Etiket: Aleviler

  • Türk Devleti ve Dersim

    Türk Devleti ve Dersim

    İMAM CANPOLAT

    1937-1938 Soykırım harekâtından önce Hozat, Dersim’in merkezidir. Burada Türk hükümeti adına bir vali veya mutasarrıf, ilçelerde ise birer kaymakam, bir müddei Umumi ve birer Sulh Hâkimi vardır. Güvenlik kuvvetleri birkaç jandarmadan ibarettir. Küçük memurlar daha çok yerli halktandır.

    İl merkezi olan Hozat’ta ve bazı ilçelerde üç derslik birer ilkokul ve sadece il merkezinde olmak üzere üç sınıflık bir ortaokul vardı. Ovacık (Pulur), Nazimiye (Qısle), Çarsancak (Peri), Pax merkezinde ilkokul yoktu. Kürtler kendi dillerinde okul istemişler fakat karşılık alamamışlar. Dersim’de açılan okullarda öğretim Türkçe yapılıyordu. Buna rağmen okuyanların ezici çoğunluğunda Kürt milli duyguları gelişmiştir.

    Dersim’in büyük çoğunluğu Kırmanckii/zazaca, küçük bir kesim de Kurmanci konuşur. Dersimliler eski Aryalıların orjin dilini önemli oranda korumuşlar. Örneğin; Medlerin anavatanına Ma deniliyordu. Kırmancki (zazaca) dilinde anneye Ma denilir. Kurmanci konuşanlar da Alevidir. Yani Dersimlilerin hepsi Aleviliğe inanır. Dersimin kutsalları çar anasır: Ateş, Su, Hava ve Toprak’tır. Güneş, Hak’kın nuru olarak görülür.

    Türk devleti Dersim’in ekonomik ve sosyal yapısını hiçbir zaman düşünmemiştir, devlet desteği yapılmamıştır. Dersimlilerin de bu yönlü bir talepleri olmamıştır. Devlet daima Dersimlilere köle muamelesi yapmıştır. Dersimliler, devlete asker ve vergi vermemişlerdir. Tam olmasa da bir anlamda kendi topraklarında özgürce yaşamışlardır.

    Kürdistan’ın diğer beylikleri gibi kendi topraklarını yabacılardan korumuşlardır. Denilebilir ki asırlarca ne Türk ne de İran askerleri Dersim’e girmiştir. Osmanlı döneminde de birçok kez Dersime sefer düzenlenmiştir, ama başarılı olamamıştır. Bu nedenle “Dersime sefer olur ama zafer olmaz” tespiti yapılmıştır.

    Dersimliler sorunlarını devlete götürmezler. Gerek bireysel, gerekse toplumsal sorunları kendi sosyal işleyişleri çerçevesinde, Kızılbaş Alevi yaşam felsefesi kurallarına göre çözerlerdi. Kızılbaş Alevilikte cemler en ağır sorunların tartışıldığı ve çözümlendiği bir mekândır. Sorunlarını devlete taşıyanlar düşkün ilan edilir ve toplumdan dışlanır, işlediği suç ağırsa sürgün edilebilir, düşkünlerin eğitildiği Ocaklarda eğitime tabi tutulur.

    Dersim’in bu özgün yapısı 1936 yılına kadar devam etmiştir.

    Devletin mutasarrıf ve kaymakamları Kürtçe bilenler ve Kürt usulünden anlayanlar ya da vakıf olanlar arasından seçilmişlerdir.

    Mutasarrıf ve kaymakamların aslında bir tek görevi vardır. Dersimliler arasına nifak sokmak, aşiretsel yapıyı bozmak, aşiretleri bir birine düşürmek ve devletten yana tutum almalarını sağlamaktır. Bu amaca ulaşmak için Kürtçe ve Kürt usullerine vakıf olmak yetmiyordu. Örneğin; Diyarbekir valisi Ali Cemal (Bardakçı) Dersimleri ikna etmek için çeşitli dönemlerde yaptığı toplantılarından birini, Munzur gözelerinde yapar. Birçok aşiret lideri bu çağrıyı dikkate alıyor ve toplantıya katılıyor. Vali Ali Cemal Dersimlileri ikna etmek için her türlü manevrayı yapıyor, fakat yine de Dersimlileri ikna edemeyince, Munzur’dan bir tas su alıp içiyor ve “Munzur üzerine yemin ederim ki M. Kemal Alevidir, Dersim için kötülük değil, iyilik istiyor” diyor. Dersimliler kendi aralarında yaşanan husumetleri ortadan kaldırmak için başvurdukları bir inançtır Munzur’dan bir tas su içmek. Munzur üzerine yemin edildi mi sonuna kadar verilen söze bağlı kalınır. Vali Ali Cemal yine de Dersim üzerinde etkili olamıyor.  Devletin en çok geliştirdiği yöntem aşiret ileri gelenlerine rüşvet vererek satın almak olmuştur.

    Türk devleti Dersimlilerin birliğini parçalamak üzere geliştirdiği çabaların önemli oranda etkili olduğu söylenebilir. Direnişe bütünlüklü katılmamalarında devletin etkisi küçümsenemez. Örneğin; Seyit Rıza’ın damadı olan Abbasan aşireti ağalarından İbrahim’i, bin lira karşılığında Hozat kaymakamı Kazım, Meço oğlu Hüseyin’e öldürtüyor. (1928) Bu tür yöntemlerle aşiretlerin Türk devletine karşı ortak hareket etmelerinin önüne geçmek istenmiştir. Bu tür suikastlar çok yapılmıştır.

    Dersimliler sadece kendi dar çevresiyle sınırlı kalmamışlardı. Dersim bir eyalettir, sınırları şimdi bildiğimiz Dersim il merkezi ile sınırlı değildi. Dersimlilerin sıkı bir şekilde olmasa da Dersim eyaletinin diğer bölgeleriyle de ilişkileri vardı. Hatta Kürdistan’ın diğer eyaletleri ile zaman zaman dayanışma içerisinde olmuşlardır.

    Dersim ve Koçgiri

    Kürdistan tarihi içerisinde Koçgiri halk hareket önemli bir özelliğe sahiptir. Koçgiri serhildanı aşiretsel yapıya dayansa da onun ayrı bir özelliği vardır. Nedir ayrı olan özelliği?

    1-O günkü ortamda (Sevr Konferans kararlarını da arkasına alarak) uluslararası koşulları değerlendirmek isterler. Koşullar buna elverişlidir.

    2-Ermenilerle ciddi bir ilişki içerisine girerler. Bu ilişkide, Ermeni Soykırımı döneminde Dersimlilerin Ermenilere yaptığı yardımların etkisi vardır.

    3-Sovyetler Birliği ile diyalog geliştirmek isterler.

    4-Zayıfta olsa Kürdistan’ın diğer bölgeleriyle ilişki kurmak isterler. Bunun için Dersim’de geniş bir toplantı yaparlar.

    5-Koçgiri Halk Hereketi, Dersimle birlikte planlanmıştır. Bir anlamda, Koçgiri halk hareketinin arkasında Dersim vardır denilebilir.

    Koçgiri halk hareketinin iki önemli ismini anmak gerekir. Biri siyasi önderlik yapan Alişer, diğeri de Koçgiri yöresinde halk arasında etkinliği olan Alişan Bey’dir. Alişer Efendinin amacı Koçgiri ve Dersim aşiretlerinin birliğini sağlayarak önce, Sivas’ı Türk ordusundan arındırmak ve ardından bağımsız Kürdistan ilan etmektir.

    Bir taraftan bir halk hareketi gelişir ve mücadele yükseltilir/savaş geliştirilirken, diğer taraftan da Türk devleti ile pazarlıklar sürmekteydi. Taleplerini içeren dilekçeler Türk devletine gönderilmektedir. İşte o telgraflardan iki tanesi:

    *Ankara Büyük Millet Riyasetine

    Nefsi Zara hariç olmak üzere ekseriyet azimesi Kürtlerle meskûn olan Koçgiri kazasıyla Divriği, Refahiye, Kuruçay ve Kemah kazalarının mümtaz bir vilayet haline ifrağ ve teşkiliyle yerli Kürtlerden bir valinin tayinini, memurin adliye ve mülkiyenin yine vazifeleri başında bulunmasını dileriz. 11 Mart 1337 (1921)  Koçgiri aşiret reisi: Muhammed ve Taki Sadattan: Alişer Dersim aşiretleri reislerinden: Mustafa, Seidhan, Muhamed, Munzur

    *Sivas valisi Elazığ vilayeti vasıtasıyla Dersim aşiret reislerine bir telgraf çekmiş ve mücadeleye devam edip etmeyecekleri hakkında bilgi vermelerini istemişti. Bu telgrafa cevap olarak yine aynı yolla gerek Sivas vilayetine ve gerekse Ankara hükümetine:

    “Türk hükümetinin, Kürtleri de Ermeniler gibi tehcir etmek emelinde olduğunu bildikleri için, milli istekleri uğrunda ve meşru müdafaa durumunda savaşa devam edeceklerini” bildirmişlerdi.

    Kürdistan Teali Cemiyeti bu durumu görüşmek üzere İstanbul’da genel bir toplantı yapar. Kürdistan Teali Cemiyeti Başkanı, Devlet Şurası Reisliği yapan Seyit Abdulkadir’dir. Kürdistan Teali Cemiyeti bünyesindeki gençler müstakil/bağımsız Kürdistan’ın ilanına karar verilmesini ve Kürdistan’da bundan sonra tek bir yabancı kuvvet kalmamasını isterler.

    Seyit Abdulkadir, gençleri kandırmak için; “Türklerin bu zor durumunda Kürdistan ilan etmek onlara darbe indirmek anlamına gelecektir. Bu bize yakışmaz, Kürtlük şiarına uymaz. Şimdilik Türklere yardım etmemiz gerekir. Türklerin esasen bir Kürdistan kurma isteğimizi kabul etmiş olduklarını ve Osmanlı Padişahına bağlı muhtar bir Kürt idaresi razı olduklarını, eğer Türkler bu vaatlerinden vazgeçtikleri takdirde, Kürt milleti kendi kuvvetiyle hakkını almaya muktedirdir. Vilson prensipleri doğrultusunda Kürdistan’ın birçok vilayetini de içine alan, Kızılırmak boylarına kadar uzanan bir Ermenistan kurulmasına razı olmayacaklarını, Sevr anlaşması gereğince Kürdistan istiklalinin müdafaa edilmesi” gerektiğini ileri sürer. Seyit Abdulkadir bu söylemleriyle Kürt gençlerinin milli duygularını, gururunu okşamış ve etkili olmuştur.

    Seyit Abdülkadir’in bu söylemleri gerek Osmanlı hükümeti, gerekse M. Kemal ve arkadaşları tarafından, hem uluslararası arenada hem de iç politikada etkili kullanılır.

    O dönemde Erzurum ve Sivas yöresinde çalışmalar yapan M. Kemal Alişan Beyle Sivas’ta görüşür. M. Kemal de muhtariyet sözü verir ama, Seyit Abdülkadir’i İngiliz ajanı ilan eder.

    Dersim’de yapılan toplantıda alınan kararlar:

    1-Kürdistan muhtariyet idaresine muvafakat eden İstanbul Saltanat Hükümetinin bu baptaki kararını Mustafa Kemal hükümetinin de resmen kabul edip etmeyeceğinin açıklanması.

    2-Kürdistan muhtariyet idaresi hakkında Mustafa Kemal hükümetinin görüş noktası ne olduğu hususunda Dersimlilere acele cevap verilmesi.

    3-Elaziz, Malatya, Sivas ve Erzincan mıntıkaları hapishanelerinde mevcut bulunan Kürt mevkufların hemen serbest bırakılması.

    4-Kürt çoğunluğu bulunan mıntıkalardan Türk hükümeti idari memurlarının çekilmesi.

    5- Koçgiri mıntıkasına gönderildiği haber alınan askeri müfrezenin derhal geri alınması. (25 Kasım 1920)

    Dersim toplantısında alınan bu kararları acilen Ankara hükümetine bildirmek üzere mutasarrıfa veriliyor ve 24 saat içerisinde cevap verilmesini şart koşmuşlardı. Mutasarrıf hemen Elazığ’a gider ve acil bir telgraf ile talepleri Ankara’ya bildirir.

    Dersimliler, Ankara hükümetine aynı gün bir telgraf çekerler, Elazığ vilayeti aracılığıyla:

    Ankara Büyük Millet Riyasetine.

    Sevr muahedesi mucibince Diyarbekir, Elaziz, Van ve Bitlis vilayetlerinde müstakil bir Kürdistan teşekkül etmesi lazım geliyor, aksi takdirde bu hakkı silah kuvvetiyle almaya mecbur kalacağımızı beyan eyleriz.  25 Teşrisani 1336 (1920)            Garbi Dersim aşair rüesası

    Bu telgraflara Ankara hükümeti yazılı cevap vermiyor. Ancak zaman kazanmak için Elazığ vilayeti üzerinden hükümetin, Kürdistan isteklerini kabul ettiği bildirilmiştir.

    Piran, Xani, Palu (Şeyh Sait) İsyanı ve Dersim

    Kürdistan’da sadece Kürtler yaşamıyor, Ermeni, Asuri-Süryani, Arap, Türkler gibi daha çok ya da az nüfusa sahip halklar yaşamaktadır. Bu işin bir kısmı ama, burada işaret etmek istediğim Kürtlerin kendi arasındaki inançsal farklılıktır. Kürtlerin büyük kesimi Şafii (genel anlamda Sünni) mezhebine inanırlar. Dersimin merkez rolü üstlendiği önemli bir kesimi de Kızılbaş Aleviliğe inanmaktadır. Buraya kadar anlaşılmayan bir husus yoktur.

    Türk ve İran egemenlik/sömürgecilik sistemleri Kürtler arasındaki bu inançsal farklılıktan yararlanmışlar, Kürtleri bölmüşler ve uzun bir tarih kesitinde Kürdistan üzerinde etkili olmuşlardır. Tarihi sürecinin bu detayına girmeden, Şeyh Sait isyanı olarak bilinen aslında gerçek anlamda tanımlarsak Piran, Xani ve Palu İsyanı olan harekete karşı Alevi ve Sünni Kürtlerin ilişkisi nasıldı, birlikte hareket ettiler mi, etmediler mi? Kısa değinmelerle bu husus üzerinde durmamız gerekmektedir. Bu konuda ortalıkta hala yanlış bilgilere, çarpıtmalara, kasıtlı geliştirilen politikalara inananlar vardır.

    Öncelikle şunun altını çizmek gerekiyor. Tarihsel süreç içerisinde Şafii/Sünni Kürtlerle Alevi Kürt veya Türkler arasında bir çatışma, bir savaş yaşanmamıştır. Ama Yavuz Selim’den bu yana (sınırlı bir dayanışma dışında) düşmana karşı birlikte savaşmamışlar, ta ki Reber Apo önderliğinde PKK’nin geliştirdiği Ulusal Kurtuluş Savaşı’na kadar.

    Rivayete göre, Piran, Xani, Palu İsyanı döneminde Şeyh Sait destek almak için, Seyit Rıza ile görüşmek için Dersim’e gider. Güya Seyit Rıza, “siz, elimizden kesilen kurbanı yemiyorsunuz, biz size destek olmayız” cevabını vermiş. Seit Rıza’nın musayıbı (sağdıç) 1970’li yıllara kadar yaşıyordu, kendisine soruyorlar ‘böyle bir görüşme olup olmadığını’, musayıbı şu cevabı veriyor: “haşa haşa, ne Şeyh Sait Efendi Ağdat’a (Seyit Rıza’nın köyü)geldi ne de başka yerde böyle bir görüşme oldu.” Aslı olmayan bu özel savaş propagandasının kaynağı Türk devletidir. Devlet, bir kere daha Kürtlerin birlikte davranmasının önüne geçmiştir, hatta Bingöl ve Elazığ’lı bazı Alevi aşiretlerin (Hüseyin Doğan’ın da özel çabasıyla, İzzettin Doğan’ın babası) devlet güçleriyle birlikte Kürt kuvvetlerine saldırmışlardı.

    Aynı dönemde, Seyit Rıza ile birlikte hareket eden Dersim aşiretlerinin bir kesimi savaşan Kürt komutanlardan Şeyh Şerif’le anlaşarak, Elazığ’dan sonra Şeyh Şerif’in Malatya üzerine hücum etmesi ve Seyit Rıza önderliğindeki Dersim güçleri de Erzincan ve Koçgiri aşiretleriyle birlikte Sivas üzerine yürümeleri planlanmıştı. Türk devleti bu planı, Hüseyin Doğan’ın pirlik/mürşitlik unvanını kullanarak ve bazı aşiretleri de etkileyerek boşa çıkarmıştır.

    Böyle bir süreçte Türk devleti Dersimlileri öfkelendirmemeye özel çaba göstermiş, Piran, Xani ve Palu’da başlayan, Elazığ’dan Diyarbekir ve Bitlis’e kadar etkili olan isyana Dersimin dâhil olmasını engellemiştir. Büyük kahramanlıklar gösterilmesine rağmen Şeyh Sait’in bacanağı Binbaşı Kasım gibi birçok ihanetçi yüzünden Pİran, Xani, Palu’da başlayan ve neredeyse bütün kuzey Kürdistan’ı etkileyen isyan ateşi sönmüş, yenilgi ile sonuçlanmıştır.

    Seyit Rıza ve Dersimliler Şeyh Sait ve arkadaşlarının idamını durdurmak için Ankara hükümetine büyük baskılar yapmış, bunun etkin çabası içerisinde olmuşlardı, ama idamları engelleyememişlerdi.

    Türk devleti bu dönemde Diyarbekir valisi Ali Cemal’ı görevlendirerek Dersim üzerinde etkili olmaya ve kazanma çalışmalarını hızlandırmıştır. Ali Cemal, Dersim’e gider, bazı seyit ve aşiret temsilcilerini toplar, Seyit Rıza’nın katılması için özel çaba sarf eder, buna rağmen Seyit Rıza toplantıya iştirak etmez. Vali Ali Cemal, Nuri Dersimi üzerinden Seyit Rıza’ya; “Elazığ ve Erzincan’da el konulan Ermeni arazilerini Dersimlilere verileceğini, okullar açılacağını bu okullarda Alevi inanç ve ananelerine uygun eğitim yapılacağını, Koçgiriler için af çıkarılacağını bildirir. Kendisinin de bir Alevi olduğunu” söyler.

    Seyit Rıza daha sonra Türk paşası İzzet ile Hozat’ta görüşür, yine vali Ali Cemal’in ısrarlı çabaları sonucu. İzzet paşa, Seyit Rıza’nın da aralarında bulunduğu Dersim aşiret liderlerine, Elazığ’da veya başka vilayetlerde arazi vermeyi, çiftlik kurmayı önerir, maksat onları Dersim’den çıkarmaktır. Bu öneri karşısında Seyit Rıza’nın hiçbir şart altında Dersim’den çıkmayacağını, Nuri Dersimi’nin teklif edilen, Elazığ’ın Holvenk köyündeki yere yerleşeceğini kabul ederler.

    Seyit Rıza ve arkadaşları bir taraftan devletin kendileri ile bu kadar ilgilenmelerinin neye delalet olacağı üzerinde kafa yormaya çalışmışlardı, diğer taraftan da Şeyh Sait ve arkadaşlarının idamından sonra garba sürgün edilen ve zindanlara atılan Kürtlerin serbest bırakılması için yoğun bir çalışma yürütürler. Bu konuda devlet temsilcileriyle ciddi görüşmeler ve pazarlık içerisine girerler.

    Bu çalışmaları sonucu Nuri Dersimi’nin de içinde bulunduğu aşiret temsilcilerinden oluşan bir heyet, vali Ali Cemal refakatinde Ankara’ya M. Kemal’le görüşmeye gider. Ali Cemal’in bütün çabası heyete Seyit Rıza’yı da dâhil etmektir. Nuri Dersimi’nin verdiği bilgiye göre devlete duyulan güvensizlik nedeniyle Seyit Rıza heyette yer almaz.

    Heyette yer alan isimler:

    Nuri Dersimi, Karabal reisi Kango oğlu Mehmet Ali, Koç Mustafa, Abbasan reisi Meço,oğlu Hüseyin ve kardeşi Beko, Ferhadan reisi Cemşid, Daip oğlu Veli, Pilvenk reisi Süleyman ve Hıdır, Kırgan reisi Ağa, Bahtiyar reisi Yusuf, Seyit Rıza’nın kardeşinin oğlu Rehber, Arslan, Maksudan reisi Keko, Yusufan reisi Kamber, Alan reisi Ali, Hıran reisi Mustafa, Şadan reisi Veli Hakii,Kiğı adına Mehmet, Süleyman, Elaziz Belediye reisi mütekait Miralay Halil, Hususi idare reisi Sabri, Encümen üyelerinden İbiş Zeki ve vali Ali Cemal.

