PİRHA- 10 Ekim Ankara Gar Katliamı’nın tanıklarından Eğitim Sen Mersin Şubesi Kadın Sekreteri Nermin Karasu, katliamın hesabının verilmesi gerektiğini vurgulayarak, “O gün sadece insanlar değil umutlarımız da katledildi. Biz adaletin yerini bulmasını bekliyoruz. Katliamın hesabı verilmelidir” dedi.
Türkiye tarihinin en büyük katliamlarından biri olarak hafızalara kazınan 10 Ekim Ankara Gar Katliamı’nın üzerinden 10 yıl geçti. Barış talebiyle bir araya gelen on binlerce insanın hedef alındığı saldırıda, 103 kişi yaşamını yitirdi, yüzlercesi yaralandı.Saldırının tanıkları, yaşadıkları acıyı hala ilk günkü tazeliğiyle taşıyor.
O tanıklardan biri de Eğitim Sen Mersin Şubesi Kadın Sekreteri Nermin Karasu. PİRHA’ya konuşan Karasu, “Bizi barışa giderken katlettiler. O gün orada sadece insan değil, umut öldürüldü” sözleriyle hafızalara kazınan o karanlık günü anlattı.
“SESSİZLİK HEPİMİZ TEDİRGİN ETTİ”
Katliam günü hiçbir güvenlik önleminin alınmadığını söyleyen Nermin Karasu, alanda polisin olmadığını ve derin sessizliği herkesin kaygı verici bulduğunu aktardı. Karasu, “Biz umut ve taleplerle yola çıkmıştık. Şiddetin karşısında, savaşsız ve sömürüsüz bir yaşam talep ediyorduk. Bu yüzden biz o yolculuğa “umut yolculuğu” diyorduk. Mersin’den otobüslere binerek sabahın erken saatlerinde Ankara’ya vardık. Alana vardığımızda ise alışık olduğumuz güvenlik önlemlerinin hiçbirinin olmadığını fark ettik. Ne bir polis, ne bir bariyer… Sessizlik çok büyüktü. Kendi aramızda ‘Bu kadar sessizlik hayra alamet değil, sakın kötü bir şey olmasın’ diye konuşmaya başladık. O an içimizde bir tedirginlik oluştu” dedi.
“BARIŞA VE UMUDA KAN BULAŞTI”
Karasu, o gün yaşananları şöyle anlattı:
“Kortej başlamadan önce, birkaç kadın arkadaş çay almak için mitingin kenarındaki ağaçların yanına yöneldik. Tam o an… sadece bir adım attık ve patlama oldu. İnsanlar havaya uçtu. Gördüğüm ilk şey, ağaçtan damlayan kandı. Ağaçtan et parçaları dökülüyordu. Önümüzde kopmuş bir kol vardı. Etrafta onlarca insan yerdeydi. Ne yapacağımızı bilemeden hemen bayrakları aldık. O bayraklarla bedenlerin üzerini örttük. Çığlıklar yükseliyordu. Ellerimiz kana bulandı. Barışa kan bulaştı. Umuda kan bulaştı. Ankara Garı’na, tarihe kan bulaştı. Yüzlerce yaralı yerdeydi. Kimi kucağında bir yaralıyla, kimi bir cenazeyle en yakın hastaneye doğru koştu. Ama yollar kapalıydı. Polis tomaları gelmişti ama yaralılara yol açılmıyordu.”
“DEVLET ÖNLEMEDİ, HALA HESAP SORMUYOR”
Katliamın ardından geçen 10 yıla rağmen ne faillerin tam olarak ortaya çıkarıldığını ne de adaletin sağlandığını belirten Nermin Karasu, devletin hem saldırı öncesinde hem sonrasında sorumluluğunu yerine getirmediğini vurguladı. Güvenlik zafiyetine ve yargı sürecindeki belirsizliklere dikkat çeken Karasu, “Biz arkadaşlarımızı sonsuzluğa uğurladık ama adalet hala sağlanmadı. O saldırganların Antep’ten giriş yaptığı, istihbarat birimlerine bilgi verildiği sonradan ortaya çıktı. O halde neden önlem alınmadı? Bu insanlar araç değiştirerek nasıl Ankara’nın göbeğine kadar gelebildi? Neden o gün bir tane bile güvenlik önlemi yoktu? Bu sorular hala cevap bekliyor. Biz, arkadaşlarımızın anısına yürütülen mücadeleyi sahipleniyoruz ve unutmayacağız. Bir daha böyle bir vahşetin, böyle bir katliamın yaşanmaması için hafızamızı diri tutacağız” diye konuştu.
ADALET TALEBİ
Katliamın yarattığı travmanın bireysel değil, toplumsal bir yara olduğunun altını çizen Karasu, barış ve özgürlük talebiyle yola çıkanların adalet arayışının da bitmediğini ifade etti:
“O gün sadece insanlar değil, umutlarımız da katledildi. Barışın istenmediği, özgürlüğün reddedildiği çok açık bir şekilde ortaya kondu. O günden sonra hiçbirimiz aynı kalamadık. O kanın bulaştığı yerden bir daha eskisi gibi dönemedik. Hepimizin içinde o yaralı taraf kaldı. Bir toplumun barış içinde yaşayabilmesi için adaletin işlemesi gerekir. Birbirini ötekileştirmeden, düşmanlaştırmadan yaşamak ancak ortak duyguda, barış ve özgürlük talebinde buluşmakla mümkündür. Ancak 10 yıldır süren bu yargı süreci ne tamamlanabildi ne de gerçek sorumlular yargı önüne çıkarıldı. Zaman aşımı tehlikesi artık çok yakın. Daha önce başka davalarda da zaman aşımlarının nasıl işlediğini gördük. Biz adaletin yerini bulmasını bekliyoruz. Katliamın hesabı verilmelidir. Adalet hakkımız, ölüm değil yaşam bizim hakkımız. Çünkü biz yaşamak için gitmiştik. Ölümle geri döndük.”
PİRHA-Ankara Gar Katliamı tanığı Özkan Uç, yaşadıklarını 10 yıldır hafızasından silemediğini belirterek, “Cümlelerle ifade edilebilecek bir katliam değil. O acıyı her gün yaşıyorum. İnsan yaşadıklarını anlatınca boğazı düğüm düğüm oluyor. Ama şunu söylemek gerekiyor ki eğer bu ülkede gerçekten barış olacaksa biz o bedeli ödemeye yine hazırız” dedi.
KESK, DİSK, TMMOB ve TTB’nin 10 Ekim 2015’te, Ankara Tren Garı’nda düzenlediği Barış Mitingi’ne IŞİD tarafından bombalı saldırı düzenlendi. 104 kişinin hayatını kaybettiği saldırı, Cumhuriyet tarihinin en kanlı katliamlarından biri olarak tarihe geçti.
Yüzlerce yurttaşın da ağır yara aldığı saldırının ardından görülen yargılama süreçlerinde yaşanan usulsüzlüklerin yanı sıra, sanıkların “insanlığa karşı suç” kapsamında yargılanmamaları, toplumun tepkisine neden oldu. Özellikle kamu görevlilerinin sorumluluğunun ortaya çıkarılması talebinin de karşılık bulmamasıyla birlikte bir katliam dosyasının daha üstü örtülmüş oldu.
10 Ekim 2015’te başkente girişlerdeki arama noktalarının kaldırıldığına vurgu yapan avukatlar, katliamı yapan IŞİD militanlarının yolda hiçbir aramaya takılmamasını da şüpheli bulmuşlardı. Mitingin yapılacağı alan olan Sıhhiye Meydanı için 2 bin 44 polis görevlendirilirken, toplanma alanı olan Ankara Gar çevresinde ise yalnızca 129 polisin olması soru işaretlerini arttırmıştı.
Ankara Gar Katliamı tanığı ve o dönem Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) Dersim Şube Başkanı olan Özkan Uç, yaşadıklarını PİRHA’ya anlattı.
“O GÖRÜNTÜLERİ HER GECE RÜYAMDA GÖRÜYORUM”
Barış Mitingi için bir araya gelen herkesin umut dolu olduğunu belirten Özkan Uç, “Barış mitingine gidiyorduk, insanlar son derece coşkulu ve mutluydu. Tek amacımız vardı o da barış dolu bir ülke ve dünya hayalimiz. Dersim’den beş otobüs gittik. Herhangi bir problem olmadan miting alanına ulaştık. Aslında çok enteresandı çünkü hem yolda hem de miting alanına girerken hiçbir arama olmadı. İlk bomba bizim bulunduğumuz yerin 40-45 metre çaprazımızda patladı. Tabii biz olayın şokuyla arkamıza bile dönemedik. Yani o kadar büyük bir gürültüyle, o kadar büyük bir sesle patladı ki. Sonra iki saniye arayla 20 metre arkamızda ikinci bomba patladı. Ben arkamı bile dönememiştim, o görüntüyü görmek istemiyordum. Sonra kendimi toparladıktan sonra arkama döndüğümde yüzlerce insanın yerde yattığını gördüm. Parçalanmış bedenler, kan, inleyenler, bağıranlar. Ben o görüntüleri 10 yıldır hafızamdan silemedim. Hemen hemen her gece rüyamda görüyorum. Bu kadar büyük bir travma” dedi.
“15 DAKİKA BOYUNCA AMBULANS GÖREMEDİM”
Sağlık çalışanı oldukları için kendilerini toparlayıp olaya müdahale ettiklerini söyleyen Özkan Uç, “Hemen ilk etapta doktor, hekim ve sağlıkçı arkadaşlarla birlikte yaralılara müdahale etmeye çalıştık. Pankartlarla hayatını kaybedenlerin üzerini kapatıyorduk veya pankartları sedye olarak kullanıyorduk. Dersim’den gelen yaralı bir arkadaşa sedye bulmaya çalışırken ayakta kalan insanlarla çevik kuvvet polisleri arasında bir hengame oldu. Hatta insanlar tepki verdi polislere ‘Siz bomba patlayana kadar neredeydiniz?’ diye. Daha sonra fiziki müdahale oldu ve iki veya 3 tane gaz bombası atıldı. Alanda 15 dakika boyunca ambulans göremedim. Hatta biz bir arkadaşı itfaiye ile göndermek zorunda kaldık. Düşünün ambulans giremediği için alana itfaiye bile daha önce gelmişti” diye belirtti.
“HALEN DAHA RAHAT UYKU UYUYAMIYORSUN VE O TRAVMAYI ÜZERİNDEN ATAMIYORSUN”
Bütün yaralıları alandan taşıdıktan sonra olayın vahametini anlamaya başladıklarını ifade eden Uç, “O kadar büyük bir trajediydi ki. Aynı sıraları paylaştığınız, aynı şehirleri paylaştığınız, aynı ülkede nefes alıp verdiğiniz insanların yerde paramparça cesetler şeklinde durması çok büyük bir trajediydi. Cümlelerle ifade edilebilecek bir katliam değil. 10 sene aradan geçmesine rağmen halen anılarımızda taze ve bizi çok rahatsız ediyor. Halen daha rahat uyku uyuyamıyorsun ve o travmayı üzerinden atamıyorsun. İşin enteresan tarafı Dersim’den gelen beş otobüsün isim listeleri bendeydi. Benim için aslında en büyük travma o zaman başladı. Çünkü tek tek arıyorsun ve ulaştıklarına artı, ulaşamadıklarına da eksi atıyorsun. O an bile benim ömrümden bir 10 sene götürmüştür” şeklinde konuştu.
“O ACIYI HER GÜN YAŞIYORUM”
Ankara Gar Katliamı’nda hayatını kaybeden bütün insanların yapılacak mitinge barışı taçlandırmak için geldiğini dile getiren Uç, konuşmasının devamında şunları belirtti:
“Kimsenin elinde bir taş, silah, patlayıcı yoktu. Bu ülkenin huzurunu, güvenini, mutluluğunu ve barışını savunan insanlardı. O gün hayatını kaybedenler arasında 7-8 yaşındaki çocukta, 80 yaşındaki yaşlımız da vardı. Bu kadar büyük bir acıyı, bu kadar büyük bir travmayı hem aileler, hem bu halk, hem bu ülkede yaşayan insanlar niye çeksin? Kim gülmeye bu kadar düşman olabilir? Kim barışa bu kadar düşman olur? Kim sevgiye bu kadar düşman olur? Bunu anlamakta zorlanıyoruz. Yaşanan katliam benim hayatımda bir dönüm noktasıdır, bir kırılma noktasıdır. O acıyı her gün yaşıyorum. İnsan yaşadıklarını anlatınca boğazı düğüm düğüm oluyor. Ama şunu söylemek gerekiyor ki eğer bu ülkede gerçekten barış olacaksa biz o bedeli ödemeye yine hazırız. Yeter ki bu ülkede güzellikler olsun.”
PİRHA – DAD Eş Genel Başkanı Kadriye Doğan, Demokratik Toplum ve Barış Çağrısı’nın Alevi kadınlar için çok değerli olduğunun altını çizdi. Doğan, Alevi kadınlarının, 40 yıllık mücadelenin içinde kendini bulduğunu ifade ederek “Demokratik toplum inşası, kadının kendini yeniden toplumsallaştırması ve kendini cins olarak yeniden inşasının da zeminini yaratıyor” dedi.
Abdullah Öcalan tarafından 27 Şubat’ta yapılan Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı ardından taraflar arasındaki görüşmeler devam ediyor.
PKK’nin 12 Mayıs’ta silahlı mücadeleyi sonlandırma kararını açıklaması ardından, demokratikleşme yolunda kamuoyunda bir beklenti oluşsa da hükümetten henüz bir adım gelmedi. Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu, toplumun farklı kesimlerini dinlemeye devam etse de henüz demokratikleşme adına bir adım atılmadı.
40 yıllık çatışmalı süreç ardından taraflar bir araya geldi ancak, sekiz aylık istişare döneminde ne Kürt sorunu ne de Alevi sorununa dair hükümetten bir yol haritası belirmedi.
Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eş Genel Başkanı Kadriye Doğan ile kadınların Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne bakışını ve etkisini konuştuk.
“MAĞDURİYETİN EN AĞIRINI ALEVİ KADINLARININ KATLEDİLMESİNDE GÖRDÜK”
PİRHA – Savaşın etkisinin kadına yansıması nedir?
Kadriye Doğan: Kürt hareketinin, uzun yıllardır yürüttüğü varlık mücadelesinin artık bir barışa evrilme süreci geldi. Elbette ki yola çıkışta yaşadıkları mağduriyetler açısından kimliğin tanınması, dilin, inançların kabulü noktasındaki son noktayı tabii ki hukuksal zeminde gerçekleştirmek, bu zemine taşımak ve bunun için de demokratik mücadeleyi yükseltmek, işte Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nda son noktaya geldi.
Bu hareketin zaten çıkışından itibaren kadın özgürlükçü bir paradigması var. Temel dayanaklarından bir tanesi o. Bu gerçeklik üzerinden bugün kadınlar, barış ve demokratik toplumu bu anlamıyla en çok ve en güçlü sahiplenen kesim olarak öne çıkıyorlar. Elbette ki bununla birlikte bu mücadelenin verildiği coğrafyada uzun zamandır savaşların da deneyimlendiği bir gerçeklikle karşı karşıyayız. Savaşların da en büyük mağduru kadınlardır. Onun için savaş istemiyoruz, barış istiyoruz, barış sesini yükseltiyoruz.
Fakat şundan da asla vazgeçmiyoruz; onurlu bir barış talebi var. Yani bugüne kadarki inkar üzerinden, kadının cinsinin görülmeyişi ve bu katliamların meşrulaştırıldığı bir zeminde kendilerini görmek istemiyorlar. Gerçekten kadının özgür, eşit ve toplumsal alanda kendini var ettiği bir zemini yaratmak istiyorlar. Alevi kadınlarının, bu mücadelede gerçekten sorumluluk almış bir yerde olduklarını kabul etmek lazım. Kürt hareketinin gelişmesinde ve şimdiki zemininde Alevi kadınlar vardır, var olmaya da devam ediyorlar. Gün itibariyle de biz, özellikle bu zeminin; Demokratik Toplum ve Barış Çağrısının Alevi kadınlar için de çok değerli, çok önemli olduğunu bulunduğumuz her alanda vurguluyoruz. Durmamız gereken yerin, Demokratik Toplum ve Barış Çağrısının güçleneceği ve tamamına erdirileceği bir zeminde olmamız gerektiğini vurguluyoruz.
Neden böyle düşünüyoruz? Savaş mağduriyetinin en ağırını yaşayanların kadınlar olduğunu, özellikle Suriye’de Arap Alevi kadınlarının kaçırılmasında, katledilmesinde gördük. En mağdur olan kesim olarak savaş sonuçlarını deneyimleyen bir kesimden; yani o sesi yakından duyduk, hissettik. O mağduriyetin acısını çok yaşadık. Hatta güç vermeye, onlara ses olmak için de alanlara çıktık, sesimizi çıkarmaya çalıştık. Onun için bu savaş zemininin durağan olmadığını, yani Suriye ile sınırlı kalmayabileceğini, Türkiye’ye de sıçrayabileceğini; barış olmadığı takdirde Alevi kadınlarının da IŞİD zihniyetinin kölesi olarak pazarlandığına tanık olduk. Gelecekte bunun Türkiye’de olmayacağı riskini düşünemeyiz. Yani bu zemini çok iyi algılamak lazım. Alevi kadınlarının, önümüzdeki süreci sahiplenmeleri ve bulunmaları gereken zemini çok iyi tespit etmeleri gerekiyor.
“ALEVİ KADINLAR, 40 YILLIK MÜCADELENİN İÇİNDE KENDİLERİNİ BULDU”
-Yıllardır süren çatışmalı ortam, kadın mücadelesini nasıl etkiledi? Özelde Alevi kadınlar bu süreçte ne yaşadı?
Alevi kadınlar bu 40 yıllık mücadelenin içinde kendilerini buldular. Bu mücadelenin varlığında emek ve mücadelenin sahipleneni oldular. Ama bunu Alevilik anlamında örgütleyip, inanç temelinde oraya bir güç veren olarak ne yazık ki aktarmada eksik kaldık. Gün itibariyle bunun eksiklerini hissediyor, yaşıyoruz. Alevi örgütlülüğünde kadının, kendini bir Barış Anneleri, Cumartesi Anneleri gibi bir zeminde demokratikleşme ve hak temelli bir mücadelede öncü rolü olmada gerekli misyonu üstlenmediğinin de farkındayız. Evet tek tek veyahut da bazı yapılar içerisinde bu düşünce, mücadele var. Fakat genel Alevi mücadelesinde, örgütlülüğünde bu zeminin güçlü olmadığını biliyoruz. Onun için önümüzdeki süreçte hem demokratikleşme, hem de inanç özgürlüğü temelinde görevimizi yerine getirmemiz gerekiyor. ‘Yol kadındır. Yol anadır.’ diyoruz. O misyonu üstlenip de topluma öncü olma, o Yol’u sürdürme temelinde yeterli bir örgütlenme, yeterli bir güç olma zeminini oluşturamadık. Genel anlamda her türlü sol mücadelede var olmakla birlikte inanç temelli bir vurguda eksik kaldığımızı vurgulamam gerekiyor.
-Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin kadınlara etkisi nasıl olacaktır?
Demokratik Toplum ve Barış Süreci’nden en çok yararlanacak kesimlerden biri kadınlardır. Egemen eril sistem, kadını, aile kavramı içerisinde hapsediyor. Türkiye ve Suriye’yi de göz önüne alacak olursak, IŞİD zihniyetinin ağır bastığı, kadınları sosyal alanda görmek istemeyen, kapı arkasına hapseden, sadece erkeğin hizmetinde görmek isteyen bir zihniyetin karşısında kadınların, özgür, eşit bir yaşama ulaşma durumu var. Hani ‘Eş yaşam’ diyoruz ya, işte özgür eş yaşamın inşa edilebileceği bir süreç olarak bakıyorum açıkçası. Demokratik toplum inşası, bu anlamıyla kadının kendini yeniden toplumsallaştırması ve kendini cins olarak yeniden inşasının da zeminini yaratıyor. Sayın Abdullah Öcalan da Demokratik Toplum ve Barış Çağrısı’nda en çok güvendiği ve en çok beklentide olduğu kesim olarak kadınları vurguluyor. Bu vurgusunun altında yatan neden, toplumların köleleştirilmesinin başlangıç noktası kadının köleleştirilmesiyle başlıyor. Toplumların özgürleşmesinin de temeli kadının özgürleşmesiyle başlayacak ve Kürt kadını, yani bugün özgür kadın hareketi, bunun fazlasıyla farkında. O misyonunu da yerine getirmek için mücadelesini yükseltiyor, yollara çıkmakta da tereddüt etmiyor.
“ALEVİ KADIN AĞININ OLUŞMASINA İHTİYACI VAR”
-Alevi kadınlar bu sürece ne tür katkılar sağlayabilir, neler önerirsiniz?
Alevi kadınlarının, bir an evvel kendi yollarına, inançlarına sahiplenen temelde yeni bir örgütlülüğe, bir araya gelmeye, yeniden tartışmaya ve Türkiye’de bir Alevi kadın ağının oluşmasına ihtiyacı var. Bunu aslında bu yaz nispeten başlattık ve bunun başka versiyonlarının da yavaş yavaş oluşmaya başladığını da görüyoruz. Yani bir kadın kampı, kadın çalıştayı, işte ocakzade anaların buluşması ve bu temelde inanç sahiplerinin kendi yollarına, inançlarına sahip çıkan ve bu temelde de bir örgütlülüğün ihtiyaç olduğu kesinlikle çok açık. Alevi kadınları, ‘demokratik, özgür eş yaşam’ denildiğinde; hani Alevi inancında ‘can hukuku’ dediğimizde tam da günümüzdeki özgür eş yaşamın kendi inançlarında var olduğunu ve bunu inşa ettiklerinde de toplumun demokratikleşmesine ve kadının özgürleşmesine çok ciddi katkı sunabilecekleri bir yerde duruyorlar. Bu bilinçle hareket etmemiz gerekiyor. Bunu yeniden örgütlememiz, hayata geçirmemiz gerekiyor.
PİRHA- Katliamda oğlu EMEP Gençlik üyesi Korkmaz Tedik’i kaybeden baba Erdoğan Tedik ve Avukat Uygar Coşkun’un annesi Nuray Coşkun, adalet mücadelesini sürdürmede kararlı olduklarını bir kez daha dile getirerek, “103 insana söz verdik, sözümüzün arkasındayız” dedi.
10 Ekim 2015’te Ankara Garı’nda barış mitingi sırasında IŞİD tarafından düzenlenen bombalı saldırının üzerinden tam 10 yıl geçti. KESK, DİSK, TMMOB ve TTB’nin 10 Ekim 2015’te, Ankara Tren Garı’nda düzenlediği Barış Mitingi’ne IŞİD tarafından bombalı saldırı düzenlendi. 104 kişinin hayatını kaybettiği saldırı, Cumhuriyet tarihinin en kanlı katliamlarından biri olarak tarihe geçti.
Yüzlerce yurttaşın da ağır yara aldığı saldırının ardından görülen yargılama süreçlerinde yaşanan usulsüzlüklerin yanı sıra, sanıkların “insanlığa karşı suç” kapsamında yargılanmamaları, toplumun tepkisine neden oldu. Özellikle kamu görevlilerinin sorumluluğunun ortaya çıkarılması talebinin de karşılık bulmamasıyla birlikte bir katliam dosyasının daha üstü örtülmüş oldu.
10 Ekim 2015’te başkente girişlerdeki arama noktalarının kaldırıldığına vurgu yapan avukatlar, katliamı yapan IŞİD militanlarının yolda hiçbir aramaya takılmamasını da şüpheli bulmuşlardı. Mitingin yapılacağı alan olan Sıhhiye Meydanı için 2 bin 44 polis görevlendirilirken, toplanma alanı olan Ankara Gar çevresinde ise yalnızca 129 polisin olması soru işaretlerini arttırmıştı.
Katliamda oğlu EMEP Gençlik üyesi Korkmaz Tedik’i kaybeden Erdoğan Tedik ve Avukat Uygar Coşkun’un annesi Nuray Coşkun, adalet mücadelesini sürdürme kararlılıklarını bir kez daha dile getirdi: “103 insana söz verdik, sözümüzün arkasındayız.”
“ONLARI ASLA UNUTMAYACAĞIZ, UNUTTURMAYACAĞIZ”
Katliamda oğlunu kaybeden Erdoğan Tedik, “Biz 10 yıldır bu davanın peşindeyiz. Onları asla unutmayacağız, unutturmayacağız dedik. Her ne kadar mahkeme heyeti, devlet bize unutturmaya da çalışsa biz bu dava nereye gidecekse oraya kadar götüreceğiz. Yani zaman aşımı dinlemiyoruz” dedi.
Tedik, katliamla ilgili yürütülen davada Türkiye tarihinde ilk kez “insanlık suçu”ndan yargılama yapılmasına rağmen, bu suçun karar metninden çıkarıldığını belirtti:
“Fakat mahkeme bu insanlık suçunu kaldırdı. 101 kere ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verdi. Avukatlarımız gerçekten çok büyük çabalar sarf ederek elde ettikleri delilleri mahkeme heyetine sunmalarına rağmen hepsi reddedildi. Tabi biz oldukça üzülüyoruz.”
“FİRARİ SANIKLARI YAKALAMAK İSTEMİYORLAR”
Erdoğan Tedik, mahkemenin firari sanıklar konusunda da etkisiz kaldığını vurguladı:
“Burada aslında 36 tane IŞİD’li yargılandı. 19 kişiye ceza verildi. En sonunda 10 kişiye 101 kere ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildi. Davayı sonlandırdılar ama 16 firari sanık var. Bunları hiçbir zaman yakalamak istemedikleri için firardalar. Mahkemede bu konuda bir yetki kullanamıyor. Bu katillerin yerlerini avukatlarımız tespit etmelerine rağmen yakalamaları için bir çaba yok.”
“YAŞAMIMIZ İKİYE AYRILDI”
Katliamın aileler üzerindeki etkisi yıllardır sürüyor. Tedik, katliamın ardından hayatlarının tamamen değiştiğini belirtti:
“Biz gerçekten yaşamımızı ikiye ayırıyoruz. Bir 10 Ekim’den önce yaşamımız, bir de 10 Ekim’den sonraki yaşamımız. Gerçekten biz halen travmayı, yani bu katliamın üzerimizdeki psikolojini atlatamadık. Halen tedavi görenler var.”
“BU İŞ DEVLET ELİYLE SEÇİM KAZANMAYA YÖNELİKTİ”
Erdoğan Tedik, katliamın sadece bir terör saldırısı olmadığını, siyasi bir amacın parçası olduğunu dile getirerek şu ifadeleri kullandı:
“Biz biliyoruz; bu katliam devlet eliyle seçim kazanmaya yönelik yapıldı. 7 Haziran’da kaybettikleri seçimi 1 Kasım’da alarak insanları korkutma, gözdağı vermeye yönelikti. Birçok yerde bomba patlattılar. Bunun en büyüğü de Ankara Barış Mitingi’nde oldu. İki canlı bomba 103 canımızı götürdü. 500’e yakın insanımız yaralandı ve halen tedavi görenler var.
“DAVA UZATILIYOR, BİZ UNUTMUYORUZ”
Katliam davasının sık sık ertelendiğini, duruşmalar arasında 6 aya kadar süre konulduğunu belirten Tedik, “Bunun sebebi de işin üstünü örtme, unutturma. Ama biz gerçekten unutmuyoruz. Türkiye kamuoyu bilir, herkeste bilir ki bu sadece IŞİD’in yaptığı bir katliam değil. Bilerek, göz yumularak Ankara’nın göbeğine kadar bunlar getirildi ve canlarımızı aldılar. Yavrularımızı, eşimizi, kızımızı, sevgilimizi katlettiler. Biz onun acısını çekiyoruz. Gerçekte yaşamımız değişti ama şunu bilsinler bu dava böyle bitmeyecek, biz sonuna kadar arkasındayız.”
