Etiket: AİHM

  • Eren Aysan 33 yılı anlattı: Adalet dehlizinde kaybolup duruyoruz-VİDEO

    Eren Aysan 33 yılı anlattı: Adalet dehlizinde kaybolup duruyoruz-VİDEO

    PİRHA- Sivas Katliamı’nda yaşamını yitiren şair Behçet Aysan’ın kızı Eren Aysan, katliamın 33. yılında PİRHA’ya konuştu. Sivas Madımak Katliamı davasındaki zamanaşımına dikkat çeken Aysan, “Biz her defasında adalet dehlizinde kaybolup duruyoruz. Adaletin tesis edilemediği, hakkın yerini bulamadığı bir yapı çok net bir biçimde karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla toplumsal yapı ne yazık ki derin bir unutuşa kapılıyor. Bizlerde buna karşı unutturmama çabası, mücadelesi yürütüyoruz” dedi.

    2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas’ta düzenlenen Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında Madımak Oteli’nin yakılması sonucu çoğunluğu Alevi 33 aydın ve sanatçı ile 2 otel çalışanı yaşamını yitirdi.  Katliamda babası şair Behçet Aysan’u kaybeden Eren Aysan, katliamın 33. yılında dava sürecini, yaşanan ihmalleri ve adalet mücadelesini ajansımıza anlattı.

    “İSİNDEN KURTULAMADIĞIMIZ BİR YANGIN…”

    Pirha: Sivas Madımak Katliamı’nın üzerinden 33 yıl geçti. Bu 33 yılı nasıl geçirdiniz?

    Eren Aysan: Benim 33 yılı geçirmem tabii ki toplumdan bağımsız değil. Çünkü hepimiz bu toplumda yaşayan her ne kadar bireyler olsak da bu ülkenin canıyla, kanıyla, toprağıyla hayatımızı sürdürmekle bir anlamda mükellefiz.

    Sivas Katliamı’ndan sonra bu ülke çok sayıda katliama ve siyasi cinayete tanıklık etti. Gazi Katliamı’nda gördük işte efendime söyleyeyim Ahmet Taner Kışlalı cinayetini de gördük. İşte Hrant Dink’i de gördük. Tahir Elçi’yi de gördük. Gezi’de katledilen çocukları da gördük. Ancak tabii burada ders alınamamasının acısını biz kişisel olarak daha ağır bir biçimde yaşadık. Çünkü bu topluma karşı sanki bu katliam sonrasında babalarımızın neden öldürüldüğünü anlatmak gibi bir boynumuzun borcu vardı. Bunu anlatmakta çok da başarılı olamadığımız da düşünüyorum. Ama burada şöyle bir şey var. Bu sadece bizim başarısızlığımız değil. Bu siyasal olarak da bu ülkede aynı zamanda bir bellek aktarımının olmayışına ve siyasal yapının o bellek aktarımına izin vermeyişine de yol açıyor.

    Kabaca özetlersem hani bir Orta Çağ karanlığının, topluma sunduğu ve hala isinden kurtulamadığımız bir yangın ve o katliam ve linç vahşetinde sadece babamı yitirmek, onu toprağa gömmek değil, aynı zamanda bu ülkede umudu, direnci, sevinci de bir anlamda daha sonraki acılarla bütünleşerek toprağa gömülmüş olduk.

    “ANILARI AYAKTA TUTMAK GİBİ BİR GÖREVİMİZ VAR”

    Babanız Behçet Aysan’ın düşünsel ve duygusal aktarımı sizde nasıl bir hafıza oluşturdu? Ve bunu toplumla buluştururken ne hissediyorsunuz?

    Eren Aysan: Tabii şöyle bir şey var. Yani babam Behçet Aysan yaşasaydı belki sayısız şiire imza atacak. İşte istediği romanı belki kaleme alacaktı. Bir yandan da hekimlik mesleğini sürdürecekti. Yani bilim insanı görevini de yürütecekti. Bir insanın kaybı şüphesiz yani ölümün böyle katı gerçek gerçekliği içerisinde düşününce çaresizlikle bütünleşebileceğimiz bir sarmalda aslında kaybolabiliriz. Ölüm imgesi söz konusu olunca toprağın altına giden yalnızca bir beden değil. Onun biriktirdiği değerler yani toprak altına gömdüğümüz kişinin biriktirdiği değerler bilgi ve yaratıcılığı da toprak altına gidiyor. Dolayısıyla burada babamla ilgili söz söyleyecek olursam hani 44 yaşın çok genç bugün bakıldığında ve ben babamdan büyüğüm. Bir yaşam hakkı ihlali sonucunda ben geçen 33 yıl boyunca onun yapacaklarının yarım kalmasının hüznünü çok da kolay atlatamadım. Ama bu kadar zaman 33 yıl boyunca ister istemez her yıl yasımla bütünleşen bir göreve dönüştü; yazmak ve anlatmak.

    Geniş kitlelere ne kadar ulaşabildim o tabii ayrı bir tartışma konusu. Evet bir toplumsal aktarım belki değil ama ailesel bir aktarımın olduğu muhakkak. Ancak şöyle söyleyeyim. İlk defa yazının derdime derman olmadığı bir dönemin içinden akıyorum. Oktay Akbal abimiz söylemişti ‘önce ekmekler bozuldu’ diye. Bir kitabının da adıydı. Galiba önce ekmekler bozuldu ve hani biz de bu süreç içerisinde çok şey yaşadık, çok şey gördük. Tökezleyen, sararan, herşeyi bir anlamda kabul etmek mecburiyetinde kaldık ve hepimiz gibi ben de bir sürü şeye tanık bırakıldım.

    Ayakta tutmak, diri tutmak, canlı tutmak, aslında, şairlerin, sanatçıların, görevleri arasında yer alıyor ama bu coğrafyanın ne yazık ki yitirdikleri var.

    “ADALET DEHLİZİNDE KAYBOLUP DURUYORUZ”

    Bir taraftan kişisel bir hikaye var. 11 yaşında bir babayı kaybetmek ayrı bir hikaye. Onun o bıraktığı mirası devam ettirmek ayrı bir zorluk, sizin için ayrı bir yük. Bir de adalet mücadelesi var. O çocukluk aklınızla ve geçen zaman dilimi içerisinde adalet kavramı deyince aklınıza ne geliyor? Hem kişisel hikayenizde hem de işte Madımak’ta katledilen canların hikayesinde nerede duruyor?

    Aslında bunu biraz böyle sadece kendi kişisel hikayemden değil biraz daha geniş bir pencereden bakmak sanıyorum daha yerinde olur. Çünkü Türkiye’deki siyasi cinayetlerin hepsi birbirine çok benziyor. Yani Darioa Fo’nun bir oyunu gibi hepimizin hikayesi aynı. Ve biz her defasında adalet dehlizinde kaybolup duruyoruz. Yani bir sarmalın içerisine sokuluyoruz. Ve oradan bir türlü çıkamıyoruz duygusunu fazlasıyla yaşıyorum.

    Sadece Sivas katliamı davasında değil. Aynı zamanda süreç içerisinde gittiğim başkaca mahkeme salonlarında da onların tanıklığını da sürdürüyorum.

    Bir dayanışma noktasında da ilerliyorum. Çünkü ister istemez aynı acıları yaşayan insanlar bir süre sonra omuz omuza verebilecek bir toplumsal noktada, toplumsal direnç içerisinde oluyorlar. Şimdi burada aslında çok önemli bir şey var. O da şu; İki kilit sözcüğe takılıyoruz: adalet, cezasızlık.

    Cezasızlık biliyorsunuz sadece siyasi cinayetlerde değil, toplumun her alanında yaşamımızda temel bir sorun. Çünkü cezanın aslında hak ettiği bir biçimde uygulanmadığı noktada yeniden yani bir suçun işlenmesine kapı aralıyorsunuz. Aslında burada hani yaşam hakkı ihlali ile ilgili de çok önemli bir sorun karşımıza çıkıyor. Çünkü yeniden siyasi cinayetlerin işlenmesine kapı aralanacak bir zemin, bir yapı yaratılmış oluyor.

    Mehmet Ağar’la hatırlarsanız Güldal Mumcu’nun bir konuşması vardı; İşte çekin o tuğlayı. Tuğlayı çekersem duvar yıkılır. O cezasızlık yapısı bizim de Sivas Katliamı davasının da temel sözcüklerinden biri haline dönüşmüş durumda. İkincisi de zaman aşımı. Yani sadece Sivas Katliamında değil, Türkiye’de pek çok siyasi cinayet zaman aşımı sözcüğüne takılıp kalıyor. Hukuki bir kavram, teknik bir kavram ama ona tabi takılıp kalıyor ve o bir yerden sonra davayı düze çıkartmanın yoluna dönüşüyor.

    “ACILAR DENİZİ İÇERİSİNDE KUŞATILIP DURUYORUZ”

    Nasıl?

    Örneğin Türkiye’de sendikal hareketin öncü isimlerinden 70’li yıllarda öldürülen Kemal Türkler davası nasıl zaman aşımına uğradıysa, nasıl Abdi İpekçi davası zaman aşımına uğradıysa, nasıl Sivas Katliamı davası zaman aşımına uğradıysa, nasıl önümüzde çok yakın bir süreç içerisinde Hrant Dink davası zaman aşımına uğrayacaksa, aslında adaletin tesis edilemediği, hakkın yerini bulamadığı bir yapı çok net bir biçimde karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla hani adalet mücadelesi bir anlamda sadece kendi davalarımız üzerinde değil de bu iki sözcük üzerinde pek çok siyasi cinayetin davasına omuz vermek üstüne kurulu bir ortak paydaya dönüşme edimi içerisine giriyor.

    Siyasi cinayetlerle ilgili olarak bellek aktarımının olmayışı hikayesi de var. Genç kuşaklar bu yaşananları bilmiyorlar. Dolayısıyla o aktarımı sağlanabilmiş değil. Sadece 70’li yıllar değil 90’lı yıllar cinayetleri için de aynı şeyi söyleyebiliriz pekala.

    Dünya değişince dünya düzeni içerisinde devletler kendi üstünden kendi kirli olanı atmak için bir anlamda uğraşırlar. Yani işte İtalya’da yapılan ‘temiz eller operasyonu’ vardı ya onun gibi. Bizde bu sağlanamadığı için sürekli olarak birbirini tekrar eden bir acılar denizi içerisinde kuşatılıp duruyoruz. Dolayısıyla toplumsal yapı ne yazık ki derin bir unutuşa kapılıyor. Tabii bunu yapabilecek ve bu mücadeleyi ayrıntılı bir biçimde koruyabilecek yapı ise o toplumsallığı çok derinlikli sağlayabilecek devletin kendi iç organlarıdır. Ama ne kadar yapılmak isteniyor işte görüyoruz.

    “DEVLET SORUMLULUĞUNU YERİNE GETİRMELİ”

    Katliam gerçekliğinde zaman aşımı hukuksal anlamda mümkün değil. Aynı zamanda toplumun kendisi açısından da mümkün değil. Toplumsal adaletin sağlanması açısından toplumla kurulması gereken ilişki nedir? Yani devlet mahkemelerde bunu susturmak, kapatmak istiyor. Ama bir de Sivas sokakları var. Oraya getirilenler var ve bir bütün bu aklın içerisinde hala devam eden bir toplumsal yapıdan söz ediyoruz. Onların bu yaptıklarıyla yüzleşmesi açısından da ne yapılabilir ya da bu noktada ne dersiniz? Zor mu ya da?

    Yani zor. Çünkü şöyle bir şey var. Bu noktadan çıkabilmenin birden fazla yolu var. Birincisi bellek aktarımını bireylerin sağlayamayacağı ya da sadece sivil toplum örgütlerini sağlayamayacağı bir gerçek. Dolayısıyla bir toplumsal zemini çok net bir biçimde sağlanmalı ve korunmalı. Bunu da ancak devlet sağlayabilir. Belleğin, toplumsal hafızanın diri tutulmasına yönelik çalışmalar yapacak. İşte bunu kamusal düzlemde çok net bir biçimde sağlayacak olanların kim olduğu çok net bir biçimde ortada.

    İkinci ise eğitim meselesi. Lincin sadece Sivas Katliamı özelinde değil de sonraki dönemlerde de nereye gidebileceğini,bir futbol maçından Kemal Kılıçdaroğlu’nun bir zamanlar Çubuk’taki yaşadığı saldırıya, seçim döneminde Erzurum’da Ekrem İmamoğlu’na atılan taşlara kadar.

    Bütün siyasi cinayetlerde provokasyonun iki temeli vardır. Bunlardan biri dini duygular, öbürü de milli duygulardır. Yani ikisini örseleyerek hani ilerlenir bir biçimde. Buradan çıkmak şu önümüzdeki süreç içerisinde o kadar kolay görünmüyor.

    “KISA ZAMANDA ADALETİN SAĞLANACAĞINI DÜŞÜNMÜYORUM”

    Sivas Katliamı davasında Türkiye’de zaman aşımı tehdidi var. Bundan sonraki hukuksal süreci nasıl yürüteceksiniz? Ve burada hem toplumsal alanda hem de devlete çağrınız nedir?

    Biz üç aile öncelikli olarak tabii diğer ailelere de emsal olacak, kapı aralayacak bir süreç başlattık. Çünkü bir an önce yapmak istedik artık. Metin Altıok’un kızı Zeynep Altıok, Nesimi Çimen’in oğlu Mazlum Çimen ve Behçet Aysan ailesi olarak da ben AİHM süreci içerisinde bir yola girdik. Bundaki temel neden de 12 yıldır davamızın Anayasa Mahkemesi’nde olması. 12 yıl çok uzun bir süre.

    Normalde AİHM’e iç hukuk yolu tükenince girilir. Ama biz iç hukuk yolu tükenmeden lakin 12 yıllık gibi geniş bir zaman aralığını öne çıkartarak gitme yolunu seçtik. Bizim de artık bir anlamda sabrımızın da son noktasına geldi. Adalet arayışı bizim vicdani sorumluluğumuz. Bir şeyler yapma duygusu, işte gece uyurken yastığa başını daha rahat koyma duygusuyla bağlantılı.  Dolayısıyla 33 yıl sonra adaletin genel olarak sadece Sivas Katliamı davası özelinde değil pek çok davada tesis edilemediğini düşününce açıkçası çok bir şey beklemiyorum, çok da umutlu değilim. Ancak daha farklı bir yapılanmanın, daha umut vadedebilecek bir işte siyasal, toplumsal zeminin oluşması gerekir. Ha bu oluşur mu günün birinde? Oluşur.

    Kısa vadede umutlu değilim ama uzun vadede umutsuz da değilim. Sonuçta ne diyor Walter Benjamin: Umut dediğimiz şey umutsuzlar adına bir beklentidir aslında. Ben de o beklentiyi bir anlamda yaşayarak hayatımı sürdürmek noktasındayım. Ha benim ahir ömrüm bu kadar uzun yıllar boyunca bir adalet mücadelesinde yeter mi? Ben görebilir miyim? İnsan ömrü bizim için uzun dünya ölçeğinde kısa, kelebeğin ömrü gibi bir anlamda da. Dolayısıyla en azından evladı olarak ‘bu yolculuğu tam olarak yaptım. Bana düşen sorumluluğu yerine getirdim’ duygusunu yaşayım düşüncesiyle öncelikli olarak yola çıktık. Yoksa şu anda somut ve net bir karar aşamasına hukuki olarak geçilebileceğini açıkçası zannetmiyorum. Ya olsaydı başka da davalarda da bunu görürdük.

    “UNUTTURMAMA ÇABAMIZ SÜRECEK”

    Son olarak ne söylemek istersiniz? 33 yıla dair bir cümle kurmak isterseniz ne söylersiniz?

    33 yıl aslında bize zamanın hileli bir zar gibi olduğunu gösteren bir şey. Çünkü ben işte ilk dava Kayseri DGM’de başlamıştı Sivas katliam davası. Sonradan Ankara’ya, Ankara DGM’ye alındı. Çocukluktan ergenliğe yeni adım atıyordum. Şimdi artık belirli bir yaş aralığına geldim. Dolayısıyla zamanımı işte belirli bir adalet mücadelesi içinde ve de başkaca öldürümlere omuz vererek onların ailelerine omuz vererek geçirme yolunu tuttum, tuttuk. Sadece ben değil. Hani pek çok aile için bu geçerli. Ve zaman zaman üzüldüğümüz, zaman zaman sevindiğimiz yanlar oldu. Zaman zaman umutlandık, zaman zaman daha da umutsuzluğa kapıldık. Ama gördük ki toplumların yaşamaları gereken bir süreçleri var. Bizim de aynı şekilde yani sürekli olarak tökezlettirildiğimiz uzunca bir sürecin içindeyiz.

