PİRHA – Diyanet’in yetkilerini genişleten kanunun Meclis’ten geçmesi kamuoyunun tepkisine yol açtı. Yazar Ali Yıldırım, dinin devletin elinde bir araca dönüştüğünün altını çizerek “Tüm kamusal alanı dinselleştirmek istiyorlar. Türkiye’de bu anlamda sivil bir din yok, devletin dini var ve devlet böyle alanları düzenlemek istiyor!” dedi.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 13 Mayıs’ta yapılan oylama ardından Bazı Kanunlarda ve 660 Sayılı KHK’da Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi, kabul edilerek genel kuruldan geçti.
Meclis’te kabul edilen değişiklikle birlikte Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yetki ve faaliyet alanı genişlemiş oldu. Hukuk ve teoloji konularında yetkin bir isim olan Ali Yıldırım, Diyanet’in okul ve hastanelerde faaliyet yürütecek olmasını yorumladı.
“DİN, DEVLETİN ELİNDE BİR ARACA DÖNÜŞMÜŞ”
“Esas sorun, Diyanet’in varlığıyla ilgili” diyen Yıldırım, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Diyanet’in orada ya da burada hizmet sunması, yani kendi başına elbette değerlendirilir. Fakat iktidar, Diyanet eliyle tüm kamusal alanın dinselleştirilmesi gibi bir politika izliyor. Yani aslında bu bir devlet politikası. Yani Türkiye’de gördüğümüz gibi bir devlet dini söz konusu. Bir devlet dini var ve bütün işler, güçler bu devlet dini üzerinden inşa ediyor. Din, devletin elinde bir araca dönüşmüş durumda. Bu hizmetler meselesi de tırnak içinde iktidarın esas olarak bir yandaş toplama ya da kendi kitlesini bloke etme amacından başka bir şey değil. İş yapıyoruz diyor. Çünkü oralara kadrolar atanıyor. Oralara atanan kadrolar, iktidarın sonradan destekleyicisi haline geliyor. Devletin emrinde bir din, devletin eliyle icra edilen bir din meselesinin esas olarak tartışılması lazım. Fakat Türkiye’de Aleviler dışındaki hiçbir çevrenin, bu konuda ciddi bir itirazının olmadığını görüyoruz.
İNSANLAR DİNDEN UZAKLAŞIYORLAR
Diyanetin okullara, cezaevlerine, hastanelere, şimdi de öğrenci yurtlarına girmesi; aslında din değil, devlet giriyor buralara. Yani devletin hizmetinde din giriyor. Ve dinin çıkarlarıyla devletin çıkarları burada ortaklaşıyor. Çünkü din, kendisine hayat hakkı bulmaya çalışıyor.
Şimdi bu manevi danışmanlık hizmeti, Diyanet üzerinden değerlendirildiğinde orta yerde tamamen bir maneviyatsızlık üreten durumla karşı karşıyayız. İnsanlar dinden uzaklaşıyor. Din buysa ki pratikte sergilenen haksızlığın, hukuksuzluğun bir aracı, üstünü örtme işlevi gören bir mekanizmaya dönüşmesi karşısında hani yoksulluğun övülmesi, iş cinayetlerinin ‘kader’ olarak gösterilmesi gibi…
Dinle sarılan insanların, büyük bir vicdansızlık, haksızlık, hukuksuzluk içerisinde olduğunun pratikte görülmesi şu sonucunu veriyor; din buysa biz bu dinden değiliz. Yani ‘bu din bizim dinimiz değil’ türü ciddi bir yaklaşım. Devlet işte kendisi açısından bu yarayı, bu gedikleri kamu eliyle düzeltmeye, sarmaya çalışıyor. Şu anda Türkiye’de çok ciddi bir diyanet vesayetinden söz etmek mümkün. Yani eskiden asker vesayeti falan derlerdi ama o böyle çok görünen bir şey değildi. Ama Diyanet vesayeti hayatın her alanında kendisini hissettirmek istiyor. Bütün kamusal alanları dinselleştirmek gibi bir tavırları var. Fakat iyi, güzel olan o ki bu çabaları pek de sonuç vermiyor. Yani pratik hayat bunların bu muratlarının gerçekleşmesine engel oluyor.
Fakat mesela şunu merak ettim. Dünkü bu kanun oylandığı zaman AKP, MHP dışındaki siyasi partiler, bu kanuna karşı ne yapmış, nasıl bir tavır ortaya koymuşlar? Maalesef Alevi toplumunun da genel olarak seküler toplumun da oy verdiği partiler, bu alanda ciddi bir duyarsızlık sergiliyor. Ya da onlar da dindar çevrelere ve şirin gözükme politikasının bir parçası oluyorlar diyebiliriz.”
“AKLA DA İŞİN DOĞASINA DA AYKIRI”
Söz konusu kanunla birlikte Diyanet göçmenler, engelliler, bağımlılar, afetzede kesimleri de bünyesine dahil edecek. Ali Yıldırım, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, bu alanlarda da “manevi danışmanlık hizmetleri” verecek olmasını “Dine bu kadar parayı niye harcıyorlar?” sorusuyla cevapladı. Yıldırım, şunları aktardı:
“Onlar açısından, bu para boşa harcanan bir para değil. Biat eden bir toplum yaratma dertleri var. Bu biatçı toplum, yani yatırımları, siyasi iktidarın kendi varlığını devam ettirmeye yönelik. Yani onlara bir oy deposu olarak bakılıyor.
Bir engelliye, dinin söyleyeceği hiçbir şey yoktur. Bir depremzedeye din ne söyleyebilir? Eğer din, bunu bir ‘alın yazısı’ bir ‘takdiri ilahi’ olarak değerlendiriyorsa dezavantajlı gruplara söyleyebileceği bir şey yoktur dinin. Ne söyleyecek yani din? ‘Sen işte engellisin, yukarıdaki böyle takdir etmiş’… Ya da deprem oldu. Depremin nedeni ne? İşte bir ara söylüyorlardı. Yok efendim ‘laikler azdı da bilmem ne yaptı’ gibi. Şimdi depremi bir kader olarak gören bir anlayıştan bu anlamda dezavantajlı gruplara manevi destek üretmesini beklemek zaten akla da işin doğasına da aykırıdır. Ama akılsız değiller; yani bu kadar parayı buraya yatırmaları boş beleş bir yaklaşım değil. Bir parça da olsa ‘orada biatçı bir anlayışı ne kadar yayabilirsek iyi’ diye düşünüyorlar.
Yani engelliye, ötekiye, göçmene, depremzedeye yaklaşım konusu; ‘bir hizmet veriyoruz’ denildiği zaman insanların kolay kolay itiraz edebilecekleri alanlar değil bu alanlar. Yani ‘sen niye engelliye yardım ediyorsun?’ denilemez. Bir de işin böyle psikolojik bir yanı var. Ama hizmetin içeriği, esas olarak onun maddiyatını düzeltmek olması gerekirken sen ona manevi destek sunuyorsun! Bu da zaten hani işin somut durumla, götürdüğün hizmet arasında uzaktan yakından bir ilişkisi söz konusu değil.”
“TÜRKİYE’DE DİN TAMAMEN YOĞUN BAKIMDA!”
Öğrenci yurtlarının, tarikat ve cemaatlerle anılması ardından şimdi de Diyanet’in çalışma alanı olarak uyarlanması, tartışmanın bir başka boyutu oldu. Ali Yıldırım, söz konusu kanunun ilgili bu maddesini ise şu cümlelerle eleştirdi:
“Tüm kamusal alanı dinselleştirmek istiyorlar. Türkiye’de bu anlamda sivil bir din yok, devletin dini var ve devlet böyle alanları düzenlemek istiyor! Tarikatlardaki mesele de şudur; hukuka uyuyor mu uymuyor mu diye bakarsın. Ama burada devletin yaptığı iş, bizzat devlet politikası haline getirmek. Yani devletin hizmet verdiği bütün alanlarda dini referanslar geliştirerek işi yürütmeye çalışıyor. Tehlikeli olan bu. Yani burada laiklik ilkesi tamamen sözde kalmış durumda. Din tamamen Türkiye’de yoğun bakımda. Zorla yaşatılan bir din var. Yani sonuç veriyor mu? Bence sonuç vermiyor. Yani din artık toplumda karşılık bulmuyor. Emekçiler ile sermaye sahibi arasında büyük bir ayrım ortadayken, dinin buralarda bir şey söylemesi bir anlam taşımıyor. Daha doğrusu söyleyeceği bir lafı olmadığı için bir anlam taşımıyor diye düşünüyorum.”
PİRHA-3 milyar dolara yaklaşan bir bütçesiyle devasa bir kurum haline getirilen Diyanet İşleri Başkanlığı Türkiye’de artık güvenilmez ikinci kurum haline geldi. “Bütçesi büyük, varlığı tartışmalı kurum: Diyanet” başlıklı dosyamızın ilk konuğu Avukat/Yazar Ali Yıldırım. “Bir fetih ideolojisi geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız” diyen Yıldırım, “Diyanet Küba’ya bile cami yaptırıyor. AKP iktidarından 25 binden fazla cami açıldı. Diyanete, imam hatiplere, zorunlu din derslerine hayır denilmeden laiklik savunucusu olunamaz” dedi. Yıldırım ekledi: Laiklik konusunda Aleviler dışında hiçbir çevrenin samimiyetle işi sahiplendiğini düşünmüyorum. Bütün siyasi partiler, kurumlar laiklik konusunda yaya kalmışlardır!
Pir Haber Haber Ajansı (PİRHA) olarak yeni bir haber dizisi başlatarak Diyanet İşleri Başkanlığı’nı masaya yatırıyoruz.
Türkiye’de halkın en güvenmediği ikinci kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı her geçen yıl artan bütçesi, genişleyen yetkileri, yaptığı açıklamalar, verdiği fetvalarla toplumsal yaşamın her alanında gittikçe daha çok söz sahibi oldu. Din işlerinden sorumlu, devlete bağlı bir kurum olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), kurulduğu 1924 yılından bu yana devlet içindeki varlığı, işlevleri, iktidar politikalarının hayata geçirilmesindeki etkin rolü, her geçen yıl artan bütçesi ve değişen siyasal konumu itibariyle her daim bir tartışma konusu oldu. Son yıllarda eğitim-öğretimde de etkin rol verilen Diyanet, Milli eğitim Bakanlığı ile çeşitli protokoller imzalayarak laiklik karşıtı eğitimin kalıcılaşması için çabalıyor.
Diyanet’in tarihsel ve güncel görevini, toplumdaki yerini, laiklik karşıtlığını, kadınlara bakışını, Alevi toplumu üzerindeki etkisini Avukat/Yazar Ali Yılırım‘la konuştuk.
“‘DİN DEVLETSİZ YAPAMIYOR’ DİYE BİR YAKLAŞIM VAR”
PİRHA: Diyanet’in kuruluş amacı nedir?
ALİ YILDIRIM: Diyanet İşleri Başkanlığı Türkiye’de dini meseleler ve iktidar meselesinde en başat kurumlarından birisi. Devletin ilişkisini düzenleyen bir kurum ve İslamiyet’in kendi yapısında devlet ve din kuruluşundan bu yana iç içe geçmiş durumda. Hz. Muhammed peygamberliğini ilan ettiği günden bu yana hem devlet başkanlığını hem dinin başkanı olmuştur. Yani devlet ve din birbirine yapışık biçimde ayrılmaz bir şekilde var olmuştur. İslamiyet’te devlet ve din birbirinden hiç ayrı olmamıştır. Bizim coğrafyamızda dinin devlete yapışık olması yalnızca İslam’la ilgili değil. Bizans döneminde de Hristiyanlık resmi din olmuştur. Yani iktidarlar bir din gerekliyse bu bizim tekelimizde olmalıdır diye düşünürler. Devlet dinsiz yapamıyor, din devletsiz yapamıyor diye bir yaklaşım var. Osmanlı’da da Bizans ve İslam geleneği olduğu gibi devam etmiş. Devletin din işine bakan Şeyhülislam makamı var. En üst düzeyde makam fakat o da padişah tarafından tayin ediliyor. Yani Şeyhülislam’ın kendisi bir devlet görevlisi, bir keramet sahibi değil, bir memur. Bu gelenek, aynı şekilde Türkiye Cumhuriyeti’nde de devam etti, ediyor. Cumhuriyetin kurulması ile birlikte halifelik kaldırıldı ama Diyanet kuruldu. Din işi olacaksa bunu bizim görevlendirdiğimiz memurlar eliyle yapacağız şeklinde bir çerçeve çizmişler.
“DİYANET 1961 ANAYASASI İLE İLK KEZ ANAYASAL STATÜ KAZANDI”
-Diyanet’in süreç içerisinde misyonunda nasıl bir değişiklik oldu?
Demokrat Parti, 1950’ye geldiğimizde tam da istediği ortamı elde etmişti. Atılan adımlar onun siyasi görüşüne, ideolojisine oldukça uygundu ve siyaset dinle kuşatılmıştı. 1950’de Türkçe okunan ezan Arapçaya döndürüldü, Yüksek İslam Enstitüleri ve imam hatip okulları kurulmaya başlandı. Bu tarihlerde bu kurumlarla birlikte güçlenen dini ideoloji ve devletin dini siyasette kullanmasıyla devreye girmeye başladı, giderek de yoğunlaştı. Ardından 1961 Anayasası’nda Diyanet İşleri Başkanlığı ilk kez anayasal bir statü kazandı. Her ne kadar anayasada laiklik, hukuk devleti, özgürlük, demokrasi gibi ifadeler kullanılsa da Diyanet’in olmasını nasıl açıklayacaksın? Kanunla kurulmuş bir kurum anayasal zemine oturtuldu. Artık bundan sonra Diyanet’in karşımıza çok daha büyük bir kurum olarak çıkmasının da adımları atılmış oldu. O sıralarda Alevilik de Diyanet İşleri’nde bir masa ile temsil edilsin diye bir öneri ortaya atıldı. Bu öneri çok büyük bir tartışma kopardı. Dediler ki “Aleviler camilere gelip mum mu söndürecekler, Kızılbaşlar nasıl bizimle eşit sayılabilir” gibi tartışmalar yapıldı. Tabi o hüküm geri çekildi ve 1965’te bu devasa ilişkileri düzenleyen Diyanet Yasası çıktı.
-AKP iktidara geldiğinden bu yana Diyanet’te ne gibi değişiklikler oldu?
1961 düzenlemesinden sonra taşra teşkilatı ile diğer bakanlıklar, kamu kurumları gibi devasa bir kurum haline dönüştü. Her ilde bir müftülük var, ardından bu ilçelere de yayıldı. Bu müftülerin her köyde bir de imamları var. Böyle olduğu zaman bütün ülkeyi dal budak saran, kılcal damarlarına kadar Diyanet’in önderliğinde ideolojik hattında yayılan bir örgütlenme ortaya çıktı.
1982 Anayasasında Diyanet’in merkezi konumu daha da güçlendirildi. 136. maddesinde darbeci generaller ‘laiklik çerçevesinde İslami işleri yapar’ diye bir hüküm ortaya çıkardı. Karşımıza bir uygulama daha çıkmış oldu. Bu da Alevi köylerine zorla cami yaptırılması. Dersim’den başlayarak İç Anadolu bölgesine, Trakya’ya kadar devlet Alevi köylerine camileri zorla yaptırmaya başladı. 1980’ne kadar cami görmeyen Aleviler bundan sonra zoraki camilerle zoraki imamlarla, zoraki Diyanet görevlileri ile karşılaştılar. Birçok yerde de cemaati olmayan camiler olarak buralarda varlık gösterdiler. Bununla da kalmayıp zorunlu din dersiyle Alevi çocuklarına ideolojik bir bombardıman uygulandı. 12 Eylülcüler, AKP’yi saymazsak en çok imam hatip okulu açan, cami yaptıran iktidar oldu. Atatürkçü, laik diyerek ortaya çıkan darbeciler tam tersine geri planda kendilerine verilen görevi yaptılar, yani sosyal yaşamı dinselleştirerek halkın aklını çalma projesini hayata geçirdiler. Bu siyasal İslamcılar açısından bulunmaz bir nimet oluşturdu ve bütün bu kurumları, imam hatipleri daha da güçlendirerek Diyanet’i daha da devasa bir güç haline getirdiler. Diyanet, sadece siyasal İslamı meşrulaştırmak için değil var olan eşitliksiz ortamını da meşrulaştırarak, yoksulluğu bir kader olarak halkın tüm bu siyasi süreçleri kabullenmesini sağlayan ideolojik bir aygıt olarak çalışmaya başladı. 3 milyar dolara yaklaşan bir bütçesi var Diyanet’in. Devletin en ücra köşede dahi siyasi görüşlerini 5 vakit ile yeniden üreten görevlileri var. Türkiye’de bir sivil İslam, sivil müslümanlık söz konusu değil. Bir devlet müslümanlığı var. Bugün 125 bine ulaşmış cami var.
“AKP İKTİDARINDA 25 BİNDEN FAZLA CAMİ AÇILMIŞ!”
AKP döneminde cami demek Diyanet demek. AKP iktidarı boyunca 25 binden fazla cami açılmış. En stratejik alanlarda yapıyorlar üstelik bu camileri. Bir ideolojik fetih gerçekleştirmek için bu kadar çok ve en ücra yerlere bile yapıyorlar. Camiye insanlar gelmiş gelmemiş umurlarında değil. Askerlerden boşaltmış oldukları vesayet alanını dinle kurmak amacıyla böyle bir pratik sergiliyorlar. Bu anlamda Diyanet İşleri Başkanının Ayasofya’yı müze olmaktan çıkarıp elinde kılıçla bir fetih gerçekleştirme resmi çok ilgi çekicidir. Diyanet, yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın birçok yerine din ihraç eden bir kurum haline gelmiştir.
“DİYANET KÜBA’YA CAMİ YAPIYOR”
Küba’ya cami yapıyor örneğin. Türkiye sınırları dışında dünyanın her yerine cami yaptırıp, buralarda çalışanların maaşlarını ödeyerek bir fetih ideoloji geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız. Devlet, insanların akıllarını imanla değiştirerek var olan sömürü, baskı, esşitsizlik düzenini bir yazgı, Tanrı’nın buyruğu gibi meşrulaştırmaya çalışıyor ve kendi siyasi iktidarını da buradan yürütmeye çalışıyor.
“DİYANET’E, İMAM HATİPLERE, ZORUNLU DİN DERSLERİNE HAYIR DEMEDEN LAİKLİK SAVUNUCUSU OLUNAMAZ”
-Diyanet ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın iç içe geçmiş faaliyetlerini nasıl okumak gerekir?
Sosyal hayatı, eğitimi dinselleştirmek, zorunlu din dersleri arkasından peygamberin hayatı gibi konuların işlendiği 4 tane ders daha var. ÇEDES gibi projelerle hayatın her alanına dinle nüfuz etmeye çalışan bir siyasi iktidar politikası var. Devlet dini kullanmayı en alt seviyeden, kreşlerden başlayarak bütün alanı dinselleştirerek bunu bir yatırıma dönüştürme amacıyla yapılmış hamleler bunlar. Maalesef Türkiye’de muhalefetin laiklik söylemi ciddi bir siyasi politikaya dönüşmüyor. Diyanet’e, imam hatiplere, zorunlu din derslerine hayır demeden laiklik savunucusu olunamaz. İmam hatip projesi de çökmüş durumda. Çünkü çocuklar buralara gitmek istemiyorlar, başarılı da olamıyorlar bu okullarda. İnternet devrimi ile birlikte dinin kendini savunacak mecali kalmadı. Bilgi ortaya çıkınca işleri çok zorlaştı. Bugün oldukça sorgulayan, dinden ayrılan çok sayıda İslami aydınlara da tanık oluyoruz ve bu gidişle siyasi iktidarlar istediklerini elde edemeyecekler.