“DEVLET BİRİNCİ DERECEDE YOL VERDİ VE BU KATLİAM OLDU”
Erdoğan Tedik, devlet kurumlarının sürece ilgisizliğine dikkat çekerek, şunları ifade etti:
“Bu noktada İçişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü, bütün yazışmalara rağmen kıllarını kıpırdatmıyorlar. Hatta bu kurumlara davalar bile açtık bir netice alamıyoruz. Biz zaten şunu söylüyoruz, yere düşen bayrakları kaldıracağız, pankartları yeniden asacağız. Onları asla unutmayacağız, unutturmayacağız. Şunu açık söylüyorum: Devlet birinci derecede yol verdi ve bu katliam oldu. Cumhuriyet tarihinde en kanlı katliamlardan birisidir.”
“BİR ANNE OLARAK ACIM İLK GÜNKÜ GİBİ”
Katliamda yaşamını yitiren Avukat Uygar Coşkun’un annesi Nuray Coşkun ise oğlunun yokluğuyla geçen 10 yılı şu sözlerle anlattı:
“Katliamın üzerinden 10 yıl geçti diyorlar ama bizim acımız dün gibi, bugünkü gibi yaşıyoruz. Ben 10 Ekim günü olay olduğundan itibaren gelinimin, oğlumun orada olduğunu biliyordum. Çünkü beni o gün Sıhhıye’de bırakıp kendisi gara geçmişti. İnanır mısınız, hala beni Sıhhıye’ye bırakıyor zannediyorum. Ben onu tekrar evinde göreceğim, onunla birlikte olacağım gibi. En acısı ise ona sarılamamak, öpememek, koklayamamak.
BANA EVLADINI EMANET ETTİ
Bana evladını emanet etti. ‘Anne beni yetiştirdiğin gibi evladımı da sen yetiştireceksin’ dedi. Şimdi onu yetiştirmeye çalışıyorum. Ona gözüm gibi bakmaya çalışıyorum çünkü o benim emanetim, kuzum, yavrumun parçası. Acı o kadar büyük ki anlatması o kadar zor ki! İnsan bir evladı yitirince acının büyüklüğünü anlıyor. Allah kimseye evlat acısı vermesin. Oğlumu görememek, ona dokunamamak, soğuk mezarına gidip resme baktığım zaman bana gülüyor. Ona ‘kuzum’ demek o kadar acı ki. Çok acı. Bizler onun mücadelesini vermeye devam ediyoruz. Bu mücadeleye de elimden geldiği kadar oğlum için, ömrüm yettiği kadar, gözümü yumana kadar da bu mücadeleye devam edeceğim.”
PİRHA- Şair Gülten Kaya ile kadınların Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne etkisini konuştuk. Gülten Kaya, savaşın tüm zorlu sonuçlarına ve vahşetine rağmen direnen ve iyileşmenin yolunu açanın hep kadınlar olduğuna dikkat çekerek, “Eğer bir ‘demokratik süreç’ olacaksa, hayatın bitmeyen nöbetini yine kadınlar tutacaktır” dedi.
Abdullah Öcalan tarafından 27 Şubat’ta yapılan Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı ardından taraflar arasındaki görüşmeler devam ediyor.
PKK’nin 12 Mayıs’ta silahlı mücadeleyi sonlandırma kararını açıklaması ardından, demokratikleşme yolunda kamuoyunda bir beklenti oluşsa da hükümetten henüz bir adım gelmedi. Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu, toplumun farklı kesimlerini dinlemeye devam etse de henüz demokratikleşme adına bir adım atılmadı.
40 yıllık çatışmalı süreç ardından taraflar bir araya geldi ancak, sekiz aylık istişare döneminde ne Kürt sorunu ne de Alevi sorununa dair hükümetten bir yol haritası belirmedi.
Şair Gülten Kaya ile kadınların Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne bakışını ve etkisini konuştuk.
“SAVAŞLAR ERKEK DÜNYASINA MAHSUSTUR”
PİRHA – Savaşın etkisinin kadına yansıması nedir?
Gülten Kaya: Anneler ve tüm kadınlar insanlığın en kırılgan ve kırıldığı yerden kendini yine/yeniden var eden en güçlü varlıklardır. Savaşları haklı ya da haksız savaşlar diye ayırmak zor olsa da, işgal, ilhak, güç devşirme, yok sayma, yok etme, hakları yok saymak gibi nedenlerle çıkan savaşlar hep erkek dünyasına mahsustur. Öte yandan, tüm savaşlar gibi, bir varoluş uğruna verilen savaşlarda da acıyı en çok omuzlayan daima kadınlardır.
Yakın tarihte tanık olduğumuz üzere, savaşlarda çoğu zaman kadın bedeni dahi nesneleştirilerek, bir pazar haline getirilebiliyor.
Ölen ölür, kalan kalır ama günün sonunda hayatı yeniden sürdürmek ve yaşanılır kılmak yükü kadınların omuzuna kalır.
Kadın aklı daima barışçıldır, ve tüm katliamların karşısında durur.
“DİRENEN VE İYİLEŞMENİN YOLUNU AÇAN HEP KADINLAR OLMUŞTUR”
Yıllardır süren çatışmalı ortamın kadın mücadelesini nasıl etkiledi? Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin kadınlara etkisi nasıl olacaktır? Kadınlar bu sürece ne tür katkılar sağlayabilir, neler önerirsiniz?
İnsanlık tarihi boyunca erkek kodları kadınları da daima bir ‘savaş ganimeti’, bir ‘köle’, olarak görür ve kadın bedeni üzerinden o toplumun geleceğini ve yeni kuşakları karartmayı hedefler. Yakın tarihte de bu barbarlığa ve ilkelliğe tanıklık ettiğimiz üzere, bu yüzyılda dahi kadınlar için köle pazarları kurulabildi. Şengal’de Ezidi kadınlarımıza yapılanlar hafızalarımızın en acıtan noktalarından biri olarak duruyor.
Savaşın tüm zorlu sonuçlarına ve vahşetine rağmen direnen ve iyileşmenin yolunu açan yine hep kadınlar olmuştur.
21.yy’da da şiddetin her türü ile karşı karşıya olan kadınlar, savaşın tüm yıkıcı sonuçlarına rağmen, sözünü ettiğiniz yeni sürecin dinamiği de olacaklardır elbette. Eğer bir “demokratik süreç” olacaksa, hayatın bitmeyen nöbetini yine hep kadınlar tutacaktır.
PİRHA – Yalıncak Sultan Ocağı evlatlarından Ana Sevim Yalıncakoğlu, kadınların Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne etkisine dair konuştu. Ülkede Alevi olmanın “hak ihlali”ne uğramak olduğunu söyleyen Yalıncakoğlu, “Alevi kadın olmak ikinci bir hak ihlaline uğramaktır” dedi. Ana Yalıncakoğlu, “Bu ülkede bir Alevi, Kürt, emek sorunu yok. Bu ülkede bütün bu alanlardaki insanların haklarını gasp eden bir devlet sorunu var” değerlendirmesinde bulundu.
Abdullah Öcalan tarafından 27 Şubat’ta yapılan Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı ardından taraflar arasındaki görüşmeler devam ediyor.
PKK’nin 12 Mayıs’ta silahlı mücadeleyi sonlandırma kararını açıklaması ardından, demokratikleşme yolunda kamuoyunda bir beklenti oluşsa da hükümetten henüz bir adım gelmedi. Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu, toplumun farklı kesimlerini dinlemeye devam etse de henüz demokratikleşme adına bir adım atılmadı.
40 yıllık çatışmalı süreç ardından taraflar bir araya geldi ancak, sekiz aylık istişare döneminde ne Kürt sorunu ne de Alevi sorununa dair hükümetten bir yol haritası belirmedi.
Yalıncak Sultan Ocağı evlatlarından Ana Sevim Yalıncakoğlu ile kadınların Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne bakışını ve etkisini konuştuk.
PİRHA – Savaşın etkisinin kadına yansıması nedir?
Sevim Yalıncakoğlu: Öncelikle savaş ve çatışma halinin kendisi zarardır. İlk zarar gören toplum kesimleri de kadınlar ve çocuklardır. Dolayısıyla çocuklar zarar görünce otomatikman kadınların da zarar gördüğü ve en büyük kayıpların yaşandığı bir dönem oluyor. Türkiye’deki çatışma özelinde konuşursak, kadınların öncelikle hayatları gitti.
Yine savaşın en büyük etkisi köy boşaltmalar sonucu oldu. Zorunlu göçler sonucu kadınların kendi kurdukları o yuva ve öz yurtlarından başka hiç bilmedikleri, tanımadıkları, belki temayül etmedikleri, hiç hazır olmadıkları başka alanlara göç etmelerine neden oldu. Çünkü yaşam kadının üzerinden yükseliyor. Bunu güzellemek adına söylemiyorum. Toplumun yaşamının bütün yükü aslında öncelikle kadınlar üzerinde. Yine bu savaş esnasında 80’li ve 90’lı yıllarda çok yüksek oranda karşılaştığımız işkenceler ve saldırılarda da kadın bedenini direkt hedef alındı. Dolayısıyla bütün yaşamınızı etkileyen bir süreci de beraberinde getirdi.
Bu köy boşaltmalarının sonucunda birebir aslında tanıştığım, görüştüğüm ve dinlediğim insanlar oldu. Özellikle Maraş bölgesinde bir çalışmam olmuştu. Memleketini bırakıp göç eden kadınlar, gittiği yerlerde kendilerini hiçbir zaman tam olarak oraya ait hissedemiyorlar. Çünkü ait oldukları toplumdan başka bir yere gitmiş oluyorlar. Güvende hissetmiyorlar! Farklı insanların içinde yaşamak zorunda kalıyorlar. Bu nedenle de yaşadıkları çok ciddi yaşamsal sıkıntılar oldu ve bunu yalnızca mücadelenin içinde olan kadınlar yaşamadı. Tamamen apolitik olup, belki de Kürt kadını olduğu için, sadece o coğrafyada doğmuş olduğu için; hiçbir savaşa dahil bile değilse sadece o bölgede yaşadığı için yerinden yurdundan zorla kopartılıp başka bir hayatın içine atıldı. Bu kadınların yaşadığı en büyük dramlardan biriydi.
“BASKI HALİ, BİR DİRENİŞ EKSENİNİ DE DOĞURDU”
-Yıllardır süren çatışmalı ortam, kadın mücadelesini nasıl etkiledi? Özelde Alevi kadınlar bu süreçte ne yaşadı?
Açıkçası ülkede Alevi olmak zaten bir hak ihlaliyken Alevi kadın olmak ikinci bir hak ihlali noktasına geldi. Bunun bir eksenini savaştan hariç bir noktada bütün Aleviler olarak biz de yaşadık. Alevi kadınlar sokağında, mahallesinde, iş yerinde kimliklerini saklamak zorunda kaldı. Çünkü zaten Alevi olmaları başlı başına bir kimlik sorunuydu. Aynı zamanda kadın oldukları için de daha çok saldırıya maruz kaldılar. Çünkü karşındaki saldırgan olan taraf seni iki yerden daha zayıf gördü. Hem kadın olduğu hem de Alevi olduğu için bu baskıyı yapma hakkı hissetti. Ama bu aynı zamanda bir direniş de doğurdu. Alevi kadınların ülkede verilen her türlü hak savaşının da özneleri olmasını doğurdu. Evet bazı noktalarda kimliğimizi, ismimizi ‘aman bir zarar görmeyelim’ diye sakladığımız durumlar elbette oldu ama başka bir şey de oldu. Bu saldırılar Alevi kadın merkezli bir direniş eksenini de doğurduğunu düşünüyorum.
Bu coğrafyada maalesef hiçbir şey mücadele edilmeden kazanılmıyor. Alevilerin kendi içlerindeki örgütlenmelerinde de bir Alevi kadın sorunu ortaya çıktı ve onun için de mücadele etmesi gerekti. Aynı zamanda genel erkeğe, devlet erkine karşı verilen hak mücadelesi bir Alevi kadın kimliği mücadelesini de ortaya çıkardı. Dolayısıyla eksileri görmek yerine böyle bir gücü, direnişi, birlikteliği ortaya çıkardığını da tespit edebiliriz.
“ÜLKEDE, İNSANLARIN HAKLARINI GASP EDEN BİR DEVLET SORUNU VAR”
-Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin kadınlara etkisi nasıl olacaktır?
Demokratikleşme süreci deniliyor ama kadınları ne derecede umursuyor ve görüyorlar dersiniz? Açıkçası ben bütün mücadelelere şu eksenden bakıyorum; bu ülkede bir Alevi, Kürt, emek sorunu yok. Bu ülkede, bütün bu alanlardaki insanların haklarını gasp eden bir devlet sorunu var. Dolayısıyla devlet, bu topluluklar üzerindeki baskısını ortadan kaldırdığında zaten sorun ortadan kalkacak. Evet bizim bir direniş eksenimiz var. Ortada bir sorun olduğu, bize yönelik bir saldırı ve hak ihlali olduğu için bir direniş ekseni geliştiriyoruz. Dolayısıyla sorun, direniş ekseni geliştirenlerin adına kurulamaz. Sorun, hak ihlalini ortaya çıkaranlar adına kurulması gerekiyor.
Neden bir Alevi, Kürt sorun olsun ki? Burada Kürt’ün de, Alevi’nin de, emekçinin de, kadının da, Romanın da, Abdalın da, hakkını gasp eden bir devlet sorunu var. Dolayısıyla sorun devlette. Çözülmesi gereken konu devletin laik, demokratik bir hukuk devleti eksenine gelmesi. Laik, demokratik bir hukuk devleti ekseninde emekçilerin de zaten bir çeşit nefes aldığı bir ortam olacak.
İşçi haklarına yönelik mahkeme kararlarında çok ciddi gerilemeler var. Emek haklarında, kadın haklarında çok ciddi gerilemeler var. Artık kadınların medeni kanunundaki yeri geriye doğru gitmeye başladı. Bunun kararını artık mahkemeler vermiyor, Diyanet İşleri Başkanlığı veriyor. Bu bir kadın sorunu değil. Bu bir Diyanet İşleri Başkanlığının burnunu, kadınların hayatına sokma sorunu.
Kürt sorunu ekseninde yürütülen barış süreci tek başına silahsızlanmayla bitecek bir şey değil ki. Bu, devletin bu baskılarıyla, bu hak ihlallerini ortadan kaldırmasıyla yok olacak bir şey. Devlet, kadınlar, Aleviler, Kürtler; tüm toplumsal kesimler üzerinde bir baskı mekanizması kuruyor. Diyanet, eğer miras hakkıma göz dikip ‘kız çocukları mirastan pay alamaz’ denecek noktaya geliyorsa ve giyimim, kuşamım, kıyafetime, hatta kaç çocuk doğuracağıma kadar burnunu sokuyorsa burada değişmesi ya da bir adım atması gereken kadınlar değil. Diyanet’e ‘Stop, sen köşene çekil bakalım’ demesi gereken bir devlet var. Bir erk, hükümet var. Sorunların kaynağı neyse, çözüm oranın değişmesi ile başlar.
“MÜCADELEYE BİR KADIN GÖZÜYLE OMUZ VERMEK GEREK”
-Alevi kadınlar bu sürece ne tür katkılar sağlayabilir, neler önerirsiniz?
Bir kere zaten toplumsal barışın sağlanması için öncelikle toplumların birbiriyle kaynaşmasına ihtiyaç var. Devlet, politikalarıyla toplumları birbirinden o kadar çok ayırdı ki şimdi birdenbire bu politikalardan vazgeçse dahi ortada birbiriyle barışması gereken bir sürü topluluk var.
Her zaman barışta, daha doğrusu savaşsızlıkta inat etmek ve bu koşulların sağlanması için var olan mücadeleye bir kadın gözüyle omuz vermek gerek. Çünkü Alevi kadınlar, hem inancından hem de kadın kimliğinden kaynaklı bir insan-ı kamil noktasına erişmek gibi bir Yol’dalar. Aleviliğin verdiği 73 millete bir nazarla bakma ilkesiyle kadınların daha sıcak ilişkiler kurabilme özelliğini harmanlayıp toplumsal barışa bir katkısı olabilir. Ama önceliği, nerede bu konuda bir direniş ve mücadele varsa oraya bir omuz vermesi olmalıdır.
PİRHA – Gazeteci Nilgün Mete, Barış ve Demokratik Toplum Sürecine dair Alevi kadınlarının seyirci kalmaması gerektiğini söyledi. Muslu, “Kadınlar ön planda yürüyor.Dolayısıyla da barışı getirecek olan da kadınlar. Alevi kadınlara çok iş düşüyor” yorumunu yaptı.
Abdullah Öcalan tarafından 27 Şubat’ta yapılan Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı ardından taraflar arasındaki görüşmeler devam ediyor.
PKK’nin 12 Mayıs’ta silahlı mücadeleyi sonlandırma kararını açıklaması ardından, demokratikleşme yolunda kamuoyunda bir beklenti oluşsa da hükümetten henüz bir adım gelmedi. Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu, toplumun farklı kesimlerini dinlemeye devam etse de henüz demokratikleşme adına bir adım atılmadı.
40 Yıllık çatışmalı süreç ardından taraflar bir araya geldi ancak, sekiz aylık istişare döneminde ne Kürt sorunu ne de Alevi sorununa dair hükümetten bir yol haritası belirmedi.
Gazeteci Nilgün Mete ile kadınların Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne bakışını ve etkisini konuştuk.
“ÇATIŞMALAR SONUCUNDA KADINLAR, UCUZ İŞ GÜCÜ OLDU”
PİRHA- Savaşın etkisinin kadına yansıması nedir?
Nilgün Mete: Dünya savaşları, bölgesel savaşlar, iç çatışmalar var. Ve şuna tanık olduk hayatımız boyunca; emperyalizmin ihtiyaçları doğrultusunda savaşlar, çatışmalar çıkarılıyor. Halklar birbiriyle çatıştırılıyor. Halk da bu çatışmaların, savaşların bir parçası oluyor. İşte ülkemizde yaşadığımız 40 yıllık bir çatışma, bir savaş oldu. Tabii bunun yansımaları korkunç oldu. Faili meçhuller, göçler yaşandı, onbinlerce insan öldü. Aileler bölünüp parçalandı. Köyler yakıldı, boşaltıldı. Bütün bunlara tanığız. Ve kadınlar çocuklar tabii ki son derece etkilenen bir kesim oldu. Pek çok anne, çocuklarını bu çatışmalarda kaybetti. Sadece Kürtler ve Alevi kadınlar değil, Türkiye’deki tüm kadınlar acı çekti. Bir askerin ya da bir örgüt militanının ölümü tüm anneleri etkiliyor elbette. Zorunlu askerlik var; 20 yaşında genç çocuklar çatışmalarda hayatlarını kaybettiler. Her eve bir ateş düştü.
Faili meçhul cinayetler ve işte kadınların başlattığı direniş… Galatasaray Meydanı’na niye gelindi? Bir zalimliğin sonucu olarak o anneler Galatasaray Meydanı’na gelip yıllarca oturma eylemi yaptılar. Dövüldüler, yağmur, kar, çamur demeden Galatasaray Meydanı’nda oturdular. Yani dünyaya baktığımızda emperyalistler, bu savaşları silah satışı yapmak için çıkarıyor. BOP projesi kapsamında Ortadoğu’da kan akıyor. Halklar, ülkeler mahvedildi. Kültür, medeniyet, ekonomi, her şey yok edildi. Kadınlar tecavüze uğradı. Göç ederken insanlar, yollarda mahvoldu. İşte o göç yollarında çekilen fotoğraflara dikkat eder misiniz? %99’u kadın ve kucaklarında çocukları var. Yani çoğunlukla kadınlar etkileniyor. İşte IŞİD gibi bir canavar yaratıldı ve Suriye, Irak, Rojava’daki kadınların ne yaşadığını hep birlikte gördük. Bu savaşların, çatışmaların mağduru kadınlar var. Çatışmalar sonucunda dolayısıyla kadınlarımız yoksullaştı. Bu yoksulluk da eğitimsizliği, asimilasyonu getiriyor. Buna tanık olduk hep beraber.
“ÇATIŞMALI ORTAMLARDAN HERKES PAYINI ALIYOR”
-Yıllardır süren çatışmalı ortam, kadın mücadelesini nasıl etkiledi? Özelde Alevi kadınlar bu süreçte ne yaşadı?
Türkiye’deki 40 yıllık savaşta tabii ki Alevi kadınların da olduğunu görüyoruz. Yani izlediğimiz, okuduğumuz kadarıyla Alevi kadınlar da oldukça fazla. Kürt Alevi kadınlar, kendi kültürü, dili, hakları için direnişe katılmışlar. Tabii ki insanın ana dili çok önemli bir şey. Mesela bazı kadınlardan şunu duymuştum; ‘Ben ilkokula giderken Türkçeyi öğrendim’. Çünkü evde Kürtçe konuşuluyor. Tabii kendi haklarının bilincine vardıktan sonra bir takım yerlere katılımları oluyor, mücadele ediyor. Alevi genç kadınlar da yaşamlarını yitirdiler. Bu durum, savaşın yansıması işte.
Mesela şimdi bir süreç başlatıldı. Süreç başlarken ne oldu? İşte kadınlar silahlarını bıraktı ve yaktılar. Önde kadınlar vardı. Bu kadınların çoğunluğu, hatta en öndeki gerilla Dersimli bir Alevi kadındı.
Alevi kadınlar, sendikalarda derneklerde, pek çok yerde demokratik mücadele veriyor. Yani bu çatışmalı ortamdan dolayı Kürt kadınları çok politikleşti. Mücadelenin tam da içindeler.
Alevi kadınlar, nefret duygularıyla da karşılaştılar bu çatışmalı ortamlarda. Savaşın, çatışmalı ortamın etkisi işte ırkçılığı, nefret suçlarını yükseltiyor ve herkes payını alıyor. Bütün savaşlarda bakın, barış yapılırken kadınlar öne çıkıyor. Dolayısıyla Alevi kadınlar da ‘ben varım’ diyor. Ne kadar savaşlardan, çatışmalardan, baskılardan etkilense de iyiye giden şeylerde Alevi kadınların payı çok fazla. Çünkü mücadeleci hepsi.
“SÜRECİN AKTÖRLERİYLE GÖRÜŞMELERİ GEREKİYOR”
-Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin kadınlara etkisi nasıl olacaktır?
Barış ve Demokratik Toplum Süreci’yle ilgili bir yıldır ilerleme göremiyorum. Mecliste bir komisyon oluşturuldu ve herkesi dinlemeye çalışıyorlar. Ancak bunu 2011’de gördük zaten. Akil insanlar oluşturuldu, bir takım çevrelerle konuşuldu. Ama bir sonuç olmadı, rafa kaldırıldı. O raftan o dosyalar tekrar alınacak ve hayata geçirilecek. Yani şu an başa dönülmeye gerek yok. Neler yapılacağı, talepler, her şey ortada zaten. Bakın, laiklik olmadan demokrasi de olmaz. Demokrasi olmadan tam bir laiklik de işlemez. Dolayısıyla şu an iç açıcı bir durum göremiyorum. Keşke olabilse. Kadınların, kadın siyasetçilerin bir baskısı var. Kadınların, hükümeti baskılaması, iteklemesi gerekiyor. Çünkü bu hükümet biliyoruz ki Türkiye’de baskıyı hızlandıran herkese operasyon yapan, nefes aldırmak istemeyen bir kesim. Yani bu iktidardan kimse memnun değil. Ekonomi çöktü, tarımı bitirdi. Yani Türkiye’de tüketim var! Dolayısıyla Türkiye’de iyi giden hiçbir şey yok.
Demokrasi anlamında ilerleme yok. Ne yapacağız, sürüncemede mi bekleyeceğiz? Bir adım atılmıyor. Tamam söylemler güzel; işte MHP, AKP elini uzattı. Tamam, barış için elleri uzatılır elbette ki ama içi doldurulmuyor. Yani altı bomboş şu an. Sadece görüşmeler… Nereye kadar? Gerekli insanlarla, aktörlerle görüşmeleri gerekiyor. Şu an DEM Parti’nin iteklemesi ile bir takım şeyler yapılıyor. Ama hükümetten henüz bir kıpırtı yok. Dolayısıyla sivil halkın, askerin, polisin, herkesin istemesi gerekiyor. Sadece kadınların değil. Bütün herkesin barış istemesi gerekiyor. Özellikle de iktidarın, ‘barış gelmesi gerekiyor artık’ demesi gerekiyor. Artık yeter, çatışmalar hepimizi bitirdi. Çok öldük.
Bir dünya üniversite mezunu göç ediyor. Bunun içinde genç kadınlar da var. Çok sayıda Alevi kadın, yurt dışına göç etmiş vaziyette. Alevi aileler, Kürt aileler… Çünkü yarın ne olacağını, başımıza ne geleceğini bilmiyoruz, endişeliyiz. Yani Alevi kadınlar bu ülkede endişeli. Çünkü evleri işaretlendiğinde ilk saldırıyı Alevi kadınları alıyor. Mesela Maraş’ta da başka katliamlarda da kadınların tecavüze uğradığını biliyoruz. Sadece katledilmekle de kalmıyor. Dolayısıyla bu ülkede faşizm, ırkçılık yükselmiş durumda. Peki böyle bir ortamda Alevi kadınlar ne kadar kendini rahat hissedebilir ki? Son derece endişeliyiz.
“BARIŞI GETİRECEK OLAN DA KADINLAR”
-Alevi kadınlar bu sürece ne tür katkılar sağlayabilir, neler önerirsiniz?
Alevi kadınlar sokak eylemleri, açıklamalar yapıp, bildiriler dağıtabilir. Meclis önünde yürüyüş düzenleyebilir… Alevi kadınlar, başka kadınları da örgütlemeye öncülük edebilir. Çünkü bu ülkede çatışmanın bitmesi hepimizi harika bir yaşama hazırlayacak. Çocuklarımızın, en azından gençlerimizin geleceğimizi öngöreceğiz. Endişeliyiz değil mi? Nasıl okuyacak, iş bulacak mı? Yine çatışmalar olacak mı? Hükümet hangi baskıları yapacak? Dolayısıyla bunun önüne geçmek için bence söz sahibi olmalı.
Mesela eski Yugoslavya’da, işte Ruanda’da mesela; Hutularla Tutuların çatışmalarında kadınlar barışın, adaletin sağlanması için son derece kendilerini siper etmişler. Türkiye’de de bunu yapabilirler. Alevi kadınlar bunu yapabilir. Barışı hazırlamak lazım. Çünkü herkes, çatışmalı ortama, ırkçılığa alıştı. Bunun bertaraf edilmesi gerekiyor. Bunun ötelenmesi için de örgütlenmek gerekiyor. Herkes birbirini uyarsın, örgütlesin. Demokratik kitle örgütleri harekete geçirilebilir. Sendikalar ya da siyasi partilerdeki Alevi kadınlar bunun için çabalamalı. ‘Demokrasi istiyoruz. İnsan gibi yaşamak istiyoruz. Dilimizi, kültürümüzü rahat yaşamak istiyoruz’ diyerek bir örgütlenme yapabilir.
Kadınların bir gücü var. Dolayısıyla da barışı getirecek olan da kadınlar. Seyirci olmamak lazım. Alevi kadınlara çok iş düşüyor. Çünkü Aleviler, bu ülkenin aydınlık yüzü. Bunun için yürüyüşler düzenleyebilir, pazar yerlerinde bildiriler dağıtılabilir, siyasette yer alınabilir. Siyasi partiler, sendikalar, kitle örgütleri, herkes zorlansın. Çünkü herkes bir uyku halinde! Beklemeyelim. Herkese görev düşüyor. Çünkü hepimizin ihtiyacı barış. Hepimizin ihtiyacı laiklik. Alevi kadını olarak laik bir ülkede yaşamak istiyorum. Bu çok önemli bir şey. Çatışmaları bitirecek olanlar da, barışı isteyecek olanlar da Alevi kadınlar olmalı.
