Etiket: alevi nefreti

  • Alevileri hedef alan din dersi öğretmeni görevden uzaklaştırıldı

    Alevileri hedef alan din dersi öğretmeni görevden uzaklaştırıldı

    PİRHA-Ankara’nın Mamak ilçesindeki Şehit Ali İhsan Okatan Ortaokulu’nda M.K. adlı din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmeninin, Alevi öğrencilere yönelik sözleri tartışmalara sebep olmuştu. Ankara Valiliği yaptığı açıklamada, Alevilere hakaret eden din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmeninin görevden uzaklaştırıldığını duyurdu.

    Cumhuriyet gazetesinde yer alan habere göre, Ankara’nın Mamak ilçesindeki Şehit Ali İhsan Okatan Ortaokulu’nda M.K. adlı din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmeninin, Alevi öğrencilere yönelik sözleri tartışmalara sebep oldu.

    M.K adlı öğretmenin, 20 Eylül’deki ders sırasında 8. sınıf öğrencilerine “Alevi olanlar parmak kaldırsın” dedikten sonra parmak kaldıran öğrencilere “Aleviler neden abdest alıp namaz kılmıyor? Oruç neden tutulmuyor?” sorularını yönelttiği aktarıldı. Öğretmenin ayrıca “Biz Hazreti Ali’yi sevmeyiz. Hazreti Ali, peygamber efendimizin eşine küfür etmiş” ifadelerini kullandığı da iddia edildi.

    SORUŞTURMA AÇILDI

    Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yapılan yazılı açıklamada, “Ankara’nın bir ilçesinde bir din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmeni ile bazı öğrenciler arasında geçtiği iddia edilen olayla ilgili Bakanlığımız tarafından inceleme/soruşturma başlatılmıştır. Süreç yakından takip edilmektedir” ifadelerine yer verildi.

    GÖREVDEN UZAKLAŞTIRILDI

    Ankara Valiliği, Alevilere hakaret eden din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmeninin görevden uzaklaştırıldığını duyurdu.

    (HABER MERKEZİ)

  • Alevileri hedef alan din dersi öğretmeni Meclis gündeminde!

    Alevileri hedef alan din dersi öğretmeni Meclis gündeminde!

    PİRHA-Milletvekili Zeynel Özen, Ankara’daki bir okulda din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmeninin, “Aleviler neden abdest alıp namaz kılmıyor? Oruç neden tutulmuyor? Biz Hazreti Ali’yi sevmeyiz. Hazreti Ali, peygamber efendimizin eşine küfür etmiş” sözlerini Meclis’e taşıdı. Özen, hazırladığı soru önergesinde “Öğretmen M.K. hakkındaki yoğun şikâyetlere rağmen neden halen bir soruşturma başlatılmamıştır?” dedi.

    Cumhuriyet gazetesinde yer alan habere göre, Ankara’nın Mamak ilçesindeki Şehit Ali İhsan Okatan Ortaokulu’nda M.K. adlı din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmeninin, Alevi öğrencilere yönelik sözleri tartışmalara sebep oldu.

    M.K adlı öğretmenin, 20 Eylül’deki ders sırasında 8. sınıf öğrencilerine “Alevi olanlar parmak kaldırsın” dedikten sonra parmak kaldıran öğrencilere “Aleviler neden abdest alıp namaz kılmıyor? Oruç neden tutulmuyor?” sorularını yönelttiği aktarıldı. Öğretmenin ayrıca “Biz Hazreti Ali’yi sevmeyiz. Hazreti Ali, peygamber efendimizin eşine küfür etmiş” ifadelerini kullandığı da iddia edildi.

    Öğrencilerin, derste yaşananları ailelerine anlatması ve okula gitmek istememesi üzerine veliler, M.K. adlı öğretmenle bir araya geldi. Görüşme esnasında söz konusu öğretmenin, velinin Zülfikar kolyesini işaret ederek “Zaten sormama gerek yok. Kimin ne olduğu belli. Boyunlarındaki kolyeden tanıdım kimin ne olduğunu” ifadelerini kullandığı aktarıldı.

    Yaşananlara dair veliler, okul müdürlüğüne şikâyette bulunarak M.K’nin, “öğrenciler arasında kutuplaşmaya neden olduğu, öğrencilerin problem yaşamasına ve psikolojik olarak yıpranmalarına neden olacak şekilde davrandığı ve öğrencileri olumsuz yönde etkilendiği” vurgulandı. Ancak şikayetlere rağmen, M.K hakkında herhangi bir işlem yapılmadı.

    NEDEN HALEN GÖREVDEN EL ÇEKTİRİLMEMİŞTİR?”

    HDP İstanbul Milletvekili Zeynel Özen, nefret söyleminde bulunan öğretmen hakkında Meclis’e soru önergesi sundu. Özen, Millî Eğitim Bakanı Mahmut Özer tarafından yanıtlanmasını istediği önergede şu sorularına cevap istedi:

    *“Ankara’nın Mamak ilçesindeki Şehit Ali İhsan Okatan Ortaokulu’nda Alevilere hakaret eden Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni M.K. hakkındaki yoğun şikâyetlere rağmen neden halen bir soruşturma başlatılmamıştır?

    *Mevzubahis öğretmen neden halen görevden el çektirilmemiştir?

    *Öğretmen hakkında bir soruşturma başlatıp bitene kadar görevden el çektirilmesi düşünülmekte midir?

    *Alevi çocuklarının bu örnekteki gibi nefret suçlarına sıklıkla maruz kaldıkları zorunlu din derslerinin ‘eşitlik ilkesine aykırı’ olduğuna hükmeden, AİHM ve Türkiye’deki birçok yargı kararının gereğinin yapılmasına dair herhangi bir planınız var mıdır?”

    PİRHA/ANKARA

  • Turgut Öker: Alevi toplumuna hakaret eden bireyler cezalandırılmıyor!

    Turgut Öker: Alevi toplumuna hakaret eden bireyler cezalandırılmıyor!

    PİRHA-Mahmut Ekinci adlı şahsın “Alevi katliamı istiyoruz. Yakarak deneyelim” sözlerinin cezasız kalmasına tepkiler sürüyor. Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) Kurucu Genel Başkanı Turgut Öker “Bizler politik yorumlarla yanlış bulduğumuz konuları eleştirdiğimizde bunca cezalar alırken, doğrudan Alevi toplumuna hakaret eden bireyler bu şekilde cezalandırılmıyor” dedi.

    Mahmut Ekinci, 2019 yılında, Twitter hesabından “Alevi katliamı istiyoruz. Yakarak deneyelim” paylaşımları sebebiyle mahkemeye çıktı. Savunmasında “Şaka yapmıştım” diyen Ekinci, hakkında “Hükmün açıklanmasının geri bırakılması” kararı verildi.

    Sanık ve mahkeme heyetinin tavrına Alevi kamuoyundan tepkiler gelmeye devam ediyor. Siyasetçi olarak hakkında birçok soruşturmanın yürütüldüğüne işaret eden AABK Kurucu Başkanı Turgut Öker, “Bu yargı sisteminin de aynen Alevilere hakaret edenler gibi bir karaktere, duyguya, kişiliğe sahip olduklarını gösteriyor” dedi. Öker, suç işleyenlerin, yargı mercilerince ödüllendirildiğini söyleyerek şu eleştiride bulundu:

    “Kişinin, Alevilere yönelik nefreti, düşmanlığı ne ise bugün yargı da aynı değerlere sahip olduğu için bir nefret suçu olarak kabul edilmesi gereken bir yaklaşım bu şekilde mükafatlandırılıyor. Bizler politik kavramlarla, politik yorumlarla eksik ve yanlış bulduğumuz konuları eleştirdiğimizde bunca cezalar alırken, doğrudan Alevi toplumuna hakaret eden bireyler bu şekilde cezalandırılmıyor.”

    “KARARI LANETLİYORUM”

    Turgut Öker, Alevi kurumlarının söz konusu davanın üzerine gitmesi gerektiğini vurgulayarak şöyle devam etti:

    “Yarın ev yakmalar, işaretlemeler ve katliamlar yapıp derler ki ‘biz burada da şaka yaptık’. O nedenle kararı lanetliyorum. Alevilerin bugüne kadar maruz kaldıkları olumsuzlukları düşündüğümde de hayretler içerisinde kalmadım. Çünkü yakın tarihimizde kitlesel katliamlarda fiilen elinde kan izi olanların, birebir mükafatlandırılarak bakan, milletvekili yapıldığı bir ülkede ‘Alevileri öldürmeliyiz’ diye söyleyenin de bu şekilde aklanması pek şaşılacak durum değil. Ama tepkisiz de kalınacak bir durum değil.”

    Eren GÜVEN/ANKARA

     

  • ‘”Alevi katliamı istiyoruz” diyen şahıs tutuklanmalı; savcı da hakim de suç işlemiştir’

    ‘”Alevi katliamı istiyoruz” diyen şahıs tutuklanmalı; savcı da hakim de suç işlemiştir’

    PİRHA-Avukat Coşkun Özgür Piroğlu,Alevi katliamı istiyoruz” sözü üzerine açılan davanın cezasız sonuçlanmasına tepki gösterdi. Av. Piroğlu, sanığın TCK 313. Maddesi ile yargılanması gerektiğine işaret ederek, “Şahıs, ‘yakarak deneyelim’ sözü ile yeni bir Madımak Katliamı’na işaret ediyor. Kararı veren hakim ve savcı suç işlemiştir” dedi.

    Mahmut Ekinci adlı kişinin “Alevi katliamı istiyoruz, Yakarak deneyelim” paylaşımları yargı mercilerinde ceza unsuru olarak görülmedi. Sanık Ekinci’nin savunma esnasında “şaka yapmıştım” sözü ise tepkileri daha da büyüttü.

    “20 YILA KADAR BU SUÇUN HAPİS CEZASI VAR”

    Sivas Katliamı’nda yaşamını yitiren Gülsüm Karababa’nın ağabeyi Hüseyin Karababa’nın avukatlığını yapan Coşkun Özgür Piroğlu, silahlı isyanın oluşmasına gerek olmadan 15 yıldan 20 yıla kadar ceza verilebileceğini belirterek, “İsyan oluşursa eğer o da 20 yıldan başlıyor” uyarısında bulundu. Piroğlu, Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 313. Maddesi’ne işaret etti.

    Piroğlu, “Halkı, Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetine karşı silahlı bir isyana tahrik eden kimseye 15 yıldan 20 yıla kadar hapis cezası verilir. İsyan gerçekleştiğinde, tahrik eden kişi hakkında yirmi yıldan yirmibeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Burada İsyan gerçekleşmemiş yani 15 yıldan 20 yıla kadar bu suçun hapis cezası var” bilgisini paylaştı.

    “SAVCI DA HAKİM DE SUÇ İŞLEMİŞ DURUMDA”

    Sanığın, 2 suç içeren cümlesi olduğunu ifade eden Avukat Özgür Coşkun Piroğlu, “Alevi katliamı istiyoruz” ve “yakarak deneyelim” sözlerinin ayrı ayrı yorumlanması gerektiğini söyledi. Av. Piroğlu, şahsın katliam için yöntem gösterdiğine de işaret ederek şu açıklamayı yaptı:

    “Her iki sözde de çoğul kelime kullanıyor. Yani ‘yapacağım’ demiyor; halkı, eylemine teşvik ve tahrik ediyor. Çok net bir şekilde anayasal düzene işlenmiş bir suçtur. Ve bu davanın Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmesi gerekiyordu. Fakat Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülmüş. Yani az ceza alacak şekilde görülmüş. En başta tutuklama yapılması gerekiyordu ancak hakim bunu yapmamış. Savcı ise iddianameyi TCK 313. maddesine göre hazırlamalıydı ancak savcı onu da yapmamış. Asliye Ceza Mahkemesi en başında ‘Bu davaya ben bakamam’ demeliydi. Yani burada savcı da hakim de hata yapmış durumda. Aslında bunu ‘suç işlemişler’ olarak da değerlendirebiliriz. Ortada görevi kötüye kullanma suçu var.”

    “ALEVİ KURUMLARI BU İŞE EL ATMALI”

    Avukat Coşkun Özgür Piroğlu, şahsın yazdıkları ile bütün Alevi kitlesini hedef aldığının da altını çizdi. Av. Piroğlu, şikayette bulunan Oktay Doğan’ın ‘Müşteki” sıfatı ile davacı olmasının engellendiğini de eleştirerek şu açıklamayı yaptı:

    “Şikayette bulunan kişi de Alevi. Davada ‘müşteki’ sıfatıyla yer alma hakkı da var. Ancak Asliye Ceza Mahkemesi ‘Hayır sen bu durumda zarar görmüyorsun, sen ihbar eden sıfatı ile burada yer alıyorsun’ demiş. Şahsın katılan sıfatı ile davada yer almasını kabul etmemiş. Bu da ayrı bir hukuki hata ve suç.

    Bu tarz sözler söyleyen, halkı silahlı isyana teşvik eden kişiler 15 yıldan 20 yıla kadar hapis cezası alıyorlar. Bu şahıs hakkında Alevi toplumu olarak şikayette bulunmalıyız. Alevi kurumları bir an önce bu işe el atmalılar. Alevi kurumları, bütün şubelerine örnek şablon göndererek hızlıca bireysel olarak şikayette bulunulmasını sağlamalı.”

    “MADIMAK KATLİAMI’NA ATIFTA BULUNUYOR”

    Avukat Coşkun Özgür Piroğlu, Mahmut Ekinci’nin “Yakarak deneyelim” sözü ile Sivas Madımak Katliamı’na atıfta bulunduğuna da işaret ederek “Aslında Madımak Katliamı’nı örnek gösterip ‘yeni bir Madımak Katliamı yapalım’ diyor. Bilindiği üzere Madımak Katliamı sonrasında verilen cezalar da ‘Anayasal düzeni bozmak’ üzerinden verildi. Bir an önce başvuruları yapıp bu şahsın tutuklanmasını istemek gerekiyor. Alevi kurumları, bu yönlü çalışmada bulunup Adalet Bakanlığı’na da çağrı yapmalı.”

    Eren GÜVEN/ANKARA

  • Alevilere yönelik nefret söylemi Varlık Yayınevi’ne ait kitapta da var!

    Alevilere yönelik nefret söylemi Varlık Yayınevi’ne ait kitapta da var!

    PİRHA-Alevilere yönelik bir nefret söylemi de Varlık Yayınevi tarafından basılan Bertrand Russell’a ait “Why i am not a Christian” adlı kitapla ortaya çıktı. Çevirmen Ender Gürol’un “ensest” sözcüğünü Türkçe’ye “Kızılbaş” olarak çevirdiği görüldü.

    Bazı yayınevlerinin çeviri kitaplarından Alevilere yönelik nefret söylemlerine bir yenisi daha eklendi. Varlık Yayınevi’nin, Bertrand Russell’a ait “why i am not a christian” adlı kitabının Türkçe çevirisinde nefret söylemine rastlandı.

    Çevirisi Ender Gürol tarafından yapılan ve 1966 yılında basılan “Neden Hristiyan değilim” isimli kitapta “ensest” kelimesi Türkçeye “Kızılbaş” olarak çevrildi. Kitabın 1996’da yenilenen baskısında ise “Kızılbaş” yerine “Alevi” isminin kullanıldığı görüldü.

    Benzer bir nefret söylemine Fatih Özgüven’in çevirisini yaptığı Vladimir Nabokov’un “Lolita” romanında rastlandı.  Kamuoyunda büyük tepkiye sebep olan duruma ilişkin Can Yayınları da henüz bir açıklama yapmadı.

    PİRHA/ ANKARA

     

    İLGİLİ HABERİN LİNKLERİ

    Çevirmen Fatih Özgüven’in ‘inzest’ kelimesini Kızılbaş şeklinde çevirdiği ortaya çıktı

  • Kenanoğlu’ndan Soylu’ya: Alevilere dönük 38 nefret söylemiyle ilgili ne tür işlem yapıldı?

    Kenanoğlu’ndan Soylu’ya: Alevilere dönük 38 nefret söylemiyle ilgili ne tür işlem yapıldı?

    PİRHA- HDP Milletvekili Ali Kenanoğlu, 11 Eylül 2021’de Mersin’de apartman görevlisi olarak çalışan Engin Arici’nin evinin işaretlenmesi üzerine Alevilere yönelik nefret söylemlerini bir kez daha Meclis gündemine taşıyarak “Sorularımız neden cevapsız bırakılmaktadır?” dedi.

    HDP İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu, 11 Eylül 2021’de Mersin’in Yenişehir ilçesinde apartman görevlisi olarak çalışan Engin Arici’nin evinin işaretlenmesinin ardından Alevilere yönelik nefret söylemleri, tehditleri ve ev işaretlemelerini bir kez daha Meclis gündemine taşıdı.

    Ali Kenanoğlu, İçişleri Bakanlığı’na verdiği soru önergesinde bugüne kadar yaşanan benzer olaylara ilişkin verdiği soru önergelerinin yanıtsız bırakıldığını belirtti. Kenanoğlu ayrıca, nefret suçlarının üzerine ciddiyetle gidilmediği için Alevilere düşmanlık besleyenlerin cesaretlendirildiğini ifade etti.

    ALEVİLERE YÖNELİK 39 SALDIRI!

    Milletvekili Ali Kenanoğlu, Alevi toplumuna yönelik nefret söylemi, tehditler ve evlerin işaretlenmesi gibi vakaların arttığına işaret etti. Nefret suçlarının artmasındaki nedenlere de işaret eden Kenanoğlu şu açıklamayı yaptı:

    “Vakaların hız kesmemesinin nedenlerinden biri de kamu otoritesinin etkin bir şekilde harekete geçmemesinden kaynaklanmaktadır. Bugün itibariyle 2012 yılından bu tarafa, farklı tarih ve bölgelerde toplam otuz dokuz (39) vaka gerçekleşmiştir.

    Alevilerin evlerine çarpı (X) işareti konulması ve tehdit içeren yazılar yazılması, Alevi toplumuna karşı nefret suçuna girmektedir. Bu nefret suçunu işleyenlerin üzerine ciddiyetle gidilmediği, faillerine ulaşılmadığı ve kamuoyuna bu konularda yeterli bilgi verilmediği bilinen bir gerçekliktir. Bu durum Alevilere düşmanlık besleyenlere cesaret vermekte ve sonraki vakaların rahatlıkla yaşanmasına sebep olmaktadır.

    En kısa zamanda güçlü bir irade ortaya konulmazsa, Sivas, Maraş, Çorum gibi Alevi katliamlarının acısını ve öfkesini üzerinden atamamış Alevi toplumunun, benzer trajedileri bir daha yaşama riski taşımaktadır.”

    “SORULARIMIZ NEDEN CEVAPSIZ BIRAKILMAKTADIR?”

    Kenanoğlu, Bakan Süleyman Soylu’nun yanıtlaması talebiyle hazırladığı önergede Alevilere ait evlerin işaretlenmesi ile ilgili tüm vakaları il ve tarihleriyle sıralayarak şu soruları yöneltti:

    -“Yukarıda belirtilen olaylarda, kamuoyuna yansıyan bilgilerin yer aldığı otuz sekiz (38) vaka ile ilgili ne tür bir işlem yapılmıştır, faili tespit edilenler hangi vakalardır?

    -Bu otuz sekiz (38) vakadan faili tespit edilenlere nasıl bir işlem yapılmıştır?

    -Bu sorularımız neden cevapsız bırakılmaktadır?”

    PİRHA/ANKARA

    İLGİLİ HABERLER
    Mersin’de bir yurttaşın evine ‘Kürt Alevi Defol’ yazıldı

  • Köylerine hizmet alamayan Aleviler isyan etti: Bizleri, mültecilere imrendirir duruma getirdiniz-VİDEO

    Köylerine hizmet alamayan Aleviler isyan etti: Bizleri, mültecilere imrendirir duruma getirdiniz-VİDEO

    PİRHA-Afşin ilçesine bağlı Haticepınarı, Oğlakkaya ve Örenli köylerinde yaşayan yurttaşlar, Alevi ve Kürt kimlikleri sebebiyle hiçbir kamu hizmetinden faydalanamıyor. Örenli köyünde yaşayan İsa Berk, “Temiz suyumuz, yolumuz yok. Çöplerimiz de ayda bir toplanmakta. Bizleri, mültecilere imrendirir duruma getirdiler” sözleriyle yaşadıkları mağduriyeti özetledi.

    Alevi inancının yoğun yaşandığı Maraş’ın Afşin ilçesinde yurttaşlar, kültürel kimlikleri sebebiyle ayrımcılığa maruz kalıyor.

    Örenli, Haticepınarı ve Oğlakkaya köylerine, Alevi ve Kürt olması sebebiyle hiçbir kamu hizmeti götürülmüyor. Yurttaşlar, halen taşlı yollar üzerinden ulaşım sağlamaya çalışırken temiz içme suyundan da mahrum olduklarını dile getiriyorlar.

    ASFALT MI YOKSA TAŞLI YOL MU ALEVİ KÖYÜNE GİDER?

    Maraş Katliamı ile ilgili araştırmaları ile tanınan Avukat Seyit Sönmez, bölgeye ilişkin sosyal medya hesabından bir fotoğraf paylaşarak “12 puanlık soru. Soldaki asfalt yol mu Alevi köylerine gider sağdaki taşlı yol mu?” yorumunu yaptı. Konuya dair görüşlerini dinlediğimiz Sönmez, “Kaşanlı köyüne kadar asfalt yol mevcut, ondan sonra Alevi köyleri gelmekte. Dağlık yerler olmamasına rağmen ortalama 12-13 km hızla gidebildim” dedi.

    Seyit Sönmez, “Bu bölge Alevi damarlarının hala çok yoğun olduğu bir bölge” diyerek şu bilgileri paylaştı:

    “Aşık Meçhuli, İsmail İpek, Mahsuni Şerif, Perişan Ali gibi onlarca ozanı barındırmış ve Aleviliğin yoğun yaşandığı özel bir bölge. Ben de o sebeple gezi için gittim. Birçok kitapta bu bölgenin adı da geçer. İnsanlar 1960’lı yıllarda oradan yürüyerek Binboğalardan geçip Toroslara, Çukurova’ya kök sökmeye giderlermiş. Ayrımcılık örneklerini hep duyuyorduk ama ben de ilk defa Alevi köyleri ile Sünni köyleri arasındaki ayrımı çok bariz gördüm. Yol ayrımına geliyorsunuz bir taraf asfalt diğer taraf bozuk ve gidilmiyor. Şu yaz gününde benden başka ulaşım yapan araç yoktu. İnsanlar bu yollar sebebiyle köylerine gidemiyor.”

    KÖY TARİHİ BOYUNCA ASFALT YOLA ULAŞAMADILAR

    Konuya dair bilgi veren Örenli köyü sakini İsa Berk, ulaşım konusunda hiçbir zaman hizmet alamadıklarını söyledi. “Yolumuz asfaltsız ve bu sebeple insanlar ata yurduna gelmiyor” diyen Berk, ilçe ile bağlantı için belediye otobüs hizmeti dahi alamadıklarını anlattı.

    AKP’li Maraş ve Afşin Belediyelerinin, Alevi köylerine karşı ayrımcılık yaptığını vurgulayan İsa Berk, şu aktarımda bulundu:

    “Belediyenin asli görevlerinden hiç bir tanesi bizde yok. Hepsinden mahrum durumdayız. Hatta buradaki köyler Alevi olmasına rağmen son yerel seçimlerde AKP’ye 45 tane oy çıktı. Bundan 30 yıl öncesine kadar sadece sandık başkanının oyu sağ partilere giderdi. Bize hizmet etsinler diye oy dahi verdiler. 80 seçmen var, 45′ i AKP ye oy kullandı. Buna rağmen ‘Tümü bana oy vermiş olan bölgelerin dahi henüz yollarını yapamadım, siz neyi bekliyorsunuz?’ deniliyor.”

    TEMİZ SUDAN DA MAHRUMLAR!

    İsa Berk, köylüler olarak sağlıklı içme suyundan da yoksun olduklarını belirtti. Berk, 2018 yerel seçimleri öncesinde Büyükşehir Belediye Başkanı Adayı ile Afşin İlçe Belediye Başkanı’nın köylerine geldiklerini belirterek şunları söyledi:

    “Köye gelen heyete, ‘Geldiğiniz bu yolu beğendiniz mi?’ diye sordum. ‘Hiçbir altyapımız; yolumuz, sağlıklı içme suyumuz, köyün içerisinde herhangi bir parke taşımız, belediye otobüsümüz yok. Sizce de var mı?’ diye sordum. Ardından ‘Afşin’in merkez mahallesindeki bir daire ile buradaki bir evden eşit şekilde emlak vergisini alacak mısınız?’ diye de sordum. ‘Nerede bu hizmetler?’ dedim. Sadece gözümün içine baktılar. ‘Ayrımcılık yapıyorsanız eğer ‘Evet yapıyoruz’ deyin’ diye de ekledim. Fakat cevap veremediler.”

    “ALEVİYİZ DİYE AYRIM YAPIYORSUNUZ”

    Örenli Köyü sakini İsa Berk, civardaki üç Alevi köyünün olanaksızlıklar sebebiyle çok göç verdiğine işaret ederek 4 bin civarında kişinin il ve yurt dışına gittiğini de anlattı. Berk, ulaşabildiği yetkililere “Aleviyiz diye ayrımcılık yapıyorsunuz” dediğini vurgulayarak şöyle devam etti:

    “Yetkililer, ayrımcılık yaptıklarını kabul etmeyince ‘O zaman buyurun hemen hizmete başlayın’ dedim. Köylerimiz tam olarak Kayseri, Sivas ve Malatya üçgeninde yer almakta. Kim bize hizmet ederse oralı oluruz. 1 gram asfalt yüzü görmedik. Yazın köydeki nüfus 100 haneyi geçiyor. Burada daimi yaşayan ortalama nüfus ise 130 kişi civarında.

    Bizim gibi mağduriyet yaşayan toplam 3 köy var. Haticepınarı köyü, Oğlakkaya köyü ve bizim Örenli… Bu üç köy aynı zamanda Kürt. İnsanlar, ilçeye indiklerinde esnaf, dilimizle dalga geçerek hakaret de ediyor. Dünyada başka da böyle bir toplum yoktur diye düşünüyorum.”

    “BİZİ MÜLTECİLERE İMRENDİRİR DURUMA GETİRDİNİZ”

    İsa Berk, yakın zamanda ilçe belediye başkanı ile görüşme fırsatı bulduğunu da belirterek şunları söyledi:

    “Belediye başkanı, bize 6 kilometre uzaklıktaki Sünni bir köydeki festivale geldi. Ben de oraya giderek başkana sorunlarımızı ilettim. ‘Muhtarınız benimle görüştü. Yol için talimat verdim 2022’de çalışmalar başlayacak’ dedi. Ben de ‘2021’de de aynı söz verilmişti’ dedim. Gözümün içine baktı…

    Köy içerisinden geçen araçlar sebebiyle sanki taş ocağı işletiliyormuş gibi toz bulutu yükseldiğini anlattım. ‘Bizi mültecilere imrendirir duruma getirdiniz’ dedim. Çünkü mülteci kamplarında altyapı, sağlıklı içme suyu, sağlık ocağı, çocuk oyun alanları vardır. Biz bu toprakların sahibiyiz ama mülteciler kadar değerimiz yok ve ayrımcılık yaptıklarını söyledim. Ancak belediye başkanı bunu kabul etmedi.

    Köy muhtarı aynı zamanda minibüsçülük de yapıyor. Belediyeden ‘Köyünüze belgeli bir araçla ulaşım hizmeti de verilmektedir’ denilmiş. Tamam öyle ancak vatandaş buradan Afşin’e gitmek için 30 lira veriyor. Ayrıca bu belediyenin vermiş olduğu bir araç değil. 65 yaş üzeri vatandaşların ücretsiz seyahat etmesi gerekmiyor mu? Madem bu araç belediye hizmeti olarak görülüyor neden tarife bu kadar fahiş düzeyde? Şahsın aracını, belediye, hizmet veriyormuş gibi gösteriyor. Tamamen kaderiyle baş başa bırakılmış, terk edilmiş 3 köyüz. Ama Maraş Büyükşehir Belediyesi zengindir. Tarım, sanayi ve tekstil açısından zengin iller arasında sayılır. Ama 9 yol yapmaya gücü yetmiyor.”

    Eren GÜVEN/MARAŞ

  • Evi işaretlenen Alevi yurttaşa polisten, ‘Neden sosyal medyada paylaştın’ tepkisi

    Evi işaretlenen Alevi yurttaşa polisten, ‘Neden sosyal medyada paylaştın’ tepkisi

    PİRHA-İstanbul’da evinin duvarı işaretlenip “Alevi defol Kürt” diye yazılan Sezer Öztürk’e, karakoldaki polisler tarafınca “Olayı neden sosyal medyada paylaştın? Halkı kin ve nefrete teşvik etmekten hakkında soruşturma açılabilir” denildi.

    Evi işaretlenen Alevi yurttaşa polisten, ‘Neden sosyal medyada paylaştın’ tepkisi

    İstanbul Esenyurt’ta yaşayan Sezer Öztürk’ün evinin duvarına ırkçı yazılamalar yapıldı. Sabah saatlerinde evden çıktığı esnada duvarındaki yazıyı fark eden Öztürk, fotoğrafı çekip sosyal medya hesabından paylaştı. Sezer Öztürk, ardından polisleri haberdar edip suç duyurusunda bulunmak üzere Kıraç Polis Merkezi’ne gittiğini belirtti.

    “FOTOĞRAFLARI NEDEN PAYLAŞTIN?”

    PİRHA’ya konuşan Sezer Öztürk, ırkçı yazılamaları görür görmez polisleri haberdar ettiğini ve evine gelen ekiplerin parmak izi aldıklarını aktardı. Sonraki aşamada ifade için Kıraç Karakolu’na gittiğini belirten Öztürk, şu aktarımda bulundu:

    “İfadem alınırken üye olduğum parti HDP, Alevi olmamızdan dolayı bunlarla alakalı etkinliklere katıldığımı dile getirdim. Polisler de bu kesimlerle bir bağlantım olup olmadığını sordu. Cemlere katıldığımı, Madımak, Çorum anma törenlerinde yer aldığımı söyledim.

    Polisler, ‘nerelisin?’ sorusunu da yöneltti. ‘Sivas İmranlı Kılıç köylüyüm’ dedim. Yüzyıllardır süregelen bu saldırıların bizim kanımıza dokunduğunu belirterek bu sebepten dolayı olayı sosyal medyada paylaşıp tepkime göstermek istedim’ dedim.

    Soruşturmanın sonunda görevli amir, ‘Neden sosyal medyada paylaşım yaptın? Bunlar halkı kin ve nefrete teşvik ediyor. Bundan dolayı hakkında işlem başlatma söz konusu olabilir.’ dedi. Ben de ‘Mağdur olan benim. Bu paylaşımı yaptığıma dair neden, nasıl işlem başlatılabilir?’ diye sordum.”

    Sezer Öztürk, “Elim kolum bağlıydı ve bir şey diyemedim. Polislerin yanında paylaşımları silmek zorunda kaldım” sözleriyle yaşadıklarını özetlediği.

    (HABER MERKEZİ)

     

  • ‘Alevilerin toplumsal hafızası ve değerleri katliamlar ve asimilasyonla yok edilmek isteniyor’

    ‘Alevilerin toplumsal hafızası ve değerleri katliamlar ve asimilasyonla yok edilmek isteniyor’

    PİRHA- Yazar Temel Demirer, Alevilerin toplumsal hafızasının ve değerlerinin katliamlar ve asimilasyonla yok edilmek istendiğine dikkat çekerek, “Türkiye’yi katliamlar coğrafyasına dönüştüren bu tarihlerle yüzleşilmeli ve gerçekler açıklığa kavuşturulmalıdır. Aksi takdirde, Türkiye’de toplumunun güvenliği sağlanamaz, bu tür katliamlara yaşam alanları açılmaya devam eder” dedi.

    Nefret suçu; bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi ön yargı doğurabilecek nedenlerden dolayı işlenen, genellikle şiddet içeren suçlardır.

    Nefret suçu, insanlığa karşı işlenmiş olarak görülüyor ve uluslararası hukukta karşılığı var. Ancak günlük yaşamda özellikle inancı, kültürü, yaşam biçimi, dili vb. farklı olan toplum ve topluluklar nefret diline, baskısına ve saldırısına maruz kalıyor.

    Türkiye’de geçmişten günümüze nefret saldırılarına maruz kalan toplumlardan biri de Aleviler. Alevilere yönelik nefret saldırıları artarak sürüyor. Devlet tarafından inancı ve ibadethanesi kabul edilmeyen Aleviler, okulda, sokakta, işyerinde, hastane, mahallede, yaşadığı apartmanda aşağılanıyor, hor görülüyor, hakarete uğruyor.

    Türkiye’de nefret suçları ile ilgili kapsamlı bir yasal düzenlemenin eksikliği sistematik bir biçimde bu saldırıların devam etmesine de zemin hazırlıyor.

    Peki nefret suçu kaynağını nereden ve nelerden alıyor? Yargı Alevilere dönük nefret suçuna karşı ne yapıyor? Demokrasiyi ve eşitliği savunan kurum ve kuruluşlar Alevilere dönük nefret suçlarına karşı ne yapıyor? Tüm bu soruları ve daha fazlasını akademisyen, yazar, tarihçi, hukukçu, insan hakları savunucularına sorduk.

    Yazar, aktivist Temel Demirer, sorularımızı yanıtladı.

    “AYRIMCILIK ÖNCE DİLDE BAŞLAR”

    PİRHA: Türkiye’de ve dünyada nefret söylemi ve buna bağlı olarak da nefret söyleminin ortaya çıkardığı şiddet artıyor. Nefret diline daha fazla sarılarak ötekileştirdikleri halkları, inanç kimliklerini, sınıfları, kadını düşmanlaştırıyor. Yine Ortadoğu’da sonu gelmeyen mezhep savaşları bunun en belirgin örneklerinden biri. Siz bu nefret söylemini neye bağlıyorsunuz?

