Etiket: 78’liler girişimi

  • ‘Türkiye’deki Aleviler ile Kürtlerin ittifakını sağlamak gerekiyor!’-VİDEO

    ‘Türkiye’deki Aleviler ile Kürtlerin ittifakını sağlamak gerekiyor!’-VİDEO

    PİRHA – 78’liler Girişimi Sözcüsü Celalettin Can, hükümetin, Kürt sorununu çözme konusunda bir programının olmadığını söyledi. Can, ilk konuşulması gereken başlığın “silahların bırakılması” konusu olamayacağını belirterek “Haklarla ilgili adım atıldığı oranda güven oluşur” dedi. Celalettin Can, Türkiye’deki Aleviler ile Kürtler arasında yapılacak olası bir ittifakın da demokratikleşme adına büyük kazanım sağlayacağını vurguladı.

    ‘Asrın Çağrısı’ başlığı ile 27 Şubat’ta kamuoyuna açıklanan İmralı’dan gelen mektup ardından “Şimdi neler olacak?” sorusunun cevabı merakla bekleniyor.

    Hükümet kanadı, “Ortada bir müzakere, pazarlık süreci yok” diyerek tek odağının PKK’nin silah bırakması olduğunu vurgularken Kürt hareketi ise demokratikleşme konusunda bir adım beklentisi içinde olduğunu ifade ediyor.

    “HÜKÜMET SAHİCİ DAVRANMADI”

    78’liler Girişimi Sözcüsü Celalettin Can da PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın çağrısına karşılık hükümetten henüz bir yaklaşım gösterilmediğini belirtti. Kürt sorununun çözümü adına iktidarın tavrını yorumlayan Celalettin Can, şunları söyledi:

    “Sayın Öcalan’ın asıl görüşü, Türkiye’de bir demokratik dönüşümün gerçekleşmesidir. Bu demokratik bir dönüşüm. Nasıl demokratik dönüşüm? İlk adımı biz atalım, ‘Demokratik dönüşüm’ diyelim’. Öcalan bir de tarihin bu döneminde Kürt meselesinin çözüm koşullarının kuvvetler ilişkisi açısından olmadığını da gördü. Kürt meselesini öne almadı, daha çok demokrasiyi gündeme aldı. Ve Kürt meselesini gündeme getirdiğinde belki daha yumuşak inişler yaptığında kazanabileceği bazı haklar vardı, onların da kaybedebileceği hesabını yaptı ve ‘demokratik dönüşüm’ dedi. ‘Siz demokratik dönüşüm konusunda adım attığınız takdirde biz de kendimizi yeni duruma göre yeniden inşa ederiz’ dedi. Sayın Öcalan bu adımı atmış olmakla birlikte karşı taraftan bir görüş gelmedi şu ana kadar. Sadece şu söylendi; ‘silahları bırakın’. Öcalan hala ‘Demokratik dönüşüm, demokratik toplum’ diyor. ‘Dönüşümü sağladığınız anda biz de ona göre adım atarız’ diyor. Ama devletin de görüşü ‘Önce siz silahları bırakın. Sonra konuşuruz’ noktasında.

    Diğer yandan ‘PKK’de kongre yapılsın’ deniyordu ama kongre konusunda da hükümet aslında sahici davranmadı. Çünkü Süleymaniye’de bu kongrenin yapılacağı kararı alınmıştı ama henüz o uygulanmadı. Uygulanamazdı da. Bir Amerikalı gazetecinin, Süleymaniye’den yazdığı gibi; ‘Kürtler aslında kongre yapmak istiyor ama sürekli bombalanıyorlar ve kongreyi yapma koşulları yok gibi. Engelliyorlar bunu’ dedi.

    Yani sonuç olarak dünyanın her tarafında bu meselelerin çözümünde ilk konuşulan ‘silahların bırakılması’ olmaz. Haklarla ilgili adım attığı oranda insanlar birbirine güven verir. Haklarla ilgili adım atıldığı oranda silahlı müdahaleyi o güne kadar yürüten hareket de bir güven duyar. ‘Tamam, sorunları çözüyorlar. Korku ve kaygı duymadan ben silahlarımı bırakabilirim’ noktasına gelir.

    PKK ateşkes ilan etti. Hatta ‘ateşkes kavramının kullanılması dahi yanlıştır’ denildi. Yani ateşkes olunca sanki muhatap olunuyor, devlet çok ciddiye alıyormuş gibi bir imaj maker yaptılar. Ama gayet doğal olan bir şey vardı, 40 yıldır savaştığın, 40 yıldır savaşmakla birlikte yenemediğin ve denge durumuna gelen bir hareket ve aşamıyorsun, aşamadığın için anlaşmaya kalkıyorsun. Ama tarihin bir döneminde kendince bir fırsat yakaladığı kanısıyla karşı tarafı daha da aşağı çekmeye çalışıyorsun. Ama kuvvetler ilişkisi senin onu aşağıya çekmeye de müsait değil aslında.

    Mümkün olduğu kadar Kürt özgürlük hareketinin barış yapmak konusundaki baskın tavrını göz önüne alıp ‘bunlar galiba zayıf hissediyorlar, veyahut da işte bunlar madem böyle diyorsa biz daha da tavizsiz davranalım’ falan diye bir noktada hareket ediyorlar. Hatırlarsanız Bahçeli, ‘Öcalan, Mecliste gelsin konuşsun’ demişti. O kadar ileri şeyler söylemişti. Oradan şu anda geldiği nokta ne? Yani kongre yapmanı bile engellemeye çalışıyor, silahları bırakma konusundan başka bir talep getirmiyor gündeme.”

    “KÜRT KUŞATMASINDAN ÇEKİNDİLER”

    Celalettin Can, devlet kanadı ile Abdullah Öcalan arasındaki görüşmelerin nasıl başladığı konusunu da değerlendirdi. “Aslında Türkiye Cumhuriyeti Devleti çok büyük sıkıntılar içerisindeydi” diyen Celalettin Can, şöyle devam etti:

    “Bu sıkıntılı hali çok açıktı. Çünkü aşağıdan Erdoğan’ın deyişiyle İsrail vura vura geliyordu. Soykırım uyguladı. Sonra Suriye’ye doğru girdi, Başer Esad’ın geri çekilmesinin koşullarını yarattı. İran’a doğru gidiyordu ve bütün amacı ne yapıp edip Amerika’nın savaşa girebilmesi için İran’ı da savaşa sokmaktı. Ama Amerika İran temkinli davrandı.

    Bu dönemde en büyük kaygıları şu oldu; Kürt kuşatmasından çekindiler aslında. İsrail, Kürtlere olumlu bakıyor. Amerika da Kobani’ye olumsuz bakmıyor; Kürtlerin elinde kalması şeklinde bir siyaseti var. Sonra İran çok zayıf duruma düşüyor. Rojhelat’ın düşme imkanı var. Yan sırada başka bölgeler de var orada. Orada da Kürtlerin düşme durumu var. Bu gelişme karşısında Barzani çevresi de seyirci kalamaz. Kaldı ki Kandil’de, Gare’de çalışmalar var. Devlet aslında bir Kürt kuşatmasından çekindi. İsrail’in Kürtlere destek vereceği, Amerika’nın seyir bigane kalacağı görüşü var. Dolayısıyla Türkiye, İsrail’in Kürtlere destek vererek, ittifak kurarak kendi aleyhlerine bazı sonuçlar yaratılabileceği gördü. Bunu engellemek için de Kürt meselesini kim gündeme getirdi? Öcalan. Kim gündeme getirmişse onunla çözmek lazım. Öcalan’ı devreye koymaya çalışıp önünü almaya çalıştılar bu sürecin.”

    “HÜKÜMETİN, KÜRT MESELESİNİ ÇÖZME PROGRAMI YOK”

    Celalettin Can, hükümetin “Kürt hareketini güçten düşürmek adına” gözaltı ve tutuklama politikasına başvurduğunu da ifade etti. Abdullah Öcalan’ın, Kürtlerle Türklerin çatışma içine girmesi konusunda engelleyici olduğunu vurgulayan Can, şöyle devam etti:

    “Dikkat edin, son zamanlarda çok bilinen, tanınan insanlar da gözaltına alındı. Bu sadece Kürt tarafında olmadı, sosyal demokrat çevreden de gözaltına aldılar. Ama esasen benim görebildiğim kadarıyla Türkiye Cumhuriyeti Devleti, uluslararası planda epey tecrit oldu. Erdoğan çok yıprandı. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni tabii ki NATO’dan çıkarmazlar, tabii ki Amerika vazgeçmez ama pekala var olan yönetimden vazgeçebilirler. Bir de böyle bir durum söz konusuyken ekonomik durum zaten kötü, kriz hali söz konusu. Kürt hareketinin Rojava’da, Bakur’da, Rojhelat’ta olsun birleşme eğilimi de ortaya çıktı. Barzani’yi de eskisi gibi elinde tutamayacaklarının koşulları çıktı. Kobane komutanı Mazlum Abdi, Barzani’yle görüştü. Türkiye için en büyük tehlike Kürtlerdir aslında. Ama Kürtlere yöneldikleri zaman dünya sahip çıkacak hale geldi. Çünkü Kürtler bir araya geldi. Kürtlerin bir araya gelmesi, kendi hakkına hukukuna sahip çıkması ürküttü. AKP-MHP Hükümeti, Kürt meselesini çözmek için yapmadılar bu işi aslında. Kürtleri belli bir çizgide tutabilmek için, ileriye gitmelerini engellemek için; Kürt meselesini çözme programı yoktu yani. Hala da yok. Ama Abdullah Öcalan bunu yaratmak istiyor. Yani Abdullah Öcalan zeki, kapsayıcı, büyük bir lider ve savaşın Türkiye’ye de yaramayacağını görüyor. Türkiye’yi gözetiyor o anlamda. Gözettiği faşistler değil, Türkiye toplumu. Ve Kürtlerle Türklerin ciddi bir çatışma içine girmesini istemiyor. Çatışma ortamı bu şekilde devam ederken Türkiye’nin daha da büyük çöküntüye uğrayabileceğini görüyor ve bunun Kürtlerin de hayatını etkileyeceğini düşünüyor. Ama en büyük kaygılarından birini de söyleyeyim; katliamdan korktu Abdullah Öcalan. Çünkü Türkiye, çaresizlik içinde büyük bir katliama girebilirdi.

    “ALEVİLER İLE KÜRTLERİN İTTİFAKINI SAĞLAMAK GEREKİR”

    Celalettin Can, Kürt sorununun çözümü konusunda Alevi toplumunun rolüne de değindi. Suriye’deki Alevi toplumuna yönelik katliamları da gündemine alan Celalettin Can, güçler arasındaki ittifakın mümkün olabileceğini söyledi. Can, Türkiye’deki Alevi hareketinin sürece dahil olması konusunda ise şu görüşü paylaştı:

    “Suriye’de Alevilerin bir can güvenliği problemi olduğu, katliamla karşı karşıya oldukları ortaya çıktı. Öcalan o konuda akıllı davrandı ve ‘Alevilere yardım edin’ talimatını verdi, çok güçlü bir katkı sundu. Ben de bir Aleviyim, Suriye’de Kürtler ile Aleviler arasında bir ittifak kurulabilir. Dürzüler ister istemez İsrail’e yanaştılar ve özel bölge oluşturdular. Onlarla da ittifak kurulabilir.

    Türkiye’deki Alevi hareketi, şu anda Suriye’deki gibi tehlikede değil. Bir çatışma perspektifinden uzak. Aslında Aleviler, Kürtlerden daha fazla tehlikede. Çünkü Kürtlerin sonuçta bir örgütlülüğü ve önderliği var. Alevilerin önderliği, örgütlülüğü de yok. Katliamla karşı karşıya gelebilirler ve gelmelerini engelleyen güçlerden biri de Kürt hareketinin varlığıdır. Ama henüz bu konuda yeterli bir bilinç, ortaklaşma, birlik içerisinde olma düşüncesi Kürt Alevilerde var ama daha geniş, diğer etnik gruplarda son derece zayıf. Hala Kürtlere, Kürt hareketine karşı bir ön yargı var ve bu ön yargının kırılması gerekir. Türkiye’deki Aleviler ile Kürtlerin ittifakını, birleştiriciliğini sağlamak gerekir. Alevilerle Kürtler birleşirse bu birleşiklik Suriye’ye kadar uzanılırsa Suriye’nin geleceği Kürt özgürlük hareketiyle beraberdir aslında ve Türkiye’de de demokrasinin gelmesinin çok önemli koşulları da var.”

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

  • Nimet Tanrıkulu’nun serbest bırakılması için çağrı: Hak savunuculuğu suç değildir!

    Nimet Tanrıkulu’nun serbest bırakılması için çağrı: Hak savunuculuğu suç değildir!

    PİRHA- 94 gündür tutuklu bulunan ve “Örgüt üyeliği” iddiasıyla yargılanan insan hakları savunucusu Nimet Tanrıkulu’nun ilk duruşması, yarın İstanbul 24. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek. Tanrıkulu’nun serbest bırakılması için İnsan Hakları Derneği (İHD) başta olmak üzere çok sayıda sivil toplum örgütü çağrı yaptı.

