Kategori: ÖZEL DOSYA

  • Gürkan Korkmaz: Ali İsmail yaşasaydı bu iyilik ruhunu tüm topluma yayardı-VİDEO

    Gürkan Korkmaz: Ali İsmail yaşasaydı bu iyilik ruhunu tüm topluma yayardı-VİDEO

    PİRHA – Gezi Direnişi sırasında Eskişehir’de darp edilerek katledilen üniversite öğrencisi Ali İsmail Korkmaz’ın katledilmesinin üzerinden 13 yıl geçti. Gezi Direnişi’nin yıl dönümü vesilesiyle PİRHA’ya konuşan ağabey Gürkan Korkmaz, Türkiye’deki adalet sisteminin geriye gittiğini vurgularken, Ali İsmail Korkmaz Vakfı (ALİKEV) aracılığıyla kardeşinin düşlerini nasıl yaşattıklarını paylaştı.

    BUGÜN OLSA AİLESİ YARGILANIRDI”

    Gezi dönemindeki hukuksuzluklara değinen Gürkan Korkmaz, bugünün Türkiye’sinde adaletin çok daha karanlık bir noktada olduğunu ifade etti:

    “Bugünden dönüp 13 sene önceye baktığımız zaman o zamanki adalet düzenini, adalet sistemini arar noktaya geldik maalesef. Ali İsmail’in katilleri iyi kötü hakim karşısına çıktı, yargılandı, cezaevine az da olsa girdiler. Ama maalesef bugünün Türkiye’sinde olsaydı sanırım o da olmazdı. Üstüne Ali İsmail ve ailesi yargılanırdı herhalde.”

    Davanın Eskişehir’den Kayseri’ye kaçırılmasını “hukuksuzluk” olarak nitelendiren Korkmaz, 8 kişinin yargılandığı davada çıkan kararların kamuoyu vicdanını yaraladığını belirtti: “19 yaşında bir genci döverek, tekmelerle, tokatlarla öldüren 8 kişi maalesef çok basit cezalar aldılar.”

    ALİ İSMAİL’İ SADECE ÖLÜM ŞEKLİYLE ANMAK SAYGISIZLIK OLURDU

     Ali İsmail’in henüz lise yıllarında toplum için projeler üreten bir genç olduğunu hatırlatan ağabey Korkmaz, kardeşinin mirasını şu sözlerle anlattı:

    “Ali İsmail henüz lisedeyken ‘Toplum için Gençlik’ adlı bir grup kurmuştu. Huzurevlerine gitmiş, engelliler için projeler yapmış, köy okullarına kitap götürmüştü. Ali İsmail’i sadece ölüm şekliyle anmak onun kemiklerini sızlatırdı, anısına saygısızlık olurdu. Şu an Ali İsmail Korkmaz Vakfı’yla onun yapmak istediği şeyleri hayata geçirmeye ve yeni Ali İsmail’leri bu topluma kazandırmaya çalışıyoruz.”

    ANNE EMEL KORKMAZIN MİSYONU: BU GÜCÜ ALİ İSMAİLDEN ALIYOR”

    Anne Emel Korkmaz’ın yaşadığı acıyı bir misyona dönüştürdüğünü belirten Gürkan Korkmaz, “Annem kendine bir misyon edindi. Ali İsmail’in yarım kalan hayallerini yaşatmak için bir mücadele başlattı. Bu gücü Ali İsmail’den, onun inancından alıyor. Biz bir evlat, bir kardeş kaybettik ama milyonlarca kardeşimiz oldu” dedi.

    GENÇLERİN TALEBİ HALA AYNI: NEFES ALMAK İSTİYORUZ”

    13 yıl geçmesine rağmen gençlerin sorunlarının değişmediğini vurgulayan Korkmaz, Ali İsmail’in bugün de bir simge olduğunu ifade etti:

    “Ali İsmail o zamanlar ‘Nefes almak istiyorum’ diyordu. Şu an halen gençlerin talebi nefes almak; ağaçların katledilmediği bir Türkiye talepleri var. Ali İsmail o gün parasız ve nitelikli eğitim istiyordu, bugün de gençler aynı kaygıları yaşıyor. Ali İsmail aslında bu mücadelenin simgesi, bayrağı oldu. Kendilerini Ali İsmail’de görüyorlar.”

    ATEŞİN IŞIĞINI GENÇLERE TUTUYORUZ”

    Son olarak dayanışmanın önemine dikkat çeken Gürkan Korkmaz, vakıf aracılığıyla 13 yıldır gençlere burs desteği verdiklerini hatırlatarak sözlerini şöyle noktaladı:

    “Ali İsmail’in acısı, ateşi ailesi için çok büyük. Biliyoruz ki ateş düştüğü yeri yakar ama biz bu ateşin sadece yakıcılığını değil, ışığını gençlere tutup yollarını aydınlatmaya çalışıyoruz. 13 yıldır yanımızda duran, Ali İsmail adını yaşatmak için mücadele veren tüm destekçilerimize teşekkür ediyorum.”

    Cevahir FINDIK/ANTAKYA

  • Gülsüm Elvan’dan Gezi’nin yıl dönümünde adalet çağrısı: Ben hâlâ yasımı yaşayamadım! -VİDEO

    Gülsüm Elvan’dan Gezi’nin yıl dönümünde adalet çağrısı: Ben hâlâ yasımı yaşayamadım! -VİDEO

    PİRHA- Gezi Park protestolarında Berkin Elvan’ı kaybeden Gülsüm Elvan, adalet mücadelesini anlattı. Gülsüm Elvan, “Her şey mücadeleden geçiyor. Kimse halktan büyük değil. Bir olursak, mücadele edersek eminim kazanacağız. O anahtarı bulup o kilidi açacağız. Ben Berkin’i geri getiremeyeceğimi biliyorum ama başka anneler ağlamasın diye çırpınıyorum” dedi.

    Gezi Parkı’nda ağaç kıyımına karşı 28 Mayıs 2013’te başlatılan protestolar, tüm ülkeye yayılırken, eylemlerde Mehmet Ayvalıtaş, Abdullah Cömert, Ethem Sarısülük, Ali İsmail Korkmaz, Ahmet Atakan, Berkin Elvan’ın aralarında bulunduğu 8 yurttaş yaşamını yitirirken, binlerce yurttaşta yaralandı.

    Katledildiğinde 13 yaşında olan Berkin Elvan da, o isimlerden biri. Berkin Elvan, eylemler sürerken 16 Haziran 2013’te polisin gaz kapsülüyle başından darbe alarak ağır yaralanan Berkin Elvan, kaldırıldığı hastanede 269 gün boyunca direndi.

    11 Mart 2014’te Hakk’a yürüyen Berkin Elvan’ın katledilmesi dosyasında 18 polis yargılanırken, polis Fatih Dalgalı “kasten öldürme suçunu işlediğinin sabit olduğu” gerekçesiyle 16 yıl 8 ay hapis cezasına çarptırıldı. Berkin Elvan’ın ailesinin ise adalet arayışı sürüyor.

    Gezi Park protestolarının yıl dönümünde, Berkin Elvan’ın annesi Gülsüm Elvan, yıllardır süren adalet arayışını, annelerin ortak mücadelesini ve hâlâ yaşayamadığı yasını anlattı.

    “Biz cennetlik olmak istemiyoruz, çocuklarımıza dokunmasınlar istiyoruz” diyen Elvan, “Ben hâlâ o fermuarı açmadım” sözleriyle yaşadığı derin acıyı dile getirdi.

    “ADALETİN KAPISINI YÜZÜMÜZE KAPATIYORLAR”

    12 yılı aşkın süredir adliye koridorlarında, meydanlarda ve sokaklarda adalet aradıklarını söyleyen Gülsüm Elvan, devletin adalet kapılarını halka kapattığını belirtti. Ancak mücadeleden vazgeçmeyeceklerini vurgulayan Elvan, “Adliyeye gidiyorsun, derdini anlatacaksın ama karşında kimse yok. Kapılar yüzüne kapanıyor. Biz o anahtarı arıyoruz, sokuyoruz, çeviriyoruz ama yine yüzümüze kapanıyor. Şimdi tamamen kapandı” dedi.

    “O ANAHTARI BULUP O KİLİDİ AÇACAĞIZ”

    Bu kapının ancak toplumsal mücadeleyle açılabileceğini söyleyen Elvan, şöyle konuştu:

    “Her şey mücadeleden geçiyor. Kimse halktan büyük değil. Bir olursak, mücadele edersek eminim kazanacağız. O anahtarı bulup o kilidi açacağız. Ben Berkin’i geri getiremeyeceğimi biliyorum ama başka anneler ağlamasın diye çırpınıyorum. Bir çocuğun tırnağı kanamasın istiyorum. Çocukların toprağın altında değil, okul sıralarında olması gerekiyor.”

    “BİRİMİZ DÜŞTÜĞÜNDE DİĞERİMİZ KALDIRIYOR”

    Gezi Park protestoları sürecinde yaşamını yitiren gençlerin aileleriyle yıllardır yan yana olduklarını anlatan Gülsüm Elvan, anneler arasındaki dayanışmanın kendilerine güç verdiğini söyledi.

    “Elbette hepimiz farklı yerlerdeyiz ama birbirimizi arıyoruz, telefonla konuşuyoruz. Birimiz düştüğünde diğeri onu kaldırmaya çalışıyor. Dertleşiyoruz, birbirimize destek oluyoruz. Bu dayanışma olmasa belki çok daha zor olurdu.”

    “BİZ ANNE DEĞİL MİYİZ?”

    Yıllar boyunca bazı acıların görünür kılınırken kendi çocuklarının yok sayıldığını söyleyen Elvan, “Biz anne değil miyiz?” diye sorarak, haykırışının hâlâ karşılık bulmadığını ifade etti.

    “Eğer karşılık bulsaydı bugün hâlâ başka anneler aramıza katılmazdı” diyen Elvan, şöyle devam etti:

    “Bazı anneler sürekli mağdur gösterildi ama bizim çocuklarımız görülmedi. Bizim çocuklarımız hasta değildi, suçlu değildi. Biz sadece çocuklarımızı istiyoruz. Anneler Günü’nde ‘anneler cennetliktir’ diyorlar ama biz cennet istemiyoruz. Çocuklarımıza dokunmasınlar istiyoruz.”

    “O FERMUARI HÂLÂ AÇMADIM”

    Aradan geçen yıllara rağmen yasını yaşayamadığını anlatan Gülsüm Elvan, toplumsal şiddetin ve ölümlerin devam etmesinin kendi acısını sürekli canlı tuttuğunu söyledi.

    “Onuncu yılda biraz yasımızı yaşayalım dedik ama yaşayamadık” diyen Elvan, kadın cinayetlerinden çocuk ölümlerine kadar ülkede süren şiddet ortamına dikkat çekti.

    “Elimi çocuklarımızın üzerinden çekene kadar mücadele edeceğim” diyen Elvan, şu ifadeleri kullandı:

    “Kadınlar öldürülüyor, çocuklar öldürülüyor, hayvanlar katlediliyor. Çocuklardan katil, terörist yaratılıyor. Birilerini kahraman ilan edip birilerini vatan haini dediklerinde sonuç bu oluyor. Onun için hâlâ o fermuarı açmadım.”

    “BERKİN BU TOPLUMUN VİCDANIDIR”

    “Hâlâ yasını yaşayamamış bir anne misiniz?” sorusuna Gülsüm Elvan, “Evet, gerçekten öyle” yanıtını verdi.

    Berkin Elvan’ın toplum hafızasından silinmeyeceğini söyleyen Elvan, oğlunun direnişinin genç kuşaklara umut olduğunu belirtti.

    “Berkin 269 gün direndi. Bu topluma direnmeyi öğretti” diyen Elvan, şu ifadeleri kullandı:

    “Üniversitelerde gençler hâlâ Berkin’in ve Gezi’de yitirdiğimiz çocukların fotoğraflarını taşıyorsa, demek ki bu çocuklar bu ülkeye iyi bir şey öğretti. Berkin bu toplumun vicdanıdır. Ne yaparlarsa yapsınlar onu bu toplumun hafızasından silemeyecekler.”

    İsmail Yıldırım/PİRHA

  • Cevdet Konak: Tuncay Sonel’in yanında, tüm kamu yetkilileri Gülistan Doku cinayetinde sorumludur! -VİDEO

    Cevdet Konak: Tuncay Sonel’in yanında, tüm kamu yetkilileri Gülistan Doku cinayetinde sorumludur! -VİDEO

    PİRHA- Yerine kayyım atanan Dersim Belediyesi Eş Başkanı Cevdet Konak, Gülistan Doku soruşturmasında dönemin kayyımı ve valisi Tuncay Sonel’in yanında, o dönemde yetkili olan tüm kamu görevlilerinin Gülistan Doku cinayetinde sorumlu olduğunu belirtti. 

    Türkiye’nin son yıllardaki en karanlık dosyalarından biri olan Gülistan Doku davası sil baştan yürütülüyor. 6 yıldır “Munzur’un karanlık sularında” aranan adaletin aslında devletin arşivlerinde, silinen hastane kayıtlarında ve yönü değiştirilen kameralarda gizlendiği ortaya çıktı.

    2026’nın şafak operasyonuyla aralanan perde; bir üniversite öğrencisinin kaybının değil, bir valinin oğlunu ve bir polisin yakınını korumak için seferber edilen devasa bir “suç bürokrasisinin” anatomisini gözler önüne seriyor.

    Dosya kapsamında dönemin valisi ve kayyımı Tuncay Sonel’in yanı sıra 12 kişi tutuklanırken, dosya kapsamının kimlere uzanacağı tartışılıyor.

    Görevden alınarak yerine kayyım atanan Dersim Belediyesi Eş Başkanı Cevdet Konak, Gülistan Doku soruşturmasındaki gelişemelere ve dönemin valisi Tuncay Sonel’in görev yaptığı dönemdeki uygulamalarına dair sorularımızı cevaplandırdı.

    “YAŞANANLARIN TARİHSEL ARKA PLANI VAR”

    PİRHA: Gülistan Doku soruşturmasındaki gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Cevdet Konak: Gülistan Doku 6 yıl önce burada üniversite öğrencisi dolayısıyla 5 Ocak 2020 tarihinde kayboldu diye işte bir süreç başladı. Ama buraya gelmeden şunu ifade etmek gerekiyor. Yani 2016 yılına kadar belediyelerimiz Dersim’de özel savaşın yaratmak istediği psikolojik stratejilere karşı bir mücadele ağı oluşturmuştu. Belediyelerimiz şunun farkındaydı. Özel savaş taktikleri ve psikolojik savaşın kendisi Dersim’de sürekli hareketlidir, diğer Kürdistan coğrafyasında olduğu gibi. Çünkü bir deneyimleri vardı.

    Osmanlı döneminde devlet Dersim coğrafyası üzerinde silahlı saldırıların dışında özel savaş yöntemlerini harekete geçirmiş ve 1915’te Dersim coğrafyasında yaşayan Ermeni canlarımıza yönelik saldırılar düzenlenmiş. Bu coğrafyadan uzaklaştırılmışlar. Onlar Dersimlilerin hem yoldaşlarıydı, kirveleriydi, müsahipleriydi. 1921’de merkezi yetkiler verilen Sakallı Nureddin Koçgiri’de bir Alevi Kürt katliamını yaptı. Taş üstüne taş bırakmadı. Binlercesini katlettikleri gibi binlercesini de köylerinden sürgün ettiler. Şimdi böyle bir devlet geleneğinden bahsediyoruz.

    Geliyor tek partili dönem. Yine bu yöntemler devam ediyor. 1935 ‘Tunceli Kanunu’ ile birlikte Abdullah Alpdoğan’ı tüm yetkilerle donatıp Dersim coğrafyasına gönderiyorlar. 37-38 soykırımında tüm yetkilerin verildiği bir vali ve Dersim’de çocuk, bebek, genç, yaşlı, kadın demeden on binlerce insanımızın katledilmesine öncülük yapıyor.

    12 Eylül geldi. Tam yetkiler ile Kenan Güven vardı. O da bir valiydi. Asker kökenli bir valiydi. Ve aynı şekilde hem köylerimizi yaktı yıktılar. Ayrıca da özel savaşın psikolojik savaşın bütün yöntemlerini, araçlarını bu coğrafyada kullandılar.

    14 yıllık yerel yönetimler sürecinde özel savaşın yöntemlerine ve araçlarına karşı Dersim Belediyesi bir mücadele ağı oluşturmuştu. Yani hem uyuşturucu ve diğer bağımlılıkla ilgili. Dersim’de, ilçelerinde ve köylerinde çok kullanamıyorlardı. Çünkü karşılarında bir irade vardı. Dersim iradesi bu halkın kimliği, kültürü, inançsal değerlerini temsil ediyordu. Ve dolayısıyla buradaki bütün değerlere karşı bir koruma ağı oluşturarak sistemin bu savaş taktiklerine karşı da demokratik yolda mücadele ediyordu.

    “DEVLETİ KALKAN OLARAK KULLANMIŞ”

    -Soruşturmanın ana merkezinde bir dönem vali  ve kayyım olan Tuncay Sonel’in olduğu belirtiliyor. Kamu gücünü kullanarak cinayeti örtbas ettiği soruşturma dosyasına girmiş durumda. Bu kamu gücünün kullanılma halini nasıl yorumluyorsunuz?

    2016 17 Kasım’da eş başkanlarımız Nurhayat Altun ve Mehmet Ali Bul’un tutuklanmasından sonra kayyım atandı. Şimdi kayyımın kendisi yağmadır, talandır. Kayyım senin kimliğine, diline, kültürüne ve inançlarına düşmandır. Kayyım senin kazanımlarını yok etmek için atanmıştır. Çünkü atanan hem vali hem de kayyım olarak belediye başkanlığını yapıyor. Dolayısıyla bir kentte devletin bütün kurumları bunun elinde. Kendi varlığını devam ettirmek için bir baskı oluşturuyor. Tepeden ve yerel ağlarıyla birlikte hem ekonomik, sosyal, siyasal, politik alanda da kendisini güç olarak öne çıkarıyor.

    Tam da bu kayyımın döneminde Gülüstan Doku sözüm ona o tarihte kayboldu dediler. Şu viyadükte bulundu dediler. Ama genel anlamda Dersim’de şu tartışılıyordu; Gülüstan’ın başına acı bir olay geldi.

    Gülüstan üniversiteli bir öğrencimiz ve dolayısıyla sistemin de saldırılarının farkında olmuştur. Ancak kayyım valinin oluşturduğu ağda Gülüstan gibi kızlarımızı yaşamlarına son verdiler.

    Gülüstan Doku’nun soruşturması 6 yıl önce başladı. Arama-tarama çalışmaları 2022’ye kadar devam etti. 2022’de bir sessizlik başladı. Dolayısıyla 6 yıl sonra açığa çıkan bu durumda görüyoruz ki kayyım vali bütün yetkilerini kullanarak bu olayı, bu durumu kapatmaya çalışmış. Çünkü işin içerisinde kendisi var. Ve şu anda tutuklu. Dolayısıyla o dönemde sorumlu olan tüm kamu yetkilileri Gülüstan Doku cinayetinde sorumludur.

    İl Emniyet Müdürü sorumludur, jandarması sorumludur, hastane başhekimi sorumludur, rektör sorumludur, o dönemde yargı dosyasını takip eden ama sonuna doğru götürmüyen yargıdaki görev alan kamu çalışanları da sorumludur. Şu açıdan çıkıyor. Burada devleti bir kalkan olarak kullanmışlar.

    “SADECE TUNCAY SONEL DEĞİL TÜM KAMU SORUMLULARI YARGILANMALI”

    -Aynı zamanda Tuncay Sonel’in görevde olduğu süreye dair çeşitli yolsuzluk iddialar kamuoyuna yansıdı. Bu süreçte sizler sık sık buna dair açıklamalar yaptınız. Bugün açığa çıkan ilişki ağlarına baktığınızda ne görüyorsunuz?

    Kayyım bu kentin kimliğine, kültürüne, inançsal değerlerine yönelik bir saldırı içerisindeydi. Belediyenin tüm kazanımlarını kapattılar, feshettiler, belediyenin kapılarını kapattılar. Dolayısıyla o tarihte yoğun gözattılar ve tutuklamalarla bir süreci birlikte yürütmeye çalıştılar. Sürecin kendisinde de bir gerginlikler, sorun ve sıkıntılar yaşanıyordu. Dolayısıyla bu olayın yanlarına kalacağını düşündüler.

    Toplum da, Dersim halkı da, kayyımın muhakkak bu olayın üzerini kapatmak için kamunun diğer müdürleri, amirleri üzerinde bir baskı yarattığının da farkındaydılar. Ama geldiğimiz aşamada şu anda 12 tutuklu var. Eski İl Emniyet Müdürü’nü Erzurum’da ifadeye çağırmışlar. Kamunun vicdanı şu şunu diyor. Hak, hukuk, adalet eğer işlenecekse burada sorumlu olan herkesin yargılanması ve kamu vicdanında, halkın vicdanında mahkum edilmesi gerekiyor.

    Aynı yıl yapılan arama tarama çalışmalarında Esma Kılıçarslan’ın cenazesi bulundu. Esma Kılıç dosyası da kapatıldı. Ama inanıyoruz ki Gürüstan Dokunu’nun dosyasıyla birlikte kurumlarımızın, STK’lerimizin ve Dersim halkının ve Dersim halkının yanında yer alan dostlarımızın demokratik tepkileri sonucunda Esma Kılıçarslan’ın da dosyasının açılacağına inanıyoruz.

    “DEMOKRATİK AĞI BÜYÜTMELİYİZ”

    -Bundan sonra nasıl bir yol izlenmeli?

    Cevdet Konak: Bölgeye yönelik, coğrafyaya yönelik, kimliğimize, kültürümüze yönelik kısa, orta, uzun vadede yapmış olduğu planlamaların farkındayız. Asıl bizim bu saldırılara karşı demokratik anlamda ne yapmamız gerekiyor. Şu an bize de, Dersimlilere de, Dersim’in dostlarına da büyük bir görev ve sorumluluk düşüyor. Biz demokratik alanda gücümüzü daha da bir araya getirmeliyiz.

    Tüm kurumlarımızla, sosyalist hareketlerle birlikte, bu coğrafyada inanç kurumlarımızla birlikte demokratik toplumu, demokratik mücadeleyi güçlendirmenin yöntemleri üzerinde daha ağırlıklı çalışma yürütmemiz gerekiyor. Aksi takdirde bugün bu kayyım da gider, yarın bir başka kayyım gelir. Ama şunun farkındayız biz.

    Hep Dersim’in yüzyıllardır sistemin uzun vadeli bu psikolojik ve özel savaş araçlarını burada kullandığını ifade ediyoruz ama dönemsel olarak da mücadele ağı da gelişiyor tabii. Ama bundan sonraki süreçte aslında bizi bekleyen daha büyük sorunlarla karşı karşıya olacağımızı bilmemiz gerekiyor.

    O anlamda diasporada bulunan Dersimliler ve yerelde de dahil olmak üzere tüm dostlarımızın hem Dersim hem Kürdistan coğrafyasında kayyım siyasetine, sistemin bu özel ve psikolojik savaş yöntemlerine karşı güçlü bir şekilde demokratik ağını ve mücadelesini büyütmesi gerekiyor.

    Nuray ATMACA-Cem EKİNCİ/DERSİM

  • ‘Alevilik kültürel bir miras değildir; inançtır, Yol’dur, hakikattır!’- VİDEO

    ‘Alevilik kültürel bir miras değildir; inançtır, Yol’dur, hakikattır!’- VİDEO

    PİRHA – Şıx Delili Berxecan Ocağı evlatlarından Fırat Gezici, Aleviliğin üzerinde özel bir asimilasyon politikası yürütüldüğünü belirterek, “Alevilik devlet dışı bir inanç olduğundan, devlet tarafından tehdit olarak görülüyor. Alevilik, bir kültürel miras değildir. Alevilik bir Yol’dur, bir inançtır” dedi.

    Alevilik açısından asimilasyon ve oto-asimilasyon günümüz açısından önemli bir tartışma konusudur. Tarih boyunca üzerinde inkar ve imha tehditi olan Aleviler, kendi inançlarını yaşamakta, devam ettirmekte büyük zorluklar yaşıyor. Pir Fırat Gezici, “Alevileri asimile etmek için kurum ve kuruluşlar kullanılıyor. Böylece kendi Alevilerini yaratmak istiyorlar” diyerek, Aleviler üzerindeki asimilasyon politikalarının özellikle kurum ve kuruluşlar üzerinden yürütüldüğüne dikkat çekti.

    Alevi toplumunun üzerinde nasıl asimilasyon politikaları uygulandığını ve toplum içerisinde oto-asimilasyonun ne düzeyde olduğunu Şıx Delili Berxecan Ocağı evlatlarından Pir Fırat Gezici ile konuştuk.

    “YOLUMUZU NEHAKKA BIRAKMADIK”

    -Alevilik yüzyıllardır baskı ve inkâr politikalarıyla karşı karşıya. Bugün asimilasyon sizce hangi yeni biçimler altında sürdürülüyor?

    Fırat Gezici: Asimilasyon özellikle iktidar güçleri tarafından yapılıyor. Cemevleri denetim altına alınarak inancı farklı yerlere çekmeye çalışıyorlar. Özellikle Gagand, Hızır, Newroz, Heftemal, Çarşeme Reş gibi Alevilik ritüellerine el atarak inancımızı bölmeye çalışıyorlar. Ziyaretlerimizi, dergahlarımızı yenileştirme bahanesiyle değiştirmeye çalışıyorlar. Alevi dernekleri kurarak toplumumuzu, pirlerimizi oraya çağırıp; başkanlıktır ve maaştır gibi imtiyazlarla farklı yerlere çekmeye çalışıyorlar. Kendilerine çakma dedeler bularak yolu sürdürmeye çalışıyorlar. İnancımızı her türlü şekle koyup, cemevlerini ele alıp, bu toplumu farklı tek insan, tek din, tek devlet yapmaya çalışıyorlar. Özellikle cenaze erkanlarımızda olsun, Şia-i İslam’ı bu inanca dayatmaya çalışıyorlar. Cemde gerçekleştirdiğimiz semah ritüelimizi, folklor ekibi diye insanlara göstererek asimile etmeye çalışıyorlar. Ülkemizde yaşanan olaylarda ve özellikle Ortadoğu’da bu politikaları Aleviler üzerinde, Kürtler üzerinde, Ezidiler üzerinde yürütüp, bu insanları farklı yerlere çekip, farklı yollara koymaya çalışıyorlar.

    Bizler asırlardır ezilmişiz, zulüm çekmişiz ama biz hiçbir zaman bu yolumuzu nehakka bırakmamışızdır. Bizler bu yolu her daim sürdüreceğiz. Asimle politikalarına karşı toplumumuzu yönlendireceğiz. Hakk ve hakikat yolunda bunlara yol göstereceğiz. Hakikat her zaman insanda doğar.

    “ALEVİ TOPLUMUNU ÖZÜNDEN KOPARMAYA ÇALIŞIYORLAR”

    -Oto asimilasyon kavramını Alevi toplumu açısından nasıl tanımlarsınız? Bu süreç hangi gündelik pratiklerle yeniden üretiliyor?

    Fırat Gezici: Bu süreç gündelik pratiklere göre özellikle cemevlerinde toplumu farklı yerlere çekip, farklı inançlara yönlendirip, bunun üzerinden insanları kendine döndürmeye çalışıyorlar. Özellikle Hacı Bektaş-ı Veli’nin dergahında olsun, Munzur Gözerleri’nde olsun, yapılan mescitler, yapılan değişiklikler ile bu toplumu farklı yerlere çekmeye çalışıyorlar.

    “ASİMİLASYON DEVLET ELİYLE YAPILIYOR”

    -Aleviliğin devletle kurmaya zorlandığı ilişki, inancın özünü nasıl dönüştürüyor?

    Fırat Gezici: 72 millete aynı gözle bakan insanlarız. Yıllardır bu süreç sürüyor. Aleviler eziliyor. Asimilasyon yıllardır devletler eliyle yapılan bir harekettir. Biz de her daim söylüyoruz: Biz hiçbir zaman onunla nehakkın sofrasına oturmayacağız. Pir Sultan, Osmanlı’yla oturdu ama ben sizi rahatsız etmeye geldim dedi. Seyit Rıza, Erzincan valisiyle oturdu, ama ben sizi rahatsız etmeye geldim dedi. Biz hiçbir zaman nehakkın sofrasına oturmamışız ve oturmayacağız.

    “ALEVİLİK, BİR KÜLTÜREL MİRAS DEĞİLDİR”

    -Cem erkânının, deyişlerin ve yol öğretilerinin “kültürel miras” başlığı altında sunulması Alevilik açısından ne anlama geliyor?

