PİRHA- İstanbul’da bir araya gelen Kürt yurttaşlar ve sanatçılar, ana dilin sadece ev içine sıkışarak kamusal alandan izole edilmesinin dilin canlılığını yitirmesine yol açtığını vurguladı. Mezopotamya Kültür Merkezi (MKM) sanatçılarından Engin Cengiz, Kürtçe için en acil ihtiyacın yasal bir statü olduğunu belirtirken; etkinliğe katılan kadınlar, çocukların ana dillerini öğrenebilmesi için okullarda eğitim dili olmasının hayati önem taşıdığına dikkat çekti.
Kültür, sanat ve toplumsal hafızanın en temel taşıyıcısı olan ana dili, modern yaşamın ve kamusal alan sınırlamalarının kıskacında var olma mücadelesi veriyor. İstanbul’da düzenlenen bir etkinlikte bir araya gelen farklı kuşaklardan Kürt yurttaşlar, ana dillerini günlük ve kamusal yaşamda özgürce kullanamamanın yarattığı kimlik sıkışmasını ve dilin geleceğine dair duydukları derin kaygıları paylaştı. Katılımcılar, asimilasyon politikalarına karşı toplumsal örgütlenmenin ve dilin sokakta, sanatta, modern yaşamın her alanında yaşatılmasının önemine vurgu yaptı.
“KENDİ KÖYÜMDE, KENDİ ANA OCAĞIMDA GİBİYİM”
Orta Anadolu Kürtlerinden olduğunu ve ailesinin yüzyıllar önce Adıyaman’dan Konya’ya sürgün edildiğini belirten Çiğdem Yerlikaya, tüm baskılara rağmen dilini ve kültürünü korumaya çalışan bir çevreden geldiğini ifade etti. İstanbul’daki etkinlikte ana diliyle selamlaşmanın ve kendini ifade edebilmenin hissettirdiği güveni aktaran Yerlikaya, şunları söyledi:
“Burada selam verdiğim arkadaşlara Türkçe selam verdim onlar bana Kürtçe karşılık verdi. O an ‘Evet, ben burada Kürtçe konuşmalıyım’ güveni geldi içime. Şu an kendi köyümde, kendi ailemde, ana ocağımdayım gibi hissediyorum. Kürtçe şarkı söylüyorum, ritimle ilgileniyorum; bu etkinliğin kültür, sanat ve halaylarla birleşmesi kendimi gerçekleştirme sürecim oldu.”
Kamusal alandaki dil kısıtlamalarının bireysel dünyasında yarattığı çelişkiye de değinen Yerlikaya,
“İş yerinde annem aradığında bile Türkçe konuşmak zorunda kalıyorum. Dilimizin ve kimliğimizin yasaklı olmasından kaynaklı özgürce ifade edemeyişim bende büyük bir çelişki yaratıyor. Çocuklarımızın isimleri Kürtçe ama onlarla Kürtçe konuşulmuyor. Eğitim dili olmamasının da etkisiyle dilimiz yavaş yavaş canlılığını yitiriyor. Eskiden aramızda Kürtçe konuşur Türkçeye çevirirdik, şimdi Türkçe düşünüp Kürtçeye çeviriyoruz. Kurmancî gibi yaygın bir lehçede bile bu tehlikenin baş göstermesi durumun ciddiyetini ortaya koyuyor” dedi.
ANNELERİN SUÇLULUK DUYGUSU VE SİSTEM ELEŞTİRİSİ
Etkinliğe katılan anneler ise çocuklarına ana dillerini aktaramamış olmanın toplumsal ve psikolojik yükünü taşıdıklarını dile getirdi. 10 yaşında bir kızı olduğunu belirten Elif Candurmaz, “Ana dilimi tam olarak konuşamadığım için kızıma da öğretemedim. Bunun suçluluğunu yaşıyorum. Şimdi ise ona öğretmek için çabalıyorum” sözleriyle yaşadığı özeleştiriyi paylaştı.
Ana dilini her yerde özgürce konuşmak istediğini vurgulayan Gönül Yılmaz ise dil aktarımındaki kesintinin sorumlusunun aileler değil, sistem olduğunu ifade etti:
“Neden okullarda İngilizce, Fransızca eğitim var da bu ülkede yaşayan, vergisini veren bir Kürt olarak benim ana dilimde eğitim yok? Çocuğum Kürtçe konuşamıyorsa bunun suçlusu ben değilim, sistemdir. Okullarda Kürtçe eğitim olsa çocuklarımız dilini çok daha güzel konuşur. Elbette eğitim önce evde, kadının çocuklarını eğitmesiyle başlamalı, biz zaten her zaman alanlarda dilimize sahip çıkıyoruz. Dilimiz bizim varlığımızdır; dilimiz olmazsa biz olmayız.”
“EN ACİL MESELE STATÜDÜR”
Mezopotamya Kültür Merkezi (MKM) sanatçısı Engin Cengiz, Kürt dili üzerindeki asimilasyon politikalarının devlet eliyle derinleştirilerek sürdürüldüğünü ancak buna karşı güçlü bir toplumsal direnişin de mevcut olduğunu kaydetti. Dilin sadece gramatik bir yapıdan ibaret olmadığını, sokağın dili besleyen ana damar olduğunu hatırlatan Cengiz, şu değerlendirmelerde bulundu:
“Kürtçe için en acil mesele statüdür. Bir statü olmazsa, bir yere kadar direnebiliriz. Statüden kastımız kaba bir şey değil; kocaman bir toplum bu dili konuşuyorsa okulunda da, kendi varoluş sisteminde de bunu ifade edebilmelidir. Bugün Avrupa’da nüfusu çok az olan topluluklar bile sınıf açıp öğretmen talep edebilirken, Kürt halkı kendi coğrafyasında çoğunluk olarak bundan mahrum bırakılıyor. Bu mesele diyalog ve müzakereyle çözülebilir. Dil bir şeyi bölmez, aksine birleştiricidir.”
Gelecek kuşaklara ve gençlere de çağrıda bulunan Cengiz, dilin modern dünyaya entegre edilmesi gerektiğinin altını çizerek, “Her şey evde başlar ama evde bitmez; sokak var, edebiyat var. Gençler dillerinden asla gocunmamalı. Bugün teknoloji, tıp, sağlık gibi modern dünyaya ait alanlarda Kürtçeyi nasıl kullanabiliriz, dilimizi buraya nasıl entegre edebiliriz, bunun derdini ve kaygısını gütmeliyiz” diyerek sözlerini tamamladı.
PİRHA-Doç.Dr. İlyas Aslan, Kırmançki ile Alevi inancının ilişkisine de dikkat çekerek, “Dilin içinde inancıda görüyoruz, kültürü de görüyoruz. Bazı dillerde bunu rahatlıkla görebiliriz. Kırmancki’de de benzer bir durum var. Bunlardan biri yoksa sakatsa dilde sakattır. Anadilimizle inancımızın böyle bir ilişkisi var. Biri yoksa diğeride eksik kalır” dedi.
Munzur Üniversitesi Zaza Dili ve Eğitimi Bölüm Başkanı Doç.Dr. İlyas Aslan ile, ana dilinin kültür, edebiyat ve günlük yaşamdaki yerine dair konuştuk.
“İnsanın dili, insanın herşeyidir ruhudur” diyen Aslan, ana dilini anahtara benzetti: “İletişim dili ve sosyalitedir. Dil konuşmadır. her şeyde dil vardır. Tarihin içinde dili görüyoruz, tıptda, sosyal yaşamda, sosyolojide görüyoruz.”
Kırmançki ile Alevi inancının ilişkisine de dikkat çeken Aslan, “Dilin içinde inancıda görüyoruz, kültürü de görüyoruz. Bazı dillerde bunu rahatlıkla görebiliriz. Kırmancki’de de benzer bir durum var. Bunlardan biri yoksa sakatsa dilde sakattır. Anadilimizle inancımızın böyle bir ilişkisi var. Biri yoksa diğeride yoktur” dedi.
Ana dilin aktarılmasında sözlü anlatımın önemine vurgu yapan Doç.Dr. İlyas Aslan, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Kültürde herşey dille oluşuyor. Kültür de dille devam ederek bugüne kadar geldi. Dili yazılmamış, okutulmamış ve hep göçebe yaşamışsa o dil kültürle, sözlü anlatımla varlığını korumuştur. Bizim ana dilimizde biraz böyle olmuş. Çünkü kültürümüz bugüne kadar hep dille ilişkisini koruyarak bugüne kadar gelmiş.”
“ANA DİLİNDE YAZMAK ÇOK ÖNEMLİ”
Doç.Dr. İlyas Aslan, dilin çeşitiliğinin korunması gerektiğinin altını çizerek, “Yok olmakla yüz yüze kalan diller yaşatmalı ki dünya tek renkle kalmasın” uyarısında bulundu.
Yazım dünyasında ana dilin rolüne işaret eden Aslan, “Yazılımı olan bir dilin kaybolma ihtimali yok. Örnek verecek olursak Kırmançki de öyle çok kelime kaybolmuş inançta daha diri kalmış dilimiz. Bu yüzden dili yazmak çok önemlidir. Yazılımı olan dillerin edebiyatı da güçlüdür. Bir ana dilin eğitimi varsa okutuluyorsa gelişimi de vardır. Mesela biz ana dilimizi kulaktan kulağa öğrendik, öğrettik ama okuyarak gelişşe kazanımı daha fazla olur” şeklinde konuştu.
“ANA DİLİMİZ KAYBOLURSA DÜNYAMIZ KARANLIK OLUR”
“Dilimiz Xızır’ın dilidir, ruhumuzun dilidir” diyen Aslan, şunları ifade etti:
“Artık çok okunan bir dönemde değiliz. Sosyal medya sürecin çok aktif olduğu bir dönem. Dünya değişiyor, teknolojilerin kullanımı artıyor. Bundan kaynaklı zazaca dilimizde çok imkan yok. Sosyal medyada da görünmeyince, izlemeyince kısıtlı kalır.
Devletin dillin gelişimini sağlama imkanları çoktur. Bakanlıklar bütçelerini ana dilin öğretilmesine ayırabilir. Dünyanın her yerinde bu var.
Burada asıl önemli olan çocuklarımızla kendi dilimizle konuşmaktır. Herkes çocuklarıyla konuşmalı. Nesilden nesile böyle yayılım olur ancak. Düşünün bin yıllardır kulaktan kulağa bu dil gelmiş. Bundan sonra da hem konuşarak, hem okuyarak, hem de yazarak dile katkı sunalım. Çünkü ana dilimiz kaybolursa dünyamız karanlık olur.”
“DERSİM’DE BİR OKULDA ZAZACA VAR”
Dersim’de 5 tane ortaokul olduğunu ve bunlardan sadece birinde seçmeli dersin verildiği bilgisini paylaşan Aslan, “Bunun gelişimi için çok müzakere yaptık ama çok yol alamadık . Komşu ilimiz Bingöl’de her okulda, her köyde seçmeli ders olarak zazaca var ama burda o yok. Neden veliler çocuklarına seçtirmiyorlar?” diye sordu.
Üniversitedeki bölüme de ilginin az olduğunu belirten Aslan, gençlere ana diline sahip çıkması çağrısında bulundu.
PİRHA-Eğitim-Sen, 21 Şubat Dünya Anadili Günü dolayısıyla açıklama yaptı. Açıklamada, ‘’Eğitim Sen olarak farklı anadili ve kültürlerin özgürce yaşaması ve gelişmesinin önündeki bütün yasal ve fiili engellerin bir an önce kaldırılmasını talep ediyoruz’’ denildi.
Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim-Sen), 21 Şubat Dünya Anadili Günü nedeniyle Eğitim- Sen Genel Merkezi’nde basın açıklaması yaptı. Açıklamayı Eğitim-Sen Genel Başkanı Kemal Irmak okudu.
“ANADİLİNDE EĞİTİM HAKKI TEMEL BİR HAKTIR”
Irmak, eğitim hakkının kamusal bir ilke olarak gerçekleşebilmesi için dil, din, ırk, etnik köken, cinsiyet, coğrafi bölge, politik görüş temelli her türlü ayrımcılığın ortadan kaldırılması zorunlu olduğunu belirterek, “Anadilinde eğitim hakkı temel bir haktır. Anadili toplumun egemen dilinden farklı olan çocukların ve yetişkinlerin eğitim haklarından yararlanabilmeleri için, kendi dillerinde eğitim görme haklarının korunması gerekmektedir” dedi.
Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü’nün (UNESCO) 1999 yılında aldığı kararla 21 Şubat’ın ”Uluslararası Anadili Günü” olarak kabul edildiği hatırlatan Irmak, ”Dil, bir toplumun kültürünün gelişmesi için temel bir unsurdur. Bu nedenle anadilinde eğitim, kültürün kuşaklar arasında aktarılması için elzemdir” diye konuştu.
” MİLYONLARCA ÖĞRENCİ HALA ANA DİLİNDE EĞİTİM HAKKINDAN MAHRUM BIRAKILMAKTA”
Türkiye’de yakın bir zamana kadar ana dilinde eğitim hakkının tartışılması bir yana, resmi dil dışındaki dillerin varlığının dahi inkar edildiğini belirten Kemal Irmak şunları ekledi:
”Dünyada çok dilli olmayan ve egemen dilin esas alındığı eğitimin dilsel, pedagojik ve psikolojik kısıtlar yaratarak eğitime erişimi engellediği tespit edilmektedir. Dillerin yok olması, dilsel çeşitliliğin kaybolması, çocukların yeteneklerinin gelişiminde engellere sebep olması ve sürekli bir yoksunluk yaratması tekdilli modellerin olumsuz sonuçlardır. Türkiye’de yakın bir zamana kadar anadilinde eğitim hakkının tartışılması bir yana, resmi dil dışındaki dillerin varlığı dahi inkâr edilmiştir. Uzunca bir süre hâkim dil dışındaki diğer diller ‘var olmayan dil’ ya da ‘bilinmeyen dil’ olarak anılmıştır. Kürtçe, Arapça, Çerkezce, Lazca dilleri baskı ve asimilasyon politikalarına maruz kalmıştır. Bugün milyonlarca öğrenci hala ana dilinde eğitim hakkından mahrum bırakılmaktadır. Bilimsel çalışmalar, anadilleri üzerinde eksiltici etkisi olan bir eğitime maruz kalan çocukların eğitim düzeyinin düşük olduğunu göstermektedir.
FARKLI ANA DİLLERE YÖNELİK SINIRLAMALARA SON VERİLMELİ
Bu durumun sebeplerinden biri öğrenciler ile öğretmenler arasında yaşanan iletişim sorunlarıdır. Bu çocuklar, kendilerine yabancı olan bu dünyayı çok az anlayabilir ve daha ilk andan kendi dil kaynaklarını kaybederler. Dilini bile anlamadığı bir eğitim sisteminde, sadece soyut dil becerilerinin gelişmesi için değil, günlük Türkçeyi anlamaya başlaması için bile en az birkaç yıl zamana ihtiyaç duymaktadır. Bu durum, anadilinde eğitim alamayan öğrencilerin, anadili Türkçe olan çocuklara göre oldukça dezavantajlı olduğunu göstermektedir. Akademik başarılarının gelişebilmesi açısından aralarında yıllarca fark oluşmaktadır. Ayrıca okuma yazmaya geç başlama ve akademik becerilerin daha geç kazanılması, öğrencilerde sınıf tekrarı ya da okul terki gibi sonuçlara yol açarak eğitim hakkına erişimi engellemektedir. Çokkültürlü, demokratik bir toplum için eğitimde güvenlik temelli ve bilimsel dayanağı olmayan yaklaşımlardan vazgeçilmelidir. Farklı anadillere yönelik sınırlamalara son verilmeli, her bireyin kendi anadilini öğrenmesi ve kendi anadilinde eğitim alması için gerekli ortam sağlanmalıdır.”
