Etiket: bektaşi

  • Yaşayan Alevi-Bektaşilik fotoğraf sergisi açıldı!-VİDEO

    Yaşayan Alevi-Bektaşilik fotoğraf sergisi açıldı!-VİDEO

    PİRHA – Belgesel yönetmeni Rıza Oylum’un 6 ülkede çektiği Alevilik-Bektaşilik temalı fotoğrafları, İBB Kartal Bülent Ecevit Kültür Merkezi’nde sergilenmeye başlandı.

    Sinema alanında yazdığı kitaplarla tanınan Rıza Oylum’un, İran, Türkiye, Yunanistan, Bulgaristan, Kuzey Makedonya ve Arnavutluk’ta çektiği Alevilik-Bektaşilik temalı fotoğrafları İstanbul’da sergilenmeye başlandı.

    3 hafta boyunca İBB Kartal Bülent Ecevit Kültür Merkezi’nde sergilenecek fotoğraflarda, insan, mekân, tören ve ritüel anlarına dair içerikler görmek mümkün.

    Yaşayan Alevi-Bektaşilik Fotoğraf Sergisi’nde cem ritüellerinden semahlara, lokma dağıtımlarından, kutsal mekânlara dek birçok fotoğraf örneği mevcut.

    “NİTELİKLİ FOTOĞRAF ARŞİVİNDEN YOKSUNUZ”

    Akademisyen Rıza Oylum, fotoğraf çalışmasının içeriğine dair PİRHA’ya konuştu. ‘Ali’nin İnsanları’ isimli belgesel projesi için çıktığı yolla birlikte fotoğraf alanına da yöneldiğini anlatan Oylum, sergiye dair şunları aktardı:

    “Belgesel projem için İran’dan Arnavutluk’a kadar gezdim. Gezdiğim yerlerde farklı karakterler üzerinden temsili Ali resminin asıldığı yerlerdeki insan hikayelerine odaklı bir bütünlük sağlamaya çalıştım. O sürecin içindeyken de bu vesileyle fotoğraflar da çekmiş oldum. Çektiğim fotoğraflarda cem, semah, lokma dağıtımları, Hızır Orucu gibi kültürümüzden farklı ritüeller yer aldı. Bir tür görsel hafıza oluşturmak istedim. Çünkü böyle bir problemimiz olduğunu düşünüyorum. Alevi kurumlarının, görsel sanatlarla oldukça zayıf bir ilişkileri var. Bu zayıf ilişkinin sonucu olarak da nitelikli fotoğraf arşivinden yoksunuz. Kişisel de olsa bir arşiv tutmaya çabaladım. Aslında Balkanlardaki Alevi Bektaşilik ya da 2 Temmuz Sivas anması üstüne de bir sergi yapılacak kadar fotoğrafımız var. Ancak ilk sergi anlamında bunları bütünlüklü hale getirdim. Her birinden biraz fotoğraf var. Kurumların,  böyle şeylere zihin açmasını, biraz kulak kabartmasını istiyorum. Kişisel çabayla olacak iş değil bu.”

    “ÖNEMLİ BİR HAFIZA ÇALIŞMASI OLDU”

    Fotoğrafçı Rıza Oylum, özellikle Balkanlarda yaşayan Alevi toplumuna ait özgün kareler yakaladığını da söyledi. “Bizde çok da bilinmeyen ritüeller Balkanlar’da var” diyen Oylum, şu detayları paylaştı:

    “Bu anlara dair fotoğrafları sergiye koyamadım açıkçası. Çünkü onları müstakil bir denklemde değerlendirmemiz lazım. Yani cem fotoğraflarının yanına mesela pehlivanlık törenlerini koysak kavram kargaşası da yaşarız. Mesela Yunanistan’da Alevi Bektaşi topluluklarının yüzyıllardır devam ettirdiği bir pehlivanlık törenleri var.

