PİRHA- 1 Mayıs Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü’ne dair açıklama yapan Antalya Emek ve Demokrasi Güçleri, tüm halkı meydanlara çağırarak, “Bu ülkenin emekçileri, adaletli bir düzeni, barışı ve demokrasiyi kuracak güçtedir. Yeter ki tek başına kurtuluş olmadığını bilelim. Yeter ki birleşelim, yeter ki örgütlenelim. Bugün ayrıştırmaya, bölmeye, yalnızlaştırmaya karşı birlikte durmanın; birlikte üretmenin, birlikte mücadele etmenin zamanıdır” dedi.
Antalya Emek ve Demokrasi Güçleri, 1 Mayıs Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü’ne dair açıklama yaptı. Açıklama Attalos Heykeli önünde yapılırken, açıklamayıTertip Komitesi adına DİSK Akdeniz Bölge Temsilcisi Vedat Küçük okudu.
İşçi sınıfının uluslararası birlik, mücadele ve dayanışma gününde emeğin hakkı için; gelirde, vergide, ülkede adalet için; yurtta ve dünyada barış için; gerçek bir demokrasi için tüm yurttaşları 1 Mayıs meydanlarına çağıran Vedat Küçük,”Bu düzene itirazımız var! Çünkü biz çalışıyoruz, biz üretiyoruz; ancak emeğimizin karşılığını alamıyoruz” dedi.
“VERGİDE ADALET SAĞLANSIN”
Mevcut düzende vergide adaletin olmadığını, işçilerin patronlarından fazla vergi ödediğini vurgulayan Vedat Küçük, şunları belirtti:
“Bu düzende bizden alınan vergiler de bizim için harcanmıyor; kaynaklar halkın refahı için kullanılmıyor. Bu düzen, umudu kalmayan gençlere yurt dışına çıkmak dışında bir hayal bırakmıyor. Bu düzende yaşamın her alanında eşitsizlikle ve şiddetle karşı karşıya kalan kadınlar güvencesiz bırakılıyor. Bu düzende emeklilere saygı yok, insanca yaşam hakkı yok. Bu düzende doğa talan ediliyor, kentler rant uğruna yok ediliyor; deprem bölgelerindeki. zeytinliklerimiz, meralarımız dahi sermayeye peşkeş çekiliyor. Depremlerde on binlerce insanımızın yaşamını yitirmesine yol açan rantçı politikalar olduğu gibi devam ediyor.
Oysa bir avuç ayrıcalıklı kesimin çıkarları değil, halkın ihtiyaçları esas alındığında; gelirde ve vergide adalet sağlandığında, bu ülkenin kaynakları hepimizi insanca yaşatmaya yeter.”
“BARIŞI BİRLİKTE İNŞA ETMEK İÇİN MÜCADELE ETMEYE DEVAM EDECEĞİZ”
Sendikacılar, belediye başkanları, siyasetçiler, gazeteciler, gençler ve kadınlar yaşanan olumsuzluklara itiraz ettiği için gözaltına alındığını ve tutuklandığını ifade eden Vedat Küçük, “Bu düzende demokrasi yok; bu düzende muhalefete ve itiraza yer yok. Bizlere hak, hukuk, adalet, demokrasi vadedemeyen düzen; yıllarca bizi bölerek, parçalayarak, ayrımcılıkları körükleyerek ayakta kaldı. Barış ve demokratik toplum çağrısı çerçevesinde yürütülen sürece rağmen iktidar bırakalım adım atmayı siyasal operasyonları tüm muhalefet çevrelerini de kapsayacak şekilde daha da artırdı. Günü geldi, laikliği hedef alarak inançlar üzerinden de bizleri bölmeye çalıştı. Bu nedenle barış ve kardeşlik; en fazla biz işçilerin, emekçilerin, emeklilerin, kadınların, gençlerin ihtiyacıdır. Bizler her zaman barışı savunmaya, daha da önemlisi barışı birlikte inşa etmek için mücadele etmeye devam edeceğiz” diye belirtti.
“BİRLEŞELİM, DEĞİŞTİRELİM!”
Kapitalist sistemin bugün dünya halklarına savaş, barbarlık, yoksulluk ve diktatörlük dayattığını dile getiren Vedat Küçük, “Bizler sadece ülkemizde değil, dünyada da barışı savunmaya; emperyalist barbarlığa karşı halkların omuz omuza mücadelesini güçlendirmeye devam edeceğiz. Tüm dünyada 1 Mayıs’lar, işçi sınıfının ve emekçi halkların barış talebinin yükseleceği alanlar olacak. Çünkü; bu ülkenin emekçileri, adaletli bir düzeni, barışı ve demokrasiyi kuracak güçtedir. Bu karanlık tabloya, ağır hak ihlallerine rağmen bu düzeni değiştirecek irade ve kararlığa, umuda sahibiz. Yeter ki tek başına kurtuluş olmadığını bilelim. Yeter ki birleşelim, yeter ki örgütlenelim. Bugün ayrıştırmaya, bölmeye, yalnızlaştırmaya karşı birlikte durmanın; birlikte üretmenin, birlikte mücadele etmenin zamanıdır. Gücümüzün birliğimizden geldiğini Türkiye’nin dört bir yanındaki 1 Mayıs alanlarında gösterelim. 1 Mayıs Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü’nde çağrımızı omuz omuza yükseltelim: Birleşelim, Değiştirelim!” ifadelerine yer verdi.
PİRHA- Cumartesi Anneleri, 32 yıl önce Şirnex’te katledilen 5 kişi için “adalet” çağrısında bulunarak, adalet istemekten vazgeçmeyeceklerinin altını çizdi.
Cumartesi Anneleri/İnsanları, katledilen ve kaybedilen yakınlarının akıbetini sormak ve adaletin sağlanması talebiyle düzenledikleri eylemin bin 57’nci haftasını Galatasaray Meydanı’nda gerçekleştirdi. Eylemde, gözaltında kaybedilenlerin fotoğrafları ve karanfiller taşındı.
Bu haftaki eylemde, 1993 yılının Haziran ayında Şirnex’in Basa (Güçlükonak) ilçesine bağlı Hirareş köyünde asker ve korucular tarafından gözaltına alındıktan 19 yıl sonra cenazeleri bulunan Ömer Çetin, Ahmet Güler, Sait Şen, Beşir Baskak ve Abdullah Güler’in hikayesi anlatıldı.
Sebla Arcan, kalıcı bir barış için yüzleşme ve hesaplaşmanın olması gerektiğini ifade etti. Hirareş köyüne yapılan baskında yurttaşların okulda toplatıldığı ve 2 gün boyunca işkenceye maruz kaldığını aktaran Sebla Arcan, “Köylülerden Ömer Çetin, askerler tarafından gözaltına alınarak karakola götürüldü. Daha sonra evine getirilerek arama yapıldı. Aramada herhangi bir şey bulunamayınca, askerler Ömer Çetin’i ‘Konuşmazsan eşini çıplak şekilde köyde dolaştıracağız’ diyerek tehdit etti. Bu tehdit üzerine evin balkonundan atlayarak kaçmaya çalışan Ömer Çetin, askerler tarafından silahla tarandı ve ağır şekilde yaralandı. Aynı gün Ömer Çetin, Ahmet Güler, Sait Şen, Beşir Baskak, Abdullah Güler ve bir diğer Ahmet Güler, gözleri bağlı şekilde ‘ifade verecekleri’ gerekçesiyle askerler tarafından götürüldü” dedi.
Sebla Arcan, şunları söyledi:
“Birkaç gün sonra ağır yaralı halde köye dönen Ahmet Güler, gözaltında yaşananları şöyle anlattı: ‘Ömer Çetin ve benimle aynı isme sahip Ahmet Güler’i köy yakınlarında infaz ettiler. Ardından beni, Sait Şen, Beşir Baskak ve Abdullah Güler’i buğday tarlalarının olduğu dağlık bir alana götürdüler. Bizi bir çukura attılar. Ben otururken silah sesleri geldi, arkadaşlarım üzerime düştü. Bir de bomba attılar. Kendime geldiğimde köye döndüm ve olanları anlattım.’ Ahmet Güler’in anlatımı üzerine bölgeye giden aileler, yakınlarının hunharca öldürülmüş bedenlerine ulaştı. Ölülerini dini vecibeleri yerine getiremeden gizlice ve toplu bir biçimde defnettiler. Olayın ardından köylüler zorla yerlerinden edildi, farklı şehirlere göç etmek zorunda kaldılar. Ahmet Güler, 24 gün boyunca hastanede tedavi gördü. Sol kolu sakat kaldı ve hâlâ bedenini tam olarak kullanamıyor. Olayı tüm ayrıntılarıyla anlatmasına rağmen, hiçbir adli işlem başlatılmadı.”
Sebla Arcan, Uluslararası Af Örgütü Genel Sekreteri Pierre Sane’nin dönemin Başbakanı Tansu Çiller’e bir mektup göndererek olayın araştırılmasını talep ettiğini ancak hukuki sürecin işletilmediğini söyledi.
2012 yılında Diyarbakır Özel Yetkili Cumhuriyet Savcılığı’nın yürüttüğü soruşturma kapsamında yapılan kazıda kemiklerin ailelere teslim edildiğini dile getiren Sebla Arcan, olayın üzerinden 32 yıl geçmesine rağmen faillerin yargılanmadığını vurguladı. Sebla Arcan, adalet istemekten vazgeçmeyeceklerinin altını çizdi.
Cumartesi İnsanları’ndan Ali Ocak, babası Hasan Ocak’ın gözaltında kaybettirilişinin 24’üncü yılı olduğuna işaret ederek, “Anne ve babamın bize bıraktığı bu arayışı ömrümüz yettiğince sürdüreceğiz. Bizim ömrümüz yetmezse de oğullarımıza, torunlarımıza bırakacağımız bu miras olacaktır” dedi.
Konuşmaların ardından Galatasaray Meydanı’na karanfiller bırakıldı.
PİRHA- 28 Aralık’ta Tandoğan’da yapacakları miting öncesinde basın açıklaması yapan Yurttaşlar Birlikteliği, “Umudu dile getirmek için, umudu yükseltmek için ve yükselttiğimiz sesimizi iktidara, yönetenlere duyurmak için 28 Aralık’ta saat 11’de AKM toplanıp yürümeye başlayacağız” dedi.
Birçok sendika, sivil toplum örgütü ve meslek kuruluşu ile oluşturulan Yurttaş Birlikteliği, 67 katılımcı ve çağırıcı kuruluşun yer alacağı, “kadın, çocuk, engelli, emekli, işçi, hayvan hakları ve ekoloji” konulu mitingi 28 Aralık’ta Ankara’da Tandoğan Meydanı’nda gerçekleştirecek.
Mülkiyeliler Birliği’nde basın açıklaması yapan Yurttaş Birlikteliği, herkesi 28 Aralık’ta düzenlenecek mitinge katılmaya çağırdı.
“HEP BİRLİKTE MÜCADELE ETMEK İÇİN YOLLAR ARIYORUZ”
Ülkenin özellikle son yıllarda karanlığa doğru gitmesinin acısı en yoğun olarak yurttaşların hissettiğini belirten Şenal Sarıhan, şunları söyledi:
“Açlık var, yoksulluk var, işsizlik var, katliamlar var, çocuklarımızı kaybediyoruz, bebekleri kaybediyoruz, kadınları kaybediyoruz, doğayı kaybediyoruz. Kaybettiğimiz o kadar çok şey var ki bütün bunların arasında bir araya gelmek ve hep birlikte mücadele etmek için de yollar arıyoruz. Tek aracımız demokratik kuralları işletmek. Bizim söz hakkımız var yurttaşlar olarak, toplanma özgürlüğümüz var, ifade özgürlüğümüz var. İşte bu özgürlüklerin tümünü birlikte değerlendirebileceğimiz bir miting için Türkiye’nin değişik yerlerinde toplantılar düzenledik. Hayır demenin zamanıdır dedik. Ne yazık ki eylülden bu yana yeni yeni acılar yaşandı. Kaz Dağlarına bir kadınken bin kadın gitti. Orada ekolojik haklar için mücadele etti. Madenler bölgesinde yitirdiğimiz gençler, insanlar oldu. Daha geçmiş acıları kapatmamışken pek çok yerde can kıyımına da tanıklık ettik. Bütün bu süreç içinde işsizliğin, yoksulluğun tırmandığı bu günlerde, eğitimin tamamen laik bir çizgiden uzaklaştığı bugünlerde, eğitim hakkı için mücadele eden eğitim sendikalarımız, öğrencilerin kendi eğitim hakları için verdiği mücadele bunların yanına gelmiş olan kadınların yaşam hakkı mücadelesi ve derken bir başka şeyle karşılaştık; yurttaşın siyasi haklar konusundaki iradesi de elinden alınıyor. Yerel seçimlerin sonucunda kazanılmış olan belediyelere kayyum atanıyor. Bu bizim için eski bir hikayedir. Geçmişten de biliyoruz bu olguları. Ama seçme ve seçilme hakkı demokratik hakların en temelidir. O zaman bu konuda da yurttaşların söylemesi gereken bir sözü olması gerekir diye düşündük. Engelli arkadaşlarımızın hakları için de ayağa kalkmak gerekir dedik. Engelli çocuk sahibi olan ailelerin çocuklarının yaşamlarına son verip sonra kendilerinin de yaşamlarına son verdiğine tanıklık ettik.”
“KARDEŞÇE HALAYA DURACAĞIZ”
“Biz ülkede güzel günler bekliyoruz” diyen Sarıhan, şunları kaydetti:
“Şu mavi dökün altında hepimizin gülümseyebileceği, birlikte olabileceği, kadın erkek ayrımının, cinsiyet ayrımının olmadığı Kürt, Türk, Abaza, Çerkez ayrımının olmadığı, herkesin kardeş olduğu, herkesin birlikte olduğu, hepimizin sevinçle, sevgiyle kucaklaştığı bir Türkiye istiyoruz yurttaşlar olarak. Burada demokratik kitle örgütleri temsilcileriyiz ama esas kimliğimiz yurttaşlıktır. Umudu dile getirmek için, umudu yükseltmek için ve yükselttiğimiz sesimizi iktidara, yönetenlere duyurmak için 28 Aralık’ta saat 11’de AKM toplanıp yürümeye başlayacağız. Nereye? Tandoğan’a. Geçmişte milyonları topladığımız o güzelim alana hep birlikte gideceğiz ve kardeşçe halaya duracağız.”