    Dolayısıyla yüreğimize bir parça bal çalacak şey tabii ki adaletin tesis edilmesi olur. En azından onun için çaba göstermek, adalete kavuşmak için mücadele etmekte bir sorumluluğa dönüşüyor. Yoksa hayatım boyunca unutamadığım şeylerden biridir, anlardan biridir. Sivas Katliamında evlatlarını kaybeden Koray Kaya’nın annesi ‘Ben çocuklarımın her gün tozunu alıyorum’ demişti. Bu benim unutabileceğim bir şey değil. Yani o annenin acısını sadece o biliyor. Bizim acımızı sadece biz biliyoruz.

    Bir devletin unutturma süreci var buna karşıda bizlerin unutturmama çabası, mücadelesi. Bunu çok daha net ve somut bir biçimde görmek gerekiyor. Toplumsal meseleyi ciddi bir biçimde sosyologlarla, siyaset bilimcileriyle, psikologlarla çalışmak gerekiyor. II. Dünya Savaşı’nda unutturmamayı bellek yitimini engellemek için sanatsal üretime de zemin hazırlayan çalışmalar yapılmıştı. Berlin’de bir anda bir sokakta kaldırımda birinin ismi çıkıyor. Hani çok bilinen bir isim değil ama o ismin unutturulmaması için ya da insanların oradan geçerken başı eğik bir biçimde yürürken, her gün evlerine giderken hatırlamaları geçmişte bu yaşandı denilmesi için yapılan bir şey, bir örnek bu. Yani bunlar ancak çok daha üst bir yapılanmayla oluşulabilecek şeyler. Onun dışında çok zor.

    Diren KESER/MERSİN

    İLGİLİ HABERLER

    Zeynep Altıok: Sivas’ta gerçek sorumlular hiçbir zaman yargılanmadı-VİDEO

     

  • Sivas Katliamı dosyası AİHM gündeminde: Aileler adalet arayışını uluslararası alana taşıdı!

    Sivas Katliamı dosyası AİHM gündeminde: Aileler adalet arayışını uluslararası alana taşıdı!

    PİRHA- Sivas Katliamı’nda yaşamını yitirenlerin yakınları, yıllardır sonuçlandırılmayan yargı süreci ve cezasızlık politikalarına karşı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurdu. Başvuruda, iç hukuk yollarının etkisiz hale geldiği vurgulanırken, katliamın insanlığa karşı suç olarak değerlendirilmesi talep edildi.

    2 Temmuz 1993’te Madımak Oteli’nde 33 aydın ve sanatçının yaşamını yitirdiği Sivas Katliamı’na ilişkin adalet mücadelesi uluslararası hukuk zeminine taşındı. Katliamda yakınlarını kaybeden aileler, Türkiye’de yürütülen yargı süreçlerinden sonuç alınamaması ve faillerin cezasız bırakılması nedeniyle dosyayı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) götürdü.

    Başvuru, katliamda yaşamını yitiren isimlerin yakınlarından Eren Aysan, Zeynep Altıok ve Mazlum Çimen adına yapıldı. Ailelerin vekilliğini üstlenen avukatlar Dr. Günal Kurşun, Zahide Beydağ Tıraş Öneri ve Deniz Özbilgin, yaptıkları ortak açıklamada, 33 yıldır süren adalet arayışının iç hukukta karşılık bulmadığını belirtti.

    “ANAYASA MAHKEMESİ DOSYAYI YILLARDIR SONUÇLANDIRMADI”

    Avukatlar tarafından yapılan açıklamada, Sivas Katliamı’na ilişkin bireysel başvurunun 2014 yılından bu yana Anayasa Mahkemesi’nin gündeminde bulunduğu ancak geçen süreye rağmen herhangi bir karar verilmediği hatırlatıldı.

    Açıklamada, yüksek mahkemenin yıllardır süren sessizliğinin başvurucular açısından etkili başvuru hakkını ortadan kaldırdığı belirtilerek, iç hukuk yollarının fiilen tüketildiği ve adalet arayışının uluslararası yargı mercilerine taşınmasının zorunlu hale geldiği ifade edildi.

    Başvuruda, Sivas Katliamı’nın yalnızca bireylere yönelik bir saldırı olmadığı, belirli bir toplumsal kesimi hedef alan örgütlü bir şiddet eylemi niteliği taşıdığı vurgulandı. Katliamın demokratik değerlere, laikliğe ve birlikte yaşam kültürüne yönelik bir saldırı olduğu belirtilirken, olayın insanlığa karşı suç kapsamında değerlendirilmesi gerektiği kaydedildi.

    Aileler ve avukatları, yıllardır süren cezasızlık politikalarının toplumsal vicdanda derin yaralar açtığını belirterek, adalet talebinden vazgeçmeyeceklerini ifade etti.

    “MÜCADELE ULUSLARARASI ALANDA SÜRECEK”

    Yapılan açıklamada, Sivas Katliamı’nın unutturulmasına ve hukuki açıdan üzerinin örtülmesine izin verilmeyeceği vurgulandı. AİHM başvurusunun yalnızca geçmişte işlenen suçların yargılanması için değil aynı zamanda insan hakları, hukukun üstünlüğü ve adalet ilkelerinin yeniden tesis edilmesi açısından da önemli bir adım olduğu belirtildi.

    Katliamın 33. yılında yapılan başvuruyla birlikte, yakınlarını Madımak’ta yitiren aileler adalet mücadelesini uluslararası hukuk platformlarında sürdürme kararlılığını bir kez daha ortaya koydu.

    HABER MERKEZİ

  • AİHM’de Kavala duruşması: Sekiz yılı aşan tutukluluk insanlık dışı muameleye dönüştü!

    AİHM’de Kavala duruşması: Sekiz yılı aşan tutukluluk insanlık dışı muameleye dönüştü!

    PİRHA- Osman Kavala’nın avukatları, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Büyük Daire’de yaptıkları savunmada, davanın siyasi saiklerle sürdürüldüğünü ve iç hukukta etkili başvuru yolunun kalmadığını vurguladı.

    Gezi Parkı davası kapsamında 2017 yılından bu yana tutuklu bulunan Osman Kavala’nın bireysel başvurusu, AİHM Büyük Dairesi’nde yeniden ele alındı. 17 yargıçtan oluşan heyetin önünde yapılan duruşmada Kavala’nın avukatları uzun tutukluluk süresinin artık “insanlık dışı muamele” boyutuna ulaştığını savundu.

    Kavala’nın savunmasını üstlenen Philip Leach ve Başak Çalı, müvekkillerinin yıllardır aynı olgular ve benzer deliller üzerinden farklı suçlamalarla tutuklu tutulduğunu belirtti. Avukatlar, bu durumun hukukun dolanılması anlamına geldiğini ve yargılamanın siyasi nitelik taşıdığını ifade etti.

    Savunmalarda, daha önce AİHM tarafından verilen “derhal serbest bırakılmalı” kararına rağmen Kavala’nın tahliye edilmemesinin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin bağlayıcılığına aykırı olduğu vurgulandı. Avukatlar ayrıca yargılama sürecinde delillere erişim kısıtlamaları, tanıkların dinlenmemesi ve “silahların eşitliği” ilkesinin ihlal edilmesi gibi başlıkların adil yargılanma hakkını zedelediğini dile getirdi.

    Kavala dosyasında 2019’daki ilk AİHM kararından sonra da ihlallerin sürdüğünü belirten savunma heyeti, iç hukuk yollarının etkisiz hale geldiğini ve bu nedenle AİHM’in yeniden müdahalesinin zorunlu olduğunu kaydetti.

    Duruşmada Türkiye’yi Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanı Abdullah Aydın ile akademisyenlerden oluşan bir heyet temsil etti. Yaklaşık 2,5 saat süren duruşmanın ardından mahkemenin kararını hemen açıklaması beklenmezken, nihai kararın önümüzdeki aylarda duyurulacağı ifade edildi.

    AİHM Büyük Dairesi’nin vereceği kararın, hem Kavala dosyasının geleceği hem de Türkiye’nin mahkeme kararlarını uygulama yükümlülüğü açısından kritik bir eşik oluşturması bekleniyor.

    HABER MERKEZİ

  • Erdoğan, Demirtaş kararına ilişkin konuştu: Yargı kararına uyarız!

    Erdoğan, Demirtaş kararına ilişkin konuştu: Yargı kararına uyarız!

    PİRHA- Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, AİHM’in Demirtaş kararına ilişkin, “Bu ülke yargı ülkesidir. Yargı bu konuda ne derse ona uyarız” dedi. Adalet Bakanı Tunç’ta kararın kesinleştiğine işaret ederek, mahkemenin değerlendirme sürecinin beklenmesi gerektiğini ifade etti.

    AİHM Paneli, Türkiye’nin Halkların Demokratik Partisi (HDP) eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş kararı hakkında AİHM Büyük Daire’de yeniden ele alınması talebiyle geçen ay yaptığı itirazını reddetti. AİHM’in Demirtaş hakkındaki hak ihlali kararı kesinleşmiş oldu.

    Kararın kesinleşmesi sonrası bir çok siyasi parti, yazar ve sanatçıdan açıklamalar bir biri ardına gelirken, AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan AİHM kararına dair ilk kez konuştu.

    “YARGI KARARINA UYARIZ”

    Grup toplantısı sonrasında gazetecilerin soruları yanıtlayan Erdoğan, “Bu ülke yargı ülkesidir. Yargı bu konuda ne derse ona uyarız” dedi.

    “KARAR BU YÖNÜYLE KESİNLEŞMİŞ OLDU”

    Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Büyük Dairesi’nin Demirtaş kararına ilişkin konuşarak şunları söyledi:

    “Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi’nde verilen bir karar söz konusuydu, 2019’dan bu yana tutukluluğun devam ettiği Kobani Davası’yla ilgili olarak… İstinaf süreci devam ediyor. Tutuklulukla ilgili AİHM’nin ‘güvenlik’ haklarıyla, tutuklama şartlarıyla ilgili olarak AİHM’e yapılan başvuruda ihlal kararı verildi. Büyük Daire’de görüşülme talebi kabul edilmedi. Karar bu yönüyle kesinleşmiş oldu. Şu an görünmekte olan Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 22. Ceza Dairesi’ne gelmesi veya ilgililerin müracaatı durumunda mahkeme değerlendirecektir. Mahkemenin değerlendirme sürecini beklemek gerekecektir.”

    PİRHA/ANKARA  

     

  • Demirtaş’tan AİHM kararı sonrası ilk açıklama: “Kardeşlik hukuku” her şeyden kıymetlidir!

    Demirtaş’tan AİHM kararı sonrası ilk açıklama: “Kardeşlik hukuku” her şeyden kıymetlidir!

    PİRHA- AİHM’in Demirtaş hakkındaki hak ihlali kararı kesinleştirmesinin ardından açıklama yapan Demirtaş, “AİHM kararı elbette önemlidir ve hukuken bağlayıcıdır. Ancak sadece bizim açımızdan değil, 86 milyon yurttaşımız açısından kendi aramızdaki “kardeşlik hukuku” her şeyden kıymetlidir” dedi. Çok sayıda siyasi parti, siyasetçi, hukukçu, sanatçı ve insan hakları aktivisti açıklamalarda bulunarak, AİHM kararının bir an önce uygulanmasını istedi. Kararın kesinleşmesi üzerine Demirtaş’ın avukatları, Ankara Bölge Adliye Mahkemesi’ne başvuru yaparak tahliye taleplerini iletti.

    AİHM Paneli, Türkiye’nin Halkların Demokratik Partisi (HDP) eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş kararı hakkında AİHM Büyük Daire’de yeniden ele alınması talebiyle geçen ay yaptığı itirazını reddetti. AİHM’in Demirtaş hakkındaki hak ihlali kararı kesinleşmiş oldu.

    “ÖZGÜR GÜNLERDE GÖRÜŞEBİLMEK UMUDUYLA”

    Karar üzerine sanal medya hesabı üzerinden paylaşım yapan Selahattin Demirtaş, “Merhabalar, AİHM kararı elbette önemlidir ve hukuken bağlayıcıdır. Ancak sadece bizim açımızdan değil, 86 milyon yurttaşımız açısından kendi aramızdaki “kardeşlik hukuku” her şeyden kıymetlidir. Kardeşlik hukuku da eşitçe, özgürce, adaletle ve barış içerisinde bir arada yaşamamızı perçinleyecek sosyal, ekonomik, hukuki çalışmaları yapıp adımlar atmamızla güçlenir. Meseleleri yenmek, yenilmek, kin, intikam kavramları üzerinden değil, ortak gelecek ve ortak akıl kavramları üzerinden ele almak gerekir. Atılacak her adımın barışa, huzura ve refaha hizmet etmesi dileğiyle, özgür günlerde görüşebilmek umuduyla, selam ve sevgilerimi gönderiyorum” dedi.

    “MİLYONLARIN TALEBİ VE HUKUKUN GEREĞİ YERİNE GETİRİLSİN!”

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanları Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan da, AİHM’in Halkların Demokratik Partisi (HDP) eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş hakkındaki kararının kesinleşmesi üzerine açıklama yaptı. Tuncer Bakırhan paylaşımında, “AİHM Büyük Dairesi, Selahattin Demirtaş hakkındaki 8 Temmuz tarihli ihlal kararına iktidarın yaptığı itirazı reddetti. Karar böylece kesinleşmiş oldu. Türkiye’nin normalleşmesi ve toplumsal barışın tesisi, hukuka uymaktan geçer. Bu hukuksuzluğu sürdürmenin vicdani ve siyasi bir karşılığı kalmamıştır” derken, Tülay Hatimoğulları da  “AİHM bugün vermiş olduğu kararla, sevgili yol arkadaşımız Selahattin Demirtaş hakkındaki kararını kesinleştirdi. Milyonların talebi ve hukukun gereği yerine getirilsin! Başta Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ olmak üzere bugüne kadar verilmiş olan AİHM kararları da dikkate alınarak bütün arkadaşlarımız serbest bırakılsın” diye belirtti.

    “TOPLUMSAL BARIŞA GİDEN KAPIYI YENİDEN ARALAMA ZAMANIDIR”

    Demokratik Bölgeler Partisi (DBP), kararın kesinleşmesinin Türkiye’de hukuk ve demokrasi adına önemli bir dönüm noktası olduğunun altını çizerek, “AİHM’in kararına göre, Demirtaş’ın tutukluluğu hukuki değil, siyasi saiklerle sürdürülmektedir. Bu tespit yalnızca bir yargı hatasına değil, demokratik siyasetin alanının sistematik biçimde daraltılmasına işaret etmektedir. Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ, Leyla Güven ve tüm siyasi tutsaklar derhal serbest bırakılmalıdır. Yargı eliyle sürdürülen siyasal baskı politikaları, Türkiye’nin demokratik geleceğini karartmakta; halkın iradesini temsil eden siyasetçilerin özgürce siyaset yapma hakkını gasp etmektedir.  Artık, siyasi rehine politikasına son verme ve toplumsal barışa giden kapıyı yeniden aralama zamanıdır” dedi.

    “KOBANE DOSYASINDAKİ ARKADAŞLARIMIZ ZAMAN GEÇİRMEKSİZİN SERBEST BIRAKILMALIDIR”

    Halkların Demokratik Kongresi (HDK) Eş Sözcüsü Meral Danış Beştaş ise “AİHM Adalet Bakanlığının itirazını red etti. Böylece AİHM’in Kobane davasına ilişkin 3.ihlal kararı da kesinleşti. 9 yıldan bu yana tutuklu olan başta Figen Yüksekdağ, Selahattin Demirtaş olmak üzere Kobane dosyasındaki arkadaşlarımız zaman geçirmeksizin serbest bırakılmalıdır. Aksi her tür tutum suç işlemekte ısrar olacaktır” dedi.

    PİRHA/ANKARA

     

  • AİHM’in Demirtaş hakkında verdiği ‘ihlal’ kararı kesinleşti!

    AİHM’in Demirtaş hakkında verdiği ‘ihlal’ kararı kesinleşti!

    PİRHA- AİHM Paneli, Türkiye’nin HDP eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş hakkındaki ihlal kararına yaptığı itirazı reddetti. AİHM’in Demirtaş hakkındaki hak ihlali kararı kesinleşmiş oldu.

    AİHM Paneli, Türkiye’nin Halkların Demokratik Partisi (HDP) eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş kararı hakkında AİHM Büyük Daire’de yeniden ele alınması talebiyle geçen ay yaptığı itirazını reddetti. AİHM’in Demirtaş hakkındaki hak ihlali kararı kesinleşmiş oldu.