    Fırat Gezici: Cem erkanları Hakk ve hakikatin meydanıdır. Bir insan toplumun içinde kendi rızasıyla ceme gelerek, dara giriyor ve orada kendini ifade ediyor. Cem insanın bir yılın sonunda katıldığı ve kendini pirin karşısında, toplumunun karşısında pir û pak ettiği bir ibadettir. Ve bu ibadeti de her daim toplumun içinde, kendini ifade eder şekilde yapması lazım. Ve bu ibadetimiz, cemimiz bir öz savunma, öz söyleyiş, kendini dara çekme, toplumun içinde kendini düzeltme, toplumun içinde kendini temizleme, pirin karşısında kendini yıkamadır. Tüm bunlara baktığımız zaman Alevilik, bir kültürel miras değildir. Alevilik bir Yol’dur, bir inançtır.

    “BU YOL SATILAMAZ”

    -Pirler ve analar bu dönüşüm karşısında yol gösterici bir rol üstlenebiliyor mu, yoksa baskılar karşısında geri mi çekiliyor?

    Fırat Gezici: Pirler ve analar genel itibariyle, bu yolda toplumun önünde yürümeye çalışıyorlar. Topluma öncülük yapmaya çalışıyorlar. Ama bazıları da var ki, kendini sisteme karşı yenik düşürüp, gidip onların çatısı altında bu inancı satıyorlar. Bu yol satılamaz, inanç satılamaz.

    “YOL’UMUZU KORUMAK ZORUNDAYIZ”

    -Aleviliğin kurumsallaşması (cemevleri, dernekler, federasyonlar) asimilasyona karşı bir direnç mi, yoksa yeni bir uyum biçimi mi yarattı?

    Fırat Gezici: Cemevleri normalde bizim için ibadet ve kendini savunma yeridir. Alevilik inancı Cemevlerine sığmaz. İbadet dediğiniz şey Cemevlerine sığmaz. Arkadaşlık dediğiniz şey, dostluk dediğiniz şey Cemevlerine sığmaz. Cemevleri sadece büyük şehirlere insanlar taşındığı zaman, kurumlar aracılığıyla kendini ifade etmek için ortaya çıkmıştır. Fakat baktığımız zaman bugün Cemevleri Alevileri daha da geriye götürüyor. Çünkü insan inancını yaşayamıyor ve şu anda sistem cem vakıfları tarafından yönlendirmeye çalışıyor. Cemevlerini yönlendirmeye çalışıyorlar. İşte böyle namaz kılacaksınız. Böyle ibadet edeceksiniz. Böyle Kur’an okuyacaksınız. Böyle semah döneceksiniz. Bu şekilde toplumu yönlendirmeye çalışıyor. Bunu karşısında durmak lazım. İnancımızı, yolumuzu gereklerine göre yürütüp, her mekanda özünü koruyarak bunu gerçekleştirmemiz lazım.

    “İNANCIMIZ KUŞATMA ALTINDA”

    -Sizce Alevilik bugün en çok nerede aşındırılıyor: devlet politikalarında mı, kent yaşamında mı, aile içinde mi?

    Fırat Gezici: Alevilik hem toplumun içinde, hem kent yaşamında, hem aile içinde asimile ettirilmeye çalışıyor. Yani şimdi bir insan kendi çocuğuna Aleviliği veremiyor. Neden? Çünkü Alevilikte önceden pirleri ve rayberleri evlere giderdi. Aleviliği anlatırdı, inancı anlatırdı. Özellikle kentler dağılımında pirler artık toplumun evine, kendi pirlerinin taliplerinin evine gidemeyip toplumu birleştirememişlerdir. Ve bu yüzden de çocuklar, yeni nesiller de Aleviliğin iç yüzünü, ibadetini, dilini bilmiyor. Bu dolayı da inancı yaşamıyorlar.

    “GÖNÜLLÜLÜK ESAS OLANDIR”

    -İnanç pratiklerinin “gönüllülükten” çıkıp “göreve” dönüşmesi oto asimilasyonun bir göstergesi midir?

    Fırat Gezici: İnanç pratiklerinin gönüllük temelli olması gerekir. Eğer göreve dönüşürse bu oto asimilasyonun göstergesi olur. İnanç insanın yüreğinden gelen bir işleyiştir. Eğer bu işleyiş farklı temellerde yürüyecekse inanç yürümez ve çıkar menfaate döner. Toplumun içinde birlikteliği böler ve koltuk meselesine gelir, rant meselesine gelir, çıkar meselesine gelir. Sistemin istediği şekilde yol almaya gelir.

    -Aleviliğin kendini koruyabilmesi için önce neyle yüzleşmesi gerekiyor: dış baskılarla mı, iç çözülmeyle mi?

    Fırat Gezici: Kendi inancını, kendinden başlayarak gerçekleştirmesi gerekir. Kendi içinde yaşaması lazım. Sonra aile içinde başlayarak pir û pak etmesi lazım. Ondan sonrada topluma ve dışarıya yönelmesi lazım. Kendi bölgesinde ikrarını sürdürmesi lazım.  Alevilik bir doğa sevgisidir. Bir insan sevgisidir. Bir toprak sevgisidir. Bunları kendi içinde yaşaması lazım. Kendisiyle yüzleşmesi lazım.

    Cem EKİNCİ- Nuray ATMACA/DERSİM

    İLGİLİ DOSYALAR

    >‘Alevilik yüzyıllardır asimilasyon ve oto-asimilasyon kıskacındadır!’
    >‘Oto-asimilasyon Alevilik açısından büyük tehlike arz ediyor!’
    >’İnanç ancak hakikatle ve gönüllülükle korunur!’- VİDEO

  • ‘İnanç ancak hakikatle ve gönüllülükle korunur!’- VİDEO

    ‘İnanç ancak hakikatle ve gönüllülükle korunur!’- VİDEO

    PİRHA- Şex Delili Berxecan Ocağı evlatlarından Ergün Haydaroğlu, asimilasyon politikaları ve oto-asimilasyona dair yaptığı değerlendirmede, “İnancın geleneğiyle bağlarının kopması en büyük tehlikedir. Yol, ikrar, rızalık ve ocak bağları zayıfladığında insanlar kendi arayışlarıyla “yeni bir Alevilik” yaratmaya başlar. Bu durum oto asimilasyonun en somut örneğidir” diyerek inancın özünün korunması gerektiği mesajını verdi.

    Alevilik, tarih boyunca devlet politikaları ve toplumsal baskılarla sınandı. Bugün ise hem dışarıdan gelen asimilasyon baskılarıyla hem de içerideki oto asimilasyon eğilimleriyle karşı karşıya. Alevilikte inanç, yol ve felsefenin yaşatılması, ikrarın korunması ve rızalık toplumu anlayışıyla mümkün.

    Alevilikte yolun geldiği son durum ve Alevilik üzerindeki asimilasyon, oto-asimilasyon tehlikesini Şex Delili Berxecan Ocağı evlatlarından Ergün Haydaroğlu ile konuştuk. Haydaroğlu, “Aleviliğin en büyük aşınması, Alevi olduğunu söyleyenlerin eksik yaşamasıyla başlıyor” dedi.

    “ASİMİLASYON GÜNÜMÜZDE FARKLI BİÇİMLER ALTINDA YÜRÜTÜLÜYOR”

    -Alevilik yüzyıllardır baskı ve inkâr politikalarıyla karşı karşıya. Bugün asimilasyon sizce hangi yeni biçimler altında sürdürülüyor?

    Ergün HAYDAROĞLU: Asimilasyon, bütün inançlarda zamana yayılan bir süreçtir. Alevilikteki sorun, öncelikle Aleviliğin ne olduğunun ya da ne olmadığının eksik anlaşılmasıyla başlıyor. Aleviliğin bir devleti yok, onu koruyan bir resmi yapı yok. Bu nedenle Alevilik, geçmişten bugüne pirden talibe, ikrardan ikrara aktarılmış bir yol ile var olmuştur. Alevilik, yola ikrar vermekle, inancını hayatına dahil etmekle başlar. Alevilik inancı ve felsefesiyle bir bütün hayatı anlatır. Öyle yaşayan insanlar Aleviliği yaşamış sayılırlar. Bu bütünlük yaşanmadığında asimilasyon başlar.

    “OTO-ASİMİLASYON ALEVİLİĞİ EKSİK ANLAMAKLA YAŞANIR”

    -Oto asimilasyon kavramını Alevi toplumu açısından nasıl tanımlarsınız? Bu süreç hangi gündelik pratiklerle yeniden üretiliyor?

    Ergün HAYDAROĞLU: Asimilasyon tartışmalarının bir diğer boyutu ise oto-asimilasyon. Alevilik, doğaya kutsallık atfeden bir inançtır. Felsefesini doğayla birlikte yoğurmuş, bu şekilde yaşatan bir inançtır. Bu inançta bilinçli bir asimilasyon yoktur. Oto-asimilasyon Aleviliği eksik anlamakla olur. Aleviliği eksik anlamak, rızalık toplumunu eksik anlamakla, hak ve hakikati eksik anlamakla, doğayı ya da insanı eksik anlamakla olur. Eksik bilinen ve yaşanan değerler, toplumu dış saldırılara açık hale getirir. Yol, ikrar, rızalık ve ocak bağları zayıfladığında insanlar kendi arayışlarıyla “yeni bir Alevilik” yaratmaya başlar. Bu durum oto asimilasyonun en somut örneğidir.

    “ALEVİLİĞİN DEVLETİ OLMAZ”

    -Aleviliğin devletle kurmaya zorlandığı ilişki, inancın özünü nasıl dönüştürüyor?

    Ergün HAYDAROĞLU: Aleviliğin hiçbir zaman bir devleti olmamıştır. Alevilik, toplum içerisinde oluşmuş bir inançtır. İnanç, doğayla ve yaşamla yoğrulmuş bir Yol üzerine kuruludur. Devletle ilişkili yapıların Aleviliği tarif etmesi mümkün değildir. Aleviliğin devletle kurmaya zorlandığı ilişki de inancın özünü zorluyor. Alevilik hiçbir devletin tarifine muhtaç değildir. Cem erkânlarının kitleselleşmesi, inancın görsel ve figürel bir norm haline gelmesine yol açtı. Oysa Alevilik gösteri için yol yürümez. Aleviliğin devletle ya da devletle ilişkili kurumlar aracılığıyla bir şekle büründürülmesi mümkün değildir.

    “ALEVİLİKTE DİL SADE, YOL BELLİDİR”

    -İnanç dilinin sadeleşmesi ile içinin boşaltılması arasındaki sınır sizce nerede başlıyor?

    Ergün HAYDAROĞLU: İnancımızın dili yeterince sade bir dildir aslında. Yolu, erkanı, talibi, piri, mürşidi, rayberi ile belirlenmiştir. Alevilikte dil zaten sade ve yol bellidir. İnancımızda dil sadeliğine gitmek, felsefesinde yorum sadeliğine gitmek demek; her bir sadeleştirme inanca ciddi geri dönülmez darbeler vurur. Ancak “sadeleştirme” adı altında asli unsurların çıkarılması, inancın geri dönülmez bir aşınmaya uğramasına neden olur. Yenilikçi söylemlerle asimilasyon dozu artmaktadır.

    “ALEVİLİK BİR KÜLTÜREL MİRAS DEĞİLDİR”

    -Cem erkânının, deyişlerin ve yol öğretilerinin “kültürel miras” başlığı altında sunulması Alevilik açısından ne anlama geliyor?

    Ergün HAYDAROĞLU: Bir diğer kritik konu, Aleviliğin “kültürel miras” olarak sunulması. Alevilik bir kültürel miras değildir. Halaylar, türküler kültürel bir miras olabilir. Ama Alevilik dar-ı didar olma, yol, ikrar ve rızalık üzerine kuruludur. Hayatla yoğrulmuş, çileyle örülmüş ve bugüne kadar gelmiştir. Onu “kültürel mirasa” indirgemek büyük bir aşağılamadır. Bunu kabul edemeyiz.

    “YOLUN GÖSTERİCİLERİ PİRLER VE ANALARDIR”

    -Pirler ve analar bu dönüşüm karşısında yol gösterici bir rol üstlenebiliyor mu, yoksa baskılar karşısında geri mi çekiliyor?

    Ergün HAYDAROĞLU: Pirler ve anaların rolü bugün olduğu gibi tarihsel süreç itibariyle çok önemlidir. Pirler ve analar uzun süre baskılara direndi. Çünkü yaşadığımız coğrafyada, yaşadığımız ülkede, ciddi kıyımlar ve katliamlar yaşandı. Tarihsel olarak baskılara direnen pirler ve analar, devletin kendi pirlerini yetiştirmesiyle ikiye bölünmüş durumda. Devlet kendi pir ve analarını, büyütmeye, onları yetiştirmeye, onlara imkan sunmaya başlayınca bu sayı gittikçe arttı. Bir kısmı yolu sürmeye devam ederken, diğerleri ise toplumda yolu değersizleştirilmeye çalışılıyor. Ancak ikrar sahipleri, gerçek pirler ve analar hâlâ yolun rehberleridir. Yolun sahibi ikrardan gelir. İkrar olanlar pirlerimizdir, seyitlerimizdir, yolu sürenlerimizdir. Pirler olmadan, talipler olmadan yolda gidemezler.

    “YOLUMUZ OCAK ÖRGÜTLENMESİ ÜZERİNE VAROLMUŞTUR”

    -Aleviliğin kurumsallaşması (cemevleri, dernekler, federasyonlar) asimilasyona karşı bir direnç mi, yoksa yeni bir uyum biçimi mi yarattı?

    Ergün HAYDAROĞLU: Aleviliğin kurumsallaşması da tartışmalı bir başlık. Onlarca belki yüzlerce Alevi derneği, kurumu ve federasyonlar var. Cemevleri, dernekler ve federasyonlar, Alevilerin örgütlenmesi için her ne kadar pozitif bir etki yaratsa da yolu aşındıran pratikleri de oluyor. Bir kere Alevilik, Ocak örgütlenmesiyle kendini var eder. Rızalıkla işleyen sistem, üyelik ve başkanlıkla şekil alınca bu, geri dönüşü zor bir hata oldu. Bizde pirlerimiz, taliplerimiz, rayberlerimiz, mürşitlerimiz rızalıkla yola girerler.
 Cemi başlatırken rızalıkla, meclisi kurarken rızalıkla, toplumla bir araya gelirken rızalıkla olur. Müsaadeyle söz kurarlar. Temsil ettikleri postun rızalığıyla söz kurarlar.

    “ALEVİLİK EN ÇOK KENDİ İÇİMİZDE AŞINDIRILIYOR”

    -Sizce Alevilik bugün en çok nerede aşındırılıyor: devlet politikalarında mı, kent yaşamında mı, aile içinde mi?

    Ergün HAYDAROĞLU: Bizler Kızılbaş Alevileri olarak birçok kez saldırılara uğradık. Bu yol hala da saldırılara uğramaya devam ediyor. Alevilik yolunu, inancını ve felsefesini Alevi olduğunu söyleyenler dışında kimse bu ölçüde aşındıramaz. En büyük aşınma, Alevi olduğunu söyleyenlerin eksik yaşamasıyla oluyor. Devletin verdiği zarar, kendi içimizdeki oto asimilasyonun yanında küçük kalır. Çünkü hiçbir inanç, hiçbir inanç yorumu ya da felsefesi, kendi yaşam biçiminin başkaları tarafından bir kalıba sokulmasını kabul etmez. Biz kendimize, yolumuza devletten daha çok zarar verdik. Aleviler, şimdi din derslerinde Alevilik öğretilsin istiyor. Aleviler şunu istiyor, bunu istiyor. Bu yanlış bir yaklaşımdır.

    “YOL HİZMETİNİN GÖREVE DÖNÜŞMESİ OTO-ASİMİLASYONUN GÖSTERGESİDİR”

    -İnanç pratiklerinin “gönüllülükten” çıkıp “göreve” dönüşmesi oto asimilasyonun bir göstergesi midir?

    Ergün HAYDAROĞLU: Aleviler bugüne kadar kendi süreklerini kendileri yapmışlardır, örgütlemişlerdir, getirmişlerdir. Bunun tartışması olmaz. Bu sebepten önce Alevilerin kendileriyle alakalı gerçekleri görmesi gerekir. Gönüllülüğün görevle yer değiştirmesi oto-asimilasyonun göstergesidir. Yol, ikrar ve rızalık gönüllülükle sürer. İmam Hüseyin, Pir Sultan, Seyit Nesimi bu sırrı korudukları için şehit edilmiştir. Bizim yolumuzda gönüllülük esastır. Yolda, ikrarda, rızalıkta gönül ile olur.

    “İNANCIMIZI KENDİMİZİ BİLMEKLE KORUYABİLİRİZ”

    -Aleviliğin kendini koruyabilmesi için önce neyle yüzleşmesi gerekiyor: dış baskılarla mı, iç çözülmeyle mi?

    Ergün HAYDAROĞLU: Alevilik, öncelikle kendi içindeki eksiklerle yüzleşmeli. Yolumuzun yeniden ikrarıyla, nefesiyle, ocağıyla bir bütün yaşayabilmesi, eksiksiz bir şekilde devam edebilmesi için her can kendini dara çekmeli, uğraşmalı, çaba harcamalı ve araştırmalıdır. Köklerini araştırmalı. Neyin üzerine inancını, felsefesini bina edeceğini yol önderlerinden araştırarak öğrenmeli ve bunu hayatına dahil etmelidir. Her can, kendini dara çekmeli, köklerini ve inancını derinlemesine öğrenmeli. Yolun ikrarı ve hakkıyla yaşanmadıkça inanç korunamaz. Alevilik ancak böyle korunur.

    Cem EKİNCİ- Nuray ATMACA/DERSİM

    İLGİLİ DOSYALAR

    >‘Alevilik yüzyıllardır asimilasyon ve oto-asimilasyon kıskacındadır!’
    >‘Oto-asimilasyon Alevilik açısından büyük tehlike arz ediyor!’

  • ‘Oto-asimilasyon Alevilik açısından büyük tehlike arz ediyor!’- VİDEO

    ‘Oto-asimilasyon Alevilik açısından büyük tehlike arz ediyor!’- VİDEO

    PİRHA- Aleviliğin yüzyıllardır baskı, inkâr ve asimilasyon politikalarıyla karşı karşıya olduğunu belirten Fetiye Yıldırım, günümüzde bu sürecin yeni biçimlerle devam ettiğini vurgulayarak, asimilasyonun artık daha çok içselleştirilerek, oto asimilasyon boyutuna taşındığını ifade etti.

    Asimilasyon, bir kültürün, topluluğun ya da bireyin baskın kültürün değerlerini, dilini, yaşam biçiminin zorla benimsetilerek, kendi özgün kimliğini kaybetmesi süreci olarak karşımıza çıkıyor. Genellikle dışsal baskı, politik yönlendirme veya toplumsal zorlamalarla gerçekleşir. Ulus-devlet inşasında “tek dil, tek kimlik” politikalarıyla sıkça kullanılmıştır. Asimilasyon politikaları, kültürel çeşitliliğin azalmasına ve azınlık kimliklerinin silinmesine yol açar.

    Oto-asimilasyon ise ise bireyin kendi içinde baskın kültürü “doğal” veya “kaçınılmaz” görmesiyle ortaya çıkar. Bireyin veya topluluğun, doğrudan dış baskı olmaksızın, kendi isteğiyle ya da içselleştirilmiş toplumsal baskılarla baskın kültüre uyum sağlaması olarak da tanımlana bilinir.

    Asimilasyon ve Oto-asimilasyon kıskacında olan Aleviliğin durumunu, Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Genel Merkez yöneticisi Fetiye Yıldırım Ana ile konuştuk.

    “ALEVİLİKTE ASİMİLASYON YENİ BİR BOYUT KAZANDI”

    -Alevilik yüzyıllardır baskı ve inkâr politikalarıyla karşı karşıya. Bugün asimilasyon sizce hangi yeni biçimler altında sürdürülüyor?
    FETİYE YILDIRIM: Yıllarca süren asimilasyon politikaları altında bozulmuş bir toplum var. Bunun inanç üzerinde, toplum üzerinde, kültürel yaşam üzerinde etkileri çok büyük oluyor. Şimdiki duruma baktığımız zaman artık öyle savaşla, katliamla, silahla değil de daha çok içimize dönük bir asimilasyon politikası uygulanmakta. Bu nedir? Kendimizi inkar ediyoruz. Korkudan başımıza bir şey gelmesin, ‘Aleviyiz’ demeyelim, işte ‘Kürt’ olduğumuzu söylemeyelim gibi. Bunlar çocukluğumuzdan beri bizlere söyleniyordu. Ev içerisinde başka bir dünya yaşıyorken, evden çıktığımızda başka bir dünyaya giriş yapıyorduk. Tabi bu durum bizim için çok büyük bir çelişki yaratıyordu. Evdeki yaşam daha bütünsel, daha toplumsal, daha ruhani bir yaşamdı. Komşu ilişkilerine baktığın zaman, toplumsal ilişkilere baktığın zaman daha paylaşımcı, birbirine hoşgörü gösteren, rızalık gösteren, müsahiplik ve kivralık ilişkilerimizin var olduğu, ritüellerimizin tamamen Hakk aşkıyla yapıldığı bir dönem vardı. Evden çıktığımızda, okula geldiğimizde ise karşımıza tam tersi bir dünya çıkıyordu. Sonra anladık ki biz başka bir toplumuz, başka bir yaşam tarzımız var. İnançlarımız, ritüellerimiz tamamen doğayla ilişkili.

    “ASİMİLASYON ARTIK İÇİMİZDE VE KENDİMİZ YÜRÜTÜYORUZ”

    -Oto asimilasyon kavramını Alevi toplumu açısından nasıl tanımlarsınız? Bu süreç hangi gündelik pratiklerle yeniden üretiliyor?

    FETİYE YILDIRIM: Oto-asimilasyon zaten hani başka bir gücün yapmasına gerek kalmadan gerçekleşen bir durumdur. Kendi kendimizi asimile etme anlamına geliyor. Kendimizi ilkel gördük, inkar ettik, küçümsedik. Bu bireyselde olabilir, toplumsalda olabilir. Kendimizi inkar ederken de, ‘Biz Alevi değiliz, biz de Müslümanız’ gibi bir argüman geliştirerek, kendi inanç ve kültürümüzü, kendimizce inkar ettik.

    “ALEVİLİKTE DEVLETİN ROLÜ OLMAMALIDIR”

    -Aleviliğin devletle kurmaya zorlandığı ilişki, inancın özünü nasıl dönüştürüyor?

    FETİYE YILDIRIM: Günümüz için düşünürsek, bizim devlete ihtiyacımız yok. Çünkü biz kendi hukukumuzu, meclisimizi, kendi cemevlerimiz içerisinde yapmışız. Lokmalarımızla hizmet yürütülmüş bir Yol vardır. Bu Yol’a talip olan herkes, bu yolun hakkını vermiştir. Hizmetini de vermiştir. Güncel sorularla söyleyecek olursam, ‘Cemevinin elektriği yok, suyu yok, bu yok, şu yok” söylemleri doğru değildir. Biz Hakk lokmasıyla kendi Yol’umuzu yürütürüz. Çünkü bizim yolumuz ‘Reya Haq’ dediğimiz Yol’dur. Yani Hakk’ın Yoludur. Bütün herkesi de kapsar. O yolun talibi, piri, rayberi, mürşiti yani ilkelerini bilen bir insan, o yolun nasıl yürüyeceğini de bilir. Bizde yolumuzu bu şekilde yürütüyoruz.

    “İNANÇ SENİN İÇİNDEDİR”

    -İnanç dilinin sadeleşmesi ile içinin boşaltılması arasındaki sınır sizce nerede başlıyor?

    FETİYE YILDIRIM: İnanç dili, kadimden bu yana gelen bir dildir. Siz bunu değiştirdiğiniz zaman farklı anlamlar alır. İnanç, senin içindedir. Bu yüzden ‘Enel Hak’ demiştir Hallacı Mansur. Senin Hakkı aradığın yer, yüreğindedir, vicdanındadır, ahlakındadır. Peki kadimden bu yana gelen bu kavramsal anlamlar nasıl sadeleştirilir? Sadeleştirilirse o zaman bozulmuş olur.

    “İNANÇ KÜLTÜREL BİR MİRAS DEĞİLDİR, YAŞAMIN KENDİSİDİR”

    -Cem erkânının, deyişlerin ve yol öğretilerinin “kültürel miras” başlığı altında sunulması Alevilik açısından ne anlama geliyor?

    FETİYE YILDIRIM: Bir inanç kültürünü de belirler, dilini de belirler. Ama inanç bir kültürel miras değildir. İnanç zaten vardır. Kültürün içinde vardır. O yaşam tarzının içinde vardır. O kadimde yaşayan komünal toplumun içerisinde vardır. Çünkü öylesine derindir ki, müsahiplik ile kardeşliği koymuştur. Oradaki bağla, senin kardeşleşmeni, bütünleşmeni sağlar. İkrar olursun. İkrar olmadan bu yol yürümez. Bu yüzden birimiz olmadan öbürü olmaz. Bizim ikrarımız böyledir. Senin rızalığın olmadan ben bir şey yapamam. Ancak gönül birliğiyle, rızalıkla olur bunlar. İnançta bir miras olarak gelmiyor. Aslında yaşamın kendisidir. Yaşamda senin kültürünü, dilini, inancını, nasıl toplumsal ilişkilerini kuracağını söyler ve öğretir.

    “PİRLER VE ANALAR YOLUN TEMİNATIDIR”

    -Pirler ve Analar bu dönüşüm karşısında yol gösterici bir rol üstlenebiliyor mu, yoksa baskılar karşısında geri mi çekiliyor?

    FETİYE YILDIRIM: Bu dönemde Pir ve Analar daha da yol gösterici olmaya başladılar. Geçmişte zayıflayan bu kurum, tekrardan yol gösterici olmaya başladı. Pir ve Analar olarak yolumuzu sürdürmeliyiz. Eğer Analar ve Pirler bu yoldan uzaklaşırsa, o zaman bu toplum yok olur. Yolun yürütücüsü olmadan yol yürümez. Bu yüzden Pirler ve Analar olarak yolumuzun gereklerini, anlam ve manasını bilerek, o doğrultuda gitmeliyiz. Bu Hakk inancını sonuna kadar yürütmeliyiz.

    “KURUMSALLAŞMA ALEVİLİĞİN ÖZÜNE SADIK KALINIRSA ANLAMLI OLUR”

    -Aleviliğin kurumsallaşması (cemevleri, dernekler, federasyonlar) asimilasyona karşı bir direnç mi, yoksa yeni bir uyum biçimi mi yarattı?
    FETİYE YILDIRIM: Bir bakıma birlik olmakta yarar vardır. Bir olabilirsin, federasyon olabilirsin, dernekler olabilirsin. Mutlaka pozitif etkileri olacaktır. Eğer özünü yürütürsen, gerçek anlamda, yol anlayışıyla bunu yaparsan kurumsallaşma olabilir. Bir cemevinin nasıl olduğunu, cemevinde senin meclisinin, dar ve didarının nasıl olduğunu bilirsen olmalı. Ama gidip kendi inancının ve yolunun gereklerini yerine getirmeyip, özünü boşaltırsan olmaz. Bizim yolumuz da, inancımızda bellidir.

    “ALEVİLİK EN ÇOK DEVLET POLİTİKALARIYLA AŞINDIRILIYOR”

    -Sizce Alevilik bugün en çok nerede aşındırılıyor: devlet politikalarında mı, kent yaşamında mı, aile içinde mi?

    FETİYE YILDIRIM: Aile içinde değil. Aile hala yolunu, inancını sürdürmektedir. Alevilik, kentlerde örgütlenemedi, yolumuz kentlerde devam ettirilemedi. Bu yüzden kentlere göç eden Alevilik aşındırıldı. Ama asıl darbe nereden geliyor derseniz; devlet tarafından geliyor diyebiliriz. Çünkü senin değiştirmek istiyor, dönüştürmek istiyor. Bir taraftan ötekileştirirken, diğer taraftan da diyor ki: ‘Sen benim inancımda olursan, biz sana ses çıkarmayız. Biz sizin yerinize Aleviliği yürütürüz’ diyorlar. Bizim yolumuz başkasının yürüteceği yol değildir.

    “İNANÇ BİR GÖREV DEĞİL, VAROLUŞTUR”

    -İnanç pratiklerinin “gönüllülükten” çıkıp “göreve” dönüşmesi oto asimilasyonun bir göstergesi midir?