“TÜİK’İN RAKAMLARININ DAHİ ALTINDA OLAN BİR DEĞERLENDİRME YAPILDI”
Asgari ücret sorununa ilişkin konuşan Sarıhan, “Siz yoksulluğa mahkumsunuz yoksul olun, karnınızı doyurmayın. Sadece öte dünyaya bağlanın. Açlıkla, sefaletle yaşayın. Herhangi bir kültür olanağına kavuşmayın. Okumayın, yazmayın, tiyatroya gitmeyin, sinemaya gitmeyin. Bunlar lüks şeylerdir. Karınızı doyurduğunuzda şükredin’ der gibi bir açıklama yapıldı. TÜİK’in rakamlarının dahi altında olan bir değerlendirme yapıldı” diye belirtti.
“ADALET, BARIŞ, EŞİTLİK VE LAİKLİK İSTİYORUZ”
10 Ekim Katliamı davasının da Sivas Madımak Katliamı davası gibi zaman aşımı kararına götürülmeye çalışıldığına vurgu yapan Şenal Sarıhan, “Aynı zamanda adil yargılanma haklarımızın da ihlal edildiği bir dönemdeyiz. Bugün iki önemli duruşma var adliyelerde. Dün bir başka bir katliam 103 canımızı yitirdiğimiz bir katliam duruşması hazirana bırakıldı. Yani zaman aşımına doğru götürülüyor, Alevi topluluğunun özenle izlediği, demokratik kamuoyunun özenle izlediği Sivas Katliamı davasında olduğu gibi. 6 aylık ertelemelerle zaman aşımına terk edilmeye hazırlanan, hak kapıları kapanan, adalet kapıları kapanan bir yargı süreciyle de karşı karşıyayız. Ama biz tekrar ediyoruz. Adalet istiyoruz, biz barış istiyoruz, biz eşitlik istiyoruz ve laiklik istiyoruz” diye konuştu.
“KÖTÜ BİR YILI UĞURLAYIP YENİ YILI SELAMLAYACAĞIZ”
Turan İçli ise, “Üzerimizde mavi yelekler var. Neden mavi çünkü kapkara bir dönemden geçiyoruz. Bu karanlığın ve karamsarlığın karşısına biz maviyi koyuyoruz. 2025 yılında Türkiye’yi mavi boyayacağız. 2024 yılını kitlesel bir şekilde uğurlamak istedik. Kötü bir yılı uğurlayıp yeni yılı selamlayacağız” dedi.
Açıklamanın ardından yurttaşlar söz alarak sıkıntılarını dile getirdi. Konuşmaların ardından ise mitinge çağrı yapmak amacıyla bildiriler dağıtıldı.
PİRHA-Adalet Dayanışması, 10 Ekim Ankara Tren Garı anma etkinlikleri kapsamında “Adalet Kürsüsü” etkinliği yaptı. Konuşmalarda, adalet arayışında birlikte mücadele etmenin önemine vurgu yapıldı.
Her kesimden adalet talebinde bulunan isimlerin bir araya gelerek oluşturduğu Adalet Dayanışması, 10 Ekim Ankara Tren Garı anma etkinlikleri kapsamında “Adalet Kürsüsü” etkinliği yaptı.
Etkinlik, Ankara’daki Mülkiyeliler Birliği binasındaki Prof. Dr. Oral Sander Konferans Salonu’nda yapıldı.
“10 EKİM KATLİAMINI UNUTMAMAK İÇİN SÖZ VERDİK”
Barış Derneği adına selamlamayı Can Ateş yaptı. Ateş, “Katliamın üzerinden 9 yıl geçti. İlk günden itibaren katliamı unutmamak adına söz verdik ve bu programları devam ettireceğiz. Umarım bu coğrafyaya adalet ve barış gelir” diye konuştu.
“TEMEL DERDİMİZ ADALET”
Aydın Şimşek, Adalet Dayanışması hakkında bilgi vererek, “Bugün burada adalet için birleşen herkese selam olsun. Tepeden görmeye alışık olanlar adalet arayan bizleri görmüyorlar. Farklılıkları zulüm ile cezalandırıyorlar. Zaman, adalet arayanların kalplerini birleştirme zamanıdır. İstediğimiz adalet, hakikatin yanında yer almaktır. Hz. Ali ‘bir zulme engel olamıyorsanız, onu cümle aleme duyurun’ demiştir. Haksız ve adaletsiz uygulamalarla cehenneme dönen hayatlarımız var. Ekmeğimiz zalimler tarafından gasp edilmiş durumda. Oksijen alamaz durumdayız. Adalet bir oksijen gibi bir insanın ihtiyacı. Adaletsizlik her alana sirayet etmiş durumda. Adalet Dayanışması’nın tek bir muradı var; mazlumların kalplerine sesleneceğiz, birlik olacağız. Bütün mazlumlar birleşelim” dedi.
“ADALET KAVRAMINI KENDİ ÇIKARI İÇİN KULLANAN ANLAYIŞ!”
Hak ve adalet mücadelesi kapsamında konuşan DEM Parti İzmir Milletvekili İbrahim Akın, “Bu çok önemli bir buluşma. Herkes için adalet diyerek bir araya gelinmiş durumda. Hiçbir zaman eşit yurttaşlık çevresinde bir anayasa yapamadık. İktidar olma meselesi değil, adaleti sağlama fikrine sahip olmaktır önemli olan. Adalet kavramını kendi çıkarı için kullanan bir anlayış şu an iktidar olmuş durumda. Ortak adalet mücadelesi çok önemli. Bu ülkede özgürlük yok. Yeni anayasa yapılmak isteniyor ancak mevcut anayasayı bile yok sayıyorlar. Bu ülkede adaletsizlik çok yaygın şekilde yaşanıyor. Bu ülkede ayrımcılık çok üst düzeyde. Kol kola mücadelemizi büyütebiliriz” ifadelerini kullandı.
“SARAYLAR DEĞİL, ADALETLİ YARGILAMA YAPAN MAHKEMELER!”
Etkinlikte, depremzedelerin adalet mücadelesini aktaran Döne Kaya şunları söyledi:
“Ailemin cenazesini 6. gün kendi imkanlarımızla çıkardık. Söyledikleri sayı 53 bin denilse de biliyoruz ki bu sayı daha fazla. ‘Bu ülkenin adalete ihtiyacı var’ diye haykırmamız gerekiyormuş. Bu deprem birkaç kişinin üzerine yıkılamaz. Kamu görevlilerinin bu yargılamaya dahil edilmemesi bir sorun. 53 bin için gösterdiğimiz dayanışmayı yargılama sürecinde de göstermeliyiz. Bizler saraylar değil adaletli yargılamaların yapıldığı mahkeme salonları istiyoruz. Ülkenin sadece 6 Şubat depremlerinde değil bütün katliamlarda adalete ihtiyacı var.”
“6 ŞUBAT DEPREMLERİ BİR KATLİAMDIR”
Devrimci Parti Genel Başkanı Elif Torun da depremzedelerin adalet mücadelesi hakkında konuştu. Torun, “16. Saat çıkarılabildim ancak tüm ailem içerideydi. Dışarıda ayaklarınız çıplak, 5 gün bekliyorsunuz ve kızınız, aileniz içeride. İlk gün hiçbir yardım gelmedi. Orada gelip Kur’an dağıttılar, bizlerin Kur’an’a ihtiyacı yoktu. 2. Gün sosyalistler, siyasi partiler, milletvekilleri oraya geldiler ve onların çalışmaları engellendi. Bize facia yaşattılar. Bizim ciğerimizi yaktılar. Valilik kararı ile vinçlerin girmesine izin verilmedi. Bu bir katliamdır, bunun diğer katliamlardan bir farkı yoktur. Bizi katlettiler. Ailemden 48 kişiyi verdim. Biz ne zaman adalete kavuşacağız? Bizi katleden, kapitalist sistemi savunan iktidarı yok ederek adalete kavuşacağız. Hatay, 6 Şubat tarihinden daha kötü durumda şu an. Adalet aramaya devam edeceğiz. Gidenlere borcumuz var. Rant çeteleri orada hakim olmaya devam ediyor. Bizden canlarımızı, anılarımızı çaldılar. Ölümüzü bulduğumuza sevinir hale getirdiler bizi. Mücadele edeceğiz, yılmayacağız” dedi.
“ADALET ARAYIŞINDA DİNİN, DİLİN, IRKIN BİR ÖNEMİ YOK”
10 Ekim Katliamı’nda hayatını kaybeden Korkmaz Tedik’in annesi Zöhre Tedik ise 10 Ekim Katliamı sonrası adalet mücadelesini anlatarak, “Adalet arayışında din, dil, ırkın bir önemi yoktur. 10 Ekim 2015’te ‘bu ülkede savaş olmasın, katliam olmasın, ülkede barış olsun’ diye bir miting düzenlendi. O mitingde benim oğlum öldürüldü. IŞİD’e yol verdiler. Herkes biliyordu orada miting yapılacağını. Bu devlet bilerek bir katliamı örgütledi. Geldi mi barış? Gelmedi. Ama mutlaka barış gelecek diyorum. Devlet bile bile bizim üzerimize bomba attı. 16 kişi yargılandı ama biz bu katliama yön verenleri, kamu görevlilerinin yargılanmasını da talep ettik. Adalet isterken bir araya gelmezsek, örgütlenmezsek adalet arayışı devam edemez. Korkmayacağız, unutmayacağız” dedi.
“ADİL BİR YARGILAMA İSTİYORUZ, GÖSTERMELİK BİR DAVA VAR”
Emine Şenyaşar’ın adalet mücadelesini anlatan DEM Parti Şanlıurfa Milletvekili Ferit Şenyaşar ise şöyle konuştu:
“22 yıldır ülkeyi yöneten bir iktidar var. Son 10 yıldır kan ile iktidarını sürdürmeye çalışıyor. Bir insan, devlet hastanesine adım attığı zaman devletin koruması altına girmesi gerekiyor. Ağır yaralı olarak hastaneye kaldırıyoruz. İkinci bir saldırı hastanenin içinde devam ediyor. Babam çocuklarının durumunu öğrenmek için hastaneye gidiyor. Babam linç edilerek hastanenin önünde annemin gözü önünde öldürülüyor. Bu katliamı yapanlar iktidardan güç olarak yapıyor. Orada yüzlerce polis var. Bu katliam 1 saat sürüyor, devletin kolluk kuvvetleri bu katliamı izliyor. 6 yıldır bu dava devam ediyor. Ağır yaralı kurtulan kardeşime 37 yıl ceza veriliyor. Yapılan yargılama, bilimsel raporları dikkate almadı. Yargı taraflı davrandı. Görüntüler ortada, bu görüntülere ‘meşru müdafaa’ demek için hukukçu olmak gerekmiyor. Tüm bu hukuksuz sürece karşı annemle birlikte Urfa Adliyesi’nin önünde nöbet tuttuk. Bunun hakkında devlet, annem hakkında 31 dava açtı. Defalarca gözaltına alındık. Bir sonuç alamayınca eylemimizi Ankara’ya, Adalet Bakanlığı önüne taşıdık. Adalet Bakanı bizimle 3 görüşme yaptı, gizli kalmasını istedi. Sorunun çözüleceğini söyledi ancak gördük ki Adalet Bakanı da aciz. Göstermelik bir yargılama var. Erdoğan, annemden helallik istesin, adil bir yargılanma yapılsın. Örgütlü bir halkın karşısında hiçbir güç duramaz.”
“ORTAK BİR ADALET ARAYIŞINI İÇSELLEŞTİRMEMİZ GEREKİYOR”
KHK’lıların hak ve adalet mücadelesine ilişkin konuşan KESK MYK üyesi Erdal Karakuş ise şunları söyledi:
“126 bin 600 kişinin durumundan bahsedeceğim. 15 Temmuz darbesinden sonra bir kararname yayınlandı. Emekçilerin ihraç edildiklerini öğrendik. Konfederasyon olarak bu ihraçlar ile mücadele etme kararı aldık.
İhraç meselesi iktidar tarafından kendisine direnç göstermeyecek kişiler ile doldurmak olduğu için önemli bir durum haline geldi. Tüm davalarımızı AİHM’e taşıdık. Bir insanın önce ne ile suçlandığını bilmesi gerekir, arkadaşlarımız ne ile suçlandığını bilmeden savunma yapmak zorunda kaldılar. Arkadaşlarımızın özel sektörde çalışması engellendi, yurt dışı yasakları uygulandı. KESK katliamların doğrudan muhatabıdır. Ortak adalet arayışının mutlak bir sonuçta birleşmesini ifade etmemiz gerekiyor. Ortak bir çizgide, ortak bir adalet arayışını içselleştirmemiz gerekiyor.”
“SUÇ YOK, CEZA VAR”
Kursiyer Teğmenler ve askeri öğrencilerin adalet mücadelesini etkinliğe taşıyan Kezban Kalın ise konuşmasında şu ifadelere yer verdi:
“Gençlerimiz, emirleri yerine getirdiği için cezaevindeler. Askeri hiyerarşinin en alt katındalar ama kendilerine verilen emirleri yerine getirdikleri için ömür boyu ceza aldılar. Bu gençler darbe girişiminden sorumlu tutulamaz. Gece saatlerine kadar olayı idrak edememişlerdir. Suç yok, ceza var. Hiyerarşinin tabanında olmasına rağmen darbe girişiminin asıl muhatapları gibi en yüksek cezaları almışlardır. Bu çocuklar haksız yerde hayatlarının en güzel yıllarını cezaevinde geçiriyorlar.”
Engellilerin adalet mücadelesini aktaran Hatice Kabadayı ise konuşmasında “Dünya genelinde 1 milyar engellinin olduğu varsayılmaktadır. Erişebilirlik haktır. Ülkeler, kentleri kurarken engellilerin de o kentlerde yaşadığını hesaba katmak zorunda. Ekonomik krizden etkilenen engelli aylıklarının güncellenmesi gerekiyor. Engellilerin önemsenmesini istiyoruz. Engelliler için konaklama ve bakım evleri yapılması gerekiyor. Birleşmiş Milletlerin engelliler için koydukları kriterlere uyulmuyor ülkede. Evlenecek çiftlerin genetik testlerinin yapılmasını istiyoruz. Bütün adalet isteyenler kucak dolusun adalet diyorum. Adalet olmayan ülkede. Adalet diyoruz” dedi.