PİRHA- DEM Parti Mersin Kadın Meclisi’nin ana dilde ve parasız eğitim talebiyle okul önünde açıklama yaptı. İktidara seslenen DEM Parti, Eşit, parasız, erişilebilir, nitelikli, bilimsel, ana dilinde eğitim ve okullarda en az bir öğün yemeğin parasız olarak temin edilmesini istiyoruz” dedi.
DEM Parti Mersin Kadın Meclisi, ana dilde ve parasız eğitim talebiyle Akdeniz İlçesi’nde bulunan Hatice Uluğ İlkokulu önünde basın açıklaması yaptı. “Artık yeter! Çocuklarımız okurken mutlu gelecekten umutlu olsun istiyoruz” pankartının açıldığı eylemde basın metnini DEM Parti Mersin İl Eş Başkanı Bedriye Kuş okudu.
“DEVLET OKULLARI ÇÖZÜMÜ VELİLERİN CEBİNDE ARIYOR”
Eğitim maliyetlerinin gün geçtikçe arttığını ve toplumun büyük bir kesiminin giderek yoksullaştığını dile getiren Bedriye Kuş, eğitime yeterli bütçenin ayrılmamasını eleştirdi.
Kendi ihtiyaçlarını karşılamak zorunda kalan devlet okullarının çözümü velilerin cebinde aradığını belirten Kuş, “Başta ‘gönüllü bağış adı altında toplanan kayıt parası olmak üzere hemen her okulda çok sayıda kalemde para toplanarak eğitim harcamaları büyük ölçüde bizlerin sırtına yıkılıyor. Açlık sınırının altına düşen ücretler ve hayat pahalılığı, fahiş gıda fiyatları, katlanarak artan kırtasiye ve okul masrafları, servis ücretleri nedeniyle çocuklarımızın temel ihtiyaçlarını karşılayamaz olduk. Peş peşe gelen zamlarla çocuklarımıza günlük harçlık vermekte zorlanıyoruz, beslenme çantalarını dahi dolduramıyoruz” dedi.
Kuş, eğitimin parasız olması gerekirken giderek ticarileştiğine, buna paralel olarak eğitimin niteliğinin düştüğüne dikkatleri çekti.
TALEPLER SIRALANDI
Bedriye Kuş, eğitimin iyileştirilmesine yönelik talepleri şöyle sıraladı:
” * Eşit, parasız, erişilebilir, nitelikli, bilimsel, anadilinde eğitim istiyoruz.
* Tüm eğitim maliyetlerinin kamusal olarak karşılanmasını istiyoruz.
* Çocukların üstün çıkarlarının korunmasını, her türlü ayrımcılığa son verilmesini istiyoruz.
* Çocuklarımız okurken mutlu, gelecekten umutlu olsun istiyoruz.
* Okullarda en az bir öğün yeterli ve nitelikli yemeğin parasız olarak temin edilmesini istiyoruz.
* Çalışmak isteyen tüm kadınlara güvenceli ve güvenli iş, eşdeğer işe eşit ücret istiyoruz.
* Çalışma yaşamındaki kadınlara yönelik eşitsizliklere son verilmesini istiyoruz.
* Ücretsiz ev emekçisi olarak çalışan kadınlara temel gelir ve sosyal güvence istiyoruz.
* Kadın ve çocuk yoksulluğu son bulsun diyoruz!”
Milletvekili Perihan Koca ise eğitimin bir hak olduğunu, eğitimden tasarruf yapılamayacağını kaydederek, çocuk haklarını yerine getirmek için mücadeleyi yükselteceklerini ifade etti.
Açıklamadan sonra partililer, öğrenci ile velilere ana dilde ve parasız eğitim talebiyle hazırlanan broşürleri dağıttı.
PİRHA-Yönetmen Caner Canerik, yok olma tehlikesi altındaki Dersim kültürünü gelecek kuşaklara taşıma mücadelesi veriyor. Dersim kültürünün merkezinde dil ve inanç olduğunu belirten Canerik, “Dil ve inanç aslında birbirinden ayrılmaz bir parça. Dersim kültürü çok zengin ancak bizim dilimizin ve kültürümüzün yok oluşunun önüne geçmemiz çok zor görünüyor” dedi.
İstanbul’daki aktif gazeteciliği bırakarak memleketi Dersim’e yerleşen Caner Canerik, fotoğrafçılığın yanı sıra belgesel ve film çalışmaları da yapıyor.
Caner Canerik, ‘Kamile Dersim’ projesiyle başlattığı kayıtlara 2011’de başladı ve 400’e yakın insanla görüşüp kayıt altına aldı. Kamile Dersim adıyla başlattığı çalışmasını Dersim Masalları adıyla kitaplaştırdı. Dersim’in tüm ilçelerini, köy köy gezerek yaşlılara anlattırdığı masalları kitapta toplayan Canerik, “Hangi fakirin evine girersen gir, sana verecek bir masalı vardır mutlaka” diyor.
“DİL VE KÜLTÜR BİRBİRİNDEN AYRILMAZ BİR PARÇA”
Dersim kültürünün merkezinde dil ve inanç olduğunu belirten Caner Canerik, “Dil ve inanç aslında birbirinden ayrılmaz bir parça. Bugün konuştuğumuz dil farklı şivelerle Bingöl’de, Palu’da, Amed’de ve birçok yerde konuşuluyor ama Dersim’de dili şekillendiren kültürel altyapıdır. Buradaki inanç, coğrafi özelikler ve yaşam tarzı bu dile kimliğini veren unsurlar. Dersim aslında dil, inanç ve coğrafyası ile diğer yerlerden ayrılıyor. Hepsini birleştiğimiz zaman eskilerin deyişiyle Kırmanciye yenilerin deyişiyle Dersim kültürü dediğimiz şey ortaya çıkıyor. Burada farklı olarak inancın, coğrafyanın ve kültürün şekillendirdiği ayrı bir karakter oluşmuş. O yüzden aslında kaybolmakta olan Dersim kültürü” diye ifade etti.
“ÇOCUĞUMUZA DİLİMİZİ ÖĞRETMİYORUZ”
Kırmancki’nin yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmasında birçok hata yaptıklarını ifade eden Caner Canerik, “‘Okullarda ders verilmiyor, devlet asimilasyon politikası uyguluyor’ deniliyor evet bunlar var ama bunlar çok küçük bir oranda. Biz kendi dilimizi bilmiyoruz, çocuğumuza da dilimizi öğretmiyoruz. Bu konuda asıl suçu kendimizde aramamız gerekiyor. Ben dil konusunda da çok karamsarım artık, ‘Kamile Dersim’ projesi çektiğimde şunu söyledim: 50 yıl sonra insanlar artık burada böyle bir dil ve kültür varmış diyecekler. Artık insanlara ulaşamıyorsun. İnsanlar ne Kırmancki konuşuyorlar ne de okuyorlar. O yüzden bizim dilin ve kültürün yok oluşunun önüne geçmemiz çok zor gözüküyor. Gençler burayı terk ediyor, çocuk doğum oranları çok düşük. Yeni insan olmadıktan sonra bunun önüne geçmek çok zor” dedi.
“MASALLARIN DEĞERİNİN FARKINDA DEĞİLİZ”
Çocukluğunda masalları çok fazla dinleyemediğini söyleyen Caner Canerik, “Asimilasyon süreci ve 1980’li yıllardaki baskı ortamı çok fazla olduğu için biz kendi kültürümüzden kopmuştuk. Daha sonraki süreçte masalları derlemeyi aslında kendim için yaptım. Çünkü masalları dinlemek hoşuma gidiyordu. Özellikle o fantezi dünyasını Kırmancki görmek anlamlıydı. Biz masalların değerinin farkında değiliz. Yani masal diye aşağıladığımız birçok kimlik bizim kendi kültürümüzün bir parçasıydı. Örneğin Dersim masallarındaki kadın olgusuna baktığımız zaman cesur, öz güvenli, kafası çalışan ve erkeğe yön veren bir karakter var. Çocuklara anlatılan masalların onların kişilik şekillenmesinde önemli etken olduğunu düşünüyorum. Çünkü çocuk bu masalı dinlediği zaman kendisi hayal kuracaktır ve onun gibi olmak isteyecektir” diye belirtti.
“MASALLARA ULAŞMA KONUSUNDA SIKINTI YAŞIYORUZ”
Son yıllarda masallara ulaşma konusunda sıkıntı yaşadıklarını ifade eden Canerik, şöyle devam etti:
“Çünkü kitlelere kendi dilimizle ulaşmada bir sorun yaşıyoruz, çünkü insanlar okumuyorlar. Ben topladığım kayıtların çoğunu Kırmancki alıyorum. Çünkü onun kendi özgü bir rengi, dinamiği ve bir sıcaklığı var. Bu yönüyle bence çok daha değerli. Farklı bir dile çevirince aynı anlamı katabilmek çok kolay değil. Ama insanlara ulaştırmak için hiç yoktansa bu da iyidir. Kırmancki olarak masal dinleyip büyümüş bir insanın kültürel olarak çok daha zengin olduğunu düşünüyorum. Kamile Dersim projesinde benim amacım, var olan, yaşayan insanlardan alabileceğimi almak ve daha sonra onları değerlendirmekti. Yaklaşık olarak şu an yedi yıldır bu işle uğraşıyorum. Ciddi anlamda zorluklar yaşadım 350-400 civarında kayıt aldım. Gittiğim bölgeyle ilgili, kişinin kendi yaşadığı deneyimler, rüyalar, masallar ve efsaneleri kayıt altına almaya çalışıyorum. Biz tarih olarak bakınca en fazla 1938’deki katliamı biliyoruz ama Dersim tarihi sadece orayla sınırlı değil” dedi.
“DERSİM KİŞİLİĞİNİ OLUŞTURAN UNSURLAR EFSANELER VE MASALLARDIR”
Dersim hafızasını iyi bilmeleri gerektiğini vurgulayan Canerik, “Kafanın içine girmemiz gerekiyor. Yani dışarıda insanların fiziki olarak yaptığı mücadele elbette ki değerli ama kafanın içi daha önemli. Dersim kişiliğini şekillendiren unsurlar efsaneler ve masallardır. Eğer bu unsurları bilirsek o zaman gerçek Dersim’i ortaya çıkartabiliriz. Biz uzun yıllar Rus edebiyatı ve mitoloji olarak da ben kişisel olarak Yunan mitolojisine çok meraklıydım. Son yıllarda kendi kültürümüzü yeniden bir araya getirmeye başladık. Ama bizim mitolojik anlatımlarımızın onlardan hiçbir farkı yok” diye konuştu.
“BİZİM KÜLTÜRÜMÜZ ÇOK ZENGİN”
Toplum olarak çok aşağılandıklarını dile getiren Canerik, konuşmasının devamında şunları söyledi:
“Solcular geldi aşağıladı, sağcılar geldi aşağıladı. Herkes ‘burası geridir, modernize edilmeniz gerekir’ dedi. Ama bugün ben baktığım zaman diyorum ki hayır arkadaş bizim kültürümüz çok zengin. Medusa’nın hikayesi Kırmızıköprüde yaşanmış ama biz bunu bilmiyorduk. Medusa’yı okuyoruz ve ne güzel fantastik bir hikaye diyoruz ama Şehriban’ın hikayesi de var bunun farkında değiliz. Aynı hikayenin yansıması ve kadının mezarı var orada. Yani bu tür değerlerimizin farkında değiliz, bu durum bizi geçmişimizden kopartıyor ve sudan çıkmış balık gibi görünüyoruz. Ama gözlemlediğim kadarıyla Dersim kültürünü referans alarak yürüyen insanlar bence hep daha başarılı olmuştur, bundan sonra da başarılı olacaktır.”
PİRHA- Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Genel Merkezi, 15 Mayıs Kürt Dil Bayramı’nı kutlayarak, Raa/Rêya Heq- Alevi Yolu taliplerinin ana dillerine sahip çıkmaları ve inançlarına dair erkanlarını ana dilleriyle yapmaları çağrısında bulundu.
Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Genel Merkezi, yazılı bir açıklama yaparak, 15 Mayıs Kürt Dil Bayramı’nı kutladı.
Açıklamada, Raa/Rêya Heq- Alevi Yolu taliplerinin ana dillerine sahip çıkmaları ve İnançlarına dair erkanlarını ana dilleriyle yapmaları çağrısında bulunuldu.
DAD açıklamada şunları dile getirdi:
“Hakk, kâinat, insan birliğini bilince çıkaran, öğretisini, inanç ve yaşam biçimini bu hakikat üzerine temellendiren bir Yolun talipleriyiz. Bu bağlamda batın ve zahir boyutlarıyla tüm kâinatı, onun sonsuz hal ve formlarını mutlak hakikatın kendi varından var ettiği hakikatler olarak bilmekte ve kabul etmekteyiz.
Bu çözümleme, bilme ve inanç biçimimiz vahdet anlayışımızı teşkil etmekte, cümle insan ve varlığı anlamlandırma ve ilişkilenme biçimimizi de belirlemektedir. Bu mana da; kâinatın Rıza ve İkrar üzerine kurulu ve işlemekte olduğu gerçeğinden hareketle, bu Hakk yasası, farkında olan, bilen ve cümle varlığa karşı sorumlu varlık olan insanın da tüm zihniyet ve fiilini belirlemesi ilkesi temel düsturumuzdur.
Halklar biçiminde tecelli eden insanlık ailesi ve dilleri de Hakk deryasının hakikatleridir, hiçbir halk ve dili bizler açısından tartışma konusu olmayıp cümlesini Hakk deryasının hakikatleri olarak kabul etmekteyiz. Halklara, haklarına ve dillerine yönelik tekçi zulüm politikalarını nefsanî bir tutum ve Hakk düşmanlığı olarak kabul etmekteyiz.
Dil kavramı, kültür kavramı ile sıkıca bağlantılı olup dar anlamda kültür olarak tanımlayabiliriz. Dil bir toplumun kazandığı zihniyet, ahlak, estetik, duygu ve düşüncelerin toplumsal birikimidir. Bu bakımdan dil kimliktir. Dili yok edilenin, yok edilecek bir şeyi kalmamıştır. İnsan kültürleşmesinin başat gücü olan simgesel dil onu diğer canlı türlerinden ayırmakla birlikte insan hakikatinin zihniyet ve düşünce gelişiminde büyük bir önem ve etkiye sahiptir. Dilde mevcut olan kavramlar bir toplumun hafızasının, belleğinin, zaman ve mekan içerisinde bulunduğu yerin en güzel ifadesidir. Dil, toplumsallığı inşada temel öğelerden biridir. Bu hakikatten dolayıdır ki, Rêya Heq Kürt Alevilerinin, özellikle Dersim bölgesinde “Zonê ma Zonê Xizirîyo-Zimanê me Zimanê Xizirê-Dilimiz Xızır’ın dilidir” derler. Xızırın dili Aryenik bir dildir. Aryen dil gurubu “insanlığın kaybolmayan hafızasının temelidir.”
“İNANÇLARINA DAİR ERKANLARINI ANA DİLLERİ İLE YAPMALARI ASİMİLASYONA KARŞI EN BÜYÜK SAVUNMADIR”
Raa/Rêya Heq- Alevi Yolu taliplerinden ve cümle insanlıktan beklentimiz ve çağrımız; tekçi, nefsanî ve Hakk düşmanı politikaları red etmeleri, Hakk ve hakikatı olan dillerini inkâr etmeyerek sahiplenmeleri, mazlum halklarla da dayanışma içinde olmaları önündedir. İnançlarına dair erkanlarını Ana dilleri ile yapmaları asimilasyona karşı en büyük savunmadır.
“KÜRT HALKININ DİLİNİ SAVUNMA MÜCADELESİ HAKTIR VE MEŞRUDUR”
Dizginsiz bir şiddet temelinde her türlü zulme maruz bırakılan, tüm tarihsel birikimlerinin hazinesi olan dilleri yok edilmeye çalışılan Kürt halkının toplumsal varlığını ve dilini savunma mücadelesi bir haktır ve meşrudur. Asimilasyon politikalarından en çok etkilenen Raa/Rêya Heq süreği Kürt taliplerinin dillerini daha çok sahiplenmeleri Yolumuzu ve anlam dünyamızı sahiplenmek, toplumsal varlığımızı da yaşatabilmek anlamına gelmektedir.