    Nimet Tanrıkulu, 26 Kasım 2024’te sabah saatlerinde evine düzenlenen bir polis operasyonuyla gözaltına alındı. Aynı dosya kapsamında aralarında siyasetçiler ve sendikacıların da bulunduğu 12 kişi daha gözaltına alındı. Tanrıkulu ve sekiz kişi, 29 Kasım’da Ankara 4. Sulh Ceza Hakimliği tarafından tutuklandı. Diğer dört kişi ise adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.

    FEMİNİST, KÜRT VE ALEVİ BİR MÜCADELE İNSANI

    Tanrıkulu, 30 yılı aşkın süredir insan hakları, kadın hakları ve barış mücadelesi veren bir isim. Feminist, Kürt ve Alevi kimliğiyle tanınan Tanrıkulu, 12 Eylül darbesi sonrasında gözaltına alınmış ve işkence görmüştü. İnsan Hakları Derneği (İHD), 78’liler Girişimi ve Barış İçin Kadın Girişimi gibi örgütlerin kurucuları arasında yer alan Tanrıkulu, Cumartesi Anneleri/İnsanları’nın da aktif bir üyesi. Alevi derneklerinde de yöneticilik yaptı.

    “30 YILDIR İNSAN HAKLARI MÜCADELESİ VEREN BİR İSİM”

    Yarınki duruşma öncesinde İHD İstanbul Şubesi’nde bir basın açıklaması düzenlendi. Açıklamada, “Hak savunuculuğu yargılanamaz, Nimet Tanrıkulu’na özgürlük” pankartı açıldı. İHD Eş Genel Başkanı Eren Keskin, Tanrıkulu’nun tutukluluğunun hukuk dışı olduğunu vurgulayarak, “Nimet, 30 yıldır insan hakları mücadelesi veren bir isim. Onun tutuklanması, aslında bir insan hakları savunucusunun, feministin, Kürt ve Alevi kimliğinin yargılanmasıdır” dedi.

    Keskin, Tanrıkulu’nun sosyal medya paylaşımları ve katıldığı etkinliklerin suçlama konusu yapıldığını belirterek, “Seyit Rıza, Deniz Gezmiş gibi isimlerin fotoğraflarını paylaşması veya kadın hakları çalıştaylarına katılması gibi eylemler, tamamen sivil ve meşru faaliyetlerdir. Bunların suç olarak gösterilmesi kabul edilemez” ifadelerini kullandı.

    Keskin, Tanrıkulu’nun Demokratik Toplum Kongresi’nde (DTK) yaptığı bir konuşmanın da suçlama konusu yapıldığını, ancak daha önce bu konuda Diyarbakır Adliyesi’nde “kovuşturmaya yer yok” kararı verildiğini hatırlattı. “Nimet son derece hukuksuz bir şekilde yargılanıyor. Biz yarın bu hukuk dışı yargılamanın son bulmasını istiyoruz ve serbest bırakılmasını talep ediyoruz” diye konuştu.

    “İDDİANAME AKIL VE HUKUK DIŞI”

    İHD İstanbul Şubesi Başkanı Gülseren Yoleri, 20 kurumun imzaladığı ortak metni okudu. Yoleri, Tanrıkulu’nun uluslararası düzeyde tanınan bir insan hakları savunucusu olduğunu belirterek, “İddianamedeki suçlamalar akıl ve hukuk dışıdır. Nimet Tanrıkulu’nun tutukluluğu, Türkiye’nin iç hukukuna ve uluslararası sözleşmelere aykırıdır” dedi.

    Yoleri, Tanrıkulu’nun daha önce benzer iddialarla Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı tarafından soruşturulduğunu, ancak “kovuşturmaya yer yok” kararı verildiğini hatırlattı. “Nimet Tanrıkulu’nun serbest bırakılmasını talep ediyoruz. Bu yargı tacizi bir an önce son bulmalı” diye konuştu.

    TÜRKİYE ÇAPINDA ÇAĞRILAR

    İHD’nin İstanbul’daki açıklamasının yanı sıra, Şanlıurfa, İzmir, Adana, Hatay ve Van gibi birçok kentte de Tanrıkulu’nun serbest bırakılması talebiyle eylemler düzenlendi. Şanlıurfa’da İHD ve 78’liler Girişimi, “Nimet Tanrıkulu serbest bırakılsın” pankartı açarken, İzmir’de Eski Sümerbank önünde yapılan açıklamada “İnsan hakları savunucuları yargılanamaz” denildi.

    İmzacı Kurumlar:

    • İnsan Hakları Derneği (İHD)
    • 78’liler Hareketi
    • Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF)
    • Barış Vakfı
    • Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD)
    • Demokratik Alevi Dernekleri (DAD)
    • Diyarbakır Barosu
    • Eşit Haklar İçin İzleme Derneği (ESHİD)
    • Hak İnisiyatifi Derneği
    • Hakikat Adalet Hafıza Merkezi
    • İnsan Hakları Gündemi Derneği (İHGD)
    • Kadın Kültür Sanat Edebiyat Derneği (KASED)
    • Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK)
    • Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD)
    • Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD)
    • Türk Tabipler Birliği (TTB) İnsan Hakları Kolu
    • Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV)
    • Yaşam Bellek Özgürlük Derneği
    • Yurttaşlık Derneği

    PİRHA/İSTANBUL

     

  • 1 Mayıs 1977’de hayatını kaybedenler Kazancı Yokuşu’nda anıldı- VİDEO

    1 Mayıs 1977’de hayatını kaybedenler Kazancı Yokuşu’nda anıldı- VİDEO

    PİRHA – 78’liler Girişimi, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’na seslenerek 1 Mayıs 1977’de hayatını kaybedenleri Kazancı Yokuşu’nda andı. Açıklamada Taksim Meydanı’nın kamusal alan olduğu hatırlatılarak 1977 1 Mayıs’ında hayatını kaybeden 41 kişinin anısına anıt dikilmesi istendi.

    78’liler Girişimi, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’na seslenerek 1 Mayıs 1977’de hayatını kaybedenleri Kazancı Yokuşu’nda andı. Açıklamayı 78’liler Girişimi Sözcüsü Celalettin Can okudu. Açıklamada şunlara yer verildi:

    “47 YILLIK HESAP HALA SORULMADI”

    “Sayın İmamoğlu,

    Taksim’de Kazancı Yokuşunda, 41 arkadaşımız 1 Mayıs 1977 yılında ‘karanlık’ muktedirlerin kahrolası ‘yüksek’ politikaları gereğince ‘alçakça’ katledildi. Arkadaşlarımızın kanları bu meydanda aktı, Kazancı Yokuşunda aktı, şimdilerde betonlaştırılmış bu meydanın toprağına, ağacına, yeşiline karıştı arkadaşlarımızın kanı. 47 yıllık hesaptır bu, sorulmadı hala. Adlarına bir anıt bile dikilmedi. Denebilir ki “sözsüz ve yazısız” bir antlaşmayla tarihe havale edildi. Bu meydanda katledilen arkadaşlarımızı, toprağın altında, ardımızda; Ahmet Arif’in deyişiyle, ‘öyle mahzun, öyle garip’ unutup gidemeyiz! Sizin bizi anladığınıza inanıyoruz.

    “TAKSİM BİR KAMUSAL ALAN!”

    Sayın İmamoğlu,

    Taksim bir kamusal alan! Bir özgürlük alanı! Dünyanın her ülkesinde böyle alanlar var.

    Moskova’da Kızıl Meydan, Pekin’de Tiananmen Meydanı, Paris’de Concorde Meydanı, Venedik’de San Marco Meydanı, New York’da Times Meydanı, Londra’da Trafalgar Meydanı, Prag’da Eski Şehir Meydanı ve İstanbul’da Taksim Meydanı, bu meydanlar içinde başta gelenleridir. Modern zamanların kamusal alanları bu gibi meydanlardır. Çağdaş insan itiraz eden insandır. İnsanlar bu meydanlarda itiraz ettiler. İtiraz edenler katledildi. Meydanlar yasaklandı. Ancak devran döndü, bu meydanlar kamusal özgürlük meydanı oldu. Toprağa düşenler adına bu meydanlarda anıtlar dikildi. Onlar demokrasi ve özgürlük kahramanları olarak anıldı. Şu önemli Sayın Başkan, çünkü yerel yönetimler çoğu kez iktidarcı güçlere rağmen bu gelişmeyi sağladı.

    “41 ARKADAŞIMIZIN ANISINA BİR ANIT DİKİLMESİNİ İSTİYORUZ”

    Sayın İmamoğlu,

    Yeni düzenlemede, Taksim meydanının 1 Mayıs Meydanı olarak kamusal özgürlük alanı olarak korunmasını, Taksim Meydanının kamusallığını bitirme “uğursuzluğunu” engellemenizi istiyoruz. Özgürlük meydanlarını, Türkiye’nin ilerici insanlığına zulüm ve yasaklar meydanı olmaktan çıkarmanızı, 1 Mayıs 1977’de Kazancı yokuşunda hayatını kaybeden 41 arkadaşımızın anısına bir Anıt dikilmesini istiyoruz.

    Sayın İmamoğlu,

    Taksim’in taşına toprağına, ağaçlarına, yüzyılların Sular İdaresi duvarlarına, milyonların yıllar ve yıllarca söylediği özgürlük şarkıları sinmiştir. 78 kuşağının kayıplarıyla, yaşayanlarını ve halkı özgürlük Meydanı’nda buluşturmanın zamanıdır. ‘Hiçbir şey boşuna yaşanmadı’ demenin zamanıdır ve biz bu deyişi sizden duymak istiyoruz Sayın İmamoğlu!”

    Anma programı Kazancı Yokuşuna bırakılan karanfillerle son buldu.

    PİRHA/İSTANBUL

  • Beyazıt ve Halepçe Katliamı’nda yaşamını yitirenler İstanbul’da anıldı-VİDEO

    Beyazıt ve Halepçe Katliamı’nda yaşamını yitirenler İstanbul’da anıldı-VİDEO

    PİRHA-16 Mart Beyazıt ile Halepçe Katliamının yıldönümünde hayatını kaybedenler için İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi önünde anma programı düzenlendi. Yapılan açıklamada, “İnsanlığa karşı işlenen suçların affedilemez olduğunun altını çiziyoruz” denildi.

    16 Mart 1978’de İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi önünde yapılan bombalı saldırıda katledilen 7 üniversite öğrencisi ile 16 Mart 1988’de yaşanan Halepçe Katliamı’nda hayatını kaybedenler İstanbul Üniversitesi önünde düzenlenen program ile anıldı.

    Üniversite Öğrencileri ve 78’liler Girişimi’nin çağrısıyla Eczacılık Fakültesi önünde yapılan basın açıklamasına Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) İstanbul İl Örgütünden de birçok kişi katıldı.

    “ADALET MÜCADELEMİZ SÜRÜYOR”

    78’liler Girişimi adına açıklama yapan İsmail Ağan, katliamın yaşandığı sürece ilişkin hatırlatmalar yaptı. 16 Mart davasının doğrudan bir kontrgerilla davası olduğunu ve zamanaşımına uğradığını belirten Ağan, “Davamız bitmedi, adalet mücadelemiz sürüyor” dedi.

    Ağan, aynı zamanda 16 Mart 1988’de Halepçe Kürtlerine karşı düzenlenen soykırımda 5 bin Kürdün öldürüldüğüne, 10 bin Kürdün yaralandığına vurgu yaparak “Halepçe soykırımını protesto ediyoruz! Mazlum Kürt halkının yanındayız!” diye konuştu.

    “PEK ÇOK ÖĞRENCİ YARALANDI”

    Üniversite öğrencileri adına basın metnini Rana Karaca okudu. Üniversite öğrencilerinin ortak açıklamasında ise şu ifadelere yer verildi:

    “Bugün Beyazıt katliamının 46. yılı. 1978 yılı, 12 Mart faşist darbesinin ardından bastırılmaya çalışılsa da devrimci dalganın yükseldiği yıllardan biridir. Yükselen devrimci dalganın bastırılabilmesi için devlet destekli faşist çeteler beslenerek suikast, katliam yöntemleri ortaya konuldu. 1977’nin sonlarından itibaren devrimciler pek çok üniversitede faşist çetelerle karşı karşıya geliyordu. Öğrenci gençlik hareketini pasifize etmek amacıyla okullara yönelen devlet destekli faşistler, İstanbul Üniversitesi’ne özellikle saldırıyorlardı. İstanbul Üniversitesi’nde devrimci, demokrat, yurtsever ve sosyalist öğrencilerin kampüse toplu girişleri engellenmek isteniyordu. 16 Mart günü Süleymaniye’ye gitmek üzere kampüsten çıkışa giden devrimci öğrencilerin Süleymaniye’ye açılan kapıyı kullanmalarına polis engel oldu. Öğrenciler Beyazıt Meydanı’na yöneldi. Kapıdan çıkan devrimci öğrencilerin üzerine bomba atıldı ve kurşunlar yağdırıldı. Saldırı esnasında  “Beyazıt Meydanı komünistlere mezar olacak” sloganları atıldı. Hukuk ve İktisat fakültelerinde okuyan 7 devrimci öğrenci; Hatice Özen, Cemil Sönmez, Baki Ekiz, Turan Ören, Abdullah Şimşek, Hamit Akıl ve Murat Kurt yaşamını yitirdi, pek çok öğrenci yaralandı.