    TEMEL DEMİRER: Sürdürülemez kapitalizmin III. Büyük Buhranı ile cebelleşen yerkürede; Zygmunt Bauman’un, “Devletler otoriterleşirken, kişiler militerleşmektedir” biçiminde tarif ettiği çılgınlık kesitinden geçiyoruz. Söz konusu durumu, “Kriz özellikle eskinin ölmesi ve yeninin doğamaması olgusundan kaynaklanır; ara dönemde ise çeşitli hastalıklı belirtiler ortaya çıkar” diye betimleyen Antonio Gramsci’nin altını çizdiği hâl bir ara döneme denk düşer ki, bu da bir imkân ve çılgınlık kesitidir. Her şeyin mümkün olduğu tabloda ben de, “Dünyada neo-liberalizmin sonunun gelmesini beklemiyorum, geldiğini savunuyorum” diyenler ve büyük bir kaosla yüzleşmenin kaçınılmaz olduğunu söyleyenlerdenim…

    Öncelikle “Ayrım” ve “Nefret” kavramlarından başlamak gerek. Ayrım(cılık), yaş, bedensel yetenekler, sınıf, etnik köken, cinsiyet, ırk ya da din ayrımına dayalı farklı muamele. Latince “discriminare”, “bölmek, ayırmak, ayırt etmek” sözünden gelir. “Eşit davranmamak, fark gözetmek” olarak özetlenmesi mümkün olan ayrımcılığın “resmileşme”si, İsa’dan 600 yıl önce başladı. Roma hükümdarı Servius halkını iki sınıfa ayırdı. Onun tasnifine göre birinci sınıf “clasiscus” alt tabaka ise “proletarius”tu. Ayrılan şeylerden birine yüklenen negatif anlamla oluşan hâlin, yani ayrımcılığın psikolojik nedenlerinin yanı sıra, sosyal ve politik nedenleri de vardır. Ayrımcılık, bencillik ve empati yoksunluğuyla ilintili, farklılığa tahammülsüzlükle karakterize olan bir tutum ve davranışlar dizisiyken; ekonomik ayrımcılık, her zamanki gibi sorunun esas kaynağıdır.

    Irkçılık, ayrımcılığa verilebilecek en iyi örnektir;[5] ve şunun altı çizilmeli: “Ayrımcılık zamanla daha iyi değil, daha kötü hâle gelir.” “Çerkes, Abaza; allah muhafaza”, “Kürtten evliya, sokma avluya”, “Arap, Arnavut, deve; bastırma bunları eve”, “Tenekeden maşa olmaz, Çingeneden paşa olmaz,” türünden atasözlerinde açığa çıkan ayrımcılık Türkiye Cumhuriyeti siyasetinin de belkemiğidir. Başbakan iken Erdoğan’ın, “ayrımcı” bir insan olmadığını kanıtlamak için Siirt Meydanı’nda “Ayrım yapsam Siirt’ten bir Arap kızıyla evlenmezdim” demesi de ayrımcılığın bir örneğiyken; kültürel dağarcığımız bu tür sözlerle doludur!

    Örneğin “Kız alıp kız vermişiz”, “Benim de Kürt arkadaşlarım var”, “Etle tırnak gibiyiz”, “Çocukken Rum komşularımız vardı, evlerinden çıkmazdık”, “Alevi nedir, Sünnî nedir… Bilmezdik”, “Benim en yakın arkadaşım Ermeni”, “Benim eşim Kürt”, “Hâlbuki, ‘Biz kızlarımızı erkek çocuklarımızdan ayırt etmiyoruz’ demek bile, ortada bir ayrımcılık olduğunun kanıtını oluşturmaktadır. Ve son tahlilde ayrımcılık, ırkçılığı içeren bir linç kültürüdür.

    Nasıl mı?

    “1958’de Mississippi Üniversitesi’ne başvuran Clennon King adındaki siyah bir öğrenci, zorla akıl hastanesine kapatılmıştı. Duruşmayı yöneten yargıç, bir siyahın Mississippi Üniversitesi’ne kabul edileceğini düşünmesinin çılgınlık olduğunu hükmetmişti” gerçeğini hatırlamak yetmez mi?!

    Bunların hepsi “ayrımcılık” illetinden malûldür! Çünkü kimliğini bastıran Kürt ve gizleyen Alevi ya da tarihi kurcalamayan Ermeni veya varlığını hissettirmeyen Arap, sonra da sesini çıkarmayan Rum ile “dost” olmak, komşu olmak, kız alıp kız vermek, ahbap olmak kolaydır. Bastırılmış, unut(tur)ulmuş kimlikler batmaz egemene.

    Gerekli olan ise kimliğini bastırmayan Kürt, gizlemeyen Alevi, tarihi kurcalayan Ermeni, varlığını hissettiren Arap, alttan almayan Rum karşısında da dostluğu, komşuluğu, kardeşliği, kız alıp vermeyi, ahbaplığı sürdürmektir. Böyle bir davranışın dilini tutturmaktır! Çünkü “Ayrımcılık, çok sık ifade edildiği gibi, önce dilde başlar… Dil, kişisel olarak öğrenilen, fakat toplumsal olarak inşa edilen bir iletişim aracıdır.”

    Yaşamın nefret, ayrımcılık, dışlama, hor görme, şiddet ve zulüm olduğu coğrafyalarda hoşgörü değil, ayrımcılık, yasaklar ve eşitsizlik üzerine kurulu sınıflı-sömürücü toplumlar “birlik beraberlik” söylenceleriyle homojen bir nüfus yaratan bir zorbalıksız var olamazlar.

    Kolay mı? Egemen ötekileştirme masalında bir yanda “biz” bütün olumlu değerleri taşıyanlar, yani iyi, haksever, dürüst, yürekli olanlar; karşı tarafta ise “ötekiler”, bizden sayılmayanlar, olumsuzlar, yani kötü, ahlâksız, korkak, kalleş vb. olanlar vardır.

    Böyle bir tabloda “Önyargıya dayalı ayrımcılığın doruk noktası soykırım” devreye girerken; toplumun her kesimini saran ırkçılık ve ayrımcılık eşliğinde kulakları sağır eden savaş naraları atılır. Kadın, çocuk ve hayvan düşmanlığı yükselir. Kendi bekası için koca ülkeyi ateşe atmaktan geri durmayacağını defalarca gösteren muktedirlerin çılgınlığı dört yanı sarar. Tıpkı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Alevilere yönelik ayrımcılığı tescil ettiği coğrafyamızda olduğu gibi.

    Siz bakmayın “Türkiye’de farklı kültür gruplarının ayrımcılık ve baskı görmesi olgusu, Aralık 1999’daki AB Helsinki Zirvesinde Türkiye’nin aday ilan edilmesinden sonra AB’ye üye olabilmek için girişilen reform süreciyle ve özellikle Ekim 2001’den sonra ciddi biçimde düzeltilmeye çalışılmıştır,” türünden ucuz toptancılıklara!

    “Neden” mi?

    “Türklük Sözleşmesi’nin üç temel maddesi vardır: Birinci maddeye göre, Türkiye’de imtiyazlı ve güvenli yaşayabilmek, toplumsal hiyerarşide üst katmanlara çıkabilmek ya da çıkabilme potansiyelini sürdürebilmek için Müslüman ve Türk olmak gerekmektedir. İkinci maddeye göre, Osmanlı ve Türkiye’de Gayrımüslimlere yapılanlar (tehcir, katliam, soykırım, gasp, ırkçılık, ayrımcılık vb.) hakkında doğruyu söylemek, bu gruplarla duygudaşlık kurmak ve bu gruplar lehine siyaset yapmak kesinlikle yasaktır. Üçüncü maddeye göre ise, Türkleşmeye direnen Müslüman gruplara, özellikle de buna kararlı ve güçlü bir şekilde direnebilmiş Kürtlere yapılanlar hakkında doğruyu söylemek, onlarla duygudaşlık kurmak ve onlar lehine siyaset yapmak kesinlikle yasaktır.”

    Yeri gelmişken; “Türklük Sözleşmesi”ndeki ayrımcılık, kuşkusuz Aleviler içinde geçerlidir. Yine siz bakmayın, “Geleceğimizi tehdit eden bir başka tehlike var: Önyargılar, ön kabuller, hoşgörüsüzlük, birbirine karşı tahammülsüzlük, ayrımcılık…” türünden kelâm ile sınırlı ve fiilsiz tutum(suzluk)lara!

    Muktedir şiddetinin bir diğer adı ve kitleleri sürüleştirdiği bir kaldıraçtır ayrımcılık!

    Her sürünün koşulsuz itaat edeceği, boyun eğeceği, peşine takılıp gideceği bir çobana ihtiyacı olduğu kuşkusuz… Hitler’in önlenemez yükselişinin bir nedeni; insanların sürüye nasıl katıldığını görmesiydi.

    Hitler döneminden çok uzun yıllar önce 1048’de doğmuş Ömer Hayyam’ın, “Celladına âşık olmuşsa bir millet,/ ister ezan ister çan dinlet./ İtiraz etmiyorsa sürü gibi illet,/ müstehaktır ona her türlü zillet,” dizelerinde tarif edilen sürünün her bireyi birbirine benzer. Biriyle konuştun mu hepsiyle konuşmuş gibi olursun. Yani, tektipleştirilmiş bireylerdir sürünün elemanları; Michel Foucault’nun, “Bir yerde herkes birbirine benziyorsa orada kimse yok demektir” sözündeki üzere.

    Sürü psikolojisi öyle etkilidir ki, biat ede ede sürüde kaldıkça, bir süre sonra bireyi, artık başlarında bir çobana ihtiyaç duymaz hâle getirir; ve elbette ırkçılığın, eşitsizliğinin öyküsüdür ayrımcılık tarihi; bir de özgürlük, eşitlik için ayrımcılığa karşı mücadelenin. Hatırlayın: Devrim Fransa’sındaki Kurucu Meclisi yeni anayasa teklifinin 11. maddesi, “Ayrımcılık yapılmayacak” diye haykırıyordu.

    NEFRET SÖYLEMİNİ EGEMEN İDEOLOJİDEN SOYUT ELE ALAMAYIZ

    “Aslında, umudun kendisi, bu umutsuz, şanssız, gri dünyayı terk etmiştir. Yaşam, keyifsizliğin de ötesinde, anlamsızlık batağından çıkmak için hiçbir şansı olmaksızın, mutsuzluğa, sıkıntıya ve monotonluğa gömülüyor. İletişim -konuşma, söyleşi, şaka, hatta komplo- kitle iletişim araçlarının ‘söylemi’ tarafından tümüyle kuşatılmış durumda. Kişiler arası ilişkiler de aynı şekilde bozulmuş hâlde ve artık kayıtsızlık, ikiyüzlü bir tiksinti ve kendinden nefret etme ile tanımlanmakta -tek bir cümleyle, hepimiz samimiyetsizlik illetine tutulduk,”[18] diye tanımlanan tabloda giderek “tekçi”leşen egemen kendinden olmayanı, düşüncelerini paylaşmayanı ötekileştirir; dışlar. Coğrafyamızdaki iktidarın yaratıp beslediği pervasız nefret söylem(ler)i, ötekileştirilenlere yönelik şiddeti tırmandırmaktadır. Çünkü “Nefret söylemi, toplumdaki dezavantajlı grupları düşmanlaştırmaya, değersizleştirmeye veya dışlamaya yönelik hiyerarşik bir anlatımdır.” Yani sisteme mündemiçtir.

    Örneğin Osmanlı’nın Alevi katliamlarında İdris-i Bitlisi’nin, Yavuz Sultan Selim’in rolünü detaylı biçimde anlatan Necdet Saraç’ın, Alevilere yönelik iftiraların, aşağılayıcı ve dışlayıcı nefret söylemlerinin tarihsel arka planındaki devlet aklını sergilediği üzere. Gerçekten de söz konusu söylemler sıradan insanların olmayıp, devlet aklı tarafından Çaldıran savaşı öncesinde ve sonrasında sistematik bir şekilde ulema kaleme alınmıştı. Bunların halka mal edilmesi” ise kadıların, suhtelerin, cemaat önderlerinin, velhasıl tepeden basamak basamak aşağıya doğru inen bir hiyerarşinin işiydi. Tıpkı Venedik’te nefret Getto’larını yaratan devlet icraatlarındaki üzere. O halde, hiçbir nefret söylemini egemen ideolojiden ya da Devletin İdeolojik Aygıtlarının (DİA) siyasal iktisadından soyut ele alamayız. Çünkü “Mutlak olan her şey patolojiktir.”

    Aleviler, Türkiye’de nefret söylemine en çok maruz kalan toplumsal kesimlerden biri. Evleri işaretleniyor ve zorunlu din derslerinde olduğu gibi nefret söylemlerine maruz kalıyorlar. Alevi toplumuna dönük bu dil sizce kaynağını nereden alıyor? Buna ilişkin demokratik kurumlar yeterli refleksi ortaya koyuyor mu?

    Devletin resmî ideolojik gerçeğini konuşmadan ne ayrımcılık ne de nefret söylemi üzerine tek kelime dahi edilemez. “Mafyanın devletleşmesi, devletin mafyalaşması” biçiminde formüle edilmesi gereken bir süreçten geçiyoruz. Neredeyse “bu kadarı da olmaz” dedirten gerçeklik(ler)in baskı “şok”uyla başladığımız her gün iktidarın güçsüzlüğü ve “ilk seçimde gidecek” olmasına değil; faşizm sürecinin sıradanlaştırma mekaniğiyle açıklanmalı.

    François Mitterand’ın tabiriyle “süreklileşmiş darbe/ coup d’état permanent”; August Thalheimer’in, “coup de main/ ani baskın” tespitleriyle müsemma güzergâhta iktidar “şok ve dehşet” pratiğiyle hayata nizam çekerken; “kurtarıcı” olarak vazgeçilmezliğini ispat etmek için toplumun sürekli tehdit altında tutuyor.

    Yani içinden geçilen “istikrarlı istikrarsızlık” yeni rejimin güçsüzlüğü anlamına gelmiyor. Bunun nedeni de coğrafyamızın devlet yapısı. Kolay mı? “12 Eylül AKP ile sürüyor”! ‘Askeri Darbelerin Asker Muhalifleri Derneği’ (ADAM DER) Başkanı Gazeteci Rahmi Yıldırım’ın, “Devlet 12 Eylül faşizminin bıraktığı devlettir, faşizmin kurumları hâlâ yerli yerindedir,”  notunu düştüğü hâle dair, anımsatmadan geçmemeli.

    Yargıtay XVI. Ceza Dairesi’nin, 12 Eylül’ün “Hükümete karşı açık bir darbe ve insanlığa karşı suç” olduğunu belirlediği hâlde darbe lideri, 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren hakkında yapılan “işkence” şikâyetlerine dair, suçun 2004’ten önceki yasaya göre zaman aşımına tabi olduğu belirtilerek takipsizlik kararı verildi.

    Bunda şaşırtıcı bir şey yok! Cumhuriyet, Osmanlı’dan sözüm ona bir “kültürel kopuş” olduğunu “iddia” etse de; devletin bekası mevzuunda Osmanlı’dan Cumhuriyet’e bir “ideolojik süreklilik” söz konusudur.

    Bilinmiyor olamaz! Bu ülke 1915 ile, Varlık Vergisi ile, 6-7 Eylül olaylarıyla yüzleşmediği gibi, 12 Eylül Darbesi ile de yüzleşmedi. 12 Eylül işkencelerini yapanlar hesap verdi mi? Hayır! Yani vahşeti hiç tartışmadık.

    Birkaç örneği aktarmadan geçmemeli. Örneğin Meclis Başkanı İsmail Kahraman, Kanlı Pazar’a hazırlık mitinginde yaptığı konuşmada Tan Matbaası’nı kendilerinin yaktığını söyleyip övünmüştü! 16 Mart 1978’de faşist işgal altındaki İstanbul Üniversitesi’nden toplu çıkış yapan öğrencilerin üzerine atılan bomba sonucu 7 devrimci hayatını kaybetmişti. Yıllarca süren ve sonunda zaman aşımına uğrayan 16 Mart Katliamı davasının avukatlarından Cem Alptekin, “Devlet kendi suç örgütünün ortaya çıkartılmasını engellemek için elinden geleni yaptı, sonuçta devletin bekası bu sürecin önünü kesmek için elinden gelen gayreti gösterdi,” dedi! 1990’larda “polis-siyaset-mafya” üçgeninde “Susurluk Çetesi” tarafından işlendiği iddia edilen faili meçhul cinayetlere ilişkin eski Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar’ın arasında bulunduğu 19 sanığın yargılandığı davada karar açıklandı. 17 cinayet yönünden Ağar dahil 17 kişinin “delil yetersizliği” gerekçesiyle beraatına karar verdi!

    Özetle boşuna değildi devlet katliamlarının, katillerinin “aklanıp”, münferitmiş gibi sunulması. Ya da göstermelik yargılamalarla, komik “cezalarla” olayların örtbas edilmesi!

    Örneğin Sünnî Hanifî mezhebini esas alan Türk(iye) rejiminin, Kızılbaşları “baskılanıp asimile edilmesi gereken topluluk”; dünden bugüne değişmeyen tutumla “ıslah edilmesi”, Sünnileştirilmesi gereken “sapkınlar” olarak görmesi gibi!

    “Nasıl” mı?

    Irkçı faşistlerin 1978’de Çorum ve Maraş’ta, dinci faşistlerin 2 Temmuz 1993’de Sivas’ta işledikleri katliamlar, insanlık suçudur.

    16 Aralık’ta başlayıp 29 Aralık 1978’e kadar on üç gün süren Maraş kıyımında 120 insanın katli veya 27 Mayıs-10 Temmuz tarihleri arasında 14 gün süren Çorum Katliamı’nda 50 kişinin katli, 200’ün üzerinde insanın yaralanması, 300’e yakın ev ve işyerinin tahrip edilmesi, binlerce Alevi ailenin göç etmesi boşuna değildi. O günlerde cüretkâr açıklama yapmıştı Süleyman Demirel, “Bana sağcılar ve milliyetçiler cinayet işliyor dedirtemezsiniz,” diye. Ve elbette boşuna değildi; başbakanlığı sırasında, Sivas Katliamı sanıklarının beraatla sonuçlanan davaları hakkındaki “Milletimiz için, ülkemiz için hayırlı olsun. Zaten onlar da söylüyorlar. Yıllar yılı içeride olan vatandaş, içlerinde kaçak olanlar vardı. Bilemiyorum tabii onlar da var…” demesi de Erdoğan’ın.

    Bunlar böyle olunca; şunlar da kaçınılmaz olmaz mı? Oluyor elbette!12 Eylül darbesinden 3 ay önce “çok gizli” ibaresiyle hazırlanan ve Kenan Evren imzasıyla Haziran 1980 tarihinde tugay ve alay komutanlıklarına gönderilen ‘Türkiye’ye Yönelik İç Tehdit’ isimli raporda Aleviler için şunlar kayıtlıydı:

    “Belirli bölgelerde tahrik edilerek ülke çapında olaylara sebep olunan Alevi Bektaşilerin Türk töreleriyle Sünnî prensiplerinin karışımından ibaret bir vicdani inanç içinde bulundukları birçok araştırma ile ortaya çıkmıştır. Kapalı bir topluluk arz eden Aleviler toplu bulundukları bölgelerde dış güçlerin kışkırtmalarıyla siyasal etkinlik sağlamak üzere devlet organlarına sızma veya bu mümkün olmadığı takdirde mahalli, resmi organları çıkarları doğrultusunda kullanılmak üzere faaliyette bulunmakta, kendilerinde olmayan memur, görevli ve vatandaşları bölge dışına itmeye gayret göstermekte, Kürtçülük faaliyeti içinde olanlarla işbirliği yapmaktadırlar.”

    Avukat Cüneyt Toraman’a göre de, 2 Temmuz Madımak Katliamı “ön kesme” bağlamında “Sivas Özel Harp dairesi operasyonudur.” Maraş Katliamı’na ilişkin MİT belgesi, olayların başlamasında Milli Türk Talebe Birliği’nin rolünü ortaya koydu. Belgede, “solcular bomba attı” söylentisinin çıkmasına neden olan bombalı saldırının “bizzat sağcılar tarafından düzenlenmiş olabileceği” belirtildi! Sivas Katliamı davasının 23. yılında firari sanıklar Murat Sonkur ve Eren Ceylan’ın Almanya’dan iadesine ilişkin Adalet Bakanlığı tarafından yazı yazıldı! Sivas Katliamı mağdurları, firari üç sanık yönünden davanın 26 yıldır devam etmesi ve sanıkların yakalanmamış olması nedeniyle Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) hak ihlâli başvurusunda bulundu. Sanıkların yakalanmamış olmasının devletin kusuru olduğu belirtilen dilekçede, firari sanıkların örgütlü bir şekilde yurtdışına çıkarıldığı kaydedildi! Adalet Bakanlığı, Sivas katliamı davasının zamanaşımıyla düşmesi nedeniyle Anayasa Mahkemesi’ne yapılan bireysel başvuruya karşı skandal bir savunma yaptı. Hal buyken; “Buna ilişkin demokratik kurumlar yeterli refleksi ortaya koyuyor mu?” sorusunun yanıtı aranıyor ve bulunabilmiş de değil!

    “DEVLETİN ALEVİSİ OLMAMAK İKTİDARIN ÖTEKİSİ OLMAKTIR”

     Hali hazırdaki hukuk sisteminin Alevîlerden veya ötekileştirilenlerden yana bir artısından bahsetmek mümkün değil gibi. Hukuksal anlamda nefret söylemine ve eylemine dönük yeterli bir mekanizmanın devrede olduğunu düşünüyor musunuz?

    Aleviler Alevi olarak kaldığı ya da devletin Alevisi olmadıkları sürece iktidarın ötekisi olmaktan kurtulamazlar. “Neden” mi? Alevi olmak bugünkü sistemin kabullenmesi mümkün ol(a)mayandır.

    Sünni İslamın nefretle andığı Alevi, özgün adıyla Kızılbaşlık deyince akıllara ilk gelen Maraş (16-29 Aralık 1978), Çorum (29 Mayıs 1980), Erzincan (25 Şubat 1975 ve 27-28 Nisan 1977), Sivas (1978, 2 Temmuz 1993, Ocak-Şubat 1996) değil midir? Ayrıca hem Selçuklu Devleti’nde, hem de Osmanlı İmparatorluğu’nda Aleviler iç tehdit olarak görülüyordu. Osmanlı’da Alevîler için “Katli vaciptir” gibi pek çok fetva yayınlanmıştı. Tüm bunlar “Türk devlet geleneğinin Sünniliğe yaslanması”yla ve Aleviliğin doğasıyla ilintiliydi.

    Burada bir parantez açarak (biliyorum Alevilik üzerine çok şey söylendi, yazıldı; ancak ben de) şunlara dikkat çekmeliyim. “Alevilik, İslâm’ın tasavvufi bir yorumudur. Yöntemini doğrudan Kur’an’a dayandırır. Üstelik Kur’an ayetlerinin lafzına değil batınına ulaşmaya çalışır. Kuran’ın tefsirine değil, teviline girişir,”  türünden “elitist” bir yoruma mesafeli dururken; kanımca Alevilik diğerlerine eşit mesafede duran, insan ve doğa temelli ortakçılık inancıdır. Anadolu Aleviliğine ta Selçuklu’dan bu yana eşitlikçi ve paylaşımcı bir köylü-göçer komünalizminin özlemleri sinmiştir. İnancı gereği ezilenin, haklının ve mazlumların yanında yer alma gayretiyle milliyetçi, ırkçı, şovenist anlayışlardan da uzak durmaya gayret eden Alevilik din öğretisi olmaktan çok, bir felsefedir. Öğretilerini doğanın diyalektik yasalarını izleyerek oluşturan özgün bir kültür ve yaşayış biçimidir.

    “TÜRKİYE’Yİ KATLİAMLAR COĞRAFYASINA DÖNÜŞTÜREN BU TARİHLERLE YÜZLEŞİLMELİ”

    Aleviler sistemli bir biçimde, bir yandan asimilasyona, bir yandan da  diskriminasyona (ayrımcılık)  tabi tutuldu. Anadolu topraklarında bunun biçimlenişi önce İslamlaştırma, Sünnileştirme, Sünni değerlerine içerilme şeklinde gelişti. 20. yüzyılın başından itibaren önce devlet denetimli bir Sünni-Türk kimliği, 1980’lerden itibaren ise Türk- İslam sentezi asimilasyonun temel eksenini belirledi. Alevilik tarihi isyan ve direnişin tarihidir. Şimdi bununla T.C’nin “barışması”, “uyumu”, vs. mümkün mü? Maraş da, Sivas da, Gazi de diğerleri de bundan ötürüydü! Türkiye’de toplumsal barışa dayalı demokratikleşme, laiklik, eşitlik, çoğulculuk ve barış talebi her zaman ya katliamlar ya da darbelerle engellenir. Farklı kimliklerin eşit koşullarda bir arada ve barış ortamında birlikte yaşamasına engel olunur. Derin ve açık güçler katliamlarla, birlikte yaşamın yok edici başrolünü üstlenirler. Gazi Katliamı, devletin başrol üstlendiği böyle bir katliamdır. Hedefinde Madımak’ta eksik kaldığı düşünülen Alevi kırımının devamı vardı. O nedenle Gazi Davası tıpkı Sivas Davası gibi, hukuk dışı bir anlayışla “zaman aşımına” uğratıldı. Amaç, Alevilerin toplumsal hafızasını ve değerlerini katliamlar ve asimilasyonla yok etmektir. Türkiye’yi katliamlar coğrafyasına dönüştüren bu tarihlerle yüzleşilmeli ve gerçekler açıklığa kavuşturulmalıdır. Aksi takdirde, Türkiye’de toplumunun güvenliği sağlanamaz, bu tür katliamlara yaşam alanları açılmaya devam eder.

    “BU ÜLKENİN BÜTÜN “ÖTEKİLER”İNE YÖNELİK AYIRIMCILIK VE NEFRET DİLİ MEDYA ELİYLE YAYILMIYOR MU?”

    Nefret dilinin topluma yayılmasında başat rol oynayan güçlerden biri de medya. Medya bu dili neden kullanıyor, kaynağını nereden alıyor?

    Ortada ezenleri ya da ezilenlerin medyası varken; “medya” diye, bir genelleme “sınıflar üstü” yanılgısı olur. Eduardo Galeano’nun, “Televizyon, kurulu düzeni tekrarlayıp duran imgeler ve yankısı olan sesler bırakır boşluğa; yeryüzünde bunların ulaşamadığı tek bir nokta yoktur,” notunu düştüğü ezenlerin medyası hakkında V. İ. Lenin’in “Bütün dünyada nerede kapitalist varsa orada basın özgürlüğü; gazete satın alma özgürlüğü, yazar satın alma özgürlüğü, rüşvet, halkın görüşünü satın alma ve burjuvazinin yararına saptırma özgürlüğü anlamına gelir,” uyarısı boşuna değildir kuşkusuz. Çünkü Kazuaki Takano’nun, “Bunlar gerçekten oluyor, inanın bana. Ama gazeteler ve TV kanallarında yayınlanmıyor. Medyanın yaptığı bir ayrımcılık diyebilirsiniz buna. Endüstrileşmiş ülkelerdeki medya organları Afrika’da kaç kişinin öldüğüyle ilgilenmiyor. Orada sürekli devam eden bu katliam yedi gorilin ölümünden daha az ilgi görüyor. Tabii Afrikalılar soyu tükenen bir tür değil,” notunu düştüğü yalanın, ötekileştirmenin egemen medyası bir savaş aletidir.

    Burada Alevilerin çok ama pek çok mağdur olduğu “öteki” ve “ötekileş(tiril)me”ye ilişkin bir parantez açmak gerek. ‘Öteki’ kimdir?’ sorusuna yanıt ararken aslında hepimizin birbirimize karşı öteki olduğunu görürüz. Etnik köken, din ve coğrafya insanları ötekileştiren nitelikler olsa da, esas olarak ele alınması gereken neden ekonomiktir. İlkel komünal toplumdan feodal topluma ve bugüne -kapitalizme- ‘öteki’leştirme ekonomik anlamda oldu. Üretim araçlarını ellerinde bulunduranlar diğerlerini ‘öteki’ hâline getirdi ve onların emeğiyle yaşamlarını sürdürdüler. Günümüzde ‘öteki’ kavramı yoksulları, ezilmişleri, toplumdan dışlanmış ama o toplumu ayakta tutan değerlere sahip insanları tarif etmektedir.” Bunun yanında sürdürülemez kapitalist vahşetin insan(lık)ı içine düşürüldüğü yabancılaşmanın beraberinde getirdiği derin yalnızlık ile kendi dışında herkesten korkma, herkesten uzaklaşma, herkesi ötekileştirme duygusu, düşmanlaştırmayı devreye sokar. Böylece insan(lık), insanla bağını yitirirken; etnik kimlik(imiz) hapishaneye dönüşür. Bir parantez açıp sorayım, siz hiç madunlar arasında etnik gerilimleri körükleyen patronların, politikacıların kendi aralarında etnik ayırımcılık, “ötekileştirme” uyguladıklarını gördünüz mü? Onlar aynı ticaret sofrasını, aynı müzakere masasını paylaşıp ganimetleri bölüşürken, etnik kimlik ve ona dayalı boğazlaşmalar, yoksulların, ezilenlerin, sömürülenlerin, madunların payına düşer. Ayrıca ötekileştirme, kendini yüceltme/üstün kılma fikri ile kaim iken; ötekileştiren, diğer insanı aşağılayarak, kendini “normal” olarak tanımlar!

    Bununla birlikte ötekileştiren; “gerçek”leri değil, egemenin bakış açısını ortaya koyarken; çoğulu tek tipleştirir ve siyasileşip oluşturduğu çoğunluğun üstünlüğünü ilân ettiği zaman ölüm saçar.

    Her ötekileştirme girişimi, kültürel ve ahlâkî bir yoksulluğun sonucu olarak ortaya çıkar; bu nedenledir ki toplumsal nefret bir eğitim ve zihniyet sorunudur. Tıpkı “Biz” tanımının, “Türküz, Müslümanız, Sünnîyiz, Erkeğiz, muhafazakârız!” formülünde somutlandığı üzere. Erasmus’un 1530’da literatüre kazandırdığı “civilite” kavramı “öteki”nin doğuşudur adeta. İleride İngilizce gelişerek “civilization” olarak yer bulan kelime “kibarlık/ nezaket” anlamını taşır.

    Böylelikle Erasmus, kendisini ve kendine benzeyenleri (soyluları) “kibar”, benzemeyenleri ve köylüleri “kaba” olarak nitelendirmiş olur. “Dışlamacı” özelliğiyle ötekileştirme kimliğine uymayan, özneye göre “farklı” olarak tanımlanandır; “Ben dışıdır”! İyi, uygar, ahlâklı, temiz vb. olan “ben/biz”in dışındakiler.

    Hâkim reel politikasının “olmazsa olmaz” olarak; “Biz”in, “Onlar”ı yaratması yani egemen “bizi tanımlayıp  güçlendirmek için kullanılan ötekileştirme, ayrımcılık suçudur; kamplaştırmadır.

    Farklılık yaşamın vazgeçilmezi olsa da ötekileştiren; nesneleştirme ve cezalandırma hakkını kendinde görür; Ebu Gureyb zindanlarında olup bitenler bunun örneklerindendir. Ya da dış politikada yaşanan beceriksizlik/ başarısızlık ve yanlışın ötekileştirme, nefret ve öfke diliyle örtülmesidir. Bununla bağıntılı olarak ötekileştirme dediğimiz şey, gündelik dildeki “gizli ötekileştirmeler”den, soykırıma kadar uzanan geniş bir yelpazeye sahiptir. Bunlar birbirini besler. O yüzden ötekileştirmenin hiçbir derecesi, biçimi önemsiz değildir, olamaz da. Özetle ötekileştirme; ayrımcılık ve dışlama ile ilgilidir. Ayrımcılık sonucunda belirli gruplar görmezden gelinmekte, “ben” ve “o” ayrımı ortaya çıkmakta ve bunun sonucunda kişilerin yaşadığı hak ihlâlleri görmezden gelinmektedir.

    Emanual Levinas’a göre, “Öteki, o denli yabancıdır ki, ben ile ortak herhangi bir yanı bulunamaz.” “Neden” mi? Düşman yaratma sanatı olarak ötekileştirme; baskıdır, hoşgörüsüzlüktür, tahammülsüzlüktür, bencilliktir; varlığını devam ettirmek için karşınızdaki kişinin ya da grubun hakkını çiğnemeye başladığınız andır. Jack London’un, “Annemin kendine özgü düşünceleri vardı. Esmerlerin ve bütün kara gözlü insanların hileci olduklarını söylerdi. Kendisi sarışındı tabii,”  örneğinde veya Albert Camus’nün, “Hayatın her alanında bir ötekileştirme, aslında kendini yüceltme/üstün kılma fikri ile mevcuttur,” saptamasıyla karakterize olan oryantalizm ve Avrupa-merkezcilik ile de ilintili ötekileştirme, otoriterleştirme, düşman yaratma kavramlarıyla doğrudan bağlantılıdır. Ve tarih boyu varlığını sürdürmüş olsa da en gelişkin, en ayrıntılı ve kurumsal biçimini sömürgecilik ile birlikte alır. “İleri, gelişkin, uygar, beyaz Batı”nın kendi dışındakiyle kurduğu kalıcı, hiyerarşik ve sömürücü ilişki ile birlikte.

    Jerzy Kosinski şöyle anlatır ‘Boyalı Kuş’ romanında ötekileştirmeyi: “Günün birinde kocaman bir karga yakaladı, kanatlarını kırmızıya, boynunu maviye, kuyruğunu da yeşile boyadı. Bir karga sürüsünün kulübemizin üzerinden geçtiğini görünce koyverdi kurbanını. Aralarına karışır karışmaz amansız bir savaş başladı. Siyah, kırmızı, mavi ve yeşil tüyler uçuştu havada. Kargalar yükselmeye başlamıştı birden, kurbanımızın döne döne tarlalara düştüğünü gördük. Kuş yaşıyordu hâlâ. Gagasını açıp kapıyor, kanatlarını oynatmaya çalışıyordu boşu boşuna. Kardeşleri gözlerini oymuşlardı.”

    “Öteki” diye başlayan cümlelerin tamamı için şuursuz bir “yok sayma” ve “ayrımcılık”tır.

    Egemen zihniyetin asılsız, muhayyel düşmanlık motifleriyle donatılan “ötekileştirme”, “infaz”ı mümkün kılıp meşrulaştırır. Çünkü “öteki”, kirli, suçlu, kötüdür (eline fırsat geçse bizden fazla kötülük yapar); “biz” ise yüce amaçlarla, kutsallıkla donanmış(ız)dır. Öteki nesneleştirilir ki, gasp edilen hakları zaten yokmuş görünsün. Kendisinden farklı olanı içerme, kabullenme yerine yalnızca kendi imgesini mutlaklaştıran iktidar…

    Ötekileştirme, dışlama belirtmek için kullanılır. Yani politik şiddetin uygulama alanına dönüşen ortamda insanlar, paranoya, korku, güvensizlik, tekinsizlik, mutsuzluk, çaresizlik içinde yaşamaya çalışırlar. Çünkü herkesin ötekisi nefreti kadarken; siyasal, kültürel ya da sosyal bir tavır alış, bir ilişki kurma biçimi ve saldırganlıktır. Ötekileştiren farklı olana, aklına yatmayana tahammül edemez. Bu durum “öteki”ne saygının iyice azaldığı toplumlarda çok daha vahim hâle gelir.

