Etiket: AİHM

  • Almanya’dan Kavala paylaşımı: Türkiye AİHM’e karşı yükümlülüklerini ihlal ediyor

    Almanya’dan Kavala paylaşımı: Türkiye AİHM’e karşı yükümlülüklerini ihlal ediyor

    PİRHA-Almanya Dışişleri Bakanlığı, Gezi Davası’nda yargılanan 5 sanık hakkındaki hapis cezalarının Yargıtay tarafından onanmasına ilişkin sosyal medya üzerinden paylaşımda bulunarak, “Türkiye, AİHM’e karşı yükümlülüklerini ihlal ediyor” ifadelerini kullandı.

    Yargıtay 3. Ceza Dairesi, 8 sanıklı Gezi Parkı Davası’nda, Osman Kavala’ya verilen ağırlaştırılmış müebbet hapis ile Can Atalay, Tayfun Kahraman, Mine Özerden ve Çiğdem Mater’e verilen 18’er yıl hapis cezalarını onadı. Karara bir tepki de Almanya Dışişleri Bakanlığı’ndan geldi.

    “İNSAN HAKLARI VE HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ AÇISINDAN YIKICI BİR SİNYAL”

    Karara tepki gösteren Almanya Dışişleri Bakanlığı’nın sosyal medya hesabından yapılan paylaşımda şu ifadelere yer verildi :

    “Osman Kavala’nın hapsedildiği her bir gün fazla. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin tarafı olan Türkiye, her geçen gün yükümlülüklerini ihlal ediyor. Yargıtay’ın dünkü kararı, Türkiye’de insan hakları ve hukukun üstünlüğü açısından yıkıcı bir sinyal.”

    (HABER MERKEZİ)

  • İnsan hakları örgütlerinden iktidara Gezi çağrısı: Anayasa ve AİHM kararlarına uyun!

    İnsan hakları örgütlerinden iktidara Gezi çağrısı: Anayasa ve AİHM kararlarına uyun!

    PİRHA-Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) ve İnsan Hakları Derneği (İHD), Gezi Davası’nda Osman Kavala, Can Atalay, Çiğdem Mater, Tayfun Kahraman ve Mine Özerden’e verilen cezaların Yargıtay tarafından onanmasına tepki gösterdi. İnsan hakları örgütleri, iktidarı yargı üzerinde sürdürdüğü baskıya derhal son vermeye, anayasaya, AİHS’ye ve AİHM kararlarına uymaya çağırdı.

    Türk Ceza Kanunu’nun 312/1 maddesi gereğince, ‘Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs’ suçlamasıyla ağırlaştırılmış müebbet hapse çarptırılan Kavala hakkındaki hüküm onandı.

    Can Atalay, Tayfun Kahraman, Mine Özerden ve Çiğdem Mater Utku hakkındaki ‘Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüse yardım’ suçlamasıyla 18’er yıl hapis cezası onandı.

    Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) ve İnsan Hakları Derneği (İHD) ortak açıklamalarında cezaların onanmasını kınadı.

    “HAK SİYASETİ YAPMAKTA ISRAR ETMELİYİZ”

    TİHV ve İHD yaptıkları yazılı açıklamada kararı, “Türkiye’de yargının artık sadece siyasi bir cezalandırma mekanizması olarak işlediğinin ve tüm hukuki zeminlerini terk ettiğinin ilanı” diye niteledi.

    Kararın sadece Gezi Davası’nda yargılananları değil hak ihlallerine ve doğanın yıkımına karşı sorumluluk üstlenen herkesi cezalandırılmaya yönelik olduğu belirtilen açıklamada, “Yurttaşların yaşam dünyalarına ilişkin bağımsız karar verme kapasitesi, yurttaş iradesi ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır. Buna karşın, şimdi acil görev ve sorumluluğumuz, böylesi bir hukuksuzluğun ve baskı ortamının bizleri teslim almasına izin vermemektir. Topluma reva görülen bu adaletsizliğin karşısında kayıtsız ve sessiz kalmamalıyız. Aksine insan hakları ve demokrasi ilkelerine sahip çıkmakta, hak siyaseti yapmakta ısrar etmeliyiz” ifadelerine yer verildi.

    “ANAYASA’YA, AİHS’E VE AİHM KARARLARINA UYUN!”

    TİHV ve İHD, Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Savunucuları Bildirgesi’ne göre devletin insan hakları savunucularını korumakla yükümlü olduğunu hatırlatarak, “Siyasal iktidarı yargı üzerinde sürdürdüğü baskıya derhal son vermeye, Anayasa’ya ve başta Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) olmak üzere altına imza atılan uluslararası sözleşmelere ve bu bağlamda oluşan yükümlülükler gereği AİHM kararlarına uymaya davet ediyoruz. Hak savunuculuğu cezalandırılamaz. Hak savunucuları üzerindeki baskı ve yargısal tacizlere derhal son verilsin!” çağrısı yaptı.

    “YARGININ TÜM HUKUKİ ZEMİNLERİ TERK ETTİĞİNİN İLANIDIR”

    Yapılan açıklamada şunlar ifade edildi:

    “Baştan beri yargı aracılığıyla siyasal bir intikam davası olduğunu bildiğimiz Gezi Davası’nda Osman Kavala, Can Atalay, Çiğdem Mater, Tayfun Kahraman ve Mine Özerden’e verilen cezaların dün Yargıtay tarafından onaylanması, Türkiye’de yargının artık sadece siyasi bir cezalandırma mekanizması olarak işlediğinin ve tüm hukuki zeminlerini terk ettiğinin ilanıdır.

    Bu kabul edilemez onama kararıyla sadece yaşadığımız ülke için değil tüm yeryüzü için adalet talep eden insan hakları savunucularına yargı eliyle bir kez daha zulmedilmiştir. İnsan haklarını savunmanın esasının adaletsizliği görme kapasitesi olduğu bilinciyle, bu kararla sabitlenen adaletsizliğe karşı adaleti savunma inadımızı sürdüreceğiz. İtiraz etmenin, haksızlığı ilan etmenin bu ağır suçlulaştırılmasına karşı itiraz etmekten, haksızlığı, adaletsizliği dile getirme sorumluluğumuzdan vazgeçmeyeceğiz.

    Tümüyle akla, vicdana ve hukuka aykırı bu kararla sadece insanı, çevreyi, doğayı savunan dostlarımız değil, hak ihlallerini, doğanın, çevrenin yıkımını engelleme sorumluluğunu yüklenen herkes cezalandırılmaya, yurttaşların yaşam dünyalarına ilişkin bağımsız karar verme kapasitesi, yurttaş iradesi ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır.

    Buna karşın, şimdi acil görev ve sorumluluğumuz, böylesi bir hukuksuzluğun ve baskı ortamının bizleri teslim almasına izin vermemektir. Topluma reva görülen bu adaletsizliğin karşısında kayıtsız ve sessiz kalmamalıyız. Aksine insan hakları ve demokrasi ilkelerine sahip çıkmakta, hak siyaseti yapmakta ısrar etmeliyiz.”

    PİRHA/ANKARA

  • Alevi örgütleri, AİHM kararlarında gelinen süreci değerlendirdi-VİDEO

    Alevi örgütleri, AİHM kararlarında gelinen süreci değerlendirdi-VİDEO

    PİRHA – Alevi Vakıflar Federasyonu bileşenleri ve Alevi Düşünce Ocağı (ADO), Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin 5-7 Haziran’da gerçekleştirdiği toplantının detaylarını değerlendirdi.

    Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, 5-7 Haziran’da yapılan toplantılarda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) cemevi ve din dersi ile ilgili kararlarının Türkiye tarafından hala uygulanmamasını ele aldı.

    Gelişmelere dair Alevi Vakıfları Federasyonu (AVF) bileşenleri ve Alevi Düşünce Ocağı (ADO) da Kartal Cemevi’nde açıklama yaptı.

    “BİR ARAYA GELİP HÜKÜMETİN ÖNÜNDE DURAMADIK”

    Alevi Vakıfları Federasyonu Başkanı Haydar Baki Doğan, devletin halen cemevlerini ibadethane olarak kabul etmediğine vurgu yaparak şunları söyledi:

    “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları Alevi toplumunda bir türlü yer bulamadı. En son 7-8 Haziran’da yapılan Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’ne Türkiye’yi temsilen 15 avukat gidiyor. Fakat orada Alevi kurumlarını temsilen Avrupa’da bir canımız dahi yok. Biz de bir Alevi kurumu olarak kendimize eleştiri yapmak zorundayız.

    Eğer Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin verdiği kararlar üzerinden biz gitmiş olsaydık bugün birçok sorunu hiç konuşuyor olmazdık. Zorunlu din dersi ile ilgili biz Alevi kurumları gerekli inisiyatifi, gerekli tepkiyi vermediğimiz için bugün ÇEDES projesini konuşuyoruz. Bugün İzmir’de 180 okula ‘manevi danışmanlık’ adı altında görevlendirme yapıldı. Sonuçta bu Türkiye’nin dinselleştirilme projesi. 1980’de getirilen zorunlu din derslerinden biz hala kurtulamadık. Bırakın kurtulmayı daha da yoğun bir şekilde okullarda din dersleri gösterilmekte. Bunlarla ilgili AİHM’in vermiş olduğu kararlarda devletin, dinlere karşı tarafsızlık ilkesini savunması bekleniyor ve Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersi adı altında tamamı Sünni İslam’ın eğitildiği söyleniyor. Biz bu kararları bile Alevi kurumları ve diğer demokratik kurumlarla bir araya gelip, bir proje geliştirip, tepki gösterip bu hükümetin önünde duramadık. Hala hükümetten bir beklenti içerisindeyiz. Geçen sene bütün Alevi kurumları olarak bir araya gelip karşı çıkmamıza rağmen torba yasa ile Alevi Bektaşi Cemevi Başkanlığı kuruldu.”

    “DOLAYISIYLA DA BU DOSYAYI KAPATTIK”

    AVF kurucularından Doğan Bermek ise zorunlu din dersleri konusunda Türkiye’nin 2023 Eylül ayında yeni bir karar alabileceğini işaret etti. Bermek, şu bilgileri paylaştı:

    “2005 yılında başlayan süreç 2012 yılında sonuç vermeye başladı. Bizden önce 2007 yılında zorunlu din dersleri ile ilgili Hasan Zengin-Eylem Zengin davası sonuçlanmıştı. Bizim davalar da 2014’ten itibaren birer birer sonuç gördü. 2014 ile 2016 yılı arasında cemevlerinin elektrik meselesi, devlet ve inanç grupları arasındaki ilişkiler davamız ve zorunlu din dersleri davamız sonuçlandı. Ancak bunlar sonuçlanmasına rağmen Alevi kuruluşları konuya yeterince vakıf olamadılar diye düşünelim. Veyahut da Alevilerin geleneklerinde böyle yasa, hukuk, mahkeme olmadığı için Aleviler biraz bu işten geri durdular. Toplum, hükümetten bir duyarlılık göstermesini bekledi diyelim. Hükümet de fazla bir duyarlılık gösteremedi. 2010 yılında bir Alevi açılımı yapılmıştı ama bir sonuç alınamamıştı.

    Türkiye bu konuda tekrar mahkemeye gidilmesini istemediği için bir takım düzenlemeler yaptı. Bu düzenlemeleri de 2022 yılının Eylül ayında kamuoyuna açıkladı. Düzenleme dediğimiz şey de Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı… Bunu kurarak da ‘Cemevlerinin elektrik parası sorununu aştım artık. Cemevlerinin elektrik parasını ödeyeceğim. Ayrıca cemevleri ile ilgili şu şu düzenlemeleri yapmaya çalışacağız’ niteliğinde bir savunma verdi. Cemevlerinin elektrik parası ile ilgili davamızın gelmiş olduğu nokta bu. Türkiye Cumhuriyeti, elektrik paralarını ödemeyi üstlendi. Dolayısıyla da bu dosyayı kapattık.

    Din derslerine ilişkin Türkiye 2024 Haziran’ına kadar doğru dürüst bir karar getirmeli. Türkiye’nin, 2023 Eylül ayı gibi din dersleri ile ilgili bir şeyler yapmasını bekleyebilirsiniz. Türkiye’de Sünni olmayan inanç gruplarının; Şafiler de dahil olmak üzere din adamı yetiştirme hakkı yok. Ama devlet, ‘medrese’ adı verilen yerlere göz yumuyor.

    Din dersleri ile ilgili iki tane sorunumuz var. Bir; bu din dersleri çoğulcu değil. Yani; dinler hakkında bilgi vermesi gereken bir şey Sünni İslam yetiştirme biçiminde veriliyor. Bir de bu dersin zorunlu olması… Halbuki bizim Medeni Kanun’umuzda ‘İnsanlar, inançlarında özgür bırakılmalı’ deniliyor. Ayrıca 2022 yılında Anayasa Mahkemesi bir başka davayı değerlendirirken 2 karar verdi. Bu kararlardan birisi bugünkü haliyle ‘zorunlu din dersleri anayasaya aykırıdır’ şeklindeydi. İkinci kararda ise bu ‘Din dersleri Medeni Kanuna da aykırıdır deniyor.”

    ORTAK MÜCADELE VURGUSU!

    İstanbul Cemevi Eğitim ve Kültür Vakfı Başkanı Gazi Arslan ise yaptığı değerlendirmede “Ortak olan sıkıntılarımızı ne hikmetse bir araya gelip gerçek anlamda Alevi yolunun ‘Yol cümleden uludur’ sözüne bianen çaresini aramıyoruz. Bu konuda Alevi kurumlarımızın artık kendi egolarını, kurumsal kimliklerini bir tarafa bırakarak ortak değerlere ve yaşam alanlarına sahip çıkıp ve bu bağlamda da kendi alanımızı yaratmamız lazım” dedi.