    DEM PARTİ’DEN AÇIKLAMA: ARKADAŞLARIMIZ VAKİT GEÇİRİLMEDEN SERBEST BIRAKILMALIDIR

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti), sanal medya hesabından konuya ilişkin olarak açıklama yaptı. Açıklama şu ifadelere yer verildi: “AİHM, Selahattin Demirtaş hakkında bir karar daha verdi. Bilindiği üzere AİHM, Demirtaş’ın Kobanî Davasındaki haksız tutukluluğuyla ilgili 8 Temmuz 2025 tarihli kararında, yargılamadaki tüm haksızlıkları açıkça ortaya koymuş ve Demirtaş’ın tutukluluğunun siyasi saiklerle devam ettirildiğini belirterek tahliye edilmesi gerektiğini yazmıştı. Ancak iktidar, AİHM’in bu kararına 8 Ekim’de itiraz etmişti. AİHM’in bugün yapılan görüşmesinde ise iktidarın bu itirazı ret edildi. Böylece Demirtaş hakkındaki karar kesinleşmiş oldu.

    Başta Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ olmak üzere arkadaşlarımızla ilgili bugüne kadar verilmiş çok sayıda AİHM kararı da dikkate alınarak ve en son AİHM’in 8 Temmuz 2025 tarihli kesinleşen kararı gözetilerek arkadaşlarımız vakit geçirilmeden serbest bırakılmalıdır.”

     

  • AİHM, Aysel Tuğluk davasında Türkiye’yi mahkum etti

    AİHM, Aysel Tuğluk davasında Türkiye’yi mahkum etti

    PİRHA- AİHM, HDP eski milletvekili Aysel Tuğluk’un tutuklanmasının hak ihlali olduğuna hükmetti. Mahkeme, Türkiye’yi siyasi amaçlı tutuklama dahil olmak üzere dört maddeden mahkum etti.

    Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Aysel Tuğluk’un tutuklanmasının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne (AİHS) aykırı olduğuna karar verdi. Türkiye; özgürlük ve güvenlik hakkı (madde 5/1 ve 5/3), ifade özgürlüğü (madde 10) ve siyasi amaçlı tutuklama yasağı (madde 18) başlıklarında ihlalden mahkum edildi.

    AİHM, Tuğluk’un tutuklanmasının “makul şüpheye dayanmadığını”, yerel mahkemelerin soyut gerekçelerle karar verdiğini belirtti.

    “İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ AÇIKÇA İHLAL EDİLDİ”

    Kararda, Tuğluk’un Demokratik Toplum Kongresi (DTK) kapsamındaki konuşmalarının siyasi faaliyet kapsamında olduğu ve ifade özgürlüğü çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiği vurgulandı. Mahkeme, bu faaliyetler nedeniyle yaklaşık 15 ay tutuklu kalmasının açık bir hak ihlali olduğunu kaydetti. Mahkeme ayrıca, Tuğluk’un tutuklanmasının siyasi muhalefeti bastırmak ve demokratik çoğulculuğu sınırlandırmak amacı taşıdığına hükmetti. Bu madde AİHM kararlarında nadir görülen en ağır ihlal türlerinden biri olarak değerlendiriliyor. Ayrıca karar, olağanüstü hal dönemindeki yasal istisnaların bu ihlalleri meşrulaştıramayacağını da vurguladı.

    TÜRKİYE 16 BİN EURO TAZMİNAT ÖDEYECEK
    Mahkeme, Türkiye’nin Aysel Tuğluk’a 16 bin euro manevi tazminat ve bin 500 euro yargılama gideri ödemesine karar verdi. Kararda ayrıca Tuğluk’un “silahlı örgüt üyeliği” gerekçesiyle aldığı 10 yıllık hapis cezasının 2018’de kesinleştiği hatırlatıldı.

    BEŞTAŞ: BU KARAR HERKES İÇİN ADALET ÇAĞRISIDIR

    Halkların Demokratik Kongresi Eş Sözcüsü Meral Danış Beştaş, AİHM kararına ilişkin yaptığı açıklamada, şunları söyledi:
    “Aysel Tuğluk kararı, sadece bir kişi için değil; düşüncesi, kimliği ve sözü nedeniyle cezalandırılan herkes için verilmiş bir adalet kararıdır. Geç gelen bu karar, Aysel Tuğluk’un kaybettiklerini geri getirmese de hukuksuzluğun ve ayrımcılığın nasıl derinleştiğini gözler önüne sermiştir.”

    (HABER MERKEZİ)

  • ‘Alevi kurumları, yalnızca taleplerini ileten değil, süreçte mücadele eden aktör olmalı!’

    ‘Alevi kurumları, yalnızca taleplerini ileten değil, süreçte mücadele eden aktör olmalı!’

    PİRHA – Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) Eşit Başkanı Nevin Kamilağaoğlu, Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın, Alevi toplumu açısından “umut verici” olduğunu ifade etti. Kamilağaoğlu, “Alevi kurumları, bu süreçte yalnızca taleplerini ileten değil, aynı zamanda anayasa tartışma sürecinin içerisinde toplumsal demokratik dönüşüm için mücadele eden bir aktör olmalıdır” diye de ekledi.

    Abdullah Öcalan’ın ‘Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’ ardından PKK’nin silah bırakma kararı, ülkede yeni bir siyasi atmosfer oluşturdu. İktidar partisi de muhalefet de Kürt sorununun demokratik yollarla çözümü konusunda fikirlerini sundu ancak hükümet nezdinde henüz somut bir adım atılmadı.

    MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kurulması önerilen komisyona dair de henüz net bir açıklama yapılmadı.

    Sürecin bir diğer merakla beklenen başlığı ise yeni anayasa çalışmaları konusu. Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından çalışmalara başlandığı ifade edilse de anayasa hazırlıklarında hangi evreye varıldığı da bilinmeyenler arasında.

    “DEMOKRATİK DÖNÜŞÜMÜN BAŞLANGICI”

    Sürecin öznelerinden olarak gösterilen Alevi toplumu da Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nı olumlu yorumladı. AABK Eşit Başkanı Nevin Kamilağaoğlu da sürece dair Pir Haber Ajansı’nın sorularını yanıtladı.

    “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı, Alevi toplumu nezdinde nasıl okundu?” sorusuna Kamilağaoğlu şu yanıtı verdi:

    “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı, Alevi toplumu açısından umut verici ve çok değerli olmakla birlikte temkinli bir şekilde karşılanıyor. Aleviler, tarihsel olarak katliamlardan geçmiş, dışlanmış, inançları görmezden gelinmiş yok sayılmış bir topluluk. Bu nedenle her çağrı, Alevi toplumu tarafından önceki yaşadıkları tecrübelerin süzgecinden geçirilerek değerlendiriliyor. Bizim için barış, sadece silahların susması değil, toplumsal adaletin tesisi, eşit yurttaşlık, ana dil ve inanç özgürlüğünün tanınmasıdır. Aleviler bu çağrıyı, inançlarının tanındığı, eşit yurttaşlık temelinde bir demokratik dönüşümün başlangıcı olarak görmek istiyor. Ama, bugüne kadarki devletin uygulamaları ve devlete karşı duydukları güvensizlikten dolayı son dönemki gelişmelere temkinli yaklaşıyor.”

    “ALEVİLİK, ANAYASAL DÜZEYDE İNANÇ OLARAK TANINSIN!”

    Nevin Kamilağaoğlu yeni anayasa çalışmalarına dair de görüş belirtti. Alevi toplumunun, yeni anayasada görmek istediği başlıklara değinen Kamilağaoğlu, şunları söyledi:

    “Yeni bir anayasa, geçmişin ayrımcı, baskıcı, inkarcı uygulamalarını tekrar etmeyecek demokratik ve çoğulcu toplumsal bir sözleşme olmalıdır. Bizler, yeni anayasada laikliğin gerçek anlamda uygulanmasını, tüm inanç gruplarına, farklı kimliklere eşit mesafede olmasını görmek istiyoruz. Zorunlu din derslerinin kaldırılmasını, inançlara eşit yaklaşmayan, yok sayan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kaldırılmasını tüm inançlara eşit yaklaşan yeni bir yapının kurulmasını istiyoruz. Aleviler, Aleviliğin anayasal düzeyde bir inanç olarak tanınması, cemevlerinin ibadethane statüsüne kavuşturulmasını en temel hakkımız olarak görüyoruz.”

    “İKTİDARIN SAMİMİYETİNE DAİR CİDDİ ŞÜPHELERİMİZ VAR”

    AKP-MHP Hükümetinin, yeni anayasa taslağı için kendisine yakın kimi Alevi şahsiyetlerle görüştüğü iddiaları ise kamuoyunda tepkiyle karşılandı. Nevin Kamilağaoğlu da “ihanet içinde olan çevrelerin, devletle Aleviler adına kurdukları ilişkileri bizim için yok hükmündedir” dedi.

    Kamilağaoğlu, “Mevcut iktidar, Anayasa Mahkemesi’nin Alevilik hakkında lehte kararlarını uygulanmayıp, AİHM’in kararlarını da tanımayan bir pozisyondayken şimdi nasıl bir anayasa taslağı öngörüyor dersiniz?” sorusuna şu yanıtı verdi:

    “Bu soru, çok haklı bir toplumsal sorgulamayı yansıtıyor. Evet, AYM ve AİHM kararları açıkça Aleviliğin bir inanç olarak tanınması gerektiğini ortaya koymasına rağmen bu kararlar hayata geçirilmiyor. Çünkü ulus devlet projesinde devletin dini tekçilik ve Aleviliğin inkarı üzerine kurulmuştur. Bu durum yüz yıldır devam ediyor. İktidara kim gelirse gelsin durum değişmiyor. Şu anda yine iktidarda olan siyasi iradenin samimiyetine dair çok ciddi şüphelerimiz ve güvensizliklerimiz var.

    Alevi toplumu olarak şunu söylüyoruz: İktidar gerçek bir demokratik anayasa hazırlamak istiyorsa önce mevcut hukuk kararlarına uymalı, uygulamalı ve eşit yurttaşlık ilkesini pratiğe geçirmelidir. Alevilik, herhangi bir pazarlığın ya da temsil iddialarının asla söz konusu olamaz. Bizler şeffaf, katılımcı ve hak temelli bir anayasa sürecinin ancak tüm inanç ve kimliklerin tam temsiliyle mümkün olabileceğini düşünüyoruz. Kimi ihanet içinde olan çevrelerin devletle Aleviler adına kurdukları ilişkiler bizim için yok hükmündedir.”

    “DEMOKRASİ, ALEVİLER İÇİN HAYATİ BİR MESELE”

    “Aleviler için demokratikleşme, sadece oy verme, sandığa gitme hakkı değil” diyen Kamilağaoğlu, cümlelerine şöyle devam etti:

    “Gerçek demokratikleşme, inanç özgürlüğünün ve ana dilin güvence altına alınması, kültürel hakların tanınması ve devletin tüm yurttaşlara eşit yaklaşmasıyla mümkündür. Gerçek demokratikleşme halkın yönetime katılma hakkıdır, örgütlenme hakkıdır, sendikalaşma hakkıdır; özgür medya, bağımsız yargı, bağımsız üniversitelerdir.

    Aleviler, artık kamusal alanda var olabilmek, ibadetlerini özgürce yerine getirebilmek, eğitimde ve kamu hizmetlerinde ayrımcılığa uğramak istemiyor. Demokratikleşme, toplumun her kesiminin kendisini özgürce ifade edebileceği bir yapının kurulmasıdır. Bu nedenle demokrasi, bir bütün olarak insan hakları; kadın, çocuk, doğa, hayvan hakları, Aleviler için doğrudan hayati bir meseledir.”

    “ALEVİ KURUMLARI, TOPLUMU DOĞRU BİLGİLENDİRMELİ”

    AABK Eşit Başkanı Nevin Kamilağaoğlu, Alevi kurumlarının mevcut süreçte nasıl rol alması gerektiğinin de altını çizerek, “Alevi örgütleri, somut olarak ne yapmalı?” sorusunu şu cümlelerle yanıtladı:

    “Alevi kurumlarının, kurum yöneticilerinin bugünkü en önemli görevi, toplumu doğru bilgilendirmek, talepleri ortaklaştırıp birlikte hareket etmektir. Bu süreçte kurumsal ayrışmaları bir kenara bırakarak, eşit yurttaşlık temelinde birleşik bir duruş sergilemek gerekir. Somut olarak, anayasa çalışmaları ile ilgili kendi taleplerini bir belge haline getirilerek kamuoyu ile paylaşılmalı. Ayrıca Alevi kurumları, ulusal ve uluslararası düzeyde insan hakkı temelli faaliyetlerini artırılmalı, her hukuk mücadelesinde gençler başta olmak üzere kadınların sürece aktif katılımı sağlanmalıdır. Sonuç olarak, Alevi kurumları, bu süreçte yalnızca taleplerini ileten değil, aynı zamanda anayasa tartışma sürecinin içerisinde toplumsal demokratik dönüşüm için mücadele eden bir aktör olmalıdır.”

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

  • Hüseyin Karababa’dan, Av. Necati Yılmaz ve Şenal Sarıhan hakkında suç duyurusu!

    Hüseyin Karababa’dan, Av. Necati Yılmaz ve Şenal Sarıhan hakkında suç duyurusu!

    PİRHA – Sivas Katliamı’nda yaşamını yitiren Gülsün Karababa’nın ağabeyi Hüseyin Karababa, talep ve bilgisi dışında Anayasa Mahkemesine tazminat başvurusu yapılması sebebiyle Av. Necati Yılmaz ve Şenal Sarıhan hakkında suç duyurusunda bulundu. Karababa, ifadesinde “Anayasa Mahkemesinin başvuruyu kabul ederek tazminat ödenmesine karar vermesi halinde AİHM başvuru hakkım da tamamen ortadan kalkacaktır” dedi.

    2 Temmuz 1993’te yapılan Sivas Katliamı’nda yaşamını yitiren Gülsün Karababa’nın ağabeyi Hüseyin Karababa, Avukat Necati Yılmaz ile Şenal Sarıhan hakkında Ankara Cumhuriyet başsavcılığına suç duyurusunda bulundu.

    “Görevi kötüye kullanma” iddiasıyla suç duyurusunda bulunan Hüseyin Karababa, kardeşinin katledilmesi üzerine açılan ceza soruşturması ve devamındaki davayı takip etmek üzere Necati Yılmaz’a vekalet verdiğini vurguladı. Ağabey Karababa, Av. Yılmaz’ın, bir süre sonrasında davayı Av. Sarıhan’a ilettiğini belirtti. Avukat Şenal Sarıhan’ın ise dava kapsamında tazminat başvurusunda bulunduğunu söyleyen Karababa, bu sebeple rahatsızlık duyduğunu ifade etti. Hüseyin Karababa, aile bireylerinden Deniz Karababa’nın da aynı gerekçelerle suç duyurusunda bulunacağının altını çizdi.

    “ONAYIM DIŞINDA VEKALETNAME VERİLDİ”

    Hüseyin Karababa, şikayet nedeni olarak şu ifadelere yer verdi:

    “Necati Yılmaz, davayı bizzat takip etmediği gibi Ankara 16. Noterliğinin 14 Şubat 1994 tarih 06859 sayılı vekaletname ile 2. Şüpheli Şenal Sarıhan ve bir dizi başka avukata bana vekalet etmesi için bilgi ve onayım dışında vekaletname vermiştir. 1. şüpheli Necati Yılmaz 2018 yılında avukatlık mesleğini bırakmış noter olarak çalışmaya başlamış Böylece aslında vekillik görevi ve tarafımızın vekili olma hasebiyle verdiği vekaletnamede sona ermiştir.

    Hal böyleyken basında Anayasa Mahkemesine tarafımın da adı geçer şekilde tazminat başvurusu yapıldığına ve dosyanın ele alınacağına dair haberler yer alınca şaşkınlık yaşadım. Haberlerin çıkmasının hemen devamında 16.07.2024 tarihinde Anayasa Mahkemesine dilekçe ile başvurarak varsa adıma açılmış dosya veya dosyaların bilgilerinin ve belgelerinin birer örneğinin verilmesini talep ettim.

    Anayasa Mahkemesi tarafından bana verilen belgelerden adıma yapılmış 2014 / 1374 sayılı 12.08.2014 tarihli ve 2019/14527 sayılı 08 05 2019 tarihli 2 tazminat başvurusunun 2. şüpheli Şenal Sarıhan tarafından vekil sıfatıyla yapıldığını büyük bir şok ve şaşkınlıkla öğrendim. 2. şüpheli Şenal Sarıhan’a hiçbir zaman vekaletname vermediğim; dava ve Anayasa Mahkemesine başvuru için talimat vermediğim; hatta bu konularda kendisiyle hiçbir bilgilendirme ve iletişim içinde olmadığım için konuyu araştırdığımda; şüpheli Sarıhan’ın bilgim dışında birinci şüpheli Necati Yılmaz’dan adıma verilen vekaletname ile bu işlemleri yürüttüğünü Anayasa Mahkemesine tazminat başvurusunda bulunduğunu öğrendim.

