Etiket: ahmet şık

  • Cumhuriyet Gazetesi davasında 7 tahliye

    Cumhuriyet Gazetesi davasında 7 tahliye

    PİRHA-Cumhuriyet gazetesi davasında mahkeme ara kararını verdi. Musa Kart dahil 7 kişi tahliye edildi. Ahmet Şık ve Kadri Gürsel’in tahliye talepleri reddedildi.

    Cumhuriyet gazetesi davasının 5. gününde mahkemenin ara kararı geldi. Tutuklu 11 Cumhuriyet gazetesi çalışanından 7’si tahliye edildi.

    Okur temsilcisi Güray Öz, çizer Musa Kart, vakıf üyeleri Avukat Mustafa Kemal Güngör, Bülent Utku, Önder Çelik, kitap eki Genel Yayın Yönetmeni Turhan Günay, yazar Hakan Kara tutuksuz yargılanacak.
    Mahkeme, gazetenin İcra Kurulu Başkanı Akın Atalay, Genel Yayın Yönetmeni Murat Sabuncu, Yayın Danışmanı Kadri Gürsel, ve muhabir Ahmet Şık’ın tahliye talebini ise reddetti.
    Cumhuriyet gazetesi davasında 12’i tutuklu 19 sanığın yargılanması İstanbul 27’inci Ağır Ceza mahkemesinde 5 gündür sürüyordu. Terörü örgütü üyesi olmamakla beraber örgüt adına faaliyette bulunmakla suçlanan sanıklar 7.5 yıldan 43 yıla kadar hapis cezası istemiyle yargılanıyorlardı.

    ŞIK:DİZ ÇÖKTÜRMEYECEĞİZ
    Ahmet Şık, kararın açıklanmasının ardından duruşma salonundakilere şöyle seslendi: “Çıkan karar diyor ki, size diz çöktüreceğiz. Bütün zorbalar, bu alçak ve haysiyet yoksunu, organize kötülük örgütünün bütüm elemanları ve kurumları bilsinler. Kendi adıma söylüyorum ama diğer arkadaşlarım da dahil. Bugüne kadar sadece anne babamın elini öpmek için eğildim. Bundan sonra da öyle olacak.”

    OĞLUMLA GURUR DUYUYORUM”

    Ahmet Şık’ın annesi de karar sonrası yaptığı açıklamada, “Adalet binası, adalet sarayı yazılan bina adaletsizliklerin, çirkinliklerin, çirkefliklerin yeri. Kesinlikle adalet yok, adalet satılmış. Burası hukuk devleti değil, guguk devleti. Hukuk devleti olsaydı benim oğlum içeride olmazdı. Diğer Cumhuriyetçiler, haklılar içeride olmazdı. Haksızlar, hırsızlar dışarda, benim oğlum içerde. Bu ilk değil ama dimdik ayaktayım. Gıpta ediyorum böyle bir evlat yetiştirdiğim için. Gerçekler yerini bulacak. Bu ülkede adalet olsaydı Ahmet içeride olmazdı! Ama ben dimdik ayaktayım. Oğlumla gurur duyuyorum” dedi. (HABER MERKEZİ)

  • Ahmet Şık’ın savunmasının tam metni: Savunma yapmıyorum, itham ediyorum

    Ahmet Şık’ın savunmasının tam metni: Savunma yapmıyorum, itham ediyorum

    Cumhuriyet çalışanlarına yönelik davanın üçüncü duruşmasında savunma yapan Ahmet Şık, “Ben burada savunma yapmıyorum, ifade vermiyorum, aksine itham ediyorum” dedi.

    İşte Cumhuriyet davasında Ahmet Şık’ın savunmasının tam metni:

    Sözlerime 3 yıl önce, 2014’te yayımlanan ‘Paralel Yürüdük Biz Bu Yollarda’ isimli kitabımın önsözünden bir alıntıyla başlayacağım. AKP ve Gülen Cemaati arasındaki mafyatik iktidar ortaklığının nasıl dağıldığını anlatan bu inceleme-araştırma kitabımın önsözü şöyle başlıyor:

    “Türkiye’yi siyasal ve toplumsal olarak beraber dönüştüren iki güç olan AKP ile Gülen Cemaati’nin birlikteliği ve yancı desteğiyle sürdürülen, adına iktidar denilen kanalizasyon patladı. ‘Yeni Türkiye’ denilen garabeti inşa eden, amaca ulaşmak için her türlü araca başvurmanın uygun olduğu Makyavelist bir anlayışın hakim olduğu iki güç; AKP ve Cemaat ayrıştı.

    Her ikisi de sistemin ve toplumun demokratikleşmesini değil, kendi otoritesini hakim güç kılmak üzerinden, içinde örgütlenmeye çalıştıkları devleti ele geçirmek isteyen güç odakları.

    Uzun vadede söz sahibi tek güç olacaklarını düşündükleri devletin otoritesine bağlılığı sarsılmaz kılmaya çalışan bir anlayışa sahip bu iki odak, gördük ki bir yandan ortak düşmanlarla mücadele ederlerken öte yandan birbirlerini yok etmeye dönük hamleler için malzeme biriktirmişler.

    Bu malzemelerin kullanılacağı günün yaklaştığı, kanalizasyondaki pis kokunun uzun süredir dışarıya yayılmasından belliydi. Medya köşelerinden yapılan tehditler, el altından yapılan tasfiyeler, zaman zaman sızdırılan telefon konuşmaları, hukuksuzluk üzerine kurulu polis-yargı operasyonlarının, ortak düşmanlardan sonra iktidar bileşenlerini hedef alması yaşanacakların işaretiydi.

    Ortalıkta yok edilecek düşman kalmadığına kanaat getirince, devletin sahibinin kim olacağı kavgasına tutuşarak birbirlerini hedef aldılar. Evet ortalığı pislik götürdü, götürüyor. Görünen o ki bir süre daha böyle olacak. Dinin, etik değerlerin alet edildiği bu savaşta tarafların ihtiyaçlarını karşılayan yalanlar, tarafları nezdinde gerçeklerden daha itibarlı. Bu yüzden yapılan savunmalara kimse aldanmasın. Bu savaş, ne demokrasi ve temiz toplum ne de birilerinin iddia ettiği gibi barış ya da sivilleşme için yaşanıyor. Sadece devletin sahibi kim olacak diye savaşılıyor.”

    Bu satırlar yayımlandıktan sonra, AKP ve Gülen Cemaati arasındaki savaş daha da şiddetlendi. 2007’deki Ergenekon soruşturmalarıyla başlayan sahte bir tarih yazımı sürecinin iktidar ve suç ortaklarının devletin ve ülkenin yağmalanmasında kimin daha çok pay alacağıyla ilgili savaş bir darbe kalkışmasına kadar uzandı. 15 Temmuz 2016’da 250 insanın katledildiği kanlı bir kalkışma yaşandı.

    Tek failinin Gülen Cemaati olduğuna inanmamız istenen bu kalkışmanın hükümet tarafından önceden bilindiğine yönelik ciddi kuşkular var. Üzerinden bir yıl geçtiği ve çok sayıda soruşturma açılmasına rağmen kuşkular azalmak yerine giderek arttı. İhtiyaç duyulan ‘Kontrollü Kaos’ için yol verildiği zannına kapılmamıza neden olan birçok emaresiyle karanlıkta kalması istenen 15 Temmuz Darbesi son 10 yıla yayılan sahte tarih yazımının da en önemli kilometre taşı oldu. İçinde sıklıkla geçen “demokratikleşme-sivilleşme” sözcükleriyle, yalanlarla kurgulanmış bu sahteliğin tek gerçeği ise darbecilerin katlettiği insanlar oldu.

    Darbenin karanlıkta bırakılmak istenen yanlarına dair sorular sormamız, ‘Kontrollü Kaos’ dememiz boşa değil. Kalkışmanın hedefindeki kişi Recep Tayyip Erdoğan henüz ülke kan gölünün ortasındayken niyetini açık eden cümleyi ağzından kaçırmış, “Bu darbe bize Allah’ın bir lütfudur” demişti. Lütuf denilerek kastedilenin ne olduğunu hep birlikte gördük, yaşadık, yaşıyoruz. Hakikati dile getirenlerin, suç düzenine itiraz edenlerin, gasp edilen haklarını talep edenlerin seslerinin kısılıp boğulmaya çalışıldığı ve giderek koyulaşan karanlık günlerden geçiyoruz. Kısaca özetlemekte fayda var.

    Darbe engellenmesine engellendi ama ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) ile temel hak ve özgürlüklerin tümü askıya alındı.

    Onbinlerce insan ‘Darbecilik-FETÖ’cülük’ suçlamasıyla gözaltına alındı, 50 binden fazlası tutuklandı. İşkencelerden geçirilenler oldu.

    Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) devletin ve toplumun Türk-İslamcı bir biçimde dizaynına hız verildi. ‘Bizden olanlar – olmayanlar’ ayrımının tek ölçüt kabul edildiği kuşkularını haklı çıkaran uygulamalarla kamudan tasfiyeler başlatıldı. 110 binden fazla kamu görevlisi ihraç edildi. Güvenlik, yargı, eğitim gibi devletin temel organları başta olmak üzere kamuda doğan boşluk liyakatin değil biat etmenin temel alınmasıyla AKP kadrolarınca dolduruldu.

    Yıllarca öğrenci yetiştirmiş bilim insanları, öğretmenler bir anda ‘terörist’ olduklarına hükmedilerek işsiz bırakıldılar. Hakkı olanı geri almak için mücadelesini açlık greviyle sürdürenlere dahi yanıt hapishane oldu.

    Fiili olarak ortadan kalkmış olan güçler ayrılığı prensibini resmi olarak da ortadan kaldıracak düzenlemelerin yolu OHAL koşullarında, sandık güvenliği olmadan yapılan şaibeli bir referandumla açıldı.

    Türkiye’de her zaman sorunlu olan, istisnai örneklerle varlığını kanıtlamaya çalışan yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı, kendilerini iktidarın menfaatlerine memur tayin eden hakim-savcılar eliyle tamamen ortadan kalktı. Tutuklama terörüyle gasp edilen kişi özgürlüğünün ihlali, geçerli 6 milyon oy sahibinin iradesini temsil eden Meclis’in üçüncü büyük partisine de uzandı. HDP’nin eş genel başkanları, milletvekilleri ve yine seçilerek göreve gelmiş birçok belediye başkanı esir edildi. Ve hatta bu tutuklamaların yolunu açan düzenlenmeyi “teröristleri koruyorlar” tezviratı yapılacak korkusuyla onaylayan ana muhalefet partisi CHP’nin bir vekiline kadar vardı tutuklamalar.

    Bir çok sivil toplum örgütü kapatıldı. Hak savunucuları tutuklandı. Onlarca şirkete el konuldu.

    Darbenin engellenip demokrasinin taçlandırıldığı söylenen ülkede yazılı, görsel, işitsel yayın yapan onlarca medya organı kapatıldı. Soruşturma, dava, tutuklama tehditleri ve ekonomik baskılara rağmen hâlâ direnmeye çalışan birkaç gazete ve bir avuç gazeteciyi saymazsak hakikati perdelemeden yayın yapan tek bir medya organı ve gazeteci kalmadı. 150’den fazla gazeteci de hapislere tıkılınca Türkiye yeniden ‘dünyanın en büyük gazeteci hapishanesi’ ünvanına kavuştu. Öyle ki; Türkiye tek başına, diğer bütün ülkelerin hapishanelerinde tutulan gazetecilerin toplamından daha fazla esire sahip konumunda.

    Hapiste olmadığı halde tutuklu bulunan, yani sansür ve otosansür kıskacındaki gazetecileri de listeye eklediğimizde tablo daha da karamsar bir hal alıyor. Sansürün koyu gölgesi nedeniyle farklı sermaye gruplarının sahipliğinde yayın yapan çok sayıda medya organı bulunmasına rağmen tek sesli yayıncılık anlayışı tüm ülkeye hakim olmuş durumda.
    Cumhurbaşkanı Erdoğan uykusunda konuşsa canlı yayın yapmak zorunda olan televizyon kanallarında, iktidar komiserleri olmadan siyasal program yapmak da yasak.

    Medyanın durumu böyle olunca, siyasal eleştiri mecrası olarak sadece sosyal medya araçları kalmış oldu. Eğer erişim engellenmemişse, eğer internet devlet sansürüyle kesilmemişse, eğer AKP’nin kadrolu internet trolleri ve muhbir vatandaşlarının ve savcılarının hoşuna gitmeyecek şeyler yazmamışsanız eleştiri hakkınızı kullanmanın önünde bir engel yok. Ancak, bu hakkınızı kullandığınızı için tutuklanmayacağınızın garantisi de yok.