    Kriz, savaş ve kaos durumlarında ötekileştirme öyle bir boyuta varır ki, en sıradan farklılık düşmanlık olarak algılanır. Bırakın bir azınlığa dahil olmayı, etnik farklılığı, mezhep farklılığını, ayrı partilere oy vermek bile insanların birbirlerini ötekileştirmeleri, birbirlerini dinlemekten vazgeçmeleri, düşman olarak görmeleri için yeterli hâle gelir.

    Bu da “Şiî ve Alevi düşmanlığı”! “Aleviler işaretlenirken”! “Alevilere çirkin bir saldırı daha”! “Alevi evlerine işaret”! manşetlerindeki atmosferde Alevilerin başına sıkça ge(tiri)lendir. Mehmet Metiner köşesinde, ‘Alevîlerin yemeği yenmez!’ demek ne kadar sorunluysa, bu hastalıklı zihnin kalıpları içinde ‘Alevilerin yemeği yenir!’ cevabını vermek de bir o kadar sorunlu’ diye yazmış!” Toparlarsak: Recep Tayyip Erdoğan, “Bizim Sünnîlik-Şiîlik/Alevîlik diye bir dinimiz yok. Biz aynı dinin mensuplarıyız!” sözünü “yeni zihnin inşası için gerekli yapı taşı niteliğinde” olduğuna bağlayıp; aba altından sopa gösterircesine, “Herkes bilsin ki bizi birbirimize düşürüp yemek için pusuda bekleyen alçakların oyununa gelmeyiz. Gerisi laf-ü güzaftan ibarettir, vesselam,” derken; Aleviler “eşit”miş ve “öteki değil”miş öyle mi? Hadi canım sende! Öyle ise Alevi talepleri neden karşılanmıyor? Madem eşitler ve öteki değiller, AKP; hiçbir değeri olmasa da neden “Alevi Açılımı” ve “Alevi Çalıştayları” yapma gereği hissedildi?

    Şu gerçek: Alevi kurum temsilcilerinin, “Sivas Katliamı aydınlanmadığı sürece bu ülkede demokrasiden, adaletten, eşitlikten bahsetmek mümkün değil,” ifadesindeki Aleviler eşit haklara sahip değiller, hatta eşit yurttaş bile görülmüyorlar. Bu ülkenin ötekileştirdiği yasaklı kimliğidir Onlar.

    “Bu durumda medyanın rolü” mü dediniz? Yalnız Alevilere değil, bu ülkenin bütün “Ötekiler”ine yönelik ayırımcılık ve nefret dili medya eliyle yayılmıyor mu? Örneğin ana akım medyanın (M. Ali Erbil’in kötü şöhretli “mum söndü”sü gibi “kazalar” bir yana) Alevilik konusundaki ağır suskunluğu. Tüm dini programlar Sünnî-İslâm’ı ele alırken bu topraklarda yaşayan diğer din ve inançlara değgin tek bir satır söz edilmemesi…

    Ama medyanın nefret söyleminin “aslan payı”, kuşku yok ki (tarihi dizilerde) Ermenilere ve kısmen Yahudilere (arkadan vuran, düşman işbirlikçisi, açgözlü, sinsi tüccar klişeleri), güncel “milliyetçi” dizilerde (‘İsimsizler’, ‘Savaşçı’, ‘Söz’, ‘Börü’ vb. dizileri hatırlayın…) ve filmlerde ise Kürtlere düşüyor. Hele ki Kürtler, sadece “terörist” değil, aynı zamanda mafya, silah kaçakçısı, “yabancı” devletlerin ajanı, velhasıl bir dönemin Malkoçoğlu filmlerinde  “asil Türk evladı” karşısında “Bizanslı” neyi temsil ediyorsa, o melaneti temsil edecek şekilde gösteriliyor. Sosyal medya konusuna ise, hiç girmeyelim isterseniz.

    “ALEVİLERE DE YENİ BİR DÜNYA, YENİ BİR CUMHURİYET GEREKMEKTEDİR”

    Nefret söyleminin ortadan kalkması için ya da en azından azaltılabilmesi için neler yapılmalı?

    Ötekileştirilmiş yasaklı Alevi kimliğinin özgürleşerek, haklarını elde etmesi yolunda atılacak ilk adım tarihsel, siyasal hesaplaşmadır. Dönemin DİSK Genel Başkanı Erol Ekici’nin, “Devletin eli kanlı faşistleri koruyor” dediği coğrafyamızda mesela 12 Eylül işkencecileri hesap verdi mi? Hayır!

    Çünkü “derin (denilen) devlet “yapılanmasının devam ettiğini belirten 16 Mart davasının avukatı Cem Alptekin’e göre, “Eğer bir Gladyo hesaplaşması yapacaksanız 12 Eylül’le hesaplaşmak gerek…” Çünkü “12 Eylül’e meşruiyet veren toplumsal hareketlerin, 12 Eylül öncesi ve sonrasındaki tavırlarının detaylı incelenmesi, yüzleşmenin bir parçasıdır.” Lakin “Hrant Dink davasını iki tetikçinin cezalandırılmasıyla sonuçlandıran, ‘derin devlet’e gidecek hiçbir izi sürmeyen ve devlet görevlilerini yargılamayan bir adalet sistemi, 12 Eylül’ü yargılayabilir mi? Hocalı Katliamı’nı bahane edip ‘Hepiniz piçsiniz’ diye haykırılan bir ırkçı mitingde konuşarak ‘kan dökmekten’ söz eden bir İçişleri Bakanı’nın olduğu koşullarda, 12 Eylül yargılanabilir mi?” Elbette “Hayır!”

    Devrimci 78’liler Federasyonu Genel Başkanı Nejat Kangal’ın ifadesiyle, “Her şey yerinde duruyor… Yüzleşmeyi, demokratikleşmeyi sağlayacak bir irade de ne yazık ki görünmüyor.”

    Örneğin Gazi Katliamı’nda 24 yaşındaki kızı Zeynep’i kaybeden Cemal Poyraz, “Hâlâ bu ülkede adalet arıyoruz. Gerçek adalet olsaydı, bu ülkede bu kadar katliam olmazdı. Onca katliam oldu, hangisinde gerçek sorumlular yargılandı?” sorusunu dillendirirken; Sivas Katliamı Davası da 13 Mart 2012 tarihinde zamanaşımından düşürüldü ve dönemin Başbakanı Erdoğan, bunu, “Milletimiz için, ülkemiz için hayırlı olsun” sözleriyle “kutladı.” Sonra da insanları Madımak’ta yakanların avukatlarına “Yürü ya kulum” dendi!

    “HESAPLAŞILMAYIP; AYDINLATILMAYAN TÜM KATLİAMLARIN SORUMLUSU DEVLETTİR”

    2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas’da yaşanan katliamda 33 sanatçı, aydın ve 2 otel çalışanı, gözünü kan bürümüş yaklaşık 15 bin kişilik bir “güruh” tarafından Madımak Oteli’nde yakılarak bir “insanlık suçu” işlendi.

    BM’nin 1968 tarihli “Savaş Suçları ve İnsanlığa Karşı Suçlar Bakımından Kanuni Sınırlamaların Uygulanmayacağına Dair Sözleşmesi”ne göre, hangi tarihte işlenmiş olursa olsun, insanlığa karşı suçlar yönünden zamanaşımı süresi uygulanmaz. Bu sözleşmeye göre, insanlığa karşı suçları teşvik eden, katılan devlet yetkilileri, özel şahıslar ve bu suçların işlenmesine hoşgörü gösteren kamu görevlileri yönünden de zamanaşımı uygulanmaz.

    Sözleşmeye göre, işledikleri ülkenin iç hukukunu ihlâl etsin veya etmesin, siyasal, ırksal veya dinsel sebeplerle zulüm veya katliam yapanların, zamanaşımı söz konusu olmaksızın cezalandırılacağı kararlaştırılmıştır. Nitekim İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Nazi katliamlarının yargılandığı Nürnberg Uluslararası Mahkemesi de Birleşmiş Milletler’in kararıyla zamanaşımı söz konusu olmaksızın yargılama yapmış ve insanlığa karşı suçları işleyenleri cezalandırmıştır.

    Ve Avukat Şenal Sarıhan’ın belirttiği gibi, “İnsanlığa Karşı Suç kavramı ve yaptırımı 2005’te iç hukukumuza girdi.” Ünlü Ceza Hukuku Bilimcisi Cesare Beccaria Bonesana; “Suçlar ve Cezalar Hakkında” adlı yapıtında şöyle diyor. “… İnsanların belleklerinde uzun süre iz bırakan canavarca işlenmiş suçlar kanıtlandıkları zaman, kurtuluşu kaçmakta bulan suçlunun yararına hiçbir zamanaşımı öngörülmemelidir. Çünkü onlar buna layık değildirler.” İyi de, ne oldu da Sivas Davası böyle oldu?! Yanıtı katliamda babasını yitiren Mazlum Çimen, “AKP iktidarından adalet beklemek kadar garip bir şey olabilir mi?” diye veriyor.

    O hâlde ilk ihtiyacımız hesaplaşma değil de ne olabilir ki? Aradan yıllar geçse de hiçbir zaman üstü küllenmeyen, acısı dinmeyen, olaylar vardır; hâlâ “yıllar da geçse demincek” dedirterek bizi ateş gibi yakıp kavuran türden…

    ADALET TALEBİNİ ANCAK YÜZLEŞME VE HESAPLAŞMA BÜTÜNLÜĞÜ SAĞLAYABİLİR

    Maraş’ta, Madımak’ta, Roboskî’de, Suruç’ta, Ankara Gar’ında ve diğerlerinde yüreğimizdeki yangın hiç sönmedi…

    “Bir daha asla” diyebilmek için; unutmamak, yüzleşmek ve hesaplaşmak zorundayız. ‘Hesaplaşma’ya uzanmayan, cezayı kapsamayan yüzleşme, biçimsel, yatıştırıcı ve uyuşturucudur. Demokratik bilincin atılımını toplumsal özgüvenin gelişimini ve adalet talebini ancak yüzleşme ve hesaplaşma bütünlüğü sağlayabilir. Bu tabloda egemenler Alevilere yalan söylüyor. Onların evrensel taleplerine sağır ve kör kalmaya devam ediyor. İstismar ediyorlar, samimi falan da değiller. Aleviler özel bir ayrıcalık istemiyor; evrensel ve insana ait olan haklarını istiyorlar. En başta da, dinsiz ve mezhepsiz devlet istiyorlar! Bu, “dinsizliğe” değil, gerçek manada din, vicdan, inanç ve düşünce özgürlüğüne dayanır. Laik devletin din bütçesi de olamaz. Diyanet üzerinden bir mezhebi finanse edemez. Aleviler sosyal, hukuksal, dinsel, siyasal ayrımcılık uygulamalarından bıkmış durumda. Resmi ve sivil asimilasyona da son verilmesini istiyorlar. Bir mezhebin kurumsallaştırılarak kollanırken, diğer inançların horlanmasını ve düşmanlaştırılmasını insan haklarına aykırı bulmaktadırlar. Aleviler, devletin ve siyasetin dinsel vesayet altına alınmasını tehlikeli buluyor. Devleti İslamlaştırmak ve Sünni mezhebe dayalı rejimi inşa etmek için yola çıkanlar, Alevîlerin, diğer inanç/dini grupların ve inanmayanların eşit yurttaşlık haklarını yok etmiş olacaklardır. Kadim tarih buna katliamlarıyla, kanlarıyla, fetvalarıyla tanıklık eder. İnanmayanlar dönüp, 1514, 1826, 1870, 1915, 1937-1938, 1955, 1978, 1980, 1993, 1995 yılları içinde dinsel temelli katliamları inceleyebilir.

    Ve nihayet Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Başkanlığı’nın yanı sıra, Alevi Bektaşi İnanç Kurulu Başkanlığı görevini yürüten Hüseyin Güzelgül’ün, “Alevîleri yok edemediler, dönüştürmeye çalışıyorlar. Bizim bu iktidardan hiçbir beklentimiz olmamalı” sözlerini kulaklarımıza küpe ederek soru(n)larının radikal/ kalıcı çözümü için “Tüm ezilenlere olduğu gibi, Alevilere de yeni bir dünya, yeni bir cumhuriyet gerekmektedir.”

    Diren KESER-Diren SATI

    İlgili Haberler

    1-Akademisyen Kaya: Alevilere yönelik nefret çok derinlerde, eskiye dayanıyor-VİDEO
    2-Avukat Eren Keskin: Alevilerin hakları birçok kez ihlal edildi-VİDEO
    3-Tarihçi-Yazar Erdoğan Aydın: Nefret suçu doğrudan rejimle bağlantılıdır-VİDEO
    4-‘Alevi örgütleri nefret saldırılarına karşı ortak tavır geliştirmeli’-VİDEO
    5-‘Aleviler, tarih boyunca nefret suçuna maruz kaldı’-VİDEO
    6-‘Alevi düşmanlığı bu toplumun genlerinde var; iflah olmaz’-VİDEO
    7-‘Aleviler kuşatmayı ve tecridi yaşıyor; nefret dili ile düşmanlaştırılıyor’- VİDEO
    8-‘Hak temelli bir anayasal düzenleme yapmadan nefret söylemi azalmaz’-VİDEO
    9-‘Nefrete karşı demokrat Sünniler, Aleviler, Ermeniler bir araya gelebilmeli’-VİDEO
    10-‘Nefret dilinden kurtulmanın tek yolu eşit vatandaşlıktan geçiyor’-VİDEO
    11-‘Nefret dilinin kayda geçmeyen yüzünde Alevi kadınlar var’-VİDEO
    12-CHP’li Başarır: Alevilere yönelik nefrete karşı hukuksal mekanizma işletilmiyor-VİDEO
    13-Orhan Aydın: Nefret söyleminden sevgiyle ve aşkla birlikte çıkacağız-VİDEO
    14-‘Aleviler her türlü ayrımcılığa maruz kalıyor, ötekileştiriliyor’-VİDEO
    15-‘Aleviler her yerde mağdur oluyor, Türkiye’de öteki olarak yaşıyorlar ‘-VİDEO
    16-‘Alevilik, egemen mezhebin yükseldiği zemini sarstığı için hedef haline geliyor’-VİDEO

  • ‘Alevilik, egemen mezhebin yükseldiği zemini sarstığı için hedef haline geliyor’-VİDEO

    ‘Alevilik, egemen mezhebin yükseldiği zemini sarstığı için hedef haline geliyor’-VİDEO

    PİRHA- Gazeteci-Yazar Mustafa Kemal Erdemol, Alevilerin, ötekileştirmenin ve giderek artan nefretin hedefi olduğunun altını çizdi. Erdemol, “Alevilik, bir kültürel itiraz tutumudur, siyasal itiraz tutumudur. Bunu bir mezhebin baskısına karşı sürekli yapıyor. Bu itirazı da tabi silahla vb. şekilde yapmıyor, sazıyla sözüyle yapıyor. Bunu yaptığı zaman da tabi egemen inancın hedefi haline geliyor. Çünkü o egemen inancın üzerinde yükselmiş olduğu zemini sarsıyorsunuz. Alevilik bunu yaptı. Özellikle de yapmış değil, anlayışı, inancı bu” dedi. 

    Nefret suçu; bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi ön yargı doğurabilecek nedenlerden dolayı işlenen, genellikle şiddet içeren suçlardır.

    Nefret suçu, insanlığa karşı işlenmiş olarak görülüyor ve uluslararası hukukta karşılığı var. Ancak günlük yaşamda özellikle inancı, kültürü, yaşam biçimi, dili vb. farklı olan toplum ve topluluklar nefret diline, baskısına ve saldırısına maruz kalıyor.

    Türkiye’de geçmişten günümüze nefret saldırılarına maruz kalan toplumlardan biri de Aleviler. Alevilere yönelik nefret saldırıları artarak sürüyor. Devlet tarafından inancı ve ibadethanesi kabul edilmeyen Aleviler, okulda, sokakta, işyerinde, hastane, mahallede, yaşadığı apartmanda aşağılanıyor, hor görülüyor, hakarete uğruyor.

    Türkiye’de nefret suçları ile ilgili kapsamlı bir yasal düzenlemenin eksikliği sistematik bir biçimde bu saldırıların devam etmesine de zemin hazırlıyor.

    Peki nefret suçu kaynağını nereden ve nelerden alıyor? Yargı Alevilere dönük nefret suçuna karşı ne yapıyor? Demokrasiyi ve eşitliği savunan kurum ve kuruluşlar Alevilere dönük nefret suçlarına karşı ne yapıyor? Tüm bu soruları ve daha fazlasını akademisyen, yazar, tarihçi, hukukçu, insan hakları savunucularına sorduk.

    Gazeteci-Yazar Mustafa Kemal Erdemol ‘Türkiye’de Alevi Nefreti’ dosyamıza ilişkin sorularımızı yanıtladı.

    “NEFRET, SAĞ POPÜLİZMLE İLİŞKİLİ”

    PİRHA: Türkiye’de ve dünyada nefret söylemi ve buna bağlı olarak da nefret söyleminin ortaya çıkardığı şiddet artıyor. Nefret diline daha fazla sarılarak ötekileştirdikleri halkları, inanç kimliklerini, sınıfları, kadını düşmanlaştırıyorlar. Yine Ortadoğu’da sonu gelmeyen savaşlar, çatışmalar bunun en belirgin örneklerinden biri. Siz bu nefret söylemini neye bağlıyorsunuz?

    MUSTAFA KEMAL ERDEMOL: Tabi bu nefret söyleminin alt başlıkları da var. Yani kültürel nedenleri olan nefret söylemleri var, dinsel nedenleri olan nefret söylemleri, etnik kökenden ötürü geliştirilmiş nefret söylemleri var. Bunları  ayrı ayrı incelemek zaman alır. Ama günümüzde özellikle bu nefretin, sağ popülizm ile ilgisi olduğuna inanıyorum. Çünkü çok uzun ve üzerinde uzun zaman konuşulması gereken alt başlıklar bunlar. Yani sağ popülizm, bir bencillik ideolojisi olan sağcılıkla doğrudan ilgisi var. Bu bencillik başka ulusları ötekileştirerek, kendisini var etme üzerine kurulu bir bencillik. Kültürel zehirlemeden bahsederek bir kültürel ötelemenin var olduğunu söyleyebiliriz. İngiltere’de yaşıyorsanız Hindistanlıyı, Amerika’da yaşıyorsanız İspanyol’u, Meksikalıyı, Koreliyi, son zamanlarda Çinli olduğu düşünülen her çekik gözlüyü kendinize düşman görebilirsiniz. Ama uzun vadede hep var olan nefret, din kaynaklı olan nefret.

    Çeşitli dinlerin, özellikle kitaplı dinlerin ki bizim konumuz bu. Mezhepler arası, inançlar arası ilişkilerde bu nefret dozunun çok fazla arttığını görüyoruz. Özellikle egemen olanın diğerini az imanlı olmakla suçlamasıyla ilgisi var. Bunun örneklerini bizim ülkemizde de görüyoruz. Genel anlamda sağ popülizmin ötekileştirmesi olgusuyla karşı karşıyayız. Sağın vücut bulduğu, yerleştiği her toplumda var. Bunu Amerika’da da yaşıyoruz, Türkiye’de de yaşıyoruz. Dolayısıyla dediğim gibi bir bencillik ideolojisinin yansımaları bu şekilde oluyor. Kültürel anlamda ötekileştirme bu ve buna bağlı nefret dili bu şekilde ortaya çıkıyor.

    “ALEVİLER ÖTEKİLEŞTİRMENİN VE NEFRETİN HEDEFİ OLDU”

    Aleviler, Türkiye’de nefret söylemine en çok maruz kalan toplumsal kesimlerden biri. Evleri işaretleniyor. Zorunlu din derslerinde nefret söylemlerine maruz kalıyorlar. Alevi toplumuna dönük bu dil sizce kaynağını nereden alıyor?

    Bu yeni bir şey değil. Zaman zaman çok artan, zaman zaman azalan şekilde de olsa Alevi düşmanlığı, nefreti zaman zaman ama öfkesi her zaman sürüyor. Selçuklular’da böyleydi, Osmanlı’da böyleydi, Cumhuriyet döneminde de böyle. Dediğim gibi inişli çıkışlı bir çizgi izliyor, bu ötekileştirme ve nefret. Ama her zaman Alevilerin bu ötekileştirmenin ve giderek nefretin hedefi olduğu çok açık.

    Nedeni ne olabilir? sorusu kuşkusuz, çok cevaba muhtaç bir soru. Çeşitli dinlerde egemen olan baskın mezhebin, kendisinden daha az etkili olduğunu düşündüğü inanç üzerinde, onu az imanlı olmakla suçlaması gibi bir durum var. Alevilere yönelik nefrette bunun payı kuşkusuz var. Bu bir suçsa eğer, Alevilerin suçu var. Bana sorarsanız bu olumlu bir suçtur. Şudur: Aleviler verili olanı kolay kabul edebilen bir kültüre sahip değil. Hatta öyle ki İslam Peygamberin ölümünden sonra Kuran’ın değiştirildiğini söyleyerek bir tutum, bir tavır geliştirmiş bir topluluktan bahsediyoruz. Hz. Ali’ye yapılan haksızlığı kendi meselesi haline getirip ve oradan yola çıkarak tüm haksızlıklara karşı bir tutum geliştirmiş bir kesimden söz ediyoruz.

    “ALEVİLİK BİR KÜLTÜREL, SİYASAL İTİRAZ TUTUMUDUR”

    Dolayısıyla bunlar bir toplumu tasarlama amacı güden, Sünni mezhebinin pek hoşuna giden tutumlar değil. Onlara karşı yapılacak en kolay suçlama da, dinden çıkmış olmaları. Bir Alevi kendini nasıl tanımlar, İslam’ın içindedir, dışındadır, bilemem. Hangi sıfatları kullanacağı, kendisinin verebileceği bir karardır, kendisini ilgilendirir. Ama benim bildiğim Alevilik, bir kültürel itiraz tutumudur, siyasal itiraz tutumudur. Yani aslında bunu bir mezhebin baskısına karşı sürekli yapıyor. Bu itirazı da tabi silahla vb. şekilde yapmıyor, sazıyla sözüyle yapıyor. Bunu yaptığı zaman da tabi egemen mezhebin hedefi haline geliyor. Çünkü o egemen mezhebin üzerinde yükselmiş olduğu zemini sarsıyorsunuz. Alevilik bunu yaptı. Özellikle de yapmış değil, anlayışı, inancı bu.

    Bir diğeri Aleviler, Sünni İslam’ın dayattığı yaşam biçimine çok da itibar ediyor değil. Buradan Sünni İslam’ın çok ahlaklı olduğu, Alevilerin çok ahlaksız iş yaptığı anlaşılmasın. Bununla bir ilgisi yok. Tam tersi Alevilerin, dışlanmış ne kadar kesim varsa, bunların arasında dışlanmış cinsiyet olan kadın önemlidir, onu benimsemiş olması olgusu var. Yani Alevilerin kadına verdiği yer, erkekle birlikte değerlendirdikleri bir yerdir. Bu Sünni İslam’da görülmüyor. Sünni İslam, yaradılış gayesine aykırıdır, fıtrata aykırıdır, diyerek kadına bir yer biçiyor. Alevilik ise bir yer biçmiyor, aksine onu erkekle birlikte aynı yerde görüyor.

    Müziğe karşı Sünni İslam’ın yaklaşımının ne olduğunu biliriz. Alevinin evinden saz eksik olmaz. Bütün bunlar, egemen Sünni mezhebin kültürel kodlarına da aykırı. Alevilik, doğası gereği bulunduğu zamanın kodlarını benimsemiş bir kültürel tutum olarak ortaya çıktığı için bu değişime karşı olan Sünni egemen kesimin de ya da mezhebin de hedefi haline geliyor. Tabi bunun siyasal açılımları da var.

    “HUKUKUN PRATİKTE YANSIMASI YOK”

    Hali hazırdaki hukuk sisteminin Alevilerden veya ötekileştirilenlerden yana bir artısından bahsetmek mümkün değil. Hukuksal anlamda nefret söylemine ve eylemine dönük yeterli bir mekanizmanın devrede olduğunu düşünüyor musunuz?

    Tabi ki düşünmüyorum. Hukuka bakarsanız, bütün bunlar hukuken yasak. Yani hukuken kimseyi dışlayamazsınız, hukuken hiçbir etnik topluluğa olumsuz cümle kuramazsınız, söz sarf edemezsiniz vs. Hukukta olumlu anlamda bunların hepsi var. Daha doğrusu, bütün bu olumsuzlukları yasaklar anlamda var. Ama pratikte öyle olmuyor. Tabi kimse pratikte ‘şu Alevidir’ diye onu mahkum ediyor değil. Ya da bir Sünni bir Alevi’ye küfretti, hakaret etti diye onu mahkum ediyor da değil. Pratikte bunların yansımaları yok.

    Hukuk her zaman toplumun gerisindedir, bunu biliriz, söyleriz. Çağı da zamanı da yakalayamayabilir. Yapısı gereği öyledir. Yani modern hukuk dediğimiz şey de çok tartışmalı. Bazen toplumun dinamiklerini göz ardı eder, onları pek dikkate almaz. Mesela hukuki ile meşru olma arasında fark var. Bir Sünni, benim inancıma hakaret etti diye bir Alevi’yi öldürse, Sünni hukuken suçludur. Ama toplumsal açıdan yaptığı meşrudur. Dolayısıyla, ‘Adamın dinine küfretmiş, öldürür’ diye toplumsal bir onaylama var. Yani ülkemizde, hukukun yasakladığı ama toplumun meşru kıldığı bir ortam var. Daha açıklayıcı olarak söylersek, bir erkeğin kendisini aldatıyor diye eşini öldürmesi hukuki açıdan suç, fakat toplumda meşru. Toplum o erkeğe haklılık kazandırır. ‘Aldatılmış, öldürmek hakkıdır’ der, meşrudur. Burada meşru olmak ile hukuki olmak arasındaki farkı anlatmaya çalışıyorum.

    “ASIL SÜNNİ KESİMİN TAHAMMÜL KÜLTÜRÜNE SAHİP KILINMASI İÇİN BİR ŞEYLER YAPILMALI”

    Ceza kanununda çok somut ifadelerle açıklanmış bir şey yok. Öyle olsaydı biz, Sivas Katliamı’nda, Maraş Katliamı’nda sorumluların bu maddeden yargılanmış olmasını görürdük. Böyle bir şey yok. Hukuk kesinlikle önleyici olmuyor. Bu tahammül kültürünün geliştirilmesiyle önlenebilir. Tabi bu tahammül kültürünü de Alevilerden kimse beklememelidir. Zaten Aleviler tahammül etmiyor değil, tahammül etmesin de demiyorum. Burada eşitleyemeyiz. Yani Sünni tutumla Alevi tutumu eşitleyip, ikisi de birbirlerine tahammül etsinler demek de Alevilere karşı büyük haksızlık olur. Çünkü bugüne kadar, yıllarca yakılmış, yıkılmış bu insanlar daha ne kadar tahammül etsinler? Zaten etmeye de devam ediyorlar. Asıl tahammül kültürüne ihtiyaç duyan egemen Sünni mezheptir. Onların en azından bu tahammül kültürüne sahip kılınması için bir şeyler yapılması lazım. Hukuki meselelerle ya da kıstaslarla meselenin çözülemediğini görüyoruz, örnekleri var.

    “DEMOKRATİK KURUMLARIN ÇALIŞMALARI NEFRET DİLİNİ BİRAZ KIRIYOR”

    Nefret söylemine ve suçuna karşı demokratik kurumlar yeterli refleksi ortaya koyuyor mu?

    Tabi demokratik kurumlar derken ayırmak da lazım. Türkiye’de demokratik kurumlar deyince benim aklıma ilerici, çağdaş, solcu gruplar geliyor ve dolayısıyla onlar ellerinden gelen olumlu çabayı gösteriyorlar. Ama toplumun tamamını kapsayan bir sivil toplum, demokratik toplum gibi bir şey kastediliyorsa, öyle bir şey yok. Demokratik kurum, sivil kurum, vs. bunlar sola ait kavramlardır. Yani sağın böyle bir derdi yok. Dolayısıyla bu sorunun ilerici, çağdaş kurumlar için sorulduğunu varsayarak cevaplıyorum, evet olumlu işler yapıyorlar ve etkileri de oluyor.

    Örneğin kadın örgütleri, kadın dernekleri müthiş çalışmalar yapıyorlar. Alevi kurumları, sadece kendilerine karşı yapılan ayrımcılığı değil, başka ayrımcılıkların da altını çizerek mücadele veriyorlar. Sadece kendileri için istedikleri bir şey yok. Bunlar çok önemli. Onların varlığı sayesinde kadın derneklerinin, Alevi derneklerinin , LGBTİ kurumlarının kuşkusuz, bütün bunların çalışmaları, nefret dilini biraz kırıyor. Artık kimse kolay kolay LGBTİ bireyini küçümseyemiyor. Söyleyen densizler çıkıyor ama bir Alevi için biçimsiz laflar edilemiyor. Edildiği zaman anında tepki gösterilebiliyor. Yeterli değil ama önemli. Bu tür faaliyetler içinde olan derneklerin olumlu bir işlevi var.

    “VERİLEN MÜCADELE İLE ARTIK MEDYANIN ALEVİLERE YÖNELİK DİLİNİN TÖRPÜLENDİĞİ KANISINDAYIM”

    Nefret dilinin topluma yayılmasında başta rol oynayan güçlerden biri de medya. Gücü, sermayeyi ve zor aygıtını elinde tutan hegemonik odakların ideolojik zehrini kusuyor, toplumu ideolojik bombardımana tutuyor. Medya bu dili neden kullanıyor, kaynağını nereden alıyor?

    Medyanın kamuoyu oluşturucu bir özelliği var ve dolayısıyla medyanın kimin elinde olduğuna bakarak ancak işlevi anlatılabilir. Bizim ülkemizde sermaye medyası var. Can Tv’nin, BirGün’ün, Cumhuriyet’in, Evrensel’in de içinde bulunduğu bir kaç görsel ve yazılı basın var, bütün bunların dışında sermayenin bir medyası oluştu. Tabi sermaye artık nefret dilini eskisi gibi rahat kullanamıyor. Bir önceki soruya bağlı olarak sivil toplum örgütlerinin, demokratik örgütlerin mücadeleleri de etkili oldu. Yani ne kadar öfke duyarlarsa duysunlar, özellikle zaman zaman ağızlarından kaçıranlar oluyor. Yazılarında ya da kalemi sürçenler, bilerek yapanlar oluyor ama onlara tepki ağır oluyor. Medyanın olumsuz bir işlevi hep olagelmiştir, hep olmuştur.

    Medya ‘Kızılbaş’ söyleminden daha yeni kurtuldu. Uzun zamandır bunu yapamıyor. Çünkü ne mutlu ki güçlü bir direniş var. Ama en fazla nefret objesi, LGBTİ bireyleri. Onlara nefret hala devam ediyor ve medyaya yansıyor. İslamcı, paçavra bir gazete var. Bunları en amiyane tabiriyle söylüyor. Bir eşcinsel erkekten bahsederken veya LGBTİ bireyi olan bir kadından bahsederken. Medyada onlara yönelik dil hala korkunç. Ama Aleviliği artık bir mezhep olarak hedef alma cesaretini kolay kolay gösteremiyorlar. Hiç bir şey yok demiyorum. Buradan yola çıkarak medyayı akladığım sanılmasın. Sadece verilen mücadelenin artık medyanın da en azından Alevilere yönelik dili törpülediği kanısındayım. Buna biz siyaseten doğruculuk diyoruz. İnanmasa bile, inanmak zorundasın. Yani içinden Alevilere nefret de kussa, bunu dile getirmemek zorunda. Ona bunu yaptıran güç, demokratik mücadelenin ulaştığı seviyedir.

    Genel olarak medya, elbette ki birçok konuda olduğu gibi bu konuda da olumsuz rol oynuyor. Bunun bir sürü örneği var. Medyanın özellikle kadınlar üzerinden dili çok kötüdür. Kadının fiziksel özellikleri her zaman bir kalem konusu olabiliyor ama herhangi bir erkeğin güzelliğinden ya da yakışıklılığından bahsedilmez. Bu günümüzde hala var.

    “ALEVİLERİN İÇİNDE BULUNDUKLARI DURUMDAN BİR PARÇA KURTULMALARI GEREKİYOR”

    Yeni bir siyaset yapma tarzı oluşturmak, geliştirmek, yaratmak gerekiyor; hatta yeni öznelerin sahaya inmesi, oluşturulması, bu sürece müdahale etmesi gerekiyor. Nefret söyleminin ortadan kalkması için ya da en azından azaltılabilmesi için neler yapılmalı?

    Yapılması gereken en temel şey tahammül kültürünün geliştirilmesi. Fakat bunu egemenlerden beklememek lazım. Bu tahammül kültürüne en çok bu dili kullananların ihtiyacı var. Onları zorlamak durumundayız. Yani toplumda renkliliğin olduğunu anlamak zorundalar. Bunu benimsememiş olanlara kadınlarla yaşamak zorunda olduklarını, kadınlarla yaşamaya alışmak zorunda olduklarını anlatmak durumundayız. LGBTİ bireylerin, onlar gibi bir yaşam tarzımız olmasa bile, yaşam tarzlarına saygılı olmayı öğretmek durumundayız. Bunları dernek kurarak vs. yapmak kolay değil. Bu bir bilinç devrimiyle ilgili bir şey. İşte burada Alevilik ve benzeri öğretiler çok iyi bir zemin hazırlıyor. Yani Alevi kültüründe aynı sofraya kadın erkek oturup hayatın başka alanlarında aynı şeyleri paylaşıyorsa, bu bir toplum oluşturma için de iyi bir modeldir. Böyle bir zemin var en azından. Bunun geliştirilmesi gerekir. Bunun dünya kadar yolu var. En azından bunun eğitimde öğretimde hal yoluna koyulması lazım. Fakat bu bizi çok ciddi sosyal dönüşüme muhtaç hale getiriyor. Bugün ki mevcut düzen içerisinde bunları yapabilmek pek mümkün değil.

    Bir altüst oluş olmadan, bir sosyal değişim yaşamadan bunları yapabilmek kolay değil. Ama belki o sosyal dönüşümün ille olması gerekmiyor. Koşulları uygun değildir, toplum buna hazır değildir vs. En azından o zamana kadar da anlama ve anlatma kültürünün gelişmesi gerekiyor. Bu arada Alevilerin de birbirlerini anlamaları lazım. Sadece Alevilerin anlaşılması değil, kendilerinin de birbirlerini anlamaları lazım.