    PİRHA/İSTANBUL 

  • AKP, AİHM’nin cemevi ve din dersi kararını uygulamadı, AVF, ADO açıklama yapacak

    AKP, AİHM’nin cemevi ve din dersi kararını uygulamadı, AVF, ADO açıklama yapacak

    PİRHA – Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, 5-7 Haziran tarihlerinde toplandı. AİHM’nin cemevi ve din dersi ile ilgili kararlarının AKP hükümeti tarafından hala uygulanmaması toplantının gündemindeydi. Konuya ilişkin Alevi Vakıfları Federasyonu(AVF) bileşenleri ve Alevi Düşünce Ocağı (ADO)’nun katılımıyla 15 Haziran günü Kartal Cemevi’nde bir açıklama yapılacak. 

    Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM,) Türkiye’de Alevilerle ilgili aldığı iki kararın uygulanması konusunda AKP hükümeti üstüne düşen sorumluluğu hâlâ yerine getirmedi. AKP’nin, AİHM kararlarına uymadığı en önemli davalar arasında Alevi toplumunun ibadet yeri cemevi ve din dersiyle ilgili başvuru geliyor.

    Avrupa Konseyinin aldığı kararda, yerel mahkemenin, cemevlerinin elektrik faturalarının bir kısmının geri ödenmesi yolunda verdiği karar tatmin edici bulunmadı ve bunun AİHM’nin Alevilere yönelik ayrımcı uygulamaların kaldırılması yolundaki talepleri doğrultusunda “yeterli görülmediği” bildirilmişti.

    Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin 5-7 Haziran tarihlerinde gerçekleştirilen 1468. toplantısının sonuçları ile AİHM kararlarının uygulanması konusunda, Alevi Vakıfları Federasyonu(AVF) bileşenleri ve Alevi Düşünce Ocağı (ADO)’nun katılımıyla Alevi Kurumlarının görev ve sorumluluklarının değerlendirileceği toplantı, 15 Haziran Perşembe günü Kartal Cemevi’nde yapılacak.

    AVF Genel Başkanı Dr. Haydar Baki Doğan’ın yaptığı toplantı duyurusu şöyle:

    “Son dönem gelişmeleri, zorunlu din dersleri ve temel haklar konuları gündemimizde bulunmaktadır. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin 5-7 Haziran tarihlerinde gerçekleştirilen 1468. toplantısının sonuçları ile AİHM kararlarının uygulanması konularında, Alevi kurumları olarak görev ve sorumluluklarımızı değerlendireceğimiz toplantımız, Alevi Vakıfları Federasyonu(AVF) bileşenleri ve Alevi Düşünce Ocağı (ADO)’nun da katılımıyla 15 Haziran Perşembe günü Saat 17.30’da Kartal Cemevi toplantı salonumuzda gerçekleştirilecektir.”

    PİRHA/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER

    > Aleviler, Avrupa Konseyi önünden seslendi: AKP hükümeti taleplerimizi yerine getirmeli-VİDEO

    > Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Alevilerle ilgili Türkiye’yi bir kez daha uyardı

  • Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Yüksekdağ ve Demirtaş’ı haklı buldu

    Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Yüksekdağ ve Demirtaş’ı haklı buldu

    AİHM, tutuklu Figen Yüksekdağ ve Selahattin Demirtaş’ın iç hukukta tutukluluklarına itiraz etmek için etkili bir yardım alamadıkları gerekçesiyle yaptığı başvuruda Türkiye’yi mahkum etti.

    Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), tutuklu bulunan Halkların Demokratik Partisi (HDP) eski Eş Genel Başkanları Figen Yüksekdağ ve Selahattin Demirtaş’ın iç hukukta tutukluluklarına itiraz etmek için etkili bir yardım alamadıkları gerekçesiyle yaptığı başvuruyu karara bağladı.

    Euronews’in aktardığına göre; AİHM, Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni ihlal ettiğine hükmetti.

    AİHM, Demirtaş ve Yüksekdağ’ın iç hukukta tutukluluklarına itiraz süreçleriyle ilgili “hak ihlaline” uğradıkları kararı verdi. AİHM’den yapılan açıklamada, Yüksekdağ ve Demirtaş’ın iç hukukta tutukluluklarına itiraz etmek için etkili bir yardım alamadıklarını gerekçesiyle başvuruda bulunduğu belirtildi.

    Demirtaş ve Yüksekdağ’ın “özellikle cezaevi yetkililerinin avukatlarıyla yaptıkları görüşmeleri izlemelerinden ve avukatlarıyla paylaştıkları belgelere el koymalarından şikâyet ettiği” bildirilmişti.

    Söz konusu bu tedbirlerin 15 Temmuz 2016 askeri darbe girişimi ardından çıkarılan bir kararname kapsamında uygulandığının belirtildiği açıklamada, “Başvuranlar, Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fırkasına (tutukluluğun hukuka uygunluğunun hızlı bir şekilde incelenmesi hakkı) dayanmaktadır.” ifadeleri kullanıldı.

    (HABER MERKEZİ)

  • Eğitim-Sen’lilere polis saldırısına AİHM’den ‘Hak ihlali ve tazminat ödenmesi’ kararı

    Eğitim-Sen’lilere polis saldırısına AİHM’den ‘Hak ihlali ve tazminat ödenmesi’ kararı

    PİRHA – Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası’nın (Eğitim Sen) 2009 yılında toplu sözleşme müzakereleri ile ilgili olarak yapmak istediği basın açıklamasına yönelik polis saldırısına AİHM’den “Hak ihlali ve tazminat ödenmesi” kararı çıktı.

    Eğitim Sen’in 5 Haziran 2009’da Milli Eğitim Bakanlığı önünde yapmak istediği basın açıklamasına yönelik polis saldırısına Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden “Hak ihlali” kararı çıktı.

    YURTTAŞI KÖR EDEN COP DARBESİ SUÇ GÖRÜLMEMİŞTİ!

    Eğitim Sen üye ve yöneticileri, 2009 yılında Sıhhıye’de toplanarak Bakanlığa gitmek isterken kortejin önü kesilmiş ve emniyet güçleri sendika yönetici ve temsilcilerinin üzerine cop, tazyikli su ve gaz bombalarıyla saldırmıştı. Bu müdahale sırasında, cop darbeleri gözüne isabet eden Eğitim Sen üyesi Dengiz Sönmez, sağ gözünün görme yetisini %80 oranında yitirmişti. Dönemin Merkez Yürütme Kurulu üyeleri Zübeyde Kılıç Öztürk, Sayım Gültekin, Mustafa Ecevit ve üyelerden Alper Öztürk de aldıkları cop darbeleriyle yaralanmıştı.

    Dönemin Ankara Emniyet Müdürü, Güvenlik Şube Müdürü, Çevik Kuvvet Şube Müdürü ve yaralamaya sebebiyet veren polis memurları hakkında Eğitim Sen’in yaptığı suç duyurusunun sonuçsuz kalması üzerine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuru yapılmıştı. AİHM, Avrupa Sendikalar Konfederasyonu’nun da (ETUC) müdahil olarak takip ettiği başvuru sonucunda, 30 Ağustos 2022 tarihli kararı ile Sözleşmenin 3. ve 11. maddelerinin ihlal edildiğine karar verdi. Mahkeme ayrıca başvuruculardan Dengiz Sönmez’e 26.000, diğer başvuruculara 6.500 Euro tazminat ödenmesine hükmetti.

    PİRHA/ANKARA

  • KKK vermiyor; Maraş Katliamı dosyaları için bugün Aleviler mahkemedeydi-VİDEO

    KKK vermiyor; Maraş Katliamı dosyaları için bugün Aleviler mahkemedeydi-VİDEO

    PİRHA-Maraş Katliamı dava dosyasının müdafi sıfatıyla inceleme talebinin Kara Kuvvetleri Komutanlığı tarafından ‘devlet sırrı’ gerekçesiyle reddedilmesine ilişkin açılan iptal davası bugün Ankara’da görüldü. Mahkeme heyeti gerekçeli kararı 15 gün içerisinde açıklayacağını belirtti. 

    19-24 Aralık 1978 yılında faşist kalabalıklar tarafından yapılan Maraş Katliamı dava dosyasının müdafi sıfatıyla inceleme talebinin Kara Kuvvetleri Komutanlığı tarafından ‘devlet sırrı’ gerekçesiyle reddedilmesine karşı açılan iptal davasının duruşması Ankara 10. İdare Mahkemesi’nde görüldü.

    Duruşmaya Demokratik Alevi Derneği (DAD) Ankara şubesi yöneticileri ile yurttaşların yanı sıra HDP Alevi masası temsilcileri, HDP Milletvekili Zeynel Özen ve Ali Kenanoğlu da katıldı.

    GEREKÇELİ KARAR 15 GÜN İÇİNDE AÇIKLANACAK

    Duruşmada ilk olarak Avukat Seyit Sönmez söz aldı. Söz konusu belgelerin verilmeme gerekçesinin hukuka aykırılığına dikkat çeken Sönmez, belgelerin devlet sırrı olmadığını ve dosyanın kapandığını anımsattı. Belgelerin verilmesini talep eden Sönmez, kararın iptal edilmesini istedi.

    Kısa süren duruşma sonunda mahkeme heyeti, gerekçeli kararını 15 gün içerisinde açıklayacağını bildirdi.

    “HUKUKSUZ KARARIN İPTAL EDİLECEĞİNİ UMUYORUM”

    Duruşma sonrası Avukat Seyit Sönmez ve HDP Milletvekili Zeynel Özen açıklama yaptı. Sönmez açıklamasında, “Belgelerin verilmemesi kanunlara aykırıdır. Bunu bir kez daha mahkemede anlattık. Hukuka aykırı bir durum ısrarla sürdürülüyor. Mahkeme bu hukuksuz kadarı iptal edecektir diye umuyorum” dedi.

    Milletvekili Zeynel Özen ise konuyu Meclis gündemine taşıdığını, soru önergesi verdiğini ancak hala yanıt alamadıklarını kaydetti.

    PİRHA/ANKARA

  • Türkiye’de ifade özgürlüğünün bir yıllık bedeli: 299 yıl 2 ay 24 gün hapis

    Türkiye’de ifade özgürlüğünün bir yıllık bedeli: 299 yıl 2 ay 24 gün hapis

    PİRHA-İfade özgürlüğü davalarının 1 Eylül 2021-20 Temmuz 2022 tarihleri arasındaki yıllık raporunu yayımlayan Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği (MLSA), gazetecilerin, en çok haberleri ve sosyal medya paylaşımlarının delil olarak gösterildiği davalarda terör suçlamaları ile yargılandığını belirtti.

    Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği (MLSA) 2018 yılından beri takip ettiği ifade özgürlüğü davalarının 1 Eylül 2021 ile 20 Temmuz 2022 tarihleri arasındaki programının yıllık raporunu yayımladı. Norveç Kraliyeti Dışişleri Bakanlığı ve Özgürlük için Friedrich Naumann Vakfı Türkiye Ofisi (FNF) desteğiyle sürdürülen programda 23 farklı şehirde görülen 210 davanın 446 duruşmasının izlenmesiyle elde edilen veriler paylaşıldı.

    Verilere göre gazeteciler, en çok haberleri ve sosyal medya paylaşımlarının delil olarak gösterildiği davalarda terör suçlamaları ile yargılandı. Barışçıl toplantı ve gösteri yürüyüşlerine açılan davalarda artış olduğu belirtilen raporda savcılıkların ve ilk derece mahkemelerinin, Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) kararlarını uygulamadıklarına da dikkat çekildi. Raporda, ifade özgürlüğü davalarında verilen hapis cezalarında radikal bir artış gözlemlendiği de belirtildi.

    GAZETECİLER TERÖR SUÇLAMASIYLA YARGILANIYOR 

    Rapora göre gazetecileri terör suçlamalarıyla yargılama pratiği bu izleme döneminde de devam etti. “Örgüt propagandası” suçlamasının 62 davada yöneltildiğine yer verilen raporda143 gazetecinin bu suçlamayla yargılandığı kaydedildi. “Örgüt üyeliği” suçlamasının yöneltildiği 44 davanın 38’inde gazetecilerin yargılandığına dikkat çekilen raporda 132 gazetecinin bu suçlama ile hakim karşısına çıktığı paylaşıldı. Rapordaki verilere göre bu davalarda en çok gazetecilerin yazdıkları haberler ve sosyal medya paylaşımları suçlamalara delil olarak gösterildi.

    “CUMHURBAŞKANINA HAKARET SUÇLAMASINA HUKUKSUZCA ELDE EDİLEN DELİLLER SUNULDU”

    Bir yıllık dönemde 34 kişinin “cumhurbaşkanına hakaret” suçlamasıyla açılan 29 davada yargılandığı paylaşılan raporda bu davaların da en çok gazetecileri hedef aldığı belirtildi. Rapora göre 18 gazeteci, “cumhurbaşkanına hakaret” suçlamasıyla hakim karşısına çıktı.

    Bu suçlamanın yöneltildiği 19 davada sanıklar aleyhine yalnızca sosyal medya paylaşımlarının delil olarak sunulduğuna dikkat çekilen raporda 14 davada bu delillerin AYM’nin 19 Şubat 2020 tarihli kararıyla anayasaya aykırı olduğuna hükmederek ilgili yasa maddesini iptal ettiği “sanal devriye” yöntemi ile elde edildiği belirtildi. Raporda AYM kararından sonraki tarihlerde hazırlanan ve “sanal devriye” yöntemi ile elde edilen delillere yer verilen 8 iddianamenin mahkemeler tarafından kabul edildiği paylaşıldı.