“TÜM DİNLERDE BİR ORTAK DEĞER VARDIR, O DA ADALETTİR”
Adalet, inanç ve hak mücadelesi başlığı ile konuşma yapan Mehmet Tombak, konuşmasında şunları kaydetti:
“Diyanet’ten ihraç olmuş bir imamım. Ankara KHK Platformundayım. 2018 yılında mahkemelerde beraat ettim. Ama göreve tekrar getirilmedim. Burada bir hukuk mücadelesi verilmesi gerekiyordu. Bütün başımıza gelenler, adaletsizlik yüzden geldi. Ülkemizde yanlış uygulanınca tehlikeli kelimelerden biri dindir. İsmini bildiğimiz din adamları iktidarlara hiç yanaşmamıştır. Tüm dinlerde bir ortak değer vardır o da adalettir. Kadınlarımızın, çocuklarımızın, sokaktaki canlarımızın yanında olmaktan vazgeçmeyeceğiz”
Kürsü konuşmalarının ardından etkinliğe katılanlar söz alarak değerlendirmelerde bulundu.
PİRHA-Ayten Öztürk Dersim’de JİTEM elemanı “Yeşil” kod adlı Mahmut Yıldırım tarafından 1992 tarihinde kaçırılıp işkence sonucu öldürülmüştü. Baba Hıdır Öztürk, “Kızım niçin öldürüldü? 1992 yılından beri hak ve adalet diye sızlanıyoruz fakat bir türlü bulamadık” dedi. Anne Dilif Öztürk ise “Benim kızıma bunu yapanlardan hesap sorulsun, adalet istiyorum. Adalet de katillerden yana, 30 yıldır ağlıyorum” diye konuştu.
Devlet içinde örgütlenmiş çetelerden biri olan, 1990’lı yıllardaki pek çok infazın sorumlusu olduğu bilinen kontrgerilla elemanı “Yeşil” kod adlı Mahmut Yıldırım, Dersim Başakçı köyünde oturan Ayten Öztürk’ün de cinayet failiydi. Ayten Öztürk, Dersim’de 27 Temmuz 1992 tarihinde “Yeşil” kod adlı JİTEM elemanı Mahmut Yıldırım tarafından kaçırılıp işkence sonucu öldürülmüş ve cansız bedeni 8 Ağustos 1992’de Elazığ’da bulunmuştu.
Ayten Öztürk’ün ailesi, 1992 yılından itibaren yaşadıklarını ve sürdürdükleri hukuk mücadelesini PİRHA‘ya anlattı.
“AİLE OLARAK BASKI ALTINDA KALDIK”
Acılı ve dertli bir baba olduğunu belirterek sözlerine başlayan Ayten Öztürk’ün babası Hıdır Öztürk, “7 çocuk babasıyım ve çocuklarımı okutmak için çabalar sarf ettim. Büyük çocuğum Aysel Öztürk, örgüte katıldı. Yıldırım Merkit ve Mazlum Doğan ile birlikte Diyarbakır’da Urfa yolunda yakalandı. Aysel 60 gün işkencede kaldı ama serini verdi sırrını vermedi. Aysel tutuklanıp, cezaevine girdi. Ayten’in siyasetle hiçbir ilgisi yoktu. Mazlum, işine gidip gelen ve ailesine saygı duyan birisiydi. Aysel’in yüzünden diğer çocuklarıma yöneldiler ve aile olarak baskı altında kaldık. Daha sonra Tunceli Jandarma Alay Komutanı bizi çağırdı, çocuklarıma nerede çalıştıklarını sordu. Çocuklarımı aşağıya indirdiler ve kızım Aysel’in fotoğrafını gösterdiler. Bizi çağırdıklarında odada sakallı birisi vardı. O, Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım’dı. Bizimle yapılan toplantıdan 1 ay sonra Ayten 27 Temmuz 1992 tarihinde Elazığ mezarlığında eli dışarıda kalmak suretiyle bir çoban tarafından bulundu. Bizi çağırdılar hastanede ama aile olarak biz tanıyamadık ama yıkandıktan sonra Ayten olduğunu gördük. Aradan 1 hafta geçtikten sonra bana vali tarafından lojmandan çıkmam için bir tebligat geldi” dedi.
“YARGITAY’DAN ÇIKACAK SONUCA GÖRE AİHM’E BAŞVURACAĞIZ”
Yaşanan olaylardan sonra çocuklarına baskı yapıldığını dile getiren Hıdır Öztürk, “Kızım ebeydi tayinini Kars’a çıkardılar, köy hizmetlerinde çalışan diğer kızımı Çankırı’ya tayinini çıkardılar. Kızım Aysel Öztürk de cezaevinden tahliye oldu ama her gün gözaltına alınıp, işkence ediliyordu. O da dayanamadı yurtdışına gitti. 2011 yılında 20 milletvekilinin imzasıyla müracaat ettim, kızımın dosyasının Meclis’te görüşülmesi için. 30 Mayıs 2012 tarihinde başbakana, cumhurbaşkanına ve Kemal Kılıçdaroğlu’na mektup yazdım ama bir cevap alamadım. Cumhurbaşkanının İzmir’de bir akrabası bizim eve geldi, bizim durumumuza ilişkin 30 Ekim 2012 tarihinde mektup yazdı. Aradan bir hafta geçmeden o kişiye telefon ediliyor ve bu işe karışmayın demişler. Dava Elazığ’da açıldı, daha sonra Ankara’ya gönderildi. 25 Eylül 2019 tarihinde yapılan duruşmada ifade vermiştim ama davadan bir türlü istediğimiz sonucu alamadık. Anayasa Mahkemesi hak ihlali kararı vermesine rağmen JİTEM Davası olarak devam ettirdiler. Şimdi dava Yargıtay’da çıkacak sonuca göre Avrupa İnsan hakları Mahkemesi’ne başvuru yapacağız” diye belirtti.
“KIZIM NİÇİN ÖLDÜRÜLDÜ?”
Hıdır Öztürk, 1992 yılından beri hak ve adalet aradığını vurgulayarak, şunları dile getirdi:
“1992 yılından beri hak ve adalet diye sızlanıyorum fakat bir türlü bulamadık. Savcılık doğru tahkikat yapmadı, otopsi raporu yanlış tutuldu. Bursa-Amedspor maçında Yeşil’in fotoğrafını açanlara dava açtım ama hiçbir sonuç alamadım. Demek ki devlet bu kişileri koruyor. Yeşil binlerce kişinin katilidir, sen niye bu insanı bulmuyorsun. Bizim ciğerimiz yanıyor, hiç mi acı hissiniz, vicdanınız yok. Kızım niçin öldürüldü? Devlet kendi vatandaşına düşmanlık eder mi? 1992 yılından beri adalet arıyorum, bu adalet hiç mi bize uğramıyor?”
“ADALET İSTİYORUM”
Ayten Öztürk’ün annesi Dilif Öztürk de “Benim kızıma bunu yapanlardan hesap sorulsun, adalet istiyorum. Zaten ülkede adalet yok. Eğer olsaydı kızımın katilleri cezasını çekerdi. Adalet de katillerden yana, 30 yıldır ağlıyorum” diye konuştu.
PİRHA – Demokratik Alevi Dernekleri Kadın Meclisi, 8 yaşındaki Narin Güran’ın katledilmesinde sorumluluğu olanları işaret etti. Yapılan açıklamada “Hizbullah’ın, Narin’in katledilmesi sürecindeki rolü bir an önce açığa çıkarılmalıdır. Sorumlular yargı önünde cezalandırılmalıdır” denildi.
21 Ağustos’ta kaybolan Narin Güran’ın cansız bedeni, 19 gün sonrasında mahalleye yaklaşık 2 kilometre mesafedeki Eğertutmaz Deresi’nde bulundu. Gözaltına alınan 24 kişiden biri olan Nevzat Bahtiyar, Narin’in amcasının, 200 bin lira teklifi karşısında cesedi dere kenarına gizlediğini itiraf etti.
Yapılan organize cinayetin henüz detayları açığa çıkarılamazken, toplumun tepkisi de sürüyor.
“TÜM TOPLUMSAL KESİMLERİ GÖREVE DAVET EDİYORUZ”
Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Kadın Meclisi de konuya ilişkin yazılı açıklama yaptı. “Masum-u Paklığın En Narin Haline Kıydılar!” başlığı ile paylaşılan açıklamada şu ifadelere yer verildi:
“Bir yığın garabeti takip ederken, sonucun korkunç olacağı bilinciyle günlerdir yüreğimiz ağzımızda bekledik. Ülkemizde yasa yapıcı, yürütmeyi denetleyen, hepimizi temsil ettiği iddiasında bulunan bir meclis var, Türkiye Büyük Millet Meclisi. Bu Meclis içerisinden çıkan tecavüz ve suistimali “çocuğun rızası vardır” diyerek aklayan Adalet Bakanı çıktı. Bu Meclis içerisinden “bir seferden bir şey olmaz” diyerek, cemaat yurtlarındaki tecavüz ve suistimali aklayan Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı çıktı. Narin’in ölümünün aile içi olmasını “dostlarımızdır susarız” diye meşrulaştıran parlamenter çıktı. Narin’in ölümüne giden yolları deşifre edenlere “Allah belanızı versin” diyen, aslında toplumun Cumhurbaşkanı seçtiği, seçilmişliğine sahip çıkamayıp kaybolan, yılların parlamenteri de çıktı.
O meclis ki; Urfa Adliyesi’nde bulamadığı adaleti meclis kapısına taşıyıp, arayışını sürdüren anneye “meclisin itibarını zedeliyor” diyen Meclis Başkanı tarafından yönetilmekte.Emine anneyi kapısında yatıran meclisin itibari varmış gibi.
Bu gün Narin’in oturamadığı sıralarda; “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” ile eğitim öğretim yılı başladı. İçeriği ile tüm renkleri solduran, her türlü nusibetlere rızalık gösterilebilecek, düşünemeyen, sorgulamayan, biat kültürünü esas alan, dinci eğitim ile mevcut durumun çocuğu, kadını, doğa ve emek kıyımına duyarsız, sermayenin hizmetinde bir toplum yaratma işleviyle hayata geçirildi. Bu eğitim modeli de aynı meclisin onayı ile hayat buldu.
Bu saydıklarımız boynumuzda kement olarak dizildi. Her sıktıklarında öleceğiz.
Narin öldürüldü!
Çünkü onu yaşatacak olan adalet, aile, ahlak vicdan ölüydü.
Son seçimde toplum bu gidişattan desteğini çekti. Sorumluluk yüklediği partilere bu gidişatı önleyecek parlamentoyu oluşturup, yasa yapıcı, denetleme ve yürütme görevini barışçı ve demokrasinin inşası yönünde yerine getirmeleri için alan açtı.
Toplumun tüm yaşam damarlarını güvencesiz bırakan, kadını ve çocuğu ölüme, istismara açık hale getiren, doğayı talana açan, emeği güvencesiz hale getirip sermayenin hizmetine sunan, her geçen gün tahakkümünü artırma amacıyla savaş halini sürdüren bu gidişatı sonlandırıp, kendi renklerimizle barışık bir yaşamın inşası için; 72 millete aynı nazardan bakan, bir canının ölümüyle evrenin ölümünü eş gören inancımız gereği, tüm toplumsal kesimleri göreve davet ediyoruz.
Narin öldürüldü!
Erkek egemenliğinin en köhne hali, katlettiği Narin’in tabutuna “gelinlik” bıraktı. İktidar milletvekili “aile dostumuzdur, bazı şeyleri konuşamayız” diyerek olayı örtbas etme telaşına girdi.
Alevi kadınlar olarak sesleniyoruz:
Hizbullah’ın, Narin’in katledilmesi sürecindeki rolü bir an önce açığa çıkarılmalıdır!
Sorumlular yargı önünde cezalandırılmalıdır!
Katledilen her canın, katledilen her kadının ve masum-u pakın hesabını, “Jin, Jiyan, Azadî/Kadın, Yaşam, Özgürlük” sloganını bayraklaştıran biz kadınlar soracağız.
Yaşatamadığımız her can için özümüz dardadır.
Zaman sahipsiz, mekan rızasız, mazlum çaresiz değildir.”
PİRHA – DEM Parti Batman Milletvekili Zeynep Oduncu’nun hasta tutuklularla ilgili Adalet Bakanı Yılmaz Tunç’un yanıtlaması istemiyle verdiği soru önergesine yanıt geldi. Bakan Tunç’un imzasıyla verilen yanıtta, bakanlıkta hasta tutuklularla ilgili bir veri bulunmadığı aktarıldı.
Halkların Eşitlik ve Demokratik Partisi (DEM Parti) Batman Milletvekili Zeynep Oduncu, hasta ve yaşlı mahpusların durumunu Meclis gündemine taşıyarak Adalet Bakanı’na soru önergesi sunmuştu.
Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, engelli raporuyla birlikte kronik rahatsızlıkları bulunan yurttaşların tutuklanması sonrası hasta tutuklularla ilgili yöneltilen sorulara “bakanlığımızda bu hususta veri bulunmamaktadır” yanıtını verdi.
“BAKANLIK KENDİ GÖREV ALANININ UNUTMUŞ”
Bakan Tunç’un soru önergesine verdiği yanıta tepki gösteren DEM Parti Batman Milletvekili Oduncu, bakanlığın can alıcı bir soruna karşı ciddiyetten uzak bir yanıt verdiğini söyledi. Oduncu, hasta tutuklular konusunun cezaevlerinin kanayan bir yarası olduğunu ifade ederek konuya ilişkin şu açıklamayı yaptı:
“Neredeyse her ay bir hasta tutuklu yaşamını yitirmektedir. Bu konuda çalışma yürüten insan hakları dernekleri başta olmak üzere çeşitli sivil toplum örgütlerinin çalışmalarına rağmen bakanlık bu konuda adım atmadığı gibi kendi alanındaki bu sorunu da görmezden gelmektedir. Son iki yılda en az 94 hasta tutuklu yaşamını yitirdi, hali hazırca yüzlerce hasta tutuklu keyfi gerekçeler ve Adli Tıp Kurumu’nun bilimsellikten uzak raporları nedeniyle tahliye edilmiyor. Bakanlığın acil olarak çözmesi gereken bu sorun karşısında hala da hasta ve ilerleyen yaşları nedeniyle kronik rahatsızlıkları bulunan yurttaşlar tutuklanmaya devam ediliyor. Buna rağmen bakanlık kendi görev ve sorumluluk alanı olan bir konuya dahi ciddiyetle yaklaşmamaktadır.”