PİRHA – Gazeteci Çilem Küçükkeleş ile kadınların Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne bakışını ve etkisini konuştuk. Küçükkeleş, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin “AKP ile barış” şeklinde yorumlanmaması gerektiğini vurgulayarak, “Barış, AKP’nin eline bırakılacak bir şey değil. AKP ile yapılan bir şey de değil. Barış, bir değişim, dönüşüm meselesi, birlikte yaşama kültürüdür ki buna en çok Alevilik davet eder” değerlendirmesinde bulundu.
Abdullah Öcalan tarafından yapılan Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı, “40 yıllık çatışmanın sonlanma fırsatı” olarak yorumlanırken, PKK’nin feshi ve silahlarını yakması ardından ülke siyasetinde yeni bir aşamaya geçildi denilebilir.
Yeni süreçle birlikte farklı kesimler de demokrasi taleplerini dile getirerek Mecliste kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’na önerilerini sundu. Ancak söz konusu komisyonda henüz dinlenmeyen bir kesim var ki o da kadınlar oldu.
Çatışmalı süreçle birlikte kültürel kimliklerin yanı sıra inanç kimliklerinin de yasaklanması, özelde Alevi kadınlar için daha zorlu bir dönem oldu. Kadın kimliğinin de yüküyle ağır bir dönem geçiren Alevi kadınların, geçmişte yaşadıkları mağduriyetler ve bugüne dair önerilerini dinledik.
Gazeteci Çilem Küçükkeleş ile kadınların Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne bakışını ve etkisini konuştuk.
“KADIN MÜCADELESİ, SOKAKTA KALMA KONUSUNDA ISRAR ETTİ”
PİRHA: Savaşın etkisinin kadına yansıması nedir?
Çilem Küçükkeleş: Aslında ‘süreç’ deyince, böyle her başlayan süreç sanki yeni bir başlangıçmış gibi algılanıyor ama bir süreç vardı ve devam ediyor zaten. Aslında bunu 2013’ten beri almıyorum. Türkiye ile Kürt hareketinin konuşmaya başladığı andan itibaren yürüyen bir süreç var. Bu süreç dönem dönem konuşulabilen ama dönem dönem de konuşulamadığı anda çok büyük çatışmaya dönen bir süreç. Bizim de ömrümüz bu sürece tanıklık etmiş bir ömür.
AKP hükümetinden bugüne doğru bakarsak 2013’ten bir de 2025’ten biraz bahsetmek isterim. Tam ‘bu aralıkta kadınlar ne yaşadı?’ meselesine bakarsak eğer konuşulduğu dönemler aslında Kürt hareketi ile Türkiye’nin konuşmaya başladığı andan itibaren herkes konuşmaya başladı ve her alan bir konuşma mekanına dönüştü. Her sorun bir müzakere meselesine dönüştü ve çatışmadan çıkan hal, aslında hem ülkeyi hem de kadın mücadelesini büyüten bir yerde durdu. O dönemde iyi hatırlayalım; yine kadınlar, bunu ciddi bir örgütlülük meselesine de dönüştürdü. Kadınlar, İmralı’da yapılan görüşmeye de dahil olmaya çalıştılar. Yani Barış İçin Kadın Hareketi, zaten öncesinden kurulmuştu. Kadınlar, bir şekilde müzakere masasına oturtmak için de ciddi bir mücadele verdiler.
Bu müzakere etme hali bittiği andan itibaren hiç kalkmayan bir OHAL süreci yaşadık ve ne zaman konuşma bitti, biz kadınlar açısından kazandığımız bütün haklar da, AKP iktidarı tarafından askıya alındı. İşte o beka meselesi, o ‘terörle mücadele’ içindeki mesele, bu ülkede aslında topluma karşı devletin, kendinde en suç işleme hakkı bulduğu yıllar oldu. Çatışmalı, gerilimli, kaoslu dönemler de her zaman sadece devletin değil, erkekliğin de hortladığı dönemlerdir. Ve artık o kadar kaos içerisinde kadına yönelik şiddet görünmez kılınır. Kadına yönelik cinayetler sıradanlaşır. En nihayetinde kadın mücadelesi, zaten sokakta kalma konusunda ısrar etti ama çok da darbelendiği bir süreç geçirildi.
SİVİL TOPLUMU, BUGÜNE KADAR EN DARBELEMİŞ İKTİDAR
Toplam sürece bakarsak Türkiye kadın hareketi açısından aslında sokakta kalmakta en ısrar eden ve en olmaz, en ‘eylem yaptırmayız’ denilen yerde eylemini yaptı. Hatta kadınları, toplumun inançlarına karşıymış gibi gösteren bir İçişleri bakanına rağmen, işte ‘ezanı ıslıkladılar, dinlemediler’ vesaire gibi saldırılarına rağmen… Bugün o içişleri bakanı yok ama Türkiye kadın hareketi olduğu yerde duruyor!
Özelde Aleviler açısından bakarsak eğer bu süreç, sivil toplum kuruluşlarını, demokratik hareketleri de en zayıflatan, neredeyse toplumsuz kılan, başkanı, yönetimi olan kurumlara dönüştürdü. Kurumların çevresinde toplumun çok da toparlanamadığı bir hale getirildi. AKP, Türkiye’de sivil toplumu, bugüne kadar en darbelemiş iktidarlardan biri ve bu darbeleme hali de elbette ki mücadele alanlarını zayıflatan ama aynı zamanda bu kadar suç, bu kadar kirlilik, bu kadar çamurun içerisinde de temiz kalmayı zorlaştıran dönemler oldu.
Hepimizin tüm hakları askıdaydı bu süreçte. Her an bir kanun hükmünde kararname (KHK) ile elimizden çalınabilen haklara dönüştürdü AKP. İstanbul Sözleşmesi, bu konuda hani kadın mücadelesi açısından en askıda tutulan ve en sonunda bir KHK ile kaldırılan bir yere geldi. Savaşın hali ve ahvali budur diyebilirim.
“EŞİT BAŞKANLIK İLAN ETMEK ÇOK GÜZEL BİR ŞEY AMA…”
-Yıllardır süren çatışmalı ortamın kadın mücadelesini nasıl etkiledi? Özelde Alevi kadınlar bu süreçte ne yaşadı?
Dünyadaki özgürlük mücadelelerine bakarsak eğer Kürt hareketini diğerlerinden ayıran en önemli özelliği bizim ‘eşitsizliğin anası’ olarak terimlediğimiz ve en nihayetinde bütün eşitsizliklerin üzerine kurulduğunu düşündüğümüz kadın-erkek eşitsizliği meselesi. Aslında en ana temelden başlayan, bunun üzerine yoğunlaşan bir hareketti. Dünya üzerinde en uzun mücadeleyi yürüttü. Kadınlar da bu mücadele içerisinde çok bedel ödeyen, emek veren hem de kendi özgün mücadelesini de erkek olmadan da dünyada bir kadının ne yapabileceğini kendi başına planladığı, bir akıl yaratabildiği için de bugüne kadar geldiğini ve bugün bu süreci konuşuyor olabildiğimizi düşünüyorum. Bunun Alevi kadınlar açısından önemi şu ki bir kadın örgütlenmesi meselesinde Kürt hareketinin kadın bakışı, kadın örgütlülüğü herkese güç veren bir yerde durdu.
Mesela Alevi toplumunun da çok eleştirdiği, sürekli erkeklerin başkan olma meselesi… Bu eleştiriler hem Kürt hareketinin hem Türkiye kadın hareketinin, bu ülkeye öğrettikleri diyelim. Ama ‘Alevi hareketinde buna ilişkin bir çıkış yaşandı mı?’ dersek maalesef o çıkışı yakalayamadık. İşte eş başkanlık meselesini bile HDP politikasıymış gibi görüp yanaşmakta, uzak durmakta kararlı durdular.
Eşit başkanlık ilan etmek çok güzel ama ilanı kolay, inşası çok zor bir şey. İnşa konusunda Alevi hareketinde şöyle bir duygu mevcut; ‘hakkınızı verdik ya daha ne istiyorsunuz?’. Türkiye hareketi açısından ise şu bir kazanımdır; meclis örgütlenmesi esas alındı. Meclis elbette ki Alevilerin aslında en iyi bildiği örgütlenme modeli. İnancın kendisine tarif ettiği şey şu; Meclis olmak, birlikte konuşmak, birlikte karar vermek meselesidir. Ama kadın meclisinin varlığı da Alevi hareketinin demokratikleşmesi konusunda yeterince etkide bulunamadı. İlan etmek, adını koymak elbette ki yeterli çabalar değil. Bunun öyle bir zemini olmalı ki Alevi hareketinde kadınların da en nihayetinde oraların politikalarına, işleyişlerine, şekillenişlerine, mekanlarına etki edebilir bir noktaya gelebilmesi gerekiyor. Biz henüz o etkiden bahsedemiyoruz ama geçirdiğimiz 10 yıl içerisindeki Türkiye’nin kaoslu hali, AKP iktidarının antidemokratik yapılanması, topluma her şeyi suç sayıp, ifadesiz bırakıp, kendinin de her türlü suçu işleme hakkı oluşturması tabii sadece Alevi hareketi değil, tüm demokratik hareketleri de etkileyen bir yerde oldu.
“DEVLETİN KÜÇÜLDÜĞÜ, TOPLUMUN BÜYÜDÜĞÜ BİR SÜREÇ”
-Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin kadınlara etkisi nasıl olacaktır? Alevi kadınlar bu sürece ne tür katkılar sağlayabilir, neler önerirsiniz?
Sürecin başarıya ulaşması uzun yıllar alacak bir şey. Başta bunu söylemek lazım. Hani barış deyince toplumda şöyle bir algı var ‘hadi bir an önce barıştık, oldu bitti’ meselesi değil. AKP gerçekten de toplumu çürütüyor. Bu tufana karşı bir Nuh’un gemisine ihtiyaç var! Aslında yeniden inşaya ihtiyaç var. Bu da ciddi anlamda zaman alacak bir şey. Kazanımlar meselesini de elbette ki toplumu şu olursa kazandı sayacağız; barış dediğimiz şey ayrı, demokratik toplum dediğimiz ayrı. Demokratik toplum inşa edilirse devletin küçüldüğü, toplumun büyüdüğü bir süreç olacak. Şu anda devlet, insanların yatak odasına kadar girmiş durumda. Bağını, bahçesini, zeytin ağacını, her şeyini kendi mülkü sayar durumda. Her şeyi belirlemek istiyor. Kaç çocuk yapacağımıza kadar karar almak istiyor ama bu alanda daralır, devlet, kendi alanına çekilir, toplum tam da toplumsallığıyla vicdanıyla, hayatı daha fazla yürütebilir ve toplumun kararlarını sadece uygulayıcı bir noktaya devlet düşerse, biz evet o zaman demokratik toplum meselesi inşa olmuş diyebiliriz.
AKP, 2013’te de açılımlar yaptı ve bu süreç içerisinde aynı zamanda İmralı’da Sayın Öcalan’la görüşüyordu. O dönem ‘Kürtlere ne hak verilecek, nasıl olacak, anadillerinde konuşabilecekler mi?’ gibi bir pazarlık meselesi vardı. Ama bu kez Kürt hareketi, Sayın Öcalan da bu durumu başka bir noktaya çekti. Yani devletin bize verdiği değil tam tersi bu devletin değişmesi üzerine bir model kurdu.
AKP yeniden Alevilerle ayrı, Romanlarla ayrı, şunlarla ayrı deyip toplumun hep birlikte demokratik mücadele vermesi yerine herkesin kendi derdine düşmesi ve herkesin AKP’nin kapısından hak dilendiği bir pozisyona çevirmeye çalışıyor. Hani duyduk Alevi hareketinden de çeşitli öneriler alıyor. Ama aynı zamanda kendisi bir Alevi açılımından bahsedip, Aleviler hakkında karar vermek istiyor. Karar verip ‘ibadethanenizi sayarım’ demek istiyor. Bunu yalnız Aleviler değil, hepimiz reddetmeliyiz. Çünkü artık bu devletin verdiğini, bir kaosta yeniden elimizden aldığı bir sistem olduğunu biliyoruz. Doğal olarak da al verin değil, birlikte demokratikleşebileceğimiz; zaten demokratik olunduğunda kimsenin hakkının yenmeyeceği, hiçbir şeyin inkar edilmeyeceği bir düzen kurmak durumundayız.
Ayrı ayrı masaları her kesim bence reddetmeli. Biz toplumuz, bütünüz. Mesele sadece Kürt’le barışmak değil. Hepimizle savaştı bu devlet, zeytin ağacına kadar. Yani savaş açmadığı hiçbir kesim kalmadı. Savaş dediğimiz şey de sadece elinde silah olma meselesi de değil. Bu kadar şiddet ortamının yeniden şiddetsiz bir yaşama dönüşebilmesi için demokratik bir cumhuriyete ihtiyaç var. Hepimizin tam da bu talep etrafında toparlanıp ortak mücadele etmemiz gerek.
“BARIŞI SÜREKLİ DİNAMİTLEYEN BİR AKP İLE KARŞI KARŞIYAYIZ”
-Alevi kadınlar bu sürece ne tür katkılar sağlayabilir? Neler önerirsiniz?
AKP hepimizi tedirgin ve kaygılı tutmak için her türlü politikayı işliyor. Çünkü barış, en çok AKP’nin işine gelmiyor. İktidarda kalmanın yönteminin kaos olduğunu düşünüyor. Ama aynı zamanda koşullar, onun bunu sürdürmesine de çok müsait değil. Hani o bahsettiğimiz ‘toplum barış istiyor ama AKP’ye güvenilmiyor’ meselesini sürekli körükleyen ve toplumu sürekli güvensiz bir yerde tutmak için tüm politikaların, yani barışı sürekli dinamitleyen bir AKP ile karşı karşıyayız. Barış, AKP’nin eline bırakılacak bir şey değil. AKP ile yapılan bir şey de değil. Barış, bir değişim, dönüşüm meselesi, birlikte yaşama kültürüdür ki buna en çok Alevilik davet eder. ‘Bir olun’ meselesi böyle bir şeydir. Karıncayla da birlikte yaşadığınızı, onun da yaşam hakkını; yani sadece insanın değil, doğadaki tüm canlıların da yaşam hakkını gözeterek birlikte yaşama kültürü meselesi Aleviliğin en büyük çağrısıdır.
Bizim en büyük temsillerimizden Hacı Bektaş’ın kucağındaki aslanla ceylandır. Aslan devlettir, ceylan halktır değil mi? Aslan avcıdır, ceylan avdır. Doğal olarak biz, toplum olarak kimsenin av, kimsenin avcı olmadığı bir toplum hayalidir. Barışı en iyi tarif edecek, dönemin en çok sözünü kuracak topluluk Alevilerdir. Sadece kadınlar değil, tüm Alevilere bugünlerde hünkarın kucağı olmak düşer. Ama buna ne kadar yakınız dersek, dediğim gibi o tedirgin halden çıkıp dönemin sözünü söylemek konusunda da eksiklikler var. Bu eksikliği Alevi toplumunda değil, Alevi örgütlülüğüne diyorum. Çünkü Türkiye’deki bütün demokrasi hareketlerinin en güçlü katılımcısı Aleviler oldu. Bu ülkede çok hakkımız var. Bu ülke demokratik olsun diye çok bedel ödedik. İşte silah yakma töreni olduğunda da başında bir Alevi kadın vardı. Aleviler her yerde çok güçlü duruyor ve mücadelenin neredeyse bel kemiği halindeler. Ama Alevi örgütlülüğü açısından şunu söylemek isterim. Bir Alevi olarak çok üzgünüm. Bu kadar hayatı değiştirecek olaylar gelişti ama Alevi hareketi o dönemde Alevilerin sözünü söylemek konusunda eksik kaldı. Benim söylemem kişisel bir şeydir ama örgütlü yapı söylerse evet ‘Aleviler de burada durdu’ diye tarihe not düşmek meselesidir.
Silah yakma töreni beni en heyecanlandıran gelişmelerden biriydi. Bu kadar büyük bir gelişme oluyor, 50 yıllık çatışma sonrası bir örgüt kendini feshediyor; bizim hep önerdiğimiz ‘silahsız, cana kıymayan, ne yaparsak sözle yapalım’ dediğimiz yer hayat buluyor ama buna ilişkin kayda geçen açıklamalar maalesef gelmedi.
Saraylar, saltanatlar bu coğrafyada çok yıkıldı. Bize karşı çok zalim iktidarlar oldu. Hepsi gitti. Biz kaldık. Niye? Hakikatten yana kalabildiğimiz için. Bu ülkede hiçbir katliama elimiz bulaşmadı. Doğal olarak da öyle bir yerde durduk ki ne iktidara baktık ne başka bir yere. Topluma baktık ve öyle hareket ettik. Şimdi de öyle günlerden geçiyoruz. Türkiye’de büyük bir değişim de olabilir. Ama masaları yıkıp kaosa çevirmek isteyenler de olabilir. Tam da ‘kaosa dönmesin, masalar yıkılmasın’ sözünün gücü çok daha fazla vücut bulsun diye çokça yapacakları ve bu konuda çok deneyimi olan bir topluluğuz. Bunu, tüm topluluklardan esirgememiz gerektiğini düşünüyorum. Çünkü mesele hepimizi bağlayan bir mesele.”
“27 ŞUBAT’TAN ÖNCE KADINLAR, BİR HAZIRLIK İÇERİSİNE GİRDİ”
-Mecliste çalışmaları devam eden komisyon, Alevi kadınlarını ne oranda temsil ediyor?
Aslında komisyonun ilk toplantısında dinleyeceği kesim Aleviler olmalıydı. Çünkü Kürtler ve Aleviler; yani gördükleri zulüm, ötekileştirme, nefret suçları meselesi açısından en önce dinlenmesi gereken kesimlerdi. Komisyon aslında ilk olarak ‘Kürtlerin beni temsil ediyor’ dediği kişiyle; Sayın Öcalan’la ve Alevi hareketiyle görüşmeliydi. Nüfus büyüklüğü, kapsayıcılık açısından Kürtler ve Aleviler ilk görüşülmesi gereken kesimlerdi.
Komisyonda kadın sayısı mesela çok az. Bunun önüne geçmek için daha bu komisyon kurulmadan Barış’a İhtiyacım Var İnisiyatifi kuruldu. Dışarıdan da nüksedebilir, değiştirebilirsiniz. Ama komisyon Alevi hareketini henüz dinlemedi. Bu çok geç kalınmış bir şey. Bu konu konuşulduğu andan itibaren 27 Şubat’tan önce kadınlar, bir hazırlık içerisine girdiler. Yani Türkiye bir sürece gidiyor ve ‘biz bunu nasıl karşılayacağız, ne söyleyeceğiz, neresinde duracağız’ diye anında bir toparlanma gerçekleşti. Mesela benzeri Alevi hareketinde de olmalıydı. Türkiye başka bir sürece gidiyor. Hani o çok kullanılan deyimle ‘Ortadoğu’da kartlar yeniden karılıyor ve biz Aleviler olarak nerede duracağız?’ diye bir araya gelmeli ve mutlaka bir çalıştay yapmalıydı. Hala süreç yürüyor.
Saray habire ‘Aleviler gelin, size bir açılım yapacağım’ diyor. Komisyona gidilmesini desteklerim ama Alevilerin saraya gitmesinden çok rahatsız olurum. Meclis, bizim esas alabileceğimiz bir yerdir. Yani meclisle başladı bizim sorunlarımız. Bu meclis, yanlış anayasa yaptığı için biz 100 yıldır yok sayıldık.
PİRHA – Ana Narin Gülçiçeği, Barış ve Demokratik Toplum Sürecine ilişkin başta Alevi kadınlar olmak üzere tüm kadınların duyarlı olması gerektiğini söyledi. “Madem silahlar bırakıldı, neden barış olmasın? Neden bu savaşlar devam etsin?” diye soran Ana Narin Gülçiçeği, “Bir daha acı görmemek en büyük dileğimiz olur. Savaşın olmaması, insanların özgürce inancını yaşaması en büyük kazanç olur” dedi.
Babamansur Ocağı evladı Narin Gülçiçeği ile kadınların Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne etkisini konuştuk. Bölgedeki ekonomik olumsuzluklar sebebiyle ailesinin1970’li yıllarda Dersim’den İstanbul’a göç ettiğini anlatan Ana Narin Gülçiçeği, şu anda Almanya’da yaşamını sürdürmekte. Kadın olmanın, hele hele Kürt Alevi bir kadın olmanın çok yönlü zorlukları olduğunu anlatan Ana Narin Gülçiçeği sorularımızı cevapladı.
“BÜTÜN KADINLARIMIZIN DUYARLI OLMASI GEREKİR”
PİRHA- Savaşın etkisinin kadına yansıması nedir?
Ana Narin Gülçiçeği: Öncelikle, barışın olması tabii ki çok doğal bir istektir. Yani her canın özgür olması gerekir. İnsanın, özgürce inancını, kültürünü yaşamak bambaşkadır tabii ki. Ama bu konuda mevcut hükümetin ne kadar samimi olduklarına kanaat getiremiyorum. Ben bir ana olarak gerçekten fazla inandırıcı bulmuyorum. Ama bir Alevi kadını olarak tabii ki barıştan yana olduğumu söylemek isterim. Elbetteki yıllardan beri bedeller ödendi, analar ağladı. Yani örnekleri çok var; mesela Cumartesi Anneleri diyelim. Hiç susmadılar. Ana yüreği başkadır. Ana barıştır, ana sevgidir, ana candır, ana kardeştir. Her alanda anne yüreği bambaşkadır. Biz Alevi kadınları olarak zaten inançsal boyutta da insanı ‘can’ olarak görürüz. Onun için bir ağaç da olsa, bir kuş da olsa; ‘börtü böceğin de hakkı’ diyoruz ya işte her şeyin bir hakkı vardır. Yani burada insanların özgürce yaşayabilmesi için bütün kadınlarımızın, analarımızın bu konuda duyarlı olması gerekiyor.
Şu anda zor süreçlerden geçiyoruz. Bu politik bir süreç. Barış süreci gerçekleşiyor mu gerçekleşmiyor mu bilinmez ama sonuçta bizler ana olarak, kadın olarak bu inancımızı, birliğimizi, dirliğimizi hiç bir zaman elden bırakmayalım. Hiçbir ananın yüreği artık yanmasın. Yeter diyoruz! Dünyanın hiçbir yerinde savaş istemiyoruz.
“KÜRT VE ALEVİ KADINLARI MÜCADELESİNİ HİÇBİR ZAMAN BIRAKMADI”
-Yıllardır süren çatışmalı ortam kadın mücadelesini nasıl etkiledi? Özelde Alevi kadınlar bu süreçte ne yaşadı?
Narin Gülçiçeği: Alevi kadınlarının yaşadığı; o anaların, kızlarımızın, gençlerimizin çığlıkları, mücadelesi hala kulaklarımızda çınlıyor. Yani büyük bir mücadele verdiler. Gerçekten Kürt ve Alevi kadınlarının dünyada ses getiren, en büyük mücadeleyi vererek ve bütün engellere rağmen hep ön sıralarda saf tuttular. Kürt ve Alevi kadınlarını yürekten kutluyorum. Çok cesurdular ve mücadelesini hiçbir zaman bırakmadılar. Yürekleri sızlaya sızlaya, acıya acıya ama her şeye rağmen ‘Demokrasi, birlik, yaşam’ dediler ve bu yaşama mücadelesini devam ettirdiler. Alevi kadınlar, her alanda bedeller ödedi. Alevi olmak, Alevi kadını olmak çok zor. Sadece siyasi yönüyle değil, her yönüyle zor. Alevi olarak inançlarımızı yaşamamıza izin vermediler. Jar û diyarlarımızı, köylerimizi terk ettik. Aleviler, bütün o göçlere rağmen gene de kendi kültürünü, inancını yaşatmaya çalıştı.
Alevi kadını hiç özgür değil. Mesela çocuklarını okula gönderdiği zaman kadınlar rahat değiller. Çünkü her an o acıyı yaşıyor ve ‘Acaba çocuğuma okulda ne dediler? Kürt müsün, Alevi misin, dinsiz misin?’ diye sordular mı düşüncesine giriyor. Çocuklarımızı o kadar zor duruma düşürdüler ki ister istemez çoğu anneler acı duyarak kendini inkar etti. Bazı analarımız da inkar etti.
Barışın, bizim için çok kıymetli ve değerli olduğunu söylemek istiyorum. Bütün analar, bütün demokrat toplum, bütün acı çeken canlarımız duyarlı olsun ve bu davamıza sahip çıkalım. Bizler sadece şimdi değil, daha dün Sivas’ta, Maraş’ta, Çorum’da yapılan katliamları yaşadık. Sırf Alevi olduğumuz için yakıldık, katledildik. O katliamların devamı Suruç’ta, Roboski’den geldi. Yani dünyanın neresinde yaşanırsa yaşansın bu acıları Alevi kadını hep hissetti.
“İNSANLARIN İNANCINI YAŞAYABİLMESİ EN BÜYÜK KAZANÇ OLUR”
-Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin kadınlara etkisi nasıl olacaktır?
Narin Gülçiçeği: Tüm kadınların, her dönem, her alanda, her inançta ikinci planda olduğunu biliyoruz. Kadın hep ezilmiştir. Bu sürecin kazanımı ise şöyle olur; bir daha acı görmemek en büyük dileğimiz olur. Savaş olmaması, insanların özgürce inancını yaşaması en büyük kazanç olur. Ama kadın konusuna gelirsek, her ne kadar ‘demokrat, aydın, eşitlikçi’ desek de ‘Ama sen kadınsın’ diyebilen bir topluluk hep var. Çünkü bin yıllık erkek egemen bir toplumdan gelmişiz. Kadınları ötekileştirip, kadının özgürlüğünü kısıtlayıp, bir de yani yaşadığı ortam, ülke de etkendir. Ama barış sürecinin katkısı kesinlikle analarımıza yansır ve anneler rahatlar.
“İNSANLAR NİYE SUSKUN, ŞAŞKINIM”
-Alevi kadınlar bu sürece ne tür katkılar sağlayabilir, neler önerirsiniz?
Narin Gülçiçeği: Sadece Alevi kadınlara değil, tüm kadınlara çağrım var. Örneğin şu anda hapishanelerde yaşayan insanlarımız var. Süreleri bitmiş ama hala hapiste olanlar var. Hala açlık grevinde olanlar var. Haksız yere oralarda yatan bir sürü demokrat insanımız var. Yani desteğimiz şöyle olmalı; tabii ki birlik içerisinde hareket edilmeli. Hani bizler diyoruz ya ‘kul dara düşmeyince Hızır yetişmez’; darda olan herkese katkı sunalım. Elimizden geldiği kadar eylemlere katılalım, hapishanedeki canlara elimizi uzatalım, seslerine ses olalım. Kadının sesi olalım. Bütün darda olanın sesi olalım. Hızır olalım herkese. Tüm Alevi, Kürt kadınları da dahil hepsinin el atması gerekiyor. Ne gerekiyorsa onu yapmamız gerekiyor. Madem silahlar bırakıldı, neden barış olmasın? Neden bu savaşlar devam etsin? Dünyanın her yerinde savaşlar, ırkçılık çoğalıyor. Buna karşı durmak lazım.
“JAR Û DİYARLARIMIZA SAHİP ÇIKARAK VAR OLACAĞIZ”
-Yeni süreçle birlikte Alevi sorunu da gündeme gelmekte. Ancak demokratik Alevi kurumları, iktidar tarafından kenarda bırakılıyor. Alevi sorununun çözümü konusunda nasıl bir politika yürütülmeli?