    Engellenmiş bir darbe kalkışması sonrasında memleketin içerisinde bulunduğu karamsar tablonun kısa özeti böyle. Aslında bu kadar laf kalabalığını tek bir cümleye sığdırmak da mümkün:

    15 Temmuz’da darbe engellendi ama cunta iktidar oldu.

    Darbe kalkışmasından sonra hazırlanan iddianamelerde Gülen Cemaati’nin amacı şöyle anlatılıyor:

    “Türkiye Cumhuriyeti devletinin tüm Anayasal kurumları olan Yasama, Yürütme ve Yargı erklerini ele geçirmek ve bu süreç tamamlandıktan sonra devleti, toplumu ve fertleri FETÖ’nün ideolojisi doğrultusunda yeniden dizayn ederek; oligarşik özellikler taşıyan bir zümre eliyle ekonomik, toplumsal ve siyasi gücü yönetmek.”

    Bir lütuf olarak görülen kanlı bir kalkışmadan bugüne uzanan süreçte ortaya çıkan, biraz önce özetlediğimiz tabloya baktığımızda, iddianamelerde anlatılan bu amacın gerçekleşmediğini kim söyleyebilir?

    Türkiye Cumhuriyeti devletinin tüm Anayasal kurumları olan Yasama, Yürütme ve Yargı erkleri ele geçirilmedi mi?

    OHAL ve KHK’ler aracılığıyla devleti, toplumu ve fertleri kendi ideolojileri ve menfaatleri doğrultusunda dizayn etmeye çalışmıyorlar mı?
    Devleti ve ülkenin kaynaklarını talan etme niyet ve kararlılığında, oligarşik özellikler taşıyan bir zümre eliyle ekonomik, toplumsal ve siyasi gücü yönetmeye çalışmıyorlar mı?

    İşte bu nedenlerle Gülen Cemaati’nin en büyük yenilgisi olan 15 Temmuz Kalkışması, aynı zamanda en büyük  zaferidir.

    Çünkü, Fethullah Gülen’in idealize ettiği devlet, toplum ve fert modeli 15 Temmuz kalkışması sonrasında hayata geçirilmiş oldu. İnşa süreci hızla devam eden ve demokrasinin yanında yer alan herkesin karşı çıkması gereken sistem kimin elinde olursa olsun, patenti Fethullah Gülen’dedir.

    Tam da bu nedenle Fethullah Gülen ve cemaati ne istediyse, Recep Tayyip Erdoğan ve AKP hükümeti vermiştir.

    Şimdiyse, kanlı bir kalkışmanın ardındaki güçlerden birisi olduğu kuşku götürmez bir gerçek olan Gülen Cemaati’nin, FETÖ diye anılan bir canavara dönüşmesinde hiçbir sorumlulukları yokmuş gibi davranıyorlar.

    Suçlu olduklarını söylemeyelim, gerçekleri anlatmayalım istiyorlar.

    Darbecilerce katledilenlerin kanlarını ucuz ve sığ bir siyasetin demagoji malzemesi yapıyorlar.

    Çünkü gücü elinde tutanların tek bir amacı var: Totaliter iktidarlarını her ne olursa olsun sürdürmek.

    Ve bunun için her türlü kötülüğü yapacak, herkesten vazgeçebilecek bir ruh halinde olacaklar. Uzun iktidar yolculukları, birlikte yola çıktıklarından birer birer vazgeçtiklerinin örnekleriyle dolu bir tarihi barındırıyor. İşlerinin bittiğini düşündüklerini, kullanım süresi dolanları, ihtiyaç kalmayanları geride bırakıp yollarına devam ettiler. Destekçilerinden, işbirlikçilerinden, suç ortaklarından ve hatta dava arkadaşlarından vazgeçtiler. Elbette kalanlara da, saflarına ekledikleri yeni kullanışlılara da sıra gelecek.

    Medyanın neredeyse tamamını iktidarlarının borazanı haline getirenler, suçlarını ve kötü niyetlerini ortaya koymakta diretenleri ise hapsederek susturmaya çalışıyorlar.
    Korkacağımızı, susacağımızı sanıyorlar. Bir kez daha yanıldıklarını göstermek için anlatmaya devam edelim…

    45 yıllık geçmişi bulunan Gülen Cemaati’nin, ilk 30 yılda tamamladığı devlet içindeki yatay örgütlenmesinin dikey bir gelişim seyri izlemesi ise son 15 yılda tamamlandı. İktidarına gayrı resmi ortak olduğu AKP hükümetinin sağladığı olanaklarla Gülen Cemaati’nin, adeta devleti kendisine paralel hale getirmek için önünde engel kalmadı.

    Cemaat, polis ve yargı teşkilatları ile ordudaki operasyonel birimlerde hayli güç biriktirmişti. AKP iktidarıyla birlikte stratejik mevki ve makamlara yerleşmek de zor olmadı. Sonrasında ise, ele geçirilmesi planlanan resmi ya da sivil tüm alanlardaki alternatif ve rakip olabilecek aktör, kişi ve kurumlar tasfiye edilerek, kendilerinin önceliklerini belirleyen bir nüfuz alanına kavuşmuş oldular.

    Doğru ifadesiyle söylersek, Gülen Cemaati’nin devlet ve toplum için en tehlikeli hale gelecek güce erişmesinin en büyük sorumlusu, “Ne istedilerse veren” ve “yaptığı yardımlar için af dileyerek” suçunu da itiraf eden Recep Tayyip Erdoğan ve 15 yıldır tek başına iktidar olan AKP’dir. Dolayısıyla 15 Temmuz kalkışmasının da sorumluları arasındadırlar.

    Birkaç somut örnekle açıklayacağım ancak öncesinde bir anımsatmada bulunmakta yarar var.

    Ergenekon ile başlayıp Balyoz, Askeri Casusluk ve başka birkaç soruşturma ile sürdürülen bir dizi kumpas davasıyla Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) içerisinden Gülen Cemaati mensubu olmayan çok sayıda subay tasfiye edildi. Tutuklanmaktan kurtulanların terfileri bile çeşitli haysiyet cellatlıklarıyla engellendi.
    O dönemde başbakan olan Erdoğan, kendisini bu davaların savcısı olarak ilan etmişti.

    AKP hükümeti de siyasal onay makamı olarak bir yandan hukuksuzluklara suç ortaklığı yaparken, öte yandan kumpasların faillerine yönelik eleştiri ve suçlamalara karşı da kendini siper etmişti.

    Şimdiyse, o dönemin suç ve günahlarının tüm yükünü Gülen Cemaati’nin sırtına yükleyerek kendi rollerini ve suçlarını gizlemeye çalışıyorlar.
    O dönemde cemaatin komplolarıyla hapsedilen, AKP-Cemaat ortaklığının medyadaki tetikçileri tarafından infaz edilmeye çalışılan çok sayıda kişi vardı. Bu kişilerden, aralarında gazetecilerin de olduğu bazılarının, AKP’nin suçlarının gizlenmesinin kolaylaştırıcısı/ortağı haline geldiğini, hatta bu dönemin haysiyet celladı olarak sahnede bulunduklarını da belirtmeden geçmeyelim.

    Konumuza dönersek, Gülen Cemaati söz konusu kumpas davalarıyla TSK’deki terfi listesi ve sırasını menfaatleri ve amaçları doğrultusunda şekillendirerek kendi mensuplarının önünü açmış oldu.

    TSK’de Cemaat mensubu olmayan subaylar elbette bu davalarla saf dışı bırakılanlardan ibaret değildi. Kalanların saf dışı edilmesi için Cemaat’in yardımına koşan yine AKP hükümeti oldu. Hem de aralarındaki savaş sürerken.
    Bakalım neler olmuş…

    2012 Mayıs’ında yapılan yasal değişiklikle, askeri personelin 15 yıllık mecburi hizmet süresi 10 yıla indirilmişti. Cemaat böylece, kendilerinden olmayan subaylardan bazılarının ordudan ayrılacağını hesaplıyordu. Öyle de oldu. Kumpas davalarıyla yaratılan korku iklimi ve TSK’nin yaşadığı itibar kaybı nedeniyle istifalar yaşandı.

    Bu ilk yasal değişiklikten sonra gerçekleşen önemli bazı düzenlemeler ise ilginç bir şekilde AKP ve Cemaat arasındaki savaş başladıktan sonra yapılmıştı.

    AKP ve Gülen Cemaati arasındaki savaşı bir meydan muharebesine çeviren ve aralarındaki ilişkiyi onarılamaz biçimde koparan 17/25 Aralık 2013’teki yolsuzluk soruşturmalarıydı. Suriye iç savaşında rejim karşıtı olarak çarpışan bazı selefi cihatçı gruplara silah ve mühimmat yardımı yapıldığını kanıtlayan MİT TIR’ları operasyonları da bu süreçte gerçekleştirilmişti.

    İşte ilişkilerin böylesine kopuk olduğu bir dönemde bazı AKP milletvekillerinin talep, öneri ve oylarıyla gerçekleşen yasal değişiklerle TBMM’de askerlikle ilgili bazı düzenlemeler yapıldı.
    İlkin 11 Şubat 2014’te Meclis’in çoğunluk gücü olan AKP’nin benimsemesiyle yapılan düzenleme ile TSK’de terfiler 1 yıl öne çekildi. Böylece aralarında çok sayıda Cemaat mensubu olan 4 yıllık albaylar ve 3 yıllık generaller de terfi kapsamında Yüksek Askeri Şura’ya (YAŞ) dâhil edilmiş oldu. Düzenlemeyle aynı zamanda, Cemaat mensubu olmayan ve YAŞ kararlarında terfi alamayan generaller de bu şekilde emekli edilerek TSK dışına çıkarılmış olacaktı.

    İkinci değişiklik 2 ay sonra gerçekleşti. 12 Nisan 2014’te yürürlüğe giren TSK Yüksek Disiplin Kurulları Yönetmeliği’yle ordudan ihraçları değerlendirmek üzere yeni Yüksek Disiplin Kurulları oluşturuldu. Bu kurulların çalışma esaslarını belirleyen Subay Sicil Yönetmeliği’nde yapılan değişiklik, irticai faaliyetler nedeniyle TSK’den ihraçların önünü kesiyordu.

    Bir diğer değişiklik 37 AKP’li vekil tarafından 30 Aralık 2015’te Meclis Başkanlığı’na sunuldu. Bu kanun değişikliğiyle, albaylıktan generalliğe terfi için bekleme süresi 4 yıla indirilmiş oluyordu. Bu şekilde, Cemaat mensubu olan ancak terfi sırası gelmemiş albayların general olmasının da yolu açılmış oldu.
    Son değişiklik 6722 sayılı TSK Personel Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’du.

    1988 ve daha önceki yıllarda Harp Okullarından mezun olmuş subaylar, Gülen Cemaati’nin örgütlüğünün en zayıf olduğu gruplardı.

    Sözkonusu yasa değişikliği de, orduda hizmet süresini 28 yıla indiren düzenlemeler öngörüyordu.

    Böylece Cemaat, kendisinden olmayan subayları en çok syıda bulunduğu üç devreyi birden topluca emekli ederek TSK dışına çıkarmış olacaktı.

    15 Temmuz darbesi girişiminin en önemli aktörleri oldukları öne sürülen generaller Mehmet Dişli ve Mehmet Partigöç’ün hazırladığı bu tasarının, bir madde hariç tümünün, yasa kabul edilir edilmez yürürlüğe girmesi öngörülüyordu. 2016 Ağustos Şurası’ndan sonra yürürlüğe girmesi öngörülen ise, Cemaat’in en az örgütlü olduğu 1988 ve önceki yıllardaki mezunları kapsayan üç devrenin birden toplu olarak emekli edilmesiyle ilgili maddeydi. 23 Haziran 2016 gecesi, tasarının Meclis’teki görüşmeleri sırasında AKP Grubu’nun verdiği bir önergeyle, o maddenin de kanun çıktığı anda yürürlüğe girmesi sağlandı.
    AKP hükümetinin sınırsız desteğiyle yürütülen kumpas davaları ve yine hükümet eliyle yapılan yasal düzenlemelerle Gülen Cemaati’nin TSK içinde hedeflediği tasfiyeler büyük oranda gerçekleşmiş oldu. Bunların ne anlama geldiğini de 15 Temmuz sonrasında ortaya çıkan tablo gösterdi.