    Bulgaristan’a geçiyorsun Elmalı Baba Tekkesi’nde et mezatları yapılıyor. Oradan da çok güzel fotoğraflar çektim ama şimdi bir araya getirmekte zorlanıyorum. O yüzden onları müstakil ve ayrı bir yerde değerlendirmem lazım. Onun dışında iki sene önce Kırklareli’nde açıkta bir cem yapılmıştı. Orada çok etkilendiğim güzel fotoğraflar çektim. Açıkta cem, bilirsiniz ki çok müsait bir şey değil ama oranın sırlı ortamına binaen, yeşilliklerin içinde bir cem töreni yapılmıştı. Oradan çıkan fotoğraflar ve video kayıtlar beni çok etkiledi. Önemli bir hafıza çalışması olduğunu düşünüyorum o anlamıyla.”

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

  • Karyağdı Baba Tekkesi, iktidarlarların sürüncemesiyle yok olma tehdidi altında!-VİDEO

    Karyağdı Baba Tekkesi, iktidarlarların sürüncemesiyle yok olma tehdidi altında!-VİDEO

    PİRHA –Bektaşi geleneğinin İstanbul’daki hafızalarından biri olan Karyağdı Baba Tekkesi, günümüzde yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Tekkenin yeniden inşası için yapılan başvurulara ise henüz olumlu cevap verilmedi. Baba Derviş Cem Çiçek, söz konusu mekanın işgal altında bulunduğunu belirterek “Elimizden geldiğince tekkeyi korumaya çalışıyoruz ama çalınan şeyler de oldu” dedi. Milletvekili Celal Fırat ise “Dergahın bu noktaya getirilmesi, devletin ayıbıdır” sözleriyle tepki gösterdi.

    Tarihi geçmişi 16. yüzyıla dayanan Karyağdı Baba Tekkesi, bugün halen yasakçı zihniyetin hakimiyeti altında tutuluyor.

    1826 yılında Bektaşiliğin yasaklanması üzerine Karyağdı Baba Tekkesi’nin meydan evi yıktırılıp, tekkenin tüm faaliyetlerine son verildi. Yıllar boyunca yıkık bir halde kalan tekke, 1839-1861 yılları arasında Mehmet Necib Baba tarafından yeniden inşa edildi. 1925 yılında tekke ve türbelerin yeniden kapatılmasıyla birlikte Karyağdı Baba Tekkesi’nin kapılarına bir kez daha kilit vuruldu.

    1940’lı yıllara kadar gizli halde hizmet yürütülen tekke, sonraki yıllarda tamamen atıl bir hale geldi. Karyağdı Baba Tekkesi’nden günümüze kadar bir tek hazire alanı ayakta kalabildi. Tekkeye ait eserlerle birlikte araziler de gasp edildi.

    Şahkulu Sultan Vakfı’nın mülkiyetinde olan tekkenin, bugün yeniden inşa edilebilmesi için kimi girişimlerde bulunulsa da süreç, mevcut idarelerin sürüncemesinde bırakıldı.

    TEKKENİN YENİDEN İNŞASI İÇİN PROJE HAZIR AMA…

    Hacı Bektaş Veli Dergahı’na bağlı Baba Derviş Cem Çiçek, Karyağdı Baba Tekkesi’ne yönelik baskı ve yasaklara dikkat çekti. Tekkenin yeniden inşası için İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin birtakım girişimlerde bulunduğunu söyleyen Çiçek, “Belediye, şartnamesini düzenleyip, yerin plan ve projesini de hazırlamış. Ama ne hazindir ki bir türlü birisi adım atıp da önümüzü açmıyor. Buradaki mezarların hepsi tarihi. Karaağaç Türbesi’nin son postnişin olan Hafız Baba’nın mezarı da burada. Tekkeye ait toplam 11 dönüm arazi var ancak hepsi işgal edilmiş. Hemen yakınımızda Bektaşi dergahı Hasan Baba Türbesi var. Oraya da çöküp otel yapmışlar. Tekke de o otelin arazisinin içerisinde kalmış. Halbuki o arazi de buraya dahil. Osmanlı tapuları var” diye belirtti.