“LAİKLİK KONUSUNDA ALEVİLER DIŞINDA SAMİMİYETLE İŞİ SAHİPLENEN OLMADI”
-Laik, demokratik ülkelerde devlet destekli dini kurumlar yok, bizim ülkemizde var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu tamamen Türkiye’nin çarpık laiklik anlayışıyla ilgili. Şu an laik devletten söz etmemiz mümkün değil. Dini siyasi bir ideolojik araç olarak kullanan iktidar başından bu yana var. Bu konuda yalnızca AKP değil, bir zamanlar Kemalistler de böyle düşünüyordu. Biz dinle gericiliği, tarikatları kontrol altına alabiliriz diye düşünüyorlardı, bu gerekçeyle Diyanet’i savunuyorlardı, medet umuyorlardı. Ancak tam tersi oldu, Diyanet bütün devleti kontrol altında tutan, bilerek isteyerek yaratılmış bir mekanizmaya dönüştü. Bu anlamda Türkiye’de egemen sınıfların dine ihtiyacı var, halkın aklını başka türlü esir alamazlar. Ancak hayatın gerçekliği bu kuruma istediğini vermiyor. Hayat her zaman yolunu buluyor. Laiklik konusunda Aleviler dışında hiçbir çevrenin samimiyetle işi sahiplendiğini düşünmüyorum. Bütün siyasi partiler, kurumlar laiklik konusunda yaya kalmışlardır. Devletler dine karşı savaşarak kendilerini var etmişlerdir. Burjuvazi burada dinsiz yapamaz. Burada yapılması gereken dini, burjuvazinin elinden almak. Dini sosyal hayattan arındırmak gerekiyor.
-Diyanet’in kadına bakış açısını değerlendirir misiniz?
Diyanet sonuçta bir İslami kurum. Diyanet’in görevi de İslam’ın söylemlerini savunmak. İslam, Kuran’ı referans alır, dolayısıyla Diyanet’in kadına bakışı da burayla paralellik gösterir. İslam’da kadının erkeklerle eşit görülmemesi temel bir olgudur. Tanrının kelamı nasıl değiştirilebilir? Hayatın gerçekliği karşısında bin 500 yıl öncenin düşünceleri, dogmaları bir çözüm üretemiyor. Birçok alanda itiraza neden oluyor. Kendisini bu anlamda var etmesi çok kolay gözükmüyor. Devlet, Türkiye’de dinin arkasından çekilse din, bahçemizdeki korkuluk gibi kendisini hayatta tutamayacak. Devletsiz din bahçemizdeki korkuluk kadar bir fonksiyon gösterebilir, o nedenle de Diyanet’i özel olarak yaşatmaya çalışıyorlar.
PİRHA- Yazar Ali Yıldırım, bir Alevi ruhu, duygusu, duruşu inşa edilmesi gerektiğini söyledi. Yıldırım, “Alevi bilincinin her şeyin üstünde olduğunu düşünüyorum. Alevi toplumunun, kendi varlığını korumak açısından Alevi değerlerine, esas olarak örgütlerin bunun üzerinde yoğunlaşması gerektiğine inanıyorum” dedi. Yıldırım, Cemevi Başkanlığı bünyesinde yapılmak istenenleri de “Devletin, Alevilikten muradı Şiilik sosuna batırılmış bir İslam” şeklinde yorumladı.
Türkiye’de Alevi inancının hala devlet tarafından tanınmadığı bir süreç yaşanıyor. Buna karşılık Alevi toplumu, temel insan hakları konusunda taleplerini dile getirmeyi sürdürüyor. Zorunlu din dersinin kaldırılması, cemevine ibadethane statüsü verilmesi, eşit yurttaşlığı içeren yeni bir anayasanın yapılması, Alevilere karşı yapılmış kıyım, katliam ve asimilasyon uygulamalarıyla yüzleşilmesi başlıkları, toplumun öncelikli talepleri arasında bulunuyor.
Ancak bu talepler hükümet tarafından yerine getirilmiyor, Alevilerin açtığı davalarda lehte verilmiş mahkeme kararları dahi tanınmıyor. AKP, Alevilere rağmen Alevi inancını tanımlıyor, Alevi örgütlerini muhatap almıyor. Tüm bunlarla birlikte AKP-MHP Hükümeti, 9 Kasım 2022’de Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurdu. Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ve yönetimi, Alevi inancından uzak bir bakış açısına sahip olmakla birlikte hükümet gibi Alevi örgütlerini yok sayan bir yerde duruyor.
‘Alevi Diyaneti’ olarak adlandırılan başkanlığı Alevi örgütleri kesin bir dille reddediyor. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ise son süreçte Alevi Bektaşi Ansiklopedisi hazırlamak için de Sünni akademisyenler ve ilahiyatçılardan oluşan bir kadro kurdu.
Alevi toplumunu en çok rahatsız eden sorunlardan biri de eğitim-öğretim sisteminin dinselleştirilmesi, okullarda dinci yapıların etkili olması.
Alevilerin temel sorunlarının çözümü konusunda ve eğitim sistemindeki bu gericileşmeye karşı, Aleviler/Alevi örgütleri ne yapmalı? Nasıl bir yol izlenmeli?
Sorularımızı Yazar Ali Yıldırım‘a yönelttik.
“ALEVİLERE YÖNELİK DEVLETİN BİR AŞKI VAR!”
PİRHA: AKP hükümeti, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurdu. Bu başkanlık temsilcileri pek çok ilde birçok cemevine gidip görüşmeler yaptı/yapıyor. Görüşmelerde hala cemevinin ihtiyaçları soruluyor ve başkanlığı tanımaları isteniyor. Alevilerin temel talepleri ve asıl sorunları konuşulmuyor, bir çözüm üretilmiyor. Bu konudaki görüşünüz nedir?
ALİ YILDIRIM: Şimdi bu Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı projesini bir ‘AKP Projesi’ olarak anlamak eksik olur. Bence bu devlet aklının bir işi. AKP projesi olsa, düğün değil bayram değil bu ilişki niye gelişti? Tayyip Erdoğan’ın, Alevilere derin bir aşkından söz etmek herhalde mümkün olmasa gerek. Yani burada Alevilere yönelik devletin bir aşkı var! Çünkü projenin mimarı, İçişleri Bakanıydı. İçişleri Bakanlığının o görevlilerinin ‘özel görevli’ olduklarını düşünüyorum. Yüzlerce cemevi ziyaret edip, köy gezdiklerini açıklayıp bunu da bir rapor halinde yayınladılar zaten. Öteden beri devletin Alevi politikasını biliyoruz; ret, inkar, asimilasyon üzerine kurulu bir Alevi politikası var. Peki bu politikayı değiştiren ne oldu? Şunu görmemiz lazım; Aleviler 1993 Sivas Katliamı’ndan beri ciddi bir örgütlenme sürecine girdi. 2000’li yıllarda ciddi bir Alevi aktivitesi ve taleplerin güncellenmesi söz konusu oldu. Büyük mitingler ve hareketlilik yaşandı. ‘Alevi’ adıyla örgütlenmeler ilk kez 2000’li yılların başında ‘Alevi-Bektaşi’ kuruluşları adıyla gerçekleşti. Buna yönelik yasaklamalar oldu ve bir yargı süreci işledi. Tüm bunlar sonrasında 2002 yılında Alevi Bektaşi Federasyonu kuruldu. Yani Alevi adıyla dernek kurmanın yasak olduğu bir zamandan Alevi Bektaşi Cemevi Başkanlığı diye bir yere geldik. 2000’li yıllarda ciddi bir Alevi toplumsal muhalefeti söz konusuydu. Alevi muhalefetinin temel sloganı bugün de birçok yapının sahiplendiği ‘Eşit yurttaşlık’ hakkı olmuştu. Bu çok anlamlı bir slogandı. Bu eşit yurttaşlık hakkı meselesinde, gölge etme; yani devletten bir şey beklemek değil, yani ‘devlet bizim için şunu da yapsın’ diye artıdan bir talep değil, eşit yurttaşlık hakkı. Ayrımcılık yapma, yani ‘inancımdan, dinimden, öğretimden, felsefemden, kimliğimden, cinsiyetimden, etnik kökenimden dolayı ayrımcı davranma’ talebiydi bu. Yoksa bazı arkadaşların yanlış anladığı gibi ‘ona veriyorsan bana da ver’ değil.
Alevilerin talepleri dine imana dair talepler değil. Yani bu talepler Alevilere özel talepler de değil. Bu talepler demokratik talepler ve Türkiye’de yaşayan her demokratın, hatta her liberalin sahiplenmesi gereken taleplerdir. Laiklik, Diyanet sorunu, din dersleri meselesi neden yalnızca Alevilerin meselesi olsun ki? Zorunlu din dersi yalnızca Alevilere uygulanan bir şey değil ki, bütün çocuklara yönelik uygulanan bir tahribat. Gencecik beyinlerin tahrip edilmesi meselesi… Şimdi o anlamda ‘yanımızdaki dostlarımız bizi anlamıyor’ demeyeceğim; bilinçli olarak öyle bir tavır geliştiriyorlar ama bizim yanımızda olan, bizimle birlikte yürümesi gereken dostlarımız, kuruluşlar, siyasi yapılar da Alevilerin bu taleplerini anlayamadılar. Yani bu bir din iman talebi değil ki. Maalesef 2010’dan beri Aleviler, demokratik siyasi arenanın biraz dışına çıkıp kendi dertleriyle uğraşmaya başlayınca bu talepler de yavaş yavaş unutulmaya başlandı. Hatta Alevilerin de gündeminden çıktı.
Bugün geldiğimiz noktada Alevilerin, örgütlerin bu talepleri yüksek sesle seslendirdiğine maalesef tanık olmuyoruz. O nedenle devlet aklının bu süreçte devreye girdiğini düşünüyorum. Devlet ‘biz bu Alevileri kendi haline bırakırsak’ ki Aleviler içerisinde çok ciddi bir akım Aleviliğin kadim, antik tarihinden yola çıkarak Aleviliğin özgünlüğüne vurgu yapmaya başladı. Yani 90’ların başında Nejat Birdoğan ‘Aleviliğin İslam’la bir ilgisi yok. Alevilik kendine özgü bir inançtır’ dediği zaman ortalığı birbirine katan insanların çocukları bugün ‘Alevilik kendine özgüdür, Aleviliğin İslam’la ya da başka bir inançla ilgisi yoktur’ noktasına geldi. Büyük çoğunluk bu noktada fikir söylerken Alevi çocuklarının büyük bir bölümü de hızlı biçimde Aleviliğin bu boyutunu görürken bir taraftan da Alevi çocukları hızla ateistleşip, deistleşmeye başladı. Alevi çocuklar Müslüman, Hristiyan olacaklarına ateist olsunlar, çok daha anlamlı bir yerde hayatlarını taşıyabilirler.
Şimdi burada devlet diyor ki ‘Ya kardeşim bu Aleviler hızlı ateistleşiyor’. İran mollası Şeriat Medari 90’lı yılların başında Diyanet İşleri Başkanlığı görevlisi Süleyman Ateş ile bir toplantıda buluşuyor. Şeriat Medari o zamanlar şu tespiti yapmıştı ve biz de bunu Pir Sultan dergisinde gündeme getirmiştik. Diyor ki ‘bu Aleviler hızla ateistleşiyor. Ya siz bunları Sünni’leştirin ya da bize bırakın Şiileştirelim’. Devletin 2010’lu yılların ortalarına kadar politikası ‘Alevilik diye bir şey yok’ şeklindeydi. Diyanet İşleri de ‘Alevilik diye bir inanç söz konusu değil. Cemevi diye bir ibadethane söz konusu olamaz’ diyordu. Açtığımız davalarda mahkemeler Diyanetin görüşüne başvuruyordu ve Diyanet de bize ‘Alevilik diye bir şey yok, ibadethanesi de söz konusu olamaz. Aleviler de Müslümandır. Aleviler de ibadet yapacaksa buyursunlar camimize gelsinler’ diyordu. Yani devletin resmi politikası, İçişleri Bakanlığı’nın özel görevlileri sahaya sürüp onlardan istihbarat toplayarak oluşturduğu konsepte kadar ‘Aleviler Müslümandır, camiye gelmeliler’ yönündeydi. Şimdi devlet bu konuda Diyaneti bir tarafa bıraktı, görüşlerini muhtemelen taşımaya devam ediyor ama bunun hayatta bir karşılık bulmadığını fark etti. Yani ‘ne kadar çağırırsan çağır bizden sana gelen olmaz’ durumu…
Bir Alevi köylüsü ilçeye gitmiş, günün ortasında camiden hoca ezan okuyor, yanındakine ‘ne diyor?’ diye sormuş. O da ‘namaza çağırıyor’ demiş. Alevi de ‘ne kadar çağırırsan çağır bizden sana gelen olmaz’ demiş. Ve bu sözü söylediği için Osmanlı engizisyonu zulmüne uğramış. Yani adamın hakkında ‘katli vacip’ fetvası verilmiş… Şimdi Diyanet’in bu yaklaşımı bir tarafa bırakıldı ve yeni bir konsept oluşturulmaya çalışılıyor.
Şimdi devlet diyor ki ‘baktık bu Alevileri Sünnileştiremiyoruz, zaten Aleviler Şiilik aracılığıyla asimile olup Müslümanlaşıyorlar. Biz buna illa da niye Sünnilik dayatalım? ‘Devlet Aleviliği inşa edelim, var olanı koruma altına alalım’ diye düşünüldü. Devlet diyor ki ‘Biz bırakırsak bunlar zaten özgün Aleviliğe, Aleviliğin kendi başına bir inanç olduğu noktasına gidecekler ve ateistleşecekler. O zaman buna meydan vermememiz lazım, elimizin altında bir devlet Aleviliğinin bulunması lazım. Yani ihtiyaç anında kullanabileceğimiz bir yerde bir devlet Aleviliği inşa edelim, içine üç aşağı beş yukarı Şiilik de bırakalım. Zaten asimilasyona da gönüllü olarak koşuyorlar’.
Şimdi bir de bakanlık görevlilerinin köylere nasıl gittikleri konusu var. İçişleri Bakanlığı aracılığıyla valiye gidiliyor, vali ise kaymakama yönlendiriyor. Gariban köylü de ne yapsın, gelen çocuklar da sözde ‘Alevi’… Onlara dertlerini anlatıp ‘şöyle eksiğimiz var’ diyor ve onlar da raporlarında 1500 sayfalık bir kitap oluşturdu. Bu raporun içeriğinden ise ne Alevi örgütlerinin ne Alevi aydınlarının haberi var!”
“DEVLETİN ALEVİLİKTEN MURADI ŞİİLİK SOSUNA BATIRILMIŞ BİR İSLAM”
-MHP destekli AKP hükümeti, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurarken Alevi örgütlülüğünü muhatap almadı. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı da bu ciddiyetsizliği dışlamayı devam ettiriyor. Başkanlığın başındaki Alirıza Özdemir ülkücü-MHP geleneğinden geliyor. Hiçbir şekilde Alevi örgütleriyle iletişim kurmadı. Zaten kurumlar da bu başkanlığı asimilasyon merkezi olduğunu beyan ederek tanımadıklarını ilan etmişti başından beri. Dolayısıyla Alevilerin temel sorunları bu şekilde çözülebilir mi? Siz bu durumu nasıl değerlendirirsiniz?
Zaten dertleri sorun çözmek değil ki. ‘Alevilerin sorunu’ diye alt alta neyi koyuyoruz? Bunu konuşmadan hangi sorunu çözecek? 2000’li yıllardaki sorunları söyledik ve o sorunlar burada duruyor. Veya o sorunlar yalnız Alevilerin sorunu da değil. Yani ‘Çözümü beklenen nedir?’ diye sormak gerek. Yani devlet, Aleviliği yedeklemek, elinin altında tutmak istiyor. Peki bu nasıl bir Alevilik? Devletin, Alevilikten muradı Şiilik sosuna batırılmış bir İslam… Çünkü din sonuçta bu coğrafyada devletin vazgeçemediği bir araç. Din, egemen sınıfların iktidarlarını, egemenlik sistemini sürdürme noktasında çok önemli bir ideolojik iş görüyor. Devlet, Diyanet İşleri Başkanlığına o kadar bütçeyi dini çok sevdiği için mi ayırıyor? Yaşantılarına bakarsan dinle bu kadar aşklarının olmadığını fark edersin. Bir taraftan egemen sınıflar, bir taraftan da devletin bizatihi kendisi itaat eden, aklını esir aldırmış bir kitleyi hem yönetmek hem de sömürmek çok daha kolay. Düşünsenize, 20 yıldır sınıfsal konumuna, yoksulluğuna bakmaksızın yalnızca dini gerekçelerle itaat eden bir toplum var.
Dinin ideolojik bir işlevi var. O yüzden de ‘Aleviliği bir dinsel niteliğe büründürürsek o Aleviliğin tarihsel muhalefetini, itiraz unsurlarını ortadan kaldırır, içine boşaltırsak bize artı bir yedek güç daha olacak’ diye düşünüyorlar. Belki Tayyip Erdoğan için yedek bir güç olmayabilir ama egemen sınıflar ya da başka iktidar sahipleri ve devlet açısından bir yedek güç olacak. Çünkü Aleviler kadar kafası resmi ideolojiyle bulanmış, kendi bilincinden yoksun, devlet bilinci olmayan bir topluluk daha yok. Alevi toplumu, resmi ideolojinin ders kitaplarına yazdığı tarihi kendi tarihi sanıyor ve onu ezbere söylüyor. Sokaktan çevirdiğimiz ilk Aleviye, ‘tarihini anlat’ diyelim, sana resmi ders kitaplarında yazan tarihi anlatacaktır. Devletin tarihsel olarak 1923 yılından bu yana yaptığı bütün operasyonları için ‘haklıdır, meşrudur’ diyecektir. Cumhuriyetçilerden daha fazla bir cumhuriyet savunmasında bulunacaktır. Maalesef Alevinin kendi aklı yok. Yani İslamcı çevrelerin en azından bir zamana kadar kendi bulunduğu yerden sisteme yönelik itirazları vardı ama Alevi toplumu, bütün tarihi kendi tarihi sanıyor ve böyle sarılıveriyor. O yüzden de Alevi toplumunun devlete bakışı maalesef İslamcılardan daha sevgi dolu. Halbuki sistemin hukuksal ve pratik anlamda onlara yaptıkları orta yerde duruyor.