    FETİYE YILDIRIM: Oto-asimilasyonla inancın bir göreve dönüşmesinden söz edebiliriz. Oysa biz ne diyoruz? Hakk bizde diyoruz. İnanç bendedir, Hakk bendedir. Bu yüzden inanç bir görev değildir. Bu yapmam gereken, yaşamam gereken bir şeydir. Eğer ben bu ilkeler içerisinde yaşamazsam, o zaman bu evren de anlamsızlaşıyor. İnsan da anlamsızlaşıyor. Doğum yoluyla ben kendimi ispatlamışım. Hak o kanaldan geldi, o yoldan geldi. Bu ruhani bir şey değil midir? Bu yüzden inanç bir görev olamaz.

    “KENDİMİZLE YÜZLEŞMEDEN KURTULUŞ YOK”

    -Aleviliğin kendini koruyabilmesi için önce neyle yüzleşmesi gerekiyor: dış baskılarla mı, iç çözülmeyle mi?

    FETİYE YILDIRIM: Önce kendimizden başlayacağız. Çünkü ne ararsan kendinde ara demişlerdir. Her şey bizdeyse, her şey bendeyse çözümü de yine ben bulmalıyım. Hakkı arayan Hallac-ı Mansur nasıl kendinde bulduysa, biz de o şekilde kendimizde bulmalıyız.

    Cem EKİNCİ-Nuray ATMACA/DERSİM

    İLGİLİ DOSYALAR

    ‘Alevilik yüzyıllardır asimilasyon ve oto-asimilasyon kıskacındadır!’

  • ‘Alevilik yüzyıllardır asimilasyon ve oto-asimilasyon kıskacındadır!’- VİDEO

    ‘Alevilik yüzyıllardır asimilasyon ve oto-asimilasyon kıskacındadır!’- VİDEO

    PİRHA- Ağuçan Ocağı evlatlarından Pir İnanç Dolu, Aleviliğin yüzyıllardır asimilasyon ve oto-asimilasyon kıskacında olduğunu belirterek, hem iç nedenlerden dolayı hem de dıştan gelen saldırlar dolayısıyla Aleviliğin büyük bir tehdit altında olduğunu belirtti. Pir İnanç Dolu, çözüm olarak “bütün bu derneklerin, federasyonların bir birlik kurması gerekiyor. Bu ‘Canlar Meclisi’ olabilir. İşte bir meclis kurup eşit yurttaşlık gibi konularda bir birlik kurulabilir” önerisinde bulundu.

    ‘Asimilasyon’ kelimesi etimolojik olarak Latince ‘assimilare’ fiilinden türemiştir. Bu fiil, ‘similis’ yani ‘benzer’ anlamına gelen kelime kökünden gelir. Fransızca’da ‘similis’ kelimesinin önüne ‘a’ takısı getirilerek olumsuzluk anlamı verilir. Yani Fransızca’dan dilimize ‘özümseme, benzeşme, benzeştirme’ diye geçen ‘assimilation’ kavramı, aslında olumsuz anlamda bir ‘özümseme, benzeşme, benzeştirme’ ifade eder. Bu durum dıştan gelen zor, tehdit ve ince politikalarla, kişinin veya toplumun özünden çıkarılmasıyla sağlanır.

    Oto-asimilasyon ise kişinin kendi kendine özünü terk etmesiyle, kültürünü, geleneğini ve kimliğini bırakmasıyla gerçekleşir. Oto-asimilasyon da dıştan gelen etkiler olmakla birlikte, esas olan kişinin ya da toplumun da rızasının olmasıdır.

    Yüzyıllardır üzerinde asimilasyon ve oto-asimilasyon tehditti olan Alevilik, bu tehditler karşısında bir var olma yok olma savaşımı veriyor. Alevilik üzerindeki bu tehditti Ağuçan Ocağı evlatlarından Pir İnanç Dolu ile konuştuk. Dolu, “Metropolleşen Alevilik beraberinde bir takım sorunları ve ihtiyaçları getirdi. Köylerinde yaşayan Aleviler büyük şehirlere gittikçe, Ocak örgütlenmesi bu yeni duruma göre kendini yenileyemediğine” dikkat çekti.

    “ALEVİLİK YOLU RIZALIK LOKMASI ÜZERİNDEN YÜRÜYEN BİR YOLDUR”

    -Alevilik yüzyıllardır baskı ve inkâr politikalarıyla karşı karşıya. Bugün asimilasyon sizce hangi yeni biçimler altında sürdürülüyor?

    İNANÇ DOLU: Şimdi Alevilik yüzyıllardır baskı ve asimilasyon politikalarıyla karşı karşıyadır. Tabii bunun bir temeli vardır. Mesela 1560’lı yıllarda imparatorluk tarafından çıkarılan, o dönem Ocak zadelerin vergi vermemesi gibi bir kanun var. Bu kanundan sonra kimi Aleviler vergi vermemek için imparatorluğun yanında yer aldı. Buna bağlı olarak ortaya secereler çıkarıldı. Bu durumun aynısı 1980 ihtilalinden sonra, bir vakıf üzerinden işte dedelere ve pirlere sertifika verilip, yetkilendirilmesi gibi sorunlarla devam etmiş. Aslında sadece Alevilere değil, öteki düşünenler ya da öteki inananların hepsinin üzerinde aynı politikalar vardır. Şimdi günümüzde de herkes malumudur: Alevi Bektaşi Cemevi Müdürlüğü’nün kurulmasıyla beraber dedelere maaş vermek, Cemevlerine yardım etmek üzerinden kontrol altına almaya çalışıyorlar. Bu Cemevleri üzerinden baskı politikaları, inkar politikaları, asimilasyon politikaları devam ediyor. Mesela biz neye itiraz ediyoruz? Dedelerin maaş almasına, pirlerin maaş almasına. Alevilik yolu rızalık lokması üzerinden yürüyen bir yoldur. Alevilik, bugüne kadar taliplerini, pirlerini namerde muhtaç etmemiştir. Rızalık lokmasıyla bu yolda yürümüşlerdir. Cemlerimiz en büyük toplumsallığın, en büyük dayanışmanın yaşandığı yerdi. Cemevleri çoğaldıkça bu yapıların kontrolü de zorlaştı. Kontrol zorlaşınca işte Cemevi Müdürlüğü gibi Cemevleri ile iletişime geçip dernekler, federasyonlar ve vakıflar üzerinden Alevilik asimile edilmeye çalışılıyor.

    “MEZAR TAŞLARIMIZ DEĞİŞTİ”

    -Oto asimilasyon kavramını Alevi toplumu açısından nasıl tanımlarsınız? Bu süreç hangi gündelik pratiklerle yeniden üretiliyor?

    İNANÇ DOLU: Şimdi oto-asimilasyon, kişiyi otomatik olarak benzeştirme, dönüştürme anlamına denk geliyor. Alevi Bektaşi Kültür Müdürlüğü kuruldu. En basit örneğiyle şunu söyleyebiliriz; İşte ne diyelim 400 yıl, 500 yıl önceki Alevi mezar taşlarıyla, bugünkü mezar taşlarının arasında fark var. Bugün katıldığımız bir cenaze erkanında da gördük ki cenazelerimizin erkanları değişmiş. Cemlerimiz değişmiş, yeni yeni türeyen cemler olmuş. İşte Cemevi Müdürlüğü’nden maaş alan dedeler ya da işte Vakıflar Federasyonları’na bağlı olup da inanç kurulları üzerinden, yeni yeni inanç ritüellerinin çıkması aslında bu asimilasyonun en büyük nedenleridir.

    ‘CANLAR MECLİSİ’

    -Aleviliğin devletle kurmaya zorlandığı ilişki, inancın özünü nasıl dönüştürüyor?

    İNANÇ DOLU: Şimdi Aleviliğin devletle kurmaya çalıştığı ilişki 1990’lardan belki daha öncesinde, özellikle 80 darbesinden sonrasına dayanıyor. Hatırlıyorsanız, o dönem Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı Demirel’in söylediği bir söz vardı: ‘Bu vakfı biz kurduk’ diye. Ondan sonra 1990’larda ilk cemevinin temelinin atılmasıyla beraber, Alevilerin dernekler üzerinde örgütlenmesi başlamıştır. Şimdi dernekler muhataplık konusunda belki yeni bir örgütlenme biçimi sayılabilir ama Aleviliğin örgütlenmesi ocaklar üzerindedir.

    Özellikle 1938’de, 1980’lerde, 1994’lerde köy boşaltmalarından dolayı nüfusun büyük bir bölümü metropollere gitti. Ya pirler taliplerinden uzak kaldılar. Sistem ya da devletle ilişkilenirken, bu sorunlar da açığa çıktı. Şimdi gidiyoruz bir cemevinde, Cem oluyoruz ama Cemlerimizin ismi birlik cem oldu. Çünkü bütün ocakların talipleri sadece bir ocağın piriyle Cem yapıyor. Derneklerimiz çoğaldı. Şimdi bütün bu derneklerin, federasyonların bir birlik kurması gerekiyor. Bu ‘Canlar Meclisi’ olabilir. İşte bir meclis kurup eşit yurttaşlık gibi konularda bir birlik kurulabilir. Bu birlik üzerinden muhataplık alınabilir. Ama böyle parçalıyken, böyle bölünmüşken, böyle birbirimizden uzakken hani bu mümkün değildir. Devlet de bu dağınıklığı fırsat bilerek Alevi Bektaşi Kültür Müdürlüğü üzerinden kendi Alevisini yaratmaya çalışıyor.

    “YOL DİLİNDEN UZAKLAŞTIKÇA İKRARDAN DA UZAKLAŞILIR”

    -İnanç dilinin sadeleşmesi ile içinin boşaltılması arasındaki sınır sizce nerede başlıyor?

    İNANÇ DOLU: Hani dedik ya ocaklar ikrar kapısıdırlar. Dernekler de iktidar kapısıdırlar. Metropolleşen Aleviliğin içerisinde Cemevleri çoğaldıkça, Cemevlerinde hizmet eden inanç kurulları da oluşmaya başladı. Bu inanç kurulunun içerisinde artık farklı dualar yer almaya başladı. Broşürlerde erkanameler yazdılar. Ama aslında Aleviler pirleriyle, rayberleriyle, ocaklarıyla o ikrar kapılarıyla her şey gönüldendi. Şimdi mesela cenaze erkanlarında pirlerin verdiği dualar bile sadeleşmiş ve içi boşalmıştır. Ama öbür tarafta ocaklara gittiğimizde bir pir, bir ana kendi talibine o gün gönlünden geleni, gönlüne düşeni söylerdi. O yolun diliydi. Çünkü bizim yolumuzun bir kalıbı yok. Bizim yolumuzun yazılı bir ibadet şekli yoktur. Bizimki bugüne kadar dilden dile, gönülden gönüle gelmiş bir yoldur. O yüzden pirlerimizin verdiği dualarla bugün okunan dualar arasında çok fark var. Çünkü dil sadeleşmiş ama her şey kalıplaşmış. Eski sözlerimiz büyük bir iman, büyük bir ikrar, büyük bir inançla verilen dualar, yolun dilini temsil ediyordu. Sözlü tarihle bugüne kadar ulaşmış bir inanç.  Ama bugün maalesef işte yolun dilinden uzak, kalıplaşmış, şekillenmiş dualarla yapıyorlar. Yol dilinden uzaklaştıkça ikrardan da uzaklaşılır. Çünkü gönül ve söz. Gönülden dökülmeyen bir söz diyelim.

    “YOL’UN TA KENDİSİDİR DEYİŞLERİMİZ”

    -Cem erkânının, deyişlerin ve yol öğretilerinin “kültürel miras” başlığı altında sunulması Alevilik açısından ne anlama geliyor?

    İNANÇ DOLU: Öncelikle dedik ya, işte örgütlenirken derneklerin çoğalması, cemevlerinin çoğalması bu kontrolün dışına çıkma sebebidir. Şimdi bizim deyişlerimiz sıradan türküler değildir. Kültür mirasını hiç değildir. Bir inancın içerisindeki ibadetimizdir. Bizim her değişimin bir manası vardır. Mesela Hacı Bektaş-ı Veli’nin söylediği bir nokta vardır. Diyor ki: “Erkek dişi sorulmaz muhabbetin özünde.” Hani bunu sıradan bir kültür mirası ya da sıradan bir türkü olarak söyleyebilir misiniz? Söyleyemezsiniz. Biz değişişleri söylerken mesela bir cemin başında söylediğiniz değişiş ile cemin sonunda söylediğiniz değişiş birbirinden farklıdır. Niye? Çünkü cem başında söylediğiniz de iş sizi ortama hazırlar. Ortam derken sizi ibadete hazırlar. O var olan toplumsallığı, toplumsallaşmayı o aşkı arttırır. Bütün hizmetler yerine geldikten sonra söylenilen deyişler de çarkı pervazı temsil eder. Bu bir kültür mirası değil, bir ibadet dilidir, Yol dilidir. Yani bunlar kültür mirasını değil de kültür mirası nedir? Bir antika yani yıllar öncesinde kalmış bir tarihi eser bulursunuz. O bir kültürün mirasıdır. O kültürün işleri, o kültürün izlerini taşır. Bizimki bir iz taşımıyor. İz ta kendisidir. Yol’un ta kendisidir deyişlerimiz. O yüzden siz kalkarsanız örgüt biçiminizi, örgütleme şeklinizi ayarlayamazsanız gider işte bugün ben Pir Sultan’ın ocağından geliyorum deyip de, Pir Sultan’ın durduğu çizgiyi, Pir Sultan’ın var olduğu çizgiyi bilmeyen birinin peşine takılırsanız. O da size kalkıp de işlerinizin kültür mirası olduğunu söyler. Ama siz bugün kalkıp da bir Hristiyan’ın İncil’ini, bir Yahudi’nin kitabı ya da bir mümin Müslüman’ın Kur’an’ına kültür miras diyemezsiniz. O onların ibadet şeklidir.

    “HAKİKATÇI PİRLERİMİZ DE, ANALARIMIZ DA VAR”

    -Pirler ve analar bu dönüşüm karşısında yol gösterici bir rol üstlenebiliyor mu, yoksa baskılar karşısında geri mi çekiliyor?

    İNANÇ DOLU: Şimdi elbette ki pirler, analar hani dedik sosyoekonomik nedenlerden dolayı, politik nedenlerden dolayı boşaltılan köylerin içerisinde ya da göç veren köylerin içerisinde pir ocakları, ana ocakları da var. Yani ocaklarımız da var. Bu ocaklarımızın içerisindeki analar, pirler maalesef onlar da bu göç dalgasıyla gittiler. Talip de gitti. Talip’te uzaklaştı bu coğrafyadan. Şimdi eski ocak örgütlenmeleri, ocakların kendi içerisindeki görgüleri, kendi içerisindeki ibadetleri yol göstericiydi. Ocak analarının, pirlerinin talibi hazırlamak için bir eğitim devresi gibiydi. Ocaklar bir akademidirler. O akademide kimse kalmadığı zaman Pirler, analar eğitimlerini görmedikleri zaman ya da talebi eğitmedikleri zaman pirler analar geri durmuş gibi görünürler. Yani geri duran pirler de vardır. Geri çekilen pirler de vardır. Yani özellikle dersim coğrafyasını söylersek 1938’den 1994’e hatta şimdiye kadar bile yani büyük bir baskıya maruz kaldılar. 1938’in son döneminde özellikle pirler hedef alınmıştır. Mesela Bargin’de, Sekesur’da 24 tane Ağuçanlı ana katledildi. Ama bugün işte dediğimiz bu örgütlenme modeliyle devletten maaş alan pirler, analar da halkın dilini, Yol’un dilini, inancın dilini konuşmak yerine sistemin dilini konuşuyorlar. Biz bunlara geri durmuş diyebiliriz. Ama hakikatçı pirlerimiz de var, hakikatçı analarımız da var. Hâlâ bu yol bugüne kadar gelmişse de bunların sayesinde gelmiştir.

    “ALEVİLİĞİN DOĞASI PAYLAŞMAK, RIZALIK ÜZERİNEDİR”

    -Aleviliğin kurumsallaşması (cemevleri, dernekler, federasyonlar) asimilasyona karşı bir direnç mi, yoksa yeni bir uyum biçimi mi yarattı?

    İNANÇ DOLU: Metropolleşen bir Alevilik var. Aleviliğin ihtiyaçları da ortaya çıktı. Mesela geldik büyük kentlere bir cenazemiz olduğu zaman bir cenazemiz olduğu zaman hepimiz bir apartman dairesinde kalıyorduk. Ama orada o cenazenin hizmetini köy evimizdeki gibi göremiyorduk. Ya da köylerde yaşadığımız zaman komşularımızın desteğini bulamıyorduk. Yani komşularımızın hanesini de kullanıyorduk bu cenazelerimizde, düğünlerimizde. Ama bu bize ne getirdi. Cemevlerinin bir ihtiyaç olduğunu getirdi. Derneklerle örgütlenirken biz aslında bir şekilden de inancımızdan uzaklaştık. Niye diyeceksiniz? Çünkü ocak örgütlenmesinde ikrar vardır. Dernek hattındaysa iktidar mücadelesi başladı.

    Cemevleri büyükşehirlerde Alevi toplumunun bir araya gelmesi için en büyük mekanlardı, en kutsal mekanlardı. İbadetimizi de yaptık içinde hani ibadetimizi eleştirdik. Dedik ki ya işte yanlış yaptığımız yerler vardı. Ama bugüne kadar Alevilerin inançlarından metropollerde kopmamasının en büyük nedenlerinden biri de dernekler ve cemevlerimizdi. Ama örgütlenme modelimiz yanlıştır. Niye yanlıştır? Biz çünkü ocaklarımızı unutup cemevlerimizi kutsal yaparsak bu yanlıştır. Cemevlerimiz bizim ibadet yerlerimizdir ama bizim ibadetimizin uluları ocaklarımızdır. Bir pir olmadan, bir cemevinde cem yapılamaz. Ama bir pir olmadan cemevinden cenaze kaldırılabilir. Bir rehber olmadan ocaklar kendi cemlerini yapamazlar. Ama cemevlerinde yapılır. Çünkü artık her talip kendi piriyle değil, her pir kendi talibiyle değil, var olanla yapılıyor. Şimdi derneklerin çoğalması, derneklerin var olması Alevilik için avantajken dezavantaja dönüşebiliyor. Çünkü kontrol zorlaşıyor. Biri A belediyesinden destek alırken öbürü B belediyesinden destek alıyor. Çünkü artık iktidarlaşıyoruz. O Cemevi başkanları kendilerini pirlerin yerine sayıp pirler adına karar verebiliyorlar.

    Aleviliğin doğası rant ve çıkar üzerine değildir. Aleviliğin doğası paylaşmak, rızalık üzerinedir. Ama derneklerin içide iktidarlaşma yolunda rantla çıkar dönüştürülürse Alevi toplumu için en büyük tehlike haline gelmiştir.

    “VATANINDA YAŞAMAK DİL VE İNANÇ AÇISINDAN ÇOK ÖNEMLİDİR”

    -Sizce Alevilik bugün en çok nerede aşındırılıyor: devlet politikalarında mı, kent yaşamında mı, aile içinde mi?

    İNANÇ DOLU: 1927’li yıllarda Şarkı İslahat planından sonra Balkanlardan gelen göçmenler Anadolu’nun çeşitli yerlerine yerleştirilirken onların yanına, onların yerleştirildiği bölgelere Dersim’den insanlar da getirip yerleştirilmiş. Bunlar pirlerdir de, aynı zamanda taliplerdirler de.

    En büyük aşınma ana dilden başlıyor. Ocaktan uzaklaşmayla başlıyor. Göçtünüz, başka bir yere gittiniz. İnsan doğası gereği, yeni yaşamına adapte olurken alıp verme yöntemiyle komşunuzdan bir şey alırsınız, bir şey verirsiniz. Ama sizin komşunuzun dili, inancı yasak değildir. Mesela Çorum Katliamı’ndan sonra gelenler, Maraş Katliamı’ndan sonra gelenler, Dersim Katliamı’nı yaşayanlar, 12 Eylül dönemini yaşayanlar, orada “Biz Müslümanız” dediler. Alevi olduklarını gizlediler.

    O dönem mesela cemevleri de yoktu ama ritüelleri devam ettirecek bir şey yoktu. Oranın içinde yetişen kuşak kayıp olup gitti. O aşınma sistemin etkisiyle doğdu. Göçün etkisiyle doğdu. Ailenin baskıya karşı aşınmasıyla doğdu. Yani bir kuşak belki iki kuşak böyle bu şekilde kaybolup gitmiştir. 1938’de Dersim’de göç ettiler. Sürgüne gönderilen insanların bir kısmı geri dönebildi. Aslında o kayıp çocuklarımız ne oldu? O çocuklar nereye gitti? Bunların içinde Dersim’de ocakzadeler de vardı, talipler de vardı. Yani öldürülen 50 bin, 60 bin insandan bahsederken göçertilmiş yüz binlerce insandan bahsediyoruz. Bu 100 bin insanın bir kısmı geri döndü ama bir kısmı geri dönemedi. O geri dönemeyenlerin dili ne oldu? İnançları ne oldu? Kimlikleri ne oldu? Bu aslında sistemin dayatmasıydı. Öbür taraftan kendi yanlış politikalarımız, yanlış örgütlerimiz, işte derneklerimizde ve cemevlerimizde yanlış yaptığımız inanç ritüellerimizde ve bir kuşağımız, belki iki kuşağımız kayboldu.

    Mesela kendi köyümüzde kalsaydık, hepimiz aynı dili konuşuyorduk. Hepimiz aynı inancı yaşıyorduk. Hepimiz aynı ritüellerin içerisindeydik. Bizim yaşadığımız köyde Ağuçan Türbesi var. Ağuçan Türbesi’ne gittiğimiz zaman ya da türbenin yanında geçtiğimiz zaman çocuklar bakarlardı. Büyükler oradan geçerken niyaz olurlardı. Çocuklarla başlardın niyaz olmaya. Bu ailenin çocuklarını doğal yetiştirme biçimi için. Ama şimdi Aleviliği metropollerde böyle bir şey yapamıyoruz. Cemevlerine gönderiyoruz. Cemevlerinde işte cemevlerine gidip gelmeyle çocuklarımız ne öğrendiyse o. Çünkü onların büyükleri de unuttular bunu. Çünkü onlar da cemevlerine gittiler. Vatanında yaşamak dil ve inanç açısından çok önemlidir.

    “DOĞAMIZLA BARIŞIK YAŞAYAN BİR TOPLUMUZ”

    -İnanç pratiklerinin “gönüllülükten” çıkıp “göreve” dönüşmesi oto asimilasyonun bir göstergesi midir?

    İNANÇ DOLU: İnanmak gönülden gelen bir şeydir. O yüzden gönüllülük şarttır. Eğer bu göreve dönüşürse ateist bir imamın cemaate namaz kıldırmasına benzer. Çünkü görev almışsınız. Bugün işte Alevi Bektaşi Kültür Müdürlüğü’nün kurulmasıyla beraber böyle bir yere doğru gidiyoruz. Yani bir rant, bir çıkardan faydalanıp gönüllülükten çıkıp göreve gidiyoruz. Bu inancın özünü bozmaya yönelik bir hamledir. Şimdi Reya Hak coğrafyasında büyüklerimiz iki mevsimden bahsederlerdi. Bu iki mevsim biri üretim mevsimidir. İşte Mayıs ayının sonunda başlayıp en son Eylül’ün sonuna kadar gider. Gerisi tüketim mevsimi yani kış mevsimiydi. Şu an kış mevsiminin içerisindeyiz. O yüzden Alevilerin en çok ibadet ettikleri dönem tüketim mevsimidir. Bakın gaxandımız, Hızırımız bunun içindedir. Newrozumuz bunun içindedir. Heftamal’ımız bunun içindedir. Kara Çarşamba’mız bunun içerisindedir. Çünkü o kısa bir bölümde, bizim kışlık ihtiyaçlarımızı gidermek için bir üretim yapmamız lazımdı.

    Ocakların taliple ilişkisinde o üretim mevsiminde talibini ona hazırlamak. Bakın kışlıkta doğa çok zor bir dönemden geçiyor. Biz doğamızla barışık yaşayan bir toplumuz. Çünkü biz varı vardan, var olduğuna inanıyoruz. Biz vahdeti vücuda inanıyoruz. Yeryüzüyle gökyüzü arasındaki bütün yaşamın eşit ve ortak olduğuna inanıyoruz.

    Bizim köyde Ağuçan Türbesi var. Siz inancın içinde bir insansanız o Ağuçan Türbesi sizin için her şeydir. Geçerken oradan niyaz olursunuz. Çeşmesinden su içersiniz. Bizim büyüklerimiz oruç tuttukları akşam, oruç tuttukları günün akşamı oruçlarını açmadan önce gider niyaz olurlardı. O çeşmede ellerini yıkarlardı ve gelir oruçlarını açarlardı. Biz de onlardan öyle gördük ama hiçbir gün bizi zorlamadılar. Bize bir görev vermediler. Hiçbir ocak, hiçbir Alevi toplumun içerisinde hiçbir aile kendi çocuğuna böyle bir zorlama getirmez, getirmemeli de. Çünkü eğer görev verirseniz görevde aksaklıklar olabilir. Ama inançta aksaklık olmaz.

    “ALEVİLER PİRLERİYLE CEM OLMALIDIRLAR”

    -Aleviliğin kendini koruyabilmesi için önce neyle yüzleşmesi gerekiyor: dış baskılarla mı, iç çözülmeyle mi?

    İNANÇ DOLU: Alevilik bugüne kadar dışarıdan gelen bütün saldırılara rağmen kendisini korumayı bilmiştir. Bunu korurken de en büyük sebep etken faktör nedir? İnançtır. Kendi içerisindeki birbirine bağlılığıdır. Bu bağlılığın en basit şeyi nedir? Talip-Pir-Ana ilişkisidir. Talip ocak ilişkisi, Pir talip ve ikrar ilişkisi. Mesela Aleviler bugüne kadar kendilerini korurken yani bu inanç kendini korurken bir silahlı örgütü yoktur. Savaşmamıştır. İlmi kendi inançsal dilini kullanarak kendi toplumuyla barışık yaşaması ve inançsal modelini oluşturmasıyla bugüne kadar gelmiştir.

    Dışarıdan müdahaleler tabii ki bizi etkilemiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bir hanımefendi diyor ya “Suriye’de 14 yıldır Müslümanlar öldürülüyordu. Sizin gıkınız çıkmadı. Ama bugün işte Aleviler öldürülüyor diye dünyayı ayağa kaldırdınız.” Aleviler, Ezidiler, Suriyaniler, öteki düşünenler bu coğrafyada binlerce fermana maruz kalmıştır. Biz Aleviler olarak kimsenin yok olmasını istemeyiz. Biz o Suriye’deki Müslümanlar öldürülürken de ayaktaydık. Bugün o Suriye’de öldürülen Kürtler için de ayakta olacağız. Oradaki Aleviler için de ayakta olacağız. Biz Filistin’de deki masumlar için de ayakta olacağız. Sudan’daki için de ayakta olacağız. Çünkü bizim böyle bir felsefemiz var. Biz mazlumun yanında durmasını ilke edinen bir toplumuz. O yüzden dışarıdaki baskılar bizi çok derinden yaralasa da ama içimizdeki haramzadelerin, kendini inkar edenlerin oraya, buraya yaranmak için, siyasi ikbal devşirmek için, rant devşirmek için sağa sola gidenler bu yolu daha çok bozuyorlar.

    Dışarıdaki gelen tehlikelere karşı, kendimizi bir şekilde var etmişiz. Dersim’de 38’de göçler oldu. Biz geldik buraya bu toprak bizi doyurmadıysa aç da bırakmadı. Yine kendi toplumsal hakikatimiz ve inancımızla bütünleşerek bir yerde yaşama tutunup var olduk.

    Şimdi bugün bu coğrafya üzerinde dışarıdaki baskıları arttırarak içerideki birliğimizi de dağıtmaya çalışıyorlar. Şu an Dersim coğrafyasının her yerinde bir maden projesi vardır. Maden projesiyle ne yapmaya çalışıyorlar? Toprağımızı insansızlaştırmaya çalışıyorlar. Bu coğrafyayı insansızlaştırıp maden şirketlerinin kendi ceplerinin doldurabileceği bir alana çeviriyorlar. Bu coğrafya insansızlaşırsa bu coğrafyadaki ziyaretler yalnız kalır. İnsanlar ziyaretlerinden, ocaklarından koparlarsa öbür tarafta asimile etmek daha kolaydır. O yüzden Aleviler ne yapmalı? Aleviler pirleriyle cem olmalıdırlar. Pirler ne yapmalı? Birler hakikati söylemek zorundadırlar. Pirler hakikatçi olmalıdırlar. Pirler o talibin verdiği rızalık lokmasıyla yetinmelidirler. Pirler fakirin verdiği kuru ekmeği diğerinin verdiği her şeye tercih etmelidirler. Bizim pirlerimiz köyden köye giderken bir talip köyüne giderken ya da başka bir nedenden dolayı bir yolculuğa çıkarken kuşaklarına ekmek koyarlarmış. Niye ekmek koyarlarmış? Bir kötü insanın yemeğine, lokmasına muhtaç olmamak için. Pirlerin yaşamı böyle olmalı ki, talipler de pirlerini takip edebilmelidir.