    CHP’nin hazırladığı, “Öngörülen, Önlenmeyen ve Sonuçları Kullanılan Kontrollü Darbe” başlığını taşıyan, TBMM 15 Temmuz Darbesini Araştırma Komisyonu’nun raporuna yönelik muhalefet şerhini içeren raporundan yapacağım alıntı söylemeye çalıştığımı daha anlamlı kılacak.

    Raporda yer alan bilgilere göre, kumpas davalarından sonraya rastgelen 2011, 2012 ve 2013 yıllarındaki YAŞ kararlarıyla terfi eden generallerin neredeyse tamamı FETÖ üyesi olmakla suçlanıyorlar. Biraz önce anlattığım AKP hükümetinin yaptığı yasal düzenleme ve değişikliklerden sonraki döneme rastgelen 2014 ve 2015 yıllarındaki YAŞ kararlarıyla albaylıktan generalliğe terfi edenlerin de yüzde 80’ine aynı suçlama yöneltilmiş.

    Bu arada 1985’ten AKP’nin iktidara geldiği 2003’e kadar Gülen Cemaati mensubu oldukları iddiasıyla toplamda 400 personelin TSK’den ihraç edildiğini, ancak 2003’ten darbe kalkışmasının yaşandığı tarihe kadar ise herhangi bir ihraç yaşanmadığını vurgulamakta yarar var.

    Uygulanmayan 2004 Milli Güvenlik Kurulu (MGK) kararlarından da bahsettikten sonra Gülen Cemaati’nin darbe kalkışmasına girişecek kadar TSK içinde böylesine etkili bir güce ulaşmasında AKP hükümetinin azımsanmayacak katkılarını anlatmaya çalıştığım bu bölümü bitireceğim.

    25 Ağustos 2004’deki MGK toplantısı yapıldığında AKP iktidardaki ikinci yılını doldurmak üzereydi. Bildiğiniz gibi MGK, en üst düzeyde asker ve sivil yöneticilerin bir araya gelerek, kurula adını veren milli güvenlik konularının görüşüldüğü, tavsiye niteliğinde kararların alındığı bir toplantıdır. Kararları da mutlaka gizli tutulur.

    Ancak 2004 MGK kararları birkaç yıldır biliniyor.

    Bugünkü Türkiye’nin inşası sürecine yaptığı katkılarla maruf Taraf gazetesinde 28 Kasım 2013’de manşetten yayımlandı.
    AKP-Cemaat savaşının ilk dönemlerinde yayımlanan ve çatışmaların daha da şiddetleneceğinin işaret fişeği olan bu haberle birlikte öğrendik MGK toplantısının kararlarını.
    15 Temmuz darbe girişiminden 12 yıl önce yapılan bu MGK toplantısının konusu, Gülen Cemaati’nin gelecekte yaratacağı tehlikeye işaret ediyormuş. Bu nedenle toplantıda, “Fethullah Gülen Grubunun Faaliyetlerine Karşı Alınması Gereken Tedbirler” başlığıyla, Cemaat’e karşı bir eylem planı hazırlanması tavsiye kararı olarak dönemin TSK yönetimi tarafından AKP hükümetine bildirilmişti.

    Dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ve 5 ayrı bakanın yanı sıra Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök ve MGK’nin diğer asker üyeleri olan kuvvet komutanları Aytaç Yalman, Özden Örnek, İbrahim Fırtına ve Şener Eruygur tavsiye kararının altındaki imzaların sahipleriydi.
    Önerinin sahibi olan TSK, karar uyarınca oluşturulacak eylem planı çerçevesinde Gülen Cemaati’nin yurt içi ve dışındaki faaliyetlerinin hassasiyetle takip edilerek, ileride yaratabileceği tehlikelere karşı radikal tedbirler alınmasını öneriyordu. Bu tavsiye kararlarında imzası bulunan komutanlardan üçünün kumpas davalarında tutuklandığını anımsatıp hükümetin neler yaptığını anlatarak devam edelim.

    Haberin Taraf Gazetesi’nde yayımlanmasından sonra AKP’nin de seçmen tabanını oluşturan muhafazakar kamuoyunda oluşan tepkiler üzerine hükümetten peş peşe açıklamalar yapıldı. Açıklamaların ortak noktası; kararların tavsiye niteliğinde olduğu ve hükümetçe yok sayılarak hiçbir zaman uygulanmadığıydı. Dönemin Başbakan Başdanışmanı olan Yalçın Akdoğan twitter hesabından, “2004’teki MGK kararı hükümet tarafınan yok hükmünde kabul edilmiş, hiçbir bakanlar kurulu kararı alınmamış, hiçbir işlem yapılmamıştır” açıklamasını yapmıştı. Dönemin Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç da “10 yılda MGK’de kabul edilen hiçbir şey hayata geçirilmediği gibi biz; dindarları, dini grupları mağdur edecek hiçbir şeyi hayata geçirmedik. Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nin işlevselliğini biz ortadan kaldırdık” demişti. Arınç’ın açıklamasında, Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’ne vurgu yapılması da önemli. Zira, Milli Güvenlik Siyaset Belgesi, devletin iç ve dış tehdit olarak belirlediği grupları tanımlar. Gülen Cemaati de 2010 yılına dek bu belgede, devlet güvenliğine yönelik iç tehdit grupları arasında sayılıyordu. Ancak, Arınç’ın da vurguladığı üzere Gülen Cemaati, bizzat AKP hükümeti tarafından tehdit listesinden çıkarıldı.

    Eski MİT Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş, 2004 MGK kararlarının uygulanmaması üzerine bakın nasıl bir tespitte bulunmuş: “İfade edilen çeşitli saiklere rağmen 2004 MGK kararının, siyasi ve hukuki yönlerden zamanın iktidarınca tedbirler yönünden değerlendirilmeyişi, Gülen Cemaati’nin sadece Türk Silahlı Kuvvetleri’ni değil, Türkiye Cumhuriyeti Devletini ve kurumlarını da işgal etme sürecine ivme kazandırmıştır.”

    MİT’te üst düzey yöneticilik yapmış olan Öneş’in devletin dinci bir örgüt tarafından işgal edilmesi sürecinin önemli sorumlularından biri olarak AKP hükümetini işaret ettiği açıklaması böyle. AKP hükümetinin konuyla ilgili yaptığı ve bir suç itirafı olan açıklamaları da ortada.

    Cemaat kendilerini hedef alana dek uyarı ve eleştirileri dinlemeyip, devleti tüm kurumlarıyla birlikte bu çeteye teslim eden, suçlarına ortaklık yapanlar şimdi “kandırıldıklarına” inanmamızı istiyorlar.

    Hayır kandırılmadınız. Aksine, birlikte kandırmaya çalıştınız.

    Yıllardır bunu söylememize rağmen,Cumhuriyet Gazetesi’nden örgüt, bizlerden FETÖ’cü çıkarmak için beyhude bir çabaya girişen Türkiye yargısının “kandırıldık” açıklamasını yeterli görerek şüpheliler hakkında herhangi bir soruşturma açmadığını da belirtelim.

    Şimdi yargının AKP eliyle Cemaat’e nasıl teslim edildiğine bir göz atalım. CHP’nin 15 Temmuz kalkışmasıyla ilgili hazırladığı raporundan yine bir alıntı yapacağım.

    Darbe girişimi sonrasında, Gülen Cemaati’nin hatırı sayılır bir ağırlığı olan yargı teşkilatından birkaç bin hakim-savcı “FETÖ’cü oldukları” gerekçesiyle ihraç edildi. Birçoğu tutuklandı.

    CHP’nin raporu, ihraç edilen yargı mensuplarının kadrolaşmalarına dair çarpıcı tespitler içeriyor. Raporda darbe sonrasında KHK’lerle ihraç edilen yargı mensupları arasında kıdemi en eski olanın 1980’de mesleğe girdiği belirtiliyor. 1980’den AKP’nin iktidara geldiği 2002’ye kadar, farklı hükümetler tarafından toplamda 7 bin 672 hakim ve savcının ataması yapılmış. Bunlar arasından darbe kalkışması sonrasında ihraç edilenlerin sayısı bin 210 kişi. Oransal olarak ifade edersek, 23 yıllık bir süreç içinde göreve başlayan yargı mensupları arasında FETÖ bağlantısı olduğu iddiasıyla ihraç edilenlerin oranı yaklaşık yüzde 16.

    Şimdi bir de AKP’nin iktidar olmasından sonraki dönemlere bakalım.

    Raporda 2003-2010 yılları arası ilk AKP Dönemi olarak adlandırılmış. Bu dönemde ataması yapılan 3 bin 637 hakim-savcıdan ihraç edilenlerin sayısı bin 255 kişi. Oransal ifadeyle, toplam atamalar içinde ihraç edilenlerin payı yaklaşık yüzde 35 olan bu dönemin adalet bakanları ise Cemil Çiçek, Mehmet Ali Şahin ve Sadullah Ergin.

    Yargıdaki vesayete son verdiği demogojisi yapılan 2010 Anayasa Referandumu sonrası ile AKP’ye yönelik yolsuzluk soruşturmalarının yapıldığı 17/25 Aralık 2013 tarihleri arası ise raporda ikinci AKP Dönemi olarak incelenmiş. Bu dönemin adalet bakanları ise yine Sadullah Ergin ve Bekir Bozdağ. Bu iki bakanın döneminde ataması yapılan 2 bin 876 hakim/savcıdan bin 192 kişi ihraç listelerine girmiş. İhraçların toplam atamalar içindeki payı ise yaklaşık yüzde 42.

    AKP’nin Cemaat’le ortaklığının sona ermesinden sonraki , 2014’den 15 Temmuz 2016 darbesine kadar geçen süre ise üçüncü AKP Dönemi başlığı ile ele alınmış. Adalet Bakanı ise yine Bekir Bozdağ. AKP – Cemaat savaşının şiddetlenmesi nedeniyle bu dönemdeki yargı atamalarında Cemaat payında belli bir düşüş göze çarpıyor. Atanan 2 bin 281 Hakim-savcıdan 582’si ihraç edilmiş. Yani yaklaşık yüzde 26’sı.
    AKP’nin bu üç dönemine dair toplam sayıları kıyaslamalı olarak verirsek; 1980-2002 arasındaki 23 yılda yargıdaki Cemaat kadrolaşması yaklaşık yüzde 16’iken, AKP’nin kesintisiz olarak hükümet olduğu 2003-2016 arasındaki 14 yılda ise bu oran yüzde 35 olmuş. Bu 14 yılda ataması AKP tarafından yapılan 8 bin 794 hakim-savcıdan 3 bin 29’u ihraç edilmiş. Oransal ifadesiyle toplam atamalar içinde FETÖ bağlantısı nedeniyle ihraç edilen yargı mensubu yüzde 35 olmuş.

    AKP hükümetinin kendisini suçtan muaf tutmak için sığ bir kurnazlık örneğiyle, FETÖ adına yürütülen soruşturmalarda milat olarak kabul ettiği 17/25 Aralık 2013 sonrasındaki döneme ilişkin ihraç oranları bile 1980-2002 arasındaki dönem ortalamasının üzerindedir. Geçen haftaya kadar Adalet Bakanı olan Bekir Bozdağ’a ayrıca bir parantez açarak bu konuya nokta koyalım.

    Bekir Bozdağ, AKP hükümetinin 14 yıllık iktidarında Adalet Bakanı olarak görev yapan 4 isimden biri. 24 Mart 2011’de Meclis’te yaptığı konuşmada Fethullah Gülen’den “Bu ülkenin yetiştirdiği değerli bir kıymet, bilge bir insandır. Herşeyi açıktır” diye bahseden Bozdağ, 9 Haziran 2012’de de “Muhterem Hoca Efendiye Antalya’dan selamlarımı iletiyorum” mesajını kişisel twitter hesabından paylaşan kişidir. 15 Şubat 2012’de de CNNTURK televizyon kanalında katıldığı bir programda, “Yargıda  cemaat örgütlenmesi var mı?” sorusunu “böyle bir şey mümkün olmaz” diyerek yanıtlayan da Bekir Bozdağ’dır. Cemaat ile aralarındaki savaşın başlangıç zamanlarında, 15 Ağustos 2013’te, “Cemaat’le AKP arasında bir fitne ateşi yakmayı başaramayacaklardır” şeklindeki twitter mesajının sahibi de Bekir Bozdağ’dır.