Dillerin, halkların en temel belirleyeni olduğu, dilin yitirilmesinin bir halk gerçekliğinin yitirilmesi anlamına geldiği bilinci ve 15 Mayıs Kürt Dil Bayramı vesilesiyle Kürt halkının Dil Bayramını kutluyor, rızalı-ikrarlı birlik ve demokratik cumhuriyet çağrımızı yineliyoruz.
Zaman sahipsiz, mekân rızasız, mazlum çaresiz değildir!
15’ê Gulanê;
Cejna Zimanê Kurdî Pîroz Be!
Roşanê Ziwanê Kurdkî Bimbarek Bo!”
PİRHA-Antalya’da Eğitim-Sen’in düzenlediği etkinlikte konuşan Yazar Zana Farqini, ana dilin önemine vurgu yaparak, “Dil dediğimiz kültür dediğimiz aynı zamanda bir insanlık mirası. Sistem bir dili yasakladığında aynı zamanda onun geçmişini, kültürünü yok eder. 3 kuşak sonra o dili konuşamayanlar egemen dile kendisini mensup görerek, o egemen ulusal millete ait hisseder” dedi.
Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim -Sen) tarafından “21 Şubat Uluslararası Ana Dili Günü” kapsamında Konyaaltı Alevi Bektaşi Kültürü Cemevi Derneği’nde panel gerçekleştirildi. Kürt yazar, çevirmen ve dilbilimci Zana Farqini‘nin konuşmacı olduğu panelde moderatörlüğü Güneş Adsız yaptı.
“PAKİSTANDA ANA DİL YÜRÜYÜŞÜNDE YAŞAMINI YİTİREN ÖĞRENCİLERİN ARRDINDAN 21 ŞUBAT İLAN EDİLDİ”
Yazar Zana Farqini, Hindistan’dan ayrılarak 1947’de kurulan Pakistan devletinin Doğu Pakistan eyaletinde (şimdiki Bangladeş) Bengal üniversiteli öğrencilerin ana dilleri için yaptıkları yürüyüşte Pakistan polisi silah kullanarak yüzlerce öğrenciyi öldürdüğünü hatırlatarak, “O öğrenciler aynı zamanda Bengal hareketinin üyeleriydi. Unesco bugünü ilan ederken aynı zamanda o günü hatırlamak ve o günü dünya Ana Dil Günü olarak kutlamayı kendine görev olarak addetti. İnsanların ana dillerini eğitimde, öğretimde ve kamusal alanda kullanmalarını teşvik etmek, halkta da farkındalığı yaratmak amacıyla buna özellikle vurgu yaptı” dedi.
“YASAKLI DİLLER EĞİTİM VE KAMUSAL ALANIN DIŞINA İTİLMİŞ DİLLERDİR”
UNESCO tarafından dikkat çekilen dillerin genellikle ya yasaklı diller ya kamusal alanın dışına itilmiş diller olduğunu belirten Farqini, “Birçok haktan mahrum olan diller için özellikle 21 Şubat’ı Ana Dil Günü ilan etti. Birleşmiş Milletler’e üye ülkelere görev ve sorumluluklarını hatırlatmak amacıyla bugüne özellikle vurgu yapılıyor. Dil dediğimiz kültür dediğimiz aynı zamanda bir insanlık mirası. Bir dilin oluşması, bir kültürün oluşması, kolay oluşmuyor. Bir dil binlerce yılda oluşur” diye belirtti.
“DİL BİR İLETİŞİM ARACI OLMAKLA BİRLİKTE AİDİYETİN TEMEL UNUSURUDUR”
Dilin sadece bir iletişim aracı olmadığına vurgu yapan Yazar Zana Farqini, şunları ifade etti:
“İletişim araçlarından en önemli olanı ve başta geleni değil. Aynı zamanda bir aidiyeti oluşturan temel ögedir. Bir ulusu ulus yapan etmenlerin başında dil gelmektedir. Dil, her ne kadar kültürel bir öge ise de aslında o kültürel ögeyi günümüze taşıyan, yeniden üreten ve geleceğe aktaran da en temel etmendir. Sistem bir dili yasakladığında aynı zamanda onun geçmişini, kültürünü yok eder. 3 kuşak sonra o dili konuşamayanlar egemen dile kendisini mensup görerek, o egemen ulusal millete ait hisseder.”
PİRHA- Mersin’de Sanatolia Kültür Derneği, 21 Şubat Dünya Ana Dili Günü sebebiyle müzikli etkinlik gerçekleştirdi. Kürtçe klamlar söylenerek ana dilin önemine vurgu yapıldı.
Sanatolia Kültür Derneği, Çukurova Tutuklu ve Hükümlü Aileleriyle Yardımlaşma Derneği (Çukurova TUAY-DER) binasında etkinlik düzenledi. Etkinliğe Adalet Nöbeti eylemini sürdüren çok sayıda Barış Annesi ve dernek yöneticisi katıldı.
Etkinlikte Kürtçe şarkılar ve klamlar söylendi, ardından dernek binası önünde basın açıklaması yapıldı. “Zimanê me hebûna me ye. Bê ziman jîyan na be” pankartının açıldığı eylemde basın açıklamasını Sanatolia Kültür Derneği yönetiminden Emin Aksu okudu.
Aksu, ülkede Kürtçe başta olmak üzere birçok dilin asimilasyon politikaları sonucu yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığını belirterek, Kürtçe ve diğer dillerin hayatın her alanında yaygınlaştırılması çağrısında bulundu.
PİRHA- Eğitim Sen, Dünya Ana Dil Günü nedeniyle açıklama yaptı. Eğitim Sen Genel Başkanı Kemal Irmak “21 Şubat Dünya Ana Dili Günü’nde milyonlarca çocuk kendi ana dilini kullanamadığı, ana dilinde eğitim göremediği için başta eğitim süreçleri olmak üzere, toplumsal yaşamın bütün alanlarında mağduriyet yaşamayı sürdürmektedir” dedi.
Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim Sen), Dünya Ana Dil Günü dolayısıyla açıklamada yaptı. Açıklamayı Eğitim SenGenel BaşkanıKemal Irmak okudu.
Eğitim Sen Genel Merkezi’nde yapılan açıklamada ana dilinde eğitim alan çocukların gelişimine ilişkin değerlendirme yapan Irmak, “Çocuklar açısından 0-6 yaş arası, zekâ gelişiminin büyük oranda tamamlandığı, çevresiyle ilişkilerini algılamaya ve tanımaya hatta yorumlamaya başladığı dönem olarak bilinmektedir. Zekâ gelişimi başarıyı anlayan ya da geliştiren özellikleri katılımla ilgili olmasına rağmen, bunun gelişimi yaşanılan çevrenin ekonomik, sosyal ve kültürel yapısıyla ilgilidir. Bu aşamada çocuğun gelişiminde belirleyici olan aile yaşantısıdır. Okul öncesi dönemde çocuklar konuşma dili olarak öğrendiği tek dil olan anadilini kullanır. Ana dilin çocuk üzerindeki etkisi ailesi ve çevresinden öğrendikleriyle doğru orantılıdır” dedi.
Irmak şöyle devam etti:
“Çocuğun ana dilinden farklı bir dille karşılaşması, zekâ gelişiminin ilk evresini tamamladığı ve gelişimini sürdürdüğü, çevresiyle daha sağlıklı ilişkiler kurmaya başladığı dönem olan 2-6 yaşları arasında gerçekleşir. Okul çağı öncesi yıllar, çocuğun psikolojik ve sosyal dünyasının merkezidir.
Ana dilinde eğitim çocuğun ikinci dili öğrenmesini kolaylaştırmakta, ikinci dili öğrenmek de ana dili geliştirmektedir. Dünyanın pek çok ülkesinde uygulanan (Almanya, Fransa, İsviçre, İsveç, Hollanda, ABD, Kanada, Belçika, Hindistan, G. Afrika) çift dilli eğitim programlarında iki dilli eğitimde dillerin birbirini besleyebildiği ve iki yönlü zenginleştirici bir aktarım yaratabildiği gözlenmiştir.”
“ANA DİLDE EĞİTİM ALMAMAK DUYGUSAL VE SOSYAL GELİŞİMİ SÜRECİNİ DE OLUMSUZ ETKİLER”
Bireyin kendisini gerçekleştirme sürecinde ana dilinin büyük etkisi olduğunu belirten Kemal Irmak, “Kişi ana dili ile daha etkili iletişim kurmakta ve algıları daha güçlü, net ve çok yönlü olmaktadır. Bu noktadan hareketle, bireyin kendisini gerçekleştirmesinde önemli bir etkisi olan ana dili eğitiminin etkin bir biçimde kullanılması eğitimsel başarıyı arttırmaktadır. Anadilinde eğitim alamamak, bir yandan akademik becerileri ve başarıyı çocuğun yaşına ve gelişim dönemine uygun düzeyde yakalamasını güçleştirirken, özellikle ergenlik döneminde sadece dil ve ifade becerilerinde değil, duygusal ve sosyal gelişim süreçlerinde de olumsuz yansımalar yaratmaktadır” diye belirtti.
Irmak, “Eğitim hakkı, gerçek anlamda diğer hakların da güçlü biçimde yaşam bulması sağlandığında gerçek anlamını kazanmaktadır. Dolayısıyla eğitim biliminin temel ilkeleri ve uluslararası sözleşmeler yok sayılarak bir taraftan anadilinde eğitim hakkına yasak getirip, diğer taraftan eğitim hakkının karşılandığını iddia etmek sadece gerçekleri çarpıtmak anlamına gelmektedir” ifadelerini kullandı.
21 Şubat Dünya Ana Dili Günü, ülkemizde özellikle ana dili Türkçeden farklı olan Arapça, Kürtçe, Lazca, Hemşince, Çerkezce vb. gibi milyonlarca çocuğun kendi ana dillerinden koparıldığı ortamda kutlanmaktadır” diyen Kemal Irmak şunları kaydetti:
“Ana dilin kullanımının engellenmesi toplumun bireylerini değişik boyutta etkilese de, tartışmasız en fazla çevresi ile iletişimini anadili ile sağlayan çocukları etkilemektedir. Gerek dilbilimi gerekse eğitim bilimleri açısından anadilinin pedagojik ve insanı boyutunun sürekli geri plana itilmesinin en acı sonuçlarını çocuklarımız yaşamakta, ana dili resmi dilden farklı olan çocukların öğrenme becerilerinde iki yıl geri kaldığı görülmektedir.”
“HERKESİN ANA DİLİNİ ÖĞRENMESİNİN ÖNÜNDEKİ ENGELLER KALDIRILMALI”
Eğitim Sen Genel Başkanı Kemal Irmak “Resmi dil dışındaki ana dillerinin varlığına, yaşamasına ve öğrenilmesine karşı çıkmak, bir yönüyle eğitim biliminin en temel ilkesine karşı çıkmak, bilime meydan okumak anlamına gelmektedir” diyerek şu ifadelere yer verdi:
“Türkiye dünyada çocuklarına bayram armağan eden tek ülke olmakla övünürken, milyonlarca çocuğun kendi anadili ile eğitim görmesine ‘ülke bölünür’ paranoyası ile yaklaşılması büyük bir çelişkidir. 21 Şubat Dünya Ana Dili Günü’nde milyonlarca çocuk kendi ana dilini kullanamadığı, ana dilinde eğitim göremediği için başta eğitim süreçleri olmak üzere, toplumsal yaşamın bütün alanlarında mağduriyet yaşamayı sürdürmektedir. Farklı ana dilleri üzerindeki sınırlamalara son verilmeli, her bireyin kendi ana dilini öğrenmesi ve eğitim almasının önündeki engeller kaldırılmalıdır. Eğitim Sen olarak, tüm dünya ve Türkiye halklarının 21 Şubat Dünya Ana Dili Günü’nü kutluyor, farklı ana dili ve kültürlerin özgürce yaşaması ve gelişmesinin önündeki bütün yasal ve fiili engellerin kaldırılmasını talep ediyoruz.”
PİRHA-21 Şubat Dünya Ana Dili Günü’ne dair konuşan Seyit Sabun Ocağı’ndan Mehmet Seyitalioğlu, dil ve inancın birbirine bağlı olduğuna dikkat çekerek, “Alevi inancının dili Xızır dilidir. Alevi inancında dil üstenci değil, yaratıcı ve toparlayıcıdır ve Tanrıya ibadet değil, insana, iyi olana ibadettir” diye belirtti.
UNESCO Dünya Tehlike Altındaki Diller Atlası’na göre Türkiye’de 18 tane yok olmuş veya yok olma tehlikesi altında olan dil olduğunu gösteriyor. 21 Şubat Dünya Ana Dili Günü, Türkiye’de özellikle ana dili Kürtçe, Arapça, Lazca, Ermenice, Hemşince, Çerkezce, Çeçence, Süryanice gibi dillerden olan milyonlarca çocuğun kendi ana dillerinden koparıldığı ortamda kutlanmaktadır.
21 Şubat Dünya Ana Dili Günü’ne dair Seyit Sabun Ocağı’ndanMehmet Seyitalioğlu,PİRHA‘ya değereldirmede bulundu.Dil bilimcilerin “Bir dil başka bir dilin alanını daraltmaz” sözünü hatırlatan Seyitalioğlu, dünyadaki her dilin bir pencere olduğunu söyledi.
İnsanların ruhsal ve toplumsal şekillenişi onların kendi dilleri ile ifade ettikleri ruhsal hali olduğunu ifade eden Seyitalioğlu, “Bu ruhsal hali onların yaşadıkları coğrafi ortam, iklim, sosyo-ekonomik koşullar bütünüyle dili şekillendiren, genişleten veya koparıp yok eden bir mecraya gider” dedi.
“HER DİL BİR İNSANDIR”
“Her dil bir insandır” sözünü hatırlatan Seyitalioğlu, “İnanç ifade tarzının bir şeklidir. Bu ifade ediliş bir başka dilden, kültürden ayıran özel sözcükleri vardır. Dil ve inanç birbirine bağlıdır. Her dilin inançsal değerlerdeki potansiyeli ve anlatım dili farklıdır. Alevi inancında dil üstenci değil, yaratıcı ve toparlayıcıdır ve Tanrıya ibadet değil, insana, iyi olana ibadettir” diye belirtti.
“İFADE EDİŞ TARZI XIZIR DİLİDİR”
Seyit Sabun Ocağı’ndan Mehmet Seyitalioğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Hakk deryasının dili Kürtçe veya Kırmançkidir. Bu kırmançki dili ile ifade ediş tarzı Xızır dilidir ve orada kendi dilince ya Ana Fatma, ya Düzgün Baba, ya Xızır, ya Hakk denildiği zaman onun değer duygularına toplumsal yansıması apayrı bir duygu değerine dönüşüyor. Zahiri olguyu batini çet (söylem) ile biçimlendirmediğimiz zaman anlamsızdır. O yüzden Xızır dili ile ifade edildiği zaman değer kazanır.”
Son zamanlarda “Aleviler Türktür” tartışmalarına da değinen Seyitalioğlu, “Bu üretilmiş ve yanlış bir bakış açısıdır. Alevi Türk’te olabilir, Kürt’te olabilir, Ermeni’de, Arap’da olabilir. Böyle bir tekleştirme hali Alevi inancının kendisine aykırıdır” ifadelerine yer verdi.
PİRHA – Milletvekili Ayten Kordu, Van’dan İstanbul Havalimanı’na giden bir yurttaşın, Kürtçe kamusal hizmet alamaması nedeniyle yaşadığı mağduriyeti Meclis gündemine taşıdı. Kordu, Ulaştırma ve Alt Yapı Bakanlığına “Havalimanlarında 36 dil, 80 lehçede çeviri olanağı sunulmasına karşın Kürtçe hizmetin verilmemesinin gerekçesi nedir?” sorusunuyöneltti.
