceğiz.”

    HABER MERKEZİ

     

  • ‘Kimlikleri aşağılayan ve kadınları hedef alan hiçbir yaklaşım kabul edilemez!’

    ‘Kimlikleri aşağılayan ve kadınları hedef alan hiçbir yaklaşım kabul edilemez!’

    PİRHA- Rahmi Koç’un Kürt kadınlarına dair söylediği ayrımcı, cinsiyetçi ve nefret içerikli söylemine tepki gösteren Demokratik Alevi Federasyonu ve Demokratik Alevi Kadınlar Birliği, “Kimlikleri aşağılayan, halkları birbirine karşı ötekileştiren ve kadınları hedef alan hiçbir yaklaşım kabul edilemez. Tüm kamuoyunu; ayrımcı, cinsiyetçi ve etnik kimlikleri hedef alan söylemlere karşı ortak bir tutum almaya çağırıyoruz” dedi.

    Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA), Demokratik Alevi Kadınlar Birliği (DAKB) Rahmi Koç’un Kürt kadınlarına dair söylediği ayrımcı, cinsiyetçi ve nefret içerikli söylemine tepki gösterdi.

    Yapılan açıklamada, Rahmi Koç tarafından dile getirilen ve Kürt kadınlarını hedef alan ifadelerin, yalnızca Kürt kadınlarını değil; eşitlik, insan hakları, demokrasi ve toplumsal barış değerlerine inanan herkesi derinden yaraladığını ve incittiğini ifade etti.

    “HALKLAR ARASINDA DÜŞMANLIĞI KÖRÜKLEMEKTE”

    Kürt kadınlarının, yüzyıllardır inkâr, asimilasyon, ayrımcılık, savaş ve yoksulluk politikalarına karşı ağır bedeller ödeyerek mücadele ettiğine dikkat çekilen açıklamada, “Kimliklerini, dillerini ve kültürlerini koruyarak onurlu bir direniş geleneği yaratmıştır. Bugün Kürt kadın hareketi, örgütlülüğü, özgürlük mücadelesi ve toplumsal dönüşümdeki öncü rolüyle yalnızca bulunduğu coğrafyada değil, dünyanın birçok yerinde kadınlara ilham veren önemli bir deneyim olarak kabul edilmektedir. Bu nedenle Kürt kadınlarını küçümseyen, onları cehalet veya geri kalmışlıkla özdeşleştiren her türlü alçakça söylem; cinsiyetçi ve etnik ayrımcılığı yeniden üreten, toplumsal önyargıları besleyen bir anlayışın yansımasıdır. Mizah kisvesi altında dile getirilen bu tür ifadeler, kadınların onurunu yapılmış saldırıdır ve halklar arasında düşmanlığı körüklemekte ortak yaşam kültürüne zarar vermektedir” denildi.

    “KAMUOYUNU; AYRIMCI, CİNSİYETÇİ VE ETNİK KİMLİKLERİ HEDEF ALAN SÖYLEMLERE KARŞI ORTAK BİR TUTUM ALMAYA ÇAĞIRIYORUZ”

    Açıklamanın devamında şunlar dile getirildi:

    “Alevi kadınlar olarak biliyoruz ki kadınlara, halklara ve inançlara yönelik ayrımcı dil; toplumsal barışı, birlikte yaşam iradesini ve demokratik değerleri zayıflatır. Kimlikleri aşağılayan, halkları birbirine karşı ötekileştiren ve kadınları hedef alan hiçbir yaklaşım kabul edilemez. Kürt kadınları bu coğrafyada yaşamı yeniden üreten, emeğiyle toplumu ayakta tutan, barışı savunan ve özgürlük mücadelesinin ön saflarında yer alan kadınlardır. Onların mücadelesi küçümsemeyi değil,  saygıyı ve dayanışmayı hak etmektedir. Rahmi Koç gibi insanlıktan, onurdan ve ahlaktan nasibini almamış olanlar,   Kürt kadınının bu değerlerinin  önünde bırakalım saygısızlık yapmayı, saygıyla ile eğilmek durumundadır.