Kısa süre öncesinde de yaşadık; Munzur Gözeleri’nde, kutsal topraklarımızda kendi kutsalımızı, inancımızı yaşayamıyoruz. İnancımıza, kültürümüze gerçekten sahip çıkmalıyız. O jar û diyarlarımızı ziyaret etmemiz gerekiyor. Yani Munzur Gözelerinde mescitin kurulması ardından demokratik topluluklar, eylemler başlattı, bizler de oradaydık. İnancımıza, çocuklarımıza, kültürümüze dokunmasınlar. Çeksinler ellerini inancımızdan! Bırakın yaşayalım! İnanç merkezlerimiz hala tanınmıyor. Cemevlerini Kültür Bakanlığı’na bağladılar, şimdi bizim inancımızla Kültür Bakanlığı’nın ne alakası var? Bizler jar û diyarlarımızda o kutsal topraklarımızı ziyaret edip niyaz olmak istiyoruz. Nasıl ki Müslümanlar Hacca gidip Müslümanlığını, itikatını orada devam ediyorlarsa biz de kutsal topraklarımızda yaşamak istiyoruz. Dokunmasınlar artık, çeksinler ellerini. Yani sadece bir cemevi başkanlığı kurmakla ya da devletin, cemevlerinin su-elektrik parasını ödemekle inanç yürümez. Aleviliğin içini boşaltıp, yok sayarak bize hiçbir hak vermiyorlar. Biz bu konuda davacıyız. Davamızı nasıl ki analarımız, pirlerimiz, mürşitlerimiz 1500 yıldır bugüne kadar lokmasıyla, kurbanıyla, hizmetiyle, pir talip ilişkisiyle getirip o mirası bize teslim ettiler ve biz o mirası devam etmek istiyoruz. Yani hakkımızı istiyoruz. Bu haklarımıza sahip çıkalım diyorum. Bütün Alevi toplumu lütfen duyarlı olsun.
Kimsenin ne arka kapısıyız, ne ön kapısıyız. Bizler Alevi toplumu olarak Reya Heq dediğimiz bu kutsal topraklarımıza sahip çıkmalıyız. İnancımızı Kültür Bakanlığı’na bağlayıp, sonrasında ‘Alevilere cemevi verdik, yardım ettik’… Yok böyle bir şey. Lütfen bu devletin oyununa gelmeyelim. Bu konuda çok içimiz sızlıyor. Dilimizi, kültürümüzü yasak ettiler. Her kuş kendi yuvasında öter, her ağaç kendi kökünde yeşerir. Biz de kendi inancımızla var olacağız. Kültürümüze, jar û diyarlarımıza sahip çıkarak var olacağız.
PİRHA-DEM Parti Halklar ve İnançlar Komisyonu Eş Sözcüsü Yüksel Mutlu ile ile kadınların Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne etkisini konuştuk.Türkiye Cumhuriyetinin demokratikleşmesi için kadınların büyük bir mücadele verdiğinin altını çizen Yüksel Mutlu,Alevi kadınların Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne çok güçlü bir şekilde destek olması çağrısında bulundu.
27 Şubat’ta Abdullah Öcalan tarafından yapılan Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı, “40 yıllık çatışmanın sonlanma fırsatı” olarak yorumlandı. PKK’nin kendini feshedip, silahlarını yakması ardından ülke siyasetinde de yeni bir aşamaya geçildi denilebilir.
Yeni süreçle birlikte farklı kesimler de demokrasi taleplerini dile getirerek Mecliste kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’na önerilerini sundu. Ancak söz konusu komisyonda henüz dinlenmeyen bir kesim var ki o da kadınlar oldu.
Çatışmalı süreçle birlikte kültürel kimliklerin yanı sıra inanç kimliklerinin de yasaklanması, özelde Alevi kadınlar için daha zorlu bir dönem oldu. Kadın kimliğinin de yüküyle ağır bir dönem geçiren Alevi kadınlar, geçmişte yaşadıkları mağduriyetler ve bugüne dair önerilerini dinledik.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Halklar ve İnançlar Komisyonu Eş Sözcüsü Yüksel Mutlu ile ile kadınların Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne etkisini konuştuk.
“SAVAŞLARIN BİRİNCİ DERECEDE MAĞDURLARI KADINLARDIR”
PİRHA: Savaşın etkisinin kadına yansıması nedir?
YÜKSEL MUTLU: Bütün dünyada savaşların birinci derecede mağdurları kadınlardır. Bu tabii çeşitli şekillerde uygulanıyor. Kadınlar savaş dönemlerinde erkek ve devlet şiddetini daha da ağır yaşıyor. Düşman güçleri, kadını vatan toprağı olarak görüp, kadına yönelik saldırılarını daha da derinleştirir. Bunun birçok örneği var. Dünyada savaşların sonunda ortaya çıkan durum kadına yönelik şiddetin daha da ağırlaştığıdır. Kadına yönelik hem aile içi şiddet, hem devlet şiddeti hem de erkek şiddeti söz konusu. Yani hayatın her yerinde savaş zamanında kadınlar ve çocuklar en dezavantajlı gruplardır. Kadın bedeni üzerinden sürdürülen savaş olduğu için kadınlar savaşın mağdurlarıdır.
“KÜRT KADIN HAREKETİ BÜYÜK BİR MÜCADELE GELİŞTİRMİŞTİR”
-Yıllardır süren çatışmalı ortamın kadın mücadelesini nasıl etkiledi? Özelde Alevi kadınlar özelde bu süreçte ne yaşadı?
Yıllarca bir çatışmalı süreç yaşadık ve bu çatışmalı süreçten kadınlar en negatif etkilenen grupların başında geliyor. Bununla birlikte etnik kimliğinden ya da inancından dolayı ayrımcılığa uğrayan kadınlar bir araya gelmeyi başardılar. Çünkü bu topraklarda kadın olmanın bir mücadele biçimi ve bir direniş geleneği var. Kürt sorununu tartışırken kadını da görmek zorundasınız çünkü Kürt kadını da vardır. Alevi kadını var ama siz Aleviyi eşit yurttaş olarak görmezseniz sorunlar çözülmez.
Alevi ve Kürt kadınların savaş öncesinde kültürü, geleneği ve direniş kültürü vardı. Örneğin; Dersim’de ve Koçgiri’de birçok kadın önder var. Seyit Rıza’nın eşi Bese ve Alişer’in eşi Zarife buna örnektir. Dersim ve Koçgiri’deki direniş hem Kürtlük hem kadınlık mücadelesidir. Dolayısıyla savaş bir yandan da kadınların özgün örgütlenmesine neden olmuştur. Bu bakımdan Kürt kadın hareketi büyük bir mücadele geliştirmiştir. Bunun bedellerini de ağır bir şekilde ödemiştir ama bu bedelle birlikte de büyük bir direniş geleneği de geliştirmiştir. Hem kendi örgütlüklerini yaratmış hem de Orta Doğu’daki diğer örgütlenen kadın yapılarıyla bir ağ kurmuştur. Savaşa, cinsiyetçiliğe ve dinciliğe karşı hem Alevi kadınları hem de Kürt kadınları bu mücadeleyi yürütmüştür. Ama itiraf etmek gerekir ki ağırlıklı olarak Kürt kadınlarının verdiği mücadele Alevi kadınların mücadelesine de feyz olmuştur ve Kürt-Alevi kadınlar da bugün mücadelelerine sahip çıkıyorlar.
Kürt kadın hareketi ‘Jin Jiyan Azadi’ felsefesi ile birlikte Ortadoğu’da erkek ve devlet şiddetiyle mücadele etti. Ama Alevi kadınları buna çok sonradan dahil oldular. Bu bakımdan Alevi kadınlar bu mücadelenin özneleri olarak şu an önemli bir yerde mücadelelerini yürütüyorlar.
“ULUS DEVLET ÇÖZÜM DEĞİLDİR ANCAK DEMOKRATİK CUMHURİYET BİR ÇÖZÜMDÜR”
-Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin kadınlara etkisi nasıl olacaktır? Alevi kadınlar bu sürece ne tür katkılar sağlayabilir, neler önerirsiniz?
27 Şubat’ta Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu ilan edildikten sonra Türkiye Cumhuriyetinin demokratikleşmesi için kadınların büyük bir mücadele vermesi gerekiyor. Şimdi bu çağrıya dair birçok kesimle görüşme yapıyoruz. Bunun yürüyebilmesi için herkesin el ele vermesi gerekiyor. Çünkü bu toplumsallaşmazsa bu süreci yürütemeyiz. Bu süreci sadece TBMM’de kurulan bir komisyona havale etmek haksızlık olur. Çünkü 102 yıllık bir mesele ve biz bu mücadelenin önemli bir yerindeyiz. Bir imkan var elimizde ve bu imkan bir demokrasi, eşitlik imkanı doğurabilir. Komisyonun kurulması önemlidir ama bütün mesele komisyonun kurulmasında değil ya da sadece Sayın Öcalan’a, DEM Parti’ye bırakılacak bir mesele değil. Bunun bütün toplum tarafından sahiplenilmesi gerekiyor. Bunun uğruna mücadele edilmesi gerekiyor.
Alevilere ve Kürtlere ayrımcı politikalar birbirinin benzeri. Bir tarafın inancını kabul etmiyorsunuz diğer tarafın da etnik kökenini kabul etmiyorsunuz. ‘Kürt yoktur, Alevi yoktur’ dediğinizde Kürt kadın da Alevi kadın da yoktur demek istiyorsunuz ve bu sonuç aslında hepimize bir yol gösteriyor. Bu da aslında ‘Alevi de Kürt de vardır’ diyen bir mücadele. 102 yılın sonunda Lozan’dan itibaren bugüne kadar tekçi politikaları ve ulus devlet zihniyeti ile sorun çözülemediği görüldü. Tüm kesimlerin şunu bilmesi lazım ulus devlet çözüm değil ancak demokratik cumhuriyet bir çözümdür. Çoğulculuk iyidir, tekçilikle bir sorun çözülemiyor.
Alevi kadınların Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’na çok güçlü bir şekilde destek olması gerekiyor. Çünkü bu hepimizin kurtuluşu demek. Sadece Kürt’ün kurtulduğu, Alevinin köleleştiği bir şey demiyor Sayın Öcalan’ın manifestosu. Bütün bu farklılıkların bir arada eşitçe bir arada yaşamını savunan bir şey. Kuşkusuz bir anda bir eşitlik olmayabilir. Siz bunun mücadelesini verirseniz ilerlersiniz.
Önemli bir süreç ve toplumsallaşabilmesi için herkesin bir şekilde el atması gerekiyor. Alevilikte 72 millete aynı nazarda bakmak şiarı var. Bu şiar aslında bize herkesi kendi inancıyla, kendi farklılığıyla, kendi özgün haliyle kabul etmeyi gerektiriyor. Alevi kadınlar da bu inanca sahip ve ben Alevi kadınların artık cemevlerinin mutfaklarında değil dışarı çıkan, mücadele eden, hakkını savunan, erkek egemen şiddetle mücadele eden, demokrasiyi isteyen, aynı zamanda bu uğurda mücadele eden kadınlar olması gerekiyor.
Çünkü Aleviler de çok ciddi bir asimilasyonla karşı karşıyalar. O asimilasyon politikaları bazen fiziksel soykırımlarla, bazen ise kültürel soykırımlarla devam ediyor. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı Alevi inancını asimile edip, tekleştirmeye çalışıyor. Alevilik kadınların sahip çıkıp, diğer kuşaklara aktardığı bir inanç. O yüzden de Aleviliğe en çok kadınların sahip çıkması gereken bir inanç. Sayın Öcalan’ın paradigmasında tüm farklılıkların kendi özgünlükleriyle inançlarını yürütmesi ve Alevi kadınların destek vermesi için birçok sebep var. Herkes bir candır diyorsak hakikaten bu canları eşitlemek lazım. Çünkü Alevi kadınlar, bir yandan da eşit olmayan bir can meselesi ile mücadele ediyor.
PİRHA- Gazeteci Esra Çiftçi ile kadınların Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne etkisini konuştuk. Esra Çiftçi, Alevi kadınların çok katmanlı dışlanmaya maruz kaldığını ve barışın gerçek taşıyıcılarından biri olduklarını söyledi. Çiftçi, “Alevi kadınların hafızası ve sözü bu sürecin asli unsuru olmalı” dedi.
Türkiye’de yeniden konuşulmaya başlanan Barış ve Demokratik Toplum Süreci, yalnızca siyasal değil, toplumsal bir dönüşümü de beraberinde getirme potansiyeli taşıyor. Bu süreç, özellikle yıllardır savaşın görünmeyen yükünü taşıyan kadınlar ve inançlarından ötürü dışlanan Alevi kadınlar için hayati bir öneme sahip.
Gazeteci Esra Çiftçi ile kadınların Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne etkisini konuştuk. Kadınların sadece mağdur değil, aynı zamanda özne olduğunu hatırlatan Çiftçi, barışın gerçek öznesi olacak kadın seslerinin masada yer almadığını vurguladı.
“SAVAŞ SADECE CEPHEDE YAŞANMIYOR”
Savaşın en ağır yükünün sessizce kadınların sırtına bindiğini söyleyen Esra Çiftçi, çatışmalı süreçlerin etkilerinin yalnızca cepheyle sınırlı kalmadığını ifade etti. Kadınların, savaşın gölgesinde güvenlikten çok daha fazlasını talep ettiğini belirten Çiftçi, “Silahlar sustuğunda dahi aslında o travma devam ediyor. Çünkü savaş yalnızca cephede yaşanmıyor. Evin içinde, göç yollarında, kullanılan kız çocuklarında, kimliğini gizlemek zorunda kalan annelerde yaşanıyor. Kadınlar sadece güvenliğe değil, özgürlüğe, görünürlüğe de önem veriyor. Ve söz hakkına tabii ki ihtiyaç duyuyorlar. Ama savaş ortamlarında ne yazık ki bu çok az konuşulan bir şey oluyor” diye konuştu.
Çiftçi, sürecin yalnızca silahların bırakılmasına indirgenmemesi gerektiğini vurgulayarak, “Gerçek bir barış silahların susması anlamına gelmiyor. Eğer barışta toplumsal bir dönüşüm hedeflenmiyorsa, onun adı barış değil, suskunluk olur. Kadınlar bu süreçlerin en çok etkilenen ama en az dahil edilen kesimleridir. Barışın özneleri de taşıyıcıları da kadınlardır” dedi.
“ALEVİ KADINLAR ÇOK KATMANLI BİR DIŞLANMA YAŞIYOR”
Çatışma süreçlerinin Alevi kadınlar için daha da derin bir dışlanma yarattığına dikkat çeken Çiftçi, hem kadın kimliğinden hem de inanç kimliğinden dolayı iki kat baskıya maruz kalındığını dile getirdi:
“Alevi kadınlar bu süreçte çok daha fazla katmanlı yaşıyor bu durumu. Bir kadın kimliğinden dolayı, ikincisi de inanç kimliğinden dolayı bunu yaşıyorlar. Göç eden Alevi kadınlar inançlarını hep gizlemek ve bastırmak zorunda kalmış. Bu sadece mezhepsel bir durum değil; sosyal dışlanma, mahallede damgalanma, iş ve eğitim alanlarından uzak tutulma gibi çok boyutlu sorunlarla karşı karşıya kaldılar. Alevi kadınlar konuştuğunda ya anlaşılmaktan korkuyorlar ya da susmak zorunda bırakılıyorlar. Ama son yıllarda bu görünmezlik kırılmaya başladı. Kadınlar artık sadece evde değil, sokakta, derneklerde, meclislerde söz almak istiyor ve bu söz alma hali artık bir direnişten örgütlü bir dönüşüme geçiyor.”
“KOMİSYONDA KADIN TEMSİLİYETİ EKSİK”
Alevi kadınların bu sürece katkısının yalnızca duygu üzerinden değil, hafıza, adalet ve vicdan üzerinden şekillendiğini söyleyen Çiftçi şöyle devam etti:
“Kadınların barış süreçlerinde taşıyacağı ya da aktaracağı tek şey duygu değil. Adalet ve vicdan duygusu da buna eşlik ediyor. Kadınlar bu ülkenin başlıca öznesidir ama geçmişte olduğu gibi barış süreçlerinde çok görmezden gelindiler. Bugün mecliste kurulan komisyon çok önemli ama bir kadın olarak söylüyorum; orada kadın temsiliyetinin olmaması büyük bir eksiklik. Alevileri temsilen de sadece tek bir erkek vekili orada. Kadınların ve Alevi kadınların olmadığı bir masa her zaman eksiktir. O masadan çıkacak kararlar kadınları kapsamaz. Yalnızca birtakım yerlerde temsil olarak değil, içerik de üretmeleri gerekiyor o kadınların. Analar, pirler, dedeler arasında kadınların da eşit temsiliyette olması şart. Yerelde kurulacak komisyonlarda, inanç temelli, dil temelli, eğitim temelli alanlarda kadın hareketiyle ortaklık kurularak aktif olmaları gerektiğine inanıyorum.”
PİRHA- DAD Kadın Sekreteri Nadide Yallı ile kadınların Barış Süreci’ne etkisini konuştuk. Kadınların savaş sürecinden çok etkilendiklerini, Alevi kadınların ise savaşlarda iki kere mağduriyet yaşadığını ifade eden DAD Kadın Sekreteri Nadide Yallı, “Barış sürecini özellikle kadınların sahiplenmesi gerekiyor. Bütün kadınlara sesleniyorum biz birlikte olursak yaşanan süreci barışa götürebiliriz. Dolayısıyla bu süreci özellikle Alevi kadınlar olarak sahiplenmeye davet ediyorum” dedi.
27 Şubat’ta Abdullah Öcalan tarafından yapılan Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı, “40 yıllık çatışmanın sonlanma fırsatı” olarak yorumlandı. PKK’nin kendini feshedip, silahlarını yakması ardından ülke siyasetinde de yeni bir aşamaya geçildi denilebilir.
Yeni süreçle birlikte farklı kesimler de demokrasi taleplerini dile getirerek Mecliste kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’na önerilerini sundu. Ancak söz konusu komisyonda henüz dinlenmeyen bir kesim var ki o da kadınlar oldu.
Çatışmalı süreçle birlikte kültürel kimliklerin yanı sıra inanç kimliklerinin de yasaklanması, özelde Alevi kadınlar için daha zorlu bir dönem oldu. Kadın kimliğinin de yüküyle ağır bir dönem geçiren Alevi kadınlar, geçmişte yaşadıkları mağduriyetler ve bugüne dair önerilerini dinledik.
Demokratik Alevi Dernekleri Genel Merkez (DAD) Kadın Sekreteri Nadide Yallı ile kadınların Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne etkisini konuştuk.
“SAVAŞIN EN MAĞDURLARI KADINLAR VE ÇOCUKLARDIR”
PİRHA: Savaşın etkisinin kadına yansıması nedir?
NADİDE YALLI: Savaşın sadece kadınlar üzerinde değil, tüm dünya üzerinde çok büyük bir etkisi vardır. Ama tabii savaşın en mağdurları kadınlar ve çocuklardır. Kadınlar niye mağdur oluyor? Eşlerini, çocuklarını, akrabalarını kaybediyorlar ve tekrar yaşama dönmek kadınlar için çok zor bir süreç oluyor. Kadınlar her gün ağlayarak, hatırlayarak ve parçalanarak duygusal olarak bakıyor. Tabi bir de kadınlar aynı zamanda ekonomik olarak çok büyük sıkıntılar yaşıyor ve bütün sorumluluk sizin üzerinize düşüyor. Kadınlar o zor koşullarda tek başına ayakta kalmak zorunda kalıyor.
Dolayısıyla kadınlar savaşın en derin mağdurlarıdır. Savaşın kadınlar üzerinde çok büyük etkileri vardır. Çünkü kadınlarda yarattığı travmalar çok farklıdır. Evladını kaybeden bir anne, evlatlarını korumaya çalışan bir anne, kardeşlerini korumaya çalışan bir kadın, kocasını korumaya çalışan bir kadın, ailesini korumaya çalışan bir kadın. Bu durumu en yakınımızda Gazze’de yaşanan savaş sürecinde kadınların yaşadıklarında çok rahat görebildik. Kadınların feryatları bize her şeyi gösterdi savaşın hiçbir şekilde mantığı yoktur.
“ALEVİ KADINLAR OLARAK İKİ DEFA MAĞDURİYET YAŞIYORUZ”
-Yıllardır süren çatışmalı ortamın kadın mücadelesini nasıl etkiledi? Alevi kadınlar özelde bu süreçte ne yaşadı?
Kadınlar, savaş sürecinden çok etkilendiler. Ama biz Alevi kadınlar olarak iki kere mağduriyet yaşıyoruz. Yaşadığımız coğrafyada hem Alevi olmaktan dolayı hem de kadın olmamızdan dolayı ayrımcılık yaşıyoruz. Alevi kadınlara yönelik bakış açıları ve Alevi kadınların bedenleri üzerine yapılan saldırılardan dolayı çok ağır süreçler yaşadık. Ötekileştirilen kadınlar bedensel, psikolojik ve ekonomik olarak savaştan çok etkilendiler. Özellikle Alevi kadınlar bu ayrımcılığı had safhada yaşadılar. Acı boyutuyla baktığım zaman da en çok yine biz Alevi kadınları ağladık. Çünkü özellikle kendi coğrafyam üzerinden baktığım zaman her gün bir ölüm haberinin gelmesinden dolayı acılarımız bitmedi. Birisinin cenazesine katıldığınızda en çok kadınların feryatlarını duyarsınız. Evladının, eşinin veya akrabasının acısını duymak kadınlar için hayatı bitiriyor.
-Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin kadınlara etkisi nasıl olacaktır? Alevi kadınlar bu sürece ne tür katkılar sağlayabilir, neler önerirsiniz?
Barış sürecini özellikle kadınların sahiplenmesi gerekiyor. Şu anda Alevi kadınların hepsi barış sürecini sahipleniyor ve bu sürecin bir parçası olmak istiyorlar. Çünkü kadınlar savaşın bitip barışın gelmesini istiyor. Artık huzur ve insanca bir yaşam istiyoruz. Alevi kadınlar, barış sürecini desteklemek için söz söyleme haklarının olmasını istiyor. Bütün kadınlara sesleniyorum biz birlikte olursak yaşanan süreci barışa götürebiliriz. Dolayısıyla bu süreci özellikle Alevi kadınlar olarak sahiplenmeye davet ediyorum.
PİRHA- Araştırmacı Yüksel Genç ile kadınların Barış Süreci’ne etkisini konuştuk. Kadının bir özgürleşme stratejisi olarak barış ve demokratik toplumsal inşa sürecini yürütmesini bir zaruret olarak gördüğünün altını çizen Yüksel Genç, “Tam da bu noktada Alevi kadınların Suriye’de HTŞ iktidarına bağlı güçlerin yarattığı o vahşi katliamın bir benzerini yaşamak istemiyor iseler, çok hızlı bir biçimde demokratik toplum inşasının kurucu bir unsuru olarak kendilerini örgütlemek, barışı ve ortaya çıkan bu yeni yaşam tahayyülünü sahiplenmek gibi bir sorumluluk ve hakkı buluyor” dedi.
27 Şubat’ta Abdullah Öcalan tarafından yapılan Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı, “40 yıllık çatışmanın sonlanma fırsatı” olarak yorumlandı. PKK’nin kendini feshedip, silahlarını yakması ardından ülke siyasetinde de yeni bir aşamaya geçildi denilebilir.
Yeni süreçle birlikte farklı kesimler de demokrasi taleplerini dile getirerek Mecliste kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’na önerilerini sundu. Ancak söz konusu komisyonda henüz dinlenmeyen bir kesim var ki o da kadınlar oldu.
Çatışmalı süreçle birlikte kültürel kimliklerin yanı sıra inanç kimliklerinin de yasaklanması, özelde Alevi kadınlar için daha zorlu bir dönem oldu. Kadın kimliğinin de yüküyle ağır bir dönem geçiren Alevi kadınlar, geçmişte yaşadıkları mağduriyetler ve bugüne dair önerilerini dinledik.
Araştırmacı Yüksel Genç ile kadınların Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne etkisini konuştuk.
“KADINLARIN MÜCADELESİ ÖZ SAVUNMAYLA ŞEKİLLENİYOR”
PİRHA: Savaşın etkisinin kadına yansıması nedir?
Yüksel GENÇ: Savaşlar, militar erkek karakterinin en şiddetli yansımalarından biri aslına bakarsanız. Erkek erkek dünyasının kendi içindeki hegemonya güç yarıştırmaları ve kaynak gaspları iktidar heveslerinin bir sonucu olarak ortaya çıkan bu şiddet dalgasının kuşkusuz en önemli hedef ve mağdurlarından birinin kadınlar, çocuklar ve doğanın kendisi olması anlaşılabilir. Çünkü o iktidar ve hegemonya ilişkisi dışında kalan kadınlar, çocuklar ve doğa bu savaşın ne yazık ki en fazla kendisine ait olmayan savaşın en fazla etkileneni durumunda oluyor.
Nihayetinde savaşlar egemen erkek dünyasının ortaya çıkardığı süreçler olmakla birlikte kadınların daha çok mağdur olmak, eril şiddetin, savaş şiddetinin hem fiziksel, hem ruhsal olarak etkileneni olmak gibi bir durum yaşar iken ve savaşların sonunda kim kazanırsa kazansın aslında günün sonunda kaybeden kadınların bedensel, ruhsal, duygusal, düşünsel hakikatleri oluyorken son yıllarda yaşanılan savaşlar karşısında meşru savunma hattını güçlendirmeye çalışan savaş ve şiddetin edilgen bir mağduriyeti değil de ona karşı konumlanmaya çalışan, kendisini mağdur olmaktan çıkarıp öz savunma gücünü bu anlamda aslında kurgulayabilen kadın aktörler, kadın yaklaşımlarıyla da karşılaşıyoruz.
Belki de savaşın kadın üzerindeki etkilerinin ortaya çıkaracağı en anlamlı sonuçlardan birinin de kadının öz savunma ve aslında giderek kendisinin de var olduğu, özne olduğu bir yaşamı inşa etme sürecinin öznesi olarak konumlandırma biçimi bu konudaki arayışlarıdır. Kürt meselesi ve Kürdistan üzerinden yürüyen savaş bununla ilgili çok tipik bir örnek aslına bakarsanız.
Kadının savaşın edilgen ve mağdur ama aynı zamanda savaşın birer yönelim aracı haline getirilmesine karşı durarak kadının etkin olduğu bir tür hak talebi alanı kurmasına da vesile oluyor. Bu anlamıyla aslında savaşların kadın üzerindeki etkisini salt mağduriyetler üzerinden artık kurmak anlamlı olmayabilir. Savaşlar elbette altını çizeyim egemen erkek şiddetinin ortaya çıkardığı bağlamın bir boyutu ve egemen erkek şiddetiyle beraber erkek egemenlikli dünyanın kendini inşa edip sürdürülebilir kılmasındaki en işlevli araçlardan biri. Bu bağlamıyla kadın savaş sürecinin her açıdan en büyük mağdurlarından biri ama günümüz dünyasında kadınlar savaşın edilgen ve mağdur birer taraf olmaktan çok savaşın ortaya çıkarabileceği süreçlerde kendi lehine bir kırılma süreci de elde etmeye çalışıyorlar. İşte Rojava bunun bir örneği aslına bakarsanız.
Rojava’daki savaş kadınların yaşanılır bir dünya kadınların öncülüğünde, kadınların adalet, özgürlük ve eşitlik duygusuyla beraber erkek egemen akıl ve dünyada ve onun sürdürülebilir anlayışında kocaman bir gedik açan bir örnek durumunda.
Dolayısıyla artık savaşlarda kadınlar yaşadıklarına “Yeter artık” deyip egemen erkeklik sisteminin şiddetine eklemlenmek ya da onun mağduru olmaktan çıkıp giderek kendi dünyasını inşa etmeye çalışan bu anlamıyla da savaşsız bir dünya için büyük bir özgürlük ve öz savunması deneyimi de kazandırmaya çalışan bir yerde konumlanmış görünüyor.