    Heyeti, Ankara’da, Büyük Millet Meclisi dairesinde, M. Kemal’i temsilen Meclis Başkanı Kazım paşa kabul eder. Kazım paşa, “ziyaretlerinden Gazinin ve kendisinin memnun olduğunu, Seyit Rıza ve diğer aşiret reislerinin gelmemelerinden üzüntü duyduklarını, Dersimin pek yakında şoselere, mekteplere ve ümran vasıtalarına malik olacağını, vali Cemal’in iktirahı mucebince Doğudan Batıya sürgün edilmiş olan bütün Kürtlerin memleketlerine döndürüleceklerini, bu hususta pek yakında meclise bir af kanunu tasarısı sunulacağını, Gazinin dahi bu hususu kesin olarak vadettiğini ve Dersimlilere Elazığ, Erzincan ve Malatya yayla ovalarında toprak dağıtılacağını, Dersimlilerden sükûneti muhafaza etmelerini beklediğini” söyler. Kazım paşa, M. Kemal’in nutkunu yazmakla meşgul olduğu için görüşmeye gelmediği bilgisini heyete verir.

    Heyet, İsmet paşayı da ziyaret eder, heyet üyeleri aynı nakaratı ondan da dinler.

    Dersimlilerin bu girişimi kısa sürede sonuç verir, Türk meclisi, heyete söylendiği gibi bir genel af çıkarılır, zindanlarda olanlar serbest bırakılır ve sürgün edilenler memleketlerine geri dönerler.

    dersim_katliami_01Şeyh Abdürrahim Dersim direnişi yolunda.

    Burada bir hususa daha değinmek gerekiyor. Sömürgeci Türk devleti ve onun yerli işbirlikçilerinin propaganda ettiği gibi, Sünni/Şafii Kürtlerle Kızılbaş Alevi Kürtler birbirlerine düşman değildir. Söylenenlerin tam tersine birlikte hareket etmeye çalışmışlar. Bunun bir örneğini de; Dersim direnişi sırasında görüyoruz:

    Şeyh Abdürrahim, Şeyh Sait’in kardeşidir. İsyandan sonra Türk devletin eline geçmemek için Güneybatı Kürdistan’a (Rojava) geçer. Dersim direnişi gelişince (1937) Dersim’e geçmek için yola çıkar. Bir ihbar sonucu yol arkadaşlarıyla birlikte Bismil’de Türk askerleri tarafından katledilir. Bu katliam o zamanın Türk basınında geniş yer bulur. Türk devleti bu katliamla bir kez daha Kürtlerin birlikte savaşmalarının önünü kesmiştir.

     

    Ağrı isyanı ve Dersim.

    1925-1926 yıllarından başlayarak Kürt milli davası çerçevesinde Ağrı’da çalışmalar yürütülüyordu, 1930’a gelindiğinde Kürdistan’ın diğer bölgelerini de heyecanlandıran bir boyut kazanmıştı. Ağrı İsyanını örgütleyenler hareket hakkında Seyit Rıza’yı bilgilendirmişlerdi. Ağrı’da isyan başlayınca Dersim aşiretleri de harekete geçeceklerdi. Nitekim, Ağrı isyana geçtiği sırada, Seyit Rıza önderliğinde Dersimli aşiretlerinin bir kısmından oluşan kuvvetler, 1930 yılının ilkbaharında isyana kalkışırlar, Erzurum ve Erzincan yöresinde bulunan Türk kuvvetlerine karşı şiddetli taarruza başladılar.  Seyit Rıza’nın başlattığı bu isyan günden güne genişliyor, Türkleri zorluyordu. Doğu Dersim’de gelişen bu hareketi bastırmak için Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’ın emri ile kara harekâtı başlatılır, Dersimliler bu kara harekâtını geri püskürtürler. Bu kez havadan, başta Danziğ, Askirek ve Harsi köyleri olmak üzere Pülümür’e bağlı birçok köy bombalanmasına rağmen istediği sonucu alamazlar. Bu, Kemalist hükümetin Dersim’e karşı geliştirdiği ikinci harekât olarak kayda geçer.

    Dersim direniş cephesini bölme çalışmaları hızlanıyor.

    Dersimlilere karşı gösterilen bu yaklaşıma rağmen başta Seyit Rıza olmak üzere çoğunluğu Türk devletine güvenmediler. Kürt milli davası için taleplerini dillendirmeyi ve devlete bildirmeyi sürdürdüler. Bu isteklerin başında da Kürtçe okullar açmak geliyordu. Vali Ali Cemal bu isteklerden son derece rahatsız oluyor, “Dersimlilerin ırkken dağlı Türk olduklarını ve esasen bütün Türkler ilk önce Alevi iken sonraları Sünni mezhebine girmiş olduklarını” ileri sürerek Kürtleri kandırmaya çalışır.

    Ali Cemal, uzun uğraşlar sonucunda artık Seyit Rıza’yı etkileyemeyeceği kanaatine varmış olacaktı ki, önce itibarsızlaştırmaya, hatta fırsat olursa bir komplo ile katletmeyi düşünüyordu. Nuri Dersimi’nin aktardığına göre, bu iş için Dersimli İbiş Zeki’yi görevlendirmiş. Bu soysuzun girişimleri sonucu vali Ali Cemal (Elazığ valisi olarak atanmış, daha önce Diyarbekir valisiydi) bazı Doğu ve Batı Dersimli aşiret reislerinin katılımı ile Hozat’ta bir toplantı (Nuri Dersimi buna Kongre diyor) yapar. Toplantı sonucunda, Dersim ve yöresinde Türk devletine karşı gelişen bütün serhıldanların sorumlusu yurtsever olan Koçan aşireti sorunlu ilan edilir ve imhasına karar verilir. Bu karar başta Seyit Rıza olmak üzere direnen bütün Dersimliler için kabul edilemezdi. Çünkü Seyit Rıza ve direnişçileri önemli bir dayanaktan yoksun bırakmak anlamına geliyordu. 1926 yılında yapılan Batı Dersim harekâtı bu karar gereğidir. 1930 yılında da Doğu Dersim’i imha etmek için harekât yapılmıştı.

    Newede Dersim Gazetesi, Çarşamba, 19 Kasım 2014

    İşte Dersim soykırımının belgesi Özel


    Başbakan’ın ağzından;
    Dersim’de zehirli gaz kullanıldı.

    Belgede açıklananlar 1937/1938’de Dersim’de yapılan soykırımın 2. Dünya Savaşı’nda Nazi faşizminin Yahudilere yaptığı soykırımdan aşağı kalır yanı olmadığı görülüyor.

    1942 yılında dönemin Başbakanı İbrahim Refik Saydam’ın 19.02.1942 tarihinde Fevzi Çakmak’a gönderdiği bir belgede Dersim Soykırımı’nı tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor. İşte o belgede yazılanlar:

    “Çok sayın komutanım Fevzi Çakmak, Tedip ve Tenkil harekâtının neticeleri ve sonuçları hakkında rapor hazırladığımızı bir üst yazı ile size iletmiş idim. Alpdoğan Paşa’ya kızmanıza gerek yok, bir hekim olarak, yakıcı ve boğucu gazların, düşman askerlerine bile uygulanmasına karşı olduğunu belirtmeliyim. Tunceli’de kullanılan bu gazların bir daha kullanılmaması için yasa teklifi hazırlamaktayız. Ön hazırlıklar raporda ifade edildiği üzere kendi halkına kullanılan bu gazların toplu sivil ölümlere yol açtığı görülmektedir. Bir hekim olarak da, bir insan olarak da bundan utanç duyduğumu belirtmeliyim. Bir daha tekerrür etmemesi için gerekli yasal çalışmaları başlattığımı belirtmek isterim.”

    dersim_katliami_02

    dersim_katliami_03

     

    Kemal’in intikam emri:

    dersim_katliami_04

     

    Dersim Katliamı’nda gönderilen belgelerden birinde de M. Kemal, Dersim’de yaşanan gelişmelerden dolayı Kalan Aşireti ve diğer aşiretleri sorumlu tutarak, “Bedelini çok ağır şekilde ödetileceğinden kimsenin kuşkusu olmasın” diyor. M. Kemal, Dersim üzerine asıl konuşmasını TBMM’de Dersim kanunu görüşülünce yapar. “Dersim bir çıbanbaşıdır, kesilip atılması gerekir” diyecektir.

    Türk basınından Dersim haberleri:

    dersim_katliami_05

    Fareler gibi zehirlediler.

    dersim_katliami_06

    Zehirli gaz kullanımına ilişkin harekâta öncülük edenlerden İhsan Sabri Çağlayangil de şunları yazmıştı: “Ordu zehirli gaz kullandı. Mağaraların kapısının içerisinden bunları fare gibi zehirledi. Ve yediden yetmişe o Dersim Kürtlerini kestiler. Kanlı bir harekât oldu. Dersim davası da bitti. Hükümet otoritesi de köye ve Dersim’e girdi.”

    İhsan Sabri Çağlayangil anlatımından

    Seyid Rıza’nın son sözleri…

    Oğlu ve 5 arkadaşı ile Xarpêt Buğday Meydanı’nda asılan Seyid Rıza’nın idamını harekata öncülük eden ve infazda yer alan İhsan Sabri Çağlayangil’in anılarından şöyle aktarılmıştı: Seyid Rıza, sehpaları görünce durumu anladı. “Asacaksınız” dedi ve bana döndü: “Sen Ankara’dan beni asmak için mi geldin?” Bakıştık. İlk kez idam edilecek bir insanla yüz yüze geliyordum. Bana güldü. Savcı, namaz kılıp kılmayacağını sordu. İstemedi… Seyid Rıza’ya son sözü soruldu. “Kırk liram ve saatim var. Oğluma verirsiniz” dedi… Seyid Rıza’yı meydana çıkardık. Hava soğuktu ve etrafta kimseler yoktu. Ama Seyid Rıza, meydan insan doluymuş gibi sessizliğe ve boşluğa hitap etti. “Evlâdı Kerbelayıh. (Kerbela soyundanız) Bi hatayıh (günahsızız). Ayıptır. Zulümdür. Cinayettir” dedi. Benim tüylerim diken diken oldu. Bu yaşlı adam rap rap yürüdü. Çingeneyi itti. İpi boynuna geçirdi. Sandalyeye ayağı ile tekme vurdu, infazını gerçekleştirdi…  Ayrıca Seyit Rıza’nın “beni oğlumdan önce asın” talebi de kabul edilmedi.

    Resik Hüseyin’in son sözleri; babasına döner, “Kürt milleti sağ olsun” der.

    İdam edilenlerin naaşları Elazığ sokaklarında teşhir edilir. Mezar yerleri hala belirsizdir.

    dersim_katliami_07

    Dersim gerçekleştirilen Soykırımda 60-70 bin kişi katledildi.

    Dersim Soykırımı süreci 1926’da başladı. 1934 İskân Kanunu ve 25 Aralık 1935’de çıkarılan “Tunceli Vilayetinin İdaresi Hakkında Kanun” ile Dersim adının Tunceli olarak değiştirilmesiyle devam etti. 1936’da Dersim’in en stratejik noktaları olarak gösterilen Amutka, Pulur, Karaoğlan, Sin, Haydaran, Danzik ve Burnak bölgelerine karakol yapımlarıyla başlayan işgal süreci, 11 Haziran 1938’de başlayan katliamlarla devam etti. 1938’de “yasaklı bölge” ilan edilen Kalan, Kutudere, Kırmızıdağ, Sin, Halvori, Aliboğazı, Laç bölgelerinde binlerce Dersimli, toplu şekilde katledildi. Katliam sonucunda resmi rakamlara göre 16 bin, resmi olmayan rakamlara göre ise 70 bin kişi yaşamını yitirdi. Yüzlerce köy boşaltıldı. Onbinlerce Dersimli ise zorla sürgün edildi, binlerce kız çocuğu ise asker ailelerine evlatlık verildi.

     

    “Özgürlük için gökyüzünü satın almanıza gerek yok, ruhunuzu satmayın yeter.”  Nelson Mandela

    İhanetin rolü:

    Dersim direnişinin kırılması ve tarihte ender rastlanan bir Soykırımın gerçekleşmesinde birçok eksiklik, yetersizlik vs sıralanabilir. Ancak ihanetin rolünü ayrı değerlendirmek gerekir. Dersim direnişinde ihanet eden çok olmuştur. Burada en çarpıcı olan ve bilinen isim üzerinde durmak, onun kişiliğinde ortaya çıkan çarpıklığı ve onursuzluğu bilince çıkarmak yeterli olacaktır.

    Dersim direnişinin en büyük haini Seyit Rıza’nın yeğeni Rayver’dir. (Rehber) Rayver, Türk devleti ile gizli işbirliğine girer ve Alişer’le daha yakın olmak ve güvenini kazanmak için kirve olur. Kızılbaş Alevilikte kirvelik çok büyük anlam taşır, kardeşten de önde gelir. Seyit Rıza, yeğeni olmasına rağmen Rayver’e güvenmediği için Alişer’in kirve olmasını doğru bulmaz.

    Rayver, Türk ordusunun hizmetine giren, direnişin kırılmasında önemli rol oynayan bir haindir. Düşman hesabına yaptığı her hizmet karşılığında para verilerek ödüllendirilmiştir. Direnişin siyasi liderliğini yapan en önemli kişisi Alişer ve Zarife Hatun’un da aralarında bulunduğu yüzlerce yurtseverin kellesini Türk ordusuna taşımış ve karşılığın kirli/kanlı liraları almış, ruhunu, kişiliğini, onurunu en ucuz, en aşağılık bir tarzda satmıştır.

    dersim_katliami_08

    Seyit Rıza ve yol arkadaşları idam edildikten sonra, Türk genelkurmayın emriyle Taştek mevkiinde oğlu ile birlikte kurşuna dizilir. Askerler Rayveri ve oğlunu öldürdükten sonra, Pehami köyündeki evini işgal ederek, milletin kanı pahasına Türk istihbaratından (hatta Abdullah Alpdoğan’dan) alıp biriktirdiği binlerce liraya el koyarlar, eşini çeşitli işkencelerden geçirdikten sonra Batıya sürgün ederler.

    Kürtlerin hainlerle başı hep dertte olmuştur, hatta Kürtler kadar haini bol olan başka bir halk yoktur denilir. Son Kürt başkaldırısı tarihine bakıldığında da büyük ihanetçilerin çıktığını görürüz. Ulusal harekete çok zarar vermesine rağmen, çağdaş bir önderlik ve örgütlülüğü sayesinde her seferde başarıyla atlatılmasını ve daha da güçlenerek çıkmasını bilmiştir.

    Kadın ve çocukların arasında olduğu onbinlerce Dersimli katledilmeye böyle götürüldü.

    dersim_katliami_09

    Vasiyetleri yerine getiriliyor.

    Bugün Seyit Rıza ve Kürdistan’ın diğer şehitlerinin idam sehpalarında haykırdıkları o son sözlerinin gerekleri, Kürdistan’ın dört parçasında adım adım gerçekleşmek üzere büyüyor, gelişiyor, zafere doğru ilerliyor.

    Kürdistan’ın her bölgesi eşsiz kahramanlıklar gösteren yiğitlerle doludur.  Biliyorsunuz, son isyan otuz seneyi geride bıraktı, bunun tarihi henüz yazılmadı. Son başkaldırıda gelişen kahramanlıkların sadece çok cüzi bir kısmını duyduk. Yiğit Kürt kızlarının, oğullarının gösterdikleri kahramanlıkların anlamını önümüzdeki dönemde daha iyi anlayacağız. Daha şimdiden Kürt kadınlarının geliştirdiği mücadele ve yeni yaşam tarzı dünyanın duyarlı insanları tarafından takdirle karşılanıyor, gıpta edilerek izleniyor.

    Kürdistan direniş tarihi, Kürtlük onuru ve özgürlüğü için savaşan, idam sehpasını direniş alanına çeviren, idam kararı verenleri adeta idam ettiren bu yiğitlerle doludur.

    dersim_katliami_10

    Tarihin bu kesitinde onlar için söylenmesi gereken en iyi söz:  Evlatlarınız başta Rojava’nın Kobanê Kantonu olmak üzere Kürdistan’ın bütün parçalarında, sizin eksik bıraktığınızı tamamlıyor. Onlar sizin gösterdiğiniz yolda özgür bir yaşam için savaşıyor. Kimsesiz ve çaresiz değiliz. Rahat uyuyun. Başkan Apo’nun önderliğinde PKK saflarında örgütlenen torunlarınız sizin öcünüzü alıyor.

    Asimilasyonist algı:

    Türk egemenlik/sömürgecilik sistemi, Kızılbaş Alevilik üzerine Kürdistan ve Anadolu’da ilk kapsamlı araştırmayı 1914-1915 tarihlerinde yaptırır. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin yönetimde olduğu ve Birinci Dünya Savaşı’nın yaşandığı bir dönemdir. İttihatçı yönetim, Kürdistan ve Anadolu’da ne kadar Kızılbaş Alevi, ne kadar Bektaşi Alevi olduğunu araştırmak üzere Arapça, Rusça, Almanca ve Fransızca bilen Baha Said Beyi görevlendirir.

    Baha Said Bey, yaptığı araştırma sonucunda hazırladığı raporda; Kızılbaş ve Bektaşi Aleviliğin Orta Asya’da Türk inancı olan Şamanizm ile İslamiyet’in karışımından oluşan Türk kökenli inançlar olduğunu belirtir. Baha Said Beyin çalışmaları bununla sınırlı kalmaz. Ayşe Hür’ün verdiği bilgiye göre Baha Said Bey, Anadolu halkını Milli Mücadeleye katılmaya ikna etmek için kurulan İrşad Heyeti’ne dâhil edilir. Ardından, Tayyare Cemiyeti Müfettişi olarak Samsun’a tayin edilir. Baha Said Bey, bu görevi sırasında özellikle Kürdistan’ın dağlık bölgelerinde yaşayan Kızılbaş Kürt aşiretlerinin soy, dil ve mezhep ile gelenek ve göreneklerinin incelemeyi esas alır. Baha Said Beyin yürüttüğü çalışmanın amacı; Kızılbaş Kürtlerin Kemalist “modernleşme” projesi çerçevesinde asimilasyonun kapısını aralamak, zemini yaratmaktır.

    Baha Said Beyin çalışmaları, 1926-1927 yıllarında Türk Yurdu Dergisi’nde şu başlıklar altında yayınlanmıştır: “Türkiye’de Alevi Zümreleri, Tekke Aleviliği, İçtimai Alevilik, Sofiyan Süreği-Kızılbaş Meydanı, Anadolu’da Gizli Mabetler: Nusayriler ve Esrar-ı Mezhebiyeleri, Bektaşiler.”

    Baha Said’den sonra aynı görev Hasan Reşit’e  (Tankut) verilir.  Hasan Reşit Dersim ve çevresinde yaptığı çalışmanın ilk raporunu 1928 yılında Birinci umumi Müfettişi İbrahim Tali’ye (Öngören) sunar. Hasan Reşit Tankut uzun yıllar bu görevde çalışır. Bu araştırmalara ilişkin 1930, 1938, 1949 ve 1961’de M. Kemal’e ve CHP’ye gizli raporlar sunar.

    Hasan Reşit Tankut’un hazırladığı raporlarda geliştirdiği bazı öneriler günümüzde yürütülen asimilasyon politikasının temelini oluşturur.

    Tankut raporların birinde; Kürt coğrafyasının kuzeyinde Zaza Kızılbaşlar, Batısında Alevi Kızılbaş Kurmançlar ve doğusunda Şafii Kurmançların yaşadığını belirtir. Bu belirlemeden sonra, bu Kürt grupları birbirinden ayırmak için aralarına Türkleri yerleştirmek gerektiğini, yani bir “Türklük barajı” oluşturulmasını önerir. Hükümetler değişse de Türk devletinin Aleviliği inkâr ve asimilasyonist politikası değişmez.