    Bizler Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA) ve Demokratik Alevi Kadınlar Birliği (DAKB) olarak, Rahmi Koç’un sarf ettiği sözlerinde yansıyan nefretin ve düşmanlığın yarattığı toplumsal rahatsızlığın farkına varmasını, özrünü açık, samimi ve doğrudan Kürt kadınlarına yönelik biçimde ifade etmek zorundadır, bunu istiyor ve bekliyoruz. Aynı zamanda tüm kamuoyunu; ayrımcı, cinsiyetçi ve etnik kimlikleri hedef alan söylemlere karşı ortak bir tutum almaya çağırıyoruz. İnsan onurunu, eşit yurttaşlığı ve toplumsal barışı savunmak; vicdani, ahlaki ve demokratik bir sorumluluktur.”

    HABER MERKEZİ

     

     

  • Kadınlar Dersim’den seslendi: Barış ve kadınların özgürlüğü için erkek devlet şiddetine son!-VİDEO

    Kadınlar Dersim’den seslendi: Barış ve kadınların özgürlüğü için erkek devlet şiddetine son!-VİDEO

    PİRHA- Dersim’de Gülsitan Doku, Rojwelat Kızmaz ve Rojin Kabaiş’e dair açıklama yapan kadınlar, kadınlara karşı suçlarla gerçek bir yüzleşmenin barışın temeli olduğuna dikkat çekerek, Dersim’de kadınların yaşadığı taciz, katliamlara karşı seslerini yükseltti.

    Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi ve Dersim Kadın Platformu Gülsitan Doku, Rojwelat Kızmaz ve Rojin Kabaiş’e dair basın açıklaması yaptı.

    On ilden kadınların katıldığı açıklamada konuşan İHD Dersim Şube Eş Başkanı Nurşad Yeşil, 7 yıldır ‘Gülüstan Doku Nerede?’ sorduklarını ve sormaya devam ettiklerini belirterek, “Çünkü Gülistan Doku’nun bedeni bulunmadı. Biliyoruz ki o dönem kamu kurumlarının başında ve içinde olanlar bu cinayetin içinde. Umuyoruz failler hak ettikleri cezayı alırlar” dedi.

    Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi’nden Newroz Ünverdi, Amed’den, Batman’dan, İstanbul’dan, Ankara’dan, Eskişehir’den, Malatya’da 50’nin üzerinde kadınla Dersim’e geldiklerini ifade ederek, “6 yıl boyunca üzeri örtülen Gülistan Doku cinayetinin açığa çıkardığı suç ilişkileri, sistematik erkek-devlet şiddeti ve bunun savaş politikalarıyla ilişkisine karşı birbirimizi duymak, ortak bir ses çıkarmak, ‘burada kadınlara karşı bu suçlarla gerçek bir yüzleşme barışın temelidir’ demek için bu yola çıktık” diye belirtti.

    “PEŞİNİ BIRAKMAYACAĞIZ!”

    Gülistan Doku’ya yaşatılanların münferit olmadığının altını çizen Newroz Ünverdi, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Daha geldiğimiz gün, benzer bir olaya tanık olduk. Öğrencilere yönelik bu sistematik şiddet, Gülistan Doku dosyasında yürütülen soruşturmaya, kimi tutuklamalara rağmen, aynen devam ediyor. Bugün Adalet Bakanı, özellikle kadınlara yönelik “faili meçhul suçların aydınlatılacağını” ilan ediyor, ama herkes tarafından bilinen, basında haber yapılmış, açığa çıkmış suç çeteleri yerli yerinde duruyor. Bu da devletin kamu kurumları ve çalışanlarının suçlu olduğu yeni kadın cinayetlerine zemin hazırlıyor. Kadınların gündelik hayatları ise erkek egemen bir baskı altında sürmeye devam ediyor. Bu sırada her gün ülkede kadınlar öldürülüyor, bir kısmı basına şüpheli olarak geçiyor, kadın cinayetlerinin önlenmesi için politika geliştirilmiyor.