“ALEVİLERİN SİSTEMLE İLİŞKİSİ SON DERECE BELİRSİZ”
Şimdi Alevi Bektaşi Cemevi Başkanlığı kuruldu. Orada yüzden fazla ‘Cemevi uzmanı’ çalışıyor. Buraya girmek için bir sürü yerden de referanslar buldular. O kuruma girmek için benden bile referans isteme utanmazlığını gösterenler oldu. ‘galiba beni tanımıyorsunuz ya da yanlış bir Ali Yıldırım olduğu söylenmiş’ diye cevapladım. Şimdi bu kurum Turizm Bakanlığı’nın bütçesini, örtülü ödenek kullanıyor. Sonuçta Diyanet bütçesi ile karşılaştırdığınız zaman bu kurumun kullandığı bütçe komik kalır. Ama biz Alevilerin devletle ilişkisine kurgulamadığı için devlet ilişkisinde bir perspektif geliştiremedikleri için, diyelim ki 10 torba çimento, 2 kamyon kum, bilmem kaç tane kiremit… Sanki ihtiyacı varmış ve onlar olmadan cemevi ya da hayat devam etmeyecekmiş gibi bir ruh hali içerisindeler. ‘Devlet onlara veriyor, bize de versin’ sözü son derece yanlış. Diyanet İşleri Başkanlığı ile ilgili olarak ‘yediğiniz lokma haram lokmadır’ diyorduk. Çünkü ‘Diyanet’in bütçesinde bütün insanların payı var’ diyorduk. Şimdi Diyanet o parayı yerken haram olan lokma bize verildiğinde nasıl helal hale geldi? Alevilerin talepleri noktasında Devlet bir imar ve belediye yasasında değişiklik yaptı, cemevlerinin imar planına işlenmesini imar planında cemevlerine yer ayrılmasını sağladı. Sonrasında cemevlerinin yapımını bakım ve giderlerini belediyelere verdi, su parasını çözdü ve en son ‘cemevlerinin elektriğini de ben vereceğim’ dedi. Yani bizim çerağımızı devlet uyandıracak. Peki, devletten aldığın suyla pişirdiğin lokma helal lokma olur mu olmaz mı?
Bu noktada Alevilerin sistemle ilişkisi son derece belirsiz. Bir taraftan ‘biz de alalımcılar’ var ki şöyle bir durum var; örneğin Cem Vakfı, dava açarak ‘elektrik su parasını ödemeyeceğiz, devlet ödesin’ demişti. Bizim örgütlerimiz; AKD, Pir Sultan Abdal Derneği’nin şubeleri de ‘elektrik su parası ödemeyeceğiz’ diye dava açmışlardı. Kardeşim sen dava açmışsın benim faturalarımı devlet ödesin demişsin. Peki şimdi bu ne?
“DEVLET KUURMLARLA MUHATAP OLMAK YERİNE EN ZAYIF HALKAYA GİDİYOR”
Şimdi birkaç Alevilik türü ortaya çıkmış durumda. Bunlardan bir tanesi ‘Devlet Aleviliği.’ Bunu konuştuk. Devlet, kurumlarla muhatap olmak yerine en zayıf halkaya gidiyor. Merkez örgütlerinin elektrik, su, çimento gibi ihtiyacı yok ki ama şubenin var. Örneğin bir köyde cemevi inşaatı yarım kalmış ya da damı akıyor falan. İşte bunu biliyor ve Cemevi Başkanlığı oradan yürüyor. Şimdi merkezde niye muhatap olsun ki sonuçta altını boşalttığı zaman amacına ulaşacak. Muhtemelen şimdi elektrik su için de birçoğu gidip başvuracak ve ‘elektrik parası ödetmekle onların adamı mı olacağız?’ diyecekler.
İki; ‘Belediye Aleviliği’ var. Yani belediyelerin bir anlamda organize edip şekillendirdiği bir Alevilik tarzı var. Yani belediyeler ‘Anahtar teslimi cemevleri’ yapıyor. Kocaman binalar yapıp sanki bir şirket merkezi yaratıyorlar. Camlarla falan kaplayıp sanki bir AVM gibi inşa ediyorlar. Aleviliğin hiçbir kadim değerini yansıtmayan mimariler bunlar. Şimdi artık bunun bir de hukuki zemini var. Belediye yasası diyor ki ‘Cemevi yapacaksın’. Şimdi karşımıza 31 Mart’tan sonra yeni bir alanda açıldı, cemevlerinin coğrafyası daha da genişledi. Şimdi birçok ilde belediyeler cemevi yapacaktır. Bundan sonra belediye başkanı Cemevinde protokolde oturacaktır. Örneğin Muharrem ayında oruç açılacaktır, herkes oturmuştur, en son o belediye başkanı gelir ve herkes kenara açılır. Ya da bir cemde belediye başkanını saat kaçta gelirse gelsin dedenin yanına oturturlar falan… Cemevi yapıldıktan sonra faturalarını da ‘sen karşıla’ denilip iyice bağımlı hale geliniyor. Kendi potansiyelinle o cemevini inşa etmediğin için cemevleri kimsesiz, içleri bomboş kalıyor. Orada bir bina var ve binadaki görevliler ölü ve 40 yemeği bekliyor. 365 günün diyelim ki bir ayında Muharrem’de, Hızır’da oluyorsa tabii cem yapılıyor ve insanlar bir araya geliyorsa onun dışında kocaman bina çın çın çınlıyor. Çünkü oradaki insanların kendi emeğiyle oluşturdukları bir mekan olmadığı için bize bu yerler asimilasyon merkezi olarak dönüyor. Cemevlerinin dizaynına, mimarisine ve içine bakın, tamamen Şii, ne idüğü belirsiz resimlerle doldurulmuş. İlginç taraf, İran’da da resim yasak. Humeyni darbesine kadar Ali resimleri vardı şimdi İran’a gidin bir tane bile Ali resmi bulamazsınız. Bizimkiler, bu konuda onlardan çok daha mahirler. Kardeşim bu 12 imamların resmini nereden buldun? Böyle bir resim hiçbir yerde yok çünkü. O 12 imamlardan Naki’nin altını kapat ve sor, kimse bilemez. Peki bu İmam Naki, Alevilik’te ne yapmış, hangi işlevi görmüş? Sorsan bir gök tanrının kulu çıkıp ‘bu arkadaş Alevilik için şunu yapmış’ diyemez, çünkü yok. Şimdi bizdeki bu ruhsal bozulmayı, ideolojik çarpılmayı görüyor musunuz? Tam da devletin dediği gibi; Şiilik de İslam’ın esaslarından bir tanesi. Şiilik ile Sünniliğin arasında ne fark var? Şiilik, kendi siyasetini meşrulaştırmak için İslam’dan bir takım olayları kendi anlayışına göre yorumlayarak meşruluk zemini arayan bir anlayış.
Şimdi bu sebeplerle insanlar cemevlerine gitmiyorlar. Zaten gidip ne yapacaklar? Gençler gidip de o cemevinde ne yapacak? Şimdi Alevilik adına gençlere, insanlığa sunacak neyimiz var? ‘Neden Alevilik yaşamalı, var olmalı?’ sorusunun cevabını verilebiliyor mu? Örneğin yapay zeka Aleviye sorsak; ‘Sen bu dünyada neden var olacaksın? Doğaya, topluma katkın nedir, biz senin varlığını neden savunalım? Anlat bize’ diye sorsak ne anlatabilir? Ben zaman zaman yapay zekaya soruyorum ve cevap olarak Şiiliği anlatıyor. Çünkü bilgi dünyasında Alevilik, Şiilik olarak depolanmış. Kendin üretip zamana, koşullarına göre ortaya koyabiliyor musun? Hayır. Bir ütopyan var mı? Rıza Şehri güzel bir ütopya ama bilmem nerede kalmış. Kapitalizm koşullarında Rıza Şehri’ni yeni baştan düşünüp bütün insanlık için kılavuz olacak hale getirebildik mi? Gelebilir mi o da ayrı bir soru ama bunlar da düşünülmedi.
‘Alevilik bir felsefedir’ diye söze başlanıyor ama sorarım, Alevilik nasıl bir felsefe? Bizim yapay zekaya ‘Alevi felsefesinden ne anlıyorsun?’ diye sorsak, cevap yok.
3. Alevilik türü de bizatihi ‘Canların Aleviliği.’ İnsanların yaşadığı, var ettiği, yaşatmaya çalıştığı, bizim düşündüğümüz, savunduğumuz Alevilik diyelim.”
“BİR TANE ALEVİ KÜTÜPHANESİ, AKADEMİSİ YOK!”
-Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, aralarında bir iki kendi belirledikleri Alevi olsa da ağırlıklı olarak İslamcı akademisyenlere ve ilahiyatçılara Alevi Bektaşi Ansiklopedisi hazırlatıyor. Buna Alevi örgütleri yazılı bir açıklamayla tepki verdi. Sizce Aleviler/Alevi örgütleri ne yapmalı? Nasıl bir yol izlenmeli bu çalışmaya karşı?
Devlet bir ansiklopedi yazıyor, Kültür Bakanlığı ise 2019’da bin sayfalık bir Ansiklopedik Alevi-Bektaşi Terimleri Sözlüğü yayınlamış ama kimsenin haberi yok. Yazan kişi fena biri değil. Yazdıklarının bir takımı anlamlı olabilir ama genel olarak Aleviliğin içinden gelmeyen insanların Alevilik üstüne yazıp çizdiklerinin sorunlu olabileceğini düşünüyorum.
Şimdi diyelim ki Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’na bir ansiklopedi yayınlayacak, bir karşılığı yok. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın da Alevi Klasikleri yayınlama projesi vardı. 10 tane özel kağıda basılı kitap yayınladılar ama Alevi toplumunda bu kitapların bir karşılığı olmadı ve hiçbir anlam ifade etmedi. Asimilasyon önemli bir şey, karşısında duruş sergilemek de önemli ama bugün artık dünyanın bir numaralı ansiklopedisi Britanica olarak gösteriliyor ama ben onu kütüphaneme koymuyorum. Çünkü ansiklopedinin artık bir anlamı, değeri yok. Kimsenin ne ansiklopediye ne de kitaba baktığı var. Bütün her şey sanal dünyada gerçekleşiyor. Tabii ki yazıp orada bırakmayacaklar bunu sanal dünyaya da taşıyacaklardır. Burada asıl mesele, başkasının yaptığından çok sen ne yapıyorsun? Şimdi biz de Alevilik ansiklopedisi yazalım, ancak sen hangi Alevilik zemininde konuşuyorsun? Senin henüz bir tane akademik dergin dahi yok. Türkiye ve Avrupa’daki bütün örgütlerinin bir tane Alevi kütüphanesi yok. Diyelim ki üniversiteden bir öğrenci geldi ve Alevilik üzerine master tezi hazırlayacak, şimdi bu çocukları yönlendireceğin bir kütüphane yok. Ben birkaç yerde de söyledim; sahip olduğum kitapların tamamını bir Alevi kütüphanesine bağışlamaya hazırım. Evimde çuval çuval belge var. İnsanları Alevilik konusunda bilgilendirecek, fikir verecek bir akademimiz yok. Şimdi bugün Alevi toplumu ve örgütler, cem yöneten dede ve analardan mucize bekliyorlar. Bugün 60 yaşında olan bir dedenin, ananın Alevilik bilgisi olamaz. Çünkü 1970 yılında 10 yaşındaydı ve o yılların nasıl geçtiğini biliyoruz. 1980’li yıllar ise toplumsal olaylarla geçti, zaten Alevilerin büyük bir bölümü köyden şehre gelmişti ve bu insanlar cem, görgü, sorgu görmediler. Yani bugün dedelik yapan insanların büyük bir bölümü bu Alevi eğitiminden, ocak, talip ilişkisinden geçmemiş insanlar maalesef. Şimdi bu insanlardan vahiy, mucize bekleniyor! Şimdi bu insanlar nasıl ve nereden bilecekler? Adam bir gülbeng okuyacak, önüne kağıda yazmış. Çünkü pratiğin içerisinden gelmiyor, yaşamamış. Örneğin Pir Sultan’dan bir deyiş okuyacak önündeki klasörden okuyor. Bir de cemlerde önlerine rahle koyuyorlar, rezaleti düşünebiliyor musunuz? Yürekte ve bilinçte olmayınca rahle de şart olur. İnsanların doktor, avukat, mühendis, öğretmen olması Alevilik konusunda bilgi sahibi olacağı anlamına gelmez. Kendisini bu alanda iyi yetiştirmiş dede ve anaları bir tarafa bırakıyorum tabii, toptancı bir anlayışla biçip geçmeyelim ama genel olarak bu sorun var. Örneğin Muharrem ayı geldiğinde bazı cemevlerinde görüyorum; her gün bir imamı konuşuyorlar. Şu bilinç çarpıklığını düşünebiliyor musunuz? Şuraya varmak istiyorum, sana yönelik asimilasyoncu, eşit olmayan, hukuksuz, red ve inkar politikalarına karşı bir duruş üretebilmen için hem siyaseten hem de bilgi ile donanmış olman lazım. Yani felsefe, tarih, teoloji, arkeoloji, insanlık tarihi bilmeden, herkes bu konularda uzman olsun değil tabii ama en azından konunun ihtiyacı kadar konuşabilecek bilgi sahibi olmadan toplumun önüne çıkmamak lazım. Bilmem kaç zaman öncesinin mitolojik öyküleriyle bugün Aleviliği var edemezsin!
“ALEVİPEDİA DİYE BİR SİTE AÇALIM”
Felsefe, esas olarak mitolojiden akla geçmektir. Peki Alevilik mitolojiden ne zaman akla geçecek? Siz mitoloji anlatıyorsunuz. Tamam mitoloji güzel ve insanların yüreğini ısıtır ama bunun bir mitoloji olduğunu söylemezsen onunla yol alabilir misin? Diyelim ki kadim Yunan’ın tanrıları Zeus, Poseidon bilmem ne o zaman için bir dindi, insanların tapındığı tanrılardı bunlar ama bugün herkes biliyor ki bunlar bir mitoloji. Aleviler açısından da şimdi bir Hz. Ali mitolojisi var. Hz Ali’yi sen kendi dünyanda yeniden yaratmışsın ve ona kendi tarihselliğinin dışında, zerre kadar tarihselliği ile uyuşmayan sıfatlar, güçler, fikirler yüklemişsin. Aynı yapay zeka gibi bir ‘Mitolojik Ali’ yaratmışsın. Nerede iyi, güzel bir şey varsa Ali’ye yüklemişsin. Tarihsel Ali ile hiçbir ilgisi olmayan… Sonra da diyorsun ki ‘bu Ali gerçek’. Şimdi bunun mitoloji olduğunu kabul etsen bir mesele yok. Bunu inanç meselesi haline getirirsen gene sorun yok. Kimse sana ‘Hayır kardeşim o Ali’ye inanılır mı?’ diyemez. Ama sen bunu tarihsel bir şahsiyet olarak sunduğun zaman orada gülünç duruma düşersin. Şimdi Ali’li Alevilik mi Alisiz Alevilik mi diye tartışmalar da oluyor. Eğer mitolojik olarak kendi yarattığımız Ali diyorsan bunu neden Alevilikten çıkaralım? Ama 4. halife olan ve Hayber’e gidip Yahudilerin kellesini kesen Ali’den söz ediyorsan bunun Alevilikte nasıl bir yeri olsun? 13 kadınla evlenmiş ve 33 çocuğu olan bir Ali’den söz ediyorsan şimdi bu Ali’yi Alevilik’te nereye koyacaksın? Sen şimdi bizim Alevi’ye, ‘Ali, Osman ile bacanaktı. Kızını da Ömer’e verdi’ desen hiçbir Alevi bunu kabul etmez.
“ALEVİ DEDELERİ İSLAM TARİHİNİ BİLMİYOR”
Bizim Alevi dedeleri bir imam hatip mezunu kadar İslam tarihini bilmiyor. Herkesin tarihçi olmasını elbette ki bekleyemezsiniz ama en azından söylediğiniz alanda bilgi sahibi olmanız lazım. O nedenle diyelim ki bir ansiklopedi hazırlayacağız; peki sen bu konuların hangisinde görüş birliğine vardın da ansiklopedi hazırlayacaksın? Şimdi diyelim ki ‘Ekşi Sözlük’ ya da ‘Wikipedia’ gibi bir ‘Alevipedia’ yapalım. Bu ansiklopedi sonuçta bir birikim işidir. Didero bir ansiklopedi yazmış; Fransız ansiklopedileri bu işin piri ama yazanlara, yayın kuruluna bakıyorsun her biri alanının öncü insanları. O saate kadar hep çalışmış ve o alanlarda hep üretmiş. Hadi biz arkadaşları çağıralım ve imece usulü bir iş yapalım, sonu olabilecek bir şey değil ama en azından şuna vesile olabilir; kardeşim bu konuları gelin tartışalım, konuşalım ve yazalım. Alevipedia diye bir site açalım ve oradan yazmaya başlayalım gibi bir şeye umarım vesile olur.
-Okullarda “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum” (ÇEDES) projesi kapsamında imamlar, müftüler ders vermeye başladı. Çocuklar camilere götürülüyor. Ayrıca okullarda mescitler açılıyor. Dini faaliyetler anaokullarına kadar indi. Dinci vakıflarla ve cemaatlerle yasa dışı şekilde protokoller imzalanıyor ve öğrenciler kontrolsüz bir şekilde dini faaliyetlere götürülüyor. Laik eğitim öğretim tamamen yok edilmiş durumda. Alevi çocukların ve ailelerinin pek çok zorluğu yaşadığını biliyoruz. Ancak Alevi kurumları bu konuda bir tepkiyi örgütleyemedi. Eğitim sistemindeki bu gericileşmeye karşı neler yapılabilir, önerileriniz nelerdir?
Zorunlu din derslerinde olduğu gibi bu mesele yalnızca Alevilerin sorunu değil. Alevi çocukları şöyle bir avantaja da sahip; diyelim ki imam geldi anlattı ne anlatırsa anlatsın sonuçta çocuk eve geliyor ve ‘Anne, baba, böyle saçma sapan anlamsız şeyler konuştular’ diyor. Eğer o anne baba da biraz duyarlılık sahibi ise çocuğu o söyledikleriyle bırakmayıp açıklamalarla işi biraz kurtarabilir. En azından ben lise çağındaki bizim çocuklardan biliyorum, din derslerine karşı acayip bir refleks var. Çünkü evde din iman konusunda hiçbir şey konuşulmasa bile evin ruhuyla besleniyor. Evin bir köşesinde saz diğer tarafta kitap var. Evin içinde ne Allah ne de peygamber var! Evde yaşanırken işte ‘Allah şöyle yapar, cehenneme gidersin, şeytan çarpar gibi’ laflar da edilmediği için; yani bilerek ya da bilmeyerek gardını almış. Şimdi bu ÇEDES projesi niye yalnızca Alevilerin sorunu olsun? Türkiye’de demokratlar, liberaller, Atatürkçüler, siyasi partiler neden harekete geçmiyor? Çünkü bu sonuçta bir laiklik meselesi. Zorunlu din dersleri meselesinde olduğu gibi bu mesele de Alevilere ihale edilmek isteniyor. Bu konunun doğrudan ilk muhatabı anlamında Aleviler elbette buna itiraz etmeliler ama burada şunu düşünüyorum; laiklik meselesi yalnızca Alevilere ihale edilmemeli. Bu anlamda Aleviler belki diğer güçleri harekete geçirici, tahrik edici bir noktada durabilirler ama işin sahibi Aleviler olamaz diye düşünüyorum.”
“CEMEVİNDE KUR’AN KURSU AÇMAK CEHALET VE İHANETTİR”
-Aleviler yıllardır çocuklarının zorunlu din dersine girmemesi için mücadele ediyor. Mahkemelere taşındı. Aynı zamanda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gidildi ve davalar kazanıldı. Hükümet kararları uygulamadı. Öte yandan, zorunlu din dersi mücadelesini boşa düşürecek bir sorun var. Bazı cemevlerinde yıllardır Kuran kursu veriliyor. Bunlardan biri Kartal Cemevi. Ne yazık ki hem mahkeme kararlarının uygulanması için hem de Kuran kursu veren cemevi/derneklere yeterli baskı, tepki, örgütlenme yapılamadı. Cemevlerinde Kuran kursu verilmesinin önüne nasıl geçilebilir?