    ” ZAMAN AŞIMI KARARI ALINDI VE DOSYA KAPATILDI”

    Gerçekleşen saldırının öncesinde emniyete bilgi notu gönderildiği sonradan ortaya çıktı. O gün öğrencilerin toplu çıkışına eşlik etmesi gereken polisler “başka bir göreve” gönderilmiş, bu iş için daha sonra emniyette yükselecek olan Reşat Altay’ın sorumluluğunda yeni bir ekip görevlendirilmişti. Reşat Altay denetimindeki polisler öğrencileri kampüsten çıkarken kendileri okulun dışına adım atmamıştı. Atılan bombanın askeri birlikten alınan NATO yapımı mühimmat olduğu ve Abdullah Çatlı tarafından alındığı da sonradan yapılan itiraflarda ortaya çıktı. Yıllar içerisinde pek çok suç duyurusu yapılmış olmasına rağmen dava için zaman aşımı kararı alındı ve dosya kapatıldı.

    Üzerinden ne kadar yıl geçmiş olursa olsun, Beyazıt’ta ayak izi bulunan tüm devrimci, sosyalist ve yurtsever öğrencilerin anılarını da miraslarını da yaşatacağız. Bu üniversitenin tarihi ve hafızası devrimcilerle yaşar, devrimcilerle sürer. 1978’de de bugün de diz çökmedik, geri adım atmadık. Üniversitelerde tarihimizi yaşatacak, Beyazıt’tan Cebeci’ye, ODTÜ’den Mimar Sinan’a, Boğaziçi’nden İTÜ’ye mücadeleyi daha da yükseltmeye devam edeceğiz. Katledilen devrimci öğrencilerin hesabını yarım bırakmayacağız.

    “İNSANLIĞA KARŞI İŞLENEN SUÇLAR!”

    16 Mart 1988’de Irak, Halepçe’de çocuk, kadın, genç, yaşlı demeden bölgede yaşayan Kürtlerin kimyasal silahlarla katletmesinin üstünden 36 yıl geçti. Halepçe’de halkın üzerine gaz bombaları yağdırılırdı, beş binden fazla kişi katledildi, yedi bin kişi yaralandı. Kürt halkına yönelik gerçekleştirilen bu katliamın arka planındaki destekçileri kendi sorumluluklarının üzerini kapattılar. Binler göç etmek zorunda kaldı, binler göç yollarında ölüme mahkum edildi. Binlerce insanın acı trajedisi ne hafızalarımızdan silindi ne de hesap sorma bilincimiz azaldı. Tarihimize kazınan katliamların hiçbiri münferit saldırılar olmadı. Egemenler halka karşı suikast, katliam ve kontrgerilla saldırılarını organize ederken suçlarının üzerini örtmüşse de bizim nezdimizde hiçbir suç zamanaşımına uğramamıştır, bundan sonra da uğramayacaktır. İnsanlığa karşı işlenen suçların affedilemez olduğunun altını çiziyoruz.

    “EŞİT, ADİL VE İNSANCA YAŞANABİLECEK BİR MEMLEKET İÇİN”

    Bugün unutmadık, hesap soracağız diyerek bir araya geldik. Beyazıt ve Halepçe Katliamlarının failleri, yüzbinlerin emeğini sömürenler, halkı rant uğruna enkaza dönecek evlerde yaşamaya mahkum edenler, gençlerin geçim sıkıntısı ve geleceksizlik yüzünden yaşamına son vermesine sebep olanlar, öğrencilere devlet yurdunda ihmal ve denetimsizlik sonucu ölmeyi reva görenler, her gün en az üç kadın katledilirken cezasızlık politikalarıyla katilleri aklayanlar, LGBTİ+’lara yönelik şiddet ve ayrımcılığı körükleyenler, emeğiyle geçinmek zorunda olanları açlık ve borç sarmalı içerisine sıkıştıranlar, milyonlar açlık sınırı altında yaşamaya çalışırken patronların milyarlık borçlarını silenler, Kürt halkını katledenler, Filistin halkı için sözde gözyaşı dökerken İsrail’in dostu olanlar, İliç’te maden işçilerini toprak altında ölüme terk edenlerdir. Bu düzen bizlere kan, gözyaşı ve ölüm dışında hiçbir şey vaat etmiyor. Açlığa, yoksulluğa, emperyalist savaşların sonucu ölüme mahkum olmadığımız bir düzeni bizler kuracağız. Eşit, adil ve insanca yaşanılabilecek bir memleket ve dünya için mücadeleyi yükseltelim!”

    Anmanın ardından Katliamın yaşandığı Eczacılık Fakültesi önüne karanfiller bırakıldı.

    PİRHA/İSTANBUL

  • 78’liler Girişimi’nden Fincancı’ya destek: Tüm yalanların karşısındayız- VİDEO

    78’liler Girişimi’nden Fincancı’ya destek: Tüm yalanların karşısındayız- VİDEO

    PİRHA- TTB Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı’nın, yayınlanan ‘Adnan belgeseli’ üzerinden iktidar tarafından hedef alınmasına tepki gösteren 78’liler Girişimi Mersin Şubesi, “Şebnem Hoca’nın itibar ve güvenilirliğine zarar veren, işkenceyi meşrulaştırma amacı ile yapılan tüm yalanların karşısındayız” ifadelerini kullandı.

    140journos’un Adnan Oktar suç örgütünü ele aldığı ‘Adnan Belgeseli’ üzerinden hedef alınan Türk Tabipleri Birliği (TTB) Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı için 78’liler Girişimi Mersin Şubesi, İnsan Hakları Derneği (İHD) Mersin Şubesi’nde basın açıklaması yaptı.

    Açıklamaya çok sayıda sivil toplum örgütü katıldı. Konuya dair açıklamada ilk olarak söz alan İHD Mersin Şube Başkanı Gazi İnci, Fincancı’nın, işkenceye dair açıklamalarının ardından iktidar odakları tarafından hedef haline getirildiğini aktardı. Fincancı’nın, insan hakları mücadelesi alanında tüm dünyada simgeleştiğini ifade eden İnci, “Şebnem hocayı çok iyi tanıyoruz. Nasıl ki o hakikati söylemekten yılmadıysa biz de onunla ilgili hakikati inşa edeceğiz ve onu yalnız bırakmayacağız” dedi.

    “FİNCANCI’YA YÖNELİK TÜM YALANLARIN KARŞISINDAYIZ”

    Ardından konuya dair açıklamayı yapan 78’liler Girişimi üyesi Nejdet Kılıç, 11 Şubat tarihinde yayınlanan belgeselde dile getirilen değerlendirme ve raporlarının İstanbul Protokolü ışığında düzenlendiğini ve yine ilgili uzmanlık alanlarından görüşler ve gerekli incelemelerin sonuçlarıyla değerlendirildiğini aktardı.

    Belgeselin yayınlanmasından sonra iktidarın, işkenceye dair değerlendirme ve raporlarına karşı şüphe oluşturmaya çalıştığını ifade eden Kılıç, “Şüphelere karşı bilimsel çalışmalar ve adli bilimler alanındaki gelişmeler çok uzun yıllar sonra dahi işkence ve diğer kötü muamelenin fiziksel ve ruhsal bulgu ve kanıtlarının ortaya konulabildiğini göstermektedir” diye konuştu.

    Fincancı’nın din, dil ırk, cinsiyet ayrımı yapmadan mesleğinin gereklerini yerine getirdiğini ifade eden Kılıç, şunları söyledi:

    “Şebnem Hoca’nın da içinde yer aldığı Diyarbakır Askeri Cezaevi Gerçeği ile yüzleşme ve Adalet Komisyonu, 2007 yılında başlattığı ‘Yüzleşme’ çalışmasını, 2011- 2012 yıllarında raporlaştırma aşamasına geldiğinde, 1980 ile 1984 döneminde yapılan işkenceleri 31- 32 yıl sonra dahi kanıtlanmıştır. Şebnem Hoca’nın itibar ve güvenilirliğine zarar veren, işkenceyi meşrulaştırma amacı ile yapılan tüm yalanların karşısındayız.”

    Açıklamanın ardından konuşan TTB Yüksek Onur Kurulu Üyesi Özkan Özdemir de Şebnem Korur Fincancı’nın tüm saldırılara mesleki bilgi ve birikimiyle karşılık verdiğini ve bu konuda mücadele etmekten geri adım atmadığına vurgu yaptı.

    PİRHA/MERSİN

  • Yeşil Sol Parti, Celalettin Can düzeltmesi: Tetkik için götürülmüş, sonra tekrar cezaevine gönderilmiş

    Yeşil Sol Parti, Celalettin Can düzeltmesi: Tetkik için götürülmüş, sonra tekrar cezaevine gönderilmiş

    PİRHA- Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi, 78’liler Girişimi Sözcüsü- Yazar Celalettin Can’ın cezaevinde rahatsızlandığını ve hastaneye kaldırılarak ameliyat edildiğini aktardı. Açıklamada, Can’ın durumu hakkında bilgi alınamadığı duyuruldu.

    Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile kapatılan Özgür Gündem Gazetesi ile dayanışmak için başlatılan nöbetçi eş genel yayın yönetmenliği dayanışmasında yer aldığı için 1 yıl 3 ay hapse mahkum edilen Celalettin Can’ın denetimli serbestlik talebi reddedilmişti. Can, 31 gündür Silivri Cezaevi’nde tutulmaya devam ediliyor.

    “BİLGİ ALAMIYORUZ, SORUMLUSU ADALET BAKANLIĞI’DIR”

    Yeşil Sol Parti’nin yaptığı paylaşımda Can’ın hastaneye kaldırılıp ameliyat olduğunu belirtildi. Yeşil Sol Parti’nin kurumsal hesabından yapılan paylaşımda şu ifadelere yer verildi:

    “78’liler Derneği Sözcüsü ve mücadele arkadaşımız Celalettin Can’ın cezaevinde rahatsızlandığını, hastaneye kaldırılarak ameliyat edildiğini öğrendik. Ailesi ve dostlarına durumu hakkında bilgi verilmiyor. Adalet Bakanlığı’nı uyarıyoruz; Celalettin Can’ın yaşayacağı tüm olumsuzlukların sorumlusu siz olursunuz. Hasta tutsaklara işkence etmekten vazgeçin!”

    DÜZELTME: AMELİYAT EDİLMEDİ

    Bir süre sonra parti hesabından bir açıklama daha yayınlandı, Celalettin Can’ın ameliyat edildiği bilgisi düzeltildi. Açıklamada, “Ameliyat edilmediğini, tetkiklerden sonra tekrar cezaevine gönderildiğini öğrendik” denildi.

    (HABER MERKEZİ)

  • Celalettin Can’ın denetimli serbestlik talebi reddedildi

    Celalettin Can’ın denetimli serbestlik talebi reddedildi

    PİRHA-23 Gündür cezaevinde tutulan Celalettin Can’ın denetimli serbestlik talebi Marmara 5’No’lu L Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’na bağlı İdare ve Gözlem Kurulu tarafından reddedildi.

    78’liler Girişimi sözcüsü Celalettin Can, Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile kapatılan Özgür Gündem Gazetesi ile dayanışmak için başlatılan nöbetçi eş genel yayın yönetmenliği kampanyasına destek verdiği gerekçesiyle hakkında açılan davadan 1 yıl 3 ay ceza aldı.

     GEREKÇE İYİ HALLİ OLMAMA

    Verilen kararda “Gözlem değerlendirme raporları ve tüm infaz dosyasında bulunan bilgi ve belgeler bir bütün halinde değerlendirildiğinde hükümlünün 5275 Sayılı Yasanın 89/1-2 Maddeleri ile Gözlem ve Sınıflandırma Merkezleri ile Hükümlülerin Değerlendirilmesine Dair Yönetmelik hükümleri gereğince iyi halli olmadığına” denilmesi dikkat çeken ifadelerden biri oldu.

    “İNSAN ONURUNA UYGUN OLMAYAN BİR YAKLAŞIM”

    Celalettin Can ise denetimli serbestlik talebinin reddedilmesinin ardından şunları ifade etti:

    “Kurulun bu değerlendirmesi benimle görüşmeden yapılan belirlemeleri içermektedir. Ayrıca benimle görüşmeyenler kopyala yapıştır yapmışlar. İdari bir işleyiş ve yaklaşımdan çok mahkeme kararı görünümünde bir tutum sergilenmiştir. İki rapor arasında çelişkiler olduğu görülüyor. Kabul edilir olmayan belirlemeler içermektedir. Henüz yargılaması devam eden davalarla masumiyet karinem açısından ihlal içermektedir. Ben bu ülkenin yasalarına göre hukuk dışı yöntemlerle yargılanmama rağmen İstanbul İnfaz Savcılığı’na başvurarak cezamın infazını yaptım. Gazetecilik, yazarlık faaliyeti yürüten, politik yazılar yazan kendine özgü siyasi düşünceleri olan, faaliyetleri bilinen biriyim. Suç işleme, topluma zarar verme gibi kriminal yakıştırmalarda bulunmak insan haklarına, ulusal ve uluslararası hukuka aykırıdır. İnsan onuruna karşı uygun olmayan bir yaklaşımdır. Tebliğ edilen kurul kararının hukuki dayanağı yoktur. Taraflıdır. Benimle uzun saat görüşerek hazırlanan Esas yönünden yapılan değerlendirmenin karar dışında tutulmuş olması ayrıca tartışma konusudur. İdare ve gözlem kurulu kararında belirtilen gerekçelerin yerinde olmadığı açıktır. Kurulun insan haklarına aykırı kararını gözden geçirerek, değiştirmesi talebimdir. Haklarım için, haklarımız için mücadeleye devam edeceğim. Dostlara selam”

    (HABER MERKEZİ)

    İLGİLİ HABERLER

    78’liler Girişimi Sözcüsü Can’dan adliye önünde açıklama: Mücadelemiz sürecek

    78’liler’den Adalet Bakanlığı’na açık çağrı: Celalettin Can’ı serbest bırakın!