    Yargıda Cemaat’in örgütlenmesi olduğuna yönelik iddialara “mümkün değil” yanıtını vermiş olan Bekir Bozdağ’ın 2013’ten günümüze kadar uzanan bir Adalet Bakanlığı serüveni var. Bu 4 yılda 15 Temmuz darbesine gelene kadar Bozdağ, toplam 3 bin 614 hakim-savcı ataması yapmış. Yani AKP’nin 14 yıllık iktidarında gerçekleştirilen toplam 8 bin 794 atamanın yüzde 41’ini Bakan Bozdağ 4 yılda yapmış.  Yargıda Cemaat örgütlenmesini mümkün görmeyen Bozdağ’ın atamasını yaptığı hakim-savcılardan bin 228’i, yani yaklaşık yüzde 34’ü FETÖ’cü oldukları iddiasıyla ihraç edilmiş. Bu sayı ve oranların bize söylediği şudur:

    Bekir Bozdağ, yargının Cemaat’e teslim edilmesinin baş sorumlularından birisidir.

    Ancak bizler FETÖ’cü suçlamasıyla hapsedilmişken, Bekir Bozdağ görevinin değiştirilesine karar verildiği geçen haftaya kadar Adalet Bakanı sıfatıyla Hakim-Savcılar Kurulu’nun başındaki kişi olarak, kendisi tarafından ataması yapılan yargı mensuplarının teşkilattan ihraçlarını yönetiyordu.

    15 Temmuz darbesini saatler önce haber aldığı halde kanlı kalkışmayı engelle(ye)meyen Hakan Fidan’ın müsteşarı olduğu Milli İstihbarat Teşkilatı’nda (MİT) durum ne imiş ona da bakalım.

    Meclis 15 Temmuz Darbesini Araştırma Komisyonu’na ifade veren isimlerden birisi de bir önceki MİT Müsteşarı olan Emre Taner’di.

    İfadesinde, görev yaptığı 2005-2010 yılları arasındaki dönemi  kast ederek şunları söyledi emekli Müsteşar Taner:

    “Benim çalıştığım dönemde MİT’e FETÖ’nün sızması sıfıra yakındır. İstemezseniz almazsınız. İyi incelersiniz almazsınız. Ondan sonrasını bilemem. Daha sonraki yönetim cevaplayacaktır. Şimdi, ‘70-80 kişi MİT’ten FETÖ bağlantılı diye ayrıldı’ dendiği zaman dahi yadırgamamak mümkün değildir. Geçmiş döneme ait değildir. Belki 2,3,5 kişi olabilir. Ona bir itirazımız yok. Ama son dönemde bu girmelerin daha rahat ve net olduğuna dair bir izlenim vardır. Bunu rahatlıkla söyleyebilirim. MİT, devlet kurumları içerisinde FETÖ anlamında ve diğer yıkıcı örgütler anlamında en temiz kalmış örgüttür.”

    Cemaat’in MİT’e sızmaları konusunda açık bir biçimde Hakan Fidan’ı suçlayan eski müsteşar Taner’in, MİT’in FETÖ bağlamında “en temiz kalmış örgüt” olduğu düşüncesi ne kadar doğruyu yansıtıyor bakalım.

    Meclis 15 Temmuz Komisyonu’na ifade vermeye dahi gitmeyen ya da gitmesine izin verilmeyen MİT Müsteşarı Hakan Fidan, talep üzerine, MİT’teki FETÖ bağlantılı personelle ilgili bir rapor gönderdi. Cemaat kumpasıyla, Ergenekoncu olduğumuz yalanıyla tutuklanıp birlikte hapsedildiğim “eski örgüt arkadaşım” gazeteci Müyesser Yıldız, Oda TV isimli haber portalında bu raporun içeriğini anlatmış.

    MİT’in raporuna göre; 17 Aralık 2013’ten 15 Temmuz 2016’ya kadar olan 2,5 yıllık dönemde 181, darbe kalkışmasından sonraysa 377 personel hakkında işlem yapılmış. Yani, “devletin temiz kaldığı” iddia edilen kurumunda toplam 558 personelin FETÖ bağlantısı tespit edilmiş. Bunlardan 167’si kamu görevinden çıkarılmış. Sözleşme feshi ya da istifa gibi nedenlerle de 70’inin teşkilatla ilişiği kesilmiş. TSK/Emniyet personeli olan 272’sinin geçici görevlendirilmesi de sonlandırılmış. Toplamda 509 MİT personelinin teşkilatla ilişiği kesilmiş, kalan 49 personelle ilgili çeşitli işlemler sürerken, 5 kişinin de göreve iade edildiği belirtilmiş. Bahsedilen 558 personelden kaçının, Hakan Fidan’ın müsteşar olarak atandığı 2010’dan sonra MİT’te göreve başlayıp başlamadığına ilişkin bir bilgi yok. Ancak, eski müsteşar Emre Taner’in, Cemaat’in MİT’e yönelik sızmalarıyla ilgili halefi, müsteşar Hakan Fidan’ı suçladığını bir kez daha anımsatalım.

    Hakan Fidan’a yönelik suçlama ya da kuşkularını dile getiren sadece eski müsteşar da değil. Başbakan Binali Yıldırım da kuşkularını dile getirenlerden biri.

    Anlatalım…

    İhbarcı Binbaşı O.K.’nin Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başlatılan soruşturmada verdiği ifadesinde, 15 Temmuz 2016 günü saat 14:00’de MİT’e giderek darbe yapılacağını söylediğini artık hepimiz biliyoruz. Ancak MİT Müsteşarı Hakan Fidan, yapılan ihbarın darbe kalkışması olmadığını ısrarla söylemeye devam ediyor. Genel Kurmay Başkanı Hulusi Akar da, Müsteşar’ın karargaha gelerek, MİT’e bir hava operasyonu yapılarak kendisinin kaçırılmasına yönelik bir plandan bahsettiğini söyleyerek Hakan Fidan’ı doğrulayan bir ifade vermişti. Orgeneral Akar, her ne kadar “Daha büyük bir planın parçası olduğunu değerlendirdik” dese de, MİT’e ihbar yapılmasından yaklaşık 7 saat sonra tanklar sokağa indi. Savaş jetleri Meclis’i bombaladı. Her ne kadar başarısız kılınmış olsa da 250 kişi darbecilerce katledildi. Çünkü, savaş helikopterleriyle MİT’e askeri operasyon düzenlenip Müsteşar Hakan Fidan’ın kaçırılmak istendiği planın, bir darbe kalkışmasının parçası olduğunu anlamamışlar.

    Ya da bizi inandırmak istedikleri bu.

    Şimdi biz bunları, kuşkularımızı söyleyip, yazdığımız için hapisteyiz. Ama böyle bir planı, bir darbe kalkışmasının parçası olduğunu anlayabilecek kapasitede olmadıklarını itiraf edenler, orduyu ve MİT’i yönetmeye devam ediyor.

    Darbe kalkışması başladıktan sonra birkaç saat süreyle, Hakan Fidan’a kimsenin ulaşamadığını biliyoruz. Üstelik, Müsteşar Fidan’ın ne Başbakan Binali Yıldırım’ı ne de kendisine “Sır Küpüm” diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı darbe ihtimaline karşı neden bilgilendirmediği de sırrını koruyor.

    2 Ağustos 2016 gecesi, CNNTürk ve Kanal-D televizyon kanallarının ortak yayınına konuk olan Başbakan Binali Yıldırım, “MİT Müsteşarına bana neden haber vermediğini sordum. ‘Başbakanın, Cumhurbaşkanının haberi yok. Nasıl olur? dedim.’ Genelkurmay Başkanına söylemeniz doğal ama Başbakana da söylemeniz gerekirdi’ dedim. Cevap veremedi” demişti. Yani Başbakan da darbe kalkışmasında MİT’in sadece istihbarat zaafiyeti yaşamadığının altını çiziyordu.

    Başbakan da Yıldırım, kalkışmadan 1 yıl sonra, kendisiyle yapılan söyleşide kuşkularımızı arttıran bir bilgiyi satır aralarına sıkıştırıyordu. Hürriyet gazetesinin “15 Temmuz Yıldönümü” ekinde Fikret Bila’nın Başbakan Yıldırım’la yapılmış bir söyleşisi yayımlandı. Söyleşide Yıldırım, Ankara ve İstanbul emniyetiyle yapmış olduğu görüşmeler sonunda 15 Temmuz’da bir darbe kalkışmasıyla karşı karşıya oldukları kanaatine ulaştığını anlatıyor. MİT Müsteşarı Fidan’la kalkışma başladıktan 2 saat sonra 22.30 – 23.00 arasında iletişim kurabildiğini belirten Yıldırım şöyle devam ediyor:
    “Bilgiler bize intikal etmedi, ne bana ne de Cumhurbaşkanına. Müsteşar da (Hakan Fidan) o anda söylemedi. O anda darbeyle ilgili de bir şey söylemedi. Ben kendisine sordum, ‘Darbe oluyor, ne yapıyorsun?’ dedim. ‘Yok’ dedi. ‘Bir şey yok, normal. Biz çalışıyoruz’ dedi bana. Oradaki iş farklı bir şey”

    MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın Başbakan Yıldırım’a “Bir şey yok, Normal” dediği saatlerde neler olmuş ya da neler oluyormuş bir anımsayalım.

    Saat 21:00: Darbeciler Genelkurmay Karargahını ele geçirerek komutanları esir almışlar. Kendilerine direnenlerle de çatışmaya başladıkları için silah sesleri duyulmaya başlamış.

    Saat 22:00: Genelkurmay karargahında silah sesleri duyuldu ve helikopter dışarıda bulunanların üzerine ateş açtı.

    Saat 22:05: Genelkurmay başkanının uçuş yasağı emrine rağmen, Ankara’da savaş jetleri ses duvarını aşarak uçuş yapmaya başlamışlar.

    Saat 22:28: İstanbul’da tanklar, Boğaz Köprülerini kapatmış.

    Saat 22:35: İstanbul Atatürk ve Sabiha Gökçen Havalimanları darbeciler tarafından işgal edilmiş.

    Tüm bu gelişmeler ilk önce sosyal medyadan, kısa süre sonra da ulusal yayın yapan televizyon kanalları tarafından duyurulmaya başlanmış. Başbakan Yıldırım’ın, Müsteşar Fidan’la konuştuğunu söylediği saatlerden kısa bir süre sonra da, 23:00’de MİT’in Ankara Yenimahalle’de bulunan genel merkezine savaş helikopterleriyle saldırı düzenlendiğini de belirtelim. Ama Hakan Fidan’ın, Başbakana söylediğine göre ise “bir şey yok, normal”

    Başbakanın da dediği gibi “Oradaki iş farklı bir şey” gerçekten de. Ve o farklı şeyin ne olduğu sorusunun yanıtını aramaya devam edeceğiz. Çünkü, canlarını ortaya koyarak bir darbeyi engellemeye çalışanların yaslı aileleri başta olmak üzere herkesin gerçekleri bilmeye hakkı var.

    Gülen Cemaati’nin devlet içindeki kalelerinden biri de, kuşku yok ki polis teşkilatı. Cemaat mensubu polislerin Ergenekon, Balyoz, Devrimci Karargah, KCK, Şike, Oda TV ve benzer bir çok kumpas soruşturma ve davalarındaki ortaya çıkan rolleri bu iddiamızın tek başına kanıtı.

    15 Temmuz sonrasında 13 binden fazla polis FETÖ bağlantısı iddiasıyla meslekten atıldı. Büyük çoğunluğu tutuklandı. Ancak, Emniyet Teşkilatı’ndaki cemaat mensubu polis sayısının, bu rakamın çok daha üzerinde olduğunu belirtmek gerek.

    Cemaat’in Polis teşkilatındaki örgütlenmesi 1980’li yılların başına kadar uzanıyor. Dolayısıyla bundan sadece AKP iktidarı sorumlu değil. Ancak AKP iktidarı döneminde ortaya çıkan, polis adaylarının girdiği sınavlarda kopya çekilmesi ya da soruların sınavdan önce Cemaat’in dershanelerine sızdırılması olaylarına yönelik etkin soruşturma yapmamaları, eleştirileri kulak arkası etmeleri kendilerini tek başına sorumlu kılıyor.

    Birkaç örnekle açıklayalım:

    -26 Ağustos 2007’de yapılan ve Türkiye genelinde 71 binden fazla adayın katıldığı polislik sınavı sorularının önceden çalındığı ortaya çıktı. Konunun medyaya yansımasından sonra sınavda kopya çekildiği, Cemaat kast edilerek, soruların önceden belli gruplara verildiği iddiaları ortaya atıldı. Dönemin İçişleri Bakanı Beşir Atalay, sınav sorularının önceden bazı kişilerce bilinmesi veya sınava giren adaylara verilmesinin mümkün olmadığını iddia etti.