“Bu cehalet ve ihanettir. Cehalet şundan dolayı; kardeşim senin hayatında Kur’an’ın ne yeri var? Sen Kur’an’ın içerisinde ne olduğunu, tarihsel olarak Kur’an’ın nasıl bir ürün olduğunu bilmezsen bunlar olur. Kur’an öğretilmesi gereken bir şey mi? Bilgi sahibi değilsin ve Aleviliğin tarihsel olarak gerek Kur’an’a gerekse de diğer kitaplarla hiçbir irtibatının olmadığı, tarihsel bir referans kaynağı olmadığını bilmiyorsan cahilsin. Biliyorsan eğer ihanet içerisindesin. Oraya gelen Alevi çocuklarını asimile etmek, onların aklını esir almaya hizmet etmek istiyorsun. Bu tamamen bir ihanet projesidir. Benim nazarımda bunun cehaletten olduğunu sanmıyorum, çünkü bu kadar söylenen söz var ve ona rağmen cemevlerinde Kur’an kursu olacaksa bu tamamen bir ihanet içinde olunduğu demektir. Ben bu işleri yapanların Kur’an konusunda hiçbir bilgi sahibi olmadığını düşünüyorum. Yani açıp Kur’an’ı baştan aşağı okumuş olduklarına dair ihtimal vermiyorum. Öyle olsaydı 600’lü yılların Arap toplumuna hitap eden, Arap toplumunun geleneğine, örfünü, hukukunu düzenleyen, tamamen o coğrafyada ve üstelik de yalnızca Kureyş kabilesine, Araplar için oluşturulmuş bir kitabın evrenselliğini düşünüp bugün 2024’te bizim insanımıza hitap edecek içeriğinin olduğunu düşünmek kadar akıl dışı bir şey olamaz. Yarım da olsa ilahiyat bitirmiş biriyim. İslam tarihine, kelama, fıkaha, sünnete ilişkin az buçuk giriş babında da olsa 2 yılda bir sürü şey okudum. Sonuçta geldiğim nokta şudur; İslam’ın Alevilikle ya da İslam’ın kitabının Alevilikle ya da İslam’ın peygamberinin, halifelerinin Alevilikle zerre kadar bir ilişkisi söz konusu değildir. İslam, Arap yarımadasına hitap eden, onların ihtiyaçlarını gören ve onların ihtiyaçları için şekillenmiş bir kitaptır. Hiçbir tarihselliği de söz konusu değildir. Bana sorarsan evrenselliği de söz konusu değildir.
Din İşleri Yüksek Kurulu üyesi bir şahıs şöyle bir açıklama yaptı: ‘Biz, imam hatip okullarına Türkçe Kur’an gönderdik, gönderdiğimize de pişman olduk. Çünkü çocuklar ateist, deist oldular’. Diyanet itiraf ederek diyor ki ‘Ben İmam Hatip Lisesi’ne bu kitabı gönderdim, çocuklar bunu okudu ve deist oldu. Deist, ‘Tamam kardeşim ben bir tanrıya inanıyorum ama bu dine, bu kitaba ihtiyaç yok’ demek. Bir Alevinin şimdi gönüllü bir şekilde Kur’an kursu açması cehalet ve artı ihanet demektir.”
“CEMEVLERİNİ SOSYAL MERKEZE DÖNÜŞTÜRMEK GEREK”
-Alevi nefretinin, Alevi asimilasyonunun yükseldiği bir dönem yaşıyoruz. Kurumların geleceğe dair projeler üretmesi, kalıcı hukuk komisyonları kurulması, kararların çabuk alınması, hızlı refleks gösterilmesi, cemevlerinin ibadetin yanında birer okula çevrilmesi, asimilasyonun önüne geçilmesi gibi pek çok konuda toplum Alevi örgütlülüğünden çok şey bekliyor. Kurumlara neler önerirsiniz? Önermekle kalmayıp birlikte neler yapılabilir?
Alevilere yönelik ret, inkar, asimilasyon ya da fiili saldırılar noktasında nasıl bir tutum almamız gerekir, bu Alevi bilinci ile ve Alevilikten ne anladığımızla ilgili bir şeydir. Yani hangi tehlike Alevilik için esas tehlike oluşturuyor? Birtakım meczuplar, bir takım işler yapabilirler ama ‘Bunun arkasında bir şey var mı acaba?’ diye bakmak gerekir. Ben hep şöyle söylerim, bize her havlayan köpeğe taş atsak bize taş ocakları dayanmaz. Alevi toplumu bu tür saldırılarla yüz yüze ama bugün geldiğimiz noktada Alevi varlığı kendisini nasıl korumalı; bu fiili bir barikatla olabilecek bir şey değil. Bir Alevi ruhu, duygusu, duruşu inşa etmekle olur. Yani en geçerli barikat Alevi duruşuyla sağlanabilir. Alevi bilincinin her şeyin üstünde olduğunu düşünüyorum. Alevi toplumunun, kendi varlığını korumak açısından Alevi değerlerine, esas olarak örgütlerin bunun üzerinde yoğunlaşması gerektiğine inanıyorum. Bir Alevi ütopyası inşa etmeden Alevi duruşu sağlamamız mümkün değil. Yani biz işi cenaze kaldırmaya, Alevi cemevlerini yalnızca böyle bir fonksiyonla yükümlendirmeye razı olduğumuz takdirde bir duruş üretmemiz de mümkün değil. O yüzden de burada cemevlerini bir sosyal merkeze dönüştürmek; yalnızca Alevilerin değil içinde bulunduğu bütün mahallenin ihtiyaçlarına cevap verecek bir mekanizmaya, sosyal merkeze dönüştürmek ve bizim dışımızdakilere de Aleviliği sunacak bir merkeze dönüştürmek… Yani bir ibadethaneden çok ibadetin de edildiği ama esas olarak bir sosyal merkez, bir kültür evine dönüştürmek gibi iş yapmak gerektiğini düşünüyorum. İnsanlar her türlü toplantılarını, her türlü eğlencesini orada yapsın. Yani Aleviliği bu anlamda sosyalleştirmemiz, insanların hayatına dokunur bir hale getirmemiz lazım.
Bunun için gerek kendimize, gerek topluma değecek bir sosyal bilgi organizasyonuna ve akademik çalışmaya acilen ihtiyacımız var. Yoksa bu Alevilik giderek şekilsel hale geliyor.
Eğer Aleviliğin hayattan çekilen yanlarını yeniden yükleyemez, Aleviliği yeni koşullara uygun olarak yeniden fabrika ayarlarına döndüremezsen Aleviliğin sorunlarını çözemeyeceğin gibi devlet mekanizması ile harekete geçen bir güç karşısında da başarılı olamazsın. Bu da yalnızca örgütlerin işi değil, haksızlık da yapmayalım, Alevi aydınlarının, dedelerinin, siyasetçilerinin de işi bu. Burada belki de çuvaldızı aydın olarak öncelikle kendime batırmam gerekir diye düşünüyorum.”
PİRHA – Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından Hacı Bektaş Veli portresi üzerinde yapılan dezenformasyona Alevi aydınlardan tepki geldi. Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya, yapılanlara karşılık “İnsan sureti çizmeyi günah sayan bir Sünniciliğin sefaleti olarak ifşası anlamına geldiğini söyleyebiliriz” dedi. Yazar Ali Yıldırım ise ““Hacı Bektaş’ın aslan ve ceylanını çalmışlar” diyerek tepki gösterdi.
Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın güdümünde kurulan Alevi Bektaşi ve Cemevi Başkanlığı’nın organize ettiği Hacı Bektaş Veli’yi Anma Etkinlikleri için kullanılan görsel, Alevi toplumunun tepkisine neden oldu.
Hacı Bektaş Veli’nin kucağındaki aslan ile ceylanı kaldıran hükümet yetkilileri, yeni bir Hacı Bektaş Veli portresi yaparak “alternatif anma etkinliklerini” yeni bir boyuta taşıdı!
Söz konusu görsel, Hacıbektaş Belediyesi başta olmak üzere birçok alanda sergilenirken toplumun tepkisi de gecikmedi.
“SÜNNİCİLİĞİN SEFALETİ”
Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya, Hacı Bektaş görseli üzerindeki dezenformasyona dair yazı kaleme aldı. İlgili resimde Hacı Bektaş’ın kucağındaki av ve avcı olan iki canlının; arslan ve ceylanın önemine vurgu yapan Yalçınkaya, şu eleştiride bulundu:
“Yani resim adeta şunu söyler; ceylan ile arslan yan yana değilse, orada Hacı Bektaş da Hacı Bektaş olmazdı.
Ceylan ve arslan resimden atılmış.
Teslim taşı da elbette hemen yok edilmiş.
Resmin doğayla birlikteliği tümüyle kesilmiş, arkaya anlamsız bir beyaz fon yerleştirilmiş.
Resimdeki çok renklilik kaldırılarak ölü bir iki renge sıkıştırılmış bütün anlam; canlıya karşı ölü.
Sol eldeki tırnaklar özellikle belirgin hale getirilerek Hacı Bektaş’ın kimi Sünni tasvirlerdeki gibi, kirli, pasaklı, yıkanmayan, tırnaklarını kesmeyen bir meczup olduğu hissi verilmiş.
İri gözler küçültülmüş ve sakatlanmış. Gözler küçülürken gözbebekleri şaşılaştırarak komikleştirilmiş. Sol göz kapağı düşürülmüş, gözlerin özellikle asimetrik olmasına uğraşılmış.
Gözde sürme olduğu düşünülebilecek vurgu kaldırılmış, “ne o öyle sürmeli, erkek mi olur, öyle ya? Zaten bu Aleviler Ali ve Hüseyin’e de sürme çekmiyor mu?”
Kaşlar birbirine bir yayın iki ucu gibi yaklaştırılarak yüze sert, savaşçı, saldırgan bir anlam katılmış.
Sakal çember sakala yaklaştırılmış ve özellikle çember sakallı temsiline uygun olarak siyaha boyanmış.
Bakanlığın Hacı Bektaş temsiline baktığımızda ne görüyoruz peki? En fazlasından bir meczup, bir hayalet; yüzünde kötülüğün ve ölümün rengini taşıyan bir fani ya da bir sosyal medya kullanıcısının yorumuyla “Coca-Cola’nın Noel babası!”
Peki bu simgesel operasyonu nasıl ve neye yormalıyız? Kuşkusuz bu soruyu farklı düzlemlerde yanıtlayabiliriz. Örneğin bu operasyonun apaçık ceddimiz diye kutsadıkları padişahları “gavur” ressamlara boy boy portre yaptırırken, insan sureti çizmeyi günah sayan bir Sünniciliğin sefaleti olarak ifşası anlamına geldiğini söyleyebiliriz.
Bu operasyon Aleviler açısından ne söylemek istiyor bize? Yine en kolay yanıtı en başta verebiliriz: Daha dün nasıl bir siyasal ziyarette Zülfikar ve Ali temsilleri cemevinin duvarlarından indirilmişse, bugün bir ileri adım daha atılmakta ve Alevilerin kendi kendilerini nasıl sembolize etmeleri gerektiği, o sembolleri ortadan kaldırarak değil, dönüştürerek gösterilmekte yani Alevilere nasıl bir dine sahip olmaları gerektiği işaret edilmektedir ama unutulmamalıdır ki işaret edenin arkasında devlet gücü yani zor kullanma tekeli bulunmaktadır! Tıpkı Sayın Bakan’ın müjdesinde olduğu gibi; devlet artık iki ayrı tören istemiyor; törenin nasıl yapılacağını Alevilere öğretmek istiyor; göstere göstere.”
“HIRSIZLIK OLAYI MIDIR, BASİT BİR UNUTKANLIK MIDIR?”
Yazar Hamit Sayar da “Hacı Bektaş Veli’nin yüzlerce yıldır kucağında tuttuğu aslan ve ceylanı, devletin bu yılki törenleri için yaptırılan tablolarda yok!” diyerek yaşananları şu sözlerle eleştirdi:
“Alevi İslamcı Sn. Şeyh Nasreddin Eskiocak’a soruyorum, ‘Hacı Bektaş’ın doğaya hükmetmesi, vahşi hayvanları barış içerisinde kucağında buluşturması sizleri neden rahatsız ediyor? Bu hırsızlık olayı mıdır, basit bir unutkanlık mıdır? Yoksa bilinçli olarak gerçekleştirilen bir tavır mıdır?”
Yapılan karalamaya yönelik bir tepki de Yazar Ali Yıldırım’dan geldi. “Hacı Bektaş’ın aslan ve ceylanını çalmışlar…” diyen Yıldırım şu ifadeleri kullandı:
“Devletin bu yılki resmi Hacı Bektaş törenleri için bakanlıkça yaptırılan tablolarda aslan ve ceylan buharlaşmış, yok olmuş.
Bakanlık Hacı Bektaş’ın doğaya hükmetmesini, vahşi hayvanları barış içerisinde kucağında buluşturmasını uygun bulmamış. Hacı Bektaş’ı sıradan bir tekke şeyhine çevirmiş.
Bu hırsızlık olayı basit bir unutkanlık eseri değil. Bilinçli olarak gerçekleştirilen bir tavır.
Görülüyor ki devlet adım adım kendi Aleviliğini dizayn ediyor, oluşturuyor. Aleviliğin içi boşaltılarak bir ceset haline getiriliyor.
Bu durumda, Aleviliğimizin elimizden çalınmasına karşı fikri nöbet tutmaya başlamanın zamanı gelmiş de geçiyor bile…”
PİRHA- Seçimler yaklaşırken, Yazar-Avukat Ali Yıldırım, “Alevilerin ‘siyaset belgesi’ var mı?” diye sorarak, Alevi kurumlarının yöneticilerini ve Aleviler adına seçilen milletvekili adaylarını uyardı. Siyaset belgesi oluşturmak için konferanslar, toplantılar yapılması gerektiğini belirten Yıldırım, “Geç olsa da harekete geçmek için zaman bitmiş değil! Yönetici arkadaşlarımı açıktan uyarmak isterim” dedi.
14 Mayıs’ta yapılacak Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili Genel Seçimi’ne sayılı günler kaldı. Özellikle Yeşil Sol Parti’de Alevi kontenjanından milletvekili adayları da seçim çalışmalarına başladı. Ancak Alevilerin yıllardır kabul edilmeyen talepleri, çözülmeyen sorunları bulunuyor.
Yazar-Avukat Ali Yıldırım, “Alevilerin ‘siyaset belgesi’ var mı?” diye sorarak Alevi kurumlarının yöneticilerini ve Aleviler adına seçilen milletvekili adaylarını uyardı.
İşte Ali Yıldırım’ın kaleme aldığı yazı:
“Geçen hafta milletvekili listeleri henüz belli olmadan, “Alevileri kimin temsil edeceğini, kimin Aleviler adına milletvekili olacağını, hangi partiden kaç kişilik Alevi kontenjanı istenildiğini konuşup durduk….
Partilerin aday listeleri ortaya çıktığında ise, her zaman olduğu gibi sevinen, üzülen, küsen, kızan, birbirini ihanetle, sözünde durmamakla, kişisel çıkarlarının peşine düşmekle suçlayan “önderler” gördük.
Bir hafta doldu. Şimdi ortalık sakinleşti. Kaybedenler sustu ve kazananlar kutlanmak üzere sıraya geçildi.
Peki “Alevi temsilcisi” olarak milletvekili olma sevdasına kapılan arkadaşların Aleviler adına, Alevi toplumunun siyasetten beklentilerini, istemlerini, taleplerini ifade eden bir “ALEVİ SİYASET BELGELERİ” var mıydı? Yani ‘toplumumuzun demokratik talepleri şunlar şunlardır, ben de bunları dile getirmek, hayata geçirmek için mecliste bulunmak istiyorum’ dedikleri bir “bildirgeye” sahip miydiler?
Tek tek insanları bir yana bırakalım Alevi toplumu adına söz söyleme iddiasında bulunan kuruluşlarımızın bir “Alevilik Bildirgeleri” var mı?
Böyle bir siyaset belgesi oluşturmak için Alevi toplumunun entellektüel ve siyasal birikimini işin içine katarak konferanslar, çalıştaylar, düşünce üretme toplantıları yaptılar mı?
Partilerin kapılarına milletvekili “kontenjan” talebiyle giden canlarımız, o partilerin seçim bildirgelerinde Alevilerin demokratik talepleri için sayfa kontenjanı isteminde bulundular mı?
“ALEVİLERİN ENTELEKTÜEL VE DEMOKRATİK BİR GÜÇ OLARAK VARLIĞINI HİSSETTİRMEK GEREKMEZ MİYDİ?”
‘Siyaset, siyasi partiler Alevileri yok sayıyor, potansiyelimizi görmezlikten geliyor’ türünden yakınmalarda bulunmaktan önce Alevilerin bu toplumda entelektüel ve demokratik bir güç olarak varlığını hissettirmek gerekmez miydi?
Alevi toplumu Alevi kimliğinden kaynaklı talepleri olarak oy verecekleri cumhurbaşkanı adayı Kemal bey’den (Kemal Kılıçdaroğlu) oy verecekleri Emek ve Özgürlük İttifakı’ndan, oy verecekleri Millet İttifakı’ndan ne bekliyor? Bunları yazıp “Alevi siyaset belgesi” olarak önlerine koyduk mu, partilerine ilettik mi?
Ne yazık ki, hayır!
Geç olsa da harekete geçmek için zaman bitmiş değil! Yönetici arkadaşlarımı açıktan uyarmak isterim.
PİRHA-Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) Emek ve Özgürlük İttifakı içerisinde ayrı listeden seçimlere girme kararını eleştiren Yazar Ali Yıldırım, “Siyasette seçimler güç ölçmekten öte ‘kazanmak’ amaçlıdır. Ortak liste emek ve demokrasi güçlerine “birlikte kazanma” konusunda moral verecek, güç ve enerji aşılayacak, sonuçta çok daha fazla arkadaşımızın meclise girmesini sağlayacaktır” ifadelerini kullandı.
Yazar Ali Yıldırım, “TİP’li yoldaşlara açık mektup” başlığıyla kaleme aldığı yazısında Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) 41 ilde seçime ayrı listeden girme kararını eleştirdi.
“SİYASETTE SEÇİMLER GÜÇ ÖLÇMEKTEN ÖTE KAZANMA AMAÇLIDIR”
Emek ve Özgürlük Bloku İttifakı bileşenlerinden Türkiye İşçi Partisi’nin 41 ilde kendi adı ile seçime girme kararını ben “Sol Muharrem İnce şımarıklığı” olarak değerlendiriyorum. Bu 41 ide kendi ittifakı ile yarışma yaklaşımının gerekçesi ne olabilir?
1- Propaganda yapmak, halka gerçekleri anlatmak amaçlanıyorsa bu konuda ittifak bloğunun olanakları çok daha geniş ve büyüktür. İttifakla parti aklının ucundan dahi geçmeyen seçmenin önünde kendisini ifade etme olanağına sahip olur.
2- Gücünü görmek istiyorsa bu Muharrem İnce’nin gerekçesidir ve siyasette seçimler güç ölçmekten öte kazanmak amaçlıdır. Rakibi geriletip kendi siyasal amaçlarını gerçekleştirecek zemin yaratma amaçlıdır. Güç ölçmek anlayışı son tahlilde siyasi olarak ortadan kaldırmak istediğin rakibin ekmeğine yağ sürer, halk güçlerinin aleyhinedir.