“BAKANLIĞIMIZDA İSTATİSTİKİ VERİ BULUNMAMAKTADIR”
Milletvekili Zeynep Oduncu’nun, hasta tutuklularla ilgili soru önergesine karşılık Bakan Yılmaz Tunç’tan şu yanıt geldi:
Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının;
A) “Yargı yetkisi” kenar başlıklı 9. maddesinde, yargı yetkisinin Türk Milleti adına bağımsız ve tarafsız mahkemelerce kullanılacağı,
B) “Mahkemelerin bağımsızlığı” kenar başlıklı 138. maddesinin birinci fıkrasında hâkimlerin görevlerinde bağımsız oldukları; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verecekleri; ikinci fıkrasında, hiçbir organ, makam, merci veya kişinin, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremeyeceği, genelge gönderemeyeceği, tavsiye ve telkinde bulunamayacağı; dördüncü fıkrasında, yasama ve yürütme organları ile idarenin, mahkeme kararlarına uymak zorunda olduğu; bu organlar ve idarenin, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremeyeceği ve bunların yerine getirilmesini geciktiremeyeceği, Hükümlerine yer verildiği malûmlarıdır.
Belirtilen hükümler çerçevesinde, Anayasanın 9 ve 138. maddelerindeki yetki ve teminata dayalı olarak görev yapan bağımsız ve tarafsız mahkemelerce verilen ara karar, karar ve hükümlerin hukuki dayanakları ile gerekçelerine dair Bakanlığımızda bilgi bulunmadığı gibi, sözü edilen karar ve hükümlerin olağan yargısal denetimi, başvuru usulü ve şartları ilgili kanunlarda gösterilen yargı mercilerine aittir.
II- 10/07/2018 tarihli ve 30474 sayılı: Resmi Gazete’de yayımlanan 1 sayılı Cumhurbaşkanlığı Teşkilâtı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin “Görev” kenar başlıklı 38. maddesinin birinci fıkrasının (ç) bendinde, adli sicilin tutulmasıyla ilgili hizmetleri yürütmek Bakanlığımız görevleri arasında sayılmaktadır. Adli istatistikler sanık ve suç esas alınarak derlenmektedir. Bu çerçevede, Bakanlığımızda soru önergesine konu edilen hususta ayrıntılı istatistiki veri bulunmamaktadır.”
PİRHA – DEM Parti milletvekilleri, Diyarbakır’da yaşayan 14 yaşındaki zihinsel engelli bir çocuğun, aralarında kamu görevlilerinin de olduğu 21 kişi tarafından cinsel istismara maruz bırakılmasına ilişkin Adalet Bakanı Yılmaz Tunç’un yanıtlaması istemiyle soru önergesi verdi.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM) Parti milletvekilleri, 14 Yaşındaki zihinsel engelli çocuk F.B’nin, aralarında kamu görevlilerinin de bulunduğu 21 kişi tarafından sistematik biçimde cinsel istismara maruz bırakılmasını parlamento gündemine getirdi. Konuya ilişkin ilişkin DEM Partili tüm milletvekilleri Adalet Bakanı Yılmaz Tunç’un yanıtlaması istemiyle soru önergesi verdi.
“HESAP VERMEKTEN UZAK KALDIKLARININ İSPATI!”
DEM Parti Milletvekilleri, çocuğa yönelik cinsel şiddet ve istismar suçlarına karşı mevcut siyasi karar alıcıların, gerekli politikalar geliştirilmediğine vurgu yaparak şu ifadelere yer verdi:
“Resmi ve bağımsız kurumlarca yapılan istatistikler, Türkiye’de özellikle son on yılda çocuğa yönelik şiddet ve cinsel istismar vakalarının üç kat arttığını söylemektedir.
Sadece 2023 yılında, çocuğa yönelik cinsel istismar suçundan 7.088 kişi cezaevine girmiş ve öte yandan 7.108 kişi de beraat ettirilmiştir. Son dönemde özellikle Diyarbakır’da vuku bulan vakalar, Türkiye’de çocukların fiili ve hukuki anlamda şiddetten korunamadığının, hukuki ve fiziki güvenliklerinin sağlanamadığının ve bilhassa çocuklara yönelik cinsel şiddet ve istismar vakalarında faillerin bir tür cezasızlık ile hesap vermekten uzak kaldıklarının ispatı olarak karşımızda durmaktadır.
Bundan 8 yıl önce Diyarbakır’ın Kulp ilçesinde zihinsel engelli bir kız çocuğunu istismar eden failler hakkında verilen karar da bu gerçekliği ortaya koymaktadır.
Diyarbakır’da yaşayan 14 yaşındaki zihinsel engelli çocuk F.B, aralarında kamu görevlilerinin de bulunduğu 21 kişi tarafından sistematik biçimde cinsel istismara maruz bırakılmıştır. 14 yaşındaki zihinsel engelli çocuk, pedagoglar eşliğinde kendisini istismar edenleri isim isim teşhis etmiş ve her bir sanık hakkında açık biçimde cinsel istismar beyanında bulunmuş, yapılanları anlatmıştır. Cinsel istismarın varlığı, çocuğun vücudundaki görünür izler nedeniyle öğretmenleri tarafından da beyan edilmiştir. Dava süresince, sanıklar cinsel istismar mağduru çocuğu ve ailesini ölümle tehdit etmiş ve bu durum kovuşturma süreci sonucunda ispatlanmıştır. Çocuğun cinsel istismara uğradığını kanıtlayan Adli Tıp Raporu da dahil olmak üzere tüm somut delillere ve ispatlanabilen beyanlara rağmen, ceza davası 8 yıl sürmüştür.
Mahkeme mağdurun birden fazla istismara uğradığı tarihteki yaşı göz önüne alındığında olayın uzun zaman sonra adli makamlara intikal etmesinin hayatın olağan akışına aykırı olduğunu vurgulayarak 21 fail hakkında beraat kararı vermiştir.”
“ACİL EYLEM PLANINIZ BULUNMAKTA MIDIR?”
DEM Partili Milletvekilleri, Adalet Bakanı Yılmaz Tunç tarafından cevaplandırılması talebiyle şu soruları yöneltti:
Bakanlığınız yaşanan istismar olayından ve faillerin beraat aldığı bilgisinden haberdar mıdır?
‘Somut delil yok’ diyerek ne kastedilmek istenmektedir? Çocuğun istismar edildiğine dair tanık beyanı, ATK raporu, çocuğun vücudunda ki darp izleri somut delil değil midir?
İstismar olayının uzun zaman sonra adli makamlara yansıması nedeniyle söz konusunu faillere cezai yaptırımın hayatın olağan akışına aykırı olacağı gerekçesi istismarın üzerini örtmek değil midir? Ortada tanık, delil, rapor olmasına rağmen faillere beraat kararı verilmesi hayatın olağan akışına uygun mudur?
Sanıkların cinsel istismar mağduru çocuğu ve ailesini ölümle tehdit ettiği kovuşturma süreciyle ispatlanmasına rağmen bakanlığınız mağduru ve aileyi korumak için hangi girişimlerde bulunmuştur?
Aile hangi isimler tarafından tehdit edilmiştir? Bu kişiler hakkında ayrıca yasal bir süreç işletilmiş midir?
Mahkeme kararının bozulması ve faillerin hakkettikleri cezayı almaları için Bakanlığınızın bir girişimi olacak mıdır?
Son bir yılda çocuğa cinsel istismarı suçuna karışan kamu görevlilerinin sayısı kaçtır? Bu kamu görevlilerinin cezalandırılması hakkında yürütülen dava süreçleri hangi aşamadadır?
Çocuklara yönelik her tür şiddetin önlenmesi ve bu suçlardaki cezasızlığın ortadan kaldırılması adına bir acil eylem planınız bulunmakta mıdır?”
PİRHA- CHP Genel Başkanı Özgür Özel, karar açıklanması beklenen Kobanê davasını takip edeceklerini söyleyerek “Adalet bekliyoruz” dedi. Özel, Tasarruf Genelgesi için de Numan Kurtulmuş’a çağrıda bulundu.
Partisinin grup toplantısında açıklamalarda bulunan CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in gündeminde eczacılardan hemşirelere, engellilerden çiftçilere, polislerde ataması yapılmayan öğretmenlere birçok meslek grubunun yaşadığı sorunlar vardı.
Soma maden katliamının yıldönümü hakkında, yargılama sürecindeki hukuksuzluğa dikkat çeken Özel, işçilere sendikalaşma çağrısı yaptı. Özel, “Soma’dan beri 649 madenci daha öldü ama kimsenin haberi bile olmadı. Soma’dan beri 2 Soma daha oldu. Burada mesaj Türkiye işçi sınıfına, örgütlenin, örgütlenin, örgütlenin” dedi.
Kamuda Tasarruf Genelgesi’nin Cumhurbaşkanlığı harcamalarının da kapsamasını olumlu bulduklarını dile getiren Özel, Numan Kurtulmuş’a başkanlık divanını toplayıp TBMM için de tasarruf genelgesi hazırlama çağrısı yaptı. Özel, belediyelere yatırım sınırı ve kamuya atama kısıtlaması maddelerine tepki gösterdi, “Bu numaraları yemeyiz” dedi.
Perşembe günü karar açıklanması beklenen Kobanê Davasını takip edeceklerini belirten Özel, “Adalet çıkmasını bekliyoruz. Hukuka uyulması temennimizdir” dedi.
Özel 18 Mayıs’ta Saraçhane’de atanmayan öğretmenler ve müfredat değişikliği hakkında yapacakları buluşmaya da çağrıda bulundu.
‘SOMA’DAN BU YANA 2 SOMA DAHA OLDU, KİMSENİN HABERİ OLMADI’
Özel’in açıklamalarından başlıklar şöyle:
“Soma için unutursak yüreğimiz kurusun” dedik. İlk duruşmada 4 kilometre kuyruk vardı, son duruşmada salonda 200 kişiydik.
Sonuçta hepimizin yüreğini kanatan bir karar alındı, Yargıtay kararı 5-0 bozdu. Karar 5 ay bekledi. Yargıtay’ın 5 üyesinden 3’ünü değiştirdiler. Yeni gelenler bir önceki kararı 3-2 bozdu. Ölen işçi başına 5 gün yatanlar çıktılar dolaştılar, dün de küstahlık yaptılar. ‘Soma demeyin, biz orayı unuttuk’ dedi.
Dün Soma’da tarihin en büyük kalabalığı vardı. Dün oradaki anneler ilk kez ‘Biz adaletin geleceğine inandık’ dediler. Getireceğiz and olsun. Soma’dan beri 649 madenci daha öldü ama kimsenin haberi bile olmadı. Soma’dan beri 2 Soma daha oldu. Burada mesaj Türkiye işçi sınıfına, örgütlenin, örgütlenin, örgütlenin. Bütün işçileri sarı sendikalarına değil, mücadele sendikalarına üye olmaya davet ediyorum.
‘ECZACILARIN SORUNLARINI DİLE GETİRMEYE DEVAM EDECEĞİM’
Eczacılar çok kutsal bir mesleği büyük zorluklarla yapıyorlar. Gece gündüz çalışıyorlar. Odaları, birlikleri kamu yararını her şeyden çok gözetiyorlar, kendi sorunlarından çok hastaların sorunlarını dile getiriyorlar. Sorunlarını biliyorum, dile getirmeye devam edeceğiz. Eczacılarla ve mesleğimle gurur duyuyorum.
TÜİK verilerine göre ülkemizin sağlık harcamalarına ayırdığı para yüzde 3,7. Bunun da en düşüğü ilaca ayrılıyor. Doktor ilaç yazıyor, 130 liralık ilacın 55’ini devlet, 75’ini hasta ödüyor. Yerli ilaç kullanımı geriliyor, yabancı ilaç kullanımı artıyor.
SMA hastası çocuklar vicdanımızda yara. Ama asıl sorun Türkiye’nin bir yetim ilaç politikası olmamasıdır. SMA hastası ana baba tek başına bırakılıyor. O ilaç sürümü olmadığı için 100 milyon liradır. Bir bütçe yapacaksınız. Bu alanda kim para kazanıyorsa bir kumbara yapılacak. Bu ülkede kimin yetim ilaca ihtiyacı olursa o ilacı parasız alacak.
ÇİFTÇİ SAYISI 10 YILDA YÜZDE 55 AZALDI
Milletin efendilerinin Çiftçiler Günü’nü kutluyorum. Genç Cumhuriyet ülkemizi buğdaydan un, pancardan şeker, pamuktan tekstil üreten fabrikalarla donattı. İkinci Dünya Savaşı yıllarında topraksız köylü topraklandırıldı. İkinci Dünya Savaşı’nda bile bunlar yapılırken bu bilimsel yürüyüş sekteye uğratıldı. Bugün ağır bir gıda ve tarım kriziyle karşı karşıyayız. AK Parti döneminde 2 Trakya’yı kaybettik. Çiftçi ektikçe zarar eder durumda. SGK verilerine göre kayıtlı çiftçi sayısı 10 yılda yüzde 55 azaldı. Artık genç çiftçi yok, yaş ortalaması 58. TÜİK Nisan gıda enflasyonunu yüzde 68 olarak açıkladı. OECD ortalaması yüzde 5,5. Türkiye en kötü 4. sırada. Bu konuda kapsamlı bir hazırlığımız var.
Sadece CHP belediyeleri geçtiğimiz dönemde tohumu, gübreyi ücretsiz verip buğdayı satın alıp Halk Ekmek fabrikalarında halka ekmek yaptılar, sütü alıp çocuklara süt dağıttılar.
Biz engellileri 1 gün hatırlamak istemiyoruz. Dezavantajlı bir grup olmaktan çıkarmak için yeni bir kamusal düzenleme öneriyoruz.
Dün kamuda tasarruf genelgesi yayınlandı. 10. genelgeydi. 1 olumlu fark var; o da sarayın Cumhurbaşkanlığı harcamalarının genelge dışında tutulmamış olması. Bir tek Meclis dışında tutulmuş, o da normal. Numan Kurtulmuş’a çağrıda bulunuyorum; Meclis’e tasarruf et deme yetkisi yürütmede değildir, kendi genelgemizi hazırlamayız. Başkanlık divanı toplansın, milletin vekilleri tasarrufun dışında kalmasındalar.
Genelge “Yüzde 15 yatırım harcamalarından tasarruf yapacağız” diyor. Kendi tasarruflarımızla yarattığımız bütçeyi kullanıp yatırım yapmamıza engel olursanız biz arada yokuz. Benim başkanlarım hiçbir çelmeye izin vermeyecek, veren olursa hesaplaşırız.