DEM Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu, Van’dan İstanbul’a yolculuk yapan bir yurttaşın, Türkçe bilmemesi nedeniyle yaşadığı mağduriyeti Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne taşıdı.
Milletvekili Ayten Kordu, hazırladığı soru önergesinde ana dilin önemine vurgu yaparak şu ifadelere yer verdi:
“Dil, bir iletişim aracı olmasının yanı sıra, bir kültürün de taşıyıcısıdır. Bu nedenle kültürün gelişip serpilmesi dilin kullanımıyla doğrudan bağlantılıdır. Dil, eğitimde, kamusal hizmette kullanıldığı ölçüde sürekli olarak kendini yenileyebilir, hayatın her alanında meydana gelen değişimlere kendini uyarlayabilir, yeni kavramlar bulur, diğer dillerle etkileşime girer ve giderek daha zengin bir içeriğe kavuşur. Buna karşılık eğitimde ve kamusal alanda kullanılması yasaklanan bir dil, gündelik yaşama hapsolur ve gün geçtikçe zayıflayıp yoksullaşır. Bu anlamda yüz yılı aşkın bir süredir başta Kürtçe (Kurmancî, Kirmançkî) olmak üzere Türkçe dışındaki dillerde ana dilinde eğitimin olmaması ve Türkçe dışındaki dillerde kamusal hizmetlerin verilmemesi Türkçe dışındaki dillerin süreç içerisinde yoksullaşıp yok almasına yol açmaktadır. Bununla birlikte Türkçe bilmeyen yurttaşları kamusal hizmetlerden yoksun bırakmakta ve birçok sorunlara neden olmaktadır. Son olarak 17.02.2024 tarihinde Van’dan İstanbul Havalimanı’na gelen annenin Türkçe bilmemesinden dolayı kamusal hizmet alamadığı için uzun süre bekletildiği için aile ve yurttaşlar tarafından tepkiyle karşılanmıştır. Buna karşın Valilik ise söz konusu yapısal soruna olan yaşlı annenin Türkçe bilmemesinde dolayı yaşadığı soruna dair bir açıklama yapmak yerine manipülatif bir anlayışla çeşitli fotoğraflar yayınlayarak basında yer alan süre ile ilgili bilgiler vermiştir. Bu aslında Kürtlerin yabancı olmadığı, Kürtlere karşı işlenen suçlarda valiliklerin yaptığı tek düze manipülatif açıklamalardan sadece bir örnek. Özellikle kamu görevlilerinin işlediği suçlara karşı başta valilikler olmak üzere kamu kurumları aynı retorikle suçları örtbas etmeye ve manipüle etmeye yönelik açıklama yaparak söz konusu suçları örtmekte, kamuoyunun sorunun özüne odaklanmasını engellemektedirler. Bu da aslında tarihsel anlamda Kürt sorunun inkârı ve çözümsüzlüğüne dair pratiklerin bir sonucudur.
Bu anlamda uçaklarda herhangi bir tehlike anında nasıl davranılması gerektiğini anlatan, “güvenlik önlemi anonsları” ile birlikte yer hizmetlerinde Kürtçe (Kurmancî, Kirmançkî) olmak üzere Türkçe dışındaki dillerde kamusal hizmetin verilmesinin gerekliliğini bir kez daha açığa çıkarmıştır. Dolayısıyla başta uçaklarda olmak üzere otobüs, metrobüs gibi toplu taşıma araçlarında hem anonsların hem de yer hizmetlerinin Türkçe dışındaki dillerde de verilmesine yönelik adımların ivedilikle atılması gerekmektedir. Bu adımların atılması, Türkiye’nin en önemli sorunlarından biri olan Kürt sorunun çözülmesine dair de pozitif bir katkı yapacaktır.”
“KÜRTÇE HİZMETİN VERİLMEMESİNİN GEREKÇESİ NEDİR?”
Milletvekili Ayten Kordu, Ulaştırma ve Alt Yapı Bakanlığı’na şu soruları yöneltti:
“*17.01.2024 günü İstanbul Havalimanı’nda bir yurttaşımızın Türkçe bilmediği için havalimanında hizmet alamaması ile ilgili herhangi soruşturma açılmış mıdır? Ailenin bu konudaki görüşüne başvurulmuş mudur?
*Kamusal alanda anadil kullanımının en kritik olduğu alanlardan birisi olan başta uçak ve havalimanında hizmetler olmak üzere toplu taşıma araçlarında Kürtçe (Kurmancî, Kirmançkî) olmak üzere Türkçe dışındaki ana dillerde anons, çeviri ve diğer kamusal hizmetin verilmesine yönelik bir planlamanız var mıdır?
*Uçak anonslarının Türkçe dışındaki anadillerde yapılmasına ilişkin çokça idari başvuru olduğu halde neden bugüne değin uçaklarda ve havalimanlarında Türkçe dışındaki anadillerinde anons yapılmamakta ve çeviri hizmeti verilmemektedir?
*Havalimanlarında 36 dil, 80 lehçede çeviri olanağı sunulmasına karşın Türkiye’de Türkçe dışında en çok konuşulan dil olan Kürtçe’de (Kurmancî, Kirmançkî) bu hizmetin verilmemesinin gerekçesi nedir?
*Şubat 2024 tarihi itibariyle Türkiye’deki havalimanlarında kaç dilde hizmet verilmektedir?”
PİRHA-Devlet politikalarının Kırmancki dilinin yok edilmesi üzerine kurulu olduğunu söyleyen PİRHA Haber Müdürü Turabi Kişin, “Devlete, baskı politikalarına, asimilasyona rağmen aileden başlayan, topluma bir şekilde yayılan, aynı zamanda da kurumları, medyayı buna zorlayan bir yaklaşımın sahibi olmak gerekiyor. Parçalı da olsa dili konuşuyorsak zorlayalım” dedi. Kişin yakın çevreyle anadilinde konuşmak gerektiğinin de altını çizdi.
UNESCO’nun 2018’de yayınladığı raporda dünyada konuşulan 6 bin dilden 2 bin 500’ü tehdit altında. Türkiye’de ise konuşulan 15 dil tehlike altındayken 3 dil ise çoktan yok oldu.
Ülkemizde 4 ile 6 milyon arasındaki kişinin ana dili olan Kırmançki yok olma tehlikesi altında olan diller arasında ve UNESCO bu dil için 30 yıl ömür biçiyor.
Kırmançki dilinde yazılı eserler, görsel yayınlar, akademik çalışmalar da oldukça sınırlı olduğundan yeni nesillere dilin aktarılmasında önemli sorunlar yaşanıyor. Kırmançki dili ile ilgili çalışmalar yapılmış olsa da yine de istenilen düzeyde ne konuşuluyor ne de yazılıyor. Yapılan çalışmalar genelde sınırlı ve bölgesel kalmış durumda.
Pir Haber Ajansı (PİRHA) Haber Müdürü Turabi Kişin ile Kırmancki edebiyatın durumunu, gençlerin Kırmancki edebiyatına ilgisini ve Kırmancki dilinin kurtulması için neler yapılması gerektiği konularına dair sohbet ettik.
“HERKESİN KENDİ CEPHESİNDEN MÜCADELE YÜRÜTMESİ GEREKİR”
PİRHA-Kırmancki yok olma tehlikesi altında olan diller arasında ve UNESCO bu dil için 30 yıl ömür biçiyor. Size göre Kırmancki edebiyatı şu an hangi seviyede?
TURABİ KİŞİN : Bütün diller bir şekilde binlerce, on binlerce yılın birikimi, emeği, kültürü, yaşamı üzerine şekillenirler. Bu manada dil, bir toplumun aynı zamanda kimliğini, kültürünü, inancını oluşturur. Dil, bir toplumun kendisini var etme araçlarından biridir. Dil toplumlar açısından çok önemlidir. Kırmancki de Kürtlerin önemli bir kesimi açısından kullanılan bir dil ve böylesi bir tarihe sahiptir ve günümüzde yok olmakla yüz yüze olan yok olma sancıları yaşayan bir dildir.
Devletin politikaları bu dilin varlığının yok olmakla yüz yüze oluşunda büyük bir rol oynuyor. Buna karşı bir demokratik, toplumsal mücadele yürütüp dilin varlığını sürdürmek gerekiyor. Bu konuda eğitim dili olması noktasındaki çalışmaları, çabaları, talepleri devletin elbette ki görmesi ve bu asimilasyoncu politikadan vazgeçmesi gerekir. Kurmanci az da olsa varlığını sürdürebiliyor. Kısmen eğitim dili de olması söz konusu. Ama Kırmancki dilinin böyle bir şansı yok. Dolayısıyla geldiğimiz noktada yok olmakla yüz yüze olan bir dil. Bunun için bu politikalara rağmen herkesin kendi cephesinden bir şekilde buna karşı bir mücadele yürütmesi gerekir diye düşünüyorum.
“GENÇLERİN DİLE DUYARLILIĞI İSTEDİĞİMİZ DÜZEYDE DEĞİL”
-Yeni kuşak Kırmancki alanındaki eserlere önem veriyor mu?
Gençlerin dile karşı duyarlılığı istediğimiz düzeyde değil. Bir dilin ilgi toplayabilmesi için ya da gençlerin bir dile dönük kendilerini tutabilmeleri için o dilin bir şekilde bir gelecek vaat etmesi lazım. Bazılarında evet bir çaba var, dili öğrenen gençlerimiz de vardır ama derler ya bir gülle bahar gelmez. Bu bir toplumsal meseledir. Ama dil dediğim gibi, yaşamla bağlantılı olan bir şeydir. Kökleri toprağa, kökleri yaşamın toprağına derinlemesine sızmak zorundadır. O yaşamın rüzgarını, güneşini, suyunu, havasını, doğasını almadığı müddetçe güçlü olmaz diye düşünüyorum.
– Kırmancki yazarlar dilin önemini halka yeterince anlatabiliyorlar mı?
Bu alanda edebiyat yapan, bu alanda yayıncılık yapan, bu bu alanda kitap ve benzeri, dergi ve benzeri çıkaran arkadaşlarımızın çabası, topluma yine kendi bireysel çabalarıyla ulaşıyor. Yani bir devlet, belediye imkanı, Kültür Bakanlığı desteği yok. Tam tersine yayınlayacak yayınevi bulamıyorlar. Yayınladıktan sonra bunu satabilecekleri kitapçıları bulamıyorlar. Çünkü Kürtçe deyince tehlike, ateşten gömlek demektir. Dolayısıyla bu alanda çalışma yürütmek maddi, fiziksel risk almak demektir. Ortaya çıkardığın ürünün elinde kalması demektir. Bu konuda çaba sarf eden arkadaşlarımızın çalışmalarını topluma, gençlere yansıtma çabaları elbette var ama bu imkanlarla çok mümkün gözükmüyor. Yani onları aşan bir durumdur. Bunlar biraz güçlü politikalarla, organizasyonlarla gelişebilecek bir şeydir.
“VAR OLAN KURUMLAR BÜYÜK BASKILAR ALTINDA”
– Sizce siyasi kurumlar kültür-sanat faaliyetlerinde Kırmancki’ye yeterince yer veriyorlar mı?
Dillerin kendini var edebilmesi için öncelikle Türkiye’deki devlet politikalarının gözden geçirilmesi gerekiyor. Devletin Cumhuriyet kurulduğundan bu yana geliştirdiği politikalar daraltan politikalardır. Var olan kurumlar zaten büyük sıkıntılar içerisinde büyük baskılar altında. Bu anlamda yeterince sahip çıktıklarını söyleyemeyiz. Ama söylerken de durumu tespit ederek söylemek gerekiyor. Kısmi de olsa var olan basın-yayın araçları vb. buralarda bu dilin varlığını sürdürebilmek için çaba sahibi olmak, belediyeleri buna zorlamak, yaşamın kendisini buna zorlamak gerekiyor. Kırmancki alanında çaba sarf eden arkadaşlarımızın geliştirdiği şu çaba çok kıymetli. Saha çalışması yaparak yaşlılardan, kadınlardan, pirlerden dile dair masal, öykü, yaşanmışlıklar vs. gibi bilgileri ana dilde kayıt altına almak. Bunlar aynı zamanda bizden önceki kuşaklar da yaşamını yitirdiğinde dil de kesintiye uğrayacaksa en azından bu elimizdeki kayıtlarla geriye dönüp bazı şeyleri yeniden açığa çıkarma imkanı doğuruyor bize. Kurumlarımızın da bu anlamda her türlü çabayı sarf etmesinde fayda var. Aksi takdirde dilimiz 30-40 yıl içinde varlığını sona erdirecek.
“YAKIN ÇEVREMİZLE ANA DİLDE KONUŞARAK BAŞLAMALIYIZ”
-Dilin kurtuluşu için acil olarak neler yapılmalı?
Toplumlar kendi sorunlarının çözümünü devletten beklerse bu oturup seyretmemizi getirir. Bu da dilin varlığını sürdürmesini getirmez. Devlet politikası biliyoruz ki bu dilin yok olması üzerine kurulu. Mesela ben kendi köyüme gittiğimde herkes benimle Türkçe konuşuyor ama ben onlarla ısrarla Kırmancki konuşuyorum. Onlar benimle Türkçe konuştuğunda ben onları ayıplıyorum. Onlara ‘Türkçe’nizi harcamayın, başka yerde kullanırsınız; benimle Kırmancki konuşun, anadilde konuşun’ diyorum. Ve bu giderek bir kabule dönüştü. Kendi yakın çevremizle ana dilimizde konuşabiliriz. Öncelikle buradan başlar diye düşünüyorum. İkincisi ise dilimizi küçümsememek lazım. Dilimiz tarihin en eski, en kıymetli, en birikimli dillerindendir. Yeryüzünde var olan her dil kıymetlidir. Her dil bir renktir, toplumsal derinliktir. Bir dilin yok olması bütün bu bahsettiğim özelliklerin de yok olması anlamına gelir. Onun için devlete, baskı politikalarına, asimilasyona rağmen aileden başlayan, topluma bir şekilde yayılan, aynı zamanda da kurumları, medyayı buna zorlayan bir yaklaşımın sahibi olmak gerekiyor. Parçalı da olsa dili konuşuyorsak zorlayalım.
PİRHA- Xwebûn Gazetesi Kırmancki Editörü İsmet Konak, Kürt illerinde öncelikli sorunlarının ana dil olduğunu ve bu konuda ciddi adımların atılması gerektiğini vurguladı. Konak, “Sömürgecilere boyun eğdirmek istiyorsak bizim her evi direniş alanına çevirmemiz lazım” dedi.
UNESCO’nun 2018’de yayınladığı raporda dünyada konuşulan 6 bin dilden 2 bin 500’ü tehdit altında. Türkiye’de ise konuşulan 15 dil tehlike altındayken 3 dil ise çoktan yok oldu.
Ülkemizde 4 ile 6 milyon arasındaki kişinin ana dili olan Kırmançki yok olma tehlikesi altında olan diller arasında ve UNESCO bu dil için 30 yıl ömür biçiyor.
Kırmançki dilinde yazılı eserler, görsel yayınlar, akademik çalışmalar da oldukça sınırlı olduğundan yeni nesillere dilin aktarılmasında sorunlar yaşanıyor. Kırmançki dili ile ilgili çalışmalar yapılmış olsa da yine de istenilen düzeyde ne konuşuluyor ne de yazılıyor. Yapılan çalışmalar genelde sınırlı ve bölgesel kalmış durumda.
Xwebûn Gazetesi Kırmancki Editörü İsmet Konak ile Kırmancki edebiyatının durumunu, gençlerin Kırmancki edebiyatına ilgisini ve Kırmancki dilinin kurtulması için neler yapılması gerektiği konularına dair konuştuk.
“ÇÖLDE YALNIZ SES OLMA MELANKOLİSİNİ BIRAKMAMIZ LAZIM”
PİRHA- Kırmancki edebiyatı alanında ilk yazılı eserler ne zaman yayınlandı? Size göre Kırmancki edebiyatı şu an hangi seviyede?
