PİRHA- Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Ankara Şubesi, “Türkülerimizi birlikte söylemek için gelin canlar bir olalım” şiarıyla anlamlı bir konser düzenliyor. Alevi Bektaşi Federasyonu’nun da desteklediği etkinlikte Deniz Türkan, Zeynep Çınar ve Serhat Raşa sahne alacak.
Ankara, önemli bir kültürel buluşmaya ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Ankara Şubesi tarafından organize edilen konser, toplumun farklı kesimlerini türkülerin birleştirici gücü etrafında bir araya getirmeyi hedefliyor.
Geleneksel müziğin ve deyişlerin sevilen isimleri Deniz Türkan, Zeynep Çınar ve Serhat Raşa, bu özel gecede türkülerini barış, kardeşlik ve dayanışma için seslendirecekler.
Etkinlik, Çankaya Belediyesi bünyesinde bulunan ve adını edebiyatın usta çınarı Yaşar Kemal’den alan kültür merkezinde gerçekleştirilecek. Konserin detayları şöyle:
Tarih: 22 Nisan 2026, Çarşamba
Saat: 19.00
Yer: Çankaya Belediyesi Yaşar Kemal Kültür Merkezi (OR-AN Mahallesi, Zülfü Tiğrel Caddesi, No:3, Çankaya/ANKARA)
PİRHA-Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin çok kıymetli olduğunu belirten İHD Ankara Şube Eş Başkanı ve Merkez Yürütme Kurul üyesi Nuray Çevirmen, “Güvenlikçi politikalardan vazgeçilip savaşın ortadan kaldırılması ve demokratik toplum hedefli bir sürecin başlatılması hepimiz için oldukça hayati önemde bir gelişmedir. Sürecin gelişmesi içinde, Barış sürecini hep birlikte sahiplenerek, yol almamız gerekir ” dedi.
Abdullah Öcalan tarafından yapılan 27 Şubat’ta yapılan Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın ardından PKK kendini fes ederek, silahları yapılan törenle yaktı.
Barış ve Demokratik ToplumSüreci‘ne dair Meclis’te komisyon kurulurken, komisyonun bu hafta çalışmalarına başlaması bekleniyor.
Barış ve Demokratik ToplumSüreci‘ne ilişkin İnsan Hakları Derneği (İHD) Ankara Şube Eş Başkanı Nuray Çevirmen, PİRHA’ya açıklamalarda bulundu.
“BARIŞ İÇİN TOPLUMSAL RIZALIK MUTLAKA OLUŞTURULMALI”
PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın ‘Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın çok kıymetli olduğunu belirten Nuray Çevirmen, barış sürecinin devam edilebilmesi için toplumsal rızalığın mutlaka oluşturulası gerektiğini söyledi.
Çevirmen, PKK’nin kendini fes etme sürecine işaret ederek, “PKK son söylenecek sözü en başta söyledi. O nedenle de gerçekten hepimize büyük bir sorumluluk da yüklüyor” diye belirtti.
Gerek cezaevlerindeki mahpuslarla ilgili yaşanan sorunlar, gerek ekonomi, göç meselesi, ekoloji vb. gibi sorunların tamamının savaştan kaynaklı olduğunu vurgulayan Çevirmen, “Aslında hepsinin odak noktası bu savaş politikalarıdır. Çünkü savaş politikaları olmadığı müddetçe göç sorunu olmayacak. Ekolojik açıdan herkes toprağına sahip çıkmış olacak ve birçok olumsuz sorunlar yaşanmayacak. Savaşta barajlar yapıldı, kale kollar yapıldı, köyler boşaltıldı, dağlar insansızlaştırılarak pek çok insan yaşamını kaybetti, katledildi. Pek çok sorunun aslında temel sebebi savaş ve bu güvenlikçi politikalardır ”dedi.
“SÜRECE TÜM TOPLUMSAL KESİMLERİN DESTEK VERMESİ GEREKİYOR”
Barış sürecine sadece toplumun bir kesiminin değil, bütün toplum tarafından sahiplenmesi gerektiğinin altını çizen Çevirmen, “Çünkü buna herkesin ihtiyacı var. Farkında olabilir, olmayabilir, başka politikaların kendisi için daha iyi olduğunu da düşünen kesimler de olabilir. Ancak bu kesimlerin ikna edilmesi gerekiyor” ifadelerini kullandı.
Toplumun demokratikleşmesi, sosyal adaletin sağlanması ve refah düzeyinin yükseltilmesi için iktidarın mutlak güç olmaktan çıkarılması gerektiğine dikkat çeken Çevirmen, “Bütün toplum demokratikleşme sürecinden geçiyor. Mutlak iktidar süreçleri hiçbirimiz için uygun değildir. Çünkü hepimiz için risk ve tehlike barındırır. Mutlak iktidar dediğimiz durum mevcut olan tüm iyiye giden süreçleri de sonlandırabilme gücünü de kendinde bulduğu için bugün demokratik toplumsallaşma için atılan adımların hepsini de boşa çıkarabilme riskini de taşıyor. Bunu bilmeli ve buna göre hareket etmeliyiz” diye konuştu.
“BARIŞ SÜRECİNE UYGUN BİR DİL ÇOK ÖNEMLİ”
Yeni sürece uygun bir dilin tutturulması gerektiğinin altını çizen Nuray Çevirmen, şunları dile getirdi:
“Aslında iktidar bloğunun bu kavramdan mutlak surette vazgeçmesi gerekiyor. Yani sadece ‘Terörsüz Türkiye’ kavramıyla bu konu çözülebilecek bir konu değil.
Ülkenin demokratikleşmesi ancak yavaş yavaş şekillenebilecektir. Moral ve motivasyonu bozmadan ilerlemek gerekecektir. Komisyonların kurulması elbette kıymetli, çok önemli. Zaten bunun olması gerektiğini de söylüyoruz. Siyasi partilerin tamamının bu sürecin içerisinde olması gerekiyor.
‘Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ ile ilgili Meclis’te kurulacak komisyonların eşit temsiliyete dayalı olmalı. Yürütülen çalışmalar tüm kamuoyuyla paylaşılacak olsa da toplumun tüm kesimlerinin aslında bu sürece bir şekilde dahil edilmesi gerekir.”
“BU ÜLKEDE EN ÇOK BEDELİ BARIŞ İSTEYENLER ÖDEDİ, ÖDÜYOR”
Toplumun demokratikleşmesi için barış mücadelesi yürütenlerin yıllardır bedel ödediğini ifade eden Çevirmen, “En çok bedel ödeyen gruplar hapishanede olanlar, siyasi mahpuslar, evlatlarını yitirmiş ve evlatları bugün cezaevinde olan anneler. Çocuklarını, eşlerini kaybetmiş ve bedel ödemiş kesimler aslında barışı istiyorlar. Çünkü bunun acısını yaşayan insanların bunu talep etmesi, istemesi bizim hepimizin de aslında motivasyon kaynağı olmak durumunda” şeklinde ifade etti.
“POLİTİK MAHPUSLUK KAVRAMINA SON VERİLMELİ”
Nuray Çevirmen, demokratikleşen bir ülkede siyasi mahpusların cezaevinde çıkması gerektiğine dikkat çekerek, “Bugün hapishanede olan siyasi mahpusların ve parti yönetimlerinde yer almış kişilerin mutlaka serbest bırakılması gerekiyor. Çünkü bu alanda mutlak surette onlara ihtiyaç var. Onların deneyimlerine ihtiyaç var. Partiler ve toplum açısından düşünüldüğünde hepsinin bu toplumda olumlu anlamda karşılığı var” diye belirtti.
“SÜRECE SAHİP ÇIKALIM”
Bir an önce yasal düzenlemelerin yapılması çağrısında bulunan Nuray Çevirmen, bu düzenlemelerin yapılmadığı müddetçe sürecin sağlıklı yürümeyeceğini belirtti.
Demokratik toplumu hedefleyen tüm kesimlerin sürece sahip çıkması gerektiğini vurgulayan Çevirmen, “Kadınlar, ekolojistler, solcular, sosyalistler, demokratik emek örgütleri, bütün kesimler bu süreci sahiplendiği zaman iktidar bloğu ve bu sürecin içerisinde olan kesimlerin de bu süreci bırakma ya da terk etme ya da masayı devirme şansları kalmayacaktır. Masayı hep birlikte tutmaya ihtiyacımız var. Yılmadan bıkmadan bütün bu süreci sahiplenerek, destek vererek içerisinde yer alarak yol almalıyız” dedi.
Bir insan hakları savunucusu olarak yıllardır cezaevlerine ve özellikle de hasta mahpuslara dikkat çektiklerini aktaran Çevirmen, “Bugün hapishanelerdeki doluluk oranı en üst seviyede. O nedenle özellikle toplumun üzerinde demoklesin kılıcı gibi duran bu hapsetme sisteminden, rejimden mutlak surette vazgeçilmesi gerekiyor” diye belirtti.
“HASTA MAHPUSLAR YASAL DEĞİŞİKLİĞE GEREK KALMADAN BIRAKILABİLİRLER”
Sosyal adaletin mutlaka sağlanması gerektiğini belirten Çevirmen, “Bizim sürekli olarak aslında gündeme getirdiğimiz hasta mahpuslar sorunu var. Hasta mahpuslar sorunu aslında yasal yeni bir düzenlemeye ihtiyaç olmayacak bir şekilde eğer insan hakkı, yaşam hakkı bağlamında hareket etmesi, refleks göstermesini gerektiren ve sorumluluklarını yerine getirmesi gerektiren bir sistem olmuş olsa bugün hapishanelerde bu ağır hasta mahpuslar kalmayacak, hapishanelerde ölümler de yaşanmayacaktır” dedi.
“TERÖRLE MÜCADELE YASASI MUTLAKA KALDIRILMALI”
‘Terörle Mücadele Kanunu’nun mutlaka kaldırılması gerektiğinin altını çizen Nuray Çevirmen, konuşmasının devamında şunları belirtti:
“Demokrasi ve hukuk bir tarafa var diğer tarafa olmaz diye bir sistem uygulanamaz. Hukuk yoksa hepimize yoktur. Demokrasi yoksa hepimize yoktur. Sosyal adalet yoksa hepimize yoktur. O nedenle de aslında sorunlar bütüncül anlamda hepimizin ortak sorunlarıdır. Doğal olarak da mücadele de ortak zeminde yürütülmek zorundadır. O nedenle de biz kendimiz için demokrasiyi, hukuku, insan haklarını savunurken bütün toplum adına da savunmuş oluyoruz.
İçerisinde yaşadığımız sorunların mutlaka doğru bir şekilde ifade edilmesi gerekiyor. Bütün sol sosyalist demokratik kesimlerin de sürecin içerisinde birlikte hareket edebilme pratiğinin gerçekleştirilmesi için çeşitli mekanizmalar üretilmeli.
Bunu için negatif çözümler değil, sağlam adımların atılabilmesi, toplumsallaşabilmesi için doğru cümlelerle ve tüm şeffaflığıyla adımların atılması, sadece siyasi partiler, demokratik kitle örgütleri, sivil toplum kuruluşları değil, toplumun tüm kesimleriyle bir araya gelebilmenin yollarının da aranması gerekiyor.”
PİRHA- İHD Ankara Şubesi, İnsan Hakları Haftası kapsamında “Kayyım rejimi” başlıklı panel düzenledi. Yapılan konuşmalarda, kayyım uygulamalarıyla belediyelerin geleceğinin ipotek altına alındığı, şeffaflığın tamamen ortadan kaldırıldığı vurgulandı. Panelde kayyım rejiminin yalnızca siyasal bir mesele olmadığının da vurgusu yapıldı.
İnsan Hakları Derneği (İHD) Ankara Şubesi, Tüm Belediye ve Yerel Yönetim Hizmetleri Emekçileri Sendikası (Tüm Bel-Sen) Genel Merkezi’nde “Kayyum Rejimi” başlıklı panel düzenledi.