    -Beşir Atalay’ın iddialı açıklaması 8 ay sonra çürüdü. 13 Eylül 2009’da yapılan Polis Meslek Yüksek Okulu sınavı soruları, sınavdan birkaç gün önce Cemaat’e ait FEM Dershaneleri’ne sızdırılmış ve bazı öğrencilere yanıtlarıyla birlikte dağıtılmıştı. Konu medyaya yansıyınca 60 binden fazla adayın girdiği sınav iptal edildi.

    -Emniyet Genel Müdürlüğü’nün ara kademe amir açığını kapatmak için 5 Mart 2012’de yaptığı ve 50 binden fazla polisin katıldığı sınavda kopya çekildiği belirlendi. Kazanan adayların 68’inin akraba olduğu belirlenen sınavda Cemaat’in teşkilat içinde en güçlü olduğu personel, istihbarat ve kaçakçılık birimleri ile Başbakanlık Koruma Müdürlüğü ve Bakanlık Özel Kalem Müdürlüklerinde çalışan 485 kişinin 85-90 aralığında puan aldıkları belirlendi. 2011’de yapılan aynı sınavda da kazanan adayların tümünün hatalı olduğu mahkeme kararıyla tescillenen 19 soruya doğru yanıt verdikleri ortaya çıktı.

    1980’lerde polis okullarına girenler arasında örgütlerine eleman devşiren Cemaat, AKP iktidarı dönemindeyse önceden çaldıkları sınav sorularıyla kendi elemanlarını doğrudan Emniyet Teşkilatı’na sokuyordu. Sınavların yapıldığı dönemde şikayet konusu olan, medyada haberleştirilen bu olaylarla ilgili AKP hükümeti eleştirileri kulak arkası etmeyi tercih etti. Cemaat’in kendilerini hedaf aldığı 17/25 Aralık 2013 yolsuzluk soruşturmalarından sonraysa bu sınavlarla ilgili adli ve idari soruşturmalar açıldı.

    Darbe kalkışmasına girişip kendi halkına silah sıkan ordu ile yargı, Polis Teşkilatı ve MİT’teki durum ve AKP hükümetlerinin sorumluluğuna dair buzdağının görünen yüzünde var olanların özeti böyle.

    Şurası kesin ki, Gülen Cemaati AKP iktidarda bulunduğu 14 yıl boyunca herhangi bir engelle karşılaşmadan nihai hedefine doğru yol almaya devam etmiştir. Hatta AKP’ye dönük niyetlerini de açık eden 7 Şubat 2012’deki MİT soruşturması ve 17/25 Aralık yolsuzluk operasyonlarına rağmen caydırıcı bir engelle karşılaşmak bir yana, sistem içindeki kazanımlarını koruyup, büyütmeye devam etmiştir. Büyüyen tehlikeyi görerek AKP’yi eleştiren ve uyaranlara hükümetin verdiği yanıtların toplamını tek bir alıntıyla özetlemek mümkün. Dönemin AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin  Çelik, 20 Şubat 2012’de NTV kanalındaki mülakatında, Cemaatin devlet içindeki örgütlü gücüne yönelik eleştirilere şöyle yanıt vermişti: “Cemaat devleti ele geçirmiş, devlete sızmış diyorlar. Bunlar kargaları güldürür. Bu paranoyaları bir yana bırakalım.”

    Anımsatmadan geçmek istemediğim bir anekdot daha var. 2011 yılı Gülen Cemaati’nin gücünün doruğunda olduğu zamanlardı. AKP iktidarı mensuplarının, medyanın büyük çoğunluğunun, şimdilerde en cevval FETÖ düşmanı olduğunu kanıtlama çabasıyla herkesi tutuklayan yargı mensuplarının ezici çoğunluğu, ne Fethullah Gülen’den ne de Cemaat’inden adıyla dahi bahsedemiyorlardı. Korkuyorlardı. Şimdi Recep Tayyip Erdoğan ve AKP’ye yaptıkları gibi o dönemde de devletin kudretli gücü Cemaat’e menfaatleri gereği biat ediyorlardı. O zaman da, Cemaat kumpasıyla tutuklananlar arasındaydım. Nedeni ise bugün olduğu gibi yine bir mesleki faaliyetti. Cemaat’in polis ve yargıdaki örgütlü çetesinin, Ergenekon sürecindeki soruşturma ve davalardaki rolünü irdelemek niyetinde olan bir kitap çalışması yapıyordum. Herkesin Cemaat’ten korktuğu, biat ettiği, adını bile anamadığı o dönemde kitabımın adı “İmamın Ordusu” idi.

    Recep Tayyip Erdoğan ise dönemin başbakanıydı. Ve “Bazı kitaplar bombadan tehlikelidir” diyordu. Hapiste tutulan gazeteciler için, şimdi de sıkça yaptığı gibi o zaman da, “Gazeteci değil, Teröristler” diyordu. Elbette böyle bir beklentimiz yok ama Erdoğan kitaplarla, yazarlarıyla, gazetecilerle arasındaki ilişkiyi kriminal düzeyde tutmak yerine okuyup, dinleyip, anlamaya çalışsaydı, kuvvetle muhtemel bugün hiçbirimiz burada olmayacaktık. Dahası Erdoğan okuyan birisi olsaydı, Salvador Allende’nin Şili’nin Faşist cuntacılarına söylediği; “Tarih bizden yana ve tarihi haklılar yazar” sözünden de haberdar olacaktı.

    Evet, tarih bir kez daha bizden yana. Dolayısıyla ne Cumhuriyet Gazetesi’nden bir illegal örgüt ne de bizlerden terörist çıkaramayacaksınız.

    Buraya kadar anlattıklarımdan anlamışsınızdır. Söylediklerim savunma veya ifade değil. Aksine ithamdır. Çünkü;

    Bu siyasi operasyonun kanuni kılıfını hazırlayan metnin başında “iddianame” yazması, çöp muamelesi yapılması gereken bu utanç vesikasını hukuki kılmıyor. Tıpkı, öncesi ve sonrasıyla bu siyasi operasyonda görev ve rol üstlenen kimi kişilerin adlarının önünde hâkim – savcı yazmasının kendilerini hukukçu kılmadığı gibi.

    Bizlere yönelik bu operasyon; düşünce ve ifade hürriyetini, basın özgürlüğünü hedef alan bir pogromdan başka bir şey değildir. Ve kimi yargı mensupları da bu pogromun linççileri olma görevini üstlenmişlerdir.

    Gelişmiş demokrasilerde yargı, hukukun evrensel normlarıyla hareket eder. Adaleti sağlamakla görevli denetleyici bir güçtür. Ancak Türkiye’de yargının kimi mensupları, bizatihi adaletin mezar kazıcıları olmuşlardır. Demokrasinin denetleyici bağlarından koparılmış bir sistem inşa etme peşindeki diktatörlük heveslilerinin iktidarda olduğu bir ülkede, siyasi ve entellektüel bir sefalet içinde kıvranan yargının bu hali elbette şaşırtıcı değil.

    Hukuktan; hak, adalet, vicdan ve liyakati çıkardığınızda geriye kalan ne ise, Türkiye yargısı şu an odur. Yaşadığımız tecrübelerden yola çıkarak gayet iyi biliyoruz ki hak, adalet, hukuk, insanlık çağrıları size ulaşmıyor. Dolayısıyla, hiç bir talebim de olmayacak. Ancak, sizi bir zırh gibi kuşatan üzerlerinizdeki cüppelerin, insan hayatından ve özgürlüğünden yapılmış olduğunu söylemekle yetineceğim.

    Cumhuriyet Gazetesi’nde aradığınız örgüt, siyasi parti kılığında ülkeyi yönetiyor. Sahibinin sesi olmuş medyası da bu organize kötülük örgütünün yalanlarını gerçekmiş gibi sunuyor. Suçlarını perdeleyip, kötülüğün yaygınlaşıp sıradanlaşması görevini yerine getiriyor. Yani örgüt propagandası yapıyor.

    Çünkü en bilinen hakikat tüm çarpıklığıyla bir kez daha karşımızda duruyor: Suç dünyanın en güçlü zamkıdır.

    Siyasi iktidar, bürokrasi, yargı, talancı sermaye ve sahibinin sesi olmuş medyayı birbirine yapıştıran da bu zamktır.

    Bu kirli düzen, bu suç hanedanlığı hep sürecek zannedenler yanılıyorlar. Tarihin sayfalarını karartan tüm diktatörlüklerde olduğu gibi, kinlerinin ve hırslarının doymak bilmez açlığıyla yol almaya çalışanlar her zaman kendi sonunu hazırlar. Taşlarını kendi döşedikleri cehennemlerine vardıklarındaysa o görkemli küstahlıktan, akılları kör eden kibirden eser kalmaz.

    Kimsenin kuşkusu olmasın, tüm kişi ve kurumlarıyla organize kötülük örgütünün bu ablukası da dağıtılacak.
    Çünkü bu ülkede;
    –    Demokrasi düşmanlarına inat, kalıcı ve yaygın bir demokrasi için mücadele edenler var.
    –    Hukuku katledenlere inat, hukukun üstünlüğünü savunmaya devam edenler var.
    –    Menfaat düzenlerini sürdürmek için savaşı ve ölümü kutsayanlara inat, barışı ve yaşamı esas kılmaya çalışanlar var.
    –    Çocukları katledenlere, pedofilleri koruyanlara inat çocukların düşlerini gerçek kılmak için çabalayanlar var.
    –    Ve hakikati boğmak isteyenlere inat gazetecilik yapmaya devam edenler var.
    Gazetecilik faaliyetlerimin suç olarak gösterilmeye çalışıldığı bir operasyona karşı söyleyeceklerim bundan ibarettir. Ve hiçbir şekilde savunma değildir. Ki bunu gazeteciliğe ve mesleğimin etik değerlerine hakaret sayarım.

    Çünkü gazetecilik suç değildir.

    Gazetecilik faaliyetlerini suçlama konusu yapmak, totaliter rejimlerin ortak özelliğidir. Tecrübemle biliyorum ki mesleki faaliyetlerim nedeniyle her siyasal iktidarın ve her dönemin yargısının “kötüsü – suçlusu” olmayı başardım. Kızıma bırakacağım bu mirastan gurur duyuyorum.

    Biliyorum, bu iktidarın da, yargısının da benimle ilgili sorunları var. Çünkü gazetecilik yapmaya çalışıyorum. Bugün, Türkiye’de yaygın bir şekilde olduğu gibi siyasal iktidara, çeşitli güç odaklarına değil hakikatin gücüne sırtımı dayayarak gazetecilik yapıyorum.

    Çünkü, Türkiye gibi demokrasiyle sıkı bağlar kuramamış ve giderek daha da totaliterleşen rejimlerde gazetecilik yapmak demenin çizgiyi aşmak demektir. Ve gazetecilik hizaya gelerek yapılmaz. Hizaya gelerek yapılanın adına da gazetecilik denmez. Eğer icazetle yazıp söylersen, onursuzluğun acizliğiyle ezilirsin.

    Bu yüzden söyleyeceğim o ki, dün gazeteciydim. Bugün gazeteciyim. Yarın da gazetecilik yapmaya devam edeceğim. Yani hakikati boğmak isteyenlerle aramızdaki bu uzlaşmaz çelişki hiç bitmeyecek.

    Bu karanlık günlerde ihtiyacımız olan daha fazla hakikat kaybı değil. Her şeyden çok ve daha fazla gerçeklere ihtiyacımız var. Bu yüzden hakikate kendimden daha fazla saygı duymaya da, inkarcı biat kadrolarına dahil olmayı reddetmeye de devam edeceğim.

    Bunun için bir bedel ödemek gerektiği ortada. Ama sanmayın ki bu bizi korkutuyor. Ne ben, ne de dostları olmaktan onur duyduğum “Dışarıdaki Gazeteciler”, her kim olursanız olun hiç birinizden korkmuyoruz. Çünkü zorbaları en çok korkutanın cesaret olduğunu biliyoruz.

    Ve zorbalar da şunu bilsin ki, hiçbir zalimlik, tarihin akışını engelleyemez.

    Kahrolsun istibdat, yaşasın hürriyet!