    Cem EKİNCİ-Nuray ATMACA/DERSİM

  • Soykırım, baskı ve bitmeyen mücadele!

    Soykırım, baskı ve bitmeyen mücadele!

    PİRHA- Aleviler için 2025 yılı tarihsel inkarın ve katliamın yeniden yaşandığı bir yıl oldu. Suriye’de rejim değişikliği sonrası başa geçen HTŞ, yıl boyunca Alevilere yönelik katliam yaptı. Soykırımın sürdüğü Suriye’deki Alevilere yönelik, kaçırma, mallarına el koyma, yurtlarından etmeler devam ederken, Alevi kadınlar tecavüze uğradı, kaçırıldı, satıldı. Avusturalya’dan Almanya’ya, Türkiye’den Amerika’ya kadar bir çok ülkede alanlara çıkan Aleviler ve dostları katiamın durması ve sorumluların yargılanması çağrısında bulundu. Aynı zamanda Barış Süreci’nin konuşulduğu bir yıl olan 2025’te Aleviler eşit yurttaşlık haklarının tanınmasını istedi. 

    Aleviler 2025 yılını, Suriye’deki Alevi katlamına karşı verdikleri mücadele ile geçirdiler. Aleviler; Samandağ’dan İstanbul’a, Dersim’den İzmir’e kadar onlarca kentte, yüzlerce eylem yaparak, soykırımın durdurulması için iktdara, uluslararası kuruluşlara ve devletlere çağrıda bulundular.

    Türkiye ve dünyanın bir çok merkezinde yaptıkları sempozyum, çalıştay, yürüyüş gibi eylem ve etkinliklerle, Alevi toplumunun yok sayılan kimliğini ve eşit yurttaşlık haklarını dile getirmeyi yıl boyunca sürdürdü. Kültür Bakanlığı bünyesinde 2022 yılında kurulan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın “böl-parçala-yönet” politikalarına karşı mücadele eden Aleviler, Alevi toplumunun birliği için yoğun çalışmalar yürüttü.

    Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin başladığı ilk günden itibaren Aleviler ve kurumları toplumsal barışın oluşması, demokrasi ve özgürlüklerin yaşanması, eşit yurttaşlık hakkının sağlanması için katılım sağladı, onlarca merkezde “Barış ve Aleviler” başlıklı toplantılar yaptı.

    SURİYE’DEKİ ALEVİ KATLİAMI SÜRDÜ, PROTESTOLAR BÜYÜDÜ

    HTŞ’ye bağlı güçler, Suriye’nin birçok bölgesinde çok sayıda katliam gerçekleştirildi. Lazkiye, Tartus, Ceblê, Humus ve Hama kentlerindeki katliamda binlerce Alevi katledildi. Yıl boyunca Alevi kadınlar kaçırıldı, tecavüze uğradı, Aleviler yerlerinden edildi. Suriye’nin Tartus kentine bağlı Banyas kırsalında Alevilere ait bir mezarlık kimliği belirsiz kişilerce bombalandı. Mezarlık tamamen yanarken, bölgede Alevilere yönelik sistematik saldırıların arttığına dikkat çekiliyor.

    Avusturalya’dan İngiltere’ye kadar dünyanın bir çok merkezinde bir araya gelen Aleviler ve dostları Suriye’deki katliamlara ilişkin eylemler yapıp, katliamın durması çağrısında bulundular. AAAF, AABK, FEDA ve ABF Birleşmiş Milletler(BM) Güvenlik Konseyi’ne Suriye’de yaşanan katliamın son bulması için başvuru yaptı. Yapılan başvuru sonrası yayınlanan yazılı açıklamada, “Her gün bir yenisi eklenen bu insanlık suçlarına son vermek üzere hazırlıkların başlatılmasını, acil müdahale için gerekli adımların atılmasını talep ediyoruz” denildi. Ayrıca Alevi kurumları, Suriye’de yaşanan Alevi katliamlarına ilişkin Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu ile görüştü.

    Suriye’nin çeşitli kentlerinde Alevi yurttaşlara yönelik son günlerde artan saldırılar, ülke genelinde geniş çaplı protestolara yol açtı. Humus, Lazkiye, Tartus, Hama ve Şam’da Alevi nüfusun yoğun olduğu mahallelerde binlerce kişi, güvenlik endişeleri ve “etnik temizlik” iddiaları nedeniyle sokaklara çıktı. Protestoların ardından birçok bölgede güvenlik güçleri konuşlandırılırken, sahada tansiyon yüksek seyrini sürdürüyor.

    Antalya’ya gelen HTŞ lideri Colani onlarca kentte Alevi kurumları tarafından protesto edilerek, Colani’nin Türkiye’ye girer girmez tutuklanıp yargılanması çağrısında bulundular.

    Suriye’de Alevilere yönelik katliam sürerken, Avustralya’daki Alevi toplumu bu vahşete karşı sessiz kalmadı. Avusturalya Alevi Bektaşi Federasyonu (AFA) Suriye’de başta Aleviler ve diğer halklara karşı uygulanan katliama sessiz kalmamak için “Adalet Nöbeti’ tuttu.

    İstanbul’da Alevi kurumları, Suriye’de HTŞ eliyle Alevilere dönük gerçekleştirilen katliamı kınayarak Suriye Başkonsolosluğu yakınına ‘Alevi Soykırımına Son’ yazılı siyah çelenk bıraktı.

    ALEVİLER, 2025 YILINI HAREKETLİ GEÇİRDİ

    2 Temmuz 1993 tarihinde kaldıkları Sivas Madımak Otelinin gerici dinci kişiler tarafından yakılması sonucu 33 aydın, yazar ve sanatçı yaşamını yitirmişti. 33 insanın yakılmasına neden olan kişiler hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilmesine rağmen 17 kişi hakkında tahliye kararı çıkartıldı. Verilen tahliye kararına karşı Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) 33 gün sürecek olan ‘Madımak Adalet Nöbeti’ tuttu.

    Ülke genelindeki faaliyet yürüten çok sayıda Alevi dernek, vakıf, federasyon yöneticileri, İstanbul’da “Alevilerin Örgütlenme Manzarası – Sorunlar, İmkanlar ve Arayışlar Çalıştayı’nda bir araya geldi. Garip Dede Dergahı’nda düzenlenen çalıştayda Alevi kurum temsilcileri konuşma gerçekleştirdi. Çalıştay’da; Alevi kurumlarını, konfederasyonlarını, federasyonlarını, derneklerini ve vakıflarını temsil kabiliyeti güçlü ve etkili büyük bir merkeze dönüştürmek için “Alevi Bektaşi Temsilciler Meclisi” adı altında yeni bir oluşum kurmanın benimsendiği kararlaştırıldı. Çalıştay’da ayrıca Türkiye başta olmak üzere, dünyanın dört bir yanındaki Alevi örgütlerinin, inanç temsilcilerinin, sanatçıların, akademisyenlerin katılacağı ve Aralık ayında İstanbul’da “Büyük Alevi Kurultayı” toplamak için çalıştay bileşimine tavsiye kararı alındığı açıklandı.

    Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) ve bileşeni olan Alevi kurumları, Kültür Bakanlığı bünyesinde kurulan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın Alevilere yönelik asimilasyon politikalarını protesto etmek amacıyla başkanlık binası önüne siyah çelek bıraktı. Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanı Esma Ersin, başkanlığın önünde Alevi kurumlarına gül vermek istedi ancak eyleme katılanlar Ersin’in hareketini samimi bulmayarak verilen çiçekleri kabul etmedi. Başkanlık önünde konuşan Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Başkanı Cuma Erçe, Esma Ersin’in haraketini eleştirerek, Cemevi Başkanlığı’nın samimi olmadığını ve asimilasyon üssü haline geldiğine vurgu yaptı.

    Çok sayıda Alevi örgütü ile Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi Eş Genel Başkanları, “Aleviler Barışı Konuşuyor” şiarıyla bir araya geldi.Buluşmalarda “Aleviler ve Barış” konuşuldu.

    Avrupa’da ilk inşa edilen cemevlerinden olan St. Pölten Cemevinin 22 yıllık tapu sorunu çözüme kavuştu, devri Avusturya Alevi Birlikleri Federasyonu adına gerçekleşti. Avusturya Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF), cemevi mücadelesi, St. Pölten Bölge Mahkemesi’nin 15 Ocak 2025 tarihli kararıyla tescillendi. Mahkeme, borç kabul beyanının hukuka aykırı ve geçersiz olduğunu hükme bağladı. Yapılan açıklamada, “St. Pölten Cemevi’nin tapusunun imzalanmasıyla yalnızca bir bina değil, aynı zamanda inancımız, kültürümüz ve toplumsal birliğimiz korunmuştur. Bu zafer, gelecekte de Yol pirlerimizle Alevilik ışığının toplumu aydınlatmaya devam edeceğinin bir kanıtıdır” denildi.

    Alevi kültürünü bilimsel temellerle geleceğe taşıyacak dijital bir köprü kuruluyor! Rıza Şehri Akademisi öncülüğünde hayata geçirilen Alevi Ansiklopedisi, Temmuz 2025’te ilk içeriklerini yayınlamaya başladı. Akademisyenler, yazarlar ve tüm Alevi toplumu, bu tarihi projeye katkı sunmaya çağrıldı.

    Garip Dede Dergahı Vakfı (GADEV) Alevi Akademisi 2025 konferans programı açıklandı. Yılın ilk konferansında Suriye’de sürmekte olan katliamlar ve siyasal dönüşüm, medyadaki manipülasyon ile Alevilerin örgütsel duruşu konusunda değerlendirmeler yapıldı.

    Bern Bremgarten Mezarlığı’nda düzenlenen açılış töreni, Alevi toplumu açısından manevi bir anlam taşırken, aynı zamanda ülkedeki dini çeşitliliğin ve toplumsal birlikteliğin simgesi oldu. Açılışta Pir Ali Matur tarafından Gulbang ve deyişler okundu.

    PSAKD Kadıköy Şubesi İçerenköy Cemevi’nin, elektrik faturalarını ödememesi üzerinden yürütülen davada karar çıktı. Konuya ilişkin açıklama yapan PSAKD, ‘Ülkemizde ibadethanelere uygulanan yasaların Cemevleri için de uygulanması talebimiz mahkeme kanalıyla da onaylanmış olup, eşit yurttaşlığın herkese uygulanması gerekliliği açıktır” dedi.

    Rıza Şehri Akademisi’nin öncülüğünde hazırlanan Alevi Ansiklopedisi, çok dilli yapısıyla 2 Temmuz’da dijital ortamda erişime açıldı. Rıza Şehri Akademisi açıklamasında 2 Temmuz’un Alevi tarihinde bir kırılma anı olduğuna işaret edilerek, bu tarihin yüzyıllardır susturulmak istenen sözün, belleğin, inancın, duyguların, varoluşun tarihi olduğu vurgulandı.

    62. Ulusal, 36. Uluslararası Hacı Bektaş Veli Anma Törenleri ve Kültür Sanat Etkinlikleri yapıldı. Cumhuriyet Meydanı’nda yapılan akşam programlarına yurdun dört bir yanından binlerce kişi katıldı. Hacı Bektaş Veli Ödül Törenleri ile devam etti. Bu yılın ‘Yaşayan İnsan Hazinesi Ödülü’ Mustafa Özgün Dedeye verildi. ‘Kültür Sanat Ödülü’ ise Sanatçı Erdal Erzincan’a verildi. Bu yılın ‘Akademik Araştırmalar Ödülü’ ise Şah Hüseyin Şahin’e verildi. ‘Dostluk ve Barış Ödülü’ ise Sanatçı Zülfü Livaneli’ye verildi.

    Yunanistan Parlamentosu, 1 Ağustos’ta aldığı kararla, Alevi-Bektaşi inancını resmi bir inanç topluluğu olarak tanıdı. Karara göre; cemevleri resmi statü kazanırken, Alevi-Bektaşi öğrencilerin başvurması halinde, ayrı bir din dersi alma hakkı da yasal güvence altına alındı.

    2.Alevi Ansiklopedisi Sempozyumu ve Çalıştayları, 10–12 Ekim 2025 tarihlerinde Dortmund’da, DAKME Alevi Kültür Merkezinin (DAKME Alevitisches Kulturzentrum e.V.) ev sahipliğinde gerçekleştirildi.

    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD), Alevilerin sorunlarını, karşı karşıya bulundukları riskler, buna karşı örgütlenme, demokratik toplum sürecinde Alevilerin rolü gündemiyle Diyarbakır’da 2 günlük “Alevi Çalıştayı” yaptı.

    ALEVİLER YIL BOYUNCA BASKI, TEHDİT, GÖZALTI VE TUTUKLAMAYLA KARŞI KARŞIYA KALDI

    Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemev Başkanı Ali Rıza Özdemir’in avukatı aracılığıyla yaptığı şikayet üzerine Cuma Erçe’ye soruşturma açıldı. PSAKD Genel Başkanı Cuma Erçe’nin, Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanı Ali Rıza Özdemir’in avukatı aracılığıyla yaptığı şikayet üzerine ifadeye çağrılmasına tepki gösteren Alevi kurumlar ortak açıklama yaptı. Açıklamada, “Pir Sultan Abdal Kültür Derneği 35 yıllık örgütlülük tarihinde herhangi bir baskıya ve tehdide boyun eğmemiştir. Genel başkan Cuma Erçe ile ilgili başlatılan soruşturma karşısında da geri adım atılmayacaktır” denildi.

    19 Mart’ta, Küçükçekmece Adliyesinde Colani hakkında suç duyurusunda bulunduğu için gözaltına alınan Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Avcılar Şubesi ve Yeşilkent Cemevi Başkanı Aslan Uzun, “Halkı kin ve düşmanlığa sevk etmekten” Küçükçekmece Adliyesi’nde hakim karşısına çıkarıldı. Uzun hakkında tutuklama kararı verildi. Uzun yapılan itirazın ardından serbest bırakıldı. Yeşilkent Cemevi Başkanı Aslan Uzun ile dayanışmak için bir araya gelen Alevi kurumları, Suriye’de süren soykırımın durması ve yapanların yargılanması için mücadele etmeye devam edeceklerini belirtti.

    Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) Genel Başkan Yardımcısı ve önceki dönem İsviçre Alevi Birlikleri Federasyonu Genel Başkanı Binali Sağlam, İzmir Havalimanı’nda gözaltına alındı. Sağlam savcılık ifadesi sonrasında yurtdışı çıkış yasağıyla serbest bırakıldı. 28 Mayıs’ta görülen duruşmada AABK Genel Başkan Yardımcısı Binali Sağlam beraat etti.

    Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) Eşit Başkanı Nevin Kamilağaoğlu hakkında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından “örgütü üyeliği” iddiasıyla açılan dava ve verilen tutuklama kararı, Alevi kamuoyunda büyük tepkiyle karşılandı.

    Hatay’da yaşayan Alevi inanç önderi Şeyh Selim Varlı gözaltına alındı. İfadesi alınan Varlı, serbest bırakıldı.

    Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Sarıyer Şubesi/ Zeynep Yıldırım Cemevi Saymanı Şimal Deniz, itirafçı tanık beyanıyla hakkında açılan davanın karar duruşmasında tutuklandı.

    İstanbul’da 12 Şubat günü İstanbul Havalimanı’nda gözaltına alınıp, yurt dışına çıkış yasağı konularak serbest bırakılan Avusturya Alevi Birlikleri Federasyonu Onursal Başkanı Mehmet Ali Çankaya’ya yargılandığı davada 1 yıl 3 ay hapis verildi.

    Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) Eşit Başkanı Hüseyin Mat’ın annesi 73 yaşındaki Sakine Mat, İzmir Adnan Menderes Havalimanı’nda pasaport kontrolü sırasında gözaltına alındı. Sakine Mat ifadesi ardından serbest bırakıldı.

    Sanatçı Cihan Çelik’e ‘Koçgiri Başladı Harba’ isimli ezgiyi seslendirdiği gerekçesiyle 1 yıl 3 ay hapis cezası verildi.

    Gezi Parkı eylemleri sırasında polisin attığı biber gazı kapsülünün başına isabet etmesi sonucu 269 gün komada kaldıktan sonra 16 Haziran 2014’te yaşamını yitiren 15 yaşındaki Berkin Elvan’ın ailesi hakkında açılan davada karar açıklandı. Mahkeme, Gülsüm Elvan’a 11 ay 20 gün, Sami Elvan’a ise 1 yıl 2 ay 17 gün hapis cezası verdi.

    Sosyal medya paylaşımları gerekçesiyle 24 Eylül 2024 tarihinde polis baskınıyla gözaltına alınan Alevi Kültür Dernekleri (AKD) geçmiş dönem Burhaniye Şube Başkanı Muharrem Keskün’ün ilk duruşması görüldü. Keskün, “Bu benim şahsıma açılmış bir dava değildir. Bu sindirme politikasının ürünü olarak sosyal medyadan toplanarak açılan bir dava” dedi.

    Ardahan Valisi’nin köydeki cemevlerini, Cemevi Başkanlığına bağlanması talebini eleştirdiği için hakkında dava açılan ve görevden alınan Burmadere Köyü Muhtarı Şahismail Göyük’e 1 yıl 3 ay hapis cezası verildi.

    Alevi kurum yöneticileri ile çok sayıda yurttaş, 27 Eylül 2023’te Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSKAD) Sarıyer Şube Başkanı Beyhan Gün ve şube sekreteri Şimal Deniz’in tutukluluğunu İstanbul Adliyesi önünde protesto etmek istemişti. ‘Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununa Muhalefet’ten 15 kişi hakkında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Terör Suçları Soruşturma Bürosu tarafından dava açıldı. Çoğu Alevi kurum yöneticisi 15 kişinin yargılanmasına devamm ediliyor.

    Sanatçı Pınar Aydınlar, HDK dosyası kapsamında yargılandığı davada savcının beraat talebine rağmen mahkeme heyeti tarafından “örgüt üyeliği” suçlamasıyla 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. Aydınlar hakkında ayrıca yurtdışı çıkış yasağı da getirildi.

    Dersim’de evine yapılan operasyonla muhabirimiz Cihan Berk, gözaltına alındı, çıkarıldığı mahkemece tutuklanarak Elazığ Cezaevine götürüldü.

    ALEVİLERE YÖNELİK AYRIMCI VE ASİMİLASYONCU POLİTİKALAR BU YIL DA DEVAM ETTİ

    Suriye’de cihatçı grupların Alevileri katletmesi Türkiye’de tüm kamuoyunun tepkisini çekmeye devam ediyor. Türkiye’de ise iktidara yakın isimler tarafından sosyal medyada Alevi düşmanlığını körükleyen “Siyasal Alevici” söylemiyle kampanya başlatıldı.

    Alevi toplumu için kutsal ziyaret mekânlarından sayılan Dersim’in Ovacık ilçesindeki Munzur Gözeleri, turizm gerekçesiyle adeta talan ediliyor. Bölgede inşa edilen yapılar içerisine bir de mescit eklenmesi, bardağı taşıran son damla oldu.

    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın imzasıyla Sivas Madımak katliamı hükümlüsü Adem Kozu’nun kalan cezası “sürekli hastalık hali” gerekçesiyle kaldırıldı. Adem Kozu, 33 kişinin yakılarak katledildiği Sivas Katliamı davasında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası almıştı. 2 Temmuz 1993’te 33 aydın, sanatçı ve yazarı Madımak Otelinde yakara 17 hükümlünün, geçtiğimiz hafta Anayasa Mahkemesi (AYM) kararıyla tahliye edilmesine karşı tepkiler artarak devam ediyor. Madımak Katliamı’nda yaşamını yitiren şair Behçet Aysan’ın kızı Eren Aysan, şair Metin Altıok’un kızı Zeynep Altıok ile halk ozanı Nesimi Çimen’in oğlu Mazlum Çimen, ortak bir açıklama yayımlayarak karara tepki gösterdi.

    Dersim’in Nazımiye ilçesine bağlı Hakis (Büyükyurt) köyünde, İlçe Müftülüğü köylülere ait özel bir mülkiyetin üzerine cami yapmak istiyor. Köylüler asıl ihtiyaçlarının cami değil su, yol ve sağlık ocağı olduğunu belirterek tepki gösterdi. Köylüler, “Burası bizim toprağımız, cami istemiyoruz” diyerek karara karşı dava açtı.

    Çorum’un Sungurlu ilçesine bağlı Karakaya Köyü’nde yapılmak istenen taş ocağı projesi için “ÇED gerekli değildir” kararı ardından iş makinaları bölgede faaliyetlerine başladı. Köylüler, projeye karşı çıkarken, taş ocağının yüklenici firması Çelik Holding, öğlen saatlerinde yaklaşık 150 jandarma eşliğinde köye girdi. Bölge halkı, şirket yetkililerine karşı çıkarken, jandarma ise yurttaşlara müdahalede bulundu.

    Adıyaman’da Perşembe günleri inançlarını yerine getirmek amacıyla toplandıkları Alevi Kültür Dernekleri (AKD) Adıyaman Şubesi Rıza Tanrıverdi Cemevine kimliği belirlenen 5 kişi tarafından provakatif amaçlı biber gazlı saldırıda bulunuldu.Saldırıyı gerçekleştirenler gözaltına alındı.

    18 Temmuz 2023 tarihli kararı ile statüsü düşürülerek, ‘Nitelikli Doğal Koruma alanı’ olarak ilan edilen Munzur Gözeleri, Erzincan İdare Mahkemesi tarafından “1. Derece Doğal Sit Alanı” olarak kalması gerektiği kararı verildi. 2003 yılında “1. Derece Doğal Sit Alanı” olarak tescillenen Dersim’in Ovacık ilçesindeki Munzur Gözeleri, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın 18 Temmuz 2023 tarihli kararı ile statüsü düşürülerek, ‘Nitelikli Doğal Koruma alanı’ olarak ilan edilmişti. Bu karara karşı Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) tarafından dava açılmıştı. 1 Kasım 2024 tarihinde ise Munzur Gözeleri’nde keşif ve bilirkişi incelemesi yapılmıştı.

    Çorum’un Tarhan Köyü’nde yeni seçilen köy muhtarının cemevinin hoparlöründen ezan yayınlatmaya başladı. Alevi toplumu tepkilerini dile getirirken, Çorum’un Tarhan Köyü’ndeki muhtarın, cemevi hoparlöründen ezan okutmasına ilişkin açıklama yapan Çorum Valiliği, ses sisteminin söküldüğü ve kararı alan köy muhtarı ile ihtiyar heyeti hakkında soruşturma başlatıldığını duyurdu.

    Nazımiye Belediyesi tarafından Pir Kureyş Baba Cemevi’nde Ramazan Oruçları için iftar programı düzenlendi. İftar programına Tunceli Valisi Bülent Tekbıyıkoğlu, Nazımiye Belediye Başkanı Ali Emrah Tekin, Mazgirt Belediye Başkanı Ümit Tayhava ve çok sayıda kişi katıldı. Pir Kureyş Baba Cemevi’nde yapılan iftar programına tepkiler yükseldi.

    Aşık Veysel’in heykelindeki sazı, kimliği henüz belirlenmeyen kişi veya kişiler tarafından kırıldı. Heykele yapılan saldırı büyük tepki çekti.

    800 yıllık geçmişiyle bilinen tarihi Onar Cemevi, RES tehdidi altında. RES’lerin cemevine yakın bir alanda kurulması köylüler tarafından tepkiyle karşılandı.

    İstanbul’da bulunan Gözcübaba Türbesi’ne dozerlerle girilerek inşaat çalışması başlatıldı. Şahkulu Sultan Vakfı yaşanan duruma, “Diyanet İşleri Başkanlığı dozerlerini kutsal mekânlarımızdan derhal çekmeli, bu kadim tarihi alan olduğu gibi bırakılarak gerçek sahiplerine teslim edilmelidir” diyerek tepki gösterdi.

    Dersim’de Sütlüce bölgesinde yapımı planlanan Katı Atık Bertaraf Tesisi’ne ilişkin tartışmalar devam ediyor. Bilirkişi raporuna göre proje yapılırsa 55 bin ağaç kesilecek, yaban hayatı yok olacak ve kutsal mekanlarda etkilenecek. Dersim Belediyesi’ne atanan kayyım, 7 Şubat 2025 cuma günü iş makinalarını projenin yapılacağı bölgeye göndererek sondaj çalışmasını başlattı. Sütlüce bölgesinde yapımı planlanan Katı Atık Bertaraf Tesisi’nden dolayı inanç yerlerinin de etkileneceğini belirten Sütlüce yöresi köylüleri ve Dersim’deki siyasi parti ve demokratik kitle örgütlerinin temsilcileri ile çok sayıda yurttaş Milli köyündeki Sultan Paşa Türbesi’nde çerağlar uyandırıp lokmalar pay etti.

    Sivas’ın Zara ilçesine bağlı Dipsizgöl köyünün mera alanlarına BARİT Maden Türk Anonim Şirketi tarafından selestin ocağı yapılmak isteniyor. “ÇED raporu gerekli değildir” kararı ile orman arazisi üzerine kurulmak istenen selestin ocağı projesinin iptali için köylüler yargı yoluna gitti. Maden projesinin köyün tek su kaynağını, tarım alanlarını, meralarını ve ormanlarını tehdit ettiğini belirten Dipsizgöl Çevre Koruma Platformu, kitlesel yürüyüş ve basın açıklaması düzenledi.

    Dersim’in Hozat ilçesine bağlı Segedik (Kalecik) köyü Cevizli Dere Baraj Projesi ile birlikte tamamen sular altında kalacak. 11 hanenin olduğu köyde çok sayıda verimli tarım arazisi ve yaban yaşamı bulunuyor. Barajın tamamlanmasıyla birlikte Peyk (Çağlarca) köyüne ait tarım arazileri de su altında kalacak.

    Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı Alevi Bektaşi ve Cemevi Başkanlığı’nın düzenlediği ‘Pir Sultan Abdal Dinletisi’ adlı etkinlikte Pir Sultan Abdal’ın portesindeki sazı kaldırılarak, yerine elleri rüku şeklinde bağlanmış ve boynundaki teslim taşı kolye olmuş bir Pir Sultan portesi yayınladı. Alevi kamuoyu Pir Sultan Abdal portesinin tahrif edilmesine tepki gösterdi.

    Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından ‘öğrencilere oruç tutturun’ talimatlı yazısının gönderilmesinin ardından Mersin’de ilkokul öğrencilerine ‘Tekne Orucu’ tutmaları söylendi. Oruç tutan öğrenciler için iftar şenliği düzenlendi.

    İzmir’in Karabağlar ilçesindeki 300 yıllık Tahtacı Alevi köyleri arasında yer alan Uzundere’de inşa edilen kaçak cemaat yurdu ve Kur’an kursu binası tartışmalara neden olmuştu. İsmailağa Cemati’ne ait yurt ve Kur’an kursu binası yıkım kararı olmasına rağmen faaliyetlerine devam ediyor.

    Manisa Turgutlu’da OSB’nin kuşattığı Çepnidere köyünde evler ve mezarlar toprak yığınlarının altında kalma tehdidi altında. Köylüler, tarım arazilerinin yok edildiğini ve Çepnidere’nin boşaltılmak istendiğini belirterek, ‘Alevi köyü diye mi böyle yapılıyor?’ diye sordu.

    Türkiye’de yeraltı kaynakları bakımından en fazla çeşitliğe ve zenginliğe sahip olan Yukarı Fırat havzasında bulunan Dersim’de her geçen gün yeni maden sahaları açılıyor. 145 maden projesinin bulunduğu Dersim’de, şimdi de 60 kilometre uzunluğundaki Munzur Dağları’nın tamamı maden sahası ilan edildi. Maden projesinin uygulanacağı yerlerden birisi olan Dersim merkeze bağlı Geyiksuyu köyü Sin bölgesinde Temmuz ayında maden teknik arama mühendisleri tarafından işaretlemeler yapıldı.

    Aydın’ın Bozdoğan ilçesine bağlı Alamut Mahallesi ve çevre köylerde kurulmak istenen JES projesine dair bugün bilirkişi keşfi yapıldı. Köylüler ve çevreciler yaptıkları yürüyüşle ekolojik yıkımı protesto ederek, “JES istemiyoruz” dedi.