  • 78’liler’den Adalet Bakanlığı’na açık çağrı: Celalettin Can’ı serbest bırakın!

    78’liler’den Adalet Bakanlığı’na açık çağrı: Celalettin Can’ı serbest bırakın!

    PİRHA- 78’liler Girişimi 20 gündür tutuklu bulunan Celalettin Can’ın serbest bırakılması için Adalet Bakanlığı’na çağrıda bulundu. Can ise, gönderdiği mesajda, “İçeride ve dışarıda direncimizle, mücadelemizle haklarımızı kullanmanın koşullarını yaratacağız. Vazgeçmeyeceğiz” dedi.

    78’liler Girişimi sözcüsü Celalettin Can, Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile kapatılan Özgür Gündem Gazetesi ile dayanışmak için başlatılan nöbetçi eş genel yayın yönetmenliği kampanyasına destek verdiği gerekçesiyle hakkında açılan davadan 1 yıl 3 ay ceza aldı. 78’liler Girişimi, 20 gündür Marmara Cezaevi’nde tutuklu bulunan Can’ın serbest bırakılması talebiyle Adalet Bakanlığı’na çağrıda bulundu.

    Celalettin Can’ın denetimli serbestlik hakkından yararlandırılmadığına dikkat çeken 78’liler Girişimi, yayınladığı metinde şu ifadelere yer verdi:

    “Celalettin Can’a verilen ceza 1 yıl 3 aydır. Cezanın infaz süresi ise 11 ay 25 gündür. Bununla birlikte, 2018 yılında 5 ay kaldığı cezaevindeki sürenin mahsup edilmesiyle, bir yılın altına düşen cezası sonucunda yasal olarak doğan denetimli serbestlik hakkı kullandırılmıyor. Cezaevlerinde 2012’de kurulan idare ve gözlem kurullarının kanaatleri neticesinde mahpusların tahliyelerinin engellendiği, ikinci bir yargılama merci oldukları düşüncesi Celalettin Can ve birçok hükümlünün haklarını kullanamamasında görülmektedir. Celalettin Can ve diğerleri hakkında verilen kararlar, ne yazık ki Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadı hiç dikkate alınmadan verildi, beraat etmeleri gerekirken mahkûm edildiler.”

    İDARE GÖZLEM KURULUNUN ASIL HEDEFİ ‘TARAFLI’ KOĞUŞTA KALANLAR

    Metinde aynı zamanda Celalettin Can’ın mektubuna yer verildi. Can’ın kaleme aldığı mektupta şu ifadelere yer verildi:

    Kaldığım cezaevinde ‘taraflı-tarafsız nitelemesi üzerinden inşa edilen iki koğuş gerçeği var. Cezaevi idare ve gözlem kurulu ile diğer ilgili ve görevlilerin asıl hedefi “taraflı” koğuşta kalanlar. Denetimli serbestlik hakkını kullandırmamakla tehdit edilerek özgürlükleri engelleniyor. Oysa Yargıtay’ın bu konuda “taraflı olma, denetimli serbestlikten yararlanma önünde bir engel teşkil etmez” yönünde bir emsal kararı var. Benim de şu an kaldığım Silivri cezaevinden çıkmam tehdit altında. Kalmayı tercih ettiğim koğuş nedeniyle özgürlüğüm engelleniyor. Bana ve tüm mahkumlara kazanılmış haklarımız karşısında dayatılan: ‘tarafsız koğuşa git, tüm haklardan yararlan. Yoksa bitene kadar cezanla yaşa.’ Yasal hakkım olan denetimli serbestliğin sağlık koşullarımda dikkate alınarak acilen uygulanmasını istiyorum. Haklarımı biliyorum! İçeride ve dışarıda direncimizle, mücadelemizle haklarımızı kullanmanın koşullarını yaratacağız. Vazgeçmeyeceğiz.

    (HABER MERKEZİ) 

     

    İLGİL HABERLER

    >Celalettin Can’a adliyede kötü muamele: Kelepçe takıldı, karakolda hücreye konuldu

  • Kazancı Yokuşu’nda 12 Eylül açıklaması: Darbenin kurumları ayakta!- VİDEO

    Kazancı Yokuşu’nda 12 Eylül açıklaması: Darbenin kurumları ayakta!- VİDEO

    PİRHA – 78’liler Girişimi, 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’nin yıl dönümü dolayısıyla Taksim’de bulunan Kazancı Yokuşu’nda basın açıklaması yaptı. Yapılan açıklamada 12 Eylül darbe anayasasının ve Siyasi Partiler Yasası’nın, seçim barajı, YÖK, RTÜK, sendika yasaları ile sürdüğü belirtildi.

    12 Eylül Askeri Derbesi’nin üzerinden 43 yıl geçti. Birçok kentte darbenin yıl dönümünde açıklamalar yapıldı.

    78’liler Girişimi de, 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’nin yıl dönümü dolayısıyla Taksim’de bulunan Kazancı Yokuşu’nda birçok kurumun katılımıyla basın açıklaması yaptı.

    “Tekli rejimle katlanarak süren 12 Eylül’le yüzleşmek” pankartı ile “12 Eylül karanlığı sürüyor, mücadelemizle yıkacağız” ve “Darbe Anayasası tüm kurumlarıyla kaldırılsın” dövizlerinin taşındığı açıklamaya birçok siyasi parti ve sivil toplum kuruluşu temsilcileri katıldı. Açıklamayı 78’liler Girişimi’nden İsmet Evren okudu. Açıklamada 12 Eylül darbesinin üzerinden 43 yıl geçtiği ancak 12 Eylül darbe rejiminin temel unsurlarıyla katlanarak sürdüğüne yer verildi. 12 Eylül Darbe Anayasası’nın ve Siyasi Partiler Yasası’nın, seçim barajı, YÖK, RTÜK, sendika yasaları ile sürdüğü belirtildi.

    “BARIŞ KENDİNİ DAYATIYOR”

    Evren, barışın sonuç olarak kendinin dayattığını söyleyerek şunları ifade etti:
    “Türkiye, 1974-80’li yıllarda yaşanan ve sağıyla soluyla iç savaşa varan çatışmalarda hayatını kaybeden 5 bin gencin hesabını vermeden, toplumun üzerinden silindir gibi geçen kanlı 12 Eylül Darbesi’yle karşılaştı. Türkiye 12 Eylül Darbesi’yle de hesaplaşmadan, 40 yıldır süren ve 40 bin insanımızın ölümüne yol açan çok daha kanlı savaşa ve çatışma ortamına girdi. Gelinen noktada savaş ve çatışma ortamı toplumsal ayrıştırma, yoksullukla terbiye etme, kaygı ve korku iklimi eşliğinde, iktidarı sürdürme ve siyaset yapma biçimi olarak sürdürülüyor.”

    “DEMOKRATİK CUMHURİYET’TE YAŞAMAK İSTİYORUZ”

    Evren, vazgeçilmez taleplerimiz diyerek şunları sıraladı:
    “12 Eylül Darbesi’nden bu yana hükümetlerin değişmesiyle birlikte kısmi değiştirmelerle sürdürülen 1980 Darbe Anayasası’nın kaldırılarak; demokratik, özgürlükçü, eşitlikçi ve sosyal bir anayasanın toplumsal bir mutabakat ile yapılmasını talep ediyoruz!
    Diyarbakır 5 Nolu Askeri Cezaevi’nin her karesinde yaşanan gerçekliğe bağlı kalarak, büyük insanlık ve ülke için ‘İnsan Hakları Müzesi’ne dönüştürülmesini talep ediyoruz!
    Toplumsal barışın, adaletin, kolektif ve bireysel hak ve özgürlüklerin sağlandığı, baskının ve şiddetin değil özgürlüğün ve eşitliğin olduğu Demokratik Cumhuriyet’te yaşamak istiyoruz!”

    PİRHA/İSTANBUL

  • Mersin’de 12 Eylül eylemi: Darbe rejimi hala sürüyor- VİDEO

    Mersin’de 12 Eylül eylemi: Darbe rejimi hala sürüyor- VİDEO

    PİRHA- 12 Eylül Askeri Darbesi’nin 43. yılı nedeniyle Mersin Emek ve Demokrasi Platformu ile Mersin 78’liler Girişimi Derneği tarafından yapılan basın açıklamasında darbe rejiminin hala sürdürüldüğü vurgulandı.

    Mersin Emek ve Demokrasi Platformu ile 78’liler Girişimi Derneği, 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’nin 43. yıl dönümü sebebiyle Özgür Çocuk Parkı’nda basın açıklaması gerçekleştirdi. Platform bileşenleri ve çok sayıda kitle örgütünün destek verdiği açıklamada Türkiye’nin 12 Eylül’e ilişkin hesap vermesi gerekliliği öne çıkarıldı.

    “12 EYLÜL SİYASAL İSLAM REJİMİNİN YOLUNU AÇTI”

    Mersin Emek ve Demokrasi Platformu Dönem Sözcüsü Nasır Nesanır, “12 Eylül Darbesi’nde yüzbinlerce insan gözaltına alındı, işkence sistemli olarak uygulandı, idamlar yapıldı, milyonlarca insan 12 Eylül’ün izlerini taşıdı. “Türk-İslam sentezi” ile laikliğin tasfiyesinin ve siyasal İslam rejiminin yolu açıldı. 12 Eylül Askeri Darbesi’ne ve onun devamı olan iktidarlara teslim olmadık” şeklinde konuştu.

    78’liler Girişimi Dernek Başkanı Yeşim Dağgeçen ise, 12 Eylül rejiminin son bulmadığını, her yıl katlanarak sürdüğünü dile getirdi. Dağgeçen, “12 Eylül Darbe Anayasası ve Siyasi Partiler Yasası, seçim barajı, YÖK, RTÜK, sendika yasaları ile, 1980-83 döneminde yapılan 600 civarında yasa ve binlerce yönetmelikle sürüyor. İktidarıyla muhalefetiyle siyasetçiler 12 Eylül darbe rejimiyle uzlaştılar” dedi.

    “1980 DARBE YASASI KALDIRILMALI”

    Yeşim Dağgeçen, 1980 darbe anayasasının kaldırılarak yerine demokratik, özgürlükçü, eşitlikçi ve sosyal bir anayasanın toplumsal bir mutabakat ile yapılmasını talep etti.

    Dağgeçen, “Toplumsal barışın, adaletin, kolektif ve bireysel hak ve özgürlüklerin sağlandığı, baskının ve şiddetin değil özgürlüğün ve eşitliğin olduğu demokratik cumhuriyette yaşamak istiyoruz. Tüm cezaevlerinde yaşanan ve Diyarbakır 5 Nolu Askeri Cezaevi’nin her karesinde yaşanan gerçekliğe bağlı kalarak, büyük insanlık ve ülke için ‘İnsan Hakları Müzesi’ne dönüştürülmesini talep ediyoruz” diyerek sözlerini sonlandırdı.

    PİRHA/ MERSİN

  • ’14 Temmuz Direnişçilerini unutmayacağız’

    ’14 Temmuz Direnişçilerini unutmayacağız’

    PİRHA – 78’liler Girişimi ve Karşı Sanat Çalışmaları, 14 Temmuz Diyarbakır Cezaevi direnişinin yıldönümünde açıklama yaptı. Açıklamada, Diyarbakır Cezaevi’nin “İnsan Hakları Müzesi’ne” dönüştürülmesi talebiyle birlikte “Yarına dönük umutlara kapı açmaya muktedir olduğun bilinciyle, gerçekle yüzleşmekten ürkmeden, Diyarbakır işkence kampında askeri yüzleşmeyi/hesaplaşmayı sürdürüyoruz” denildi. 

    Kemal Pir, Mehmet Hayri Durmuş, Akif Yılmaz ve Ali Çiçek, Diyarbakır Cezaevi’nde Esat Oktay Yıldıran’ın işkence politikalarına karşı 1982 yılında ölüm orucuna girmişti.

    Kemal Pir, 14 Temmuz 1982’de Diyarbakır Cezaevi’nde ağır işkencelerden dolayı başlayan ölüm orucu sonucunda tutuklulardan Mehmet Hayri Durmuş, Akif Yılmaz ve Ali Çiçek ile birlikte ölüm orucunun 55. gününde yaşamını yitirmişti.