Tüm bu deneyimlerin sonunda Kürt kadınları çok özel bir alan açtılar kendilerine. Savaşın ve erkek şiddetinin tıpkı topraklarındaki güç gösterisinin bir parçası haline getirilmek istenen bedenini koruyarak aslında bedenlerini, zihinlerini, akıllarını, kimliklerini birlikte örgütleyerek bir öz savunma gücü açığa çıkardılar. Nasıl bir dünya kurulacak olursa olsun bu savaşın sonunda kadınlara yer açmayan bir inşanın aslında kaybetmeye mahkum olduğunu gösterdiler.
Tam da bu noktada Kürt siyasal hareketi içerisinde kadınların özgün özerk örgütlenmiş olmaları, doğayı, dünyayı, yaşanılacak ülkeyi ve geleceği kadın özgürlükçü bir bakış açısıyla yeniden tahayyül etmeleri ve bu tahayyülün kendisini örgütleme, bu tahayyül için mücadele etme ve bu mücadele ettikleri bu tahayyülü sadece yerel değil, evrensel anlamları içerisinde de yeniden güçlendirmek gibi çok özel bir süreç yaşadılar.
Kürt kadını savaşın bir mağduru değil artık. Savaştan etkilenen erkek dünyasının yarattığı savaşı kendisine bir koyun gibi başını uzatan bir yerde durmuyor. Analık duygusu, ablalık duygusu, kardeşlik duygusu, kadınlık duygusu, kızlık duygusunun geleneksel tariflerinin ortaya çıkardığı tüm suistimal biçimlerine karşı duruyor. Kendisini yeni dünyanın kurucu öznesi, yaratıcısı, değerlerini oluşturucusu olarak görmeye başlıyor.
Bu anlamıyla aslında bir söz var hani her şerden bir hayır vardır sözü. Her şerde bir hayır var mıdır? Çok emin değilim ama bu şerrin sonunda belki de dünya kadınları için bir kurtuluş örneği, bir özgürleşme örneği, bir eşitlenme örneğini Kürt kadınları nezdinde deneyim deneyimlemeyi sürdüreceğiz gibi görünüyor.
Gelecek kuşakların inkar edilen, sömürülmesi arzu edilen kimlikleri taşıyabilmesinin en önemli adreslerinden biri kadının çocukla, çevreyle, toplumla, kültürle kurduğu ilişki de gizli. Dolayısıyla bu mesele, bu kimliğin varlık ve sürdürülebilirlik meselesinin kadında kilitlenmiş yanının sadece Kürt kadınları, Kürt kimliği açısından değil, Alevi kimliği açısından da geçerli olduğunu gösteriyor. Tam bu noktada Alevi kadınların da salt etnik kimlikleri açısından değil, inançsal kimlikleri açısından da hedeflenen, tırnak içinde zayıf karın olarak görülüp, aslında inançsal kimliğinde asimilasyonun kadın üzerinden yürütüldüğü pek çok politikaya tabiler.
Kürt meselesinde Kürt kadınlarının gösterdiği direniş ve “biz de varız. Bu dünya bizim, biz yeni bir dünyayı kurmaya muktediriz” diyebileceğimiz direniş hallerinin ve inşa çabalarının kendisinin içerisinde Kürt Alevi kadınlarının varlığı azımsanmayacak düzeyde. Kendim de bir Kürt Alevi kadınıyım örneğin. Ve bir yandan inanç kimliğinin ortaya çıkardığı iyi değerleri korumak, iyi değerleri var kılmak öte yandan kadın kimliğinin bütün ezilen inançlar karşısında hedeflenmesini büyük bir güce dönüştürme ile ilgili önemli bir deneyimin sahibi olmaya başlıyoruz. Alevi kadınlar açısından da böyle.
Dolayısıyla Alevi kadınların aslında bir kimlik taşıyıcısı olmaktan çok, kimlik koruyucusu olmaktan çok bu kimlik taşıyıcılığını kimlik üreticiliğini aynı zamanda yaşam üreticiliği yeni değer üreticiliği adalet eşitlik ve özgürlük odaklı yeni değer üreticiliğine dönüştürmeleri lazım.
“KADINLAR DAİŞ’E KARŞI BÜYÜK BİR DİRENİŞ ORTAYA KOYDU”
Yıllardır süren çatışmalı ortamın kadın mücadelesini nasıl etkiledi? Özelde Alevi kadınlar özelde bu süreçte ne yaşadı?
Türkiye nezdinde aslında Alevi kadınlar açısından genel olarak baktığımızda ne yazık ki hem inançsal kimliklerini hem farklı ezilme kimliklerini yeterince savunma, sahiplenme ve buradan ortak eşitlikçi, çoğulcu bir düzlem çıkarma konusunda güç birliği yapma alanlarının sınırlı olduğunu, zayıf olduğunu görüyoruz.
Tam olarak Kürt kadın hareketinin ortaya çıkardığı bu çoğulcu özgürleşme biçiminin kendisinin Alevi kadınlar açısından da örnek alınabilecek bir deneyim olduğunu düşünmek mümkün ve bunu önermek de gerekecek. Bir örnek vermek istiyorum yine. Savaşlar her zaman en ezilmiş olana en kolaya yöneliyor. Erkek şiddeti en kolay yöneliyor. İşte Suriye’de bizim sahil hattında Alevi kadınlara yapılanı (Ezidi kadınlara yapılan gibi) kadınlar üzerinden savaşı kazanmayı ve toplumu onursuzlaştırmayı hedefleyen erkek aklının ortaya çıkardığı sonuçları hep beraber izliyoruz.
Tüm bunlar karşısında eğer en öncelikli erkek şiddetinin ve erkek hegemonyasının en vahşi hedefi farklı inanç ve kimliklerdeki biz kadınlar isek, biz kadınlar farklı inanç bağlamlarımızın hepsini de sahiplenerek bir araya gelerek güç olmak durumundayız.
Geçmişte bundan 10 yıl önce DAİŞ saldırılarına karşı Kürt kadınlarının gösterdiği birleşme hareketi, birlikte güç olma hareketi ve karşı savunma hareketinin yarattığı başarıyı Alevi kadınları da yaratabilir. En nihayetinde DAİŞ kristalize, erkek iktidarının ve egemenlik aklının en kristalize, en sert, en çirkin yönelimlerinden biriydi ve bu yönelimlere karşı durabildi bu kadınlar. Kürt kadınları, içlerinde Kürt Alevi kadınları da vardı. Bunlar karşı durabildiler.
Neden bütün Alevi kadınlar benzer bir erkekliğin karşı yönelimi karşısında durmasınlar. Güçlerini birleştirerek durabileceklerini gösteren deneyimler var çünkü artık. Dolayısıyla Alevi kadınlarının da farklı inanç gruplarının da aslına bakarsanız egemenler karşısında egemen olmayan tüm kimlik dokularına sahip kadınların güç birliği eder iseler, ilk hedeflenen olmaktan çok ilk korkulan olma hakkı da bulunuyor.
“BARIŞIN HAK EDENİ KADINDIR”
Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin kadınlara etkisi nasıl olacaktır? Alevi kadınlar bu sürece ne tür katkılar sağlayabilir, neler önerirsiniz?
Egemen erkek şiddetinin ilk mağduru ve en derin mağduru kadınlar ise bu şiddetin sonunda açığa çıkabilecek barışın da en fazla hak edeni kadınlar. Hani buradan bakarsak da barışın hak edeni kadındır.
Ama öte yandan yeni dünya kurmak isteyen kendisine de yeni dünyada eşitlikçi bir alan açmak isteyen kadın için barış bir tür özgürleşme stratejisi, bir tür var olma stratejisinin kansız devamı ve aslında barışçıl süreçler ve mekanizmalarla toplumsallaşarak ve toplumun şiddet ve gerilim dalgalarının aşağıya çekilerek kalıcı barışı örme konusunda kadın en önemli özne konumunda görünüyor. Dolayısıyla demokratik toplum sürecinin kurulmasında, barış sürecinin kalıcılaşması ve gerçek rayında, hakikatli rayında, doğru ve adil rayında ilerleyebilmesinde kadının etkin müdahilliği açık gerekiyor.
Kadının etkin müdahil olduğu ve değerlerini kendisinin kurduğu bu yeni inşa sürecinin başarısız olma şansı olmayacağı gibi yeni gerilim hatlarının erkek şiddeti tarafından kışkırtılmasının da önüne büyük oranda geçilmiş olacaktır. Eğer kadın var ise. Bu yüzden demokratik toplum çağrısı ve demokratik toplum çözümünün öncelikli aktörü öncelikle inşacı gücünün kadın olduğuna inananlardanım.
En nihayetinde bu çağrı ve bu toplum inşası şiddetten arındırılmış, gerilim hatlarını aşağıya çekmiş, iktidar hegemonya, egemenlik, sömürü bağlamlı hevesleri alta indirgemiş, dolayısıyla da olası bir şiddet ihtiyacını ya da şiddetle sorunları üretme aklını bir şekilde aşmaya çalışmış bir toplum düzenine hitap ediyor.
Tam da bu toplum düzeni asıl olarak kadının bir öz savunma gücü olarak örgütlü gücünü ortaya çıkarmak istedi. Kadının bir özgürleşme stratejisi olarak barış ve toplumsal inşa sürecini, demokratik toplumsal inşa sürecini yürütmesini bir zaruret olarak görüyorum.
Hani erkek egemen şiddetinin parçası olmak istemiyorsa taşıdığı kimliklerin hele ezilen kimliklerin ilk ve öncelikli hedefi haline getirilmek istemiyorsa ve toplumsal çoğulculuğu koruyabilecek yeni dünyanın rengarenkliğini inşa edebilecek bir güç arayışında ise kadının bu sürece kesinlikle sahiplenmesi gerekiyor.
Bakın savaş hak ve özgürlüklerin güce göre şekil aldığı zamanlara aittir. Hatta haksızlık ve özgürlüksüzlük hallerinin gücün ihtiyaçlarına göre güçlendirildiği zamanlara aittir. Hak ve özgürlüklerin güçlendiği yerdir kadının kendisini var etme biçimi, toplumunu var etme biçimi.
Dolayısıyla Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin inşası kadın açısından hem hak, hem vazgeçilmez bir durum hem de gelecek tahayyülü açısından kadın için bir sorumluluk alanı.
Biz eğer demokratik toplum sürecini tüm kimliklerin etnik, inançsal, düşünsel tüm farklı kimliklerin, cinsel kimliklerin kendisini var etme, var kılma biçiminin bir yöntemi olarak algılıyor isek, çoğulcu, eşitlikçi, özgürlükçü, demokratik bir aklın yönettiği, idare ettiği bir toplumsal kurgudan bahsediyor isek, tam da bu noktada zaten Alevi kadınların yer olması, bu düzenin içerisinde bunun inşacı bir gücü olarak var olması bir sorumluluk olarak addedilimeli. Çünkü Alevi kadınları Türkiye düzleminde de, Ortadoğu düzleminde de en çok hedeflenen kadınlar, en yalnızlaştırılmış kadınlar, en örgütsüzleştirilmiş kadınlar profilinde.
Şöyle bir bakarsanız sol hareketler içerisinde, ulusal hareketler ve bir miktarda feminist hareketler içerisinde Alevi kadınlar var ama Alevi kimliğinin ortaya çıkardığı total hedeflenme biçimine karşı durabilecek biçimde bir güç oluşturabilmiş değiller. Bundan sonraki dünya düzleminde büyüyebilecek erkek egemen sisteme karşı koruyucu bir mekanizmaya sahip değiller. En büyük koruyucu mekanizma demokratik kıldığınız toplumdur. Demokratik kıldığınız toplumun ne kadar güçlü parçası olduğunuz ve değerlerini ne kadar kendi değerlerinizle ortaklaştırdığınız meselesidir.
Tam da bu noktada Alevi kadınların Suriye’de HTŞ iktidarına bağlı güçlerin yarattığı o vahşi katliamın bir benzerini yaşamak istemiyor iseler ya da çok yakın bir tarihte belleğimde, benim kişisel belleğimde de çok yer eden Maraş katliamının ortaya çıkardığı vahşetin yeniden bir hedefi olmak, kolayca iktidar kavgasının araçsallaştırdığı bir hedef haline gelmek istemiyorsa, ya da Ezidi kadınların yaşadığı şeyi yaşamak istemiyorsa, Alevi kadınların çok hızlı bir biçimde demokratik toplum inşasının kurucu bir unsuru olarak kendilerini örgütlemek, barışa ve ortaya çıkan bu yeni yaşam tahayyülüne sahiplenmek gibi bir sorumluluk ve hakkı buluyor.
PİRHA-Devletin, Kürtleri sindirmek için gelişen Kürt siyasi hareketini boğmak için bir darbe girişi yaptığını söyleyen İnsan Hakları Derneği Dersim Şubesi Yöneticisi Hıdır Alparslan, “Askeri darbe ilan edildiği zaman özellikle bölge illerinde cezaevleri dışında köylerde, sokaklarda, meydanlarda, şehirlerde fiziki ve psikolojik baskılar yapıldı. Köy meydanında insanlar dizilerek insanların kendi ailesinin yanında hakaretler, küfürler, fiziki baskı, dayak yapılıyordu. Daha 1938 sendromunu atlatmamış olan yaşlılarımıza özellikle çok büyük baskı uygulanıyordu. Onların üzerinde ailelerine göz dağı veriliyordu. O insanlar 1938 sendromunda daha kurtulmadığı için ciddi anlamda psikolojik travma yaşıyorlardı” dedi.
Türkiye tarihinin en kanlı askeri darbesi olarak ifade edilen 12 Eylül 1980 darbesi, günümüzde halen mevcut yasalarla ideolojisini sürdürüyor.
12 Eylül askeri darbesi sonucu 50 yurttaş idam edilmiş, 300’ü cezaevinde işkenceden ve hastalıktan ölmüş, 650 bin kişi gözaltına alınmış, açılan 210 bin davada 230 bin kişi Sıkıyönetim Mahkemeleri’nde yargılanmıştı. Aynı dönemde, 30 bin kişi “mülteci” olarak yurtdışına giderken, cezaevlerindeki işkenceler de “insanlık suçu” kapsamında tarihe not edilmişti. Ayrıca, siyasi partiler ve sendikaların da kapatıldığı 12 Eylül sonrasında 400 gazeteci hakkında da davalar açılmıştı.
İnsan Hakları Derneği Dersim Şubesi Yöneticisi Hıdır Alparslan, 12 Eylül’ün ardından geçen 45 yıllık süreçte yaşananları anlattı.
“DARBEDEN SONRA KÖYLERDE FİZİKİ VE PSİKOLOJİK BASKILAR YAPILDI”
12 Eylül 1980 yılındaki askeri darbenin ayak izlerinin 1976’dan itibaren kendisini hissettirmeye başladığını belirten Hıdır Alparslan, “1972 yılında Deniz Gezmiş’in idamından sonra sol hareketin sekteye uğramasının ardından 1973-1974 yıllarında Kürt siyasi hareket gelişmeye başladı. Kürt siyasi hareketinin gelişmesiyle devlet, Kürt siyaseti hareketini sindirmek için bir planlama yapıyordu. Kürt Aleviler ile Kürtleri karşı karşıya getirmek için Maraş Katliamı planlandı. Maraş Katliamı ile birlikte Aralık 1978’te sıkı yönetim ilan edildi. Sıkı yönetim daha çok bölge illerinde uygulandı. Sıkı yönetimin ilan edilmesinden sonra devlet bu sefer de, Kürtleri sindirmek için gelişen Kürt siyasi hareketini boğmak için bir darbe girişimine başladı. 12 Eylül 1980’de askeri darbe ilan edildi. Askeri darbe ilan edildiği zaman özellikle bölge illerinde cezaevleri dışında köylerde, sokaklarda, meydanlarda, şehirlerde fiziki ve psikolojik baskılar yapıldı. Bu psikolojik baskıların birebir kendi köyümüzde tanığıyız. Köy meydanında insanlar dizilerek insanların kendi ailesinin yanında hakaretler, küfürler, fiziki baskı, dayak yapılıyordu. O dönemde köylerde, birebir yaşadığımız olayların başında daha 1938 sendromunu atlatmamış olan yaşlılarımıza özellikle çok büyük baskı uygulanıyordu. Onların üzerinde ailelerine göz dağı veriliyordu. O insanlar 1938 sendromunda daha kurtulmadığı için ciddi anlamda psikolojik travma yaşıyorlardı. O dönemde 73 yaşında olan amcalarım tutuklandı ve cezaevinde işkencelerden geçirildi. Cezaevinden çıktıktan sonra artık Dersim’de kalmayı düşünmediler ve hemen buradan göç ettiler. Yani bu da devletin istediği bir şeydi. İnsanlara işkence yapalım onlarda buradan göç etsin. Kendilerinin yapamadığı sürgünü insanlara uyguladıkları işkenceyle insanların kendi iradesine bırakarak buradan göç etmesini sağladılar” dedi.
“45 YIL GEÇMESİNE RAĞMEN DEVLET POLİTİKASINDA DEĞİŞEN BİR ŞEY YOK”
12 Eylül Darbesi’nin üzerinden 45 yıl geçmiş ancak devlet politikasında değişen bir şey olmadığını vurgulayan Alparslan, “Ama tabi ki yeni barış sürecinin nereye evrileceğini tam kestiremiyorum. Kürt siyasi hareketinin mücadelesi sonucunda devlet belli bir noktada geri bir adım atmış durumda. Yani artık devlet bu süreci bir barış ortamına evrilterek ülkede huzuru sağlamaya çalışıyor. İnşallah devlet söylediklerinde samimi olur. Tek isteğimiz barışın olması ama bunun için de öncelikle devletin bir adım atması gerekiyor. Alınan kararların anayasal bir güvenceye alınması gerekiyor, çünkü oluşturulan komisyonun bile bir anayasal bir güvencesi yok. En azından hasta ve siyasi tutuklular için bir adım atılabilir. En azından şimdilik bazı düzenlemelerin yaşanması gerekiyor, şu anda ülkede yaşananların 12 Eylül 1980 Darbesi ve 1990’lı yıllardan farklı olduğunu düşünmüyoruz. O yüzden bir an önce belirli adımların atılması gerekiyor” diye konuştu. düşünüyorum.
PİRHA – 78’liler Girişimi Sözcüsü Celalettin Can, 12 Eylül Askeri Darbesine dair tanıklığını ajansımıza anlattı. 1960 ve sonrasındaki darbelerin, 12 Eylül’ün habercisi olduğunu ifade eden Can “Aleviler o gün direnmeseydi hayatta kalamazdı. Çünkü o yıllarda Alevilerin yaşam hakkı dahi yoktu. Bugün ise yasaklarla, baskıyla toplumu sindirme, siyasetten çekme, seyirci hale getirme politikası izleniyor” diye konuştu.
Türkiye tarihinin en kanlı askeri darbesi olarak ifade edilen 12 Eylül 1980 darbesi, günümüzde halen mevcut yasalarla ideolojisini sürdürüyor.
12 Eylül askeri darbesi sonucu 50 yurttaş idam edilmiş, 300’ü cezaevinde işkenceden ve hastalıktan ölmüş, 650 bin kişi gözaltına alınmış, açılan 210 bin davada 230 bin kişi Sıkıyönetim Mahkemeleri’nde yargılanmıştı. Aynı dönemde, 30 bin kişi “mülteci” olarak yurtdışına giderken, cezaevlerindeki işkenceler de “insanlık suçu” kapsamında tarihe not edilmişti. Ayrıca, siyasi partiler ve sendikaların da kapatıldığı 12 Eylül sonrasında 400 gazeteci hakkında da davalar açılmıştı.
GENÇLİK HAREKETİNE YÖNELİK ‘TENKİT’ FİKRİYATI!
Döneminin tanığı Celalettin Can da darbeden bir süre sonra tutuklanmış ve farklı zamanlarda olmak üzere toplamda 20 yılını cezaevinde geçirmek durumunda kaldı. Cumhuriyet tarihi boyunca yapılan darbeler içerisinde 12 Eylül askeri darbesinin çok daha planlı ve şiddetli olduğunu söyleyen Can, yapılanların arka planına ışık tuttu.
78’liler Girişimi sözcülüğünü yürüten Celalettin Can, 12 Eylül darbesinin iyi anlaşılabilmesi için 1960 Darbesi ve sonrasını iyi analiz etmek gerektiğini söyledi. 1960 darbesinin olduğu dönemde dünyada genelinde bir hareketlilik olduğunu söyleyen Can, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Mesela Çin’de bir kültür devrimi tartışması vardı. Afganistan, Afrika, Cezayir ve Ortadoğu da hareketliydi. Amerika’da bir gençlik hareketi ortaya çıkıyordu. Latin Amerika’da Che Guevara o dönemin sembolüydü.
60 darbesinden önce gençliğin ciddi bir hareketliliği; bir direnişi ortaya çıkmıştı. Demokrat Parti’ye karşı bir tutum alış vardı. Darbe bir yerde o tutumun önünü kesti aslında. Celal Bayar, o gençliği fiziken tasfiye etmeyi tasarlıyordu. Bunu da açık söyledi. ‘Bu gençliği tenkit etmek lazım’ demişti.
Ondan sonra darbe süreci başladı. Darbeler desteklenecek, sahip çıkılacak değil; lanetlenmesi gerekir. Adnan Menderes’i sevmiyoruz, Celal Bayar’ı sevmiyoruz, karşıyız diye değil, onlardan bağımsız olarak darbeye karşı çıkmak gerekir. Darbe, bugün bana, yarın sana… Ama darbe, iradesinin dışında başka bir rol oynadı. Nasıl yaptılarsa bazı aydınlar da darbeye katıldı. Darbeci olarak değil. Örneğin, darbe yürüten bazı komutanlar vardı. Aydınlara yakın duruyordu. O komutanlar, CHP’ye de yakın duruyordu. CHP, aydınlarla falan da ilişkiliydi. O aydınlar içinden bazıları, darbeden yararlanabilmek için bir anayasa çalışmasını kabul ettirdiler. Ve ‘demokratik’ bir anayasa ortaya çıktı. Demokratik derken, anladığımız alanda bir demokratik değil ama o günün koşulları içerisinde bir ölçüde ‘demokratik’ diyebileceğimiz bir anayasa çıktı.
Bu anayasa, Türkiye’de 60’lardan sonra işçilerin önünü açtı aslında. Peşi sıra Türkiye İşçi Partisi, işçi hareketini de değerlendirerek ortaya çıktı. Gençlik de ona giderek onlara katıldı. Sonrasında gençlik, İşçi Partisi’nde tatmin olmadı. Daha bağımsız örgütlenmelerle işte Mahir Çayan’lar, Deniz Gezmiş’ler, İbrahim Kaypakkaya’lar çıktı. Tütün mitingleri, fındık mitingleri, kitle hareketleri… Yani toplumda bir yükseliş ortaya çıktı. Yükseliş o kadar ilerledi ki 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi oldu. Ve o işçi direnişini değerlendiren bir genelkurmay başkanı ‘Sosyal gelişme, ekonomik gelişmenin önüne geçti. Bu sosyal gelişmemim önünü kesmek gerekir’ dedi. Ve faşist darbeyle işçi hareketinin, gençliğin önünü kesme, bunlarla olan yükselişi bastırma sürecine girdiler.
Darbeye karşı Denizlerin, Mahirlerin direnişi, bir şekilde zayıf da olsa, işçi hareketi içinden çıkan bazı direniş eylemlerinin de etkisiyle bir direniş ortaya çıktı. O direnişin ortaya çıkmasının şu katkısı oldu. Toplumsal sürecin de bir doğal mecrası vardır. O doğal mecrada bir toplumsal hareket akar gider. Mahirlerin, Denizlerin direnmesi, toplumsal sürecin doğal mecrasının kurutulmasını engelledi. Mesela 80 sonrasında bu yapılamadı. Ama 70’te Deniz Gezmiş’lerin, Mahir’lerin, son zamanlarda Kaypakkaya’ların, bir direnişi, o direniş içerisinde vuruşa vuruşa ölmeleri, kalmaları, teslim olmamaları büyük etkiler yarattı. Halk, onlarda eski kahramanlarını hatırladı! Pir Sultan Abdalları, Nesimileri hatırladı. Giderek iş biraz da büyüyünce ordu, kışlaya dönmek zorunda kaldı.
SOLA ÇOK CİDDİ BİR KAYIŞ VAR!
68 kuşağının liderleri, önemli ölçüde tavsiye edilmişti. Ama onların yarattığı etki altında yeni nesil, topraktan fışkırınca tarih sahasına çıkmaya başladı. İşte o bizim kuşağımızdı. Kürdüyle, Türküyle o bizim kuşağımızdı. Ama kısa sürede onun önlemini almaya kalktılar. Örneğin Milliyetçi Cephe kuruldu. Yani MHP’siyle, Cumhuriyetçi Güven Partisi’yle, Demokrat Partisi’yle, işte Adalet Partisi’yle, Milli Selamet Partisi’yle bir sağ koalisyon kuruldu. Tabii ondan önce Erbakan’la Ecevit bir koalisyon kurdular. O potansiyelden çıkarken Ecevit, biraz da o darbeye karşı bir tutum gelişmesinden dolayı CHP güçlendi. Ve CHP Erbakan’la bir koalisyon kurdu. Hemen akabinde Kıbrıs çıkarması olmuştu. Kıbrıs çıkarmasında Ecevit çok büyük bir itibar yakalamıştı. O itibarı da değerlenerek Demokrat Parti’nin de onayıyla Demokrat Parti ittifak kurup seçime girmeye çalıştı. Ama tuzağa düştü orada. Demokrat Parti aslında Milliyetçi Cephe çevreleriyle anlaşmıştı. Erbakan, Milliyetçi CHP’ye dönünce Ecevit ortada kaldı. CHP iktidarda kaybetti. Milliyetçi Cephe süreci başlayınca beraberinde faşist saldırılar ve ölümler başladı. İlerleyen süreç içerisinde en önemlisi 1 Mayıs 1977 katliamı oldu. Amerika Birleşik Devletleri’nden özel insanlar geldi. Intercontinental Oteli’ne yerleştiler ve 1 Mayıs Katliamı yapılırken onlar, seyrediyordu.
Ve yeni bir süreç başladı. O süreçte bütün o faşist saldırılara karşı bizim kuşağımız direniyordu. Kaybediyordu, kayıp veriyordu, onlara kayıp verdiriyordu ama bir direniş söz konusuydu. Darbe yapılırken amaç şuydu; Endonezya tipi tenkil! Yoksa komünizm olacak! ‘Endonezya tipi tenkil’ deniliyordu. Yani orada en az 500 bin insan katledildi. Öyle bir katliamın çağrısını yapıyordu Bayar!
12 EYLÜL DARBESİNE GİDEN SÜREÇ!
Arkasından İstanbul Üniversitesi katliamı geldi. Peşi sıra Balgat katliamı geldi. Bahçelievler Katliamı geldi. Tek tek ölümler bunları takip ediyordu. Direnişler bunları takip ediyor. Ardından Kürt hareketi de ortaya çıktı. Sivas’ta katliam denemesi oldu. Alevi-Sünni katliamı onun üzerine yapıldı. Peşi sıra NATO toplandı. Temmuz ayı olarak yaptıkları toplantıda ‘Türkiye’de toplumsal kriz derinleşiyor. Devletten bir kopuş gündeme geliyor. Sola çok ciddi bir kayış var. ‘Türkiye’de darbe olmalıdır’ denildi. O kararın akabinde Eylül geldiğinde Kenan Evren, ordu birimlerini dolaşıp darbeye hazırlandı. Bir yandan da Kürtler ortaya çıkmış, ülke bölünecek propagandası yapılıyor.