3- Amaç, belli bir oy yüzdesi yakalayarak “hazine yardımı” elde etmekse, bunun adı siyaset değil ticarettir. Asla halkçı devrimci bir tutum değildir. Partinin kasasına para girerken emekçilerin yoksulluğunu daha da arttıran bir sonuca hizmet eder.
4- Yine TİP seçimlerde kendi çevresinden “Kürt” kimliği ile seçime giren HDP’ye oy istemekten çekiniyorsa bu kez ortak partinin adı sosyalizm vurgusunda kendisinin de ilerisine geçen “Yeşil Sol Parti”dir. Yani gönül rahatlığıyla oy isteyebilir.
Görülüyor ki bu dört gerekçede ortak liste ile seçime girmemenin anlamlı açıklamaları olamaz.
“AYRI LİSTE İTTİFAKA VEKİL KAYBETTİRİR”
Şunu net olarak görmeliyiz ki TİP şımarıklığının kendi ittifakı ile yarıştığı yerlerin ezici bir çoğunluğunda alacağı oylar “çöp” olacaktır! Buralarda çoğu kez kendisi milletvekili çıkaramayacağı gibi ittifaka milletvekili kaybettirecek, karşı güçlere hak etmediği milletvekilliğini armağan etmek sonucunu doğuracaktır.
Seçimlerde sonuçta rakamlar, alınan oylar sonucu belirler. Sözgelimi demokrat/laik/sol oyların görece yüksek olduğu Ankara 1. bölgede TİP’in alacağı varsayalım 50 bin oy onun milletvekili çıkarmasına yetmeyeceği gibi ittifakın milletvekili çıkarmasını da tehlikeye sokacaktır. Birçok yerde böyle vahim bir tablonun ortaya çıkması mümkündür!
Ortak liste emek ve demokrasi güçlerine “birlikte kazanma” konusunda moral verecek, güç ve enerji aşılayacak, sonuçta çok daha fazla arkadaşımızın meclise girmesini sağlayacaktır.
“MUHARREM İNCE ŞIMARIKLIĞINA DÜŞMEYİN”
Burada şöyle bir öneride de bulunmak isterim: İttifak seçimlere tek liste ile girip mecliste ciddi bir sayı oluşturursa gerek TİP gerekse Emek Partisi’ne mecliste grup oluşturacak sayıda (daha fazlası da olabilir) milletvekili katılarak emek ve özgürlüğün sesi gurup oluşturma hukukundan yararlanılarak çok daha etkin kılınabilir. Meclis çalışmalarında, oturumlarda Sosyalizmin sesi çok daha gür yankılanabilir. Ayrıca böylece “hazine yardımı”na da kendiliğinden hak kazanılabilir.
Sonuç olarak TİP yöneticisi yoldaşlara, özel olarak da kendisiyle tanışıklığımız olan Barış Atay’a buradan seslenmek istiyorum, lütfen “Muharrem İnce şımarıklığına” düşmeyin. Halkın çıkarlarını canından bile üstün tutan Deniz gibi, Mahir gibi, İbrahim gibi, partinizin geleceğine değil halkımızın geleceğine odaklanın. Lütfen ayrı listede inat etmeyin. Sevgilerimle….”
PİRHA- Yazar Ali Yıldırım, Alevi kurumlarına seslenerek devlete/belediyelere cemevi yaptırmamaları çağrısında bulundu.
Son yıllarda Alevi derneklerinin belediyelerle, iktidarla olan yakın ilişkileri tepki çekmeye başladı. Özellikle belediyelere yaptırılan cemevlerinin Alevilere teslim edilmemesi de ayrı bir sorun teşkil ediyor.
Yazar Ali Yıldırım, PİRHA’ya gönderdiği yazıda, Alevilerin belediyelere/devlete cemevi yaptırmamaları gerektiğini aksi halde haram lokma olacağına dikkat çekti.
Yıldırım’ın şunları kaydetti:
“Alevi toplumu öteden beri Diyanete ayrılan bütçeye rızalığının bulunmadığını dile getirerek bu paranın haram lokma olduğunu dile getiriyordu.
Doğru, yerinde, anlamlı, laikliğin gereği ve ahlaki bir itirazdı bu!
Çünkü din ve inanç hizmetleri; iş, eğitim ve sağlık hizmetleri gibi tüm toplumu kucaklayan bir kamu hizmeti olarak değerlendirilemezdi. Bu anlamda Diyanetin varlığı da kabul edilemezdi.
Alevilerin eşit yurttaşlık hakkı isteminin bir gereği ve sonucu olarak savundukları laik devlet talebi devletin din ve inançlara karşı nötr olmasını öngördüğü gibi bir bu alana özel bir bütçe ayırmasına da onay vermiyordu.
Toplumda çok farklı inançlardan ve inançsızlardan insanların varlığı bir yana devlet eliyle, devletin finansmanıyla bireyin dinini yaşaması kesinlikle etik değildi.
Aleviler “haram lokma” derken dini bir söylemden öte eşitlik, hak, hukuk vurgusu yapıyordu.
“HARAM LOKMA HARAM OLMAKTAN ÇIKTI MI?”
Son zamanlarda Aleviler devletten/belediyelerden kendileri için cemevi yapmasını talep etmeye başladılar.
Peki ne oldu da haram lokma haram olmaktan çıktı?
Emek, demokrasi, laiklik talepleri olduğu gibi güncelliğini sürdürürken, “dine ayrılan bütçe haram lokma niteliğini” korurken, Alevilerin “ona veriyorsan bana da ver” mantığı ile bu lokmadan pay talep etmesi kendisini var eden değerlerin reddi değil midir?
Devlet eliyle yapılan, içinde cem yapacağın mekana dair diğer vergi veren yurttaşların rızalığı yoksa o mekanda yapılan cem “hak katında kabul ve makbul” olur mu?
‘Devlet bize anahtar teslimi cemevi yap’ demek, haram lokmadan pay istemek anlamına gelmez mi?
Aleviler bu tuzağa düşmemeli, kendi değerlerini kendileri inşa etmelidir. Çünkü devletle ilişkilenen kirlenir.”
PİRHA- Avukat-Yazar Ali Yıldırım, AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a sosyal medyadan açık mektup yazdı. “Siz Alevi değilsiniz ki, Aleviliğin ne olup olmadığını, içeriğini belirleme, tanımlama hakkınız olsun” diyen Yıldırım, Erdoğan’ı Alevilere ayar vermekten vazgeçmeye çağırdı.
Avukat-Yazar Ali Yıldırım, AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a sosyal medyadan açık mektup yazdı. Yıldırım, Erdoğan’ı Aleviliği dizayn etmekten, Alevilere ayar vermekten vazgeçmeye çağırdı.
Yıldırım, “İktidar yetkisini, kamu gücünü elinde bulunduranların başkalarının inançlarını tanımlaması kabul edilemez. Bu tutumunuz din ve vicdan özgürlüğünün, insanların istedikleri gibi inanma hakkının ihlali ve bu hakka yönelik açık bir tehdittir. İnanç özgürlüğüne alenen bir saldırıdır” dedi.
Avukat-Yazar Ali Yıldırım’ın Erdoğan’a yazdığı mektup şöyle:
“”SAYIN” TAYYİP ERDOĞAN
ALEVİLİĞİ TANIMLAMA HAK VE YETKİSİNE SAHİP DEĞİLSİNİZ…
ALEVİLİĞİ DİZAYN ETMEKTEN
ALEVİLERE AYAR VERMEKTEN VAZGEÇİN!
Tamam, cumhurbaşkanısınız. Kabul, sınırsız yetkileriniz var. Tamam, tam iktidar sahibisiniz, yasama, yürütme yargı sizin denetiminizde. Tamam her sözünüz kanun hükmünde…
Ama tüm bunlar size asla ve asla Aleviliği tanımlama hak ve yetkisi vermez. Dünyanın hiçbir yerinde o inanca mensup olmayanların insanların inançlarını tanımlamaya kalkışmaları ne görülmüş ne de duyulmuştur. Hele hele iktidar yetkisini, kamu gücünü elinde bulunduranların başkalarının inançlarını tanımlaması kabul edilemez. Bu tutumunuz din ve vicdan özgürlüğünün, insanların istedikleri gibi inanma hakkının ihlali ve bu hakka yönelik açık bir tehdittir. İnanç özgürlüğüne alenen bir saldırıdır.
“Sayın” Erdoğan siz Alevi değilsiniz ki, Aleviliğin ne olup olmadığını, içeriğini belirleme, tanımlama hakkınız olsun…
Aleviler Aleviliklerini ister “Alili”, ister “Alisiz” olarak tanımlarlar… bundan size ne…
Sizin göreviniz yurttaşların inancını dizayn etmek değil, yalnızca ve yalnızca saygı göstermek ve o inancın kendisini özgürce ifade edeceği ve yaşayacağı koşulları sağlamaktır.
Sizin dizayn çabalarınızı, Alevileri birbirine karşıt hale getirme teşebbüslerinizi Alevi toplumunun kale alacağını düşünüyorsanız fena halde yanılıyorsunuz….
Aleviler tarihleri boyunca hiçbir iktidar sahibinden emir almadılar, iktidar sahiplerine kul köle olmadılar. Tarihsel varoluşlarını iktidar çevrelerinden uzak hak ve haklının yanında olmalarına borçludurlar.
Alevi toplumu 72 millete bir nazarla bakarak, insanların insanca yaşayacağı bir dünyayı var etme özlemiyle yollarında yürümeye devam edecektir.
Bir Bektaşi babasının dediği gibi:
“Bin kere de çağırsanız bizden size gelen olmaz…!”
PİRHA-Hüseyin Gazi Cemevi Mütevelli Heyeti Üyesi Ali Yıldırım, Erdoğan’ın ziyareti öncesi cemevinde yapılan tadilat ve dizayn etme çalışmalarına tepki göstererek, “Fotoğraflar sol tarafta görüntü alınmayacak bir yere konulmuş. Tadilat olsa dahi resimlerin kendi yerinde korunması gerekirdi. Misafire göre evin dizayn edilmesi kabul edilemez. Herhangi bir gerekçe, yapılan şeyi haklı gösteremez” dedi.
AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Muharrem’in 10’uncu gününde Ankara Mamak’ta bulunan Hüseyin Gazi Cemevi’ne gerçekleştirdiği ziyaret sonrası tartışmalar devam ediyor. Ziyarete başta Hüseyin Gazi Derneği yönetimi ile Alevi örgütleri tepki göstermişti.
Erdoğan’ın, katıldığı oruç açma programında cemevlerine ibadethane statüsü tanınması talebine yönelik yorum yapmaması da dikkat çekti.
Ziyarette tepki çeken bir başka konu ise cemevinin, Erdoğan’ın ziyareti öncesi AKP’li Mamak Belediyesi ve Mamak Kaymakamlığı tarafından tadilata sokularak, iç dizaynında değişikliğe gidilmesi oldu. Hacı Bektaş Veli, Hz. Ali ile Mustafa Kemal Atatürk fotoğraflarının yer değiştirilmesi tartışma yarattı. Hüseyin Gazi Cemevi Mütevelli Heyeti Üyesi Ali Yıldırım konuya ilişkin PİRHA‘ya açıklamalarda bulundu.
“MİSAFİRE GÖRE EVİN DİZAYN EDİLMESİ KABUL EDİLEMEZ”
“Cemevinin içi görüldüğü kadarıyla tamamıyla dizayn edilmiş durumda” diyen Yıldırım, tadilata dair şunları söyledi:
“Özel olarak boyama ve tadilat gerekçesi buna vesile kılınarak, cumhurbaşkanının bilgisi dahilinde mi değil mi, ama cumhurbaşkanına yaranmak, onun gönlünü hoş tutmak ya da dünya görüşüne uygun hale getirmek gibi bir çabanın olduğu açık ve net şekilde görülüyor. Orada postun arkasındaki duvarda Hacı Bektaş Veli, Mustafa Kemal ve Hz. Ali vardı. Yine Hacı Bektaş resminin yanında da bir geyik boynuzu vardı. Hz. Ali’nin olduğu yerde ise tahta kılıçlar vardı.
Bu resimler tadilat gerekçesiyle oradan kaldırılmış. Onun yerine yazılarla 12 imamların adları konulmuş. Hat sanatı gibi. Ama hiçbir estetik, sanatsal değeri olmayan basılı malzemelerden oluşmuş. Fotoğraflar da sol tarafta görüntü alınmayacak bir yere konulmuş. Tadilat olsa dahi resimlerin kendi yerinde korunması gerekirdi. Misafire göre evin dizayn edilmesi kabul edilemez. Herhangi bir gerekçe, yapılan şeyi haklı gösteremez.”
PİRHA – Yazar Ali Yıldırım, Alevi inancındaki “Yol Bir Sürek Bin Bir” sözünü açıkladı. Alevi inancının, bütün zaman ve coğrafyalarda değişim gösterdiğini belirten Yıldırım, “Hayatın gerçekliği sürekli değiştiği için Aleviliğin kendi varlık kuralları da sürekli değişmek durumundadır. Yani Alevilikte değişmeyen, kendisini yenileyemeyen kurallardan söz edilemez” dedi.
Alevi toplumunu inançsal ve kültürel yönü ile tarif eden “Yol Bir, Sürek Bin Bir” sözündeki manayı Yazar Ali Yıldırım’dan dinledik. Yıldırım, “Yol Bir Sürek Bin Bir”kuramının, geniş coğrafyaya yayılan Alevi toplumunun, temel kurallar üzerinde nasıl bir bütün olarak kendini var ettiğine işaret etti.
“ESAS OLAN YOLUN TEMEL İLKELERİDİR”
“Yol Bir Sürek Bin Bir” sözü ile asıl anlatılmak istenenin, toplumların inanç özgünlüğü olduğunu söyleyen Ali Yıldırım, Aleviliği tarif ederken mutabakata varılan temel kavramların olduğuna işaret etti. Yıldırım, “Yol Bir Sürek Bin Bir’ sözü ile Alevi coğrafyasının zenginliklerinin ifade edildiğini belirterek şunları kaydetti:
“Aleviliğin içeriğinden çok Aleviliğin uygulanışı, kendisini somutlaması, var etmesi noktalarına dair bir yaklaşım içeriyor. ‘Yol Bir Sürek Bin Bir’ sözü; esas olan bir Yol var, bu yolun farklı coğrafyalarda kendisini nasıl var ettiğini, nasıl cisimleştiğini ifade eden bir şeydir. İçerikten ziyade esas olan Yol’un temel ilkeleridir. Yani öncelikli olarak Yol’a özellik kazandıran, onu somutlayan temeller vardır. Bu temeller üzerine çeşitli coğrafyalarda, tarihsel süreçlerde, yani bir zamanın yolu ile başka bir zamanın yolu farklılıklar gösterebilir. Aleviliği başka inançlardan, öğretilerden ayıran nedir? İşte biz buna ‘Yol’ diyoruz.
Şimdi şunu görmemiz lazım ki Alevilik kendisini var etmek için birtakım kurallar geliştirmiştir ve bu kurallar hayatın devamında Alevi toplumunun kendi varlığı, birliği, dirliğini korumak noktasında bizzat hayatın ihtiyaçlarından doğan kurallar olarak karşımıza çıkıyor. Bu kurallara bir manevi inançsal değer atfedilmiştir. Yani Alevilikteki birçok kural, esas olarak varlık meselesine işaret eder. Yani Alevi toplumunun, tarihsel olarak siyasi iktidarlar, egemen sınıflar, devlet karşısında kendisini var etmesi gereken kuralları var.
İkinci olarak, egemen dinsel inançlar karşısında kendisini var etmesine yönelik de kurallar var. İşte bu iki kuralların toplamı Aleviliğin Yol kurallarını oluşturuyor. Bunlar tamamen maddi hayattan kaynaklı kurallardır. Yani şunu açık söylemek lazım: Alevilik’te inanca, itikata dayalı dogmatizm kaynaklı unsurlar söz konusu değildir.”
“ALEVİLİKTE DEĞİŞMEYEN KURALLARDAN SÖZ EDİLEMEZ”
Yazar Ali Yıldırım, tarih boyunca Alevi Yol’unda bir değişimin yaşandığının da altını çizdi. Aleviliğin daima devlet sistemine karşı kendisini koruyup temel kurallar geliştirdiğini anlatan Yıldırım, şöyle devam etti:
“Alevi yolu bütün zaman ve coğrafyalarda kendisini hayatın gerçekliği ile yeniden sınamak durumundadır. Yani buna güncel deyimle ‘adaptasyon’ diyebiliriz. Çünkü hayatın gerçekliği sürekli değiştiği için Aleviliğin kendi varlık kuralları da sürekli değişmek durumundadır. Yani Alevilikte değişmeyen, kendisini yenileyemeyen kurallardan söz edilemez. Öyle olduğu zaman hayat karşısında kendi varlığını devam ettirmez. Tabii tarihsel süreçte Alevi toplumu kapalı bir toplum olarak yaşadı, üretim ilişkileri de Anadolu’da bin yıllar boyu değişmeden sürdü. O toplumsal üretim karşısında Aleviler kendilerini gerek devletten, gerek egemen dinden yalıtarak kurtarılmış bölgeler diyebileceğiniz unsurlar yarattılar. Yani Alevi coğrafyası aslında nerede olursa olsun egemen iktidar ve egemen dinsel anlayışa karşı kurtarılmış bölgeler coğrafyasıdır. Alevi coğrafyası aslında çok büyük bir coğrafya. Bir tarafta diyelim ki Ardahan Damal Alevileri, bir tarafta ise Bulgaristan Demir Baba Tekkesi. Bu coğrafya, ortalama 3 bin kilometre. Ortaya çıkan coğrafya çok büyük. Bu kadar büyük bir alanda Alevilik, temel unsurlarıyla kendisini yaşatabilmiş. İşte ‘Yol’ dediğimiz o genel çizgileriyle kendisini var edebilmiş.
Burada şu soru sorulabilir; Devleti, hiyerarşisi yok. Peki bu kadar büyük bir coğrafyada devletsiz, hiyerarşisiz, efendisiz bir toplum nasıl örnek bir inanç unsurları sergileyebiliyor? Nasıl bir Yol değerleri var edebiliyor. Yani nasıl oluyor da bu coğrafyada temel Yol değerleri aynı olabiliyor?
Çünkü resmi bir din değil. Kitabı olan bir din de değil. Peygamberi olan, devlet tarafından örgütlenen, arkasına iktidar gücünü yasladığı bir inanç değil bu ama buna rağmen bu büyük coğrafyada Yol kuralları gerçekleşiyorsa bu çok anlamlı bir şeydir. Buna ben ‘Devleti olmayan devlet’ diyorum.”
“DEVLET, DİNİN İDEOLOJİK İKNA AYGITI OLARAK KULLANILIYOR”
Yazar Ali Yıldırım, Alevi inancı ile tek tanrılı dinler arasındaki nüans farkına da dikkat çekti. Yıldırım, “Tek tanrılı dinlerin esas özelliği şudur: Bu dünyayı boş ver. Çünkü bu dünya gerçek değil. Bu dünya bir sınanma yeridir o yüzden boş ver ve bunun karşılığında biz sana sonsuz zenginliklerin olduğu bir ahiret hayatı sunalım” yorumunda bulunurken “Bu dünyayı boş vermek ne demektir?” sorusuna ise şu yanıtı verdi:
“Sistemin, egemenlerin bütün uygulamalarına, zulme, zorbalığa boyun etmektir. Yani kul, köle olmak. O yüzden tek tanrılı dinlerin tanrısı diyor ki ‘Bana ve benim peygamberime itaat edeceksiniz’. Bir de iktidar sahiplerine itaat edeceksiniz! Yani bu yaşadığınız hayatı bir yazgı olarak göreceksiniz ve bu sömürüyü, insanlık dışı uygulamaları, size görülen her türlü haksızlığı bir tanrısal buyruk olarak algılayacaksınız.