    Şüpheli Şenal Sarıhan’ın şüpheli Necati’nin verdiği vekaletnameye dayanarak yaptığı 2019 tarihli başvuru sırasında şüpheli Necati’nin artık avukatlık mesleğinin bırakmış olduğunu dolayısıyla bu vekaletnameye dayanarak işlem yapamayacağını belirtmeyi zorunlu görüyorum. Diğer yandan bu kadar önemli bir işlem olan Anayasa Mahkemesine tazminat başvurusunda talimatım olmaması tarafımın hiçbir bilgisinin olmaması Ayrıca suç teşkil etmektedir.

    Tarafımca Anayasa Mahkemesine başvuru yapılsaydı dahi tazminat talebi değil; zamanaşımı kararı ile sonuçlandırılan dosyaya suçun ‘insanlığa karşı işlenmiş suç olduğunun tespiti ve zamanaşımı kararının usul ve yasaya aykırı olduğunun tespiti’ dolayısıyla sanıklar hakkında ceza tayini talebiyle başvuru yapmayı düşüneceğimi de beyan ediyorum. Hal böyleyken talep ve bilgim dışında tazminat başvurusu yapılması hatta talep edilen tazminat miktarının dahi -ki talep edilen miktar ülkemiz ekonomik koşullarında çok komik bir miktardır- 2. şüpheli tarafından tek başına onay ve bilgimiz olmadan belirlenip talep edilmesi suç oluşturmaktadır.

    Anayasa Mahkemesinin başvuruyu kabul ederek tazminat ödenmesine karar vermesi halinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi başvuru hakkım da tamamen ortadan kalkacak; büyük bir katliam davası böylelikle görevini kötüye kullanıp suç işleyen avukat şüpheliler eliyle kapatılmış olacaktır.”

    PİRHA/ANKARA

  • Alevilerden Özdemir’e tepki: AİHM kararları çok daha geniş; mahkeme kararlarını uygulamakla yükümlüsünüz

    Alevilerden Özdemir’e tepki: AİHM kararları çok daha geniş; mahkeme kararlarını uygulamakla yükümlüsünüz

    PİRHA – Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın, X hesabından yaptığı “Başkanlık olarak çalışmalarımızı, Avrupa Konseyi’nin veya AİHM’in kararları doğrusunda değil Alevi – Bektaşi toplumunun tüm ihtiyaçlarını karşılamak üzere yapıyoruz” ifadeleri Alevi kurumlarının başkanlarının tepkisini çekti. ADO Başkanı Bermek, AİHM’nin kararlarının kapsamının çok daha geniş olduğunu belirterek “Cemevi Başkanlığı hayalperest bir yaklaşım içinde dedi. ABF Başkanı Aslan ise Cemevi Başkanlığı’nın Alevilerin vermiş olduğu hukuki mücadeleyi yok sayamayacağını vurguladı. ADFE Başkanı Koç, Cemevi Başkanlığı’nı muhatap almadıklarını belirtirken, AKD Başkanı Yılmaz, başkanlığın Aleviliği yok etmek istediğini kaydetti. Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği Başkanı Aydın Deniz de “Bu açıklama yok hükmündedir” dedi. 

    Türkiye’de Alevi inancının hala devlet tarafından tanınmadığı bir süreç yaşanıyor. Alevi toplumunun temel talepleri var. Bunlar; zorunlu din dersinin kaldırılması, cemevine ibadethane statüsü verilmesi, eşit yurttaşlığı içeren yeni bir anayasanın yapılması, Alevilere karşı işlenen nefret suçlarının açığa çıkarılması ve nefret suçlarının önüne geçilmesi için hukuki tedbirlerin alınması, Alevilere karşı yapılmış kıyım, katliam ve asimilasyon uygulamalarıyla yüzleşilmesi, gerek kamu kaynaklarının ve gerekse kamu kadrolarının liyakat, adalet ve eşitlik ilkelerine göre dağılımının sağlanması.
    Bu talepler hükümet tarafından yerine getirilmiyor, Alevilerin açtığı davalarda lehte verilmiş mahkeme kararları dahi tanınmıyor. AKP, Alevilere rağmen Alevi inancını tanımlıyor, Alevi örgütlerini, Alevi toplumunu muhatap almıyor.

    AKP’nin kurduğu Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, 9 Ağustos’ta X hesabından Alirıza Özdemir’in imzasıyla “Başkanlık olarak çalışmalarımızı, Avrupa Konseyi’nin veya AİHM’in kararları doğrusunda değil Alevi – Bektaşi toplumunun tüm ihtiyaçlarını karşılamak üzere yapıyoruz. Çünkü Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları, Alevi-Bektaşi toplumunun taleplerinin ancak yüzde ellisini karşılar. Geri kalan yüzde ellisini de yine Başkanlık olarak hayata geçiriyoruz” paylaşımını yaptı.

    Bu açıklama Alevi kurumlarının tepkisini çekti. Alevi kurum başkanları, Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) ve Avrupa Birliği Bakanlar Konseyi kararını tanımamasına tepki gösterdiler.

    DOĞAN BERMEK: O DAVALAR AÇILMASAYDI ALİRIZA ÖZDEMİR’İN OTURDUĞU KOLTUK ŞU AN OLMAYACAKTI

    Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) ve Avrupa Birliği Bakanlar Konseyi’ndeki davaları ve toplantıları yakından takip eden Alevi Düşünce Ocağı Derneği (ADO) Başkanı Doğan Bermek, Alirıza Özdemir’in beyanının oldukça sorunlu bir beyan olduğunu kaydederek, Ali Rıza Özdemir’in beyanının oldukça sorunlu olduğunu belirterek, “Öncelikle Başkan Özdemir’in AİHM kararlarının içerik ve kapsamları hakkında yeterince bilgi sahibi olmadığını işaret ediyor” dedi.

    “AİHM KARARLARININ KAPSAMI ÇOK DAHA GENİŞTİR”

    Bermek şunları ifade etti:

    “AİHM Kararlarının kapsamı, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kuruluş kararnamesinde öngörülen hizmetlerden çok daha geniştir. Örneğin inanç gruplarını kendi özgür iradeleri ile tüzel kişilik oluşturmaları, eğitim çağındaki çocuklara ailenin uygun gördüğü eğitimin verilmesini, cemevlerinin ibadethane statüsünde olması ve herhangi özel izine tabi olmadan kurulabilmesi, inanç gruplarının din görevlisi yetiştirebilme hakları gibi çok geniş konuları kapsar. Oysa gerek Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kararnamesi ve yönetmeliklerinde, gerekse 7421 sayılı torba yasada bu konuların çoğuna  hiç değinilmemiştir. Dava, cemevlerinin elektrik parası üzerinden açılmış olduğu için sekiz sene gecikme ile de olsa Türkiye’nin sonunda cemevlerinin sadece meydanın yani cem salonunun elektrik parası gibi bir hizmeti kabul etmesi bile önemsenmiş ve Bakanlar Komitesi takibi, bu uygulamaların AİHM Kararlarına daha uyumlu hale getirilebilmesini de tavsiye ederek durdurmuştur. Kararlarda da bu konunun iyi niyetli bir başlangıç olarak algılandığı açıkça görülmektedir.

    “İzzettin Doğan ve arkadaşları” davasının takibi ise Türkiye inanç özgürlüklerine saygılı olacağını beyan ettiği, OMBUDSMANLIK ve TİHEK ( Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu) gibi kurumlar oluşturduğunu ve İHEP (İnsan Hakları Eylem Planı) hedeflerinin gerçekleştirileceğine defalarca söz verdiği için, bölgemizdeki politik ortamın da daha fazla gerilmemesi, sığınmacılar sorununun gündeme gelmemesi amacı ile durdurulmuştur kanısındayım. Ancak bu uygulamarın zamanında ve zorunlu yanları ile yürütülmemesi halinde takipler tekrar başlayabilir.

    “BAKANLAR KOMİTESİ, ZORUNLU DİN DERSİ SORUNUYLA İLGİLİ 2024 YILI SONUNA KADAR BEKLEME KARARINA VARDI”

    Öte yandan kamuoyu önünde hiç değinilmese de AYM ( Anayasa Mahkemesi) tarafından bugünkü eğitim düzeninin hem Anayasa, hem de Medeni Kanuna aykırı olduğuna dair kararlar uygulanmadığı gibi AİHM davalarına da konu olan Zorunlu Din Dersleri meselesi çok önemli bir sorun olarak hala ortada durmaktadır ve yeni açıklanan Maarif Düzeni sorunları çok daha büyütmektedir. Bakanlar Komitesi Haziran ayında yaptığı 1501 No’lu toplantısında Türkiye’ye yıllardır devam eden bu sorun ile ilgili bir çözüm önerisini 2024 yılı sonuna kadar bekleme kararına varmıştır.

    “CEMEVİ BAŞKANLIĞI İDARİ KONULARLA İLGİLİ KURULMUŞTUR, EPEY HAYALPEREST BİR YAKLAŞIM”

    Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın Alevi sorunlarının tamamına cevap vereceği açıklaması ise oldukça siyasi bir açıklamadır kanısındayım. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı sadece bazı idari sorunlar ile ilgilenmek üzere kurulmuştur, buradan hareketle dini ve felsefi önderlik ve tüm sorunları aşabilecek bir konuma dönüşmesinin mümkün olabileceğini  düşünmek epeyi hayalperest bir yaklaşım olur. Böyle bir konumlanmaya siyasi otorite de imkan vermez, Alevi topluluğunun içinde hiç pay almadığı bir kurumla bir inanç otoritesi oluşturulamaz.

    “CEMEVLERİ AİHM SAYESİNDE HUKUKSAL VARLIK KAZANMIŞTIR”

    Alevilerin açtığı AİHM davaları boşuna mı oldu sorusunun cevabı ise çok açıktır. O davalar açılmasa, o kararlar alınmasa idi ne Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ne de Sn. Özdemir‘in oturduğu koltuk bugün bile olmayacaktı. Kendi kurumunun varlığını bile kısmen de olsa, isteksizce uygunlanan AİHM kararlarına borçlu bir bürokratın böyle bir ifade kullanması doğrusu şaşırtıcı ve gerçek duruma uygun görünmemekte. Yargıtay’ın 2015‘te iç hukuka uyarladığı AİHM kararları olmasa idi cemevleri ne zamana ve nasıl  iç hukukta yer bulacaktı bilemiyorum. Cemevleri AİHM kararları sayesinde hukuksal varlık kazanmıştır. İnanç gurubu tüzel kişiliği, zorunlu din dersleri, din adamı yetiştirme hakkı falan gibi ana konular bir yana, elektrik parasını bile cem salonu ile sınırlı tutmaya çalışan, cemevi kurulumu için yerel otoriteden izin alma koşulu koyan bir siyasi otorite tarafından yönetildiğimizi unutmamak gerekir.
    Camiler, bırakın ibadet alanlarını tüm çevreleri ile sabahlara kadar aydınlatılırken, cemevi elektrik parası için uluslararası mahkemelerden karar alınması gereken bir ülkede, Alevi sorunlarının kolay kolay çözülemeyeceğini anlamak için çok da akıllı olmak gerekmez. Alevilerin ve bugünkü düzenden eşit pay alamayan inanç grupları üyelerinin inanç özgürlüklerinin bütün koşulları ile tanındığı, her bireyin eşit haklardan özgürce yararlanabileceği  bir Türkiye özlemeye devam etmekte olduğu bir konumdayız.”

    MUSTAFA ASLAN: BAŞKAN DENİLEN ZAT ALGI YARATIYOR!

    Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Mustafa Aslan, Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın Alevilerin vermiş olduğu hukuki mücadeleyi yok sayamayacağını söyleyerek şunları dile getirdi:

    “Her konuda olduğu gibi iktidarın riyakarlığı bitmiyor. Bu asimilasyoncu kurumun başkanının açıklaması mevcut iktidar partisiyle çelişiyor. Alevilerin din ve vicdan özgürlüğünü yok sayarak “hükümet olarak demokrasiden yanayız” havalarına soyunmaları samimiyetsizlik. Bugüne kadar demokrasi havarisine soyunan, bugüne kadar kazanılmış hangi hukuki davayı yerine getirdiniz? “AİHM’deki davaya kısmi de olsa adım atmak istiyoruz” diyen hükümet AİHM kararlarını uygulamıyor. Bu samimi değil samimiyetsizliğin daniskası. Bu başkanlığa karşı mücadele eden kurumlar olarak biz eşit yurttaşlık istiyoruz. Devletin hiçbir inancı finanse etmesini doğru bulmuyoruz. Başkan denilen zat Diyanet İşleri Başkanlığı’nın misyonunu yüklenmesin. Alevileri işle, parayla, aşla terbiye etmekten vazgeçsin. Gerçek Alevi inancına bağlı olan Hüseyni duruşun farkında olanların onların oyunlarına teslim olmayacağını bilsinler. Başkan denilen zat sadece bir algı yaratmaya çalışıyor.

    “ALEVİLERİN VERDİĞİ HAK MÜCADELESİNİ YOK SAYAMAZLAR”

    2 buçuk yıla yakındır bir başkanlık kurulmuş, bu başkanlık Alevi yol yürütücüsü diye kaç kişiye maaş veriyor? Bunu söylesin. Bu ülkenin vatandaşı Alevilerdir. Her Alevinin kamu kaynaklarından faydalanma hakkı vardır. Alevi kurumlarının hak mücadelesi belli. Samimilerse Alevi kurumlarıyla bir araya gelip çözüm üretmelerini istiyoruz. Alevilerin hukuki mücadelede elde etmiş kazanımlarını lütufmuş gibi göstermeye çalışmasınlar. Herkes haddini bilsin. Nasıl ki 16 milyon vatandaşı olan İstanbul Belediyesi’nin her bireye hizmet etme hakkı varsa, Alevilerin de İstanbul Belediyesi’nden hizmet alma hakkı var. Bunu bir lütufmuş gibi algılamasınlar. Alevilerin vermiş olduğu hukuki mücadeleyi yok sayamazlar.”

    ZEYNEL ABİDİN KOÇ: KENDİLERİ MAHKEME KARARLARINI UYGULAMAKLA YÜKÜMLÜ PERSONELLERDİR

    Türkiye Alevi Federasyonu(ADFE) Başkanı Zeynel Abidin Koç ise Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı muhatap almadıklarını belirterek, “Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, Alevileri asimile etmek için kurulduğuna inandığımız bir başkanlık. Cemevi Başkanlığı’nın hukuku tanımamak gibi hukuku yok saymak gibi bir hakkı olmadığı gibi kendileri bu kararları uygulamakla yükümlü personellerdir. Türkiye’de Alevi hak mücadelesini vermek de Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’na düşmez. Alevi hak mücadelesi, Türkiye’de Alevi örgütlerinin mücadelesidir. Tanımadığımız bu kurumu da muhatap almıyoruz” diye konuştu.

    SEHER ŞENGÜNLÜ YILMAZ: ‘YÜZDE ELLİ’ DEDİĞİ, TOPLUMU PARAYLA TERBİYE ETME ANLAYIŞI

    Alevi Kültür Derneği (AKD) Genel Başkanı Seher Şengünlü Yılmaz ise Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın yaptığı açıklamaya dair şu tepkiyi verdi:

    “AİHM, ‘cemevleri ibadethanedir, Alevilik bir inançtır’ diyor. Eğer başkanlığın kastettiği buysa zaten istediğimiz bu yani eşit yurttaşlık talebimiz. Dolayısıyla bunu kabul ettiğinde ‘ben size çatı, pencere yapayım. Siz gelin şuraya bağlanın, size şu kadar maaş vereyim, bana biat edin’ mantığından çıkacaktır. Çünkü tamamen siyasallaşmış bir yapı. Düşünün gençleri kamplara götürüyorlar orada bozkurt işaretleri yapılıyor. Bozkurt’un bize ne çağrıştırdığını yedi cihan bilir. Her katliam her cinayet öncesi gördüğümüz bir işarettir bu. Dolayısıyla burası tamamen siyasallaşmış Türk-İslam sentezi, Türksen onlara göre makbul Alevisin. Türkçe konuşuyorsan makbul Alevisin onun dışında ‘Alevi olamazsın’ gibi tüm dilleri inançları ötekileştiren, onları terörize eden  bir kafa yapısı, ırkçı bir faşizan bir kafa yapısıyla yönetilen bir yer burası. Dolayısıyla AİHM kararlarını da tanımamalarını ben hiç yadırgamadım.