    (HABER MERKEZİ)

  • AİHM, tutuklu gazeteci Ahmet Şık’ın başvurusuna öncelik verecek

    AİHM, tutuklu gazeteci Ahmet Şık’ın başvurusuna öncelik verecek

    Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Cumhuriyet’in tutuklu muhabiri Ahmet Şık’ın başvurusuna öncelik verecek.

    AİHM, geçen günlerde iç tüzüğünde değişikliğe giderek, basın özgürlüğü ve gazetecilerle ilgili başvuruları öncelikli olarak işleme koyacağını duyurmuştu.

    Cumhuriyet’ten Kemal Göktaş’ın haberine göre AİHM Yazı İşleri Müdürlüğü’nden Şık’ın avukatı Fikret İlkiz’e gönderilen 9 Haziran tarihli yazıda, başvurunun ‘mümkün olan en kısa sürede inceleneceği’ belirtildi.

    İlkiz’in başvurusunda, Şık’ın ‘derhal serbest bırakılmasına karar verilmesi’ istenilerek, gazetenin tutuklama gerekçesi olarak sekiz Twitter paylaşımı, dört haber ve basın özgürlüğüyle ilgili bir panelde söylediği iddia edilen bir cümlenin tutuklama gerekçesi yapıldığı hatırlatıldı.

    ŞIK’IN SERBEST BIRAKILMASI İSTENİYOR

    Ahmet Şık’a suçlama olarak yöneltilen haberlerden biri hakkında daha önce soruşturma açılarak takipsizlik kararı verildiği, diğerleri ile ilgili olarak da Basın Kanunu’ndaki dört aylık dava açma süresi geçmesine rağmen dava konusu yapıldığı ifade edilen başvuruda, “Başvurucuya bu düşünce açıklamaları ve haberler dışında bir eylem yüklenmemiştir” dendi.

    Şık’ın Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde düzenlenen ‘özgürlük ve güvenlik, ifade özgürlüğü’ haklarının ihlal edildiği anlatılan başvuruda, sözleşmenin ‘Sözleşme hükümleri ile izin verilen kısıtlamalar öngörüldükleri amaç dışında uygulanamaz’ hükmüne aykırı davranıldığı savunuldu.

    Başvuruda Şık’ın serbest bırakılması ve 20 bin avro tazminata karar verilmesi isteniliyor.

    AİHM daha önce de Ahmet Altan, Deniz Yücel, Mehmet Altan, Atilla Taş ve Murat Aksoy için aynı kararı vermişti.

    GÖZALTINDA YA DA TUTUKLU OLANLARIN BAŞVURULARI ACİL İŞLEME KONULACAK

    AİHM, iç tüzük değişikliğinden önce yaşam veya sağlıklarıyla ilgili risk söz konusu olduğunda başvuruları ‘acil’ olarak değerlendiriyordu.

    Değişiklikle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ndeki haklarla doğrudan bağlantılı olarak gözaltında ya da tutuklu olanların başvurularını ‘acil’ olarak işleme koymaya karar verildi.

  • Gazeteciler tutuklu Ahmet Şık için Tünel’de buluşacak

    Gazeteciler tutuklu Ahmet Şık için Tünel’de buluşacak

    100 gündür tutuklu bulunan Cumhuriyet gazetesi muhabiri Ahmet Şık için gazeteci arkadaşları bugün Beyoğlu Tünel’de bir yürüyüş gerçekleştirecek.

    Cumhuriyet gazetesi muhabiri Ahmet Şık’ın tutukluluğunun 100’üncü günü doluyor. Gazeteciler, tutuklu meslektaşları Ahmet Şık için bugün Beyoğlu Tünel’de bir yürüyüş gerçekleştirecek.
    “Hakikat susmaz, direniş bitmez” sloganıyla bir araya gelecek olan gazeteciler, 100 gündür tutuklu bulunan Ahmet Şık için saat 13.00’da bir araya gelerek gazetecilere özgürlük isteyecek.
  • Cezaevindeki Ahmet Şık’dan mesaj var

    Cezaevindeki Ahmet Şık’dan mesaj var

    CHP İstanbul Milletvekili Ali Şeker, tutuklu gazeteci ve yazarlar Ahmet Şık, Murat Aksoy ve Atilla Taş’ı Silivri Cezaevi’nde ziyaret etti. Şeker, Ahmet Şık’a su verilmediği iddialarıyla ilgili, “İki gün, 40 saat su verilmemiş. Bu durumu eziyet olarak nitelendirdi” dedi. Şık’ın tecritten çıkarılıp iki kişinin yanında kalmaya başladığını anlatan Şeker, “Tutuklanmasıyla ilgili iktidarı rahatsız etmenin sıkıntısını yaşadığının farkında. Dün FETÖ’den çektim, Şimdi de Recep Tayyip Erdoğan’ın organize ettiği yargı aynı şeyleri bana yapıyor. Yarın düzgün bir adalet sistemi olduğunda nasıl FETÖ’cüler bugün yargılanıyorsa yarın da Recep Tayyip Erdoğan’ın ekibi yargılanacak noktasında” dedi.

    Ali Şeker, ziyaretiyle ilgili Gökçe Fırat, Atilla Taş ve Murat Aksoy’un birlikte kaldığını Ahmet Şık’ın da Devrimci Karargah davasından yargılanan bir kişi ve Özgür Gündem gazetesinden İnan Kızılkaya ile kaldığını söyledi.

    “AÇIK AÇIK TEHDİT EDİYORLAR”

    Silivri Cezaevi’nde tutuklu bulunan Atilla Taş ve Murat Aksoy’u da ziyaret eden Şeker, “Atilla Taş, ‘Sonunda bana şarkı söyletecekler’ diyor. Açık açık tehdit ediyor. Bir şarkı söylerim o zaman görürler günlerini” diyor. Murat Aksoy ve Atilla Taş’ın 126 gün olmasına rağmen iddianamenin hazırlanmamasına tepki gösterdiğini anlatan Şeker, Taş’ın şu notunu paylaştı: “Bizler burada kendimizi unuttuk, sizler için endişe ediyoruz. Burası daha (şimdilik) daha güvenli. Savcıların ve haşmetmeaplarının keyiflerini bekliyoruz. En sonunda şarkı söyletecekler bana.”

  • ‘Ahmet Şık’tan intikam alınmaya çalışılıyor’

    ‘Ahmet Şık’tan intikam alınmaya çalışılıyor’

    Ahmet Şık’ın avukatları tarafından yapılan açıklamada, Şık’ın 5 yıl sonra sevk edildiği Silivri Cezaevi’nde, tecrit eziyetiyle karşı karşıya olduğu ve Metris Cezaevi’nde ise üç gün boyunca su verilmediği öğrenildi. Şık’ın tutuklandıktan sonra ilk kez Silivri Cezaevi’nde su içtiği belirtildi.

    Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’a “Buradan bir kez daha ilan ediyorum, Türkiye ceza ve tutukevlerinde, kötü muamele de işkence de yoktur. Bunun aksini söyleyenler, iddialarını ispat etmezlerse müfteridirler” sözlerini hatırlatan CHP’li Erdem, soru önergesinde “Cezaevindeki tecrit uygulaması, AKP-FETÖ ilişkisini kitaplaştıran gazeteci Ahmet Şık’a yönelik bir intikam girişimi midir?” diye sordu.

     ERDEM: CEZAEVLERİNDE FETÖ GELENEĞİ DEVAM EDİYOR!

    Konuya ilişkin CHP’li Erdem, “Metris ve Silivri’de Ahmet Şık’a yönelik insanlık dışı bu uygulamalar, hükûmetin FETÖ geleneğini sürdürdüğünün en açık göstergesidir. İftiralarla haksız yere tutuklanan diğer gazeteciler gibi Ahmet Şık da bizim için gazeteciliğin namusudur. Ahmet Şık herkesin korkudan sustuğu, dokunanın yandığı bir dönemde AKP-FETÖ gerçekliğini gözler önüne sermiş, gazetecilik mesleğinin onurunu sürdürmüş biridir. CHP olarak, suçsuz yere cezaevlerine atılıp susturulmaya çalışılan ve kötü muameleye maruz bırakılan tüm gazetecilerin yanında olduğumuzu bir kez daha belirtmek istiyorum.” dedi.

    CHP’li Erdem’in Bakan Bozdağ’a sunduğu önergesinde, şu sorular yer aldı:​

    *Cezaevindeki tecrit uygulaması, AKP-FETÖ ilişkisini kitaplaştıran gazeteci Ahmet Şık’a yönelik bir intikam girişimi midir?

    *Ahmet Şık’a ve cezaevindeki mahkûmlara su verilmemesinin sorumluları kimdir? Bu insanlık dışı tutumun sorumluları hakkında herhangi bir cezai işlem başlatılacak mıdır?

    *Şahsınız bir konuşmasında “Buradan bir kez daha ilan ediyorum, Türkiye ceza ve tutukevlerinde, kötü muamele de işkence de yoktur. Bunun aksini söyleyenler, iddialarını ispat etmezlerse müfteridirler” beyanında bulunmuştur. Mahkûmlara su, gazete, kitap verilmemesi bir işkence şekli midir?
    Muhalif kişileri çeşitli iftiralarla mahkûm edip cezaevlerinde işkenceyle cezalandırmak FETÖ’den öğrenilen bir strateji midir? Gazeteci olmanın cezası susuz bırakılmak mıdır?

    *Metris ve Silivri Cezaevleri’nde çalışan müdür, gardiyan ve görevliler hakkında son 1 yılda işkence şikâyeti üzerine herhangi bir soruşturma açılmış mıdır?
    2017 yılında mahkûmların su gibi temel ihtiyaçlarının bile karşılanmaması ve kötü muameleye maruz bırakılması bir utanç vesilesi midir?

    *Cezaevleri koşullarının iyileştirilmesi adına bu yıl ne tür adımlar atılacaktır? Bu yılda da insanlar sürekli işkence, kötü muamele, haksız disiplin cezaları gibi sorunlarla mı boğuşacaktır?

  • ‘Ahmet’i tutuklayanlar aklımızla dalga geçiyor’

    ‘Ahmet’i tutuklayanlar aklımızla dalga geçiyor’

    Ahmet Şık’a “tecrit uygulaması” adı altında işkence uygulandığını belirten Yarkadaş, Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’a seslendi. Yarkadaş, Ahmet Şık’a su vermeyen ve avukatlarla görüşmesini engelleyen yetkililer hakkında soruşturma başlatılmasını istedi.

    Bekir Bozdağ’ın yanıtlaması istemiyle yazılı soru önergesi veren Yarkadaş, “Bir tutuklu ya da hükümlüye su vermemek işkencedir. İşkence yapmak insanlık suçudur; işkence yapmak şerefsizliktir” dedi.

    Şık’ın kendi ifadesiyle “hakikat”in peşinde olduğu için cezalandırılmak istendiğini de belirten Yarkadaş, “Ahmet’in suçunu biliyoruz. Ahmet, hem gerçekleri yazdı hem de 15 Temmuz alçak darbe girişimine ilişkin sorular sorduğu İçin cezalandırılıyor” ifadesini kullandı.

    Sabah saatlerinde Ahmet Şık’ın annesi Fatma Şık’ın kendisini arayarak “Benim oğlum Reina katliamını yaptı da bizim mi haberimiz yok? Ona nasıl olur da su vermezler!” diyerek tepki gösterdiğini belirten Yarkadaş, “Bu insanlara bu acıları yaşatmaya hakkınız yok” dedi.

    Fatma Şık’ın ” Gerçek FETÖ’cüler ortada fink atarken benim oğlumu hiç ilgisinin olmadığı, onların yüzünden eziyet çektiği FETÖ’den tutuklamalarını sindiremiyorum” dediğini aktaran Yarkadaş, “Ahmet’i tutuklayanlar 78 milyon insanın aklıyla dalga geçiyor” ifadesini kullandı.

    Fatma Şık’ın “Benim oğlumun tek bir örgütü var; o da Hakikat…” dediğini belirten Yarkadaş, “Gerçek bu denli açık ve çıplak…” dedi.

    Şık’a su verilmemesi ve avukatlarıyla görüştürülmemesinin hak ihlali olduğunu vurgulayan Yarkadaş, “Olası bir referandum öncesi, muhaliflere gözdağı veriyorlar” ifadesini kullandı.

  • Ahmet Şık’a cezaevinde Kerbela’yı yaşattılar

    Ahmet Şık’a cezaevinde Kerbela’yı yaşattılar

    Haberleri ve Twitter paylaşımları nedeniyle bir haftadır tutuklu olan Ahmet Şık, 5 yıl sonra sevk edildiği Silivri Cezaevi’nde, tecrit eziyetiyle karşı karşıya. Şık’a, Metris Cezaevi’nde ise üç gün boyunca su verilmediği öğrenildi. Şık’ın tutuklandıktan sonra ilk kez Silivri Cezaevi’nde su içtiği belirtildi.