Moderatörlüğünü İHD Merkez Yürütme Kurulu (MYK) Üyesi Nuray Çevirmen’in yaptığı panele, Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Batman Milletvekili Mehmet Rüştü Tiryaki, Halfeti Belediyesi Eşbaşkanı Mehmet Karayılan, Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖDH) Üyesi Avukat Nuray Özdoğan katıldı.
“KAYYUM REJİMİ, İNSANLIĞI İLGİLENDİREN BİR MESELE”
Panelin konuşmacılarından Mehmet Karayılan, 2024 yılında toplumun gündeminde yer alan konuların kadın cinayetleri, kayyım ve savaş olduğunu söyledi. Karayılan, kayyım rejiminin sadece yerel bir sorun olmadığını belirterek şu konuşmayı yaptı:
“Kayyım, tüm ülkeyi ve insanlığı ilgilendiren bir mesele. Bu sorun sadece belirli bir coğrafyayı değil, hepimizi ilgilendiriyor. Yan yana gelerek birbirimize güç vermemiz, kayyum rejimine karşı ortak bir mücadele platformu oluşturmamız gerekiyor. Kayyum uygulamaları, 2016 darbesinden sonra hız kazansa da aslında kökleri cumhuriyet dönemine kadar uzanıyor. OHAL ve sıkıyönetim uygulamalarıyla bu anlayış, tarihsel olarak hep devam etti. Ancak 2016 sonrasında Belediye Kanunu’na eklenen 45’inci maddeyle kayyum uygulamaları hukuksal bir zemine oturtulmaya çalıştı. Seçme ve seçilme hakkımız YSK tarafından onaylandığı halde, hakkımızda devam eden davalar kayyum atanması için gerekçe olarak kullanıldı. Bu durum, devletin vatandaşına tuzak kuran bir zihniyetle yönetildiğini gösteriyor. Halbuki anayasal düzeni esas alan bir devlet, vatandaşına tuzak kurmaz; bu ancak haydutluk olarak tanımlanabilir” diye konuştu.
‘KAYYIM UYGULAMASI CİDDİ BİR RANT DÜZENİ YARATTI’
Kayyum rejiminin, halkın iradesini yok sayan bir uygulama olduğunu belirten Karayılan, şöyle devam etti:
“Kayyım rejimi ile aynı zamanda ciddi bir rant ve talan düzeni yaratılmıştır. Örneğin, Halfeti Belediyesi’nde, bir iş ihalesinin beş milyon TL’lik maliyeti varken 58 milyon TL’ye ihale edilmiş ve bu paralar dolaylı yollarla kayyum tarafından geri alınmıştır. Belediye’nin geleceği ipotek altına alınırken, şeffaflık ve hesap verebilirlik tamamen ortadan kaldırılmıştır. Bu durum, kayyum rejiminin yalnızca siyasal bir mesele olmadığını, aynı zamanda ekonomik bir sömürü sistemi olduğunu da ortaya koymaktadır. Ayrıca kayyum rejimi, temel hak ve özgürlükleri de gasp eden bir anlayışı temsil ediyor. Belediyelerdeki kadın dayanışma evleri, kültürel projeler, Kürtçe dil ve edebiyat çalışmaları gibi faaliyetler sonlandırılıyor. Bunun yanında, şahsımızın katıldığı toplantılar, verdiği mülakatlar ya da sadece parti çalışmaları bile dava konusu haline getiriliyor. Bu hukuksuzluklar, halkın seçme hakkını, katılımcılığı ve yerel yönetim hakkını yok sayan bir anlayışın tezahürüdür.”
“KAYYUM ATAMALARI NORMAL HALE GETİRİLMEYE ÇALIŞILIYOR”
2016 yılından sonra birçok mevzuatta Kürtler ve muhalifler aleyhinde yasal düzenlemelerin yapıldığına dikkat çeken Nuray Özdoğan ise konuşmasında şunlara değindi:
“OHAL döneminde başlayan bu uygulamalar, çeşitli hukukî düzenlemelerle sistematik hale getirildi. OHAL döneminde ‘ikili hukuk’ diye adlandırılan bu sistem, belediyelerden imar mevzuatına, cenaze yönetmeliğinden acele kamulaştırma kararlarına kadar birçok alanda muhalif yapılara yönelik baskı ve şiddetin önünü açmıştı. 2016’da OHAL rejimi altında çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK’ler) bu düzenlemeleri mevzuata ekledi. Örneğin, belediyelere kayyum atanması önce bir yasa tasarısı olarak sunulmuş, ancak muhalefetin direnişi nedeniyle KHK ile düzenlenmişti. O dönemde Anayasa Mahkemesi, OHAL yasalarını incelememe kararı aldığı için bu düzenlemeler iptal edilmedi. Daha sonra bu kararların çoğu yasalaştırıldı ve belediyelere kayyum atama uygulaması sistematik hale getirildi.”
“SAYIŞTAY RAPORLARI YOLSUZLUKLARI ORTAYA KOYUYOR”
Batman Milletvekili Mehmet Rüştü Tiryaki ise yaptığı konuşmada, kayyım dönemindeki yolsuzluklar üzerinde durdu. Tiryaki şunları söyledi:
“Sayıştay raporlarında yer alan veriler, bu yolsuzlukların çarpıcı bir şekilde ortaya serildiğini gösteriyor. Hatta bir kayyum, şu an deprem döneminde insanları dolandırmaktan tutuklu. Buna rağmen, bu gibi olaylar kamuoyuna daha kapalı bir şekilde yansıtılıyor. Ancak bu yolsuzlukların aslında rant aktarımı için bilinçli bir şekilde tasarlandığını düşünüyorum. Olan şu: bir kayyum, yolsuzluk yapmış, hakkında soruşturma açılmış, ama o paralar geri dönmüyor. Yapılan ihaleler iptal edilmiyor. Mülkiyet değişimleri geri alınmıyor. Bu noktada İnsan Hakları Derneği olarak, İnsan Hakları Haftası kapsamında temel hak ve özgürlükler ekseninde bu konuyu tartışmak önemli. Bugün en çok ihlal edilen haklardan biri de bu. Hakikaten büyük bir hukuksuzluk var. Bu hukuksuzluğun kaynağı ise olağanüstü hâl döneminde çıkarılan KHK’ler oldu.”
PİRHA- Veli-der Ankara Şubesi, “2023-2024 eğitim öğretim yılında sorunlarımız çığ gibi büyüdü” diyerek açıklama yaptı. Açıklamada, “Herkesi Öğrenci Veli Derneği’nin kurulması yönünde büyük çaba gösterdiği, Türkiye Okul Yemeği Koalisyonumuzun sesine ses olmaya çağırıyoruz” denildi.
Öğrenci Veli Derneği (Veli-der) Ankara Şubesi, 2023-2024 eğitim öğretim yılında öğrencilerin yaşadığı sorunları dile getirdi. 2023-2024 eğitim öğretim yılında da sorunların çığ gibi büyüdüğünü belirten Veli-Der Ankara Şube, laik, kamusal eğitim hakkı için müfredat geri çekilmesi gerektiğini söyledi.
“EĞİTİM TÜM ÇOCUKLAR İÇİN EŞİT, LAİK VE KAMUSAL OLMALIDIR”
Yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi:
“Öğretim programı hazırlanması, bilim alanı olmasına rağmen yapılması gereken en temel basamaklar dahi izlenmeden müfredat hazırlanmıştır. Gerekçesi belirtilmemiş, pilot bölge uygulamaları yapılmamış, alanın özneleri öğretmenler, akademisyenler ve biz veliler yok sayılarak, kapalı kapılar ardında hazırlanmıştır. Müfredatta eğitim yerine maarif kelimesinin kullanılması siyasi, ideolojik bir tercihtir. Tüm derslerin bir değerle o değerlerin de dini kavramlarla eşleştirildiği, fiziksel, matematiğe, bütün derslerin din derslerine dönüştürüldüğü bir öğretim programı gerçeğiyle karşı karşıyayız. Okul öncesi kuran kursları ile dini eğitim 4 yaşa düşürüldü. Okul öncesi eğitim tüm çocuklar için ücretsiz, eşit, laik, kamusal olmalıdır. Eğitim, okul öncesi tüm çocuklarımız için ücretsiz, laik, kamusal olmalı, okul öncesini desteklemek için ihtiyacı olan tüm öğrencilere burs verilmelidir”
“MESEM’LERLE ÇOCUKLAR OKULLARDAN KOPARILDI”
2 milyonu aşkın çocuğun işçileştirildiğinin altına çizen açıklamada “MESEM’lerle bir buçuk milyonu aşkın öğrenci okullardan koparıldı, işçileştirildi. Son bir yılda sadece MESEM’lerde dokuz çocuk iş cinayetinde yaşamını kaybetti. MESEM’ler dışında da 2 milyonu aşkın çocuk, çocuk işçi haline getirildi. Yoksul aile çocukları okuldan koparıldı. Emekçilerin çocukları, sermaye için bedava iş gücü haline getirildi” denildi.
“ÖĞRETMENLERİN TALEPLERİ YOK SAYILDI”
Öğretmenlik Meslek Kanunu ile öğretmenlerin taleplerinin yok sayıldığının söylediği açıklamada, “Üçüncü adım ise yeni rejimin hedefleriyle uyumlu öğretmenlerin kamu hizmeti veren ve kamu emekçisi kimliğini hedef alan, öğretmenleri halkın değil iktidarın öğretmeni haline getirmeyi amaçlayan Öğretmenlik Meslek Kanunu’nun çıkarılmasıydı. 3 Şubat 2022’de yasallaştı. Öğretmenlerin yoksulluk sınırının üstünde eşit işte eşit ücret, eşit haklar, kadrolu, güvenceli istihdam talepleri yok sayıldı” diye eklendi.
“HERKESİ TÜRKİYE OKUL YEMEĞİ KOALİSYONUNUN SESİNE SES OLMAYA ÇAĞIRIYORUZ”
Ülke tarihinde görülmemiş boyutta kitlesel okul terki yaşadığını belirten Veli-Der, “MEB’in açıkladığı 2020-2021 istatistiklerine göre salgında artan eşitsizliklerin, yoksulluğun artışı ile daha da derinleşmesi sonucunda bir milyon iki bin sekiz yüz doksan iki çocuğun örgün eğitim dışına çıktığı açıklandı. Okul kaydı olup gitmeyenler ve devamsızlıklarla ilgili veriler ise paylaşılmadı. Yetersiz beslenme çocukların fiziksel gelişimini, okul için hazır bulunuşluğunu, akademik başarısını ve okula devamını da etkilemektedir. Dünyada bu sorunların çözümü için en etkili ve en yaygın şekilde kullanılan müdahale programı okul yemeğidir. Başta kız çocukları, özel eğitim gereksinimi olan çocuklar olmak üzere dezavantajlı tüm öğrencilerin eğitime katılımını sağlayan temel araçta okul yemeğidir. Herkesi Öğrenci Veli Derneği’nin kurulması yönünde büyük çaba gösterdiği, Türkiye Okul Yemeği Koalisyonumuzun sesine ses olmaya çağırıyoruz” dedi.
PİRHA-Ana Fatma Cemevi-Demokratik Alevi Dernekleri Ankara Şubesi (DAD), 4. Olağan Kongresi’ni 30 Eylül’de gerçekleştirecek.
Demokratik Alevi Dernekleri (DAD), 4. Olağan Kongresi’ni gerçekleştirecek. Kongre, 30 Eylül Cumartesi saat 13.00’te TÜMBEL-SEN konferans salonunda “Asimilasyon ve soykırım siyaseti kaybedecek halklar, inançlar kazanacak” şiarıyla yapılacak.
DAD Ankara Şubesi, Alevilere yönelik uygulanmak istenilen asimilasyon politikalarının ve soykırım siyasetinin değerlendirileceği kongreye katılım çağrısı yaptı.