    BARIŞÇIL GÖSTERİLERE KATILAN 800 KİŞİYE DAVA AÇILDI

    Rapora göre bir yılda 800 kişi, Anayasa’nın 34. maddesi ile herhangi bir izne tabi olmaksızın düzenlenmesi garanti alınan barışçıl toplantı ve gösteri yürüyüşlerine katıldıkları için “2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet etmek” suçlamasıyla hakim karşısına çıktı. Aralarında Cumartesi Annesi/İnsanları’nın da olduğu 328 aktivist bu suçlama ile yargılanırken 285 öğrenci, Boğaziçi Üniversitesi’ne yapılan rektör atamaları üzerine başlayan protestolara açılan 9 farklı davada bu suçlama ile hakim karşısına çıktı.

    Raporda barışçıl gösteri, eylem ve yürüyüşlere açılan davaların bazılarında söz konusu eylemlerin “kanunsuz” olduğuna kaymakamlık veya valiliklerin aldığı keyfi yasaklama kararlarının ve pandemi döneminde İl Hıfzıssıhha Kurullarının “kamu sağlığı” gerekçe gösterilerek aldığı toplanma yasağı kararlarının dayanak olarak gösterildiğini de yer verildi.

    AİHM GÖRMEZDEN GELİNDİ: 299 YIL 2 AY 24 GÜN HAPİS CEZASI

    Raporda ifade özgürlüğü davalarında verilen hapis cezalarında ciddi bir artış gözlemlendiği kaydedildi. İzleme döneminde karara bağlanan 41 davada yargılanan 67 kişiye toplamda 299 yıl 2 ay 24 gün hapis cezası verildiği belirtilen raporda 36 kişiye farklı davalarda verilen hapis cezalarının, AİHM’in verdiği ihlal kararlarına konu olan TCK 220/6, 220/7, 299 ve TMK 6/2, TMK 7/2 maddeleri uyarınca verildiği vurgulandı.

    Mesleki faaliyetleri gerekçe gösterilerek müebbet hapis cezasına çarptırılan gazeteci Rojhat Doğru ve 2020 yılında beraat ettiği suçtan hiçbir delil olmamasına rağmen ağırlaştırılmış müebbet cezasına çarptırılan Osman Kavala’ya verilen ağır cezalara da raporda yer verildi.

    Hapis cezaları ile birlikte beraat ile sonuçlanan davalarda da artış görüldüğü belirtilen raporda bu durum, ifade özgürlüğünü ilgilendiren soruşturmaların kolayca davalara dönüştürülmesi olarak yorumlandı. Raporda paylaşılan bilgilere göre izleme döneminde karara bağlanan 51 davada yargılanan 226 kişi kendilerine yöneltilen suçlamalardan beraat etti.

    PİRHA/İSTANBUL

  • Av. Aytekin Aktaş: Hükümet Aleviliği tehlike olarak görüyor, bu kabul edilemez (1)-VİDEO

    Av. Aytekin Aktaş: Hükümet Aleviliği tehlike olarak görüyor, bu kabul edilemez (1)-VİDEO

    PİRHA- Avukat Aytekin Aktaş, Aleviliğin hükümet tarafından bir güvenlik sorunu, tehlike olarak görüldüğünü belirterek, “İçişleri Bakanlığı’nın ibadethane gezmesinin sebebi Aleviliği tehlike olarak görüyor olmasıdır. Aleviler tehlike değildir” dedi. Aktaş, Aleviliğin bir kültür, folklorik öğeye indirgenmesi değil de bir inanç olarak tanınmasıyla bütün problemler kendiliğinden çözülmüş olacak. Çünkü devlet kendi var olan hukuku gereği Aleviliği inanç olarak tanıdığı an ona anayasal haklarını tanımak zorunda kalacak” ifadelerini kullandı. 

    AKP yıllar önce sonuçsuz olarak rafa kaldırdığı sözde ‘Alevi açılımını’ yeniden masaya getirdi. İçişleri Bakanlığı yetkililerinin AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatıyla Türkiye genelindeki birçok cemevini ziyaret ederek, fiziki ve maddi eksikliklerin tespiti ve karşılanması noktasında başlayan çalışmalar daha sonra genişleyerek sürdü. Beraberinde birçok tartışmayı da getiren bu faaliyetler, cemevlerinin “kültür merkezi” olarak tanımlanması, dedelere maaş bağlanması, cemevinin su ve elektrik giderlerinin karşılanması ve Diyanet benzeri “Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı” kurulması gibi başlıklar etrafında kamuoyuna yansıdı.

    Aleviler; AKP ve Cumhur İttifakı’nın içinde bulunduğu krizden kurtulmak amacıyla bu adımları attığını ifade ederken; sorunların çözümü noktasında iktidarı samimi bulmadıklarını bir kez daha dile getirdiler.

    Aleviler, Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile kurulduğu duyurulan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’na ve torba yasaya karşı ülkenin birçok yerinde alanlara çıkarak, “Eşit yurttaşlık talebimizden vazgeçmiyoruz” mesajı verdi.

    Avukat Aytekin Aktaş, AKP iktidarının İçişleri Bakanlığı aracılığıyla gerçekleştirdiği ‘ihtiyaç’ ziyaretlerini, 2009 yılından beri devam eden açılım süreçlerinin seyrini, Alevi kurumlarının ‘kayyım’ olarak değerlendirdiği Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı hamlesini, torba yasadaki maddelerin eşitlik ilkesi/laiklik ilkesi/ din ve vicdan hürriyeti bağlamındaki hukuksal çerçeveyi, Alevi dedelerine kadro ile birlikte ‘kararnameli’ Alevilik oluşturulması planını, devletleştirilmek istenen Aleviliği bekleyen tehlikeleri, iktidarın Alevi asimilasyonunda yerel yönetimler eliyle kurduğu tahakküm ilişkilerini ve Alevi kurumlarının iktidarın bu hamlesine karşı nasıl bir karşı koyuşu örgütlemesi konularına dair PİRHA‘ya konuştu.

    Aktaş, iktidarın İçişleri Bakanlığı eliyle gerçekleştirdiği maddi ihtiyaç ziyareti ile Alevilere ve Aleviliği asayiş/güvenlik konseptinde yaklaşıldığını belirterek, Alevilerin hak taleplerine yönelik düzenlemelerin İçişleri Bakanlığı bünyesinde yapılamayacağını kaydetti.

    “ALEVİLİK HEDEFTE”

    Alevi inancının Osmanlı’dan Cumhuriyet’e kadar hedef alınan bir inanç olduğunu söyleyen Aktaş, “AKP’nin 20 yıllık iktidarındaki siyasi ideolojisiyle Alevilere yönelik tutumunu gayet iyi biliyoruz. Evvela bunun her seçim sürecinden önce açılım adı altında gelmesi zaten Alevilerin bildiği aşina olduğu bir durum. Bu sıkıntı AKP’yle mi başladı? Yirmi yılla mı başladı? Hayır. Yani Türkiye Cumhuriyeti’nin başından itibaren Alevi problemi var. Osmanlı zamanından beridir var. Alevi katliamlarının tarihini yine hepimiz biliyoruz, dolayısıyla bu ülkenin kanayan yarası. Hem Osmanlı’dan hem de Cumhuriyet döneminin son iktidarına kadar herkes Alevileri hedef alıyor.  Yani bütün totaliter halk düşmanı siyasi odakların Alevileri hedef almasının makul bir sebebi var. Çünkü Aleviler eşitçe, kardeşçe, özgürce hakça yönetenlerin şeffafça denetlendiği bir düzen yani rıza şehrini öngörüyor. Dolayısıyla da bütün muktedirler tarafından hedef alınıyor. Aleviler inançları, dünya görüşleri gereği her türlü gericiliğe, ayrımcılığa, hırsızlığa, yolsuzluğa karşı olduğu için ve tarih boyunca bütün kaba kuvvet sahiplerinin, bütün art niyetli hükümdarların hedefi olmuş ve binlerce katliama uğramış, can vermiş” diye konuştu.

    “ALEVİLER GÜVENLİK SORUNU OLARAK TEHLİKELİ GÖRÜLÜYOR”

    Avukat Aktaş, Alevilerin anayasal düzlemde kabul görmesinin devlet açısından bir güvenlik sorunu olduğunu söyledi. İktidarın İçişleri Bakanlığı eliyle gerçekleştirdiği ihtiyaç ziyareti ile Alevilere ve Aleviliğe asayiş/güvenlik konseptinde yaklaşıldığının altını çizen Aktaş şöyle konuştu:

    “İlk defa AKP’nin yirmi yıllık iktidarında hiç aklına gelmeden nasıl olduysa, hangi sebeple olduysa cemevlerimiz hatırlandı. Ülkemizde Aleviler yaşıyormuş. Alevilerin, yarım yüz yıllık hızlı şehirleşmeyle ve Alevi hareketini de son otuz yıllık yoğun örgütlenmesiyle de beraber görünürlüğü hız kazandı. Artık inkar edilemez bir problem haline geldi. Hükümet de kendince özellikle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin  ihlal kararlarından sonra Avrupa Konseyi’nin gözden geçirme raporundan sonra bir şey yapmak zorunda hissetti. İçişleri Bakanlığı aracılığıyla cemevlerini ziyaret etti. Alevilik bütün teorik tartışmaların dışında en kaba tabiriyle bir inanç. Alevinin kendi içinde farklı düşünce yolları var. Farklı sürekleri var ve hepsi toplamında müşteki bir inanca tekabül ediyor. Son dönemde ise Avrupa’da birkaç devlet Aleviliği inanç olarak tanıdı. Türkiye Cumhuriyeti devleti de bu somut gerçekliğe karşı bir pozisyon alma ihtiyacı duydu. Pozisyonunu nasıl aldı? Cemevlerine İçişleri Bakanlığı’yla geldi. Aleviler, iktidarca tehlike olarak görülüyor. Yani İçişleri Bakanlığı’nın ibadethane gezmesinin sebebi Aleviliği tehlike olarak görüyor olmasıdır. Aleviler tehlike değildir. Bu toprakların öz evlatlarıdır, asıl bileşenleridir. Dolayısıyla tehlike olarak addedildiğimizi biliyoruz ve bu kabul edilemez. Yani yöntem bir defa buradan yanlış. Devlet olarak bir inanç topluluğunu İçişleri Bakanlığı aracılığıyla ziyaret ederek not edip kaydediyorsun. Madem bir iş yapıyorsunuz, bari bunu doğru yapın. Bunun muhatabının İçişleri Bakanlığı’nın olması devletin Alevileri tehlike olarak görmesinin zaten birinci adımıdır.”

    “ALEVİ SORUNU BOYA, ÇİMENTO İLE ÇÖZÜLEMEZ!”

    Alevilerin hak ve taleplerini boya, çimento vs. gibi maddi taleplere indirgeyerek ‘yumuşak asimilasyon’ ile sonuç almaya çalışılmasının kabul edilmeyeceğini kaydeden Aktaş, şunları ifade etti:

    “İçişleri Bakanlığı kimi belli kurumlara emrivaki  giderek, bir şekilde cemevlerini ziyaret edip kendince sözde bir veri çalışması yaptığını söylüyor. Cemevlerinin ihtiyaçlarını not ediyor.  Yani Alevilerin ihtiyaçları bugüne kadar bilinmiyor mu? Alevi kamuoyu şimdiye kadar eşit yurttaşlık talebini her alanda ve defalarca dile getirdi. Yani Aleviler lütuf da istemiyorlar. Öz bir eşit bir vatandaş olarak, eşit bir yurttaş olarak diğer yurttaşların sahip olduğu haklara Alevi inancı altında sahip olmak istiyorlar. İçişleri Bakanlığı’nın yaptığı görüşmelerden çıkarttığı sonuç cemevlerinin alt yapısı, imar çalışması, betonu, kumu, boyası vs. gibi ihtiyaçları olduğudur. Evet Aleviler ekonomik olarak geri planda bir toplumdur ve bunun da asıl sorumlusu bellidir. Bu politikanın gereği Aleviler ekonomik anlamda kısıtlanmıştır. Yapılmaya çalışılan ise Alevilerin satın alınmak istenmesidir. Alevilerin problemleri sadece maddi ihtiyaçlarından ibaret değil. Alevilerin cemevlerine maddi yardım yaparak, bütçeden cemevlerine lütufta bulunarak Alevi sorununu çözemezsiniz. Aleviler eşit yurttaşlık hakkında ısrarcılar. Bu da Alevilere cemevileri yaparak lütuf gibi birtakım maddi kaynak ayırmak değil, eşit yurttaşlık taleplerini görmekten geçer. Devlet, elbette Alevi kurumları ile hak ve taleplerine dair görüşür, öneri alır. Ama bunu olması gerektiği gibi icra etmiyor.”

    “FOLKLORİK ÖĞEYE İNDİRMEKLE DEĞİL İNANÇ OLARAK TANIMAKLA BAŞLAR”

    Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden Türkiye’nin aleyhine sonuçlanan kararları hatırlatan Av. Aktaş, 2009 yılında başlayan sözde Alevi açılımları ile birlikte iktidarın bu son hamlesinden de Alevilerin lehine sonuçlar çıkmayacağını dile getirerek, “Görece önceki iktidarlardan farklı olarak AKP iktidarı adını koyup Kürt açılımıdır, Alevi açılımıdır gibi kendince politikalar geliştirdi. Halihazırdaki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden Türkiye’nin aleyhine ihlalle sonuçlanan kararlar var. Alevilerin haklı hak mücadelesi ve dik duruş mücadelesi sonunda somutlaşmış, nesnelleşmiş mutabık kalınmış ve reddetmenin mümkün olmayacağı talepler tekrar masaya yatırıldı. Noksanlarıyla, yanlışlarıyla öyle ya da böyle bir şekilde Alevilerin taleplerinin kayıt altına geçtiği bir çalışma oldu. Sonuç itibariyle elde var yine sıfır. Alevilerin taleplerinin hiçbirisi ciddiye alınmadı. Aleviliğin bir kültür, folklorik öğeye indirgenmesi değil de bir inanç olarak tanınmasıyla bütün problemler kendiliğinden çözülmüş olacak. Çünkü devlet kendi var olan hukuku gereği Aleviliği inanç olarak tanıdığı an ona anayasal haklarını tanımak zorunda kalacak. Diğer açılımlarla birlikte bu hamlelerinden de Alevilerin lehine bir sonuç çıkacağını düşünmüyoruz. Zaten açılımın kendisi yanlış saiklerle, yanlış enstrümanlarla ve yanlış kurumlarla yürüyüp yanlış sonuçlara varılıyor. Dolayısıyla eğriden doğru çıkmaz” ifadelerini kullandı.