    “CEMEVİ BAŞKANLIĞI, ALEVİLİĞİ BU TOPRAKLARDAN YOK ETME MANTIĞIYLA KURULMUŞ BİR BAŞKANLIKTIR”

    Türkiye Cumhuriyeti devleti bile AİHM kararlarını tanımak durumundayken bir başkanlık makamı ya da devlet içerisindeki birim kalkıp ‘biz bunu tanımıyoruz, yüzde ellisini yapıyoruz’ diyorsa arkasında çok ciddi bir güvendiği yapı ve siyasal bir yapı vardır bence. Geri kalan yüzde ellisi dediği de sadece toplumu parayla terbiye etme anlayışı onlara göre. Aleviliği külliyen bu topraklardan yok etme mantığıyla kurulmuş bir başkanlık bu. Dolayısıyla ne Avrupa’dan ne insan haklarından anlarlar. Çok da yadırgamadım.”

    AYDIN DENİZ: BU KURUM VE AÇIKLAMALARI BİZİM İÇİN YOK HÜKMÜNDEDİR

    Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği Başkanı Aydın Deniz de Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanı Alirıza Özdemir’in yaptığı açıklamanın devletin eksiklik ve yaklaşımlarını ortaya koyan bir açıklama olduğunu ifade ederek şunları belirtti:

    “Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanı Alirıza Özdemir’in yaptığı açıklama aslında devletin bir itirafıdır. AİHM kararlarını uygulamamalarını burada kendileri itiraf etmiştir. Bu hükümet, 8 yıllık bir direnç sergilemiştir. Onun yerine ‘sadece yüzde ellisini karşılar’ konusunda kuruluş amacını deklare ederken de cemevlerine daha çok tadilat ve diğer konularda yardımcı olacaklarına dair bir kuruluş ifadesi varken aslında bugün geçmiş pratiğine baktığımızda Aleviliği tanımlama, Alevi olmayan akademisyenlerle Alevi Ansiklopedisi hazırlaması, gençlik kamplarının Alevi olmayan siyasal ideolojik gençlerle buluşturulması, yine dedelik pirlik üzerine çalıştay yapmasıyla aslında kuruluş amacına aykırı olduğunu asıl amaçlarının Alevi Diyaneti yaratmak olduğunu, Aleviliğe ve Alevilere yapılacak tüm müdahalelerin pratik bir göstergesi yaşanmıştır bugüne kadar. Devlet burada Alevi inancını ve cemevlerini ibadethane statüsüne kavuştursa zaten birçok konu hallolacak ve bunları yapmama konusunda hala diretiyor. Ve kendi açıklamalarıyla çelişkiye düşüyorlar. Şu an o zaman ‘devlet hala Alevilere yüzde elli bir şekilde yaklaşıyor. Geri kalan eksikliklerin tamamlanması konusunda da direncini sürdürüyor’ açıklaması olmuş bu. Kesinlikle bu kurum da açıklamaları da bizim için yok hükmündedir. Kendi açıklamalarıyla çelişkilerini ortaya koyan, devletin eksiklik ve yaklaşımlarını ortaya koyan bir açıklama olmuş.”

    Alevi Vakıflar Federasyonu Genel Başkanı Haydar Baki Doğan ise sorularımıza herhangi bir cevap vermedi.

    Devrim FINDIK/İSTANBUL

  • AİHM, 10 Ekim Gar Katliamı’nda hükümetin ihmali olmadığını öne sürdü

    AİHM, 10 Ekim Gar Katliamı’nda hükümetin ihmali olmadığını öne sürdü

    PİRHA – AİHM, 103 kişinin katledildiği Ankara Gar Katliamı’na ilişkin yapılan başvuruda, Türkiye devletinin herhangi bir ihmali olmadığına, “üzerine düşen sorumlulukları yerine getirdiğine” karar verdi. 

    Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), İŞİD’in Ankara Tren Garı Meydanı’nda 10 Ekim 2015’te düzenlediği ve 103 kişinin katledildiği saldırıda Türkiye hükümetinin/devletinin “sorumluluklarını yerine getirdiğine” karar vererek ihlal görmedi.

    Katliamda yaralanan insan hakları savunucusu Selçuk Coşkun tarafından AİHM’e yapılan başvuruda, Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2. maddesinde yer alan yaşam hakkını ihlal ettiği belirtildi. Ancak mahkeme başvuruya ilişkin yaptığı değerlendirmede, yaşam hakkının ihlal edilmediğine hükmetti.

    AİHM kararında, 10 Ekim 2015’teki mitinge katılanların hayatına dair açıktan, somut ve spesifik bir tehdit olmadığını belirterek, yetkililerin bu bağlamda yeterli tedbirleri aldığını savundu.

    Mahkeme, kararı oybirliğiyle aldı.

    Kararda, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2. maddesine göre, yetkililerin halkı, önceden belirlenemeseler bile her türlü terör eylemi riskine karşı korumakla yükümlü olduğu belirtildi. Mahkeme, kamuoyuna duyurulmuş geniş katılımlı etkinlikler için bu sorumluluğun daha da arttığını ifade ederek, özellikle yakın zamanda ölümcül saldırılar da yaşanmış ve hala tehditler varken yetkililerin farkındalığının daha yüksek olması gerektiğini kaydetti. Mahkeme, genel olarak yetkililerin görmezden gelemeyeceği bir “terör tehdidi” olsa da, 10 Ekim 2015’te düzenlenen miting için spesifik, somut ve acil bir tehdit olmadığını savundu. Bu nedenle mahkeme, Türk devleti yetkililerinin bu bağlamda alınabilecek gerekli tedbirleri aldığını öne sürdü.

    (HABER MERKEZİ)

  • Avrupa Konseyi, zorunlu din dersleri konusunda hükümete Aralık 2024’e kadar süre verdi

    Avrupa Konseyi, zorunlu din dersleri konusunda hükümete Aralık 2024’e kadar süre verdi

    PİRHA – Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, 11-13 Haziran’da toplanmıştı. Aleviler tarafından açılan davalara ilişkin alınan ara kararda Türkiyeli yetkililerin, zorunlu din eğitiminden vazgeçmeleri için uygun seçenekler sunması yönünde vurgu yapıldı. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi Aralık 2024 sonuna kadar öngörülen tedbirler hakkında Türkiyeli yetkilileri bilgi vermeye de davet etti.

    Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) önceki yıllarda aldığı kararlarının uygulanmasına dair 11-13 Haziran’da Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi toplantısı yapıldı.

    Alevi Düşünce Ocağı (ADO) Başkanı Doğan Bermek, bu toplantıya ilişkin hazırladığı ‘7. Nolu İzleme Raporu’nu paylaştı. Bermek, söz konusu toplantıya dair değerlendirmesinde “11-13 Haziran 2024 tarihlerinde toplanan Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Türkiye’nin Kültür Bakanlığı’na bağlı olarak oluşturmakta olduğu ‘Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevleri Başkanlığı’ ile ilgili olarak 26 Mart 2024 tarihli yol haritasında yaptığı açıklama ve savunmaları yeterli görerek AİHM Büyük Daire’nin 62649/10 sayılı ‘İzzettin Doğan ve Diğerleri’ dava dosyasını da kapatma kararı aldı. Oysa dava dosyasındaki kararların henüz uygulanmamış olduğu ADO Alevi Düşünce Ocağı, İÖG İnanç Özgürlükleri Girişimi raporları ve ABF Alevi Bektaşi Federasyonu, ADO Alevi Düşünce Ocağı, AVF Alevi Vakıfları Federasyonu, ESİT Eşit Haklar İçin İzleme Derneği, İHGD İnsan Hakları Gündemi Derneği ve Norveç Helsinki Komitesi İnanç Özgürlüğü Girişimi’nin ortak imzalı Durum Raporu ile Bakanlar Komitesi’ne tekrar tekrar bildirilmiş idi” diye belirtti.

    İzleme raporunda, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin son toplantısında aldığı karar ile Türkiye’den ‘Zorunlu din dersleri davası’ olarak bilinen 21163/11 sayılı “Mansur Yalçın ve Diğerleri” dosyası ile ilgili açıklamaların Aralık 2024 sonuna kadar istenildiği bilgisi verildi. Böylece 2005 yılında başlanan ve günümüze kadar süren ‘Alevi Davaları’ grubunda devam eden tek dosyanın ‘Zorunlu din dersleri’ dosyası olduğu bilgisi verildi.

    RAPORDA ‘İNANÇLARA KARŞI TARAFSIZLIK’ VURGUSU!

    Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin toplantısında ‘Mansur Yalçın ve Diğerleri Davası’ konusunda da ara karar verildi. Zorunlu din dersleri konusunda Türkiye’ye uyarıda bulunan Avrupa Konseyi, Aralık 2024 sonuna kadar öngörülen tedbirler hakkında yetkilileri bilgi vermeye davet etti.

    Toplantıya dair raporda şu vurgular öne çıktı:

    “Mahkeme tarafından iletilen, Sünni İslam dışında bir dini veya felsefi inanca sahip ebeveynlerin çocuklarına uygun seçenekler sunmayan ilk ve orta dereceli okullardaki din kültürü ve ahlak bilgisi derslerinin zorunlu niteliği ve sadece sınırlı muafiyet olanakları nedeniyle Sözleşme’nin 1 No.lu Protokolünün 2. maddesinin ihlal edildiğine ilişkin nihai kararı göz önünde bulundurarak;

    Bu konunun 2008’den bu yana Komite önünde beklemekte olduğunu hatırlatarak;

    Mahkeme’nin açık tespitlerine ve Komite’nin tekrarlanan çağrılarına rağmen, din kültürü ve ahlak bilgisi derslerinin zorunlu olmaya devam ettiğini, muafiyet prosedürünün çok sınırlı olduğunu ve bu durumun öğrenci velilerini ağır bir külfete ve çocuklarını din dersinden muaf tutabilmek için dini veya felsefi kanaatlerini açıklama zorunluluğuna maruz bırakabileceğini derin bir üzüntüyle not ederek;

    Zorunlu din kültürü ve ahlak bilgisi dersi müfredatının revize edilmesinin, Sünni İslam dışında bir dini veya felsefi inanca sahip ebeveynlerin çocuklarının, öğrencilerin ebeveynleri dini veya felsefi inançlarını açıklamak zorunda kalmadan, zorunlu din eğitiminden muaf tutulmaları için uygun seçeneklere duyulan ihtiyacı hafifletemeyeceğini hatırlatarak;

    Sözleşme’nin 46. maddesinin 1. paragrafı uyarınca her Devletin, taraf olduğu Mahkeme’nin nihai kararlarına tam, etkili ve hızlı bir şekilde uyma yükümlülüğünün altını çizerek;

    Yetkilileri, Türk eğitim sisteminin, çoğulculuk ve tarafsızlık ilkelerine saygı göstererek, Devletin çeşitli dinler, mezhepler ve inançlara karşı tarafsızlık ve yansızlık görevini yerine getirmesini sağlamak için gerekli önlemleri almaya ve Sünni İslam dışında bir dini veya felsefi inanca sahip ebeveynlerin çocuklarına, öğrencilerin ebeveynleri dini veya felsefi inançlarını açıklamak zorunda kalmadan, zorunlu din eğitiminden vazgeçmeleri için uygun seçenekler sunmaya ŞİDDETLE DAVET ETMİŞTİR;

    Yetkilileri, Aralık 2024 sonuna kadar öngörülen tedbirler hakkında bilgi vermeye DAVET ETMİŞTİR.

    1 NO’LU PROTOKOLÜN 2. MADDESİNİN İHLALİ!

    Doğan Bermek, Hasan ve Eylem Zengin (9 Ekim 2007) kararındaki ihlalleri de aktararak şu bilgileri paylaştı:

    “Mahkeme’nin muafiyet prosedürünün uygun bir yöntem olmadığını ve ebeveynlere yeterli koruma sağlamadığını değerlendirdiğinin altı çizilmelidir. Mahkeme’ye göre, bu tür bir muafiyet, ebeveynleri dini veya felsefi inançlarını okul yetkililerine bildirmeye zorlayabilir ve bu durum, inanç özgürlüklerine saygı gösterilmesini sağlamak için uygun olmayan bir araç haline getirir.

    Mahkeme, Mansur Yalçın ve diğerleri davasında da bu tutumunu sürdürmüştür. Avrupa Mahkemesi, muafiyet prosedürünün öğrencilerin ebeveynlerini ağır bir külfete ve çocuklarının din dersinden muaf tutulması için dini veya felsefi kanaatlerini açıklama zorunluluğuna maruz bırakabileceğini tespit etmiştir. Bu temelde, Türk makamları, en uygun tedbirin, bu derslerden muafiyetin kapsamını genişletmek yerine, Din kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinin içeriğinin yeniden gözden geçirilmesi olacağı görüşündedir. Bu bağlamda, yetkililer ayrıca Hasan ve Eylem Zengin davasında Mahkeme’nin, müfredatın belirlenmesi ve planlanmasının ilke olarak Sözleşmeci Devletlerin yetkisi dâhilinde olduğunu açıkça vurguladığını belirtmek isterler. Mahkeme, 1 No.lu Protokol’ün 2. maddesinin ikinci cümlesinin, Devletlerin, Devlet okullarında, verilen öğretim yoluyla, doğrudan veya dolaylı olarak dini veya felsefi türden nesnel bilgi veya bilgiyi yaymalarını engellemediğini belirtmiştir. Dahası, Mahkeme’ye göre, ebeveynlerin bu tür öğretim veya eğitimin okul müfredatına dahil edilmesine itiraz etmelerine bile izin vermemektedir, çünkü aksi takdirde kurumsallaşmış tüm öğretimler uygulanamaz hale gelme riskiyle karşı karşıya kalacaktır.

    Görüldüğü üzere mahkeme, o dönemdeki durumun yol açtığı ihlali ortadan kaldıracak somut bir uygulamaya işaret etmemiştir. Aksine, konuyu Devletin takdir yetkisine bırakmıştır.

    Mahkeme’nin “muafiyet usulü” hakkındaki görüşlerini dikkate alan yetkililer, ihlalin giderilmesi alanında çeşitli adımlar atmışlardır. İlk olarak, Türk makamları, zorunlu DKAB dersinin varlığının AİHM kararında başlı başına bir ihlal olarak değerlendirilmediğini açıklığa kavuşturmak istemektedir. Mahkeme, ihlal tespit ettiği kararında, DKAB dersi müfredatının içeriğinin altını çizmiştir.

    Yetkililer, alınan bireysel tedbirlerin, söz konusu ihlallerin sona ermesini ve başvuranlara olumsuz sonuçların telafi edilmesini sağladığını düşünmektedir.

    Mansur Yalçın ve Diğerleri ile ilgili olarak çözülmemiş konulara ilişkin olarak, Türk makamları Komite’yi bilgilendirecektir.”

    “CEMEVİ BAŞKANLIĞI, EŞİTLİKÇİ OLMAKTAN UZAKTIR”

    Doğan Bermek, hazırladığı raporda kimi öneriler de sunarak şöyle devam etti:

    “İzzettin Doğan ve Diğerleri” davası oldukça karmaşık bir davadır. Farklı din ve inanç gruplarına farklı prosedürler ve meşruiyet uygulamaya çalışan bir ülkede kararın uygulanması uzun zaman alabilmektedir. İnançlara yönelik politikalar ülkedeki tüm inanç grupları için tek tip ve aynı olmalıdır.

    “Zorunlu Din Dersi” davası ülkemizin önemli davalarından biridir. Çok dinli ve çok inançlı bir ülkede, bir inancın tek bir mezhebine dayalı zorunlu eğitim, sadece eğitim açısından değil, çoğulcu toplumsal yaşam açısından da büyük sorunlar yaratmaktadır ve bu sorunun bir an önce çözülmesinin ülkedeki siyasal ve toplumsal barışa büyük katkı sağlayacağına inanıyoruz.

    Farklı dini grupların kendi din adamlarını yetiştirebilecekleri bir eğitim ortamının yaratılmasının ülkemizdeki en önemli ihtiyaçlardan biri olduğuna olan inancımızı da yinelemek isteriz.