PİRHA- Ana Fatma Cemevi DAD Ankara Şubesi, Hallac-ı Mansur’un Hakk’a yürümesinin yıl dönümü dolayısıyla yazılı bir açıklama yaparak, “Alevi Dâr’larının İmam Hüseyin’den sonra ikinci ve önde gelen büyük piri Hallac-ı Mansur’dur. Bedeni yakılıp yok edilen Hallac-ı Mansur inancımızda yaşamaktadır” dedi.
Ana Fatma Cemevi Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Ankara Şubesi, Hallac-ı Mansur’un Hakk’a yürümesinin yıl dönümü dolayısıyla yazılı bir açıklama yaptı.
Açıklamada şu ifadelere yer verildi:
“ALEVİ DARLARININ İKİNCİ BÜYÜK PİRİDİR”
“HALLAC-I MANSUR (856 – 26 Mart 922)
Enel-Hak (Ben Hakkım, Tanrı’yım) diyen Hakkı kendinde gören Hallac-ı Mansur dönemin Abbasi zihniyeti tarafından katledilmiştir. Uğradığı en ağır zulüm ve sonrasında, bedenine yapılan işkencede önce dili sonra başı kesilir. İbreti alem için cesedi teşhir edilir, Newroz zamanıdır bedeni yakılır. Kimi kaynaklara göre küllerinin Dicle Nehri’ne veya denize atıldığı söylenir.
Alevi Dâr’larının İmam Hüseyin’den sonra ikinci ve önde gelen büyük piri Hallac-ı Mansur’dur.
‘Pirim Pir Sultan Abdal’ın;
Pir Sultanım yeryüzünde
Var mıdır noksan sözümde
Eksiğim kendi özümde
Dar’ına durmaya geldim’ derken sözünü ettiği Dar, işte bu Dar’dır. Cemlerimizde hiç bir problem ‘Dar-ı Mansur’ Mansur gibi dara durmadan çözülmez. Bedeni yakılıp yok edilen Hallac-ı Mansur inancımızda yaşamaktadır.”
PİRHA- Demokratik Alevi Dernekleri Ankara Şubesi ve Demokratik Öğrenci Meclisi, Gaxan’ı kutladı. ‘Asimilasyona, kültür kırımına karşı değerlerimize sahip çıkmak ve kültürümüzü yaşatmak için bir araya geliyoruz’ sloganı ile gerçekleştirilen kutlamada dayanışma mesajı verildi.
Demokratik Alevi Dernekleri Ankara Şubesi (DAD) ve Demokratik Öğrenci Meclisi, Gaxan’ı kutladı.
‘Asimilasyona, kültür kırımına karşı değerlerimize sahip çıkmak ve kültürümüzü yaşatmak için bir araya geliyoruz’ sloganı ile Ana Fatma Cemevi’nde gerçekleştirilen Gaxan kutlamasına çok sayıda yurttaş katıldı. Kutlamada açılış konuşmasını yapan Demokratik Öğrenci Meclisi üyesi, Gaxan’ın önemine değindi, hak mücadelesinde yaşamını yitirenler anısına bir dakikalık saygı duruşunda bulunuldu.
Ardından Ankara Şubesi Başkanı Mustafa Karabudak,konuştu. Karabudak, herkese katıldığı için teşekkür ederek birlik ve dayanışma mesajı verdi.
Konuşmalardan sonra sinevizyon izlendi. Kadınların Sera Salê’nin tarihçesini anlatmasının ardın, ‘Kal û Pîr’ skeci oynanıldı. Deyişler seslendirildiği ve halayların çekildiği etkinlik, lokmaları paylaşılmasıyla sona erdi.
PİRHA- Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Ankara Şubesi Dersim Ovacık’ta yaşayan ve sözlü geleneğin son temsilcilerinden Derviş Cemal pirlerinden Firik Dede’yi Hakk’a yürümesinin yıldönümünde anarak, “Hakka yürüyen insan-ı kamillerimizin hatırası önünde özümüz dardadır” mesajı paylaştı.
Dersim Ovacık’ta yaşayan, sözlü geleneğin son temsilcilerinden, Derviş Cemal pirlerinden Firik Dede, 10 Temmuz 2007 yılında, 106 yaşında hakka yürüdü.
Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Ankara Şubesi yaptığı yazılı açıklama ile Firik Dede’yi andı.
“SAKALLARINI BİR DAHA KESMEDİ, ACISI DA GÖZYAŞLARI DA HİÇ DİNMEDİ VE BİR DAHA HİÇ KONUŞMADI”
DAD Ankara Şube yaptığı açıklamada Firik Dede’nin, 1980 askeri darbe günlerinde, Ovacık’ta abisinin gözleri önünde ağaca bağlanıp, işkence yapılarak Kulaksız yüzbaşı tarafından diri diri yakılan Behzat Firik’in de babası olduğunu hatırlatarak; “O günden beri, oğlunun acısıyla yas tutan Firik Dede, sakallarını bir daha kesmedi, acısı da gözyaşları da hiç dinmedi ve bir daha hiç konuşmadı” ifadelerini kullandı.
“İNSAN-I KAMİLLERİMİZ ÖNÜNDE ÖZÜMÜZ DARDADIR”
Yapılan açıklamada Firik Dede’nin yaşadıklarının anlatıldığı şu sözlere yer verildi:
“Bütün ziyaretler ve diyarlar bize küstüler. Başımıza geleni sorma oğul, bir karanlık dönemdi. Yaşadığımız harami sofralarında yer kapma yarışına girdiğimiz gün zaten kaybetmiştik her şeyi. Cellâda kılavuz olma halimizi evliyalarımızda kabul etmemişti. Kabul etmediği içindir ki bize gidin ne haliniz varsa görün demişlerdi.
Bil ki oğul bütün karanlıklar kötüdür. Ömrüm boyunca şafağa secde etmem bu sebepledir. Çünkü seherin vakti ilk ışığın habercisidir ve bil ki ışıkta leke yoktur. Bilir misin oğul toprak evlerimizin kapısı neden hep güneşe açılır?
Sence bu bir tesadüf müdür?
Unutma ki Dersimin bütün ulu ağaçları gövdelerinde bize yer açmıştı, dağlarımızsa mazlumun sığınma evleriydi. Onların kerametinden bir gün olsun şüpheye düşmedim. Ama gel gör ki her sabah kapımızın eşiğini ısıtan o yüce varlığa önce biz sırtımızı döndük sonrada yol ve erkânı kaybettik. Unutma ki harami sofralarındaki kan lokmasını biz hazmettik ama onlar asla hazmetmedi. Kendi gerçeğine hep sadık kaldılar kısacası. Dersimin tılsımını biz bozduk oğul ve bedelini de ağır ödedik şimdi anlıyor musun neden küstüğümü! Hakka yürüyen insan-ı kamillerimizin hatırası önünde özümüz dardadır. Aşk ile.”
PİRHA-SES Ankara Şubesi, vaka ve hayatını kaybedenlerin sayılarındaki artışla birlikte özellikle büyük şehirlerdeki sağlık altyapısında yaşanan sorunlara ilişkin açıklama yaparak, “Sağlık emekçileri sağlık ve güvenli gelecek taleplerinden taviz vermek ve bedel ödemek istememektedir” dedi.
Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) Ankara Şubesi yaptığı basın açıklamasında, koronavirüste gelinen aşama için ‘kaos yaşanıyor’ ifadesini kullanarak Ankara’da sağlık sisteminin alt yapısında ciddi sorunlar yaşandığını gündeme taşıdı.
“BU SAYILARLA NİTELİKLİ VE ETKİLİ FİLYASYON YAPILAMIYOR”
Ankara’da günlük vaka sayısının 5100-5200 olup, Türkiye genelinde ise aktif vaka sayısının 50 bin sayısının üstüne çıktığı söylenen açıklamada şu ifadeler yer aldı:
“Ankara ilinde haftalık vaka artış oranı yüzde 27 olarak gerçekleşmiştir. Türkiye geneli vaka artış oranı yüzde 18’dir. Ankara ilinin Türkiye içindeki payı artarak devam etmektedir. Günlük temaslılarla birlikte filyasyon kapsamındaki kişi sayısı 17 bin dolaylarındadır. Günlük filyasyon ekibi başına 65-75 vaka düşmektedir. Nitelikli ve etkili bir filyasyon için en fazla 15-20 aralığında vakaya hizmet edilmesi gerekirken bu sayılar ile filyasyon yapılması mümkün olmamaktadır.”
“HASTALAR HASTANEYE YATAMADAN VEFAT EDİYOR”
Filyasyon hizmetlerinin doğru yapılamamasının faturasının halka çıkarıldığının belirtildiği açıklamada:
“Hasta ölüm oranı yüzde 10’nun üstünde gerçekleşmektedir. Hastalar daha ağır tablolarla hastanelere başvurmakta daha uzun kalmakta ve hastaneye başvuranların da ölüm oranı daha da artmaktadır. Ankara ilinin pandemi mücadelesinde tedavi yükünü karşılayan hastanelerde covid hastalarına ayrılan klinikler dolmuş durumdadır. Kapatılan Numune, Dışkapı Çocuk, Zekai Tahir yerleşkesinde servisler açılması, Gülhane EAH yeni binaya geçmesi nedeniyle kapatılan eski kliniklerinde yeni servisler açılması ve Şehir Hastaneleri ve diğer hastanelerde ek yataklar açılması ile sorun giderilmeye çalışılmaktadır. Bazı hastaların bu süreçte daha hastaneye yatışı gerçekleşmeden vefat haberleri ise yataklı tedavi kurumlarındaki kaosu ortaya koymaktadır.” denildi.
“BİR AN ÖNCE SAĞLIK EMEKÇİLERİNİN TALEPLERİ KARŞILANMALI”
Sağlık emekçilerinin açıklamasında, pandemiyle mücadelede yaşanan sorunlara ilişkin şu tespitler ve taleplere de yer verildi:
“Sağlık emekçileri, çokça tekrarladığımız tükenmişlik duygusunun yanı sıra değersizleştirilme ile karşı karşıya kalmıştır. Bir an önce sağlık emekçilerinin dinlenme, beslenme, ulaşım, ücret gibi mali, özlük ve demokratik talepleri karşılanmalıdır. Dönüşümlü çalışmadan yararlanmayan sağlık emekçileri sağlık ve güvenli gelecek taleplerinden taviz vermek ve bedel ödemek istememektedir. Bir yıldan uzun süredir sağlık emekçileri plansızlık ve atılmayan adımlar nedeniyle aile yaşantılarında sorun yaşamakta, özellikle kadın sağlık emekçileri çalışma alanları ve ev içinde artan bakım emeği ve eğitim emeği yükü altında ezilme noktasına gelmiştir. Yoğun ve uzun çalışma saatleri ve stres sağlık emekçilerinin ruh sağlığına, sosyal ilişkilerine ve aile birliğine zarar vermektedir. Filyasyon kapsamında artan vaka ve temaslılar için Aile Sağlığı Merkezleri iletişim merkezi olarak görülmesi uygulamasından vaz geçilmelidir. Son dönemde sağlık emekçilerinin aşı olmalarına rağmen hastalığı ağır geçirmeleri, ek tedbirlerin alınması gerekliliğini ortaya koymaktadır.”
PİRHA-Hasta Mahpuslara Özgürlük İnisiyatifi, eylemlerinin 339 haftasında İHD Ankara Şubesinde açıklama yaptı. Açıklamada, “Cezaevlerinde kadın mahpuslar pek çok hak ihlali yaşamaktadırlar. Ne yazık ki hasta mahpusların durumu her geçen gün kötüleşmekte ve yaşamları giderek zorlaşmaktadır” denildi.
Hasta Mahpuslara Özgürlük İnisiyatifi İnsan Hakları Derneğinde basın toplantısı yaptı. İHD Genel Merkez MYK Üyesi Nuray Çevirmen tarafından yapılan açıklamada eylemin 339. haftasında İç Anadolu Bölge Cezaevlerinde bulunan kadın hasta mahpusların durumlarına dikkat çekildi.