    İstanbul’un Kadıköy ilçesinde bulunan ve Göztepe’ye de adını veren Alevi inanç merkezlerinden Gözcü Baba Türbesi arazisinin Diyanet İşleri Başkanlığı’na tahsis edilmesi sonrasında inşaat çalışmaları başlattı ve dergah arazisi içerisinde kız Kur’an kursu açılması gündeme geldi. İstanbul’un Kadıköy ilçesindeki Gözcü Baba Türbesi arazisinin Diyanet İşleri Başkanlığı’na tahsis edilmesi sonucunda başlatılan inşaat çalışmalarının durdurulması için Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne itirazda bulunuldu. Alevi kurumları adına İstanbul Vakıflar İkinci Bölge Müdürlüğü’ne yapılan itirazda, Gözcü Baba Türbesi arazisinin Şahkulu Sultan Dergahı Mehmet Ali Hilmi Dedebaba Vakfiyesi kapsamında kaldığı için kullanım şekillerinin de vakfiyesinde açıkça ifade edildiği belirtildi. İlgili kurumlara iletilen dilekçede, Danıştay 10. Dairesi’nin kararları da hatırlatıldı. Alevi kurumları, vakfiye ile düzenlenen hususların hiçbir şekilde değiştirilemeyeceği, vakfedenin iradesine uygun şekilde kullanılmasının yasal zorunluluk olduğunu da vurguladı.Tepkiler sonucu Gözcü Baba Türbesi’nde Diyanet İşleri Başkanlığı’nca başlatılan inşaat çalışmasının durduruldu.

    Dersim’in Pertek ilçesinde Bargini (Karabakır), Zeve (Dorutay), Orcan (Yukarı Gülbahçe) ve Desiman (Ardıç) köylerinin mera alanlarına Arven Doğu Yapı İnşaat Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi tarafından, pomza kum ocağı yapılmak isteniyor. Karara tepki gösteren köylüler nöbet eylemi başlattı. Yüzlerce gün süren eylem sonucunda pomza kum ocağı yapılmaktan vazgeçildi.

    Malatya’nın Arapgir ilçesinde RES elektrik üretim tesisinin kapasite artışı için Onar Mahallesi’nde bulunan 75 parsele acele kamulaştırma kararı çıktı. Karara tepki gösteren MAL-ÇEP Dönem Sözcüsü Hasan Kaya, “Alevilik felsefesinde kutsal sayılan bir yerin RES projesine kurban edilmesi ve acale kamulaştırma kararının verilmesi kabul edilemez” dedi.

    Dersim’in Çemişgezek ilçesinin Hazari (Anıl) Köyü Gözeler mevkiinde yapılmak istenen Tağar Barajı için Devlet Su İşleri tarafından sondaj çalışması başlatıldı. Baraj projesinin faaliyete geçmesi durumunda Aliboğazı’nın sular altında kalacağını belirten Munzur Çevre Derneği Dersim Temsilcisi Yusuf Topçu, “Tüm çevre örgütlerini, inanç ocaklarını ve yaşam savunucularını Tağar Barajı’nın yapılmaması için mücadeleye çağırıyoruz” dedi.

    Türkiye’de yeraltı kaynakları bakımından en fazla çeşitliğe ve zenginliğe sahip olan Yukarı Fırat havzasında bulunan Dersim’de her geçen gün yeni maden sahaları açılıyor. 145 maden projesinin bulunduğu Dersim’de, şimdi de 60 kilometre uzunluğundaki Munzur Dağları’nın tamamı maden sahası ilan edildi. Dersim’in Pülümür ilçesinde bulunan Bağırpaşa Dağı, ERZ Madencilik tarafından talan ediliyor. Bağırpaşa Dağı, bölge halkı için kutsal kabul edilip, Pülümür Nehri’nin suyunun kaynağını aldığı ve çok sayıda köye, hayvan sürüsüne ev sahipliği yapıyor.

    Sivas’ın İmranlı ilçesi Koçgiri bölgesinde bulunan ve Alevi köyü olan Maden Köyü’nde Pasifik Madencilik şirketi tarafından başlatılması planlanan altın madeni olduğu tahmin edilen proje, köy halkı tarafından büyük bir endişeyle karşılanıyor.

    Antakya ilçesine bağlı Arap Alevi köyü Dikmece’de ormanlık alanların ve zeytinliklerin konut yapımı için imara açılmasına karşı başlatılan hukuk mücadelesi 2023 yılından bu yana sürüyor. Hala devam eden yargı sürecine rağmen iş makinaları zeytinliklere girerek ağaçları söktü.

    Maraş’ın Pazarcık İlçesi’ne bağlı Tilkiler Mahallesi’nin Beyyurdu mevkiinde yaşayan Kürt Alevi yurttaşlara elektrik ve su hizmeti götürülmüyor. Bölge halkı, mağduriyetlerinin Meclis’te de dile getirildiğini, ancak kimlikleri ve politik tercihleri sebebiyle “cezalandırıldıklarını” belirtiyor.

    Uğur Kurt, Okmeydanı Cemevi’nde 22 Mayıs 2014’te bir akrabasının Hakk’a uğurlama erkanına katıldığı esnada polis Sezgin Korkmaz tarafından vurularak katledildi. 29 yaşındayken hayattan koparılan Uğur Kurt, katledilişinin 11. yılında vurulduğu yerde anıldı.

    Malatya’nın Yeşilyurt ilçesine bağlı İkizce Mahallesi’nde Toplu Konut İdaresi (TOKİ) tarafından yapımına başlanan Cemevi, kültür merkezi, dernek binası ve spor tesisi projelerinin temelinin tahrip edilmesi tepkilere yol açtı.

    Munzur Üniversitesi Tarih Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Yalçın Çakmak’ın, Alevi inancının mitsel anlatımlarından en önemlisi olan “Kırklar Meclisi”ne dair geçtiğimiz yıl yaptığı paylaşımın hedef gösterilmesi sonrası Rektörlük tarafından inceleme başlatıldı. İncelemeye Alevi kurumları ve toplumu tepki gösterdi.

    İzmir Çiğli’de Alevi yurttaşların yoğunluklu yaşadığı Güzeltepe Mahallesi’nde inşa edilen Süleymanncılar tarikatine ait yurt ve Kur’an kursu binası KYK yurdu adı altında faaliyetlerine başladı.

    Dersim’in Sekasur bölgesinde yürütülmek istenen madencilik projesi, bölge halkının yedi aydır süren kararlı mücadelesi sonucunda durduruldu. Doğasını, suyunu, kutsal saydığı alanları ve geçim kaynaklarını korumak için aylarca nöbet tutan köylüler; hukuki girişimlerden basın açıklamalarına, yürüyüşlerden keşif günü kitlesel katılımlara kadar çok yönlü bir direniş sergileyerek projeyi durduran temel güç oldu.

    Hubyar Sultan Tekkesi’nin köy tüzel kişiliğine ait olduğu Yargıtay tarafından onaylanmış olmasına rağmen Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün tekkeyi bünyesine almak istediği belirtildi. Alevi toplumunun tepkilerine rağmen Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün söz konusu tekkeyi bünyesine almak için yeniden dava açtığı ifade edildi. Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği ve Hubyar Kültür Vakfı, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün Hubyar Sultan Tekkesi’ne kayyım atanmak istenmesine tepki göstererek ortak yazılı açıklama yaptı. Yapılan açıklamada, “Bir taraftan Hubyar Sultan Tekkesini Alevilerin elinden almak için bu kadar mücadele verirken diğer taraftan da Alevilere inanç özgürlüğü getireceğinize kimseyi inandıramazsınız. Zerre samimiyetiniz varsa bu müdahaleden vazgeçin” denildi.

    ALEVİLER; MADIMAK, GAZİ, DERSİM, ÇORUM MARAŞ KATLİAMLARINDA YAŞAMINI YİTİRENLERİ ANDI

    4 Mayıs 1937’de Bakanlar Kurulu kararıyla Dersim halkına yönelik başlatılan soykırımın 88’inci yıldönümünde katledilenler başta Seyit Rıza Meydanı olmak üzere bir çok kentte yapılan eylemlerle ve ağıtlarla anıldı.

    12-15 mart 1995’te Gazi ve 1 Mayıs Mahallelerinde yapılan katliamlar 30. yılında protesto edildi.

    Malatya Katliamı’nın 47. yılında yaşamını yitirenleri anılarak katliam zihniyetinin günümüzde de devam ettiğini vurgulandı.

    Sivas Madımak Katliamı’nın 32. yılında katliamı lanetlemek ve katledilenleri anmak için Sivas’a gelen binlerce insan Madımak Oteli önüne doğru yürüyüşe geçti. Yürüyüşte Madımak şehitlerinin fotoğrafları taşındı.

    Çorum Katliamı’nın 45. yıl dönümünde yaşamını yitirenler anıldı. Yapılan basın açıklamasında “Çorum Katliamı insanlığa karşı suçtur, tüm dosyalar birleştirilerek yeniden açılsın. ‘Alaattin Camii’ne bomba attılar’ yalanını ortaya atanlar tespit edilsin. TRT’de bunu saatlerce yayınlayanlar ortaya çıkarılsın” denildi.

    10 Ekim 2015’te Ankara Garı’nda barış mitingi sırasında IŞİD tarafından düzenlenen bombalı saldırının üzerinden tam 10 yıl geçti. KESK, DİSK, TMMOB ve TTB’nin 10 Ekim 2015’te, Ankara Tren Garı’nda düzenlediği Barış Mitingi’ne IŞİD tarafından bombalı saldırı düzenlendi. 104 kişinin hayatını kaybettiği saldırı, Cumhuriyet tarihinin en kanlı katliamlarından biri olarak tarihe geçti. Katliamda yaşamını yitirenler bir çok kentte anıldı.

    Bundan tam 88 yıl önce Dersim’in önde gelenleri, seyitleri, Seyd Rıza, Wusênê Seydi, Aliye Mirzê Sili, Hesen Ağa, Findik Ağa, Resik Uşen ve Hesenê Ivraimê, Ankara’dan özel görevle gönderilen İhsan Sabri Çağlayangil’in denetiminde yapılan yasadışı bir mahkeme neticesinde Elazığ Buğday Meydanı’nda idam edildiler. İdam edilişlerinin 88. yılında Seyit Rıza ve yol arkadaşları anıldı. Anmada çerağlar uyandırılıp, ağıtlar söylendi.

    Alevi örgütleri, Maraş Katliamı’nın 47. yılında katliamın gerçekleştiği Yörükselim Mahallesi’ne yürüyerek bir kez daha yüzleşme ve adalet çağrısı yaptı. Yürüyüş ve anmada “Maraş’ı unutma, unutturma” vurgusu öne çıktı.

    ALEVİ TOPLUMU GAĞAND, NEWROZ, RAS EL-SENİ, HEFTEMAL, HIDIRELLEZ’İ KUTLADI XIZIR VE YAS-I KERBELA ORUCU TUTTU, YIL BOYUNCA FESTİVALLER VE ETKİNLİKLER YAPTI

    Bir çok kentte Newroz kutlandı. Tüm dünyaya barış gelmesi istenirken, Suriye’deki Alevi katliamının durması çağrısında bulunuldu.

    Yedi bin yıllık gelenek olan Ras Es Seni (Kuzelle) ve Kıddes kutlamasında bir çok kentte binlerce yurttaşı bir araya getirdi. Bu yıl ise Suriye’deki Alevilere dönük katliam ve baskıların gölgesinde Ras el-Seni karşılandı. Kutlamalar yaygın bir şekilde yapılmasa da yurttaşlar evlerinde ve komşularıyla bayramlaşıp, geleneksel yemeklerini paylaştılar.

    Yası Kerbela Orucu tutulmaya devam ediyor. Alevi toplumu bulunduğu yerlerde ve cemevlerinde oruç açtı.  Muharrem Orucu’nun bitmesi ardından aşureler paylaşıldı.

    Her yıl olduğu gibi bu yılda Dersimliler, Gola Çetu’da ‘Gağan Bayramı’nı kutladı. Yaşlısıyla genciyle birlikte Gola Çetu’da buluşan halk yeni yılın barış, huzur, bereket ve sağlık getirmesini dilediler.

    Arap Alevilerin kutsal bayramlarından biri olan Gadir-i Hum Bayramı Mersin’de kutlandı. Kutlamaya katılım yoğun olurken, yapılan konuşmalarda Suriye’deki Alevi katliamı kınandı.

    Baharın ve eski geleneğe göre yeni yılın karşılanması olan Heftemal/Hawtemal onlarca kentte yapılan etkinliklerle kutlandı.

    Alevilerin yaşadığı ülkelerde çerağlar uyandırılıp, lokmalar pay edilip Gaxan kutlandı.

    Alevi toplumun bulunduğu her coğrafyada Xizir orucu tutup, Xizir Cemi (Hızır Cemi) yürüttü.

    Aleviler için kutsal olan Kara Çarşamba (Çarseme Şiya) nedeniyle yurttaşlar, Dersim’de bulunan Gola Çeto Ziyaretgahına gelerek çerağlar uyandırıp, lokmalar pay etti.

    Avustralya Alevi Bektaşi Federasyonu, Avustralya Toplum Konseyi ve Dandenong Alevi Kültür Merkezi’nin ortaklaşa düzenlediği 32. Abdal Musa Festivali bu yılda gerçekleşti.

    Antalya Elmalı Tekke köyünde bulunan Abdal Musa Dergahı’nda Hıdırellez Cemi yürütüldü. Dergâhın bulunduğu alanda söylenen deyiş ve nefeslerle semahlar dönüldü.

    2025 YILINDA BİR ÇOK ALEVİ DEDESİ/ANASI VE AYDINI HAKK’A YÜRÜDÜ

    Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Kurucu Başkanı, 2 Temmuz Vakfı önceki Başkanı, Yazar Murtaza Demir, Dersim’in kültür taşıyıcısı, halk arasında “Uzun Memet” olarak bilinen Mehmet Yıldız, Elbistan Yazıtopallı Köyü Hoffolar Mezrası’ndan Beko oğlu İbrahim Kaya, Aşık ve Halk Ozanı Garip Kamil (Kamil Tezerdi), bir süredir sağlık sorunları nedeniyle tedavi gören Danimarka Alevi Birlikleri Federasyonu Onursal Başkanı Turan Meriç, Dersim 1938’in son tanıklarından Kocan Aşireti lideri İdare İbrahim Ağa’nın torunu, Seyitxan Ağa’nın kızı ve Barış Partisi kurucusu Ali Haydar Veziroğlu’nun da üvey annesi olan 98 yaşındaki Dilif Güder, Klam ve ağıt geleneğinin en önemli temsilcilerinden biri olan Amojına Cemê, 2 Temmuz 1993 yılında Pir Sultan Abdal’ı anmak için gittikleri Sivas’ta radikal dinci, faşist kalabalık tarafından yakılarak katledilen 33 candan Handan Metin’in babası Sadık Metin, Cumartesi Anneleri’nin simge isimlerinden Emine Ocak, Duran Manış (Duran Baba), Şair ve Yazar Fadıl Öztürk, Sinemilli Ocağı Mürşidi Ağuçan Ocağı Piri Abuzer Erdoğan, Viyana Alevi Dergahı pirlerinden Kureyşan Ocağı evladı Hüseyin Akmaz, TV10’un avukatlarından Zülfikar Erden, Şair Zeynel Can, yazar ve Alevi aktivist İrfan Dayıoğlu, halk müziği sanatçısı Yavuz Top, Koçgirili Xaltiya Qılıqo Ana, Grup Munzur’un kurucularından İlknur Demir, Maraş Katliamı’nın tanığı ve mağduru Ayşe Ünver, Seyit Rıza’nın torunu Abbas Polat’ın eşi Nermin Polat, Ekoloji mücadelesi ile tanınan Gazeteci Hakan Tosun, Hakk’a yürüdü.

    Diren KESER/PİRHA

  • ‘Hak Ettiniz’ denilen bir halk: Dersim soykırımının kuşaklar boyu travması-VİDEO

    ‘Hak Ettiniz’ denilen bir halk: Dersim soykırımının kuşaklar boyu travması-VİDEO

    PİRHA – Güleç ailesinin bireyleri, Dersim soykırımıyla birlikte bölge halkının yaşadığı fiziksel, kültürel ve psikolojik tahribata işaret etti. Soykırımın sonraki nesillere bıraktığı travmayı hatırlatan Veli Haydar Güleç, “Acımasızlık tavan yapmıştı!” diyerek yüzleşmenin kaçınılmaz olduğunu vurguladı. Leyla Güleç ise devlet pratiği sebebiyle Dersim halkında hâlâ ağır basan güvensizlik duygusuna dikkat çekti.

    Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından 1937 Mart ayında Dersim’de başlatılan harekâtla birlikte binlerce kişi katledildi, binlercesi de sürgüne yollandı. 15 Kasım 1937’de Dersim’in Kürt Alevi önderi Seyit Rıza ve arkadaşlarının idamı da Reya Heq coğrafyasındaki soykırımın amaç ve sınırlarını ortaya koyan gelişmelerden biriydi. Ölüye saygısızlığın en ağır örneklerinden biri olarak Seyit Rıza ve arkadaşlarının mezar yerleri bile açıklanmadı.

    Devlet, Dersim’de bir “isyan” sebebiyle harekât başlattığını ileri sürse de dönemin Emniyet Genel Müdür Yardımcısı İhsan Sabri Çağlayangil’in itirafları, gerçeği açıkça ortaya koyuyordu. Dersim’de bir isyanın olmadığını anlatan Çağlayangil, devletin Kürt ve Alevi kimliğini ortadan kaldırma hedefini dile getirmişti.

    “KIYIMIN HAFIZADA BIRAKTIĞI İZLER HALA CANLI”

    Kıyımın üzerinden 87 yıl geçti ancak hafızada bıraktığı izler hâlâ canlı. Bu travmayı kuşaklar boyunca gözlemleyen Can TV programcısı Veli Haydar Güleç, ailesinden dinlediği tanıklıkları şöyle anlattı:

    “Hayatımın büyük bir kısmı Ovacık’ta geçti. 1994 yılına kadar orada kaldım. Tabii çocukluğumuzda bu konu yanımızda öyle çok fazla konuşulmuyordu. Kimi şeyler ifade ediliyordu ama biz çocuklar, olayın vahametini daha çözememiştik. Zaman içerisinde okuyarak, gözlemleyerek bir de anlatılanlara biraz daha farkındalıkla yaklaşarak öğrenmeye başlıyoruz. Mesela annemden, nenemden, yakın çevreden Dersim’e dair çok fazla zulmün yaşandığını duydum. Soykırımın ne kadar vahim olduğunu tarihi okuyarak öğrenmeye başladık. 1924 sonrası devlet, Dersim üzerinde çok yoğun çalışmış. 1925 Şark Islahat Planı ile birlikte deyim yerinde ise bütün enerjisini Dersim’e harcamış. Bana göre tarihin gördüğü en büyük kıyımlarından birine tanık oluyor Dersim. Acımasızlık tavan yapıyor!

    Devlet, Dersim’e gönderdiği askerini eğitmiş, ne yapmaları gerektiğini çok iyi anlatmış. Hiç kimsenin gözünün yaşına bakılmamasını telkin etmiş. Ki bunu Atatürk’ün manevi kızı Sabiha Gökçen anılarında şöyle ifade etmişti; ‘Bize verilen emir, coğrafyada hareket eden her canlıyı öldürmemizdi.’

    Ben özellikle annemle birlikte yaşananları öğrendim. Annem, Dersim sürecinde yaklaşık 8’li yaşlardaymış. Babasını, amcasını, kardeşlerini; kapı komşusunu kaybetmiş. Mesela bir anekdotu var; erkekler öldürülür, çoğu da dağlara sığınmak zorunda kalır. Kadınlar, çocuklar resmen ortada kalıyor ve hepsi ormana kaçıyor. Yani barınabilecek yerleri yok! Coğrafya, askerin denetimi altına girmeye başlıyor. Annem, nenem, teyzem, dayım kaçarken bir de nenem, yanına yakın çevreden bir sürü çocuk alıyor. Ormana sığınıyorlar. Dayım 5-6 aylık bebekmiş. Ormanda 10 gün kalmışlar. Ne ekmek var, ne su… Her tarafı asker sarmış. Bir ara bebek olan dayım, ağlamaya başlıyor ve o an 100 metre aşağıdan askerin geçtiklerini görüyorlar. Nenem o korkuyla dayımın üzerine oturuyor! Ya o 20-30 kişiyi feda edecek ya da çocuğunu… O asker geçtikten sonra nenem kalkıyor ki dayım mosmor olmuş. Ama sonradan kurtuluyor.

    20 gün geçiyor ve artık herkes açlıktan yürüyemez hale geliyor. Suya ulaşmak da çok zor. Devlet, köylerdeki ekinleri de hep ateşe veriyor. Ne hayvan bırakıyor, ne ekin… Yani yaşamı idame ettirecek hiçbir şeyi bırakmıyorlar. Nenem geceleri gidip o ekinlerin dökülen başaklarını toplayıp, getirip kendi ağzında önce çiğniyor ardından diğerlerine veriyormuş. Çünkü kimsenin çiğneyecek mecali de kalmamış. Onları bu şekilde yaşatmış.”

    “ŞU ANDA BİZ DE KENDİ İÇİMİZDE TRAVMA YAŞIYORUZ”

    Veli Haydar Güleç, annesinin tanık olduğu toplu ölümler ve katliam sahnelerini de aktardı:

    “Annem, öldürülenlerin çığlık ve bağırtılarını anlatırdı. Çok acımasızlarmış. Mesela topladığı bütün köylüleri, en büyük ev hangisiyse içerisine dolduruyorlarmış. Etrafını otla çevirip ateşe veriyorlarmış. Annem insanların orada nasıl canlı canlı yakıldığını anlatıyordu. O çığlıkların arşa erdiğini… Bazen günlerce uyuyamadıklarını söylüyordu.

    Katliam sonrası sürgün var. Bu sürgün kabilesinin içerisinde annem, dayım, nenem de var. Herkesi bir kara trene bindirip, bir yerlerde atıyorlar. Çocukları, aileden koparıyorlar. Örneğin nenemleri Nevşehir’in Ürgüp ilçesinde Sinasos (Mustafapaşa) diye bir köye bırakıyorlar. Dayım ise onlardan kopuyor ve Bolu’nun Mengen ilçesine götürülüyor. Yıllarca birbirini göremiyorlar.”

    Güleç, ailesinin İsmet İnönü ile yaşadığı acı dolu karşılaşmayı da şöyle aktardı:

    “Dayım, yıllar sonra ailenin nerede olduğunu öğreniyor. Dönemin Bolu valisi ‘yarın İsmet Paşa gelecek, istersen paşaya aktar’ diyor. Dayım bütün gece kapının önünde bekliyor. Paşa çıkınca yanına koşuyor ve ‘Paşam ben Dersim sürgünüyüm. Ailemden ayrı bir yerde kalıyorum. Bana yardımcı olun’ diyor. Paşanın dönüp söylediği şeyi ‘çok acı bir sözdü’ diye anlatıyordu. İsmet Paşa, dayıma ‘hak ettiniz’ demiş.”

    “EN BÜYÜK ACIYI ÖZELLİKLE KADINLAR YAŞADI”

    Güleç, kimlik hedefli kıyımın özellikle kadınlarda yarattığı kırılmayı da şu sözlerle anlattı:

    “Dayımla yaptığımız bir programda nenemle yaşadığı bir diyaloğu anlatmıştı. Annem ‘Ne istediler? Neydi yani bu kadar düşmanlığın sebebi?’ diyor ve nenem ‘Biz Kürt’üz. O yüzden buna reva görüldü’ diye cevaplıyor. İttihatçı zihniyet, yeni bir ulus devlet yaratırken homojen bir kimlik yaratmak istiyordu. Dersim’e baktığımızda hem Kürtlerdi hem Aleviydi. İkisi de ölüm sebebi!”

    “AKP ‘KATLİAM’ DEDİ CHP YAPILANI SAVUNDU”

    Güleç, devlet politikaları ve resmî tarih söylemini de değerlendirerek 2009’daki tartışmaları işaret etti:

    “2009 yılında dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, siyasi amaçlarla da olsa ‘Devlet, Dersim’de soykırım, katliam yapmış’ dedi. O dönem CHP Grup Başkan Vekili Kemal Kılıçdaroğlu hiçbir açıklama yapmadı. Onur Öymen ise Dersim’de devletin yaptığı soykırımı savundu.

    Yaşanan ciddi bir soykırım. Devlet, ‘katliam’ diyerek aslında olayı hafifletmeye çalışıyor. Bir özür dahi yoksa, herhangi bir çalışma yoksa, devlet nezdinde özellikle bir yüzleşme yoksa o travma devam edecektir.”

    “BUNLARI YAŞAMIŞ BİR İNSAN DEVLETE GÜVENEBİLİR Mİ?”

    Travmayı en yakından hissedenlerden biri de sağlık emekçisi Leyla Güleç. Eğitim hayatıyla birlikte yüz yüze geldiği kimlik baskısını şöyle anlattı:

    “Ovacık’ta doğdum, büyüdüm. Yatılı okulda okudum. İl dışına gittim. Bu yaşımıza kadar da daima büyüklerimizden Dersim’i dinledik. Bizde bıraktığı şey; biz annemin yaşadıklarının tanığıyız. Kayınvalidemin yaşadıklarının tanığıyız.

    Kendi jenerasyonumda ve çocuklarımda gördüğüm bir durum var.  Mesela devlete güvenmiyoruz. Okuldaki idareciye; genel anlamda otoriteye güvenmiyoruz. Tepkiliyiz. Hastaneye gittiğinde doktorun söylediğine de tepkilisin! Güvenmiyorsun. Bütün bunlar yaşadığımız travmalardan kaynaklı.

    Resmi ideolojinin hâkim olduğu bir okulda okudum ve okula gittiğimde hiç Türkçe bilmiyordum. Aniden birileri sana diyor ki ‘bu dili konuşmayacaksın. Sen Kürt değilsin. Türksün, Alevi değil Sünnisin.1980 darbesinden sonra okullarımıza askeriye yerleştirildi. Her sabah yatakhanelerimiz basılıyordu. Bir ilkokul çocuğu dolabında ne barındırabilir? Bunlar bilinçli yapılıp taciz etmek, korkutmak içindi. Bütün bunları yaşamış bir insan sizce devlete güvenebilir mi?”

    Leyla Güleç, kimlik baskısının yarattığı çelişkiyi örneklerle anlatırken, çocukluğunda yaşadığı bir anıyı şöyle paylaştı:

    “14 yaşımda Antep’e gitmiştim. Bir gün yanlışlıkla Kürtçe bir kelime söyledim. Bir arkadaşım ‘Sen Alevi ve Kürt müsün?’ diye sordu. ‘Evet’ dedim.”

    Leyla Güleç son olarak şunları söyledi:

    “Artık bu ülkede acıların yaşanmaması için devletin bir an önce gerçeklerle yüzleşmesi lazım. Çocuklarımızın kaç tane yaşamı var ki? Mutlu, huzurlu yaşasınlar; kimlikleriyle gurur duyarak yaşasınlar.”

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER:
    -Dersim Katliamı tanığı Ali Koçak: Döndüğümüzde her taraf kan ve harabeydi-VİDEO
    -Dersim Katliamı tanığının kızı Beser Uluşan: Devlet arşivleri açsın-VİDEO
    -‘1938 Katliamı’nın travması nesiller boyu sürüyor’-VİDEO
    -Sekasur Katliamı’nı yaşayanlar ölene kadar hem anlattılar hem de ağladılar-VİDEO

  • Sekasur Katliamı’nı yaşayanlar ölene kadar hem anlattılar hem de ağladılar-VİDEO

    Sekasur Katliamı’nı yaşayanlar ölene kadar hem anlattılar hem de ağladılar-VİDEO

    PİRHA-1938’de Dersim’in Hozat ilçesine bağlı Bargini (Karabakır) Köyü Sekasur mevkiinde 24 Axuçan Ocağı Piri yakılarak katledilmişti. O dönem bebek olan Zarife Baran, şunları anlattı, “Katliamı yaşayanlar ölene kadar hem anlattılar hem de ağladılar. Annem, babam, dedem, nenem her gün ağlardı” dedi.

    Üzerinden 87 yıl geçen ve akıllarda “Roza şaye – Kara gün” olarak kalan Dersim Katliamı’nda on binlerce insan katledilirken, çoğu çocuk olmak üzere binlerce insan da yaşadıkları yerlerden sürgün edildi. 1938 Katliamı’nın üzerinden geçen yıllara rağmen devlet tarafından hiçbir adım atılmazken, katliamın üzerindeki perdeleri aralayacak hiçbir girişimde bulunulmadı.