    İstanbul 8. Sulh Ceza Hâkimliği, 30 Aralık 2016’da, Şık hakkında “FETÖ/PDY ve PKK” propagandasını yaptığı iddiasıyla tutuklama kararı verdi. Şık tutuklandıktan sonra Metris Cezaevi’ne götürüldü. Metris’te, avukatı Can Atalay ile “ses kaydı” yapılamadığı için görüştürülmedi. Şık, 3 Ocak’ta, Oda TV soruşturması kapsamında 375 gün tutulduğu Silivri Cezaevi’ne sevk edildi.

    Silivri 9 No’lu Cezaevi’nde tutulan Şık, dün üç avukatıyla görüştü. Avukatları Ahmet Şık’ın cezaevi koşullarını anlattı: “Metris Cezaevi’nde tecritte tutulmuş. Hücrede yalnızca yatak varmış. 3 gün boyunca ‘kantin kapalı’ denilerek su verilmemiş. Tecrit uygulaması Silivri Cezaevi’nde de sürüyor. Hücresinde televizyon ve radyo yok. Gazete ve kitap verilmemiş. Ahmet’in 39 kişinin yaşamını yitirdiği Reina katliamından haberi yoktu. Gardiyanlardan patlama gibi bir şey duymuş ancak ne olduğunu anlamamış. Dışarıyı merak ediyor. ‘Neler oluyor dışarıda’ diye soruyor. İlk başta kalem ve kâğıt da verilmemiş. Cumhuriyet tutuklularıyla kalmak için dilekçe yazacağını belirttikten sonra bu ihtiyaçları giderilmiş. Hücresinde bol bol yürüyor. Morali iyi.”

  • Ahmet Şık’ın tutukluğuna itiraz reddedildi

    Ahmet Şık’ın tutukluğuna itiraz reddedildi

    Gazeteci Ahmet Şık’ın tutukluluğuna yapılan itiraz reddedildi.

    İtirazı değerlendiren İstanbul 9. Sulh Ceza Mahkemesi, itiraz konusu olan tutuklama kararında somut deliller olduğunu ileri sürdü.

    Karada, “İstanbul 8. Sulh Ceza Hakimliği’nin itiraza konu tutuklama kararında usul ve kanuna aykırı bir yön bulunmayıp, kararın yerinde olduğu sonuç ve vicdani kanaatine varılmakla, şüpheli müdafiinin yerinde görülmeyen itirazın reddine karar verilmek gerekmiştir” ifadeleri kullanıldı.

     

  • Tutuklu gazeteci Ahmet Şık Silivri’ye nakledildi

    Tutuklu gazeteci Ahmet Şık Silivri’ye nakledildi

    Tutuklu gazeteci Ahmet Şık, dün Metris Cezaevi’nden Silivri 9 No’lu Cezaevi’ne nakledildi.

    Cumhuriyet’ten Canan Coşkun’un haberine göre Şık, önce Metris Cezaevi’ne gönderilmiş, burada sesli ve görüntülü kayıt düzeneği olmadığı gerekçesiyle avukatı Can Atalay ile görüştürülmemişti.

    Haberleri ve Twitter paylaşımları gerekçe gösterilerek tutuklanan Cumhuriyet muhabiri Ahmet Şık, dün Metris Cezaevi’nden Silivri 9 No’lu Cezaevi’ne nakledildi. Şık 5 yıl önce, ‘FETÖ’ soruşturmasında hakkında yakalama kararı bulunan ve yurt dışına kaçan eski savcı Zekeriya Öz’ün yürüttüğü Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanmış ve gazeteci Nedim Şener’le birlikte 375 gün Silivri Cezaevi’nde kalmıştı.

    Sosyal Demokrat Halk Dernekleri Federasyonu yayınladığı yazılı açıklamada, Şık’ın 5 yıl önceki tutukluluğunu anımsatarak, “Her iki tutuklanmasında da aynı ülkenin, aynı yasaları uygulanıyorsa, aynı kişi hem bir örgütün propagandasını yapmaktan, hem de karşı olmaktan tutuklanıyorsa, bu ne yaman bir çelişki? Duruma, zamana ve kişilere göre uygulanan adaletin, toplumları aydınlığa götüreceğine inanmıyoruz. Ahmet Şık, hep gazetecilik yapmak için emek harcamıştır” denildi.

  • Ahmet Şık’ın annesi konuştu

    Ahmet Şık’ın annesi konuştu

    Fetullah Gülen Cemaati’nin devletteki yapılanmasını konu alan ‘İmamın Ordusu’ isimli kitap henüz yayınlanmadan Mart 2011’de Oda TV davası kapsamında tutuklanan ve 375 gün cezaevinde kalan gazeteci Ahmet Şık’ın kitabı cezaevindeyken “Dokunan Yanar” adıyla yayımlanmıştı. Aradan 5 sene geçti ve yeni bir kitap hazırlığında olduğu belirtilen Ahmet Şık, bu kez de yaptığı haberler ve yaptığı sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek ‘FETÖ, DHKP-C VE PKK’ propagandası yapmak suçlamasıyla 30 Aralık’ta tutuklandı.

    antalyakorfez.com’dan Müzeyyen Yüce’ye konuşan Şık’ın Antalya’da yaşayan annesi Fatma Şık, oğlunun çocukluğundan bu yana haksızlıklar karşısında durduğunu ifade ederek, “Ya hukuk okuyup mazlumların haklarını savunacağım, ya da gazeteci olup mazlumların, haklıların sesini duyuracağım derdi. Nitekim gazeteci oldu” dedi. Ahmet Şık’ın tutuklanmasına ilişkin açıklamalarda bulunan anne Şık, Türkiye’de muhaliflere yönelik bir korku imparatorluğu oluşturulduğunu ifade ederek, oğlunun üzerinde çalıştığı kitabı yazmasını engellemek için tutukladıklarını savundu. Şık, “5 sene öncesiyle aynı senaryo. Ahmet yine çıkıp o kitabı yazacak” diye konuştu.

    “BU ŞEKİLDE SİNDİREMEZLER”

    Fatma Şık’ın açıklamaları şöyle:

    “Oğlum her dönemde gazetecilik yaptığı için yargılanıyor. İktidarın işine gelmeyen yanlışları ortaya çıkarıp halkı bilgilendirdiği için susturulmak isteniyor. 2011 yılında tutuklandığında FETÖ’nün devlet yapılanmasını ortaya çıkaracak olan kitabı yüzünden yargılanmıştı. Şimdi ise FETÖ propagandası yaptı deniyor. Bu ne kadar inandırıcı? Benim çocuğum haksızlıklara karşı susmadı, susmayacak. Bu ülkede hukuk namına bir şey kalmadı. Siyasiler hedef gösteriyor, hâkim ve savcılar ‘emir demiri keser’ diyerek hareket ediyor. Biz acılara alıştık artık. Bu süreci 5 sene önce de yaşadık. Bizi bu şekilde sindiremezler. Adalet geç de olsa tecelli edecek. Ahmet yine özgür kalacak. Ahmet’in tek suçu muhalif olmak. Ben de muhalifim, sokaktaki çocuklar da iktidara muhalif. Ahmet’in 90 yaşındaki gözleri görmeyen babası da muhalif. Ben çocuğuma helal ekmek yedirdim. Biz işçi ve emekçi bir aileyiz. Çocuğumun hiçbir örgütle alakası yok.”

    “ANNE BENİ ‘FETÖ’ TORBASINA KOYACAKLAR”

    “Anne beni FETÖ torbasına koyacaklar, her şeye hazırlıklı olun’ dedi. Son geldiğinde bizlere tutuklanacağının sinyalini vermişti zaten; ama ben ihtimal vermemiştim. Neden olduğunu sorduğumda yeni bir kitap yazdığından ve gerçekleri ortaya çıkaracağından bahsetti. Oğlum bir kitap yazıyordu, yılbaşından sonra çıkacağını söylemişti. FETÖ torbasından geçtik Ahmet’i terör torbasına koydular. Hayatta olamaz; ailecek CHP’li bir aileyiz. Daldan inme değil kökten sürme CHP’liyiz. Atalardan kalma. FETÖ ile de bir alakamız hiç olmadı, zaten FETÖ’ye karşı olan bir duruşumuz var. 3 oğlum var, 3’ü de zalimin yanında olmadı bu güne kadar. Hep ezilenin yanında oldular. Eğer bu suçsa suçludur, ne diyebilirim.”

     

  • Gazetecilerden tutuklu gazetecilere selam

    Gazetecilerden tutuklu gazetecilere selam

    “Ben Gazeteciyim” inisiyatifinin çağrısıyla bir araya gelen 100’ü aşkın gazeteci hapisteki meslektaşlarına yeni yılda toplu fotoğraf çekerek selam gönderdi. Fotoğraf karesinde yer alan gazeteci Ahmet Şık, fotoğrafı bugün cezaevinde görecek.

    “Ben Gazeteciyim” inisiyatifinin çağrısı ile bir araya gelen 100’ü aşkın gazeteci hapisteki meslektaşlarına yeni yılda toplu fotoğraf çekerek, selam gönderdi. Kendilerine mektup ve iletişim yasağı konulan meslektaşlarını unutmayan dışarıdaki gazeteciler, hapisteki meslektaşlarına yeni yılda toplu selam gönderdi. Fotoğraf karesinde yer alan gazeteci Ahmet Şık, bugün cezaevinde kendi selamını alacak ilk kişi olacak.

  • Gazeteci Ahmet Şık tutuklandı

    Gazeteci Ahmet Şık tutuklandı

    Avukat Can Atalay, Şık’a ve avukatlarına resmi olarak gözaltı gerekçesinin açıklanmadığını söylemişti. Şık’a avukatıyla görüşme kısıtlaması da getirilmişti. Şık, gözaltına alınışını dün 07.56’da Twitter’da paylaşmıştı.

    Anadolu Ajansı, gazeteci Şık’ın attığı tweet’ler ve Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan bazı söyleşi ve haberler nedeniyle gözaltına alındığını duyurmuştu.

    AA, Şık’ın, ‘Türkiye cumhuriyetini, yargı organlarını, askeri ve emniyet teşkilatını alenen aşağılamak’ ve ‘terör örgütü propagandası yapmak’la suçlandığını yazmıştı.

    Hürriyet’ten İsmail Saymaz’ın haberine göre Şık’ın ifadesini İstanbul Basın Savcısı Fahrettin Kerim Yerli aldı. Sorulara yanıt vermeyen Şık, “Gazeteciliği böyle soruşturamazsınız. Beş yıl öncesinin aynısı tekrar ediyor” dedi.

    Tutuklama talebiyle Çağlayan Adliyesi’ne sevk edilen gazeteci Ahmet Şık tutuklandı.

    Avukat Efkan Bolaç, Şık’ın duruşma salonuna girmeden önceki son sözlerini Twitter hesabından paylaştı: “Görüşemezsek hoşçakalın, enseyi karartmayın.”

    Bolaç, tutuklama gerekçesinin ‘FETÖ, DHKP-C ve PKK propagandası’ olduğunu söylerken, CHP’li vekil Sezgin Tanrıkulu adliye önünde yaptığı açıklamada “İlk kez birinin üç ayrı örgütten tutuklandığını görüyorum” diye konuştu.

  • Ahmet Şık hakkında tutuklama talebi!

    Ahmet Şık hakkında tutuklama talebi!

    Gazeteci Ahmet Şık yazdığı haberler ve attığı tweetler nedeniyle dün gözaltına alınmıştı.

    İfadesi alınan Şık, tutuklama talebiyle mahkemeye sevk edildi.

  • Ahmet Şık adliyeye sevk edildi

    Ahmet Şık adliyeye sevk edildi

    Attığı tweetler gerekçe gösterilerek gözaltına alınan Cumhuriyet gazetesi muhabiri Ahmet Şık, adliyeye sevk edildi.

    Ahmet Şık’ın avukatlarından Tora Pekin, Şık’a yöneltilen suçlamaların belli olmadığını, TCK’nin 301. maddesinden soruşturma için izin alınması gerektiğini ve bu iznin alınıp alınmadığını sordu.