    Birkaç yıldır hükümet yeni bir Alevi algısı geliştirme çabası içerisine girmiştir. AKP hükümeti arka arkaya “Alevi Çalıştayları” yapmaktadır. CHP Alevi söylemini değiştirme telaşı içerisindedir. İktdarı ve muhalefetiyle tek bir hedefe odaklanmışlardır.  O da, Türk-İslam sentezi çerçevesi içerisinde Alevi asimilasyonunu gerçekleştirmektir. Erdoğan ve Davutoğlu’nun açıklamaları İttihatçı ve Kemalist Baha Said ve Hasan Reşit’in önerdiği politikaları esas aldıklarını göstermektedir. Davutoğlu Dersim’de yaptığı konuşmada, Kızılbaş Alevi Ocaklarının köken olarak Türklüğe ve Araplığa bağladı. Sosyolojik gerçekliğe o kadar aykırı beyanlarda bulundu ki, Qures Ocağı mensuplarını, Arabistan’daki Küreyiş kabilesinden geldiğini ve Dersim Aleviliğini İslam’ın merkezine yerleştirdi. Varsayalım ki Alevilik İslam’ın tasavvufi bir yorumudur, ama Dersimliler Arap değil Kürt’tür.  CHP genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da kâh Akşehirli, kah Türkmen, kah Dersimli Alevi Kemal olduğunu söyler. Aslında CHP ve AKP bezer görüşleri savunmaktadırlar. Biri (CHP) Kemalizm’in sekülarist (bu da artık şüpheli), diğeri (AKP), Kemalizm’in yeşil versiyonudur, ikisi birbirini tamamlayan Kemalizm’in farklı kanatlarıdır.

    20 Aralık 2014

  • Müslüm Doğan’dan anayasa tepkisi:  Alevilere yaşam hakkı yok

    Müslüm Doğan’dan anayasa tepkisi: Alevilere yaşam hakkı yok

    PİRHA- AKP ve MHP’nin anayasa görüşmeleri sürerken, kamuoyunun ve siyasilerin tepkileri devam ediyor. HDP’nin Alevi vekillerinden İzmir Milletvekili Müslüm Doğan PİRHA’ya yaptığı açıklamada,  Alevilerin esas olarak siyasal İslamın yeni devlet modeliyle karşı karşıya olduklarına dikkat çekti. Doğan, “Alevilere yaşam hakkı yok. Hiçbir şekilde yeni toplum düzeni olarak değerlendirdikleri bu siyasal islamın yeni devlet modeli içinde  kesinlikle  Alevilere yer yok” dedi. 

    Anayasa paketiyle ilgili kritik görüşme bugün gerçekleşecek. Başbakan Binali Yıldırım, MHP ile yürütülen anayasa değişikliği sürecinde son görüşmeyi bugün mini paketle ilgili olarak ‘birkaç pürüz var’ ifadesini kullanan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ile Çankaya Köşkü’nde yapacak.

    anayasa_paketiyle_ilgili_kritik_gorusme_bugun_h76131_01859

    “MİLLİYETÇİ CEPHE, OLİGARŞİK YAPI VAR”

    Anayasa görüşmelerine ilişkin PİRHA’ya konuşan HDP İzmir Milletvekili Müslüm Doğan, bugün ortaya konan milliyetçi cephe oligarşik yapısının ortaya koyduğu yeni bir anayasa düzenleme  çalışması var” dedi. Bu anayasal düzenlemenin  kesinlikle kabul edilebilecek bir nitelikte olmadığını belirten Doğan, “Ta Osmanlı’ya götüren  yeni bir sistemin ürünüdür bu. Geri bir düzenleme olarak karşımızda durmaktadır” diye konuştu.

    “TÜM KESİMLER SOKAĞA ÇIKMALI, DEMOKRATİK HAKKINI KULLANMALI”

    Başta Aleviler olmak üzere tüm demokrasi güçlerinin bu yeni  diktatörlük anlayışına karşı geriye gitmeye düzenine  karşı  büyük bir mücadele örgütlemesi gerektiğinin altını çizen Müslüm Doğan, “Alevi derneklerinin sivil toplum örgütlerinin, örgütlü tüm toplumun tüm kesimlerinin biraraya gelerek sokağa çıkması gerekiyor. Demokratik haklarını kullanması gerekiyor. Üzerimizdeki bu külleri atmak gerekiyor. Eğer bu küller atılırsa bu gericilik  geriletir” ifadesini kullandı.

    “ALEVİLER İSLAMIN YENİ DEVLET MODELİYLE KARŞI KARŞIYA”

    Alevilerin esas olarak siyasal İslamın yeni devlet modeliyle karşı karşıya olduklarına dikkat çeken HDP Milletvekili Doğan, şunları kaydetti:

    “Bu yeni devlet modelinde Alevilere yer yok.  . Hiçbir şekilde yeni toplum düzeni olarak değerlendirdikleri bu siyasal islamın yeni devlet modeli içinde  kesinlikle  Alevilere yer yok.”

    Nilgün METE

     

  • HDP ilk toplantısını Alevilerle yaptı

    HDP ilk toplantısını Alevilerle yaptı

    PİRHA- Eş Genel Başkanlar Demirtaş ve Yüksekdağ ile birlikte vekillerin tutuklanmasının ardından meclisteki çalışmalarını durduran HDP, yeniden meclise dönüp dönmemesi konusunu halka danışıyor. HDP ilk toplantısını Alevilerle yaptı.  Toplantıda görüşlerini açıklayan Alevi kurumları, HDP’nin yasama faaliyetleri dahil parlamentodaki çalışmalarını etkili bir şekilde sürdürmesi gerektiğini belirttiler. 

    HDP eş genel başkanlarının ve milletvekillerinin tutuklanmasının ardından parlamentodaki yasama çalışmalarını durduran HDP, yasama çalışmalarına yeniden katılıp katılmayacağına halkla beraber karar vereceğini açıkladı.  HDP  buna ilişkin ilk toplantısını Alevilerle yaptı.

    img_4259

    HDP Gazi Mahallesi’nde  İstanbul’da Alevi kurumlarıyla kahvaltıda biraraya geldi. Kahvaltıda, Türkiye’de yaşanan gelişmeler ve HDP’nin önümüzdeki dönem parlamentodaki yasama faaliyetleri konusunda değerlendirme yapıldı. Çok sayıda Alevi kurumunun katıldığı toplantıya, HDP  adına 25. Dönem Milletvekilleri Ali Kenanoğlu ve Çilem Küçükkeleş, HDP İstanbul Milletvekili Erdal Ataş ile HDP İstanbul İl Başkanı Doğan Erbaş katıldı.

    Alevi kurum temsilcileri, bu süreçte parlamento başta olmak üzere  bütün mücadele alanlarının en iyi şekilde değerlendirilmesi gerektiği görüşünde birleşti. “CHP dahil olmak üzere bütün toplumsal kesimlerle birlikte mevcut saldırı dalgasına karşı ortak mücadele hattı oluşturmak gerekiyor” denildi.

    “MÜCADELEYİ BİRKİLTE YÜRÜTMEMİZ GEREKİYOR”

    Toplantıda dile getirilen mesajlardan bazıları şöyle:

    “Sesimizi duyuracağımız medya kuruluşlarının kapatılması bizi alternatif yöntemleri devreye koymaya zorluyor. Bunun için de HDP’nin halkla biraraya gelmesi, sorunlarını konuşabileceği halk toplantıları gerçekleştiriyor. Birlikte olmanın, birlikte  hareket etmenin önemini 7 Haziran  seçimleriyle gören bizler bu süreçte de aynı mücadeleyi yürütmek zorundayız. ”

    img_4255

     

  • Destanlara yansıyan manzum tarih

    Destanlara yansıyan manzum tarih

    MEHMET BAYRAK

    XIX. Yüzyıl’da Önasya ve Mezopotamya halklarının tarihi konusunda önemli çalışmalara imza atan Avusturyalı ünlü Doğubilimcilerden Schweiger-Lerchenfeld, özellikle Osmanlı ordusunun İçtoroslar bölgesinde Alevi ve Êzidî Kürtlere karşı giriştiği katliamları anlatırken, “Bölgede bu durumları destan hâline getiren bir ozan her zaman bulunurdu” diyerek bir gerçekliğe parmak basıyor ve konuya ilişkin kimi Kürtçe ağıtlama-destanların Almanca çevirisini veriyordu.

    Yine ünlü Türk tarihçilerinden Prof. Dr. Kemal Karpat, gerçek tarih ile düzmece tarih kuramı konusunda şu çarpıcı belirlemeyi yapıyor: “Biz Türklerin üç çeşit tarihi vardır: Biri (resmi tarih), biri (Avrupalılar’ın yazdığı tarih) ki bu ikisi de şüphelidir. Bir de (halkın zihninde kalmış tarih) vardır. İşte (hakiki tarih) odur; nesilden nesile geçen tarih odur…”

    İşte sözünü ettiğimiz ürünler; destanı, şiiri, manisiyle tam da bu türden manzum eserlerdir.

    Gerçekten de bir halklar, dinler, diller ve kültürler bahçesi olan Osmanlı toplumunda; birbirine karışan-katışan halklar gibi onların dinleri, dilleri ve kültürleri de birbirini etkiliyor ve yeni tat ve renkte meyveler veriyordu. İnsanlar, kendi özgün dil ve kültürleriyle ürünler verirken, birbiriyle emişen ve gerek tema, gerekse stil olarak paydaş ürünler de yaratıyorlardı.

    Ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısına gelinceye kadar şiir boyutunda bu ortaklık doğal akışı içinde seyredip geliyordu. İster özgün dillerinde yaratılmış olsun, ister komşu halkın dilinden, insani ilişkiler tüm doğallığıyla bu ürünlere yansıyordu. Ortak tabiat ve toplum olayları üstüne ortak destanlar düzülüyor, ortak niyetler üstüne ortak maniler söyleniyor, ortak aşklar üstüne ortak şiirler yazılıyor ya da ortak türkü ve kilamlar yakılıyordu.

    Manilerin söylediği…

    Geçmiş yüzyıllarda çeşitli tabiat ve toplum olayları üstüne düzülen destanlar bir yana; sözgelimi Sivaslı Ermeni kadınlarının yaktığı şu Türkçe manileri, bir Türk’ünkinden ya da Kürt’ünkinden ne kadar ayırabiliriz.

    Vicag vicag gül ola

    İçi dolu nur ola

    Bu vicagı çıkaran

    Niyeti hayır ola

    Burada “vicag”ın “niyet/ kısmet” anlamına geldiğini ve bu tür niyet manilerinin Hıdırellez’e denk düşen bahar bayramında okunduğunu belirtelim. Yine Van bölgesine ilişkin şu vicag manisi… Ermenice söyleyişiyle:

    Gananç gananç gançetsin

    Gançi meydan vazetsin

    Boz boz tziyank kaşetsin

    Noraharsner hedzutsin

    Şod muradin hasutsin

    Hars, han vicagin i parin

    Türkçe söyleyişiyle:

    Yeşil yeşil çağırdılar

    Çağrı meydanına koştular

    Boz boz atlar çektiler

    Yeni gelinleri bindirdiler

    Tez murada indirdiler

    Gelin, uğurlu bir niyet çek.

    Kürt, Ermeni, Süryani ve Rum gibi başka halkların müzik kültürüne Türk müziği adına ipotek konması, son dönemde daha çok bilince çıkarılarak görünür hâle getirildi. (Bunun birçok örneğine, daha 1991’de yayımlanan Kilam û Stranên Kurdî adlı inceleme-antoloji çalışmamızda yer vermiştik.) Özellikle Ağçik ve Sary Gyalin (Sarı Gelin) şarkılarından yola çıkılarak bunun birçok örneğine yer veriliyor. Nusret Gürgöz, Ağçik türküsünün Dersim versiyonunu şu sözlerle aktarıyor:

    Ahçik’i yolladım Urum êline

    Eser bad-ı saba zülfün teline

    Gel seni götürem İslam êline

    Serimi sevdaya salan o Ahçik

    Aklımı başımdan alan o Ahçik

    Vardım kiliseye, taptım haçına

    Gönlümü bağladım sırma saçına

    Gel seni götürem İslam içine

    N a k a r a t

    Vardım kiliseye, haç suda döner

    Ahçik’i kaybettim, yüreğim yanar

    Ben din’en dönersem el beni kınar

    N a k a r a t (1)

    Gerek bu türden aşk ve sevda türküleri, gerekse yüzlerce Ermeni harfli Türkçe ve Ermenice mani örneği için iki kitaba bakmak yeterlidir. (2)

    Bu ve benzeri eserler dışında, Erivan’daki “Toros Azadyan Arşivi”nden sağladığım çok sayıda mani ve halk türküsü örneği bulunuyor. Burada bunun kimi örneklerine yer vereceğiz.

    Gögde yıldız maşallah

    Sen benimsin inşallah

    Baş yastıkta göz yaşta

    Kavuşuruz inşallah

    X

    Bahçelerde mor meni

    Aşkından oldum deli

    Bak ne hale düş oldum

    Yâre göynül vereli

    X

    Şinci asır gelinleri

    Yalan soksun dillerini

    Yedi sene sıtma dutsun

    Doğrutmasın bellerini

    Kaynananın adı Hüri

      Kör olsun gözünü biri

      Koca hortlak benden diri

    Kaynanam kara tazı

    Ürüyor bazı bazı

    Ürüdüğünü aramam

    Isırıyor bazı bazı

    Kaynanalar arsız olur

      Eli yüzü nursuz olur

      En eyisi hırsız olur

    Hayasız güğüm m’olur

    Çalgısız düğün m’olur

    Kaynanan’sın elini

    Öpmeyen gelin m’olur

         Kaynananın çatal dişi

      Görüncenin keldir başı

      Oğlanları yüzük taşı

    Kaynanam ğazan kapağı

    Görüncem kapu köpeyi

    Yukarda da vurguladığımız gibi; kuşkusuz Ermeniler, yalnız Türkçe değil kendi dillerinde de niyetlerini ortaya koyan nice maniler düzmüşler. Türkçe söyleyişiyle “Kapı önüne çıkayım/ Onun önünde durayım/ Sekiz çift camız sürüp/ Senin niyetine vereyim” anlamına gelen şu Ermenice mani, bunun küçük bir örneği:

    Yellem tur taşdin vıra

    Gaynim tur taşdin vıra,

    Ohdı ludz komeş lıdzem,

    An al ku pahdit vıra. (3)

    Kültürel dostluk köprüsü

    Bu dönemlerde halklar arasında herhangi bir sorun yaşanmadığı gibi büyük bir dostluk ilişkisi vardır. Üstte Ermeni kadınlarca yakılan maninin bir versiyonu niteliğindeki şu Türkçe mani, bu ilişkinin ilginç bir göstergesi değil midir?

    Bahçelerde mor meni

    Verem ettin sen beni

    Ya sen İslâm ol Ahçik

    Ya ben olam Ermeni.

    Şunu hemen belirtelim ki, Ermeniler arasında da yansımasını bulan “mani” türü, “dûrik veya çarin” adıyla özellikle Maraş-Kayseri-Sivas-Malatya mihverindeki Kürtler arasında da yaygındır. (4) Genellikle 4+4=8 hece ölçüsüyle yakılan manilerin uyak düzeni ise “aaba” şeklindedir.

    Anadolu ve Mezopotamya’daki bu mozaiğin İstanbul’daki bir yansımasına Kurtuluş semti özelinde tanıklık eden Sivaslı Alevi Kürt araştırmacı Hüseyin Irmak soruyor: “Anadolu’nun Türkçe, Kürtçe, Ermenice, Zazaca bilen Sivaslıları, Diyarbakırlıları; Süryanice’den başka Kürtçe, Zazaca, Türkçe konuşabilen Mardinlileri şimdi neredeydi? Çerkezce, Kürtçe, Zazaca bilen Sivaslı Türk Rıza Özen amca neredeydi?” (5)

    Bu kayboluşun, erimenin nedenlerini burada irdeleyecek değiliz. Bu aşamada konumuzu ilgilendiren, bu kültürel emişmenin günümüze yansıyan ürünleridir.

    Soruna halklar arası ezgi alışverişi açısından bakan Melih Duygulu, aynı ezginin pek çok halk tarafından benimsenerek kullanılmasına Anadolu’nun doğusundaki halklarda sıklıkla rastlandığını belirterek sözlerini şöyle sürdürüyor:

    “Anadolu coğrafyası üzerinde bu türden örnekler hiç de azımsanmayacak sayıdadır. Bu bağlamda ele alınabilecek, Trakya’daki Rumeli havalarıyla, Ege’deki Yunan ve adalar müzikleriyle, Güney’deki Arap havalarıyla, Doğuda ise Ermenice ve Kürtçe şarkılarla yakın ilişkisi olan Türk şarkıları bulunmaktadır.” (6)

    Tahir Abacı da, “Anadolu müziği de İstanbul müziği gibi değişik etnik kökenden insanların ortak üretimine dayanmaktadır. (…) Anadolu ezgilerinin oluşumunda Kürt, Süryani, Arap, Gürcü, Azeri müziğinin katkıları büyüktür”  diyerek bu görüşe katılmaktadır. (7)

    Kuşkusuz burada unutulmaması gereken hususlardan biri, Ermeni ezgilerinin katkısıdır. Bunun birçok örneğin yanı sıra en tipik örneğini, bir zamanlar Türkçü unsurların neredeyse ulusal marş haline getirdikleri “Çırpınırdı Karadeniz” şarkı ve ezgisinde görüyoruz. 1717-1795 yılları arasında yaşayan ve “Ermenilerin Yunus Emre’si” olarak kabul edilen, Ermenice’nin yanı sıra Farsça, Gürcüce ve Azerice’yi ana dili gibi kullanıp eserler veren Sayat Nova’nın daha önce notasıyla birlikte yayımlanmış olan “Kemençe” şarkısı ipotek altına alınıp karşımıza Türk milliyetçilerinin marşı olarak çıkıyordu. (8)

    Ezgileri korunup sözleri ya çevrilen ya da değiştirilen Türkçe sözlü Kürt müziği örnekleri de, Cumhuriyet dönemi boyunca alabildiğine yaygınlaşmıştır. Cumhuriyet döneminin müzik politikası dolayısıyla buna önayak olan baş kişilerden biri, Atatürk’ün “Şark Bülbülü” adını taktığı Diyarbekirli Celal Güzelses’tir. Bu oluşumu ve Celal Güzelses’e ilişkin ilginç bir anekdotu Naci Kutlay aktarıyor:

    1950’li yılların başında, Ankara’da beş gün süren (Doğu Geceleri) yapmıştık. Tüm Doğu ve Güneydoğu illerinin dernekleri organize etti. Diyarbakırlı Celal Güzelses, Malatyalı Fahri ve Urfalı Cemil Cankat da vardı.Başarılı oldu Doğu geceleri. Celal Güzelses Diyarbakır’a dönmeden Çubuk Barajı’nda, Diyarbakırlı gençlerle bir kır eğlencesi düzenlendi. Gençlerin ısrarı ile Celal Güzelses bir de Kürtçe türkü okudu: Gewrî, li li Gewrî/ Ez qurbana Gewra xwe me…” diyordu başlarken. Kırk beş yıl sonra ancak bu kadarını anımsıyorum türkünün. Gençler, (niye Kürtçe türküleri Türkçeleşetiriyorsun?) diye sordular. (Onların o canlı ve tatlı melodileri kaybolmasın istiyorum) dedi.” (9)

    Tahir Abacı, Cumhuriyet dönemindeki bu şoven yönelişi şöyle açımlıyor:

    “Cumhuriyet’ten sonra ‘yüksek irade’ şarkıyı değil, türküyü işaret etti. Bütün dillerin Türkçe’den türediğini öne süren ‘güneş-dil teorisi’ne paralel bir tez vardı o yıllarda: ‘Pentatonik’  ezgilerin tümü Türk müziği kökenliydi! Halil Bedii Yönetken, Ferruh Arsunar, Sadi Yaver Ataman, Mahmut Ragıp Gazimihal, Muzaffer Sarısözen vd. araştırmacılar, Anadolu’da pentatonik Türk müziğinin peşine düştüler, ama tam tersine pentatonik olmayan dizilerle karşılaştılar.” (10)

    Ayrı bir incelemenin konusu olan bu sorunu bir yana bırakıp, yine şiirlere ve türkülere geçelim.

    Şiir ve türkülerin dilinden

    Kuşkusuz Ermenilerin diğer komşu halklarla ilişkileri sadece manilerde kalmayacak, tersine edebiyatın her türüne yansıyacaktı. Halk hikâyeleriyle türkülerin bu konuda özge bir yeri vardır. Bu ürünlere yansıyan öncelikli tema ise evrensel bir motif olan “aşk” motifidir. Ancak bu motifler işlenirken bile ince mesajlar verilir.