    Ersin ÖZGÜL /İZMİR

    YARIN: Avukat Aytekin Aktaş, röportajın ikinci bölümünde Alevi kurumlarının ‘kayyım’ olarak değerlendirdiği Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı hamlesi ile birlikte torba yasadaki maddelerin eşitlik ilkesi/laiklik ilkesi/ din ve vicdan hürriyeti bağlamındaki hukuksal çerçeveyi ve Alevi dedelerine kadro ile birlikte ‘kararnameli’ Alevilik oluşturulması planını değerlendirecek.

     

  • Hukukçu Baştimar: Aleviler, BM İnsan Hakları Komitesi’ne başvurmalı, etkisi daha büyük

    Hukukçu Baştimar: Aleviler, BM İnsan Hakları Komitesi’ne başvurmalı, etkisi daha büyük

    PİRHA- Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Komitesi’nin KHK’li Mukadder Alakuş kararı üzerinden Alevilerin lehine olan mahkeme kararlarının uygulanmaması konusunu değerlendiren Uluslararası hukukçu Kurtuluş Baştimar, “Bu komiteden ardı ardına Alevi yurttaşların lehine kararlar çıktığı takdirde bunun bir sonucu da olacaktır. Daha kapsamlı ve liberal bir yapısı olduğu için Türkiye Devleti’nin ‘Ben bu kararları uygulamıyorum’ diyebilme ihtimali çok azdır” dedi.

    Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Komitesi, Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edilen ve “örgüt üyeliği’ suçlamasıyla 7 yıl 6 ay hapis cezasına mahkûm edilen Mukadder Alakuş’un başvurusunda karar verdi. Komite, ByLock yüklediği, Bank Asya hesabına para yatırdığı gerekçesiyle Alakuş’a ceza verilmesini ‘Suç ve Cezaların Kanuniliği’ ilkesine aykırı olduğuna hükmetti. Bu kararın AİHM yargılamalarını da etkilemesi bekleniyor.

    Davanın avukatı Uluslararası hukukçu Kurtuluş Baştimar, söz konusu karar üzerinden Aleviler lehine verilen ama uygulanmayan mahkeme kararlarını değerlendirdi.

    Alevilerin, kazandıkları hakların uygulamaya girebilmesi için BM İnsan Hakları Komitesi’ne başvurabileceğini vurgulayan Baştimar, bu komitenin varlığının fazla duyulmadığını, hak ihlaline maruz kalmış her yurttaşın bu mekanizmaya başvurabileceğini söyledi.

    “TÜRKİYE’DE YAŞAYAN HER YURTTAŞ, BU KOMİTEYE BAŞVURMA HAKKINA SAHİPTİR”

    BM İnsan Hakları Komitesi’nin, adında ‘mahkeme’ ibaresi geçmemiş olsa da tıpkı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) gibi başvuru alan ve bu başvuruları karara bağlayan bir hukuk mekanizması olduğunu ifade eden Baştimar, komiteye ilişkin şu bilgileri verdi:

    “İnsan hakları ihlallerini, Uluslararası Siyasal ve Medeni Haklar Sözleşmesi üzerinden değerlendiren bir insan hakları mekanizmasıdır. AİHM’ne başvuru yapıldığı gibi bu komiteye de herkes başvurabilir. Türkiye bu komitenin sözleşmesine imza atmış ve kabul etmiş bir ülkedir. Türkiye’de yaşayan her yurttaş, bu komiteye başvurma hakkına sahiptir. Buraya başvuru hakkı çok fazla bilinmiyor.

    “KOMİTEYE 5 YIL İÇERİSİNDE KABUL EDİLEN DİLLER ÜZERİNDEN BAŞVURU YAPILMASI GEREKİYOR”

    Buraya başvurmak için komitenin kabul ettiği uluslararası dillerden birisi ile başvurmak gerekiyor. O dillerin arasında Türkiye’de konuşulan diller yok. Bu yüzden İngilizce yapılması ya da kabul edilen başka bir dil üzerinden başvuru yapılmalı. AİHM’de böyle bir şart yok. Herkes ana dilinde başvuru yapabiliyor. AİHM’yi Türkiye’nin tanıması daha eskilere dayanıyor. Daha eski bir kuruluş. O yüzden AİHM daha çok duyulmuş bir mekanizma. Dolayısıyla insanlar daha çok AİHM’e başvuruyor.

    Bu komiteye başvurmak için genel anlamda bir zaman sınırlaması da yok. Diğer tüm hukuk mekanizmalarında belirli bir sınırlama var, gün, ay, yıl olarak. Yalnız komite şunu öneriyor; hak ihlali ile karşılaştıktan ve iç hukuk yollarına başvurup oraları tükettikten sonra 5 yıl içerisinde başvuru yapılmalı, diyor. 5 yıl gibi bir sınırlama konulmasının gerekçesi de, bu süre aşıldığı takdirde hükümet başvuran kişinin mağdurluk sıfatını yitirdiğini ve süreyi de aştığı için bu davanın reddini isteyebiliyor. Bundan dolayı 5 yıl içerisinde yapılırsa daha etkin sonuçlar alınır.”

    “ALEVİ YURTTAŞLAR, LEHLERİNE VERİLEN KARARLAR UYGULANMADIĞI İÇİN BU KOMİTEYE BAŞVURABİLİRLER”

    Alevi yurttaşların ayrımcılık, din ve vicdan hürriyeti, ifade özgürlüğü gibi alanlarda hak ihlallerine maruz kaldığını anımsatarak sözlerine devam eden Baştimar, “Alevi yurttaşlar, AİHM’in lehlerine verdiği kararları uygulanmadığı için BM İnsan Hakları Komitesi’ne götürebilirler ve bu komiteden ardı ardına Alevi yurttaşların lehine kararlar çıktığı takdirde bunun bir sonucu da olacaktır. Alevi yurttaşlar fazla zaman geçirmeden bu komiteye başvurabilirler. Bu komiteden de Alevi yurttaşların lehine kararlar çıktığında, Türkiye Devleti’nin ‘Ben bu kararları uygulamıyorum’ diyebilme ihtimali çok azdır.

    “KOMİTENİN KARARLARI ULUSLARARASI ÖLÇEKTE OLDUĞU İÇİN YANKISI DA, ETKİSİ DE DAHA BÜYÜK OLUYOR”

    Bu komite daha kapsamlı bir yapıya sahip. Daha liberal kararlar veriyor. Bu komitenin verdiği kararları tanımamak AİHM’deki kadar kolay değil. Birleşmiş Milletler mekanizmaları Türkiye’ye boyun eğecek bir yapıda değil. Bu mekanizmalar belirli bir bölge, devlet tarafından finanse edilmiyor. Bağımsız bir yapıya sahip. Açık söylemek gerekirse AİHM’in verdiği kararlar siyasi konjonktürle bağlantılı olabiliyor. Bu kurumun verdiği kararlara uygulamıyorum denildiğinde, çıkarlar söz konusu olduğunda sessiz kalınabiliyor ancak BM İnsan Hakları Komitesi’nin verdiği kararlar daha liberal ve uluslararası ölçekte kararlar olduğu için yankısı da, etkisi de daha büyük oluyor.

    “TÜRKİYE’DEKİ YURTTAŞLARIN BAŞVURUSUNA AÇIK BİRÇOK KURUM VAR”

    Günümüzde AİHM’nin girmekten imtina ettiği konuların çoğunda Birleşmiş Milletler karar veriyor ki bu anlamda Mukadder Alakuş kararı çok önemli bir karardı. Bu tür mekanizmalar, Alevi yurttaşlar tarafından da kullanılmalı. Sadece İnsan Hakları Komitesi değil, Kadına Karşı Ayrımcılığın Önlenmesi Komitesi var, İşkencenin Önlenmesi Komitesi var, Keyfi Tutuklamalar Çalışma Grubu var. Bunların hepsi şu anda Türkiye’deki yurttaşların başvurusuna açık kurumlar. Başvuru yollarını herkes kullanabilir ama bunun duyurulması gerekiyor. Anladığım kadarıyla çok fazla bilgi sahibi değiliz bu konuda” dedi.

    Melis CİDDİOĞLU/ANKARA

  • Yerel mahkeme, zorunlu din dersleriyle ilgili Anayasa Mahkemesi’nin ‘ihlal’ kararını yok saydı

    Yerel mahkeme, zorunlu din dersleriyle ilgili Anayasa Mahkemesi’nin ‘ihlal’ kararını yok saydı

    PİRHA- İstanbul 3. İdare Mahkemesi, Anayasa Mahkemesinin zorunlu din dersleri ile ilgili ‘ihlal’ kararını tanımadı. Mahkeme, bir ailenin çocuklarının zorunlu din dersinden muaf tutulması talebinin reddedilmesi kararının iptali davasında ‘ret’ kararı verdi.

    T24’ten Candan Yıldız’ın haberine göre, İstanbul 3. İdare Mahkemesi, Anayasa Mahkemesinin ‘ihlal’ kararına rağmen, bir ailenin çocuklarının zorunlu din dersinden muaf tutulması talebinin reddedilmesi kararının iptali davasında ‘ret’ hükmü verdi. Mahkeme, Ankara 10. İdare Mahkemesi ve Danıştay 8. Dairesi’nin kararına atıf yaparak ret kararı verdi.

    İstanbul Sancaktepe’de yaşayan aile, Osmangazi İlkokulu’nda okuyan 4. sınıf öğrencisi kızlarının zorunlu olarak okutulan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinden muaf tutulması için 1 Mart 2022’de Sancaktepe İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’ne başvurdu. İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü bu başvuruyu reddetti.

    Ardından aile, ret kararının iptali için İstanbul 3. İdare Mahkemesi’ne başvurdu. Anayasa Mahkemesi’nin 7 Nisan 2022 tarihli kararına atıf yapıldığı başvuruda, Zorunlu Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin ‘Sünni Müslüman inancına dair anlatılar içerdiği, laiklik ilkesi gereği devletin tüm inançlara eşit mesafede olması gerektiği, bunun gereği olarak din dersleri dini eğitim niteliğinde olmaması gerektiği, bu niteliklere haiz olmayan din derslerinin zorunlu kılınmasının hukuka aykırı’ olduğu savunuldu.

    YEREL MAHKEME, AYM’NİN İHLAL KARARINI TANIMADI

    Ancak 3. İdare Mahkemesi AYM’nin ihlal kararına rağmen ailenin iptal istemine ret kararı verdi.

    3. İdare Mahkemesi ret kararına gerekçe olarak, Ankara 10. İdare Mahkemesi ile Danıştay 8. Dairesi’nin kararlarını gösterdi. O kararda Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi ders müfredatının 2007-2008 eğitim öğretim yılında yenilendiği, yeni müfredatın din eğitimi dersi niteliği taşımadığı, içerik olarak din kültürü ve ahlak bilgisi öğretimi kabul edilmesi gerektiği belirtildi.

    “MAHKEMELER UZUN SÜREDİR AYM VE AİHM’NİN KARARLARINI YOK SAYIYOR”

    Konuyla ilgili konuşan ailenin avukatı Seyit Sönmez, “Mahkemeler uzun süredir Anayasa Mahkemesi ya da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarını yok sayıyorlar. Bu dosyada da böyle oldu. Yerel mahkeme, müfredatın din eğitimi olmadığı, ahlak bilgisi eğitim olduğu yönünde karar verdi. Buna dayanarak iptal başvurusu reddetti. Ama bu karar mahkum edilmiş bir karar AYM tarafından. Bunu görmezden gelmek ya büyük bir bilgi eksikliği ya da AYM kararlarını yok saymak demek” dedi.

    (HABER MERKEZİ)

  • ‘Devlet asimilasyon sürecini farklı bir boyutta yürütmek istiyor, mücadele şart’-VİDEO

    ‘Devlet asimilasyon sürecini farklı bir boyutta yürütmek istiyor, mücadele şart’-VİDEO

    PİRHA – İHD Eş Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan, cemevlerini Kültür Bakanlığı’na bağlayan yasaya ilişkin “Osmanlı’nın devamı noktasında yürüyen bir süreç var. Buna karşı da toplumsal mücadele gerekir. Dünyada İnsan Hakları Hukuku anlamında gelinen nokta şudur; hangi inanç grubu kendisinin nasıl tanınmasını istiyorsa siz onu öyle tanımak zorundasınız” yorumunda bulundu.

    Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile cemevlerini Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlama girişimi, tartışmaları da beraberinde getirdi. Hukukçular, yasayı inanç özgürlüğüne aykırı olarak değerlendirirken, Alevi toplumunun da itirazları süre gidiyor.