İSMET KONAK: Son 15-20 yılda Kırmancki’de edebi alanda bir gelişme var. Son dönemde bunu görebiliyoruz. Çok sayıda kitap çıkıyor, bu önemli. Özellikle akademik sahada bazı gelişmeler var bunu da görmek lazım. Artuklu, Bingöl ve Munzur üniversitelerinde bazı çalışmalar yapılıyor. Son dönemde bazı dergiler ön plana çıkıyor. Bizim kendi gazetemiz Xwebûn Gazetesi de bu anlamda hizmette bulunuyor. Şu anda bir sayfasını Kırmancki’ye ayırmış durumda ama bazen 2 sayfa da olabiliyor.
Şöyle bir çelişki var; geçmişte edebiyatta ve basın alanında dil ile ilgili çok çalışma yoktu ama dil daha fazla konuşuluyordu. 80 yıl önce dilin konuşulma oranı %90 ile %100’dü ama günümüzde ise bu oran %15’e kadar düştü. Ama dilin çok konuşulduğu o dönemde de edebiyat alanında ilerleme yoktu. Bu durum bizim için bir tehlike. Kırmancki edebiyat alanındaki bütün bu ilerlemeler yeterli değil. Xwebûn Gazetesinde şu anda 1 sayfa Kırmancki’ye yer veriliyor ama Kırmancki ile ilgilenen editör ve gazeteciler gelirse sayfa sayısı daha fazla da artabilir. Bizim 1 sayfamız var ve biz köşe yazısı bulmakta zorlanıyoruz.
Bizim kendi konumumuzu bilmemiz lazım. Kürtler olarak asimilasyon okyanusu içerisinde yaşıyoruz ve bu okyanus içerisinde ada kurmaya çalışıyoruz. Dolayısıyla her yazarımızın, araştırmacımızın, akademisyenimizin bu konuda daha fazla özverili olması lazım. Çölde yalnız ses olma melankolisini bırakmamız lazım.
“YENİ KUŞAK DİL BİLİNCİNE SAHİP OLMALI”
PİRHA-Yeni kuşak Kırmancki alanındaki eserlere önem veriyor mu?
İSMET KONAK: Yeni kuşağı öncelikle bir tanımamız lazım. Yeni kuşağın Kırmancki’ye ilgisi son derece az. Bu kuşağın bazı özellikleri var eğer biz bu kuşağın özelliklerini bilirsek neden Kırmancki’ye ilgi göstermediğini anlayabiliriz. Yeni kuşak neo-liberal, pragmatist, sınıf bilincine de sahip değil. O yüzden bir kişi de sınıf bilinci olmazsa dil bilinci de olmaz. Kırmançlarda şuanda egemenlerin diline sempati duyma söz konusu. Amed’de bir kitabevine gidip Kürdi dillerde yazılmış kitaplara bakmak istedim ve Kürtçe için ayrılmış rafta tamamen Kurmanci yazılmış kitaplara denk geldim ve Kırmancki sadece 1 kitap vardı. ‘Neden Kırmancki kitap hiç yok?’ dediğimde bana ilgi yok dedi. İlgi olmadığı için ana dilimizle yazdığımız eserler de yer edinemiyor.
Yeni Jenerasyonun da büyük bir sorumluluğu var. Türkiye devleti bizi tek tipleştirmeye çalışıyor, yeni jenerasyon bu politikayı iyi bilmeli ve sınıf bilinci ile dil bilincine sahip olmalı. Şunu unutmamalıyız; dilimiz fırtınada bir sığınaktır. Kültür de dil ile birlikte yaşar. Biz eğer dilsiz ve kültürsüz olursak bu sığınaktan yoksun oluruz. O yüzden gençler tembellik yapmayıp dillerini öğrenmeliler.
PİRHA-Kırmancki yazarlar, dilin önemini halka yeterince anlatabiliyorlar mı?
İSMET KONAK: Kırmancki yazarların, dili yeterince anlatabildikleri konusunda bence sıkıntı var. Evet, iyi bir üretim söz konusu ama yeterli değil, bir inzivaya çekilme söz konusu. Yazarlarımız çok iyi eserler yazıyorlar ancak okuyucuya ulaşma noktasında bir bağlantı kopukluğu var. Salyangoz gibi kendi kabuğumuza çekilmeyi de bırakmamız lazım. Sadece roman, şiir, öykü yazmak bizim için yeterli değil dilimizin artık bir statü kazanması lazım. Dil statü kazanmazsa yazılan bütün eserler okuyucuya ulaşmaz. Geçen sene Amed’de 15 Mayıs’ta Kürt Dil Bayramı’nı kutladık ve orada çok az kişi vardı. Sayımızı artırmak lazım, kolonyalistlerin hareket alanının daraltmak lazım. Bu durumda korku ortaya çıkıyor. Entelektüeller korkmamalı çünkü elindeki meşaleyle topluma öncülük ediyor. O yüzden daha fazla bedel ödemek gerekir.
“KÜLTÜR-SANAT ALANINDA KIRMANCKİ’YE YER VERİLMESİ LAZIM”
PİRHA-Kırmancki yok olma tehlikesi ile karşı karşıya. Sizce siyasi kurumlar kültür-sanat faaliyetlerinde Kırmancki’ye yeterince yer veriyorlar mı?
İSMET KONAK: Gittiğim bazı etkinliklerde ne belediye başkanı ne de diğer toplumun kanaat önderleri olsun gelip yeterince sahip çıkmıyorlar. Kültür-sanat etkinlikleri önemli o yüzden mutlaka Kırmancki’ye yer verilmesi lazım. Etkinliklere %50 oranında Kırmancki yazarlar, araştırmacılar ve müzisyenleri davet ederek sahip çıkmamız gerekiyor. Bugün gelinen noktada bizim belediye başkanlarımızın, milletvekillerimizin, derneklerin ve kanaat önderlerinin dil konusunda daha dikkatli olması gerekir. Dilimizi ve kültürümüzü inkâr edenlerin değirmenine su taşımamaları lazım. Bugün Kürt illerinde bizim en büyük sorunumuz yoksulluk değil, öncelikli sorunumuz dildir. Dil ile ilgili çok ciddi adımlar atılması gerekiyor ama bu konuda bir duyarsızlık var.
“ACİL OLARAK KREŞLERİN AÇILMASI LAZIM”
PİRHA-Dilin kurtuluşu için acil olarak neler yapılmalı?
İSMET KONAK: Dilin kurutuluşu için acil olarak Kırmançların yoğun yaşadığı yerlerde kreş açılması lazım. Çocukları kısa bir süre içerisinde kreşlere alarak dili öğretmek lazım. Bizim ailelerimiz, çocukları Türkçenin öğretildiği kreşlere teslim ediyorlar. Belediyelerimizin kreşler açarak bunu engellemeye çalışması gerekiyor. Belediyelerin durumu iyi değil anlıyoruz ama Avrupa Birliği ile beraber çalışıp bir proje oluşturularak kreşleri açmak zor değil. Kreşlerde yetişen çocukları ilerleyen süreçte Kürt Dili ve Edebiyatı bölümlerine teşvik etmek gerekir ve o bölümlerde okumaları için burs da verilebilir. Okulları bitirdikten sonra da istihdam da sağlanabilir belediyelerde. Ana dil konusunda farkındalık oluşturulabilir. Örneğin bir milletvekili, minibüse binip insanlarla Kırmancki sohbet ederse toplumda bir farkındalık oluşabilir. Belediyeler kendilerine ait araçlarda sesli anonslar yapabilir. Dil konusunda ailelere büyük bir görev düşüyor. Her ev bir direniş alanına çevrilebilir. Sömürgecilere boyun eğdirmek istiyorsak bizim her evi direniş alanına çevirmemiz lazım. Ümitsiz değilim, Kırmancki ve Kurmanci konusunda ciddi bir bilinç var. Artık yumurtadan çıkmış bir civciv söz konusu. O yüzden bu civcivi bir kez daha yumurtaya koymaları çok zor.
PİRHA-Kırmancki kaybolduğu zaman öykülerinin, masallarının ve atasözlerinin de kaybolacağını ifade eden CAN TV Programcısı Fintoz Dikme, “Dilimizin yok olmasıyla karşı karşıyayız. Bu konuda tedbir almalıyız, çalışmalıyız” dedi.
UNESCO’nun 2018’de yayınladığı raporda dünyada konuşulan 6 bin dilden 2 bin 500’ü tehdit altında. Türkiye’de ise konuşulan 15 dil tehlike altındayken 3 dil ise çoktan yok oldu.
Ülkemizde 4 ile 6 milyon arasındaki kişinin ana dili olan Kırmançki yok olma tehlikesi altında olan diller arasında ve UNESCO bu dil için 30 yıl ömür biçiyor.
Kırmançki dilinde yazılı eserler, görsel yayınlar, akademik çalışmalar da oldukça sınırlı olduğundan yeni nesillere dilin aktarılmasında sorunlar yaşanıyor. Kırmançki dili ile ilgili çalışmalar yapılmış olsa da yine de istenilen düzeyde ne konuşuluyor ne de yazılıyor. Yapılan çalışmalar genelde sınırlı ve bölgesel kalmış durumda.
CAN TV Programcısı Fintoz Dikme ile Kırmancki edebiyatının durumunu, gençlerin Kırmancki edebiyatına ilgisini ve Kırmancki dilinin kurtulması için neler yapılması gerektiği konularına dair konuştuk.
“DİLİN YAŞAMASI İÇİN BİRLİKTELİK OLMALI”
-Kırmancki dilinin kaybolma tehlikesiyle karşı karşıya olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Dil kaybolduğu zaman sadece dil değil aynı zamanda bir hazine yok oluyor. Bunun da farkında olmamız lazım. O farkındalığı geliştiremezsek burada politikalar geliştirilip çocuklarımıza o aktarımı sağlayamazsak çok büyük bir tehlike ve çok büyük bir renk kaybı olacak.”
Bir dilin yaşaması, kaybolmaması için birlikteliğin olması gerekiyor. Kurumlardan, belediyelerden, sosyal alanda çalışan psikologlardan, antropologlardan çok geniş bir kesimin bir araya gelip bir oluşum geliştirmeleri lazım. Herkesin oraya bir değer katması lazım.
“TEDBİR ALMALIYIZ”
-Kırmancki dilinin kurtulması için acil olarak neler yapılmalı?
Biz bir anaokulu açsak onunla ilgili de dili bilenlerle görüşmeler yapıp alabilirsek, çocuklar da temel olarak okuldan dili alırlarsa bu dilin aktarımı daha mümkün olur. Biz gerçekleri görmek zorundayız. Eğer bu gerçekleri kaçırır da böyle hayali şeylerin peşine takılırsak ben çok zor olacağını düşünüyorum. Eğer bir dili çocuk konuşmuyorsa o dilin kurtuluşu mümkün değil.
Bu diller gittiği zaman bizim öykülerimiz, masallarımız, atasözlerimizin hepsi gidiyor. Bu dil bitecek bunlarla biz karşı karşıyayız. Tedbir almalıyız, çalışmalıyız, demokratik haklarımız için mücadele edip bu çabamızdan vazgeçmememiz lazım. Biz vazgeçersek başkaları bizim dilimiz için hiçbir şey yapmaz. Bunun için de biz gerçekten de vazgeçmeden ama bunu da başkalarının eline bırakmadan her dilin kendi konuşanı o dilin tınısını bilen vazgeçmeden bunun için çaba göstermeli.
PİRHA-Araştırmacı-Yazar Hakan Kerimoğlu, yok olma tehlikesi olan Kırmancki dili için, “Böyle giderse biz konuşanlar öldükten sonra yeni nesil öğrenmezse bu dil bizlerle beraber yok olacaktır” dedi. Kerimoğlu, “Kırmancki dilinin yaşatılması için toplumun seyirci kalmaması gerekiyor. Toplumda farkındalık, duyarlılık ve bu dilin yaşaması için alt yapı çalışmaları yapmamız lazım” ifadelerini kullandı.
UNESCO’nun 2018’de yayınladığı raporda dünyada konuşulan 6 bin dilden 2 bin 500’ü tehdit altında. Türkiye’de ise konuşulan 15 dil tehlike altındayken 3 dil ise çoktan yok oldu.
Ülkemizde 4 ile 6 milyon arasındaki kişinin ana dili olan Kırmançki yok olma tehlikesi altında olan diller arasında ve UNESCO bu dil için 30 yıl ömür biçiyor.
Kırmancki dilinde yazılı eserler, görsel yayınlar, akademik çalışmalar da oldukça sınırlı olduğundan yeni nesillere dilin aktarılmasında sorunlar yaşanıyor. Kırmançki dili ile ilgili çalışmalar yapılmış olsa da yine de istenilen düzeyde ne konuşuluyor ne de yazılıyor. Yapılan çalışmalar genelde sınırlı ve bölgesel kalmış durumda.
Araştırmacı-Yazar Hakan Kerimoğlu ile Kırmancki edebiyatının durumunu, gençlerin Kırmancki edebiyatına ilgisini ve Kırmancki dilinin kurtulması için neler yapılması gerektiği konularına dair konuştuk.
Kerimoğlu, yeterli duyarlılığın olmadığını söyleyerek kurumlara ve topluma Kırmancki dilinin yaşatılması çağrısında bulundu.
“DİLİMİZ BUGÜN YÜZDE 15 CİVARINDA KONUŞULMAKTA”
PİRHA- Kırmancki dili nasıl bir tehlikeyle karşı karşıya?
HAKAN KERİMOĞLU: UNESCO tarafından kaybolmakla yüz yüze olan diller içerisinde olan dilimiz, bugün yüzde 15 civarında konuşulmaktadır. 1937-38’de yaklaşık yüzde yüz konuşulan Kırmançki dilimiz bugün gerçekten çok vahim bir durumda ve böyle giderse biz konuşanlar öldükten sonra yeni nesil öğrenmezse bu dil bizlerle beraber yok olacaktır.
“DİLİ YAŞATINCA KÜLTÜRÜMÜZÜ DE YAŞATMIŞ OLUYORUZ”
-Kırmancki’nin kaybolmaması için neler yapılabilir?
Kırmancki dilinin yaşatılması için toplumun seyirci kalmaması gerekiyor. Toplumda farkındalık, duyarlılık ve bu dilin yaşaması için alt yapı çalışmaları yapmamız lazım. Bunu kendi başımıza değil kurumlarla yapmamız lazım. Kurumda yönetime gelen kişilerin de bu farkındalığı bilmeleri lazım. Toplumun da buna seyirci olmaması lazım. Dilin altyapısını oluşturarak kurslar, okullar, resmi olarak da bu dilin üretilmesi için de uğraşlar vermemiz lazım. Orada da kabul görmesi lazım ki biz dilimizi yaşatalım. Dili yaşatınca kültürümüzü de yaşatmış oluyoruz.
“KURUMLARIMIZ ÇOK YETERSİZ”
-Sizce siyasi kurumlar kültür-sanat faaliyetlerinde Kırmancki’ye yeterince yer veriyorlar mı?
Hem kurumlarımız çok yetersiz, hem kurumdaki yöneticilerimiz çok yetersiz. Benim söylediklerimi iyi değerlendirsinler, yanlış anlamasınlar. Çünkü yeterli bilinç ve duyarlılık yok. Olsaydı çok fazla sayıda kurumumuz var ama maalesef bugüne kadar hiçbir kurumumuz bir adım atmış değil. Köy derneklerinden federasyonlara kadar hiçbiri ciddi bir adım atmamıştır. Bugün geldiğimiz durum çok acı bir şey. Bütün dernek, kurum yönetimlerine, başkanlarına ve toplumumuza kadar lütfen bu güzel, akademik olan Kırmancki dilimizi yok etmeyelim. Can olalım, yaşatalım.”