Çevirmen, “Cezaevlerinden Tekli ring araçlarıyla sevkler, çıplak aramalar, kelepçeli muayene dayatmaları, revire geç çıkarılmalar, hastane sevklerinde yaşanan gecikmeler, yeterli beslenme olanaklarının bulunmaması, diyet yemeklerinin karşılanmaması, temizlik ve hijyen malzemelerine erişimde yaşanan zorluklar ve sürekli olarak yeniden üretilen bir hak ihlali silsilesi ile sağlık durumları giderek bozulmaktadır” dedi.
İç Anadolu Bölge Cezaevlerinde kadın hasta mahpusların durumuna dikkat çeken Çevirmen, cezaevinde sağlık durumu kritik olan 27 kadın hastanın durumuna ilişkin şu paylaşımlarda bulundu:
“Cezaevlerinde kadın mahpuslar pek çok hak ihlali yaşamaktadırlar. Ne yazık ki hasta mahpusların durumu her geçen gün kötüleşmekte ve yaşamları giderek zorlaşmaktadır. Tekli ring araçlarıyla sevkler, çıplak aramalar, kelepçeli muayene dayatmaları, revire geç çıkarılmalar, hastane sevklerinde yaşanan gecikmeler, yeterli beslenme olanaklarının bulunmaması, diyet yemeklerinin karşılanmaması, temizlik ve hijyen malzemelerine erişimde yaşanan zorluklar ve sürekli olarak yeniden üretilen bir hak ihlali silsilesi ile sağlık durumları giderek bozulmaktadır. Tüm çabalara ve başvurulara rağmen sorunlar çözülmemekte, tecrit koşulları daha da ağırlaşmaktadır.
Kayseri/Bünyan Kadın Kapalı Hapishanesinde yatan Berivan Bitmen’in belinde platin var. Sürekli kalp çarpıntıları yaşıyor.
Muhlise Karagüzel, şeker, yüksek tansiyon ve astım hastası. Bu hastalıklarına dair raporları bulunmaktadır. Burnunda et olmasından dolayı nefes almakta ve konuşmakta güçlük çekmesinden dolayı bir buçuk ay önce ameliyat olmuştur. Ayrıca bel fıtığı olduğundan, yürüme ve hareket etmekte sorunlar yaşıyor. Böbreklerinden kaynaklı rahatsızlık nedeniyle sancılar çekmektedir. Yüksek şekerin gözüne vurmasından kaynaklı gözü iyi görmüyor.
Nazlı Soglin’in, cezaevinde bulunduğu 10 yıllık süre zarfında midede ülser, beyninde iki damarda tıkanma ve lekeler oluşmuştur. Kalp kapakçığında kalınlaşma, eklem hastalığı, yumurtalıklarında kist, nefes darlığı vb. birçok hastalıkları mevcuttur.
Nergiz Okan’ın, kolundan ameliyat edilip platin takılmış ancak yeniden ameliyat olması gerekiyor.
Özgül Yaşa, çene ve yüz bölgesinde bulunan kırıklar nedeniyle beslenemiyor.
Şilan Çetiner’in beyninde kitle var. Kusma, baş ağrısı, titreme, kulak uğuldaması yaşamaktadır. Ayrıca boyun kemiğinde çatlak var.
Yazgül Şahin’in, kalp rahatsızlığı var ve astım hastası.
Zerga Açar, iki gözünden ameliyat olmuş, sol elini de kullanamıyor.
Ahiret Turan, Epilepsi hastası.
Büşra İnan, Gözlerinden ameliyat olmuştur. Gözü sürekli ağrıyor ve şişme riski yüksek. Aynı zamanda çok ciddi bağırsak ve mide problemi yaşıyor.
Fatma Gökhan, Kalp hastası.
Merve Aydoğan, Çölyak hastası.
Sincan Kadın Kapalı Hapishanesinde yatan Canan Utangaç’ın vücudunda 2. derecede yanıklar var. Beline ve bacağına kırıklar sebebiyle vidalar takılmış, enfeksiyon kapmaması gerekiyor. Koğuşta normal işlerini dahi yapamıyor.
Dilber Tanrıkulu, bacak ve baldırında bulunan şarapnel parçaları nedeniyle üç kez ameliyat edilmiş. Açık yaraları var. Tedavisi aksarsa bacağını kaybetme riski bulunmakta. Ayrıca midede reflü, böbrekte taş ve kalp kapağında da basıklık olduğu söylenmiş ancak bunun için de herhangi bir tedavi görmüyor.
Pınar Tikit’in beyinde araknoid kist var. Kist şu an 8 cm, hasta bayılma, kriz şeklinde ataklar yaşıyor. Kist 10 cm olunca tüm risklerine rağmen cerrahi zorunlu olmaktadır.
Rihan Kavak Özbek‘de kas ve sinir erimesi var. Astım hastası, Zehirli gautr teşhisi konulmuş, ameliyat edildi. Bel fıtığı mevcut. Göğüslerinde kitle var, yılda bir kez momografi çektiriyor. Panik atak rahatsızlığı bulunmaktadır.
Ayşe Topçu’nun ciğerinde ve sırtında şarapnel parçaları var.
Bermal Birtek, Kalp hastası
Demet Resuloğlu’nun, Hipertansiyon, kalp yetmezliği, şeker, troid, cilt rahatsızlığı, uyku apnesi, bel fıtığı ve romatizma hastalıkları var.
Gülşan Adet’nin Kronik anklikozan spondolit (eklem iltihaplanması) ve ülser rahatsızlıkları bulunmaktadır.
Nedime Yaklav, Böbrek hastası. Ayrıca guatr, alerji ve yüksek tansiyon hastalıkları var.
Nilüfer Şahin, Hipertiroid hastası.
Selver İspir, Kalp hastası.
Zerrin Yılmaz, panik atak hastası. Ayrıca haşimato hastalığı da bulunmaktadır.
Zeynep Bingöl, Tansiyon hastası.
Düzce T Tipi Kapalı Hapishanesinde yatan Pınar Birkoç’un MR sonuçlarına göre fibrokistler bulunmaktadır. Ayrıca sol göğsünde 6-7×4-2 mm boyutunda ve oval şekilde hipoekoik solid lezyon tespit edilmiştir. Lezyonlar büyürse biyopsi yapılacak.”
“TEKLİ RİNG ARAÇLARIYLA SEVKLERE SON VERİLMELİ”
Çevirmen, “tüm hasta mahpusların tetkik ve tedavileri eksiksiz olarak yapılmalı, insanlık onuruna aykırı olan kelepçeli muayene ve tekli ring araçlarıyla sevklere son verilmeli, ağır hasta mahpusların infazları acil olarak ertelenmeli ve ailelerinin yanında tedavisi sağlanmalıdır” diye belirterek, “Bizler; Hasta Mahpuslara Özgürlük İnisiyatifi olarak 339. Haftada, Hasta Mahpusların durumlarını getirdik. Tüm bu sorunlar kalıcı bir şekilde çözülünceye taleplerimizi kadar dile getirmeye ve bu talepleri kamuoyu ile paylaşmaya devam edeceğiz” sözlerini tamamladı.
PİRHA- Roboski İçin Adalet Girişimi, katliamın üzerinden 109 ay geçmesine rağmen faillerin hala yargılanmadığını hatırlatarak, “Roboski aydınlatılmadıkça, Türkiye siyasetinde sivilleşme ve demokratikleşme söz konusu olmayacaktır. Roboski, devletin ve iktidarın sınavıdır.” açıklamasını yaptı.
Roboski İçin Adalet Girişimi, 19’u çocuk 34 sivilin öldürüldüğü katliamın 109’uncu ayında, İnsan Hakları Derneği (İHD) Ankara Şubesi’nde basın toplantısı düzenledi.
Açıklamada konuşan girişim üyesi Tanju Gündüzalp, aradan geçen 3319 günde ne cezalandırma, ne yüzleşme, ne de adalet ve hukuk anlamında bir ilerlemenin olmadığını belirtti.
Gündüzalp, “Katliamın ardından geçen 109. ay, 474 hafta, 3319 güne rağmen adalet sağlanabilmiş değil” diyerek demokratik toplumlarda katliamların yaşanmayacağını ifade ederek, “100 yıldan fazladır bu ülkeye egemen zihniyet; katliamlar konusunda çok kötü bir tablo çizmekte, çizmeye de devam etmektedir” dedi.
“O akşam Roboski’de insanlık adına her şey durdu ve her evde acının en derini yaşandı” diyen Tanju Gündüzalp, şu açıklamayı yaptı:
“Hiç kimse yargılanmadı, hiç kimse cezalandırılmadı. Bütün bu hukuksuzluğa rağmen adaleti talep eden ailelere karşı davalar açıldı, aile bireyleri cezaevlerine konuldular, hak aramanın cezalandırıldığı fiili bir durum yaratıldı. Devlet neredeyse yüzyıldan fazladır yürütmüş olduğu yüzleşmeme ve cezalandırmama sistematiğini Roboski Katliamı’nda da ortaya koyarak aslında sistemde hiçbir şeyin değişmediğini ve değişmeyeceğini hepimize gösterdi. Roboski’den önce yaşanan katliamlar ve Roboski’den sonra yaşananlar bu sistemin pratiğidir. Geçmişten gelen ve sürdürdükleri yöntemlerin toplamıdır.”
“ANAYASAL HİÇİR SÖZLEŞMEYE UYULMUYOR”
Tanju Gündüzalp, “adaleti talep edenler olarak barışı sonuna kadar savunacağız” diyerek şöyle devam etti:
“Bizler biliyoruz ki barışçıl bir ülkede katliamlar yaşanmaz, faili meçhul cinayetler sistematik olarak devam etmez. Yaşansa dahi failler bulunur, sorumlular tespit edilir, adalet sağlanır ve suçların sistematik olarak devam etmesinin önüne geçilir. Hukuk, yaşam hakkını sonuna kadar savunur ve savunmakla yükümlüdür. Ancak bugün Türkiye’de, imza atılmış ve uygulamakla Anayasal olarak da mükellef olduğumuz hiçbir sözleşmeye uyulmuyor, hiçbir norm dikkate alınmıyor, yaşam hakkı korunmuyor, özgürlüklerin önüne set çekiliyor.
Şehirlerde insanlar kaçırılıyor, işkence ediliyor. Kaçırılan insanlardan haber alınamıyor. Yakınlarının yerini soran ve ortaya çıkarılmasını isteyenler cezalandırılıyor. İşçiler, emekçiler, öğrenciler de dahil olmak üzere toplumun her kesiminin hak arayışı önlerine suç olarak geliyor. Bütün bunlar elbette ki cezasızlığın sonuçlarıdır.”
“ADALET HEPİMİZE LAZIM”
“Roboski Katliamı’nda adaletin sağlanması konusunda ısrarcıyız. Çünkü biliyoruz ki Roboski aydınlatılırsa, karanlıkta kalmış pek çok dava aydınlatılacaktır. Ankara’nın karanlık koridorlarında cezasızlık ile ödüllendirilmiş vakalar açığa çıkacaktır. Kaybedilen ve faili meçhul 17 bin insan için adaletin sağlanmasının önü açılacaktır.”
“ADALET”İN YOLU, MUTLAKA VE ÖNCE ROBOSKİ’DEN GEÇECEKTİR”
“Roboski’nin üstü örtülerek, Roboski’de yaşanan insanlık dramı unutturularak, yeni demokratik bir yaşamın mümkün olmayacağını biliyoruz. Roboski’ye adalet gelmeden Türkiye’ye adalet gelmeyecektir. Başta Roboski olmak üzere tüm insan yaşamını ve özgürlüklerini ortadan kaldıran savaşa ve şiddete karşı, hepimiz itiraz hakkımızı kesintisizce kullanacağız. Yaşadıklarımızın aslı; devlet, cezasızlık, savaş ve adaletin olmayışıdır.