    AKP Milletvekili Salim Ensarioğlu geçtiğimiz günlerde taşra üniversitelerinde öğrencilere yönelik organize bir cinsel istismar ağı olduğunu, içinde polislerin ve askerlerin yer aldığını söylemiş, söz konusu üniversitelerin arasında Munzur Üniversitesi’ni de saymıştı. Dün bir kadın bize şunu söyledi, “Gülistan zamanı olan eski rektörle şimdiki arasında hiçbir fark yok. Yine öyle bir olay olsa, yine görüntüler silinir.” Bu organize cinsel istismar ağı kimlerden oluşuyor, kimler tarafından hala korunuyor? İsimleri pek de gizli değil. Bir isim Munzur Üniversitesi’nde Bilgi İşlem Daire Başkanlığı yapmış olan Cem Tekinoğlu. Üniversitede öğrenim gören kadınları tehdit ederek üst düzey kamu görevlileriyle cinsel ilişkiye zorladığı iddialarına, hakkında bu yönde verilen bir soru önergesine rağmen üzeri kapatıldı. Yetmedi, CHP Milletvekili Cemal Enginyurt’un danışmanı olarak görevlendirildi.

    TEHLİKE BİR AN ÖNCE ORTADAN KALDIRILMALI!

    Biz buradan ilan ediyoruz: Peşini bırakmayacağız. Öğrendiğimize göre, benzer şekilde, üniversitede hoca olan ve hakkında taciz iddiaları basında çıkan Ahmet Zülfü Türkoğlu da yerinde duruyor. Yine bir kadın öğrenciyi yurda bırakma bahanesiyle taciz eden, öğrencinin KADES’e başvurması ve dava açması sonrası tutuklanan, ceza alan İbrahim Özer’in tüm bunlara rağmen rektörlük tarafından aklandığı basına yansımış durumda. 95 öğrenciyi taciz ettiğine ilişkin hakkında şikayetler olan, bu şikayetler meclise dahi taşınan İlyas Kayaokay, aynı cezasızlık politikasıyla ödüllendirilir gibi doçent yapılmış. Bu ve benzeri isimlere hiçbir şey yapılmadığı sürece, kadınlara yönelik yeni suçların önü açılıyor. Bu tehlike bir an önce ortadan kaldırılmalı!

    BU BİR BARIŞ DEĞİL, SAVAŞ HALİDİR

    Biz dün tanıştığımız her kadından bir taciz hikayesi, tecavüz tanıklığı, buna karşı yapılan şikayetlerin üzerinin örtülmesini, tam tersine şikayet eden kadının baskı altına alınmasını dinledik. Kadınların “Seni İŞKUR’dan işe aldırırım” denilerek cinsel istismar ağlarının içine çekildiğini, “yokuş dik sizi eve bırakalım,” “hadi bana Kürtçe şiir okuyun” gibi cümlelerle taciz edildiğini duyduk. Bazen sonunun, ailelerin kadınları okuldan alması, eğitim hayatlarının sekteye uğraması olduğu öğrendik. Failler ise her hikayede askerler, uzman çavuşlar, güvenlik görevlileri, AKP’yle ilişkisi olan, üniversite içinde güç sahibi kişiler. Genç kadınlar şiddet ve taciz karşısında şikayetlerini, zaten faillerin içinde aldığı yapılara mı yapacak? Bunun sonucunda tehdit aldıkları yetmiyor; şikayet için mücadele ederken devlet kurumlarında yıpratıcı süreçlere maruz kalıyorlar. Toplum tarafından yargılanan yine kadınlar oluyor. Bu, ülkedeki patriyarkanın güncel hali ve bir savaş politikasının parçası, biliyoruz. Peki, nasıl bir savaş politikası bu? Köyleriyle beraber 85 bin nüfusu olan, merkezde 40 bin nüfusu olan Dersim’de, 9 bin öğrenci, 10 bine yakın resmi güvenlik görevlisi var. Yani öğrenci başına en az bir güvenlik görevlisi, resmi olmayanlar düşünülünce fazlası düşüyor. Köprüden Dersim’e girildiği andan itibaren 200-300 metrede bir mobesenin olduğu, köy girişlerine bile mobeselerin konduğu, herkesin her adımının izlendiği bir il burası. Deprem nedeniyle güçlendirme bahane edilerek valilik, adliye gibi resmi kurumların üniversite kampüsünün içine taşındığı bir yer. Yani öyle bir üniversite ki, içine Dersim Kadın Platformu giremiyor, ama kolluk, asker rahatça geziyor, valilik binası içinde, asker ve polis arabaları yurtlarda öğrencilerin kapılarında bekliyor. Üniversite erkek egemen bir kamusal alana çevrilmiş durumda. Özetle Dersim, güvenlikçi politikaların kadınlar için nasıl da güvensizlik yarattığının en açık görüldüğü yerlerden biri. Her yerde kontrol noktaları, asker, polis var ama sokaklar güvensiz, yurtlar güvensiz, üniversite güvensiz. Bugün barıştan söz edilirken öncelikli adımlardan biri, kadınlara yönelik suçların soruşturulmasıysa bir diğeri de bu kentte üniformalı, üniformasız bu kadar anormal yoğunlukta güvenlik görevlisinin bulunmamasıdır. Bir şehirde her dört kişiye bir askerin düşmesi, öğrenci sayısından fazla kolluk olması, üniversite ile bu kadar iç içe olmaları normal değil. Bu bir barış değil, savaş halidir.