    “ÇOCUKLARIN DİN ÖZGÜRLÜĞÜ HAKLARINA MÜDAHALE EDİLMEKTE”

    Doğan Bermek, AİHM’nin Alevi davalarına ilişkin kararlarının uygulanmaması neticesinde milyonlarca Alevinin din ve inanç özgürlüğü üzerinde olumsuz bir etki yarattığını vurguladı. Bermek, raporunda şu ifadelere yer verdi:

    “Alevi inancı tanınmamakta, Diyanet İşleri Başkanlığı bütçesine yönlendirilen vergileri ödemelerine rağmen kamu din hizmetlerinden yararlanamamakta, Alevilerin ibadet ettiği cemevleri ibadethane olarak tanınmamakta ve bu nedenle ayrıcalıklardan yararlanmakta, Alevi ebeveynler çocuklarını kendi dini görüşleri doğrultusunda yetiştirememekte ve çocukların düşünce, vicdan ve din özgürlüğü haklarına müdahale edilmektedir.

    Mansur Yalçın ve Diğerleri/Türkiye davası ile ilgili olarak, kararın uygulanmasındaki gecikme, uyumsuzluğun sistematik niteliği ve kararın uygulanmamasından etkilenen çok sayıda öğrenci ve veli ışığında, Bakanlar Komitesi’nin Türk makamlarını AİHM kararlarına – özellikle de mevcut düzenlemelerdeki eksikliklerin giderilmesi suretiyle – uymaya çağıran bir ara karar kabul etmesini kuvvetle tavsiye ediyoruz.”

    “MUAFİYET SİSTEMİ OLDUĞU GİBİ DURMAKTA”

    Alevi Düşünce Ocağı Başkanı Doğan Bermek, raporunun sonunda Türkiye’deki zorunlu din derslerindeki artışa dikkat çekti. Bermek, “Tüm zorunlu Din Dersi saatleri, mevcut müfredatlara ek bir seçmeli din dersi eklenerek yeni müfredatla iki katına çıkarılmaktadır” diye belirtti.

    Doğan Bermek, sonuç bölümünde ise “Mahkeme’nin hem Zengin hem de Yalçın kararlarında 1 No’lu Protokol’ün 2. maddesinin ihlal edildiğine dair verdiği kararların temel nedeni olan muafiyet uygulaması ve zorunluluk şartları olduğu gibi durmaktadır” dedi.

    (HABER MERKEZİ)

  • AKPM Türkiye Raportörü’nden Demirtaş ve Kavala için hükümete çağrı

    AKPM Türkiye Raportörü’nden Demirtaş ve Kavala için hükümete çağrı

    Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi (AKPM) Türkiye Raportörü Stefan Schennach, 11-14 Haziran tarihlerinde Ankara ve İstanbul’da temaslarda bulundu. Schennach, “Yetkililerle yaptığım görüşmelerde, AİHM kararlarının uygulanmasının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde yer alan yasal bir yükümlülük olduğunu hatırlattım ve Türk yetkililere Sayın Kavala ve Sayın Demirtaş ile ilgili kararların uygulanması için gerekli tüm tedbirleri gecikmeksizin almaları çağrısında bulundum” dedi. 

    Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi (AKPM) Türkiye Raportörü Stefan Schennach, 11-14 Haziran tarihlerinde Ankara ve İstanbul’daki temaslarına ilişkin açıklama yaptı.

    Schennach yaptığı açıklamada, “Yetkililerle yaptığım görüşmelerde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarının uygulanmasının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde yer alan yasal bir yükümlülük olduğunu hatırlattım ve Türk yetkililere Sayın Kavala ve Sayın Demirtaş ile ilgili kararların uygulanması için gerekli tüm tedbirleri gecikmeksizin almaları çağrısında bulundum” dedi.

    Avrupa Konseyi, Türkiye’nin Kavala’nın serbest bırakılmasını içeren AİHM kararlarını uygulamaması nedeniyle 2022 yılı başında ihlal prosedürü başlatmış ve konunun takibatını yürütme organı olarak görev yapan Bakanlar Komitesi’ne iletmişti.

    AKPM Türkiye Raportörü Schennach, 11-14 Haziran tarihleri arasında AİHM kararlarının uygulanmaması nedeniyle Türkiye’ye yönelik 2022 yılı başında başlatılan ihlal prosedürü kapsamında Türkiye’yi ziyaret etti. Ankara ve İstanbul’da çeşitli temaslarda bulunan Schennach, Gezi Parkı davasında hüküm giyen ve 6,5 yıldır cezaevinde olan Osman Kavala ile Kasım 2016’dan bu yana cezaevinde olan eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ı da ziyaret etti.

    “DEMİRTAŞ’A VERİLEN HAPİS CEZASINI GÜÇLÜ BİR ŞEKİLDE KINIYORUM”

    Schennach, Türkiye’deki ziyaretine ilişkin dün yaptığı yazılı açıklamada, Kavala ve Demirtaş ile görüşmelerini kolaylaştırdığı için Türkiye’nin AKPM heyeti başkanlığını yürüten AKP Ankara Milletvekili Tuğrul Türkeş’e teşekkür etti. AİHM’in derhal serbest bırakılmasını talep eden iki kararına rağmen Kavala’nın 2017’den bu yana cezaevinde tutulduğunu belirten Raportör Schennach, “Sayın Demirtaş, Strazburg Mahkemesi’nin derhal serbest bırakılmasını emrettiği kararına rağmen Kasım 2016’dan bu yana tutuklu bulunmaktadır. Geçtiğimiz Mayıs ayında, ‘Kobane davası’ kapsamında suçlu bulunmuş ve 42 yıl hapis cezasına mahkum edilmiştir. Asılsız suçlamalara dayandığı gerekçesiyle bu cezayı güçlü bir şekilde kınıyorum” ifadelerini kullandı.

    Schennach, açıklamasında şu ifadelere yer verdi:

    “Yetkililerle yaptığım görüşmelerde, AİHM kararlarının uygulanmasının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde yer alan yasal bir yükümlülük olduğunu hatırlattım ve Türk yetkililere sayın Kavala ve sayın Demirtaş ile ilgili kararların uygulanması için gerekli tüm tedbirleri gecikmeksizin almaları çağrısında bulundum. Bu davaların çözüme kavuşturulması, kararların uygulanmasını denetleyen Bakanlar Komitesi’nin gerekliliklerine uygun şekilde Türk yargısının elindedir.

    Ziyaretim sırasında sivil toplum temsilcileri de ceza infaz kurumlarının aşırı kalabalık olması, hapis cezalarının ve tutukluluk sürelerinin aşırı uzun olması gibi konulardaki endişelerini benimle paylaştılar. Tutuklular genellikle ailelerinden yüzlerce kilometre uzakta gözaltında tutulmakta, bu da onların tecrit edilmişlik duygularını arttırmakta ve aile hayatına saygı haklarını ihlal etmektedir.

    Ziyaretimin, Avrupa Konseyi ile örgütün en eski üyelerinden biri olan Türkiye’nin yetkilileri arasındaki diyalog açısından önemli bir adım olduğuna inanıyorum. Ayrıca ülkenin insan haklarını koruma sisteminin ve ortak Avrupa değerlerimizin güçlendirilmesini teşvik etmek üzere iyi işbirliğimizi sürdüreceğimizi umuyorum.”

    (HABER MERKEZİ)

  • Avrupa Konseyi’nden AKP hükümetine din dersi uyarısı: AİHM kararlarına uymakla yükümlüsünüz

    Avrupa Konseyi’nden AKP hükümetine din dersi uyarısı: AİHM kararlarına uymakla yükümlüsünüz

    PİRHA- Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Türkiye’den Alevi inancına sahip ebeveynlerin çocukları için uygun seçeneklere ihtiyaç duyulduğuna ilişkin kararın gereklerinin yerine getirilmesini istedi.

    AİHM kararlarının uygulanıp uygulanmadığını denetlemek üzere Strazburg’da toplanan Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, her devletin AİHM kararlarına uyma yükümlülüğünün altını çizerek, Türkiye’de inanç özgürlüğü ile zorunlu askerlik ve din eğitimi konularında ilerleme çağrısında bulundu.

    “FARKLI İNANÇTAKİ EBEVEYNLERİN ÇOCUKLARI İÇİN UYGUN SEÇENEKLERE İHTİYAÇ DUYULUYOR”

    Bakanlar Komitesi, zorunlu din dersleriyle ilgili, AİHM’in, 2008 yılındaki “Zengin-Türkiye davası” ile 2014 yılında “Mansur Yalçın ve Diğerleri – Türkiye” davasında aldığı kararları hatırlattı. Komite, ebeveynlerin kendi dini veya felsefi inançlarını açıklamalarını gerektiren prosedürle sağlanan çok sınırlı bir istisna dışında, din kültürü ve ahlak bilgisi derslerinin Türkiye’de zorunlu olmaya devam etmesini derin bir üzüntüyle not ettiklerini dile getirdi.

    Türk yetkililere “Mahkeme kararlarına uyma yükümlülüğünü” hatırlatan Komite, Sünni İslam dışında dini veya felsefi inanışa sahip ebeveynlerin çocukları için uygun seçeneklere ihtiyaç duyulduğunu vurguladı. Komite, Türk yetkililerini yıl sonuna kadar AİHM kararının uygulanması için öngörülen tedbirlere ilişkin bilgi sağlamaya davet etti.

    “HİÇBİR SOMUT ADIM ATILMAMASI KAYGI VERİCİ”

    Ayrıca Bakanlar Komitesi, toplantının ardından yaptığı açıklamada, vicdani retçileri kapsayan “Ülke grubu davası” ile ilgili kararların kesinleşmesinden yıllar sonra, başvuranları ve bu durumdaki diğer kişileri korumak için gereken yasal reformları uygulamaya yönelik hiçbir somut adımın atılmamasından duyduğu kaygıyı ifade etti. Açıklamada, “Komite, başvuranlardan üçünün hala askerlikten kaçan kişiler olarak görülmesinden ve kovuşturma tehdidiyle ve ‘sivil ölüm’ anlamına gelen çok sayıda kısıtlamayla karşı karşıya kalmaya devam etmesinden derin üzüntü duymaktadır” denildi.

    (HABER MERKEZİ)

  • Zorunlu din dersleri Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin gündeminde

    Zorunlu din dersleri Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin gündeminde

    PİRHA- Alevilerin zorunlu din dersleri ile ilgili başvurusunu lehte karar altına alan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararını AKP hükümeti uygulamayınca Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi devreye girdi. Bugün başlayan ve 13 Haziran’a kadar sürecek olan Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi toplantısında zorunlu din dersleri yeniden gündeme gelecek. 

    Türkiye’de iç hukuk yollarının tükenmesi üzerine Cem Vakfı’nın  “Hak eşitliği” ve “Zorunlu din dersleri” konusunda yaptığı başvurular Alevilerin lehine sonuçlanmıştı ancak AKP hükümetinin mahkeme kararını uygulamaması nedeniyle Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin gündeminde.

    Cem Vakfı 2005 yılında 1905 kişi adına idare mahkemesine zorunlu din derslerinin kaldırılması talebiyle dava açmıştı. Ancak talep Ankara 10. İdare Mahkemesi’nce reddedildi. Bunun üzerine dava 2010’da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) taşındı.  AİHM, 2014 yılında verdiği kararla Türkiye’yi haksız bulunarak, din dersinin zorunlu tutulamayacağına hükmetti.

    Bu kararın ardından da Türkiye, din derslerini zorunlu olmaktan çıkarmadı, sadece içeriğine Alevilere ve diğer inançlara dair bazı bilgiler ekledi. Alevi kurumları ise bu bilgilerin Alevi inancıyla bağdaşmadığını belirterek itiraz etmişti.

    Hükümet, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Aleviler lehine verdiği kararı uygulamadığı için zorunlu din dersleri Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin toplantılarında gündeme geliyor.

    ADO, EYLÜL 2023’TE BİRLEŞMİŞ MİLLETLER’E BAŞVURDU

    Eylül 2023’te Birleşmiş Milletlerin “Din ve İnanç ekseninde Nefret Söylemi ile mücadele” konulu çağrısına da Alevi Düşünce Ocağı Derneği (ADO) yanıt vererek bildirimde bulunmuştu.

    Birleşmiş Milletler “Din ve İnanç Özgürlüklerinde hoşgörüsüzlükle Mücadele” çağrısına Doğan Bermek imzasıyla Alevi Düşünce Ocağı Derneği tarafından sunulan yanıtta, ilk ve orta dereceli okullarda “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi adı altında verilen din dersine dikkat çekilmişti. Yanıtta ayrıca Türkiye’de yaşayanların yaklaşık yüzde 70’nin Sünni Müslüman, yaklaşık yüzde 10-20’sinin Alevi, geri kalanının ise Hristiyan, Yahudi, Ezidi ve diğer azınlıklardan oluştuğu vurgulanmıştı.

    PİRHA/İSTANBUL

  • AİHM’den Osman Kavala kararı

    AİHM’den Osman Kavala kararı

    PİRHA-Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Osman Kavala’nın ikinci başvurusunu öncelikli olarak incelemeye almaya karar verdi.

    AİHM, Osman Kavala’nın ikinci başvurusunu öncelikli olarak inceleyeceğini duyurdu. Türkiye’nin 16 Temmuz’a kadar savunmasını mahkemeye iletmesi talep edildi.

    Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Gezi davasında yargılanan ve ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılan iş insanı Osman Kavala’nın ikinci başvurusunu öncelikli olarak incelemeye almaya karar verdi.

    AİHM, 18 Ocak 2024 tarihinde yapılan bu başvuruyu (No. 2170/24) 21 Mart 2024 tarihinde hükümete ilettiğini ve hükümetten 16 Temmuz 2024 tarihine dek savunmasını mahkemeye iletmesini istediğini duyurdu. Bu başvuru, AİHM’in Osman Kavala hakkında 10 Aralık 2019 tarihli ihlal kararına rağmen devam eden ve yeni ihlal iddialarına ilişkin.

    “İHLAL PROSEDÜRÜ BAŞLATILMIŞTI”

    AİHM’in 10 Aralık 2019 tarihli kararı Osman Kavala’nın tutukluluğunun keyfi olduğunu ve siyasi saiklere dayandığını tespit etmiş ve bu nedenle Osman Kavala’nın derhal salıverilmesi gerektiğine hükmetmişti. Osman Kavala’nın bu karar gereği serbest bırakılmaması sebebi ile Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi Türkiye hakkında ‘ihlal prosedürü’ başlatmıştı. AİHM Büyük Daire 11 Temmuz 2022 tarihinde verdiği ‘ihlal prosedürü’ kararında, ’10 Aralık 2019′ tarihli Kavala kararında AİHS’in 18. maddesiyle bağlantılı olarak 5. maddesinin ihlal edildiğinin tespit edilmiş olmasının, Gezi Parkı olayları ve darbe girişimiyle ilgili suç isnatlarına dayanan her türlü işlemi geçeriz kılacağına” karar vermişti (Büyük Daire’nin 11 Temmuz 2022 tarihli ‘ihlal prosedürü’ kararı, para. 172). Ancak Türkiye mahkemeleri bu iki kararın da hukuken bağlayıcı olduğunu gözardı etti ve 2022 yılında Osman Kavala, hükümeti devirmeye teşebbüs suçundan mahkum edilerek ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı.

    (HABER MERKEZİ)

     

  • ‘AİHM’nin kararı Aleviliği tanımlama değil, emsal bir karar, büyük bir kazanım’-VİDEO

    ‘AİHM’nin kararı Aleviliği tanımlama değil, emsal bir karar, büyük bir kazanım’-VİDEO

    PİRHA-  Avusturya hükümeti, ülkedeki Alevilere İslam dayatmasında bulunarak Aleviliğin bağımsız/özgür bir inanç olduğunu kabul etmiyordu. AİHM’ye başvuran AABF, Aleviliğin bağımsız bir inanç olduğunu belirtti, 4 yıl sonra mahkeme Alevileri haklı, Avusturya hükümetini ise haksız buldu. Federasyonun Onursal Başkanı Mehmet Ali Çankaya, mahkeme kararının büyük bir kazanım olduğunu söyledi. AABK Kurucu Başkanı Turgut Öker de AİHM’nin kararının Aleviliği tanımlama olmadığının altını çizdi.

    Avusturya Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF), Avusturya devletinin Aleviliği İslam’dan bağımsız ele almamasını, bir mezhep olarak görmesini Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşıyarak uluslararası arenada hukuk mücadelesi başlatmıştı. 30 Ocak’ta AABF’nin başvurusunu görüşen mahkeme, Avusturya hükümetini haksız bularak emsal bir karar aldı. Mahkeme Alevileri haklı bularak “Alevilik kendine özgün bir inançtır” dedi ve Avusturya’nın karara uyması gerektiğini belirtti.

    Avusturya hükümeti, ülkedeki Alevilere İslam dayatmasında bulunarak Aleviliğin bağımsız/özgür bir inanç olduğunu kabul etmiyordu.