İkinci olarak, ’emekli olan kadar çalışan atanacak’ deniyor. Yani işsize ‘Ben parayı KKM’ye verdim, 5’li çeteye verdim, sana para yok’ deniyor. Bundan önce kimse bunların genelgelerine uymadı, başta kendileri. Kemeri garibana sıktırıp parayı 5’li çetelere veriyor. Ben kamunun israfa son vermesine sonuna kadar destek oluyorum. Ama emekliye, memura zam isteyince ‘tasarruf yapıyoruz’ diyecekler. Bu numaraları yemeyiz.
Koca genelgede umudumu artıran bir madde var; vergide adalet. Zurnanın zırt dediği yer burası. En pahalı kotralarla gezenlerden traktöre mazot alanlardan daha az vergi alıyorlar. Vergi az kazanandan az, çok kazanandan çok, kazanmayandan hiç alınmaz. Bizde kazanan kazanmayan herkesten yüzde 65 vergi alınıyor. ‘Vergide adaleti’ ilk kez söylediler destekliyoruz.
‘KOBANÊ DAVASINDAN ADALET ÇIKMASINI BEKLİYORUZ’
Kobanê Davası’nı güçlü bir heyetle takip edeceğiz. Adalet çıkmasını bekliyoruz. Hukuka uyulması temennimizdir. Kararın kurulmasında AİHM ve anayasa kararlarının bağlayıcılığın göz önüne alınmasını bekliyoruz.
18 MAYIS’TA SARAÇHANE’DEYİZ
18 Mayıs saat 13.00’te İstanbul’da Saraçhane Meydanı’nda olacağız. Yıllar önce Ecevit’e ‘Madem atamayacaktın bu çocukları neden okuttun diyenlere’ sesleneceğiz. 1 milyon öğretmen atama bekliyor. ‘Mülakatı kaldırıyoruz’ dediler vazgeçtiler. Dur demezsek çocuklarımız sadece mülakat değil, müfredat mağduru olacak.”
PİRHA- DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu gelirde, vergide ve ülkede adalet için 13 Kasım’da Kadıköy’den Ankara’ya yürüyeceklerini söyledi. Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), 13-17 Kasım tarihleri arasında Ankara’ya gerçekleştirecekleri yürüyüş programını açıklamak üzere Beşiktaş’ta bulunan genel merkez binalarında basın toplantısı düzenledi. Açıklamayı DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu yaptı.
Gelir dağılımındaki adaletsizliğin artma sebebinin iktidar olduğunu belirten Çerkezoğlu, “Krizin, gelir dağılımındaki adaletsizliğin hızla artmasının en önemli sebebi elbette ki sendikalaşmanın, grev yapmanın ve hak aramanın önündeki engeller. Grevleri yasaklamakla övünen otoriter bir zihniyetin iktidarında gelir adaletsizliği giderek daha fazla bozuluyor. Bu da yetmezmiş gibi gelirde adaletsizlik vergideki adaletsizlik ile perçinleniyor. Kar rekorları açıklayan şirketlerin, bankaların vergilerine aflar, imtiyazlar getirilirken, işçinin emekçinin omuzlarındaki vergi yükü her geçen gün daha da ağırlaştırılıyor. Hatta yüksek enflasyonun nedeni olarak işçilerin, emekçilerin ücretleri gösteriliyor” diye konuştu.
YÜRÜYÜŞÜN DETAYLARI
Çerkezoğlu, yürüyüşün Gebze, Kocaeli, Yalova, Bursa, Bilecik ve Eskişehir güzergâhından sonra Ankara miting alanında son bulacağını belirterek, “Güzergâhta bulunan il ve ilçelerde kitlesel karşılama, basın açıklamaları ve uğurlama etkinlikleri düzenlenecek. ‘Gelirde Adalet Vergide Adalet’ yürüyüşümüz 17 Kasım’da Ankara’da yine kitlesel bir buluşma ile sona erecek. Sadece vergide değil gelirde de adalet istiyoruz. Önümüzdeki haftalarda asgari ücret tespit süreci başlayacak. Sendikal hakların büyük oranda kullanılamadığı ülkemizde işçi sınıfının yarısından fazlası asgari ücret ve civarındaki bir ücrete mahkum edilmiş durumda. Evet, gelirde adalet için, vergide adalet için ve aslında ülkede adalet için Ankara’ya yürüyoruz. Yürüyüşün her durağında sadece bizi karşılamaya gelen emekçilerin değil, yürüyüşe destek olan, ifade edilmesini istediği taleplerini bize ileten herkesin sesini duyurarak yolumuza devam edeceğiz” diye ekledi.
PİRHA- TİP Genel Başkanı Erkan Baş “Özgürlük Yürüyüşü”nün 10. gününde Tarsus’ta. baş burada yaptığı açıklamada, Ankara Gar Katliamı’nda katledilenleri andı, adaleti sağlayıncaya kadar katillerin ve katilleri koruyanların peşinde olacaklarını söyledi.
Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Başkanı Erkan Baş’ın, partisinin Hatay Milletvekili Can Atalay ve Gezi tutuklularının tahliye edilmemesine karşı Hatay’dan başlattığı, Ankara’da sona ermesi planlanan “Özgürlük Yürüyüşü” 10. günde Mersin Tarsus’da devam ediyor.
“10 Ekim’de katledilen canlar” için yürüyen Erkan Baş’a, Tarsus Belediye Başkanı Haluk Bozdoğan, Mersin Emek ve Demokrasi Platformu bileşenleri ile Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Tarsus Şubesi eşlik ediyor.
“BİR KATLİAMIN ÜZERİNİ ÖRTMEK İÇİN…”
Ankara Gar Katliamı’nda katledilenler için bir açıklama yapan Baş, şu sözlere yer verdi:
“Bugün 10 Ekim, 8 yıl önce bu ülkede yaşayan, yüreği barıştan, kardeşlikten, adaletten yana atan herkesi hedef alan ve 103 canımızı yitirdiğimiz Ankara Gar Katliamı’nın yıl dönümündeyiz. Sadece barış istediklerini dile getirmek için, sadece adalet istediklerini, emek mücadelesini güçlendirmek istediklerini söyledikleri için toplanan kardeşlerimize, arkadaşlarımıza, yoldaşlarımıza, canlarımıza doğrudan iktidarın desteklediği, iktidarın önünü açtığı bir barbarlar sürüsünün, hain saldırısının neticesinde kardeşlerimizi kaybettik.
Bugün üzerinden 8 yıl geçmesine rağmen hala bu katliamın faillerini açığa çıkartmamış olmaları bize bir şey gösteriyor. Evet, ortada sözde bir dava var, bu dava devam ediyor fakat bu davayı takip ettiğimizde gördüğümüz şudur: bir katliamı açığa çıkartmak için değil, bir katliamın üzerini örtmek için, bir katliamı bütün ayrıntılarıyla açığa çıkartmak, faillerini açığa çıkartmak cezalandırmak için değil, üzerini örtüp unutulmasını sağlamak için yapıyorlar. Buradan açık ve net ifade ediyoruz, asla unutmayacağız, asla unutturmayacağız.”
“UNUTMAYACAĞIZ, AFFETMEYECEĞİZ”
İktidarın aynı yaklaşımla iktidar koltuğunu devam ettirmek için elinden geleni yaptığını ifade eden Baş, “Unutmayalım ki 10 Ekim Katliamı’nın hemen öncesinde Suruç’ta sosyalist gençleri hedef alan benzer bir katliam gerçekleşmişti. Hemen arkasından Ankara’daki katliam iktidarın o dönem iktidarını kaybetme korkusuyla içine girdiği telaşın ve toplumu teslim alma girişimlerinin bir sonucuydu. Ne yaparlarsa yapsınlar, bu ülkede yüzbinlerce insan olarak bu gerici yobaz iktidara, bunların işbirlikçisi, bunların desteğiyle palazlanan o IŞİD çetelerine asla teslim olmadık. Sonuna kadar bu yürüyüşü devam ettireceğiz. Bu katliamda payı olan, bu katliamı gerçekleştiren, örgütleyen, talimatı veren, siyasi zemini oluşturan, bu katliamı önlemesi gerekirken bunu yapmayıp, 103 canımızı aramızdan alan, bu ülkede barışı, kardeşliği bombalayan, bu ülkede savaş yanlısı politikalarla kendi iktidarını devam ettirenlere karşı mücadelemiz devam edecek. Katilleri ise asla unutmayacağız, asla affetmeyeceğiz” diye konuştu.
PİRHA – Zaman aşımına uğratılan Sivas Madımak Davası İstinaf Mahkemesine taşındı. Sürecin bilinçli olarak zamana yayıldığını söyleyen dava avukatlarından İbrahim Akkuş, “Bu dosyaların zaman aşımına sokulması için elinden geleni yapan yargı sistemine dur dememiz lazım. Yargı sisteminin işleyişi ile ilgili mevzuatları ve bununla birlikte zihniyeti de düzeltmek lazım. Buradaki sorunumuz zihniyet” ifadelerini kullandı.
Tarihler 2 Temmuz 1993’ü gösterdiğinde bütün dünyanın gözü önünde 33 yadın, yazar, sanatçı, Sivas Madımak Oteli’nde katledildi. Katliamın arkasındaki güçler geçen 30 yılda açığa çıkarılmazken, katliama katılan isimler ya firar etti yada af edildi.
Dava süreçlerinde katliamda yakınlarını kaybenler, katliamı yapanlar tarafından tehdit edilip hakaretlere maruz kalırken, mahkeme heyetleri yaşananları seyretmekle yetindi.
Son olarak 3 firari sanık üzerinden yürütülen Madımak davası 14 Eylül 2023’te zaman aşımına uğratıldı. Firarilerin adresleri bilinmesine rağmen Türkiye tarafından usulünce iadeleri talep edilmediği için sanıklar mahkemeye getirilmedi. 10 yıllık yargılama ardından dava zaman aşımına uğradı.
Müşteki avukatları süreci İstinaf Mahkemesine taşırken şimdi gelecek karar doğrultusunda yeni girişimlerde bulunulacak. Dava avukatlarından İbrahim Akkuş, bundan sonra hukuken yapılacakları PİRHA‘ya anlattı.
“AKLA, MANTIĞA, HUKUK KURALLARINA AYKIRI DURUM”
Avukat Akkuş, “Devlet tarafından ustaca yürütülmüş bir süreç” diyerek zaman aşımı kararını yorumladı. 2012 yılında zaman aşımına uğratılan ana davanın iddianamesinin alelacele hazırlandığını söyleyen Akkuş, “Çok net biçimde ‘Biz bunu soruşturmayacağız. Bir dava açacağız ve hızlı şekilde bitireceğiz’ denilmeye getirilmiş” diye belirtti. Akkuş basit adli vakalarda dahi 1-2 yıl süren soruşturmaların olduğunu belirterek şunları söyledi:
“Sivas davası ile ilgili çok kısa sürmüş bir iddianame süreci var. Bunun yanı sıra o yıllarda bir hakimimiz, bu davanın Devlet Güvenlik Mahkemesinde görülmesi gerektiğini, Anayasal düzene karşı bir suç olduğu için bu yönlü güzel bir karar vermiş. Devlet Güvenlik Mahkemesi ise ‘Hayır, benim görev alanıma girmiyor’ diyerek dava Yargıtay’a gitmiş. En son Yargıtay, bunun Devlet Güvenlik Mahkemesinin görev alanına girdiğini karara bağlayarak bu tartışmayı bitirmiş. Devlet Güvenlik Mahkemeleri görmek istemediği bir davanın kendisine verilmesi halinde isteme istemeye yargılama yapmış ve yargılama boyunca her duruşmada birileri tahliye edilmiş. O tahliye edilenler de yurt dışına kaçıp bugünkü süreci yaşamamıza sebep oldular. Bu kadar ciddi bir davada tahliye kararı verilmesi akla, mantığa, hukuk kurallarına aykırı bir durum. Anayasal düzene karşı bir suçtan ve 15 bine yakın bir insandan bahsediyoruz. Bunların çok küçük bir kısmı mahkemeye getirilmiş ve bir de bunun üzerine sık sık tahliye kararı verilince artık gerçekten ‘Bu davaya bakmak istemiyorum. Bakarsam da böyle bakarım’ demeye getirilecek şekilde bir yargılama süreci olmuş.”
“SANIKLAR, KULAKLARINA FISILDANANLARI YAPMIŞLAR”
Firari sanıklar konusuna değinen İbrahim Akkuş, kaçakların hepsinin Almanya’da olduğunu belirterek Türkiye’nin konuya ciddiyetsiz yaklaştığını ifade etti. Akkuş, şu hususlara dikkat çekti:
“Kaçaklarla ilgili gerçekten aktif bir sistemli süreç yaşanmıyor. Bunu da bilerek yapıyorlar. Almanya da bunları teslim etmiyor. Yazışmalara baktığınızda son derece gayri ciddi. ‘Ben bu sanıkları isteyeceğim ama vermezsen çok iyi olur’ der gibi yazılar yazılmış. Halbuki Türkiye Cumhuriyeti devleti isteseydi istihbarat teşkilatı aracılığıyla da onları getirebilirdi. Bu süreçte özellikle FETÖ dosyalarında bunlara denk geliyoruz. Tabiri caizse ülkelerden kulaklarından tutulup getiriliyor. Davadaki 3 firari sanık da yargılama sonucu serbest bırakılmış ve ‘sen kaç’ derecesine onlar da kaçmış. Kulaklarına fısıldananları yapmışlar.
Bu üç kişi hakkında şimdi zaman aşımı kararı verildi. Bizim buradaki çığlığımız ise şuydu; hukuk tabii ki bir kurallar bütünüdür, biz ‘davaların zamanaşımına uğraması olur mu?’ demedik. Zaman aşımı bir kural ve her dosyanın hırsızlık, adam öldürme, çevreye verilen zarar gibi her şeyin bir zaman aşımı var. Zaman aşımı da geniş kapsamlı bir insan hakkıdır aslında. Bununla ilgili bir sorunumuz yok. Bizim sorunumuz şu, duruşmalarda çığlıklar attık, ‘buradaki suç basit bir adam öldürme suçu değil’ dedik. Israrla Türk Ceza Kanunu’nun 77. Maddesinde ‘İnsanlığa karşı işlenen suçlar’ diye bir kavram var. ‘Siyasal, felsefi, dini, ırki saiklerle toplamun bir kesimine karşı bir plan doğrultusunda…’ diyor. Yapılan katliamın dini olduğu ile ilgili hiçbir şüphemiz yok. Sanıkların duruşmalardaki tutumları, olay yerindeki sloganları düşündüğümüz zaman yapılanları görmezden gelemeyiz.”