    “EĞER KABUL EDERLERSE KENDİMİ KÜLTÜREL VE SİYASAL OLARAK ALEVİ GÖREN BİRİYİM”

    Ben bir Alevi değilim. Eğer kabul ederlerse kendisini kültürel ve siyasal olarak Alevi gören birisiyim. Alevilerin içinde bulundukları durumdan bir parça kurtulmaları gerekiyor. Manipüleye çok açık bir kesim gibi duruyor. Soldan uzaklaşmak gibi bir eğilim de var ve bu eğilimi geliştiren egemen bir takım araçlar var. Ben bir Sosyalistim ama kimsenin Sosyalist olması gerekmiyor. Fakat Aleviler doğal olarak eşitlikçi bir kültür üzerine oturuyorlar. Bu eşitlikçi kültürden sağcılık çıkmaz, çıkmamalıdır. Çünkü sağcılık bir bencillik ideolojisidir ve Alevi bencil değildir, olamıyor. Ben Alevilik zemini üzerinde yükselmiş bir takım anlayışların bu ülkenin geleceğinde çok önemli bir rol oynayacağına inandığım için Alevi kültürüne sempati duyuyor ve onlardan beslenmeye çalışıyorum.

    Diren KESER-Diren SATI/PİRHA

    İlgili Haberler

    1-Akademisyen Kaya: Alevilere yönelik nefret çok derinlerde, eskiye dayanıyor-VİDEO
    2-Avukat Eren Keskin: Alevilerin hakları birçok kez ihlal edildi-VİDEO
    3-Tarihçi-Yazar Erdoğan Aydın: Nefret suçu doğrudan rejimle bağlantılıdır-VİDEO
    4-‘Alevi örgütleri nefret saldırılarına karşı ortak tavır geliştirmeli’-VİDEO
    5-‘Aleviler, tarih boyunca nefret suçuna maruz kaldı’-VİDEO
    6-‘Alevi düşmanlığı bu toplumun genlerinde var; iflah olmaz’-VİDEO
    7-‘Aleviler kuşatmayı ve tecridi yaşıyor; nefret dili ile düşmanlaştırılıyor’- VİDEO
    8-‘Hak temelli bir anayasal düzenleme yapmadan nefret söylemi azalmaz’-VİDEO
    9-‘Nefrete karşı demokrat Sünniler, Aleviler, Ermeniler bir araya gelebilmeli’-VİDEO
    10-‘Nefret dilinden kurtulmanın tek yolu eşit vatandaşlıktan geçiyor’-VİDEO
    11-‘Nefret dilinin kayda geçmeyen yüzünde Alevi kadınlar var’-VİDEO
    12-CHP’li Başarır: Alevilere yönelik nefrete karşı hukuksal mekanizma işletilmiyor-VİDEO
    13-Orhan Aydın: Nefret söyleminden sevgiyle ve aşkla birlikte çıkacağız-VİDEO
    14-‘Aleviler her türlü ayrımcılığa maruz kalıyor, ötekileştiriliyor’-VİDEO
    15-‘Aleviler her yerde mağdur oluyor, Türkiye’de öteki olarak yaşıyorlar ‘-VİDEO

  • ‘Aleviler her yerde mağdur oluyor, Türkiye’de öteki olarak yaşıyorlar’-VİDEO

    ‘Aleviler her yerde mağdur oluyor, Türkiye’de öteki olarak yaşıyorlar’-VİDEO

    PİRHA-Avrupa Alevi Kadınlar Birliği’nin Kurucu Başkanı ve Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu Eşit Başkanı Nevin Kamilağaoğlu, fiziksel olarak bir şiddet uygulanmasa da Alevilerin psikolojik bir baskı altında kaldığını ifade ederek, “Aleviler Türkiye toplumunda öteki olarak yaşıyor, Aleviler her yerde mağdur oluyor” dedi.

    Nefret suçu; bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi ön yargı doğurabilecek nedenlerden dolayı işlenen, genellikle şiddet içeren suçlardır.

    Nefret suçu, insanlığa karşı işlenmiş olarak görülüyor ve uluslararası hukukta karşılığı var. Ancak günlük yaşamda özellikle inancı, kültürü, yaşam biçimi, dili vb. farklı olan toplum ve topluluklar nefret diline, baskısına ve saldırısına maruz kalıyor.

    Türkiye’de geçmişten günümüze nefret saldırılarına maruz kalan toplumlardan biri de Aleviler. Alevilere yönelik nefret saldırıları artarak sürüyor. Devlet tarafından inancı ve ibadethanesi kabul edilmeyen Aleviler, okulda, sokakta, işyerinde, hastane, mahallede, yaşadığı apartmanda aşağılanıyor, hor görülüyor, hakarete uğruyor.

    Türkiye’de nefret suçları ile ilgili kapsamlı bir yasal düzenlemenin eksikliği sistematik bir biçimde bu saldırıların devam etmesine de zemin hazırlıyor.

    Peki nefret suçu kaynağını nereden ve nelerden alıyor? Yargı Alevilere dönük nefret suçuna karşı ne yapıyor? Demokrasiyi ve eşitliği savunan kurum ve kuruluşlar Alevilere dönük nefret suçlarına karşı ne yapıyor? Tüm bu soruları ve daha fazlasını akademisyen, yazar, tarihçi, hukukçu, insan hakları savunucularına sorduk.

    Avrupa Alevi Kadınlar Birliği’nin Kurucu Başkanı ve Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu’nun Eşit Başkanı Nevin Kamilağaoğlu sorularımızı yanıtladı.

    “IRKÇILIK KADINLARIN, ÇOCUKLARIN ÖLMESİNE NEDEN OLDU”

    PİRHA: Türkiye’de ve dünyada nefret söylemi ve buna bağlı olarak da nefret söyleminin ortaya çıkardığı şiddet artıyor. Nefret diline daha fazla sarılarak ötekileştirdikleri halkları, inanç kimliklerini, sınıfları, kadını düşmanlaştırıyor. Yine Ortadoğu’da sonu gelmeyen savaşlar bunun en belirgin örneklerinden biri. Siz bu nefret söylemini neye bağlıyorsunuz?

    NEVİN KAMİLAĞAOĞLU: Biz inancı ve kimliklerinden dolayı ötekileştirilen bir toplumun çocuklarıyız, kadınlarıyız. Ortadoğu’daki savaşların en büyük nedenlerinden birisi doğal olarak mezhep savaşıydı. Yani İslam’ın kendi içerisinde Sünni İslam ile Şii arasında bir savaş ve gerçekten de uzun yıllar aldı. Bu savaş herkesi etkiledi. Bunun nedeni zaten tekleştirmeyi, ötekileştirmeyi hakim kılmaktı. Ama hırs, ama hakim olmak, özellikle Müslüman kardeş zihniyetinin Ortadoğu’da hakim olması için son derece öngörüsüz söylemler, toplumlarda çok ciddi yaralar açtı. Bizde de açtı, Türkiye’de de açtı. Suriye Savaşı’nın yansımaları özellikle Hatay’da çok fazla hissedildi. Hatay, kadim kimliklerin, kadim inançların şehri. Orada çok fazla Arap Alevisi var, orada Hristiyanlar var. Herkes harmonik bir şekilde yaşarken bu savaş, tam da o hatlar arasında, binlerce yıldır kardeş kardeş yaşamış insanlar arsında bir bomba etkisi yarattı. Etkiledi, komşuluk ilişkilerini etkiledi. İnsanların devletle olan ilişkilerini çok ciddi bir şekilde etkiledi. Yani herkesi etkiledi.

    Irkçılık, gerici zihniyet, savaşlar, savaşların mağdurları, kimlik mücadelesi veren, inanç mücadelesi veren tüm insanları buna bağlı olarak da kadınları etkiledi, çocukları etkiledi. Daha çok kadınların, çocukların ölmesine neden oldu. Biz Ezidi kadınların İŞİD zihniyetiyle nasıl pazarlarda satıldığını çok iyi biliyoruz. Kürt kadınların yine aynı şekilde pazarlarda nasıl satıldığını biliyoruz. Irkçılık, tekçilik, toplumlar için felaket demek.

    “ALEVİLER HER YERDE MAĞDUR OLUYOR”

    Aleviler, Türkiye’de nefret söylemine en çok maruz kalan toplumsal kesimlerden biri. Evleri işaretleniyor. Zorunlu din derslerinde nefret söylemlerine maruz kalıyorlar. Alevi toplumuna dönük bu dil sizce kaynağını nereden alıyor?

    Gerçekten de Aleviler Türkiye toplumunda öteki olarak yaşıyorlar. Aleviler her yerde mağdur oluyor. Bu mağdurlardan biri de benim. Önce Alevi çocukların okullardaki mağduriyeti son derece ciddi. Özellikle yatılı okullarda okuyan Alevi çocukların nasıl asimile olduklarını ben çok çok iyi biliyorum. Ben Erzurum Yavuz Selim Öğretmen Lisesi’nde okudum. Bizim din dersi öğretmeni yakın köylümüzdü. Bizim Alevi olduğumuzu bildiği için din derslerinde sürekli bizi tahtaya kaldırırdı ve sınıfa hitaben konuşurdu ve şöyle derdi, ‘Çocuklar biliyor musunuz, Nevin din dersinde sureler ezberleme konusunda çok çok becerikli.’ O din dersi öğretmeni bizi sürekli tahtaya kaldırıp bize o soruları sorardı, biz çok mahçup olurduk. Hele ben çok mahcup olurdum. Çocuk aklıyla günlerce ağladığımı biliyorum. Din derslerinde çok fazla gizli gizli ağlardım. Çünkü bilemezdim, beceremezdim.

    O zamanlar anlamadık. Bizim okullarda yaşadığımız travmanın, mobbingin ne kadar ciddi bir sorun olduğunu, çocuk aklımızla o zaman değerlendiremedik. Ama insan yetişkin dönemde değerlendirdiği zaman bunun ne büyük bir kabus olduğunu o zaman hissediyor ve bunun üzerinden okullarda gerçekten Alevi çocukların karşılaştığı sıkıntıyı o kadar derinden hissediyorum ki. Yani bugün 70’lerde Alevi çocuklarının karşılaştığı bu ötekileştirme, bu aşağılanma, bu mobbing eminim günümüzde kat kat daha fazla. Sıkıntılı bir durum. Alevi çocuklarına zorunlu din dersini sınıflarda uygulamaları, namazlar, bunları hepsi gerçekten bizde ve tüm çocuklarımızda travma yaratıyor. Bununla da yetinmiyor. Bizim çocuklarımız, orta öğretim veya lise olsun, hatta üniversite de dahi Alevi oldukları için çok ciddi sıkıntılar çekiyor. Arkadaş edinemiyorsun. Arkadaşlarına Alevi olduğunu söylediğin zaman o arkadaşların seni bırakıyor. Onların kendileriyle birlikte, aileleriyle birlikte çok yanlış algılarını ben kendim yaşadım. Alevilerin pis olduğu, Alevilerin kuyruklarının olduğu, yemeklerinin yenmediği gibi söylemler çok açık bir şekilde dile getiriliyor. Bunlar bitmiyor yani. Çocuklar, gençler, üniversitede de bu tür ötekileştirme söylemleriyle karşılaşıyor. Kaldı ki eğer öğretmenler de Alevi çocuklarının Alevi olduğunu bilirlerse onların uygulamaları da öğrencilerden farklı değil. Onlar da ötekileştiriyor, aşağılıyor.

    Sünni İslam’ın bu kültürü karşımızda kim olursa olsun, eğitim seviyesi ne olursa olsun, Alevilere karşı değişmiyor. Bunu çok somut bir şekilde söyleyebiliriz. Diğer yandan Aleviler, Alevi toplumu çok ciddi bir şekilde kendi yerleşkelerinde, köylerinde yaşıyor. İçinden geldiğimiz Alevi köylerine hizmet gitmiyor. Bunu çok iyi biliyorum, kendi köyümden biliyorum. Sağlık hizmetlerinden Aleviler, çok yakın bir şekilde ulaşamıyorlar. Köylerinde yol yok. Dört beş tane köyün ortak bir okulu oluyor. Bunların hepsi o çocukları, o toplumu etkileyen çok önemli nedenler.

    “ALEVİLERİN TARİHİNİ SÜNNİLER YAZIYOR”

    Şehirleşmeyle birlikte Alevilerin, Alevi ailelerin, mahallelerde yaşadığı sıkıntılar, kendi apartmanında yaşadığı sıkıntılar. Özellikle Ramazan ayları bazı ailelerde çok büyük sıkıntılar yaratıyor. Örneğin apartmanlarda korkunç bir ötekileştirme var, baskı var. Geli kapıyı çalıp ‘Biz Kuran kursuna gidiyoruz, siz ne yapıyorsunuz?’ ve Anneme söyledikleri gibi, ‘Yaşlı başlı kadınsın. Neden namaz kılmıyorsun, yaşından başından utanmıyor musun?’ gibi söylemler kullanıyorlar. Onlar hakaret edecekler, yaşına, başına, saçına hakaret edecekler. Bunlar gerçekten çok sıkıntılı durumlar. Bu son dönem, AKP iktidarı süresi içinde biz, kentsel dönüşümlerle birlikte, Alevilerin yoğun olduğu mahallelerdeki ciddi bir doku değişikliğine de şahit olduk.

    Yine Alevlerin, iş yerlerinde karşılaştıkları sıkıntıları çok iyi biliyoruz. Mesela çoğu zaman iş yerlerinde Ramazan ayı sürecince, yemekhanelerde yemek çıkmadığını, su olmadığını biliyoruz. O iş yerindeki Alevi insanlara karşı gerçekten de ötekileştirme, uzun vade de ötekileştirmeden, rencide etmeden dolayı insanın kaldıramayacağı kadar büyük bir yük. Fiziksel olarak şiddet uygulamalarına gerek yok. Yani tüm insanlar, tüm Aleviler psikolojik bir baskı altında kalıyor. Bu sıkıntılı, hepimizin yaşamını etkiliyor ve biliyoruz ki Türkiye’de bunlar eğitimle oluyor, bu Alevilere karşı nefretle, ötekileştirmeyle, kinle oluyor.

    Aleviliği sapık bir inanç olarak gördükleri için Alevileri de söylenebilecek en kötü şeylerle yargılıyorlar. Bu son derece üzücü, son derece sıkıntılı bir durum. Bunun değişeceğini zannetmiyorum. Çünkü Alevilerin tarihini Sünniler yazıyor. Okullarda da öyle, okullarda öğrencilere okutulan kitaplarda Alevilerle ilgili son derece rencide edici hakaretler var. Yani bir gün Aleviler kendi tarihini yazarsa Sünni İslam’a bunu bırakmazlarsa, kendi tarihimizi kendimiz anlatırsak, o zaman hiç olmazsa yobazların dışında daha bir seküler kesim, bu işin böyle olmadığını aileden başlayarak kendi çocuklarına anlatırlar.

    “TÜRKİYE’NİN BÜYÜK BİR HUKUK SORUNU VAR”

    Hali hazırdaki hukuk sisteminin Alevilerden veya ötekileştirilenlerden yana bir artısından bahsetmek mümkün değil. Hukuksal anlamda nefret söylemine ve eylemine dönük yeterli bir mekanizmanın devrede olduğunu düşünüyor musunuz?

    Kesinlikle düşünmüyorum. AKP Hükümeti geldikten sonra önce hukuku ele aldı. Aslında Seyfi Oktay diye Alevi kökenli bir hukukçu vardı. Erdoğan’ın ilk söylemi, ‘Hukuku dedelerden temizleyeceğiz’di. Erdoğan’ın ilk yaptığı şey, hukukta ne kadar Alevi kökenli insan hizmet ettiyse, savcısı, hakimi, avukatı vardıysa bunları temizlemekti ve açık açık söyledi. Sonra da AKP kendi hukukunu yarattı. AKP kendi hukukunu yarattığı zaman boşalttı ve kendi zihniyetinde hukukçuları yerleştirdi. Savcılar öyle, hakimler öyle.

    Çünkü AKP için hukuk önemliydi. Hukuk AKP’nin yapmak istediği, döşemek istediği yolları kolaylaştırıcı bir fonksiyon yükledi. Bunu da gerçekleştirdiler. Bugün kendi hakim kendi savcıları aracılığıyla Türkiye’de demokrasi mücadelesi veren, Türkiye’de insan hakları mücadelesi veren herkes bugün hapishanelerde rehin tutuluyor. Hukuk diye bir şey olmadığı için de siyasileri orada rehin tutuyor ve her seferinde, bu son dönemdeki İnsan Hakları Mahkemesini, özellikle Selahattin Demirtaş hakkında verdiği, derhal serbest bırakılması kararı olsun, yine Alevilerle ilgili zorunlu derslerle ilgili verdiği kararlarda da olsun Erdoğan ve hukukçuları tahliye etme yerine, İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını uygulamak yerine farklı uyduruk suçlar bularak insanların uzun süre içerde kalmasına neden oluyor.

    Türkiye’nin gerçekten büyük bir hukuk sorunu var, demokrasi sorunu var. Türkiye’de bir Kürt sorunu, bir Alevi sorunu var, kadınların sorunu var, eğitim sorunu var. Türkiye, sorunlarının hiç birini çözmüş değil. Bir ülke bu kadar kötü mü yönetilir. Bu ülkede şu anda elle tutabileceğimiz hiçbir kurum yok. Yani tam anlamıyla dışarıdan görünen, şu an Türkiye’de açık tek adam diktatörlüğü ve açık bir faşizm var. Bunun kabul edilebilir hiç bir yanı yok.

    “KURUMLAR, BAZI ORTAK İLKELER ETRAFINDA KESİNLİKLE BİRLEŞMEK ZORUNDALAR”

    Nefret söylemine ve suçuna karşı demokratik kurumlar yeterli refleksi ortaya koyuyor mu?

    Maalesef koymuyorlar. Herkes kendi bahçesiyle uğraşıyor. Yani benim bahçem temiz olsun. Türkiye şu anda öyle bir duruma geldi ki, gerek siyasi partiler, gerek sivil toplum örgütleri, kadın örgütleri, ciddi bir şekilde bazı ilkeler etrafında birleşmeli. Önemli ilkeler nedir, demokrasidir, hukuktur, basın özgürlüğüdür. Yani kadınlar dışarı çıkıyor, coplanıyor. Üstelik kadınların dışarı çıkmaması için de para cezası veriyor. İnsanları susturuyor, insanları baskı altına alıyor. Bugün hiç öne çıkmayan, son yıllarda yüzlerce işçi hayatını kaybetti. Hiç kimse bu sorunlarla ilgili ciddi bir mücadele vermiyor. İşçi ve sendikalar mücadele verse bile onlar da sönük kalıyor.

    Türkiye’deki Siyasi Partiler, Sivil Toplum Örgütleri ve herkes ama herkes ortak bazı ilkeler etrafında kesinlikle birleşmek zorundalar. Yoksa artık bu gidişatın sorumluluğunu herkesin yüklenmesi gerekecek. Eğer belli ilkeler doğrultusunda anlaşamayacaklarsa gün gelecek iş işten geçmiş olacak. Ki bu da bizler için, Türkiye’de yaşayan insanlar için, farklı kimlikler için, farklı inançlar için büyük bir felaket demek.

    “MEDYA, NEFES ALAMAZ DURUMDA”

    Nefret dilinin topluma yayılmasında başta rol oynayan güçlerden biri de medya. Gücü, sermayeyi ve zor aygıtını elinde tutan hegemonik odakların ideolojik zehrini kusuyor, toplumu ideolojik bombardımana tutuyor. Medya bu dili neden kullanıyor, kaynağını nereden alıyor?

    Bugün medyanın %95’i iktidarın güdümünde bir medya. Medya, basın nefes alamaz durumda. Son dönem, sosyal medya üzeri insanlar düşüncelerini ifade etmeye, anlatmaya çalışıyorlar. Bizim seyredebileceğimiz çok az bir iki televizyonun dışında hiçbir şey kalmadı gibi. Biz bunu geçmişte de çok iyi görüyoruz. Hükümetler önemli olan medya gücünü kendi kanalına taşımak. Yani kendilerinin tahakküm edebileceği bir medya yaratmak. Bu tüm iktidarlarda böyle. Geçmişte de böyleydi ama günümüzde katmerli bir şekilde var.

    Geçmişte belki medyanın %50’sine iktidarlar hükmedebiliyordu, elinde tutabiliyordu. Bugün % 95’ini elinde tutuyor ve AKP hükümetine bağlı medyada her şey yazılıyor. İftira atılıyor, yalan haberler yazılıyor, insanlar ötekileştiriliyor, insanlar hedef gösteriliyor. Bunu çok açık bir şekilde biz de gözlemliyoruz, biz de biliyoruz. Yalan haber geçmişte olduğu gibi mesela, özellikle hapishanelerde hayata dönüş operasyonları döneminde iktidarın spikerlerin eline verdiği notlardan biliyoruz. Bugün daha katmerli bir şekilde medya. Irkçı bir dil kullanıyor, medya çok tehlikeli bir dil kullanıyor. Medyanın hedef gösterdiği insanlar içerde. Bunu biz Tahir Elçi’den çok iyi biliyoruz, Bunu yine biz Hrant Dink’ten çok iyi biliyoruz. Medya tetikçilere hedef gösteriyor ve polisin işini kolaylaştırıyor, derin devletin işini kolaylaştırıyor. Onun için çok çok tehlikeli.

    İnsanlar, halk gerçeği öğrenemiyor. Hep algılar var medyada. Haber gerçek anlamıyla yayımlanmıyor. Bu son pandemi döneminde de böyle. Yani devletin, Sağlık Bakanlığı’nın verdiği bilgilerle Türkiye Tabipler Odası’nın verdiği bilgiler arasında dağlar kadar fark var. Ya da bu araştırma şirketlerinin verdiği bilgiler birbiriyle gerçekten uyuşmuyor. Yani medya, Türkiye’de ne olduğu belli olmayan bir döngü içerisinde ve biz tehlikeli görüyoruz. İnsanlar artık bazı değerli gazetecilerin sosyal medya üzerindeki paylaşımlarına ya da onların canlı yayınlarına yöneldi. Bugün diğer medyayı izleyen çok az insan var.

    “MÜCADELEYİ ORTAKLAŞTIRMAMIZ, BÜYÜTMEMİZ GEREKİYOR”

    Yeni bir siyaset yapma tarzı oluşturmak, geliştirmek, yaratmak gerekiyor; hatta yeni öznelerin sahaya inmesi, oluşturulması, bu sürece müdahale etmesi gerekiyor. Nefret söyleminin ortadan kalkması için ya da en azından azaltılabilmesi için neler yapılmalı?

    Bugün dışarıdan bakıldığı zaman Türkiye HDP eksenli verilen bir mücadele var. Yani Kürtler mücadele veriyor, bir de kadınlar mücadele veriyor. Yani dışarıdan görünen bu. İkisi de son derece kıymetli. Kesinlikle bu iki grubun mücadelesini öne taşımak, yanında olmak, desteklemek, birlikte olmak lazım. Tüm kadın örgütleri ciddi mücadele veriyor. Diğer yandan da Kürt halkının verdiği mücadele sorunsuz, koşulsuz desteklenmeli.

    Birleşmek lazım. İnsanlar güçlerini birleştirirlerse ses gelir. Yoksa da tek tek siyasi partilerin, sivil toplum örgütlerinin vereceği mücadele ortaklaşmazsa hiçbir anlam taşımıyor. Mücadeleyi ortaklaştırmamız gerekiyor, büyütmemiz gerekiyor. Zaten düşman ortak. Onun için de bu rejimin bir an önce iktidardan uzaklaştırılması gerekiyor.

    Şu anda Alevilerin şöyle bir çıkmazı var. Türkiye’deki Aleviler, aslında Avrupa’da da öyle iki siyasi partiye oy veriyorlar. Yani Alevilerin örgütsel tabanını iki siyasi parti oluşturuyor. HDP ve CHP’ye oy veriyorlar. Tüm Alevi örgütleri, biz Avrupa’da da zaman zaman siyasi partilerle toplantı yaptığımızda açık açık söylüyoruz, siyasi parti temsilcilerine. Yakın zamanda yaptığımız bir toplantıda HDP’den de bir temsilci vardı, CHP’den de bir temsilci vardı. Biz şöyle bir zorlama getirdik. Sizin açık tavrınız Alevilerin işini de kolaylaştıracak. Yani HDP ile CHP arasında bir işbirliği, utangaç olmayan bir iş birliği, gizli kapılar arkasında olmayan bir işbirliği ya da ortak mücadeleyi dillendirmeleri Alevilerin işini çok kolaylaştıracak. Geçmişte belediye seçimlerinde olduğu gibi İstanbul’da, İzmir’de diğer büyükşehirlerdeki belediye seçimlerinde öyle bir geçişkenlik yaşandı. Bu da çok olumlu.

    “DEMOKRASİ OLURSA ALEVİLER, İNANÇ ÖZGÜRLÜĞÜNÜ YAŞARLAR”

    Aleviler, Alevi örgütleri, Alevi kitlesi binlerce yıldır mağdurdan yana tavır almışız. HDP zor durumda kaldığında CHP içerisinde, ailelerde de öyle. CHP’li ailelerin dört tane oyu varsa bunların iki tanesi HDP’ye gidiyor, ikisi CHP’ye geliyor. Hep öyle yaşandı. Geçmişte HDP mutlaka barajın üzerine çıkmalı ve Aleviler asılıyor aslında. Bu deneyimlerin hepsi Alevilerin ısrarla bir partide bulunma gibi kemikleşmiş bir yapısı yok. Aleviler kim mağduriyet yaşıyorsa geçişken olarak o kişinin, o grubun, o toplumun, o partinin mağduriyetini ayağa kaldırmak için geçişken olarak hemen destekliyor.

    Alevilerin sorunu, bizim sorunumuz demokrasi sorunu, insan hakları, hak, hukuk. Bunların olmadığı bir ülkede biz de nefes alamıyoruz. Yani diğer insanlar gibi Aleviler de nefes almaz. Demokrasi olursa Aleviler, inanç özgürlüğünü yaşarlar. Demokrasi olursa, o anlamda eğitimde bir yenileşme, iyileşme gündeme gelir. Yani her şey eğitimle başlıyor.

    Diren KESER-Diren SATI/PİRHA

    İlgili Haberler

    1-Akademisyen Kaya: Alevilere yönelik nefret çok derinlerde, eskiye dayanıyor-VİDEO
    2-Avukat Eren Keskin: Alevilerin hakları birçok kez ihlal edildi-VİDEO
    3-Tarihçi-Yazar Erdoğan Aydın: Nefret suçu doğrudan rejimle bağlantılıdır-VİDEO
    4-‘Alevi örgütleri nefret saldırılarına karşı ortak tavır geliştirmeli’-VİDEO
    5-‘Aleviler, tarih boyunca nefret suçuna maruz kaldı’-VİDEO
    6-‘Alevi düşmanlığı bu toplumun genlerinde var; iflah olmaz’-VİDEO
    7-‘Aleviler kuşatmayı ve tecridi yaşıyor; nefret dili ile düşmanlaştırılıyor’- VİDEO
    8-‘Hak temelli bir anayasal düzenleme yapmadan nefret söylemi azalmaz’-VİDEO
    9-‘Nefrete karşı demokrat Sünniler, Aleviler, Ermeniler bir araya gelebilmeli’-VİDEO
    10-‘Nefret dilinden kurtulmanın tek yolu eşit vatandaşlıktan geçiyor’-VİDEO
    11-‘Nefret dilinin kayda geçmeyen yüzünde Alevi kadınlar var’-VİDEO
    12-CHP’li Başarır: Alevilere yönelik nefrete karşı hukuksal mekanizma işletilmiyor-VİDEO
    13-Orhan Aydın: Nefret söyleminden sevgiyle ve aşkla birlikte çıkacağız-VİDEO
    14-‘Aleviler her türlü ayrımcılığa maruz kalıyor, ötekileştiriliyor’-VİDEO

  • ‘Aleviler her türlü ayrımcılığa maruz kalıyor, ötekileştiriliyor’-VİDEO

    ‘Aleviler her türlü ayrımcılığa maruz kalıyor, ötekileştiriliyor’-VİDEO

    PİRHA- 24. Dönem CHP İstanbul Milletvekili, Prof. Dr. Binnaz Toprak, Türkiye’de Alevi nefretini değerlendirdi. Alevilerin yoğun bir ötekileştirilmeye maruz kaldığını söyleyen Toprak, Türkiye’de özellikle son yıllarda çoğalan bir kutuplaşmanın olduğuna işaret etti. Toprak, “Türkiye bu şekilde gidemez. Böyle bir baskı rejimi altında uzun süre devam edemez. Türkiye’nin değişmesi lazım ve değişecektir inanıyorum” dedi.

    Nefret suçu; bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi ön yargı doğurabilecek nedenlerden dolayı işlenen, genellikle şiddet içeren suçlardır.

    Nefret suçu, insanlığa karşı işlenmiş olarak görülüyor ve uluslararası hukukta karşılığı var. Ancak günlük yaşamda özellikle inancı, kültürü, yaşam biçimi, dili vb. farklı olan toplum ve topluluklar nefret diline, baskısına ve saldırısına maruz kalıyor.

    Türkiye’de geçmişten günümüze nefret saldırılarına maruz kalan toplumlardan biri de Aleviler. Alevilere yönelik nefret saldırıları artarak sürüyor. Devlet tarafından inancı ve ibadethanesi kabul edilmeyen Aleviler, okulda, sokakta, işyerinde, hastane, mahallede, yaşadığı apartmanda aşağılanıyor, hor görülüyor, hakarete uğruyor.

    Türkiye’de nefret suçları ile ilgili kapsamlı bir yasal düzenlemenin eksikliği sistematik bir biçimde bu saldırıların devam etmesine de zemin hazırlıyor.

    Peki nefret suçu kaynağını nereden ve nelerden alıyor? Yargı Alevilere dönük nefret suçuna karşı ne yapıyor? Demokrasiyi ve eşitliği savunan kurum ve kuruluşlar Alevilere dönük nefret suçlarına karşı ne yapıyor? Tüm bu soruları ve daha fazlasını akademisyen, yazar, tarihçi, hukukçu, insan hakları savunucularına sorduk.

    24. Dönem Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul Milletvekili ve Akademisyen Prof. Dr. Binnaz Toprak sorularımızı yanıtladı.

    “TOPLUMDAKİ BU VİCDANSIZLIK OLAMAZ”

    PİRHA: Türkiye’de ve dünyada nefret söylemi ve buna bağlı olarak da nefret söyleminin ortaya çıkardığı şiddet artıyor. Nefret diline daha fazla sarılarak ötekileştirdikleri halkları, inanç kimliklerini, sınıfları, kadını düşmanlaştırıyor. Yine Ortadoğu’da sonu gelmeyen savaşlar bunun en belirgin örneklerinden biri. Siz bu nefret söylemini neye bağlıyorsunuz?

    BİNNAZ TOPRAK: Bunu neye bağladığım aslında ne yapılması gerektiğiyle ilgili diye düşünüyorum. Bu nefretin tarihsel kökenleri de var tabi, bu her toplumda var. Yani Amerika’da ırk meselesi üzerinden özellikle siyahilere karşı, Türkiye’de çeşitli mezheplerle ilgili tarihsel kökenleri olan ayrımcılık var. Başka ülkelerde yine etnik köken, mezhep, din vb. gibi ayrımlar var. Yani çok çeşitli tarihsel kökenleri var. Ama bununla mücadele edilmediği sürece de bu söylem ortadan kalkmıyor. Dolayısıyla da neye bağlamaktan çok nasıl ortadan kaldırılması gerektiği hakkında düşünmemiz lazım.

    Nefret söylemi dünyada da artıyor olabilir ama Türkiye’de özellikle son yıllarda çok çoğaldı. Çünkü inanılmaz bir kutuplaşma var. Türkiye’de ve bu kutuplaşmadan da yararlanan bir siyasi parti olduğunu düşünüyorum ve özellikle de nefret söylemiyle de bunu gündeme getiren siyasi partiler AKP ve MHP. Dolayısıyla sadece Alevilere karşı değil, farklı cinsel yönelimi olan insanlara karşı, farklı dinden olanlara karşı, farklı ideolojisi, farklı siyasi görüşü olanlara, farklı yaşam tarzı olanlara karşı oluşmuş ve ortalıkta dolaşan müthiş bir kin ve nefret var. Bunun sonunda da insanların vicdanlarını kaybetmeleri söz konusu. Yani bunu Twitter’ı takip eden herkes görüyor aslında. Öylesine insanlar birbirinden nefret eder hale geldi ki. Ben yıllardır Türkiye’de yaşayan bir insan olarak şaşırıyorum. Türk insanı böyle değildi. Böyle olmadığını düşünüyordum. Çok daha vicdanlı insanlardan oluşmuş bir toplum olduğunu düşünüyordum. Derken birden bire hakikaten inanılmaz şeylerle karşılaşıyoruz. Ötekileştirmeyle, karşıdaki insandan nefret etmeyle.

    Toplumdaki bu vicdansızlık olamaz. Dolayısıyla çok yaygınlaşmış bir şey ama bundan tabi ki Aleviler de nasibini alıyor. Maalesef Aleviler aslında bundan en çok nasibini alanlar. Son zamanlarda örneğin, Alevi evlerini işaretleme, bir kaç şehirde oldu bu.

    “ALEVİLER YOĞUN BİR ÖTEKİLEŞTİRMEYLE KARŞI KARŞIYA KALIYOR”

    Aleviler, Türkiye’de nefret söylemine en çok maruz kalan toplumsal kesimlerden biri. Evleri işaretleniyor. Zorunlu din derslerinde nefret söylemlerine maruz kalıyorlar. Alevi toplumuna dönük bu dil sizce kaynağını nereden alıyor?

    Kaynağının tabi tarihsel kökenleri var. Yavuz Sultan Selim dönemine kadar götürülen tarihsel bir arka plan var ve özellikle de o Yavuz Sultan Selim dönemindeki Alevi katliamından sonra çok daha azınlıkta kalmış bir Alevi toplumu var Türkiye’de. Dolayısıyla da Sünni çoğunluğun ortasında yaşayan bir toplum.