    “HUKUKİ GİRİŞİM KONUSUNDA UMUTLU DEĞİLİM”

    İnsan Hakları Derneği (İHD) Eş Genel Başkanı Av. Öztürk Türkdoğan da cemevlerini Kültür Bakanlığı bünyesine alan yasayı eleştirenler arasında. Türkdoğan, mevcut Anayasa’daki cumhurbaşkanının yetkilerine işaret ederek yasal boyutuyla Cemevi Başkanlığı hakkında şu değerlendirmeyi yaptı:

    “Yasal boyutu ile birkaç noktadan yaklaşmak gerekir. Birincisi, biliyorsunuz yasa Meclis’te görüşülürken Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Alevi Bektaşi kültür ve Cemevi Başkanlığı kuruldu. Yeni anayasada cumhurbaşkanının bu tarz yetkileri var. Cumhurbaşkanı idari teşkilatla ilgili kararname ile düzenleme yapabiliyor. Bu kanun hükmünde ve dolayısıyla kararnameye karşı ancak ve ancak ana muhalefet partisi, Anayasa Mahkemesi’nde bir dava açabilir teknik olarak. Yine o kararname ile bağlantılı olarak sözleşmeli personel çalıştırılmasına dair esaslar da yönetmelikte mevcut. Orada da çeşitli yeni pozisyonlar ihsas edildi. Buna karşı doğrudan doğruya Danıştay üzerinden bir Anayasa’ya aykırılık iddiasıyla dava açılabilir. Dolayısıyla şu anda Alevi örgütleri sadece ana maalesef partisinin Anayasa Mahkemesi’nde açacağı dava değil, sözleşmeli personel çalıştırılmasına dair usul ve esaslardaki değişiklik üzerinden de Danıştay üzerinden bir dava açabilirler.

    Peki bu davanın karşılığı ne olacak? Şimdi Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bir resmi ideolojisi var. Bu ideoloji Anayasa’nın başlangıç kısmında tanımlanmış ve özellikle de Diyanet İşleri Başkanlığı’nı Anayasal güvence altına almış. Yani Anayasa Mahkeme’sinin yapacağı yorum Anayasa 90. Madde’ye göre mi olacak? Yoksa ‘Anayasa 90’ın usulüne uygun olarak yürürlüğe konulmuş uluslararası insan hakları sözleşmeleri kanun hükmündedir. Anayasa’ya aykırılıkları ileri sürülemez’ hükmüne mi dayanacak yoksa doğrudan doğruya uluslararası hukuku bir kenara bırakıp mevcut Anayasa ve kanunlara mı dayanacak?
    Bunu göreceğiz ama anlaşılan o ki Anayasa Mahkemesi’nin birleşimine baktığımızda yani atanan yargıçların atanma dönemlerine baktığımızda çok kuvvetle muhtemel bu siyasal iktidarın gerçekleştirdiği kanunlar çok bariz olarak Anayasaya aykırı değilse hep reddedildiklerini görüyoruz. Dolayısıyla bu noktada açıkçası umutlu olmadığımı belirtmek isterim.”

    “BÜTÜN UMUDUN HUKUKSAL BAŞVURUYA BAĞLANMASINI DOĞRU BULMUYORUM”

    Öztürk Türkdoğan, geçmiş yıllarda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Alevi toplumunun talepleri konusunda aldığı kararlara da işaret etti. Türkdoğan, Türkiye’deki hukuk işleyişinin zayıfladığını ifade ederek şöyle devam etti:

    “Çünkü aynı Türkiye, cemevlerinin ibadethane sayılması ile ilgili Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararına uymadı. Yeni aynı Türkiye din derslerinin zorunlu olmaktan çıkarılması ile ilgili Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne uymadı. Ve bugün Türkiye bu noktada Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi izlemesi altında. Dolayısıyla bütün umudun hukuksal bir başvuruya bağlanmasını doğru bulmuyorum. Bu bir süreçtir. Meseleye biraz siyasal biraz inançsal biraz da toplumsal mücadele dinamikleri bakımından bakmak gerekir. Türkiye’deki Alevi Bektaşi toplumu ne istiyor ve istekleri ne kadar karşılandı ne kadar karşılanmadı?
    Şimdi bu isteklerin bazı kısımları karşılanmış gibi gözüküyor. Maddi anlamdaki hususları kastediyorum… Fakat en önemli kısmı karşılanmadı. Neydi o? Tanınma konusu. Yani Alevi Bektaşi inancı kendisinin bir inanç, cemevlerinin ibadethane olarak tanınmasını istiyordu. Aslında istekleri çok basit. Hatta bütün bunlara da gerek yoktu. Mevcut kanunlarda ‘ibadethane’ olarak sayılan cami, kilise, sinagog gibi yerlere sadece ‘cemevleri’ yazılması yeterliydi. Yani bitişik yazılırsa tek kelime, ayrı yazılırsa iki kelimelik bir değişiklik yeterliydi aslında. Talebin özü tanınmaydı. Bu noktada hukuksal bakımdan elbette ki mücadele sonuna kadar yürütülmelidir. Yani Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesinin din ve inanç özgürlüğü ile ilgili genel yorum ve karar beyanları vardır. Bir topluluk kendi inancını nasıl tanımlıyorsa devlet olarak o tanımı kabul etmek zorundasınız.”

    “ASİMİLASYON SÜRECİNİ FARKLI BİR BOYUTTA YÜRÜTMEK İSTİYOR”
    İHD Eş Genel Başkanı Türkdoğan, tüm itirazlara rağmen AKP iktidarının Alevilik tanımlamasının da kabul edilemez olduğunun altını çizdi. Türkdoğan, Alevi inancına doğrudan devlet müdahalesi söz konusu olduğunun altını çizerek şöyle devam etti:

    “Kendinize göre bir tanım yapamazsınız. Yani Sünni İslam anlayışına göre bir tanım yapamazsınız. Kaldı ki farz edelim ki Sünni İslam anlayışının bir alt mezhebi veya bir alt tarikatı gibi değerlendirdiniz. Böyle mi olmalıydı? O mantıkla bakarsak da yine böyle olmamalıydı. Eğer bu şekilde bakıyorsanız o zaman bir ibadethane olarak cemevlerini tanımanız gerekirdi. Bunu bile yapmadınız. Yani aslında burada doğrudan doğruya bir devlet müdahalesi var. Devlet, resmi ideolojisine uygun bir müdahalede bulunuyor.

    Uzun yıllar Alevi toplumu asimile edilemedi. Bu asimilasyonun kırılmasında cemevlerinin çok önemli bir rolü olduğunu saptamak gerekiyor. Çünkü birçok insan, cemevlerindeki pirlerinin inancı öğretmesi sayesinde Aleviliğin ne olduğunu öğrendi ve asimile olmaktan kurtuldu. Şimdi devlet bunu gördü ve cemevlerini bir kültür merkezi haline getirerek doğrudan doğruya kendi bakanlığına bağlayıp aslında bu asimilasyon sürecini farklı bir boyutta yürütmek istiyor. Bunun Osmanlı döneminde ve Cumhuriyet döneminde yapılan uygulamaları var.
    Osmanlı padişahı Yavuz’un Türkmen Alevileri katletmesi sürecinden tutalım, bütün bu katliamlara baktığınız zaman bunun Osmanlı’nın devamı noktasında yürüyen bir süreç olduğunu kabul etmek gerekir. Bu da toplumsal mücadeleyi gerektirir. Bir inanç mücadelesi, bir siyasal mücadele gerektirir. Ama dünyada İnsan Hakları Hukuku anlamında gelinen nokta şudur; hangi inanç grubu, hangi topluluk, kendisinin nasıl tanınmasını istiyorsa siz onu öyle tanımak zorundasınız.”

    Eren GÜVEN/ANKARA

  • Ateşoğulları: Aleviler, sokak eylemleri yaparken bir de diplomatik girişimlerde bulunmalı!

    Ateşoğulları: Aleviler, sokak eylemleri yaparken bir de diplomatik girişimlerde bulunmalı!

    PİRHA – Hukukçu Kamil Ateşoğulları, cemevleri ile ilgili Cumhurbaşkanlığı Kararnamesini yorumladı. Söz konusu kararname için “Her şeyin ucu açık bırakılmış” diyen Ateşoğulları, hukuki itiraz sürecinde Alevi federasyonlarının sokak eylemleriyle birlikte diplomatik girişimlerde de bulunmaları gerektiğini vurguladı.

    Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’yle cemevlerini Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlayan karara tepkiler devam ediyor.

    “ÇÖZÜM YENİ BİR ANAYASADA!”

    AKP hükümeti tarafından kurulan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın, Alevi sorununa çözüm sağlamayacağını belirten 18. Dönem Ankara Milletvekili/Hukukçu Kamil Ateşoğulları, düzenlemenin detaylarını değerlendirdi. Ateşoğulları, Cemevi Başkanlığı’nın “Eşit yurttaşlık” taleplerine karşılık vermediğine vurgu yaparak şunları söyledi:

    “Cem Vakfı’nın açmış olduğu bir dava ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararı söz konusu. Hükümet şimdi ‘Bu davanın gereğini yerine getirdik. AİHM’in kararlarına uyuyoruz’ diyeceklerdir. Oysa Alevilerin istediği çimento, beton falan değil. Aleviler cemevlerinin statüsünün tanınmasını istiyor. Çünkü Avrupa Birliği’nin, Alevilerle ilgili 2004’te verdiği bir karar var. O dönemde görüşmeye ben gitmiştim. Gelen kurumlar da ‘Alevilik resmen tanınmalı’ diyordu. ‘Cemevleri yasal statüye kavuşturulmalı, zorunlu din dersleri de zorunlu olmaktan çıkmalı’ talebi vardı. Ancak bunlar hiçbir zaman yerine getirilmedi.
    Şimdi cemevlerine bir takım yardımlar yapmak, cemevlerinin statüsünü kazanması anlamına gelmiyor. Anayasal güvence altına alınması için çeşitli yasalarda ‘cami, mescit, kilise, havra, sinagog’ gibi ibareler var. Oraya cemevlerini de ekleyebilirlerdi ama yapmadılar. Bir tek Enerji Piyasası Kurumu’nun 2003’te aldığı bir karar vardı, orada sanırım yanlışlıkla ‘Cemevi’ de eklenmişti. Ne İmar Yasası’nda, ne Köy Kanunu’nda ne de devlet yasalarının hiçbirinde cemevi yok. Bunun çözümü yeni bir anayasadadır. Demokratik bir cumhuriyetin, çoğulculuğu esas alan bir anayasaya ihtiyacı var. Türkiye’de hem dil anlamında hem de inanç anlamında çoğulcu bir yapı var ve bu yapı kabul edildiği zaman zaten bu kavgalar da çatışmalar da biter diye inanıyorum. Yani Türkiye’de demokratikleşmeye ihtiyaç var. Ancak bu iktidarla da olmaz. Şimdi seçimde AKP gitse, bir başka hükümet gelse gene değişecek fazla bir şey olmayacak. Bu bir hükümet sorunu değil, bir devlet mantalitesi, bir paradigma olayıdır.”

    “3 ALEVİ FEDERASYONU ÇOK CİDDİ ŞEKİLDE ÇALIŞMASI GEREK”

    Kamil Ateşoğulları, söz konusu Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nde cemevlerinin bir tanımlamasının olmadığının altını çizerek “Oluşturulan maddelerde ‘… imkanları dahilinde yapabilir, edebilir’ gibi ifadeler kullanılmış. Yani her şeyin ucu açık. Bunun aksine yasa oluşturulurken ‘yapar, eder’ gibi kesin ibareler kullanılmalıydı.
    Hukuki itirazın önce Danıştay’da açılacak davayla başlayabileceğini söyleyen Kamil Ateşoğulları, sonraki aşamaların Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi olduğunu da belirtti. “Danıştay’dan bir sonuç alınacağını sanmıyorum” diyen Kamil Ateşoğulları, konunun hukuksal bir sürece yayılacağını vurguladı. Ateşoğulları şöyle devam etti:

    “Bu iş Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne kadar gidecektir. Orada da ilgili sözleşmenin 9. ve 14. maddelerine göre dava açılıyor ancak ne olacak o da belli değil. Bu süreç daha 3-5 yıl kadar sürer gider. O zamana kadar da hükümet, Cemevi Başkanlığı ile ilgili atamalarını yapar. Ayrıca kendi kurdurdukları Alevi kurumları var, onları da bu süreçte besler, büyütürler. Ama bu süreç içerisinde 3 Alevi federasyonunun çok ciddi şekilde çalışması gerekiyor.
    Hükümetin değişmesi halinde bile fazla bir şey beklemiyorum. O yapıdan doğrusu bir demokrasi çıkıp çıkmayacağı konusunda endişem var. Bunlar tanıdığımız, geçmişini bildiğimiz insanlar. Yani bu durumda hak alma mücadelesinin şiddete bağlı olmadan başka yolları olmalı.”

    “HUKUKSAL SÜREÇ EYLEMLERLE DESTEKLENMELİ”

    Hazırlanan düzenlemede zayıf gördüğüm nokta şu: Alevilerin tek sorunu cemevleri değil aslında. Ama cemevlerini kabul etmeleri Aleviliği de kabul etmeleri anlamına geldiği için daha çok cemevleri konusunda direniyorlar. İkincisi, Diyanet konusunda direniyorlar. Bir de zorunlu din dersleri konusu var. Bu konuların çözülmesi için Alevi örgütlerinin çok ciddi hukuksal mücadele vermesi gerek. Tabii bu hukuksal süreç, eylemlerle de desteklenmeli.
    Hükümet, ortağı Devlet Bahçeli gibi ‘Cemevleri Alevilerin ibadethanesidir’ gibi bir söz kuramıyor çünkü kendi tabanını kaybetme durumu var. Bahçeli’nin bu sözü mahkemelerde kullanılamaz ancak bu söz AKP’ye karşı yapılacak görüşmelerde kullanılabilir.
    Aleviler, eşzamanlı sokak eylemleri yaparken bir de diplomatik girişimleri olmalı. Mesela Venedik Komisyonu ya da Avrupa’da çeşitli kuruluşlar var. Alevi örgütlerinin, Anayasa çalışmaları sırasında çıkan yasaları, temel hak ve özgürlükler bağlamında, o mecraları da harekete geçirmeleri gerekir.”