Ve arkasından Maraş Katliamı geldi. Büyük bir katliamdı. Yüzlerce kişi öldü. Katliamı, dışarıdan gelen güçler yaptılar. Maraş Katliamı olduğunda Ecevit iktidardaydı. Demokrat Ecevit, sıkı yönetim ilan etti. Tabii Ecevit ilan etmiş olunca ‘demokratik sıkı yönetim’ oldu! Sıkı yönetim, darbeye geçişlerde kullanılan bir yöntemdir. İş daha da büyüdü. Dev Genciyle, Kürdüyle, Türküyle birçok kitle hareketi, çatışma, vuruşma, ölümler birbirini takip etti. Yağmur gibi insanlar ölüyordu. O dönemde tam 5.000 genç öldü. Bunun 3.000 3.500’ü solcu, 1.500 2.000 kişi de sağcıdır. Kriz giderek derinleşti. Darbenin önü tamamen açıldı ve 12 Eylül Darbesi geldi.”
Celalettin Can, 12 Eylül darbesi gelince binlerce ölümün yanı sıra yoğun göçlerin de yaşandığını belirtti. Halkta adeta “bir savaş yorgunluğu” oluştuğunu söyleyen Celalettin Can, darbenin Alevi toplumuna yansımasını da anlattı. Can, 12 Eylül öncesi Alevilere yönelik saldırılara da işaret ederek şunları aktardı:
“1975’li yıllarda Elazığ’da Alevi Sünni çatışma ortamı yaratıldı. Elazığ’da çok ciddi direniş oldu. Karşılıklı vuruşmalarda Elazığ’da hatırlayabildiğim kadarıyla her iki taraftan da 60-70 kişi öldü. Ama Elazığ ikiye bölündü. Yolun alt tarafı Sünni kesim, üst tarafı Alevi kesim. Sonra oradan eğitimim için İstanbul’a geldim. Tabii orayla sınırlı kalmadı. Dersim’in Pertek bölgesinde özellikle Sünni eğilimler ortaya çıktı. Ufak tefek çatışmalar oldu ama büyütülmedi.
Bir yerde çok ciddi çatışma varsa, Alevi, devrimci gençler kalkar o çatışmanın olduğu ortama gider güvenlik alırlardı. Sahip çıkarırlardı yani. Özel bir örgütte olduklarından dolayı değil. Daha örgütler tam ortaya çıkmamıştı. Örgütler daha çok 77-78’den sonra ortaya çıkmaya başladılar. Ama Çorum’da çok yoğun katliam oldu. Maraş zaten baştan aşağı Alevi katliamıydı. Ama büyükşehirlerde Alevi-Sünni çatışması olmadı. Daha çok sağ sol çatışması. Yani batı büyükşehirler sağ-sol çatışması, doğuya doğru gittikçe Kürt-Türk çatışması yapıyorlardı. Kürtler uyanmasın, Kürtler taraf olmasın, Kürtler savaşmasın diye Alevi-Sünni ilişkisini orada işliyorlardı.”
“ALEVİLER O GÜN ÇATIŞMAZSA HAYATTA KALMAZLARDI”
Celalettin Can, “Alevi toplumunun inançtan önce hayatta kalma derdi vardı” diyerek sözlerini şu cümlelerle sürdürdü:
“Aleviler bir şekilde inancını yaşıyordu kendine göre. Aleviler yaşamak istiyordu! Yaşamı tehlikeliydi yani. Yani Aleviler kırıma uğratma tehlikesiyle karşı karşılardı. Mesela Elazığ’da direniş olmasaydı o Elazığ’ın yarısı da giderdi ve binlerce insan ölürdü. Öyle büyük direnişler oldu ki onları yani oturup yazmak lazım. ‘İnancımı yaşamak istiyorum’ talebini Aleviler bırakmıştı! Yaşamak tek dertti. Aleviler bütün sol hareketlerde yer aldılar. Sol hareketleri Alevi gençler yürüttü. Şimdi bugün bazı Aleviler, ‘Siz Alevileri kullandınız’ diyor. Öyle değil kardeşim. Alevileri öldürmek istiyorlardı. Biz de Alevilik halkımızı koruyorduk. Aleviler o gün direnmeseydi hayatta kalmazlardı. Dert, inanç değildi yani. Zaten Sünnilerin ortamına girilemiyordu.
Dolayısıyla Alevi-Sünni çatışması, Alevi toplumunun ayakta kalma çatışmasıdır aslında. Ve Alevilerin tasfiye politikasına karşı direniş çabasıdır. Kimse Sünnilere saldırmak istemiyordu. Zaten kuvvetler ilişkilerinde Sünni çok güçlüydü. Ordu, devlet de yanlardaydı. Aleviler çok zayıftı. Aleviler silahlı da değildi”
“KÜRT HAREKETİ EPEY SONUÇ ALDI”
Celalettin Can, 12 Eylül’den bugüne dek yaşananlara da dikkat çekti. Türkiye’nin bugün yol ayrımında olduğunu söyleyen Can, “Mevcut iktidar, toplumu hizaya getirip, itaatkar bir toplum yaratmak istiyor” dedi. Can, sözlerine şu cümlelerle devam etti:
“İtaat etmeyenlere karşı bu baskı politikası değişik uygulanıyor; maaşı etkileniyor, hayatı etkileniyor, evi etkileniyor. Yani ekonomik ve sosyal olarak çökertiyorlar aslında. Yani gidip özel olarak öldürmüyor ama bütün olanakları ortadan kaldırıyorlar ve ağır baskı politikası uyguluyorlar. Ama yeri geldiğinde ölümler de oluyor. Şiddet rejimi hakim bugün.
Bütün bunlar olurken işte Öcalan’ın durumu çıktı ortaya. Yani şunu rahatlıkla söyleyebilirim; 1970’li yıllarda çok ağır saldırı, ağır baskı, ölümler, katliamlar vardı ama büyük de bir direniş vardı. Bugün ise belki ondan ders çıkardılar. Yine ölümler, vurmalar oluyor ama o dönem küçük çaplı iç savaş vardı. Bugün öyle değil. Bugün yasaklarla, baskıyla, başka yöntemlerle toplumu pasifleştirme, sindirme, siyasetten çekilme, seyirci hale getirme politikası izleniyor. Toplumu ikna etme, kazanma, yanına alma derdi değil. Baskı politikası ile denetim altına alma politikası… Ve buna karşı bir direniş örgütlemek gerekir. Bu direnişi bir dönem PKK tek başına yürütüyordu. Diğer kesimlerin de küçük çaplı direnişleri vardı ama yeterli değildi. Çok sınırlı bir beraber yürüme söz konusuydu. Kürtleri korumak, baskıları durdurmak konusunda Kürt hareketi epey sonuç aldı. Ama ülkenin batısına doğru geldikçe o direniş olmadı. Toplum gerçekten sinik davrandı. Toplum ‘yarın benim başıma da şu gelebilir’ diye Kürt hareketinin de yanında durmayı tercih etmedi. Hatta Kürt hareketinin, artık bu işi bitirmesi gerektiği söylendi.
Türkiye halkı bir direniş yaratmak zorundadır. Kaygım odur. Kürt hareketi silahları bıraktığından dolayı Türk-Kürt halkının da o baskı politikalarıyla ‘itaatkar bir toplum yaratma’ politikalarının hedefi olma ihtimali var. Eskiden, batıdan doğuya doğru o baskı politikasını yaygınlaştırmaya çalıştılar. Batı biraz rahatladı. Şimdi doğu biraz rahatlayacak ama Kürt hareketi başka önlemler almazsa sıra ona da gelebilecek. Kürtler biraz rahat bırakılıyor şu anda. Bir sorun çözülmeye çalışılıyor. Ülkenin batısı özellikle teslim alınmaya çalışılıyor. Toplumu, devletin güdümüne, siyasal İslamcıların güdümüne sokma çabası… Alevileri ve diğer kesimleri sindirme… Bahçeli adına cemevi açılıyor! Alevileri rıza kültürüyle ikna etme değil, baskı politikasıyla, yönlendirmelerle, satın almalarla, bir şekilde ülkenin batısını teslim alma politikasını seviyorlar.”
PİRHA- 12 Eylül döneminde tutuklandıktan sonra 21 yıl hapis yatan ve bugün İnsan Hakları Derneği’nde Cezaevi Komisyonu üyesi olan Bekir Sıtkı Keçeci, “Bugünkü uygulamalar 12 Eylül zindanlarını aratmıyor, hatta bazı yönlerden daha ağır” diyerek ağır ihlallere dikkat çekti.
12 Eylül askeri darbesinin üzerinden 45 yıl geçti ancak cezaevlerindeki hak ihlalleri ve baskılar sürüyor. 1979-2002 yılları arasında toplam 21 yılını cezaevinde geçiren, 12 Eylül darbesi sonrası 1402. maddeyle öğretmenlik hakkı elinden alınan ve ölüm orucu sonucu serbest bırakılan Bekir Sıtkı Keçeci, 12 Eylül’ün yıl dönümünde PİRHA’ya konuştu. Keçeci, o dönemle bugünün cezaevi uygulamaları arasında hiçbir fark olmadığını, hatta bazı yönlerden bugünün daha ağır koşullar taşıdığını vurguladı.
“HAPİSHANELER İŞKENCE KALELERİ HALİNE GELMİŞTİ”
12 Eylül 1980 askeri darbesinin, dönemin yükselen halk muhalefetini bastırmak ve emperyal politikaların hayata geçirilmesi için gerçekleştirildiğini dile getiren Bekir Sıtkı Keçeci; devrimcilerin, sosyalistlerin, Kürtlerin ve Alevilerin o dönemde ağır bir baskı sürecine maruz kaldığını belirtti.
Cezaevlerinin sistematik işkencelerin, infaz yakmaların ve kitlesel direnişlerin yaşandığı yerler haline geldiğini söyleyen Keçeci, “Metris, Diyarbakır, Buca gibi cezaevlerinde işkenceler yaygın, insanlık dışı uygulamalar sistematikti. MHP’li ülkücü, faşist katillerle devrimci sosyalistleri aynı koğuşa koyarak karıştır barıştır politikasıyla kendilerince siyasi iradeyi teslim almaya çalıştılar. Öte yandan tek tip kıyafet dayatması ciddi bir baskıydı anca bu politika işe yaramadı cezaevlerindeki direniş sayesinde. Türkçe konuş çok konuş diyerek özellikle Amed zindanlarında insanlara yapılan işkenceler çok vahşi boyutlara ulaşıyordu. Yani o dönem hakikaten cezaevleri hem büyük baskıların, kötü muamelelerin, işkencelerin hem de bunun karşısında devrimci ulusal direnişin kaleleri haline gelmişti” diye konuştu.
ÖLÜM ORUÇLARI: DİRENİŞİN EN ÇIPLAK HALİ
12 Eylül sonrasında cezaevlerinde gelişen direniş biçimlerinden birinin de ölüm oruçları olduğunu kaydeden Keçeci, “1982-84 yılları arasında cezaevlerinde büyük açlık grevleri ve ölüm oruçları yaşandı. O dönem birçok arkadaşımızı yitirdik. Kimisi bedenini ateşe vererek direndi, kimisi günlerce süren açlık içinde yaşamını kaybetti. 1996’da süresiz açlık grevi ve ölüm orucu başladı. O direnişte 12 insanı kaybettik. Ama bu kararlı duruş, F Tipi cezaevlerinin açılmasını bir süreliğine durdurdu. Devlet geri adım atmak zorunda kaldı. Ancak bu kararlılığı kırmak için hazırlıklarını sürdürdüler” dedi.
2000 yılına gelindiğinde Ekim ayında başlayan yeni ölüm orucu dalgası, 19 Aralık’ta büyük bir katliamla karşılık buldu. ‘Hayata Dönüş Operasyonu’ adıyla 20’ye yakın cezaevine eşzamanlı operasyon düzenlediğini hatırlatan Keçeci, “30’dan fazla insan yaşamını yitirdi. Bunlar yanarak, gazla boğularak ya da kurşunla öldürüldü ve birçok insan da yaralandı. O süreçte 100’ün üzerinde insan ölüm oruçlarında ve süresiz açlık grevlerinde yaşamını yitirdi. Zihinsel ve fiziksel hasarlarla aramızda dolaşan 600’den fazla wernicke korsakoff’lu var. Bu sadece bir açlık grevi ya da ölüm orucu değildi. Bu, teslim olmamanın, iradeyi kırdırmamanın adıdır. İnsanlar içerideydiler ama özgürlükten, mücadeleden vazgeçmediler. Cezaevinde ölümü göze alarak direnmek, bir halkın iradesinin en çıplak halidir. Hiçbir sistem, böyle bir direnişi kolay kolay yok edemez” ifadelerini kullandı.
“BUGÜNKÜ CEZAEVLERİ 12 EYLÜL’DEN DAHA KÖTÜ”
Keçeci’ye göre bugünkü cezaevi koşulları, 12 Eylül’ü aratmayacak düzeyde. Özellikle yüksek güvenlikli kampüs tipi cezaevleri, mahpuslar için tecritin, hak gasplarının ve psikolojik yıkımın adresi olmuş durumda:
“Kampüs tipi cezaevlerinde insanlar güneş görmeden, sadece gardiyanla temas ederek yaşamlarını sürdürüyor. Kürtçe kitaplar ve yayınlar yasak, telefon hakları kısıtlı, ağız içi aramalar yapılıyor. İnsanlar sadece hastaneye ya da mahkemeye giderken birilerini görebiliyor. İdari gözlem kurulları insanların tahliyelerini keyfi şekilde engelliyor. Hasta mahpuslar ölüme terk ediliyor. Birçok mahpus, cezaevinden çıktıktan sonra bir ay içinde hayatını kaybediyor. Özel maskeli ekipler var. Yıkım ekibi dedikleri bu insanlar cezaevinde mahpuslara karşı sistematik şiddet uyguluyor. İşkencede ölen insanlar var ama intihar etti denilerek üzeri örtülüyor. Bu gerçeklerin duyulması gerekiyor.”
“DEMOKRASİNİN İLK ADIMI İÇERİDEKİ KARANLIĞI BİTİRMEKTİR”
Türkiye’de Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin konuşulduğu bu dönemde atılması gereken en öncelikli adımın, cezaevlerindeki hak ihlallerine son verilmesi olduğunu vurgulayan Keçeci, şunları söyledi:
“Avrupa Konseyi kararlarına, Anayasa Mahkemesi kararlarına uyulmalı. Ağır hasta ve hasta mahpuslar derhal serbest bırakılmalı. Siyasi mahpuslar keyfi gerekçelerle içeride tutulmamalı. Cezaevleri, insanların özel yaşam koşullarını düzeltmek için değil; bir ideal uğruna verilen mücadelenin sembolü haline geldi. Bunu anlamadan çözüm üretilemez. Cezaevlerini boş bırakmamak gerekir. İçerideki insanların çığlığına dışarıdan karşılık verilmesi, onların mücadelesine destek olunması gerekir. Demokratik bir cumhuriyet ancak içerideki karanlık uygulamaların bitmesiyle kurulabilir.”
PİRHA – Dersimli aydınlardan Kazım Arık, 1937-38 Dersim Tertelesi ardından en az 124 köyün yok edildiğini vurguladı. Yapılanların “bir soykırım hareketi” olduğunu belirten Arık, “Birebir tespit edilen 160 tane toplu kırım merkezi var. Listesi de bende mevcut. Bizim köyde hiçbir gün silah falan olmadı, buna rağmen 55 kişi katledildi” diye konuştu.
1925 yılında çıkarılan ‘Şark Islahat Planı’, 1936 tarihli ‘Tunceli Vilayetinin İdaresi Hakkında Kanun’ ve ‘4. Umumi Müfettişlik’in kurulması ile ulus devletin inşası önünde engel olarak görülen Dersim’in, öncelikle kanaat önderlerinin yok edilmesi, halkın soykırımdan geçirilerek kalanların sürgüne tabi tutulması hedeflendi.
25.12.1935 tarih ve 2884 sayılı Tunceli Kanunu çerçevesinde 4 Mayıs 1937 tarihli bakanlar kurulu kararı ile Dersim’e yönelik askeri operasyonlar başlatıldı ve on binlerce Dersimli katledildi. Askeri operasyonlar 1938 yılı boyunca devam etti. Katliamla birlikte sürgün politikası devreye konulup Dersim coğrafyası büyük oranda insansızlaştırıldı.
15 Kasım 1937 yılında Dersim’in Kürt Alevi kanaat önderi Seyit Rıza, oğlu Resik Hüseyin ve Dersim’in 7 ileri geleni, Elâzığ Buğday Meydanı’nda idam edildi.
1937-38’de yaşanan Dersim Soykırımı’nda ‘Dersim’in Kayıp Kızları’ olarak bilinen bir kuşağın ise ailelerinden kopartılarak tanımadıkları ailelere evlatlık ve eş olarak verildiği gerçeği de soykırımın bir başka boyutunu oluşturuyor.
Dersim Tertelesi’nin 88. yıldönümünde ajans olarak katliamın öncesini ve sonrasını ele aldık. Dosyamızın bugünkü konuğu Dersimli aydın Kazım Arık oldu.
1942 yılında Dersim’in Nazımiye İlçesine bağlı bir dağ köyü olan Civrak’da dünyaya gelen Kazım Arık, soykırımın öncesini ve sonrasında yaşananları, Pir Haber Ajansı’na (PİRHA) anlattı.
Kazım Arık: Şimdi bir kere Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşundan bahsetmek lazım. Hangi temel paradigma üzerine kurulmuştur? Aslında imparatorlukların parçalanmasıyla birlikte ‘ulus devlet’ kavramının ortaya çıkışı var. İmparatorluklar parçalandıktan sonra her ne kadar ulus devletin kuruluşu 1789’da tarihlenirse o değildir, 1789’da kurulan, oluşturulan ulusal devlettir. Ulusal devlette temel ana kriter ulusun kendisidir. Ulusun bütün topluluğudur. Aslında ulus devlet 19. yüzyılın son çeyreğinde realize edilmiştir. Ulus devletin temel felsefesi şudur; etno dinsel bir yapıya, teknik üzerine kuruludur.
Diğer çoğulcu halkları, dilleri, kültürleri, inançları devre dışı bırakır. Bu ulus devletin ana karakteridir. Cumhuriyet de bundan esinlenerek Osmanlı İmparatorluğu parçalanmasından sonra ulus devletin kuruluş sürecinde gelirsek, Cumhuriyetin ilk mücadele yıllarında, yani o mücadele dönemi dediğimiz dönemde bu etnik dinsel vurgu yoktur. Bütün o mücadeleyi başarabilmek için geniş bir yelpazede birlik oluşturulmuştur. Bunun önderi de Mustafa Kemal’dir. Mustafa Kemal aynı zamanda bir pragmatisttir yani. Bunu din unsurunda da, Kürtler ve Aleviler konusunda da kullanmıştır. Başlangıçta etno dinsel bir vurgu yoktur. Bu birlikteliği sağladıktan sonra, bu dönemde ikrar dönemi vardır. 1919 ile 1924 süreci ikrar dönemidir. 1924’ten sonra, yani devlet sağlamlaştıktan sonra inkar dönemi başlamıştır.
“DEVLET O İKRARDAN DÖNDÜ”
-Dersim neden devletin hedefi oldu?
1921 Anayasası’nda etnik vurgu yoktur. Herkes kendi kıyafetleriyle gelmiştir. Hatta Mustafa Kemal’in meclis konuşması vardır; ‘Bu cumhuriyet yalnız Türklerin, Müslümanların değil, çeşitli unsurlar da müteşekkir. Bütün halklarındır’…şeklinde.
Hatta İzmit’te Ahmet Emin Yılman’ın ‘Kürt meselesini, Kürtleri ne yapacaksınız? sorusuna verdiği cevapta ‘Efendim onlar da bu mücadelemiz gerçekleştikten sonra, devleti kurduktan sonra her liva, kendisini geleneklerine, örfüne, dil ve adetine göre yönetecektir’ der. 1921’in anayasasında etnik vurgu yoktu ama 1924 anayasasında tamamen etnik yapı etkendir.
Ne diyor? ‘Her Türk hür doğar’ diyor. Peki diğerleri ne olacak? Hiç Türkler dışında başka bir ibare yoktur. Çünkü 1924 Anayasası devletin kuruluşudur. Lozan kuruluş antlaşmasıdır. ‘30 yaşını bitiren her Türk mebus seçilebilir. ‘Her Türk kanun karşısında eşittir’. Türk, Türk, Türk… Yani hep Türklüğü vurgulamıştı. Devlet de bunun üzerine, etnosu Türk ırkı, dini de İslam Sünni mezhep üzerinedir. Nitekim 1925’te tekke ve zaviyelerin kaldırılması var. İşte her ne kadar Aleviler, cumhuriyet diyorlarsa da halbuki orada ‘tekkeler ve zaviyelerde pirlik, şeylik, müritlik yasaktır’ diyor. Sonra Alevi ibadetlerinde o dönem gazetelerini tarayın, yapılan ibadetlerdeki takibatlar, mahkemeye verilmeler filan vardır. Dolayısıyla teknik üzerine kurulan bir devlet olunca da şimdi 1915’te, 16’da Ermenileri, 1920’lerde Rumları mübadele ile halletmişsin! Kalmış Kürt meselesi. Kürtler de mücadelede seninle beraber olmuş. O mücadeleyi beraber yapmışsınız, başarıya ulaştırmışsınız ama ondan sonra da dediğim gibi o ikrardan dönüldü. Çünkü Mustafa Kemal’in, Erzurum ve Sivas Kongresi’nde Kürt ağalarına, beylerine, şeyhlerine destek için yazdığı mektuplar var. Ama ondan sonra da Kürtlerin en ufak bir taleplerini reddederek, Şark Islahat Planı’yla dilin yasaklanması, iskan kanunlarıyla sürgünlerin başlaması…
O dönemdeki verilen bütün raporlarda ‘Dersim’in mutlaka ıslah edilmesi lazım’ deniliyor. Hatta İbrahim Talih Öngören, umumi müfettiş, diyor ki ‘Nasihat ile plan olmaz. Hedef ve tenkil lazım’. Hatta İbrahim Talih Öngören, ‘Etrafını çevireceğiz, izole edeceğiz, yollarını keseceğiz, aç kalacaklar, iltica edecekler. Bu da olmazsa yine o zaman rahatlıkla biz onları tedip ve tenkile başlayacağız’ diyor. Yani tamamen önceden planlanmış, programlanmış raporlara dayalı harekat. Yani bu soykırımın yapılacağı önceden raporlarda belli.
7 BİN SİLAH DEVLETE TESLİM EDİLMESİNE RAĞMEN YİNE DE KATLİAM YAPILDI!
-Kırım öncesi devlet nasıl bir hazırlık yaptı?
Çok ciddi bir hazırlık var. Soykırımın başlayabileceği önceden belli. 1935’te Kasım ayında Mustafa Kemal’in mecliste yaptığı bir konuşma var. Diyor ki: ‘Bütün ülkede asayişi sağladık, hallettik, huzuru sağladık. Bir tek Dersim müşkülesi kaldı. Bunun halledilmesi lazım.’
Mustafa Kemal tek otorite. Yani, dediklerinin elbette yerine getirilmesi gerekir. Bu konuşmanın üzerine aralık ayında fevkalade yetkilerle donatılmış özel bir Tunceli Kanunu çıkarılıyor. Kanun kanun ama hukukla alakası yok! Düşünün ki iddianameler tebliğ edilmiyor, avukat dahi tutulamıyor.
Abdullah Alpdoğan diye bir korgeneral tayin ediliyor. Abdullah Aldoğan 1921 Koçgiri harekatını yöneten, oradaki zulmü yaratan Sakallı Nurettin Paşa’nın da damadı. Evet, böyle fevkalade yetişmiş biri! Ondan sonra harekata bütün ordu; diğer bütün Kürt direnişlerindeki harekete katılmış deneyimli subay ve askerler geliyor. ‘Bu bölge mahrum kalmış bir bölgedir. Biz size uygarlığı, medeniyeti getirdik’ diyorlar. ‘Okul, hastane, yollar yapacağız, uygarlığa kavuşturacağız’ diyorlar ama diğer taraftan bakıyoruz gelir gelmez 1936 yılında bütün ilçelerde kışlalar yapılmaya başlanıyor. Hastaneler de belli ki kışlalar için yapılıyor, çünkü asker sevkiyatı yapılıyor.
Sonrasında Kamut, Sin, Amutka, Haydaran, Danzik gibi bölgelerde stratejik karakollar yapılıyor. Ondan sonra ‘Mutlak surette silahlarınızı getirip teslim edin’ denilerek silahlar toplanıyor.
Diyorlardı ki ‘Efendim devlet, hiçbir zaman Dersim’e girmemişti’. 1937’de yapılan sayımlarda devlet, hangi köyde kim var, ne kadar kör var, ne kadar çolak biliyor. Ondan sonra ne kadar silah var, hangi aşiret var, bütün ayrıntıları var. Hani devlet giremiyordu? Birebir tespitler var. Hangi aşiretin elinde ne kadar silah var belli.
‘Silahları getirin, teslim edin’ deniliyor ve 7.000 küsur silah teslim ediliyor. Yani eğer Dersim bir direnişe hazırlansaydı, bir isyan yapabilseydi niye getirsin silahını teslim etsin? 7.000 silah teslim ediliyor, ondan sonra hareket başlıyor.”
“DEVLETİMİZ ŞEFKATLE SİZE KUCAĞINI AÇIYOR!”
-Dersim Tertelesi’nin siyasal ve toplumsal sonuçlarına dair ne söylersiniz?
Mesele şurada; tabii ki Dersim bir Alevi Kızılbaş bölgesi. Aynı zamanda etnik yapı olarak da Kürt Dersim. Dersimlilerin, Kirmanckî haricinde başka dil bildiği yok zaten. Yani etno dinsel bir temizliktir bu. Dedik ya devletin kuruluş felsefesi bu teknik üzerine kuruludur. Yani geriye bir tek Kürt meselesi kalıyor. Kürt meselesinde de Koçgiri’den başlayarak Ağrı’dan, Zilan’dan; Şeyh Sait direnişiyle birlikte sindirmişsin, etmişsin, bir Dersim kalmış.
Kendi kültürünü, geleneğini, örfünü, efendim babadan dededen kalan anneanne geleneğini devam ettiren; aslında Dersim’in vergi vermediğine dair de o da ayrı bir uydurma bir bahanedir. Çünkü 1930-32 tarihli vergi kayıtları var. Askere gitme konusunda da kayıtlar var. Hozat’ta, Çemişgezek’te %50-60 gidiş var. Pülümür ile Nazimiye’de %20-30 civarlarındadır. Türkiye’nin her yerinde bu durum vardır.
Diğer taraftan derler ki ‘Dersim’de eşkıya, isyan vardı’. Ancak bütün Osmanlı coğrafyasında o zaman direnişler var. Yani o tip direnişler, davranışlar bütün Osmanlı coğrafyasında var. Ama yani o bahane edilerek bütün halk imha mı edilir? Bakarsanız halk vergi veriyor, otoritenin kurulması için askere gidenler var. Nitekim somut bir olay anlatayım ki netlik kazansın.
Şimdi Abdullah Alpdoğan 1937 yılında Nazimiye geliyor. Nazimiye’de bir çeşmenin önündeki dut ağacının önünde ‘Bütün aşiretlerin ileri gelenleri toplansın gelsin diyor’. Bir araya geldiklerinde ‘Aranızda Türkçe bilen, cevap verebilecek kim var?’ diye sorulunca Bertal Efendi gösteriliyor. Bertal Efendi, anne tarafından benim dedem. Bizim Xormek Aşiret’in reisi Bertal Efendi… Bertal Efendi Türkçeyi çok iyi biliyor.
‘Size uygarlığı getirmeye çalışıyoruz. Okul, yol, hastane yapacağız, medeniyeti getireceğiz. Buna rağmen devlete biat etmiyor, devletin kurallarına uymuyorsunuz. Vergi vermiyor, askere gitmiyorsunuz. Devletimiz şefkatle size kucağını açıyor ama siz karşı geldiğinizde de devletin demir pençesinden de kurtulamazsınız’ diyorlar.