PİRHA-Dil konusunda Kürt siyasi kurumlarının sorumluluğunun olduğunu belirten Yazar Deniz Gündüz, “Dilin önemi ve değeri ile ilgili Kürt halkında bir farkındalık oluşturulmamış, bu yönlü çalışmalar yapılmıyor. Bu konuda asıl görev siyasi kurumlara düşüyor” dedi. Gündüz, gençliğin genel olarak dilden uzaklaştığını belirterek, “Kırmancki sadece köylülerin konuştuğu birkaç kişinin de o dille yazmaya çalıştığı dar alana itilmiş bir dil” ifadesini kullandı.
UNESCO’nun 2018’de yayınladığı raporda dünyada konuşulan 6 bin dilden 2 bin 500’ü tehdit altında. Türkiye’de ise konuşulan 15 dil tehlike altındayken 3 dil ise çoktan yok oldu.
Ülkemizde 4 ile 6 milyon arasındaki kişinin ana dili olan Kırmançki yok olma tehlikesi altında olan diller arasında ve UNESCO bu dil için 30 yıl ömür biçiyor.
Kırmançki dilinde yazılı eserler, görsel yayınlar, akademik çalışmalar da oldukça sınırlı olduğundan yeni nesillere dilin aktarılmasında sorunlar yaşanıyor. Kırmançki dili ile ilgili çalışmalar yapılmış olsa da yine de istenilen düzeyde ne konuşuluyor ne de yazılıyor. Yapılan çalışmalar genelde sınırlı ve bölgesel kalmış durumda.
Yazar Deniz Gündüz ile Kırmancki edebiyatının durumunu, gençlerin Kırmancki edebiyatına ilgisini ve Kırmancki dilinin kurtulması için neler yapılması gerektiği konularına dair konuştuk.
“ŞU ANDA KIRMANCKİ EDEBİYATININ TEMELLERİ ATILIYOR”
PİRHA-Kırmançki yok olma tehlikesi altında olan diller arasında ve UNESCO bu dil için 30 yıl ömür biçiyor. Size göre Kırmancki edebiyatı şu an hangi seviyede?
DENİZ GÜNDÜZ: Kırmancki edebiyatının seviyesini belirleyebilmek için Türkçe veya Kurmanci ile karşılaştırmak gerekiyor. Kırmancki edebiyata yeni yeni emekleyen bir edebiyat diyebiliriz. Hikâye, roman ve şiir gibi alanlarda daha yeni yeni eserler çıkıyor. Aslında şu anda Kırmancki edebiyatın temeli atılıyor, edebiyat aslında bir birikim işidir. Türkçe edebiyata baktığımız zaman onun da belirli aşamaları olmuştu. Tanzimat edebiyatı, Cumhuriyet edebiyatı gibi dönemler olmuştu Türkçe edebiyatın olgunlaşması sonraları buluyor.
“GENÇLİK GENEL OLARAK DİLDEN UZAKLAŞIYOR”
-Yeni kuşak Kırmancki alanındaki eserlere önem veriyor mu?
Gençlik genel olarak dilinden uzaklaşıyor. Kırmancki yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olan bir dil, bunun sebebi de kuşaklar arasında aktarılmamasından kaynaklı bir durum. Gençler de bu nedenle dili daha az konuşuyorlar, belirli sözcükleri unutuyorlar o yüzden Kırmancki’de böyle bir durum söz konusu. Ancak Kırmancki’yle ilgilenen gençler de var. Gençler arasında kendi dilini öğrenmek isteyen arkadaşlar çıkıyor ama bunların sayısı çok fazla değil. Genelde Kırmancki ile bizden önceki kuşak ve bizim kuşak ilgileniyor. Yeni kuşaklar da ilgileniyor ama gerçekçi olmak gerekirse çok iç açıcı bir manzara yok karşımızda.
“HALKA ULAŞMAMASI YAZARLARA YÜKLENEBİLECEK BİR SORUMLULUK DEĞİL”
-Kırmancki yazarlar dilin önemini halka yeterince anlatabiliyorlar mı?
Kırmancki yazarlar zaten üstüne düşen görevleri yapıyorlar. Kırmancki edebiyat aslında bir grup entelektüelin idealistçe yaptığı işler. Fakat yapılan çalışmalar halka yansımıyor çünkü halkta Kırmancki okuma-yazma durumunun olması gerekiyor. İnsanları teker teker yakalayıp dilimiz çok değerlidir, dilimiz kayboluyor, dedelerimizden bize kalan miras denilerek bir bilinci insanlara taşımak çok zor bir şey, yazarların yapabileceği bir iş değil. Kırmancki’de okur oranı çok düşük, çözüm süreci döneminde okullar açılmıştı o dönemde dile doğru bir yönelme oldu ama çözüm süreci bittikten sonra her şey eski haline döndü. Bir grup idealist insanın yaptığı çalışma olarak kalıyor ve halka ulaşmıyor. Kırmancki edebiyatın halka ulaşmaması yazarlara yüklenebilecek bir sorumluluk değil, daha etraflı bir şekilde tartışmak gerekiyor.
“KÜRTÇE, SİYASETÇİLERİN ELİNDE BİR MAĞDURİYET SIĞINAĞINA DÖNÜŞMÜŞ DURUMDA”
-Sizce siyasi kurumlar kültür-sanat faaliyetlerinde Kırmancki’ye yeterince yer veriyorlar mı?
Halka taşıma konusunda asıl sorumluluk siyasi kurumların görevi. Kürt toplumunda Kürtçenin bir statüsü veya bir değeri yok. Eğer bir dille para kazanamıyorsan, memur olamıyorsan o dil ayakta kalamaz. Kırmancki genelde köylerde konuşuluyor, insanlar ana dillerini annesinden, babasından öğreniyor ama gittikçe de bu durum da daralıyor. Dil konusunda Kürt siyasi kurumlarının bir sorumluluğu var. Zaten Kürt siyaseti Türkçe yapılıyor. Bırakalım Kürtçe’ye sahip çıkmalarını aslında geliştirmiş oldukları siyaset tarzı, dil kullanımı aslında Kürtçe’yi olumsuz yönde etkiliyor.
Toplumuzda siyasetçiler dikkate alınıyor ama siyasetçilerimiz Türkçe eserler yazıyor ve kimse çocuklarına Kürtçe öğretmiyor. Kürt toplumunda biz yazarların yaptığı işin bir karşılığı yok, bir grup entelektüel yazıp duruyor ama bunun ötesine taşınmıyor. Dilin önemi ve değeri ile ilgili Kürt halkında bir farkındalık oluşturulmamış, bu yönlü çalışmalar yapılmıyor. Bu konuda asıl görev siyasi kurumlara düşüyor. Yazarların söyleyeceği sözün pek bir değeri yok ama Selahattin Demirtaş gibi siyasetçiler çocuklarınızla ana dilinizle konuşun diye söylediğinde toplumda daha farklı bir karşılığı olur. Kurumların dil konusunda ciddi bir şekilde uğraşmaları gerekiyor, bu durum mecliste bir kere Kürtçe konuşmakla ile çözülmüyor. Kürtçe siyasetçilerin elinde bir mağduriyet sığınağına dönmüş durumda. Sürekli dilimizi yasakladınız, dilimizi konuşamıyoruz deniliyor onun dışında herhangi bir çalışmanın yapıldığı yok.
“BÜTÜN TOPLUM KÜRTÇE KONUŞURSA DEVLET NE YAPABİLİR?”
-Dilin kurtuluşu için acil olarak neler yapılmalı?
İlk önce yapmamız gereken önceden bizim durumumuzda olan ve sonradan durumu düzelmiş dünya ölçeğindeki mücadeleleri inceleyip ona göre yol haritası çıkarmamız gerekiyor. Dilin kurtulması sadece devletten beklenilerek yapılabilecek bir şey değil. Devlet dilimizi yasaklamış ama başka organizasyonlar yapılabilir. Mesela Kürtler örgütlü bir toplum siyasi partiler mahallelerde birçok konuda çalışma yapabiliyor ama dil konusunda neden çalışma yapılamıyor. Her Kürt evi bir okula da çevrilebilir Kürtçe okuma-yazma öğretilebilir insanlara. Birilerinin bize gelip dilinizi artık serbest bıraktık, konuşun demesini beklememiz çok saçma. Eğer dil söz konusuysa birilerinden hak beklememek gerekiyor. Sen dilini öğrenebilirsin, öğretebilirsin kimse seni engellemiyor ki. Bütün toplum Kürtçe konuşursa, bütün işlerini Kürtçe yapmaya başlarsa devlet ne yapabilir? 40 milyon insanın ağzını mı bağlayacak?
Dil konusunda bir bilinç yok, o yüzden dil konusu daha etraflıca konuşulup tartışılması gereken bir konu. Siyasi kurumlar dilin ne kadar önemli olduğunun farkına varmamış durumdalar. Sadece bir dil ölmüyor dilin yok olmasıyla bir düşünüş biçimi yok oluyor, tarih yok oluyor. O yüzden sadece dil bilimciler bir dilin ne kadar önemli olduğunun farkında ama insanlar Kırmancki konuşmasak bile Türkçe ile işimizi yapıyoruz diye düşünülürse o zaman dilimiz kayboluyor. Kırmancki sadece köylülerin konuştuğu birkaç kişinin de o dille yazmaya çalıştığı dar alana itilmiş bir dil. Ancak aslında Kırmancki ve Kurmanci ulaştıkları seviye açısından böyle diller değil, aslında belirli bir seviyeye ulaşmış durumda ama bu durum halka yansımıyor.
PİRHA-Kırmancki, kaybolmaya yakın diller arasında gösteriliyor. Ömer Temur, “Yurtdışına gitmeyi düşündüğüm için Zazaca yerine İngilizce veya Almanca öğrenmenin benim için daha faydalı olacağını düşünüyorum” dedi. Deniz Atlı ise, “Benim dilim efsanevi Munzur Baba, Düzgün Baba ve Hızır’ın dilidir. Kendi coğrafyamda Zazaca dil kursları açılmasını isterim, hep birlikte dilimizi konuşalım” diye konuştu.
Dersim’de geleneksel müziğin, sözlü tarihin günümüze aktarımında çok büyük katkısı oldu. Sözlü ağıt ve klamların Dersim’in geleneksel ritüellerinde, düğünlerde, cenazelerde, Gağand(yeni yıl kutlaması), Hızır ayında yapılan ritüellerde saz ve üç telli cura ile çalınarak o bölgenin acısını, sevincini, öfkesini ve tarihini yansıtır, toplulukların bir araya geldiği etkinliklerde söylenir. Ağıt ve klamların, bu geleneğin ve dilin kaybolmamasına katkısı büyük.
‘Yeni çağ’ dediğimiz teknolojik dönemde geleneksel ritüeller daha az gerçekleşiyor. Artık müzikal gelenekler de değişime evrildi. Yeni jenerasyona ne kadar ulaşıldığına dair net bir söz ve söylem yok. Bütün bu sözlü geleneğe rağmen Kırmançki kaybolmak üzere, günlük konuşma dili olmak yerine sadece yaşlıların köylerde ve ailelerin evlerde konuştuğu bir dil haline geldi.
Kırmançki dilinde yazılı eserler, görsel yayınlar, akademik çalışmalar da oldukça sınırlı olduğundan yeni nesillere dilin aktarılmasında önemli sorunlar yaşanıyor. Kırmançki dili ile ilgili çalışmalar yapılmış olsa da yine de istenilen düzeyde ne konuşuluyor ne de yazılıyor. Yapılan çalışmalar genelde sınırlı ve bölgesel kalmış durumda.
Dersim’de yaşayan gençlerden Ömer Temur ve Deniz Atlı ile bundan sonra dil konusunda yapılması gerekenler üzerine konuştuk.
“ZAZACA YERİNE İNGİİZCE VEYA ALMANCA ÖĞRENMEK BENİM İÇİN DAHA FAYDALI OLUR”
Ailesiyle birlikte yaşamadığı için Zazacayı öğrenemediğini söyleyen Ömer Temur, “Ama şuanda en azından günlük yaşamda kullanabileceğim kelimeleri öğrenmeye çalışıyorum. Ailem konuşuyor ama biz anlamıyoruz ya da öğrenmek istemiyoruz. Biraz asimile olmuşuz ne yazık ki. Zazacaya zaman ayırabileceğimi düşünmüyorum. Türkiye’de bir gelecek görmediğim için yurtdışına gitmeyi düşünüyorum o yüzden Zazaca yerine İngilizce veya Almanca öğrenirim benim için daha faydalı olur” diye ifade etti.
“ODAK NOKTAMIZ BAŞKA ŞEYLER OLUNCA ZAZACAYA ZAMAN AYIRAMIYORUZ”
Zazaca müzikler dinlediğini vurgulayan Ömer Temur, “Erdoğan Emir’i çok seviyorum. Diğer dillere göre kulağa daha hoş geliyor. Dinlediğin zaman hiçbir şey anlamasan bile duyguyu sana hissettirebiliyor. Ben genelde türkü dinlerim ama bu aralar motivasyonum yüksek olsun diye pop şarkılar dinliyorum. 6. sınıfta Zazaca kursuna gitmiştim, yine kurs açılırsa giderim ama burada kalmayı düşünmüyorum. Dil kursları açılırsa öğrenilir ama artık herkes kendisinin bireysel savaşında ülkenin halinden dolayı herkes kendi geleceğini düşünmek zorunda kalıyor. Odak noktamız başka şeyler olunca Zazacaya zaman ayıramıyoruz. Genelde dükkanlarda İngilizce, Arapça yazılar yazıyorlar ama Zazaca da yazılar yazılsa insanlar merak edip sorar, sordukça da öğrenir. Çünkü gözle görüldüğü zaman ve çevrende konuşulduğu zaman dili öğrenmek daha iyi olur” dedi.
“ARKADAŞLARIMLA ANA DİLİMİ KONUŞAMIYORDUM”
‘Kırmancki güzel bir dildir, Hızır’ın dilidir’ diyerek sözlerine başlayan Deniz Atlı, “Dilimizi şu anda tam olarak konuşamıyorum. Annem çocukluğumdan beri yanımda ana diliyle konuşuyordu ama ben arkadaşlarımla ana dilimi konuşamıyordum. Yüzyıllardır hep soykırım altındayız, dilimizin kaybolmak üzere olmasına çok üzülüyorum. Dersim için bir söz vardır derler ki ‘Ne Spartaküs bizim gibi yaşadı ne de Che bizim gibi savaştı’ bedenlerimiz elbet bedel olacak, her şeyimizi aldılar ama gülüşümüzü asla alamazlar’ diye belirtti.
“ZAZACA DİL KURSLARI AÇILMASINI İSTERİM”
Genelde Zazaca müzikler dinlediğini belirten Deniz Atlı, “Bazen yabancı müzik de dinliyorum anlamıyorum ama bazen hoşuma gidiyor. Tabi ki ilk tercihim Zazaca ve Kürtçe şarkılardır çünkü yaşanmışlıklar üzerine şarkı yapılıyor. Benim dilim kimliğim giderse ben benden de olurum. Benim ana dilim anne sütü gibi helaldir ve dilimi yaşatmak isterim. Şu anda bize yaşanılacak pek bir şey bırakmadılar ama direnmeye devam edeceğiz. Benim dilim efsanevi Munzur Baba, Düzgün Baba ve Hızır’ın dilidir. Kendi coğrafyamda Zazaca dil kursları açılmasını isterim, hep birlikte dilimizi konuşalım” diye konuştu.
PİRHA- Sanatçı Ali Doğan Gönültaş, “Eğer bir dil ekonomi ve eğitim dili olmazsa o dil ölür” dedi. Gönültaş, “Yeni kuşaklarla dili buluşturmak açısından müzik ciddi bir köprü görevi görebilir ama ana dilinde (Kirmançki) müziğe gençlerin ilgisi çok zayıf. Gençler bin tane bilgi bombardımanına maruz kalıyor, oradan dile dair bir şey yaratmak için ailelere daha büyük bir sorumluluk düşüyor” ifadelerini kullandı.