    Benim bu konuyla ilgilenmem şöyle oldu. 2008 yılında Boğaziçi Üniversitesi’nde öğretim üyesiyken medyadan daha genç üç arkadaşla birlikte bir araştırma yaptım. Bir yıl boyunca çeşitli Anadolu şehirlerini gezdik ve bu araştırmanın amacı da o zaman iktidarda olan AKP/Fettullah Gülen koalisyonunun dışında kalan ve ayrım gördüğünü düşünen herkesi kapsayan bir araştırmaydı. Yani gittiğimiz kentlerde farklı kimlikteki insanları bulup, bunların içinde laik olanlar var, öğrenciler var, Kürtler, Romanlar, bulabildiğimiz yerlerde Hristiyanlar vardı. Ama en çokta Aleviler vardı. Çünkü Aleviler hakikaten Türkiye’de öteki diye kabul edilen bir grup. Bu araştırma sırasında inanılmaz hikayeler anlatıldı. Karşılaştıkları ayrımcılıkla ilgili inanılmaz hikayeler dinledik. Bir kısmı hakikaten insanın içini parçalayan hikayelerdi.

    “ALEVİ OLDUĞUNU SÖYLEYEMEMEK BİLE KORKUNÇ BİR ŞEY”

    Bir kere her şeyden önce kimlik gizleme meselesi ki bu belki bir miktar azalmış olabilir. Alevi olmadığım ve o toplumun içinde olmadığım için çok bilmiyorum. Ama o araştırmayı yaptığımız dönemde Aleviler tarafından bu çok dile getirildi. Mesela bu kimlik gizleme yüzünden ‘Haydar’ gibi bilinen Alevi isimlerinin artık çocuklara verilmek istenmediği. Şöyle şeylerle karşılaştık, yıllarca aynı şehirde yaşamış, küçük şehirde yaşamış insanların birbirini tanıdığı bir şehirde, yakın mekanlarda bulunmuş, hatta aynı toplantılara katılmış insanlar, mesela biz toplantı yaparken birbirinin Alevi olduğunu öğrendi. O zamana kadar bile kimlik gizlendiği için bu söylenmemiş. Benim çok yakın bir arkadaşım vardı. Sünni bir kız anlatıyor, çok yakındık ancak 10 yıl sonra bana ‘ben Aleviyim’ diyebildi veya komşusuyla iyi ilişkisi olan Sünni ailelere ancak bir yıl iki yıl sonra ‘Biz Aleviyiz ama kimselere bahsetmeyin’ dediğini. Aslında bu bile kendi başına korkunç bir şey. Yani bir insanın yaşadığı toplumda kimliğini gizlemek zorunda olması, kimliğine en yakın bulduğu insanlara, arkadaşlarına, komşularına bile anlatamıyor olması bile kendi başına korkunç bir hikaye.

    Türkiye’de Alevi nüfusunun ne olduğu da tam bilinmiyor. %20 civarı olduğu tahmin ediliyor ama yapılan araştırmalarda pek çok insan Alevi olduğunu söylemiyor. Benimde akademisyenken yaptığım çalışmalarda, bir kısmı ankete dayalı çalışmalardı ve orada dolaylı sorular sorarak bir takım rakamları buluyorduk. Ama yine de bunlar çok düşük rakamlar. Bildiğim kadarıyla devletin yaptığı nüfus sayımlarında da bu bilgiler sorulmamakta. Bunların yanında, geleneksel olarak Alevilere karşı olan söylemlerden çok bahsetti konuştuğumuz Aleviler. Her şehirde bunlar tekrarlıyordu. Hatta bu araştırma şu açıdan eleştirildi ve Türkiye hakkında genelleme yapamazsınız denildi. Ama bir hikaye tekrarlıyorsa, hep aynı hikaye burada anlatılıyor, Kayseri’de anlatılıyor, Erzincan’da, Erzurum’da, Eskişehir’de anlatılıyorsa orada bir sorun var demektir. Alevilerle ilgili anlatılan hikayeler de aynı şeylerdi ve bunlar Alevilerin çok yakından bildikleri şeyler. En korkuncu mesela mum söndü efsanesi. O kadar çok Alevi bunu söyledi ki hayatımızda kaç kere duyduk veya Alevilerin elinden yemek yenmez, aynı kuyudan su içilmez gibi şeyler ve daha da korkunçları. Örneğin bir Alevi öğrencinin üniversiteden atılması, hocasının Alevidir diye ‘bana dokunma mekruh olacağım’ demesi sonucu ona bir tokat atması gibi. Bunların bir kısmı toplum içinde yaygın olan önyargılarla bağlantılı ve tarihsel de kökenleri var.

    ALEVİLERE İŞ VERİLMEMESİ

    Ama bu dönemlerde olanlar da var. Mesela bu dönemde olanlardan bir tanesi iş verilmemesi. Anadolu kentlerinde çok fazla şikayet vardı. Alevi olduğumuzu öğrendikleri anda hiç bir işe alınmıyoruz. Ne devlette, ne belediyelerde alabiliyoruz , yani AKP’ye ait belediyelerden bahsediliyor. Peki nereden anlıyorlar dediğimizde, bazen mahallelerden, oturdukları mahallelerde biliniyor bu şehirlerde ve mesela o mahallelerle ilgili şikayetlerden biri de bu şehirler gelişirken, yolları yapılırken, kanalizasyonu yenilenirken Alevi mahallelerine bu hizmetlerin götürülmediği. Aynı şekilde bir takım devlet dairelerinde eskiden çok sayıda Alevi çalışırken bunların hepsinin işine son verildiği ve hemen hemen artık devlette, devlet bürokrasisinde Alevi kalmadığı hakkında şikayetlerdi. Aynı zamanda müftülerin, ilçe belediyelerinin, belediye başkanlarının vs. Alevi köylerini ziyaret ettiğinde, açıktan açığa bir şey ikram edildiğinde ‘biz içemeyiz bunu, mekruhtur’ gibi söylemleri.

    O süreçte çok hikaye dinledik. AKP başlarda bir Alevi çalıştayı yaptı. Ben çok olumlu karşılamıştım, bir iki toplantısına beni de davet ettiler, gittim. Uzun boylu 7-8 volümlük bir şey ortaya çıktı. Herkes Alevi sorunları gündeme gelecek diye heveslendi ama orada kaldı. Alevi çalıştaylarının raporu çıktı. Ondan sonra da hiçbir yere varmadı. Dolayısıyla bu önyargıların her toplumda geçmişi olabilir. Ama toplumlar bununla mücadele ederek önyargıları ortadan kaldırabiliyorlar.

    “HUKUK SİSTEMİNİN DOĞRU ÇALIŞTIĞI KANAATİNDE DEĞİLİM”

    Hali hazırdaki hukuk sisteminin Alevilerden veya ötekileştirilenlerden yana bir artısından bahsetmek mümkün değil. Hukuksal anlamda nefret söylemine ve eylemine dönük yeterli bir mekanizmanın devrede olduğunu düşünüyor musunuz?

    Tabi ki düşünmüyorum. Hem de hiçbir şekilde düşünmüyorum. Bir kere hukuk sisteminin bırakın nefret söylemine herhangi bir şekilde doğru çalıştığı kanaatinde değilim. Yani artık bugün bağımsız bir yargıdan, hukuk kurallarına, hukuk normlarına göre karar veren bir yargıdan söz etmek mümkün değil. Bunu herkes görüyor, herkes de söylüyor. Dolayısıyla inanılmaz hukuk ihlalleri yapılmakta. İnsanlar bir cümle söylediler, bir cümle yazdılar diye yıllarca soruşturmaya maruz kalıp, hapishaneye atılabiliyorlar, yıllarca aleyhlerinde delil olmadığı halde hapiste yıllarca kalabiliyorlar. Bunların en çok bilinenleri örneğin, Osman Kavala, Ahmet Altan, Selahattin Demirtaş gibi isimler. Sadece sözle, ellerine tüfek alıp kimseyi öldürmüş falan değiller, katil olan, şiddete başvurmuş ya da hırsızlık yapmış insanlar değil bunlar. Sadece söylemlerinden dolayı hapiste olan insanlar ve çok sayıda tabi başkaları da, aydınlar, gazeteciler vb.

    Dolayısıyla Türkiye’de artık hukuk sistemi, bu rejim altında hukukun bağımsız olduğundan ve pek çok insanda artık hukuktan herhangi bir şey beklenebileceği gibi bir ümidin olmadığı kanaatindeyim. Tabi ki hukuk sisteminde de bununla mücadele edilmiyor. Mücadele edilmediği gibi de bu nefret söylemi her gün pompalanıyor.

    “TÜRKİYE ÇOK KÖTÜ BİR YOLA GİRMİŞ VAZİYETTE”

    Nefret söylemine ve suçuna karşı demokratik kurumlar yeterli refleksi ortaya koyuyor mu?

    Türkiye öyle bir ortamda ki hakikaten her yandan sıkışmış vaziyette. Bir kere ekonomi çökmüş vaziyette. Müthiş bir işsizlik var. Özellikle genç işsizlik tavan yapmış durumda. Hukuk sistemi çalışmıyor. Ciddi anlamda bir takım insanın faşizm dediği hadi faşizm demeyelim ona ama çok ciddi otoriter bir sistem altında yaşıyoruz. Yani artık neredeyse demokratik kurumların hepsi dönüştürülmüş vaziyette. Bu hiçbir ülkede örneği bile olmayan, siyaset bilimi literatüründe de örneği olmayan, bize özgü dedikleri Cumhurbaşkanlığı sistemi adı altında kurulan sistem meclisi de etkisiz hale getirdi. Yani bütün bunların olduğu bir ortamda artık bırakın nefret söylemiyle uğraşmayı, demokratik dediğiniz kurumlar neyle uğraşacağını şaşırmış vaziyette. Bende bu platformların bir kısmında çalıştığım için yakından da biliyorum, o kadar çok sorun var ki, hangi sorunla uğraşacağınızı şaşırmış vaziyettesiniz ve de zaten nefret söylemi hakkında bazen biri hakkında nefret sözleri söylendiğinde buna karşı imza kampanyaları falan başlatılıyor. Ama gerçekten de insanlar neyle uğraşacağını şaşırmış durumda. Türkiye çok kötü bir yola girmiş vaziyette ve belki de yeterince uğraşılmıyor.

    Benim milletvekili olduğum 24. Dönemde nefret söylemine karşı pek çok kanun teklifi verildi. Hem CHP hem de HDP tarafından verildi. Hepsi reddedildi. Bunların hiçbiri meclisten geçmedi. Dolayısıyla bu sadece kanunla, yasayla olacak bir iş de değil, başka şeyler yapmak lazım.

    “MEDYA ARTIK KENDİ GÖLGESİNDEN KORKUYOR”

    Nefret dilinin topluma yayılmasında başta rol oynayan güçlerden biri de medya. Gücü, sermayeyi ve zor aygıtını elinde tutan hegemonik odakların ideolojik zehrini kusuyor, toplumu ideolojik bombardımana tutuyor. Medya bu dili neden kullanıyor, kaynağını nereden alıyor?

    Bu dili medya neden kullanıyor, halk neden kullanıyor, hepsi aynı kapıya geliyor. Merkez medyadan bahsediyorsak, artık merkez medyanın daha demokrat, daha liberal, daha hakkaniyetli vb. bir dili herhangi bir konuda kullandığını görmüyorum. Örneğin televizyona çıkan tırnak içindeki uzmanlara bakın, her konuyu bilen uzmanlar ve hep aynı uzmanlar, hep aynı şahıslar. Bunların büyük bir çoğunluğu da erkekler ve de medya da artık kendi gölgesinden korkuyor. Dolayısıyla da kendi kendini sansürlüyor. Tabi merkez medyada herkes kullanmıyor bu dili. Yani alında haberleri verdiklerinde siyasiler bu dili kullandıkları için özellikle hem Cumhurbaşkanı hem Devlet Bahçeli hem de AKP ve MHP’nin diğer yetkilileri. İçişleri Bakanı’ndan tutun bazen başka bakanlara veya yetkililere kadar, kullandıkları için tabi haber olarak verdiklerinde bu dil televizyonlardan da yayınlanıyor.

    Şahsen medyanın sansürlenmesi taraftarı değilim. Başka bir iktidar olsa böyle şeyler sansürlensin demezdim. Çünkü bunun bir çare olduğu kanaatinde değilim. Yani mücadelenin sansür yoluyla değil de başka alanlarda yürütülmesi lazım. Çünkü sansüre bir başladınız mı nerede bitmesi gerektiği de belli olmuyor.

    “HER KONUDA YENİ BİR SİYASET TARZI LAZIM”

    Yeni bir siyaset yapma tarzı oluşturmak, geliştirmek, yaratmak gerekiyor; hatta yeni öznelerin sahaya inmesi, oluşturulması, bu sürece müdahale etmesi gerekiyor. Nefret söyleminin ortadan kalkması için ya da en azından azaltılabilmesi için neler yapılmalı?

    Yeni siyaset tarzı çok uzun bir iş. Her konuda yeni bir siyaset tarzı lazım. Ekonomisinden tutun, bağımsız ve özerk bir merkez bankası olmasına kadar yani neredeyse iki hafta da bir merkez bankası başkanı değiştiriliyor. Doları, Eurosu vs. anında yerlerde sürünmeye başlıyor, cezasını biz vatandaşlar çekiyoruz. Yani oradan, ekonomiden tutun, hukuk devletinin yeniden inşa edilmesi, bu rejimden kurtulup eskisine göre daha iyi, güçlenmiş bir parlamenter sistemin inşa edilmesi, nefret söylemiyle mücadele edilmesi.

    Yeni bir vizyonun çok çeşitli boyutları var. Yeni bir anayasadan tutun ki bu ortamda yapılabileceği kanaatinde değilim, yani bu ortam değiştikten sonra, bu rejim değiştikten sonra ancak sivil bir anayasa yapılabilir. Ama onunla birlikte bütün yasaların, siyasi partiler kanununun, seçim kanununun, dernekler kanununun, bütün bunların demokratikleştirilmesi lazım. Türkiye bu şekilde gidemez. Böyle bir baskı rejimi altında uzun süre devam edemez. Türkiye’nin değişmesi lazım ve değişecektir inanıyorum. Tarihe baktığınızda hiçbir zaman bu tür baskı rejimleri uzun soluklu olmuyor. 2023 yılında seçimler olduğunda değişeceği kanaatindeyim. O değişiklikle birlikte yeni bir Türkiye’nin yaratılma sürecinin başlayacağını ve bu süreçte herkesin yani bütün kimliklerin rolünün olacağını düşünüyorum. İnsanların kendi kimliğiyle, ötekileştirilmeden, dışlanmadan mutlu olarak yaşayabileceği, kendi kimliğinden gurur duyabileceği, aynı şekilde düşüncelerini serbestçe ifade edebileceği, üniversitelerin özgür ve özerk olabileceği, bütün eğitim sisteminin yeniden ele alınıp cidden çağdaş bir eğitim yönünde öğrencilerin yetiştirileceği gibi.

    Bu önyargıların kırılması meselesi eğitim sisteminden başlayarak, medyasından, çekilen filmlerden, yazılan kitaplardan vs. topyekün bir seferberlikle olabiliyor. Dolayısıyla Türkiye’de bununla mücadele edilmesi lazım diye düşünüyorum ve aslında bunu AKP’nin yapması çok tuhaf. Çünkü AKP ve AKP’nin temsil ettiği kitle de tam da bu tür ayrımcılığa zamanında maruz kalmış bir kitle.

    Diren KESER-Diren SATI/PİRHA

    İlgili Haberler

    1-Akademisyen Kaya: Alevilere yönelik nefret çok derinlerde, eskiye dayanıyor-VİDEO
    2-Avukat Eren Keskin: Alevilerin hakları birçok kez ihlal edildi-VİDEO
    3-Tarihçi-Yazar Erdoğan Aydın: Nefret suçu doğrudan rejimle bağlantılıdır-VİDEO
    4-‘Alevi örgütleri nefret saldırılarına karşı ortak tavır geliştirmeli’-VİDEO
    5-‘Aleviler, tarih boyunca nefret suçuna maruz kaldı’-VİDEO
    6-‘Alevi düşmanlığı bu toplumun genlerinde var; iflah olmaz’-VİDEO
    7-‘Aleviler kuşatmayı ve tecridi yaşıyor; nefret dili ile düşmanlaştırılıyor’- VİDEO
    8-‘Hak temelli bir anayasal düzenleme yapmadan nefret söylemi azalmaz’-VİDEO
    9-‘Nefrete karşı demokrat Sünniler, Aleviler, Ermeniler bir araya gelebilmeli’-VİDEO
    10-‘Nefret dilinden kurtulmanın tek yolu eşit vatandaşlıktan geçiyor’-VİDEO
    11-‘Nefret dilinin kayda geçmeyen yüzünde Alevi kadınlar var’-VİDEO
    12-CHP’li Başarır: Alevilere yönelik nefrete karşı hukuksal mekanizma işletilmiyor-VİDEO
    13-Orhan Aydın: Nefret söyleminden sevgiyle ve aşkla birlikte çıkacağız-VİDEO

  • Orhan Aydın: Nefret söyleminden sevgiyle ve aşkla birlikte çıkacağız-VİDEO

    Orhan Aydın: Nefret söyleminden sevgiyle ve aşkla birlikte çıkacağız-VİDEO

    PİRHA-Sanatçı Orhan Aydın, 21.yy’ın yeniden eşitlik, özgürlük ve bağımsızlık mücadelesinin verildiği bir zaman dilimine doğru evrileceğini belirterek, ” bu nefret söyleminden sevgiyle ve aşkla birlikte çıkacağız” dedi.

    Nefret suçu; bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi ön yargı doğurabilecek nedenlerden dolayı işlenen, genellikle şiddet içeren suçlardır.

    Nefret suçu, insanlığa karşı işlenmiş olarak görülüyor ve uluslararası hukukta karşılığı var. Ancak günlük yaşamda özellikle inancı, kültürü, yaşam biçimi, dili vb. farklı olan toplum ve topluluklar nefret diline, baskısına ve saldırısına maruz kalıyor.

    Türkiye’de geçmişten günümüze nefret saldırılarına maruz kalan toplumlardan biri de Aleviler. Alevilere yönelik nefret saldırıları artarak sürüyor. Devlet tarafından inancı ve ibadethanesi kabul edilmeyen Aleviler, okulda, sokakta, işyerinde, hastane, mahallede, yaşadığı apartmanda aşağılanıyor, hor görülüyor, hakarete uğruyor.
    Türkiye’de nefret suçları ile ilgili kapsamlı bir yasal düzenlemenin eksikliği sistematik bir biçimde bu saldırıların devam etmesine de zemin hazırlıyor.

    Peki nefret suçu kaynağını nereden ve nelerden alıyor? Yargı Alevilere dönük nefret suçuna karşı ne yapıyor? Demokrasiyi ve eşitliği savunan kurum ve kuruluşlar Alevilere dönük nefret suçlarına karşı ne yapıyor? Tüm bu soruları ve daha fazlasını akademisyen, yazar, tarihçi, hukukçu, insan hakları savunucularına sorduk.

    Sanatçı Orhan Aydın, sorularımızı yanıtladı.

    “NEFRET, KAPİTALİZMİN EN BÜYÜK SİLAHLARINDAN BİRİ”

    PİRHA: Türkiye’de ve dünyada nefret söylemi ve buna bağlı olarak da nefret söyleminin ortaya çıkardığı şiddet artıyor. Nefret diline daha fazla sarılarak ötekileştirdikleri halkları, inanç kimliklerini, sınıfları, kadını düşmanlaştırıyor. Yine Ortadoğu’da sonu gelmeyen mezhep savaşları bunun en belirgin örneklerinden biri. Siz bu nefret söylemini neye bağlıyorsunuz?

    ORHAN AYDIN: Nefret 21. yy’da kapitalizmin körüklediği temel bir insan hakları, eşitlik, özgürlük, halkların barışık bir arada yaşaması kültürüne karşı kullandığı silah. Aslında Orta Çağlardan beri devraldığı ve bugün bayrak edildiği bir silah. Adı baskı, adı zulüm, adı yok etme, adı kan, adı kin, adı öfke, adı düşmanlık, adı katliam. Dolayısıyla 21. yy’da ekonomilerinin tıkandığı, toplumsal katmanlarının tamamının artık eşitsiz bir zaman diliminde yaşamak istemediklerini gördüğümüz hak, eşitlik ve adalet mücadelesinin kıpırdanmaya başladığı bir zaman diliminde nefret, kapitalizmin en büyük silahlarından biri.

    Nefret dediğiniz şey aslında kafatasçılıktır, ırkçılıktır, ötekileştirmedir, düşmanlıktır ve beslendiği yer de savaştır yalnızca. Bunun kapitalizmin yaşadığı son buhran olduğunu düşünüyorum. Çünkü artık insanlığa verebileceği hiçbir şey yok alabileceğinin tamamını almış durumda. Emeklerini sömürerek, yetmiyormuş gibi tek tek bütün ülkelerde aynı şeyi yaparak, Emperyalizmin genel karakterinin de bir parçası olarak, yapabileceği hiçbir şey olmadığı için nefretle, kinle, öfkeyle, ötekileştirmeyle, ayrıştırma yaratarak oradan beslenmeye çalışıyor. Bunun içinde bütün dünyada tek tek oluşturmaya çalıştırdığı emperist damarın dayatmasından söz ediyorum. Diktatörler aracılığıyla bunu yürütüyor, bütün dünyada olduğu gibi. Ama sonu var mı? Bence asla yok. Çünkü kapitalizmin önce kirlettiği insan. Hem doğayı hem kendini kirlete kirlete bugüne geldi ve ne yaptığını görmeye başladı, diye varsayıyorum.

    21.yy’ın yeniden eşitlik ve özgürlük mücadelesinin verildiği, bağımsızlık mücadelesinin verildiği bir zaman dilimine doğru evrileceğini, tek tek halkların dünyanın her yerinde barışın olması ve eşit olmak için mücadele edeceklerini ve bu nefret söyleminden sevgiyle, aşkla birlikte çıkabileceklerini düşünüyorum.

    “NEFRET VE KİN BARIŞI HAYKIRANLARIN AYAKLARI ALTINDA YOK EDİLMEYE MAHKUMDUR”

    Aleviler, Türkiye’de nefret söylemine en çok maruz kalan toplumsal kesimlerden biri. Evleri işaretleniyor. Zorunlu din derslerinde nefret söylemlerine maruz kalıyorlar. Alevi toplumuna dönük bu dil sizce kaynağını nereden alıyor?

    Alevi toplumuna yapılan bu ilk değil. Bunun kökeni Maraş Katliamına , Çorum Katliamına kadar vardırılabilir. Maraş Katliamı’nın sorumlularının mahkeme tutanakları, mahkeme belgeleri ortadadır. Alevi düşmanlığının ne olduğu açıkça ortadadır. Üç hilalli işaretler ve de evlerin kapısındaki çarpı işaretleri Maraş Katliam’ının simgesi halindedir. Az önce sözünü ettiğimiz nefret, kin, düşmanlık budur işte. Faşizm bir insanlık düşmanlığıdır ve bugün bütün Alevi canlara karşı Kürt Sosyalist ve Devrimcilerine, bu ülkenin Sosyalist ve Devrimcilerine karşı, aydınlanmacılarına karşı Faşizmin dayattığı tek şey yok etme politikasıdır. Bunu da nefretle ve kinle yapıyor. Peki karşılığı var mı? Yok. Bunu ne Maraş’ta canlarımızı katlederken, ne Sivas’ta insanlarımızı yakarken, ne sokak ortasında gençlerimizi kurşuna dizerken, ne Gazi Mahallesinde, ne İstanbul Üniversitesinde ya da daha geriye gidelim 7 TİP’li canın katledilmesinde birlikte gördük.

    Biz hep bu coğrafya da, bu coğrafyanın aydınları, yurtseverleri, sosyalistleri, devrimcileri olarak hep barışı haykırdık ve yine barışı haykıracağız. Nefret ve kin barışı haykıranların ayakları altında yok edilmeye mahkumdur.

    “HUKUKUN VE ADALETİN OLMADIĞI YERDE DEMOKRASİ OLMAZ”

    Hali hazırdaki hukuk sisteminin Alevilerden veya ötekileştirilenlerden yana bir artısından bahsetmek mümkün değil. Hukuksal anlamda nefret söylemine ve eylemine dönük yeterli bir mekanizmanın devrede olduğunu düşünüyor musunuz?

    Asla düşünmüyorum. Ama mesele yalnızca Alevilere karşı hukuk meselesi değil. Bütün bir ülkede hukuk ve adalet yok ki. Eşitlik isteyen, hak isteyen, adalet isteyen hukuk isteyen kim varsa hepsine karşı despotik bir davranış biçimi var. Hukukun ve adaletin olmadığı yerde demokrasi olmaz. Karşısında yalnızca Aleviler değil, Sünniler değil, Hristiyanlar, Yahudiler değil, kim olursa olsun, hukuk yoksa, adalet yoksa, eşitlik yok demektir, özgürlük yok demektir. Düşünceyi açıklama ve ifade özgürlüğü toplantı, gösteriş ve yürüyüş özgürlüğü yok demektir. Sanat ve sanatçının üretme özgürlüğü yok demektir. Mesele yalnız Aleviler meselesi değil, yalnız benim coğrafyamda da değil. Bu dünyanın dört bir tarafında hukuğun ve adaletin olmadığı hiçbir yerde hiçbir özgürlükten söz edilemez.

    “ÖRGÜTLENMİŞ CEHALETE KARŞI ÖZGÜRLÜK MÜCADELESİNDEN YANA OLANLAR ÖRGÜTLENMELİDİR”

    Nefret söylemine ve suçuna karşı demokratik kurumlar yeterli refleksi ortaya koyuyor mu?

    Koymadıklarını görüyoruz. Karşımızda örgütlenmiş bir cehalet olduğu açıktır. Örgütlenmiş cehalete karşı aydınlanmacılar, eşitlik ve özgürlük mücadelesinden , barış ve kardeşlik mücadelesinden yana olanların da örgütlenmesi gerektiği açıktır. Örgütlenmiş cehaleti yenecek olan güç de aydınlanma gücüdür. Şeyh Bedrettin’lerden, Pir Sultan Abdal’dan, Karacaoğlan’dan, Yunus Emre’den, Yaşar Kemal’den, Yılmaz Güney’den devraldığımız o aydınlanma ateşi, o aydınlanma ışığı boyutunda örgütlenmek gerekiyor. Dolayısıyla Demokratik kurumların, Sivil Toplum Örgütleri denilen yapılaşmaların da daha geniş ve gerçek anlamıyla demokratik biçimde örgütlenmeleri gerektiği açıktır.

    “MEDYA, GÜCÜN, ERKİN BİR PARÇASI”

    Nefret dilinin topluma yayılmasında başta rol oynayan güçlerden biri de medya. Gücü, sermayeyi ve zor aygıtını elinde tutan hegemonik odakların ideolojik zehrini kusuyor, toplumu ideolojik bombardımana tutuyor. Medya bu dili neden kullanıyor, kaynağını nereden alıyor? 

    Çünkü medya, gücün, erkin bir parçası. Güç, erk yani yönetici sınıf ve onun temsilcisi olan siyasi erk, siyasal ahlaksızlık ne istiyorsa onu yapar. Medya bir maşa. Bazı gerçeklikler var. Ta Hitler’den beri Mussolini’nin ortaya attığı bir gerçekliktir bu, “Bir yalanı kırk kez söylerseniz gerçek olur.” Medya dediğiniz şey bunun üzerine kurulu Türkiye’de. Dolayısıyla bir mekanizma, bir silah ve o da nefret dilinden, ayrıştırmadan, ötekileştirmeden besleniyor. Sistemin temel yürütücüsü durumundaki siyasal erkin bir parçası olmak, biat eden, oradan beslenen bunun adına daha yalın bir tanımlama yapabiliriz. Ortada bir yalak varsa, bu yalaktan beslenen, içinde nefretin, kinin, öfkenin olduğu, ötekileştirmenin olduğu bir yalaktan beslenme durumu varsa orada da biat kültürü kendiliğinden gelişmiş demektir. Medyanın durumu tam da budur.

    “YENİ BİR MEVZİ OLUŞTURARAK ÖRGÜTLENMEK DURUMUNDAYIZ”

    Yeni bir siyaset yapma tarzı oluşturmak, geliştirmek, yaratmak gerekiyor; hatta yeni öznelerin sahaya inmesi, oluşturulması, bu sürece müdahale etmesi gerekiyor. Nefret söyleminin ortadan kalkması için ya da en azından azaltılabilmesi için neler yapılmalı?

    Elbette ki bir Alevi dedesi değilim. Ama Alevi canlar, canlarım. Yalnız benim ülkemde değil, dünyanın dört bir tarafındaki Alevi canlar benim canlarım. Çünkü eşitlik, demokrasi, özgürlükler sanat ve sanatçının özgürlüğü konusunda büyük bir duyarlılığa, barışın, aşkın ve sevginin egemen olması gerektiği konusundaki büyük bir utkuya sahipler.

    Bence aslolan ve vazgeçilmez olan şudur; Düzen partilerinin peşine takılarak, bu sistemin içerisinde bir çözüm aramaya çalışmanın geleceği artık yok. Bunu görüyoruz. Her şeyiyle ele geçirilmiş, 98 yaşına gelmiş bir Cumhuriyet kurum ve kuruluşları ile ele geçirilmiş, bu coğrafyada yaşayan insanlığın ortak diyebileceğimiz, tek bir ağacı bile bırakılmamış, dereleri, suları, ovaları, dağları, kentleri, kültürel varlıklarının tamamı talan edilmiş ve halen burada bu sistemin içinde bir siyasal anlayışın peşinden koşturup, o siyasal anlayışla, düzenin bir parçası olmuş bir siyasal anlayışla bunu değiştirebileceğimizi sanmak, başlı başına bir yanılgıdır. Dolayısıyla gençliğin verdiği mücadeleye, kadınların verdiği mücadeleye, işçilerin, emekçilerin verdiği hak, özgürlük, eşitlik, adalet mücadelesine yüzünü dönmek zorundadır Alevi canlar ve bütün aydınlanmacılar. Ülkenin düzen partilerine değil, düzeni değiştireceğini söyleyen Sosyalistlere, Komünistlere, Devrimcilere, Aydınlara , biraz da oraya yüzünü dönmelidir. Biraz oraya doğru yüzünü döndüğü zaman görecek ki eşitlik ve özgürlük mücadelesinin damarı dünden bugüne, bu ülkenin kuruluş felsefelerine de uygun bir biçimde, yeniden bağımsızlığını kazanmak isteyen eşit, özgür, bağımsız, demokratik bir ülke isteyen bir anlayış var. Örgütleneceksek eğer, yeni bir mevzi oluşturarak örgütlenmek durumundayız diye düşünüyorum. Yoksa düzen içerisinde kalıp, bu düzeni değiştirme mücadelesinin anlamsızlığını birlikte şu zaman dilimlerinde bile birlikte yaşıyoruz.

    Diren KESER-Diren SATI/PİRHA

     

    İlgili Haberler

     

  • CHP’li Başarır: Alevilere yönelik nefrete karşı hukuksal mekanizma işletilmiyor-VİDEO

    CHP’li Başarır: Alevilere yönelik nefrete karşı hukuksal mekanizma işletilmiyor-VİDEO

    PİRHA- CHP Mersin Milletvekili Ali Mahir Başarır, Türkiye’de yaşanan Alevi nefretini değerlendirdi. Alevi toplumuna dönük hukuksal ayrımın da olduğunu belirten Başarır,  “Alevilere hakaret eden, ayrıştıran, kötü dil kullanan insanlar için bu maddelerden kaç tane iddianame hazırlanıyor bu ülkede? Kaç vali, idareci yargılanıyor? Kim görevden alınıyor?” diye sordu.

    Nefret suçu; bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi ön yargı doğurabilecek nedenlerden dolayı işlenen, genellikle şiddet içeren suçlardır.

    Nefret suçu, insanlığa karşı işlenmiş olarak görülüyor ve uluslararası hukukta karşılığı var. Ancak günlük yaşamda özellikle inancı, kültürü, yaşam biçimi, dili vb. farklı olan toplum ve topluluklar nefret diline, baskısına ve saldırısına maruz kalıyor.

    Türkiye’de geçmişten günümüze nefret saldırılarına maruz kalan toplumlardan biri de Aleviler. Alevilere yönelik nefret saldırıları artarak sürüyor. Devlet tarafından inancı ve ibadethanesi kabul edilmeyen Aleviler, okulda, sokakta, işyerinde, hastane, mahallede, yaşadığı apartmanda aşağılanıyor, hor görülüyor, hakarete uğruyor.

    Türkiye’de nefret suçları ile ilgili kapsamlı bir yasal düzenlemenin eksikliği sistematik bir biçimde bu saldırıların devam etmesine de zemin hazırlıyor.

    Peki nefret suçu kaynağını nereden ve nelerden alıyor? Yargı Alevilere dönük nefret suçuna karşı ne yapıyor? Demokrasiyi ve eşitliği savunan kurum ve kuruluşlar Alevilere dönük nefret suçlarına karşı ne yapıyor? Tüm bu soruları ve daha fazlasını akademisyen, yazar, tarihçi, hukukçu, insan hakları savunucularına sorduk.

    CHP Mersin Milletvekili Ali Mahir Başarır, sorularımızı yanıtladı.

    ” BANA ‘MEZHEPÇİ KÖPEK’ İFADESİ KULLANILDI”

    PİRHA: Türkiye’de ve dünyada nefret söylemi ve buna bağlı olarak da nefret söyleminin ortaya çıkardığı şiddet artıyor. Nefret diline daha fazla sarılarak ötekileştirdikleri halkları, inanç kimliklerini, sınıfları, kadını düşmanlaştırıyor. Yine Ortadoğu’da sonu gelmeyen mezhep savaşları bunun en belirgin örneklerinden biri. Siz bu nefret söylemini neye bağlıyorsunuz?

    ALİ MAHİR BAŞARIR: Maalesef özellikle ülkemde son yıllarda ırkçı, mezhepçi, ayrıştırıcı dili yöneticilerin kullandığını görüyoruz. Zaten ne kadar farkındayız bilemiyorum ama iktidar bundan beslenerek bir şeyleri kazanmaya çalışıyor ve dünyada da belli ülkelerde de bunu görüyoruz. Yani aşırı milliyetçi, aşırı mezhepçi, insanları ayrıştıran bir dil, bir kesimde prim yapabiliyor ve o kesim de zaten bu dile uyarak gerek sosyal medyada gerekse toplumda ayrıştırıcı cümleleri kullanıyor. Mesela ordu konusunda bana atılan iftiradan sonra  bana ‘mezhepçi köpek’ ifadesi ve buna benzer cümleler kullanıldı. Niye kullanıldı? Çünkü, adım Ali Mahir, insanlar böyle bakıyor.