    Bunun Kürt-Ermeni ilişkilerindeki bir yansımasını Kerem ile Aslı hikâyesinde görüyoruz: “Ermeniler ve Kürtler bin yıllardır aynı toprakların üzerinde yaşamışlardır. Acıları, sevinçleri bir olmuştur. İki halk da aynı anadan doğmuş birer ikiz gibi dünyaya aynı kederle bakarlar. Aşkları da oldukça dokunaklıdır. Kerem Kürt, Aslı Ermeni’dir. İki sevgili dinsel nedenlerden dolayı birbirlerine kavuşamazlar. Kerem ile Aslı düğün gecesinde birbirlerine kavuşamaz. Kerem kavuşamayınca yanıp kül olur, Aslı Kerem’in külleri arasındaki bir kıvılcımla ateşe tutulur, o da kül olur. Kül külü arar, küller kavuşur.” (11)

    Dinsel nedenlerle sevgililerin kavuşamaması motifi, halk şiirine ve türkülerine de yansır. Bu örneklerin birinde, Sivas-İstanbul mihverindeki Hıristiyan Ermeni-Alevi Türk aşkı, Keşişkızı-İslamoğlu ikilisiyle gündeme getirilir. Birçok versiyonu bulunan ve “Ermeni Kızı Türküsü” olarak bilinen bu örnekte; Ermeni kızı ile İslam oğlu karşılaştırılır. Müslüman genç, Hıristiyan Ermeni kızını sevmekte ve onu ikna etmeye çalışmaktadır. Karşılıklı yoğun söyleşmeye girilir. Aradaki başlıca engel, dinsel ayrılıktır. Ancak sonunda oğlan, Ermeni kızına şu dörtlükle Alevi olduğunu söyleyince işi kolaylaşır:

    İsmimi sorarsan ismim Ali’dir

    Dinimiz de hak Muhammed dinidir

    Bizim din de cümle dinden uludur

    İmana gel kömür gözlüm imana

    Gencin Alevi olduğunu öğrenen Ermeni kızı, yumuşar ve genci kabul eder:

    İsmimi sorarsan Benli Emine

    Çok yiğitler geldi benim yanıma

    İsmin Ali ise döndüm dinine

    Sıva kollarını dola boynuma

    Burada verilen mesaj, Ermeni aşıklarının kolayca Aleviliği ve Bektaşiliği benimsemesi örneğinde olduğu gibi Alevi yakınlığı ve dostluğudur. Başlangıçta, “Ermeni’den İslam olmak güç olur/ Var git İslamoğlu var git dönmem dinine” diye itiraz eden Ermeni kızı, gencin Alevi olduğunu öğrenince daha fazla direnmez ve aşkına karşılık verir.

    Ermeni Kızı Türküsü’nün çeşitli versiyonları üzerinde karşılaştırmalı bir inceleme yapan Fuat Özdemir de aynı sonuca varıyor:

    “Burada dikkati çeken en önemli nokta, Ali adının anahtar işlevi görmesidir. Hazret-i Ali’den dolayı Ali adı Alevi- Bektaşi inanç sistemini benimseyenlerce çokça kullanılan bir addır. Ermeni toplumunun Anadolu’da Türk toplumuyla birlikte uzun süre yaşadığı düşünülürse, onların toplumda varolan inançlardan kimilerine eğilim duyduklarını söylemek pek yanlış olmaz. Bu eğilimin daha çok Bektaşilikte olduğu da bilinmektedir.” (12)

    Kuşkusuz, aynı temayı Ermeni türkülerinde de görmek mümkün. Aşık Civan, Ermenice olarak söylediği “Papaz Kızı“ adlı şiirinde; yine Müslüman bir delikanlıyla bir Ermeni papaz kızını karşılaştırır ve Müslüman gencin ağzından Ermeni kızına Türkçe söylemiyle şu göndermede bulunur:

    İnancını kolay değiştirmez Ermeni

    Gönülden sımsıkı bağlıdır kimliğine

    Sen de samimi bir Hıristiyansın

    Ben ise Müslüman

    Gelmedin imanıma ben nasıl etsem (13)

    Kuşkusuz bu türden daha birçok türkü bulunuyor. Sözgelimi, Vartanoş adlı Ermeni kızın Kekil Ağa tarafından Dersim’e kaçırılması üstüne yakılan “Dersim Türküsü” ilk akla gelen örneklerden birisidir.

    Toros Azadyan Arşivi’nden örnekler

    Halkbilimci İhsan Hınçer, 1959 yılında Türk Folklor Araştırmaları Dergisinde (Sayı:125) yayımladığı “Türkçe Yazan Ermeni Şairler” konulu bir yazısında bu konunun başlıca uzmanının Toros Azadyan olduğunu, Fuat Köprülü ve M. Halit Bayrı gibi araştırmacıların zaman zaman onun yardımına başvurduklarını, ancak 1955’te vefat eden Azadyan’ın arşivinin nerede bulunduğunun bilinmediğini belirtiyordu.

    Daha sonra Alevi-Bektaşi Edebiyatında Ermeni Aşuğlar konulu çalışmam sırasında, Erivan’da Çarenz Sanat-Edebiyat Müzesi’nde olduğunu öğrendiğim bu arşive ulaştım ve yüzlerle ifade edilebilecek Ermeni harfli Osmanlıca/Türkçe manzum esere eriştim. Bunlar arasında birçok nazım türünden eser bulunduğu gibi Halk Türküleri de bulunuyordu. İşte bunlardan sadece konumuzu ilgilendiren birkaç örnek… Diline dokunmadan sunduğumuz aşağıdaki örnekler, anonim halk türkülerinin komşu halklarca nasıl benimsendiğini gösteren ilginç örneklerdir.

    Arapgir Halk Türküsü

    Gülişan bağçenin ne sefası var,

    Gülinen bilbilin ne sefası var.

    Ben o yari sevmişim, o yar da beni,

    Bu zalim ğonşuların ne ğerezi var.

    Arapgir ğarşusi Çobanlu düzi,

    Canıma kâr etti ellerin sezi.

    Duşmanlar istiyor ayrıla bizi,

    Gül dalından ayrılmaz, ben de o yardan.

    Ğırmızı gül has bağçede haraben,

    Ne demişim kömür gözlü yara ben.

    On barmağım, ğandil ettim yandırdım,

    El yaradı, yaramadım yara ben.

    Gülişan bağçede güller solmasın,

    O gülin dalında bilbil ğonmasın.

    Ben o yarı sevdim murad almadım,

    Benden ğayru saran murad almasın.

    Böyük Olur Istanbul’ın Havlısı

    Böyük olur Istanbul’ın havlısı

    Ğaş ğaş olmuş bahar deli kanlısı

    Bilemedim benim ağam hangisi

    Usul boylu kidan boylu kendisi.

    Istanbıl’ın yolları tozdır dumandır

    Ağam getdi geleceyi gümandır

    Gümanın elinden halım yamandır

    Tez gel ağam eyleneyim bir zaman.

    Ağamın altında sırmalı minder

    Ağam atının başı sılaya dönder

    Ağam sen gelmesen bir mektub gönder

    Bir mektubun bile gelmesse neyinen eylem?

    Bir kâğıt yazdım içi kareli

    Bugün posta günü ciger yareli

    Bir murad almadım gelin olalı

    Muradın karnına kala dediler

    Yegid sevdiyinden ger’kal dediler.

    Sağ Olan Gelir Evine

    Posda yollarını dolanıyorum

    Kaybetdim yarimi aranıyorum

    Ağam sağlığına güveniyorum

    Sağ olan gelir evine.

    Ekdim bahçenize bitmedi üzüm

    Mektuba ğalmadı yazacah sözüm

    Bu sene de gelmessen kann ağlar gözüm

    Sağ olan gelir evine.

    Ekdim tarlanıza bitmedi bosdan

    Bene selam geldi gülyüzlü dosddan

    Bir kolun ağrırsa olbirine yaslan

    Sağ olan gelir evine.

    Bu noktada sözü ilginç bir anekdot aktaran Rıza Tevfik’e vermenin tam zamanı:

    “Ben henüz Mülkiye Tıbbiyesi’nde talebe iken, ekseriya Ayasofya meydanında gelir geçer iki gözü kör bir Ermeni dilenci vardı. Biraz kısık, fakat çok mahzun ve müessir bir sesle şu türküyü söylerdi ki, ilk kıtasını nakaratıyla hatırlıyorum:

    Eğin viran olmuş, bülbül ötmüyor

    Ağam ırak yerde, elim yetmiyor.

    Sayı tutam dedim, sayı getmiyor

    Gel ağam, gül ağam, gel de gine get!

    Ahdı gözüm yaşı sil de gine get!..

    Bana pek dokunan bu türküyü dinlemek için her tesadüfte o adamcağızı bir müddet yavaş yavaş takip eder giderdim. Ve her zaman da bir iki kuruş sadaka verirdim. Tekerrür eden bu sükûtî münasebetimizden, nihayet beni tanıdı ve her defasında (efendi, sağ olasın!) derdi. Bu güfte kendisinin sözü müdür, kimdir, nerelidir, diye sordumdu. Eğinli imiş, öksüz ve yoksul büyümüş ve bakımsızlıktan beş altı yaşlarında kör olmuş. (Benim değildir; ben Ermenicesini uydurdum, onu da Ermeni mahallelerinde okurum!) dedi. Düşündüm. Bu;

    (Kara gözlerim, karalar giydim seninçün ağlarım

    Âşık-ı çeşmânın oldum lütfuna el bağlarım.)

    şarkısı gibi âdi ve şahsi bir güfte değil, bir vakitler sefalet içinde yaşamağa mahkum olan Anadolu’da zavallı Türk kadınını -henüz birkaç haftalık gelin iken- bırakıp para kazanmak derdiyle gurbete çıkan ve senelerce İstanbul kaldırımlarında sürünen ve belki de pis bir han köşesinde kimsesiz ölen Türk köylüsü uğruna karısının derin ye’sini, şiddetli hasretini ve her zaman döktüğü sıcak gözyaşlarını –üç-beş satırlık sözle- o kadar beliğ ve müessir bir surette söylüyor ki, bu kıta bütün Anadolu gelinlerinin felâket destanıdır.” (14)

    Sonuç

    Ermenilerin XIX. yüzyıldaki hak istekleriyle başlayan yeni süreçte II. Abdülhamid’in “ihtida” ve “katliam”la etkisizleştirme, ardından da İttihadçılar’ın soykırımla yok etme politikaları yaşanmadan önce, Ermenilerle diğer halklar arasında bir dostluk ilişkisi kurulmuş ve bu, sözlü ve yazılı edebiyatlarına da yansımıştı. Bu alanda Alevi-Bektaşi süreğini izleyen diğer âşıklarla bütünleştikleri gibi din dışı edebiyatta da adeta Osmanlı toplumunun manzum tarihçiliğini yapmışlardı. Bu bütünleşmeden ve kültürel alışverişten yine de günümüze büyük bir külliyat kalmış bulunuyor…

    Dipnotlar ve kaynakça

    (1) Nusret Gürgöz: Gağant, Dersim’de İklim, Mart- 2010

    (2) A) Hüseyin Irmak: Dinlerarası Sevda Türküleri, Punto yay. 3. Bas. İst. 2010 ; B) M. Sabri Koz: Gül Ağacı Boy Vermez (Ermeni Harfli Türkçe ve Ermenice Maniler), Turkuaz yay. İst. 2014

    (3) M. Sabri Koz: Bir Ermenice Yazmadan Türkçe Niyet Manileri, Kaşgar Edebiyat Seçkisi, Mayıs- 2000, s. 143- 169

    (4) – Bu türden İçtoroslar yöresinden derlediğimiz yüzlerce Kürtçe mani için bkz. M. Bayrak: İçtoroslar’da Oda Kültürü ve Kürtçe Edebiyat, Özge yay. Ank. 2015

    (5) Sennur Sezer: Düzensiz Bir Uyum: Kırk Yama, Evrensel , 8.11.2003

    (6) Melih Duygulu: Anadolu Ermeni Müziğinde Bölgesel Etkileşimler, Uluslararası Anadolu İnanç Kongresi Bildirileri, Ervak yay. Ank. 2001

    (7) Tahir Abacı: Bir Zamanlar Anadolu’da, İletişim yay. İst. 1999, s. 210

    (8) Halil Nebiler: “Çırpınırdı Karadeniz Ermeni Bestesi Çıktı” (Aktüel Dergisi)nden aktarılarak, Necdet Hasgül: Cumhuriyet Dönemi Müzik Politikaları, Folklora Doğru, Sayı:62/ 1996, s. 47

    (9) Naci Kutlay: Diyarbakırlı Suzan Samancı, Öz- Po, 16.8.1997

    (10) T. Abacı: Age, s. 204

    (11) Müslüm Yücel: Ermeni Ezgileri Hüzün Dolu, Öz-Po, 9.1.1999. Ermeni harfleriyle basılmış halk hikâyeleri konusunda bkz. A. Turgut Kut: Ermeni Harfleriyle Basılmış Türkçe Halk Kitapları, Halk Kültürü, 1984/1, İst.1984

    (12) Fuat Özdemir: “Ermeni Kızı Türküsü”, Halk Edebiyatı Yazıları içinde, Kültür Bak. Ank. 1999

    (13) Raffi A. Hermon: Müzik Kardeşliğin En Belirgin Simgesi, Özgür Bakış, 5.6.1999

    (14) Rıza Tevfik’in Tekke ve Halk Edebiyatı İle İlgili Makaleleri (Ha. A. Uçman), Kültür ve Turizm Bak. Yay. Ank. 1982, s.330- 331

    özgür politika

  • Dersim Katliamı’na karşı direniş neden konuşulmuyor?

    Dersim Katliamı’na karşı direniş neden konuşulmuyor?

    PİRHA ÖZEL- “Dersim Katliamı’na karşı yapılan direniş neden konuşulmuyor. Dersimliler boyun eğmediler.” Bu sözler Dersimli Metin Şahin’e ait. PİRHA’ya konuşan Şahin, katliama karşı Dersim halkının büyük bir direniş sergilediğinin öne çıkarılmadığını, tarihçilere bu konuda görevler düştüğünü söyledi.

    Dersim katliamının yıldönümü yaklaşırken, katliama ilişkin protesto eylemleri ve katledilen Seyit Rıza ve yoldaşlarını anma etkinliklerinin hazırlıkları da sürüyor. Dersim katliamına ilişkin Dersim kurumlarından Metin Şahin, PİRHA’ya konuştu. Şahin, katliam yapılırken, Dersimlilerin boyun eğip beklemediğini, büyük bir direniş sergilediğinin altını çizdi.

    Şahin, katliama karşı Dersim halkının büyük bir direniş sergilediğinin öne çıkarılmadığını, tarihçilere bu konuda görevler düştüğünü söyledi.

    “DERSİM TARİHÇİLERİ EKSİK YAZIYOR”

    “Dersim halkı çok büyük acılar çekti” diyen Metin Şahin, “Dersim tarihçilerinin bazı konularda eksik davrandığını düşünüyorum. Orada zulüm olduğu kadar bir direniş de var. Direniş çok konuşulmuyor, çok vurgulanmıyor. Aslında diğer tarihçi arkadaşların oradaki direnişle ilgili halkı aydınlatacak belgeleri sunmaları gerekiyor” dedi.

    “BELGESİ OLAN AÇIKLASIN”

    Dersim halkının zulüm görürken sadece boynunu eğip durmadığının altını çizen Şahin, “Orada bir tarih var, direniş var. Orada bir mücadele var. O mücadeleye ilişkin elinde belgesi olan insanlar bize aktarmalı” ifadesini kullandı.

    12_d

  • Aleviler, Köln’de AKP iktidarını protesto ediyor

    Aleviler, Köln’de AKP iktidarını protesto ediyor

    Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu’nun (AABK), ‘Demokrasi, Barış ve Özgürlük için’ adıyla Almanya’da Köln’de düzenlediği miting Deutzer Werft’te yapılıyor. Yüzbinler AKP iktidarının baskıcı uygulamalarını protesto etmek için toplandı.

    Konfederasyonun “Bu davet bizim” sloganıyla yaptığı çağrıya uyan Avrupanın pek çok ülkesinden Aleviler  Almanya Köln’e akın etti.

    Mitingte, Türkiye’de yaşanan baskılar nedeniyle AKP iktidarı protesto edilerek,  “Demokrasiye, özgürlüğe, barışa evet”, “Faşizme, şeriata hayır” deniliyor.
    cxetbkgxeaaht1f

     

  • ALEVİ KURUMLARI: ‘BİZ KORKUYU KERBELA’DA BIRAKTIK!’

    ALEVİ KURUMLARI: ‘BİZ KORKUYU KERBELA’DA BIRAKTIK!’

    Alevi kurumları, TV 10’un kapatılmasına dönük protestolarını sürdürüyor. Derneklerin kapatılmasına da tepki gösteren kurumlar, direnişle diktatörlüğün yıkılabileceği mesajını verdi.

    OHAL kararnameleriyle TV 10’un kapatılmasını protesto etmek için Galatasaray Meydanı’nda bir araya gelen Alevi kurumları,  370 derneğin faaliyetinin durdurulmasını da kınadı. “Alevilerin sesi TV 10 susturulamaz” yazılı pankartı ve “ TV 10”, “Sazlar konuşsun, silahlar sussun” dövizlerini taşıyan kurumlar, giderek yoğunlaşan faşizm baskılarının derhal sonlandırılmasını istediler.  Sık sık “Özgür basın susturulamaz”, “Faşizme karşı omuz omuza”, “TV 10 kapatılamaz” sloganlarının atıldığı eylemde ilk konuşmayı Yönetim Kurulu Başkanı Veli Büyükşahin  yaptı.

    ‘BİZ KORKUYU KERBELA’DA BIRAKTIK!’

    TV 10’un bir buçuk aydır kapalı olduğunu belirten Büyükşahin, “Sadece biz değil, bizimle birlikte çok sayıda dergi, gazete, televizyon kapatıldı. Onunla da yetinmediler, sadece kültürel yayıncılık yapan Evrensel Kültür gibi dergileri de kapattılar. Cumhuriyet gazetesinin kapısında da baskı ve saldırı devam ediyor” diye konuştu. TV 10’un kapatılmasının Alevilere dönük tehdit niteliğinde olduğunu vurgulayan Büyükşahin, bu saldırıların  sadece Alevilere  değil, toplumun tüm renklerine,  farklı siyasi yapılarına dönük bir saldırı olduğunu kaydetti.  TV 10’un Alevilerin lokmasıyla kurulduğuna işaret eden Büyükşahin, “Biz korkuyu Kerbela’da, Dersim’de bıraktık. TV 10 tekrar açılana kadar mücadele edeceğiz” dedi.

    ‘SESSİZ KALINIRSA, SIRA TÜM YAŞAM ALANLARINA GELECEK’

    Dersim Dernekleri Federasyonu Yönetim Kurulu Üyesi Ali Rıza Bilir de OHAL ilan edildiğinde Başbakan Binali Yıldırım’ın “Biz OHAL’i kendimize uyguluyoruz” sözünü hatırlatarak, “Biz bu sözü duyduğumuzda şaşırmıştık , kuşku duymuştuk. Kısa süre sona öyle olmadığı, OHAL’in halka karşı ilan edildiği ortaya çıktı” diye konuştu. Haber alma özgürlüğünü engellenmenin anti-demokratik bir uygulama olduğunu söyleyen Bilir, “TV 10 biz Aleviler için çok önemliydi. TV 10 ile birlikte birçok muhalif TV ve radyo lağvedildi ve hiçbir açıklama dahi yapmadan içindeki tüm eşyalar gasp edildi” dedi. Alevi kurumlar olarak bu durumdan rahatsız olduklarını ifade eden Bilir, TV 10 ve diğer kurumların kapatılmasına sessiz kalınması halinde yarın tüm yaşam alanlarının gasp edileceğine işaret etti.
    İstanbul Anadolu Yakası Dersim Derneği Başkanı Kemal Doğan da AKP hükümetinin kendisine uymayan tüm seslere, renklere savaş açtığını, dayatılan tekçiliğe karşı direneceklerini söyledi.  Bugünkü en önemli görevin AKP anlayışına karşı direnmek olduğunu ifade eden Doğan, bu anlayışa karşı demokratik cephe oluşturmak gerektiğinin altını çizdi.
    tv10-susturulamaz-0

    ‘DİRENİRSEK, SARAY’A KARŞI BİZ KAZANACAĞIZ’

    Munzur Çevre Derneği Başkanı Hatun Esen de ülkede bir korku imparatorluğunun hüküm sürdüğünü belirtti. “Belediyelerimize kayyum atandı, televizyonlarımız, radyolarımız kapatıldı, vekiller tutuklandı” diyen Esen, Saray’ın sesine karşı mutlaka halkların sesinin kazanacağını vurguladı. Direnmeden bir yere varılamayacağını kaydeden Esen,  TV 10’un kendisi için ifade ettiği anlamı, şu sözlerle  aktardı: “TV 10 bizim güneşimizdi, annemin klamlarının kanalıydı.”
    Baskılara karşı birlikte olunmasıyla her karanlığın üstesinden gelineceğini kaydeden Esen, “Bir gün gelir; saraylar kapanır ve halk kazanır” dedi.
    Alibeyköy Dersimliler Derneği  Başkanı Mesut Gerçek ise, 370 derneğin kapatılması ve avukatların darp edilerek gözaltına alınmasına  tepki göstererek, “Artık hukuksal bir durumdan söz edilemez. Bu diktatörlüğü ancak ve ancak direnerek yok edebiliriz” diye konuştu.