Devlet ve iktidar şiddetine karşı, Roboski ve tüm katliamlar için adaleti talep etmek adına bir araya geleceğimiz ve adaleti sağlayacağımız güne kadar yataklarımızda rahat uyumayacağız, uyutmayacağız da. ‘İnsan olarak ne yapabilirim?’ sorusunu soran herkese her ayın 28. günü sesleneceğiz, hatırlatacağız ‘gelin sesimizi birlikte yükseltelim’ diyeceğiz. Roboski, devletin ve iktidarın sınavıdır. Bu topraklarda ‘Barış ve Adalet’in yolu, mutlaka ve önce Roboski’den geçecektir.”
PİRHA- Hasta Mahpuslara Özgürlük İnisiyatifi, 331’inci haftada Düzce T Tipi Kapalı Hapishanesinde kalan Pınar Birkoç’un durumuna dikkat çekerek, “Hasta mahpusların mevcut olan kronik hastalıkları nedeniyle cezaevinde kalamayacak kadar güç durumda olmaları nedeniyle yaşamları risk altındadır. Bu nedenle hapishanelerde yaşamını devam ettiremeyecek durumda olanların tahliyeleri sağlanmalıdır” dedi.
Cezaevlerinde tutulan hasta tutukluların sağlık durumuna dikkat çeken Hasta Mahpuslara Özgürlük İnisiyatifi İnsan Hakları Derneği (İHD) Ankara Şubesi’nde basın toplantısı düzenledi.
İnisiyatif adına İHD Ankara Şube Eş Başkanı Fatin Kanat tarafından yapılan açıklamada, “Türkiye’nin imzacısı olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine göre “yaşama hakkı” dokunulmaz haklar ya da hakların sert çekirdeği olarak kabul edilmektedir. Ancak AİHS’in yaşam hakkının korunması konusunda devlete yüklemiş olduğu pozitif yükümlülükler yerine getirilmemekte, oysa yaşam hakkının korunmaması suç teşkil etmektedir” dedi.
“TÜRKİYE AİHS’İN YAŞAM HAKKININ KORUNMASI NOKTASINDA YÜKÜMLÜLÜKLERİNİ YERİNE GETİRMEMEKTEDİR”
Kanat, açıklamanın devamında şunları ifade etti:
“Hapishanelerde pek çok hak ihlali yaşanmakta ve bunların başında sağlığa erişim hakkının engellenmesi ve yaşama hakkının korunamaması gelmektedir. Binlerce hasta mahpus pandeminin daha da ağırlaştırdığı koşullarda yaşamlarını devam ettirmeye çalışmakta, ağır hasta olan mahpuslar yaşamlarını kaybetmeye devam etmektedirler. Türkiye’nin imzacısı olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine göre “yaşama hakkı” dokunulmaz haklar ya da hakların sert çekirdeği olarak kabul edilmektedir. Ancak AİHS’in yaşam hakkının korunması konusunda devlete yüklemiş olduğu pozitif yükümlülükler yerine getirilmemekte, oysa yaşam hakkının korunmaması suç teşkil etmektedir.”
Eylemin 331. haftasında Düzce T Tipi Kapalı Hapishanesinde kalan Pınar Birkoç’un durumuna dikkat çekeceklerini belirten Kanat, Pınar Birkoç’un 9 Kasım tarihinde yazdığı mektupta yaşadığı sağlık sorunlarının arttığına dikkat çektiğini ifade ederek, “normal koşullarda hapishanede sağlık sorunları ile ilgili gelişmeleri öğrenemediklerini ve takip edemediklerini, kafalarına takılan noktaları soramadıklarını, 14 Ekim’de çekilen ultrason sonucu ile ilgili hapishane doktorunun görüşüne başvurduğunu ve ‘kitlenin biraz daha büyümesi halinde biyopsi yapılacağını, büyüme devam ederse kitlenin alınıp incelenebileceğini ve göğsündeki kitlenin içi boş bir kitle olduğu için ilerde tehlikeli olabileceğini ve en son aşamada göğsünün alınacağını’ söylediklerini ifade etmiştir” diye konuştu.
“PINAR BİRKOÇ, İKİ KEZ KORONAVİRÜSE YAKALANDI”
Kanat, sözlerini şöyle sürdürdü:
“14 Ekim 2020 tarihinde hastaneden Covid-19 virüsü kapmış bunu 14 günü sonra öğrenebilmiştir. Hastaneye gittiklerinde 15 gün karantinaya alınmış ve 14. gün korona testi yapılmış, aynı gece 29 Ekim’de hastaneye götürülmüş, hastanede 11 gün ilaç tedavisi görmüştür. Hastanedeyken telefon görüş hakkımı kullanamamıştır. 11 gün sonra iki gün peş peşe korona testi yapılmış ve iki test sonucu da negatif çıkınca 17. gün hapishaneye getirilmiş ve karantinaya alınmış, karantina devam ederken 20 Kasım’da yeniden hastaneye göz sevki ve ultrason çekimi için gitmiştir. Karantina süreci yeniden başlamış, 4 Aralık’ta yapılan korona testi bir kez daha pozitif çıkmış, 10 gün arayla ikinci kez korona olmuştur. Bu kez hastanede yer olmadığı için hastaneye götürülmemiş, “daha önce ilaç tedavisi gördüğü ve ikinci tedavinin ağır geleceği için ilaç tedavisi yapılamayacağı” söylenmiş ve sadece günlük ateşi ölçülmüştür. Virüsü ultrason odasında kaptığını düşündüğünü, ultrason odalarının çok küçük ve hastaların birinin girip birinin çıktığını, odanın havalandırılmadığını, hasta çıktıktan sonra dezenfekte işlemi yapılmadığını, ultrasonda hastaların kıyafetlerini çıkardıklarında aynı yere koyduklarını, sedyedeki örtülerin değiştirilmediğini, sağlık personeliyle yakın temas kurulmasına rağmen sağlık personelinin sadece maske ve eldiven taktığını, koruyucu önlük, siperlik takmadığını, hastaneye giderken kendilerine sadece maske ve eldiven verildiğini, siperlik vb. verilmediğini, kendi tedbirlerini kendilerinin alma imkanı bulunmadığını, göğsündeki kitle için yakın zamanda bir kez daha MR çekimine gideceğini, üç ay sonra ultrason çekimine gideceğini ve üçüncü kez korona olma ihtimali olduğunu ve üçüncü kez olursam vücudunun nasıl bir tepki vereceğini bilmediğini ve her defasında vücudunda hasara neden olduğunu, hapishanede hastalık ve korona arasında bir tercih yapmak zorunda kaldıklarını aktarmıştır.”
“HASTA MAHPUSLARIN DURUMLARI ACİL OLARAK ELE ALINMALIDIR”
Hasta mahpusların mevcut olan kronik hastalıkları, cezaevinde kalamayacak kadar güç durumda olmaları nedeniyle yaşamları risk altında olduğunun vurgulayan Kanat, “Bu nedenle hasta mahpusların durumları acil olarak gündeme alınmalı, hapishanelerde yaşamını devam ettiremeyecek durumda olanların tahliyeleri sağlanmalıdır” ifadelerine yer verdi.
PİRHA-Hasta Mahpuslara Özgürlük İnisiyatifi, eylemlerinin 327. haftasında İHD Ankara Şubesi’nde açıklama yaptı. Açıklamada, “Binlerce mahpusun, hastalıkları ağırlaşmakta, kronikleşmekte ve geç tedavi nedeniyle ne yazık ki ölümler meydana gelmektedir. Ayrıca pandemi sürecinde sağlık sorunları ve sağlığa erişim engelleri katlanarak büyümektedir. Hastaneye gidiş ve gelişler neredeyse imkansız hale gelmiştir” denildi.
Hasta Mahpuslara Özgürlük İnisiyatifi, bu hafta da koronavirüs (Covid-19) salgını nedeniyle İnsan Hakları Derneği’nde basın toplantısı yaptı. İHD Şube YK Üyesi Sevil Turgut tarafından yapılan açıklamada eylemin 327. haftasında Trabzon/Beşikdüzü T Tipi Kapalı Hapishanesi’nde kalan hasta mahpusların durumlarına dikkat çekildi.
Turgut, “Ceza İnfaz Kurumlarında yaşanan hak ihlallerinin arttığını ve yaşam koşullarının daha da zorlaştığını gözlemlemekteyiz. Bu hak ihlallerinin başında, sağlığa erişimde yaşanan sorunlar gelmektedir.” dedi.
“HAK İHLALLERİ GİDEREK ARTIYOR”
“İnsan Hakları haftasında ne yazık ki hala Ceza İnfaz Kurumlarında yaşanan hak ihlallerinin arttığını ve yaşam koşullarının daha da zorlaştığını gözlemlemekteyiz” diyen Turgut, “Bu hak ihlallerinin başında, sağlığa erişimde yaşanan sorunlar gelmektedir. Binlerce mahpusun, hastalıkları ağırlaşmakta, kronikleşmekte ve geç tedavi nedeniyle ne yazık ki ölümler meydana gelmektedir. Ayrıca pandemi sürecinde sağlık sorunları ve sağlığa erişim engelleri katlanarak büyümektedir. Hastaneye gidiş ve gelişler neredeyse imkansız hale gelmiştir. Ayrıca her hastaneye gidiş ve gelişlerde 14 günlük ağır karantina süreci de büyük bir sorun oluşturmakta, yaşamını tek başına devam ettiremeyecek olan hasta mahpuslar, karantina odalarından kaynaklı hastaneye gitmek istememektedirler” diye konuştu.
Eylemin 327. haftasında Trabzon/Beşikdüzü T Tipi Kapalı Hapishanesinde kalan hasta mahpusların durumlarına dikkat çekeceklerini ifade eden Turgut, şu bilgileri paylaştı:
“Ferzende Çiçek; Trabzon’a 7 Ocak 2020 tarihinde 3 mahpusla birlikte getirilmiş ve cezaevine ilk girişte çıplak aramayı kabul etmediği için kaba dayak atılmış ve işkenceye maruz kalmıştır. Ocak ayında kendilerine ayakkabılarının, kıyafetlerinin ve battaniyenin verilmediğini, 1 gün boyunca soğuk hücrelerde bekletildiğini aktarmıştır. Kafatasında çökme mevcuttur. Kafasının sol tarafında şarapnel parçaların bulunmakta, sol kulağı duymamakta, kafasındaki çökme nedeniyle baş ağrıları çekmektedir. Şarapnel parçaları nedeniyle Van’da tedavi görmüş ancak Trabzon’da herhangi bir tedavi yapılmamaktadır. Hepatit-B hastasıdır, 6 ayda bir tahlil ve kontrolleri yapılmakta ancak karantina koğuşunda kalmak istemediğinden hastaneye sevk talep etmek istemiyor. 2014 yılında İstanbul ATK’ya sevk edilmiş, “kendi ihtiyaçlarını karşılayabilir” raporu verilmiştir. Oysa tek başına ihtiyaçlarını giderememektedir. 6 yıl süre zarfında sağlık sorunları daha da artmıştır.
Nevzat Çapkın; Hipertansiyon ve kolestrol hastasıdır. Pandemiden önce çok büyük acılar çektiğini deyim yerindeyse ölümden döndüğünü, önce anestezi yapıldığını, endoskopiden sonra reflü olduğunun söylendiğini ve kendisine ilaçlar yazıldığını aktarmıştır.
Reşit Uyar; Prostat kanseri hastası ve ayrıca mide ülseri rahatsızlığı bulunmaktadır. Ülser nedeniyle karnında aniden ve şiddetli ağrılar oluşmakta, karnı sertleşmektedir. Ayrıca 2 tane üst dişi kalmış ve takma diş yapılması gerekmektedir. Ancak diş teknikerlerin çalışmadıkları içinde hastaneye sevklerinin yapılmadığını, diş polikliniğinde diş hekiminin olmadığını aktarmıştır.
Özgür Gürbüz; KOAH hastasıdır. Tüberküloz geçirmiş, akciğerinde Bronşektazi oluşmuştur ve bu hastalığı ilerlemesi durumunda ameliyat olması gerekmektedir.