    Mersin’de yurttaşlarımızın bir bölümü beni Arap Alevi olarak düşünür, bir kısım Yörük düşünür, bir kısım Kürt düşünür. Ben hepsine de hayır değilim, demem. Çünkü, ben bir insanım. En önemli özelliğim insan olmak ve ne mutlu bana ki hepsini yakıştırabiliyorlar. Yakıştırabiliyorlar diyorum, çünkü, hepsi yakışır insan olana. Alevi olmak da yakışır, Sünni olmak da yakışır, Arap olmak da yakışır ama maalesef bundan beslenen, büyüyen, filizlenen bir yapı var. Çocuklarımıza, insanlığa, geleceğe, topluma bunun kısa sürede belki fayda sağlayabileceğini düşünebilirler kendi açılarından ama geniş bir yelpazede topluma büyük zararlar verir. Örneğin, neden Ortadoğu’da özellikle son 19 yıldır, en çok Müslüman kanının döküldüğü bir dönemi yaşıyoruz? Çünkü bundan beslenen insanlar oldu, bundan beslenen ülkeler oldu. Bu Amerika’ydı, bu İngiltere’ydi, bu Cumhurbaşkanıydı. Kime faydası oldu? Olan, oradaki yüzbinlerce insana oldu. Yüzbinlerce insan evinden yurdundan oldu. Amerika demokrasi getireceğim diye Irak’a girdi. Amerika askerleri tarafından tecavüzüne uğrayan kadınların doğurduğu binlerce bebek dünyaya geldi. İşte demek ki bu doğru bir şey değil. Biz barışı, kardeşliği, dili ne olursa olsun, rengi, ırkı ne olursa olsun onu o olduğu için sevmeliyiz ya da düşüncelerinden dolayı yargılayıp sevmemeliyiz diye düşünüyorum.

    “ALEVİ TOPLUMU HİÇBİR ZAMAN KENDİSİNE YAPILANA NEFRET VE KİNLE KARŞILIK VERMEMİŞTİR”

    Aleviler, Türkiye’de nefret söylemine en çok maruz kalan toplumsal kesimlerden biri. Evleri işaretleniyor. Zorunlu din derslerinde nefret söylemlerine maruz kalıyorlar. Alevi toplumuna dönük bu dil sizce kaynağını nereden alıyor?

    Anlattığım gibi Türkiye’de küçükte olsa böyle bir ırkçı yapı var ve insanları buradan etkilemeye çalışıyorlar. Oysa bence Alevileri tanımak durumundalar. Kimin cennete veya cehenneme gideceğini ben bilemem ama büyük oranda, bir Alevi kolay kolay cehenneme gitmez derler. Çünkü Alevi toplumu empati yapar. Empati kuran bir insan hiçbir dinde günah işlemez. Empati kuran bir insan zarar vermez. Çünkü onun yerine kendini koyar, bu çok önemli bir şey. Evet bu coğrafyada Alevilere karşı çok kötü saldırılar oldu. Maraş, Çorum, Sivas… Şimdi evler işaretleniyor ne kadar acı bir şey. Ama Alevi toplumu hiçbir zaman nefret ve kinle karşılık vermemiştir. Çünkü bir insanı kesemez, bir bebeği öldürmez, bir insanı yakamaz, bir eve çarpı koyamaz. Aklından geçmez. Onun yolu sevgidir, kardeşliktir, beraberliktir. İnsanların bunu bilmesi lazım. Bu hiçbir zaman iyi sonuç vermedi, hiçbir zaman karşılık görmedi ve herkes yaptığıyla kaldı.

    BARIŞ, SEVGİ, KARDEŞLİK BU DÜNYAYI KURTARACAK

    Ben Yalova’ya gittiğim zaman, ilk ziyaret ettiğim yer çarpı konulan evler oldu. O kadar iyi insanlardı ki, şaşkınlardı ve hala failleri bulunamadı. Arka caddede, ön caddede kameralar varken neden bulunamadı? Biz ne yaptık, başka bir yere büyük bir çarpı koymadık, o çarpıyı boyadık ve yerine bir kalp yaptık. Çünkü, herkesin şunu bilmesi gerekiyor. Barış, sevgi, kardeşlik bu dünyayı kurtaracak. Bakın koskoca bir dünya, füzeleri olan Amerika, paraları olan İngiltere, gemileri olan Almanya, ne oldu bir virüsün karşısında aciz kaldılar. Demek ki bizi akıl, bilim, sevgi, kardeşlik ve insanlığa yapılan yatırım kurtaracak. Mezhep savaşları, vekalet savaşları, petrol savaşları ne kazandırdı bu dünyaya? Biz her zaman için sevgiyi aşılayacağız. Sevgi aşısı için bilime paraya pula da ihtiyaç yok. Çok basit. Anlamak, konuşmak, anlaşmak, kaynaşmak, sevmek yeterli.

    70’lerden beri bu bir devlet politikasıydı, bunu kabul edelim. Yani Maraş olaylarında, Sivas olaylarında ya da bugün. Diyanet bile çirkin bir dil kullanıyor bazen. Biz hala cemevlerine ibadethane statüsü verememiş bir devletiz. Bunun utancını yaşıyoruz. Yani bu bir devlet politikasıdır. Bundan beslenen bir yapı var. Ne yapacaksın? Alevileri öcü gibi göstereceksin, düşman gibi göstereceksin, ayrıştıracaksın, kız alıp kız verdirmeyeceksin, onları katledeceksin ve burada birilerini mutlu edeceksin. Yine söylüyorum bunu ancak akıllı, dünyayı bilen, dünyayı tanıyan, insanı seven yöneticiler geldiği zaman başarabileceğiz.

    İstanbul Sözleşmesi diyoruz. İstanbul Sözleşmesi hiçbir zaman gelmedi. Biz okullarımızda o sözleşmenin altını dolduracak eğitimleri verebildik mi? Biz din dersinde Aleviliği anlatabildik mi? Aleviliği anlatabilseydik böyle olur muydu? Bu dediğim gibi bir devlet politikası ama bunu aştık, aşacağız, çok daha fazla yaşatacağız. Bunu söylememin nedeni, yeni bir kuşak var. Bu kuşağın ortak özelliği özgürlüğünü ve insanı sevmesi, birbirini sevmesi, nerelisin diye sormamasıdır. Biz nerelisin diye sormazdık. Bana Alevi misin diye sormadılar. Arkadaşlarım, adın neden Ali, neden adın Mahir diye sormadılar. Bu kuşak da böyle bir kuşak.

    “ALEVİ TOPLUMUNA HAKARET EDEN İDARECİLERDEN KAÇI YARGILANDI VEYA GÖREVDEN ALINDI?”

    Hali hazırdaki hukuk sisteminin Alevilerden veya ötekileştirilenlerden yana bir artısından bahsetmek mümkün değil. Hukuksal anlamda nefret söylemine ve eylemine dönük yeterli bir mekanizmanın devrede olduğunu düşünüyor musunuz?

    Hukukun en önemli özelliği genel olması. Yani iktidarı bir parça eleştirdiğin zaman halkı nefret eylemine itmekten iddianame düzenleniyor. Peki Alevi toplumuna hakaret eden, ayrıştıran, kötü dil kullanan insanlar için bu maddelerden kaç tane iddianame hazırlanıyor bu ülkede? Kaç vali, idareci yargılanıyor? Kim görevden alınıyor? Alınmıyor. Demek ki hukuki bir ayrım var. Bu çok yanlış, hala cemevleri ibadethane olarak kabul edilmiyor. İnsanlar cemevlerinde su faturası, elektrik faturası ödemek zorunda kalıyor. Suyu kesilen cemevi var. Cemevlerini hala biz yardımlaşarak yapmak zorunda kalıyoruz. Bir yerde cemevi inşaatına başlandığı zaman ne kadar sürüyor? Belki 5 yıl sürüyor. Çimentosunu bir yerden alıyoruz, taşını bir yerden alıyoruz. Ama şu an teknoloji biraz daha geliştiği için yardımlaşarak yapıyoruz. Bunları devletin yapması lazım.

    “İKİ GÜN KONUŞARAK SONRA SUSARAK HİÇBİR YERE VARAMAYIZ”

    Nefret söylemine ve suçuna karşı demokratik kurumlar yeterli refleksi ortaya koyuyor mu?

    Bu bağlamda partilerin, demokratik kurumların ve her şeyden önce vatandaşlarımızın daha tepkisel olması ve bu tepkinin sürekliliğinin, şiddet oranının iyi ayarlanması lazım. Yani İki gün konuşarak sonra susarak hiçbir yere varmadık varamayacağız da. Bu yüzden mecliste de sert konuşmalıyız, sürekli konuşmalıyız, sürekli gündeme getirmeliyiz. Her ay araştırmalar vermeliyiz, evet defalarca verdik. İbadethane için yüzlerce kez verdik. Ama ne oldu? Belli bir süre sonra unutuldu. Unutulmaması için sürekli eylemde bulunmak zorundayız.

    “NEFRET DİLİNİ KULLANANLAR MUTLAKA CEZASINI ÇEKECEK”

    Nefret dilinin topluma yayılmasında başta rol oynayan güçlerden biri de medya. Gücü, sermayeyi ve zor aygıtını elinde tutan hegemonik odakların ideolojik zehrini kusuyor, toplumu ideolojik bombardımana tutuyor. Medya bu dili neden kullanıyor, kaynağını nereden alıyor?

    Türkiye’de şöyle bir şey var. Bugün burada bir röportaj yapıyoruz ve bunun bir cümlesi iktidarın hoşuna gitmiyor. İktidar ne yapıyor? Şunu da net olarak ortaya koyalım bugün dünyada ki en büyük şirketlerden bir tanesi ki pandemide zarar etmeyen karına kar koyan Facebook, sosyal medya şirketleri. Demek ki bu bütçeyle oluyor. Konuya gelirsek burada konuştuğumuz bir cümleyi alıyor önüne troller, trollerden sonra sarayın bürokratları, sonra milletvekilleri, sonra beyefendi ne yapıyor? Linç yapıyor. Bir nefret söyleminde bulunuyor ve buna milyonlarca insan inanıyor. Sizin ne söylediğinizin bir önemi yok ama nasıl sunulduğu çok önemli. Bu saray rejiminde güç var, para var, trol var ve maalesef güçlü olarak gözükebiliyor. Ama dünyadaki nefret dilini kullanan hükümdarlar, liderler, gruplar her zaman bunun cezasını ödemiştir. Hiç bir zaman nefret kazanamamıştır. Nefret mutlaka bir bedel ödemiştir. Bugün bu nefret dilini kullananlar, iftira atanlar, ayrıştıranlar, yalan söyleyenler mutlaka bir yerde cezasını çekeceklerdir.

    “YENİ BİR SİYASET TARZI ŞART”

    Yeni bir siyaset yapma tarzı oluşturmak, geliştirmek, yaratmak gerekiyor; hatta yeni öznelerin sahaya inmesi, oluşturulması, bu sürece müdahale etmesi gerekiyor. Nefret söyleminin ortadan kalkması için ya da en azından azaltılabilmesi için neler yapılmalı?

    Yeni bir siyaset tarzı şart. Çok klasik yöntemlerle bir yere varamayız. Dünya değişiyor, sosyoloji değişiyor, gençler değişiyor ve yepyeni bir kuşak var. Siyasi partiler, onlara uygun söylemle, eylemle stratejiler geliştirmek ve onlara uymak zorunda. Özgürlük alanına saygı duymak zorundalar. Çünkü özgürlüğüne çok düşkün bir nesil yetişiyor. Arkasından gelecek olan nesil bence özgürlüğüne daha çok düşkün olacaktır. Saygı istiyorlar ve ona uygun adım atacak insanlar bekliyorlar. Bu sefer artık klasik salonları, lacivert takımları, ya da makam arabalarını kullanarak, salon siyasetinden daha çok sokağı kullanmak zorundayız. Bu sokak ne olabilir? Metro olabilir, metrobüs olabilir, otobüs veya park olabilir.

    İYİLİK KAZANACAK, İYİLER KAZANACAK

    Mesela Mersin’de Adnan Menderes Bulvarı’ndaki parkta cumartesi günü 3 bin tane genç var. Ne yapıyorlar? Bira, kahve içiyorlar, yemek yiyorlar. Kimisi şunu söyleyebiliyor: ‘2 saat kafamı dinleyeceğim git buradan diyor.’ Gülümsüyorum. İşte bunu yakalamak zorundayız. Yani siyasetçinin ondan birisi olduğunu, yarın orada, o olabileceğini, onun yerine gelebileceğini anlatabilmeliyiz. Bu topluma da güzel geliyor, insanlara da güzel geliyor. Ama bunu yapmak için de bundan zevk alan siyasetçilerin olması lazım, sokağı sevmesi lazım, yürümeyi sevmesi lazım. Bir mısır satan esnafla dondurma satan esnafla, işyeri sahibiyle, simitçiyle, ayakkabı boyacısıyla sohbet etmesi, dertleşmesi lazım. Tabi ki bunu üst perde de yapamazsın. Bu adam senle alay edebilir, sana kızabilir, seni sevebilir. Onun verdiği suyu da içeceksin, yemeği de yiyeceksin, ekmeği de bölüşeceksin. Bence bu yöntemler olmalı. Bu dönem grupta böyle milletvekilleri var. Bunu yapmayanlar yapanlara ilgi duyuyorlar, bu adamlar seviliyor diyorlar, onlar da yapmaya başlıyor. Yani iyilik kazanacak, iyiler kazanacak.

    “SEVGİYİ, KARDEŞLİĞİ, BARIŞI ANLATMALIYIZ”

    Sevgiyi, kardeşliği, beraberliği, barışı anlatmak zorundayız. Alevi kültürünü daha çok tanıtmak zorundayız. Mesela kadın cinayetleri söz konusu olduğu zaman hep şunu söyledim. Çocuğunuza bir çalgı aleti mutlaka çalmayı ilke edinin. Bu flüt olur, saz olur, zurna olur, piyano olur imkanınıza göre. Mutlaka kitap okusun, mutlaka şiir okusun. Konuyu getirmek istediğim yer, saz çalan biri eşini öldürmez, şiir okuyarak büyüyen bir çocuk büyüdüğü zaman eşine şiddet uygulamaz. İşte Alevi toplumunun en önemli özelliği nedir? Müzik, sanat, deyiş, söyleşi. Alevi toplumunda var. Bunlardan dolayı Alevi toplumunda kadın cinayeti çok az görürsünüz. Hatta son yıllara hiç tanık olmadım. Böyle bir ayrıştırma yapmak istemiyorum ama olayı şuraya bağlıyorum. Edebiyat, sevgi, barış, kardeşlik önemli bunu topluma anlatmamız lazım. Bunu daha fazla anlatmamız için iyi bir TRT’nin olması lazım. TRT’nin alt kanallarının daha açık, daha adil olması, daha düzgün bir medya akımının olması lazım. Sosyal medyada paylaşımların, devlet tarafından adaletli bir şekilde yapılması lazım.

    Diren KESER-Diren SATI/PİRHA

    1-Akademisyen Kaya: Alevilere yönelik nefret çok derinlerde, eskiye dayanıyor-VİDEO
    2-Avukat Eren Keskin: Alevilerin hakları birçok kez ihlal edildi-VİDEO
    3-Tarihçi-Yazar Erdoğan Aydın: Nefret suçu doğrudan rejimle bağlantılıdır-VİDEO
    4-‘Alevi örgütleri nefret saldırılarına karşı ortak tavır geliştirmeli’-VİDEO
    5-‘Aleviler, tarih boyunca nefret suçuna maruz kaldı’-VİDEO
    6-‘Alevi düşmanlığı bu toplumun genlerinde var; iflah olmaz’-VİDEO
    7-‘Aleviler kuşatmayı ve tecridi yaşıyor; nefret dili ile düşmanlaştırılıyor’- VİDEO
    8-‘Hak temelli bir anayasal düzenleme yapmadan nefret söylemi azalmaz’-VİDEO
    9-‘Nefrete karşı demokrat Sünniler, Aleviler, Ermeniler bir araya gelebilmeli’-VİDEO
    10-‘Nefret dilinden kurtulmanın tek yolu eşit vatandaşlıktan geçiyor’-VİDEO
    11-‘Nefret dilinin kayda geçmeyen yüzünde Alevi kadınlar var’-VİDEO

     

  • ‘Nefret dilinden kurtulmanın tek yolu eşit vatandaşlıktan geçiyor’-VİDEO

    ‘Nefret dilinden kurtulmanın tek yolu eşit vatandaşlıktan geçiyor’-VİDEO

    PİRHA-Barış Bildirisini imzaladığı için üniversitedeki görevinden ve AKP’den ihraç edilen, AKP kurucu üyesi ve İnsan Hakları Aktivisti Fatma Bostan Ünsal  Alevilere yönelik nefret saldırılarını PİRHA’ya değerlendirdi. Bostan Ünsal, Avrupa’nın erken modern döneminin, ötekini düşmanlaştırıcı, şeytanlaştırıcı üslubunun bugün Müslümanların dilinde olduğuna dikkat çekti. Bostan Ünsal “Bundan kurtulmanın tek yolu her tür imtiyazı bırakarak eşit vatandaşlık temelinde bir araya gelecek bir siyaseti organize etmek olabilir” diye belirtti.

    Nefret suçu; bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi ön yargı doğurabilecek nedenlerden dolayı işlenen, genellikle şiddet içeren suçlardır.

    Nefret suçu, insanlığa karşı işlenmiş olarak görülüyor ve uluslararası hukukta karşılığı var. Ancak günlük yaşamda özellikle inancı, kültürü, yaşam biçimi, dili vb. farklı olan toplum ve topluluklar nefret diline, baskısına ve saldırısına maruz kalıyor.

    Türkiye’de geçmişten günümüze nefret saldırılarına maruz kalan toplumlardan biri de Aleviler. Alevilere yönelik nefret saldırıları artarak sürüyor. Devlet tarafından inancı ve ibadethanesi kabul edilmeyen Aleviler, okulda, sokakta, işyerinde, hastane, mahallede, yaşadığı apartmanda aşağılanıyor, hor görülüyor, hakarete uğruyor.

    Türkiye’de nefret suçları ile ilgili kapsamlı bir yasal düzenlemenin eksikliği sistematik bir biçimde bu saldırıların devam etmesine de zemin hazırlıyor.

    Peki nefret suçu kaynağını nereden ve nelerden alıyor? Yargı Alevilere dönük nefret suçuna karşı ne yapıyor? Demokrasiyi ve eşitliği savunan kurum ve kuruluşlar Alevilere dönük nefret suçlarına karşı ne yapıyor? Tüm bu soruları ve daha fazlasını akademisyen, yazar, tarihçi, hukukçu, insan hakları savunucularına sorduk.

    AKP kurucu üyesi, İnsan Hakları Aktivisti, araştırmacı-akademisyen Fatma Bostan Ünsal, sorularımızı yanıtladı.

    PİRHA: Türkiye’de ve dünyada nefret söylemi ve buna bağlı olarak da nefret söyleminin ortaya çıkardığı şiddet artıyor. Nefret diline daha fazla sarılarak ötekileştirdikleri halkları, inanç kimliklerini, sınıfları, kadını düşmanlaştırıyor. Yine Ortadoğu’da sonu gelmeyen mezhep savaşları bunun en belirgin örneklerinden biri. Siz bu nefret söylemini neye bağlıyorsunuz?

    FATMA BOSTAN ÜNSAL: Aslında kendisinden farklı olanı düşman görme ve kendini üstün görme hem kişisel olarak hem de toplumsal olarak var olan bir durum. Bütün çağlar boyunca bu vardı. Yakın döneme kadar, 1900’lü yıllara kadar bu hep vardı ama bu hareketlilik fazla olmadığı için, ‘Modern Dönem’ olmadığı için zaten insanlar türdeş toplumlar içinde yaşıyorlardı ve çok büyük problemler çıkmıyordu. Ama yine de problemler yaşandığını biliyoruz. Kendisinden farklı olanı hem toplumlar hem de bireyler farklı ve düşman olarak görüyorlar. Aslında bu insanın ve toplumun içinde olan bir şey. Yani insan bir şekilde başkalarından farklı ve imtiyaz istiyor. Bu doğal ve tabii bir şey. Problem olan nokta, farklı ve üstün olmanın doğuştan gelen hususlara bağlı olması. Bu ırk olabilir, ten rengi veya zenginlik, fakirlik gibi olabilir. İnsan hürmet görmek ister. Bu eğer çalışmak gibi veya nezaket gibi yani insanın çalışarak elde edebileceği bir hususa bağlanmazsa, doğuştan gelen herhangi bir hususa bağlanırsa problem burada başlar.

    NEFRET SUÇU MODERN DÖNEMDE DAHA DA ARTTI

    Nefret söylemi, nefret suçu çeşitli şekillerde bazen çok trajik sonuçlara yol açmıştır. Hem İspanya örneğini hatırlarsak hem Hitler dönemini hatırlarsak bu çok trajik sonuçlara yol açabilen bir kabul olmuş oluyor. İnsan başkasından üstün olmak istiyor. Ne olursanız olun bu sizin üstünlüğünüz veya alçaklığınızın sebebi değildir. Bu üstün olma doğal eğiliminin en trajik olan noktaları diğerlerini sürmek veya öldürmek. Bütün dini ekoller ve felsefe bu doğal güdünün terbiye edilmesine yönelik hizmet ediyor. Bu olmadığı takdirde yani bu yapılmadığı sürece trajik sonuçlar veya daha az trajik ama bireysel yaşamı da etkileyen hususları görmüş oluyoruz. Bu hep böyleydi. Ama günümüzde nefret söylemi, daha da arttı diyoruz ve modern iletişim vasıtalarıyla ve modern yaşam artık çok farklı ve çelişkili çıkarları olan insanları bir arada yaşatan bir form olduğu için bunları daha çok görüyoruz. Modern dönemin bize getirdiği problem de bu. Bu yüzden de biraz daha bilinçli davranılması gerekiyor. İnsanlardaki bu üstünlük eğiliminin daha da iyi eğitilmesi gerekiyor. İnsanın elde edebileceği, çalışarak sonradan elde edebileceği olumlu özellikleri de kazandırmak yönünde toplumun daha da dikkat etmesi gerekiyor ki bu problemler daha hissedilir bir şekilde yüzümüze çarpmasın.

    “TARİHTEN DERS ALMADIĞIMIZ İÇİN YENİDEN YENİDEN DÜŞMANLIK ÜRETİLİYOR”

    Aleviler, Türkiye’de nefret söylemine en çok maruz kalan toplumsal kesimlerden biri. Alevilik de biraz önce bahsettiğimiz tahakkümü, cinsiyetçiliği, talanı, sömürüyü, gaspı ve savaşı reddeden bir noktada duruyor. Alevi toplumuna dönük bu dil sizce kaynağını nereden alıyor?

    Bütün ayrımların temelinde biraz da siyaset rol alıyor. Bakıldığı zaman çok farklı Alevilik okumaları var, Alevilik tanımları var. Bu yüzden şimdi ifade edeceğim tanımlama bütün Alevileri kapsamayacaktır ama genel olarak nasıl neşet etmiştir diye bakarsak Hz. Ali’ye olan sevgi ve Hz. Ali’ye yapılan ve hatta torunu Hz. Hüseyin’e yapılan zalim davranışlara yönelik aslında bir tepkidir diyebiliriz Alevilik için. Genel olarak ben böyle görüyorum. Ama tabi ki çok çeşitli Alevilik tanımları var. Ama peygamber torunu bile olsanız, eğer var olan siyasi iradeye uymuyorsanız, en ağır şekilde cezalandırılıyorsunuz ve aslında Alevilik bu cezalandırılan insanın yanında, mağdurun yanında olmak.
    Aslında bütün Müslümanların yanında olduğu kişidir Hz. Hüseyin. Ama baktığımızda o çoğunluk, Sünni dediğimiz kesim hem Hz. Hüseyin’e çok büyük sempati duyarken hem de bir taraftan siyasi düzen olarak çok büyük itirazlar edilmemiştir. Yine İslam tarihine baktığımızda aslında çoğunluk olarak itiraz etmeseler de çok ağır cezalarını yaşamıştır. Hem Mekke’de hem Medine’de Hz. Hüseyin’in katlinden hemen sonra bütün İslam toplumu çok ağır şekilde cezalandırılmıştır. Mekke ve Medine Müslümanlar tarafından yakılmıştır. Kadınlarına da tecavüz edilmiştir. İslam tarihindeki bu olay bütün Müslümanlar tarafından iyi bir şekilde örnek alınmış olsaydı bugün Alevi-Sünni gibi bir kavram ortaya çıkmazdı. O durumdan gerekli dersi almadığımız için yeniden yeniden hem düşmanlık hem de yeni mağdurlar üretmiş oluyoruz. Tabi ki Hz. Hüseyin taraftarları mağdur olmuştur. Ama bütün bir İslam ümmeti de mağdur olmuştur. Bu maalesef Sünni doktrinde bilinmez. Üzerine vurgu da yapılmamıştır ve bunun yapılmaması nedeniyle de bu ayrım devam edegelmiştir.

    İnsanların bir başkası üzerinden üstünlük elde etmek istemesinden bahsetmiştik. Bu açlık gibi bir içgüdü. Siyasi ortamda, Sünni toplumda otomatik olarak Alevilere karşı diyelim bir üstünlük söz konusuysa ve eğer cehalette varsa bu devam ettirilmek istenir. Şunu söylemek istiyorum; pür değerlerden bağımsız olarak düşündüğünüzde bu hazır üstünlüğü devam ettirmek istersiniz. Mesela şöyle örnek verilebilir: Bir beyaz insanlar eğer bir şekilde üstün görülüyorsa, imtiyazları varsa bunu devam ettirmek isterler veya erkekler diyelim, erkek olmanın avantajları varsa bu avantajları devam ettirmek isterler. Tabiatta var olup bizim insan olarak itiraz etmemiz gereken bir çok husus var. Bu da onlardan bir tanesi. Bunun farkında olup, önüne geçmeye çalışmak gerekir. Aynı şekilde bir Sünni toplumdayız ve tarihe de baktığımızda daha çok siyasi iktidarın Sünni topluluklar tarafından oluştuğunu görüyoruz. O yüzden hazır bir üstünlük, hazır bir imtiyaz varken bunu devam ettirme yanlışına insanlar kolaylıkla kapılabiliyorlar. Aleviler de o tarihi mağdurun yanında olmanın sürdürücüsü olarak çeşitli kerelerde mağdur olmuş oluyorlar.

    Her insanın, her topluluğun sahip olduğu bu eğilim, üstün olma eğiliminin doğuştan gelene bağlı olması problemin esas noktası demiştik. Buradan bakarak herkes uyanık olmalı ve yaşadığı her hususta ‘elimdeki, bana sunulan imtiyazı mı devam ettiriyorum’ sorusu içinde davranmalı. Erkekler de bu soru içinde hareket etmeli, bir beyaz insan da bu şekilde davranmalı. Yani bakıldığında bu bizim içimizde olan bir husus.

    “YARGI EŞİTSİZLİĞİ VE AYRIMCILIĞI PEKİŞTİRİYOR”

    Hali hazırdaki hukuk sisteminin Alevilerden veya ötekileştirilenlerden yana bir artısından bahsetmek mümkün değil. Hukuksal anlamda nefret söylemine ve eylemine dönük yeterli bir mekanizmanın devrede olduğunu düşünüyor musunuz?

    Bir ayrımcılık olduğunda bunun karşısında bütün toplumu da zayıflatacak bir husus olduğu için bir çok konuda ayrımcılığın olmaması gerekiyor. Artık toplumlar buna ikna olmuş durumdalar. Ama bunu ne kadar sağlayabilirler, bunun mücadelesi içindeyiz. Bir taraftan böyle bir doğru kabulü var. Ama bu kabul günlük yaşamda kendiliğinden yaşanmadığı için bu ihlal edildiğinde devreye girecek kurumların olması lazım. Bu zaten yeni bir anlayış. Hazır üstünlüğü bırakmak, razı olmak zaten zor bir şeyken bunun kurumlarını oluşturmak daha da zor.

    Aslında bu konuyla ilgilenen bazı modern kurumlar var. Ombudsman isimlendirilen Kamu Denetçiliği veya eşitlik kurumu, bunların yanında başka kurumlar da var. Yargı da aslında bunun için var. Ama yargı faaliyetlerini yürütenler de toplumda var olan eğilimlerden ve düşüncelerden beslendiği için bu yargı da bazen eşitsizliği ve ayrımcılığı pekiştiren bir durum olabiliyor. Kadınlar olarak biz bunu ‘kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik bırakmayacaksın’ diyen bir hakimden duymuştuk, kadın şiddetine yönelik. Bugün bunu söyleyenler yok ama bir zamanlar söylenmişti.

    Aleviler ile ilgili olarak ötekileştirme faaliyetlerinde bir durum olduğunda ve bu cezalandırılmadığı zaman faaliyetler devam ediyor. Bunların cezalandırılmasını da yargı sağlayabilir. Ama onlarda toplumdan etkilendiği için bu kadar net bir tavır almayabilirler. Yargının bağımsız olması gerekiyor ki en azından bu hususlara da bağımsız bir şekilde müdahil olabilsin. Ombudsman veya Eşitlik İzleme Kurulu, bunlar yeni kurumlar ve yargının yetersiz kaldığı hususlarda daha doğrudan müdahale araçları. Ama olması gibi oluşturulamadığı için gereken yapılmıyor. Olması gerektiği gibi olmadığını da şuradan anlıyoruz, yeni dönemde İnsan Hakları Eylem planında cezaevlerindeki ihlallerle ilgili bir izleme kurulu oluşturulacağı söylendi ve o kurulun bağımsız şekilde oluşturulacağı, barolar gibi, sivil toplum kuruluşlarından olacağı söylenmişti. Her ne kadar sivil toplum kuruluşlarına da kayyım atama yönünde hem pratiklerin olduğu hem de hukuksal bir alt yapıda hazırlandığı bir ortamda barolarla ilgili de problemli bir durum olsa da bunun bağımsız bir şekilde oluşturulmasının uygulanması, diğer daha önemli kurumların da bağımsızlıktan uzak olması bizim görmemizi sağlıyor. Bu konuda bağımsız bir şekilde belirlenmesi yönündeki talebimizin oluşması ve vurgulanması gereğini de bize hissettiriyor.

    “SİYASET KARŞISINDA BAĞIMSIZ SİVİL TOPLUM KURULUŞLARINDAN MAHRUMUZ”

    Nefret söylemine ve suçuna karşı demokratik kurumlar yeterli refleksi ortaya koyuyor mu?

    Demokratik kurumlar dediğimiz zaman aklımıza ilk gelecek olan tabi ki de parlemento. Parlemento çok güçsüz. Parlemento kurulduğu dönemde daha farklı refleksleri ve gücü vardı ve çok kısa bir süre sonra bu yetkisinin azaldığını ve meclisin olması gereken bir kurum olmaktan uzaklaştığını görüyoruz.

    Demokratik kurumlar olarak sivil toplum kuruluşları, yargı ve basın önemli. Bütün bunlarda olması gerekenin çok uzağında refleksler olduğunu görüyoruz. Aynı zamanda zayıf sivil toplum kuruluşları söz konusu.
    Sivil toplum kuruluşlarını da şöyle söyleyebiliriz. Bu konuda da daha çok Türkiye’nin hukuk düzeni aslında sivil toplum kuruluşlarının çok güçlü olmamasını gerektirmiştir. Siyasi açıdan da siyasete bağımlı pek çok diğer hususlarda olduğu gibi çok siyasete bağlı olması siyaset karşısında bağımsız, siyaseti yönlendirecek sivil toplum kuruluşlarından mahrum olmamızı getirmiştir.

    “GÜCÜN YANINDA DURAN BİR MEDYA VAR”

    Nefret dilinin topluma yayılmasında başat rol oynayan güçlerden biri de medya. Medya bu dili neden kullanıyor, kaynağını nereden alıyor?

    Medya da siyasete çok bağımlı. Yani siyasetin dışında bireylerin, sivil toplum kuruluşlarının siyasete çok bağımlı, sadece statükoya bağımlı ve o güce yaslanan bir medya görüyoruz. Bütün dezavantajlı kesimler için yani azınlıkta olan, hem sayı olarak azınlıkta olan hem de güç olarak azınlıkta olan kesimleri kapsayan, örneğin Alevilerin sayı olarak da azınlıkta olduğunu biliyoruz, iktidarın çeşitli yerlerinde olmamaları dolayısıyla, görüşleri de ana akım olmadığı için ötekileştirildiğini, bazen suç görüldüğünü biliyoruz.

    Örneğin bir ‘Ermeni’ ifadesi nötr bir ifadedir. Ama Türkiye’de küfür olarak, aşağılayıcı olarak rahatlıkla görebiliyoruz. Bunun da yine medya tarafından desteklendiğini görüyoruz. Mesela ‘Sabiha Gökçen’in Ermeni bir öksüz çocuk olarak alındığı’ ifadesi neden bir aşağılama olsun ki? Bu nötr bir durumdur. Bunlar çeşitli şekillerde bazen görebildiğimiz, bazen de göremediğimiz şekildedir. Çünkü ayrımcılıkları bazen de göremiyoruz. Aynı kadınlar için olduğu gibi. Hani kadınlar için, cam tavan diyoruz. Hani görünmüyor ama sizin yükselmenizi engelliyor. Bu tür azınlıkta olan kişiler veya gruplar için bazen görünmeyen ama o insanları çok yaralayan, engelleyen çeşitli durumlar söz konusu. Bunların da Türkiye’de medya ile maalesef yeniden yeniden üretildiğini görüyoruz. Çünkü gücün yanında duran bir medya var. Eskiden de öyleydi ama görmesi biraz daha zordu, bugün daha da açık bir şekilde görebiliyoruz. Mesela bir anda on on beş gazetenin aynı manşetle çıkmış olması bugün açık şekilde görmemizi sağlıyor. Bunu daha çok birinci derece mağdurlar hissedebiliyor.

    “AVRUPA’NIN ÖTEKİNİ DÜŞMANLAŞTIRICI ÜSLUBU BUGÜN MÜSLÜMANLARIN DİLİNDE”

    Nefret söyleminin ortadan kalkması için ya da en azından azaltılabilmesi için neler yapılmalı?

    Bütün bu durumlar modern toplumda birbiriyle çıkarları veya görünümleri birbirinden farklı grupların bir arada yaşadığı bir toplum şu anda modern toplum. O yüzden aslında çeşitli şekillerde ötekiye karşı, diğerine karşı çok büyük zulümlerin olduğunu ‘Modern Dönem’ gördü. Avrupa da çok gördü ve daha çoğunu, ırk ayrımını bile gördü. İnsanlık buraya gelmiş durumda. Yani o bizim eleştirdiğimiz, ötekine karşı çok şiddet kullanan batı medeniyeti, batı sömürgeciliği bugün başka bir yerde. Bugün çoğulculuğu sağlamaya çalışan, ayrımcılığı önlemeye çalışan bir yerde. O eleştirdiğimiz Avrupa’nın erken modern döneminin, ötekini düşmanlaştırıcı, şeytanlaştırıcı üslubu bugün maalesef Müslümanların dilinde. Farklı dinlerle, farklı ırklarla beraber herkesin hakkının korunacağı bir toplum oluşturmak için bir arada olmamız gerektiğinden çok uzakta olabiliyoruz. Bu dönemde biz İslam medeniyeti o erken dönem batılı anlayışın pratiklerini tekrar etmektense yani farklı olanı şeytanlaştırıp cezalandırma yönünde olmaktansa bugün ki Avrupa Birliği gibi kurumlardan da yararlanarak farklı olanla beraber herkes için yaşanabilecek bir dünya için bir araya gelen bir topluluk olmalıyız.