    Konuşmaların ardından eylem Alevi deyişlerinin söylenmesiyle sona erdi.
    manset002

  • AABK’den sert tepki: Yakında oksijenimizi de kesecekler

    AABK’den sert tepki: Yakında oksijenimizi de kesecekler

    PİRHA- Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu Başkanı Hüseyin Mat, sosyal medya hesabından yazdığı mesajında AKP iktidarına sert tepki gösterdi. Mat, iktidarın muhalefete tahammülünün olmadığını belirterek, “Yakında oksijenimizi de kesecekler” dedi. 

    İçişleri Bakanlığının, Gündem Çocuk Derneği ve ÇHD‘nin de aralarında olduğu 370 derneğin faaliyetlerinin durdurulduğunu açıklamasının ardından, tepkiler gelmeye başladı.

    Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu Başkanı Hüseyin Mat, sosyal medya hesabından yazdığı mesajında AKP iktidarına sert tepki gösterdi. Mat, iktidarın muhalefete tahammülünün olmadığını belirterek şunları yazdı:

    “Bugün Türkiye’de 370 dernek kapatıldı. Gündem Çocuk Derneği de bunlardan biri. Şimdi neden yarın (12 Kasım’da Köln’de)  miting yaptığımızı anlıyor musunuz? Bunların muhalefete tahammülleri yok. Yakında oksijenimizi de kesecekler. Bugün birlik ve beraberlik günü. Gün, AKP gericiliğine, faşizmine karşı birlikte mücadele etme günü. Vicdan sahibi herkese duyurulur.”

  • TV10’un kapatılmasına bir tepki de Fincancı’dan

    TV10’un kapatılmasına bir tepki de Fincancı’dan

    PİRHA ÖZEL- Alevilerin sesi TV10 ve muhalif kanalların kapatılmasına bir tepki de Türkiye İnsan Hakları Vakfı Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı’dan geldi. Fincancı, “Farklı görüşlere, farklı bakışlara tahammülü olmayan bir dönemden geçiyoruz. Bize hakikati söyleyen bu tür kanallar teker teker kapatılıyor. TV10’nda buna dahil” dedi. 

    Alevilerin Sesi TV10 ve Kürt kanallarının OHAL kapsamında Kanun Hükmünde Kararname ile kapatılmasına tepkiler devam ediyor.

    PİRHA’ya konuşan Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı, “Bize  hakikati söyleyen bu tür kanallar teker teker kapatılıyor. Muhalif hiçbir televizyon hayatta kalma olanağına sahip olamadı bu ülkede. TV10’nda buna dahil” dedi.

    “BASIN EMEKÇİLERİ BİRLİKTE MÜCADELE ETMELİ”

    “Farklı görüşlere, farklı bakışlara tahammülü olmayan bir dönemden geçiyoruz” diyen Prof. Dr. Fincancı, şunları ifade etti:

    “Farklı bakışların ve sözlerin susturulması için ellerinden geleni yapacaklar. O nedenle sadece Tv10 değil, sadece diğer kanallar değil, bütün herkesin yan yana durması ve basın emekçilerinin birlikte mücadele etmesi gerekiyor.”

  • PİRHA ÖZEL-Terolar’da direniş kışa giriyor

    PİRHA ÖZEL-Terolar’da direniş kışa giriyor

    Maraş Terolar’da halkın inşa edilen AFAD Kampına karşı yedi ayı aşkın zamandır sürdürdüğü direniş kışa hazırlanıyor. Yaz boyunca ateşler yakarak Cemevi bahçesinde nöbet tutan halk, havaların soğumasıyla birlikte Cemevi’ne soba kurdu. Kampın yapımının tamamlanması ve 6000 civarında kişinin yerleştirilmesiyle sorunlar da artarak devam ediyor. Kampın yetersiz altyapı koşulları yine Terolar halkını mağdur ediyor.

    tero3

    Altyapı sorunları Terolar halkını mağdur ediyor

    Terolar halkı 6000 civarında kişinin yerleştirildiği kampın altyapı sorunlarından şikayetçi. Çiftçilerin  mısır, buğday, pancar, biber, pamuk ve salatalık  gibi ürünlerini sulamak amacıyla kullandığı Karaçay Suyu atık sular nedeniyle kullanılamaz hale geldi.  Terolar halkının yetkililere yaptığı çağrılara rağmen sorun uzun süre çözülmedi.  Öyle ki Terolar’ı ziyaret eden Prof. Dr. Beyza ŪSTŪN, bu atık suların devamı halinde tüm köylülerin “Hepatit-B ve Hepatit -C” aşısı yaptırması uyarısında bulunmuştu.  

    terosu

    Kanalizasyon kokusu temiz havayı yok etti

    Kampın tamamlanması ve insanların yerleştirilmeye başlanmasıyla ortaya çıkan bir diğer sorun ise kampın kanalizasyonunun köyün deresine akıyor olması. Kamp öncesi tertemiz bir havası olan köyde halk kokudan duramaz hale geldi.

    tero4

    Kamp tamamlanarak Suriyeli mülteciler yerleştirilmeye başlanmasına rağmen Aralık ayı içinde devam etmesi beklenen hukuki sürecin de yaklaşmasıyla halk direnişini sürdürüyor. Yurt içi ve yurt dışından yüzlerce kişinin ziyaretleriyle destek verdiği Terolar direnişine destekler de hala sürüyor. Direnişi son olarak geçtiğimiz günlerde Mersin Yenice Sıtkı Baba Cemevi Derneği ziyaret etti. Halka dayanışma duygularını ileten dernek üyeleri, mücadeleye devam çağrısı yaptı. (Ç.M)

  • Aleviler, Demirtaş’a bağlama gönderdi

    Aleviler, Demirtaş’a bağlama gönderdi

    HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın avukatı aracılığıyla saz istemesi, Alevi derneklerini harekete geçirdi. HDP İzmir Milletvekili Müslüm Doğan, sazın aynı zamanda bir direniş sembolü olduğunu belirterek, “Demirtaş’a ulaştırılmak üzere Alevi dernekleri bağlamayı kargoya verdi” dedi.

    gazeteduvar.com.tr’den Hacı Bişkin’in haberine göre HDP İzmir Milletvekili Müslüm Doğan, Edirne F Tipi Cezaevi’nde tutuklu bulunan Eş Genel Başkanları Selahattin Demirtaş’ın bağlama istemesinin, son derece anlamlı bir tavır olduğunu söyledi. Sazın, Aleviler açısından büyük değeri olduğunu anlatan Doğan, “Selahattin başkanın bağlama istemesi son derece önemlidir. Bu bir direnişin simgesidir aslında. Pir Sultan da, Nesimi de, bizim yedi ulu ozan dediğimiz ozanlar da bağlamayı kullanmışlardır ve direnç aracı haline getirmişlerdir” dedi.

    Demirtaş’ın, avukatı Metin Kılavuz aracılığıyla ‘Belli ki cezaevinde çok beste yapacağım. Bana bir bağlama ayarlayabilirsen sevinirim’ ricasında bulunması üzerine Alevi dernekleri sazları kargoya verdi. Duvar’a açıklamada bulunan Müslüm Doğan, Bağımsız Alevi Derneği’nden kendisini arayanların olduğunu, Demirtaş’a saz gönderme isteğinin iletildiğini söyledi.

    DOĞAN:DEMİRTAŞ’IN BAĞLAMA İSTEMESİ ÖNEMLİ

    Bağlamanın öneminden bahseden Doğan, “Alevi inancı ve öğretisinde saza telli Kuran diyoruz. Sazın Alevi inancında çok büyük bir değeri vardır. İfadelerimizi, sözlerimizi ve geleneklerimizi sazla ifade ettiğimiz için, biz de kutsal bir yönü de bulunuyor. Mesela cemlerde, erkan yürütmede saz niyaz edilir, başlar, bittikten sonra tekrar niyaz edilir ve bırakılır. Saz erkanın bir parçasıdır. Bağlama, bazen dedenin elinde olur bazen de Zakirin elinde olur” dedi ve ekledi: “Saz, aynı zamanda bir direnişin de sembolüdür. Selahattin başkanın da bağlama istemesi son derece önemli. Bu bir direnişin simgesi aslında. Pir Sultan da, Nesimi de, bizim yedi ulu ozan dediğimiz ozanlar da bağlamayı kullanmışlardır ve direnç aracı haline getirmişlerdir.”

    “KARGOLARLA BAĞLAMA GÖNDERİYORLAR”

    Doğan, Demirtaş’ın bağlama istemesinin birçok Alevi derneğini harekete geçirdiğini belirterek, şu bilgiyi verdi: “Alevi derneklerinin çoğu bağlamak göndermek için beni aradı. Şu an Selahattin başkana kargolarla bağlama gönderiyorlar. Bağımsız Alevi Derneği aradı, saz göndermek istediklerini ilettiler, ben de kendilerine bu düşüncenin son derece önemli olduğunu ilettim.”

  • Avrupa’daki Aleviler faşizme, şeriata karşı miting düzenleyecek

    Avrupa’daki Aleviler faşizme, şeriata karşı miting düzenleyecek

    Türkiye’de muhalif radyo, televizyon ve gazetelerin kapatılması, gazetecilerin ve HDP Eş Başkanları ve vekillerin tutuklanması Avrupa’daki Alevileri harekete geçirdi. Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu öncülüğünde Almanya’da “Demokrasiye, özgürlüğe, barışa evet”, “Faşizme, şeriata hayır” mitingi düzenlenecek. AABK Genel Başkanı Hüseyin Mat mitinge katılım çağrısı yaparak, “Biz alanlardayız; yezitlere, hırsızlara, katillere ülkemizi teslim etmeyeceğiz. Demokrasi ve barış mücadelemiz kararlılıkla devam edecek” dedi. 

    Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK), 12 Kasım’da ‘Demokrasi, Barış ve Özgürlük için’ adıyla Almanya’da Köln Deutzer Werft’te 12 Kasım Cumartesi günü saat 13.00’te miting çağrısı yapacak.  AABK, mitinge Avrupa’nın farklı ülkelerinden 50 binden fazla insanın katılmasını bekliyor. Mitingde Avrupa Demokratik Güç Birliği de destek veriyor.

    “Türkiye elden gidiyor”

    Son dönemde Türkiye’de yaşanan olayların sorunların çözümüne katkıda bulunmak yerine daha da derinleşmesi anlamına geldiğini belirten AABK ve Almanya Alevi Birlikleri Genel Başkanı Hüseyin Mat, mitinge çağrı yaptı:

    “Bu gelişme iç çatışmanın daha şiddetli olacağının sinyallerini veriyor. Türkiye’nin şiddet ortamından kurtarılabilmesi için demokratik güçlerin bir araya gelmesi gerekiyor. Her türlü haklı ve meşru eylemi sokağa yansıtması lazım. Türkiye elden gidiyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin önünde iki seçeneği var. Ya tekci, ırkçı, mezhepçi, faşist bir Cumhuriyet olacak. Ya da demokratik, laik, çoğulcu, çok kültürlü, çok inançlı, sosyal, hukuk devleti mi olacak? İkincisinden yana olanların bir araya gelmesi lazım. Alevisi, Sünnisi, sosyal demokratı, Atatürkçüsü, sosyalisti; kısaca bizi sürükleyecek bataklıktan rahatsız olan herkesin bir araya gelmesi, bir adım atması lazım. Aksi takdirde hep birlikte yok olacağız. Avrupa’dan bu güçlere nasıl destek verebiliriz, konuşuyoruz. Bochum, Köln Heumarkt’ta olduğu gibi Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu’nun çağrısıyla Demokratik Güç Birliği’nin de destek verdiği bir miting düzenliyoruz. 50 binden fazla insanın geleceğini düşünüyoruz. Herkes kendi düşüncesi, görüşü, sembolleriyle gelsin istiyoruz. Demokratik, laik, çağdaş hukuktan yana olanlar, evrensel insan haklarından yana olanlar, şeriata gericiliğe karşı demokratik cephe oluşturalım. Herkesi alanlara çağırıyoruz.”

  • Sefa Öztürk Dede: Onurumuz için el ele verip mücadele edelim

    Sefa Öztürk Dede: Onurumuz için el ele verip mücadele edelim

    Güvenç Abdal Ocağı Dedelerinden Sefa Öztürk Tv10 ve birçok medya kuruluşunun kapatılmasına tepki gösterdi. Öztürk, “’El ele el hakka’ Alevilikte önemli bir düsturdur. Hep birlikte kendimiz için, onurumuz için el ele verelim.” çağrısında bulundu.

    PİRHA ÖZEL- Güvenç Abdal Ocağı Dedelerinden Sefa Öztürk Tv10 ve birçok medya kuruluşunun kapatılmasını ve son olarak HDP’li Parlamenterlere yönelen baskıyı PİRHA’a değerlendirdi. Özellikle Alevi toplumunda belirli bir misyonu olan Pirlere, Dedelere ve Kurum Başkanlarına bu süreçte çok daha fazla sorumluluk düştüğünü ifade etti ve “’El ele el hakka’ Alevilikte önemli bir düsturdur. Hep birlikte kendimiz için, onurumuz için el ele verelim.” çağrısında bulundu.

    Totaliter ve otoriter rejimlerin toplumun her kesimi için felaket olduğuna değinen Sefa öztürk Dede, yaşanan son gelişmelerle birlikte Türkiye’de artık özgürlüklerden ve demokrasiden söz etmenin mümkün olmadığına dikkat çekti. Toplumun her yönüyle kuşatıldığını da vurgulayan Sefa Öztürk Dede, “Bu gidişatın kötü olduğunu söyledik. Otoriter ve totaliter rejimler o ülkeler için felakettir. Çalışan için, işçi için, emekçi için, düşünen için felakettir. Biz bunları biliyorduk. Asıl kendileri için de bir felaket. Yani kötünün, baskının, bu kadar yoğun biçimde insanları tutsak etmenin kimseye faydası yok. Sadece içeridekiler değil, insanlar artık dışarıda da tutsak. Düşünen özgür değil, çalışan özgür değil. Özgürlüğün ötesinde kuşatılmış bir hayat var. Nerede başıma ne gelebilir” tedirginliğiyle yaşamak insanları kendi sosyolojik ve psikolojik dünyasından da koparıyor.” şeklinde konuştu.

    Demokratik kesimlerin ve Alevilerin mücadelesinin kutsal olan yaşam hakkının korunması ve birlikte birarada var olma mücadelesi olduğunu ifade eden Sefa Öztürk Dede, bir de çağrıda bulundu:

    “Pirlere, Dedelere ve Kurum Başkanlarına çok daha fazla görev düşüyor”

    “ Artık ben buradayım, yaşıyorum nefes alıyorum, ayaktayım” demenin bir bedeli var.  Ve var olmanın yolu da herkesin “sen kimsin” demeden, ötekileştirmeden, önyargılardan tamamen arınmış bir dünyada hep birlikte mücadele edebilmek. Hep birlikte olmayı becerebilirsek gelecekteki çocuklarımızın dünyasını korumuş ve kurtarmış oluruz. Dünyamız karanlığa gömülüyor, yaşadığımız coğrafyada her şey ters yüz ediliyor, bütün tanımlar değiştiriliyor. Ve bu durum bir ülke için ciddi bir felaket. Bu felaketin önüne set olmak için artık hiç vaktimiz yok. Bir an önce yüreğimizi ve aklımızı dinleyerek bu gidişatı nasıl duracağımızın kavgasını vermemiz gerekiyor. Burada herkese yoğun bir görev düşüyor. Özellikle Alevi toplumunda belirli bir misyonu olan Pirlere, Dedelere ve Kurum Başkanlarına çok daha fazla sorumluluk, çok daha fazla görev düşüyor. “El ele el hakka” Alevilikte önemli bir düsturdur. Hep birlikte kendimiz için, onurumuz için el ele verelim.

  • Toros Üniversitesi’nde Bir Japon Alevisi: Hiroki Wakamatsu

    Toros Üniversitesi’nde Bir Japon Alevisi: Hiroki Wakamatsu

    Toros Üniversitesi’nde kurulan Alevilik – Bektaşilik Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürlüğü görevine Japon antropolog Hirok Wakamatsu getirildi.

    Mersin’deki Toros Üniversitesi’nde kurulan Alevilik – Bektaşilik Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürlüğü görevini Aleviliği seçen Japon antropolog Yrd. Doç.Dr. Hiroki Wakamatsu yürütüyor.

    Tokyo Üniversitesi’nde 2001 yılında Medeniyetler Birimi’nden mezun olduktan sonra Tokyo’daki Sofya Üniversitesi’nde yüksek lisans eğitimi alan Hiroki Wakamatsu, 2011 yılında doktora programından mezun olduktan sonra Tunceli Munzur Üniversitesi’nde göreve başladı. Çorum Hitit Üniversitesi’nde görev yaptıktan sonra Toros Üniversitesi bünyesinde görev yapan Yrd. Doç.Dr. Hiroki Wakamatsu geçtiğimiz yıl temmuz ayında ise Toros Üniversitesi’nde kurulan Alevilik – Bektaşilik Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürlüğü’ne getirildi. Türkiye’deki çeşitli üniversitelerde Alevilik üzerine çalışmalar yapan Hiroki Wakamatsu, 2000’li yıllarda başlayan teknolojik gelişmenin, özellikle sosyal alanın genişlemesiyle birlikte o döneme kadar gizli saklı olan, köylerde lokal olarak uygulanan Alevi Bektaşi dini ritüellerinin ortaya çıktığını söyledi. Yrd. Doç.Dr. Hiroki Wakamatsu, “Bu gelişmeyle birlikte tırnak içerisinde bir sürü Alevilikler ortaya çıkmıştır. Biri İslam’ın özü, diğeri İslam dışı bir din, biri bu tasavvuf kolu, biri başka bir şey diyor. O da farklı, farklı etnik aidiyetle birlikte kullanıldığı için bin bir türlü Alevilik ortaya çıkmış. Bu Alevilikleri biz herhangi bir siyasi düşünceye, etnik aidiyete takılmaksızın Aleviliği tarafsız ve objektif değerlendirmek amacıyla merkezi kurduk”dedi. Kurulan merkezde öncelikli olarak uluslararası İngilizce Alevilik üzerine dergiler çıkartmaya çalışacaklarını dile getiren Wakamatsu, “Bazı üniversitelerde merkezler kurulmuş, dergi çıkartmışlar ama bu mahalli kalıyor. Sadece Türkçe bilenler okuyor. Bunu dünyaya açık erişim olarak İngilizce bir dergiyi uluslararası düzeyde çıkarmaya çalışıyoruz. İkincisi, eğitim ve seminer düşünüyoruz. Burası üniversitenin bilimsel araştırma merkezi. Halka açık bir şekilde Alevilik konusunda seminerler vermeye çalışacağız. Farklı düşüncedeki insanları, bilimsel açıdan uzmanları getiriyoruz, seminer düzenlemeye çalışacağız. Bunlar eğitimsel çalışmalar. Projeler üreteceğiz” diye konuştu.

    ALEVİLİK FELSEFESİ HOŞGÖRÜYE DAYALI

    Hiroki Wakamatsu Alevilik felsefesi ve Hz. Ali konusunda şunları söyledi; “Alevilik felsefesi hoşgörüye dayalı, hiç kimse birbirini incitmiyor. Hünkar diyor ya ‘İncinsen de incitme’ felsefesi var. Barış içerisinde yaşayan bir felsefeye sahip inanç olduğunu düşünüyorum. Güzel felsefesi beni çok etkiledi. Alman ve Amerikalı araştırmacı arkadaşlar, ilk başta Alevi cemlerinde görülen nefes ya da deyiş dediğimiz, sazlarla birlikte çalınan müziği çok merak ediyor. Semah dönenleri merak ediyorlar. Dini ritüellerinden etkileniyorlar. Ben ise felsefesi ve metafiziksel yönünü çok seviyorum. Mesela ‘incinsen de incitme’ diyor. Hangi din mensubu diyor bunu. Keşke hepsi deseydi. O zaman din savaşı denen bir şey çıkmazdı. Bu felsefeden çok etkilendim. Hz. Ali peygamberimizin damadıdır. Sünnilikte dördüncü halife, Şiilikte ise birinci imam olarak tanımlanan bir kişiliktir. Rivayette diyor ya Peygamber Efendimiz, ‘Ben ilmin merkeziysem Ali onun kapısıdır’ Hz. Ali seviyesinden geçmeyen İslami bilgiyle uğraşamazsın anlamında. İslam dünyasında çok değerli biri, ehlibeyt kaynağı ve bilim kapısı olarak görüyorum.”