    Ayrıntılar geliyor…

  • Ahmet Şık’ın gözaltına alınması kararına itiraz edildi

    Ahmet Şık’ın gözaltına alınması kararına itiraz edildi

    Gazeteci Ahmet Şık’ın avukatları, bu sabah gözaltına alınmasıyla ilgili, savcılığa itiraz dilekçesi verdi.

    İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca başlatılan soruşturma kapsamında bu sabah evine giden polislerce gözaltına alınan gazeteci Şık’a ve avukatlarına önce İstanbul Emniyet Müdürlüğünden, ifade vermek üzere savcılığa sevk edileceği belirtilmişti.

    Ancak avukat Can Atalay bianet’e verdiği bilgide, Emniyet Müdürlüğü’nde bir süre bekletildikten sonra kendilerine, savcılığın verdiği görüş kısıtlaması ve soruşturmada kısıtlılık kararının gösterildiğini, kararın da kendilerine verilmediğini belirtti.

    Şık, beş gün boyunca avukatlarıyla görüşemeyecek.

    İtiraz dilekçesinde, soruşturmanın üç gün önce başlatıldığı, üç gün içinde evrak işlemlerinin yapılmasının mümkün olduğu, bu sebeple gözaltı kararının, gözaltına alındıktan sonra emniyette tutulmasının ve avukatları ile görüştürülmemesinin hiçbir yasal dayanağı olmadığı belirtildi.

    AVUKATLARA VE ŞIK’A BİLGİ VERİLMEDİ

    Şık şu anda halen İstanbul Emniyet Müdürlüğünde gözaltında, ne zaman savcılığa ifade vermek üzere götürüleceği bilinmiyor.

    Avukat Atalay ayrıca, Şık’a yöneltilen suçlamayla ilgili de kendilerine hiçbir bilgi verilmediğini söyledi.

    Avukatlarına ve Şık’a neden gözaltına alındığı açıklanmazken, Anadolu Ajansı (AA), Şık’a yöneltildiği iddia edilen suçlamaları haberleştirdi.

    Gözaltı kararında da, bazı tweet’leri ve Cumhuriyet Gazetesi’nin internet sayfasında yayınlanan haberleri nedeniyle Terörle Mücadele Kanunu’nun 7/2. maddesindeki “terör örgütünün propagandasını yapmak” ve 301. maddedeki “hükümet ve yargı organlarını aşağılama suçundan” hakkında soruşturma başlatıldığı belirtiliyor.

    Şık’ın avukatlarının İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmek üzere İstanbul Sulh Ceza Hakimliği’ne sunduğu itiraz dilekçesinde, Şık’ın derhal serbest bırakılması talep edildi.

    Savcılığın gözaltı kararıyla Şık’ın masumiyet karinesinin ihlal edildiği vurgulanarak, hem ev hem de iş adresinin bilindiğini, polisin baskınına gerek olmadığı ifade edildi.

    Cumhuriyet gazetesi, soruşturmayı, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Basın Suçları Bürosu savcılarından Fahrettin Kemal Yerli’nin yürüttüğünü yazdı.

    Yerli’ye iletilen itiraz dilekçesinde, “Şık’ın toplum tarafından tanınan ve saygınlığı olan bir kişi olduğuna” dikkat çekilerek, savcılık tarafından davet edilmesi durumunda, tereddütsüz bu çağrıya uyacağına vurgu yapıldı.

    Şık’ın hakkında devam etmekte olan soruşturma ve kovuşturmalarda çağrılara uyduğu, hatta sorgusu tamamlandıktan sonra da duruşmalarını takip ettiğinin altı çizilerek, “Tebligat yapılmaksızın sabahın erken saatlerinde evinde yakalanarak gözaltına alınması hukuka aykırıdır” dendi.

    Dilekçede Şık’ın birçok temel hakkının ihlal edilme ihtimalinin varlığına işaret edildi.

    Emniyet müdürlüğünde Şık ile görüşmek isteyen avukatlarının “işlemlerin devam ettiği” bahanesi ile görüştürülmediği anlatıldı.

    Uzun gözaltı süreleri ve avukat görüşünün engellenmesi gibi keyfiliklerin işkence ve kötü muamelenin önünü açtığı bilinen bir gerçek olduğu vurgulandı.

    Tüm bu hukuksuzluk ve keyfiliklerin önüne geçebilmek için evrak tanzimi gibi işlemler beklenmeksizin Şık’ın adliyeye getirilmesinin gerektiği, duruşmada özgürlüğünden mahrum bırakılmasının hukuki olup olmadığının değerlendirilmesinin şart olduğu ifade edildi.

  • Gazeteci Ahmet Şık gözaltına alındı

    Gazeteci Ahmet Şık gözaltına alındı

    Gazeteci Ahmet Şık, Twitter hesabından gözaltına alındığını duyurdu.

    Şık, saat 07.50 sularında polis ekipleri tarafından attığı bir tweet nedeniyle sorgulanmak üzere savcılığa götürüleceğini yazdı.

    Ahmet Şık’a yapılan suçlamalar belli oldu.

    AA, Şık’a yapılan suçlamanın “Türkiye Cumhuriyetini, yargı organlarını, askeri ve emniyet teşkilatını alenen aşağılamak” ve ”terör örgütü propagandasını yapmak”  olduğunu ileri sürdü.

    Ajansın servis ettiği haberde, Ahmet Şık’ın “suç” olduğu ileri sürülen Tweetleri ve haberleri de yer aldı:

    “Suikastçinin Nusra’cı değil FETÖ’cü olduğunu kanıtlama gayretindeki iktidar ve yancıları katilin polis olduğu gerçeğini ne yapacaksınız?, ‘Katil devlettir deyince bozuluyorsunuz’, ‘İktidar nezdinde savaş gerektirecek durumun adı artık belli. O da rejim değişikliğine konulacak son noktadır’, ‘Savaş, PKK ile ülkenin belirli bir bölgesinde arada kesintiler olsa da 1984’ten bu yana var’, ‘Cizre’de evlerin bodrumlarında yakılanlarla İstanbul’da bombayla parçalananları kıyaslayacağına ikisine de itiraz et’, ‘Sırrı Süreyya Önder’e isnat edilen fiil suçsa, sarayda oturandan başlayarak daha bir dolu sanık olması gerekmez mi’, ‘Tahir Elçi’yi tutuklamak yerine katletmeyi tercih ettiler, katil sürüsü bir mafyasınız’, ‘ABD ve AB’nin cihatçı teröre karşı müttefikimiz dedikleri PYD’nin terör örgütü olduğunu kanıtlamaya çalışanlar olağan şüpheli olmaz mı?”

    Şık’ın Cumhuriyet gazetesinin internet sayfasında yer alan 14 Mart 2015 tarihli ”Ya Apo Kandil’e ya biz İmralı’ya” başlıklı Cemil Bayık ile yaptığı röportaj, 8 Temmuz 2015 tarihli ”Bizimki gazetecilik sizinki ihanet” başlıklı yazı, 9 Temmuz 2015 tarihli ”MİT tırları savcısı; MİT, Reyhanlı’ya göz yumdu onlara bilgi vermesek engellerdik” başlıklı yazı ve 13 Şubat 2015 tarihli ”Tırdaki sır aydınlandı” başlıklı yazıları ile 23-26 Eylül 2014 yılında Avrupa Parlamentosu ortaklığıyla Heybeliada’da düzenlenen basın özgürlüğü çalıştayında ”PKK için çalışanlar da gazetecidir” açıklamalarıyla ”Terör örgütü propagandası yapma” ve ”Türkiye Cumhuriyetini, yargı organlarını, askeri ve emniyet teşkilatını alenen aşağılama” suçlarını işlediği iddia edildi.

  • Oda TV davasında tüm sanıklara beraat talebi

    Oda TV davasında tüm sanıklara beraat talebi

    Gazeteciler Nedim Şener, Ahmet Şık, Soner Yalçın ile Yalçın Küçük ve eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı’nın da aralarında bulunduğu 13 sanıklı Oda TV Davası’nda savcı, mütalaasını açıkladı. Savcı, tüm sanıkların, somut ve yeterli delil olmadığı gerekçesiyle beraatini talep etti. Ancak Ahmet Şık ve Yalçın Küçük, savunma hazırlamak için süre talebinde bulununca duruşma ertelendi.

    İstanbul 18. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 8. celsesi görülen duruşmaya, tutuksuz yargılanan Hanefi Avcı, Ahmet Şık, Yalçın Küçük, Barış Pehlivan, Barış Terkoğlu, Nedim Şener, Muhammet Sait Çakır, Şükrü Doğan Yurdakul ve Coşkun Musluk katıldı. Diğer sanıklar Soner Yalçın, İklim Kaleli, Mümtaz İdil ve Müesser Yıldız Uğur ise duruşmaya katılmadı.

    ‘SOMUT DELİLLER ORTAYA KONULAMADI’

    13 sanıklı Oda TV Davasında mütalaasını açıklayan savcı, sanık Soner Yalçın’ın yöneticiliğini yaptığı Oda TV internet sitesi hakkında yapılan ihbar ve duyumlar değerlendirilerek yürütülen soruşturmada 14 Şubat 2011’de gözaltı ve arama işlemi yapıldığını hatırlattı. Mütalaada, “sanıklardan Yalçın Küçük’ün örgüt lideri olarak tanımlandığı, Soner Yalçın’ın Küçük’ten aldığı talimatlarla diğer sanıkları örgütlediğinin iddia edildiği, sanıkların Ergenekon Terör Örgütü üyesi olmak, kaos ortamı oluşturmak, halkı kin ve düşmanlığa tahrik, gizli bilgileri temin ve yayınlama, adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs, özel hayatın gizliliği yönünden ve kişisel verileri hukuka aykırı olarak kaydetme suçlarından cezalandırılmalarının talep edildiği” kaydedildi.

    “Mütalaada suçlama konusu yapılan yazı ve yorumların gazetecilik faaliyeti sınırını aşıp suç örgütü faaliyetine ulaştığına” dair somut deliller ortaya konulamadığı vurgulandı. Savcı şu gerekçelerle sanıkların beraatini talep etti: “Suçlamaya dayanak gösterilen dokümanların bir kısmının virüs yoluyla Oda TV bilgisayarının göndermiş olabileceğine ilişkin bilirkişi raporu bulunması, dokümanların sanıklar tarafından yazıldığı ya da Oda TV bilgisayarında açılıp okunduğuna dair somut bir kanıt bulunmadığının belirtilmesi, yazı ve yorumların ise mesleki açıdan siyasi duruşa göre eleştiri ve övgü konusu olabileceği ancak somut suç olgusunun tespit edilemediği, sanıkların üyesi oldukları iddia edilen Ergenekon Terör Örgütü’nün varlığı konusunda somut bir tespit yapılamadığı ve Ergenekon davasının Yargıtay’da bozulduğu, Yargıtay 16. Ceza Dairesi kararında Ergenekon isimli terör örgütünün varlığına ilişkin somut ve yeterli deliller bulunamadığının anlaşıldığı.

    “HAKSIZLIKLARIN TESPİT EDİLMESİ İÇİN UZUN SÜRE TALEP EDİYORUM”

    Mütalaaya karşı söz alan sanık Ahmet Şık, “Bu davayla ilgili olarak yaşadığımız olaylar ve yargılama süreciyle ilgili olarak basit bir hükümle bu işin kapatılmasını istemiyorum. Benim savunmamı üstlenen iki avukatım başka bir suçlama ve komplodan dolayı diğer sekiz gazeteci (Cumhuriyet soruşturması kapsamında) arkadaşımızla birlikte cezaevinde tutuklu bulunmaktadır. Ben tüm bu hususların açık bir şekilde ortaya konulması için süre istiyorum” dedi.

    Sanık Yalçın Küçük de “Hakkımızdaki iddianameyi polis çırakları hazırlamıştır. Bu çıraklar şu anda cezaevindedir. İlk yargılamaları yapan hakim ve savcılardan kimisi kaçak, kimisi cezaevindedir. Bu suçlamalarda benim ismim geçmektedir. Oda TV’nin sahibi ben değilim. Sahibi Soner Yalçın benden önce tahliye edilmiştir. Tazminat davası açacağım. Tüm bu süreçler boyunca yapılan haksızlıklar, hukuka aykırılıkların tespit edilmesi için uzun süre talep ediyorum” diye konuştu.

    DURUŞMA 15 ŞUBAT’A ERTELENDİ

    Mahkeme heyeti, sanıkların savunma haklarının kısıtlanmaması bakımından son savunmalarını yapmaları için süre verilmesine karar verdi. Duruşma 15 Şubat’a ertelendi.