    Yasal değişiklik konusunda ise yasal bir değişikliğe çok gerek yok. Sadece iktidarda olanın o yasalara uygun şekilde hareket etmesini sağlayacak mekanizmalar olmuş olsa yeter. Bu da nasıl mümkün olabilir, bu yasalara uygun davranılmadığı zaman bunu açıkça söyleyebilecek bir medya olmalı. Çünkü açıkça söylendiği zaman cezalandırılıyorsa, bu böyle bir toplumun oluşmasına engel olmuş oluyor. Engeller kalksa yeter. Çok özel olarak davranılmasına gerek yok. Çünkü herhangi bir problem olduğunda bunu ifade edebilme durumda bağımsız ve özgür bir toplum oluşabilmesi için ifade özgürlüğü çok önemlidir. Hem özgür olmak hem de bunu sağlayacak imkanlara sahip olmak önemli. Bu sağlandığı durumda devlet çok pozitif olarak müdahale etmese bile, bunu yapamayabilir ama bu tarz şeyleri cezalandırması yeterli. Zaten cezalandırmadığı taktirde bu durumu gören yaşayan insanlar kendilerini ifade edeceklerdir ve bu bir taraftar toplayacaktır. Bu da kamusal alanda kabul edileceği için şu anda yasal düzenlemeler değil, asıl problem uygulamadaki problem.

    NEFRET DİLİNDEN KURTULMANIN TEK YOLU EŞİT VATANDAŞLIK

    Kurumlar çok zayıf. Kurumları hizaya getirecek toplumda çok güçlü değil. Ekonomik olarak ya da özgürlükler olarak. Burada da yanlış yapılan yürütmeyi doğruya sevk etmek zor oluyor. Bir de neden bu tür farklılıklar devam ettiriliyor ona bakmak lazım. Aslında bütün farklılıkların devam ettirilmesinin sebebi yönetimi kolaylaştırmak. Yani Türkiye’de Aleviler var, Kürtler var ve herkes bir başkasına bakarken bazen devletin resmi duruşundan daha ayrımcı olabiliyor. Bu yüzden yönetime sahip olanlar rahatlıkla bu toplumun bu şekilde bölünmüş olmasından yararlanarak devam ettiriyorlar. İşte buradan çıkış, çeşitli şekillerde mağdur olduğunu düşünen, farklı olduğunu düşünen kesimlerin bir araya gelip, herkesin eşit olduğu, eşit vatandaşlık ile kimsenin daha vatansever olarak görülmeyeceği, daha iyi görülmeyeceği bir ortam olursa bundan kurtuluruz. Yani bundan kurtulmanın tek yolu her tür imtiyazı bırakarak eşit vatandaşlık temelinde bir araya gelecek bir siyaseti organize etmek olabilir diye düşünüyorum.

    Diren KESER-Diren SATI/PİRHA


    1-Akademisyen Kaya: Alevilere yönelik nefret çok derinlerde, eskiye dayanıyor-VİDEO
    2-Avukat Eren Keskin: Alevilerin hakları birçok kez ihlal edildi-VİDEO
    3-Tarihçi-Yazar Erdoğan Aydın: Nefret suçu doğrudan rejimle bağlantılıdır-VİDEO
    4-‘Alevi örgütleri nefret saldırılarına karşı ortak tavır geliştirmeli’-VİDEO
    5-‘Aleviler, tarih boyunca nefret suçuna maruz kaldı’-VİDEO
    6-‘Alevi düşmanlığı bu toplumun genlerinde var; iflah olmaz’-VİDEO
    7-‘Aleviler kuşatmayı ve tecridi yaşıyor; nefret dili ile düşmanlaştırılıyor’- VİDEO
    8-‘Hak temelli bir anayasal düzenleme yapmadan nefret söylemi azalmaz’-VİDEO
    9-‘Nefrete karşı demokrat Sünniler, Aleviler, Ermeniler bir araya gelebilmeli’-VİDEO

     

     

     

     

  • ‘Aleviler kuşatmayı ve tecridi yaşıyor; nefret dili ile düşmanlaştırılıyor’- VİDEO

    ‘Aleviler kuşatmayı ve tecridi yaşıyor; nefret dili ile düşmanlaştırılıyor’- VİDEO

    PİRHA- DAD Genel Merkez Eğitim Sekreteri  Hüseyin Ozan, Alevilere yönelik nefret saldırılarını PİRHA’ya değerlendirdi. Ozan, hegemon odakların tahakküm oluşturabilmek için sürekli bir nefret dili üreterek düşmanlar yarattığına vurguda bulundu. Ozan, “Kendi tahakküm alanlarını yaratabilmek, bunları yaygınlaştırabilmek için nefret diline daha fazla sarılarak ötekileştirdikleri halkları, inanç kimliklerini, sınıfları, kadını düşmanlaştırmışlardır” dedi. 

    Nefret suçu; bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi ön yargı doğurabilecek nedenlerden dolayı işlenen, genellikle şiddet içeren suçlardır.

    Nefret suçu, insanlığa karşı işlenmiş olarak görülüyor ve uluslararası hukukta karşılığı var. Ancak günlük yaşamda özellikle inancı, kültürü, yaşam biçimi, dili vb. farklı olan toplum ve topluluklar nefret diline, baskısına ve saldırısına maruz kalıyor.

    Türkiye’de geçmişten günümüze nefret saldırılarına maruz kalan toplumlardan biri de Aleviler. Alevilere yönelik nefret saldırıları artarak sürüyor. Devlet tarafından inancı ve ibadethanesi kabul edilmeyen Aleviler, okulda, sokakta, işyerinde, hastane, mahallede, yaşadığı apartmanda aşağılanıyor, hor görülüyor, hakarete uğruyor.

    Türkiye’de nefret suçları ile ilgili kapsamlı bir yasal düzenlemenin eksikliği sistematik bir biçimde bu saldırıların devam etmesine de zemin hazırlıyor.

    Peki nefret suçu kaynağını nereden ve nelerden alıyor? Yargı Alevilere dönük nefret suçuna karşı ne yapıyor? Demokrasiyi ve eşitliği savunan kurum ve kuruluşlar Alevilere dönük nefret suçlarına karşı ne yapıyor? Tüm bu soruları ve daha fazlasını akademisyen, yazar, tarihçi, hukukçu, insan hakları savunucularına sorduk.

    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Genel Merkez Eğitim Sekreteri Hüseyin Ozan sorularımızı yanıtladı.

    “HEGEMON GÜÇLER SİSTEMATİK VE BİLİNÇLİ OLARAK NEFRET SÖYLEMİNİ GELİŞTİRDİ”

    PİRHA: Türkiye’de ve dünyada nefret söylemi ve buna bağlı olarak da nefret söyleminin ortaya çıkardığı şiddet artıyor. Bunu neye bağlıyorsunuz?

    HÜSEYİN OZAN: Nefret söyleminin kaynağına bakmak gerekiyor. Şüphesiz ki tartıştığımız konu bireyler arasındaki bir konu olarak ele alınmamalıdır. Bu sistematik biçimde geliştirilen bir nefrettir. Bunu hem yerel hem de küresel hegemon güçler zihniyet ve edimi olarak algılamak gerekiyor. Dünyanın her döneminde hegemon odaklar tahakküm oluşturabilmek için sürekli bir nefret dili üretmişler, sürekli düşman yaratmışlardır. Cinsiyetçiliği geliştirmişler. Oradan kadını düşürmüşlerdir. Kendi tahakküm alanlarını yaratabilmek, bunları yaygınlaştırabilmek için nefret diline daha fazla sarılmış, ötekileştirdikleri halkları , inanç kimliklerini, sınıfları, kadını düşmanlaştırmışlardır.

    Günümüzde de küresel hegemon güçler ve yerel odaklar benze bir pratiği yoğun bir şekilde gündemde tutmuştur. Ortadoğu’da ardı arkası gelmeyen savaşlar, buradaki çelişkilerin derinleştirilmesi, halkların-mezheplerin düşmanlaştırılması, kadınların pazarlarda satılacak kadar düşkün bir pratiğe girilmesi, milyonlarca insanın katliamına yol açılması bu nefret söylemi ile desteklenmekte, beslenmekte ve geliştirilmektedir. Bunu hegemon küresel ve yerel güçlerden, emperyalist sistemden bağımsız düşünmek mümkün değildir. Sistematik, bilinçli geliştirilen, insan düşmanı bir söylemdir.

    “TAHAKKÜM AYGITI DEVLET KARŞISINDA DEMOKRATİK UYGARLIK ÇİZGİSİ VARDIR”

    Aleviler, Türkiye’de nefret söylemine en çok maruz kalan toplumsal kesimlerden biri. Alevi toplumuna dönük bu dil sizce kaynağını nereden alıyor?

    Alevilik bir rıza yoludur. Bu öğretide nefrete yer yoktur. Kainat bir bütün olarak kavranmakta, tüm varlığın-insanlığın birbiri ile ikrarlı olduğu kabul edilmekte, cümlesinin rızalı bir yaşama tabi olması gerektiği önerilmekte ve kendi toplumsal özelinde de bu gerçekleştirmektedir. Sistematik tahakküm aygıtı olan devlet 5000 yıl kadar önce Sümer kent devletlerinde ortaya çıkmış, gittikçe gelişmiş ve yayılmıştır. Bunun karşısında bir de demokratik uygarlık çizgisi vardır. Aleviliği bu bağlamda ele almak lazım. Düşmanlaştırmanın, çatıştırmanın, kırdırmanın karşısında siz tüm insanlığı sevgi bağına davet ediyorsunuz. Tüm insanlığı rızaya dayanan bir toplumsal yaşam biçimine davet ediyorsunuz. Doğanın nesneleştirilmesi karşısında siz çar-a nasırın rızasına tabi olmayı öngörüyorsunuz. Siz ağaç keser iken ormandan rızalık alıyorsunuz ve en az zararla bu işi tamamlıyorsunuz. Toprağı sürer iken oradaki börtü böceğin, kuşun hakkını gözetiyorsunuz. Ürününüzü kaldırır iken onların payını bırakıyorsunuz. Yani alternatif düşünsel, toplumsal bir sistem.

    “ALEVİLER KATLİAMA UĞRATILDI, TECRİT EDİLDİ”

    Hegemonik zihniyetin günümüzdeki zirveleşmiş hali olan modernist sistemin karşısında siz tahakkümü, cinsiyetçiliği, talanı, sömürüyü, gaspı ve savaşı reddeden bir noktada duruyorsunuz. Bölgede, Ortadoğu’da, Anadolu’da tahakküm sürmekte olan güçler bu nefret söylemini bilinçli, sistematik olarak geliştirmiştir. Alevi halkları tecrit etmiştir. Fiziki katliamlar uygulamıştır, asimilasyon süreçleri işletmiştir. Bunları gerçekleştirmek için toplumsal tabana da ihtiyaç vardır. Bu manada da ülkenin Alevi olmayan halklarını da manipüle etmiştir. Onları hali hazırda her an kullanılabilecek potansiyel ve silah durumuna getirmiştir. Hali hazır günümüzde de aynı zihniyet ve pratik derinleştirilerek devam ediyor.

    “MİLLİYETÇİ İDEOLOJİ ALEVİLERİ ZEHİRLEDİ”

    Bu nefret söylemine dahil olan ve ideolojik zehirlenmeden Aleviler de payını aldı. Milliyetçiliğe, ırkçılığa düşen ve sistemin belli dönemlerde zehrini enjekte ettiği ve hazırda beklettiği ‘Alevi kökenliler’ ortaya çıktı. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?

    Bu nefret söylemine ve pratiğine dahil olan, etkisine düşen Alevilerden bahsediliyor. Biz buna hakikatinden, öğretimizden kopmak diyoruz. Alevi ana, babadan doğmakla insan Alevi kalamıyor, Alevi olamıyor. Bu yolun kemali ile donanmak, onu bilince çıkarmak, yola ikrar vermek, yaşamını bu hakikat üzerine sürmek Aleviler için esastır. Öte yandan dediğimiz gibi modernist zihniyetin bu topraklardaki ittihatçı versiyonunun Alevilerde yarattığı bir bilinç kirliliği, ideolojik zehirlenme söz konusudur. Bu manada ben Aleviyim deyip de kendi hakikatini inkar eden, ben Aleviyim deyip de kendini efendi gören, diğer halklara düşman olan, milliyetçi ideolojinin içerisine sürüklenen Alevi süreklerinden kimseler var. Bunların tamamı sapmadır. Bu Alevi aklı ve pratiği değildir. İnsan toplumsallığında ve bireysel yaşamımızda karşılığını bulmak zorunda olan hakikat budur.

    “HUKUKUN ALEVİLERDEN YANA BİR ARTISINDAN BAHSETMEK MÜMKÜN DEĞİL”

    Hukuksal anlamda nefret söylemine ve eylemine dönük yeterli bir mekanizmanın devrede olduğunu düşünüyor musunuz?

    Hukuk günümüzdeki biçimiyle egemenlerin hukukudur. Ahlaki ve vicdani bir hukuktan bahsedebilmek mümkün değildir. Tahakküm edenler hukuk sistemlerini tahakkümlerini sürdürebilecek, garantiye alacak biçimde inşa etmişlerdir. Bu manada bazı hukuki kırıntılar varsa da, Aleviler ve ötekiler söz konusu olduğunda bu işletilmemektedir. Hali hazırda günümüzde yaşanan tutuklamalar ile devrimci, demokrat, HDP’li vekiller ve belediye başkanlarının başlarına gelenleri görmekteyiz. Hali hazırdaki hukuk sistemi biat ve itaat içeriği ile oluşturulmuş bir hukuk sistemidir. Uyarsan sorun yok. Haksızlığa, katliamlara, asimilasyona, eşitsizliğe, cinsiyetçiliğe, sınıfsal teröre itiraz etmez isen bir sorun yoktur.

    Bizim yolumuz rıza yoludur.  Rıza yolu toplumsal ikrarlaşma ile hakkın kemali üzerine açığa çıkan toplumsal iradeyle  yaşanır, yürütülür. Hali hazırdaki hukuk sisteminin Alevilerden veya ötekileştirilenlerden yana bir artısından bahsetmek mümkün değildir.

    “MUHALEFET ALEVİLER İLE DOĞRU İLİŞKİLENMEYİ, ALEVİLİĞİ DOĞRU ALGILAMAYI BAŞARAMADI”

    Demokratik kurumlar nefret söylemine ve saldırılarına karşı yeterli refleksi ortaya koyuyor mu?

    Aleviler uzun bir tarihten beri kuşatmayı ve tecridi yaşayan halklardır. Alevilerin bu tecritten kurtulması dünyadaki gelişmelerde, Türkiye’deki devrimci-demokrat çıkışla bir parça aşılmıştır. Fakat bu topraklarda gelişen ve modernist zemin üzerinde yeşeren zihniyetin derin izlerini taşıyan muhalefette Alevilerle doğru ilişkilenmeyi, Aleviliği doğru algılamayı başaramamıştır. Sadece toplumsal taban olarak görmüştür. Evet birlikte yürümek, özgürlük, eşitlik mücadelesini beraber vermek gerekiyor. Fakat Alevilik düşünsel- toplumsal alternatif bir sistemdir, derin kamil bir komünalitedir. Yaşamın her alanında dair önermeleri vardır. Alevilerin bu hakikatin bilincine varması, bu temelde örgütlenmesi, birlikte yürüyeceğimiz dostlarımızın da bizi bu hakikatimiz ile kabul etmesi gerekiyor. Bizi tabii değil, bileşen olarak kabul etmesi gerekir. Alevileri ve ötekileri sahiplenmek bu temelde gerçekleşmek zorundadır. Devrimci-demokrat çevreler her zaman Alevilerin zor zamanlarında yanında olmuştur. Bu bir gerçektir. Alevi mücadelesinin son yıllardaki yükselişinde bu çevrelerin ciddi bir desteği, katkısı olmuştur. Fakat olanakları dardır, onlarda epeyce daraltılmış durumdadır. Çabaları vardır; yeterli olduğunu söyleyemeyiz.

    “ALEVİ KURUMLARININ TARİHSEL MİSYONA UYGUN BİLİNCİ VE DURUŞU YOK”

    Peki yüzlerce kurumunda, cemevinde bir araya gelen Aleviler bu konuda ne yapıyor? Kendi tarihsel-toplumsal hakikatlerini layıkıyla bilince çıkarıp  sahiplenebiliyorlar mı? Bunun cevabı hayırdır. Emekler, çabalar, bedeller vardır ve değerlidir. Fakat temsil ettiğimiz o tarihsel misyonun, mücadelenin kemaletine uygun bir bilinç ve duruş hali hazırda yoktur. O derinliğe ulaşılabildiğini göremiyorum, düşünemiyorum. Modernist zihniyetin farklı ideolojik akımlarının etkileri Aleviler üzerinde kendisini derinlikli olarak hissettirmektedir.

    Temel problem o ideolojik etkileşimlerdir. Alevinin enerjisi onlarca farklı alana akmaktadır. Kendisinin bir alternatif olduğu bilinciyle, kendi önermeleri, özgün örgütlülüğü ile bileşen olarak demokratik cephede yer alma iradesini gerçek manada gösterememektedir.

    “MEDYA, HÜKMEDENLERİN NEFRET SÖYLEMİNİ VE ZEHRİNİ KUSUYOR”

    Nefret dilinin topluma yayılmasında başat rol oynayan güçlerden biri de medya. Medya bu dili neden kullanıyor, kaynağını nereden alıyor?

    Medya, şüphesiz ki toplumsal yaşamda çok önemli bir yere ve etkiye sahiptir. Cılız, demokratik bazı olanaklar dışında dünyada ve ülkemizde medya netice olarak  gücü, sermayeyi ve zor aygıtını elinde tutan hegemonik odakların elindedir. Onların ideolojik propagandasını yapan bir mekanizma durumundadır. Toplumlar, halklar manipüle edilmektedir. İdeolojik zehirlenme, manipülasyon büyük oranda medya ile gerçekleştirilmektedir. Ülkemizde medya ise ele geçirilmiş, 7/24 yüzlerce kanaldan toplum ideolojik bombardımana tabi tutuluyor. Dolayısıyla ötekileştirilenlere hükmedenlerin o nefret söylemlerini, zehrini kusmakla meşguller. Hükmedenlerin zihniyetinden bağımsız bir medya düşünmek mümkün değildir.

    “SALDIRILARA KARŞI DİRENİŞİN GELİŞTİRLMESİ, ÖNÜNÜN KESİLMESİ GEREKİYOR”

    Nefret söyleminin ortadan kalkması için ya da en azından azaltılabilmesi için neler yapılmalı?

    Biz öncelikle Alevi algısından, gözünden bakalım. Rızaya dayalı yaşam, sevgi bağı, ikrarlaşma üzerine inşa edilecek insan ve varlık ilişkilenmesinde nefret söylemine yer olmaz. Ana-babalarımız, yaşlılarımız sabah kalktıklarında önce tüm insanlık için, sonra kurt-kuş-börtü-böcek ve komşuları için ve en son kendi hanesi için iyi dileklerde bulunurlardı. Bir yerde nefret söylemi diğer yerde ise böylesi bir tutum var. Çünkü bir anlayış, öğreti biçimi ve anlam dünyası ile ilgili bir olay. Bir yanda herkesi düşmanlaştıran, katliama uğratma, tahakkümü altına alma tarzında bir pratik sergileyen; doğayı, varlığı ve onun rızasını çiğneyen bir zihniyet var iken, diğer tarafta farklı bir algı var. Kainat tek bir hakikattir. İnsandan insana, insandan cümle varlığa rıza ve ikrar bağı ile bir yaşam öngörüyor. Cümlesinin rızası gözetilmelidir deniyor. Buna uygun bir anlam dünyası oluşuyor. Buradan bakıyor, buradan görüyor, buradan söylüyor ve buna göre yaşıyor.

    “TESLİM OLMAYACAĞIZ”

    Öncelikle hegemonya, tahakküm, cinsiyetçilik olduğu sürece bunlar var olmaya devam edecek. Peki buna teslim mi olacağız? Tabi ki hayır. Aleviler geniş manada kendi hakikati ile buluşacak, yeniden Alevi olmayı başaracak. Tüm ötekileştirilenleri, ezilenler bir arada olmak zorundadır. İnsanları kendi hakikati ile kabul etmek, dillere, renklere, cinslere saygı duymak, doğa ile ikrarlı bir yaşam kurmak, bilimi ve teknolojisi cümle varlığı gözetecek şekilde yaşamak temelinde bir bilinç yaratılması ve buna uygun bir direniş geliştirilmesi gerekiyor. Pratikte tahakküm eden saldırıyorsa mazlumlar da bir araya gelerek hem karşı söylemi olan barış dilini ve dayanışmasını geliştirecek; bu nefret odaklarının önünü kesecektir. Aksi takdirde hem küresel gelişmeler hem de bölgesel gelişmeler nefreti körüklemekte ve yaygınlaştırmaktadır. Çünkü buna ihtiyaçları vardır. Mazlumların ise buluşmaya, dayanışmaya ve ikrara dayalı bir yaşam biçimine ihtiyacı vardır.

    Diren Keser-Diren SATI / PİRHA

    İlgili Haberler:

    1-Akademisyen Kaya: Alevilere yönelik nefret çok derinlerde, eskiye dayanıyor-VİDEO
    2-Avukat Eren Keskin: Alevilerin hakları birçok kez ihlal edildi-VİDEO
    3-Tarihçi-Yazar Erdoğan Aydın: Nefret suçu doğrudan rejimle bağlantılıdır-VİDEO
    4-‘Alevi örgütleri nefret saldırılarına karşı ortak tavır geliştirmeli’-VİDEO
    5-‘Aleviler, tarih boyunca nefret suçuna maruz kaldı’-VİDEO
    6-‘Alevi düşmanlığı bu toplumun genlerinde var; iflah olmaz’-VİDEO

  • ‘Alevi düşmanlığı bu toplumun genlerinde var; iflah olmaz’-VİDEO

    ‘Alevi düşmanlığı bu toplumun genlerinde var; iflah olmaz’-VİDEO

    PİRHA- Yazar Doç. Dr. Fikret Başkaya, Türkiye’de Alevilere yönelik nefret saldırılarını PİRHA’ya değerlendirdi. Başkaya, Alevilere yönelik ayrımcılığın ve nefret söyleminin, rejimin niteliğini angaje eden bir mesele olduğunu belirtti. Başkaya, “Bu rejim varlığını korudukça nefret söylemiyle başa çıkma imkanı yok. O açıdan sistemi hedef almak, sistemi dönüştürmeyi hedef almak, sistemle yüzleşmek, bu sorunun çözümü için gerekli olduğunu söyleyebilirim” dedi. 

    Nefret suçu; bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi ön yargı doğurabilecek nedenlerden dolayı işlenen, genellikle şiddet içeren suçlardır.

    Nefret suçu, insanlığa karşı işlenmiş olarak görülüyor ve uluslararası hukukta karşılığı var. Ancak günlük yaşamda özellikle inancı, kültürü, yaşam biçimi, dili vb. farklı olan toplum ve topluluklar nefret diline, baskısına ve saldırısına maruz kalıyor.

    Türkiye’de geçmişten günümüze nefret saldırılarına maruz kalan toplumlardan biri de Aleviler. Alevilere yönelik nefret saldırıları artarak sürüyor. Devlet tarafından inancı ve ibadethanesi kabul edilmeyen Aleviler, okulda, sokakta, işyerinde, hastane, mahallede, yaşadığı apartmanda aşağılanıyor, hor görülüyor, hakarete uğruyor.

    Türkiye’de nefret suçları ile ilgili kapsamlı bir yasal düzenlemenin eksikliği sistematik bir biçimde bu saldırıların devam etmesine de zemin hazırlıyor.

    Peki nefret suçu kaynağını nereden ve nelerden alıyor? Yargı Alevilere dönük nefret suçuna karşı ne yapıyor? Demokrasiyi ve eşitliği savunan kurum ve kuruluşlar Alevilere dönük nefret suçlarına karşı ne yapıyor? Tüm bu soruları ve daha fazlasını akademisyen, yazar, tarihçi, hukukçu, insan hakları savunucularına sorduk.

    Yazar Doç. Dr. Fikret Başkaya sorularımızı yanıtladı.

    “SİSTEM NE ZAMAN KRİZE GİRSE BİR TAKIM DÜŞMANLAR ÜRETİR”

    Türkiye’de ve dünyada nefret söylemi ve buna bağlı olarak da nefret söyleminin ortaya çıkardığı şiddet artıyor. Bunu neye bağlıyorsunuz?

    FİKRET BAŞKAYA: Kapitalist dünya sistemi 1975’lerin ortasında krize girdi. Geride kalan yaklaşık 50 yıl da krizden çıkamadı. Şu anda krizden çıkabileceğine dair emareler de bulunmuyor. Bu sistem ne zaman sıkışsa ne zaman krize girse bir takım düşmanlar üretmek, düşmanlar peydahlamak, çatışmalar peydahlamak, çatışmalar çıkarmak, savaşlar çıkarmak, nefret söyleminin yoğunluğunu arttırmak gibi bir takım çarelere başvuruyor. Yani bununla bir zaman kazanmak, durumu kurtarmak için bu nefret söylemine daha çok sıklıkla başvuruyor. Bu sıkışmışlık hali sadece Türkiye’ye mahsus bir şey değil. Dünya ölçeğinde bir çok ülkede neofaşist rejimlerin boy göstermesinin bir nedeni de bu. Fakat Türkiye kriz bakımından çok ön saflarda bulunuyor. Genel olarak diyorlar ki bu kriz koronavirüs nedeniyle bu halde. Öyle bir şey yok. Koronavirüs öncesinde de Türkiye ciddi bir krizle yüzleşmekteydi. Bu virüs sadece onun dozunu arttırdı. Yani görünürlüğünü arttırdı. Yani bu rejimlerin sıkışmışlığı, kendi yarattığı sorunları çözmedeki başarısızlıkları, yeteneksizlikleri düşmanlık yaratarak çatışma yaratarak, nefret söylemiyle toplumun bir kesimini düşmanlaştırarak, bir kesimi öbürüne karşı kullanarak vs. böyle bir rota izleniyor.

    “ALEVİLERE YÖNELİK AYRIMCILIK VE SALDIRI HİÇBİR ZAMAN EKSİK OLMADI”

    Aleviler, Türkiye’de nefret söylemine en çok maruz kalan toplumsal kesimlerden biri. Alevi toplumuna dönük bu dil sizce kaynağını nereden alıyor?

    Tabi Alevilerin, bu nefret söylemine en çok maruz kalan bir kitle olduğunu gayet iyi biliyoruz. Fetih Devellioğlu’nun bir sözlüğü var. Ansiklopedik Osmanlıca-Türkçe sözlük. Orada nefretin karşılığı ürküp kaçma, tiksinme, iğrenme olarak karşılık buluyor. Bu Türkiye’deki rejimin niteliğini angaje eden bir mesele. Ama bu sadece Cumhuriyet dönemine mahsus bir şey de değil. Bunun evveliyatı var. Yani Osmanlı İmparatorluğunda da sürekli Alevilere yönelik ayrımcılık ve saldırı hiçbir zaman eksik değil.

    İmparatorluk çöküş sürecine girdikten sonra, çöküşü durdurmak, devleti kurtarmak için önce iddiadan asır diye  bir şey ortaya atıyorlar. Yani imparatorluk dahilinde yaşayan tüm etnik, dini mezhepsel, kültürel unsurları bir arada yaşatacak bir projeleri var. Fakat bunun imkanı yok, gerçekleşmiyor. Onun ardından II.Abdülhamit ittihad-ı islam diye ikinci bir proje ortaya atıyor. Yani dünyadaki bütün islam halklarını bir araya getirmek için. Onunda tabi gerçekleşmesi mümkün değildi. İttihatçılar çare olarak Türk ırkına dayalı bir milliyetçi, turancı bir çıkış öneriyorlar. Bu cumhuriyette onun ürünü olarak ortaya çıkıyor. Yani orada Türk olmayan, müslüman olmayan, hanefi olmayana hayat hakkı yok. Mesela 90’lara kadar benim nüfus cüzdanımda dini İslam, mezhebi Hanefi yazıyordu. Sonra da diyorlar ki Türkiye Laik vs. ama öyle bir şey yok. Şimdi zaman zaman bazı çevreler, ‘Türkiye Laiktir Laik kalacaktır’ şeklinde sloganlar atıyorlar. Hiçbir zaman Laik olmadı. Dolayısıyla o sloganın bir karşılığı yoktu. Yani rejim, Türk olacak, müslüman olacak, o kadarı da yetmiyor Hanefi olacak gibi ideolojik bir geri plana dayanıyor.

    “ALEVİ DÜŞMANLIĞI BU TOPLUMUN GENLERİNDE VAR”

    Sonuç itibariyle o zaman da Aleviler imparatorluk zamanından farkı olmayan bir saldırıyla, ayrımcılıkla, baskıyla yüz yüze geldiler. Alevilere yönelik bu ayrımcılığın, nefret söyleminin arkasında söylediğim geri plan var. Yani rejimin niteliğini angaje eden bir mesele. Bu rejim özgür düşüncenin, demokrasinin, insan haklarının iflah olmaz düşmanı. Dolayısıyla o tarakta bezi yok. Sürekli toplumu ayrıştırıp, düşmanlaştırıyor. Bu rejim, en değerli sanatçılarını, şairlerini, yazarlarını, gazetecilerini, bilim insanlarını katletmediği zaman hapishanelerde çürütmüştür, aç bırakmıştır, sürgüne zorlamıştır. Yani böyle bir niteliği var. Bu açıdan baktığımızda örneğin Madımak’ta kaç tane insanı katlettiler. Devletin gözetiminde ve denetiminde yapılan bir katliamdı. Tabi bu bir istisna değil. Alevi düşmanlığı bu toplumun genlerinde olan bir şey. Bu rejim var oldukça da iflah olunacağını sanmıyorum.

    “NEFRET SÖYLEMİNİ ETKİSİZLEŞTİRECEK BİR ARKA PLAN YOK”

    Hukuksal anlamda nefret söylemine ve eylemine dönük yeterli bir mekanizmanın devrede olduğunu düşünüyor musunuz?

    Demokrasinin, asgari koşullarının olmadığı bir devlette, nefret söylemine karşı durulmadığı gibi ona karşı yeterli bir mevzuatta yok haddizatında. O tip mekanizmalar devreye girerek yani bu ayrımcılığı bu nefret söylemini etkisizleştirecek bir arka plan yok.

    “TÜRKİYE’DE DEMOKRASİ BİLİNCİ ÇOK ZAYIF”

    Buna ilişkin demokratik kurumlar yeterli refleksi ortaya koyuyor mu?

    Kendilerine pek faydası olmayan demokratik kurumların da özel olarak Alevilere yönelik ayrımcılığı, nefret söylemini yeteri kadar sorun ettiklerini söyleyemeyiz. Türkiye demokrasi standartlarının son derece yetersiz olduğu bir ülke. Demokrasi bilinci çok zayıf. Yani demokrasinin olmayışının bir sürü nedeni sayılabilir ama en önemli nedeni bu ülkenin geçmişinde, tarihinde bir modernite devriminin yaşanmamış olmasıdır. Yani bu eski rejimin, ancien rejimin geleneksel ideolojisiyle cepheden bir hesaplaşma yok. Yenilik hareketlerinden sonra, öyle bir izlenim yaratılsa da, eski rejim ve onun hakim ideolojisiyle, egemen ideolojisiyle cepheden bir hesaplaşma hiçbir zaman olmuyor. Olmadığı için o zaman da demokrasi standartları, hukuk, insan hakları vs. bunların bu kadar yerlerde sürünüyor olmasının en önemli nedenlerinden biri bu. O zaman tabi yurttaş bilinci de az gelişmiş durumda oluyor ve aşağı yukarı böyle bir durum var.

    Demokrasinin araçları gibi görünen şeyler de antidemokratik. Mesela siyasi partilerin demokrasinin olmazsa olmazı olduğunu söylüyorlar ama kendileri antidemokratik. Yani kendilerinin demokrasiyle hiç ilgileri yokken demokrasinin araçları olmaları mümkün mü? Böyle bir ortamda nefret dili de kendine uygun bir ortam bulabiliyor.

    “MEDYA, NEFRET SÖYLEMİNİN YAYGINLAŞMASINDA YANGINA KÖRÜKLE GİDİYOR”

    Nefret dilinin topluma yayılmasında başta rol oynayan güçlerden biri de medya. Medya bu dili neden kullanıyor?

    Bu nefret söyleminin yaygınlaşmasında ırkçı, milliyetçi siyasetçilerin önemli bir payı olmakla beraber asıl medya burada yangına körükle gidiyor. Yani hiçbir fırsatı kaçırmıyor. Her fırsatta, her durumda nefret söylemini ateşliyor. Öyle bir medya var. Zaten medyaya pek benzemeyen bir yapıyken şimdi kıymeti harbiyesi sıfır. Çünkü neredeyse televizyonların, gazetelerin, haber sitelerinin yüzde doksanı tamamen iktidarın hizmetine sokulmuş durumda. Bu artık işin tamamen zıvanadan çıktığı anlamına geliyor. Dolayısıyla medya başlı başına bir problem oluşturuyor bu açıdan.

    “ALEVİLERİN MÜCADELEYİ REJİMİN SINIRLARI ÖTESİNE TAŞIMASI GEREKİYOR”

    Nefret söyleminin ortadan kalkması için ya da en azından azaltılabilmesi için ne yapmalı?