Yani bizim coğrafyamızda tek tanrılı dinler devletsiz yapamıyor. Devlet de dinin bir tür ideolojik ikna aygıtı olarak kullanılıyor. Şimdi esas olarak Alevi Yol’unun özü işte buna itiraz etmektir.
Sürek dediğimiz farklılıklar bu temel kuralların üzerinden oluşan farklılıklardır. Yani temeli reddeden, bu temelden sapan, bu temelle hiç ilişkisi olmayan sürekler olmaz. Farklılıklar bu temel üzerinden yükseliyor. Yani bir zemin atıyorsunuz ve sonrasında inşa edeceğiniz binayı kendiniz coğrafi koşullarına, kültürel değerlerimize göre rengini, penceresini, kapısını, kendi mimarisi ile inşa ediyorsunuz. Biz şimdi bu temeli yadsıyan bir sürekten söz edemeyiz. Coğrafi ve esnek özelliklerden, tarihsel zaman dilimi farklılıklarından kaynaklanan şeyleri de yok sayamayız. Bu durum bugünkü TOKİ evlerine benziyor. Yani ruhsuz, hiçbir yerin özelliğini yansıtmayan bir beton kafa. İşte Alevilik bu betonlaşmayı zamanında aşabilmiş. Yani her yere kendisini daha güzel estetize edip çiçeklendirmiş. Ortaya büyük, renkli bir bahçe çıkmış. Ama zemin değişmiyor. Şimdi sorun burada. Bu zeminin özelliklerini bilince çıkarmak. Yani Aleviliğin varlık koşulları nedir? Tarih boyunca bu var eden değerler bugün yeniden nasıl üretilebilir? Bunun üzerine bizim kafa yormamız gerekir.”
“HER ŞEY BİRBİRİNE BENZEMEYE BAŞLADI”
Alevi inancı üzerindeki esas meselenin bir “Alevi ütopyası” var etmek olduğunu söyleyen Ali Yıldırım, kapitalizm eleştirisi yaparak inanç üzerindeki deformasyona da dikkat çekti.
“Bütün zamanların Aleviliği elbette ki farklıydı ama kapitalizm koşullarında, özellikle 1950’lerden sonra yeni bir Alevilik var. Alevilerin şehre taşınması ile birlikte Alevilik de şehirlere taşındı. Aleviler şehirlere geldikleri zaman şaşa kaldılar. Baktılar ki yanı başlarında başka inançlar kültürler unsurlar var.
Coğrafyaların kendine has özellikleri kapitalizm koşullarında tekleşmeye başladı. O nedenle de bir hayli yontuldu ve aşındırdı. Çünkü her şey birbirine benzemeye başladı. Ama bizim de son zamanlarda bir ‘TOKİ’leşme’ durumumuz var. Her şeyi bir şeye benzetmek; yani bütün semahları bir yere benzetmek gibi. Örneğin Adıyaman, Hubyar, Tahtacı veya Rumeli semahını tek bir semaha dönüştürmek gibi. Yani bir tür betonlaştırma, ruhsuzlaştırma, içeriksizleştirme ve renksiz hale getirme durumu var. O güzellikleri kalıplaştırma yaklaşımları var. Özellikle de bu işin bilincinde olmayan cahil cühela takımının ortaya koymaya çalıştığı işler bunlar.
Cemler her coğrafyada esaslara sahiptir ama onu renklendiren, o coğrafyanın özelliklerini katan unsurlar da var. Ama hepsini birleştirip ‘bu böyle olur’ demeye kalktığın zaman farkında olmadan bütün o renkleri çiçekleri öldürmüş oluyorsun. Sözgelimi cemlerde dem alma meselesi… Tahtacılarda ya da Bulgaristan Alevilerinde demsiz cem yapmıyorlar. Bulgaristan’dan canlarımız bir süre önce Ankara’ya Hüseyin Gazi Türbesi’ne gelmişti, cem yapacaklarını söylemişlerdi. Biz de cemevini gösterdik, bunun üzerine ‘Ama bizler demsiz cem yapamayız’ dediler. Bizler de ‘Siz bu şekilde cem yapıyorsanız sizin ceminize karışma gibi bir hakkımız olamaz’ dedik. Özünüze, kendi süreğinize uygun nasıl yürütüyorsanız öyle yapın zaten. Ama şöyle bir kafa da var şimdi ‘Vay efendim cemde dem mi olur?’
Senin köyünde demsiz cem oluyordu evet ama başka insanın köyünde de başka türlü oluyordu. Bunları tek tipleştirme hakkını kendimizde gördüğümüz zaman başkası da sizin yaptığınız ritüel ya da pratiklere ‘bu böyle olmaz’ deme hakkı kazanır. Sürekleri kurutmamamız gerekir. Sürekler esasın üstüne kuruluyor ve o renkleri olabildiğince var kılmamız gerekir ki Alevilik kurumasın ve hayatın bütün alanlarında o farklılıklarıyla o güzelliği var edebilsin.”
Ali Yıldırım, Aleviliğin esas Yol değerlerinin tarihsel olarak zulme, zorbalığa karşı insanı savunan bir yerde olduğunun altını çizdi. Alevi inancının, insanı ve doğayı merkezine aldığını söyleyen Yıldırım, “Egemen anlayışa karşı ‘insan merkezli bir anlayışsız’ diyorduk. Bugün artık her şeyin ölçüsü doğadır. Birinci önceliğimiz doğa hakkıdır diye söze başlamak gerek” ifadelerini kullandı.
Yazar Ali Yıldırım, 21. Yüzyıl’da egemen anlayışların, doğayla birlikte inançları da himayesine alma çabasında olduğunu belirterek şu aktarımda bulundu:
“Bugün geldiğimiz noktada 100 Alevinin belki bir tanesinde müsahiplik kurumu işliyor. Çünkü kapitalizm, insanları dağıttı ve o türden bir ilişkiyi de yaşanamaz hale getirdi. Dayanışma, paylaşma çok önemlidir ama bu ruh hali kapitalizm koşullarında darmaduman olmuş. Dün çok manevi hazlar duyup gönlümüzü dolduran ritüellerin bugün bir gösteriye dönüşmüş olmasını hepimiz görüyoruz. Yani dün kırdaki cemde sosyal, hukuki, inançsal bir şey olan cemin bugün sembol hale gelip çok şekilsel bir hale geldiğini görüyoruz. ‘Bir an önce bitsin de gidelim’ denilen bir hale geldiğini görmezlikten gelemeyiz. Kırda 8-10 saat insanlar cem sürdürürken bugün iki saati bile çok fazla gören bir durum söz konusu. Çünkü ihtiyaçlara karşılık gelmiyor artık. O zaman bütün Alevi canlarının ruhunu, gönlünü dolduracak, doyuracak ve ona bir sevinç kaynağı oluşturacak şeyler yapmalısınız.
Yani bizlerin bugününü anlamlandıracak, yarınımız için de bize sevinç ve umut kaynağı olacak bir Alevi ütopyası geliştirmek durumundayız.
Bu anlamda dogmatizme karşı yıkıcı olmaktan da korkmamamız gerekir. Yeniyi var etmek için öncelikle yıkmak gerekiyor. Yıkmak bu anlamda iyi bir şeydir. Tarihsel olarak da Alevilere hep egemen sınıflar ‘yıkıcı’ demişlerdir. Çünkü onların egemenlik anlayışlarını reddeden bir yerde durduğu için hep ‘yıkıcı’ denilmiş. Bu nedenle yıkıcılık iyi bir şeydir. Bir olmak, diri olmak, iri olmak için arınmak gerekiyor öncelikle. Gerek resmi ideolojiden, gerek bizi çevreleyen dinsel dogmalardan arınmamız gerekiyor. Bu takdirde Alevilik insanlık açısından anlamlı, değerli mesajlar verebilir.”
PİRHA- ‘Aleviler: Din, Beden, Cinsiyet; Neşeden Kedere’ sempozyumunda konuşan HDP Milletvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, “Devlet Türklük bilincini işlemeye çalışırken, Dersimi Kürt coğrafyasından yalıtmak istiyordu. Benim için Alevi Gülistan ve Kürt Gülistan’ı bir araya getirmek uğraş gerektirdi” dedi.
Alevi Bektaşi Kültürünü Tanıtma Derneği (ABKTD), Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin (PSAKD) düzenlediği “Aleviler: Din, Beden, Cinsiyet; Neşeden Kedere” Sempozyumu’nun üçüncü gününde devam ediyor.
Üçüncü günün ilk oturumda ‘Eril Siyasetin Yok Saydıkları, Bir Umut Arayışı’ başlığıyla sunumlar yapıldı.
İzmir Kültürpark Fuar Alanı’ndaki İsmet İnönü Sanat Merkezi’nde yapılan oturumda Çilem Küçükkeleş’in kolaylaştırdığı oturumda Gazeteci Ali Duran Topuz, HDP Milletvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit ve Ali Yıldırım konuştu. Ali Duran Topuz Koçgiri’deki kirvelik kurumunun işletişine dair izlenimlerini, Koçyiğit Alevi ve Kürt kimlikleri arasında yaratılan gerilimlerini, Ali Yıldırım ise tezi üzerinden Alevi LGBTİ+’ların deneyimlerini, dinsel ve cinsel sapkınlık söylemlerini aktardı.
Panel Kandıra Cezaevinde tutuklu bulunan Kürt siyasetçi Gültan Kışanak’ın selamlama mesajıyla başlayacaktı ancak mektubu okuma komisyonuna takıldığı için okunamadı. Katılımcılar, alkışlarla Kandıra Cezaevinde bulunan Gültan Kışanak’a selamlarını yolladı.
“KİRVELİK BİRBİRİNİ KORUMA KÜLTRÜNDEN YARARLANMAK İSTER”
Koçgiri’de bulunan Kürt Alevilerde kirvelik kurumunun farklı toplumsal kesimler ile geliştiğini söyleyen Gazeteci Ali Duran Topuz, bunun kirveliğin getirdiği hukuk ile birbirini koruma duygusunu esas alınarak geliştiğine vurgu yaparak, “Kirvelik kurumu Alevi, Süryani ve Ezidilerde önemli bir bağdır. Kirvelik erkekler arasında kurulan bir bağdır ve onlara özeldir. Cemaat üyesi bir erkeğin cemaate hazırlanması anlamına gelir. Zenginin yoksulla kirve olması akrabalığın olmamasına özen gösterilir. Koçgiri’nin Kürtçe konuşan kısmında herkes birbiri ile akrabadır. Koçgiri bölgesinde yüzde 20 Türkmen Alevi nüfusu vardır. Kirvelikte buradan kirveler seçilir. Zenginin yoksulla, Kürtün Türk ile kirve olmasına dikkat edilirdi. Ahmet Arif’in yabancıya kirvem demesi Koçgiri’deki kendinden olmayanı kirve seçmekten gelir. İŞİD’in Şengal’e girmesi süreci içinde Ezidilere sadece İŞİD değil onların komşuları olanlarda saldırdı. Ezidiler Müslüman komşularla kirvelik kurarak kirveliğin getirdiği hukuk ve birbirini koruma kültüründen yararlanmak isterler. Fakat kirvelik bağı malını yağmalamaya, canını almaya engel olmadı. Kirvelik o kriz anında rolünü gösterememiştir. Buna rağmen kirvelik sosyal bağdaki önemini koruyor” dedi.
“KÜRT VE ALEVİ GÜLİSTANI BİR ARAMA GETİRMEK UĞRAŞLIYDI”
‘Hem Kadın, Hem HDP’li, Hem de Alevi Üstelik’ başlığıyla sunum yapan HDP Muş Milletvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit konuşmasına Barış Grubu üyesi Aysel Doğan’ı anarak başladı. Koçyiğit, Aysel Doğan’ın cenazesine yönelik sert müdahaleyi kınadı.
Alevi kadın olmak yanında Kürt ve HDP’li olmanın da kendisiyle birlikte zorluklar getirdiğini ifade eden Koçyiğit şöyle konuştu:
“Okulda başarısız oluruz diye Kürtçe konuşturmazlardı. Anadilim Kürtçede başarısız oldum. Öğretmenlerin en büyük işlevi bize Türkçe öğretmekti. Dile yabancılaştıran bir süreçti. Ortaokulda ilk defa bir öğretmen ‘Siz mum söndü yapıyor musunuz’ diye sordu. Ne dediğini anlayamadım.
Yatılı lisede zorunlu olarak Ramazan’da sahura kalkıyoruz. Dersimliler olarak birbirimizi bulduk. Ama diğer Aleviler kendisini gizlediği için onları bulamıyoruz. Alevi kadın olmak meselesinin yanına Kürt olmak ve HDP’li olmayı ekleyebiliriz. Bir kişide ne kadar öteki kimlik bulunabilirse hepsini taşıyoruz.
Biz hiçbir zaman kendi toprağımızda sözümüzü kuramazdık. Alevi Kürt ve Dersimli olmanın farklı kurumlarda sorunlarını yaşadık. Devlet Türklük bilincini işlemeye çalışırken, Dersimi Kürt coğrafyasından yalıtmak istiyor. Benim için Alevi Gülistan ve Kürt Gülistanı bir araya getirmek uğraş gerektirdi. Çok kimlikli olmak kolay bir şey değildi.”
“HOMOFOBİ VE ALEVİFOBİYİ YARATAN SİSTEM AYNI”
‘Bu “yolda” kimlerle, nasıl bir gelecek: Mücadelenin Kuir Halleri’ başlıklı sunum yapan Ali Yıldırım da homofobi ve Alevifobiyi yaratan sistemin aynı yerden beslendiğini söyledi.
Ölüm, yasın mezhepselleştiğini ve cinselleştiğini dile getiren Yıldırım, “Türkiye’de cinsel ve mezhepsel ayrıştırma süreci birbiriyle iç içe yürüyor. Alevilere sapkınlığın atfedilmiş olmaları bu sürecin iç içe geçtiğini gösteriyor. Homofobi ve Alevifobiyi yaratan sistem aynı. Aleviler ve LGBTİ+ arasındaki ortaklığı iktidarlara karşı muhalefet sergiliyor olmalarından kurulabilir. En güncel örneklerden birisi Gezi eylemleri. Bu eylemlerde Aleviler ve LGBTİ+ en görünür olması tesadüf edildi. Protestolar esnasında öldürülenlerin Alevi olması da Türkiye’de Alevilerin yaşadığı durumu gösteriyor. Tek başına alevi protestosu değildi ama birbirinin dışında olmayan grupların bir araya gelmesini gördü. Ölü ve yasın ırksallaştığı, mezhepselleştiği ve cinselleştiğini gördük. Ölümün ekonomi politiği var bu ülkede. Politik ölümleri de hatırlatmanın da, duygusal olarak ne yaptığını da konuşmamız lazım. Dayanışma ittifak siyasetlerine ihtiyacımız var” ifadelerini kullandı.
PİRHA-SMA Tip 1 hastası 3 yaşındaki Ali Yıldırım, tedavi olabilmek için yardım bekliyor. Valilik izinli bağış kampanyasının sürdüğünü kaydeden anne Canan Yıldırım, “Bizi ilk sahiplenen Kanada Cemevi oldu. Bağış için canlı yayınlar yaptılar. Fakat birçok taraftan destek alamadık” şeklinde konuştu.
Nadir görülen bir hastalık olan Spinal Musküler Atrofi (SMA), merkezi sinir sistemini ve iskelet kas sistemini etkileyen kalıtsal bir nöron hastalık olarak tanımlanıyor.
İstanbul’da yaşayan ve SMA Tip 1 teşhisi koyulan 3 yaşındaki Ali Yıldırım, Türkiye’deki binlerce SMA hastası gibi tedavi olabilmek için yardım bekliyor. Ali’nin annesi Canan Yıldırım, Türkiye’de bulunmayan gen tedavisi için açtıkları bağış kampanyasına ilişkin PİRHA‘ya açıklamalarda bulundu.
“ALİ ŞU AN SOLUNUM CİHAZIYLA NEFES ALIYOR”
Yaklaşık 9 aydır bağış kampanyalarını sürdürdüklerini ifade eden Yıldırım; “Kampanyamız valilik izinli. Türkiye’de valilik izni almak çok zor bir süreç. Şu ana kadar gerekli olan paranın yüzde 34’ünü toplayabildik. Ali’nin sesini duyurmaya çalışıyoruz. Solunum cihazıyla nefes alıyor şu an. Yürüyemiyor. Konuşamıyor. Ağzından beslenemiyor. Karnında beslenme hortumu var” dedi.
“BİZİ İLK SAHİPLENEN KANADA CEMEVİ OLDU”
Yıldırım, kampanyalarının zaman zaman SMA hastası başka kişilerin kampanyasıyla karıştırıldığını söylerken; “‘Biz size destek olmuştuk” diyenler oluyor. Bizi ilk sahiplenen Kanada Cemevi oldu. Bağış için canlı yayınlar yaptılar. Fakat birçok taraftan destek alamadık” ifadelerini kullandı.
PİRHA-Yenikapı’daki Hacı Bektaş Veli Festivali’nin ikinci gününde düzenlenen söyleşide konuşan Yazar Ali Yıldırım, “Yenikapı ruhu, çağdaş değerlerden uzak durmakla anılıyordu ama bugün bambaşka bir anlam ifade ediyor. Özgürlüğe, demokrasiye, insanlığa, barışa hitap ediyor” dedi. Yıldırım, “Demokrasi, eşitlik, laiklik istemek neden yalnız bizim talebimiz olsun ki? Alevilerin eşit yurttaşlık talebi tüm demokrasi güçlerinin ortak talebi olmalıdır” ifadelerini kullandı.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Alevi kurumlarının birlikte organize ettiği SerçeşmeHacı Bektaş Veli Festivali ikinci gününde de söyleşiler devam ediyor.
Yenikapı Etkinlik Alanı’nda Yazar Ali Yıldırım, “Okunacak en büyük kitap insandır: Eşitlik, kardeşlik, hoşgörü” başlığıyla yaptığı konuşmada festivalin düzenlendiği alan ile ilgili olarak, “Yenikapı ruhu, çağdaş değerlerden uzak durmakla anılıyordu ama bugün bambaşka bir anlam ifade ediyor. Özgürlüğe, demokrasiye, insanlığa, barışa hitap ediyor” yorumunda bulundu.
Etkinliğin önemli olduğunu söyleyen Yıldırım, “Resmi zihniyetin karşısında bunlar insanlık değerleridir diye ortaya koymak gerekir. Buradan umut, dayanışma mesajları iletmeliyiz” dedi.
“DEMOKRASİ; ASLANLA, CEYLANI YAN YANA GETİREN ANLAYIŞLA OLUR”
Yıldırım, Hacı Bektaş’ın öğütlerinin önemine değinerek; “Hacı Bektaş’a öldü diyemeyiz. Hacı Bektaş insan merkezli bir zihniyetin insanıdır. İnsanı esas alıyor. Türkiye’de demokrasinin harcı olabilecek değerde sözlere sahip. Demokratik bir cumhuriyet inşa edilecekse eğer bu, aslanla ceylanı yan yana getiren anlayışla olabilir. Biz Alevilere ne mutludur ki böyle bir pirimiz var.” dedi.