    CAN TV‘de Abidin Çetin‘in sunduğu Nabız programına konuk olan Avusturya Alevi Birlikleri Federasyonu Onursal Başkanı Mehmet Ali Çankaya ve Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) Kurucu Başkanı Turgut Öker, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) 5 Mart’ta Alevilerin başvursunu haklı bularak Aleviliğin hiçbir dine bağlı olmadan kendine özgü bağımsız bir inanç olduğunu kabul etmesine dair konuştular.

    “AVUSTURYA HÜKÜMETİ ALEVİLERİ BASKI ALTINA ALMAK İSTİYOR”

    Mehmet Ali Çankaya, ‘İslam Yasası’ ile Avusturya hükümetinin Alevileri baskı altına almak istediğini kaydederek, “Avusturya Alevi Federasyonu, 2009 yılında Avusturya hükümetine Aleviliğin kendi başına bir inanç olduğuna dair bir başvuru yapmıştı. Hükümet İslam Yasası ile Sünni, Şia ve Alevi İslam gibi kavramlarla toplumları yönetmek istediler, baskı altın aldılar. Biz bu yasaya sığmayacağımızı söyledik. Müslümanlığın beşinci mezhebi diye adlandırdıkları bir Alevi İslam topluluğu türedi. Bunun akıl hocaları cami-cemevi projeleri gibi konseptler oluşturan İzzettin Doğan- Fethullah Gülen’di. Aleviliğin başına İslam kelimesini getirdiler ve Avusturya hükümeti de bunu kabul etti. 12 yıllık mahkeme süreçleri boyunca da bu şemsiyenin altına girmeyeceğimizi çok kez vurguladık” dedi.

    “ALEVİLERİ TANIMAK ZORUNDA KALDILAR”

    Çankaya, şöyle devam etti:”

    Davalarımız kabul edilmedi ve 2018 yılında Avusturya’daki mahkeme süreçleri bitti. Sonrasında ise Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurduk. AİHM 2022 yılında bir karar verdi ve bu karar hem bize hem de Avusturya hükümetine iletildi. Aleviliğin tanınması konusunda bir masaya oturduk. 5 haftalık bir görüşme oldu ve Avusturya hükümetine kararı kabul etmemesi durumunda AİHM’deki davayı geri çekmeyeceğimizi ilettik. Avusturya hükümeti 22 Nisan 2022’de bizleri tanımak zorunda kaldı. 12 yıllık kaybımızın kurumsal, hukuksal, sosyal karşılığının verilmesini talep ettik. Hükümet 5 sene boyunca beklememizi istedi. AİHM’den çekilmedik ve 30 Ocak tarihinde gelen yazıda bizleri haklı buldu.

    “BU BÜYÜK BİR KAZANIMDIR, EMSALİ GÖRÜLMEYEN BİR KARARDIR”

    ‘Devletin Alevisi olmayacağız’ söyleminin bir tek Türkiye için değil tüm dünya devletleri açısından geçerli olduğuna dikkat çeken Çankaya, “Biz Alevi kurumları olarak Avusturya hükümeti bizleri kabul etmediği için AİHM’e gittik. Özgür olan bir Alevi inancı kazandı. Eğer bizler AİHM’ne başvurmuş olmasaydık nasıl olacaktı? Avusturya’da İslam inancının beşinci mezhebi olacaktık. Bu büyük bir kazanımdır ve emsali görülmeyen bir karardır. Devletin Alevisi olmayacağız diyoruz. Peki yalnız bir tek Türkiye’de mi devletin Alevisi olmayacağız, yoksa bütün dünyada mı? Devletler Alevi inancına müdahale edemez üzerinden bir karar çıkması herkesi sevindirdi. Tüm Alevi kurumlarını bağlayan bir noktada kazanım elde ettik.

    “ÖNÜMÜZDEKİ SÜREÇTE AVUSTURYA HÜKÜMETİYLE FEDERASYON MASAYA OTURACAK”

    Önümüzdeki 3 aylık zaman içerisinde Avusturya hükümeti ile Avusturya Alevi Birlikleri Federasyonu heyet şeklinde masaya oturacak. 13 yılda kaybettiğimiz bütün haklarımızı alacağız” diye konuştu.

    AVUSTURYA DEVLETİNE VE İSLAM YASASI’NA BOYUN EĞEMEZDİK 

    Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) Kurucu Başkanı Turgut Öker ise Avusturya hükümetinin, Aleviliği İslam’ın beşinci mezhebi olan gören bir toplulukla, Diyanet mantığı ile hareket ettiğini belirtti. Bu dayatmaya boyun eğmeyeceklerini ifade eden Öker, “Alevilerin ana yurdu olan Türkiye’de sorunları var. Avrupa’daki Alevileri bir araya getirmenin yanında oranın hükümetlerine Alevi inancının kabul ettirilmesi ve Hristiyan, Yahudi, Müslümanların elde ettiği hakları bizlerin de hak etmesi için bir görevimiz vardı. Bu süreç Almanya’da sorunsuz ilerledi ve sonuçlandı. Bu kararın hazırlığını kardeş federasyonumuz olan Avusturya Alevi Birlikleri Federasyonu’na aktarmaya yeltendiğimizde ise bu ihanet şebekesi federasyonumuza ait olan başvuruyu alıp kendi başvurusu gibi gösterdi ve oranın yetkili mercilerine teslim etti. İslam’ın beşinci mezhebiyiz diyen bir topluluk ortaya çıkınca Avusturya devleti de bunun üzerine atladı. Devletler denetim altında olanı, kendi çıkarına hizmet edeni tercih eder. Türkiye’de çok çektiğimiz, karşı çıktığımız Diyanet’e boyun eğmediğimiz gibi Avusturya’da da buna boyun eğemezdik” şeklinde konuştu.

    “AİHM’İN KARARI ALEVİLİĞİ TANIMLAMA KARARI DEĞİL!”

    “Avrupa’daki Alevileri, Diyanet’e bağlı yapılanmalar mı temsil edecek?” diye soran Öker, AİHM’nin kararının Aleviliği tanımlama olmadığının altını çizdi.

    Öker şunları ifade etti:

    “Aleviliği Avusturya devletinin kontrolünde beşinci bir mezhep olarak onaylayamazdık. Kamuoyunun bilmediği şey şu; bu teolojik bir tartışma konusu değil. Konu Alevilik İslam mıdır, değil midir, Ali var mıdır yok mudur konusu değil. Avrupa’daki Alevileri, Diyanet’e bağlı yapılanmalar mı temsil edecek? Hiçbir şekilde İslami grupların kontrolüne girmeden kendi başına bağımsız, kendi federasyon ve konfederasyonlarıyla diğer inançların eşit düzeyde olmasının mücadelesi bu. Devletin kontrolünde tuttuğu basın organları ise AİHM’nin Aleviliğin ne olduğu karar verdiğini ve bizlerin o karar ile Aleviliği öğrenmişiz gibi konuyu çarpıtıyorlar. Aleviliğin ne olduğuna Aleviler karar verir, devletler Aleviliğe don biçemez ve Aleviliğin ne olduğuna karar veremezler. Bizler ne Avusturya hükümeti ne de AİHM’den Aleviliğin ne olduğuna karar verin diye bir beklenti içerisine girmedik, davayı onun için açmadık. Davaya bakan AİHM hakimleri Alevi sözcüğünü belki ilk defa duydular. O hakimlerin Aleviliğin ne olduğuna karar vermeleri söz konusu değil.”

    PİRHA/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER

    AİHM’den emsal karar: AABF’nin ‘Alevilik bağımsız bir inançtır’ başvurusunu haklı buldu
    Avusturya ABF, bağımsız bir Aleviliğin tanınması için AİHM’ye başvurdu
    Özgür Turak, Avusturya’daki İslam Yasası gerçeğini anlattı: Diyanet’ten farksız

     

  • Kasım Akar: AİHM kararı Aleviliğin özünden koparılmasına karşı bir kazanımdır-VİDEO

    Kasım Akar: AİHM kararı Aleviliğin özünden koparılmasına karşı bir kazanımdır-VİDEO

    PİRHA- Avusturya hükümetinin Alevileri İslam toplumu gibi tanımlaması ve Aleviliği bağımsız bir inanç olarak kabul etmemesini Avusturya Alevi Birlikleri Federasyonu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşımıştı. Mahkeme 13 yıl sonra Alevileri haklı buldu, “Evet Alevilik kendine özgü bir inanç” dedi. Bu kararı değerlendiren federasyonun genel sekreteri Kasım Akar, “Aleviliğin özünden koparılmasına karşı bir kazanımdır” dedi. 

    Avusturya Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF), Avusturya devletinin Aleviliği İslam’dan bağımsız ele almamasını Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşıyarak uluslararası arenada hukuk mücadelesi başlatmıştı. 30 Ocak’ta AABF’nin başvurusunu görüşen mahkeme, Avusturya devletini haksız bularak emsal bir karar aldı. Mahkeme de “Alevilik kendine özgün bir inançtır” dedi.

    Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) 5 Mart’ta Aleviliğin hiçbir dine bağlı olmadan kendine özgü bağımsız bir inanç olduğunu kabul edip, Alevilerin başvurusunu haklı bulmasını Avusturya Alevi Birlikleri Federasyonu Genel Sekreteri Kasım Akar, PİRHA’ya değerlendirdi.

    “BU KAZANIM, 13 YIL SÜREN BİR MÜCADELENİN ÜRÜNÜDÜR

    Kasım Akar, Avusturya devletinin Alevileri “İslam Alevi İnanç Toplumu” olarak tanımlamasını kabul etmediklerini, Avusturya hükümetinin bu dayatmasını Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) taşıdıklarını belirtti.

    13 yıl süren bir mücadele sonucunda bu kararın ortaya çıktığını ifade eden Akar, Avusturya Alevi Birlikler Federasyonu’nun Aleviliğin kendine özgü bir inanç olarak tanınması noktasında ısrarcı davrandığını kaydetti.

    “ALEVİLİĞİN ÖZÜNDEN KOPARILMASINA KARŞI BİR KAZANIMDIR

    Aleviliğin kendine özgü bir inanç olduğunu vurgulayan Akar, “Aleviliğin asimile edilmesine, özünden kopartılmasına karşı 5 Mart itibariyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bizim lehimize bir karar verdi” dedi.

    Mahkemenin, Alevilerin mücadelesini haklı gördüğünü vurgulayan Akar, “Mahkeme, bizim kendimizi nasıl ifade ediyorsak böyle kabul edilmesi  gerektiğinin kararını verdi. Bu aslında sadece Avusturya’da yaşayan Aleviler açısından değil, genel olarak hem Avrupa hem Türkiye’deki Alevi hareketi açısından bir emsal teşkil ettiği görülmelidir. Aleviliğin kendine özgün bir ritüelleri ya da sürekleri olduğu gerçeğini hepimiz biliyoruz. Ama özellikle son dönemlerde bu hem Avrupa açısından hem Türkiye açısından çok ciddi bir sorun olarak önümüzde durmaktadır” diye ifade etti.

    Akar, Avusturya’daki dayatmalara boyun eğmeyerek, bazen mahkemelerde, bazen sokaklarda yaptıkları basın açıklamalarıyla toplumsal bir hareketlilik başlatılarak haksız bir uygulamayı reddettiklerini, mücadele hatlarını ördüklerini vurguladı.

    “BÜTÜN RİTÜELLERİMİZİ YAPARKEN ALEVİLİĞE ÖZGÜ OLMASI İÇİN ÇABA SARFEDECEĞİZ”

    Avusturya Alevi Birlikleri Federasyonu Genel Sekreteri Kasım Akar, şunları kaydetti:

    “Biz bundan sonraki süreçte de Aleviliğin kendine özgü bir inanç olduğunu, bir Yol olduğunu Hakk’a yürüme erkanlarından musahiplik erkanlarına kadar uygulayacağız. Aleviliğin kendine özgü olması gerektiği üzerine çalışmalar yürüteceğiz.”

    Cebrail ARSLAN/ANTALYA

    İLGİLİ HABER

    AİHM’den önemli karar: ‘Alevilik kendine özgü bir inançtır’ dedi, Avusturya’yı haksız buldu

  • AİHM’den emsal karar: AABF’nin ‘Alevilik bağımsız bir inançtır’ başvurusunu haklı buldu

    AİHM’den emsal karar: AABF’nin ‘Alevilik bağımsız bir inançtır’ başvurusunu haklı buldu

    PİRHA- Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Avusturya Alevi Birlikleri Federasyonu’nun (AABF) “Alevilik bağımsız, özgün bir inançtır” şeklindeki başvurusunu sonuçlandırdı ve Avusturya hükümetini haksız buldu. Avusturya hükümeti, ülkedeki Alevilere İslam dayatmasında bulunarak Aleviliğin bağımsız/özgür bir inanç olduğunu kabul etmiyordu. 

    Avusturya Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF), Avusturya devletinin Aleviliği İslam’dan bağımsız ele almamasını Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşıyarak uluslararası arenada hukuk mücadelesi başlatmıştı. 30 Ocak’ta AABF’nin başvurusunu görüşen mahkeme, Avusturya devletini haksız bularak emsal bir karar aldı. Mahkeme de “Alevilik kendine özgün bir inançtır” dedi.

    “HİÇ BİR BAŞARI TESADÜF DEĞİLDİR, HAKLIYDIK KAZANDIK”

    Avusturya Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF), yazılı bir açıklama yaparak, “Hiç bir başarı tesadüf değildir, haklıydık kazandık” dedi.

    2008 yılında AABF tüm kurumları ile beraber ortak karar alarak, Avusturya’da Alevi inancının yasal zeminde eşit yurttaşlık haklarına kavuşması için gerekli çalışmaları başlatılmasıyla yola çıkıldı.
    2009 yılına, Alevi Yol ve Erkanına uymayacak şekilde yapılan ihanetler, entrikalarla, Türk İslam sentezine biat etmiş bir olgu ile başladık zorlu yolumuza!
    Süre zarfında yürütülen hak arayışı nazarında, bizden olmayanların uyguladıkları, kirli emmelerini Alevi inancının üzerine hüküm sürmeyi hedefleyen zihniyet türedi birden, içimizden bizi parçalayıp yok etmeyi hedeflediler!

    Önde gelen Alevi kurum yöneticilerinin, üyelikten çıkartılarak başladılar, kurumsal yetkilerini ellerinden alınması düşüncesiyle, yapamadılar!
    Yine önde gelen Alevi kurum temsilcilerimiz Avusturya’ya Almanya İstihbarat birimlerine “Teröristtir” diye şikayette bulundular. İki yıl gözetim altında kaldık bilinmeden, yine başaramadılar, temiz çıktık!

    “AVUSTURYA İSLAM YASASINI ÖNÜMÜZE SÜRDÜLER BAŞARAMADILAR!”

    Bir adım daha ileri gidilerek, Avusturya’da tek Türk-İslam sentezi anlayışının Alevileri yasal zeminde temsil edebileceği gerekçesiyle, Avusturya İslam Yasası’nı önümüze sürdüler ve derneklerimizi kapatmak istediler, başaramadılar!
    Derneklerimizde Alevi İnanç ritüellerini yürütüyoruz diye bu seferde derneklerimizi kapatmaya çalıştılar, yine başarılı olamadılar! Alevi İnanç isimlerini, kurum isimlerimizi patentlediler, ‘bizden izin almadan bu isimleri kullanmazsınız’ diye dava açtılar, yine başarılı olamadılar!
    Patentledikleri isim üzerinden bizlere tazminat davası açma cüretinde bulunup darlığa sokmaya çalıştılar, yine başarılı olamadılar!
    Açtıkları tüm davaları kaybettiler!

    “BASKICI ZİHNİYET ALEVİ ÖRGÜTLÜ MÜCADELESİNİ YOK EDEMEDİ”

    Baskıcı zihniyet, bizi ve Alevi örgütlü mücadelesini yok edemediler! Mücadelenin adı oldu Avusturyadaki direniş!
    10.12.2020 yılında Avusturyada yürüttüğümüz hukuk mücadelesi sonuç vermedi. Eşit yurttaşlık haklarının kazanılması yönünde, pes etmedik ve davayı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşıdık! Haklı olduğumuzu biliyorduk, mücadelemizin hukuk özgürlüğü çerçevesinde yürütüldüğünde kazanacağımızı biliyorduk! Haklıydık, davamıza inanıyorduk!

    AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ DEDERASYONU HAKLI BULDU

    05.03.2024 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kendi resmi sayfasında, Avusturya’da yaşanılan hukuksuz sürece yönelik kararını verdi ve Avusturya Alevi Birlikleri Federasyonu’nu haklı buldu! Gururluyuz ve mutluyuz! Mücadeleden hiç bir zaman vazgeçmedik! Her daim mücadelemizi sonuna kadar yürüteceğiz! Biz Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde elde etmiş olduğumuz başarı, dünya inançları haklarının korunması anlamında dönüm noktası olacak bir başarı olmuştur!