Hani havuç ve sopa meselesi var ya… Tam bu esnada oradan bir keçi geçiyormuş. Bertal Efendi’de diyor ki; ‘Bak zaten üç beş keçimiz var. Görüyorsunuz arazi de yok gelir de yok. Zaten olanaklar az ama vergisini veriyoruz. Bir de ‘askere gitmiyorlar’ diyorsunuz. Amcam Veli ağanın oğlu Mustafa şu anda askerde.’
Abdullah Alpdoğan, bütün bunları yaverine not ettiriyor. Bertal Efendi’yi düşünün; orada askeri taahhüt almış. O zaman motorize güçler pek yok. Katır, at, hayvan filan onlarla ulaşım sağlanıyor. Lojistik destek sağlanıyor. Onların yemlerinin taahhüdünü benim dedem almış. Düşünün ki yani kaymakamla, jandarma komutanıyla dostlukları, merhabası var. Yani herhangi bir direniş meselesi de yok. Bütün bunlar 1937’de oluyor. 1938 Temmuz’u olunca kasabadaki yüzbaşı, Bertel Efendi’yi çağırıyor. Bertel Efendi geliyor. Bu olay Muzur Çem’in kitabında da var. Çavuş Usif diyor ki ‘Biz kışlada çalışıyorduk. Baktım ki Bertal Efendi’nin atı karakolun önünde bağlı. Gittim uzaktan baktım. Bertal Efendi ile yüzbaşı bir şey konuşuyorlar. Bir miktar para tuttu verdi.’
Yüzbaşı ‘Bertal Efendi sizin hakkınızda sürgün kararı geldi’ diyor. Bertal Efendi de şaşırıp ‘Yüzbaşım, Allah’ını seversen, bak seninle merhabamız var. Görüyorsun, devlete karşı en ufak bir direnişimiz yok’ diyor. Yüzbaşı ise ‘Benim yapabileceğim bir şey yok. Oğlun, tüm aileyi toplasın getirsin’ diye cevaplıyor. Bertal Efendi ‘Yalnız annem kalsın, o 100 yaşındadır’ diyor. Bütün aileyi çoluk çocuğuyla birlikte topluyorlar. Yolda getirirlerken Nazimiye’ye 10 km uzaklıkta Ramadan Deresi var, oraya getiriyorlar. 49 kişiyi orada kurşuna diziyorlar. Ana karnında çocuk var… Bütün cesetleri de yakıyorlar.
TESPİTİ YAPILMIŞ EN AZ 160 TOPLU KIRIM MERKEZİ MEVCUT!
Gelelim Bertal Efendi’ye ne oldu? Yüzbaşı o konuşma sonrasında ‘Bertal Efendi herhalde senin canın sıkıldı. Yanına asker verip gönderelim’ diyor. Bertal ise ‘Hayır, neden asker vereceksin? Herkes beni tanıyor’ diyor.
Bu ana tanık olan kişi ‘Baktım, Berdal Efendi atına bindi ama arkasında da askerler vardı. Askerlerin terkilerinde ise kazma ile kürek var. Benim dikkatimi çekti. Biz de takıldık peşlerine gidiyoruz. Nazimiye’den 2-3 km yukarıda Bertal Efendi’yi öldürüyorlar ve cesetlerini çukura atıyorlar. Bütün bu toplu kırımlarda arkadaşlarımızın birebir tespit ettiği 160 tane toplu kırım merkezi var. Listesi de var bende. Bizim köyde 55 kişi katledildi. Yalnız bizim köyde hiçbir gün silah falan yok.
Sonrasında dağ tarafından benim amcam filan gidiyor Bertal Efendi’nin cesedini alıp köye getirerek defnediyorlar. Kardeşim ve ben bu sene Bertal Efendi’nin, dayımın, dedemin mezarını yeniledik. Bertal’ın annesi de orada yatıyor.
Devletin politikalarından birisi, hafızalarının silinmesi. Bunun için de mezarların da olmaması lazım. Çünkü mezar bir yerde belge niteliğindedir.”
“124 TANE KÖY TARİHTEN SİLİNİYOR”
-O günden bu güne ne değişti, değişmedi?
Dersim’deki asıl soykırım 38’de başlıyor. Büyük bir sindirme, katliam var. Bütün insan haklarındaki Birleşmiş Milletler kriterlerini de alırsak aslında bir soykırımdır yani. Aileleri dahi dağıtıyorlar. Geleneklerini, dillerini, etnik yapılarını unutmaları lazım. Dili unutturduğunuz zaman asimilasyon kolaylaşır. Mühim olan en önemli unsur bir ulusu ulus yapan, bir milleti millet yapan ana öğe dildir. Dil kaybolduğunda diğer bütün meseleler çok tali derecede kalır. Ulus bilinci de oluşmaz. Onun için de bütün b asimilasyon politikalarında siyasi literatürde hep dilden başlanır.
Nitekim zaten 1937’de itibaren Dersim’de 124 tane köy tarihten siliniyor. 20 bin kişinin katledilmesi, 20 bin kişinin de sürgün edilişi var. Bu büyük katliamdan sonra diğerleri için bir suskunluk dönemi oluyor. O suskunluk şöyle; biz de kavuştuk. Haklı olarak insanlar, kendilerini bütün canlı varlıklarda olduğu koruma moduna alıyor. 1959’a gelinceye kadar neredeyse Kürdistan’da bir sükunluk dönemi var.
Ya suskunluk dönemi anlaşılıyor ki çok net bütün bunları devlet arşivlerine, komutanlarına, aynı zamanda sözlü tarih projelerine dayanarak bir irdeleme yaptığında görüyoruz ki bir direniş olmadığı halde çok büyük bir katliam olmuştur. Bu, hangi açıdan bakarsan hafızalarının silinmesi de dahil bir soykırım hareketidir.
Ayıptır. İnsanların değerleriyle, kutsallarıyla bu kadar oynanmaz. Özür dilemeyi bir yana bırakın, hiç olmazsa bari kültürümüzle, dilimizle, geleneğimizle, inancımızla bizi rahat bırakın. 1980’li, 90’lı yıllardaki katliamlar, köy boşaltmalar, sindirmeler de ayrı bir şey. Devletin bu politikası hala daha devam ediyor. Yani yüzleşmeyi bir yana bırakın, hiç olmazsa kendi değerlerimizi, kendi dilimizi, örfümüzü, geleneğimizi devam ettirip anlatabilme ortamı olsun hiç olmazsa. Hala daha korkuyoruz. Bir televizyonda, bir şey anlattığımda diyorum ki ‘acaba polis gelip alıp götürür mü?’ Bu yaştan sonra da hapis edilmek de istemiyorum.
PİRHA-Travmatik deneyimi olan toplumlarda yapılan çalışmalar sonraki kuşaklarda yozlaşmanın ve kültürel kopuşun çok önemli bir sorun olduğunu belirten Prof. Dr. Gülnaz Karatay, “Yeni travmalar yaratabilecek yöntemlerden kaçınıp daha akılcı, içinde yaşadığımız sürecin dinamiklerine uygun yeni yol ve yöntemler geliştirilmesi çok önemli” dedi.
1925 yılında çıkarılan Şark Islahat Planı ile 1936 tarihli Tunceli Vilayetinin İdaresi Hakkında Kanun, Şark Islahat Planı’na dayanılarak kurulan ve Dersim’in de içinde yer aldığı 4. Umumi Müfettişlik’in kurulması ile adım adım ‘ulus devlet’in inşası önünde engel olarak görülen Dersim’in, öncelikle kanaat önderlerinin yok edilmesi, halkın soykırımdan geçirilerek kalanların sürgüne tabi tutulması hedeflendi.
25.12.1935 tarih ve 2884 sayılı Tunceli Kanunu çerçevesinde 4 Mayıs 1937 tarihli Bakanlar Kurulu kararı ile Dersim’e yönelik askeri operasyonlar başlatıldı ve on binlerce Dersimli katledildi. Askeri operasyonlar 1938 yılı boyunca devam etti ve katliam ile birlikte sürgün politikası devreye konulup Dersim coğrafyası büyük oranda insansızlaştırıldı.
15 Kasım 1937 yılında Dersim’in Kürt Alevi kanaat önderi Seyit Rıza, oğlu Resik Hüseyin ve Dersim’in 7 ileri geleni, Elâzığ Buğday Meydanı’nda idam edildi.
1937-38’de yaşanan Dersim Soykırımı’nda ‘Dersim’in Kayıp Kızları’ olarak bilinen bir kuşağın ise ailelerinden koparılarak tanımadıkları, bilmedikleri ailelere evlatlık ve eş olarak verildiği gerçeği de soykırımın bir başka boyutunu oluşturuyor.
Dersim Tertelesi’nin 88. yıldönümünde ajans olarak katliamın öncesini ve sonrasını ele aldık. Dosyamızın bugünkü konuğu Prof. Dr. Gülnaz Karatay oldu.
Gülnaz Karatay, Dersim Soykırımı’nın öncesini ve sonrasında yaşananlar üzerinden travma etkisini Pir Haber Ajansı’na (PİRHA) anlattı.
“KENTİN EN ÖNEMLİ SORUNLARINDAN BİR TANESİ DE İNTİHAR”
-Dersim’de intihar ne kadar ciddi bir sorun?
Dersim ile ilgili konuşurken öncelikle aktüel sorunlar üzerinden geçmişe doğru bir yolculuk yapmanın daha yararlı olacağını düşünüyorum. O yüzden toplum için bugün ile geçmiş arasındaki bağını kurmak daha ufuk açıcı olabilir. Toplumu en çok huzursuz eden sorunların başında kentteki suç oranlarındaki artış, intihar ve bağımlılık gelir.
Gençlik araştırmalarına baktığımızda, ruh sağlığı sorunlarının giderek artmakta olduğunu görüyoruz. Artan sorunlar içerisinde ruh sağlığı sorunları yaklaşık yarısını oluşturuyor.
Buna eşlik eden teknoloji bağımlılığı, madde bağımlılığı, sosyal izolasyon ve yalnızlaşma gibi problemler var. Bu sorunları yaşayanların önemli bir kısmı ne yazık ki yardımsız kalıyor. Özellikle de düşük orta gelir grubundaki ülkelerde ruh sağlığı hizmetlerine erişim güçlükleri var. Bizim kentimiz de bu sorunlar açısından riskli ve insanlar güçlü bir ruh sağlığı hizmeti alamıyor. Depresyon ve anksiyete bozukluklarından kaynaklı intiharlar gençler için bir problem haline geliyor. Zaten dikkat ederseniz son zamanlarda duyduğumuz vakaların büyük bir kısmı genç intiharları.
“TRAVMA DENEYİMİ OLAN TOPLUMLARDA SONRAKİ KUŞAKLARDA YOZLAŞMA ÖNEMLİ BİR SORUN”
-Geçmişte yaşanan travmatik olayların bağımlılık ve intihara olan etkisi nedir?
Dersim’i risk altındaki toplum olarak tarif ediyoruz. Çünkü yaşadığımız sosyolojik olayların geçmişle muhakkak bağı var. Örneğin alkol bağımlılığının geçmişle bağı var. Alkol ikinci kuşaklarda acılarını dindirmek için ağrı kesici olarak kullanılmış. Fakat zamanla bu işlev alkol kullanıcılarında tersine dönmüş ve bu defa da intiharları, toplumsal meseleleri, boşanmaları, aile içi şiddeti, kadına şiddeti besleyen bir unsur haline geliyor.
Örneğin benim kentte yürüttüğüm çalışmalarda muhakkak tamamlanmış intihar girişimi olan bireylerin hikâyelerinin sonunda alkolizm var. Çünkü alkol kullanımı intihar eylemini başlı başına çok kolaylaştıran bir faktör. Dolayısıyla bizim bu meseleye özgürlük meselesi olarak bakabilmemiz mümkün değil. Bununla yüzleşmemiz ve gençleri koruyacak birtakım politikaları hayata geçirmeyi başarmamız gerekiyor.
Travmatik deneyimi olan toplumlarda yapılan çalışmalar sonraki kuşaklarda alkolizmin, madde bağımlılığının, yozlaşmanın, kültürel kopuşun çok önemli bir sorun olduğunu tarifliyor. Dolayısıyla bugünkü sorunlarımızı ortaya koyarken bunu geçmişten bağımsız bir şekilde değerlendirmek gerçeklere sırtımızı dönmek anlamına gelir. Bu yüzden bu bağlantıyı kurmak durumundayız. Ama burada mutlak bir ilişki yok. Her travmatik birey muhakkak alkol bağımlısı olacak diye bir koşul yok. Ama alkol kullananların intihar girişimi olanların altındaki sebebin büyük bir kısmı travmadan köken alıyor. Bu travmalar bireysel sebeplerle olabileceği gibi toplumsal sebeplerden de köken alır.
“KENDİ KENDİSİNİ İMHA EDEN TOPLUM YAPISINA DOĞRU GİDİYORUZ”
-Travmalı toplumların, düzelmek için ne yapması gerekiyor?
Bağımlılıkla yüzleşmemiz, travmayla bağını doğru okumamız, reddetmek yerine kabul etmemiz ve gençleri koruyacak politikalar üretebilmemiz gerekiyor. Çünkü eğer travmalı toplumlar yeniden organize olmayı başaramazlarsa, politik stresle baş edemezlerse dolayısıyla bağımlılıkla da intiharla da baş edemeyecekler. İnançtan gelen çok kültürel güçlü taraflarımız var, dayanışma sistemleri gibi. Bir vakamızda şunu görmüştük, her şeyini müsahibine anlatmıştı, müsahip uyanık olsaydı o vakayı önleyebilirdi.
İntiharlar açısından riskli bir döneme giriyoruz. Birbirimizden gelen sinyallere duyarlı olmamız gerekiyor. İntihar için genelde son zamanlarda bireyler sinyal verir. Yardım çığlığı atar aslında. Bu sinyalleri doğru okuyabilmek için biraz uyanık olmamız gerekiyor. Bizim artık heba edecek bir gencimiz bile yok. Çünkü kent demografisi çok hızlı bir şekilde değişiyor. Gençlerimiz göç ediyor ve geride bakıma muhtaç yaşlı bireyler bırakıyor. Dolayısıyla kalanları da bizim bir şekilde koruyabilmemiz gerekiyor.
Aksi halde Yeni Zelanda’da bir topluluğun başına geldiği gibi kendi kendine imha eden bir toplum yapısına doğru gidiyoruz. Doğurmayarak, göç vererek ve mevcut olanı da korumayarak bir yerde kendi kendimizi imhaya doğru gidiyoruz. Ben böyle bir riski Dersim toplumunda görüyorum.
“TRAVMA NESİLLER BOYU AKTARILIYOR”
-Dersim Katliamı’nın insanların yaşamına etkisi nedir?
Bilimsel kanıtlar bize travmanın kuşaklar arasında aktarılan bir şey olduğunu söylüyor. Tıpkı pasif içicilik gibi düşünelim. Pasif içicilik nasıl dumanı görmeden soluyorsak aslında travmada farkında olmadan absorbe ettiğimiz bir şey. Dersim ’38 ile ilgili ikinci kuşakların yaşadığı deneyimler çok ağır. Üçüncü kuşaklar, bunun sıcak etkileriyle hala yüzleşiyor, dördüncü kuşaklar da hala etkisinde. Yaptığım çalışmalarda ailelerin birinde herhangi bir yakınını 38’de kaybetmiş çocukların evlerinde daha çok boşanma olduğu ve bağımlılığa daha yatkın oldukları ortaya çıkmıştı.
Bunu sadece spekülasyon olsun diye söylemiyoruz, travma aktarılan bir şey. Bu aktarımın Dersim’de daha fazla olmasının bir takım maddi gerçeklikleri var. Çünkü yeni nesillerimiz halen sıcak travma bölgeleriyle temas halinde. Örneğin 20 yaşındaki bir genç Dersim ’38 kayalıkları aslında yemyeşil ama ben baktığımda bana kupkuru geliyor. Bir başkası ise ben hayvan otlatırken kadınların boncuklu saçlarını gördüm. Bu travmanın doğrudan kanıtlarıyla yüzleşmek demek. Dolayısıyla bütün bu kanıtlar, gündelik yaşamda maruz kaldığımız şeyler aslında sonraki kuşaklarda da travmayı çok diri tutan unsurlar arasında. Dolayısıyla bir şekilde bu etkiler devam ediyor.
“İÇERİDEN BİR ONARIM SÜRECİ GEREKLİ”
-Travmanın, etkisinden çıkmak için nelerin yapılması gerekiyor?
Bu şiddet sarmalından, yeni travmalar yaratabilecek yöntemlerden kaçınıp daha akılcı içinde yaşadığımız sürecin dinamiklerine uygun yeni yol ve yöntemler geliştirmenin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bunun için de bir defa toplumun organize olması lazım. Bu parçalı yapıdan çıkıp bir ortak akıl üreterek, akılcı yaklaşımlarla ilerlemesi lazım. Ama bunu yaparken de bir rehabilitasyon süreci de çok gerekli. Ağlayarak, birilerinin bizi görmesini bekleyerek bunun olmayacağı ya da çok uzun süreceği açık. O yüzden toplumun kendi kendine organize olmayı başarması ve buradan çıkabilmesi gerektiği kanısındayım.
PİRHA- Yazar Hüseyin Ozan, tek tipçiliğin Dersim’e dayatıldığını, halkların katliama uğratıldığını ve sürecin kesintiye uğramadan hala devam ettiğini vurgulayarak, “Alevi yolu bir toplumsal varoluş biçimidir. Ocaklar sistemi olmadan, dergâh sistemi olmadan bir Alevilikten bahsetmek mümkün değildir. Bunların yeniden toparlanması, yeniden ayağa kaldırılması kesinlikle imkan dahilindedir” dedi.
1925 yılında çıkarılan Şark Islahat Planı ile 1936 tarihli Tunceli Vilayetinin İdaresi Hakkında Kanun, Şark Islahat Planı’na dayanılarak kurulan ve Dersim’in de içinde yer aldığı 4. Umumi Müfettişlik’in kurulması ile adım adım ‘ulus devlet’in inşası önünde engel olarak görülen Dersim’in, öncelikle kanaat önderlerinin yok edilmesi, halkın soykırımdan geçirilerek kalanların sürgüne tabi tutulması hedeflendi.
25.12.1935 tarih ve 2884 sayılı Tunceli Kanunu çerçevesinde 4 Mayıs 1937 tarihli Bakanlar Kurulu kararı ile Dersim’e yönelik askeri operasyonlar başlatıldı ve on binlerce Dersimli katledildi. Askeri operasyonlar 1938 yılı boyunca devam etti ve katliam ile birlikte sürgün politikası devreye konulup Dersim coğrafyası büyük oranda insansızlaştırıldı.
15 Kasım 1937 yılında Dersim’in Kürt Alevi kanaat önderi Seyit Rıza, oğlu Resik Hüseyin ve Dersim’in 7 ileri geleni, Elâzığ Buğday Meydanı’nda idam edildi.
1937-38’de yaşanan Dersim Soykırımı’nda ‘Dersim’in Kayıp Kızları’ olarak bilinen bir kuşağın ise ailelerinden koparılarak tanımadıkları, bilmedikleri ailelere evlatlık ve eş olarak verildiği gerçeği de soykırımın bir başka boyutunu oluşturuyor.
Dersim Tertelesi’nin 88. yıldönümünde ajans olarak katliamın öncesini ve sonrasını ele aldık. Dosyamızın bugünkü konuğu Hüseyin Ozan oldu.
Yazar Hüseyin Ozan, Dersim Soykırımı’nın öncesini ve sonrasında yaşananları, inanç üzerinden uygulanan soykırım politikasını Pir Haber Ajansı’na (PİRHA) anlattı.
“DERSİM, TOPLUMSAL BİR HALK GERÇEKLİĞİDİR”
PİRHA: Cumhuriyetin kuruluşunun ardından halifeliğin kaldırılması birçok kesim tarafından (Aleviler dahil) olumlu karşılansa da ardından yapılan “tek din” politikasına yol açtı. Aleviler ve inancı yok sayılmaya devam etti. O yılların inanaçsal yansıması nasıldı?
Hüseyin Ozan: Dersim derken bu kavramı sık kullanıyorum. Tarihsel toplumsal bir halk gerçekliğinden söz ederiz. Tüm halklar için geçerli olan bir şeydir. Bir halk vardır. Onu karakterize eden değerler birikimi vardır. Çok uzun bir tarihin ürünüdürler ve o halkı karakterize etmişlerdir. Dersim’de böyle bir halk gerçekliğidir. Diliyle, inanç ve yaşam biçimiyle, coğrafyasıyla, anlam dünyasıyla bir bütünlüğün adıdır. Birbirinden ayrıştırılabilecek, birbirinden birbiriyle karşılaştırılabilecek şeyler değildir. Bu toplumsallığın karakteristik nitelikleridir.
İnanç dünyamızdan bahsettiğimiz zaman bir bilme biçiminden bahsederiz. Neyi biliriz? İnsanlığın çok temel soruları vardır. Varoluş. Varoluşu ve yaşamı açıklama, yaşama anlamlandırma, bunun üzerinden yaşamı organize etme tarzında soruları, cevapları vardır. Bilme inanç ilişkisi bağlamına baktığımız zaman Alevilik tüm kainatı bir bütün olarak kabul ediyor. Tüm kainatın rıza ve ikrar üzerine kurulu olduğunu çözümlüyor.
Varlığın tüm hal ve formların tek bir hakikatin sonsuz hal ve formları olduğunu düşünüyor. Çözümlenmesi bu yöndedir. Bütün bu çoklu görüntülerin de birbiriyle rızalı, ikrarlı yani simbiyotik bir ilişki içinde içerisinde olduğunu öngörüyor. Niçin söylüyoruz bunları? Çünkü anlam dünyası da bunun üzerinden oluşacaktır.
Çünkü toplumsal formasyonunu son tahlilde bu bilme ve inanma biçimine uygun biçimde yapılandıracaktır. Dersim böyle bir gerçekliktir. Kendi toplumsal özelliğimizden baktığımız zaman gördüğümüz şey budur.
“PEKİ KATLEDİLEN HALKLARIN, ÇOCUKLARIN HAKLARINA NE OLDU?”
Şimdi Dersim’in hedefe konulması, tek tipçi politikalarla vurulması bilindiği üzere Osmanlı’nın çöküşüyle, gerilemesiyle ittihatçı kliğin ön plana çıkması, yönetimi ele geçirmesi, Osmanlı’yı paylaşım savaşına sokması, yenilmesi ve bu savaş yıllarında gerçekleştirdiği bir soykırımlar silsilesiyle bilinir, anılır, tanınır. İttihatçılar her ne kadar savaşı kaybetmiş, Osmanlı parçalanmışsa da, Anadolu ve Kürdistan’ın geniş bir kesimi üzerinde emperyalistlerin bilgisi, onayı, desteği ve bizzat organizasyonuyla iktidara ulaşmayı başarmışlardır. Ve kaldıkları yerden bu faaliyetlerine devam etmişlerdir.
Öyle anti-emperyalist masallarla bizi belki bir süre uyutmuş olabilirler. Fakat artık böyle olmadığını biliyoruz. İşte bir soykırımlar silsilesiyle, korkunç bir vahşetle halkları yok ederken ne tür bir antiemperyalizmden bahsediliyor? Emperyalistlerin her türlü desteğiyle, ekonomik, askeri desteğiyle bir devlet kururken hangi anti-emperyalizmden bahsediliyor?
Bir direniş olduğunu varsayalım. Ben böyle bakıyorum, böyle düşünüyorum. Siz halkları yok ettiniz. Siz halklara çok ağır katliamlar, soykırımlar uyguladınız. Sizin kurduğunuz teknik bir devletin bizim nazarımızda bir önemi yoktur. Efendim oy kullanma hakkı verilmiş, efendim kadınlara seçilme oy oy hakkı verilmiş, efendim çocuk bayramı ilan edilmiş vesaire vesaire. Peki o yok edilen halkların, kadınların, çocukların onların haklarına ne oldu?
“ALEVİLER VE KÜRTLER BAZINDA TASFİYE SÜRECİ SÜRÜYOR”
Şunu mu yaptınız? Efendim bir şekilde bir savaşa sürüklendiniz, ülke istila edildi. Siz de bu ülkenin bütün halkları ile buluştunuz. Birlikte bir direniş geliştirdiniz. Ardından demokratik bir cumhuriyet kurdunuz. Bir rızalaşma üzerinde bir cumhuriyet vücuda geldi. Ortak yaşam kültürü oluştu. Hay hay başımız üstüne. Ama böyle mi oldu? Hayır. En ırkçı, ırkçı diyorum ama biraz tezat bir durum çünkü bunların bir tanesi Türk de değildir. İşin garip yönü de budur. Irkçı bir politikayla halklar tasfiye edildi. Tek tip iktidar alanı oluşturmak için bütün halklar tasfiye edildi.
Bu süreç hala Aleviler, Kürtler ve diğer can çekişmekte olan bazı küçük topluluklar bazında devam ediyor. Siz bu yıkım üzerine bir tahakküm alanı oluşturdunuz. İşte Dersim’de tüm bu politikalar bağlamında vuruldu. Tüm bu tek tipçi politikalar bağlamında vuruldu. Bunlar defalarca konuşuldu, biliniyor. Ortaya epey bir bilgi, belge de çıkmış durumdadır.
Müslüman Kürt kardeş ve İslam dairesi içerisinde görülüp asimile edilmesi öngörülen Alevilerle bir dönem ittifaklar geliştiriliyor. Bir şekilde yedeğe alınıyor. Ama sonrasında yaşananları hepimiz biliyoruz. Koçgiri’den, Palu’dan, Zilan’dan, Dersim’den biliyoruz. Öncekilere zaten değinmeye gerek yok. İnanç dünyamıza ne oldu? İşte bir halk topyekün hedef alındığı zaman diliyle, kültürüyle, inancıyla, yaşam alanıyla topyekün hedef alınmış demektir. Tamamı hedefe konulmuş demektir.
“İNANÇ KİMLİĞİ; ÖRGÜTLENME VE TOPLUMSAL FORMASYONUN İNŞA BİÇİMİDİR”
Bu minvalde işte o bilme biçimimiz, o inanma biçimimiz, onun üzerinden vücuda gelen anlam dünyamız, toplumsal varoluş biçimimiz hedefe konulmuş, vurulmuş demektir. Bütün bunlar yok ediliyor demektir. Yani halk olarak bir soykırım silsilesini alınmışız demektir. İnanç kimliğini basitçe bir yaratıcı var mıdır, yok mudur minvalinde düşünmek derin bir cehalettir.
Ne bilinçli politik bir akıldır, ne de bilimsel bir akıldır. Hayır, A’dan Z’ye geleneksel toplumlarda yaşamın var ediliş biçimidir, örgütlenme biçimidir, toplumsal formasyonun inşa biçimidir. Bu kadar büyük bir öneme sahiptir. Şimdi bizler açısından da bu kadar öneme sahip bir hakikatimiz vurulduğu zaman ne oluyor? Dolayısıyla bilme biçimimizi yitiriyoruz. Anlam dünyamızı yitiriyoruz. Toplumsal varoluş biçimimizi yitiriyoruz. Nedir bu? Ocaklar sistemi içerisinde, etrafında vücuda gelen toplumsal inşa biçimimiz oluyor. Ocaklar sistemi içerisinde işte musahiplik, rayberlik, analık, pirlik, taliplik tarzındaki o toplumsal sistemi yitirmiş oluyoruz. Bunu kaybetmiş oluyoruz. Yani kendimiz olmaktan çıkarılıyoruz.
Peki bu ne için yapılıyor? Bir toplum mühendisliği bağlamında yapılıyor. Tek tip iktidar alanı yaratmak için yapılıyor. Tek tip iktidar alanı niçin inşa ediliyor? Öncelikle bu alanda kalan bütün insan toplulukları toplumsal kimliğinden arındırılarak birey olarak bir tahakküm hukukuna bağlanıyor. Talana, sömürüye azam düzeyde açık duruma düşürülüyor. Yine işte sanal bir takım mitolojik öykülerle bir ulus inşa edildiği öne sürülüyor. Buradan bir şovenizm geliştiriliyor. Ve muktedirlerin göstereceği her hedefe de saldırmaya hazır psikolojide motivasyonda bir kitle yaratılıyor.