İmdat Bingöl; Anemi ve Bronşit tanısı konulmuştur. İklim koşulları sağlığını etkilemekte, nemli havalarda nefes almakta zorluk çekmektedir. Daha kuru bir havaya yere nakledilmek için daha önceleri başvuru yapmış, önce Tekirdağ hapishanesine oradan da Patnos hapishanesine sevk edilmiş, ancak rızası dışında nemli iklime sahip Trabzon Beşikdüzü’ne gönderilmiştir.
Mahsun Yüksekbağ; İdrar yollarında ve bağırsaklarında yüksek miktarda iltihap bulunmaktadır. Doktor tarafından ilaç verilmiş ancak ilaç etki etmemektedir. Sürekli kustuğunu, kontrol için doktora gitmesi gerektiğini, pandemi sebebiyle sevkinin yapılmadığını; aynı koğuşta bulunan S. T.’nin iltihaptan kaynaklı idrarını dahi tutamayacak duruma geldiğini, hastaneye sevk edildiğini, ilaç tedavisi görmesine rağmen sağlık sorunlarının devam ettiğini, idrar ve bağırsaklarda iltihaplanmanın kurumda genel bir sorun olduğunu, aynı şikayetlere sahip başka mahpusların olduğunu aktarmıştır.”
PİRHA- Ankara’da günlük koronavirüs vaka sayısının 2 bin 100 ile 2 bin 500 arasında olduğunu kaydeden SES Ankara Şubesi Sekreteri Yüksel Delice, filyasyon ekip sayısının ise 935’ten 780’e düşürüldüğünü belirtti.
Haberin videosu
Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) Ankara Şubesi, Ankara’daki koronavirüs (Kovid-19) vakalarına ve hastanelerdeki duruma dair şube binasında basın toplantısı gerçekleştirdi. Ankara’da pandeminin başından beri gerçekleşen pozitif vaka sayısının 450 bin civarında olduğunu belirten Delice, günlük vaka sayısının da 2 bin 100 ile 2 bin 500 arasında olduğunu kaydetti.
Delice, “Vaka başına 3-4 temaslı takibi yapılmaktadır. İlimizde vaka sayıları, bakanın Ankara ilinde vaka sayısını düşürdük açıklaması, okulların açılması ve mevsim değişikliğiyle birlikte son bir haftalık süreçte bir önceki haftaya göre yüzde 20-25 aralığında artmıştır” dedi.
“YATAK DOLULUK ORANI KRİTİK NOKTAYA ULAŞMIŞTIR”
Ankara’da hastanelerdeki yatak doluluk oranının yüzde 80-85 aralığında yükseldiğine değinen Delice şunları ifade etti:
“Yatak doluluk oranlarının yeniden kritik seviyeye yaklaşması nedeniyle hastalar evlerinde takip edilmektedir. Artan vaka nedeniyle 110 kişilik iletişim ekibi kurulmuştur. 935 filyasyon ekibi sayısı olduğu eylül döneminde ekip başına 21-25 aralığında hasta sayısı düşerken, hasta sayısının düşmesi gerekçesiyle filyasyon ekip sayısı da 780’e düşürülmüştür. Artan vaka ve filyasyon ekip sayısı düşürülmesi nedeniyle ekip başına halen 21 ile 25 hasta düşmektedir. Filyasyon ekipleri kasım ayı ile birlikte daha zorlu şartlarda daha fazla hasta sayısı ile mücadele etmek zorunda kalmaktadır. Bu durum filyasyon ekiplerini tükenme noktasına getirmektedir.”
“İKTİDARI VE SAĞLIK BAKANLIĞINI ŞEFFAF OLMAYA ÇAĞIRIYORUZ”
Sağlık emekçilerinin yoğun ve süreklilik hali gösteren mücadelesinin Sağlık Bakanlığı’nın yaklaşımı nedeniyle boşa çıkarıldığını kaydeden Delice, iktidarı ve Sağlık Bakanlığı’nı şeffaf olmaya çağırdı.
Artan vaka sayısının sebebinin sadece maske, fiziksel mesafe ve hijyen olmadığına dikkati çeken Delice, şunları söyledi:
“Sorumsuzca davranarak açıklanmayan verilerdir. Sağlık ve sosyal hizmet emekçilerinin sağlık ve yaşam hakkı riske atılırken, bir yandan da emekçiler, Anayasal hakları gasp edilerek yaratılan bataklığa mahkum edilmektedir. Sağlık ve sosyal hizmet emekçileri olarak pandemi fırsatçılığına izin vermeyeceğimizi sağlık ekonomisinde yaratılan bataklığın sorumlusu olmadığımızı ve bedelini de ödemeyeceğimizi bir kez daha ifade ediyoruz.”
PİRHA-Mimarlar Odası Ankara Şubesi, yapılaşma ve yanlış uygulamalar nedeniyle tehdit altındaki UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde bulunan Kapadokya’da iş makineleriyle çalışma yapıldığını ve tarihi dokulara zarar verildiğini duyurdu.
Mimarlar Odası Ankara Şubesi, hinterlandında bulunan Kapadokya bölgesindeki her adımı titizlikle takip ediyor. Mimarlar Odası Ankara Şubesi, yapılaşma ve yanlış uygulamalar nedeniyle tehdit altındaki, UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde bulunan Kapadokya’da iş makineleriyle çalışma yapıldığını ve tarihi dokulara zarar verildiğini bildirdi.
“KAPADOKYA BÖLGESİ YOĞUN BİR SALDIRI VE TALAN ALTINDA, PERİ BACALARI ZARAR GÖRDÜ”
Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanı Tezcan Karakuş Candan, “Nevşehir İl Özel İdaresi tarafından UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde bulunan Kapadokya’da Peribacaları’nın bulunduğu Avanos ilçesindeki Çavuşin köyünde su deposu yapımı ve yol genişletme çalışmaları başlatıldı. Bu çalışma ile birinci derece arkeolojik sit alanına, paletli iş makineleri ile girilerek 10 metre genişliğinde yol açılmış. Bu yola 40-50 tonluk kamyonların gireceği belirtiliyor. Alanda yapılan tespitlerde bazı yerlerde küçük peribacalarının kırıldığı, 40 tonluk devasa kayaların tıraşlandığı ve yuvarlandığı ifade ediliyor. Doğal ve kültürel varlıklarımızı, tarihi değerlerimizi, paletli iş makineleri, kepçe ve hitlilerle yok eden tarih ve kültür bilmez bir zihniyetle karşı karşıyayız. Kapadokya bölgesi yoğun bir saldırı ve talan altındadır. Türkiye’nin en önemli turizm merkezlerinden olan Kapadokya’da peri bacalarına zarar verilmesine ve tarih katliamına fütursuzca devam ediliyor’’ dedi.
KORUMA KULU’NCA ONAY ALINDI MI?
Candan, sözlerine şöyle devam etti:
‘’Kapadokya gözbebeğimizdir. Mimarlar Odası Ankara Şubesi olarak tüm Türkiye’de ve bilimden aldığımız güçle doğal ve kültürel varlıklarımızı korumaya devam edeceğiz. UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde bulunan Kapadokya’da peri bacaları ve yeraltı kilisesi ile ünlü Çavuşin köyünde peri bacalarına ve tarihi dokuya zarar vermelerine izin vermeyeceğiz. Nevşehir İl özel İdaresi’ne resmi yazıyla başvurduk. Kuruma, UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde bulunan Kapadokya’da peri bacaları ve yeraltı kilisesi ile ünlü Çavuşin köyünde birinci derece arkeolojik sit alanı olan bölgede su deposu yapılma çalışmalarında kullanılan inşaat uygulamaları, arkeolojik alanlarda çalışılması gereken temel kurallara uygun mudur, alınan önlemler nelerdir? Su Deposu yapımı için gereken servis yolunun ve inşaat alanlı ile ilgili toplam da kaç metre / metrekare alan kullanılacağı ile ilgili projelendirme yapılmış ve Koruma Kurulunca onaylanmış mıdır? Su deposu yapımı inşaatı için yapılan yol kaç metre genişliğinde olması ve kullanılacak işgücü makine tipleri belirlenmiş, Koruma Kurulunca bir plan notu olarak alınmış mıdır? Söz konusu inşaatın işe başlama ve işin bitim tarihi nedir? Kamuoyu ve yazılı basından öğrenmiş olduğumuz kadarıyla, UNESCO tarafından evrensel boyutta koruma altına alınmış olan Peri bacaları içerisinde yer alan inşaat sahasında ‘Paletli iş makineleri çalışmış. Bazı yerlerde küçük peribacaları kırılmış. 40-50 tonluk kayalar tıraşlanmış ve yuvarlanmış’ şeklinde açıklamalara rastlanılmaktadır. Bu açıklamalar doğru mudur? İdarenizce böylesi bir tespitiniz var mıdır? Var ise konu ile ilgili işlem tesis edilmiş, ilgili resmi kurumlara bildirilmiş midir? Kapadokya Alanı’nın tarihi ve kültürel değerleri ile jeolojik/jeomorfolojik dokusunun ve doğal kaynak değerlerinin korunmasına ve yaşatılmasına yönelik alınan tedbirlere aykırı bir şekilde yapıldığı iddiaların, fotoğraflarla da güçlü olarak tespit edildiği inşaat alanı Müzeler Müdürlüğü tarafından düzenli olarak kontrol edilmekte ve İdarenize düzenli olarak rapor edilmekte midir? Su deposu alanı inşaatı için kullanılan İş makinelerinin girdiği bölgedeki doğal tarihi yapılara zarar verildiği öne sürülen konu ile ilgili olarak bir tespit komisyonu kurulmuş mudur? Kuruldu ise kimlerden oluşturulmuştur? Yazılı basından yer alan haberler doğrultusunda inşaat alanında İdarenizce bir tutanak tutulmuş mudur?” sorularını yönelterek tarafımıza bilgi verilmesini talep ettik.’’
Candan, ‘’Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’ne, Kapadokya Alan Başkanlığı’na, Nevşehir Valiliği’ne, Nevşehir Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Komisyonu’na da konuya ilişkin bilgi almak ve tarihi dokulara zarar verenlerin cezalandırılması için başvuruda bulunduk’’ dedi.
PİRHA- Büyük halk ozanı Feyzullah Çınar Hakk’a yürüyüşünün 37. yılında, Ankara’da Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) şube binasında bir araya gelen yakınları ve aleviler tarafından anıldı.
Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Ankara Şubesi, halk ozanı Feyzullah Çınar’ın Hakk’a yürüyüşünün 37. yılı dolayısıyla Ankara Şubede anma etkinliği gerçekleştirdi. Anmaya Feyzullah Çınar’ın yakınları ve DAD üyeleri katıldı.
Korona nedeniyle sınırlı sayıda katılımla yapılan anmada açılış konuşmasından önce hak ve hakikat için dünden bugüne bedel ödeyen işkence gören bu yolda canını veren tüm canlarımız için özümüz dardadır denilerek bir dakikalık saygı duruşu yapılıp, çerağ uyandırıldı.
Anmada ilk konuşmayı yapan Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Ankara Şube Eş Başkanı Mustafa Karabudak, Feyzullah Çınar’ın 15 Kasım 1937 yılında Sivas’ın Divriği ilçesi Çamşıh yöresi Gürpınar (Çamoağa) köyünde doğduğunu belirterek şunları söyledi:
“Küçük yaşta saza merak saran ozanımız dönem aşıklık geleneğini sürdüren, Çamşıh’a gelen büyüklerini ilgiyle takip etti. Ayrıca Avrupa ülkelerinde Alevilik ve halk ozanlığı hakkında konferanslar verdi. Radyo ve televizyonlarda programlar yaptı, konserler düzenledi. Çınar örgütlenmenin gereğine inandığı için OZAN-DER kuruluşunda da yer aldı. Bu arada plak ve kaset çalışmaları, konserler, dergi ve gazetelerle söyleşiler ve çok kısıtlı da olsa TRT’de programlar devam etti. Tiyatro çalışmalarında Pir Sultan Abdal’ı canlandırdı.