    “YÜZLEŞMEYİ/HESAPLAŞMAYI SÜRDÜRÜYORUZ”

    78’liler Girişimi ve Karşı Sanat Çalışmaları, “14 Temmuz Direnişçilerini unutmayacağız!” başlığı altında yazılı bir açıklama paylaştı.

    Tutuklulara yapılan işkencelerle bilinen Diyarbakır 5 Nolu Askeri Cezaevi’nin “İnsan Hakları Müzesi’ne” dönüştürülmesi için de taleplerin dile getirildiği yazıda şu ifadelere yer verildi:

    “Diyarbakır 5 Nolu Askeri Cezaevi denilince ne akla gelir?

    Mütevazi, karıncayı bile incitmekten sakınan, her yaştan insanla anlaşan, rahatsızlık vermeden doğal akışı içinde otoritesini kurabilen, dolu dolu konuşan ama büyük bir alçakgönüllülükle konuşan, muazzam örgütçü, son yolculuğunda bile “mezar taşıma halkımıza borçlu gitti yazın” diyen bir ehli kâmil insan M. Hayri Durmuş akla gelir.

    Muazzam askeri yetenek ve entelektüel birikime sahip, büyük ajitatör, Ankaralı yıllarda anti faşişt direnişin başlarında yer alan, halklarımızı özgürleştirmekten başka tasası olmayan Türkiye halkının kurtuluşunu Kürt meselesinin çözümünde arayan, eğer insan Türk halkının evladı olacaksa onun gibi olsun denecek büyük enternasyonalist Kemal Pir akla gelir.

    Mütevazi, ağırbaşlı, her işin en zor işini kendisi yapmak isteyen, arkadaşlarını hep koruyan, yeri geldiğinde düşmanını bile affeden yüce gönüllü devrimci Akif Yılmaz akla gelir.

    Çok sayıda eylemin sahibi ama 90 günlük sorguda konuşmayan, mahkemede ise “Tarih doğru yazılmalı, benim yaptığım eylemlerden başkası sorumlu tutulmamalı” deyip tüm eylemlerini kabul eden, M. Hayri Durmuş’un ilan ettiği “ölüm orucuna ben de katılıyorum, bu benim katılacağım son duruşma olacaktır” cümlesini ikirciksiz kuran, yoksul bir ailenin çocuğu, özgürlük mücadelesinin Kızıl Yıldız’ı Ali Çiçek akla gelir.

    Diyarbakır İşkence kampı yaşadığımız toprakların yakın tarihinde pek çok simgesel ve özel anlama sahip bir mekân.

    Darbe döneminin en korkunç işkencelerinin yaşandığı, zulüm politikalarının merkezlerinden biri olarak tarihteki yerini alırken, Kürt meselesinde yeni zamanlarda sürecin geldiği nokta açısından bir milat olarak varlığını hep korudu…

    Bu cezaevini çevreleyen duvarlar arasında, bir yandan darbeciler korkunç zulüm mekanizmalarını, akla hayale sığmaz işkencelerini soğukkanlı bir programla uygularken, Kürt politikasında belirli bir amaca ulaşmayı hedeflediler.

    Yarına dönük umutlara kapı açmaya muktedir olduğun bilinciyle, gerçekle yüzleşmekten ürkmeden, yüzleşme ihtiyacının gerçeğe yalnızca gerçeğe ulaşma olduğunu bilen bir yerden, Diyarbakır işkence kampında askeri yüzleşmeyi/hesaplaşmayı sürdürüyoruz.

    Kürt ve Türk halkı arasında oluşan yarılmaları toplumun yeniden inşası çerçevesinde, geçiş döneminin aşılmasına katkı sunma düşüncesiyle başlattığımız çalışmamızı “Diyarbakır 5 Nolu Askeri Cezaevi İnsan Hakları Müzesi olsun” çalışması ile sürdürüyoruz.”

    (HABER MERKEZİ)

  • 78’liler Girişimi: Haksızlığa karşı başkaldırı ruhunun öncülerini unutmadık

    78’liler Girişimi: Haksızlığa karşı başkaldırı ruhunun öncülerini unutmadık

    PİRHA- Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın idam edilerek katledilişlerinin 51. yılı nedeniyle yazılı bir açıklama yapan 78’liler Girişimi, “Bugün ‘kara gün’ 6 Mayıs… Ancak onlar yaşıyor! Çünkü Türkiye halkı, Denizleri adeta göklerin derinliklerinden inmiş, öncesi ve sonrası olmayan efsane kahramanları gibi benimsedi ve öylece kabul etti” dedi. 

    Türkiye devrimci hareketinin önderlerinden Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın 6 Mayıs 1972 idam edilerek katledilişlerinin üzerinden 51 yıl geçti.

    78’liler Girişimi yazılı bir açıklama yaparak, “Haksızlığa karşı başkaldırı ruhunun öncülerini unutmadık. Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ı unutmadık” dedi.

    “Bugün Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın asılarak idam edildiği bir “kara gün” 6 Mayıs… Ancak onlar yaşıyor! Çünkü Türkiye toplumu ve halkı, Denizleri adeta göklerin derinliklerinden inmiş, öncesi ve sonrası olmayan efsane kahramanları gibi benimsedi ve öylece kabul etti” denilen açıklama şöyle:

    “Egemen sınıfların 12 Mart darbecileri eliyle, 68 kuşağının ‘’halk devrimcileri’’ni yok etme ve halkın gözünden düşürme politikaları tutmadı.

    Denizlerin davasının haksızlığına kimseyi inandıramadılar.

    12 Martçılar yaşamlarını özgürlük, eşitlik, bağımsızlık ve sosyalizm davasına adamış üç fidanın cellâtları olarak tarihin utanç sayfasında yerlerini geçtiler.

    Haklı bir mücadele karşısında ideolojik-psikolojik yenilgiye uğrayan egemen sınıflar, Denizlerin zaman geçtikçe büyüyen ve milyonların gönlünü kazanan etkisini fark edince bu kez ‘’kutsama’’ yoluyla o büyük devrimcilerin mücadelelerini yok sayıp sistem içi ikonlar haline getirmeye çalıştı.

    Onlara göre tekrarı mümkün olmayan bireysel ‘’serüven’’di Denizlerin, Mahirlerin, İbrahimlerin takip ettikleri yol.

    O yolda mümkünü yok, bir daha yürünemezdi.

    O yolu iç çekerek anmak isteyen anabilirdi ama o yol ezilen, sömürülen, yok sayılan kitleler için bir menkıbeden, masaldan, efsaneden başka bir şey olamazdı.

    Halkın masalları, menkıbeleri, efsaneleri sevmesinden korkacak bir yan yoktu. Halkı çocuk yerine koydular. 68 kuşağını bir masal öznesine çevirmeye çalıştılar.

    Oysa Denizlerin, Mahirlerin, İbrahimlerin öncüsü olduğu 68 gençliği, emperyalizme ve faşizme karşı başkaldıran bir gençlikti.

    Onların bıraktığı miras, gençliğin idealleri, halkların özgürlüğü uğruna can da dahil her türlü bedelin ödenmesiydi.

    “ATAK DEVRİMCİLERDİ ONLAR”

    Ülkeye, halka, devrime bağlı, en yetenekli ve atak devrimcilerdi onlar. Denizler idam edildi. Nurhak’ta Sinanların, Kızıldere’de Mahirlerin kanı akıtıldı. Diyarbakır’da İbrahimler en ağır işkencelerde can verdi.

    Sınıf mücadelesinin doğasında vardır; egemen sınıflar, devrimcilere en akla gelmedik baskı ve işkenceyi hatta ölümü reva görürler. Çünkü egemen sınıflar için ‘’ölü bir devrimci yaşayan bir devrimciden her zaman daha iyidir’.’

    “EGEMEN SINIFLAR TOPLUMUN GELECEĞİNİ YOK ETTİLER”

    Egemen sınıflar toplumun geleceğini Denizlerin şahsında yok ederek, bu suçun bedelini tüm ülkeye ödettiler.

    Denizlerin idamı, toplumun bir zamanlar var olan adalet duygusunu, gençliğini, dinamizmini, haksızlığa karşı başkaldırı ruhunu, bir şeylerin değişebileceğine dair inancını ve sahiciliğini yaraladı.

    Bu “yara” 51 yıldır iyileşmeyi bekliyor.

    Ta ki toplum olarak geçmişimizle yüzleşene/hesaplaşana kadar…

    Deniz Gezmiş’in, Hüseyin İnan’ın, Yusuf Aslan’ın 6 Mayıs 1972 şafağında tam da idam sehpasında haykırdıkları şu son sözlerini geleceğe taşıyana kadar…

    ‘’Yaşasın tam bağımsız Türkiye!’’

    ‘’Yaşasın işçiler, köylüler!’’

    ‘’Kahrolsun emperyalizm!’’

    ‘’Yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşliği!’’”

    (HABER MERKEZİ)

    İLGİLİ HABERLER

    > Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idam edilişlerinin 51. yılı

     

  • İstanbul’da Beyazıt ve Halepçe anması: Unutma, unutturma!-VİDEO

    İstanbul’da Beyazıt ve Halepçe anması: Unutma, unutturma!-VİDEO

    PİRHA- Öğrenci gençlik örgütleri ve 78’liler Girişimi’nin çağrısıyla Beyazıt ve Halepçe katliamlarının yıldönümünde İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi önünde eylem yapıldı. Açıklamada, 7 devrimci öğrencinin faşistler tarafından katledilmesi, Halepçe’de 5 bin Kürt’ün katledilmesi lanetlendi. 

    16 Mart 1978 Beyazıt Katliamı ve 16 Mart 1988 Halepçe Katliamı’nın yıldönümünde üniversite öğrencileri ve 78’liler Girişimi’nin çağrısıyla, İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi önünde açıklama yapıldı.

    Üniversite öğrencilerinin “Beyazıt ve Halepçe katliamını unutmadık, hesap soracağız”, 78’liler Girişimi’nin “16 Mart 78 Katliamı davamız toplum vicdanında sürüyor” yazılı pankartları açtığı eylemde “Beyazıt faşizme mezar olacak”, “Beyazıt Katliamı’nın hesabı sorulacak”, “16 Mart’ı unutma, unutturma”, “Halepçe’yi unutmadık”, “Unutmayacağız, affetmeyeceğiz” yazılı dövizler taşındı.

    “16 MART DAVASI BİTMEDİ, ADALETİN PEŞİNDEYİZ”

    78’lİler Girişimi, HDK, HDP İstanbul, Karşı Sanat Çalışmaları, ortak yaptıkları açıklamada, 16 Mart davasının, doğrudan bir kontrgerilla davası ve alanında açılan ilk ve tek dava olduğunu belirtti.

    Açıklamayı 78’liler Girişimi’nden İsmail Ağan okurken, “Suç ilişkileri, MİT’e, Emniyet’e ve askere kadar uzanıyordu. Her üç kurum da mahkemeye hiçbir bilgi vermedikleri gibi bu yollu en küçük çatlağı süratle kapattılar. Soykırım, katliam, işkence gibi insanlık suçlarında zaman aşımı olamayacağı biçimindeki insanlığın hukuki müktesep hakkına rağmen dava zamanaşımı ile bitirildi. 16 Mart davası bitmedi, adaletin peşindeyiz” ifadelerini kullandı.

    Öte yandan, Üniversite öğrenci gençlik dernekleri de İstanbul Üniversitesi önünde “Beyazıt ve Halepçe Katliamını Unutmadık, Hesap Soracağız!” başlığıyla bir basın açıklaması yaptı. Açıklamada, “Bugün Beyazıt Katliamı’nın 45. Yılı. 1978’de yükselen devrimci dalgayı zayıflatmak için düzen halka karşı örtülü iç savaş ilan etti. Devlet destekli faşist çetelerce  kontrgerilla yöntemleri kullanıldı. İstanbul Üniversitesi’nde devrimci, demokrat, yurtsever öğrencilerin kampüse toplu girişleri engellenmek isteniyor, toplu halde giriş ve çıkış yapan öğrencilere planlı saldırılar gerçekleştiriliyordu. 16 Mart 1978 tarihinde Beyazıt’ta 7 devrimci öğrencinin ölümü ile sonuçlanan planlı saldırı tam burada gerçekleşti. Beyazıt Katliamı’nda yaşamını yitiren devrimci öğrencilerin mücadelelerinin daima devamcısı olacağız. Bu meydanda yitirdiğimiz yoldaşlarımızın hesabını soracağız” denildi.

    “HALEPÇE KATLİAMI, HALKLARA DÖNÜK KANLI SALDIRILARDAN BİRİ”

    Açıklamada, Irak’ta yapılan Halepçe katliamı da lanetlenirken, şunlar kaydedildi:

    “16 Mart 1988’de Irak, Halepçe’de çocuk, kadın, genç, yaşlı demeden bölgede yaşayan Kürtlerin kimyasal silahlarla katletmesinin üstünden 35 yıl geçti. Halepçe semalarından gaz bombaları yağdırılırken, arka planda Ortadoğu’da akan bütün kanın ve gözyaşlarının asıl sorumlusu olan emperyalist devletlerdir. Halepçe Katliamı, iktidarların tarih boyu direnen halklara dönük yapılan kanlı saldırılarından biridir. Katledilen, kanı dökülen, yurtlarından edilen yüz binlerin hesabını sorma bilinciyle bir kez daha yan yana geldik. İnsanlığa karşı işlenen suçların affedilemez olduğunu buradan bir kez daha, Beyazıt’tan yineliyoruz. Faşizme karşı omuz omuza!”