Dersim’de geleneksel müziğin, sözlü tarihin günümüze aktarımında çok büyük katkısı oldu. Sözlü ağıt ve klamların Dersim’in geleneksel ritüellerinde, düğünlerde, cenazelerde, Gağand(yeni yıl kutlaması), Hızır ayında yapılan ritüellerde saz ve üç telli cura ile çalınarak o bölgenin acısını, sevincini, öfkesini ve tarihini yansıtır, toplulukların bir araya geldiği etkinliklerde söylenir. Ağıt ve klamların, bu geleneğin ve dilin kaybolmamasına katkısı büyük.
‘Yeni çağ’ dediğimiz teknolojik dönemde geleneksel ritüeller daha az gerçekleşiyor. Artık müzikal gelenekler de değişime evrildi. Yeni jenerasyona ne kadar ulaşıldığına dair net bir söz ve söylem yok. Bütün bu sözlü geleneğe rağmen Kırmançki kaybolmak üzere, günlük konuşma dili olmak yerine sadece yaşlıların köylerde ve ailelerin evlerde konuştuğu bir dil haline geldi.
Kırmançki dilinde yazılı eserler, görsel yayınlar, akademik çalışmalar da oldukça sınırlı olduğundan yeni nesillere dilin aktarılmasında önemli sorunlar yaşanıyor. Kırmançki dili ile ilgili çalışmalar yapılmış olsa da yine de istenilen düzeyde ne konuşuluyor ne de yazılıyor. Yapılan çalışmalar genelde sınırlı ve bölgesel kalmış durumda.
Sanatçı Ali Doğan Gönültaş ile Kırmançki’nin unutulmaması için yapılması gerekenler, gençlerin Kırmançki’yi neden yeterince konuşmadığı ve ilgi duymadığı, bundan sonra dil konusunda yapılması gerekenler üzerine konuştuk.
“EĞER BİR DİL EKONOMİ VE EĞİTİM DİLİ DEĞİLSE O DİL ÖLÜYOR”
PİRHA-2000 yılından sonra doğan kuşak dile ne kadar önem veriyor?
ALİ DOĞAN GÖNÜLTAŞ: Dil konusu mühim bir tartışma. Aidiyetin temel çıkış noktalarından biri dil, biri de inanç. İnsanlar genelde kendilerini buradan var ediyorlar. Ben hem kendi dilim Zazaca hem de annemin, babamın inancı Alevilik özelinde değerlendirdiğimde ana akım olmadığımı fark ediyorum. Kendimi nasıl ifade edebilirim diye düşündüğümde ‘Biz neredeyiz, hangi merkezdeyiz?’ gibi temel sorular soruyorum. Bence biz dünya üzerinde de kendimizi doğru bir merkeze çekemiyoruz.
İnsanın varlığı neyle ilgilidir? İnsan bilgiyi taşır, kimi bunu dinle, kimi dille, kimi de sanatla yapar. Geçmişe baktığımızda da insanın temel görevinin bilgiyi taşımak olduğunu düşünüyorum. Günümüzde ise bilgi artık insana da ihtiyaç duymuyor, yapay zekâ diye bir şey çıktı artık bizim yerimize birçok şeyi yapıyor. Biz yaşananları bu ölçekte değerlendirmek zorundayız, biz bir bilgiyi kendi dilimizle taşırken bunun ne kadar gerçekliği var. İnsanlar çok üzülüyor Zazaca dilinin yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olmasıyla ilgili. Ben de bu duruma çok üzülüyorum ama sanki bu durum biraz kaçınılmaz. İnsanlar vicdani bir problem yaşadığı için niye bizim dilimiz ölüyor, diyor. Biz bir anlam dünyasının içerisindeyiz. Dil bizim için bir araç, onun içinde bir ruh var, o bizi ifade ediyor. Dilin önemini yadsımıyorum. Sadece eğer bir dil ekonomi ve eğitim dili değilse o dil ölüyor.
Biz oturup kişisel olarak ne yapacağımızı mı tartışacağız, yoksa örgütlü olarak ne yapacağımızı mı tartışacağız. Örgütlülüğü doğru bir noktaya taşıyabiliyor muyuz? Çünkü ülkenin 50-60 senesi nasıl bir örgütlülük yaratabiliriz diye tartışmakla geçti. İnsanların birçoğu kırıldı, hayal kırıklığına uğradı. O yüzden örgütlülüğe dair bir endişe, korku var, bunlar da anlaşılır. O yüzden çok fazla denklem var işin içerisinde, sadece bir dili var etme değil insan kendini ait hissetme konusunda da zorluk yaşıyor.
Eğer siz açlıkla boğuşuyorsanız, her gün makarna ve pilav yiyorsanız, kültür-sanat alanına dair derinlikli tartışmaya yönelik enerjiyi bulamazsınız. O yüzden Türkiye’deki temel problem yoksulluk. İnsanlar yoksul, müzisyenler yoksul. O yüzden belirli noktalarda insanlar kendi ideal sanat perspektiflerini ortaya koyamıyor. Biz hep kendi yüreğimizi ferahlatmakla ilgileniyoruz anlamak, kafa yormak çok zor bir şey. Ben 20 yaşımdan sonra kendi dilimi konuşmaya başladım, öncesinden anlıyordum ama üniversiteye gittiğimde anneannemle iletişim kurabilmek için ana dilimi konuşmak istedim ama bu tamamen kişisel bir şeydi.
“DİL KONUSU SADECE SANATÇILARIN ALTINDAN KALKABİLECEĞİ BİR YÜK DEĞİL”
Ben açıkçası yeni kuşağı tanımadığıma emin değilim. Çünkü ben İstanbul’da yaşıyorum kendi akrabalarımın ve çevremdeki insanların çocuklarına baktığımda yok denecek kadar az. Aslında ikinci ana dili ama birinci ana dili gibi benimsetilen Türkçeyi bile çocuklar konuşamıyor, o yüzden bu çocuğa bir dil bilinci aşılamanız çok zor. Bu da yapısal bir şey. Kendi evinde çocuklarıyla kendi ana diliyle konuşmak isteyenler var ama bu konuda daha yapısal bir çözüm ortaya koymadan bir şey yaratmak çok zor. Bunun temelinde de bizim fikir üretenlere ihtiyacımız var. Dil konusu sadece sanatçıların kucağına atılıyor, çünkü siyasetçilerden hayır göremiyorlar. Artık oturup gerçekler üzerine kim ne yapabilir onu söylememiz lazım. Herkes köyüne gidip yaşlılarla sohbet etsin onların dünyasını anlayabilsin, bulunduğu ortamı doğru yorumlayabilsin dil konusu tek başına sanatçıların altından kalkabileceği bir yük değil. Bugün Türkiye’deki muhalefetin içerisinde bulunduğu yapısal problemlerin temelinde de doğru analiz edememe var. Bu benim işim değil onların bu süreci benden daha iyi analiz etmesi gerekiyor.
“YENİ KUŞAKLARLA DİLİ BULUŞTURMAK AÇISINDAN MÜZİK KÖPRÜ GÖREVİ GÖREBİLİR”
-Dil ile müzik arasında nasıl bir ilişki var?
Müzik çok önemli bir araç, akılda kalan bir şey. Benim de kendi dilimde kurduğum iletişim müzik üzerinden oldu. Yeni kuşaklarla dili buluşturmak açısından müzik ciddi bir köprü görevi görebilir ama ana dilde müziğe dair gençlerin ilgisi çok zayıf. Gençler bin tane bilgi bombardımanına maruz kalıyor. Oradan dile dair bir şey yaratmak için ailelere daha büyük bir sorumluluk düşüyor. Ben belki biraz karamsar konuşuyorum ama bu biraz lazım bize. Bizi zihnimiz koruyacak çünkü bizi salt inandıklarımız korumuyor. Yüzyıllardır aynı hikâyeyi okumak canımı yakıyor, o yüzden ben bir sorumluluk almayı isterim. O yüzden kendi dilime, müziğime ve anneannemin rüyalarına önem veriyorum. Bu yeni kuşak için biraz daha zor, çünkü başka şeylere maruz kalıyorlar, suçlamıyorum onları. Gençlerin sorumluluğuyla olan şeyler değil, bizim hatalarımız bunlar.
-Popüler kültürün yeni kuşak üzerinde ana diline ve kültürüne yabancılaşma etkisi var mıdır?
Popüler kültürü de doğru tanımlamamız gerekiyor bence. Çok geniş bir perspektif sunmak gerekiyor ki algılayabilelim. İçinde bulunduğumuz dünya hız dünyası ve ilişkiler aslında altyapının üstyapıyı belirlediği ölçekte ilerliyor yani ekonomik zeminde ilerliyor. Dolayısıyla işine yaramayacağını düşündüğü şeyi kapitalizm kenara atıyor. Bugün dünyada en çok konuşulan üç dil Çince, İspanyolca ve İngilizce. Çünkü sanatsal, teknolojik ve bilimsel en fazla makale o dillerde üretiliyor. Çünkü içinde bulunduğu sisteme hizmet ediyor, dolayısıyla buradan bir popüler kültür de oluşturabiliyorlar.
Bizim dilimizde ilk roman 2000 yılında yazılmış, dolayısıyla yolumuz uzun. Umarım yolun sonuna gelmeden yolu uzatabiliriz. Çevremdeki insanlar genelde benden büyükler neredeyse, o yüzden 2000’li kuşağı çok yakalayamadım. Bence onların bizimle bir ilgileri yok, başka bir algı dünyasındalar, bizim problemlerimizle çok ilgilenmiyorlar. Biz onların problemlerini dil üzerinden anlamaya çalışıyoruz. Acaba bunlar ne istiyorlar diye algılamıyoruz, yine onları dizayn etmekle ilgiliyiz.
“YENİ KUŞAĞIN KIRMANCKİ MÜZİĞE İLGİSİ ZAYIF”
-Yeni kuşak ne tür Kırmancki müzik dinliyor, ilgi alanı nedir?
Bence yeni kuşağın Kırmancki müziğe ilgisi zayıf, genelde rap dinliyorlar. Beni dinleyen 2000’li kuşak çok az. Önümüzde iki tane seçenek var ya çok nitelikli bir şey yapıp onun kitlelere ulaşmasını bekleyeceksiniz ya da daha kolay tüketilen popüler kültüre uyumlu olsun diye yapılmış eserler yapacaksınız. Zamanla belli bir farkındalık, aidiyet oluşunca dile ve dilin icra edildiği müziğe yöneliyor insanlar hepimiz de bu yolu yürüdük. Ben de 16-17 yaşında Metin ve Kemal Kahraman’ın müziğiyle tanıştım, bana inanılmaz bir şey gibi geldi ama benim zaten o dönemde farkındalığım oluşmaya başlamıştı.
İnancımız niye farklı, evde niye farklı bir dil konuşuyoruz sorularıyla beraber o dönemde müzik dinleyip yol bulmuştum. Şimdiki jenerasyonun bizlere göre avantajları ve dezavantajları var. Şimdi gençler isterlerse bilgiye çok çabuk ulaşabiliyorlar. Günümüzde Zazaca’yı öğrenmek isteseler bir şekilde öğrenilebilir, bizim zamanımızda çok daha zordu, kurslara gitmen gerekiyordu. Nereye gideceğini bilmiyorsan kalırdın yerinde ama şimdi bir sürü online kurslar ve derneklerin verdiği kurslar var. Ama bizim avantajımız şuydu: Bu kadar yoğun bilgi kirliliğine maruz kalmıyorduk.
Dijital çağın içerisinde bir çöplük var çocuğun elinden bilgisayarı, telefonu alamazsınız. Gençlerin önünde bin tane seçeneği var ve o seçenekler arasında ana dilim diyecek motivasyonu bulamamasını anlayabiliyorum. Çünkü gençlerin aklını çelebilecek bin tane yazınsal ve görsel ürün var. Ürettiğimiz eserler yeniçağa uygun mu? Onları ne kadar yakalıyor? Biz istiyoruz ki, biz yaptık onlar algılayıp sevsin ama bu çok basit olur. Bizim onların düşünce dünyasını görmemiz için biraz daha onlarla tanışmamız lazım.
ALİ DOĞAN GÖNÜLTAŞ KİMDİR?
Ali Doğan Gönültaş, 1985 yılında Bingöl’de dünyaya geldi ve profesyonel müzik yaşantısına kurucularından olduğu Ze Tijê ile başladı. Postrock, kolaj ve deneyimsel türlerde üretim yapan grubun yayımladığı “Yanlışımız Var!” (2015) ve “Ur” (2019) stüdyo albümlerinde besteci, aranjör ve icracı olarak yer aldı. Gönültaş, anadili Kirmançkî’nin yanı sıra Kurmanci ve Türkçe eserler de seslendiriyor. Gönültaş, son olarak 2022 yılında Kiğı albümünü çıkarttı.
PİRHA-1970’lerde evde, sokakta konuşulan dil Kırmancki iken 2000’li yıllara gelindiğinde artık evlerde de Türkçe konuşulmaya başlandığını söyleyen sanatçı Mücahit Göker, “Yabancılaşmayı önlemenin yolu kurumsallaşmaktan geçiyor. Kişi ana diliyle şarkı söylediği zaman horlanmayacağını, ötekileştirilmeyeceğini bilmeli ve kaygılarından kurtulması gerekiyor” dedi.
Dersim’de geleneksel müziğin, sözlü tarihin günümüze aktarımında çok büyük katkısı oldu. Sözlü ağıt ve klamların Dersim’in geleneksel ritüellerinde düğünlerde, cenazelerde, Gağand(yeni yıl kutlaması), Hızır ayında yapılan ritüellerde saz ve üç telli cura ile çalınarak o bölgenin acısını, sevincini, öfkesini ve tarihini yansıtır, toplulukların bir araya geldiği etkinliklerde söylenirdi. Ağıt ve klamların, bu geleneğin ve dilin kaybolmamasına katkısı büyük olmuştur.
‘Yeni çağ’ dediğimiz teknolojik dönemde geleneksel ritüeller daha az gerçekleşiyor. Artık müzikal gelenekler de değişime evrildi. Yeni jenerasyona ne kadar ulaşıldığına dair net bir söz ve söylem yok. Bütün bu sözlü geleneğe rağmen Kırmançki kaybolmak üzere, günlük konuşma dili olmak yerine sadece yaşlıların köylerde ve ailelerin evlerde konuştuğu bir dil haline geldi.
Kırmançki dilinde yazılı eserler, görsel yayınlar, akademik çalışmalar da oldukça sınırlı olduğundan yeni nesillere dilin aktarılmasında önemli sorunlar yaşanıyor. Kırmançki dili ile ilgili çalışmalar yapılmış olsa da yine de istenilen düzeyde ne konuşuluyor ne de yazılıyor. Yapılan çalışmalar genelde sınırlı ve bölgesel kalmış durumda.
Sanatçı Mücahit Göker ile Kırmançki’nin unutulmaması için yapılması gerekenler, gençlerin Kırmançki’yi neden konuşmadığı ve ilgi duymadığı, bundan sonra dil konusunda yapılması gerekenler üzerine konuştuk.
“1970’LERDE EVDE, SOKAKTA KONUŞULAN DİL KIRMANCKİ’YDİ”
PİRHA- 2000 yılından sonra doğan kuşak dile ne kadar önem veriyor?
MÜCAHİT GÖKER: 1970’lerde çevremde gördüğüm, evde, sokakta konuşulan dil Kırmancki’ydi. Ancak okullarda ve resmi kurumlarda Türkçe’nin zorunlu hale gelmesiyle bu durum yavaş yavaş değişmeye başladı ve artık sokakta da Türkçe konuşulmaya başlandı. 1980’lerde mahallede konuşulan dil Kırmancki iken yavaş yavaş 2000’li yıllara gelindiğinde artık evlerde de Türkçe konuşulmaya başlandı. 1980’lerde düğünlerde Kürtçe halay çekilip, şarkı söylenmesi bile yasaklanır hale geldi ve insanlar tutuklanabildi. İnsanlar yarın bu dili öğrenip konuşursam ekonomik ihtiyaçlarımı gideremeyeceğim, o zaman Türkçeyi daha iyi öğrenip daha iyi konuşayım diye düşündüler. Ailede ana dile duyarlılığı olan kesimler biraz daha ana dillerini koruma altına almaya çalıştı. 2008 yılında UNESCO’nun Kırmancki’nin kaybolmak üzere olan diller arasında yer alan raporu insanlarda biraz duyarlılık gerekçesi oldu. Biraz daha bireysel ve kurumsal çalışmalar hız kazandı.