“LAİKLİK NEDEN SADECE ALEVİLERİN TALEBİ OLSUN”
Türkiye Cumhuriyeti’nin eşit yurttaşlık sorununu çözemediğini ifade eden Yıldırım, “Demokrasi, eşitlik, laiklik istemek neden yalnız bizim talebimiz olsun ki? Alevilerin eşit yurttaşlık talebi tüm demokrasi güçlerinin ortak talebi olmalıdır. Bunu çağrıştıran bir festivalin yapılması önemlidir. Evreni, doğayı, insanı, tanrıyı bir ve beraber gören, birbirinden ayırmayan bir anlayış, insanın varlığının doğaya borçlu olduğu bizatihi kendisidir” ifadelerini kullandı.
PİRHA-Aleviler, Nevşehir İl Müftülüğü’nün, Hacı Bektaş Veli anma töreni programına tepki gösterdi. Yapılan açıklamalar ve mesajlarda, Diyanet’in Serçeşme’den elini çekmesi, istenmediği yerde olmaması gerektiği kaydedildi. Diyanet’e ciddi şekilde tepki gösterilmesi istendi.
Nevşehir İl Müftülüğü’nün, Hacı Bektaş Veli Anma Törenleri ve Kültür Sanat Etkinlikleri haftasında yapacağı programa tepkiler gelmeye devam ediyor.
Alevi aydın ve yazarlar, yurttaşlar, kurum temsilcileri Nevşehir İl Müftülüğünün “Muharremiye Programı”na sosyal medyadan tepkilerini dile getirdiler.
Yazar Ali Yıldırım “Diyanet Alevilerden elini çek!” başlığı ile bir yazı kaleme alarak şunları aktardı:
“Diyanetin İnsan hakları belgelerine, Anayasanın 10. maddesine aykırı olarak faaliyet yürüten ve demokratik bir cumhuriyette asla olmaması gereken anti laik, ötekileştirici, eşitsizlik ve hukuksuzluk yaratıcı, giderek misyoner faaliyetler yürüten Aleviler üzerinde de asimilasyoncu amaçlar güden bir kurum olduğunu Alevi toplumu öteden beri söyleyip dile getiriyor. Diyanetin kamu idaresinin dışına çıkarılmasını ve muhataplarına bırakılmasını talep ediyor. Diyanet ise öteden beri Alevilerin inançlarını tanımayıp red ve inkar yoluna gidiyor. Hatta ‘Biz Alevilerin cemevlerini asla ibadethane saymayız, bu bizim kırmızı çizgimizdir’ demekten geri durmuyor.
“ALEVİLERİN CEMEVİNİ YOK SAYARAK NASIL BARIŞ GERÇEKLEŞTİRİLEBİLİR?”
Şimdi ise Alevileri red ve inkar eden Diyanet, Alevilerin Kerbela Katliamı anısına oruç tuttukları yas günlerinde tam da Alevilerce kutsal sayılan Hacı Bektaş Dergahında Alevi yoluyla, kültürüyle inancıyla hiç bir ilgisi olmayan ‘sevgi barış kardeşlik’ başlıklı bir program düzenlemeye kalkışıyor. Bu tutumun sevgi barış ve kardeşliğe hizmet edici hiçbir yanı yoktur. Kardeş olmak için öncelikle eşitlik gerekir. Muhatabını eşit olarak görmeyen bir anlayış nasıl kardeşlikten söz edebilir?
Karşısındakinin inancına saygı duymayıp yok sayan bir yaklaşım nasıl bir sevgi barındırabilir.
Alevilerin inanç değerlerini/cemevlerini yok sayarak nasıl barış gerçekleştirilebilir?
Yapılmak istenen ‘Muharremiye Programı’ bir fetih anlayışının eseri gibidir. Ayasofya’yı elinde kılıçla adeta bir kez daha fetheden Diyanet Serçeşmeye de elinde kılıçla gelerek Alevilere de haddini bildirecek midir?
Diyanet ve uzantılarının Hacı Bektaş çıkarmasının kabul edilebilir hiçbir yanı yoktur. Bu program barış ve kardeşliğe hizmet etmeyeceği gibi Alevileri daha da incitecektir.
“DİYANET İSTENMEDİĞİ YERDE OLMAMALIDIR”
Diyanet, Alevilerin yaslarına, inançlarına, değerlerine saygı göstermelidir. Diyanet istenmediği yerde olmamalıdır. Diyanet, Alevilerden, Serçeşmeden elini çekmelidir.
Aleviler ve tüm demokrasi güçleri açısından bir demokrasi ve eşitlik talebi olarak ‘Diyanete hayır’ demek her zamankinden daha günceldir.”
“Bİ DÜŞMEDİLER YAKAMIZDAN”
Konuya bir tepki de Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) Genel Sekreteri Erdal Kılıçkaya’dan geldi. Kılıçkaya şu yorumda bulundu:
“Hace Bektaşı Veli anması yapıp, ‘Hatim’ indirecek, ‘Mevlüt’ okuyacak, üstüne bir de namaz kılıp, camiye sokamadıkları Alevileri, can evlerinden, kutsal mekanlarından asimile etmek isteyecekler. Kapıdan kovuyorsun, pencereden giriyor. Pencereni kapatıyorsun, binayı ateşe veriyorlar.
Kindar ve dindar nesiller yetiştirip, Aleviye, inancına her türlü hakareti edip, sonra da, ‘Barış’ın, ‘hoşgörü’nün temsilcileri olduğu yalanını pazarlıyorlar.
Bi düşmediler yakamızdan. Hadi Diyanetin hinliğini biliyoruz da, onlara koltuk değneği olan, Alevilere ne demeli? Onlar da tarihten hiç ders almamış olanlar olarak, Hızır Paşa gibi, her daim kötü anılacaklar. Bizden söylemesi.”
“BELLİ Kİ PROJELERİ VAR”
Alevi inanç aktivisti Emel Uzman da tepki gösteren bir diğer isim oldu. “Ah Hüseyin can Hüseyin kaçıncı kez katledilişin” diyen Uzman, şu yazı ile tepkisini dile getirdi:
“Bunlar bize son çağrılar, buralara giremeyenler belli ki projeleri var cirit atar oldular. Bizim de aklımızı başımıza alıp birlikte yürüme zamanımız gecikiyor mu ne? Birlikte yaşayacağız ve yoksa ayrımsız birlikte yok olacağız. ‘Bu zihniyet, o ocak, bu ocak, o kurum, bu kurum’ diye ayırmaz. Toptan çeker aşağı, eğer bu günlerde Hüseyin duruşu diyorsak şimdi meydana gönülleri döküp birlikte yürümenin zamanı. Lüzumsuz insanlar çok hoyratça kullanmasaydı, bir deyişin Pir Sultan Abdal’in deyişinin tam zamanı.”
“HAK YİYEREK AYAKTA DURAN BİR KURUM…”
Gazeteci Sezgin Kartal da sosyal medyadan tepki gösteren isimler arasında yer aldı. Kartal, “Diyanet’in ‘Muharremiye’ adı altında yapacağı bu etkinliğe önce Alevi kurumları sonra da Alevi toplumu ciddi tepki göstermelidir” dedi. Gazeteci Kartal, yazısının devamında şu ifadelere yer verdi:
“Bu sadece sosyal medyada ‘kınıyorum’ mesajlarıyla geçiştirilecek bir durum değildir.
Asimilasyon karargahı görevini gören bu yapının Alevilerin beynine giriyor olması üst perdeden karşı çıkılacak bir gelişmedir.
Sevgi bizim dinimizdir, başka dine inanmayız’ diyen bir toplumun Serçeşmesi asimilasyoncu, hak yiyerek ayakta duran bir kurumun anma düzenlemesi kabul edilemez.
Diyanetin bu kadar cüretkar oluşunun en büyük nedeni Alevi kurumlarımızın artık politik ve örgütlü bir hareket olmamasından kaynaklı.
Bunun sorumlusu; herkese mavi boncuk dağıtan, iktidarın bütün organlarıyla ilişkilerini sıkı tutanlardır.
Bunun sorumlusu; en büyük sözü söyleyen ama rızasız lokmayı yemekten de geri durmayan kurumların başındaki kişilerdir.
Bunun sorumlusu; binalarını, kasalarını büyütüp toplumun taleplerinden mücadelesinden kopanlardır.”
“ALEVİ KURUMLARI BİR ŞEYLER YAPMALI”
Önceki dönem PSAKD Kartal Şube Başkanı Songül Tunçdemir ise sosyal medya hesabından müftülüğün programını işaret ederek “Sadece bu değil, öncesi de var. Serçeşme’de neler oluyor? Alevi kurumları bir süreliğine oturup analiz etmeli, düşünmeli, bir şeyler yapmalı” yorumunda bulundu.
PİRHA- Almanya’da yaptığı bir konuşma nedeniyle yargılanan Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu Kurucu Başkanı Turgut Öker’e destek veren Yazar Ali yıldırım, “Hiçbir hukuksal dayanağı olmayan bu dava tamamen Alevi mücadelesini yıldırmaya yöneliktir. Bu anlamıyla yargılanan onun şahsında Aleviliktir. Turgut Öker’in yanında olmak yola sahip çıkmaktır” dedi.
Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) Kurucu Başkanı Turgut Öker’in hakkında, Alevi haklarının kazanımı ve yaptığı konuşmalar nedeniyle çok sayıda dava açıldı.
Öker’in 2015 yılında Almanya’da Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı protesto mitingindeki konuşması nedeniyle açılan davanın duruşması bugün.
İstanbul Kartal Anadolu Adliyesi’nde görülecek duruşma öncesi Alevilerden destek mesajları da geliyor.
Yazar, Avukat Ali Yıldırım, “Turgut Öker Alevilere yönelik haksız, hukuksuz ayrımcı uygulamalara karşı yıllar önce söylediği sözlerden ve Alevilerin eşit yurttaşlık hakkına sahip çıkmış olmasından dolayı daha önce yargılanmış olduğu konulardan dolayı bir kez daha yargı önünde” dedi.
Yıldırım şunları kaydetti:
“Hiçbir hukuksal dayanağı olmayan bu dava tamamen Alevi mücadelesini yıldırmaya yöneliktir. Bu anlamıyla yargılanan onun şahsında Aleviliktir. Turgut Öker’in yanında olmak yola sahip çıkmaktır.”
PİRHA-Yazar Ali Yıldırım, Hakk’a uğurlama erkanlarında Sunni-Şii inancının uygulanmasını eleştirerek “Dedelerin cübbe giyip Kur’an okuması Aleviliğin hiçbir yerine sığmaz. ‘Kuran bizimdir’ diyen Alevilerin hiçbiri Kur’an’ı okumamışlardır. Çünkü Fatiha duasının Hakk’a yürüyen bir insanla hiçbir ilgisi yoktur” dedi. Yol’a ihanet edildiğini belirten Yıldırım, bir takım devşirme unsurlarla asimilasyon faaliyetlerinin yürütüldüğünü söyledi.
Türkiye’de ve Avrupa’da, başta MHP olmak üzere sağ gruplara yakın çevrelerin Aleviliği özünden koparıp başka inançlara yakın hale getiren çevrelere Aleviler tepki göstermeye devam ediyor.
Hakk’a uğurlama erkanlarında cübbe giyinip, takke takan, ayrıca cemevlerinde Kur’an kursu veren çevrelere bir tepki de Avukat- Yazar Ali Yıldırım’dan geldi.
Yıldırım, Aleviliğin İslamiyet ile hiçbir ilgisi olmadığını savunarak “Aleviliğe bir takım İslami unsurlar sokuşturmaya çalışmak tamamen Aleviliğe ihanettir” dedi.
“BİR TAKIM DEVŞİRME UNSURLARLA ASİMİLASYON FAALİYETLERİ YÜRÜTÜLÜYOR”
Yazar Ali Yıldırım, “Alevilik ile İslamiyet iki farklı dünyadır” diyerek Yol inancının ciddi bir asimilasyon kıskacında olduğuna işaret etti. Yıldırım “İçten bir takım devşirme unsurlarla asimilasyon faaliyetleri yürütülmeye çalışılıyor” diyerek şunları söyledi:
“İçten içe bir çürüme yapılmaya çalışılıyor. Bu Aleviliğin kendi özüne, tarihselliğine aykırı. Alevilik ile hiç bağdaşmayacak, yan yana gelemeyecek birtakım uygulamalar sanki Aleviliğe dahilmiş gibi uygulanmaya çalışılıyor. Devşirme unsurlar, ‘Gri dedeler’ diyorum bunlara; özne olarak kullanılmaktadır.
“ALEVİLİKLE ZERRE KADAR İLİŞKİSİ YOK; İSLAMİYET AHİRET İNANCI ÜZERİNE KURULUDUR”
Bilimsel ve tarihsel olarak, teolojik anlamda irdelediğiniz zaman Alevilik ile İslamiyet arasında zerre kadar bir ilişki söz konusu değildir. Bu ikisi, farklı iki dünyadır. Yani; İbrahim-i dinlerle Alevilik hiçbir şekilde yan yana gelemez. Çünkü İslamiyet tamamen Ahiret inancı üzerine kuruludur. Dünyanın boş olduğunu belirtir ve ‘Esas olan ahirettir’ der.
Eğer ahiret inancına sahip değilseniz ki tam da bu noktada Alevilik devreye giriyor. Alevilik derki ‘Her şey bu dünyadadır. Esas olan cenneti de bu dünyada yaratmaktır. O yüzden de bu dünyada zorbalık, haksızlık, hukuksuzluğa karşı tavır alır’. Çünkü dünyayı cennet kılmak için. Bunu söyledikleri anda ise gerek siyasi iktidarlar, gerekse de diğer dinlerle açık bir çatışma içerisine girerler. Çünkü hukuksuzluğa karşı çıktığınızda iktidarların, egemenlerin icraatlarına karşı çıkmış oluyorsunuz.
“BU KİŞİLER YOL’A-ALEVİLİĞE İHANET ETMEKTEDİRLER”
Bu anlamda Aleviliğin bir ahiret inancı üzerinden şekillenmiş İslamiyet ile arasında bağ kurmaya çalışmak ahmaklıktan başka bir şey değildir. Bunun görünür pratiği olan Hakk’a uğurlama erkanlarında Aleviliğin genetik yapısına yabancı bir takım İslami ritüellerin konulmaya çalışılması Yol’un kadim varoluşu ile asla bağdaşmaz. Yani bu kişiler Yol’a, Aleviliğe ihanet etmektedirler.”
“BUNLAR, ALEVİ TOPLUMUNUN HAK, HUKUK MÜCADELESİNDE EMEKLERİ GEÇEN İNSANLAR DEĞİLLER ”
Yazar Ali Yıldırım, Veliyettin Hürrem Ulusoy ile Dede Hasan Doğan’a dönük saldırıları da eleştirdi. “Alevi yolu adına mücadele eden insanlara laf söylemeye hakları yok” diyen Yıldırım, Ocaklar Meclisi denilen yapının yayınladığı metne imza atanların da aslında İslami unsurla yan yana gelmediklerini kaydetti.
Yıldırım sözlerini şu cümlelerle sürdürdü:
“İslami rütüeller ile Aleviliği Alevilik olmaktan çıkarmaya çalışmaktadırlar. Bu kişilerin kendi aklı, fikri olduğunu düşünmüyorum. Bu kişiler, birileri tarafından harekete geçirilmekte, bilmedikleri, okumadıkları metinlerin altına imzaları alınmakta ve tamamen kullanılmaktadırlar. Çünkü kendi dünyalarında hiçbir şekilde İslami unsurlarla yan yana gelmeyen büyük çoğunluk, bu tür açıklamaların altına imza atıyor. Bunlar gri dedelerdir. Yaptıkları da Aleviliğin ruhuna aykırıdır. Bunların toplumumuzda hiçbir şekilde itibarları da söz konusu değildir. Alevi toplumunun hak, hukuk mücadelesinde emekleri geçen insanlar değiller.
“SALDIRILARININ HİÇ BİR DEĞERİ YOK”
O nedenle Alevi toplumunun kendi kimlik mücadelesinde var olan birtakım insanlara saldırmalarının hiçbir değerinin olmadığını düşünüyorum. Alevi hukuku içerisinde de baktığınızda bunların birtakım Engizisyon, Vatikan gibi kendilerini yargı mercii gibi görmeleri de ne kadar ahmakça bir durum içerisinde olduklarını gösteriyor. Bu unsurların, Alevi yolu adına mücadele eden insanlara laf söylemek, onları düşkün ilan etmek hadlerine değildir.”
“KUR’ANIN NE YAZDIĞINDAN HABERDAR DEĞİLLER”
Ali Yıldırım, “Ahirete dayanan bir anlayış ile bu dünyayı isteyen bir anlayışın yan yana gelmesi mümkün değildir” diyerek cenaze erkanlarında Fatiha okunmasını da eleştirdi. Yıldırım, okunan Arapça dua içeriklerinin Alevi erkanları ile alakasız olduğunu belirterek şunları söyledi:
“Kur’anda, Aleviliğe dair tek bir şey çıkmayacağı gibi tam tersine Aleviliğin dünya görüşü, taban tabana Kur’an’a aykırıdır. Kur’an öğretisinin perspektifinden baktığımız zaman Alevilerin tümü kafirdir. Çünkü Aleviler Ahiret’e inanmamaktadır. O nedenle Aleviler, İslami baskılar nedeniyle ‘Kur’an bizim. Dört kitap da bizim’ diyorlardı. ‘Peki neden buna uygun olarak davranılmıyor?’ denildiği zaman takiye olarak ‘Gerçek Kuran bu değil’ derlerdi. Şimdi bu takiye yaklaşımını asimilasyon nedeniyle değiştirip ‘Kur’an bizim’ gibi tamamen Aleviliğin özüne aykırı bir laf söylemeye çalışıyorlar ki bu Aleviliğin hiçbir yerine sığmaz.
“KUR’AN BİZİM DİYENLER, KUR’ANIN NE YAZDIĞINDAN HABERDAR DEĞİLLER”
Şu iddiadayım ki ‘Kur’an bizim’ diyen insanların hiç birisinin Kur’an’ı okuduklarını sanmıyorum. Kur’an’ın ne yazdığından haberdar değiller.
Örneğin bazı kişiler ‘Çerağı Nuh süresine göre uyandırıyoruz’ diyorlar. Nuh süresi, tamamen Ayşe hakkında çıkarılan dedikodular ile ilgilidir. ‘Ayşe zina yaptı mı yapmadı mı? Eğer kim Ayşe’nin zina yaptığını iddia ediyor ise onlar haksızlık yapıyor’ gibi anlatımlar var. Surenin özü Ayşe’nin zinasına yönelik iftiraları ele alıyor. Yani bu kişiler hiçbir şekilde Kur’an hakkında fikir sahibi değiller.
“FATİHA SIRESİNİN ÖLÜYLE NE İLGİSİ VAR?”
Şimdi bir de ölünün başında Fatiha okunması tartışması var. Fatiha suresi çok açık. ‘Ahiret gününün düzenleyicisi Allah’a saygı gösterip kulluk gösterelim…’ Peki bunun ölü ile ne ilgisi var?
Sürenin devamında ise şunlar anlatılıyor: ‘Allah’ım bizi yoldan sapmışların yoluna değil, doğru yola götür’. Şimdi bunun ölüyle ne ilgisi var? Bu duayı neden ölünün başında okuyalım ki? Böylesi bir yaklaşım tamamen cahilliktir. Duaların Hakk’a yürümüş kişi ile bir ilgisi varmış gibi düşünülen bir cehalet örneğidir. Maalesef dede kılıklı hocalar da bu türden bir cahilliğe hizmet ediyorlar.”