    PİRHA/İSTANBUL

  • 78’liler Girişimi: Diyarbakır Cezaevi İnsan Hakları Müzesi’ne dönüştürülmeli

    78’liler Girişimi: Diyarbakır Cezaevi İnsan Hakları Müzesi’ne dönüştürülmeli

    PİRHA- 78’liler Girişimi, Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi’nin bir halkın hafızası olduğunu belirterek, bir İnsan Hakları Müzesi’ne dönüştürülmesi gerektiğini kaydetti.  78’liler Girişimi Sözcüsü Celalettin Can, Diyarbakır Cezaevi’nin barış ve kardeşlik sembolü bir İnsan Hakları Müzesi’ne dönüştürülmesi gerektiğini ifade etti. 

    Diyarbakır Cezaevi Gerçeğini Araştırma ve Adalet Komisyonu, Diyarbakır 5 Nolu Askeri Cezaevi’nin İnsan Hakları Müzesi olması talebiyle basın toplantısı yaptı.

    78’liler Girişimi Derneği binasında yapılan toplantıda, “Diyarbakır cezaevi insan hakları müzesi olsun” pankartı asıldı. Toplantıya, Askeri Darbelerin Asker Muhalifleri Derneği (Adam-Der) Halkların Demokratik Kongresi (HDK), Yeşil Sol Parti, Karşı Sanat Çalışmaları ve 78’liler Girişimi üyesi katıldı.

    Basın metnini okuyan 78’liler Girişimi Sözcüsü Celalettin Can, 12 Eylül darbesinin ardından Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi’ndeki tutukluların özel politikalara tabi tutulduğun ifade etti. Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi’nde büyük çoğunluğunun Kürt olan binlerce insanın bedensel ve ruhsal olarak örselendiğini vurgulayan Can, onlarca kişinin katledildiğini, yüzlercesinin ise sakat bırakıldığını belirtti.

    Can, “ Diyarbakır Cezaevi’nde yaşananlar bu cezaevinde yatan Kürtlerin, Türklerin, Arapların ve diğer halk toplulukların toplumsal hafızasında yoğun acı yüklü sembolik bir yer edindi. Türkiye’de 1980-84 döneminde bu cezaevinde yatmış olanların tanıklıkları, bu cezaevinin çok özel bir rejime tabi, bir tür toplama ve işkence kampı işlevi gördüğünü hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde gösteriyor” dedi.

    “İYİLİĞİN SEMBOLÜ HALİNE DÖNÜŞTÜRMELİYİZ”

    Diyarbakır Cezaevi’nde uygulanan vahşetin sorumluları hakkında şimdiye kadar hiçbir şekilde işlem yapılmadığını vurgulayan Celalettin Can, yaşanan acıların tekrarlanamaması için tüm ülkenin ve toplumun hakikatle yüzleşmesi bakımından Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevinin özel ve kritik bir anlama sahip olduğunu söyledi. Can, “Bir daha asla’ diyebilmek için kötülüğün sembolü haline gelmiş olan bu tip ve benzeri mekanları koruyarak, iyiliğin sembolü haline dönüştürebilmeliyiz” ifadelerini kullandı.

    TOPLUMSAL HAFIZAYI YOK ETME POLİTİKASINI KABUL ETMİYORUZ”

    Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi’nin yıkılarak, okul ve kültür evine dönüştürülerek yaşananların unutturulmayacağını kaydeden Can, şöyle devam etti:

    “Bilinmelidir ki bu cezaevi bir halkın tarihi, bir döneminin hafızasıdır. Toplumsal tarihte ve halkın belleğinde unutulmayacak derin izler bırakmıştır bu cezaevi. Böylesi bir unutma tutumu halkı hafızasızlığa mahkûm etmekten başka, mağdurlar ve yakınları açısından kabul edilemez bir toplumsal hadsizlik, bir saygısızlık oluyor. Diyarbakır Cezaevi’ne karşı duyarlı aydınlar, İnsan Hakları kuruluşları, 78’lile ve sivil toplum örgütleri, siyasi partiler, elbette en evvel bölge halkı ‘Kültür merkezi’ ve Hafıza bölümü cilası üzerinden bir dönemin toplumsal hafızasını yok etme politikasını kabul etmiyoruz.”

    “BARIŞ VE KARDEŞLİK SEMBOLÜ OLMALI”

    Diyarbakır Cezaevi’nin yapı olarak korunmasını talep ettiklerini aktaran Can, “ Talebimiz yaşanmışlıkları sergileyen, mağdurları onurlandıran, toplumu eğiten, dolayısıyla toplumsal hafızanın olumlu ve yapıcı yönden yeniden kurulmasına katkıda bulunan, barış ve kardeşlik sembolü bir İnsan Hakları Müzesi’ne dönüştürülmesidir” dedi.

    (HABER MERKEZİ)

  • Devlet, Diyarbakır Cezaevi’nde yaşanan vahşetle yüzleşmeli, özür dilemeli

    Devlet, Diyarbakır Cezaevi’nde yaşanan vahşetle yüzleşmeli, özür dilemeli

    PİRHA- AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan, Diyarbakır’da yaptığı mitingde cezaevinin boşaltıldığını belirterek buranın müze yapılabileceğini söyledi. 78’liler Girişimi Sözcüsü Celalettin Can ve 1981-1983 yılları arasında Diyarbakır Cezaevi’nde kalan Ali Haydar Aşkın, cezaevinin dönüştürülmek istenmesine ilişkin, “O dönem orada yaşanan vahşetle devlet yüzleşmelidir. Konunun tüm muhatapları ile bu müze inşası gerçekleştirilmelidir” dediler. 

    Diyarbakır E Tipi Kapalı Cezaevi, 1980 askeri darbesiyle birlikte işkenceler, insanlık dışı uygulamalar ve direnişlerle hafızlara kazındı.

    AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan, geçtiğimiz hafta Diyarbakır’da yaptığı mitingde cezaevinin boşaltıldığını belirterek buranın kültür merkezi, müze ve bir kısmının da hafıza merkezi yapılabileceğini söyledi. Erdoğan sözlerine, “Böylece Diyarbakır’ın hafızasındaki bir kötü anıyı ortadan kaldırmış oluyoruz” cümlesini de ekledi. Ancak başta o ‘kötü anıları’ yaşayanlar olmak üzere cezaevinin müze olmasını isteyenlerin talepleri başka.

    Onlar, cezaevinde olup bitenlerin belgeleriyle ortaya çıkarılmasını, cezaevi gerçeği ve faillerle yüzleşmeyi istiyorlar. Kısacası adalet istiyorlar. Kendilerine o ‘kötü anıları’ yaşatanların hem mahkemelerde hem de toplum vicdanında mahkum olmalarını sağlamak istiyorlar. Diyarbakır Cezaevi’nde uygulanan insanlık dışı uygulamaların ve işkencelerin amaç ve nedenlerini ortaya çıkarmak, bir hafıza müzesi oluşturmak istiyorlar.

    O dönemin tanıklarından ve mağdurlarından 78’liler Girişimi Sözcüsü Celalettin Can ve 1981-1983 yılları arasında Diyarbakır Cezaevi’nde kalan Ali Haydar Aşkın, cezaevinin dönüştürülmek istenmesine ilişkin PİRHA’ya konuştu.

    “CEZAEVİNİN KÜLTÜR MERKEZİNE DÖNÜŞTÜRÜLMESİNE KESİNLİKLE KARŞIYIZ”

    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın cezaevini müze değil kültür merkezi yapmak istediğini belirterek sözlerine başlayan 78’liler Girişimi Sözcüsü Celalettin Can, başlangıçta orayı yıkmayı düşündüklerini söyledi.

    Can, sözlerine şöyle devam etti:

    “’Kötü dönemlerin izi silinsin, bu acılar unutulsun’ diyerek orayı önce yıkmak istediler. Bu tartışıldı ve kamuoyu buna itiraz etti. Daha sonra kültür merkezine dönüştürelim önerisi geldi. Sonrasında biz bunu araştırdık. Dönüştüreceğini söylediği kültür merkezi, bir kıraathane perspektifindeydi. Biraz İslamcı kültüre yakın bir yer oluşturmak istedi. Ne olursa olsun kültür merkezine dönüştürülmesine biz kesinlikle karşıyız. Bunu dile getirdik her platformda. Erdoğan Diyarbakır’a gelmeden önce güçlü bir basın açıklaması yaptık. ‘Diyarbakır Cezaevi müze olmalıdır’ dedik. Kültür merkezine dönüştürülmesine kesinlikle karşı olduğumuzu vurguladık.

    “ERDOĞAN CEZAEVİNİN NE YAPILACAĞINI NET OLARAK AÇIKLAMADI”

    Daha sonra ben Erdoğan’a kamuoyu önünde bir mektup yazdım. Bu mektup kamuoyunda da çokça yer aldı. Taleplerimizi, eleştirilerimizi bu mektubumuz da dile getirdik. Sonrasında ise Erdoğan bizim mektubumuzdan mı etkilendi, uyarıldı mı ya da ne düşündü bilmiyoruz ama Diyarbakır’a gelirken Diyarbakır Cezaevi’nin müze olacağını söyledi. Konuşmasının devamında bir kısmının müze, bir kısmının hafıza merkezi, bir kısmının kültür merkezi olabileceğini de söyledi. Yani net olarak ne yapılacağını açıklamadı aslında. Gelen tepkilerden dolayı baştan sağma söylemlerde bulundu gitti. Eleştirilere karşı orta bir dil tutturdu.”

    “BİR GÜNDE BOŞALTTILAR CEZAEVİNİ, NE OLACAK, NASIL OLACAK HİÇBİR ŞEY BELLİ DEĞİL”

    Erdoğan’ın Diyarbakır’a gelmeden önce yaptıkları basın açıklamasında haftanın belirli günlerinde ‘Adalet’ çağrısında bulunacakları açıklamalar yapacaklarını da ifade eden Can, “Biz müze yapılması konusunda bir imza kampanyası düzenlemiştik. Bununla ilgili 100.000 imza toplamıştık ve Meclis’e iletmiştik. Bu imza kampanyamızı da tekrar devam ettireceğimizi açıkladık. Bütün partilere gideceğiz ve uluslararası kamuoyunda da daha çok gündeme getireceğiz bu konuyu. Bizim bu çalışmalarımız sonrasında Erdoğan Diyarbakır’a geldiğinde, ‘müze olabilir’ diye bir açıklama yaptı. Müze olması konusunda ciddiyete binmiş somut hiçbir adım yok. Bir günde boşalttılar cezaevini. Ne olacak, nasıl olacak hiçbir şey belli değil” dedi.

     “KONUNUN TÜM MUHATAPLARI İLE BU MÜZE İNŞASI GERÇEKLEŞTİRİLMELİ”

    Celalettin Can şunları kaydetti:

    “Biz adalet ve vicdan çağrısı yapmaya devam edeceğiz. Hükümeti ve diğer partileri bu konuda zorlayacağız. Bir seçim sürecine de girdik. Seçimlerde hangi parti bizim taleplerimizi gündemine alırsa, Diyarbakır Cezaevi’ni gerçek anlamda bir müze haline getirirse biz onu destekleyeceğiz. Belki bu açıklamamızın da Erdoğan’ın söylemlerinde etkisi olmuştur. Hükümet orayı nasıl bir müze yapacak? Bunu kimse bilmiyor ve kimse bizi muhatap almadı. Hiç kimseyle görüşmeden bu iş olmaz. Biz Diyarbakır Cezaevi’nin müze yapılmasını istiyoruz. Bununla ilgili Almanya’da, Fransa’da vs. yaşanmış katliamlara karşı yapılmış müzeler var. Aynı şekilde Latin Amerika’da böyle müzeler var. Müze konusundaki uzman insanlarla çalışılmalı. Biz bu konuda çalıştık. 10.000 sayfalık bir doküman hazırladık, bir tasarımız var. Bu tasarları da kamuoyuna sunacağız. Bu sadece bir partinin, bir kişinin yapabileceği bir şey değil. Tüm kesimlerin bu konuda muhatap alınması lazım. Uzmanlardan görüş alınması lazım. Konunun tüm muhatapları ile bu müze inşası gerçekleştirilmeli.”

    “DEVLETİN ORADA İŞKENCE GÖRENLERE KARŞI BİR ÖZÜR BORCU VAR”

    Diyarbakır Cezaevi’nin saldırı, işkence ve katliamların yaşandığı bir yer olmasının yanı sıra Kürt halkının güçlü bir direnişine de şahitlik eden bir yer olduğunu aktaran Ali Haydar Aşkın, 1981 ile 1983 yılları arasında cezaevinde kaldığını belirtti.