    TÜRKİYE, AİHM’E EN FAZLA PARA AKTARAN ÜLKELERİN BAŞINDA!

    Türkiye’nin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne en fazla maddi destek veren ülkelerin başında geldiğini belirten Kamil Ateşoğulları, Alevi sorunuyla ilgili Avrupa’dan gelecek olası kararları ise şu sözlerle değerlendirdi:

    “AİHM’e en çok para aktaran ülke Rusya. 2. sırada ise Türkiye var. Avrupa’nın iyi bir pazarlıkçı yanı var. Churchill’in bir sözü var, her zaman göz önünde bulundururum. Diyor ki ‘Ebedi dostluk yoktur, ebedi düşmanlık da yoktur ama ebedi çıkar vardır’. Avrupa’da işte böyle. Sonuçta Avrupa sana silah satıyor daha ne yapacak? Yani bunların hepsini bir araya getirdiğinizde ‘Bir zamanlar Roma’da hakimler vardı’ derlerdi, şimdi kaldı mı kalmadı mı bilmiyorum!
    Örneğin DİSK’e bağlı Emekliler Sendikası’nı 2 defa kurduk ve kapattılar. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, verdiği ilk karar sonrasında ters bir karara imza attı. İlk kararında ‘çalışanlar, işsizler, ev kadınları ve emekliler sendika kurabilir’ denilmişti. Sonrasında ise öyle bir karar verdi ki hükümet AİHM kararıyla sendikayı kapattı.”

    Eren GÜVEN/ANKARA

  • Venedik Komisyonu ‘dezenformasyon’ düzenlemesine “İfade özgürlüğüne engel” dedi

    Venedik Komisyonu ‘dezenformasyon’ düzenlemesine “İfade özgürlüğüne engel” dedi

    PİRHA-Avrupa Konseyi, basına müdahaleyi artıracak, maddeleri TBMM’de kabul edilen ‘dezenformasyon yasasının’ Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi tarafından güvence altına alınan ifade özgürlüğüne ‘engel’ teşkil ettiğini açıkladı. 

    Muhalefet tarafından ‘sansür yasası’ olarak eleştirilen ‘Dezenformasyonla Mücadele Yasası’nın birçok maddesi TBMM’de kabul edildi. Türkiye’de özellikle muhalefet tarafından eleştirilen düzenlemeye bir tepki de Avrupa Konseyi’nden geldi.

    Avrupa Konseyi’ne üye ülkelerinin anayasa ve yasalarının, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne ve Konsey’in  ilkelerine uygun olup olmadığını denetlemekle hükümlü Venedik Komisyonu, cuma günü konuyla ilgili ‘acil bir görüş’ metnini yayınladı.

    DİĞER ÜLKELERLE KARŞILAŞTIRMALI ANALİZ

    Açıklamada, iktidar mensuplarının sık sık AB ve Avrupa örneklerinden hareketle böyle bir düzenlemeye gidildiğini savunduğuna dikkat çekilerek, başka ülkelerle Türkiye’deki düzenleme arasında karşılaştırmalı bir analiz yer aldı. Komisyon, Türkiye’deki düzenlemede Türk Ceza Yasası’na “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçunun eklendiğini, “endişe, korku veya panik yaratmaya” yönelik yayın yapanlara 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezası verilmesi öngörüldüğünü hatırlattı; ırkçılık, nefret suçu ve çocuk istismarı gibi alanlar için sosyal medya düzenlemeleri bulunan Almanya, Fransa ve İngiltere’de, ‘yanıltıcı veya sahte bilgi yayanlara’ hapis cezası verilmediğini vurguladı.

    Tasarı içerisinde ‘internet haber sitesi’, ‘İletişim Başkanı’, ‘İletişim Başkanlığı’, ‘Basın Kartı Komisyonu’, ‘medya mensubu’, ‘enformasyon görevlisi’ gibi ifadelerin tanımı da düzenleniyor.

    (HABER MERKEZİ)
  • ‘Alevi hareketinin kendi kimliğini, eşit yurttaşlık üzerinden savunmaya çalışması çok anlamlı’

    ‘Alevi hareketinin kendi kimliğini, eşit yurttaşlık üzerinden savunmaya çalışması çok anlamlı’

    PİRHA – Siyaset Bilimci Dr. Mehmet Ertan, AKP iktidarının Alevilerin taleplerine bakışını değerlendirerek geçmişte yapılan çalıştayların da sonuçsuz kaldığını hatırlattı. Ertan, “10 yılı aşkın zamana rağmen AKP iktidarının Alevi sorununu algılayışında bir değişiklik yaşanmamıştır. Alevilik sorunu söz konusu olduğunda siyasi iktidar teolojinin, Alevi hareketi ise siyasetin dilinden konuşmaktadır” dedi.

    Alevi toplumu, Türkiye’de inancının, kimliğinin kabul edilmesi için mücadele veriyor. Alevi olmayan diğer inanç topluluklarıyla eşit düzlemde yaşamak, baskılara, şiddete, katledilmeye, kültürel kırıma ve bir çok olumsuzluğa karşı eşit yurttaşlık istemi defalarca dile getiriliyor. Alevi kurumları ve yurttaşlar bu kapsamda haklarını ve kendilerine yönelik haksızlıkları mahkemelere de taşıdılar. Bu doğrultuda Yargıtay ve Danıştay, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Alevilerin lehinde verdiği  kararlar hükümet tarafından yerine getirilmiyor.

    Öte yandan, Alevi örgütlerini dışlayarak, yerelde cemevleri ve dernekleri tek tek ziyaret eden hükümet yetkilileri, günlük maddi ihtiyaç tespiti yaparak, asıl sorunları görmezden gelip hakikatin üzerini örtmeye çalışıyor.

    Cemevine ibadethane statüsü hala verilmezken, AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, Ankara’da Hüseyin Gazi Dergahına gitmesinin ardından İçişleri ile Kültür ve Turizm bakanlıklarınca koordine edilen “Milli Birlik ve Beraberlik Çalışması” kapsamında 8 ilde cemevi açılacağı duyuruldu.

    Tüm bu gelişmelerle birlikte diğer yandan cemevleri ve yöneticilerine dönük saldırılar da dinmedi. Alevilerin hiç bir talebini ve mahkeme kararlarını yerine getirmeyen AKP hükümetinin Alevi toplumuna yönelik politikaları kabul görmüyor. Aleviler, yapılan siyasetin samimi olmadığını ifade ediyor. Aleviliğin resmi bir inanç olarak kabul görmesi konusundaki taleplerin yanı sıra eşit yurttaşlık vurgusu sonuçsuz kalıyor.

    ‘Peki tüm bu yaşanan saldırılarla birlikte süren asimilasyon politikalarına karşı Aleviler ne yapmalı?’ sorusuna yanıt arıyoruz.

    Düzce Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi/ Siyaset Bilimci Dr. Mehmet Ertan ile konuya dair konuştuk.

    “DİN DERSLERİ BİLİMSEL VE OBJEKTİF BİR EĞİTİMLE BAĞDAŞMAZ”

    PİRHA-Yeni eğitim öğretim yılı Alevi toplumunun hassasiyetleri göz önüne alınmadan başladı. Toplumun bilimsel bir eğitim talebine karşılık zorunlu din dersi uygulamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    DR. MEHMET ERTAN: Din dersleri ilk ve ortaöğretim müfredatlarında uzun süredir var ama din derslerinin zorunlu olması 1982 Anayasasıyla başlayan bir uygulama. Aslında darbelerle yüzleşme söylemi taşıyan çok sayıda iktidarın, darbe anayasasının mahsulü olan zorunlu din dersi uygulamasını hiç sorunsallaştırmaması başlı başına bir sorun. Üstelik 1982 Anayasanın 24. Maddesi’nin 4. Fıkrası’na din dersinin ilköğretim ve ortaöğretim kurumlarında zorunlu olacağı ibaresi eklenirken, bu derslerin ‘Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi’ adıyla dinler tarihi ve sosyolojisi olacağı öne sürülüyordu. Gelinen aşamadaysa zorunlu din dersine ek olarak seçimlik derslerle din eğitiminin müfredat içinde alanı giderek büyüyor. İçerik olaraksa din dersleri bir mezhebin inançsal esaslarının henüz reşit olmayan çocuklara öğretildiği tek yönlü dersler haline geldiğini görüyoruz. Bu haliyle de din derslerinin hem zorunlu olmasının hem de içeriğinin bilimsel ve objektif bir eğitimle bağdaşmadığını teslim etmek gerekiyor. Ancak Alevi hareketinin talebini de netleştirmek gerekiyor. Alevi hareketi din derslerinin ilk ve ortaöğretim müfredatlarından tamamen çıkarılmasını istemiyor, zorunlu olmaması gerektiğini belirtiyor. Öğrencilerin ve ebeveynlerin tercihine bırakılan seçmeli bir ders olmasını talep ediyor. Yani burada itiraz din derslerinin varlığına değil, zorunlu olmasına.

    “AİHM KARARININ UYGULANMASI ANAYASAL BİR ZORUNLULUK”

     – Zorunlu din derslerinin bir de hukuki boyutu var. AİHM-Eylem Zengin kararlarını hatırlayacak olursak siyasal iktidar, uluslararası hukuku hiçe mi sayıyor?

     Ben hukukçu değilim, ama hukuki tartışmaları takip eden bir siyaset bilimci olarak belirttiğiniz gibi AİHM’nin zorunlu din dersleri uygulamasına dair verdiği kararlar, din derslerinin hukuki boyutunu tartışmaya açtığını ben de gözlemliyorum. AİHM, zorunlu din dersleriyle ilgili açılan davalarda ilgili ders müfredatının objektif kriterlerden uzak ve taraflı olduğuna hükmederek öğrencilere dinî veya felsefi inançlarını açıklamak zorunda kalmadan zorunlu din eğitiminden muaf olması için uygun seçenekler sunulması gerektiğini belirtti. Anayasanın 90. Maddesi’nde yer alan ‘temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır’ ibaresi de AİHM kararının uygulanmasının anayasal bir zorunluluk olduğuna hükmediyor.

    “ANAYASA, ‘ÖĞRENCİLER DİN DERSİNİ ALMAK ZORUNDADIR’ DEMİYOR”

    – Zorunlu din dersleri konusunda hukuken yeni bir girişim mümkün mü? Sizce ne yapılmalı?

    Yapılması beklenen hukuki gelişme anayasanın 24/4. Maddesi’nde din derslerinin ilk ve orta öğretim müfredatında zorunlu olduğuna dair ifadenin anayasadan çıkarılması. Ancak mevcut siyasi konjonktür bu anayasa değişikliğinin hayata geçmeyeceğine işaret ediyor. Bir hukukçu olmadığımı tekrar belirterek ara çözümlerin de geliştirilebileceğini düşünüyorum. Anayasa, din dersinin müfredatta bulunmasını zorunlu kılmakta ama bütün öğrenciler din dersini almak zorundadır dememektedir. Mevcut anayasal çerçeve içinde AİHM kararları da dayanak alınarak dileyen velilerin istekleri doğrultusunda çocuklarını din dersinden bir dilekçeyle muaf tutabileceğine dair yapılacak bir yasal düzenleme de AİHM kararlarının gereğinin yerine getirilmesini sağlayarak Alevilerin taleplerini kısmen de olsa karşılayabilir.

    “HUKUKİ MEKANİZMA, FAİLLERİ CEZALANDIRMA KONUSUNDA İSTEKSİZ DAVRANMAKTA”

    – Gündemde bir de Alevi kurumlarına yönelik saldırılar var. Alevilere ait evler uzun yıllardır çarpı işaretlerinin konulması ile sık sık gündeme geliyordu ancak bugünlerde fiziki saldırılar söz konusu. Kurum başkanları darp ediliyor, cemevleri taşlanıp, dilek ağaçları yakılabiliyor. Bunu nasıl yorumlarsınız?

    Alevi sorunu Türkiye’nin kırılgan fay hatlarından biridir. 1978’de Malatya, Sivas ve Maraş’ta, 1980’de Çorum’da yaşanan katliamlar, 1990’larda Madımak ve Gazi katliamları da maalesef bu fay hattının şiddetli depremler üretebildiğini göstermektedir. Sıraladığımız bütün bu katliamların kamuoyunda tartışılma biçimiyse katliamlarla yüzleşmek, hesaplaşmak yerine saldırganları harekete geçiren motivasyonu ‘ağır tahrik’ söylemiyle anlamak hatta meşrulaştırmak üzerine kuruludur. Üstelik Madımak ve Gazi katliamlarında da tanık olduğumuz üzere hukuki mekanizma da failleri ortaya çıkarma ve hak ettikleri cezalara çarptırmada yetersiz kalmakta hatta isteksiz davranmaktadır. Bu pencereden bakıldığında da son yaşanan saldırıların eş zamanlılığı ve yaygınlığı da münferit saldırılardan çok daha kapsamlı bir organizasyonun parçası gibi gözükmektedir. Eğer bu saldırıların faillerinin bağlantıları deşifre edilmez, münferit vakalar olarak ele alınıp üzeri örtülürse, Türkiye’nin içine girdiği seçim atmosferinde yeni ve daha büyük saldırıların ortaya çıkması da maalesef mümkün olabilir.