    Tarih 14 Ağustos 1938’i gösterdiğinde Dersim’in Hozat ilçesine bağlı Bargini (Karabakır) köyü askerler tarafından basılır. Askerler köyde yaşayan Axuçan Ocağı mensubu 24 kişinin ellerini kollarını bağlayıp köye 3 km uzaklıktaki Sekasur mevkiine getirerek, en küçüğü 2 aylık en büyüğü 80 yaşından fazla olan aralarında kadın ve çocuklarında olduğu 24 kişiyi Saqa Sure mevkiinde bulunan bir ahırın içine soktuktan sonra ahırı ateşe verirler. 24 insan diri diri yakılarak katledilir. Gökyüzüne duman ve yanık et kokusu yükselir. Daha sonra köylüler tarafından verilen mücadeleyle birlikte katliamın olduğu yerde anıt mezar yapıldı.

    Katliamın olduğu zaman bebek olan Zarife Baran, o dönemde yaşananları PİRHA’ya anlattı.

    “KATLEDİLENLERE SAHİP ÇIKIP ANIT MEZARI YAPTIK”

    1938 Dersim Katliamı’nda bebek olduğunu ifade eden Zarife Baran, “Askerler bir gece köye gelip insanları köyün ortasında toplayıp, yirmi dört kişiyi sıraya dizip götürdükten sonra 12 kişi Baran ailesinden 12 kişi de Canan ailesinden yakarak katlettiler. Katledilen insanların her şeylerine el koyup karakola götürdüler. Daha sonra biz de katledilen akrabalarımızın mezarlarına sahip çıkmak için katliamın olduğu yerde anıt mezar yaptık” dedi.

    “DEVLET ARTIK BİZLERE DAHA FAZLA KÖTÜLÜK YAPMASIN”

    Yaşanan katliamı pek çok kişiden dinlediğini belirten Zarife Baran, “Katliamı yaşayanlar ölene kadar hem anlattılar hem de ağladılar. Annem, babam, dedem, nenem her gün ağlardı. Üç kardeşim Afyonkarahisar’a sürgün oldu. Af çıktığında çıkıp geldiler. Ben 1938 yılının başında doğmuşum o yüzden sürgüne gönderilmemişim. Devlet bizlere artık daha fazla kötülük yapmasın ve mezarlarımıza elini sürmesin. İnsanlarımızı yaktılar şimdi de onların mezarlıklarına saldırıyorlar. Ölen insanlarımız yerlerinde rahat yatsınlar” diye konuştu.

    PİRHA/DERSİM

    İLGİLİ HABERLER:
    -Dersim Katliamı tanığı Ali Koçak: Döndüğümüzde her taraf kan ve harabeydi-VİDEO
    -Dersim Katliamı tanığının kızı Beser Uluşan: Devlet arşivleri açsın-VİDEO
    -‘1938 Katliamı’nın travması nesiller boyu sürüyor’-VİDEO

  • ‘1938 Katliamı’nın travması nesiller boyu sürüyor’-VİDEO

    ‘1938 Katliamı’nın travması nesiller boyu sürüyor’-VİDEO

    PİRHA-Yönetmen Caner Canerik, 1938’de yaşananların soykırım düzeyinde travmalar bıraktığını; hayatta kalanların acıyı erteleyerek yaşamayı seçtiğini, ancak bu tanıklıkların günümüz toplumuna doğru ve etkili şekilde aktarılmadığını vurguluyor. Canerik, ”Kültür ve sanat pratiklerinin yetersizliği, dil kopuşu ve sürekli yeniden dizayn edilen coğrafya, travmanın aktarımını engelliyor ve güncel sorunların kökünü besliyor” dedi.

    1938 olayları, bölgenin toplumsal ve kültürel dokusunu kökten sarsan bir dönüşüm sürecinin zirve noktası olarak görülüyor. O tarihte uygulanan zorla yerinden etme, toplu katliam ve yerleşim düzenlemeleri yalnızca bireylerin yaşamını değil, köy-kent yapısını, dilsel ve inançsal bağları da hedef aldı; böylece sıradan bir şiddet olayı olmaktan çıkarak kolektif bir kırılmaya dönüştü.

    1938’de yaşanan katliamın üzerinden yaklaşık bir asır geçmesine rağmen, toplumsal hafızada açılan yaralar hâlâ tazeliğini koruyor. Bölgede yapılan görüşmeler, 38’in yalnızca bir tarihsel kırılma değil, kuşaklar boyunca aktarılan derin bir travma olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor.

    İstanbul’daki aktif gazeteciliği bırakarak memleketi Dersim’e yerleşen Caner Canerik, fotoğrafçılığın yanı sıra belgesel ve film çalışmaları da yapıyor. Caner Canerik, ‘Kamile Dersim’ projesiyle başlattığı kayıtlara 2011’de başladı ve 400’e yakın insanla görüşüp kayıt altına aldı. Kamile Dersim adıyla başlattığı çalışmasını Dersim Masalları adıyla kitaplaştırdı.

    1938 Katliamı’nda ailesinden de katledilenlerin olduğu Yönetmen Caner Canerik, Dersim Katliamı’nın geçmişten günümüze gelen travmatik etkilerini anlattı.

    “ÜZERİNDEN 70-80 YIL GEÇMESİNE RAĞMEN HALEN O ACIYI YAŞAYAN İNSANLAR VAR”

    Dersim’de birçok kişiyle görüşmeler yaptığını aktaran Caner Canerik,

    “Travma ötesi olarak tanımlayabileceğimiz, aslında soykırım olarak da tanımlanan bir süreç var. Herkesin hemen hemen öldürüldüğü bir süreçte insanların buna tahammül etmeleri çok zordu. Bunun için ancak bazı şeyleri görmezden gelip bazı şeyleri erteleyip dayanabileceklerdi. Kendi canını kurtarmak yetmiyordu, ya yanında yaralı bir insanı götürmüş, ya geride çok sevdiği bir insanı bırakmış, ya da günümüzde de olduğu gibi çok sevdiği insanlar vahşi hayvanlara yem olmuş ya da buna benzer çok travmatik olaylar var. Üzerinden 70-80 yıl geçmesine rağmen halen bu acıyı yaşayan insanlar var. O dönemde daha çocuk olan bir kişiyle yaptığım görüşmede o travmayı halen yaşadığını hissediyorsun. Katliam travması dayanılacak bir şey değil. Çünkü ayağımıza armut dikeni battığında dahi çok büyük acılar yaratırken, aileden birçok insan öldürülmüş ve sağ kalan insanlar bu acıyla yalnız başlarına yüzleşmek zorunda kalmışlar ve hayatlarını da kurtarmak çabasına girmişler. Bir acıyı ertelediğin zaman o acı bir süre sonra karşına çıkıyor ve çıkmaya da devam ediyor. Bunu zamana yayarak bununla yüzleşmeyi seçtiler. Ama 38’de acıyı yaşamış insanlar o travmayı atlatamadan aramızdan ayrıldılar, birçoğu böyleydi” .

    “1980’Lİ YILLARDA, BİZİM ÇOCUK OLDUĞUMUZ ZAMANLARDA ASLA 1938 KONUŞULMAZDI”

    Günümüzde insanların önceliklerinin ve algılarının değiştiğine vurgu yapan Caner Canerik, “Bizim yaşananları formatlayıp öyle insanlara sunmamız gerekiyor. Yoksa bu acı böyle bastırılacak ve biz çok fark etmeksek de bunların etkileri toplum içinde devam edecek ve günümüzde farklı birtakım sorunlarla beraber karşımıza çıkacaktır. 2000’li yıllardan sonra biraz daha özgüven gelişti. İnternetin yayılmasıyla birlikte örnekler çoğaldı ve insanlar bu örneklerden cesaret alarak konuşmaya başladılar. Ankara’daki politik mücadeleden ötürü bize bir alan açıldı ve bu alanda bizim sesimiz daha fazla duyulabildi. Bu durumun çeşitli yansımaları da oldu. 1980’li yıllarda yani bizim çocuk olduğumuz zamanlarda asla bu meselelerin konuşulmasına izin verilmezdi” diye belirtti.

    “KATLİAMDA KARDEŞLERİNİ KAYBEDEN NENEM, 38 DENDİĞİ ZAMAN AĞLAMAYA BAŞLIYORDU”

    Suskunluğun iki temel nedeninin olduğuna dikkat çeken Caner Canerik,” Birincisi, travmaları tetiklemesiydi. Yani ben ninemi biliyorum. Çok erken kaybettik, hani birçok şeyi kayda alamadık ama o insan katliamda kardeşlerini kaybetmişti ve 38 dendiği zaman ağlamaya başlıyordu. Çünkü o travmayla yüzleşmemişti, anlatamıyordu, konuşamıyordu. Diğer insanlarla kendi aralarında konuşuyorlardı ama sonraki nesillere aktarmada bir kaygı yaşandı” ifadelerini kullandı.

    Canerik bu travmanın birkaç sebebi olduğunu söyledi ve şöyle aktardı,

    Bunun birkaç sebebi vardı tabi. Bunlardan ilki intikamcı bir yaklaşımın gelişmesinden ve sevdiği insanların tekrar zarar görmesinden korkuldu. Susarak, sineye çekerek, yani yaşananları pasifize ederek aradan sıyrılmak diyelim buna. Sanki hiç sesimiz çıkmazsa kimse bize karışmayacak psikolojisine girildi. Çünkü yaşanılan acılar çok ağrıdı, insanlar bunlarla yüzleşmemişti, cesaret alabilecekleri, dayanabilecekleri herhangi kimse yoktu. Yani uzman psikolog da yoktu, siyasi olarak da destek veren bir güç yoktu ve aslında bu söylemler dile geldiği anda karşılaşılan muamele de korkutucu boyuttaydı. İkincisi, kendilerinin halen tehdit olarak görüldüğünü düşünüyorlardı. Bundan dolayı pasif kalmayı tercih ettiler. Konuşmadılar, anlatmadılar. Pülümür’de katliam yerleri belli olmasına rağmen uzun yıllar boyunca kimse gidip mezarlıklarını ziyaret etmedi”

    “DİL VE İNANÇ AYRILMAZ BİR BÜTÜNDÜR”

    Yaşananlara doğru bir şekilde yaklaşılmasının önemine değinen Canerik,

    ”İnsanlar artık yaşadıklarıyla yüzleşmeye başladı. Ama yaşanılan bu olayların, travmanın günümüzdeki insanlar tarafından çok doğru bir şekilde değerlendirildiğini düşünmüyorum. Yani sosyal medyanın gelişmesiyle birlikte insanların bu alanda duyarlılık göstermeleri, anmaları oluyor. Bunun ötesine geçmemiz gerekiyor. Neydi, neden yapıldı, sonuç ne oldu ve biz nerede kaldık… Bunları sormamız gerekiyor. Bunları sorduğumuz anda zaten bir gerçekle yüzleşeceğiz ve bu gerçek karşımıza çıkacak. Ama bunlar sorulmadığı için sadece işte mum yakılma, anma töreni düzenleme ki bir dönem şöyle bir şey de vardı yani anmalarda halay çekildiğini biliyorum. Bir sürü sanatçıların konser verdiklerini biliyorum. Şimdi bunlar aslında içeriğinin nasıl boşaltıldığının göstergesiydi. Yani bizim insanlarımız günümüzde biz nasıl bir hayat sürüyoruz, 38 nasıldı, 38’den sonra nasıldı? Hani travmalar var evet bunlar sürekli olarak devam ediyor. Çok yaşanan adli olayların arka planında 38 travmasının olduğunu çok rahat söyleyebilirim.

    Çünkü insanların birey olmalarının önünde de engel oldu bu. Kendilerini yaşayamadılar, kendi dillerini ve kültürlerini yaşayamadılar. Sudan çıkmış balık gibi ortada kaldılar. Çünkü farklı bir kültür dayatıldı, yabancı bir kültür dayatıldı. Şimdi düşünsenize hani kendi yaşadığın gerçeklikten kopuk bir hayat sürdüğün anda hayali bir alemde yaşarsın ve sen birey olamazsın. Kendin olamıyorsun çünkü. Kendin olamadığın zamanda attığın her adım seni çatışmaya götürecektir. Kültürü, inancı, dili, değeri ve ilkesi olmayan insanlar serseri mayın gibi nereye çarpacaklarını bilemezsin. Bizim bugün yaşadığımız biraz da bu. Dil ve inanç ayrılmaz bir bütündür. Bu iki olguyu ayırdığınız zaman iş kopuyor. Hani Kırmançki konuşabilirsiniz ama o inancı bilmedikten sonra siz boşlukta kalırsınız. Günümüzde yaşanan sorun biraz da bundan kaynağını alıyor. Çünkü geçmişle bağları kopmuş ve bu kopukluk günümüzde bu sorunları açığa çıkartıyor” şeklinde konuştu.

    “DERSİM, SÜREKLİ YENİDEN DİZAYN EDİLİYOR”

    Katliam tarihinden günümüze bir göç döngüsünün yaşandığını belirten Canerik, sözlerini şu şekilde tamamladı:

    “Kaç defadır insanlar yerlerinden ediliyor ve Dersim yeniden dizayn ediliyor. 38’de buralar boşaltıldı ve yeni bir dizayn yaratıldı. Altmışlarda bir göç oluştu insanlar tekrardan geri döndü. Seksen döneminde yine öyle, doksanlar tekrar yine öyle… Yani hemen hemen her on senede bir resetlenen bir coğrafyadan bahsediyoruz. Bu yeniden dizaynda eskiden kalan değerler pek fazla olmuyor. Yeni dizaynlar yeni değerler yaratıyor. Bu yeni değerler de geçmişte yaşanan travmaları tetikliyor. Bu insanlar mevcut durumda kendilerine yer bulamıyorlar. Çok ağır bedel ödemiş ama toplum ona sahip çıkmıyor. Çünkü toplum değişmiş, her on yılda bir değişmiş. Hiçbir şey kalmamış geriye.”

     PİRHA/DERSİM

    İLGİLİ HABERLER:
    -Dersim Katliamı tanığı Ali Koçak: Döndüğümüzde her taraf kan ve harabeydi-VİDEO
    -Dersim Katliamı tanığının kızı Beser Uluşan: Devlet arşivleri açsın-VİDEO

  • Dersim Katliamı tanığının kızı Beser Uluşan: Devlet arşivleri açsın-VİDEO

    Dersim Katliamı tanığının kızı Beser Uluşan: Devlet arşivleri açsın-VİDEO

    PİRHA — Dersim’de 1937–38 yıllarında yürütülen askerî harekât, binlerce insanın öldürüldüğü, on binlerce kişinin sürgün edildiği bir yıkıma yol açtı. Katliamı bizzat yaşamış bir tanığın kızı Beser Uluşan, yaşadıklarıyla ilgili devletin arşivleri açmasını, nerede kimlerin öldüğünü ve gömüldüğünü öğrenme haklarının olduğunu söyledi.

    Beser Uluşan, babası Bego Polat’ın çocuk yaşta katliamı yaşadığını, ailesini kaybettiğini ve hayatı boyunca o yarayla yaşadığını anlattı. Uluşan’ın aktardıkları, saldırıların yalnızca öldürmeye değil; köylerin yakılmasına, açlık ve zorunlu göçe de neden olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor. Uluşan, devletle hesaplaşma talebinin intikam değil; bilgi, adalet ve yüzleşme talebi olduğunu vurguladı:

    “Bu katliamı, yaşananları hak etmedik. Devlete hakkımı helal etmiyorum. Arşivleri açsınlar, kim nerede ölmüş, nerede gömülmüş bilmek hakkımızdır. İntikam peşinde değiliz ama yaşadığımız bu acıları da hak etmedik”

    “BABAM CESETLERİN ALTINDA KALDIĞI İÇİN HAYATTA KALMIŞ”

    Uluşan, babasının yaşadıklarını ve sakat kalan elinin izlerini şöyle anlattı:

    “Babam, Dersim 1938 Katliamı’nı çocuk yaşta yaşamış, o olayda yaralanmış ve o yarayla ömür boyu yaşamış bir insandı. Ailesini kaybetmişti. Köyünden, evinden, barkından olmuşlardı. Etraftaki akrabalarını da kaybetmişlerdi. Çok büyük acılar yaşamışlardı. Babamın anlattığına göre, daha önce köyleri boşaltıp yüksek yerlerden alarak daha aşağıdaki ovalara, devletin daha kolay ulaşabileceği köylere indirmişler. Onları da Hopik adlı bir köye yerleştirmişlerdi. Hopik onların kendi köyü değildi ama devletin kontrolü kolay olsun diye oraya taşımışlardı. Sonra da oradan alıp katletmişler. Babam, iki kız kardeşi, bir erkek kardeşi, annesi ve babasıyla birlikte Dara Tope denilen, Harçik Çayı kenarındaki bir yerde katledilmişler. Orada toplayıp ağır makineli silahlarla taramışlar. Taramadan sonra cesetler üst üste düşmüş. Babam ailesiyle birlikte oturuyormuş; hepsi birbirine sarılmış. Kurşun, kardeşinin kafasına isabet etmiş, babam da kardeşine sarıldığı için aynı kurşun babamın eline gelmiş. Eli yaralanmış ama ölümcül bir yara almamış. Cesetlerin altında kaldığı için hayatta kalmış.”

    “BÖYLE BİR KATLİAM GÖRÜLMEMİŞTİR”

    Uluşan, askerlerin uyguladığı vahşetin ayrıntılarını aktardı:

    “Askerlerin yaralı olup olmadığını kontrol etmek için ölenlerin süngülendiğini, bazen bacaklarından tutup ırmağa atıldığını aktaran Uluşan, Babamı da suya atmışlar. Bir süre suyun içinde sürüklendikten sonra kenara çıkmış. Elinin yaralı olduğunu görmüş, toprak dökerek kan izlerini gizlemeye çalışmış. Çünkü “Askerler izimi bulur” diye korkuyormuş. Böyle böyle köye dönmüş. Babamın elindeki parmaklar deriyle az bir yerden bağlı kalmış, onları kesmişler, tedavi etmişler. Eli iyileşmiş ama sakat kalmış. Ben çocukluğumda babamın hep elini kapattığını hatırlıyorum. Bu bir utanç değil ama o elin yarası onun hayatı boyunca taşıdığı bir izdi”

    Katliamın bıraktığı izlerin derinliğini anlatırken Uluşan şunları söyledi:

    “Bir gün babama sordum; “Hiç o öldürülen yere dönmediniz mi? Belki kurtulan olmuştur, belki bir şeyler görebilirdiniz” dedim. Babam, ‘Abimle gittik. Korkuyorduk ama yine de gittik. Küçük kardeşim orada duruyordu. Hiçbir yerinde kurşun izi yoktu ama ölmüştü. Parmağı ağzındaydı’ dedi. Bunu anlatırken babamın sesi kesildi. Yaklaşık beş dakika kadar sessiz kaldık. O anın ağırlığı çok derindi. Babam o günleri anlatırken başka korkunç olaylardan da söz ederdi. Mesela, bazı askerlerin hamile kadınların karnına süngü saplayıp, doğmamış çocukları çıkarıp suya attıklarını söylerdi. Annemin ailesi de büyük kayıplar yaşamış. Annemin babası da öldürülmüş. Dayıları, amcaları da aynı şekilde katledilmiş.
    Annemin amcasına askerler önce görev vermiş ‘Köylerden bize yiyecek getir’ diye, bir süre böyle çalıştırmışlar. Sonra işleri bitince onu bir harmanda, bulgur yığınının içine atmışlar, kibrit çakıp yakmışlar. Adam orada canlı canlı yanmış. Bir başka yerde köylüleri bir çukura toplamışlar. Orada öldürülen bir annenin memesini küçük bebeği emiyormuş; kadın ölmüş ama çocuk hâlâ emmeye devam ediyormuş. Bu, insanın yüreğini parçalayan bir manzara. Bu dünyada böyle bir katliam çok az görülmüştür.”

    “ARŞİVLER AÇILSIN”

    Uluşan son olarak, devletin başta arşivler olmak üzere gerçekleri açıklaması gerektiğini yineledi:

    “Devlet arşivleri bize göstersin isterim. Kim nerede ölmüş, kim nerede gömülmüş bilmek hakkımızdır. Biz bu ülkeye hiç kötülük yapmadık. Annemiz babamız hep ‘Bu memleket bizimdir’ derdi. Buna rağmen bize hep şüpheyle bakıldı. ‘Alevisiniz’, ‘Kürtsünüz’ denilerek dışlandık. Ben artık devletin herkese eşit davranmasını istiyorum. İnsanlara aynı gözle bakılmasını istiyorum. Biz intikam peşinde değiliz, hiçbir zaman da olmadık. Ama yaşadığımız bu acıları da hak etmedik. Barışık değiliz, asla barışık değiliz. Devletin herkese aynı gözle bakmasını, özür dilemesini ve gerçekleri açıklamasını istiyorum. Çünkü biz o acıları hak etmedik”

    Dersim 1937–38 olayları tarihsel bellekte derin yaralar bırakmaya devam ederken, hayatta kalanların yakınları bilgi, adalet ve hesaplaşma talebini yineliyor. Beser Uluşan’ın sözleri, arşivlerin açılması ve devletin bu dönemle yüzleşmesi çağrısının insanî ve hak arayışına dayandığını, intikam değil açıklık istediğini net biçimde ortaya koyuyor.

    Fatoş SARIKAYA/ MERSİN

    İLGİLİ HABERLER

    Dersim Katliamı tanığı Ali Koçak: Döndüğümüzde her taraf kan ve harabeydi-VİDEO

  • Dersim Katliamı tanığı Ali Koçak: Döndüğümüzde her taraf kan ve harabeydi-VİDEO

    Dersim Katliamı tanığı Ali Koçak: Döndüğümüzde her taraf kan ve harabeydi-VİDEO

    PİRHA – 1934 doğumlu Dersim Katliamı tanığı Ali Koçak, 1938’de yaşadıklarını PİRHA’ya anlattı. Henüz dört yaşındayken sürgün, açlık ve ölümle tanıştığını belirten Koçak, “O zaman aklım ermezdi ama bizi yakaladıkları günü hiç unutmuyorum. Annem beni kolumdan tuttu, çarıklarımı giydirdi. Evden çıkarken askerlerle milisler önümüzü kesti” dedi.

    Dersim’de 1937-38 yıllarında gerçekleştirilen askerî harekât, binlerce kişinin öldürülmesine ve on binlerce kişinin sürgün edilmesine yol açtı. Devletin “isyan bastırma” adı altında yürüttüğü operasyonlarda köyler yakıldı, insanlar açlık ve zorunlu göçle karşı karşıya bırakıldı. Katliamdan sağ kurtulanlar Kütahya, Çorum, Amasya, Nevşehir gibi Anadolu’nun farklı illerine sürgün edildi.

    O dönemde henüz dört yaşında olan Dersimli Ali Koçak, ailesinin katledildiğini, sürgün yollarında açlık ve yoklukla büyüdüğünü belirterek, “Devlet yanlışlık yaptı, çoluk çocuk öldürmeyecekti” dedi.

    “38’DE DÖRT YAŞINDAYDIM”

    Yaşadıklarını yıllar sonra ilk kez ayrıntılı biçimde anlatan Ali Koçak, çocuk yaşta tanıklık ettiği o günleri şöyle aktardı:

    “1934 yılında Alacık köyüne bağlı Küllük mezrasında doğmuşum. 38’de dört yaşındaydım. Pek aklım ermiyor, hatırlamıyorum. Yalnız bizi yakaladıkları günü hatırlıyorum. Tarlaları yakmışlar, açlık var. Bizde ‘Mezra’ diye bir köy var oraya gittik. Ben, annem, yengem ve iki abim beraber gittik. Bir abim o köyde vuruldu. Ablam evliydi, eniştemle yeğenim de vuruldu. Amcamın oğlu ile çocuğunu da öldürdüler. Daha sonra askerler etrafımızı sardılar. Bizi yakalamak için gelenler Areyiz aşiretinden milislerdi. Haydaranlar ile araları yoktu, birbirlerinden adam vurmuşlardı. Bu yüzden Areyizliler hep milis yazılmışlardı.

    Tüfek sesleri geldi, annem beni aldı kolumdan tuttu ve çarıklarımı giydirdi. Biraz ceviz biraz da yanan tarlalardan telleri topladı getirdi. Elimi tuttu, nasıl ki kapıya çıktık milisler ve askerler önümüzü kapattı. Kimse yok birisinin evindeydik. Onlar boşaltmış gitmişlerdi. Ondan sonra nasıl asker önümüze dikildi, ben birisinin ayaklarına kapandım, ‘Annemi dövmeyin’ dedim. Annem dedi ki, ‘Babalar siz buralısınız, ben biliyorum. Ne olur bizi serbest bırakın, Allaha bağışlayın’ dedi. Ama bizi bırakmadılar, Nazimiye’ye götürdüler. Nazimiye’ye giderken annem beni sırtına alarak götürdü. Pülümür çayına vardığımızda bizi suyun içinden geçirdiler. Annem kendini suya attı. Yani su alıp bizi götürsün diye. Nasıl ki ben bağırdım askerler bizi sudan çıkardılar. Nazimiye’ye kadar gittiğimizi hatırlıyorum. Orada bir gün mü kaldık iki gün mü kaldık bilmiyorum.”

    “MEĞERSE BİZİ KÜTAHYA’YA SÜRGÜN ETMİŞLER”

    Katliamdan kurtulduktan sonra sürgün yollarına düşen Ali Koçak, Kütahya’ya gönderilişlerini şu sözlerle anlattı:

    “Meğerse bizi Kütahya’ya sürgün etmişler. Kütahya’nın Simav kazasının Kusurlar diye bir köyü vardı. Bizi o köye götürmüşlerdi. Annem ve babamın söylediğine göre o zaman ben dört yaşındaymışım. Babam bizimle değildi. Sonradan teslim olunca onu da Yozgat’a sürmüşlerdi. Nasıl ettiyse o yaşlı haliyle geldi bizi buldu. Büyük abim Ahmet’in eşi de yanımızdaydı. Abim o zaman askerdeydi. Tezkereyi aldıktan sonra o da geldi bizi buldu. Abimin sürgününü Nevşehir’in Derinkuyu ilçesine çıkartmışlardı. Bizimle bir ay kaldıktan sonra o da hanımıyla Derinkuyu’ya gitmek zorunda kaldı. Abim oraya gidince bizim de gelmemiz için müracaat etmişti. Bizi çağırdı, nasıl gittik hatırlamıyorum. Abim nüfus kaydımızı Nevşehir’e aldırdı. Ailemin konuştuğuna göre dört sene de orada kalmışız. Ben orada okula gittim, diplomamı aldım. Bize orada arazi vermişlerdi. Bizimkiler sağda solda çalışmaya başlamışlardı. İki ablam ile yengelerim de çalışmaya başladılar. O köyde nerede boş yer oluyordu bizi oraya yerleştiriyorlardı. Güzel bir köydü. O zamanlar 700 haneydi. Hayatlarını hayvancılık ve tarım yaparak sağlıyorlardı. Bize de çok iyi davrandılar, yardım ettiler, ekmeklerini paylaştılar.”

    “DEVLET NEREDE BOŞ ARAZİ VARSA SÜRGÜNLERİ ORALARA DAĞITTI”

    Yıllar sonra yeniden Dersim topraklarına dönen Ali Koçak, sürgün dönüşlerini de şu şekilde anlattı:

    “Sene 49’da bizi tekrardan Nazimiye’ye getirdiler. Herhâlde temmuz ayı olacaktı. Nazimiye sürgünden gelenlerle dolmuştu. Orada bir ay filan kaldık. Bizi bir türlü yerlerimize götürmediler. Devlet Nazimiye’ye getirdiği herkesi bir yerlere dağıttı. Bizi de Turuşmek’e götürdüler. Devlet nerde boş arazi varsa sürgünleri oralara dağıttı. Kimisini Akpazar’a kimisini Diyarbakır’a götürdü. Gidenlere arazi verdi. Bize de dediler ki, ‘Muş’ta yer var gidiyor musunuz?’; Abilerim ‘gideriz’ dediler. Gittik bir sene de orada kaldık. Adnan Menderes hükümeti kurduktan sonra köyümüze geri döndük. Döndüğümüzde her taraf kan harabeydi.”

    “KORKUYU ARTIK 38’DE GERİDE BIRAKMIŞTIK”

    Katliamın ardından halkın yaşadığı büyük travmayı ve hayatta kalmanın ağırlığını anlatan Ali Koçak, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Devlet yanlışlık yaptı. Çoluk çocuk öldürmeyecekti. Kimi nerede tuttuysa, elini kolunu bağlayıp yalın ayak, aç susuz götürüyordu. Götürdüklerini Mazgirt’te öldürüyordu, Düzgün Baba’nın orada öldürüyordu. Korkuyu artık 38’de geride bırakmıştık. Ölen öldü kalan kaldı. Korku kalmamıştı artık. Hükümetin de ne olduğunu öğrendi herkes. Yaşananları nereye gidersek anlatırlardı. Gittiğimiz köylerde o köylerin büyükleri olup biteni anlatıyorlardı.”