    Aşkın şunları dile getirdi:

    “Diyarbakır Cezaevi’nde kalan herkes kitaplarda yazılan veya yazılmayan cehennemi yaşadılar. Eğer Diyarbakır Cezaevi’ni müze yapmak istiyorlarsa orada yaşanan vahşeti açıklamaları lazım. Diyarbakır Cezaevi’nde işkence görenlerden özür dilemeleri gerekiyor. Müze yapılmak istenmesiyle orada yaşanan vahşet unutturulmak isteniyor. Devletin orada işkence görenlere karşı bir özür borcu var. Hafızayı silmek istiyorlar. Nasıl ki Dersim’de kışlayı boşaltıp müze yaparak bir hafızayı silmek istedilerse Diyarbakır Cezaevi’nin de aynı olmasını istemiyoruz. Biz o dönemde yaşanan vahşetin devlet tarafından açıklanmasını istiyoruz.”

    Melis CİDDİOĞLU-Cihan BERK/ PİRHA

     

  • 78’liler Girişimi: Darbeleri engellemenin yolu darbelerle hesaplaşmaktan geçer

    78’liler Girişimi: Darbeleri engellemenin yolu darbelerle hesaplaşmaktan geçer

    PİRHA- 12 Eylül 1980 darbesinin yıl dönümü dolayısıyla Kazancı Yokuşu’nda bir araya gelen 78’liler Girişimi üyeleri, “Darbeleri engellemenin yolu darbelerle hesaplaşmaktan, darbecilerin yargılanmasından, halkçı bir demokrasinin inşasından geçer. 80’den sonra topluma ve insanlığa karşı suç işleyenleri koruyan politik bir sistem oluşturuldu” dedi.

    78’ler Girişimi Derneği, 12 Eylül 1980 darbesinin 42. yıl dönümü dolayısıyla Taksim’deki Kazancı Yokuşu’nda bir araya gelerek protesto eylemi gerçekleştirdi.

    Eylemde ‘Halkçı bir demokrasi için darbelerle hesaplaşıyoruz’ yazılı pankart açılırken, sık sık darbe karşıtı sloganlar atıldı.

    Eylemde yapılan açıklamayı 78’liler Girişimi Derneği üyesi Osman Zorba okudu.

    “TOPLUMSALLIK, YURTTAŞLIK VE HUKUK BİLİNCİ TASFİYE EDİLDİ”

    Darbecilerin yaptığı düzenlemelerin ve açtığı kurumların halen yürürlükte olduğunu belirten Zorba, “42 yıldır siyasetçiler bu tekçi esasa itiraz da etmedi. Darbe karşıtlığı üzerine kurulan demokrasi lafızları tamamen şikedir. Üstelik darbe rejimiyle suç ortaklığı şaibesi altında. 1960 ile 1980 arasında ortaya çıkan toplumsallık, yurttaşlık ve hukuk bilinci bir ölçüde ortaya çıktığı nispi demokratik süreç darbe ile tasfiye edildi. Toplum ve devlet siyasal ve askeri zor kullanılarak anti-demokratik, totaliter bir anlayışla yeniden düzenledi. Darbecilerin temel amacı demokratik bir şal altında darbe rejimi kurumlaştırma, Pentagon patentli bir soğuk savaş ürünü, ‘Ulusal Güvenlik Devleti’ni’ yeniden inşa etmekti. Darbeciler bu anlayışın bir sonucu olarak demokrasi ve özgürlük fikirlerinin toplumsallaştığı 1970’li yıllar ve sonlarına doğru toplumun bir kesimini ‘iç düşman’ kabul ettiler. Ve sonra ‘anarşi’, ‘terör’ ve ‘bölücü’ hadiselerine karşı darbe yaptıklarını ilan ettiler” diye konuştu.

    “12 EYLÜL SADECE ASKERİ BİR DARBE DEĞİLDİ”

    Darbenin ardından Milli Güvenlik Kurulu’nun (MGK) yetkilerinin artırıldığını ve sürekli bir iktidar ortağı haline getirildiğine vurgu yapan Osman Zorba, sözlerine şöyle devam etti:

    “Sözde sivil hükümetler ise ulusal güvenlik rejimi çerçevesinde iktidarı darbe rejimiyle bölüşmeye rıza gösterdiler. Darbecilerin istisnasız muhalif ya da farklı her kesime karşı uyguladığı ölçüsüz şiddetin yanıtı 1984’den sonra patlak veren ‘Kürdi savaş’ oldu. 12 Eylül projesi sadece askeri darbe değildi; ülkenin ekonomik yapısı, toplumun siyasi tercihleri, düşünce ve davranış kalıpları, yaşam biçimi ve kültürel özellikleri ile oynayan ama ‘yerlilik’ bağları da yerlerde sürünen bir projeydi.”

    “DARBELERLE HESAPLAŞMAK, HALKÇI BİR DEMOKRASİNİN İNŞASINDAN GEÇER”

    Şiddet nedeniyle Kürtlerin başlattığı mücadelenin daha yükseldiği belirtilen açıklamada, “12 Eylül’ün yargılanmayışının bedeli ise, devlet içinde örgütlenen, devlet adına hareket eden ve topluma karşı cinayet, uyuşturucu ticareti, adam kaçırma, sabotaj, seri suikastlar da dahil suç işleyen Susurluk düzeni ürünü çeteler oldu. Darbeleri engellemenin yolu darbelerle hesaplaşmaktan, darbecilerin yargılanmasından, halkçı bir demokrasinin inşasından geçer. Topluma ve insanlığa karşı suç işleyenleri koruyan bir politik sistem oldu. Bedeli, 15 Temmuz darbe girişimi ve tek adam rejimi oldu, 28 Şubat oldu” denildi.

    PİRHA/İSTANBUL

  • 78’liler Girişimi’nden İzmir’de açıklama: 12 Eylül sürüyor, darbecilerle hesaplaşacağız

    78’liler Girişimi’nden İzmir’de açıklama: 12 Eylül sürüyor, darbecilerle hesaplaşacağız

    PİRHA- 78’liler Girişimi, 12 Eylül Askeri Darbesi’nin 42’nci yılında İzmir’de yaptığı açıklamada, 1980 darbesinin bugün de devam ettiğini belirterek, “Darbecilerle hesaplaşacağız” dedi. 

    Video eklenecek

    12 Eylül Darbesi’nin 42. yılında 78’liler Girişimi, Eski Sümerbank önünde basın açıklaması yaptı. ’12 Eylül Darbe rejimi katlanarak sürüyor’ pankartının taşındığı açıklamada sık sık, “Faşizme karşı omuz omuza”, “İnsanlık onuru işkenceyi yenecek”, “Gün gelecek devran dönecek faşistler halka hesap verecek” sloganları atıldı. Basın açıklamasını girişim adına Emine Sözüdoğru okudu.

    “12 EYLÜL DARBESİ KATLANARAK DEVAM EDİYOR”

    12 Eylül rejiminin temel unsurlarıyla katlanarak devam ettiğini belirten Sözüdoğru, “Darbecilerin yaptığı 12 Eylül Darbe Anayasası ile Siyasi Partiler, Seçim Barajı, YÖK, RTÜK, Sendikalar yasalarının yanı sıra, 12 Eylül devletinin hukuki temellerini oluşturan 1980-83 döneminde yapılan 600 civarında yasa ve binlerce yönetmelik 42 yıldır sürüyor” dedi.

    “MGK İKTİDARLARIN ORTAĞI OLDU”

    12 Eylül projeleri açısından aşırı milliyetçi, şoven ve dinbaz görüşlerin önünün açıldığını belirten Sözüdoğru, “Pentagon’un ‘Ulusal Güvenlik Devleti’ Türkiye’deki derin tarihsel köklere sahip tutucu, bürokratik, milliyetçi devlet geleneği ile örtüştü. Böylece devlet-toplum ilişkilerinde dengenin tamamen toplum aleyhine bozulduğu, yurttaş karşısında devletin kutsallaştırıldığı bir durum ortaya çıktı. 1983’de ‘Ulusal Güvenlik Devleti’ne tekabül eden ‘Kontrollü Demokrasiye’ geçilirken askeri cunta, Türk siyasal yaşamında var olan, ancak daha çok bir danışma organı gibi çalışan Milli Güvenlik Kurulu’nun (MGK) yetkilerini arttırarak, sürekli bir iktidar ortağı haline getirdi” diye ifade edildi.

    DİYARBAKIR VE MAMAK CEZAEVLERİ

    Sözde sivil hükümetlerin ‘Ulusal Güvenlik Rejimi’ çerçevesinde iktidarı darbe rejimiyle bölüşmeye rıza gösterdiğini belirten Sözüdoğru, “Darbecilerin ayrımsız, muhalif ya da farklı her kesime karşı uyguladığı ölçüsüz şiddetin yanıtı, 1984’den sonra patlak veren ‘Kürdi savaş’ oldu. Bu savaşın kısa sürede büyümesinin ana kaynaklarından biri- abartısız- işkence kampına dönüştürülen Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi oldu. Mamak, Metris ve Türkiye’nin her yanına yayılan sayısız askeri cezaevinde inanılmaz bir şiddet uygulandı. Bunlar kayda bile geçmedi” diye belirtti.

    “SADECE ASKERİ DEĞİL TÜM ALANLARA YÖNELİK DARBE”

    12 Eylül projesinin sadece askeri darbe değil, ülkenin ekonomik yapısı, toplumun siyasi tercihleri, düşünce ve kültürel özellikleri ile oynayan, ancak ‘yerlilik’ bağları olmayan bir proje olduğunun belirtildiği açıklamaya devam edildi:

    “Eşitlikçi, insana ve kardeşliğe dayalı yüksek değerler tasfiye edilecek; para, statü ve güce dayalı aşağı değerler sisteminin önü açılacaktı. 12 Eylül sonrası gençlik, işte bu aşağı değerler kuşatması altında yetişti. Klasik kapitalizmin üretime yönelik yapılanması dahi gözden düşürüldü, Para ile para kazanmak varken, üretim gibi zor ve sorunlu işlerle uğraşmaya gerek kalmayacaktı. Siyaset yapma ile çıkar sarmalları arasında çürüme iç içe geçti. Bu durum siyaseti çürüttü. Çürüme, sonunda tüm kurumları sarmalı içine aldı.”

    “DARBELER DARBELERİ DOĞURDU”

    12 Eylül’ün darbeciliğinin yargılanamayışının bedelinin 28 Şubat, onun da bedelinin 15 Temmuz darbe girişimi ve tek adam rejimi olduğu kaydedilen açıklamada, “Aradan ne kadar zaman geçerse geçsin, yeni bir darbe olmamasının en gerçekçi yolu darbelerle hesaplaşmak, darbecilerin ve işkencecilerin yargılanmasını sağlamaktır” denildi.

    Açıklama sloganlarla sona erdi.

    PİRHA/İZMİR

  • Kanlı 1 Mayıs’ta hayatını kaybedenler Kazancı Yokuşu’nda anıldı-VİDEO

    Kanlı 1 Mayıs’ta hayatını kaybedenler Kazancı Yokuşu’nda anıldı-VİDEO

    PİRHA-Taksim Kazancı Yokuşu’nda 1 Mayıs 1977 tarihinde açılan ateş sonucu katledilen 42 kişiyi anan 78’liler Girişimi, HDK, HDP ve Karşı Sanat Çalışmaları açıklama yaptı. Açıklamada, “Türkiye 1 Mayıs 1977 Katliamı’nın hesabını soramadı. Başka bir halkın acılarına duyarlılık geliştiremeyen bir halkın zamanla kendi acılarına karşı da duyarlılık geliştiremeyeceği gerçeğiyle yüzleşmek için zaman hala geç değildir” ifadelerini kullandı.

    78’liler Girişimi’nin çağrısıyla Taksim Kazancı Yokuşu’nda bir araya gelen Halkların Demokratik Kongresi (HDK), Halkların Demokratik Partisi (HDP) ve Karşı Sanat Çalışmaları 1 Mayıs 1977 tarihindeki açılan ateş sonucu yaşamını yitiren 42 kişiyi andı. Açıklamaya 78’ler Girişimi Sözcüsü Celalettin Can, HDP İstanbul Milletvekili Musa Piroğlu, HDP İstanbul İl Eş Başkanı İlknur Birol ile çok sayıda kişi katıldı.

    “DARBE ŞÜPHELİSİ SUBAYLAR YARGILANMADAN EMEKLİYE SEVK EDİLDİLER”

    78’liler Girişimi Sözcüsü Celalettin Can‘ın okuduğu basın açıklamasında şu ifadelere yer verildi:

    “12 Eylül darbesinin başlıca gerekçesi 1 Mayıs ve diğer terör vakalarını açığa çıkarmak ve cezalandırmaktı. Aradan 45 yıl geçti, 1 Mayıs Katliamı’nın suçluları ve güçlüleri açığa çıkarılıp yargılanmadı. Ordu Komutanı Orgeneral Namık Kemal Ersun söz konusu darbe girişimini hazırlama ile ilgili şüpheli idi. O ve beraberinde re’sen emekliye sevk edilen 200 subay darbe şüphelisi oldukları halde yargılanmadan emekliye sevk edildiler.