“DİK DURUŞU HALK TARAFINDAN ÖDÜLLENDİRİLDİ”
Toplumsal açıdan zor yıllardı. Devrimci ve emekçilerin üzerindeki baskılar Çınar’ı deyişlerin yanında bugün dahi söylenmeye cesaret edilemeyen ağıt ve türküleri söylemeye itti. Çınar’ın bu çıkışları, dik duruşu, halkı tarafından ödüllendirildi ve halk ozanı kimliğini hak ederek kazanan ender kişilerden oldu. Bu başkaldırısı, halkının sevgisi yanında Çınar’a yasaklar, işkence ve cezaevi kapılarını açtı. Avrupa’ya çıkışı yasaklandı. Kısa yaşamına, türlü baskı ve yasaklara rağmen Çınar, 80 tane 45’lik plak, 4 adet Long Play, 20’ye yakın kaset, 200’e yakın eser, sayısız halk konseri ve turne sığdırdı.
İŞE GİDERKEN KALP KRİZİ GEÇİREREK HAKK’A YÜRÜDÜ
Kendi tabiriyle o bir işçiydi. 23 Ekim 1983 Pazartesi sabah erkenden işe gitmek üzere yola çıktı. Kurtuluş Parkı’ndan geçtiği sırada rahatsızlandı ve geçirdiği kalp krizi sonucu hakka yürüdü.
Feyzullah Çınar, ardında 200’e yakın ölümsüz eser ve örnek bir kişilik bıraktı. Hakk’a yürümesinin ardından Feyzullah Çınar’a Tuzluçayır’da adını taşıyan bir park yapıldı ve içine de heybetini yansıtan heykeli dikildi. Yaşar Kemal “Feyzullah Çınar bin yıldır saz çalan bir ozandır” demiştir. Alevi hakikatinin sırrına eren, hak ve hakikat yolunda emek veren bedel ödeyen, bin yıldır saz çalan büyük ozanımız Feyzullah Çınar’ı bir kez daha saygıyla anıyoruz.”
Karabudak’ın ardından Feyzullah Çınarın akrabası Sivas’ta katledilen Gülsüm Karababa’nın kardeşi Nilgün Karababa da yaptığı konuşmada, Feyzullah Çınar’ı çocukluğunda tanıdığını, evlerinde saz çalıp türküler söylediği babasıyla birlikte turnelere çıkan bir amca olarak hatırladığını söyledi.
Karaba şöyle devam etti:
“Sabahlara kadar türküler söylenirdi geldiği zaman. O bölgede kim varsa bizim evimize akın ederdi. Babamla birlikte çalıp söylerlerdi ve birbirlerine espri yaparlardı. Aklımda kalan Maraş üzerine söylenen dertli turnalari, babamla birlikte doldurdukları kasetleri çok muhafaza ettik ama 2 Temmuz 1993 yılında Madımak Katliamı’nda bizim evimize gelen, kimler geldi bilmiyoruz ama bizim bütün arşivimizi götürdüler. O kadar bir sağlam arşiv vardı ki evimizde, hepsi gitti sadece bizim hafızalarımızda kaldılar.”
ŞEHRİBAN METİN: ALEVİLİKTE MUHABBETİN NE OLDUĞUNU FEYZULLAH AMCADAN ÖĞRENDİM
Şehriban Metin ise, Feyzullah Çınar’a ilişkin şunları ifade etti:
“Çocukluğumuzda tanıyoruz, bizim Feyzullah amcamız. Bütün ozanlık geleneği için çağımızın Pir Sultanı ama bizim için Feyzullah amca. Kendi evimizden çok iyi hatırlıyorum çocukları ve eşiyle birlikte gelirdi ve uzun süre kalırdı. Alevilikte muhabbetin ne olduğunu Feyzullah amcayı çocukken izlerken, saz çalarken, türkü söylerken öğrendim. Ne oldu, ne olması gerektiğine dair bilgiyi aldığımı sanıyorum. Feyzullah amca inanılmaz bir sessizlikle ve saygıyla dinlenirdi. Kendisi görüntü olarakta derviş gibi bir insandı. Babam ona hayrandı, halasının oğluydu ve babam derdi ki hiçbir şeye inanmıyorum ama eğer inanılacak bir şey varsa o herhâlde Feyzullah’tır derdi.
MUSTAFA ÇINAR: ‘İMAM HÜSEYİN’İN KANI NİCE OLDU’ DİYE HESAP SORDU
Feyzullah Çınar’ın Yeğeni/ ABF Denetleme Kurul Başkanı Mustafa Çınar da, “Canım, canım, canım bu üç canım farklı dökülürdü amcamın ağzından. O kadehlerin yudumlanışındaki o sıcaklığı unutmak mümkün değil. Gecenin ilerleyen saatlerinde herkes yatağına çekilmişken amcamı yakaladığımda Alevi halk ozanı olmak mı? Yoksa devrimci halk ozanı olmak mı diye sorduğunda göz bebekleri büyümüştü. Ve bana sen Marks olabilir misin? diye sordu. Anladım ki aşmak gerekiyordu. Yarına taşımak adına, önüne hedef koyduğu, önündeki hedefleri aşabilmek ve daha iyisi olabilmek adına yoğun bir çalışmanın olması gerektiği çok açık ve netti. Kimsenin ağzına dolayamadığı o süreçte İmam Hüseyin’in kanı nice oldu diye hesap soran, cezaevlerinde yatan birçok kişiliği bünyesinde barındıran bir isimden söz ediyoruz” diye konuştu.
METİN AKTAN: FEYZULLAH ÇINAR’IN ALEVİ DEYİŞLERİ, TÜRKÜLERİ BİZE HEP IŞIK OLDU
Divriği önceki dönem başkanlarından Metin Aktan şöyle konuştu:
“Divriği kendi özel konumuyla, coğrafyasıyla, tarihiyle, kültürü ile sanatıyla çok özel bölgelerden birisidir. Bu bölgeden gerçekten çok değerli sanatçılar çıkmıştır, Divriği madenleri içerisinde direnişi simgeleyen emekçilerle birlikte emekçi direnişiyle çok özel bir ruh çıkmıştır. Bu ruhu sadece kendi bölgelerinde değil, gittikleri her yerde bu ruhu yaşatmışlardır. Ozanlarıyla, devrimci mücadeleci yürekli insanlarıyla her yerde yaşatmışlardır. Feyzullah Çınar ozanımız bu neferlerden birisidir. O aynı zamanda bir devrimcidir. Bizim en zor dönemlerimizde onun türküleri, onun şiirleri onun ezgileri, onun Alevi deyişleri bize hep ışık olmuştur.
HÜSEYİN KARABABA: PARİS’TE KÜRSÜSÜ OLAN FEYZULLAH ÇINARI BELEDİYEDE ÇÖPÇÜ YAPTILAR
Feyzullah Çınar’ın akrabası Hüseyin Karababa da şunları kaydetti:
“Sivas Çamşıh ilçesinden göçen aşiretimiz Tuzluçayır, Natoyolu, Ege mahallesine yerleşti. Feyzullah Çınar bu yerleşimin önemli bir unsurudur. Tuzluçayır yerleşkesini yaratan adamdır. O tarihlerde de dede geleneğine, aşiret geleneğine büyük bir saldırı vardı. Biz dede olduğumuz için sanki bir başkalarını sömürüyormuşuz, onların ellerindeki ekmekleri alıyormuşuz gibi propaganda ile gidiliyordu. Özellikle Doğu Perinçek’in Pedacı tayfası yapıyordu. Biz bu hışma uğramış bir aileyiz. Feyzullah Çınar Paris’te ismini yazdıran bir adamken, Çankaya Belediyesi’nin çöpçüsü olarak çalışıyordu, bilerek aşağılıyorlardı. O tarihten bu tarihe dede geleneği bilinçli olarak aşağılanıyor, eziliyor. Özellikle derneklerin kurulmasının sebebi de dedelerimizin üzerine bir elbise giyindirmek. Onları emrinde bulunduran birileri olmalı. Feyzullah Çınar ölmedi, Feyzullah Çınar gerginliğinden öldü. Siz Paris’te kürsüsü olan bir müzisyeni alıyorsunuz, burada sokak çöpçüsü olarak işe sokuyorsunuz. Adamı kıskıvrak yapıyorsunuz, ekmeksiz, susuz bırakıyorsunuz, baskı, baskı, baskı izolasyon ve Feyzullah Çınar ölüyor. Feyzullah Çınar bizim geleneğimizin en büyük ozanıydı.”
Aynı zamanda sanatçı olan Karababa, konuşmasından sonra Feyzullah Çınar’ın bir bestesini çalıp söyledi. Zakir Hıdır Çelebi ve Grup Pervaz da Feyzullah Çınarın eserlerini seslendirdiler.
PİRHA- Hasta Mahpuslara Özgürlük İnisiyatifi, 319’inci haftada Bolu F Tipi Kapalı Hapishanesi’nde kalan Hasan Alkış’ın durumuna dikkat çekerek, “Hasan Alkış, hipertansiyon hastası olup, sürekli olarak ilaç kullanmaktadır. Ancak kullandığı ilaç dozajının yetersiz kalmasından dolayı dozaj miktarını arttırmak zorunda kalmıştır. Hasan Alkış’ın birçok ağır hastalığı göz önüne alınarak bir an önce raporlarının tamamlanması ve Adli Tıp Kurumu’na sevkinin yapılarak, infazının ertelenmesi süreci hızlandırılmalıdır” dedi.
Haberin videosu;
Cezaevlerinde tutulan hasta tutukluların sağlık durumuna dikkat çeken Hasta Mahpuslara Özgürlük İnisiyatifi, koronavirüs (Covid-19) salgınına dair tedbirler kapsamında İnsan Hakları Derneği (İHD) Ankara Şubesi’nde basın toplantısı düzenledi.
İnisiyatif adına İHD Merkez Yürütme Kurulu (MYK) üyesi Nuray Çevirmen tarafından yapılan açıklamada, “Pandemi sürecinden hasta mahpusların yaşamları daha büyük riskler içerir hale gelmiştir. Gerek tedaviye götürülmemeleri, gerek acil durumlarda hastanelere gidiş gelişlerinde, hem ring araçlarının hem de tutuldukları karantina koğuşlarının yaşamı tehdit eder nitelikte olması geri dönülemeyen sonuçlara yol açmaktadır” dedi.
Çevirmen, açıklamanın devamında şunları ifade etti:
“Covid-19 Pandemi sürecinden hasta mahpusların yaşamları daha büyük riskler içerir hale gelmiştir. Gerek tedaviye götürülmemeleri, gerek acil durumlarda hastanelere gidiş gelişlerinde hem ring araçlarının, hem de tutuldukları karantina koğuşlarının yaşamı tehdit eder nitelikte olması geri dönülemeyen sonuçlara yol açmaktadır. Özellikle karantina koğuşlarına kapatılmaları nedeniyle mahpuslar hastanelere gitmek istememektedirler. 29 Haziran’da Gümüşhane E Tipi’nde yaşamını yitiren Mustafa Kabakçıoğlu’nun karantina koğuşundaki durumunu gösteren resimlerin ortaya çıkması, durumun vahameti gözler önüne sermiştir. 9 Eylül’de Bahattin Kardaş Diyarbakır’da yine karantina koğuşunda ölü bulunmuştur. Cengiz Karakurt 14 Eylül’de rahatsızlanıp hastaneye kaldırılmış, tekrar hapishaneye getirilmiş, 15 Eylül’de tek başına kaldığı koğuşta baygın bulunarak yoğun bakıma alınmış ve 22 Eylül’de yaşamını yitirmiştir. Karantina koğuşlarının durumları ve tedbirler tekrar ve acil bir şekilde gözden geçirilmelidir. Yaşamını tek başına devam ettiremeyecek ve risk altında (kalp, astım, epilepsi ve başka riskli hastalıkları) olan mahpusların tek başlarına bırakılmaları tehlike arz etmektedir.”