    İDDİALARIN BİRİ BİLE YERİN YERİNDEN OYNAMASINI GEREKTİRİR

    Öte yandan Munzur Üniversitesi’nde genç kadınlara yönelik, gücünü devletten alan cinsel istismar ağları bize örneğin Karabük’te Afrikalı öğrencilere yapılanları, İstanbul’da Ayşe Tokyaz davasını da hatırlattı. Yani bu irili ufaklı suç çeteleri, erkek şiddeti ağları, savaş silahı olarak meşrulaştırıldıkça her yerde normalleşiyor. Bu, Dersim’de, aynı zamanda öğrencilerin örgütlenme alanlarını ortadan kaldırmakla, bunun yerine cemaatlere alan açmakla, bir tür demografik değişimle de el ele gidiyor. Üniversitede kadın kulüpleri kurulamaz, stand açamazken, TÜGVA, İlim Yayma Cemiyeti ve benzerleri örgütleniyor. Kentte öğrencilere pek başka sosyal alan sağlanamamasının kayyum politikalarıyla da elbette doğrudan bağı var. Okula yeni gelen öğrencilerin eklendiği bir “Munzur Kadın Öğrenciler” whatsapp grubunun kurulduğunu, bunun yöneticisinin ise TÜGVA başkanı bir erkek olduğunu öğreniyoruz. Buradan kadın öğrencilerin telefonlarının askeri personelle paylaşıldığını, kentte tur bahanesiyle kadınların istismar ağlarının içine çekildiğini, daha sonra kadınlar bunu beyan ettiğinde üstünün kapatıldığını ve bunu açığa çıkarmaya çalışan kadınların tehditlerle susturulmaya çalışıldığını duyuyoruz. Bu TÜGVA başkanının Gülistan Doku soruşturmasında görevden alınan eski Tunceli İŞKUR müdürü Özdemir Aktaş’ın yeğeni olduğunu, tüm bu iddialara rağmen rektörlüğün bu olayların hemen ardından TÜGVA ile protokol imzaladığını öğreniyoruz. Bu iddiaların biri bile yerin yerinden oynamasını gerektirir.”

    “ERKEK DEVLET ŞİDDETİNE SON”

    Dersim’de yaşananların takipçisi olacaklarının altını çizen Newroz Ünverdi, “Bu suç şebekelerinin açığa çıkması için Dersim’de yaşayan kadınların, öğrencilerin yanında olacağımızı duyuruyoruz. Gerçek bir barış için, kadınların özgürlüğü için erkek devlet şiddetine son diyoruz” ifadelerini kullandı.