    ALEVİLİĞE BİR BİLİM ADAMI OLARAK BAKIYORUM

    Alevilik felsefesini takdir ettiğini vurgulayan Japon Wakamatsu şöyle devam etti; “Aleviliğe şimdi bir bilim adamı olarak bakıyorum. Ben bir antropologum. Antropoloji okurken, yüksek lisanstan sonra çalışma sahası seçmek zorundasınız. Benim ilgimi çeken noktası dini adet, dini ritüeller, kimlik mücadelesi. Bu tür konular antropolojide. Ama bunlarla ilgilenirken ben Arjantin’in ortasında da olabilirdim, Amazon ormanlarının içinde de olabilirdim, Aborjinlerin içinde de olabilirdim, Güneydoğu Asya’da küçücük bir adadaki milletle de ilgileniyor olabilirdim. Özellikle Aleviliği seçtim diye bir şey yok. Yüksek lisans öğrencisiyken Tokyo’dayım. Kyoto Üniversitesi’ne Ankara Üniversitesi’nden 7 aylığına gelen bir öğretim üyesi var. Kendisi danışman hocamla arkadaştı. Tokyo’yu gezmek istiyor ve hocam da bana gezdirmemi istedi. Bu vesileyle tanıştık. Ben saha çalışması yapacağım ne seçeyim diye konuşurken Türkiye’yi saha olarak seçtim ve araştırma yaptım. Saha olarak da özellikle Kütahya yöresi, Afyonkarahisar, Eskişehir yöresi, Doğu’da Muş Varto, Dersim, Tunceli’yi sadece Dersim olarak algılamıyorum ama tarihi Dersim diyelim, Bingöl’ün Kiğı ilçesi, Erzincan’ın Tercan ilçesi, Tunceli’nin Ovacık, Nazimiye, Pertek, Pülümür, merkez gibi ilçelerde saha çalışmaları yaptım.”

    MERSİN'DE FAALİYET GÖSTEREN TOROS ÜNİVERSİTESİ TARAFINDAN KURULAN ALEVİLİK-BEKTAŞİLİK UYGULAMA VE ARAŞTIRMA MERKEZİ MÜDÜRLÜĞÜNE JAPON ANTROPOLOG YRD. DOÇ. DR. HİROKİ WAKAMATSU GETİRİLDİ. MÜSLÜMANLIĞI SEÇEN WAKAMATSU, 2011 YILINDAN BERİ TÜRKİYE'DE ALEVİLİK-BEKTAŞİLİK ÜZERİNE ARAŞTIRMA YAPTIĞINI SÖYLEDİ.
    MERSİN’DE FAALİYET GÖSTEREN TOROS ÜNİVERSİTESİ TARAFINDAN KURULAN ALEVİLİK-BEKTAŞİLİK UYGULAMA VE ARAŞTIRMA MERKEZİ MÜDÜRLÜĞÜNE JAPON ANTROPOLOG YRD. DOÇ. DR. HİROKİ WAKAMATSU GETİRİLDİ. ALEVİLİĞİ SEÇEN WAKAMATSU, 2011 YILINDAN BERİ TÜRKİYE’DE ALEVİLİK-BEKTAŞİLİK ÜZERİNE ARAŞTIRMA YAPTIĞINI SÖYLEDİ.

    (DHA)

  • Gerici Akit, Alevileri hedef gösterdi

    Gerici Akit, Alevileri hedef gösterdi

    Polis operasyonu sonrası yazarları gözaltına alınan Cumhuriyet gazetesine destek çığ gibi büyürken, iktidar yanlısı gerici Akit gazetesi hedef göstermeye devam ediyor. Bu kez yine dünkü sayısında Alevileri hedef aldı. Cumhuriyet gazetesine destek ziyaretinde bulunan Aleviler ile ilgili, “Alevilerden Cumhuriyet’e tam destek” başlığını attı.

    PİRHA- AKP’ye olan yakınlığıyla ve gerici haberleriyle bilinen Yeni Akit gazetesi hedef gösteren haberlerine bir yenisini daha ekledi.

    Akit, Cumhuriyet gazetesine desteğe giden Alevilere ilişkin “Terör örgütünün sözcülüğünü yapan Cumhuriyet gazetesi yönetici ve yazarlarına bir destek de Alevilerden” ifadelerini kullandı. Cumhuriyet’in “terör örgütünün sözcülüğünü” yaptığını iddia eden Akit “Alevilerden Cumhuriyet’e tam destek” başlığını attı.

    gerici-akit-cumhuriyet-e-destege-giden-alevileri-hedef-gosterdi-204568-1

  • OSMANLI ARŞİV BELGELERİNDEN TÜRKMEN-ALEVÎ VARLIĞINI TESPİT ETMENİN ZORLUKLARI ve İMKÂNLARI (DİYARBEKİR VİLAYETİ ÖRNEĞİ XVI. YÜZYIL)

    OSMANLI ARŞİV BELGELERİNDEN TÜRKMEN-ALEVÎ VARLIĞINI TESPİT ETMENİN ZORLUKLARI ve İMKÂNLARI (DİYARBEKİR VİLAYETİ ÖRNEĞİ XVI. YÜZYIL)

    The Difficulties and Possibilities of Determining the Turkmen Alevis’
    Existence from the Ottoman Archive Records
    (The Example of Diyarbekir Province in XVI Century)
    Über Die Schwierigkeiten Und Möglichkeiten, Die Existenz Der Turkmenen-
    Aleviten in Den Osmanischen Archiven Festzustellen
    (Am Beispiel Der Provinz Diyarbakir Im Xvi. Jahrhundert)
    Mehmet Salih Erpolat* DOI: 10.12973/abked.81.005
    Diyarbakır ve çevresinde Türkmen-Alevi varlığı bilinen bir husus
    olmakla beraber bu durumun Osmanlı arşiv belgelerine yansıması
    durumu pek bilinmemektedir. Bu çalışmamızda belirtilen bilinmezliğin
    sebepleri açıklanacaktır.
    Bu makalede kaynak olarak İstanbul’daki Başbakanlık Osmanlı
    Arşivinde bulunan Diyarbekir Vilayeti’ne ait 64 ve 200; Ankara’da
    Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Tapu-Kadastro Genel Müdürlüğüne bağlı
    Kuyûd-ı Kadime Arşivinde 155 numarada kayıtlı mufassal (ayrıntılı)
    tahrir defterleri ile yine İstanbul’daki Başbakanlık Osmanlı Arşivinde
    998 numara ile kayıtlı Diyarbekir Vilayeti Muhasebe Defterindeki
    veriler kullanılmıştır. Bunların yanında Diyarbekir Şeriye Sicilleri
    ve Diyarbekir 1 numaralı Ahkâm Defteri incelenerek konu ile ilgili
    bilgiler değerlendirilmiştir.
    Adı geçen bu kaynaklarda Diyarbakır’daki Türkmen-Alevî
    varlığının tespit edilen izleri delilleri ile ortaya konulmuştur. Tahrir
    defterlerindeki tespit edilen bazı kişi adları, yer adları ve bölgedeki
    * Yrd. Doç. Dr. Dicle Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi, Diyarbakır-Türkiye. ÖZ 112
    Mehmet Salih ERPOLAT
    Forschungszeitschrift über das Alevitentum und das Bektaschitentum / 2016 / 13
    Alevî ocaklarının merkezlerinden hareketle konu ayrıntılı olarak incelenmiştir.
    Bilim çevrelerince de pek bilinmeyen ve tespitlerimize göre de sadece Diyarbekir
    Vilayeti’nin tahrir defterlerinin birinde adı geçen ve Alevîlerden alındığı anlaşılan
    “surh-serân” (Kızılbaşlar) vergisinin mahiyeti ve kimlerden alındığı, yaygınlığı ve
    miktarı hakkındaki bütün bilgilere yer verilmiştir.
    Bu makale ile XVI. yüzyılda Diyarbakır ve çevresinde Türkmen-Alevî varlığının
    mahiyeti, yaygınlığı hakkında arşiv vesikalarına yansıyan bilgiler çerçevesinde gün
    yüzüne çıkarılmıştır.
    Anahtar Kelimeler: Diyarbekir Vilayeti, Türkmen, Alevî, Surh-serân (Kızılbaşlar)
    ABSTRACT
    Although the existence of the Turkmen Alevis in Diyarbakir and its environs is a
    known fact, the reflection of this matter on the Ottoman archive records is not much
    known. In this paper, the reasons for this problem will be explained.
    In this paper, detailed cadastral record books registered under numbers 64 and
    200 belonging to Diyarbekir province, which are found in the Ottoman Archive of
    the Prime Ministry in Istanbul and under number 155 in the Archive of Kuyud-i
    Kadime, connected to General Directorate of Land Registry and Cadaster of Ministry
    of Environment and Urban Planning in Ankara along with data from account books
    of Diyarbekir province, registered under number 988 in the Ottoman Archive of
    the Prime Ministry in Istanbul were used as source material. In addition to these
    documents, after the analysis of court records of Diyarbekir and provisions book
    number 1of Diyarbekir, information relevant to the topic was appraised.
    The tracks of the Turkmen Alevis’ existence in Diyarbakir established in
    mentioned sources, were presented along with evidences. The topic was elaborated
    with reference to some personal names, name of places and centers of Alevi ocaks
    in the region which were determined in cadastral record books. The research paper
    includes all information about nature, payers, prevalence and quantity of the tax
    known as “surh-seran” (Kizilbaslar) which is not very known in academic circles and
    which was apparently taken only from Alevis and was mentioned just once in one of
    the cadastral record books of Dyarbekir province.
    113
    Osmanlı Arşiv Belgelerinden Türkmen – Alevi Varlığını Tespit Etmenin Zorluğu ve İmkânları Diyarbekir Vilayeti Örneği
    Alevilik-Bektaşilik Araştırmaları Dergisi / 2016 / 13
    In this paper, the nature of the Turkmen Alevis’ existence in Diyarbakir and its
    environs in XVI Century came to light within the frame of information about its
    prevalence, reflected to archive records.
    Key Words: Diyarbekir province, Turkmen, Alevi, Surh-seran (Kizilbaslar)

    DEVAMINI OKU PDF

  • Aleviliğin kadim merkezi Çorum

    Aleviliğin kadim merkezi Çorum

    Mehmet KABADAYI
    “Bir Toplum Gerçeklerden Ne Kadar Uzaklaşırsa, Gerçeği Söyleyenlerden O Kadar Nefret Eder” George Orwell.

    Kızılırmak yayının ortası Anadolu’da uygarlığın ortaya çıktığı coğrafyadır Çorum… Yerleşim bölgeleri insanların toplandığı, sözlerin, davranışların dolayısıyla fikirlerin, inancın, kültürün yeniden üretildiği, akışkanlık kazandığı, tabiatla irtibat kurduğu, tabiata ikrar verdiği, varoluşun görünür kılındığı mekânlardır. Toplumsallık birlik, ortak hareket etme, geçmişi hatırlama, geleceğe yönelik planlamayı hayal etme, doğum, ölüm ve evlilik gibi toplumu ilgilendiren bütün foksiyonlar kutsal mekânlarda çeşitli ritüellerle devam ettirilir. Bu yönüyle de kutsal mekânlar Kızılbaş-Alevi-Bektaşi inancının yeniden varoluş mekânlarıdır.

    alevi-kadim-kenti-corum-mehmet-kabadayi-01

    Alaca-Çorum. Hattuşa Yazılıkaya’da 12 Tanrı Motifi İ.Ö 1250/1275 arası.  12’ler… 12 Tanrı, Kadın erkek eşit tanrılar… Kaynak: Kemal Soyer/www.yolunezeli.com

    Selçuklular ve Osmanlılar dönemi Kızılbaş Türkmen boyları kendi güvenlikleri ve beslenme, hayvancılık, tarım için uygun gördükleri kışlak ve yaylaklara yerleşerek yurt edinmişlerdir. Alaca’ya (Hüseyin Abâd (Hüseyin Ova’ya) ilk yerleşen köylerinden bazıları; Bozdoğan, Büyük Söğütözü, Eskiyapar, Kızıllı, Kargın, Kara Mahmut, Alamas, Camili ve Geven. Kafkas- Rus Savaş’ında sonra, 1864’te Osmanlı topraklarına sürgün edilen Çerkesler, Osmanlı’nın taraflı iskân politikalarıyla, ülkenin diğer bölgelerine olduğu gibi bu bölgeye de yerleştirilmişlerdir. Çorum ili sınırları içerisinde 30’a yakın Çerkez (Abhaza) köy vardır. Tarihi kaynaklarda Hüseyin Abâd (Hüseyin Ova) “Ankara ilinin Yozgat (Bozok) Sancağı’na bağlı küçük bir kasaba” olarak yer alıyor. XIV. Yüz yıla ait bir belgede, Hüseyin Ova’da aynı adı taşıyan bir KIızılbaş-Alevi köyden söz edilmektedir. Önceleri bucak olan Hüseyin Abâd (Hüseyin Ova) 1919’da ilçe yapılmıştır. 1932’de Hüseyin Abâd (Hüseyin Ova) adı değiştirilerek, Alaca yapılmıştır.

    Çorum’da Kızılbaş-Alevi yerleşkelerinin 16’cı yüz yılda var olduğunu kanıtlayan iki BELGE: Bozok’ta Cuma Namazı Kılmak ve Hutbe Dinlemek İstemeyenlerin Cezalandırılmalarına İlişkin Buyruk:  “Hüseyin Abad ilçesinde (Hüseyin Abad diye geçen ilçe, Çorum’un Alaca İlçesidir.)  üç dört yerde cami var iken onurlu hutbeleri ve dört halifenin yararlı adlarını duymak istemeyen, bu nedenle de Cuma namazı kılmak istemeyen Bozdoğan bölgesinin sipahisi olan Hüseyin Kayabüken bölgesinden Yolkulu, Yerkulu ve Yakup, Minşar bölgesinden Hızır Şah yanlısı oldukları, bunlardan kimilerinin eşkıyalık ettikleri ve yargılamadan kaçtıklarını duydum. Şimdi, buyurdum ki: Bunların durumlarını gizlice araştırıp bilgi edinesin. İmamlarının, hatiplerinin ve topluluklarının durumları nedir bilesin. İmam ve hatipleri karıştırıcı mıdır, şeytani midir? Anlayasın. Cuma namazı kılmayan bu adamlar nasıl şeylerdir bilesin. Asıl hutbecileri dinlemeyen bu adamlar nerelerde otururlarsa öğrenesin. Bütün bunları yazıp bana gönderesin ve sonra durum üzerinde buyruklarımı bekleyesin. Bu adamların yukarıdaki durumlar aleyhine işleri varsa bekletmeden yakalayıp içeri atasın.” (6 Recep 976  (1568, II. Selim Dönemi)” (Kaynak: M. Kabadayı, Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemi Kitle Katliamları, s. 34.)

    “Çorum Dul Köyü’den Beğ Adlı Kızılbaş’ın Cezalandırılmasına Dair HÜKÜM: KİMDEN: Padişah’tan, KİME: Çorum Beği’ne ve Osmancık ve Çorum Kadıları’na HÜKÜM. KONU: Çorum İlçesinin Dul köyünde Beğ adında bir kişi çevresinde birçok kişileri toplayarak kadın erkek birlikte içki içtikleri, bu kişinin yakalanıp hakkında soruşturma yapılması.  BELGENİN MEÂLİ: Hacı Paşa Hazretlerinin hizmetinde olan Fazlullah Çorum Beği’ne ve Çorum ve Osmancık Kadıları’na HÜKÜM Kİ, Sen ki Sancak Beğisin mektup göderüp Çorum kazasına tabi “Dul nâm karyede Beğ nâm kimesne üzerine karye-i mezbhurdan (yukarıda adı geçen) nice kimesneler CEM’ olup KIZILBAŞ tavrı üzere kendü avreti ve oğlanları ile sürb-i hamr (içki içme) muâşeret (birlikte) idüp ve nice yerden dahi mezbûre (yukarıda adı geçene) nezir ve cerrare ve kurban cem’ olup bu minval üzere envâ’-ı fiil-i şeni’ (çeşit kötü işler yapıldığı) eyledükde karye-i mezbûre (adı geçen) ahalisinden emir ve Mehmet keyfiyet-i ahvâli a’yan-ı vilâyetden ve bî-garaz (tarafsız) müselmanlardan suhal olındıkda vech-i meşrûh üzere (anlatıldığı gibi) aldığın haber virdiklerin bildirdüğin ecilden BUYURDIM Kİ, vardıkda te’hîr (geçiktirmeden) itmeyüp mezkûrı ele getirüp dahi meclis-i şer’de (mahkemede) ahvâli a’yan-ı vilâyetten ve bhi-garez kimesnelerden hakk üzere teftiş idüp göresin hakkında ne vechile şahadet iderler ise sicil idüp shuret-i sicil ile arz eyliyesin eğer vech-i meşrûh üzere mülhidler (sapık) olduği şer’le sâbit olur ise habs eyliyesin sonra emrim nevechile sâdır olur ise mûcibi ile ( gereği gibi) amel eyliyesin. (Kaynak: M. Kabadayı, Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemi Kitle Katliamları, s. 38.) Bu iki BELGE: BOA Mühimme Defteri, Cilt: 31, s. 234/517. 22 Cemaziyelahîr sene 985 (Ağustos 1577), Padişah 3. Murat Dönemi.   (Kaynak: M. Kabadayı, Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemi Kitle Katliamları, s. 38.)  Bu iki belgeden de  (Buyruk ve Hüküm) anlaşılacağı üzere Kızılbaş-Alevi toplumu, 16’ıncı yüzyılda Çorum merkez köylerinde ve Hüseyin Abad’ta var ve yerleşik olarak yaşıyor

    Çorum İlinde 238–240 köy Kızılbaş-Alevi yerleşkesidir, bu köylerden bazıları karışıktır. Bazı karışık köylerde ise alevi sayısı yok denecek kadar azdır, hatta hiç yoktur. Genelde de Alevi köylerinin çoğu göçten dolayı ya tamamen ya da kısmen boşalmıştır. Günümüzde Kızılbaş-Alevi nüfusun büyük bir çoğunluğu Ankara’da ve Çorum Merkez’de yaşamaktadır.    Çorum Merkez Kızılbaş-Alevi Köyleri: Düdüklü, Eymir, Harmancık, Sarmaşa, Hızırdede, Büğet, Güvenli, Karasar, Palabıyık, Atçalı, Pancarlık, Kavacık, Eskiekin-(karışık), Kazıklıkaya, Turgut, Tolamehmet, Şekerbey-(karışık), Yoğunpelit, Sazak, Çobandüven, Ahmetoğlan, Üçköy, Örencik, Karagöz, Hımıroğlu, Gökçepınar, Kadıderesi, Mollahasan, Şanlıosman, Kuşsaray, Mustafaçelebi, Gökköy, Kozluca, Sevindikalan, Mühürler, Teslim, Karacaköy, Kılıçören, Büyükdivan, Budakören, Yenice, Kadıkırı-(karışık), Tahran, Çayhatap, Sapaköy, Narlık, Karadona, Çağşak, Evciortakışla, Evciyenikışla, Evcikuzkışla, Yenihayat, Sarinbey, Seyfe, Mislerovacığı, Bürüoğlu, Hamdiköy, Serban, Sırıklı, Morsümbül, Bektaşoğlu, Seydimçakallı, Arpalık, Altınbaş, Kertme, Karakeçili, Şahinkaya, Ülkenpınarı, Dereköy, Eskiören, Kızılkır, İnalözü (karışık), Hacıbey, Dut, Çaltıcak, Aslanköy, Eşençay, Eskiköy, Çalyayla, Kızılpınar, Acıpınar, Dutçakallı, Erdek, Çukurören, Çanakçı, Deller, Ömerbey, Laloğlu, Karabayır. İğdeli (karısık),  Bogazönü,  Kirazlipinar, Sazdegirmeni

    Alaca’nın (Hüseyin Abad) Kızılbaş-Alevi köyleri: Çırçır, Harhar, Karkın, Kalınkaya, Çevreli, Karamahmut, Alacahöyük, İmat, Keşlik, Çelebibağ, Eskiyapar, Gıcıklı, Külah, Çomar, Perçem, Velet, Değirmendere, Haydar, Büyük Söğütözü, Onbaşılar, Akçaköy, Kayabüğet, Kuyumcusaray, Yenice, Karetepe, Koçhisar, Balçıkhisar, İsaağacı, Akören, Yeniköy, Kürkçü, Soğucak, Bozdoğan, Büyük Keşlik, Kılavuz, Akpınar, Dutluca, Dereyazıcı, Büyük Camili, Küçük Camili, Geven, Kuzkışla, Değirmenözü, Akçasoku, Küre, Koyunoğlu, Mazıbaşı, Çikhasan.