“YARGI SİSTEMİNE ‘DUR’ DEMEMİZ LAZIM”
Av. İbrahim Akkuş, asıl meselenin zaman aşımı olmadığını, yargının bilinçli şekilde yavaş ilerletildiğini belirterek şunları söyledi:
“Meselemiz, zaman aşımına sokulması için bilinçli olarak her türlü ihmallerin yapılıyor olmasıdır. ‘Geciken adalet adalet değildir’ denilen bir kavramımız var ya ben bu kavram kapsamında durumun değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Zaman aşımına kızmak yerine ‘Neden 30 yılda bu kararlar verilemedi?’ deyip eleştirimizi o yönlü yapmalıyız. Hem Musa Anter davasında hem de Madımak davasında gördüğüm şu; hakikaten etkili bir soruşturma ve kovuşturma ile hızlı yapılabilecekken ona rağmen duruşma tarihinin uzaklara atılması, ara kararların yerine getirilmemesi, katılan vekillerin taleplerinin dikkate alınmaması durumları var. Biz avukatlar Ankara’daki cemevi saldırısı davasında da Madımak davasında da sık sık taleplerimizi dile getirdik, tanıkların mahkemeye çağrılması gerektiğini belirttik ancak her duruşma bunların reddedildiğini görüyoruz. Ve kasıtlı olarak dosyalar zaman aşımına sokuluyor. Bu dosyaların zaman aşımına sokulması için elinden geleni yapan yargı sistemine dur dememiz lazım. Yargı sisteminin işleyişi ile ilgili mevzuatları ve bununla birlikte zihniyeti de düzeltmek lazım. Buradaki sorunumuz zihniyet. Yani hakimlerin, Adalet Bakanının, HSK’nın zihniyetinden kaynaklı maalesef bu gecikmeler oluyor ve zaman aşımına sokuluyor.”
GÖZLER, İSTİNAFTAN GELECEK KARARDA!
Avukat Akkuş, zaman aşımına uğrayan davayı İstinafa taşıdıklarını da belirterek sonraki işleyecek süreci şöyle özetledi:
“Öncelikle gerekçeli karar hazırlanacak. Bu karar bize ulaştıktan sonra gerekçelerini görüp o gerekçeleri çürütecek Gerekçeli İstinaf dilekçesi yazacağız. İstinaf mahkemelerinde bu süreç bir ya da iki yıl arasında değişebiliyor. Bu mahkemeler maalesef kuruluş amacını da aştı. Önceden en geç 8 ayda kararlar gelebiliyordu fakat bu dosyanın nereye getirileceğini de bilmiyoruz. Sonraki süreçte ise belki de İstinaf verilen kararı kaldıracak ve diyecek ki ‘Şu hususlar eksik. Katılan vekillerin talep ettikleri şu delilleri yerine getirmemişsiniz, bunu ben yapamam, iade edeyim siz yapın’ diyerek yargılamayı yeniden başlatabilir. Veya kendi kararını kaldırıp ‘şu şekilde hüküm kuruyorum’ diyebilir. ‘İnsanlığa karşı suç olarak görüyorum’ diye de bir karar kurabilir ama benim tahminim iade etmesi yönünde. Eğer bizim dilekçelerimizi dikkatle okurlarsa kararı kaldırıp iade göndereceklerini düşünüyorum. Umarız o yönlü bir gelişme olur ve hakimler yanlış yaptıklarını anlamış olurlar.”
“HEPİMİZE BİR YÜK DÜŞÜYOR”
Avukat İbrahim Akkuş, Sivas Madımak davasına verilen zaman aşımına kararı ardından Alevi kurumları ile demokratik kitle örgütlerinin toplantı alıp süreç değerlendirmesi yaptıklarına da işaret etti. Sürecin hukuki boyutundan ziyade bir de toplumsal ve siyasal yanının olduğunu belirten Akkuş, “Toplumda bu bilincin hiçbir zaman arkada bırakılmaması gerekir. Unutulmaması için daima bir şeyler yapılması lazım. Bu konu ile ilgili hepimize bir yük düşüyor. Bu bilinci ayakta tutmak adına Pir Sultan Abdal Kültür Derneğinin de bir eylem haritası var. Umut etmekten ve çalışmaktan başka söylenecek bir şey yok.”
PİRHA- 1 Eylül Dünya Barış Günü vesilesiyle açıklama yapan DAD, “Savaş canavarı çok büyüdü. Tüm yaşamımızı yutmak üzere. Uçuruma giderken, Xızır aklıyla barışı mümkün kılmakta var. Konuşmadıklarımızı konuşalım. Barış vardır, mümkündür” denildi.
Demokratik Alevi Dernekleri (DAD), 1 Eylül Dünya Barış Günü vesilesiyle yazlı açıklama yayınladı. “Hiç konuşmuyoruz” başlıklı yapılan açıklamada, “Yaşı elinin altında olan vatandaşların, barış iklimini hiç solumadığı savaşı hiç konuşmuyoruz. Kurucu aklın; tekçi zihniyet mağdurlarının, etnik kimlik, dil, inanç özgürlüğü ve eşitliği talep edenlerini, başı ezilesi canavar, terörist diye yaftalanıp, ocağından diyarından, yaşayamaz edildiği savaşı hiç konuşmuyoruz” denildi.
Açıklamanın tamamında şunlara yer verildi:
“Bir zamanlar bir parlamentomuzun olduğunu, hükümetin bu parlamentodan oluştuğunu, denetim mekanizmalarımızın olduğunu, bu rejimin değiştiğini, cumhuriyet değerlerinin yokolduğunu hiç konuşmuyoruz. Savaşın sürdürülebilmesi için insanlığın ata yadigarı dinlerinin, inançlarının nasıl suistimal edildiğini, emeğinden ayırıp vergi olarak ödediği, eğitim, sağlık, beslenme, barınma ve kültürel gelişim için değerlendirilmesi gereken bütçenin, Diyanet ve cemaatlere aktarıldığını, buraların topluma hangi hizmetleri ürettiğini sorgulamıyoruz.
İnancın bireysel bir durum olduğunu, devletin dininin olmayacağını, devletin her inanca eşit mesafede durması gerektiğini anlatmaya çalışan toplumsal kesimleri, Alevileri duymuyoruz. Bütçenin aslan payının toplumu uyutmak için bu kurumlara sunulduğunu hiç konuşmuyoruz. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Kobani kumpas davasına müdahil olduğunu, DAİŞ yenilgisini kabullenmediğini, DAİŞ kazansaydı, Ezidilere uyguladığını Alevilere ve tüm topluma uygulayacağını, Ezidi kadınların binlercesinin köle pazarlarıda satıldığını, binlercesinin hala akıbetinin bilinmediğini, hiç konuşmuyoruz. Savaşın; bu ülkenin ekonomisini batırdığını, toplumun büyük kesiminin açlıkla başbaşa kaldığını, tarımsal üretimin bitme noktasına geldiğini, çöplerden beslenildiğini, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bu yoksulluğun cennette peygambere komşuluk olarak ödüllendirileceğini, bir an evvel ölüp cennete mi gitsek, peygamber lokmasını bizimle paylaşır mı hiç konuşmuyoruz.
CUMARTESİ ANNELERİ’NE UYGULANAN BASKI VE ZULMÜ GÖRMÜYORUZ, HİÇ KONUŞMUYORUZ
Barış annelerine en ağır zulmün reva görüldüğünü, barış kavramından nasıl korkulduğunu, kaybolan yakınlarının akıbetini soran Cumartesi Anneleri’ne uygulanan baskı ve zulmü görmüyoruz, hiç konuşmuyoruz.
Yaşanan savaş, savaşın yarattığı karanlık, zulüm ortamından hak, hukuk, adalet namına ortadan bir şeyin kalmadığını, hakkın, hukukun, adaletin yerine, imamlarla avutma ve uyutma dönemine geçildiğini görmüyor, duymuyor, hiç konuşmuyoruz. Savaşın ağır ikliminden doğamızın nasıl tahrip edildiğini, uluslararası maden şirketlerine peşkeş çekildiğini, görmezden geliyoruz, hiç konuşmuyoruz.
Kadın kıyımının adeta teşvik edildiği, son yıllarda yüzlerce katarttığını, sokaktaki kadın mücadelesini yükselten, buna karşı tavır geliştiren kadınlara zindanların ve ölümün nasıl reva görüldüğünü görmüyor, yokmuş gibi davranıyoruz, hiç konuşmuyoruz.
Onlarca yıldır ülkemize yoğun mülteci akını oldu. Neden geldi? Nereden geldi? Geldiğinde ne oldu? Sorduk mu? Yaşadığımız her türlü kötülüğün müsebbibi onlarmış gibi, ırkçı saldırılara maruz bırakıp mağdur ederken, aralarındaki paramiliter güç boyutunu, her türlü suistimale açık olduklarını hiç konuşmuyoruz.
Deprem süreci geçirdik. ilk üç gün devlet duymadım, görmedim, bilmiyorum dedi. Sonrasında Alevi coğrafyasını boşaltmak için fırsata çevirdi. Ölenler öldü, kalanlar göç yollarında köklerinden koparıldı, hiç konuşmuyoruz.
SAVAŞ ORTAMININ AĞIR BASKISI DİRENCİMİZİMİ KIRDI, SORDUK MU KENDİMİZE!
Biz Aleviler; “Kızılbaş Alevilik, zalimin zulmüne karşı direnen, erenlerin ve canların yoludur.”, “Cem ve semah hakikate ve özgürleşmiş insanların toplumunaulaşmanın yürüyüşüdür.” diye kendimizi tanımlarken, Diyanet’in baskısına, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesindeki Alevi Bektaşi Başkanlığı’nın bizi içimizden sadaka kültürü ile yok etmesine, ÇEDES projesi, karma eğitimi sonlandırma, zorunlu din dersleri ile hem inançsal hem de toplumsal her tür tehlikeye karşı karşıya olduğumuzu görüyor muyuz? Yüzyıllardır yaşadığımız mağduriyetler, elimizde alınan değerler, hukuksal mücadele ile elde ettiğimiz haklar, vermeye çalıştığımız eşit yurttaşlık mücadelesi görmezden gelinip yok sayılırken, yeteri kadar direnç oluşturabildik mi? Savaş ortamının ağır baskısı direncimizimi kırdı, sorduk mu kendimize, hiç konuşmuyoruz.
SAVAŞ VİCDANLARIMIZI MI KÖRELTTİ?
Elbette bu durumu dert edinenler, bunun mücadelesini veren toplumsal kesimler vardı. Bunları ne kadar görebildik, ne kadar hissedebildik, ne kadar yanlarında olabildik. Savaş vicdanlarımızı mı köreltti? Hiç konuşmadık. Savaş canavarı çok büyüdü. Tüm yaşamımızı yutmak üzere. Uçuruma giderken, Xızır aklıyla barışı mümkün kılmakta var. Konuşmadıklarımızı konuşalım. Barış vardır, mümkündür. Çağrımız olsun. 1 Eylül Dünya Barış Günü Kutlu olsun. Zaman sahipsiz, mekan rızasız, mazlum çaresiz değildir. ”
PİRHA – Yeşil Sol Parti Milletvekilleri, Adıyaman’da halkla bir araya geldi. 28 Mayıs’ta sandığa gidip oy kullanma çağrısı yapan milletvekilleri, “Erdoğan’a kaybettirmek için rolümüzü oynuyoruz” dedi.
Cumhurbaşkanlığı 2. Tur seçimlerine günler kala Yeşil Sol Partili milletvekillerinin çalışmaları da hız kazandı. Urfa Milletvekilleri, Adıyaman’da halk buluşmasında konuştu.
“ADALETİ BİRLİKTE GETİRECEĞİZ”
Yeşil Sol Parti Urfa Milletvekili Ferit Şenyaşar, 5 yıldır annesiyle birlikte adalet mücadelesi verdiğini belirterek “Mücadelemiz şu an ülkeyi felakete sürükleyen AKP-MHP zihniyetine karşıdır” diye belirtti. Ferit Şenyaşar, adaletsizliğe uğrayan herkesin sesi olacaklarını vurgulayarak şu konuşmayı yaptı:
“3 insanımız Suruç Devlet Hastanesi içerisinde güvenlik kameraları önünde ve onlarca kolluk kuvvetinin önünde katledildi. 4 yıl boyunca bu katliam ile ilgili tek bir tutuklu olmadı. Bunun sebebi katliam yapan iktidar partisinin bir milletvekili ve ailesi olduğu için yargı çalışmadı. 5 yıldır zulüm altındayız. Annemle birlikte 2 yıldır Şanlıurfa Adliyesi önünde mücadelemizi sürdürüyoruz. Sivil olarak başlattığımız bu mücadeleyi belli bir seviyeye getirdik. Sesimizi dünyaya duyurduk ama maalesef şu an Adalet Bakanlığı açısından davamızda herhangi bir hukuki ilerleme sağlanmadı. Biz de mücadelemizi daha da büyütmek için Yeşil Sol Partisi çatısı altında Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne taşımaya ve adaletsizliğe uğrayan herkesin sesi olmak için milletvekili olduk. Evet biz bir adaletsizliğe uğradık, milletvekili seçildikten sonra başta Şanlıurfa olmak üzere 81 ilde adaletsizliğe uğrayan herkesin sesi olacağız. Bugün de burada olmamızın sebebi nerede bir adaletsizlik, hukuksuzluk varsa orada bulunacağız. Kısa bir süre önce burada bir deprem meydana geldi ve yeterli önlemler alınmadığı için büyük kayıplar verdik. Depremin 3. günü ben de Adıyaman’daydım. O gün sadece ana caddelerde çalışma vardı ama kenar mahallelerde insanlar kaderleri ile baş başa bırakılmıştı. En büyük adaletsizliğe Adıyaman’da biz de tanık olduk. Bizler kararlıyız. Çok sancılı bir süreçten geçiyoruz ama hiçbir zaman mücadelemizden vazgeçmeyeceğiz. Bir adalet gelecekse de onu da birlikte getireceğiz.