    PİRHA/DERSİM

     

  • DAD Kadın Meclisi’nden Rahmi Koç’a tepki: Irkçılık ve cinsiyetçilik mizah adı altında meşrulaştırılamaz!

    DAD Kadın Meclisi’nden Rahmi Koç’a tepki: Irkçılık ve cinsiyetçilik mizah adı altında meşrulaştırılamaz!

    PİRHA- DAD Kadın Meclisi, Rahmi Koç’un Kürt kadınlarına yönelik sözlerine tepki göstererek, “Bir halkı, bir dili, bir kültürü ya da kadınları aşağılayan hiçbir ifade; mizah, espri veya fıkra adı altında meşrulaştırılamaz” dedi.

    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Kadın Meclisi, Rahmi Koç’un Kürt kadınlarını hedef aldığı sözlerine ilişkin yazılı açıklama yaptı. Açıklamada, söz konusu ifadelerin “ırkçı ve cinsiyetçi” olduğu belirtilerek, halkları ve kadınları aşağılayan söylemlerin karşısında durmanın toplumsal bir sorumluluk olduğu vurgulandı.

    DAD Kadın Meclisi açıklamasında, bir halkı ya da kadınları hedef alan ifadelerin mizah adı altında normalleştirilemeyeceğine dikkat çekerek, “Bir halkı, bir dili, bir kültürü ya da kadınları aşağılayan hiçbir ifade; mizah, espri veya fıkra adı altında meşrulaştırılamaz” ifadelerini kullandı.

    Irkçılık ve cinsiyetçiliğin toplumsal ayrımcılığı besleyen anlayışlar olduğuna işaret edilen açıklamada, “Halkların ve kadınların onurunu hedef alan her türlü söylemin karşısında durmayı insani, vicdani ve toplumsal bir sorumluluk olarak görüyoruz” denildi.

    “KÜRT HALKINI VE KÜRT KADINLARINI HEDEF ALAN YAKLAŞIMLARI REDDEDİYORUZ”

    Kürt halkının uzun yıllardır inkar, asimilasyon ve ayrımcılık politikalarına maruz bırakıldığına vurgu yapan DAD Kadın Meclisi, bu anlayışın günümüzde farklı biçimlerde sürdüğünü belirtti. Açıklamada, “Bugün de bu anlayışın farklı biçimlerde sürdürülmesine sessiz kalmayacağız. Kürt halkının kimliğini, dilini, kültürünü ve özellikle Kürt kadınlarını hedef alan her türlü ayrımcı yaklaşımı reddediyoruz” ifadelerine yer verildi.

    Kadınların kimlikleri ne olursa olsun ortak bir mücadele hattında buluştuğunu kaydeden Kadın Meclisi, “Kadınları aşağılayan, onları cinsiyetçi kalıplar içinde değerlendiren her türlü yaklaşımın karşısında olmaya devam edeceğiz” dedi.

    “72 MİLLETE AYNI NAZARLA BAKAN KADINLARIZ”

    Açıklamada Alevi inancının eşitlik ve insan onurunu esas alan değerlerine de vurgu yapılarak, “Biz, Xızır’ın aşkına doğruluğa ikrar vermiş bir inancın yolcuları ve 72 millete aynı nazarla bakan kadınlar olarak; hiçbir halkın, hiçbir inancın, hiçbir dilin ve hiçbir kimliğin aşağılanmasını kabul etmiyoruz” denildi.

    İnançlarının özünün hakikati, adaleti, eşitliği ve insan onurunu savunmak olduğunun altı çizilen açıklamada, nefret ve ayrımcılığı üreten söylemlere karşı mücadeleyi sürdürecekleri belirtildi.

    DAD Kadın Meclisi, açıklamasını şu sözlerle tamamladı:

    “Irkçılığın, cinsiyetçiliğin ve her türlü ayrımcılığın karşısında; halkların eşitliği, kadın özgürlüğü, toplumsal adalet ve birlikte yaşam değerlerini savunmaya devam edeceğiz.”

    HABER MERKEZİ