Muktedirler fırsat bulursa, dış bir bölgedeki yere göz koyarsa buraya mı yönelecek? Bu kitleden güç devşirecek. İçeride bir muhalefet akımı mı, özgürlükçü bir akım mı gelişmiş işte motive ettiği bu kitleden gene güç devşirerek ezecek.
Yani inanç kimliğinin ezilmesi bu kadar önemli sonuçlarla bağı olan bir meseledir. Şimdi Türkiye’de ne yapılıyor? Türk İslam sentezi deniyor bunun adına. Bizanslaşan Türklüğü Anadolu topraklarından atan muktedirler, Türkiye muktedirleri diyelim buna. Müslüman Roma ne yapıyor? Birdenbire Türkçülüğü keşfediyor. Kapitalizm koşulları, işte Avrupa’dan gelen ideolojik akımlar, oradaki gelişmeler bağlamında bunun bir sebebi de olduğunu düşünüyorum ben. Asya’ya açılma politikasıyla biraz bağlıdır. Orayla bağ kurma anlamında. Bunda o dönemin Almanya İmparatorluğu’nun rolü olduğunu da düşünüyorum. Almanya bu bağını hala bugün bir şekilde Türkiye’ye stratejik değer biçerek sürdürüyor. Ben böyle görebildiğim bu. Böyle düşünüyorum. Şimdi bu kadar kendi hakikatinden koparılmış kendini Türk olarak tanımlayan kitle dahi kapitalizmin soykırım sarmalında başkalaştırılmış bir kitleye düşürülmüş bir kitledir. Hakikatinden koparılmış bir kitledir. Araçsallaştırılmış, talana açılmış, saldırganlaştırılmış bir kitledir. Yani insanın doğasıyla oynanmıştır burada.
“OCAK SİSTEMİNİN ÇÖZÜLMESİYLE TÜM İÇ İLİŞKİLERDE ÇÖZÜLMÜŞ OLUYOR”
İşte kendi tarihsel, toplumsal hakikatiyle var olan ocaklar sistemi etrafında o bilme ve inanma biçimine bağlı olarak örgütlediği toplumsal varoluş biçimi vurulan Dersim’de ne oluyor bu durumda? Ocaklar sisteminin çözülmesiyle onun tüm iç ilişkileri de çözülmüş oluyor. Kendisi olmaktan çıkıyor. İşte bu genel başkalaşım sürecine dahil ediliyor. Dolayısıyla bir toplum kırım tüm halkların aslında kolektif manada soykırıma uğratıldığı bir süreç yaşanıyor.
Türk İslam sentezi dedik. Evet, Türklük aslında İstanbul’un ele geçirilmesi ile beraber bu topraklardan büyük oranda atılmıştır. Ben böyle bunu görüyorum. İslam ne olmuştur? İslam zaten Emevilerden bu yana hakikatten koparılmış, araçsallaştılaştırılmış, ama Arap İslam İmparatorluğu’nun ama sonrasında onun devamı niteliğindeki olan imparatorlukların ideolojik aracı durumuna düşürülmüştür. Kültürel İslam alabildiğine ötelenmiş.
İnanç inkarının Dersim kırımındaki rolü neydi? O yılların bir değerlendirmesini yapar mısınız?
İslam alabildiğince iktidarcı bir yorumla işlenmiş. Halklara dayatılmış. Dönüp tarihe baktığımız zaman da tüm İslam coğrafyası bir kan deryasına dönmüştür. Bugün hala bu devam ediyor. Yani samimi bir dindar bu durumu görebilmelidir.
Biz Türklüğü bir hak hakikati olarak görüyoruz. Çünkü tüm evren hakikatin farklı yüzleri, farklı hal ve formlarıdır. Tüm diller, tüm halklar bizim açımızdan tartışılmazdır. Bizim reddedeceğimiz tahakkümdür. Irkçı, talancı, sömürücü, ideolojik motivasyonlardır. Onun dışında bir Türk, kendi dilini, kendi kültürünü, kendi hakikatini sonuna kadar yaşama hakkını sahiptir. Bu tartışma konusu edilemez. Diğer halklar için de bu geçerlidir. Bu manada Türk İslam sentezi veya günümüzdeki tercih ile İslam Türk sentezi Türklüğün de İslam’ın da hakikatinden kopararak araştırmış biçimleridir. Sonuçları da halklar açısından vahimdir. Muktedirler açısından yarayışlı olsa da.
“TEK TİPÇİLİK DERSİM’DE ALEVİLERE DAYATILMIŞTIR”
O manada işte bu tek tipçi olay Dersim’de tüm Alevilerde dayatılmıştır. Halklarımız katliama uğratılmıştır. Günümüzde bu süreç kesintiye uğramadan hala devam ediyor. Zorunlu din dersleri de, devletin tüm aygıtıdır. Birçok bakanlığın bütçesinden kat be kat büyük bütçesiyle büyüyen Diyanet kadrolarıdır. Ki İslam’da böyle paralı ruhban sınıfı aslında yoktur. En azından buradan bakmak lazım.
Sağlığa, eğitime, diğer kamu hizmetlerine aktarılacak olan kamu kaynakları ideolojik propaganda yapan, iktidarların payandası olan, tek tipçi zihniyetin payandası olan bir kuruma aktarılıyor. Çok boyutlu bir mesele.
“TOPLUMSAL İKRARLAŞMA GÜNCEL KURUMLARIMIZDA VAR MIDIR?”
Peki ne yapmak gerekiyor?
Alevilerin kendi hakikatiyle buluşması gerekiyor. Yüzyıllar boyunca nasıl kendi hakikatlerine bağlı kaldılarsa, nasıl kendi toplumsal formasyonlarıyla var oldularsa, onu yaşattılarsa, bunun mücadelesini verdilerse bugün için bunu da yapmaları gerekiyor.
Alevi örgütlenmelerine gelince bu örgütlenmeler bir rıza ilişkilenmesi üzerine oturtulmuş değildir. İktidarcı ilişkiler vardır. Kendini var etmek isteyen ideolojik çevrenin başta resmi ideoloji ve derin yapılar olmak üzere istila ettiği, içine sızdığı alanlar durumuna gelmişler. Bir geleneksel cem cemaatimizi düşünelim. Oradaki toplumsal kararlaşma biçimini, toplumsal ikrarlaşma biçimini düşünelim. Bugün bu güncel kurumlarımızda böyle bir şey var mıdır?
Alevi yolu bir toplumsal varoluş biçimidir. Bir bilme ve inanma biçimidir. Devletçi uygarlığın da ortaya çıktığı bu coğrafyada binlerce yıldan bu yana toplumcu geleneği sürdürüp gelen çok değerli bir insanlık damarı vardır. İnsanlık ağacının çok değerli bir dalıdır. Yaşatılması gerekiyor. Bu manada biz Alevilerin dönüp tekrardan kendimize bakmamız gerekiyor. Bugünkü durumumuz nedir? Duruşumuz nedir? Kurumlarımızın işleyiş biçimi nedir? Durduğu yer nedir? Tarihsel Alevi hakikati nedir? Ocaklar sistemi olmadan dergâh üzerinde dergâh sistemi olmadan bir Alevilikten bahsetmek mümkün değildir. Bunların yeniden toparlanması, yeniden ayağa kaldırılması kesinlikle imkan dahilindedir.
Artık yürümüyor, olmuyor propagandaları bir manipülasyondur. Ya da inancını yitiren, ufku sınırlanan ya da bu toplum üzerinden kendini var etmek için bu propagandayı geliştiren çevrelerin söylemidir. Böyle düşünmemek lazım. Alevilikten ya vazgeçeceğiz, var olacaksa da o tarihsel toplumsal gerçeğimizle hakikatimizle buluşacağız.
“EMEVİ İSLAM’INI DERSİM’E DAYATTILAR”
37-38 Dersim kırımının inanca yansıması nasıl oldu? Özellikle kırım sonrası Sünnileştirme polititikası nasıl uygulandı?
37-38 süreci bir halkın topyekün örgütlü biçiminde vurulduğu, hedefe alındığı bir süreçtir. Bunun pek çok sonuçları olmuştur. İnanç anlamında vurguladığımız üzere tek tipçi bir zihniyet üzerinden hareket eden muktedirler, Türkiye muktedirleri Sünni İslam’ın iktidarcı yorumunu esas aldılar. Emevi İslam’ı diyelim biz buna. Bunu Dersim’de dayattılar.
Öncelikle kurumları işlemez hale sokulan, ocak talip bağlantısı kesilen bir halk doğal olarak gittikçe kendi olmaktan çıkacaktır. Hakim zihniyetin eğitim yoluyla resmi tatiller, bayramlar, aklımıza gelecek her türlü yol yöntemlerle dayatılmasıyla zaten bir başkalaşım sürecine girecektir.
Bu manada Anadolu’nun pek çok yerinde daha önce Alevi iken (ama Türkmen Alevi ama Kürt Alevi) bugün için tamamen bu hakikatinden kopmuş toplulukları görmek mümkündür. Kendi içerisinde de bu somut olarak nasıl yaşanmıştır? Uzun bir direnç süreci olmuştur aslında.
“TARİHSEL YAŞAM ALANLARINDAN KOPARILMA, AĞIR SONUÇLARA YOL AÇMIŞTIR”
Her şeye rağmen ocaklar sisteminin işlevsizliğe sokulmasına, talip-pir ilişkisinin büyük oranda kesintiye uğratılmış olmasına rağmen o derinden gelen kültürle bu halk kendini yaşatıp var edip sürdürüp gelebilmiştir. Fakat tarihsel yaşam alanlarından koparılma, çok ağır sonuçlara yol açmıştır. O topraklar bizim hafızamız. Kutsallarımız hemen yanı başımızda.
Ocaklarımız hemen yanı başımızda. O sürekli bir canlı bir ruh, bir bağ kurmamıza yol açıyor. Bunu sağlıyor. Koparıldığın noktada talip ocak ilişkisini kopmasından başka toplumsal ilişkilerin de zayıfladığı, koptuğu yerde ne oluyor? Asimilasyona açık duruma geliyorsun.
12 EYLÜL’ÜN DERSİM’E YANSIMASI: İMAM HATİPLER
Bundan başka somut olarak tarikatların Dersim’e yönelik çeşitli çalışmaları söz konusu olmuştur. Okullaşmalar olmuştur. Bireyler üzerinde nüfuz etme çabaları olmuştur. Bir de 12 Eylül döneminde binlerce çocuğun toplanıp götürülerek imam Hatiplere kapatılması gibi bir süreç yaşanmıştır. Bunlar tabii çok ciddi çok gayri-insani politikalardır.
Yani çok ciddi alınması üzerine önemli durulması gerekiyor. O çocukların birçoğu belki oradan o sarmaldan çıkabildi. Ama birçoğunun akıbeti bilinmiyor. Birçoğu daha simli olmuş vaziyette. Bugün Dersim’de, diğer Alevi toplulukları içerisinde egemen zihniyete hizmet ediyor. Onların neferi durumuna düşürülmüşlerdir.
“SALDIRILAR, DERSİM VE TÜM ALEVİLERİN YAŞADIĞI COĞRAFYADA SİSTEMATİK SÜRDÜRÜLÜYOR”
Karakollardan ezan okutulması, yanlış anımsamıyorsam Baba Mansur Ocağı’nın olduğu köydeydi. Bu çok saldırgan bir politikadır. Benzer olaylar kutsal mekanlarımızın habire tahrip ediliyor olması. Yani şu ara bir kum ocağı meselesi vardı. İki ocak köyümüzün arasında. Daha benzer pek çok olay vardır. Barajlarla birçok kutsal mekanın sular altında bırakılması vardır. Yani bütünlüklü ve sistematik saldırı Dersim özelinde de tüm Alevilerin yaşadığı tüm coğrafyalarda da kesintisiz biçimde ve sistematik biçimde sürdürülmektedir.
Tek çaresi hakikatimizle yeniden buluşmak, yeniden ocak sisteminin, dergâh sisteminin canlandırılmasıdır. Yani çözümü ben bu yönde görüyorum. Dernekleşmeler demokratik mücadele alanlarımızdır. Bazı hizmetlerin getirildiği yerdir. Ama oraların da bir rıza ilişkilenmesi üzerinden, Alevi hakikati üzerinden yürütülmesi gerekiyor.
“DEMOKRATİK CUMHURİYETİN İNŞASINA KATKI SUNALIM”
Ama muhakkak ve muhakkak ocaklar sisteminin veya dergâh sisteminin bir toplumsal varoluş biçimi olduğunu asla unutmayalım. İşte bu nedenle dergâh kapatılmış, müze haline getirilmiştir. İşte ocaklar sistemi bu nedenle vurularak bir toplumsal formasyon yok edilmeye çalışılmıştır. Bunları bütünlüklü düşünmek gerekiyor.
4 Mayıs’ın 88. yıl dönümündeyiz. O dönemde de yine ocak evlatları katledilmiştir. Sekasur örneği vardır. O pirlerimizin, analarımızın, çocukların şahsında tüm Dersim, Koçgiri’deki mazlumlar önünde ve hak derken düşen cümle insanlık savaşları önünde saygıyla eğiliyorum, dara duruyorum.
Bu manada bir kez daha toplumsal hakikatimizde buluşmaya davet ediyorum. İttihatçı sistem demokratik bir sistem değildir. Hakikatimizle buluşarak, hakikatimiz üzerinden örgütlenerek, demokratik bir ülkenin, demokratik bir cumhuriyetin yaratılmasına, inşa edilmesine katkı sunalım.
Hatta öncülük edelim ki halklarımız, hepimiz özgürleşebilelim. Huzurlu bir yaşamımız olsun. Acılar, travmalar olmasın. Talan, sömürü, bu kadar derinleştirilmesin.
PİRHA- Dr. Zeynep Türkyılmaz, Cumhuriyet elitinin, Dersimli kadını ‘kurtarılması’ ve ‘modernize edilmesi’ gereken bir varlık olarak gördüğünü belirtti. Dr. Türkyılmaz, kız çocuklarının eğitim aracılığıyla Türkleştirilmeye çalışıldığını söyleyerek “Aslında kadın ve kız çocukları meselesi, Dersim sorununa Cumhuriyet tarafından getirilen çözümün mihenk taşlarından bir tanesidir” diye belirtti.
1925 yılında çıkarılan Şark Islahat Planı ile 1936 tarihli Tunceli Vilayetinin İdaresi Hakkında Kanun, Şark Islahat Planı’na dayanılarak kurulan ve Dersim’in de içinde yer aldığı 4. Umumi Müfettişlik’in kurulması ile adım adım ‘ulus devlet’in inşası önünde engel olarak görülen Dersim’in, öncelikle kanaat önderlerinin yok edilmesi, halkın soykırımdan geçirilerek kalanların sürgüne tabi tutulması hedeflendi.
25.12.1935 tarih ve 2884 sayılı Tunceli Kanunu çerçevesinde 4 Mayıs 1937 tarihli Bakanlar Kurulu kararı ile Dersim’e yönelik askeri operasyonlar başlatıldı ve on binlerce Dersimli katledildi. Askeri operasyonlar 1938 yılı boyunca devam etti ve katliam ile birlikte sürgün politikası devreye konulup Dersim coğrafyası büyük oranda insansızlaştırıldı.
15 Kasım 1937 yılında Dersim’in Kürt Alevi kanaat önderi Seyit Rıza, oğlu Resik Hüseyin ve Dersim’in 7 ileri geleni, Elâzığ Buğday Meydanı’nda idam edildi.
1937-38’de yaşanan Dersim Soykırımı’nda ‘Dersim’in Kayıp Kızları’ olarak bilinen bir kuşağın ise ailelerinden koparılarak tanımadıkları, bilmedikleri ailelere evlatlık ve eş olarak verildiği gerçeği de soykırımın bir başka boyutunu oluşturuyor.
Dersim Tertelesi’nin 88. yıldönümünde ajans olarak katliamın öncesini ve sonrasını ele aldık. Dosyamızın bugünkü konuğu Dr. Zeynep Türkyılmaz oldu.
Zeynep Türkyılmaz, Dersim Soykırımı’nın öncesini ve sonrasında yaşananları, kadın ve kız çocukları üzerinden uygulanan soykırım politikasını Pir Haber Ajansı’na (PİRHA) anlattı.
“KIZ ÇOCUKLARI, DEMOGRAFİK POLİTİKANIN EN ÖNEMLİ AYAKLARINDAN”
-Dersim Tertelesi’nde kadınlar ve kız çocukları üzerinden nasıl bir politika izlendi?
“Aslında kadın ve kız çocukları meselesi, Dersim sorununa Cumhuriyet tarafından getirilen çözümün mihenk taşlarından bir tanesi. Tam da bunun ne kadar merkezde olduğunu görerek, anlayarak konuşmak lazım. Kız çocuklarının bir kısmı öldürüldü, bir kısmı ailelerinden alındı, bir kısmı da okullaşmayla hayatlarında radikal değişiklik yaşadılar. Genel olarak bakıldığında bir tezatlık olduğu düşünülüyor. Nasıl oluyor da bir kısmı öldürülsün diğer bir kısmına da okul gibi insanı geliştirecek fırsatlar sağlasın! Bu durumun bir tezat olduğu ifade ediliyor ama bence bu tam da Cumhuriyet’in Dersim’e uygulamak istediği demografik politikasının en önemli ayaklarından bir tanesiydi.
1925 yılından itibaren Dersim ile ilgili hazırlanan raporlara baktığımızda bir kısmının Türk olup Kürtleşme yolunda olduğu, bir kısmının Kürtleştiği ve bunların artık kurtarılamayacağı ve Türk olup yeniden Türklüklerine kavuşturulabilecek olanların kurtarılması gerektiği yazıyor. Beyaz adamın orada yaşayan yerlileri kurtarma, özgürleştirme misyonu varsa Cumhuriyet eliti de kendisine Dersim’i özgürleştirme, kurtarma misyonu olduğuna inanıyor ve burada da kadınlar ve kız çocukları çok temel bir noktada oluyor.”
-Bir taraftan kız çocukları öldürülürken bir taraftan da okullarda eğitilmesini nasıl değerlendirmek lazım?
“Şükrü Kaya’nın, askeri operasyonun başladığı haziran ayında jandarma ile yazışmasında ‘Dersim’de Kürtleşme var, Dersimli kadınlar Dersimli erkeklerden daha önce Kürtleşiyor ve onun için bizim onları kurtarmamız lazım’ diyor. Peki kurtarılmayacak olanlara ne oluyor? Bazı bölgeler tümden imha ediliyor, bazı bölgelerdeki kız çocuklarının ise alınmasına izin veriliyor ve bu şekilde bir kadın politikası yürütülüyor. Yeni kuşak kız çocuklarının eğitimle yeniden Türkleştirileceğine inanılıyor. Türkleşen kız çocuklarının kendilerine Türk aileler kuracaklarına, Türkleşmiş evler yaratacaklarına ve yeniden Türklüğe kazandırılmış bir Tunceli’ye erişileceğine inanıyorlar. Bu sebeple aslında Dersim’de yaşanan soykırımı konuşurken kadın konusunu her zaman en öne alarak konuşmamız gerekiyor. Çünkü kimin hayatta kalıp eğitim alacağına, kimin subay ailelerine verileceğini ve kız çocuklarının bir mal gibi dağıtılabileceği aslında bir önceki dönemin köleliğine çok benzeyen bir hikaye.
Okullaşma ilk başta bu Elazığ’da hali hazırda var olan kız enstitüsüne eklenen bir yatılı okul vasıtasıyla yürütülüyor ve bunun fikrini oluşturan en temel insanlardan biri Şükrü Kaya, uygulamasını yapan ise Abdullah Alpdoğan. Şükrü Kaya, daha önceki dönemde aslında Ermeni soykırımında çok ciddi roller üstlenmiş birisi. Ermeni çocuklarının toplandığı, bir kısmının Türkleştirildiği; son derece benzer uygulamalar. Yani bu açıdan devamlılıklar var. Daha önceki deneyimlerden edinilenlerden kız çocuklarına dair politikaların burada birebir hayata geçirildiğini görüyoruz.”
“KAYBEDİLEN KIZ ÇOCUKLARINA AİT BİLGİLERE ULAŞMAK ÇOK ZOR”
-Neden şimdiye kadar kaçırılan kız çocuklarının akıbetine ilişkin net bilgilere ulaşılamadı?
“Kaybedilen kız çocuklarıyla ilgili bilgilere ulaşmak çok zor elde edilebilecek bir şey. Zaten 1947 yılına kadar herhangi bir normalleşme yok. Kız çocuklarının özel kimlikleri var, hareketleri sınırlı ve yaşadıkları çok ciddi bir travma var. Kimsenin ses çıkartıp başkalarını arayacak hali yok. Ama 1960’lardan itibaren bir hareketlenme görüyoruz, Haydar Kang’ın Cumhuriyet arşivinde nasıl ailesinin yakıldığını anlatıyor ve yavaş yavaş bir yerlerden çocuklarına ulaşmaya çalışıyorlar. Ama şimdi kız çocuklarına dair bir şey göremiyoruz. Çünkü ailelerinden koparılmış, tamamen farklılaşmış ve bir kısmının geriye dönme fikri bile yok. Çünkü geridekilerini kendisinden çok uzak görebiliyor, bir kısmı da geri dönmeye utanıyor, ne yapabileceğini bilmiyor.
Tabii bu süreçte yaşadıklarının travmatik deneyimler olduklarını ve ailelerinden alınan çocukların özellikle kız çocuklarının imkanlarının çok sınırlı olduğunu ve çok azının buna dair bir şey yapabilecek durumda olduğunu anlamamız lazım. Erkek çocuklarına dair çok daha az şey biliyoruz. Bir kaç çocuğun askeri okula verilme örneğini biliyoruz. Onlar zaten bir devlete eklemlenmiş durumda ve oradan tamamen çıkıp bağımsızlaşıp eski kimliğine dönmesi son derece radikal bir şey olurdu ve 60’lar, 70’ler Türkiye’sinde çok da mümkün olmazdı. Hem kendileri için hem de aileleri için korktular. Ama 90’dan itibaren biz bunları konuşmaya başladığımızda da hani bir kısmı için zaten çok geçti. Bir kısmı içinse bulunmaları çok zordu. Çünkü bu insanlar zaten kendilerini belli etmek istemiyorlardı.
Çünkü travma ve soykırım aslında biten bir süreç değil. Yani bu insanlar hayatlarını radikal olarak değiştirmek zorunda kalmışlar. Böyle bir mekanizmaya maruz bırakılmışlar ve bu mekanizmayı kırıp çıkmanın ne kadar da zor olduğunun farkındalar. Çok uzun sürede insanlar özellikle Dersim dışındakiler bunu bir isyan anlatısı içerisinde kurdukları için de bir kahramanlık anlatısı içinde bu tür kurbanlık hikayeleri aslında çok da değer görmedi. Ancak 90 sonrasında 1938’in nasıl sistematik bir soykırım politikası olduğunu algılamaları kayıplarını aramaya başlamalarıyla mümkün oldu.”
-Cumhuriyet döneminde, soykırım politikasında kadının önemi nedir, nasıl bir politika uygulandı?
“Kadınlar üzerinden bir toplumu yeniden dizayn etmek, toplum mühendisliğinin temelinde var. Bu uygulamaları soykırımlarda görüyoruz. Aileyi dönüştürmeye çalışıyorlar. Aile kadındır, kız çocuğudur, annenin çocuğa vereceği eğitimdir. Yani bunu direkt olarak hedefler bütün soykırım rejimleri. Yani bunun için Amerikan yerlileri ve Avustralya’daki yerliler, bu tür yatılı okullar veya kadınların kaçırılması benzeri uygulamalara maruz bırakılmıştır. 1915 ve ondan öncesinden çok etkilendikleri ve Osmanlı döneminde olan yatılı misyoner okulları gibi misyoner okulu kurmak istiyorlar. Bunun için de işte ismi İzmir’de misyonerlikle alakalandırmış ama kendini Türk misyoneri olarak gören Sıdıka Avar’ı bir şekilde Elazığ’a getirerek bunu gerçekleştiriyorlar. Aslında bunlar soykırım süreçlerinde çok görülen uygulamalar. Bir kısmı başarıya ulaşmış bir kısmı daha kısmi başarıyla gördüğümüz uygulamalar.
Cumhuriyet eliti, Dersimli kadınlara yapılan etnografik çalışmalara da çok fazla yer veriyor. Kadınların diğer bölgelere göre daha rahat yaşadığından, erkeklerden kaçınmadığından, güler yüzlü olduğundan, yabancılarla sohbet edebildiğinden, kılık kıyafetlerinin kapalı olmadığından bahsediliyor. Bu özellikleri Alevi Kızılbaş olmasından kaynaklı olduğunu görmemiz gerekiyor. Cumhuriyet eliti, Dersimli kadını Orta Asya’daki İslamiyet öncesi, Şama gelenekleri sürdüren ve onun için kurtarılması gereken kadın toplulukları olarak düşünüyorlar. Cumhuriyet projesiyle bu duruma ‘kadınlar nispi ölçüde daha rahat ve özgürler ama ortaçağ dünyasında yaşıyorlar, o yüzden bunların modernize edilmeleri lazım’ diyorlar. Modernite aynı zamanda Türklükle eşleştiriliyor. Dili değişecek, kılığı kıyafeti değişecek, okullaşma olacak, gündelik hayatında kullandığı her şey değişecek.”
-Cumhuriyet döneminde, Dersimli anne neden düşman olarak görüldü?
“Dersimli annelerin hedef alınması gibi bir hikaye var burada. Yani Dersimli anneliğin meşru bir annelik olmadığı, çocuğunu Kürtleştiren bir annelik olduğu için tehlikeli bir annelik. Bu yüzden anne çocuk ilişkinin kırılması gerekiyor ki bundan dolayı aslında yatılı okul projesi yapılıyor. Çocuk ailesinin kültüründen uzak tutulacak, onun dilini konuşmayacak, onun gibi yemek pişirmeyecek gibi… Cumhuriyet’in Dersim politikasında en başarılı olduğu şeylerden birisi de annenin çocuğuna olan aktarımını kırmak. Kız çocukları yatılı okula gelip artık Sıdıka Avara’ya ‘anne’ dedikleri ve onu örnek aldıkları bir kız çocuğu modeli gelişti.
Burada gördüğümüz şey; Dersimli annenin, anneliğinin elinden alınması. Yani sen biyolojik anne olabilirsin ama onun hayatını belirleyen, onun kültürünü, yaşamını, görgüsünü geliştirecek olan anne sen değilsin. Yani sen bunu meşru olarak yapamazsın, bu hak elinden alınıyor. Annelik sadece doğurmayla ilişkili bir şey değil. Bu tamamen Dersimli annelerden 1938’le birlikte alınıyor ve bu ilişki benim görebildiğim kadarıyla uzun solukta da belirleyici olan bir kırılma. Bir anne var ama sonuç olarak dili, konuşmayı, görgüyü öğrendiğiniz yani sizi şekillendiren başka bir yer. Hani siz annenize saygı duyabilirsiniz ama onu bir bilgi kaynağı olarak görmeme hali… Anne ile çocuk arasındaki hiyerarşinin büyük bir anlamda kırıldığını görüyoruz. Tabii ki 1938 çok büyük bir kırımdı ama 1947’den sonra dönmek ve belirli bir noktada toparlanmak mümkün oldu. 1990 süreciyle yaşananlar, özellikle köy yakmalarıyla yaşanan süreçler geri dönüşleri daha azalttı. Artık Dersim’e gittiğiniz zaman kadınlar yalnız yaşadığı ve hani o toplumsal, yani yaşlı ve gencin bir arada yaşayıp birbirini desteklediği, bir arada yaşamını sürdürdüğü o toplumsal yapının da büyük ölçüde zarar gördüğünü söylemek mümkün.”