    “SİYASİ İKTİDAR TEOLOJİNİN, ALEVİ HAREKETİ İSE SİYASETİN DİLİNDEN KONUŞMAKTADIR”

    – AKP’nin Alevi sorununu çözebilecek kabiliyeti var mı?

    Bu soruyu kabiliyeti değil de isteği var mıdır diye alarak yanıtlamak isterim. 2010 yılında kamuoyunda Alevi açılımı diye bilenen ve düzenlenen çalıştaylar üzerine bina edilen bir süreç yaşandı. Yedi etap çalıştay ve Madımak üzerine düzenlenen bir ek çalıştayın ardından çalıştayları yürüten bakanlık bünyesinde sürece ilişkin bir nihai rapor yayınlandı. Nihai rapor Alevi dernekleriyle AKP hükümetinin Alevilik sorununu anlamak ve çözmek konusunda ne kadar farklı noktalarda durduğunu gösteren bir laboratuvar mahiyetindeydi. Hükümet açısından Alevilik teolojik bir sorundu ve nihai raporun tabiriyle çözüm kendi içinde anlam bütünlüğünü yitiren çok sesli Alevilerin, Aleviliği İslam tarihi ve ilahiyatı içinde tanımlamasıyla çözülebilirdi. Alevi hareketi ise Alevilik sorununu, Alevilerin uğradığı ayrımcılık noktalarından hareketle siyasi bir sorun olarak ele almakta ve bu sorunun çözümü olarak öne sürdüğü eşit yurttaşlık anlayışının içini dolduran taleplerinin müzakere edilmesini istemektedir. Bu talepler de Diyanet İşleri Başkanlığının kaldırılması ve zorunlu din dersleri uygulamasına son verilmesi ve cemevlerine ibadethane statüsü tanınmasıdır.

    Aradan geçen 10 yılı aşkın zamana rağmen AKP iktidarının Alevi sorununu algılayışında bir değişiklik yaşanmamıştır. Sıklıkla kullandığım bir tabiri burada bir kez daha dillendirmek isterim. Alevilik sorunu söz konusu olduğunda siyasi iktidar teolojinin, Alevi hareketi ise siyasetin dilinden konuşmaktadır. İki farklı dili konuşan iki insan kendi arasında ne kadar anlaşabilirse Alevi hareketi ve AKP iktidarı da Alevilik sorununu anlamlandırması ve çözümünde o kadar anlaşabilir.

    “SEÇİM HESAPLARININ BELİRLEYİCİ OLDUĞUNU DÜŞÜNÜYORUM”

    -Cumhurbaşkanı Erdoğan, Alevilik tanımlaması ile ne amaçlıyor? Alevilerin oylarına mı oynanıyor yoksa Aleviliğin özüyle mi?

    Cumhurbaşkanı Erdoğan, ‘Allahsız, Muhammed’siz ve Ali’siz Alevilik olmaz’ tanımlaması da az önce belirttiğimiz çerçeve içinde bir anlam kazanıyor. AKP iktidarı açısından Alevi sorunu denildiğinde anlaşılan Alevilerin farklı tanımlamalar arasında bölünmüş olması, İslam dairesinden uzaklaşarak sosyalizmden sosyal demokrasiye kadar uzanan yelpazede sol siyasi hareketlere yakınlaşarak politize olmaları. Alevi sorununun çözümününse Alevilerin bütün yorum farklılıklarını aşacak ve hiçbir şüpheye yer bırakmayacak netlikte kendilerini İslam dairesinin içinde tanımlamasıyla mümkün olacağına inanıyor. Aleviliğin ana niteliklerinden biri de ‘yol bir, sürek bin bir’ şiarıyla somutluk kazanan tekil bir teolojiye indirgenemeyecek yorum farklılıkları. Bu çözüm önerisiyse kendiliğinden Aleviliğin çoğul yorumlarına dair niteliksel bir değişiklik öngörüyor. Ama ben son zamanda Aleviliğe yönelik yapılan tartışmalar ve atılan adımlarda Aleviliğe ilişkin yapısal değişiklik arzusundan çok kısa vadeli seçim hesaplarının daha belirleyici olduğunu düşünüyorum. Hükümetin, seçimlerden kısa zaman önce yapılacak ufak reformlarla Alevilerin desteğini kazanamayacağının farkında olduğu inancındayım. Bu nedenle de Aleviliğe yönelik yapılan tartışmalarla seçim sathı mailinde hem muhalif blokun ortak hareket etmesini zorlaştıracak konu başlıklarına güncellik kazandırmak, hem de iktidar blokunun seçmen konsolidasyonunun pekiştirilmek istendiğini tahmin ediyorum.

    “FARKLILIKLARIMIZI SÜRDÜREREK BİR ARADA NASIL YAŞAYACAĞIZ?”

     -Peki bu kadar baskı ve şiddete maruz kalan Aleviler ne yapmalı?

    Alevi hareketi, Türkiye’de siyasi bir aktör olmaya başladığı 1990’lardan beri Alevilerin Alevi olmayanlarla eşit düzlemde siyasal ve kamusal alanda var olmasını amaçlayan bir siyasi dil inşa etmeyi amaçladı. Eşitliği fiiliyata dökecek iki kavramsal sete sıklıkla başvurdu: Yurttaşlık ve laiklik. Alevi hareketi bugün Alevilerin yurttaşlık haklarından tam ve eşit şekilde yararlanması gerektiğini savunuyor ve bu savunusunu da eşit yurttaşlık söylemiyle örüyor. Eşit yurttaşlık farklı boyutları da olmak üzere üç temel sacayağı üzerine kurulu: Diyanet İşleri Başkanlığının kaldırılması, zorunlu din dersleri uygulamasına son verilmesi ve cemevlerine ibadethane statüsü tanınması.

    Alevilerin maruz kaldıkları bütün baskı ve ayrımcılığa rağmen kendi kimlik mücadelelerini bu ülkenin eşit yurttaşı olma mücadelesiyle el ele yürütmesini çok önemli ve anlamlı buluyorum. Bugün dünyada kimlik meselelerinin tartışıldığı bir çok ülkede çözüm bekleyen can yakıcı bir soru var: Farklılıklarımızı sürdürerek bir arada nasıl yaşayacağız?
    Alevi hareketinin kendi kimliğini, o kimliğin biricikliğine vurgu yapan bir kültürel özcülükle değil de o kimliği taşımayanlarla eşit düzlemde yaşamaya odaklanan eşit yurttaşlık anlayışı üzerinden savunmaya çalışması çok anlamlı. Bu politikleşme hattının sürdürülmesinin Türkiye’nin demokratikleşmesine ve toplumsal barışına önemli katkılar sunacağına inanıyorum.

    MEHMET ERTAN KİMDİR?

    “Doktora derecemi Boğaziçi Üniversitesinde Modern Türkiye Tarihi alanında aldım. Şu anda Düzce Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinde doktor öğretim üyesiyim. Türk siyasal hayatı, Alevilik çalışmaları, kimlik siyaseti alanlarında çeşitli ulusal ve uluslararası dergilerde ve derleme kitaplarda yayınlanan makalelerim var. “Aleviliğin Politikleşme Süreci: Kimlik Siyasetinin İmkan ve Kısıtlılıkları” başlıklı kitabın yazarıyım.”

    Eren GÜVEN/PİRHA

    İLHİLİ HABERLER
    > ‘Aleviler, kimliklerine sahip çıkmalı, dışlananların, emekçilerin, kadınların yanında olmalı’

  • Musa Anter davasında zaman aşımı tehlikesi; Dicle Anter: Orhan Miroğlu sanık olarak dinlenmeli

    Musa Anter davasında zaman aşımı tehlikesi; Dicle Anter: Orhan Miroğlu sanık olarak dinlenmeli

    PİRHA-Kürt gazeteci ve yazar Musa Anter’in katledilmesine ilişkin 30 senedir süren davanın son duruşması, dosyanın zaman aşımına 5 gün kala Ankara 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 15 Eylül günü görülecek. Konuya ilişkin PİRHA’ya konuşan Anter’in oğlu Dicle Anter, “Babamın öldürülmesi devlet operasyonuyla olmuş bir olaydır. Tanıklar Abdulkadir Aygan, Orhan Miroğlu ve Süphan Mete’nin mahkemede sanık olarak dinlenmesi gerekiyor” dedi. 

    Kürt gazeteci ve yazar Musa Anter, belediye tarafından düzenlenen festival için gittiği Diyarbakır’da 20 Eylül 1992 günü Seyrantepe semtinde uğradığı silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetti. Saldırı sırasında Anter‘in yanında olan ve bugün AKP Merkez Karar Ve Yönetim Kurulu (MKYK) üyesi olan Orhan Miroğlu ise yaralı olarak kurtuldu. Anter‘in öldürülmesine ilişkin 30 yıldır görülen dava dosyasında zaman aşımı riski yüksek ihtimal olarak görülürken, davanın son duruşması zaman aşımına 5 gün kala (20 Eylül) Ankara 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yarın görülecek.

    “BABAMIN ÖLDÜRÜLMESİ DEVLET OPERASYONUYLA OLMUŞ BİR OLAYDIR”

    Musa Anter’in oğlu Dicle Anter, Jandarma İstihbarat Terörle Mücadele (JİTEM) Ana Davası ve 1993 yılında “Yeşil” kod adlı Mahmut Yıldırım tarafından Dersim’de öldürülen Ayten Öztürk dosyasıyla birleştirilen davaya ve zaman aşımı riskine ilişkin PİRHA‘ya açıklamalarda bulundu.

    Türkiye siyasi tarihinde faili meçhul cinayetlerle anılan 1990’lı yıllarda yaşananlara değinen Anter, “30 yıllık zaman içerisinde Türkiye’deki aydın kesime yönelik olan cinayetlerin çoğu politik olarak işlenmiş cinayetlerdir. O dönemin hükümetleri, devlet yetkilileri bu konularda duruma vakıftırlar. Babamın öldürülmesi devlet operasyonuyla olmuş bir olaydır. Kutlu Savaş, Susurluk raporunda bunu gayet güzel bir şekilde dile getirmiştir. ‘Musa Anter’in öldürülmesi bir hatadır. Musa Anter bu işin felsefesiyle uğraşıyordu’ demiştir raporunda” ifadelerini kullandı.

    “AYGAN, MİROĞLU İLE METE’NİN SANIK OLARAK DİNLENMESİ GEREKİYOR”

    Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) eski yöneticisi Mehmet Eymür‘ün, Orhan Miroğlu ile ilgili olarak “Biz Orhan Miroğlu’nu Tayfun olarak biliyorduk” sözlerini de hatırlatan Anter, Miroğlu’nun da sanık olarak mahkemede dinlenmesi gerektiğini kaydetti. Anter, şöyle konuştu:

    “Babamın elinde bir silah yoktu. Onun elinde kurşun kalem vardı. Esasında çözülmesi aşikâr bir olay. Tanıklar Abdulkadir Aygan, Orhan Miroğlu ve Süphan Mete’nin mahkemede sanık olarak dinlenmesi gerekiyor. Ama maalesef bu aşamaya gelemedik. Bu kişilerin ifadeleri alınmadan 30 yıllık zaman aşımı bitmiş olacak. Bu kişilerin konuşması önemli. Çünkü Mehmet Eymür, Miroğlu’nu “Tayfun” olarak bildiklerini söylemişti. Bunu yalanlamadı. Miroğlu şu an hem AKP’de milletvekili hem de MKYK’de görev alıyorsa bugüne kadar delilleri neden ortaya koymadı? Devletin arşivlerini ortaya çıkarmadı? İnsanın kafasında şüpheler uyandıran konular bunlar.”

    Anter son olarak dosyanın zaman aşımına uğraması halinde ilk olarak Anayasa Mahkemesi’ne başvuru yapacaklarını, oradan gelecek olumsuz bir sonuca göre Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gideceklerini belirtti.

    NE OLMUŞTU?

    1992’de Diyarbakır’da gerçekleşen Musa Anter cinayetine ilişkin dava zaman aşımına günler kala, 5 Temmuz 2013’te açıldı. Diyarbakır 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen JİTEM davası ile Musa Anter cinayetine ilişkin Diyarbakır 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen dava birleştirildi. Sanıklar Mahmut Yıldırım (Yeşil), hakkında yakalama kararı bulunan Abdulkadir Aygan (Aziz Turan) ve emekli Albay Savaş Gevrekçi ile tek tutuklu sanık Hamit Yıldırım, “Taammüden cinayet işlemekten” ağırlaştırılmış ömür boyu hapis, “Halkı isyana ve birbirini öldürmeye teşvikten” de 20 yıla kadar hapisle yargılanıyor. Sanık avukatlarının talebiyle dava, “güvenlik gerekçesiyle” Ankara 6. Ağır Ceza Mahkemesi’ne nakledildi.

    Barış KOP / İSTANBUL

  • Digor Katliamının yapıldığı yerde açık hava müzesi kuruldu-VİDEO

    Digor Katliamının yapıldığı yerde açık hava müzesi kuruldu-VİDEO

    PİRHA – Siyasetçi Mahmut Alınak, Digor Katliamının 29. yılında açık hava müzesi kurduklarını duyurdu.

    Kürt siyasetçi Mahmut Alınak, Digor Katliamı’nın gerçekleştiği bölgeye ağaç ekerek katledilenleri andı. Alınak, Digor Katliamının üzerinden 29 yıl geçtiğini vurgulayıp açık hava müzesi kurduklarını duyurdu.