    Ölümlerin önemli bir kısmı Kazancı Yokuşu’nun başında park edilen kamyonet ile panzer baskısının arasında sıkışma sonucu gerçekleşti. Panzerleri halkın üzerine sürme emrini verenler ve panzerleri halkın üzerine sürenlerle ilgili bir soruşturma açılmadı. 1 Mayıs Davası iddianamesini hazırlayan 5 Toplum Suçları Savcısı Çetin Yetkin’in hazırladığı iddianame de 1 Mayıs 1977 Katliamı, ‘yurt ve insanlık düşmanı karanlık güçler ve emniyet mensuplarının da yarattığı panik, korku ve kusurlu davranışlar sonucunda 35 kişi öldürülmüş, 126’yı aşkın kişi de yaralanmıştır’ diye yazıyor.

    “TÜRKİYE, 1 MAYIS 1977’İN HESABINI SORAMADI”

    29 yıl karanlıkta kalan 1 Mayıs 1977 Katliamı’nın aydınlatılması için DİSK Davaları Avukatı Rasim Öz’ünde içinde olduğu bir grup Avukat, bir grup mağdur ve geniş 78’li katılımcı, Bilgi Edinme Yasası çerçevesinde İçişleri Bakanlığı’na başvuruldu. Talebimiz katliam günü görevli olan tüm resmi-sivil güvenlik ve istihbarat görevlilerin kimliklerinin tarafımıza bildirilmesi idi….

    Katliam tarihi üzerinden 45 yıl, katliamın aydınlanması için başvuru tarihi üzerinden de 16 yıl geçti. Türkiye 1 Mayıs 1977 katliamının hesabını soramadı. İstanbul Üniversitesi, Sivas, Balgat, Bahçelievler, Maraş, Çorum katliamlarının da hesabını soramadı. Başka bir halkın acılarına duyarlılık geliştiremeyen bir halkın zamanla kendi acılarına karşı da duyarlılık geliştiremeyeceği gerçeğiyle yüzleşmek için zaman hala geç değildir. 1 Mayıs 1977 katliamını unutmadık.”

    “TOPLUMU ZAPTURAPT ALTINA ALMAK İSTİYORLAR”

    Daha sonra söz alan HDP İstanbul İl Eş Başkanı İlknur Birol ise “Sermaye ve çıkarlarını koruyan devlet yapıları, işçi sınıfının değiştirme gücünden korkuyorlar. Korkmakta haklılar. Çünkü onlar toplumu zapturapt altına almak istiyorlar. Boğun eğdirmek ve köleliğe mahkum etmek istiyorlar. İşçiler ve emekçiler, bunun kader olmadığını eşit ve özgür bir toplumda yaşamanın mümkün olduğunu olduğun söyleyen en dinamik güçtür” dedi.

    “DİZ ÇÖKMEYECEĞİZ”

    HDP İstanbul Milletvekili Musa Piroğlu da “77 Katliamı, 80 darbesine giden sürecin temel taşlarından biriydi. Tıpkı Maraş, Çorum gibi halkı terörize etmek ve büyüyen devrimci ve demokrasi hareketini durdurmak amaçlandı. İktidarın neler yapabileceği ile tekrar yüzleşiyoruz. 7 Haziran ve 1 Kasım’a giderkenki süreçte iktidarların halkalara yönelik ne tür katliamlara başvurduğunu gördük. Ankara, Suruç, Antep’i gördük. Bir dizi katliam ile birlikte iktidarın oylarını nasıl artırdığını gördük. HDP’ye açılan dava ve operasyonlar ile iktidar ayakta kalma çabası veriyor. Bugün de baskı ve zulüm ile halkın üzerin gidiyorlar. Polis terörü, halkın demokratik haklarını savunmasını engellemek içindir. Zulüm şu ana kadar sökmedi. Baskıya da diz çökmedik. Bundan sonra da diz çökmeyeceğiz” diye konuştu.

    PİRHA / İSTANBUL

  • 16 Mart Beyazıt Katliamı’nın 44. yılında hayatını kaybedenler anılacak

    16 Mart Beyazıt Katliamı’nın 44. yılında hayatını kaybedenler anılacak

    PİRHA-78’liler girişimi, 16 Mart Beyazıt Katliamı’nın 44’üncü yılında hayatını kaybedenleri İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi önünde düzenlenecek program ile anacak. Üniversite gençlik örgütleri, ÇHD ve HDK bileşenlerinin de katılacağı anma programı saat 14.00’te başlayacak.

    16 Mart 1978 günü İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi önünde gerçekleştirilen ve 7 öğrencinin öldüğü, onlarca öğrencinin de yaralandığı ‘Beyazıt Katliamı’nın’ 44’üncü yılı. Solcu öğrencilerin hedef alındığı katliamlardan biri olan saldırının 44’üncü yılında hayatını kaybedenler, İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi önünde anılacak.

    78’liler Girişimi yaptığı çağrı ile bugün saat 14.00’te başlayacak program ile 16 Mart Beyazıt ve Halepçe katliamlarının protesto edileceğini duyurdu. Programa üniversite gençlik örgütlerinin yanı sıra Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) ile Halkların Demokratik Kongresi bileşenleri de katılacak.

    (HABER MERKEZİ)

  • 78’liler Girişimi Sözcüsü Can, idamlarının 49. yılında Üç Fidan’ı anlattı

    78’liler Girişimi Sözcüsü Can, idamlarının 49. yılında Üç Fidan’ı anlattı

    PİRHA-78’liler Girişimi Sözcüsü Celallettin Can, 6 Mayıs 1972’de idam edilen Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın neden hedef alındıklarını anlattı. Can “Gerçekten yetenekli, halk tarafından sevilen, önder özellikleri olan bir kadroydu. Bu kadronun tasfiye edilmesi, Anayasanın değiştirilerek tekçi rejimin egemen kılınabileceği bir sistem oluşturmanın parçası olarak 12 Mart darbesi yapıldı” dedi.

    Türkiye Halk Kurtuluş Ordusunun öncü isimleri Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan 6 Mayıs 1972’de idam edildi.

    78’liler Girişimi Sözcüsü Celallettin Can, ölüm yıldönümlerinde Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın, dönemin güçleri tarafından neden hedef alındığını anlattı.

    Bir dönem Dev-Genç Başkanlığı görevini de yürüten Celalettin Can, “Gerçekten yetenekli, halk tarafından sevilen, zeki ve önder özellikleri olan bir kadroydu” diyerek, Deniz’lerin yapılanmasının tasfiye nedenini “Anayasanın değiştirilerek tekçi rejimin egemen kılınabileceği bir sistem oluşturmak isteniyordu. Sonrasında da 12 Mart darbesi yapıldı” sözleriyle anlattı.

    “TEKÇİ REJİM İÇİN SOL YAPILANMA TASFİYE EDİLMELİYDİ”

    Celalettin Can, Deniz’lerin idamı ile dönemin siyasi güçlerinin ne mesaj vermek istediğini şu sözlerle ifade etti:

    “1960’lı yıllarda ciddi bir toplumsal hareketlilik ortaya çıktı. Bir ara gazetelerin arşivlerini incelerken şu bilgiye ulaştım; 1969 yılında Amerikan Başkonsolosluk yetkilisi, Süleyman Demirel ile bir kokteylde bir araya gelerek ‘bu gençliği bir şekilde tasfiye edin’ diye görüş beyan ediyor. Demirel de onu onaylıyor.

    12 Mart darbesinin gelmesinin nedenini; gençliğin henüz tecrübesizken o toplumsal sürecin bastırılmasının bir parçası olarak bütün gençlik liderlerinin tasfiye edilmesiydi. Ordu ve bürokrasi içerisindeki Kemalist gençlik altında bir sol darbe eğilimi de vardı. Amaç, bunların tasfiye edilmesiydi.

    9 Mart’ta sol darbeciler toplanıyor, ‘darbe yapalım mı yapmayalım mı’ diye tartışıyorlar. Bir şekilde engelleniyorlar. 12 Mart’ta ise karşı darbe yapılıyor. Kara ve Hava Kuvvetleri komutanları, sağ darbecilerin yanına geçiyor. Bütün solcuları zaten orada fişlemişler. Ardından ordu içerisinde de çok ciddi tasfiyeler yaşanıyor.

    12 Mart darbesi gelir gelmez Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan, motosikletle Nurhak Dağlarına gitme kararı alıyor. Ve yolda yakalanıyorlar. O süreçten sonra da Deniz, çok gündemde yer aldı. İdam cezası tartışma konusu oldu. Sol cephe, buna karşı oldukça direndi. Denizlerin idamı gündeme gelince Mahir Çayan’lar, destek amaçlı İsrail Başkonsolosu Efraim Elrom’u dahi kaçırdı. Sonraki süreçte büyük bir dayanışma ortaya çıktı.

    1970’li yıllarda bir lider kadrolaşma ortaya çıktı. Gerçekten yetenekli, gerçekten halk tarafından sevilen, zeki ve önder özellikleri olan bir kadro ortaya çıktı. Ondan sonra da Denizler asıldı, Mahir Çayan’lar öldürüldü. Ordu içerisinde tasfiyeler yaşandı ama bir şey daha yapıldı; o dönemde 1974 ile 1980 yılları arasında 5 bine yakın genç öldürüldü. Sol epeyce yıpratıldı ve 12 Eylül darbesinin koşulları yaratıldı. Her şeye rağmen 12 Mart muhtırası Deniz’leri, Mahir’leri idam ederken biraz daha kalıcı olmayı amaçlıyordu. Ama bunu yapamadılar. 12 Eylül darbesi de bunun tamamlayıcısı oldu. Bu açıdan 12 Eylül’ü 12 Mart’tan ayrı düşünmemek gerekir. 12 Mart darbesi de 1960 darbesinin intikamını almak için yapıldı.”

    “ADI DEMOKRASİ AMA ÖZÜ DARBE YÖNETİMİ”

    Aynı zamanda 78’liler Vakfı’nın kurucusu olan Celalettin Can, Denizleri idam eden anlayışın bugünkü siyasette nasıl karşılık bulduğunu da anlattı. Türkiye’deki darbe rejimlerinin katlanarak günümüze kadar geldiğini söyleyen Celalattin Can’ın anlatımları şu yönde oldu:

    “Türkiye’de 1950’li yıllarda Seferberlik Tetkik Kurulu kuruldu. Bu bir nevi mevcut yasal devlete paralel bir devletti aslında. 1974’ten sonra ise birçok saldırılar, katliamlar yapıldı. Fakat 1978 yılı geldiğinde başka bir şey oldu. Bu çok önemli bir yıldır. Darbe kararı o zaman alındı. Hatta darbenin zorunlu olduğu kararı alındı. Maraş Katliamı da sıkıyönetime geçiş için bir araç oldu. Darbe koşulları yaratılınca da Anayasa rafa kaldırıldı. Ve devamında tekçi bir Anayasa oluşturuldu. 1983’te ise demokrasiye geçildi ama o günden Tayyip Erdoğan dönemine kadar Türkiye darbe Anayasası ile yönetildi. Adı demokrasiydi ama özünde darbe yönetimi vardı.

    Tayyip Erdoğan da güç kazandığı oranda tekçi rejime doğru yürümeye başladı. 2016 yılından sonra ise Cumhurbaşkanlığı Referandumu derken tekçi bir rejim kurulmuş oldu. Bugün 1930’larda olduğu gibi tekçi bir rejim kuruldu ama tek adam rejimi kurulurken 12 Eylül’le hesaplaşılmayınca tek adam rejimi o kalıpların üzerine kendisini oturttu ve bu rejim giderek de derinleşiyor. Yani geçmişte demokrasiye geçilirken aslında tek adam rejimi ile yüzleşilmemişti. Türkiye’de darbe rejimleri hep katlanarak bugünlere geldi ve normalmiş gibi görünür oldu. Demokrasiden ziyade darbe rejimleri, tekçilik normalleşti. Ama tekçilik de o kadar yoldan çıktı ki bugün herkes rahatsız. Peki bu süreci kim yarattı? Bunu da darbe rejimi ile hesaplaşıp yüzleşmeyenler, baskı rejimine seyirci kalanlar yarattı. ‘Geldiler, Kürtlere yöneliyorlar, bize dokunmuyorlar’ diyenler veya ‘HDP’ ye dokunmuyorlar bize değil’ diyenler bu sürecin sorumlusudurlar.”

    “KARİZMATİK VE MASUM İNSANLARDI”

    Celalettin Can, son olarak Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idam edilmelerinin toplumsal bellekten neden silinmediğini şu sözlerle dile getirdi:

    “1960’lı yıllardan sonra Türkiye’de bir uyanış başladı. Toplum, 60’lı yıllardan sonra devletten kaçmaya başladı. Türkiye’de her şey devletle başlayıp devletle biter ama ilk defa 1960’lardan itibaren halk, gerçekten devlete rağmen kendi hak ve hukukunu aramaya başladı ve hak arayan toplumun ilk göz ağrıları Denizlerdi. Karizmatik insanlardı ve kendilerini anlatabilme imkânlarını bulabilmişlerdi. O zamanlar üniversiteli olmanın da bir avantajı vardı. Hepsi de kendilerini yetiştirmiş, yurt dışına gidip devrimci eğitimler almış insanlardı. Bu da topluma çekici geldi. Ve tabi ki çok da masum insanlardı. Bu nedenle Deniz Gezmiş kadrosu, halk tarafından hep benimsendi.”

    Eren GÜVEN/ANKARA