    Bizleri bu sürede yalnız bırakmayan, öncelikle yol arkadaşlarımıza, kurum yöneticilerimize, dostlarımıza çok teşekkürlerimizi sunuyoruz! Önümüzdeki süreçte konuyla ilgili daha detaylı bilgileri sizlerle paylaşacağız! Hızır yar ve yardımcımız olsun. Aşk ile!

    ÇANKAYA: HAK YERİNİ BULDU, TÜM ALEVİ TOPLUMUNA HAYIRLI OLSUN!
    AİHM’in Aleviliği “kendine özgü bir inanç” olarak kabul etmesinin ardından AABF Onursal Başkanı Mehmet Ali Çankaya</da “Devletler Aleviliği kalıplara sokamaz” dedi.

    13 yıl süren mücadeleleri sonucu başarı elde ettiklerini kaydeden Çankaya şunları ifade etti:

    “Kar demeden kış demeden, yağmurda çamurda 13 yıl boyunca genç-yaşlı, kadın-erkek demeden yolara düştük.
    Türkiye’de Türk İslam sentezi üzerinden Alevileri İslamlaştırmaları yetmiyormuş gibi, Avusturya hükümeti de bizleri İslam dairesine hapsederek asimile etmeyi hedeflemişti. Bunun karşısında kendine güvenen, değerlerinden taviz vermeyen Avusturya Alevi Birlikleri Federasyonu,
    bize bu kötülükleri yapanın bir devlet olmuş olmasına rağmen önünde teslim olmadı.
    Bunun karşısında 13 yıl boyunca sürdürdüğümüz hak arama mücadelemizden Avusturya mahkemelerinde bir sonuç alınamayınca davayı dört yıl önce Avrupa İnsan Hakları mahkemesine taşıdık. Bize maliyeti 500.000 Euro’yu aşan dava giderlerine ramen asla pes etmedik, çünkü sonuna kadar haklı olduğumuza inanıyorduk. Sonuç olarak hak yerini buldu.”

    Mehmet Ali Çankaya, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 4. Dairesinin 30 Ocak 2024 tarihli oturumunda Avusturya hükümetinin bizleri İslam dini içerisinde yer alma dayatmasına karşı, “Alevilik kendine özgü bir inançtır” talebimizi, bizleri oy birliğiyle haklı buldu, Avusturya hükümetini ise haksız bulmuştur. Cesaretini ve kararlığını ulularından alan mücadelemizin elde etiği bu kazanım tüm Alevi toplumuna hayırlı uğurlu olsun” dedi.

    PİRHA/AVUSTURYA

  • BM İnsan Hakları Konseyi’nin 26 Şubattaki toplantısında zorunlu din dersleri de görüşülecek

    BM İnsan Hakları Konseyi’nin 26 Şubattaki toplantısında zorunlu din dersleri de görüşülecek

    PİRHA- Alevi toplumunun zorunlu din derslerine karşı verdiği mücadele, geçen yıllarda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ve Anayasa Mahkemesi tarafından verilen kararla olumlu sonuçlandı ancak AKP hükümeti tarafından uygulanmıyor. Birleşmiş Milletlerin “Din ve İnanç ekseninde Nefret Söylemi ile mücadele” konulu çağrısına başvuran ADO, laik bir eğitim programının daha da dinselleştiğini, din derslerinin mahkeme kararlarına rağmen devam ettiğini vurgulayarak, AİHM ve Anayasa Mahkemesi’nin kararlarını hatırlattı. BM İnsan Hakları Konseyi’nin ilgili toplantısı 26 Şubat’ta başlayacak. 

    Alevilerin okullarda zorunlu din dersi uygulamasına karşı mücadelesi hala sürüyor. Din dersleri, 12 Eylül 1980 askeri faşist darbesinin ardından 1982 yılında kabul edilen anayasa ile zorunlu hale geldi.

    Alevi aileler, zorunlu din dersinde Sünni İslamın öğretildiği gerekçesiyle çocuklarının bu dersten muaf olması için hukuksal mücadele başlattı.

     Hasan Zengin adlı Alevi yurttaş, 2004 yılında kızı Eylem Zengin’in zorunlu din dersinden muaf tutulması için ilk davayı açtı.

    Türkiye’de iç hukuk yollarının tükenmesi üzerine Zengin ailesi davayı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) taşıdı.

    AKP, AİHM VE ANAYASA MAHKEMESİNİN KARARLARINI HALA TANIMADI

    AİHM 2007’de verdiği kararda, “Din dersinin nesnel, çoğulcu ve eleştirel olmadığını, farklı dinler ya da inanışlara ilişkin yeterli bilgi içermediğini ve bu nedenle zorunlu tutulamayacağı”nı ifade etti.

    2005 yılında ise bu kez Cem Vakfı, 1905 kişi adına idare mahkemesine zorunlu din derslerinin kaldırılması talebiyle Ankara 10. İdare Mahkemesi’nde dava açtı. Ancak mahkeme talebi reddetti. Cem Vakfı ise davayı 2010 yılında AİHM’ye taşındı. AİHM, 2014 yılında davayı sonuçlandırdı ve Türkiye’yi haksız buldu. Mahkeme, din dersinin zorunlu tutulamayacağına hükmetti.

    Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bu kararına rağmen AKP hükümeti, zorunlu din dersini devam ettirdi, Alevi çocuklar bu derse girmek zorunda kaldı.

    Öte yandan Anayasa Mahkemesi de 8 Nisan 2022’de bir ilke imza attı. Alevi yurttaş Hasan El, 2009’da çocuğunun zorunlu din dersinden muaf tutulması amacıyla Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. AYM verdiği kararda, “Anayasanın 24’üncü maddesinin 4’üncü fıkrasında güvence altına alınan ebeveynlerin eğitim ve öğretimin kendi dini ve felsefi inançlarına göre yapılmasını sağlama hakkının ihlal edildiği”ni kaydetti.

    EĞİTİM SİSTEMİ DAHA DA DİNSELLEŞTİ

    Aleviler zorunlu din dersine mücadele ederken, AKP hükümeti eğitim sistemini daha da dinselleştirdi. Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum Projesi(ÇEDES) kapsamında okullara din görevlilerini atadı. Okullarda mescit açmaya, çocukları camilere götürmeye başladı, müfredatı tamamen dinselleştirdi. Tüm bunları Diyanet ve tarikatlar ve çeşitli dinci vakıflarla işbirliği yaparak hayata geçiriyor.

    BİRLEŞMİŞ MİLLETLER’İN ÇAĞRISINA ADO’DAN BAŞVURU

    Durum böyleyken Eylül 2023’te Birleşmiş Milletlerin “Din ve İnanç ekseninde Nefret Söylemi ile mücadele” konulu çağrısı oldu. Bu çağrıya bir bildirim de Alevi Düşünce Ocağı Derneği (ADO) verdi. Bu bildirimde eğitim sorunlarında nefret söylemine değiniliyor. Bu konu BM İnsan Hakları Konseyi’nin 26 Şubatta başlayacak 55. toplantısında gündemin 3. maddesi.

    Birleşmiş Milletler “Din ve İnanç Özgürlüklerinde hoşgörüsüzlükle Mücadele” çağrısına Doğan Bermek imzasıyla Alevi Düşünce Ocağı Derneği tarafından sunulan yanıtta, ilk ve orta dereceli okullarda “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi adı altında verilen din dersine dikkat çekildi. Yanıtta ayrıca Türkiye’de yaşayanların yaklaşık yüzde 70’nin Sünni Müslüman, yaklaşık yüzde 10-20’sinin Alevi, geri kalanının ise Hristiyan, Yahudi, Ezidi ve diğer azınlıklardan oluştuğu vurgulandı.

    Birleşmiş Milletler’in “Din ve İnanç Özgürlüklerinde hoşgörüsüzlükle Mücadele” çağrısına ADO tarafından verilen yanıtta şu ifadeler yer aldı:

    “Bu ders (zorunlu din dersi) Türkiye’de Cumhuriyet döneminin neredeyse tamamında seçmeli olarak okutulmuş, ancak 1980 askeri darbesinden sonra oluşturulan 1982 Anayasası’na eklenen bir madde ile Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi zorunlu hale getirilmiştir. Sünni Müslüman inanç sistemine dayalı bu zorunlu din dersine Alevi toplumu olarak başından beri itiraz ettik ancak hükümetler zorunlu statünün devamında ısrarcı oldular. 1990 yılına kadar Hıristiyan ve Musevi vatandaşların çocukları bile zorunlu derslere katılmak zorunda bırakıldı. Daha sonra sadece Hıristiyan ve Musevi çocuklar, yerel Patrikhane veya Musevi Hahambaşılığı tarafından onaylanmış bir belge ibraz ettikleri için muaf tutuldular; diğer inançlar ve inançsızlar zorunlu derslere katılmak zorunda bırakıldılar. Alevi toplumu olarak yerel mahkemelere başvurduk ancak olumlu bir sonuç alamadık.

    Türkiye’nin 1989 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ni (AİHM) ülke olarak bir üst mahkeme olarak kabul etmesinin ardından bazı Alevi ailelerin davaları AİHM ‘ne taşındı. Mahkeme 2007 yılından itibaren başvuranlar lehine çeşitli kararlar almış, ancak Türkiye derslerin seçmeli statüye dönüştürülmesi için gerekli yasal prosedürleri uygulamamış ve bu davaların bireysel davalar olduğunu iddia ederek Ateist, deist, laik ve milyonlarca Alevi çocuğu asimilasyon kurslarına katılmaya zorlamaya devam etmiştir. 2014 yılında AİHM’de toplu bir dava sonuçlanmış ve Türkiye’nin 1 No’lu Protokol’ün 2. Maddesini ihlal ettiğine karar verilmiştir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 1 No.lu Protokolün 2. Maddesi’ni ihlal ettiğine karar verilmiştir.

    AİHM, “TÜRK EĞİTİM SİSTEMİ FARKLI SEÇENEKLER SUNMUYOR” DEMİŞTİ

    77. Sonuç olarak, 2011/12’de din kültürü ve ahlak bilgisi müfredatında ve ilgili ders kitaplarında yapılan önemli değişikliklere rağmen, davalı Devletin eğitim sisteminin ebeveynlerin inançlarına saygı gösterilmesini sağlamak için hala uygun araçlar sağlamadığı görülmektedir. Mahkeme, özellikle, Türk eğitim sisteminin Sünni İslam dışında bir dini veya felsefi inanca sahip ebeveynlerin çocukları için uygun seçenekler sunmadığını ve muafiyet için çok sınırlı olan prosedürün, öğrencilerin ebeveynlerini ağır bir yüke ve çocuklarının din derslerinden muaf tutulması için dini veya felsefi inançlarını açıklama zorunluluğuna maruz bırakacağını belirtmektedir. Dolayısıyla, mevcut davada 1 No’lu Protokol’ün 2. maddesi ihlal edilmiştir.

    AİHM kararına göre, Türkiye zorunlu statüyü değiştirmek zorundaydı, ancak Türk makamları ders müfredatında kademeli değişiklikler yaparak zorunlu statüyü uygulamaya devam etmekte ısrar etmiştir. AİHM kararlarının uygulanması Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi EC-CM tarafından izlenmiştir. Çeşitli toplantılarda Türkiye, müfredatta ve ders kitaplarında tatmin edici değişiklikler yapıldığını iddia etmiş, ancak EC-CM, Türkiye’nin defalarca savunduğu değişiklikleri kabul etmemiştir. Son olarak, 5-7 Haziran 2023 tarihlerinde gerçekleştirilen 1468. 2023 Türkiye’den, devletin çeşitli inançlara karşı tarafsızlık ve yansızlık görevini yerine getirmesi için bu durumu düzeltmesi istenmiştir. AK-MK, aksi takdirde dava dosyasının Komite tarafından oluşturulacak bir kararla mahkemeye geri gönderilmesine karar verdi.

    1468 sayılı kararın 6. ve 7. maddeleri şu şekildedir:

    “6. zorunlu din kültürü ve ahlak bilgisi derslerine ilişkin olarak Mahkeme tarafından tespit edilen eksikliklerin giderilmesi için yetkililerin herhangi bir tedbir almamış olmasını derin bir üzüntüyle kaydetmiştir; Bu nedenle yetkilileri, Türk eğitim sisteminin, çoğulculuk ve tarafsızlık ilkelerine saygı göstererek, Devletin çeşitli dinler, mezhepler ve inançlar karşısındaki tarafsızlık ve yansızlık görevini yerine getirmesini sağlamak için gerekli tedbirleri almaya ve Sünni İslam dışında bir dini veya felsefi inanca sahip ebeveynlerin çocuklarına, öğrencilerin ebeveynleri dini veya felsefi inançlarını açıklamak zorunda kalmadan, zorunlu din eğitiminden vazgeçmeleri için uygun seçenekler sunmaya kuvvetle
    çağırmıştır;
    7. Bu davaları en geç Haziran 2024’teki DH toplantısında yeniden ele almaya karar vermiş ve bu konudaki ilk kararın 2008’de kesinleşmesinden bu yana zorunlu din kültürü ve ahlak bilgisi dersleri konusunda herhangi bir ilerleme kaydedilmediğini göz önünde bulundurarak, genel tedbirlere ilişkin somut ilerleme belirtilerinin olmaması halinde, Sekretarya’ ya Komite’nin bu grupla ilgili bir sonraki incelemesinde değerlendirilmek üzere bir ara karar taslağı hazırlaması talimatını vermiştir.”

    “AİHM VE ANAYASA MAHKEMESİ’NİN KARARLARINA RAĞMEN BİE ADIM ATILMADI”

    Türk makamlarının AİHM kararını uygulamamasına ek olarak, 2022 yılında Türkiye’deki en yüksek yargı organı olan Anayasa Mahkemesi, ilgili bir davada zorunlu din derslerinin Türk Anayasası’nın yanı sıra Türk Medeni Kanunu’nu da ihlal ettiğine karar vermiştir Bu iki yüksek karara rağmen, şu ana kadar Türkiye’de herhangi bir adım atılmamıştır.
    Ayrıca, Millî Eğitim Bakanlığı ve Diyanet İşleri Başkanlığı arasında Ağustos 2023’te aşağıdaki hususları amaçlayan bir protokol imzalanmıştır:

    a) Müfredata Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi’nin (DKAB) yanı sıra yeni dini seçmeli derslerin eklenmesi;
    b) DKAB ders saatlerinin haftada 2 saatten 4 saate çıkarılması;
    c) Öğrencilerle birlikte kulüp faaliyetlerini başlatmak ve yönetmek ve Ruhani Danışman olarak hareket etmek üzere
    laik okullara din adamlarının atanması; ve
    d) Kadın öğretmenlerin okullarda standart bir önlük giymeye zorlanması.
    Bu son girişimler, yetkililerimizin eğitim sistemimizi laik bir eğitim programından Sünni-İslami bir programa dönüştürme
    niyetinde olduklarını açıkça göstermektedir.
    Bu yeni Protokole aileler tarafından büyük tepki gösterilmiş ve 16 Eylül 2023 tarihinde Protokolün uygulanmaya
    başlanmasının planlandığı İzmir’de büyük bir toplantı düzenlenmiştir.
    Çok sayıda Türk vatandaşı, hükümetin bu Sünni Müslüman köktenci yaklaşımına karşı çıkmakta ve Türk hükümetinin bu
    tür asimilasyoncu ve ayrımcı tutumuna direnmeye çalışmaktadır.
    Ülkenin demokratikleşmesini hedefliyoruz, yukarıda özetlenen durumda Türkiye’nin İHK ‘nin 52/38 sayılı kararının 7 (b),
    (8) ve (h) maddeleriyle derin bir çatışma içinde olduğuna ve 8. maddenin tüm Devletlere yaptığı (a), (b) ve (d) çağrılarına
    olumlu yanıt vermeyi reddettiğine inanıyoruz.
    Bu katkı ile sağlanan bilgiler kamuya açıktır ve uygun şekilde kullanılabilir.
    BM yetkililerinin ve ilgili komisyonların Türkiye’deki gelişmeleri yakından takip etmelerini ve yetkilileri BM politikaları ve
    hedefleriyle uyumlu adımlar atmaları konusunda uyarmak için gerekli tedbirleri almalarını bekliyoruz.
    Gerekli görülmesi halinde bu konularda daha fazla belge ve bilgi sağlamaya hazırız.”

    Nilgün METE/İSTANBUL