    Mahmut Alınak, konuya ilişkin yaptığı açıklamada “Katliam işte burada gerçekleştirildi. Biz, bu vahşi katliamı, tarihin silinmez belleğine işlemek için ağaç dikerek bir açık hava müzesi kurduk. Kudüs’te nasıl ki Mescidi Aksa camisinden geriye kalan Ağlama Duvarı Yahudiler için kutsal bir tapınak ise burası da artık bizim için kutsal bir mekan olacaktır. Koçgiri, Zilan ve sonrasında meydana gelen katliamların yerlerinde de gün gelecek benzer müzeler kurulacaktır. Tarih unutmuyor, biz de unutmuyoruz ve mutlaka hesabını soracağız” dedi.

    NE OLMUŞTU?

    Kars’ın Digor ilçesinde 14 Ağustos 1993’te koruculuk dayatması, gıda ambargosu, ev baskınlarını protesto etmek amacıyla 20’yi aşkın köyde binlerce kişi Kocaköy köyünde bir araya gelerek Digor’a doğru yürüyüşe geçti. İki yürüyüş kolu jandarmanın ısrarı sonucu geri döndü, Iğdır tarafından araçlarla gelen 3 bini aşkın kişi ise, ilçe girişinde polisler tarafından durdurularak, araçlardan indirildi. Aralarında çocuk, yaşlı, kadın ve gencin olduğu binlerce kişinin önü Digor’a 2 kilometre kala Türk özel harekât polisleri tarafından kesildi ve hiçbir uyarı yapılmadan kitle ateş altına alındı.

    Yaylım ateşi sonucu 6’sı çocuk 17 kişi ölürken, 63 kişi ise yaralandı. Katliama sebep olan 8 özel harekât polisi hakkında, “Kasten öldürmek” ve “Kasten öldürmeye teşebbüs etmek” suçlarından açılan davada, sanık polislerin savunmalarında, kitle içinden roketatarla ve silahla ateş edildiği iddia edildi.

    Katliam sonrası özel harekâtçıların kullandığı silahlara ait boş kovanların dışında ne roketatar ne de silahın izine rastlandı. 2006 yılında çıkan kararda, polisler hakkında, “meşru müdafaa” yaptıkları gerekçe gösterilerek, beraat kararı verildi. Yaşamını yitiren 7 kişinin ailesi “Yaşam Hakkının ihlali”, “Etkin soruşturma yürütülmemesi” ve “Uzun Yargılama” gerekçeleriyle davayı AİHM’e taşıdı.

    Türkiye AİHM’de, dostane çözüm önerdi. Türkiye, olayda polislerin orantısız güç kullandığını kabul etti. Ölen 7 kişinin ailelerine toplam 350 bin Euro tazminat ödenmesine karar verildi. Diğer 10 kişinin ailesi de AİHM’e başvurdu. AİHM başvurular hakkında henüz bir karar vermedi.

    (HABER MERKEZİ)

  • 55 Milletvekilinden, AYM’nin hakkında ‘Hak ihlali’ kararı verdiği Yüksekdağ için soru önergesi!

    55 Milletvekilinden, AYM’nin hakkında ‘Hak ihlali’ kararı verdiği Yüksekdağ için soru önergesi!

    PİRHA – Halkların Demokratik Partisi (HDP) Meclis Grubu, Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) eski HDP Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ hakkında verdiği hak ihlali kararını Meclis gündemine taşıdı.

    HDP’li 55 milletvekili, Adalet Bakanlığı’na verdikleri soru önergesinde milletvekili tutukluluğunun hem seçme hem de seçilme hakkı ihlali olduğuna dikkat çekti. HDP Meclis Grubu, daha önce Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Selahattin Demirtaş hakkında, AYM’nin de Ömer Faruk Gergerlioğlu hakkında verdiği hak ihlali kararlarını hatırlatarak “AYM’nin Yüksekdağ hakkında verdiği karar uygulanacak mıdır? Oluşan hak ihlallerinin giderilmesi için hangi formüller üzerinde durulacaktır?” diye sordu.

    “AİHM VE AYM KARARLARINA RAĞMEN NEDEN HUKUK UYGULANMAMAKTA”

    HDP’li milletvekilleri, Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’a ilettikleri önergede şu açıklamaya yer verdiler:

    “Bilindiği üzere milletvekilinin tutukluluğu, daha evvel verilen AYM kararları ile de net bir şekilde açıklandığı üzere hem seçme hem de seçilme hakkının ihlalidir. Anayasal güvence altında olan yasama dokunulmazlığının amacı da milletvekillerini keyfi ve asılsız ceza kovuşturmalarından ve tutuklamalardan korumaktır. Yine Anayasa Mahkemesi tarafından verilmiş olan bir kararda da bu kurumun amacı; “’Yasama dokunulmazlığı bir amaç olmayıp, milletvekillerinin halkın iradesini, Meclise tam olarak yansıtarak, milli iradenin eksiksiz gerçekleşmesini’ sağlamalarının aracı olarak ifade edilmiştir. Kuşkusuz Anayasa koyucunun yasama dokunulmazlığına 83’üncü maddede yer vermekle güttüğü amaç, yasama görevini yürütenlerin bu görevi her türlü kaygı ve baskıdan uzak olarak güvenceli bir biçimde ve gereği gibi yapmalarını sağlamaktır. Nitekim bu bağlamda dokunulmazlık son bulmadığı veya kalkmadığı sürece milletvekili tutulamaz, sorgulanamaz, tutuklanamaz ve yargılanamaz.

    Milletvekillerinin tutukluluğu ve dokunulmazlıklarının kaldırılmış olmasının hukuk dışılığı izahtan vareste olup bununla beraber ülke halklarının ortak geleceği açısından yaratmış olduğu sakıncalar ile birlikte değerlendirildiğinde son derece vahim bir tablo ile karşı karşıya olunduğu açıktır.

    Oysa AİHM Demirtaş kararında bunun seçilme hakkına dair bir ihlal olduğu, tutukluğunun siyasi olduğu yani 18. Maddenin ihlali olduğu, HDP milletvekillerince yapılan AİHM başvurusunda verilen kararda da seçilme hakkının siyasi saiklerle ihlal olduğu ifade edilmiştir. Şimdi de AYM; Figen Yüksekdağ’ın vekilliğinin düşürülmesini seçilme hakkı ihlali olarak değerlendirmiştir. Hakeza Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun milletvekilliğinin düşürülmesi AYM tarafından ihlal olarak nitelendirilmiş ve vekilliğe yeniden dönüşü sağlanmıştır.

    Yüksekdağ kararında Anayasa Mahkemesi, milletvekili seçildikten sonra yargılanmasına devam edilen ve bu davadan dolayı dokunulmazlığı kaldırılarak milletvekilliği düşürülen eski HDP Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ’ın  milletvekili seçildikten sonra yargılanmasının sürmesini yasama dokunulmazlığı ihlali olarak değerlendirmiş, seçilme ve siyasi faaliyetlerinin engellendiği hükmüne varmıştır. Ayrıca Yüksek Mahkeme, Yüksekdağ’ın düşünce ve ifade özgürlüğü hakkı ile seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkının ihlal edildiğine de oy çokluğu ile karar vermiştir.

    Hem AİHM hem de AYM’nin, milletvekillerinin dokunulmazlıkları, tutukluluk halleri ve milletvekilliklerinin düşürülmesini seçme ve seçilme hakkının ihlali olarak görmüştür. Bu konuda partimiz tarafından talep edilen meclis araştırmaları reddedilmiştir. Buna karşın, gelinen fazda tarafımızca ifade edilen seçme ve seçilme hakkının ihlaline dair tespitler yüksek mahkemeler nezdinde de verilen kararlarda açıkça yer almıştır.

    Bu bağlamda;

    AYM’nin Yüksekdağ hakkında verdiği karar uygulanacak mıdır? Oluşan hak ihlallerinin giderilmesi için hangi formüller üzerinde durulacaktır?

    1. Yüksekdağ’ın vekilliğinin düşürülmesine dair kullanılan tasarrufun neden olduğu zararların giderilmesine dönük hangi çalışmalar yürütülecektir? Oluşan hukuki zararların tüm ülke halkları için söz konusu olduğu açık olup hukuk dışı yargılamaların tüm sonuçlarını ortadan kaldırmaya yönelik bir çalışma yürütecek misiniz?
    2. Yüksekdağ’ın vekilliğinin düşürülmesinin onun adına seçilme hakkının, ona oy veren seçmenlerin de seçme hakkının ihlali olduğu gerçeğinden hareketle, halk iradesinin gasp edilmesinin yarattığı zararların telafisi adına hangi çalışmalar yürütülecektir?
    3. Yüksekdağ’ın seçilme hakkının ihlali sayılan bu emsal karar üzerinden aynı haksızlığa maruz kalan milletvekillerinin uğradıkları zararların telafisi sağlanacak mıdır?
    4. Anayasa’da dokunulmazlıkların bir defaya mahsus olmak kaydıyla kaldırılmasına dair değişiklikle birlikte toplamda 13 milletvekilinin vekilliği düşürülmüş olup AYM kararı onlar için de uygulanacak mıdır?
    5. Yüksekdağ hakkında verilen bu karar mevcut dokunulmazlık dosyaları için de emsal teşkil edecek midir? Yeni bir seçme ve seçilme hakkı ihlali yaşanmaması adına hangi önlemler alınacaktır?
    6. Daha evvel Demirtaş hakkında verilen AİHM kararı ile Büyük Daire kararları neden hala uygulanmamıştır? Bu tercih, AİHS 18. Maddesinin ihlalinde ısrar değil midir?
    7. AİHM ve AYM kararlarına rağmen neden hukuk uygulanmamakta ve milletvekillerinin seçilme, yurttaşların da seçme hakları ihlal edilmektedir?
    8. AYM, yüksek mahkeme değil midir? Neden AYM’nin iktidar tarafından tasvip edilen kararları uygulanırken diğer kararları yok sayılmaktadır?
    9. Yüksek Mahkemelerin kararlarına direnç hukuka bağlılıktan vazgeçiş midir?
    10. AİHM ve AYM kararlarının söz konusu HDP milletvekilleri olduğunda uygulanmamalarının izahı nedir?
    11. Daha evvelki yasama dönemlerinde AYM’nin tutuklu milletvekillerine dönük ihlal kararlarını uygulamak adına hükümlü milletvekillerinin parlamentoya dönüşleri sağlanmış olup benzer pratik Yüksekdağ için de geçerli olacak mıdır?
    12. Hukuki güvenliği yok eden uygulamaların sona erdirilmesine ilişkin kapsamlı bir çalışma yapacak mısınız?
    13. Yargı erkinin tam bağımsızlığının sağlanması için çalışmalar yürütecek misiniz?

    PİRHA/ANKARA

  • Kavala’dan AİHM kararı açıklaması

    Kavala’dan AİHM kararı açıklaması

    AİHM dün Osman Kavala’ya ilişkin kararında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 46’ıncı maddesinin birinci fıkrasının ihlal edildiğine karar verdi. Bu karara ilişkin açıklama yapan Osman Kavala, “Bu karar, mevcut yasaların siyasi saiklerle keyfi bir biçimde kullanıldığını açıkça ortaya koymuştur” dedi.

    Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Osman Kavala ile ilgili 10 Aralık 2019’da verdiği ‘serbest bırakılmalı’ kararının uygulanmaması nedeniyle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 46’ıncı maddesinin birinci fıkrasının ihlal edildiğine karar verdi. Kavala’ya 7 bin 500 Euro mahkeme masrafı ödenmesine hükmedildi.

    AİHM kararına ilişkin yazılı açıklama yapan Kavala şu ifadeleri kullandı:

    “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) 10 Aralık 2019’da aldığı kararda tutuklanmamın somut delillere dayanmadığını ve siyasi amaçlarla tutuklandığımı hükme bağlamıştı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, dün açıklanan kararında hukuksuz uygulamaların ve yargı süreci üzerindeki siyasi etkilerin hâlâ devam ettiğini hükme bağladı.

    Bu karar, mevcut yasaların siyasi saiklerle keyfi bir biçimde kullanıldığını açıkça ortaya koymuştur. Bu kararın tüm baskılara rağmen temel hukuk ilkelerine göre davranmakta ısrar eden yargı mensuplarına güç vereceğine inanıyorum.”

    (HABER MERKEZİ)

  • AİHM’den Osman Kavala için ihlal kararı!

    AİHM’den Osman Kavala için ihlal kararı!

    PİRHA – AİHM Büyük Dairesi, Osman Kavala için 2019’da verilen tahliye kararının uygulanmaması sebebiyle Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni ihlal ettiğine hükmetti.

    Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Türkiye’nin Osman Kavala davasında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 46. maddesinin birinci fıkrasını ihlal ettiğine hükmetti. AİHM, Kavala’ya 7 bin 500 euro mahkeme masrafı ödenmesini kararlaştırdı. Karar bire karşı 16 oyla alındı.

    AİHM Büyük Dairesi kararını Strasbourg’daki İnsan Hakları Binası’nda kamuya açık bir oturumda açıkladı.

    AİHM 10 Aralık 2019’da, 18 Ekim 2017’den beri tutuklu bulunan iş insanı Osman Kavala’ya ilişkin olarak AİHS’in 18. maddesinin ihlal edildiğine hükmetmişti. Mahkeme, bu durumun sona erdirilmesi için AİHS’in 46. maddesinin 4. fıkrası uyarınca Kavala’nın derhal serbest bırakılması gerektiğine karar vermişti.

    Türkiye hakkında 2 Şubat 2022 tarihinde ihlal prosedürü başlatan Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Mahkeme’nin kararlarının uygulanıp uygulanmadığını denetliyor ve kararlarını yerine getirmemekte ısrar eden bir devleti AİHM’e şikayet edebiliyor.

    Resmen ihlal prosedürünün başlatılmasının nedeni de Türkiye’nin 10 Aralık 2019 tarihli AİHM kararını uygulamamasıydı.

    Kaynak: BBC