    Bu konuda çok önemli bir mesele var. Bu rejim varlığını korudukça nefret söylemiyle başa çıkma imkanı yok. Bu rejim yerinde durduğu sürece, varlığını bu tip şeylere borçlu olan bir rejim olarak ıslah olması, insafa gelmesi potansiyeli yok. Aleviler bakımından şöyle bir şey var, mücadeleyi rejimin sınırlarının ötesine taşımak gerekiyor. Yani bu, rejimi hedef almak, rejim içinde, rejimden bir takım mevziler kazanmak elbette gerekli demek. Ama orda durmamak lazım. Şunun için; çünkü rejim dahilinde kazanılan mevziler her an geriye alınabiliyor, kaybedilebiliyor. Dolayısıyla Türkiye’deki Alevilerin kültüralist saplantılardan uzaklaşmaları, onların talepleri elbette son derece önemli ama kültüralist sınırların ötesine geçmeleri gerekiyor. Rejimi hedef almaları gerekiyor. Rejim dönüştürülmedikçe kısmi kazanımlar elde edilse bile, teorik olarak mümkün, pratikte de mümkün olabilir ama bunların kalıcı olması mümkün değildir. O açıdan sistemi hedef almak, sistemi dönüştürmeyi hedef almak, sistemle yüzleşmek, bu sorunun çözümü için gerekli olduğunu söyleyebilirim.

    YENİ AKTÖRLERİN, YENİ ÖZNELERİN SAHAYA İNMESİ GEREKİYOR

    Türkiye’de şu anda rejimin muhalefeti bu taşı yerinden oynatma potansiyeline sahip değil. Yeni bir siyaset yapma tarzı oluşturmak, geliştirmek, yaratmak gerekiyor. Yeni özneler yaratmak gerekiyor. Şimdi muhalefet, güçlendirilmiş parlamenter demokrasiye döneceğim diyor, geriye bakıyor. Niye ileriye bakmıyorsunuz da, demokratik bir cumhuriyet kuracağız demiyorsunuz? Neden yapamıyorlar, çünkü ufukları bu kadar. Bu rejimin sınırları dahilinde düşünüyorlar. Parlamenter demokrasiye dönsen ne olacak? 75 yıldır parlamenter demokrasi var. Yani adı var kendi yok. Ona geri dönmek gibi bir kaygıları var. Onun için diyorum ki, bugün ki müesses nizamın partilerinin bu yaklaşımla taşı yerinden oynatmalarının imkanı yok. Yeni aktörlerin, yeni öznelerin sahaya inmesi, oluşturulması, bu sürece müdahale etmesi yani kalıcı bir şekilde verili durumu dönüştürmesi gerekiyor.

    UYGARLIĞIN GELECEĞİNİ KORUMAK İÇİN İNSANLIĞIN ELİNİ ÇABUK TUTMASI GEREK

    Şöyle bir şey daha var, artık insanlığın yüz yüze olduğu durum, geride kalan dönemlerden çok farklı. Çünkü içinde bulunduğumuz konjonktür de sadece ekonomik kriz yok, sadece politik kriz yok, sadece iklim krizi yok, sosyal kriz yok, etik krizi yok vs. Bütün bu krizlerin harmanlandığı bir şeyle karşı karşıyayız. Dolayısıyla artık eski tarz siyaset, eski tarz yaklaşımlar, eski tarz anlayışlarla bugünkü tablodan çıkma imkanı yok. O zaman birincisi paradigmayı değiştirmek lazım. İkincisi ise bunu vakitlice yapmak lazım. Çünkü eğer geç kalınırsa, vakitlice müdahale edilmezse insanlığın ve uygarlığın bir geleceği olmayabilir. Onun için mesele şu; 19.yüzyılın ortasında, 20.yüzyılın başında, daha sonraki dönemde sosyalizm, kapitalizmi aşmak için gerekliydi. Şu anda ikinci bir gereklilik daha ortaya çıkmış bulunuyor. Bu sefer insanlığın ve uygarlığın geleceğini korumak için de insanlığın elini çabuk tutması gereken bir zamandayız. Bu açıdan eski tarz düşünme yöntemlerini bir tarafa bırakmak, ekososyalist bir geçiş sürecini oluşturmak, bir paradigma oluşturmak gerekiyor. Haysiyetli insanlar olarak bu sürece müdahale etmek zorunda olduğumuz bir zamandayız.

    Diren Keser-Diren SATI / PİRHA

    İlgili Haberler:

    1-Akademisyen Kaya: Alevilere yönelik nefret çok derinlerde, eskiye dayanıyor-VİDEO
    2-Avukat Eren Keskin: Alevilerin hakları birçok kez ihlal edildi-VİDEO
    3-Tarihçi-Yazar Erdoğan Aydın: Nefret suçu doğrudan rejimle bağlantılıdır-VİDEO
    4-‘Alevi örgütleri nefret saldırılarına karşı ortak tavır geliştirmeli’-VİDEO
    5-‘Aleviler, tarih boyunca nefret suçuna maruz kaldı’-VİDEO

     

  • ‘Aleviler, tarih boyunca nefret suçuna maruz kaldı’-VİDEO

    ‘Aleviler, tarih boyunca nefret suçuna maruz kaldı’-VİDEO

    PİRHA- Türkiye İnsan Hakları Vakfı Genel Sekreteri Coşkun Üsterci, Türkiye’de Alevilere yönelik nefret saldırılarını PİRHA’ya değerlendirdi. Üsterci, Alevilerin nefret söylemlerine maruz kalan kesimlerin ilk sırasında yer almasının çok eskiye dayanan tarihsel nedenleri olduğunu söyledi.

    Nefret suçu; bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi ön yargı doğurabilecek nedenlerden dolayı işlenen, genellikle şiddet içeren suçlardır.

    Nefret suçu, insanlığa karşı işlenmiş olarak görülüyor ve uluslararası hukukta karşılığı var. Ancak günlük yaşamda özellikle inancı, kültürü, yaşam biçimi, dili vb. farklı olan toplum ve topluluklar nefret diline, baskısına ve saldırısına maruz kalıyor.

    Türkiye’de geçmişten günümüze nefret saldırılarına maruz kalan toplumlardan biri de Aleviler. Alevilere yönelik nefret saldırıları artarak sürüyor. Devlet tarafından inancı ve ibadethanesi kabul edilmeyen Aleviler, okulda, sokakta, işyerinde, hastane, mahallede, yaşadığı apartmanda aşağılanıyor, hor görülüyor, hakarete uğruyor.

    Türkiye’de nefret suçları ile ilgili kapsamlı bir yasal düzenlemenin eksikliği sistematik bir biçimde bu saldırıların devam etmesine de zemin hazırlıyor.

    Peki nefret suçu kaynağını nereden ve nelerden alıyor? Yargı Alevilere dönük nefret suçuna karşı ne yapıyor? Demokrasiyi ve eşitliği savunan kurum ve kuruluşlar Alevilere dönük nefret suçlarına karşı ne yapıyor? Tüm bu soruları ve daha fazlasını akademisyen, yazar, tarihçi, hukukçu, insan hakları savunucularına sorduk.

    Türkiye İnsan Hakları Vakfı Genel Sekreteri Coşkun Üsterci sorularımızı yanıtladı.

    “İKTİDARLAR SÜREKLİ DÜŞMANLAŞTIRICI BİR DİL, SÖYLEM KULLANIYOR”

    Türkiye’de ve dünyada nefret söylemi ve buna bağlı olarak da nefret söyleminin ortaya çıkardığı şiddet artıyor. Bunu neye bağlıyorsunuz?

    COŞKUN ÜSTERCİ: Bunun çok kapsamlı bir yanıtı var. Çünkü bu dünyada çok temel bir sorun. Hem şiddetin toplumlarda yaygınlaşıyor olması hem de ayrımcılığın ve nefret söyleminin yaygınlaşıyor olması. Aslında biz Türkiye İnsan Hakları Vakfı olarak oldukça uzun bir zamandır, sadece ülkemizde değil, tüm dünyada insan hakları değerlerinin aşındığını, hem siyasal iktidarlar hem toplumların nezdinde insan haklarına saygının ciddi bir şekilde gerilediğini, azaldığını, iktidarların ve hükümetlerin insan haklarını referans almaktan vazgeçtiğini yani davranış ve yönetim tarzlarını insan hakları ilkelerine referansla yapmadıklarını görüyoruz, izliyoruz.

    Başta ayrımcılık ve nefret söylemi olmak üzere insan hakları ihlallerinin de çok yoğun bir şekilde arttığını gözlemliyoruz, tespit ediyoruz. Bütün bu gelişmelerin hepsini aslında bir ‘kriz hali‘ olarak tanımlıyoruz ve bunu bir insanlık krizi olarak yani insan hakları değerlerinin dibe vurduğu bir an bir moment olarak bir insanlık krizi olarak da tanımlıyoruz. Bu kriz halinin başlıca nedenlerini şöyle sıralayabiliriz: Hepimizin de bildiği gibi çok uzun bir zamandır tüm dünyada uygulanan vahşi kapitalist, neo-liberal-ekonomik politikalar sonucunda şöyle şeyler çıktı ortaya. Bir kere sosyal devlet tedbirlerinden ciddi bir şekilde uzaklaşıldı. Bunun sonucunda zaten dünyada var olan sosyal ve ekonomik eşitsizlikler daha da derinleşti. Gelir dağılımında büyük uçurumlar oluştu. Toplumsal çelişkiler uzlaşmaz hale geldi. Bu da çok net bir şekilde ekonomik ve sosyal zemin olarak dünyada yeni tip bir otoriter rejimin ortaya çıkmasına yol açtı. Bu yeni tip otoriter rejimlerin bir temel özelliği o klasik askeri veya sivil darbeler, komplolar sonucu iktidarı ele alan rejimler değil bunlar. Demokratik sistemin olanaklarından yararlanarak, seçimle halk desteğini alıyorlar ve iktidara geliyor bu rejimler. Son dönemde bunlar şöyle adlandırılıyor; Rekabetçi otoriter ve popülist rejimler.

    Bu popülist rejimler kitleleri manipüle ederek, kontrol altında tutarak içi boş halkçı söylemler geliştirerek rejimlerini oluşturuyorlar. Her zaman her yerde bütün örneklerinde bunu görebiliyoruz. Halkın, milli iradenin tek temsilcisinin kendileri olduklarını söylüyorlar ve kendileri dışında herkesi elitist, yolsuzluklara bulaşmış, ahlak düşkünü olarak niteliyorlar. Sürekli ötekileştirici, düşmanlaştırıcı, kutuplaştırıcı bir dil, söylem kullanıyorlar ve siyasetlerini bu söylem üzerinden sürdürüyorlar, yürütüyorlar. Bu söylemin de temel özelliği şu herhangi bir konuyu ve her çeşit ayrımcılığı rahatlıkla yapabilmeleri. Bu rejimler herhangi bir siyasal başarı sağlasalar ya da bir başarısızlıkla karşı karşıya kalsalar, hemen mutlaka belirli bir konuyu, belirli bir kişiyi hatta grubu hedef göstererek onların ötekileştirilmesine, itibarsızlaştırılmasına yönelik bir söylemi de birlikte geliştiriyorlar. Dolayısıyla da bu rejimlerin, çeşitlilik gösterse bile mutlaka bir iç ya da dış düşmanı olabiliyor ve toplumlarda zaten var olan, insanın doğasından da gelen yönüyle ama tarihsel ve sosyolojik olarak da şekillenen o yabancı korkusunu, önyargıları, kalıp yargıları ve tarihsel düşmanlıkları, kışkırtarak, ayrımcılığı ve nefret söylemini geliştiriyorlar. Herhangi bir şekilde kendilerini eleştiren birileri olsa, muhalefet olan birileri olsa, ya bizdensin diyorlar ya da düşmansın, teröristsin hatta vatan hainisin diyorlar. Dolayısıyla bu söylemlerle de farklı düşünce ve inançlara sahip olan insanlara, muhalefet olanlara, kendi icraatlarını eleştirenlere yönelik baskı uygulamaları gerçekleştiriyorlar.

    Bütün bunlar bir arada değerlendirildiğinde ayrımcılığın ve nefret söyleminin, bu popülist rejimlerin ana siyaset yapma tarzı olduğunu görüyoruz ve toplumlarda çok yaygın bir şekilde bunlarla uğraşılmak zorunda kalınıyor. Dünyanın pek çok ülkesinde bu tür şeyler yaşanıyor. Filipinler’den Hindistan’a, Türkiye’den Macaristan’a, Polonya’ya, Venezuela’ya kadar çok sayıda ülkeyi örnek verebiliriz bu durumda. Dolayısıyla bu rekabetçi, otoriter ve popülist iktidarların yol açtığı ayrımcılık örnekleri tabi ki o ülkelerin tarihi, kültürel ve toplumsal özelliklerine göre değişebiliyor ama hikaye aşağı yukarı aynı.

    “REJİMLER HER TÜRLÜ İÇ VE DIŞ SORUNU ŞİDDET YÖNTEMİYLE ÇÖZMEYE ÇALIŞIYOR”

    Türkiye‘ye baktığımızda egemen mezhebin karşısında Aleviler olabiliyor ya da özgürlük talep eden Kürtlerin bu ayrımcılığa ve nefret söylemine maruz kalmasına yol açabiliyor. Dünya’da bu kadar yaygınlaşmasının da temel nedeni bu. Çünkü bu tür rejimler aynı zamanda her türlü iç ve dış sorunu şiddet ve çatışma yöntemiyle çözmeye çalışıyorlar. Bütün bunlar da ayrımcılık ve nefret söyleminin ve beraberinde de çatışma ve şiddetin, toplumsal ilişkileri düzenlemede en temel araç, yöntem halinde geniş kesimler tarafından benimsenmesine yol açıyor. Böylelikle bütün dünyada insan hakları değerlerinin ayaklar altına alındığı, insan haklarına saygının çok gerilediği bir karanlık dönemi yaşıyoruz.

    “ALEVİLERİN NEFRET SÖYLEMİNE VE SALDIRILARINA MARUZ KALMASININ TARİHSEL NEDENLERİ VAR”

    Aleviler, Türkiye’de nefret söylemine en çok maruz kalan toplumsal kesimlerden biri. Alevi toplumuna dönük bu dil sizce kaynağını nereden alıyor?

    Aleviler ayrımcılığa ve nefret söylemine çok maruz kalıyor ama aslında Türkiye’de ayrımcılık ve nefret söyleminin hedefi olan sosyal grupların çeşitliliği çok fazla. Bunu da görmezden gelmeyelim. İlk akla gelenleri sıralarsak Alevilerin yanı sıra Kürtleri, Ermenileri, Yahudileri, kadınları LGBT+’ları, Romanları sayabiliriz. Bu listeyi daha da uzatmak mümkün aslında.

    Alevilerin ilk sırada olmasının çok eskiye dayanan tarihsel nedenleri var. Osmanlıya kadar bunu götürebiliriz. Osmanlı döneminde payitahtın yani sarayın mezhebinden olmadığı için Aleviler uzun yıllar büyük baskı ve zulümler gördüler. Bu mezhep farklılığından kaynaklanan ayrımcılık zemini maalesef Cumhuriyet döneminde de devam etti. Tabi ki bu dönemde biraz daha farklılık var. Bir ulus devlet oluşturma süreci de yaşanıyor. Özellikle de 12 Eylül askeri darbesinden sonra çok daha artan bir biçimde ve bugün çok net uygulanan bir devlet ilkesi var. Tek devlet, tek bayrak, tek din gibi tekçilik üzerinden gelişen bir yaklaşım var. Dolayısıyla bu tekçiliğin, tekçilik anlayışının bir sonucu olarak da tabi ki en başta Aleviler ve diğer bütün etnik azınlıklar, inançları farklı olan toplumlar, cinsel yönelimleri farklı olan toplumlar ayrımcılığa ve nefret söylemine maruz kalıyorlar.

    “Ben 70’li yılların sonuna doğru askerlik görevimi yedek subay olarak yapmıştım. Yedek subay okulunda bir süre eğitim aldık. Bu eğitimlerin arasında ‘İstihbarata Karşı Koymak’ diye bir ders okutuluyordu. Derslerde askeri istihbaratın ana hedefinin 3K şeklinde bir formülasyonu vardı. Tabi biz merak ettik sorduk, nedir bu 3K. Askeri istihbaratın ana meselesi şudur demişlerdi: 1-Komünizmle, 2-Kürtçülükle 3-Kızılbaşlıkla mücadele etme ya da onlara karşı koyma şeklinde.

    Bu anlattıklarım tabi ki en başta Aleviler olmak üzere ama ayrımcılığa ve nefret söylemine maruz kalan bütün toplumsal kesimlerin, neden ön planda olduğunu ve aralarında bir hiyerarşinin de yapılamayacağı biçimde ciddi sorunlarla karşı karşıya olduğumuzu ifade ediyor sanırım.

    “NEFRET SÖYLEMİNE VE EYLEMİNE DÖNÜK KORUYUCU, ÖNLEYİCİ MEKANİZMALAR YOK”

    Hukuksal anlamda nefret söylemine ve eylemine dönük yeterli bir mekanizmanın devrede olduğunu düşünüyor musunuz?

    Maalesef düşünmüyorum. Koruyucu, önleyici mekanizmalar yok. Yakın bir dönemde Türk Ceza Kanunu’nda bir düzenleme yapıldı. Türk Ceza Kanunu’nun 122’nci maddesi ayrımcılık ve nefret söylemi üzerine oluşturulmuş bir madde. Böyle bir çalışmanın yapılması önemli bir adımdı tabi ama bütün tartışmalara, sivil toplumun, özellikle İnsan Hakları Örgütlerinin ve tabi ki başta Aleviler olmak üzere ayrımcılığa uğrayan, dezavantajlı grupların, sosyal kesimlerin, hepsinin özel çabasına rağmen istenildiği gibi çıkmadı maalesef bu yasa. Bu düzenlemeyle birlikte nefret suçu, ayrımcılık, nefret söylemi gibi kavramlar birden gündemimize girdi ve bunların bilinmesi zorunlu hale geldi ama ilginç bir şekilde bu yasanın içinde bu kavramlar açıkça tanımlanmıyor. Ne, nefret suçudur, ne tür eylem ayrımcılığa tekabül eder, hangi eylemler nefret saldırısıdır şeklinde nitelendirilmiyor, tanımlanmıyor. Daha çok böyle bir kişiye kamu tarafından arz edilmiş olan hizmetlerin, görevlerin, kiralama işlerinin, malzeme devrinin yapılmasıyla ilgili maddeler var bu düzenlemede. Bir kişinin işe alınması sırasında ya da bir kişinin kamuya arz edilmiş belli bir hizmetten yararlanması sırasında ya da herhangi bir ekonomik etkinlikte bulunması sırasında eğer bir ayrımcılığa maruz kalırsa üç yıl hapis cezası verilir şeklinde bu ceza. Ama yasanın bu bütünlüğüne baktığımız zaman zayıf, yetersiz olduğunu, yaptırım gücünün sınırlı olduğunu ve tabi ki fiili olarak uygulamada da karşılık bulamadığını görüyoruz.

    Bunun dışında Türk Ceza Kanunu’nun 216’ncı maddesi var. Halkı kin ve düşmanlığa sevk etmek şeklinde. Bu yasada da istediğimiz tarzda ayrımcılığı, nefret suçunu tarifleyen bir açıklama bölümü yok. Ayrıca bu madde doğru düzgün kullanılmıyor. Daha çok iktidarın muhalifleri susturmak ve bastırmak için kullandığı bir madde. Herhangi bir şekilde bir toplumsal sorunla, özellikle azınlıkların, dezavantajlı grupların, ayrımcılığa uğrayan grupların sorunlarını dile getirdiğinizde hemen bunlar 216’ncı maddeden suç unsuru haline gelebiliyor ve ifade özgürlüğü önünde ciddi engel oluşturuyor. Böyle bir bütün olarak baktığımızda mevcut mevzuatın, hukukun bu ayrımcılığı önleyecek bir kapasitesinin yeterliliğinin olduğunu söyleyemeyiz. Hatta hiç yok diyebiliriz.

    “MUHALEFET CEPHESİNİN KIRMIZI ÇİZGİSİ ALEVİLER OLABİLİYOR”

    Buna ilişkin demokratik kurumlar yeterli refleksi ortaya koyuyor mu?

    Özellikle İnsan Hakları Örgütleri açısından, başta bizim kurumumuzda olmak üzere meseleye bakarsak evet İnsan Hakları Örgütleri gerçekten ellerinden gelen çabayı sonuna kadar harcıyorlar. Bu konuda uluslararası standartları iyi kavramış ve ayrımcılıkla, nefret söylemiyle mücadele etmek için yeterli donanıma sahip kurum var ve bunlar mücadelelerini iyi sürdürüyorlar. Ancak bu İnsan Hakları Örgütleri, genel demokratik muhalefetin, demokrasi cephesi dediğimiz o geniş toplumsal atmosferin ancak küçük bir bölümünü oluşturuyor. Dolayısıyla da etki gücü sınırlı kalıyor. Bu demokrasi cephesi dediğimiz şeyi siyasi partilerden, işveren örgütlerine, üniversitelere, sendikalara, meslek birliklerine yayarsak, genişletirsek bu açıdan bakıldığında demokrasi cephesinin iyi bir sınav verdiğini düşünmüyorum. Çünkü bu cephenin içinde yer alan kurumun bir kırmızı çizgisi var. Yerine göre bunların kırmızı çizgisi Aleviler olabiliyor, Kürtler olabiliyor veya kadınlar olabiliyor. Herkes o kırmızı çizgisini ortaya çıkardığında, ayrımcılığa ve nefret söylemine karşı gerçekten değiştirici ve dönüştürücü, devlette ve toplumda davranış değişikliğine yol açacak bir bütünlüklü mücadele sürdürülemiyor. Bir bütün olarak söylersek, demokrasi cephesinin, muhalefet güçlerinin bu konuda iyi bir sınav verdiğini söyleyemeyiz.

    “MEDYA, YUKARDAN AŞAĞI DOĞRU NEFRET SÖYLEMİNİN YAYILMASININ ASLİ UNSURU”

    Nefret dilinin topluma yayılmasında başta rol oynayan güçlerden biri de medya. Medya bu dili neden kullanıyor?

    Bugün Türkiye’de basın özgürlüğünün olmadığını biliyoruz. Bu sadece bizim kendi tespitlerimiz değil. Bu alanda çalışan uluslararası kuruluşların da değerlendirmeleri, tespitleri. Özellikle de uluslararası Basın Örgütlerinin çok net söylediği bir şey. Büyük ve yaygın medya kuruluşları bugün tümüyle siyasi iktidarın kontrolü altında. Yani bağımsız bir medyanın olduğunu söyleyemeyiz. Genel medya popülasyonunun bütünlüğü içinde küçük bir bağımsız faaliyet sürdürebilen, bu anlamda kuruluşlar var. Ama onlarda siyasal iktidarın büyük bir baskısı altında. Yani herhangi bir itirazda bulunduklarında, bir karşı görüş geliştirdiklerinde hemen haklarında soruşturmalar açılıyor, gazeteciler tutuklanıyor ve cezaevine gönderiliyor. Dolayısıyla o bağımsız medyanın da ayrımcılık ve nefret söylemi konusunda  iktidarın kontrolündeki o büyük medyanın yaptığı eksiklikleri ya da yetersizlikleri düzeltecekleri gücü, etkisi de olmuyor. Bu nefret söyleminin ve ayrımcılığın toplumda yaygınlaşmasının asli sebebi mevcut rejimler. Yani insan hakları fikriyatını bir kenara atan, insan hakları düşüncesini kendi rejimlerinin referans noktası olmaktan çıkaran bu siyasal yapılar, ötekileştirici, kutuplaştırıcı ve düşmanlaştırıcı söylemi en çokta medya aracılığıyla yapıyorlar. Çünkü zaten o nedenle ellerinde tutuyorlar ve kontrol ediyorlar bu medyayı. Dolayısıyla medya doğrudan yukardan aşağı doğru nefret söyleminin ve ayrımcılığın yayılmasının asli unsuru, ana aracı oluyor.

    Ayrımcılık ve nefret söylemi konusunda, medya da çalışanların, medyayı belirleyen unsurların farkındalıklarının çok yetersiz olduğunu biliyoruz. Özensizlikleri var, dikkatsizlikleri var. Dolayısıyla bu farkındalık yetersizliği, özensizlik gibi yaklaşımlarla da, ayrımcılığın ve nefret söyleminin toplumda daha da yaygınlaşmasına aracı oluyorlar, hizmet ediyorlar. Medya mevcut durumun derinleşmesine yol açıyor, sebep oluyor.

    “HEPİMİZİN ÖNCELİKLİ SORUMLULUĞU KENDİ DİLİMİZİ DEĞİŞTİRMEK”

    Nefret söyleminin ortadan kalkması için ya da en azından azaltılabilmesi için ne yapmalı?

    Her şeyden önce zihniyetlerin değişmesi gerekiyor. Bu söylediğimiz tarz siyaset yapma ve yönetme biçiminin ortadan kalkması gerekiyor. Ama bunun çok daha farklı bir demokratik süreçten geçen, uzun soluklu bir mücadele olduğunu biliyoruz. Ama yine de bazı şeyleri madde madde söyleyebiliriz. Öncelikle mevcut yasalar yetersiz. Onların yerine ayrımcılığı ve nefret söylemi tanımını ayrıntılı bir şekilde yapan ve yaptırım gücü yüksek olan kapsamlı yeni yasaların çıkarılması gerekiyor. Böyle ki toplum üzerinde yasanın eğitici gücünden yararlanabilelim. Her işin başı eğitim. Ülkemizde 90’lı yılların sonundan başlayıp 2000’lerin ilk dönemlerinde 10 yıllık bir sürede özellikle de ilk ve orta eğitim de İnsan Hakları Eğitimi programları müfredata koydular. Eksikleri yetersizlikleri olmasına rağmen bunların ciddi şekilde katkılarının olduğunu düşünüyorum. Bütün bu eksiklerden, yetersizliklerden arınmış, kapsamlı, nitelikli İnsan Hakları eğitiminin, temel eğitime, örgün eğitime yedirilmesi, programına koyulması gerekiyor. Çünkü davranış değişikliğini, zihniyet değişikliğini başka türlü sağlamak mümkün değil. Ama tabi ki öncelikle iş siyasal iktidarlara düşüyor. Siyasal liderler başta olmak üzere, toplumdaki bütün kanaat önderleri, dini liderler vs. olmak üzere hepimizin sorumluluğu kendi dilimizi değiştirmemiz gerekiyor.

    Diren KESER-Diren SATI/PİRHA

    İlgili Haberler:

    1-Akademisyen Kaya: Alevilere yönelik nefret çok derinlerde, eskiye dayanıyor-VİDEO
    2-Avukat Eren Keskin: Alevilerin hakları birçok kez ihlal edildi-VİDEO
    3-Tarihçi-Yazar Erdoğan Aydın: Nefret suçu doğrudan rejimle bağlantılıdır-VİDEO
    4-‘Alevi örgütleri nefret saldırılarına karşı ortak tavır geliştirmeli’-VİDEO
    6-‘Alevi düşmanlığı bu toplumun genlerinde var; iflah olmaz’-VİDEO

  • Göynücek’te Alevilere hakaret eden imama soruşturma!

    Göynücek’te Alevilere hakaret eden imama soruşturma!

    PİRHA-Amasya’nın Göynücek ilçesinde Alevilere hakaret eden din görevlisi hakkında adli ve idari soruşturma başlatıldı.

    Amasya’nın Göynücek ilçesindeki Merkez Camii imamı A.Ş.’nin, bir Alevi yurttaşa, “Siz Aleviler evlenmeden önce eşinizi dedeye sunuyormuşsunuz. Sonra kendiniz gerdeğe girip eş olarak kabul ediyorsunuz” sözlerinin ardından, imam hakkında suç duyurusunda bulunulmuştu.

    Amasya Valiliği, Göynücek ilçesinde Alevilere yönelik hakaret ve nefret söyleminde bulunan cami imamıyla ilgili yazılı açıklama yaptı. Valilik açıklamasında “Çeşitli basın yayın organları ile Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunda dile getirilen ‘Göynücek ilçemizde bir din görevlisinin Alevi vatandaşlarımıza hakaret ettiğine’ yönelik iddiaların çeşitli kesimler tarafından istismar edilerek, siyasi bir malzeme olarak kullanılması sebebiyle bu açıklamanın yapılması uygun görülmüştür” denildi.

    Amasya Valiliği, konuyla ilgili cumhuriyet savcısının talimatları çerçevesinde ‘Halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama’ suçundan soruşturma başlatıldığını duyurarak şu ifadelere yer verdi:

    “İddia sahibi vatandaş, olayın 1-1.5 yıl önce olduğunu, şüpheli sıfatıyla dinlenen din görevlisi ise olayın 4-5 yıl önce iddia sahibinin beyanlarından farklı mahiyette gerçekleştiğini dile getirmişlerdir. Görüldüğü üzere güncel olmayan iddiaların, üzerinden uzun bir süre geçmesine rağmen şu anda dile getirilmesi ve çeşitli siyasi kesimler ile basın yayın organlarının konuyu hükümetimize ve devletimize bağlamaları kabul edilemez bir tutumdur.
    Amasya farklı dinlerden ve mezheplerden insanlara kucak açmıştır. Bu aşamadan sonra iddialar yargıya taşındığından, Türk milleti adına karar veren bağımsız mahkemeler olayı tüm yönleriyle aydınlığa kavuşturacaktır. İdari yönden de ilgili kişi hakkında Valiliğimizce yürütülen soruşturma devam etmektedir.”

    (HABER MERKEZİ)

  • Avukat Eren Keskin: Alevilerin hakları birçok kez ihlal edildi-VİDEO

    Avukat Eren Keskin: Alevilerin hakları birçok kez ihlal edildi-VİDEO

    PİRHA- Türkiye’de Alevilere yönelik nefret saldırıları artarak sürüyor. Alevilerin bu coğrafyada büyük bir çoğunluğu oluşturmasına rağmen birçok kez haklarının ihlal edildiğini söyleyen İHD Eş Genel Başkanı Avukat Eren Keskin, “Aleviler kendilerini hiçbir yerde rahat anlatamadılar, örgütlenemediler. Büyük bir ötekileştirmeyle karşı karşıya kaldılar” dedi.

    Nefret suçu; bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi ön yargı doğurabilecek nedenlerden dolayı işlenen, genellikle şiddet içeren suçlardır.

    Nefret suçu, insanlığa karşı işlenmiş olarak görülüyor ve uluslararası hukukta karşılığı var. Ancak günlük yaşamda özellikle inancı, kültürü, yaşam biçimi, dili vb. farklı olan toplum ve topluluklar nefret diline, baskısına ve saldırısına maruz kalıyor.

    Türkiye’de geçmişten günümüze nefret saldırılarına maruz kalan toplumlardan biri de Aleviler. Alevilere yönelik nefret saldırıları artarak sürüyor. Devlet tarafından inancı ve ibadethanesi kabul edilmeyen Aleviler, okulda, sokakta, işyerinde, hastane, mahallede, yaşadığı apartmanda aşağılanıyor, hor görülüyor, hakarete uğruyor.

    Türkiye’de nefret suçları ile ilgili kapsamlı bir yasal düzenlemenin eksikliği sistematik bir biçimde bu saldırıların devam etmesine de zemin hazırlıyor.

    Peki nefret suçu kaynağını nereden ve nelerden alıyor? Yargı Alevilere dönük nefret suçuna karşı ne yapıyor? Demokrasiyi ve eşitliği savunan kurum ve kuruluşlar Alevilere dönük nefret suçlarına karşı ne yapıyor? Tüm bu soruları ve daha fazlasını akademisyen, yazar, tarihçi, hukukçu, insan hakları savunucularına sorduk.

    İnsan Hakları Savunucusu ve Avukat Eren Keskin, sorularımızı yanıtladı.

    “ALEVİLERE KARŞI YAPILAN ÖTEKİLEŞTİRME BİRÇOK KEZ NEFRET SUÇUNA DÖNÜŞTÜ”

    Aleviler, Türkiye’de nefret söylemine en çok maruz kalan toplumsal kesimlerden biri. Alevi toplumuna dönük bu dil sizce kaynağını nereden alıyor?

    Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin resmi ideolojisi Türk ve Sünni Müslüman kimliği üzerine kurulu. Yaşamın her alanı bu Sünni Müslümanlık ve Türklük üzerinden örgütlenmiş. Eğitimde, ailede, tüm toplumsal ilişkilerde Sünni Müslümanlık temel alınıyor. Oysaki bu coğrafya da yaşayan başka inanç kimliklerine sahip insanlar da var. Örneğin bunlardan biri Aleviler. Aleviler Sünni Müslüman değiller. Ama bu coğrafyada çok büyük bir çoğunluk oluşturuyorlar. Buna rağmen birçok kez hakları ihlal edildi. Hak ihlallerine, yaşam hakkı ihlallerine maruz kaldılar. Kendilerini hiçbir yerde rahat anlatamadılar, örgütlenemediler. Büyük bir ötekileştirmeyle karşı karşıya kaldılar. Aslında bu birçok kez nefret suçuna da dönüştü. Aleviler Dersim’de, Maraş’ta kitlesel katliamlara maruz kaldılar. Özellikle Alevi Kürtler. Yaşamın her alanında kendilerini ifade etmekte hayat onlara hep zorluklar çıkardı.

    “DEVLETİ YÖNETENLER NEFRET SÖYLEMİNİ YASAL DÜZENLEME OLARAK HAYATA GEÇİRMEDİLER”

    Hukuksal anlamda nefret söylemine ve eylemine dönük yeterli bir mekanizmanın devrede olduğunu düşünüyor musunuz?

    Türkiye’de maalesef nefret suçları üzerine bir düzenleme yapılmadı. Türk Ceza Kanunu’nun 122’nci maddesinde ‘Ayrımcılık Suçu’ işlenmiş. Ama bu madde hiçbir zaman ötekileştirilen, nefret diline maruz kalan kesimler için yeterli bir madde değil. Yine Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 14’üncü maddesi var. Bu maddede ayrımcılığı düzenleyen bir madde. Biz genel olarak gerektiği zamanlarda bu maddeyi dayanak yaparak suç duyurularında bulunuyoruz. Ama bu yeterli değil. Bu konu da birçok kez sözler verilmesine rağmen, devleti yönetenler nefret söylemini, yasal düzenleme olarak hiçbir zaman hayata geçirmediler.

    Bu konuda gerçekten mücadeleyi devam ettirmek gerektiğini belirten Keskin,  “Bu mücadelenin en önemli parçalarından biri de inanç kimlikleri üzerinde her zaman büyük baskı yaşamış olan Alevilerdir” dedi.

    Diren KESER-Diren SATI/ PİRHA

    İlgili Haberler:

    1-Akademisyen Kaya: Alevilere yönelik nefret çok derinlerde, eskiye dayanıyor-VİDEO
    3-Tarihçi-Yazar Erdoğan Aydın: Nefret suçu doğrudan rejimle bağlantılıdır-VİDEO
    4-‘Alevi örgütleri nefret saldırılarına karşı ortak tavır geliştirmeli’-VİDEO
    5-‘Aleviler, tarih boyunca nefret suçuna maruz kaldı’-VİDEO
    6-‘Alevi düşmanlığı bu toplumun genlerinde var; iflah olmaz’-VİDEO