    PİRHA/DERSİM

     

     

  • ‘Aleviler olarak eşit yurttaşlığa dayalı bütçe istiyoruz’-VİDEO

    ‘Aleviler olarak eşit yurttaşlığa dayalı bütçe istiyoruz’-VİDEO

    PİRHA- Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri Genel Başkanı Cuma Erçe,  Aleviler olarak bütçeden özel bir pay istemediklerinin altını çizerek, “Bu ülkede yaşayan her bir canın, her bir vatandaşın lehine bir bütçe istiyoruz. Yani çocuklarının eğitimine ayrılacak bütçe, halkın sağlığına ayrılacak bir bütçe, temiz bir çevrede, temiz su kaynaklarına ulaşabileceğimiz bir bütçeden yanayız” dedi.

    Meclis Plan ve Bütçe Komisyonu’nda görüşmelerine başlanan 2026 Bütçe’sine dair Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri Genel Başkanı Cuma Erçe, sorularımızı yanıtladı.

    “2026 BÜTÇESİNİN DİĞER BÜTÇELERDEN FARKI YOK”

    -Alevi kurumlarına yönelik son dönemde açılan “kültür evleri” ve “Alevi-Bektaşi Başkanlığı” gibi kalemler bütçede nasıl yer alıyor? Bunları yeterli ya da samimi buluyor musunuz?

    Cuma Erçe: Bütçe kalemlerine bakıldığında zaten genel anlamda olmayan yani devletin nazarında ötekileştirilmiş, yok sayılmış, inkâr edilmiş, Alevilerin ve Alevi inancının bütçede yer almadığını da çok net olarak görmemiz mümkün. Alevi kurumlarına, Alevilerin ibadethanelerine yönelik bir çalışmanın olmadığı da çok net olarak görünüyor.

    “ALEVİLER OLARAK BU ÜLKEDE YAŞAYAN  HER VATANDAŞIN LEHİNE BİR BÜTÇE İSTİYORUZ”

    -Alevi toplumunun taleplerine ilişkin özel bir bütçe kalemi ayrılması gerektiğini düşünüyor musunuz?

    Cuma Erçe: Alevi kurumlarının ve Alevilerin kuruluşlarını asla kabul etmeyeceklerini deklare ettikleri, Kültür Bakanlığı’na bağlı Alevi Bektaşi Kültür Cemevi Başkanlığı’na Kültür Bakanlığı üzerinden aktarılacak olan bütçenin de aslında biz Alevilere ve Alevi kurumlarına, cemevlerine yansımayacağını, yansıyacak olanların da kendilerince makul ve makbul Alevi kurumlarına peşkeş çekileceğini şimdiden görmemiz mümkün.

    Esas itibariyle bizim beklentimiz ya da mücadelemiz eşit yurttaşlık mücadelesi. Eşit yurttaşlık mücadelesi dendiğinde aslında Alevilerin de, Sünnilerin de, başka inanç gruplarının da, kendisini öteki gören ya da ötekileştirilen bütün kesimler açısından eşit yurttaşlık meselesinin bunların hepsini keseceğini düşünüyoruz. Biz Aleviler için özel bir bütçe falan talep etmiyoruz.

    Bu ülkede yaşayan her bir canın, her bir vatandaşın lehine bir bütçe istiyoruz. Yani çocuklarının eğitimine ayrılacak bütçe, halkın sağlığına ayrılacak bir bütçe, temiz bir çevrede, temiz su kaynaklarına ulaşabileceğimiz bir bütçeden bahsediyoruz. Burada kendimizde görürüz.

    Daha çok yoksul çocukların eğitim haklarının elinden alındığını gördüğümüz bir ortamda eğitime ayrılan bütçenin çok yetersiz kaldığını, öğretmen atamalarının çok çok altta kaldığını görüyoruz. Toplumda korkunç bir yoksullaşma görüyoruz ve bu yoksullaşmaya bağlı olarak da toplumun önemli bir kesiminin, açlık sınırının çok altında kalan ücretlere tabi tutuldukları tam bir kölelik rejiminin olduğunu net olarak görüyoruz. Halkımız çok sıkıntı içerisindeyken biz Aleviler olarak ayrı bir bütçeden bahsetmemiz mümkün değil. Biz bütçenin kalem kalem herkesi kapsayacak biçimiyle eşit olmasını ama bunun yanında da aynı zamanda şeffaf olmasını istiyoruz.

    Bu bütçeye bakıldığında bir savaş bütçesi olarak devam ettiğini net olarak görüyoruz. Yani yıllardır bundan vazgeçilmedi. İşte en son yine İngiltere Başbakanının Türkiye’ye gelmesiyle, onlarla yapılan anlaşmalar ortaya çıktı. Yine Türkiye Cumhurbaşkanının Beyaz Saray’da dünya halklarının baş düşmanı olan Amerika Başkanı Trump’la yaptığı görüşmeler var. Orada hangi sözlerin verildiği, nelerin yapıldığına dair dedikodular, yazılanlar, çizilenler ortada. Hal böyleyken halkçı bir bütçenin olmadığını ifade ediyoruz.

    Yoksa biz Aleviler olarak bize özel bütçe ayrın demiyoruz. Laik bir ülkede zaten inanç gruplarına bütçe ayrılmaz. Ve bütün vatandaşlar, o ülkenin bütün vatandaşları, o ülkede yaşayan bütün canlılara eşit muamelede bulunulur, eşit davranılır.

    “DİYANETE BÜTÇEDEN AYRILAN PAY 7-8 BAKANLIĞIN BÜTÇESİNE EŞİT”

    – Bütçede Diyanet İşleri Başkanlığı’na ayrılan payın yine yüksek olması Alevi toplumu açısından ne ifade ediyor?

    Cuma Erçe: Bu bütçenin Diyanet İşleri Başkanlığı’na yönelik bir bütçe olduğunu, Diyanet İşleri Başkanlığı bütçesinin eğitime, sağlığa, çevreye ayrılan bütçenin çok çok daha üstünde olduğunu görüyoruz. Zaten 7-8 bakanlığın bütçesinden daha büyük bir bütçeye sahip olan kocaman bir holdingden bahsediyoruz.

    Diyanet İşleri Başkanlığı gericilik merkezi olarak iş yapmaktan başka bir işe yaramayan, kadın düşmanı beyanatların hazırlandığı ya da imamlar tarafından camilerde hutbeye dönüştürüldüğü, yine gericiliğin aslında teorisinin oluşturulduğu bir merkez. Cemaatlerin, tarikatların yuvalandıkları bu merkeze, bilimden, kültürden, sanattan uzak bir merkezin, tamamen gericilik ve asimilasyon üssü olarak kullanılan ve her yıl daha çok bütçe ayrılmaktadır.

    “BİZİM TALEBİMİZ LAİK VE DEMOKRATİK BİR CUMHURİYETTİR”

    -Alevi kurumları bütçe görüşmelerinde ortak bir talep ya da öneri sunmayı düşünüyor mu?

    Cuma Erçe: Bizim talebimiz laik, demokratik bir cumhuriyet talebidir. Onun dışında biz ayrıca bir bütçe talebimiz yoktur.

    “ALEVİLERE ÖZEL BÜTÇE AYIRIN DERDİMİZ YOK”

    Kültürel mirasın korunması veya inanç mekânlarının onarımı için bütçede yer ayrılmaması ne anlama geliyor sizce?

    Cuma Erçe-Aslında tarihine düşman bir ülke politikası, bir siyaseti güdülüyor. Yani yıllardır aslında tarihi kalıntıların korunması yerine tümünden ortadan kaldırılmasına göz yumuluyor. Hatta zaman zaman bu tarihi kalıntıları ortadan kaldıran projelere imza atılıyor. Barajlarda gördük nice tarihi eserlerin dünya çapında inanılmaz yere sahip olan tarihsel kalıntıların nasıl sular altında bırakıldığını gördük.

     Ayakta kalanları ise özellikle Alevilerin tarihinde çok önemli yer tutan dergâhlarımızın, ibadethanelerimizin, ziyaretgâhlarımızın bırakın korunmasını, onarılmasını, buraları neredeyse bir caminin parçası haline getirip buralara minareler diken, mescide çeviren yaklaşımlar görüyoruz.

    Ve bunun dışında da birçok dergahımızın kapısına Kültür Bakanlığı tabelalarının asıldığını görüyorsunuz. Bu öyle olunca da ayrı bir bütçenin anlamı kalmıyor. Çünkü ayrılan bütçede asimilasyon politikalarına hizmet edecek şekilde kullanılıyor.

    Dolayısıyla bunların toplamına bakıldığında bize sunulan rakamın çok çok daha üstünde dini vakıflara, cemaatlere, tarikatlara, onların camilerine, mescitlerine, onların Kur’an kurslarına korkunç paralarının aktarıldığını net bir şekilde görüyoruz. Biz bu paraların bir kısmını da cemevlerine, bir kısmını da bize verin demiyoruz. Böyle bir derdimiz yok. Biz söylediğimiz çok açık eşit yurttaşlıktan yanayız.

    Dilini kullanamayan, dili yasaklanmış haklar içinde eşit yurttaşlık diyoruz. Yani Kürdü içinde Alevi’si içinde Türk’ü içinde Müslüman içinde herkesi için eşit yurttaşlık diyoruz. Zaten eşit yurttaşlığa dayalı laik ve demokratik bir cumhuriyet olgusuyla biz bu sorunları çözeriz.

    Cebrail ARSLAN/ANKARA

    İLGİLİ DOSYALAR

    Ender İmrek: Bu bütçe açlık ve yoksulluğu derinleştirir!
    ‘Bu bütçe çiftçiye destek değil, borç yazıyor’
    Ayşegül Devecioğlu: Savaş bütçesiyle barış olmaz

     

  • Ender İmrek: Bu bütçe açlık ve yoksulluğu derinleştirir!-VİDEO

    Ender İmrek: Bu bütçe açlık ve yoksulluğu derinleştirir!-VİDEO

    PİRHA – Hükümetin 2026 yılı bütçesini “Emekçinin boğazına basan, daha da fazla sefalete sürükleyen” bir bütçe olarak değerlendiren yazar Ender İmrek, bütçeyi Saray’da hazırlayan sistemin değişmesi gerektiğini söyledi. “Vergiler, cezalar, harçlar gibi alanlarda emekçiden koparılan, ümüğüne basılarak elde edilmiş olan paralar bir biçimde silah ve savunmaya aktarılıyor” diyen İmrek, savaş bütçesindeki yüzde 41’lik artışın da bunun açık göstergesi olduğunu vurguladı.

    Pirha’ya konuşan Yazar Ender İmrek,  2026 bütçesinin önceki yıllarda yapılan bütçelerden farklı olmadığını belirterek, “Bu bütçe bir kez daha, 23 yıllık AKP iktidarının sermayenin partisi olarak, sermayenin iktidarı olarak onlara taahhüt ettiği dünyayı sürdürdüğünün tescili anlamına geliyor. Bu bütçenin bir önceki yıldaki bütçe ile büyük bir farkı yok. Sadece vergilerin tabana yaygınlaştırılması adına daha çok küçük esnafa, işçilere, emekçilere, emeklilere ve halka daha çok vergi, daha çok cezalar, daha çok harçlar biçiminde dönebilecek bir bütçeden söz etmek mümkün” dedi.

    İmrek, bütçenin emekçi kesim için yıkım anlamına geldiğini vurgulayarak, “Önümüzdeki yıl işçiler, emekçiler, ezilenler bakımından daha çok yıkım, daha çok sefaletle boğuşulan, ücretlerin düşürüldüğü ama sermayeye ve silahlanmaya daha çok kaynak aktarılacağı bir bütçe ile karşı karşıyayız” dedi.

    “RANT GELİRLERİNE DOKUNULMUYOR EMEKÇİNİN SIRTINA YÜKLENİLİYOR”

    İmrek, bütçede rant ve servet gelirlerinin dokunulmaz kılındığını belirtti:

    “ÖTV’den 2,5 trilyon, KDV’den 3,5 trilyon lira gelir hedefleniyor. Bu gelirler halktan, işçilerden, emeklilerden elde edilecek gelirlerdir. Gelirler servet vergisi ya da rant vergisi üzerinden şekillenmiyor. İnşaat sektörünü, binlerce konutu elinde bulunduran kapitalist işletmeleri düşünün; buralara dokunulmuyor. Yine rant gelirleri diye tabir edilen alanlara dokunulmuyor.”

    İmrek, bütçenin “Halkçı değil, yandaş sermaye için düzenlenmiş bir bütçe” olduğunu şu örnekle anlattı:

    “Zafer Havaalanı gibi her yıl hedefin yüzde 1’inin bile tutturulamadığı projeler işçi ve emekçilerin sırtından kapitalistlere, yandaş firmalara aktarımın yapıldığını gösteriyor. Dakikada 60 milyonu bulan saray harcaması söz konusu. Saray harcamaları Meclis bütçesinden daha yüksek.”

    “BU İKTİDAR YOKSULLUĞU DERİNLEŞTİRİYOR”

    İmrek, bütçenin yoksulluğa çare olmadığını, tam tersine derinleştirdiğini söyledi:

    “Sanayide, tarımda ciddi gerileme var. ‘Savunma sanayii’ adı altında savaş yatırımları pompalanıyor. Bu sistem yoksulluğa çözüm üretemez, çünkü kendisi yoksulluğu derinleştiriyor. AKP’nin 2026 bütçesi, zenginleri daha da zenginleştiren bir düzene hizmet ediyor.”

    İmrek’e göre, Meclis işlevsiz bırakılmış durumda ve bütçenin tümü Saray’da şekilleniyor:

    “Bütçe, Meclis’e Cumhurbaşkanı Yardımcısı tarafından sunuluyor. Çoğunluk kendi ellerinde olduğu için Cumhur İttifakı onaylıyor. Meclis göstermelik konuma düşürüldü. Esas işler Saray’dan yönetiliyor. Böyle bir düzende emekten, halktan yana bir bütçe olamaz.”

    “NE KADAR ÖRGÜTLÜYSENİZ O KADAR DEĞİŞİM MÜMKÜNDÜR”

    İmrek, bütçeye karşı toplumsal tepkinin ancak örgütlülükle büyüyebileceğini vurguladı:

    “Ne kadar örgütlüyseniz, ne kadar sesinizi çıkarabiliyorsanız o kadar değişim mümkündür. Ancak Türk-İş ve Hak-İş gibi merkezler susturulmuş durumda. DİSK, KESK ve TÜMTİS gibi birkaç sendika dışında gerçek bir itiraz sesi çıkmıyor. Yer yer 10 milyona çıktığı söylenen sosyal yardımlar aslında karın tokluğu düzeyinde ve parti örgütleri üzerinden dağıtılıyor. Bu sosyal devlet yaklaşımı değil, parti devleti uygulamasıdır. Emekçilere verilen yardımlar onların kendi vergileridir; kırıntılardır.”

    İmrek, sosyal devletin çöküşüne işaret ederek deprem örneğini hatırlattı:

    “İletişim Bakanlığı’na 7,6 milyar lira ayrılmışken, AFAD’a 378 milyar lira ayrılıyor. Türkiye deprem bölgesi ama hâlâ konteynerde yanan çocuklar var. Bu bütçe sosyal devleti değil, iktidarın yandaş ağını büyütüyor. Bir öğün okul yemeği veremeyen 40 yıl çalışmış emekliye 16 bin lira maaş veren bir iktidardan söz ediyoruz. Ama tarikatlara, cemaatlere büyük kaynaklar aktarılıyor. Yoksulluk büyürken, vergi muafiyetleriyle yandaşlar zenginleşiyor.”

    “SAVAŞ BÜTÇESİYLE BARIŞ KURULMAZ”

    Savunma harcamalarındaki artışa dikkat çeken İmrek, “Bu iktidarın günahı iki kat daha fazla” diyerek şöyle konuştu:

    “40 yıllık savaşta en düşük hesapla 2,5 trilyon lira kayboldu. Şimdi barış süreci konuşulurken, sınır ötesi 3 yıllık tezkere hazırlanıyor. Bu barışla bağdaşır bir durum değil. Halkların lehine bir bütçe yerine, savaş sanayisini besleyen bir hesap yapılıyor.”

    İmrek, sözlerini çarpıcı bir uyarıyla tamamladı:

    “Vergiler, cezalar, harçlar ve benzeri alanlarda emekçiden, yoksuldan koparılan, ümüğüne basılarak elde edilmiş olan paralar bir biçimde silah ve savunma adı altında aktarılmış oluyor. Bu hem halkların güvenliği açısından tehdit hem de açlık ve yoksulluğu derinleştiren bir tablo demektir.”

    Ersin ÖZGÜL/İSTANBUL 

  • ‘Bu bütçe çiftçiye destek değil, borç yazıyor’-VİDEO

    ‘Bu bütçe çiftçiye destek değil, borç yazıyor’-VİDEO

    PİRHA- Çiftçi-Tarım yazarı, Abdullah Aysu, 2026 yılı bütçesinin çiftçiye destek olmaktan çok borç yükü anlamına geldiğini vurgulayarak, “Bu bütçe çiftçiye destek değil, borç yazıyor” dedi.

    Tarım yazarı, Abdullah Aysu, 2026 yılı bütçesinde tarıma ayrılan payı PİRHA’ya değerlendirdi. Aysu, 2006 yılında çıkarılan Tarım Kanunu’nu hatırlatarak şunları söyledi:

    “O yasa 2007 yılında yürürlüğe girdi ama bugüne kadar uygulanmadı. Kanunda, destek oranı gayri safi milli hasılanın yüzde 1’inden az olamaz deniliyor. Şimdiye kadar hiçbir yıl yüzde 1 oranında destek verilmedi. En fazla yüzde 0,5’e ulaştı, o da bir yıl gecikmeli olarak ödendi.”

    ÇİFTÇİ DESTEĞİNİ ALAMAYINCA BANKAYA GİTTİ” 

    Aysu, desteklerin zamanında ödenmemesi nedeniyle çiftçilerin borç batağına sürüklendiğini belirtti:

    “Çiftçi desteğini alamayınca bankaya gitti, faizle borç aldı. Devlet desteği zamanında ödemeyince kaybeden yine çiftçi, kazanan yine banka oldu.”

    Aysu, 2026 bütçesinde tarıma ayrılan 186 milyar liralık payın, faize ayrılan paranın yanında “devede kulak” kaldığını söyledi:
    “Bir yanda toprağa alın teri döken milyonlar, diğer yanda hiçbir şey üretmeden para kazananlar… Faizcilere ayrılan bütçe, tarımın 16 katı. Hükümetin kimden yana olduğu artık tartışmasız.”

    “MAZOT DESTEĞİ KALKTI ÇİFTÇİ DEVLETİ FİNANSE EDİYOR”

    Mazot desteğinin kaldırılmasına da tepki gösteren Aysu, şunları kaydetti:

    “Türkiye’de çiftçiler yılda 3,5 milyar litre mazot tüketiyor. Bu kadar mazottan alınan KDV ve ÖTV’yi üst üste koyduğunuzda çiftçi artık devleti destekliyor. Hükümet ekranlara çıkıp ‘çiftçiyi destekliyoruz’ diyor ama sahaya inmeye cesaret edemiyor.”

    Aysu, desteklerin alan bazlı olmasının küçük çiftçileri dışladığını belirtti:

    “Destekler alan bazlı olduğu için büyük arazisi olan daha çok alıyor, küçük üretici yok sayılıyor. Türkiye’de tarımsal yapının yüzde 87’si küçük aile çiftçiliğinden oluşuyor. Bu kesim ayakta kalamazsa hem üretim düşer hem de ülkenin gıda güvenliği tehlikeye girer.”

    “BU BÜTÇE TOPRAĞA DEĞİL FAİZE SU VERİYOR”

    Yeni kredi düzenlemesine de değinen Aysu, çiftçilerin kredi alabilmesi için vergi ve SGK borcu bulunmaması şartına dikkat çekti:

    “Zaten çiftçilerin çoğu Bağ-Kur borcu içinde. Bu şartla kimse kredi alamaz. Üstelik çiftçi borcuna en sadık kesimdir; takibe giren oran yüzde 1’in bile altında. Hükümet kendi sözünü tutmuyor ama çiftçiden mucize bekliyor.”

    Aysu, çözümün küçük aile çiftçiliğini esas alan bir tarım politikasında olduğunu vurguladı:

    “Doğru destek verilirse Türkiye, nüfusunun 1,5 katını doyuracak kapasiteye sahip. Ama yanlış politikalar yüzünden üretim çöküyor, ithalat artıyor, gıda fiyatları uçuyor. Bu bütçe, üreticinin değil ithalatçının bütçesi.”

    Aysu sözlerini şöyle tamamladı:

    “Çiftçi üretmek istiyor, borç değil destek istiyor. İktidar ise çiftçiyi değil faizi besliyor.”

    EREN GÜVEN/İSTANBUL

    İLGİLİ DOSYA

    Ayşegül Devecioğlu: Savaş bütçesiyle barış olmaz

     

  • Ayşegül Devecioğlu: Savaş bütçesiyle barış olmaz-VİDEO

    Ayşegül Devecioğlu: Savaş bütçesiyle barış olmaz-VİDEO

    PİRHA – Cumhurbaşkanlığı ve Diyanet’e ayrılan devasa paylara dikkat çeken Yazar Ayşegül Devecioğlu, “Bütçe, tek adam rejimiyle tamamen gasp edildi. Halkın değil, sermayenin ve savaş baronlarının bütçesiyle karşı karşıyayız” dedi. 

    Yazar Ayşegül Devecioğlu, Meclis’e sunulan 2026 Bütçesi’ni değerlendirdi.

    “DİYANETE AYRILAN PARA BİRÇOK BAKANLIĞIN ÖNÜNDE”

    – Kadınlar açısından 2026 bütçesinde ne görmekteyiz? Kadınların ihtiyaçlarına dönük bir yaklaşım var mı sizce?

    Ayşegül Devecioğlu: Bu bütçe meselesini düşündüğümde aklıma Ellen Poe’nun ‘Çalınan Mektup’u geliyor. Çalınan Mektup’ta mektup aranır aranır, sonra herkesin gözü önünde çıkar. Aslında bütçe de öyle. Sanki tarafsız bir belgeymiş gibi sunulsa da, ‘iktidar kim?’ diye sorarsanız sadece o bütçeye bakmak yeter. İktidarın tercihini sermayeden, cinsiyetçiliğin sürmesinden, Alevilerin asimilasyonundan yana yaptığını görürsünüz. Çünkü Diyanet’e ayrılan bütçe birçok bakanlığın önünde. Bu ne demek? Yukarıdan aşağı dincileştirme için ayrılmış para demek.

    Kadınlarla ilgili bütçede bir şey olması için zaten yıllardır mücadele veriyoruz. Bütçenin toplumsal cinsiyet bakış açısıyla yapılması gerekir. Kadınlar öldürülüyor, özellikle İstanbul Sözleşmesi’nden çıkıldıktan sonra cinayetler arttı. Kadınların ihtiyacı istihdam, kız çocuklarının eğitim görmesidir. Eğitime ayrılan kaynaklar azaldıkça okuldan alma eğilimi artıyor, erken evlilikler çoğalıyor. 15-16 yaşında çocuklar doğum yapıyor. Kadın yoksulluğu, cinsiyet eşitsizliği önlenmedikçe bu cinayetler durmaz.

    Bütçe, erkek egemen cinsiyetçi bakış açısının yansımasıdır. Engelliler açısından da durum aynıdır. İktidar, dezavantajlı grupların haklarını gasp ediyor. Oysa bütçe, bu grupların ihtiyaçlarına öncelik tanıyarak oluşturulabilir.

    Sonuçta bu para bizden toplanan vergilerle sağlanıyor. Az kazanandan çok, çok kazanandan az alıyorlar. KDV ve ÖTV gibi dolaylı vergiler yoksulların sırtına yükleniyor. Bütçe hakkı, Magna Carta’dan beri halkın hakkıdır. Ama ‘Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ adı altında saray rejimi, bütçeyi Meclis’e sormadan kendi ihtiyaçlarına göre ayarlıyor. Saraya ayrılan günlük bütçe, 3 bine yakın asgari ücrete denk geliyor. Yani bütçe tek adam rejimiyle tamamen gasp edildi. Meclisin bütçe yapma hakkı elinden alınmış durumda.

    “SİLAH BIRAKILDI AMA SAVUNMA BÜTÇESİ YÜZDE 34 ARTTI”

    – 2026 bütçe taslağını incelediğinizde önceki yıllardan farkı ne? Hangi tabloyla karşı karşıyayız?

    Ayşegül Devecioğlu: Aslında önceki yıllara göre çok farklı bir yerdeyiz. 27 Şubat çağrısıyla PKK kendini feshetti, silahsızlanma niyeti açıklandı. Meclis’te bir komisyon kuruldu. Kürt sorununun demokratik çözümü için bir fırsat doğdu. Böyle bir durumda ne beklenir? Barışın toplumsallaşması, silah bırakanların topluma entegrasyonu için bütçe ayrılması ama tam tersine, ‘savunma’ adı altında savaşa ayrılan pay geçen yıla göre yüzde 34 arttı.

    Kürt halkı, ‘artık savaşmak istemiyorum, demokratik çözüm istiyorum’ diyor. Peki böyle bir durumda niye savaş harcamalarını artırırsın? Bu yıl Suriye tezkeresi sadece AKP ve MHP oylarıyla geçti. Rojava’dan Türkiye’ye hiçbir saldırı olmamasına rağmen, yine savaş yetkisi isteniyor. Demek ki Türkiye’nin barıştan yana niyeti yok. Bütçeyi halk yapmıyor, sermaye ve savaş baronları yapıyor.

    “YOKSULLUĞU BİTİRMEK DEĞİL YÖNETMEK İSTİYORLAR”

    – Bütçede yoksullukla mücadeleye ayrılan kaynaklar size göre yeterli mi? Hükümet bu konuda bir hassasiyet gösteriyor mu?

    Ayşegül Devecioğlu: Hassasiyet söz konusu bile değil. Türkiye’nin vergi sistemi dünyanın en adaletsizlerinden biri. Dolaylı vergi ne demek? Bir bisküvi alıyorsun, onun da vergisini sen ödüyorsun. Bu, yoksul halkın sırtına yük bindirmek demektir. Faiz giderleri, savaş harcamaları, geçmediğimiz köprüler, uçmadığımız havaalanları için ödediğimiz paralar… Bütçe, savaşa ve faize ayrılıyor.

    Diyanet İşleri Başkanlığı dev bir kalem haline gelmiş durumda. Tarımı ve hayvancılığı yok ettiler, gıdayı tekellere teslim ettiler. Yani bu bütçeden refah değil daha çok yoksulluk çıkar. Halkı yoksullaştırmayı planlayan bir bütçe bu.

    “ÇOCUKLAR AÇ KADINLAR GÜVENCESİZ”

    – Bütçenin özellikle kadınlar, çocuklar ve mülteciler üzerindeki etkileri neler olur sizce?

    Ayşegül Devecioğlu: Türkiye’de korkunç bir kadın ve çocuk yoksulluğu var. Kadınlar eşit iş eşit ücret mücadelesi verirken çocuklar açlıktan bayılıyor. Bu sistem en kırılgan kesimleri hedef alıyor. Eğitimden koparılan çocuklar çetelere, tarikatlara, mafyaya teslim ediliyor. Devletin de bu sistemin ortağı olduğu çok açık. Toplumun şu anda ayakta olması lazım. Bütçe sadece komisyonlarda tartışılarak geçmemeli, zaten sivil toplum sistemli olarak yok edilmiş durumda.

    “DEVLETİN SANATA BAKIŞI YOK”

    – Devletin sanata yaklaşımını bu bütçede nasıl okumalıyız?

    Ayşegül Devecioğlu: Devletin sanata bir bakışı yok. Bakıyorsa da kötü bir nazarla bakıyor. TÜİK verilerinde kültürel harcamalar arttı diyorlar ama bu ‘harcamalar’ aslında ÇEDES’e, yani dincileştirme projelerine gidiyor.

    Yayıncılık sektörü çöküyor. Kitap pahalı, yayınevleri ayakta zor duruyor. Yazarlar desteklenmiyor, tam tersine cezalandırılıyor. Yavuz Ekinci’nin ‘Rüyası Bölünenler’ kitabına dava açtılar. Ahmet Ümit’in kitabına da aynı şeyi yaptılar. Devlet, kültür-sanat alanını zapturapt altına almak istiyor. Halbuki sanatın en büyük ihtiyacı özgürlüktür. ‘Kültür harcaması yapıyorum’ deyip dincileşmeye kaynak ayırıyorsan, bu kültür değil sansürdür.