“NE YAPTIKLARININ FARKINDA DEĞİLLER”
Cemevlerinde Kur’an kursu verilmesi konusuna da değinen Yazar Ali Yıldırım sözlerini şöyle sürdürdü:
“Kurslarda çocuklara Kur’an kursu verilmesi pedagojiye de, çocuk haklarına da tamamen aykırı olduğunun kimse farkında değil mi? O çocuklar Kur’an kursunda Kur’an öğrenmiyorlar. Arapça bir takım sözleri ezbere okuyor ama anlamıyorlar. ‘Çocuklara Kur’an kursu veriyoruz’ diyenler ne yaptıklarının farkında değiller. Bu çocuklar Arapça bilmiyor. Şimdi bunun Alevilik ile ne ilgisi var? O nedenle bu türden asimilasyon faaliyetlerine karşı basit ve net konuşmamız lazım. Yani ‘Öyle de olur, böyle de olur. Bunda ne var?’ gibi değil.
Şunu net söylüyorum; Aleviliğin İslamiyet ile hiçbir ilgisi yoktur. Hiç bir unsuru birbiriyle uyuşmayan iki farklı dünya. Eğer aydın, birey ve Alevi yöneticisi olarak biz bunu açık ve net bir şekilde söyleyemezsek asimilasyon sürecine şu ya da bu şekilde biz de katkıda bulunmuş oluruz. Net bir düşünce geliştirmek zorundayız.”
PİRHA- Netflix dizisi Atiye’nin 6. bölümündeki sahneler tepki çekti. Yazar Ali Yıldırım, dizinin söz konusu bölümünde Bektaşilerin suçlu gibi gösterildiğini, ve camiye sokulduğunu belirterek, “Atiye dizisinde rezalet. Netflix Alevilerden özür dilemelidir. Bektaşileri suçlu gibi göstermek, onları camiye sokmak da ne oluyor?” dedi.
27 Aralık 2019 tarihinde 8 bölümden oluşan ilk sezonun yayınlandığı, senaryosunu Jason George, Nuran Evren Şit ve Fatih Ünal’ın birlikte kaleme aldıkları, aksiyon ve fantastik türündeki Netflix’in ikinci Türk orijinal internet dizisi Atiye’nin bir bölümündeki sahneler tartışma yarattı.
Yazar Şengül Boybaş’ın “Dünyanın Uyanışı” adlı eserinden uyarlanan dizide bir kadının kendisini keşfetme süreci, tarihi 12 bin yıl öncesine dayanan Göbeklitepe’nin hikayesi üzerinden fantastik şekilde anlatılıyor.
Diziyi izleyen Yazar Ali Yıldırım, dizinin 1. sezonun 6. bölümününde Bektaşilerin suçlu gibi gösterildiğini, ve camiye sokulduğunu belirtip, “Atiye dizisinde rezalet. Netflix Alevilerden özür dilemelidir” diyerek tepki gösterdi.
“BEKTAŞİLERİ SUÇLU GİBİ GÖSTERMEK, CAMİYE SOKMAK DA NE OLUYOR?”
“Bektaşileri suçlu gibi göstermek, onları camiye sokmak da ne oluyor” diyen Yıldırım şunları kaydetti:
“Televizyon izlemediğim için haliyle dizilerden de haberim yok. Bir arkadaşım üzerinde çalıştığım Göbeklitepe ile ilgili Atiye diye bir dizi olduğunu söyleyince, oturup tüm bölümlerini bir günde izleyeyim dedim.
1. sezonun 6. bölümünü izlerken dizide birdenbire hiç ilgisi alakası olmadığı halde Bektaşilerle ilgili sahnelere rastladım. Dizinin bir sahnesinde bir trafik kazası yaşanıyor ve bu kazaya Urfa Bektaşi Dergahında çalışan bir kişi tanık oluyor. Dizide bu tanık kişinin gazete haberi yer alıyor ve haberde bir suçlu gibi gözleri bantlanmış. Adeta tanık değil suçlu ilan edilmiş. Dizinin kahramanı Atiye olayın izini sürüyor. Bir arama motoru var adı javob. Oraya Bektaşi dergahları yazıyor ve aratıyor ve sözde Bektaşi dergahının adresini, mensuplarını buluyor. Urfa Bektaşi Dergahını arıyor ama bulduğu sayfa “http://xn--beyoludergahlar-2cc13a.com/” Atiye sözde Bektaşi dergahına gidiyor, dizi Bektaşilik adına vakit namazı kılan insanları gösteriyor.
Bektaşi babası ise bütünüyle bir cami imamı görünümümde.
“KURMACA DA OLSA ALEVİLERİ SUÇLU GİBİ GÖSTERİP GÖZLERİNİ BANTLAMAYA KİMSENİN HAKKI OLAMAZ”
Bir dizi/ sanat yapıtı yani kurmaca da olsa Alevileri suçlu gibi gösterip, gözlerini bantlamaya kimsenin hakkı olamaz. Bu bir rezalettir. Aynı şekilde Alevilikte olmayan bir ibadeti onlara mal etmek asla kabul edilemez. Bu tam anlamıyla bir rezalettir. NETFLİX Alevilerden özür dilemelidir.”
PİRHA – Hacı Bektaş Veli Dostluk ve Barış Ödülü’nün Viyana’daki İslam Alevi Teşkilatı’nın bir yardım kuruluşuna verilmesine tepki gösteren Yazar Ali Yıldırım, ödülün itibar kaybına uğratıldığını söyledi. Hacıbektaş Belediye Başkanı’nın kendi kafasına göre davrandığını, bir jürinin olmadığını belirten Yıldırım, “Ödülün itibarsızlaştırmasına sessiz kalmamamız ama bir de alternatif üretmemiz lazım” dedi.
Araştırmacı Yazar Ali Yıldırım, 57. Ulusal 31. Uluslararası Hünkâr Hacı Bektaş Veli Anma Törenleri’nde 27. Hacı Bektaş Veli Dostluk ve Barış Ödülü’nün İslam Alevi Teşkilatının yardım kuruluşu olan Hızır Avusturya’ya verilmesine ilişkin PİRHA‘ya konuştu.
Yıldırım, bu yılki Hacı Bektaş Veli Anma Törenleri çerçevesinde verilen Hacı Bektaş Veli Dostluk ve Barış Ödülü’nün, verilme yönetemi, verildiği kurum açısından son derece tartışmalı bir sonuç doğurduğunu belirtti.
“ÖDÜL, ÜLKE BARIŞINA KATKI SUNANLARA VERİLİR”
Hacı Bektaş Veli Dostluk ve Barış Ödülü’nün ilk kez 1994 yılında kurulduğunu ve ödülün ilk olarak Sivas Katliamı’nda yaşamını yitirenlerin anısına katliamdan sağ kurtulan Yazar Lütfi Kaleli’ye verildiğini hatırlatan Yıldırım, ödülün yönetmeliğine ilişkin şunları söyledi:
“Fakat ondan önce ödülle ilgili bir yönetmelik hazırlanmıştı, yani Dostluk ve Barış Ödülü Yönetmeliği. Yönetmeliğin 1. maddesinde bu ödülün amacı Anadolu kültürüne ve o kültürün temel taşı olan Aleviliğe bilimsel, kültürel, sanatsal, örgütsel anlamda verdiği mücadele ve yaptığı araştırma, yazdığı kitaplar ile katkıda bulunan insanlara ve bundan dolayı da dünya ve ülke barışına katkıda bulunan insanlara ve kurumlara verilir’ diye bir hüküm yazılmıştı. O çerçevede de her yıl değişen bir jüri oluşturuluyordu ve o jüri gerekçeyi ödül ya da aday insanları kabul ediyor ve o jüri değerlendirmesini yaparak bunu anma komitesine iletiyordu.”
“ÖDÜL İNCE ELEYİP SIK DOKUYARAK VERİLİRDİ”
Lütfü Kaleli’den başlayarak 1994’ten başlayarak on yıl süresince çok değerli insanlara ödül verildiğini kaydeden Yazar Yıldırım, “Alevi yoluna, Alevi kültürüne hizmet etmiş İsmet Eyüboğlu’na verildi. Birçok araştırmasıyla bu kültüre hizmet etmiş bir şahıs İlhan Başgöz’e verildi. Gene Pir Sultan, Yunus Emre deyişleri konusunda çok emeği geçmiş olan İlhan Selçuk’a verildi. Yazdıklarıyla laiklik konusunda çok ciddi emek harcamış mücadele etmiş bir kişilik olarak sonra Nejat Birdoğan’a verildi, Irene Melikoff”a verildi. İkisi de gerçekten yazdıklarıyla Alevi kültürünün Alevi inancının ülke ve dünya çapında tanınmasına katkıda bulunmuş şahsiyetlerdi. Arif Sağ’a verildi. Sanatsal, müziksel anlamda hizmetleri tartışılmaz Fikret Otyam’a verildi. Ödül çok itibarlı bir ödül haline geldi. Yani Hacı Bektaş Dostluk ve Barış Ödülü almak çok itibarlıydı. Yerellerde bu anlamda ve bu noktada çok özen gösteriyorlardı. İnce eleyip sık dokuyarak bu ödülü jüri veriyordu” diye konuştu.
“BELEDİYE BAŞKANI KENDİ KAFASINA GÖRE VERMEYE BAŞLADI; ÖDÜL İTİBAR KAYBINA UĞRADI”
Hacıbektaş’ta belediye başkanının değişmesiyle birlikte bütün kurumları yerle bir ettiğini ve kendi ideolojik ve siyasi kaygıları çerçevesinde ödülü de jürisiz kendi kafasına göre vermeye başladığını belirten Yıldırım, ödülün itibar kaybına uğradığını söyledi. Yıldırım, “Geçtiğimiz yıl belediye başkanı değişti bir umut ortaya çıktı, ödül yönetmeliği ve jüri konusu bir tarafa bırakılarak geçtiğimiz yıl Musa Eroğlu’na verilmişti. O da birçok emekler harcamış bu yola hizmet etmiş bir insan. O yüzden yerli yerini bulduğu için ödülün veriliş tarzı konusunda eleştiriler olmamıştı” dedi.
“BİR JÜRİ YOK, ÖDÜL DEĞERLENDİRME KOMİTESİ YOK”
Yıldırım, işleyişin farklı olduğunu şöyle anlattı:
“Bu yıl belediye başkanı bütün jüri anma komitesini, her birini bir tarafa bırakarak daha doğrusu anma komitesini de kendi istekleri doğrultusunda oluşturarak ödülü bütün Alevi kurumlarının Türkiye ve dünyadaki bütün Alevi kurumlarının itiraz ettiği bir çevreye verdi. Bir jüri yok, ödül değerlendirme komitesi yok, ‘ben yaptım oldu’ diyen bir anlayış ortaya çıktı ve bu anlayış geçen yılki bir şeylerin değişeceği yönündeki umutları da maalesef usandırmış oldu. Yani bir ödülün kim tarafından verildiği çok önemlidir. Bununla birlikte ödülün kime verildiği de çok önemlidir. Ödülün saygınlığını itibarını bütün bunlar oluşturur.”
2021 yılı UNESCO tarafından Hacı Bektaş Veli yılı ilan edildiğini hatırlatan Yazar Ali Yıldırım, bunun Aleviler açısından önemine vurgu yaparak, önümüzdeki yıl için şu önerilerde bulundu:
“Alevi toplumunca Alevi örgütlerince anılması ve bu anmaların da onlar eliyle gerçekleştirilmesi gerekir. Bu çok önemli, biz Alevi kurumları, Alevi aydınları Alevi sivil inisiyatifi ve toplumu olarak gelecek yıl ciddi bir Hacı Bektaş Veli Ödülü’nü daha şimdiden örgütleyebiliriz. Hacıbektaş ve Alevilikle ilgili olarak yapılacak yeni araştırmalara incelemelere böyle bir ödül vermeyi çok sağlam ve saygın bir jüri de oluşturarak gündemimize alabiliriz, diye düşünüyorum. Hacı Bektaş Veli Ödülü’nün itibarsızlaştırmasına sessiz kalmamamız lazım ama bir de alternatif üretmemiz lazım. Alternatif kurumlarımızın buna sahip çıkmasıdır.
Kurumlarımız, belediye başkanının keyfi tavrına karşı çok ciddi birlikte bir tavır aldılar. Türkiye ve Avrupa biz yokuz dediler, senin bu tercihine katılmayacağız, dediler. Çok ciddi bir uyarıydı, yerinde bir uyarıydı. Bu birliktelik önümüzdeki günlerde anma ve ödül için tutarlı bir inisiyatife dönüştürülebilir diye düşünüyorum.”
PİRHA- Çanakkale’de Kirazlı Köyü Balaban Mevkiinde altın madeni projesi kapsamında yapılan ağaç katliamına yönelik başlatılan Su ve Vicdan Nöbeti’ne katılan Tiyatrocu Ali Yıldırım, ülkenin farklı bölgelerinde doğaya ciddi anlamda saldırıların olduğunu vurguladı. Yıldırım, “Her kim ki ben çağımdan ve su içtiğim toprağımdan yanayım diyor ise Çanakkale’deki Hasankeyf ve Munzur’daki insanlarla dayanışma içerisinde olması gerekiyor” diye konuştu.
Haberin Videosu
Çanakkale merkeze bağlı Kirazlı Köylü Balaban Mevkii’nde altın madeni projesi kapsamında yapılan ağaç katliamına yönelik başlatılan ‘Su ve Vicdan Nöbeti’ 19’uncu gününe girdi.
Su ve Vicdan Nöbeti’ne katılan tiyatrocu Ali Yıldırım, Kaz Dağları, Hasankeyf ve Munzur’da yaşanan doğa katliamlarının ciddi bir saldırı olduğunu belirterek ortak mücadele çağrısı yaptı.
“DOĞAYA CİDDİ SALDIRI VAR”
Kaz Dağları’ndaki ağaç katliamına binlerce insanın karşı durduğunu ifade eden Yıldırım, yaşam alanlarına karşı bir saldırı olduğunu söyledi. Artvin, Hasankeyf ve Munzur’da aynı projelerin uygulanmaya çalışıldığını belirten Yıldırım, “Kaz Dağları’ndaki doğa katliamını protesto etmek, sebeplerini anlamak ve anlatmak için buradayız. İstanbul’dan bir grup arkadaş olarak geldik. Buradaki ağaç katliamını gördüm. Buraya tekrar gelme ihtiyacı hissettim. Sadece burada değil ülkenin birçok yerinde ciddi anlamda saldırılar var. Aynı şekilde Artvin’de altın çıkarıyorlar. Toprağı ve yer altı sularını zehirliyorlar. Yine Hasankeyf ve Munzur’da projeler var. Nefes alabileceğimiz ormanlara, doğaya saldırı var. Buna karşı mutlaka mücadele etmek, bir araya gelmek lazım” dedi.
“DERSİM’E SESSİZ KALMAK İHANETTİR”
Ülkenin farklı bölgelerindeki doğa katliamlarına da aynı şekilde duyarlılık gösterilmesi gerektiğinin altını çizen Yıldırım, bunlar karşısında ses çıkartılmamasının samimi olmayacağına dikkat çekti. Yıldırım “Kaz Dağları’ndaki bu katliama karşı çıkarken Hasankeyf’teki o 12 bin yıllık tarih yıkımına ve insanlık tarihinin bilincinin ortadan kaldırılmasına sessiz kalmak samimi bir davranış değildir. Bilim insanları yine Munzur Dağları’ndaki suyun bir buzul olduğunu ortaya çıkardı. Dolayısıyla bu buzulun ortaya çıkartılması ile birlikte erimesi yeniden küresel ısınmanın farklı boyutları ile yüz yüze geleceğiz. Bu sadece Dersim’e değil bütün insanlığa ihanettir. Bütün bunların durdurulmasını istiyorum. Sonuna kadar da mücadele edeceğim” diye konuştu.
“SUYU VE TOPRAĞINDAN YANA OLAN MÜCADELEYE”
“Her kim ki ben çağımdan ve su içtiğim toprağımdan yanayım diyor ise bu mücadelenin içerisinde olması gerekiyor” diyen Yıldırım, doğa katliamlarının birbirinden bağımsız olarak ele alınamayacağını vurguladı. Yıldırım, şunları ifade etti:
“Birey olarak burada bulunmam çok önemli. Kendisini özgür birey hisseden herkesin buraya gelip burada yaşayan halk ile dayanışma içerisinde olması gerekiyor. Çanakkale’deki insanların da Hasankeyf’teki, Munzur’daki insanlarla dayanışma içerisinde olması gerekiyor. Özgür ve çağdaş insanın yapması gereken en önemli şeylerden bir tanesi budur. Her kim ki ben çağımdan ve su içtiğim toprağımdan yanayım diyor ise bu mücadelenin içerisinde olması gerekiyor. Ben tiyatrocuyum ve dolayısıyla bunu tiyatro sanatı ile dile getiriyorum. Bu mücadeleye sanat ile katkı sunmaya çalışacağız.”
PİRHA – Sivas’ta Pir Sultan Abdal’a ait bilinen evin tadilat bahanesiyle tahrip edildiği iddia edildi.
Pir Sultan Abdal’ın Sivas, Yıldızeli, Banaz Köyündeki evi Alevi asimilasyoncuları tarafından tahrip edildi. İddia, Avukat Ali Yıldırım tarafından ortaya atıldı. Yıldırım, kaleme aldığı yazıda Pir Sultan’a ait evin saldırı ile tanınmaz hale getirildiğini anlattı.
Yıldırım, yazısında “Pir Sultan Abdala ait olduğu bilinen evin Alevi İslamcı, Caferi, Şii asimilasyoncuların saldırısı ile tanınmaz hale getirildi” diyerek ‘Horasan’ adlı grubun, onarım adı altında evde tarihe dair ne varsa kazıyıp, zımparalayıp ortadan kaldırdıklarını aktardı.
“KİM BU HORASAN’CI MİSYONERLER?”
Ali Yıldırım’ın yazısının devamında şu bilgiler paylaşıldı:
“Tarihi ocak betonla sıvanırken duvarlara alçı çekilerek evin ruhunu boğup, nefesini öldürdüler. Ne büyük ocağın kurbanlar pişen ateşinden bir is kokusu kaldı ne de Pirin soluduğu havadan bir nefes.
Asimilasyoncular ocağın üstüne astıkları kocaman bir levha ile ne kadar hayırsever olduklarını da ilan etmekten çekinmediler.
Asimilasyoncular evin içine ne olduğu belirsiz sözde bir Pir Sultan Abdal heykeli de koyarak son vuruşlarını da yapmış oldular.
Asimilasyoncuların yanılttığı ev sahibinin oğlu Hüseyin Şimşek şu dikkat çekici değerlendirmelerde bulundu: ”basta babam olmak üzere çıkar söz konusuysa ne tarih kalır nede ikrar rahmetli annem olsaydı bunların hiçbirine izin vermezdi maalesef bizde izlemekle yetiniyoruz gün ola harman ola saygılar”
…
“Şimdi buradan başta Pir Sultan Abdal Vakfı ve Pir Sultan Abdal Derneği yöneticileri olmak üzere tüm Banazlılara sormak gerekiyor.
Tüm bu asimilasyon işlerinden haberiniz var mıydı?”
…
“Daha 20 gün öncesinde oraya Pir Sultan Abdal etkinlikleri için giden Pir Sultan Abdal Derneği yöneticileri nasıl olur da durumdan habersiz olurlar?
Kim bu Horasan’cı misyonerler?
Banaz’da ellerini kollarını sallayıp gezerken kimse onlara ne yaptığını sormaz mı?”