“TUTSAKLAR HER HASTANEYE GİDİŞ VE GELİŞTE KARANTİNAYA MARUIZ KALMAKTADIRLAR”
Eylemin 319. haftasında Bolu F Tipi Kapalı Hapishanesi’nde kalan Hasan Alkış’ın durumuna dikkat çekeceklerini belirten Çevirmen, “Hasan Alkış, hipertansiyon hastası olup, sürekli olarak ilaç kullanmaktadır. Ancak kullandığı ilaç dozajının yetersiz kalmasından dolayı dozaj miktarını arttırmak zorunda kalmıştır” dedi.
Hasan Alkış’ın aynı zamanda kalp hastası olduğunu söyleyen Çevirmen, şunları aktardı:
“Yaklaşık 1.5 yıl kadar önce Behçet hastalığı tanısı konulmuştur. Hasan Alkış; tedavi için gittiği Bolu İzzet Baysal Eğitim ve Araştırma Hastanesi Ramotoloji birim doktoru tarafından muayene edildiğini ve Behçet hastalığından dolayı kalbinden akciğerlerine giden damarlarda genişleme olduğunu, bu sebeple her an ölüm riski taşıdığını, kendisine cezaevinde kalamaz raporu verildiğini, ancak Adli Tıp Kurumu’na sevk için ikinci bir hekim görüşü gerektiğini, bunun için Ankara Dışkapı Yıldırım Beyazıt Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne sevk edildiğini ancak buradaki doktorun kendisine konulan “Behçet ve Anevrizma” teşhisinin yanlış olduğunu ileri sürerek cezaevinde kalabilir raporu verdiğini aktarmıştır.
“ACİL OLARAK HASAN ALKIŞ’IN İNFAZI ERTELENMELİDİR”
Yaklaşık 3 ay kadar önce tekrar kontrole gittiğini ve anjiyo olduğunu, anjiyo sonucunda tekrar “Behçet Hastalığı” teşhisi konulduğunu ve İstanbul Cerrahpaşa Hastanesi Ramotoloji bölümüne sevk edildiğini, burada da kendisine Behçet hastası olduğunu ve bu hastalıktan kaynaklı anevrizma teşhisi konulduğunu ve ayrıca burada bulunan kalp doktorunun kendisine kalp hastalığından kaynaklı anjiyo yaptığını ve tetkik sonuçlarının kendisine ulaşmadığı ifade etmiştir. Hapishane idaresine sorulduğunda Cerrahpaşa Hastane raporunun henüz gelmediği bilgisi alınmıştır. Alkış; hastaneye gidiş ve geliş süreçlerinde mahpuslara karantina uygulandığını, 9 Haziran ve 10 Ağustos tarihleri arasında hastaneye gidiş ve gelişlerinden kaynaklı olarak yaklaşık 2 ayını karantinada geçirdiğini, bu sürede kapıların üzerlerine kilitlendiğini ve havalandırmaya dahi çıkarılmadıklarını aktarmıştır. Doktor görüşü alınması için başka illere sevk edilmesinden kaynaklı olarak ring araçlarında rahatsızlandığını da belirtmektedir. Ayrıca yeniden yargılanma talepli dilekçe verdiğini ve dilekçeye 14 ay geçmesine rağmen cevap alamadığını da ifade etmiştir. Hasan Alkış’ın birçok ağır hastalığı göz önüne alınarak bir an önce raporlarının tamamlanması ve Adli Tıp Kurumuna sevkinin yapılarak, infazının ertelenmesi süreci hızlandırılmalıdır. Ağır hastalıkları ve pandemi sürecinden kaynaklı olarak her hastane sevkinden sonra uzun karantina süreçleri de yaşamsal tehdit arz etmedir. Hasan Alkış hapishanede kalamayacak denli ağır hastalıkları olan bir mahpustur. Bizler; Hasta Mahpuslara Özgürlük İnisiyatifi olarak 319. haftada, hasta mahpusların durumlarını dile getirdik. Tüm bu sorunlar kalıcı bir şekilde çözülünceye kadar dile getirmeye, taleplerimizi kamuoyu ile paylaşmaya devam edeceğiz.”
PİRHA-Demokratik Alevi Dernekleri Mamak Şube Ana Fatma Cemevi üyesi Hüseyin Aydoğdu Hakk’a yürüdü. DAD Genel Merkezi Hakk’a yürüyen Hüseyin Aydoğdu ile ilgili mesaj yayımladı.
Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Genel Merkezi tarafından Hakk’a yürüyen Hüseyin Aydoğdu’yla ilgili olarak başsağlığı mesajı yayımladı. Yayımlanan mesajda, “Alevi kurumlarında emeği olan, Yol’a hizmet etmiş, Yol’un talibi, canımız, dostumuz ve üyemiz Hüseyin Aydoğdu Hakk’a yürüdü. Devrin daim olsun Hüseyin can. Işıklar içinde uyu, ailesine ve tüm sevenlerine sabır diliyoruz. Seninle Yol yürüyen cümle canın başı sağ olsun, niyaz olan canların gayreti kendisine çerağ olsun. Heq rama xwe leke” denildi.
Hüseyin Aydoğan yarın (8 Ekim) saat 13.00’te DAD Mamak Şube Ana Fatma Cemevindeki Hakk’a yürüme erkanından sonra Ankara’da sırlanacak.
PİRHA – Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası Ankara Şubesi, “Ülkemizdeki 2020 yılında gerçekleşmesi muhtemel artışın 2019 yılı verilere göre 444 bin olması beklenmektedir. Yani 444 bin üzerinde gerçekleşen ölümlerin covid kaynaklı ölümler olacağı gerçek yıl sonu itibariyle covid ve kaynaklı ölümlerin 20.000 dolaylarında olacağı” kaydedildi.
Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası Ankara Şubesi, koronavirüsten kaynaklı yaşanabilecek ölümlere dair yazılı açıklama yayımladı. Sürecin bu şekilde devam etmesi halinde koronavirüs kaynaklı ve ilişkili ölümlerin sayısının 20 bini bulacağı belirtilen açıklamada, “Sağlık Bakanı yaptığı açıklamalar ile amaçlarının vakaları ve ölümleri önlemek değil, vakaları ve ölümleri gizlemek olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur” denildi.
Türkiye’de enfeksiyon hastalıkları ve solunum sistemi hastalıklarından kaynaklı yaşanan artışa dikkat çekilen açıklamada, “Sürecin sonbaharın gelişiyle bir kaosu da getireceği gerçekliği ortadadır. Sonbaharda gerçekleşecek yaygın solunum yolları rahatsızlıkları, Kovid-19 salgını ile birlikte ölümlerin artmasında rol oynayacaktır” diye belirtildi.
MESLEK HASTALIĞI
Sağlık emekçilerine yapılan testlerin yetersiz olduğuna vurgu yapılan açıklamada, Kovid-19’un meslek hastalığı olarak görülmemesine tepki gösterildi. Bazı hastanelerde Kovid-19 testi pozitif çıkan sağlık ve sosyal hizmet emekçilerinin çalışmaya devam ettiği belirtilen açıklamada, “Halkı bir girdap gibi içine çeken pandemide en büyük yükü omuzlayan sağlık emekçilerinin var olan sayılarıyla hızla artan Kovid hastalarını tedavi etmesine imkan yoktur. Unutulmamalıdır ki sağlık emekçileri de hızla kontamine olmaktadır” ifadeleri kullanıldı.
“SOSYAL VE EKONOMİK HAKLARI GASP ETMEKTEDİR”
Filyasyon ekibinde çalışan sağlık emekçilerinin çalışma saatlerindeki artışa dikkat çekilen açıklamada, “Bakanlık bir yandan emekçileri aşırı yük altına bırakırken, bir yandan da hak edişleri olan sosyal ve ekonomik hakları gasp etmektedir. Sağlık ve sosyal hizmet emekçilerinin hem toplum içerisinde hem de çalışma alanlarında artan riskler nedeniyle bundan sonraki süreçte daha da risk altında olacağı bir süreç olacaktır. Buna rağmen Sağlık Bakanlığı rutin tarama başta olmak üzere sağlık emekçilerinin taleplerine ve isteklerine cevap vermiş değildir” diye belirtildi.
ŞEFFAFLIK ÇAĞRISI
Sağlık Bakanlığı’na şeffaf olması çağrısı yapılan açıklamanın devamında, şunlar kaydedildi: “Derhal sağlık ve sosyal hizmet emekçilerinin yaşamsal ve süreç içinde artarak devam eden sorunları çözülmelidir. SES Ankara Şube Yürütmesi olarak yetkililere bir kez daha işinizin halkın sağlığını korumak ve sağlık ve sosyal hizmet emekçilerine güvenli çalışma alanları sağlamak olduğunu, vakaları ve ölümleri gizlemek ve duyurmak değil önlemek olduğunu hatırlatıyoruz.” PİRHA/ANKARA
PİRHA-Hasta Mahpuslara Özgürlük İnisiyatifi, hasta tutukluların tedavilerinin yapılmadığı ifade ederek, sorunlar kalıcı bir şekilde çözülünceye kadar dile getirmeye devam edeceklerini belirtti.
Haberin videosu;
Hasta Mahpuslara Özgürlük İnisiyatifi, 310’uncu haftasında Sincan Kadın Kapalı Cezaevi’nde kalan tutuklu Gülşan Adet’in durumuna dikkati çekti.
İnsan Hakları Derneği (İHD) Ankara Şube binasında gerçekleşen açıklamayı İHD Merkez Yürütme Kurulu (MYK) üyesi Nuray Çevirmen okudu.
Çevirmen, binlerce hasta mahpus hapishanelerde adeta yaşam savaşı vermekte; sağlıksız koşullarda yaşamaya çalışmakta ve ne yazık ki pek çok mahpus hastalıklarının tedavi edilmemesi nedeniyle yaşamlarını kaybetmeye devam etmekte olduğunu belirterek, Sincan Kadın Kapalı Hapishanesinde kalan Gülşan Adet’in sağlık durumuna ilişkin bilgi paylaştı.
“GÜLŞAN ADET’İN GEREKLİ OLAN TEŞHİS VE TEDAVİLERİ EKSİKSİZ OLARAK YAPILMALI”
Çevirmen, açıklamanın devamında şunları dile getirdi:
“Mayıs ayı sonlarında nedeninin hala anlaşılamadığı bir hastalığın kendisinde ve arkadaşlarında baş gösterdiğini, durumunun acil olmasından kaynaklı olarak karantina sürecini de göze alarak hastaneye gitmek zorunda kaldığını, önce acil servise oradan da dahiliyeye sevk edildiğini, doktorlara yaşadıklarını anlattığını ve yazılan ilaçların hiçbir faydasının olmadığını, durumunun da giderek ağırlaştığını aktarmıştır. Yaşadığı sağlık sorununun hala tanısı konulmamıştır. Oda değişimi talebi korona gerekçe gösterilerek kabul edilememiş ancak cezevinden sevklerin yapıldığı tarafımıza bildirilmiştir. Geçen sürede hastalığı düzelmemiş aksine artmış ve sebebinin ne olduğunu anlaşılamadığından Gülşan Adet’in gerekli olan teşhis ve tedavileri eksiksiz olarak yapılmalı ve bir an önce tetkikleri konularak buna uygun tedavisine başlatılmalıdır.”
“Kendi doğalında yaşama zorluğuna sebep olan hapishanelerde bir de güneş almayan ve nemli olan koğuşlar birçok hastalığın oluşmasına ve ağırlaşmasına da zemin hazırlamaktadır” diyen Çevirmen, “bu nedenle bir an önce oda değişimleri yapılmalıdır. Hapishanelerde yaşaması güç olan ve ağır olan mahpusların tahliyeleri de gerçekleştirilmelidir. Bizler; Hasta Mahpuslara Özgürlük İnisiyatifi olarak 310. Haftada, Hasta Mahpusların durumlarını dile getirdik. Tüm bu sorunlar kalıcı bir şekilde çözülünceye kadar dile getirmeye, taleplerimizi kamuoyu ile paylaşmaya devam edeceğiz” ifadelerini kullandı.