    Mecitözü’nün Kızılbaş-Alevi köyleri: Köseeyüp, Boğazkaya, Kalecik, Dağsaray, Kayaı, Alancık, Totali, Kavaklı, Koyunağlı, Karacuma, Yeşilova, Boyacı, Geygoca, Hisarkavak, Kozören, Körücek, Karacaören, Sorkoğlan, Akpınar, Konak,  Emirbagı (karışık)   Sungurlu’nun Kızılbaş-Alevi köyleri: Karakaya, Beyyurdu, Şekerhacı, Gökçam, Kamışlı, Körkü, Çiçeklikeller, Sarıkaya-(Karışık), Alembeyli-(karışık), Kemallı-(karışık), Akpınar, İnegazili-(karışık), Oğlaközü, Cevheri, Çayan, Mağmatlı, Akçalı, Topuz, Besevler, Bağdatlı, Çavuş, Beylice, Çukurlu, Çayyaka-(karışık), Aydogan, Ciftlikköy, Dertli, Oyaca. Ortaköy’ün Kızılbaş-Alevi köyleri: Aşar, Büyükkışka, Senemoğlu, Cevizli, Kavakalan, İncesu-(karışık), Kuyucak, Kızılhamza, Fındıklı, Yaylacık,  Salbas, Yukari Kuyucak, Esenkent (Dirgenli) Osmancık’ın Kızılbaş-Alevi köyleri: Çampınar, Kumbaba, Baltacı Mehmet Paşa, Yağsiyen, Karağaç, Fındıcak,  Çampınar (Seciğen)  Dutludere (Yahu), Sütlüce, Umaç, İskilip’in Kızılbaş-Alevi köyleri: Kılıçdere, İbik-(karışık), Veletler-(karışık), Hasandeğen, Karlık, Cıngıllıoğlu, Soğucak. Boğazkale’nin Kızılbaş-Alevi köyleri: Sarıçiçek, Yazı, Yanıca. Uğurludağ’ın Kızılbaş-Alevi köyleri: Büyükerikli, Küçükerikli, Gökçeağaç-(karışık). Laçin’in Kızılbaş-Alevi köyleri: Gökgözler, Kuyumcu(bir mahallesi), Gözübüyük. Dodurga’nın Kızılbaş-Alevi köyleri: Obruk, Mehmet Dede Tekkesi.  Kargı’nın Kızılbaş-Alevi köyleri: Karapürçek. Bayat’ın Kızılbaş-Alevi köyleri: Eskialibey. 

    alevi-kadim-kenti-corum-mehmet-kabadayi-02

    Birinci resim; Çorum-Alaca-Büyük Keşlik (Nesimi Keşlik) Köyünde Şıx (Şıh) Çoban Ocağı Piri Nesimi Dedenin Türbesi ve Yanında Bulunan Tarihi Mezarlık.  Şıx (Şıh) Çoban Ocağının Merkezi Dersim’in Mazgirt İlçesindedir. İkinci Resim; 1996’da yapılan Nesimi Dede Cem Evine ait, Bu tarihe kadar köyümüzde yapılan Cemler, İbrahim Dede’ye ait Büyük Evde yapılırdı.

    Aleviliğin kökleri bu kutsal mekânlardadır. Belki de tarihteki ilk kutsal mekânlar mağaralarla birlikte mezarlıklardır. Mezarlıklar insanların toplumsal kimlikleridir. Bir mezar taşına sahip olmak geçmişi hatırlamaktır, geçmişi örüp, geleceğe yol almaktır. Alevilerde her ferdin, her kabilenin, her köyün kendi yeminleri, yemin ettikleri kutsal mekânları ve kutsal şahısları vardır. Çorum çevresinde genellikle yeminler, Şıx (Şıh) Çoban Ocağı üzerine ve Ocağın Piri Nesimi Dede üzerine yapılır.

    Çorum İli Sınırları İçerisinde Bulunan Bazı Kürt-Kızılbaş-Alevi (yerleşkeleri) Köyleri:  Alaca (Hüseyin Abad) İlçesine bağlı, Kavili-Gavili-Kâvli aşiretine mensup Büyük Keşlik  (Nesimi Keşlik) Köyü, Şıx (Şıh) Çoban Ocağı’nın bir kolu bu köydedir. Şıx (Şıh) Çoban Ocağı Kâvli aşiretinin bağlı olduğu Ocak’tır. Ocağın ana merkezi Dersim’in Mazgirt ilçesindedir. Şıx (Şıh) Çoban Ocağı Talibi ve Kâvli aşiretine bağlı köyler. Düdüklük Köyü Alaca ilçesinden Çorum Merkeze aktarıldı.  Bekâroğlu (köyü) Düdüklü Köyüne (muhtarlığına bağlı bir   mahalledir. Soyucak Köyü, Kadıderesi Köyü, Mollahasan Köyü, Fındıklı Köyü, Mustafaçelebi Köyü,  Kirazlıpınar  (Haydutoğlu) Yaylacık (Göpsen) Köyü, Şanlıosman (Kanlıosman) Köyü,  18.5.1956 tarihli kararnameyle Şanlıosman adı verildi. Değirmenönü (Dibareş) Köyü, Koyunoğlu Köyü, Mazıbaşı Köyü, Kozulca Köyü, Çikhasan Köyü, Kuzkışla Köyü, Ağcasoku Köyü Bu Köy’ün bir kısmı Alaca’ya bir kısmı da Geven Köyüne nakledilmiştir. Bunların dışında Alaca İlçesine bağlı Haydar Köyü,  Çorum merkeze bağlı  Palabıyık Köyü, Ortaköy’e bağlı  Kavakalan Köyü ve  Sungurlu’ya bağlı Yeşilova (Büyükkızıl) Köyü de  Kızılbaş-Alevi Kürt yerleşimidir. Bu köyler Şıx (Şıh) Çoban Ocağı Talibi değildir. Ayrıca Çorum’da, Çorum merkeze bağlı Sarılık Köyü örneğinde olduğu gibi, Sünni-Kürt köyleri de vardır. Şıx (Şıh) Çoban Ocağı Talibi Türk- Türkmen köyler. Kılavuz Köyü, Akpınar Köyü, Tutluca Köyü, Çırçır Köyü, Camilli Köyü, Kızılhamza Köyü, Dereyazıcı Köyü ve Gökköy.

    alevi-kadim-kenti-corum-mehmet-kabadayi-03

    Çorum’un Alaca İlçesine bağlı Büyük Keşlik (Nesimi Keşlik) Köyü Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği tarafından 22 Şubat 2014 tarihinde Nesimi Dede Cem Evinde gerçekleştirilen Hıxır Cemi ritüelleri. Cemi Hacı Bektaş Hüdadat Çelebi’ye bağlı, aynı zamanda Çorum Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı’ Şube Başkanı Nurettin Aksoy Dede, Ağuçan Dedelerinden Niyazi Bozdoğan Dede ve Şıx (Şıh) Çoban Dedelerinde aynı zamanda Büyük Keşlik (Nesimi Keşlik) Köyü Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği Başkanı Garip Aygün Yürütüyor. Cem Evi Hakk Yol’a inananların yani Kızılbaşların-Alevilerin-Bektaşilerin inanç merkezidir. İnanç merkezlerinde birey-toplum ve evren arasında kurulan sisteme inanç ritüeli diyoruz. Ritüeller mesajları, hafızayı ve kabulleri kapsamaktadır. Toplumsal değerler inançsal ritüellerle Cem Evlerinde ve kutsal mekânlarda (ziyaretlerde) her daim canlı tutulur. Cemde her can kendini tanımlar, konumlar, ikrar verir, hesap sorar, hesap verir ve küskünler barışır. Bu çaba aynı zamanda doğayı, evreni anlama ve ona yoldaş olma çabasıdır.

    alevi-kadim-kenti-corum-mehmet-kabadayi-044

    Çorum Merkez Seyfe Köyü Kırklar Türbesinden görüntüler.

    Aleviliği toplumsal ve kuramsal olarak tanımak istersek kutsallarını incelememiz lazım. Hakk Yol toplumsallığı rızalık ve ikrarlık ekseninde dostluk üzerine kurulur. Hakk özünde toplumun kimliğidir, bu kimlik kutsal mekânlarda tazelenmektedir. Kutsal mekânlar yani Ziyaretler toplumsallığın yeniden üretildiği mekânlardır. Kutsallığı bundan kaynaklıdır. Aslında kutsanan toplum, kutsallığın ta kendisidir. Bu yönüyle ziyarete atfedilen, temizlik, bereket ve bolluk aynı zamanda kadın merkezli üretimi anlatmaktadır. Yine ziyaretlerde bazı anlarda adaklarla, niyazlarla, lokmalarla bazen dualarla dile getirilen minnettarlık, aslında toplumsal hakikatin ve doğanın kutsanmasıdır. Cemlerde olduğu gibi ziyaretlere gitmeden önce de küskünler varsa barışır, iç huzurla kutsal mekâna gidilir. Çünkü bireyin toplumla, toplumun ise tabiatla, evrenle bir olduğu alanlardır bu kutsal mekânlar.

    alevi-kadim-kenti-corum-mehmet-kabadayi-06

    Hititlerin Kartal Semahı-Tokat Amasya Corum Yöresinde Yasamaya Devam ediyor. İlk resim Alacahöyük-Yazılıkaya-Hattuşa’da, Hitit dönemine ait bir kaya kabartması, İ.Ö 1250/1275 arası bir tarihe dayanıyor… Bu Motif’i Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde görmek mümkün… İkinci resim günümüze ait, Hakk için semah dönen Tokat’lı canlarımız… Semah erenlerindir, Çarka da dönenlerindir. Bu yola eğri girmez, Doğru da sürenlerindir… Hakk ve Hakikatin yolcusu Canlar Anadolu’da 4 bin yıldır pervaz vurup çark ediyor… Yol yürüyor, Erkan kesintisiz sürüyor…

    Çorum’da Kızılbaş-Alevi Çoğunluğun yaşadığı mahalleye mescit yapılmış. Evet, asimilasyoncu akıl boş durmuyor. Siz ‘Sünni’leştiremiyorsanız bırakın biz ‘Şii’eştirelim mantığı devam ediyor.

    alevi-kadim-kenti-corum-mehmet-kabadayi-07

    Yüzyıllardır sistematik olarak asimile edilmeye çalışılan Aleviler, yurt dışında ve yurt içinde kendi öz kimliğiyle yakalamaya başladığı yeni özgürleşme mücadelesi, hem dıştan, hem de içten çürütülmeye ve etkisizleştirilmeye çalışılıyor. Selçuklu’da, özellikle Osmanlı’da ve Cumhuriyet döneminde uygulanan baskı-inkâr ve etkisizleştirme çabaları, ne yazık ki günümüzde de devam etmektedir.

    Çorum-Osmancık’ta Bulunan Koyun Baba (Türbesi) Dergâhı.

    alevi-kadim-kenti-corum-mehmet-kabadayi-05

    Evliya Çelebi’nin anlatımlarına göre Bektaşi Erenlerinden Koyun Baba, Bizzat Hacı Bektaş’ın halifesidir. Yine Evliya Çelebi’nin anlatımlarına göre Osmancık Halkı, çoğunlukla Alevi-Bektaşi’dir. Gel gelelim ki, asimilasyon ve baskılardan dolayı günümüzde bu ilçe de Alevi-Bektaşi nüfusu yok denecek konumdadır. Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı ve Çorum Alevi Kültür Merkezi tarafından her yıl geleneksel olarak “Koyun Baba Anma Etkinlikleri” düzenleniyor. Koyun Baba Hazretlerinin türbesinin ziyaret edildiği etkinliklerde kurban kesiliyor, cem yapılarak lokma dağıtılıyor, semahlar dönülüyor. Koyun Baba (Türbesi) Dergâhı Alevi-Bektaşi canların inanç mekânı olmasına rağmen Diyanet buraya mescit yapıp imam atadı. Bu durum üzerine Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Çorum Şubesi, Çorum Valiliği, Müftülük ile Vakıflar Bölge Müdürlüğü hakkında suç duyurusunda bulunarak, Çorum Bölge İdare Mahkemesine Dava Açtı. Koyun Baba (Türbesi’nin) Dergâhı’nın bir Alevi-Bektaşi inanç merkezi olduğunu belirterek, dergâhın kendilerine verilmesini talep etti. Konuyla ilgili bana bilgi veren Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Çorum Şubesi Başkanı Nurettin Aksoy Dede, 30 Mart Çarşamba günü Çorum İdare Mahkemesi’nde yapılan duruşmada, mahkeme Dergâhı Osmancık Müftülüğüne verdiğini söyledi. İnancımızı yok sayan, susturan, kutsalımıza saldırıp el koyan, tekçi-inkârcı, asimilasyoncu anlayışlara karşı, kendi tarihi hakikatimizle bütünleşerek özümüze dönüşü hızlandırabiliriz. Aşk İle.

     

  • Tahtacılar

    Tahtacılar

    Marmara, Ege ve Akdeniz Bölgesindeki sahillere yakın dağlık bölgelerde bir toplum yaşar. Güleç yüzleri, dostça yaklaşımları, değişik giysileri ile farklı bir toplum. Elinde, evinde ne varsa konuğu içindir. Kendisi kuru ekmek yese de misafiri için sofra donatır. Kendisi açık kalsa , dostunu giydirmeyi töre bilmiştir. Tahtacılar denir onlara. Dağ arkalarında yaşamak zorunda kaldıklarından dolayı orman işçiliği ile uğraşmışlar asırlarca. Tahta biçip, meşe kömürü yaptıkları için, tarihe “Ağaçeri” olarak geçmişlerdir. Alevidirler ve geleneklerine çok bağlıdırlar. Eskiden göçebe olarak yazları yaylalarda, kışları ovalarda yaşamışlar. Yerleşik hayata 1876 yılında Sadrazam Ahmet Vefik paşa’nın iskan emri sonucu zorla geçmişler.  Ahmet Vefik Balıesir’de aşireti toplamış ve iskan emrini yüzlerine okumuş. Tahtacılar itiraz etmişler. Osmanlı askerleri çadırlarını yaktırmış, önde gelenleri kılıçtan geçirmiş. Çadır yakan paşa derler Ahmet Vefik’e bu olaydan sonra. Adana, içel, Antalya, Muğla, Denizli, Isparta, Burdur, Aydın, İzmir, Manisa, Balıkesir ve Çanakkale vilayetlerindeki geniş ormanlık bölgeler de yaşarlar.

    Tahtacı sözlükte, ağaç kesen, tahta biçen anlamına gelmektedir.

    Biz daha çocuk iken köyümüzde bu tahta biçme işi devam ediyordu. Orman kesmek yasak olduğu ve ormanlar korumaya alındığı için bu işçiliği kaçak olarak yaparlardı. Ormana gidecek olanlar, sabaha yakın ağaç kesecekleri ormana varmak zorundaydı. Sabahın ilk ışıkları ile birlikte kesilecek olan her ağaca önce niyaz ederler  (affı istenir) ve kesilip, yontulurdu. Eğer kesilecek ağaç sayısı biraz fazla ise bir horoz kurban keserlerdi. (Ceprail kurbanı denir, horoz kurbanına). Ya da ormana gitmek için en kötü bir hava seçilirdi. Kış, yağmurlu havalar da orman bekçileri olmazdı genellikle. Kesilen ağaçlar at ve eşeklere yüklenerek köye getirilir, “Gece ağacı” denilen bir tezgâh kurulur, el bıçkısı ile tahtalar biçilirdi.

    Gece ağacı yapılacak günlerde, köyde hiçbir yabancının olmamasına dikkat edilir, tüm yollar gözetim altında tutulurdu. Köylerin giriş yollarına gözcüler yollanır, gözetim altında tulurdu. Eğer bir yabancı geliyorsa “Kösüre” diye işaret verilir, köydekiler ağaçları ve kendilerini saklardı. O gece herkes birbirine yardım eder ve iş imece şeklinde bitirilirdi. Biçilen ağaçlar, yine aynı gizlilik içinde, önceden satışı için söz alınan yere at ve eşeklerle götürülür, satılırdı.

    Orman bekçilerine, Jandarmaya ya da şehirdeki gece bekçilerine yakalandıkları da çok olurdu. Yükleri ile birlikte, hayvanlarının semerleri ellerinden alınarak mahkemeye çıkarılırlardı. Bu nedenle hapiste yatmayan yaşlı Tahtacı bulmak oldukça zordur.

    Kestikleri ağaca “Niyaz” ederler dedim. Sadece niyaz etmekle kalmaz, yaşlı kadınlar kesmek zorunda kalınan bu ağaçlar için ağıt yakarlar. Çünkü tahtası yapılacak olan ağacın bir kere çok düzgün, ikincisi, güçlü bir ağaç olması sonucu, ağaçları güçlü kuvvetli ve dürüst bir yiğide benzetirler, ağlarlardı…

    Tarih

    Tahtacı ismine yazılı kaynaklar da 16. yüzyıl da rastlanıyor ve bu topluluk günümüze kadar ciddi bir şekilde araştırılmamış. Cemaat-ı Tahtacıyan adı Osmanlı arşiv ve vergi defterlerin de ilk defa 16. yüzyılda geçiyor. Saruhan ovasından Bursa tarafa yükleri ve hayvanları ile göçerlerken bir Sünni’nin tarlasına hayvanları girmiş, Sünni de onları “Tahtacılar tarlama zarar verdi” diye şikayet etmiş.

    Bundan önce “Ağaçeri” olarak adı geçen Tahtacılar için bir kaç belge daha var. Faruk Sümer, Tahtacılarla, Ağaçeri’lerini Oğuz Boyundan gelen, aynı kavimden ama, ayrı topluluklar olduğunu yazar.

    Babinger; Tahtacıların Anadolu’nun yerli halkından ve “Dendrophoroi” tarikatının üyelerinden olduklarını ileri sürüyor.

    Avusturya-Macaristan Konsolosu Tibor v. Pözl’ün Tahtacıların Osmanlıyı tanımadıklarını, bu nedenle bir çoğunun İran nüfusuna geçtiklerini iddia etmesini, Afyon -Sandıklıda o dönemler fahri konsolosluk yapan İran’lı Ali Rıza Bey’de doğrulamaktadır. Ali Rıza Bey, Silifke civarında oturan Çaylak aşiretinden 350 hanelik Tahtacıya İran pasaportu verildiğini kendisi yazar.

    Yine Ali Rıza Bey’in bildirdiğine göre, 1884’de bir çok Tahtacı Osmanlı’ya askerlik yapmamak, Sünnilerle birarada yemek yememek (Yezi’in sofrasına oturmamak) için ya “Kıpti” Çingene tebasına geçmişler ya da İran pasaportu almışlardır…

    Son bulunan yazıtlara göre Fenikelilerle akraba yada bizzat Fenikeliler oldukları konusunda tartışmalar sürüyor.

    Gelenekler

    Alevi örgütlenmesinin ortaya çıkması ile birlikte bazı yerel gözlemler, araştırmalar yapılmaya başlanmışsada bunlar yeterli değildir. Yeterli değildir, çünkü böylesi bir araştırma yapabilmek için Tahtacıları çok iyi tanımak gerekir. Bir defa kendilerinden olmayan insanları cemlerine almamaları ya da almışlarsa, bunu muhabbet cemi şekline çevirmeleri, araştırmacıyı yanıltmaktadır. Tahtacı cemlerinde 12 erkân yapılır. Erkân, yaşanan bir olayın cemde tekrar kısa ve görsel anlatımıdır. Çok önemli bir konu olduğundan bunu da yabancılara gösteremezler. Sadece yabancılara değil, evli olmayanlara, çocuklara da göstermezler.

    Tahtacılar kendi içlerine kapalı, Alevi geleneklerine çok sıkı bağlıdırlar. Daha çocukları doğduğu zaman bu gelenekler yavaş yavaş uygulanmaya başlanır.

    Kız Çocuk

    Kız çocuğu doğduğunda, helva yapılması, kırkını çıkardığında yapılan eğlence, (kız ve erkek çocuklar için) altı aylık olunca “kına” eğlencesi, çocuğun dişleri çıkmaya başlayınca, dişin çıkışını ilk görenin çocuğa hediye almakla yükümlü olması, ardından “Diş hediği” yapılarak onun tüm köylüye dağıtılması (diş hediği; buğday, mısır, nohut vb. kuru tahıllar kaynatılarak yapılır)…

    Erkek çocuk

    Erkek çocuklar için de, kına hariç tüm bu gelenekler uygulanır, bir fark vardır; Erkek doğuran anne, çocuğunun kırkı çıkana kadar başına “Kreb” adını verdikleri, çeşitli renklerden yada tek kırmızı oluşan bir bez bağlar.