    “BARIŞ SADECE SİLAH BIRAKMAK DEĞİLDİR”

    – Barışın konuşulduğu bir dönemdeyiz. Bütçeyle barış süreci arasındaki ilişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Ayşegül Devecioğlu: Evet, bu bir barış süreci olmalı. Ama barış sadece silah bırakmak değildir. Siyasi hakların, adaletin, eşitliğin tanındığı bir ortam gerekir. Ama hiçbir somut adım atılmadı. AİHM kararlarına bile uyulmuyor. Kobane, Gezi tutsakları, belediye başkanları hâlâ içeride.

    Yeni yargı paketinde LGBTİ+’lara yönelik şiddeti artıracak maddeler var. Demokratik haklar çiğnenmişken barıştan söz edilemez. Bütçeyi saray getiriyor, önümüze koyuyoruz. Açıyoruz, bir bakıyoruz: silahlanma harcamaları artmış. Sanki barış sürecine girmemişiz de büyük bir savaşa hazırlanıyoruz. Bu bütçe, savaşın, sermayenin, cinsiyetçiliğin ve doğa düşmanlığının bütçesidir. Halkı yoksulluğa ve sadakaya mahkûm eden bir bütçedir. Asıl mesele, buna karşı nasıl ortak bir toplumsal mücadele kuracağımızdır.

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

  • ‘Memlekete barış, demokrasi gelecekse kadınların bunda rolü çok büyük olacak’- VİDEO

    ‘Memlekete barış, demokrasi gelecekse kadınların bunda rolü çok büyük olacak’- VİDEO

    PİRHA- Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne ilişkin, değerlendirmede bulunan Alevi Kültür Dernekleri Genel Başkanı Seher Şengüllü Yılmaz, bu memlekete barış gelecekse bunun yolunun sadece Diyarbakır’dan, sadece Ankara’dan geçmeyeceğine dikkat çekerek, “Herkesin elini taşın altına koyması lazım. Çünkü barış sadece bu ülkenin doğusuna ya da batısına gelmeyecek barış bu ülkenin her yerine gelecek ve buradan dünyaya yayılacak” diye belirtti.

    Abdullah Öcalan tarafından 27 Şubat’ta yapılan Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı ardından taraflar arasındaki görüşmeler devam ediyor.

    PKK’nin 12 Mayıs’ta silahlı mücadeleyi sonlandırma kararını açıklaması ardından, demokratikleşme yolunda kamuoyunda bir beklenti oluşsa da hükümetten henüz bir adım gelmedi. Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu, toplumun farklı kesimlerini dinlemeye devam etse de henüz demokratikleşme adına bir adım atılmadı.

    40 yıllık çatışmalı süreç ardından taraflar bir araya geldi ancak, sekiz aylık istişare döneminde ne Kürt sorunu ne de Alevi sorununa dair hükümetten bir yol haritası belirmedi

    Alevi Kültür Dernekleri (AKD) Genel Başkanı Seher Şengüllü Yılmaz ile kadınların Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne ilişkin bakışını konuştuk.

    “BU BİR SOYKIRIMDIR”

    PİRHA – Savaşın etkisinin kadına yansıması nedir?

    Yaşanan her savaşta, her katliamda her soykırımda en çok canı yanan kesim kadınlar ve savunmasız çocuklardır. Tüm halklar için bunu söyleyebiliriz. Son günlerde, Suriye’de dünyanın gözünün önünde bir katliam yaşanıyor. Buna katliam demek çok hafif kalır; bu bir soykırımdır.

    Türkiye’de bunun örnekleri tabii ki yaşandı. Çorum, Maraş, Sivas ve çok yakın tarihte yaşanmış katliamlar var. Savaş dediğimizde hemen aklımıza ilk gelen katledilmekten öte duygularının bedenlerinin istismar edilmesi geliyor. Bugün Suriye’de maalesef bu yaşanıyor. Suriye’de gerçekten demokrasi inşa edilir gerçekten laik bir düzene geçilir ise buradaki masum halkların gördüğü zulüm son bulur.

    “KADIN HAREKETİ DAHA GÜÇLENDİ”

    -Yıllardır süren çatışmalı ortamın kadın mücadelesini nasıl etkiledi? Özelde Alevi kadınlar bu süreçte ne yaşadı?

    Hak ihlallerinin karşısında duruş sergileme noktasında baktığınızda kadınlar her zaman en öndedir ve en direnen yerdedir. En çok canı yanan, en çok istismara maruz kalan kadınlardır.

    Günümüzde kadınlar daha bilinçlendi ve kadın hareketi ciddi bir güç kazanmış durumda. Kadın hareketi dezavantajlı gruplarla genelde bir araya geliyor. Her STK’nin içerisinde mutlaka bir kadın yapılanması söz konusu. Daha büyük, daha devasa kurumlar kurmaya başlıyorlar.

    Kadın hareketinin son 5 yılda ben çok daha görünür, çok daha göze çarpan bir noktada olduğunu görebiliyorum. Özellikle ülkede yaşanan kadın cinayetleri, istismarlar, bunların hepsi aslında bizleri bir arada durmaya itiyor. Örneğin Suriye’de yaşanan katliamdaki kız kardeşlerimizin o insanlığa sığmayacak durumda kalmaları karşısında Samandağ’da binlerce kadın bir araya gelerek bir etkinlik ve yürüyüş yapması çok kıymetliydi, çok değerliydi. Bir bütün bakıldığında kadın hareketinin tüm STK’lere yön verecek kadının sesinin yükselişte olduğu bir süreçte olduğumuzu düşünüyorum.

    “KADINLAR YİNE BAYRAĞI EN ÖNDE TAŞIYACAK”

    -Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin kadınlara etkisi nasıl olacak?

    Kadınlar her zaman barışın tarafında ve barıştan yanadır. Annelerin gözyaşının akmadığı bir ülkede, ben inanıyorum ki, demokrasi ve özgürlük için kadınlar yine bayrağı en önde taşıyacak.

    Barışın taraflarına baktığınız zaman şunu çok net görebiliyorsunuz. Bütün kadınların tek istediği bir şey var; çocuklarımız ölmesin, kan dökülmesin, annelerin gözünden yaş akmasın. Yani bütün kadınların talebi bu. Dolayısıyla bu memlekete barış demokrasi gelecekse kesinlikle kadınların bunda emeği, rolü çok büyük olacak.

    “BARIŞ İÇİN YÜRÜMELİYİZ”

    -Alevi kadınlar bu süreci ne tür katkılar sağlayabilir? Buna ilişkin ne gibi önerileriniz olur?

    Demokratik kitle örgütlerine baktığınızda Alevi kadınları hep oradalar ve sürece sahip çıkmak adına zaten ellerinden geleni yapıyorlar.

    Kalbi soldan, sosyalizmden yana olan, atan, bu alanda emek eyleyen sadece Alevi kadınları değil, bu ülkenin barışı adına kim söz kuruyorsa başımızın tacıdır.

    Kadınlar barış adına gidip gerek Meclis önünde gerekse de külliyenin önünde bir oturma eylemi yapabilir. Çünkü göründüğü kadarıyla süreç biraz sanki gerilemeye başladı. Yani başladığı o ilk sürecin heyecanı kalmadı gibi. Sanki biraz komisyonlarla süreç uzatılıyor.

    BARIŞ SADECE BİR TARAFIN ÇOK İSTEKLİ OLMASI İLE SAĞLANAMAZ

    Bir tarafta süreci çok hevesli yapmaya çalışan ama bir tarafta ise süreci biraz ağırdan alıyor. Bunun önüne geçmek için kadınların, anaların bir el atması gerekiyor.

    Kadınların her alanda, her mecrada emek eyleyen kadınların bir araya gelmesi ve birlikte bir ses yükseltmesi, bir yürüyüş yapması, bir oturma eylemi yapması bir görüşme talep etmesi, bunlar çok önemli etkileşimler yaratır.

    DEM Parti’nin, Özgür Kadın Hareketi’nin çok başarılı işler yaptığını görmek mümkün. Özellikle Kürt hareketine, Kürt siyasetine, kadınların yön verdiği gibi bir gerçeklik var. Yani oradaki kadın meclislerinin çok iyi işler yaptığı, onların kurduğu sözün akabinde de parti politikalarının ilerlediğini görebiliyoruz.

    KÜRT HAREKETİNE KÜRT SİYASETİNE KADINLARIN YÖN VERİYORLAR

    Ben Kürt hareketini Kürt hareketi yapan kadınlardır diyorum. Bu konuda biraz iddialı bir cümle olabilir ama gerçekten dışarıdan gözlemlediğim bu. Dolayısıyla zaten bu işte de hani gözü yaşlı olan bir taraf o anneler. Bir çağrıyla bence tüm kadın yapıları bu sürece dahil edebilirler. Böyle bir barış yürüyüşünü metropollerden doğru yapmak bence ses getirir, güzel olur. Böyle bir çağrıda bulunulursa da seve seve bir kadın olarak, bir anne olarak en önde giderim.

    “BARIŞIN YOLU SADECE DİYARBAKIR’DAN ANKARA’DAN DEĞİL DERSİM’DEN HACI BEKTAŞ’TAN TOROSLARDAN KAZ DAĞLARINDAN GEÇER”

    Bu memlekete barış gelecekse, bu memlekete demokrasi gelecekse bunun yolu sadece Diyarbakır’dan, sadece Ankara’dan geçmez. Bunun yolu Dersim’den geçer, bunun yolu Hacıbektaş’tan geçer, bunun yolu Toroslardan geçer, bunun yolu Kaz Dağları’ndan geçer. Dolayısıyla bu ülkenin yedi bölgesinden herkesin bu işe emek vermesi lazım. Herkesin bu taşın altına elini koyması lazım. Çünkü bu barış sadece bu ülkenin doğusuna ya da batısına gelmeyecek barış bu ülkenin her yerine gelecek. Dilerim dünyaya da buradan yayılır.

    Cebrail ARSLAN/ANKARA

    İLGİLİ DOSYA

    ‘Alevi kadınlar barışın kurucu öznesi olmalıdır’
    ‘Kadınlar savaş sürecinden en çok etkilenen kesim, o yüzden barış sürecini kadınlar sahiplenmeli’
    Gazeteci Esra Çiftçi: Alevi kadınların hafızası ve sözü bu sürecin asli unsuru olmalı
    ‘Alevi kadınlar, Barış Süreci’ne çok güçlü bir şekilde destek olmalı’
    Ana Narin Gülçiçeği: Neden barış olmasın?
    ‘Demokratik toplum inşa edilirse devletin küçüldüğü, toplumun büyüdüğü bir süreç olacak’
    Nilgün Mete: Hepimizin ihtiyacı barış; bu nedenle herkese görev düşüyor
    Ana Yalıncakoğlu: Bu ülkede insanların haklarını gasp eden bir devlet sorunu var!
    Gülten Kaya: İyileşmenin yolunu açacak olan kadınlardır!
    Kara: Bu ülkede barış olmazsa ne huzur, ne güven, ne de adalet olur!

     

     

  • Kara: Bu ülkede barış olmazsa ne huzur, ne güven, ne de adalet olur!-VİDEO

    Kara: Bu ülkede barış olmazsa ne huzur, ne güven, ne de adalet olur!-VİDEO

    PİRHA- Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne ilişkin, değerlendirmede bulunan PSAKD Mamak Şube başkanı Kadın Meclis üyesi Rukiye Kara, hukuksuzluğun ve  adaletsizliğin sürdüğüne dikkat çekerek, “Bu ülkede barış olmazsa ne huzur, ne güven, ne de adalet olur! Yol’un bilinciyle Alevi kadınlar olarak yaşanan bütün savaşlara karşı barışı savunmaya ve şiddete maruz kalan kadınların çığlığı olmaya devam edeceğiz” diye belirtti.

    Abdullah Öcalan tarafından 27 Şubat’ta yapılan Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı ardından taraflar arasındaki görüşmeler devam ediyor.

    PKK’nin 12 Mayıs’ta silahlı mücadeleyi sonlandırma kararını açıklaması ardından, demokratikleşme yolunda kamuoyunda bir beklenti oluşsa da hükümetten henüz bir adım gelmedi. Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu, toplumun farklı kesimlerini dinlemeye devam etse de henüz demokratikleşme adına bir adım atılmadı.

    40 yıllık çatışmalı süreç ardından taraflar bir araya geldi ancak, sekiz aylık istişare döneminde ne Kürt sorunu ne de Alevi sorununa dair hükümetten bir yol haritası belirmedi.

    Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Mamak Şube Başkanı Rukiye Kara ile kadınların Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne ilişkin bakışını konuştuk.

    PİRHA – Savaşın etkisinin kadına yansıması nedir?

    Rukiye Kara: Savaş hangi bölgede yaşanırsa yaşansın kadınların daha büyük zulümler gördüğünü savaştan etkilenenlerin en çok kadınların olduğunun herkes bilincindedir. Çünkü savaş sadece bir yerleri yakıp yıkma değil, anaların yüreklerine ateşlerin düştüğü hem yerinden, hem yurdundan, hem evlatlarından olduğu bir süreç. Şimdi Suriye’de Alevi katliamı var. Suriye’de kadınlar hem bedenleriyle, hem yurtlarından, evlatlarından edilerek hem de insanların duyarsızlığıyla şiddet görüyor.

    Kadınlar olarak ne Suriye’deki ne de İsrail’in Filistin’e uyguladığı şiddete sessiz kalmadığımız gibi bütün dünyada ve ülkemizde yaşanan savaşa ve kadın cinayetlerine karşı, direncimizle beraber mücadelemiz devam ediyor.

    “SAVAŞ BU COĞRAFYADA EN ÇOK KADINLARI ETKİLEDİ”

    -Yıllardır süren çatışmalı ortamın kadın mücadelesini nasıl etkiledi? Özelde Alevi kadınlar bu süreçte ne yaşadı?

    Tabii ki savaşlara karşı Alevi kadınları duyarsız kalamaz. Çünkü savaş en çok kadınlar etkilendi. Yaşanan çatışmalı ortamla birlikte bizi ötekileştiren, yok sayan ve verdiğimiz mücadeleyi yok sayarak dilimizden, inancımızdan dolayı yargılayan bir sistem vardı. Bununla birlikte yaşanan çatışmalarda sokak ortalarında evlatlarını bırakan, çocukları göz önünde katledilen, işkencelere maruz bırakılan bir süreçten bahsediyoruz. İşte bugün tablolar yayınlanıyor. Ne kadar insan katledilmiş diye ama oradaki katledilen Kürt çocuklardan gençlerimizden bahseden yok. Şimdi burada ne kadar insan katledildi? Orada kaç tane köy basıldı? Kaç tane köy boşaltıldı? Kaç tane sivil can katledildi? Bunların hiç farkında olan insanlar değiliz maalesef. Biz tabii ki oradaki çatışmaların durması taraftarıyız. Ama durdurabilecek sistem bu mu? Onu da sorgulamak mecburiyetindeyiz.

    Kadınlar bu ülkede barış olmazsa ne huzurun, ne güvenin, ne de adaletin olmayacağının bilincindeler. Kadınlar bu ülkede yaşanan şiddete karşı, adaletsizliğe karşı her yerde mücadeleyi yükselmeye devam edecek. Çünkü biz biliyoruz ki bu ülkelerde ve dünyada savaşı bitirebilecek yine kadınlardır.

    Yol’un bilinciyle Alevi kadınlar olarak yaşanan bütün savaşlara karşı barışı savunmaya ve şiddete maruz kalan kadınların çığlığı olmaya devam edeceğiz. Biz barış talebinden hiç vazgeçmedik, yıllardır talebimiz barıştı zaten. Barışın tarafıyız ama nasıl geleceği ve nasıl kurulacağı, çok önemli ve değerli.

    “BARIŞ GÖRÜŞMELERİNDE ALEVİLER MUHATAP ALINMALIDIR”

    -Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin kadınlara etkisi nasıl olacaktır? Alevi kadınlar bu sürece ne tür katkılar sağlayabilir, neler önerirsiniz?

    Tabii ki bizim açımızdan önerilerimiz bellidir. Bizim barışa ihtiyacımız var. Alevi kadınlarının önerileri gerçekten de daha şeffaf ve açıklıktan yana. Barış sürecini yürütenler barışı iyi anlatmaları lazım.

    Sonuna kadar barışın arkasındayız. Barışı sadece bu ülkede Kürt hareketi istemiyor bu ülkede barışı ötekileştirilen, yok sayılan tüm halklar istiyor. Aleviler için de barış, Ezidi kadınlar için de barış, bütün halklar için barışa ihtiyacımız var. Bu yüzden de Alevi kadınları olarak önce barış görüşmelerini yürütenler Alevilerin taleplerini almak zorunda. Zaten buna ilişkin yıllardır dile getirdiğimiz taleplerimiz var.

    Bugün barış gelecekse önce zorunlu din derslerini kaldırılması, cemevlerini yasal statüye kavuşturulması, eşit yurttaşlık hakkı gibi hakların verilmesi çok önemli. O zaman gerçekten gerçek anlamda barışın olacağını düşüneceğiz. Barış için Alevilerle görüşülmeli. Aleviler nasıl ve ne şekilde barış istiyor? Barış görüşmelerinde Alevilerin talepleri yer almayacaksa bu ülkede barış olabilir mi?

    BARIŞA BU ÜLKENİN ÇOK İHTİYACI VAR

    Bu yüzden de barışa kadınlarının bu ülkede yaşayan halkların çok ihtiyacı var. Sadece kadınlar değil, LGBTQ bireylerden tutun sokakta şiddet ve işkence gören her canlı için, hayvanlar için, doğanın barışa ihtiyaç var. Bu ülkenin barışı olacaksa doğasıyla, insanıyla her canlıya aynı eşit mesafede bakılırsa barış olacak.

    TÜM HUKUKSUZLUKLAR ORTADAN KALDIRILMALI

    Bugün eğer barış olacaksa Selahattin Demirtaş, Ekrem İmamoğlu gibi tüm siyasi tutsakların serbest bırakılması, kayyum atanmış belediyelerin seçilmişlere iadesi sağlanmalı ki, o zaman gerçekten de bizde AKP’nin barış istediğini düşünebiliriz.

    “KÜRT KADINLARIN YÜRÜTTÜĞÜ MÜCADELE BİZLERE HEP ÖRNEK OLDU”

    – 40 yıllık savaş sürecinde Alevi kadınları bu süreçte ne yaşadı neler yaşadı?

    40 yıllık savaş sürecinde, bu çatışma ortamında tabii ki Alevi kadınları çok fazlasıyla etkiledi. Çünkü biz katledilen hiçbir canımız için duyarsız kalamayız, kalmıyoruz. Dilinden, kimliğinden, inancından dolayı şiddet gördüğünde tabii ki yüreğimiz parçalanıyor.

    Bu coğrafyalarda yaşanan baskılar, şiddet azalırsa tabii ki Alevi kadınların yüreği soğuyacak. Bu ülkede Kürtlere, Alevilere çok baskı yapıldı. Kürtler ve Aleviler yaşanan baskılardan dolayı ne dilini konuşabildi, ne inancını nede kimliğini yaşayabildi. Bunların hepsine baktığımız zaman tabii ki barış Alevi kadınlar için de çok önemli ve değerli bir noktada.

    Biz kadınlar olarak Kürt hareketindeki kadınlardan birçok şey öğrendik., 70’lerde, 80’lerde, 90’larda da kadın mücadele vardı ancak Kürt kadınları alanda mücadele hattında önderlik yaptılar. Bu yüzden tabii ki kadınların yürüttüğü mücadelede ortak ve omuz omuz olması çok çok önemli bir nokta.

    Barış, kadınların yaşadığı acıların hesabı sorularak gelmeli. Sivas şehitlerimizin, Cumartesi Anneleri, Suruç ailelerini düşünmeden de insanın vicdanı rahat eder mi?

    Cebrail ARSLAN/ANKARA

     

  • ‘Bu ülkeye adalet ve barış gelene kadar mücadelemiz sürecek’-VİDEO

    ‘Bu ülkeye adalet ve barış gelene kadar mücadelemiz sürecek’-VİDEO

    PİRHA-10 Ekim Gar katliamında ağır yaralı olarak kurtulan Can Ateş ve katliamda yaşamını yitiren Avukat Uygar Coşkun’un eşi Mehtap Sakinci adalet mücadelesini sürdürmede kararlı olduklarını belirterek, “Onlara sözümüz var unutmadık unutturmayacağız. Bu ülkeye adaleti ve barışı getirene kadar mücadelemiz sürecek” dedi.

    10 Ekim 2015’te Ankara Garı’nda barış mitingi sırasında IŞİD tarafından düzenlenen bombalı saldırının üzerinden tam 10 yıl geçti. KESK, DİSK, TMMOB ve TTB’nin 10 Ekim 2015’te, Ankara Tren Garı’nda düzenlediği Barış Mitingi’ne IŞİD tarafından bombalı saldırı düzenlendi. 104 kişinin hayatını kaybettiği saldırı, Cumhuriyet tarihinin en kanlı katliamlarından biri olarak tarihe geçti.

    Yüzlerce yurttaşın da ağır yara aldığı saldırının ardından görülen yargılama süreçlerinde yaşanan usulsüzlüklerin yanı sıra, sanıkların “insanlığa karşı suç” kapsamında yargılanmamaları, toplumun tepkisine neden oldu. Özellikle kamu görevlilerinin sorumluluğunun ortaya çıkarılması talebinin de karşılık bulmamasıyla birlikte bir katliam dosyasının daha üstü örtülmüş oldu.

    10 Ekim 2015’te başkente girişlerdeki arama noktalarının kaldırıldığına vurgu yapan avukatlar, katliamı yapan IŞİD militanlarının yolda hiçbir aramaya takılmamasını da şüpheli bulmuşlardı. Mitingin yapılacağı alan olan Sıhhiye Meydanı için 2 bin 44 polis görevlendirilirken, toplanma alanı olan Ankara Gar çevresinde ise yalnızca 129 polisin olması soru işaretlerini arttırmıştı.

    10 Ekim Derneği Başkanı Av. Mehtap Sakinci ve katliamda yaralanan Can Ateş, PİRHA‘ya konuştu.

    “KATLİAMIN ÜZERİNDEN 10YIL GEÇMESİNE RAĞMEN TRAVMALAR DEVAM EDİYOR”

    Katliamın üzerinden on yıl geçmesine rağmen travmaların hala devam ettiğini belirten Can Ateş, “Tabii ilk zamanlardaki gibi değil ama  yaralarımız iz kaldı. Yani %64 engelli kaldım. Onun ayrı bir şeyi var. Zaman zaman yürümekte zorlandığım oluyor. Odur budur baston kullanıyorum” diye belirtti.

    Uzun bir tedavi süreci yaşadığını belirten Ateş, “Yaklaşık 3 yıl tedavi süreci oldu. O süreçte de bayağı bir zorlanmıştım. Daha sonraki süreçte katliamın 6. ayından itibaren burada bulunan ailelerle, annelerle, babalarla ‘10 Ekim Barış Derneği’ni kurduk” dedi.

    Yaşanan katliamda 14 tane yoldaşını arkadaşını kaybettiğini belirten Ateş,” Onların tabii acıları yüreklerimizde ve hiç bir şey yapamıyoruz. Yaşamını yitirenlerin aileleriyle yaralılar olarak birbirimize tutunarak hem mahkeme sürecinde hem de bu anma etkinliklerini bir yıl boyunca sürdürüyoruz. Yani bir sözümüz var. Unutmayacağız, unutturmayacağız diye. Adalet mücadelesini devam ettiriyoruz” diye belirtti.

    “BARIŞ VE ADALET SAĞLANANA KADAR MÜCADELEMİZ SÜRECEK”

    Ailelerin her mahkemeye ve anmalara farklı illerden geldiklerini belirten Ateş,” Her ayın 10’unda gar önünde anmayı gerçekleştiriyoruz. Anmayı 119 ay yaptık. 120’yi yapacağız. Her ayın 10’unda saat 10.04 geçe biz o meydanda, o alanda anma yapıyoruz. İnatla yapacağız” Adalet gelinceye kadar barış gelinceye kadar yapacağız” dedi.

    Firari sanıkların üzerinden mahkeme devam ediyor. Davayı zaman aşımı dışında bırakmayacağız.

    “KAMUOYUNDAN MAHKEMELERİMİZE KATILMALARINI DESTEK VERMELERİNİ BEKLİYORUZ”

    Kamuoyundan 10 Ekim davasına katılım için destek beklediklerini belirten Can Ateş konuşmasının devamında şunları belirtti:

    “Buradan doğru bu mahkemelerde bize destek versinler. Aileler, kitle ne kadar kalabalık olursa mahkemenin tavrı değişiyor. Yani şimdiye kadar çoktan bu mahkemeyi bitirirlerdi. Özellikle kurumlardan, partilerden bu konuda destek istiyoruz. Gerçekten ne kadar kalabalık olursa o kadar çok etkili oluyor.  Covid zamanında mesela az oluyorduk. O zaman tavırları çok değişik oluyordu. Ama biz kalabalık olduğumuz zaman duruşma salonunda mahkemenin savcının da hakimlerin de tavrı gerçekten değişiyor. Yani bu konuda gerçekten çok desteğe ihtiyacımız var”

    “ÇOK ZORLU BİR 10 YILI GERİDE BIRAKTIK”

    Aileler için çok zorlu bir 10 yılı geride bıraktıklarını belirten 10 Ekim Derneği Başkanı Av. Mehtap Sakinci, “10 yıldır bir mücadele veriyoruz. Ve bu 10 yıllık mücadelenin sonunda adalet namına hiçbir şey alamadığımızı görmenin öfkesi, diğer taraftan da hiç o yas sürecini başlatamamış olmak. Adalet peşinde koşarken aslında gerçek acımıza odaklanamadığımızın daha kötü hissiyle karşı karşıya kaldık” dedi.

    Av.Mehtap Sakinci, herkes için zor geçen bir 10 yıl olduğunu dile getirerek şu ifadeleri kullandı:

    “Gönül isterdi ki 10. yılına geldiğimiz şu günlerde gerçek adaletle ilgili taleplerimizin en azından bir kısmı karşılansın ve biz de ilk günkü öfkemizden biraz daha iyi hissedelim. Ama mümkün değil. Yani bu ülkede insanların acılarını yaşamalarına asla imkân verilmiyor, acılarına saygı duyulmuyor”

    “10 EKİM TÜRKİYE TARİHİNİN EN KANLI SİVİL KATLİAMI”

    10 Ekim katliamının Türkiye için bir mihenk taşı olduğunu belirten Sakinci,” Çünkü Türkiye Cumhuriyet tarihinde en büyük sivil katliamı ama iyileşme kapsamında yargılamaya bir bakıyorsunuz elinizde hiçbir şey olmadığını görüyorsunuz” dedi.

    Ağırlaştırılmış müebbet cezası verilen 9 kişi olduğunu belirten Sakinci,” Çeşitli cezalar alan 10 kişi var. Ama bunlarla ilgili yargılama zaten ilk 3 yılda yani 2018 yılının Ağustos’una kadar tamamlandı. Asıl dert Eylül 2018’den bu tarafa firari sanık yargılamaları kapsamında devam etti” şeklinden ifade etti.

    10 Ekim katliamından sonra insanların mağduriyetlerinin hiç bitmediğini belirten Sakinci, “10 Ekim yaşandı ve bitti diyemiyoruz. Biz 10 Ekim’in 10. yılında da hala ilk yıl neysek, psikolojik olarak hangi noktadaysak, talepler anlamında da aynı noktadayız. 10 yıllık süreçte çok şey yaşadık ama öfkemiz devam ediyor, mücadelemiz devam ediyor” diye belirtti.

    “BİZ BİTTİ DEMEDEN BU DAVA BU MÜCADELE BİTMECEK”

    10 Ekim aileleri olarak dayanışmanın gücünü yeniden hissetmek istediklerinin altını çizen  Mehtap Sakinci, konuşmasının devamında şunları kaydetti:

    “Biz bitti demeden bu mücadele bu süreç asla bitmeyecek ve 10 yıl değil 100 yıl bile olsa Türkiye Cumhuriyeti tarihinin bu kara lekesi 10 Ekim katliamı aydınlatılmadan gerçek adaletten hiçbir zaman bahsedemeyeceğiz.

    Katliamın üzerinden 10 yıl geçti ama bu 10 yıllık süreçte mücadele devam ediyor. O gün orada olanlara da bir çağrıda bulunmak istiyorum. 10 yıl önce bir cehennemden kaçan, bir katliamdan sağ kurtulmayı başaranlar bu sürecin bir parçası olmaya gelin.

    Çünkü siz dışında kaldığınız sürece biz daha çok zarar görmeye, bu mücadele daha da az güçle ilerlemeye çalışacak. Aileler emek, barış, demokrasi bileşenlerinin o ilk süreçlerdeki gücü, o hissi, o dayanışma duygusunu yeniden hissetmek istiyor”

    Cebrail ARSLAN/ANKARA