“KAZANAN KADINLAR OLACAK”
Urfa Milletvekili Dilan Kunt Ayan ise Cumhur İttifakının, kadın mücadelesine dönük “Savaş ilan ettiğini” söyleyerek şu konuşmayı yaptı:
“Seçim sürecinde dahi yapmış oldukları ilk pazarlık kadın kazanımlarıydı. Yapacakları şey elbette ki kadın kazanımlarını bir bir yok etmekti. Bizler de bu yüzden diyoruz ki tek adam gidecek, kazanan biz olacağız. Kazanan kadınlar olacak. Elbette ki 14 Mayıs sürecine ilişkin eksiklerimiz olmuş olabilir. Fakat şu an yapacağımız en büyük şey elbette ki 28 Mayıs’a güçlü bir şekilde çıkmak, güçlü bir şekilde bu tek adamı geldiği noktaya tekrardan geri göndermek.”
“PARTİMİZİN STRATEJİSİ, ERDOĞAN’A KAYBETTİRMEK”
Urfa Milletvekili Ömer Öcalan ise ülkenin kritik bir süreç yaşadığının altını çizdi.
“Hukukun zerresi kalmayan bu ülkede alternatif bir yol açmalıyız. Bu ülke huzuru, barışı ve çözümü hak ediyor. Huzur, çözüm ve barış da şu an sizin elinizdedir. 21 yıldır iktidarda olan AKP zihniyetinin bu ülkeye vereceği hiçbir şey kalmamıştır. Ekonomik, sosyal, siyasal anlamda bu ülke adeta bir çöküş yaşıyor. Adeta ülke ortadan ikiye bölünmüş. Erdoğan da ‘ya taraf olursunuz ya da bertaraf olursunuz’ diyor. İşte bu zihniyet, insanlar arasında büyük bir ayrım yarattı ve biz bu ayrımı ortadan kaldırmaya geliyoruz. Bu seçimde partimizin bir stratejisi vardı; Erdoğan’a kaybettirmek. Bu konuda rolümüzü oynuyoruz. 28 Mayıs bizim için önemli çünkü karşımızda adeta bir şer ittifakı var. İşi gücü toplumu germek ötekileştirmek ve terörize etmektir. Bunun karşısında 28 Mayıs’ta gidip oylarımızı kullanmalıyız ve sandıklara sahip çıkmalıyız.”
PİRHA – Yazar Mehmet Kabadayı, 28 Mayıs’ta yapılacak Cumhurbaşkanlığı ikinci tur seçimleri için sandığa gitme çağrısında bulunarak, “Haydi, hep beraber oyumuzu kullanalım, geleceğimize sahip çıkalım” dedi.
14 Mayıs’ta yapılan cumhurbaşkanlığı seçiminde Recep Tayyip Erdoğan’ın %49,52, Kemal Kılıçdaroğlu’nun ise %44,88 oranında oy alması nedeniyle seçim ikinci tura kaldı. Cumhurbaşkanı ikinci tur seçimi 28 Mayıs Pazar günü yapılacak. Millet İttifakı’nın Adayı Kemal Kılıçdaroğlu ve Cumhur İttifakı’nın Adayı Recep Tayyip Erdoğan yarışacak.
Farklı kesimlerden sandığa gitme konusunda çağrılar gelmeye devam ediyor.
Yazar Mehmet Kabadayı da “Oy kullanmak en demokratik yurttaşlık hakkıdır!” başlığıyla bir mesaj yayınladı.
“GELECEĞİMİZE SAHİP ÇIKALIM”
Mehmet Kabadayı, yazılı yaptığı paylaşımda “Oy kullanmanın tam zamanıdır” diyerek şunları ifade etti:
“Halkların düşü, umudu, yazgısı ve geleceği laiklik, demokrasi, hak, hukuk, adalet, eşitlik, özgürlük ve barış üzerine olacağı kuşku duyulmaz bir gerçekliktir. Bu gerçeklikten yola çıkarak, sandığa gidip oy kullanmanın tam zamanıdır.
Toplumsal kutuplaşmanın olmadığı, insanların birbirlerine sırtını dönmediği, sevgi ve barışın hâkim olduğu bir ülke için sandığa gidip oy kullanmanın tam zamanıdır.
Fikri, düşüncesi ve inancı ne olursa olsun, insanların yaşam tarzlarını özgürce yaşayabilecekleri bir ülkeyi hep birlikte var etmek için sandığa gidip oy kullanmanın tam zamanıdır.
Tekçiliğin değil, çoğulculuğun ve insani değerleri savunanların kazanması için sandığa gidip oy kullanmanın tam zamanıdır.
Bürokratik devlet aygıtlarının tümünün eşitlik, özgürlük ve adalet anlayışı içinde demokratikleşmesi için sandığa gidip oy kullanmanın tam zamanıdır.
Kendinden olmayan herkesi öteki ilan eden ve dışlayan, sadece ve de sadece ‘ben’ diyen bir anlayışa karşı ‘biz’ demek için sandığa gidip oy kullanmanın tam zamanıdır.
Ötekileştirişi, kavgacı, cinsiyetçi ve rantçı-sömürücü (bir avuç yandaşı zengin eden) anlayışı ret etmek için sandığa gidip oy kullanmanın tam zamanıdır.
Din, mezhep, inanç, etnik kimlik vb. kavramlar öne çıkarılarak insanları kutuplaştıran anlayışı ret etmek için sandığa gidip oy kullanmanın tam zamanıdır.
Etnik kimlikler, dinler, mezhepler ve inançlar arasında düşmanlıkları körükleyenleri ret etmek için sandığa gidip oy kullanmanın tam zamanıdır.
Laik, demokratik, eşitlikçi ve özgürlükçü bir Cumhuriyet için sandığa gidip oy kullanmanın tam zamanıdır.
Eşitlikten, sevgiden, demokrasiden ve barıştan yana taraf olmak için sandığa gidip oy kullanmanın tam zamanıdır.
Yüreklere umudu ve sevgiyi aşılamak ve de geleceğe sahip çıkmak için sandığa gidip oy kullanmanın tam zamanıdır.
28 Mayıs 2023 Cumhurbaşkanlığı ikinci tur seçimlerinde, sevgiyi ve barışı önceleyenlerin kazanması için sandığa gidip oy kullanmanın tam zamanıdır.
Haydi, hep beraber oyumuzu kullanalım, geleceğimize sahip çıkalım. Aşk ile…”
PİRHA – Dede Hamdi Yurdakadim, 28 Mayıs’ta yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimi için topluma çağrıda bulunarak “Demokrasi içerisinde mücadele edilmeli. Kılıçdaroğlu’nun gelmesini istiyoruz. Değişim her zaman için iyidir. Taze kan bambaşka olur” diye konuştu.
Seyit Kalender Veli Ocağı’ndan Dede Hamdi Yurdakadim, 14 Mayıs seçimlerini yorumladı. Cumhurbaşkanlığı seçiminin 2. tura kalmasının ardından önemli bir çalışmanın gerekli olduğunu vurgulayan Dede Yurdakadim, “Bu seçimin özelliği hak, hukuk, adalet… Bir toplumda adalet yoksa huzur aranmaz. Hastanede adalet yoksa şifa aranmaz. Aldığımız nefeste bile adalet olması lazım” diye vurguladı.
“İNSANLAR ADALET BEKLİYOR”
Dede Hamdi Yurdakadim, “Bulunduğumuz şu anda huzur yok” diyerek toplumun büyük bir yoksulluk içerisinde olduğuna dikkat çekti.
Yurdakadim, “Dinlediğim insanların en çok dile getirdiği sıkıntısı, yoksulluk. İnsanlar, vatandaşlık görevini yapıyor, kanuna, yasalara, kurallara uyuyor, vergisini veriyor, borcunu ödüyor. Peki, bu insanların devletinden beklediği ne? Adalet. Cumhurbaşkanını kötülükle yargılama gibi bir durumumuz yok. Yanlışlıklar varsa eleştiririz. Yanlışlıklar var mı? Var. Ama ben bir hak arıyorum adalet. Çocuğuma önceden simit alması için beş lira veriyordum, yetiyordu. Şimdi 15 lira veriyorum yetmiyor. Adalet bana bunun için lazım. Cumhurbaşkanı bugüne kadar ülkeyi yönetti, saygı duyuyoruz. Cumhurbaşkanına seçimlerde çevremdeki eşim, dostum, sevdiğim saydığım insanlar oy verdi, ben vermedim. Saygı duymak benim insani görevimdir, hakaret etmek asla bize yakışmaz. 21 senedir başkanlık yaptı. Ama bırakmıyor, gitmiyor” dedi.
“ADALET, HUKUK, LİYAKAT LAZIM”
28 Mayıs’ta yapılacak 2. tur Cumhurbaşkanlığı seçimi için herkesin çalışması gerektiğini söyleyen Dede Hamdi Yurdakadim, şu mesajı verdi:
“Kanaat önderi toplumun rehberidir. Bir Alevi dedesi, kanaat önderi olarak, doğru neyse ona sahip olalım. Herkese diyorum ki şu aşamada, şu 10 günlük sürede sana ne lazım geliyorsa kalk ara. Ekmek mi lazım, kalk ara. Hazreti pirin bir sözü vardır ‘Ara bul.’ Şu anda bize adalet lazım, hukuk lazım, liyakat lazım, ehliyet lazım. Bütün canlara söylüyorum; 90 dakikalık bir maçın 45 dakikası oynandı. Rakip tarafından 1-0 öne geçildi. 45 dakika içinde kalkıp kendine geleceksin. İnsanları kırmadan, üzmeden, hakaret etmeden çalışacaksın. Demokrasi içerisinde mücadele edeceksin. Kılıçdaroğlu’nun gelmesini istiyoruz. Değişim her zaman için iyidir. Taze kan bambaşka olur.”
PİRHA- Yeşil Sol Parti’den Urfa milletvekili adayı olan Ferit Şenyaşar, meclise girdiği takdirde kendileri gibi haksızlığa uğrayanların sesi olacağını, onların adalet mücadelesini üstleneceğini ifade etti.Annesi Emine Şenyaşar ile 9 Mart 2021’de Urfa Adliyesi önünde Adalet Nöbeti eylemi başlatan Şenyaşar, tek gayesinin adalet olduğunu söyledi.
Urfa’nın Suruç ilçesinde 14 Haziran 2018 tarihinde, AKP Milletvekili İbrahim Halil Yıldız’ın koruma ve yakınları tarafından babası ve iki kardeşi katledilen, kendisi de saldırıdan yaralı kurtulan Ferit Şenyaşar, Yeşil Sol Parti’den milletvekili adayı gösterildi. Annesi Emine Şenyaşar ile 9 Mart 2021’de Urfa Adliyesi önünde Adalet Nöbeti eylemi başlatan Ferit Şenyaşar, meclise girmeye dair tek gayesinin adalet olduğunu söyledi.
“HASTANEDE KATLİAM YAPTILAR”
1983 Urfa Suruç doğumlu olan Ferit Şenyaşar, İnönü Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nde İktisat bölümünü bitirdikten sonra Suruç’ta 8 yıl boyunca ücretli öğretmenlik yaptı. 2018 yılında AKP Milletvekili İbrahim Halil Yıldız ve korumalarının iş yerlerine yaptıkları ziyaretten sonra hayatlarının bir daha eskisi gibi olmadığını belirten Şenyaşar, “Ailemden 3 kişiyi hastane içinde katlettiler. Katliam yapanlar meydanlarda, gözümüzün önünde dolaşıyorken özsavunma yapan kardeşim ise haksız, hukuksuz yere talimatla 5 yıla yakındır tek kişilik hücrede tutuklu bulunuyor” dedi.
“MÜCADELEMİZ BİZİ AYAKTA TUTUYOR”
Yaşadıkları olaydan sonra hayatlarının bir daha asla eskisi gibi olmadığını anlatan Ferit Şenyaşar, “Biz bu haksızlıkları, zulmü kabul ederek nasıl evimizde oturup, hayatımıza devam edebilirdik ki? Adliyede nöbet tutarken ilk bir yıl sürekli polisler tarafından saldırılara uğradık, gözaltına alındık defalarca. Annem hakkında 20’ye yakın benim de hakkımda 15’e yakın dava açıldı. Annemin hem sağlık sorunları var hem de psikolojik olarak destek alıyor. Bu tedavilerimizi bile nöbetlerimize göre ayarlıyoruz.” diye konuştu.
Şenyaşar, günlerinin mücadele ile geçtiğini ve bu mücadeleyi sürdürmenin hiç kolay olmadığını ancak annesi başta olmak üzere aileyi ayakta tutanın mücadele olduğunu vurguladı.
“HAKSIZLIĞA KARŞI MÜCADELE İÇİN YEŞİL SOL PARTİ”
Kendisine birkaç partiden milletvekili adaylığı için teklif geldiğini söyleyen Şenyaşar, hem kendi davalarını yakından takip ettikleri için hem de her haksızlığa karşı mücadele ettikleri için Halkların Demokratik Partisi’ni (HDP) tercih ettiğini, bu sebeple Yeşil Sol Parti’den aday olduğunu kaydederek şunları söyledi:
“Seçim süreci yaklaşınca herkesten meclise git, mücadeleni orada sürdür çağrılar oluyordu. Ben de sesimizi duyurmak, bizim gibi haksızlığa uğrayan herkes için adalet mücadelesi yürütmek için karar verdim ve tercihimi de Yeşil Sol Parti’den yana kullandım. Diğer partilerden de adaylık teklifi geldi ancak Yeşil Sol Parti bizim bu davamıza sahip çıktı, destek oldu, bütün duruşmalarda bizleri yalnız bırakmadı. Yeşil Sol Parti sadece bizim davamız değil, nerde bir haksızlık varsa herkesin yanında durdu. Kürtleri en iyi temsil eden parti olduğu için tercihim bu yönde oldu.”
1 milyon 93 bin 782 seçmenin bulunduğu Urfa’da halkla bir araya geldiğinde olumlu dönüşler aldığını ve destek gördüğünü dile getiren Şenyaşar, daha önce AKP ve diğer partilere oy veren kişilerin de adalet mücadelesinden dolayı bu seçimde oylarını Yeşil Sol Parti’ye vereceklerini aktardı.