    Erkek çocuk için yapılan “saç yülüme” adı altında, ilk saçları traş oluşta yapılan eğlenceli bir gelenek daha vardır.

    Düğünler

    Düğünleri hepimizin bildiği şekilde yapılmasına rağmen, diğer Alevilerden ayrılan bazı farklılıkları vardır.

    Düğün başlamadan bir hafta önce tüm köylüler, yakın köylerdeki Tahtacı tanıdıklar davet edilir. Herkes toplandıktan sonra davet edilecek yakın/uzak köylerdeki insanlar için davetiyeler hazırlanır. Bu davetiyeler genellikle kumaş bezleridir, çok özel davetliler için kumaş bezinin bir ucuna şeker bağlanır.  Orada bulunanlar davet edilecek misafirlerden kaç insan alacaklarını söylerler ve misafir dağılım töreni yemeği verilir.

    Bayrak Kaldırma Töreni

    Misafir dağılımı töreni bittikten sonra, düğün evine asılacak olan “Alemir” adını verdikleri kırmızı, san, yeşil, turuncu, mavi, beyaz renklerden oluşan bayrağın dikimine geçilir (Celal Abbas bayrağı derler ve çok kutsaldır). Bayrak kumaşlarını düşkün olmayan, ismi herhangi bir dedi-koduya katılmamış ama müsahipli olan iki erkek keserler. Bayrak kumaşları kesilirken orada bulunanlara dolu (rakı) dağıtılır. Dolu içmeyenler, uzatılan dolu bardağına sakinin elinde niyaz ederler, içmek isteyenler ise bardağı kendi ellerine alırlar.

    Bayrağı kadınlar dikerler ve en yaşlı olan erkeğe ayakta teslim ederler. Yaşlı emmi “Peygambere Selavat, Selli Ala Muhammet, Kutlu olsun diyenin akibeti hayır gelsin… Uludur ulu, Sofraları dolu, bizim pirimiz Hazreti Ali.. Hüü diyelim hüüü” der bir adım ileri yürür. Bu retüel üç defa tekrarlanır ve Celal Abbas bayrağı evin bir köşesine asılır. Bayrak asıldıktan sonra düğün başlamış sayılır.

    Bayrak dikilirken, “Alemir” adındaki bayrağın en üstüne bir ayna konur. Bir yansıma olarak, evlenen kişilerin geleceğinin ayna gibi açık ve net olacağına inanılır…

    Tura:       

    Gelin yeni evine geldiğinde “Tura” dedikleri bir tören daha yapılır. Bu törende önce düğüne hizmet edenlere ve yakınlarına yemek verilir. Sonra orada bulunan gençler, ellerine aldıkları bir başbağı bezinin bir ucunu düğümleyerek, topuz şekline getirir ve gelin bu topluluğun arasından geçerken, geline bunlarla vurulur. Şayet gelin çok pratik birisi ise, kendisine vurdurmadan aradan geçer gider. Bu adet damat için de aynı şekilde tekrarlanır…

    Özne:

    Alevi nikahıdır. En az oniki yaşlı müsahipli düğün evinde toplanır. Dede var ise dede, dede yok ise o görevi yürütebilecek bir yaşlı, gelin ile damadı karşısına alır, onlara evlilikte karşılaşacakları zorlukları, kolaylıkları; zorluklar da kimlere başvuracaklar, kolaylıklarda neler yapılması konusunda özet bir bilgi verir. Evlilik sonrası, başbağı yapılması, baba evinden ayrılmaları, müsahip tutma, yaşlılara, çocuklara nasıl davranmaları konusunda bilgi verir ve onlardan birbirlerine karşı her zaman güler yüzlü ve dürüst olmaları konusunda söz alır. “Sözümden dönersem Ali’nin kılıcı boynuma olsun” diye de yemin ettirir. Ardından dolu dağıtılır (dolu üçer defadır), semah dönülür, özne sofrası atılır ve yemek anında yeni evlilere kendi elleriyle lokma verenler olur.

    Bayrak indirme Töreni

    Düğün bittikten bir gün sonra, yakın akrabalar, dostlar toplanarak önce dolu dağıtılır, ardından bayrak indirilir ve geline teslim edilir.

    Teslim edilirken yine: Peygambere salavat, Salli Ala Muhammet, kutlu olsun diyenin akibeti hayırlı olsun. Uludur ulu, sofraları dolu, bizim pirimiz Hz. Ali, hü diyelim, hüü… Bayrak indirildikten sonra düğün bitmiş sayılır.

    Başbağı  Töreni    

    Düğünden sonra geline “Başbağı” yapılır. Başbağı, geleneklerle dolu bir cem törenidir. Müsahipli, başbağını yapabilecek yakından olan birinin önderliğinde yapılır. Böylelikle bir Alevi kapısı daha açılmış, canlara iki can daha katılmış sayılır. Yemekler yenir ve semahlar dönülür..

    Bu tören cemleri, dediğimiz gibi, diğer cemlere benzemezler. Yeni evlilere bir öğreti olarak yapılır. Yeni evliler bundan sonra musahip olacakları emsallerinden başka bir aileyle musahiplik hazırlığına başlarlar. Onlara herkes, her konuda yardımcı olur.

    İkrar Aldırma Töreni

    Yeni evli bir gelinin “ikrar”ının aldırılması zorunludur. Geline, bir Alevi kadınının nasıl olması gerektiği üzerine verilen bir eğitimdir bu. Ya da bir Alevi anası nasıl olur? Bu konuların ağır bastığı bir öğreti geleneğidir ve gelin ile damada eline, diline, beline sahip olacakları üzerine söz (ikrar) verdirilir…

    İkrar yemeğinde kurban kesilir. Fakat bu ailenin varlık durumuna bağlı olduğu için kurban, mutlaka kuzu olmaz, bir horoz da olabilir.

    CEM

    Tahtacılar Abdal Musa cemi bilmezler. Cuma akşamı dedikleri, perşembe akşamı yapılan ve daha çok gençlerin öğretilmesine yönelik, başka bir cem yaparlar. Bu cemde kurban yoktur. Semah öğretilir, düvazimamlar öğretilir, yani bir cem için ne önemliyse bu “cuma akşamı” cemlerinde öğretilir.

    1. Görgü sorgu cemi,
    2. İkrar
    3. Ceza Cemi,
    4. Müsahiplik Cemi,
    5. Aşinalık Cemi,
    6. Peşinelik Cemi,
    7. Çiğildaşlık Cemi,
    8. Öz ayırma Cemi
    9. Yas Cemi
    10. Sonbahar cemi, Edremit de kaz dağlarında yapılır
    11. Muhabbet Cemi, her zaman ama, daha çok misafirler geldiğinde yapılır,
    12. Öz cemi, kendiliğinden verilen yemek.

    Musahiplik

    • Musahip olacak olan gençler önce bir “Mürebbi babası ve anası” bularak, onları kendilerine önder yaparlar. Mürebbi, onları musahipliğe hazırlayacak olan öğretmendir aynı zamanda. Musahip olacakların herşeyi ile ilgilenir. Giyimleri, nasıl davranacakları, oturuş, duruş biçimlerine, konuşma üsluplarına kadar herşeyleriyle ilgilenerek, onları Aleviliğe hazırlar…
    • Musahiplik ceminde bu mürebbi baba ile Ana yine en öndedir. Bir tek dede ile delilciye karışmazlar. Diğer tüm görevlilere karışma yetkileri var. Çünkü bu cemin, eksiksiz ve sağlıklı geçmesi, onların sorumluluğu altındadır.
    • Musahip cemi bittikten bir gün sonra, kesilen kurbanın kellesi ile bir cem daha yapılıyor ve musahiplik bitmiş oluyor. Yeni musahipler bundan böyle her ceme girmeye hak kazanmışlardır…
    • Eğer musahipler isterlerse, aradan bir sene geçtikten sonra “Öz ayırma” cemi yaparak, özlerini ayırabiliyorlar. Bunun anlamı şu: Musahiplerden her hangi birisi bir suç işledi ve toplumdan düşkün oldu. Eğer öz ayrılmamışsa, iki tarafta düşkün olmaktadır, ama öz ayrılmış ise, suçsuz olan aile, musahiplerinin bu suçuna karşılık düşkün sayılmamaktadır…

    Dedelik

    • Tahtacıların dedeliği de oldukça zor. Şöyle: Kişilerin dede seçmesi serbest, herkes istediği dedeyi seçebilir. Diyelim iki çift musahip olacaklar ve dededen söz kesmişler. Eğer bu çiftler çok yoksullarsa, dede bunların masrafını üstelenerek onları musahip kılmak zorundadır. Dedin yol evladı sayılırlar.
    • Dedeler para almazlar, görevlerini inançlarına bir bağlılık olarak yerine getirirler.
    • Dede soyundan olan herkes dede olamaz, İmam Cafer’den ya da Hz. Ali’ den kaldığı söylenen hırka, değnek vb. nişanı taşımaya hak kazanmış olan kimse dedelik postuna oturma hakkına sahiptir. Bir örnek: Dede soyundan geldiğini bildiğimiz beş kardeş var ve bunların da beşer tane erkek çocuğu olduğunu kabul edelim. Burada otuz kişilik bir dede soyu vardır. Bu otuz kişiden ancak bir kişi, yani o nişanı taşıyabilen dedelik yapabilir, diğerleri yapamaz. Çünkü o dede ocağının bir tek temsilcisi olur, iki temsilci olmaz.

    Ölüm

    • Bir Tahtacı öldüğünde, herkes ölü evine gelerek, ölüden helallik diler. Kadınlar ağıtlar yakarlar, ölü olanın anılarını, onun yiğitliğini, dürüstlüğünü, dostluğunu anlatırlar. Zaten bu cenaze evine toplanış, aynı zamanda ölenin ne kadar topluma yakın olduğunun bir anlatımıdır da.
    • Ağıtların ardından “Hakka yürüme sazı” çalınır. Köydeki sazandar kim ise (saz çalana Güvender denir) sazını getirmesi istenir. Ölenin yakınları tabutun çevresine otururlar, güvender üç deyiş okur. Burada söylenen deyişler bazen doğrudan ölen insan için o gün yazılmış bir deyiş de olabilir, Alevi ulularının deyişleri de. Daha eskilerde ölüler saz eşliğinde mezara götürülürmüş, bugün asimlasyonun bir sonucu olarak Alevi köylerine zorla yapılan Camilerin Diyanet hocaları Kuran okuyarak toprağa veriliyor.

    Saz çalındıktan sonra, ölenin tüm elbiseleri giydirilir. Tahtacıların her zaman gördüğümüz o renkli, işlemeli elbiseleri düğünleri olduktan sonra iki çift olarak dikilir. Bu elbiselerden bir “Dirimlik” dedikleri, cemlerde, ziyaretlerde, düğünlerde giydikleri elbisedir. Diğeri ise “Ölümlük” dedikleri, öldüklerinde giyecekleri elbisedir. Her iki elbisenin işlemlerine kadar her nakışı aynıdır. Bir Tahtacı öldüğünde işte bu “Ölümlük” dediği elbise ile toprağa verilir. Ölen genç kız ise “Gelinlik” ile, delikanlı ise “yeni elbise ile gömülür.

    Mezar kazıldıktan sonra bir köşesi yatak sığacak şekilde oyulur. Döşek serilir, yastığı konur ve ölen insan yatırılır, üzerine battaniyesi, yorganı örtülür. Her şey hiç kullanılmamış olmak zorundadır. Oyulan tarafın önü tahtalarla kapatılır. Saptırma tahtası denir bunlara ve toprak atılmaya başlanır.

    Hakka yürüme sazı çalındıktan sonra, orada çalınan saz, tam kırk gün bu ölü evini beklemek zorundadır… Kırk gün o sazı kimse oradan almaz ve kimse tellerine dokunmaz. Çünkü o saz, yas sazı olmuştur. Ayrıca yakını ölmüş birisi, dede köye ilk geldiğinde mutlaka onun “Yas cemi”ni yaptırmak zorundadır. Buna yasını aldırma cemi denir.

    Bir başka şey; köyde ölümden sonra ilk düğün yapıldığında, düğün çalgıları ilk önce düğün evi önünde kısa bir çalgı çaldıktan sonra, ölenin evine gider Yas çalgısı çalarlar, düğün öyle başlar.

    ALEVİLİK TANIMLARI

    • Tahtacılar, Hacı Bektaş ocağını bilmezler. İzmir Narlıdere’deki Yanyatır Ocağına bağlıdırlar. Ocak çok kutsaldır. Yanyatır ocağının anlamı; Tahtacılar ikrar verirlerken, müsahip olurlarken dede döşeğine yan yatarak pençeyi Ali Aba eli alırlar. İlk dedeleri Adana’nın Ceyhan kazası Dur Hasan dede olduğu söylenir. Köyün adı da Dur Hasan’dır. Daha sonra İzmir Narlıdere’deki köyle ocaklarını kurmuşlar.
    • “İtikadımız İmam Cafer, Mezhebimiz Caferi”dir der Tahtacı dedeleri ve Ocaklarının İran Meşhed’deki İmam Rıza’ya bağlı olduğunu söylerler.

    Sosyal Yaşam:

    Buraya kadar saydıklarımız. Tahtacıların Alevi gelenekleri üzerine idi, bir de onların sosyal yanlarını inceliyelim:

    Köyden şehre göç ve daha iyi bir yaşam beklentisi, bu insanları da oldukça etkiledi. Köyle şehir arasında yaşanan bir bölünme var bu gün. Birçok yakınımız, dostumuz, tanıdığımız şehirde yaşamasına rağmen, bir ölüm olayında, bir cem de, düğünde mutlaka köye gitmek zorunda. Bu ise, onlar için ikinci bir maddi külfet oluyor.

    Çalıştıkları işyerlerin de çevrelerindeki insanlara karşı saygılı davranmaları nedeniyle, Sendika ve İşçi Temsilciliği gibi önemli yerlere geliyorlar ve demokrasi mücadelesi içinde yer alıyorlar. Yeni yeni dernekleşiyorlar.

    “Gelişen örgütlenmeye kuşkuyla baktıklarını ve Aleviliğin bu dernekleşmelerden oldukça zarar göreceğini, Alevi inancına ters düşen bir çok insanın bu dernek yönetimlerinde yer aldığı için, uzak kalmanın daha sağlıklı olacağını” dile getiriyorlar.

    Bu yerleşik köy yaşamına geçmiş olmalarına rağmen, Antalya, Burdur, Denizli yöresindeki birçok aşiret hala göçebe olarak ve orman işçiliği yaparak yaşamaktadır.

    Hiçbir sosyal hakları olmadan, orman kesim bölgelerinde çadırlar içerisinde yaşayan bu toplumun sırtından birçok orman ağası türemiştir bugün.

    Kesilen ağaç altında kalarak sakatlanan, ormandan yuvarlanan, kol ve bacakları kırılarak sakat kalan birçok insanla karşılaşırsınız. Devlete karşı oldukça öfkelidirler. “Bir vergi alırken, bir de sağlam kalan çocuklarımızı askere almak için vardır bizde devlet” diyeceklerdir daha ilk konuşmaya başladığınızda.

    Bayramlar

    Sultan Nevruz (Büyük Bayram) Sultan Nevruz (Navrız derler) Bayramını her sene 21 Mart günü kutlarlar.

    O gün tüm evler dolaşılarak, yemek için ne verilirse biraraya toplanır ve kazanlarla yemek vurulur. Ayrıca, yiyecek vermeyip de para verenlerin verdiği paralarla birkaç kurban alınır. Yiyecek toplama konusunda hiç bir zorlama yoktur, herkes gönlünden ne vermek isterse onu verir. Veremeyenler olduğu gibi hem yiyecek hem de para verenler de olur.

    Güzel yemek yapan kadınlar yemeği hazırlarken, eğer kadınlar isterlerse, birkaç erkek de bu yemek işine yardım eder. Kazanlarla su taşıma, ağır yükleri kaldırma vs. konusunda..

    Bunların dışında kalanlar köy mezarlığına giderek, taşları ve otları temizler, mezarlığın avlusu bozulmuşsa tamir edilir. Burada herkes birbirine yardımcı olur ve yemek vaktine kadar tüm işler bitirilir…

    Köy meydanlığında kurulan sofralarda yemekler yenir. Tabi isteyen evine de götürebilir. Ayrıca yaşlı ve hasta olanlara, herhangi bir nedenle gelemeyenlere, öncelikle yemek gönderilir ve Nevruz Tahtacıların deyimiyle “Sultan Navrız lokması” paylaşılmış olur. Artan yemekler de herkese taksim edilir…

    Yemekten sonra gençler oyunlar oynar. Bu oyunlar, bir nevi sportif oyunlardır. Öyle düğün oyunu falan değil. Omuzlara basılarak, yükseklere çıkma denenir, arkadaşlarının sırtından aşarak takla, atılır, gruplar halinde ip çekilir vb..

    Kızlar ise bazen kendi aralarında, bazen de köy meydanının bir köşesinde biraraya gelerek oyunlar oynar, türküler söyler. Bazı köylerde ateşler yakılarak, bu ateşin üzerinden atlanır.. Ayrıca o gün herkes yıkanmış ve en yeni elbisesini giymiştir…

    Hıdırellez Bayramı

    6 Mayıs günü köye en yakın ziyaret olan (genellikle “dede” adı verdikleri, herhangi bir ulunun mezarı olarak bilinen) yerde tüm köylü toplanır, herkes kendi kurbanını keser ve önce ciğer ve böbrekler kavrularak yenir. Zaten bu toplantı yerinde her ailenin bir yurdu vardır. Genellikle yakın akrabalar birarada bulunur.

    Yemekten önce dedenin mezarı ziyaret edilir ve kapısındaki sağ-sol taşlara, oradan geçerek içerideki köşe taşına niyaz edilir. “Ya Allah, ya Muhammed, ya Ali” diyerek edilen niyazın yanında, içlerinden dilek dileyen bu dileğini ister.

    Öğle vakti toplu olarak yemekler yenir, gençler isterlerse kendi aralarında içki içerler, saz çalar deyiş söylerler, semah dönerler. Yakın zamanlarda Hıdırellez bayramına yakın olan Sünni köylerdeki tanıdıklar da gelmektedir. Bu nedenle yaşlılar misafirlerle ilgilenirken, pusu bir yerde toplanan gençler orada semah dönerler..

    Örneğin bizim köyün kutlama yeri olan “Dedetaşı” yüksek bir yayla olduğundan her tarafı açıktır. Bu yüzden köylüler Hıdırellez’den bir gün sonra “Çakmak Dede”sinden toplanarak orada cem yaparlar. Burada küskün, dargın olmaz. Herkes semah döner. Bu semah dönme geç vakitlere kadar devam eder. Çakmak Dede’ye kesinlikle yabancı alınmaz. Tahtacı olduğu bilinmeyen, yani köyde akrabası ve tanıdığı bulunmayanların, Alevi olduğu bilinse dahi o gün birliğe alınmazlar. Çakmak Dede’ye giderken, yol üstündeki “Yeni Dede”ye de niyaz edilir, aynı Çakmak Dede’ye niyaz edildiği gibi..

    Sünni birisinin eli tutulduğunda yada eve alındığında o el yada ev yıkanmak, temizlenmek zorundadır. Kırklama dedikleri bu yıkama toprakla ya da su ile olur. Elime “Boz eli” değdi derler. Sünni Türklere “Boz” adını takarlar.

    Fakat Sünni Yörüklerle çok iyi geçinirler, Yörükleri severler. Yörükler de Tahtacılar gibi kapalı değildir. Tabii bu dostluk ne kadar samimi olsa bile, asla kız alınmaz ve kız verilmez Sünni bir kimseye…

    Kültürel tanınmışlıkları

    Balıkesir Türkali köyü folklor çalışması 60 senedir devam ediyor.

    Mersin Kırtıl köyü semahçıları tüm 70 senelik bir geleneği devam ettiriyorlar,

    Edremit Tahtakuşlar, Silifke Kırtıl köyünde Müze var.

    İzmir Bademler köyünde 60 senelik tiyatro var.

    Soma Kozluören ve Savaştepe Kongurca köylerinin Hıdırellez bayramı çık tanınmıştır.

    Hemen her Tahtacı köyünde, mutlaka farklı bir yapı görmek mümkündür.

    02.08.2016

     

    13978248_10153936860078165_1586460138_o 13956997_10153936859423165_1157906079_n 13901768_10153936859893165_983195651_o 13931542_10153936859973165_417814635_o 13978162_10153936859873165_606096026_o 13942386_10153936859448165_1951604434_n 13941082_10153936859048165_875637630_n