“DİL VE MÜZİK BİRBİRİNE ÇOK YAKIN”
-Dil ile müzik arasında nasıl bir ilişki var?
Dil ve müziğin yapı taşı sestir. Dil ve müzik birbirine o kadar yakınken ve özellikle Kırmancki’de söyleyebileceğimiz yazılı kaynaklar çok azken aileden alınan ninni, masal, hikaye, ağıt ve halay ezgileri o insanın ana diliyle konuşmayı nasıl öğreniyorsa dinlediği müzik de o kişinin müzik dağarcığını oluşturuyor diyebiliriz.
“ÇÖZÜM SÜRECİ DÖNEMİNDE KÜLTÜR-SANAT FAALİYETLERİNE GEÇİCİ BİR İLGİ VARDI”
-Gençlerin kültür-sanat etkinliklerine olan ilgisi nasıl?
Kültür-sanat etkinliklerine olan ilgiyi dönem dönem ayırırsak çok daha iyi olur. 1980-1990 yıllarında olan ilgiyle 1990-2000 yılları arasındaki ilgi birbirinden çok farklı. 2000’li yıllardan günümüze olan süreçte de çözüm sürecinde radyo, televizyon, Kürtçe seçmeli ders gibi kısa vadeli göstermelik açılımlar insanlarda rahatlama duygusu oluşturdu. Çözüm süreci döneminde Kırmancki’nin dışında da genel olarak kültür-sanat faaliyetlerine geçici bir ilgi vardı. Hem dil hem de genel kültür-sanat faaliyetlerine karşı baskılar arttıkça sadece duyarlı ve özel ilgisi olan kesimler gelmeye başladı.
“YABANCILAŞMAYI ÖNLEMENİN YOLU KURUMSALLAŞMAKTAN GEÇİYOR”
-Popüler kültürün yeni kuşak üzerinde ana diline ve kültürüne yabancılaşma etkisi var mıdır? Var ise nasıl ? Çözüm öneriniz vardır?
1990’lı yıllarda radyo ve televizyon yeni yeni yaygınlaşmaya başlayınca bir çocuk için o evde en çok kulağına gelen sesler televizyonda o zaman duyulan pop müzikti. Müzik türlerine karşı değilim her türlü müziğin dinlenmesi gerektiğini düşünüyorum, kulak zenginliği açısından gereklidir ama bazı türler dayatıldığı zaman özendirme açısından bireyde yanlış yönlendirmeye sebep olabiliyor. Diğer müzik türlerini de baskılayarak çok geri planda bırakıyor. Böyle olunca da o kişi çevresinde, okulda, sokakta gördüğü ve belki bazen de özenerek popüler kültürün etkisinde kalarak o kişiyi yabancılaştırıyor. Eğer ailede bu konuda bilinç ve duyarlılık varsa, o ailelerde biraz daha korunmuş olabiliyor yabancılaşmaya.
Son dönemde yabancılaşmayı önlemek için bireysel çabalar çok yetersiz kalıyor. Dil, kültür ve sanat faaliyetleri alanında halen çalışmalar sürüyor ama bunun bireye ulaşabilmesi için dijital ve sosyal mecralar gerekli ve bu alanda da yine mevcut sistem ağırlığını hissettiriyor. Sistem bireye çok daha hızlı ulaşabiliyor böyle olunca da istenen sonuca ulaşılmıyor.
Yabancılaşmayı önlemenin yolu kurumsallaşmaktan geçiyor. O dilin ileride kişinin mesleğini icra ederken de kullanabileceği bir dil haline gelmesi, onunla ekmeğini kazanabilmesi önemli. Kişi ana diliyle şarkı söylediği zaman horlanmayacağını, ötekileştirilmeyeceğini bilmeli ve kaygılarından kurtulması gerekiyor.
Gençler tarz olarak daha çok batı enstrümanlarının kullanıldığı müzikler rock, blues, rap türleri gençlerde daha çok karşılık bulabiliyor. Bunun sebebi de sosyal mecralarda daha ulaşılabilir olan müzik türleri ister istemez daha fazla dinlenir.
Yasaklanmaya çalışılan ve her zaman geri planda tutulan Kırmancki’ye sahip çıkılmalı. Bu bilinç olabildiğince yayılmalı ve her şeye rağmen herkes bu alanda üretmeye devam etmeli.
MÜCAHİT GÖKER KİMDİR?
1962 yılında Bingöl’ün Genç ilçesinde doğdu. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nde Sınıf Öğretmenliği bölümünü bitirdi. Kayseri, Adıyaman, Bingöl ve Mersin’de toplamda 26 yıl öğretmenlik yaptı.
Gençlik yıllarından beri bağlama çalan ve müzikle uğraşan Mücahit Göker, öğretmenlikten emekli olduktan sonra sekiz eserden beşi kendisine ait olan Dara Hênî adlı albümünü çıkarttı.
PİRHA-Yeni kuşağın dünyasının yeniliklere açık olduğunu söyleyen sanatçı Ferhat Tunç, “Yaratıcı yeniliklerle gençlerin etki alanına girmek mümkündür. Yabancılaştırıcı etkilerden uzak durarak bu alana etki yapmak gerekiyor. Kadim kültürümüzün bugün hayatta olmayan ozanlarıyla bu kuşağı gençleri tanıştırmak lazım, bunu hiç yapmadık şimdiye kadar” dedi.
Dersim’de geleneksel müziğin, sözlü tarihin günümüze aktarımında çok büyük katkısı oldu. Sözlü ağıt ve klamların Dersim’in geleneksel ritüellerinde düğünlerde, cenazelerde, Gağand(yeni yıl kutlaması), Hızır ayında yapılan ritüellerde saz ve üç telli cura ile çalınarak o bölgenin acısını, sevincini, öfkesini ve tarihini yansıtır, toplulukların bir araya geldiği etkinliklerde söylenirdi. Ağıt ve klamların, bu geleneğin ve dilin kaybolmamasına katkısı büyük olmuştur.
‘Yeni çağ’ dediğimiz teknolojik dönemde geleneksel ritüeller daha az gerçekleşiyor. Artık müzikal gelenekler de değişime evrildi. Yeni jenerasyona ne kadar ulaşıldığına dair net bir söz ve söylem yok. Bütün bu sözlü geleneğe rağmen Kırmançki kaybolmak üzere, günlük konuşma dili olmak yerine sadece yaşlıların köylerde ve ailelerin evlerde konuştuğu bir dil haline geldi.
Kırmançki dilinde yazılı eserler, görsel yayınlar, akademik çalışmalar da oldukça sınırlı olduğundan yeni nesillere dilin aktarılmasında önemli sorunlar yaşanıyor. Kırmançki dili ile ilgili çalışmalar yapılmış olsa da yine de istenilen düzeyde ne konuşuluyor ne de yazılıyor. Yapılan çalışmalar genelde sınırlı ve bölgesel kalmış durumda.
Sanatçı Ferhat Tunç ile Kırmançki’nin unutulmaması için yapılması gerekenler, gençlerin Kırmançki’yi neden konuşmadığı ve ilgi duymadığı, bundan sonra dil konusunda yapılması gerekenler üzerine konuştuk.
“KURUMLARIMIZ, DİL KONUSUNDA SAHİP OLDUKLARI İMKANLARI KULLANAMADI”
PİRHA: 2000 yılından sonra doğan kuşak dile ne kadar önem veriyor?
FERHAT TUNÇ: Ana dile olan önemin giderek azaldığını söylemek mümkün, bu durum 2000 yılından sonra doğan kuşakla ilgili bir sorun değil. Dilimizin yaşaması için daha önceden önlemler alınabilseydi sonraki kuşakların dili sahiplenmesi ve konuşması daha kolay olabilirdi. Dili cazip hale getirmenin yolu aileden başlıyor. Aile ortamında dille hiçbir teması olmamış bir çocuğun yaşamının ilerleyen zamanlarında ana dilini konuşması ve sahiplenmesi zorlaşabiliyor.
Ana dil konusunda ailenin dışında kurumsal yapılara da ciddi anlamda sorumluluk düşüyor. Ne yazık ki kurumlarımız dil konusunda sahip oldukları imkanları kullanamadı ve dile olan sahiplenme nostaljinin ötesine gidemedi. Yoğun bir kampanyayla ana dili bir eğitim unsuru haline dönüştürmek mümkündü ancak bu sağlanamadı. Dolayısıyla ana dile olan ilgi bugüne kadar daha çok sanatçıların seslendirdiği klamlardan ibaret kaldı.
“1938 KATLİAMI DERSİM’DE KÜLTÜREL KIRILMAYA DA SEBEP OLDU”
-Dil ile müzik arasında nasıl bir ilişki var?
Dersim tarihi söz konusu olduğunda dil kültürümüzün taşıyıcı direği olarak kabul görmüştür. Dersim inancında göğün bel direğidir dil, eğer bir dil büyük bir kırım yaşadıysa kültüründe özünden koparak başkalaşması mümkün olabilir bunu engelleyemezsiniz. Yazılı kültürü yaratma imkanı bulamayan toplumlar daha çok sözlü kültürler kendi kimliğini oluşturmuşlardır. Sözlü kültür ise daha çok söylencelerden oluşuyor. Tarihin derinliklerinden süzülüp gelen söylenceler unutulmadığı sürece toplum kendi kimliğini koruyabilir. Müzik ve dilin ilişkisi o yüzden büyük bir önem kazanmıştır. Müzik kadim Dersim kültürel yaşamında söylencelerin kuşaktan kuşağa yani günümüze kadar sürmesinde önemli bir rol oynamıştır. 1938 katliamı Dersim’de sadece fiziki değil aynı zamanda kültürel bir kırılmaya da sebep oldu. Dil bu tarihsel döneme bağlı olarak müzikte daha çok ağıt formuna büründü ve günümüzde de bunun etkilerini yaşıyoruz.
“İYİ Kİ HALEN KIRMANCKİ MÜZİK YAPMAK İÇİN ISRAR EDEN ARKADAŞLARIMIZ VAR”
Yeni kuşağın dille bağlantısı müzik bağlantılı olarak ortaya çıkan bir ilgidir. Ana dilde ısrar eden sanatçıların sayısı çok değil ve onların eserleriyle gençlerin buluşması biraz sınırlı ama bunun ne kadar devama edeceği bu alandaki ısrarın ve yaratıcılığın devamına bağlıdır. İyi ki halen Kırmancki müzik yapmak için ısrar eden arkadaşlarımız var, sayısı çok olmasa da bu sayede gençlerin dile olan ilgisi canlı kalabiliyor.
“KIRMANCKİ MÜZİK YAPAN SANATÇILAR YETERİ KADAR DESTEKLENMİYOR”
-Popüler kültürün yeni kuşak üzerinde ana diline ve kültürüne yabancılaşma etkisi var mıdır? Var ise nasıl çözüm öneriniz vardır?
Kırmancki müzik yapan sanatçılar yeteri kadar desteklenmiyor. Örneğin geçen yıl Munzur Kültür ve Doğa Festivali’nde ortaya çıkan pratik bu anlamda düşündürücüdür. Kadim dilimiz ve kültürümüzü kendi elimizle geri plana atıyoruz ve popüler kültür unsurlarına daha büyük imkânlar yaratılıyor. Popülerlik takıntısı bizi dilimizden ve dilimizin ezgilerinden uzaklaştırdığı da bir gerçek. Kürtçenin Kurmanci lehçesi için böyle bir tehlikeden bahsetmek mümkün değil ancak Kırmancki için gerçekten durum iç açıcı değil. 4 yıldır sürgünde yaşadığım Avrupa’da da benzer bir durum söz konusu. Bu yıl Frankfurt’ta yapılan Dersim Festivali’nde tanık olduğum gerçeğin altını çizmek lazım. Burada da gençlerin ilgi duymadığı ve orta yaş kuşağın katılından ibaret festivaller yapılıyor. Gençlerin ilgisinin azalmasının temel nedenlerinden bir tanesi festivallerdeki değişmez hamaset ve statükodur. Böyle devam ederse festivaller sembolik düzeyde kalmaya mahkûmdur diye düşünüyorum.
“HATIRLAMAK VAR OLMANIN SIRRIDIR”
-Yeni kuşak ne tür Kırmancki müzik dinliyor, ilgi alanı nedir?
Yeni kuşağın dünyası aslında yeniliklere açıktır, yaratıcı yeniliklerle gençlerin etki alanına girmek mümkündür. Yabancılaştırıcı etkilerden uzak durarak bu alana etki yapmak gerekiyor. Kadim kültürümüzün bugün hayatta olmayan ozanlarıyla bu kuşağı tanıştırmak lazım, bunu hiç yapmadık şimdiye kadar. Bana göre Kırmancki müziğinin piri Sey Qaji, Hese Qaj, Weliyê Ûşeni İmami, Firik Dede, Alaverdi ve Sılo Qız’ı hatırlamak önemli, gençliğe de bu ozanlarımızı hatırlatıp ozanlarımızı bilmesini sağlamalıyız. Hatırlamak var olmanın sırrıdır, toplumlar kadimliklerini hatırladıkları kadar var olabilir, unuttukları kadar ise kendi kimliklerinden uzaklaşırlar. Dersim söz konusu olduğunda ise unutmamak ve hatırlamak meselesi çok daha fazla önem kazanıyor. Çünkü sahip olduğumuz kültür kendisini günümüze yalnızca sözlü olarak bellek üzerinden taşıyabildi. Bugünün gençliğini bu bellekle buluşturmak, akademik çalışmalar yapmak mutlaka gerekli. Müzik bu çalışmaların temel taşıyıcısı rolünü en etkili haliyle sağlar diye düşünüyorum.
FERHAT TUNÇ KİMDİR?
1964 yılında Dersim’de doğan Ferhat Tunç, 1979 yılında liseyi bitirerek Almanya’ya taşındı. Ardından Mainz Johannes Gutenberg Üniversitesi’ne bağlı bir müzik okulunda kısa bir eğitim aldı ve Kızılırmak adlı ilk albümünü çıkardı. 1984’te kendisi gibi Türkiye’den Almanya’ya giden müzisyen Orhan Temur’la birlikte ‘Bu Yürek Bu Sevda Var İken’ başlıklı albümü çıkardı. Albüm, 12 Eylül Darbesi’ne itirazın izlerini taşıyordu.
1985’te, 12 Eylül’ün rüzgârlarının henüz sert estiği bir dönemde Türkiye’ye döndü ve yeni bir başlangıç yaparak aynı yıl ‘Vurgunum Hasretine’ başlığı ile Türkiye’deki ilk albümünü çıkardı. Miting havasında geçen konserler, çok satan albümler ve toplumsal muhalefetin gözdesi olan bir sanatçının ödeyeceği bedel gözaltılar, davalar, mahkemeler ve yıllar süren konser yasakları oldu.
Kızılırmak Boylarında Bir Şehir başlıklı türküsünü Sivas Katliamı’nda yaşamını yitirenlere ithaf etti. 2012’de Dersim’de düzenlenen Munzur Kültür ve Doğa Festivali’nde yaptığı konuşma nedeniyle hakkında soruşturma açıldı. Terör örgütü propagandası yaptığı iddiasıyla yargılandı ve 2 yıllık hapis cezasına mahkûm edildi, fakat ceza 3 yıl ertelendi. Ferhat Tunç, hakkında açılan sayısız dava ve aldığı hapis cezaları nedeniyle 4 yıldır sürgünde yaşıyor.