“TEK GAYE ADALET”
Milletvekili olması halinde tek amacının adaletin tesis edilmesi için çabalamak olacağının altını çizen Ferit Şenyaşar şunları kaydetti:
“Meclise girdiğimde adalet mücadelemizi gündeme getireceğiz. Ancak yaşadığımız coğrafyada bizim davamız sembolik bir davadır. Bizler gibi mağdur olan binlerce aile var. Bu aileler iktidar sistemine karşı gelecek gücü, desteği bulamadıkları için davaları unutuluyor veya üstü örtülüyor. Eğer meclise gidersem her kürsüye çıktığımda mağdur birinin fotoğrafı olacak elimde ve o kişilerin sesi olacağım. Muhalefet partilerinden olsun, HDP’den olsun defalarca meclis araştırma önergeleri verildi. Meclis çoğunluğunu AKP-MHP oluşturduğu için önergeler reddedildi. Meclise gidersem bu olayı onların yüzüne karşı açıklayıp bunu gündem yapacağım. Bunun hesabını karşımda oturan AKP’li milletvekillerden soracağım.”
Rohat EMEKÇİ-Kamil Murat DEMİR-Fatoş SARIKAYA/URFA
PİRHA-Anayasa Mahkemesi (AYM) Cumartesi Anneleri’nin 700. hafta buluşmasına yönelik polis müdahalesiyle gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının ihlal edildiğine hükmetti.
Gözaltında katledilen Hasan Ocak’ın kardeşi Maside Ocak, Cumartesi Anneleri’nin 700. hafta buluşmasına yönelik polis müdahalesini Anayasa Mahkemesi’ne taşıdı. ‘Kötü muamele’ iddiasını reddeden Yüksek Mahkeme, gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının ihlal edildiğine hükmetti.
Maside Ocak, “24 yıldır süren etkinliğin barışçıl bir şekilde yapıldığını, yasaklamaya ilişkin herhangi bir tebligat yapılmadığını ve bunun yanı sıra kolluk gücünün orantısız güç kullanarak toplantıyı dağıttığını, müdahale ve gözaltı sırasında yaralandığını belirterek kötü muamele yasağı ile toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının ihlal edildiğini” dile getirerek AYM’ye başvurdu.
Başvuruyu görüşen Yüksek Mahkeme, oy birliğiyle “Kötü muamele yasağının ihlal edildiği” iddiasının kabul edilemez olduğuna hükmetti. Ancak Anayasa’nın 34. maddesinde düzenlenen toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının ihlal edildiğine oy çokluğuyla karar verildi. Karara karşı oy kullanan tek isim ise İçişleri Bakanı yardımcısı iken AYM üyeliğine atanan Muhterem İnce oldu. AYM ayrıca başvurucuya 13 bin 500 TL manevi tazminat ödenmesini kararlaştırdı.
PİRHA-Cumartesi Anneleri 931. hafta açıklamasında Ahmet Şayık ve Mehmet Tayboğa için adalet istedi.
Gözaltında kaybedilen yakınlarının akıbetini sormak, fail ve sorumluların cezalandırılması talebiyle sürdürdükleri eylemin 931. hafta açıklamasında Ahmet Şayık ile Mehmet Tayboğa için adalet istendi. Ferhat Tepe’nin kardeşi Ayşe Tepe açıklamayı okurken, “Gözaltında kaybedilişlerinin 29. yılında, yargı makamlarını Ahmet Şayık ve Mehmet Tayboğa dosyasında hakikati açığa çıkarma ve adaleti sağlama yükümlülüğünü yerine getirmeye çağırıyoruz” denildi.
“AHMET ŞAYIK VE MEHMET TAYBOĞA İÇİN ADALET İSTİYORUZ”
Açıklamanın tamamı şu şekilde:
“Ahmet Şayık ve Mehmet Tayboğa için adalet istiyoruz! 931 haftadır, gözaltında kaybedilen sevdiklerimizin akıbetinin açığa çıkarılması ve onlardan geriye kalanların ailelerine teslim edilmesi için başvurular yapıp, çağrıda bulunuyoruz. 931 haftadır, uluslararası sözleşmelerde ağır hak ihlali/insanlığa karşı suç olarak kabul gören gözaltında kaybetme suçunu işleyenlerin tarafsız ve bağımsız bir şekilde yargılanarak cezalandırılmalarını talep ediyoruz.
Ancak; hakikatin açığa çıkarılması, adaletin sağlanması talebimizle birlikte yaptığımız tüm başvurular ve çağrılar derin bir suskunlukla karşılıksız bırakılıyor. Unutulmasın ki; yönetenlerin içine gömüldüğü derin suskunluğa rağmen gözaltında kaybedilenler ve onları kaybedenler hatırlansın diye biz sesimizi yükseltmeye devam edeceğiz.
931. haftamızda; tüm başvuruları sonuçsuz bırakılan ve tehditle susturulmak istenen Şayık ve Tayboğa ailelerinin 29 yıldır süren hakikat ve adalet taleplerine eşlik etmek için kamuoyu karşısındayız. 32 yaşındaki Ahmet Şayık Şırnak/Silopi Başverimli mezrasında, 32 yaşındaki Mehmet Tayboğa ise Silopi’de yaşıyordu. İkisi de Habur Gümrük Müdürlüğü’nde çalışıyordu.
7 Ocak 1994 tarihinde iki iş arkadaşı Mehmet Tayboğa’nın kullandığı araçla çalıştıkları işyerinden eve gitmek üzere yola çıktılar. Ahmet Şayık ve Mehmet Tayboğa gece eve gitmeyince aileleri onları aramaya başladı ve Emniyet Müdürlüğü’ne başvurdu. Yetkililer “Olayla ilgili bilgimiz yok” dedi. Aynı gün Mehmet Tayboğa’nın kullandığı aracın Doruklu Köyü yakınlarında bulunduğu haberi üzerine olay yerine giden aileler aracın tamamen yanmış olduğunu gördü. Ancak Ahmet ve Mehmet’ten hiçbir iz yoktu.
“DOSYADA HAKİKAT AÇIĞA ÇIKSIN”
Tanıkların beyanına göre; kayıpların aracı gümrükten çıktıktan bir süre sonra 34 plakalı siyah bir Tempra ve beyaz bir Renault araç tarafından durduruldu. Siyah arabada bölgede Jitemci olarak bilinen Astsubay bulunuyordu. Ancak ailelerinin resmi makamlara yaptığı tüm başvurular sonuçsuz kaldı. 30.05.1994 tarihinde Botaş arama noktasına giden aileler, yüzbaşı tarafından “Acının üzerine fazla gidersen daha büyük acıya rastlarsın” tehdidiyle karşılaştı. Ailelerin araya koyduğu kişiler vasıtasıyla ulaştığı aynı yüzbaşı, Ahmet Şayık ve Mehmet Tayboğa’yı ancak ailelerinin savcılığa “PKK veya Hizbullah yakınlarımızı kaçırdı” diye dilekçe vermesi şartıyla teslim edeceğini söyledi. Yakınları Ahmet ve Mehmet’e ulaşabilmek için savcılığa bu dilekçeyi de verdiler ancak onlardan bir daha haber alınamadı. 26.01.2009 tarihinde Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvuran Şayık ve Tayboğa Aileleri, Ahmet Şayık ve Mehmet Tayboğa’nın kaybedilmesinden BOTAŞ’ta JİTEM’ci olarak bilinen Ali Yüzbaşı, Yusuf Üsteğmen ve Bilal Astsubay’ın sorumlu olduğunu belirterek, bulunacak cesetler üzerinde DNA karşılaştırması yapılmasını talep ettiler. Ancak bugüne kadar bir gelişme olmadı.
Gözaltında kaybedilişlerinin 29. yılında, yargı makamlarını Ahmet Şayık ve Mehmet Tayboğa dosyasında hakikati açığa çıkarma ve adaleti sağlama yükümlülüğünü yerine getirmeye çağırıyoruz.
Söz konusu gözaltında kaybedilen insanlarımızın akıbetini soruşturmak olunca harekete geçmeyen yargı makamları, “sevdiklerimiz nerede” dediğimiz için, adalet istediğimiz için bizi yargılamaya devam ediyor. 03 Şubat 2023 tarihinde 700. Hafta buluşmamız ile ilgili hakkımızda açılan davanın altıncı duruşması görülecek. Hak ve özgürlüklerimizin güvencesi
olması gereken yargının, hak ve özgürlüklerimize tehdit aracına dönüştürülmesini kabul etmiyoruz.
Kaç yıl geçerse geçsin Ahmet Şayık ve Mehmet Tayboğa için, tüm kayıplarımız için adalet istemekten, devletin evrensel hukuk normları içinde hareket etmek zorunda olduğunu hatırlatmaktan, 232 haftadır bize yasaklanan kayıplarımızla buluşma mekânımız Galatasaray’dan vazgeçmeyeceğiz.
PİRHA – Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Sekreteri Özgür Kaplan, Büyük Alevi Kurultayı ile hem iktidara hem muhalefete seçim öncesi mesaj verdiklerini söyledi. Kaplan, “Aleviler olarak yaşam coşkumuzu, demokrasi ve eşit yurttaşlık isteğini hiçbir zaman AKP de söndüremedi. Bunu görmüş olduk. Bu anlamıyla çok değerli bir mesaj oldu” dedi.
İstanbul Yenikapı’da 25 Aralık’ta yapılan Büyük Alevi Kurultayı, 2022 yılının da final eylemi oldu. Alevi örgütleri, kurultayın devamı niteliğinde eylem ve etkinliklerin ise süreceğini belirtti.
“SEÇİMDEN ÖNCE MESAJIMIZI VERELİM İSTEDİK”
ABF Genel Sekreteri Özgür Kaplan, Büyük Alevi Kurultayı’nı değerlendirdi. Yenikapı’da yapılan buluşma sebebiyle muhalif toplumları bir araya getirdiklerini söyleyen Kaplan, “Kurultayda her şeyden önce Aleviler olarak, bütün emeği ile geçinen çevrelerin, inançların baskılandığı, kuşatmalar altında olduğu bir süreçte şunu gösterdik; AKP’ye rağmen o yaşam, mücadele coşkusunu demokrasi ve eşit yurttaşlık isteğini hiçbir zaman AKP de söndüremedi. Bunu görmüş olduk. Bu anlamıyla çok değerli bir mesaj oldu. O salonda Alevi dostları, daha çok Alevilerin kendini yakın hissettikleri siyaset temsilcileri vardı. Orada vermiş olduğumuz mesaj, eşit yurttaşlık hakkı, özellikle Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Alevilere rağmen Alevi açılımı yapması, Alevileri yok sayması ve bunu bir politika olarak uygulaması bir kez daha eleştirildi. Onun ötesinde muhalefete de bir mesaj verildi. Evet yetki bir iktidarın elinde ama bir de muhalefet gerçeği var. Muhalefete ‘bizim sesimizi duyun’ mesajı verildi. Önümüzde bir seçim var. Bu mesajı da o seçimden önce verelim istedik. Çünkü muradımız, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin artık son ayları, Aleviler olarak iktidardan uzaklaştırılması gerektiğini düşünüyoruz “dedi.
“HALKIMIZ O KADAR BUNALMIŞ VAZİYETTE Kİ…”
Özgür Kaplan kurultaya katılan yurttaşların tepkilerine dair de değerlendirme yaptı. Kaplan, kurultaya katılanların morallerinin çok iyi olduğunu belirterek şöyle devam etti:
“Bir özgüven hissettik. Gelenlerden, kendi kökleri, inançlar ile yeniden buluşup o güç ve coşkuyu hissedenler oldu. Bunu ifade edenlere de rastladık. Biz bu kurultay için sadece İstanbul merkezde bir çalışma yürütmedik. Dolayısıyla bu heyecanı ülke genelinde insanların hissetmeleri konusunda özen gösterdik. Kurultay yetmiyor bulup devamında yine bir buluşma yapılması talepleri de oldu. Çünkü halkımız o kadar bunalmış vaziyette ki özellikle ekonomik olarak… Çünkü biliyorsunuz, AKP’nin tek adam rejimi üzerinden insanlar açlığa mahkum ediliyor ve bu mahkumiyetle de yetinilmiyor, yoksulluklarından kölelik çıkartmaya çalışıyorlar. Yani Türkiye’deki siyaset böyle işletilmek isteniyor. Buna karşı bir itiraz sesi yükseltmek, birbirine benzeyen, aynı yoksulluğu yaşayan ve birbiriyle tanışık olmayan insanların orada yan yana geldiklerini de gördük. O gün o salonda rahat 15 bin civarında insan vardı. Aynı kadere mahkum edilmek istenen insanların yan yana gelmesi çok duygulu anlar yaşanmasına da neden oldu.”
Özgür Kaplan sonraki süreçte Alevilerin taleplerini ne yönde dile getirecekleri konusunda da bilgi verdi.
Kaplan şöyle devam etti:
“Eylemlilik ve mücadele süreci kesintisiz bir şekilde yıllardan bu yana devam ediyor. Son yılların Alevi kurumları olarak birlikte yapılan en büyük işiydi bu. Federasyon olarak şunu söyleyebiliriz: 2 Temmuz 1993 yılında Madımak Otelini kuşatan zihniyet artık ülkeyi kuşatmış durumda. AKP, siyasal İslam kendine bir yaşam iklimi buldu ve tarikatlar imparatorluğu kuruldu. Tarikatlar artık bu ülkeyi yönetiyor ve kendi aralarındaki ittifaklar üzerinden aslında kısmi iktidar sıkıntıları oluyor. Yani iktidar, halka karşı bir sorumluluk hissiyatı duyduğundan kaynaklı bir sıkıntı yaşamıyor. İktidarın, demokrasiye karşı bir mahcubiyeti yok. Bu anlamda 2023 yılı Madımak Katliamı’nın 30. yıl dönümü olacak. Biz tarikatlar imparatorluğuna karşı o Madımak’ı kuşatan zihniyetin ülkeyi kuşatması sürecine de bir söz söyleme bağlamında 30. yılda en az 200 bin insanın Madımak’ta olmasını hedefleyeceğiz. Bu yönde çalışmalarımız Avrupa ve Türkiye’deki örgütlerimizle birlikte başladı. Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu’nun zaten öteden beri devam eden bir 30. yıl belgesel çalışması var. Bizim buraya yönelmemiz gerektiğini düşünüyorum. Hazırlığımız sürüyor ve Cumhuriyetin 1. yüz yılında yaptığımız acemiliği yapmayacağız. Cumhuriyetin 2. yüz yılında söyleyeceğimiz sözleri daha yüksek ve hep birlikte söyleyeceğiz. Çünkü Cumhuriyetin 1. yüzyılında biz birçok şey olduk ama bir türlü Alevi olamadık. 2. yüzyılda sözümüzü söylemek için sokakta da olacağız tabii ki.”