    DEVLET ENGELİ!

    Baba Derviş Cem Çiçek, Karyağdı Baba Tekkesi’nin yeniden inşası için kamuoyu oluşturmak gerektiğini söyleyerek şu bilgileri de paylaştı:

    “Şahkulu Sultan Vakfı yöneticileri de işin sürüncemede tutulduğunu söylüyor. İBB yetkilileri, burada birtakım kazı işlemi de yaparak restorasyon projesini onaylandı. Sonrasında Anıtlar Kurulu’ndan geldiler. Proje o kuruldan da geçti. Şimdi İBB, ‘Para yok’ diyor! Şimdi Şahkulu Sultan Vakfı ‘biz yapacağız’ diyor!

    Alevi Bektaşi dernek ve vakıflarının parası da var. Burada sadece devlet nezdinde izinlerin çıkartılması gerekiyor. Bir meydan evi, cemevi yapılmasını istiyoruz. İnsanların buraya gelip, dedelerden, babalardan öğreti almasını, Yol’u öğrenebileceği bir dergâh olmasını istiyoruz. Ama bir türlü o kamuoyu baskısını kurup da burayı ihya edemiyoruz.

    Yaklaşık 15 sene önce bu dergâh sahipsizlikten, bakımsızlıktan kaderine terk edildi. Bu süreçte çatısı da çöktü. Elimizden geldiğince koruyup kollamaya çalışıyoruz ama çalınan şeyler de oldu. Mesela buradan Eskişehir’e müzeye giden kitabeler var. Ayrıca bu alanda rahatsız yaratanlar da oluyor. Çoluğu çocuğu gönderip buraya, musallat ediyorlar. Taşlatıyorlar… Aşağısı Eyüp Sultan Mezarlığı. Alkol içenler, burada sabaha kadar oturup, çevreye rahatsızlık veriyorlar. Amaçları dergahı rahatsız etmek, başka bir şey değil.”

    “VİCDANIMIZI DARA ÇEKMEMİZ GEREKİR”

    DEM Parti İstanbul Milletvekili Celal Fırat da Karyağdı Baba Tekkesi’nin olduğu alanı ziyaret etti. Söz konusu alana ilk kez geldiğini belirten Fırat, “Mezar taşlarını böyle toprağa gömülü halde görmek gerçekten üzücü. Burada tarihi mezarlar var. Burada olanlar hepimizin sorunu, sıkıntısı! Yetkililerden daha çok bizim buralara el atmamız lazım. İvedi bir şekilde burayla ilgili ne yapılması gerekiyorsa yapmalıyız. Çok güzel bir mekanda, Haliç’in tepesinde böyle sahipsiz bir yer varsa eğer bu bizim sorunumuz! El ele vererek burayı onarmak lazım. İşte tarih ayaklar altında. Şu an tarih, topraklara gömülmüş vaziyette. Dergahın bu noktaya getirilmesi, bu şehri yönettiğini söyleyenlerin, bu devletin ayıbı olarak görmek gerekiyor. Yazık! Eyüp Belediyesi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Kültür Bakanlığı, Vakıflar Genel Müdürlüğü ve Alevi örgütleri olarak hepimizin bu konuda vicdanımızı dara çekmemiz gerekir” diye konuştu.

    “ÜZERİMİZE NE DÜŞÜYORSA YAPACAĞIZ”

    Milletvekili Celal Fırat, konuyla ilgili Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde de gündem oluşturacağını söyledi. Fırat ayrıca “Üzerimize ne düşüyorsa yapacağız. Hemen yanı başımızda oteller, çay bahçeleri var. Turistik bir yer gibi. Ama gelin görün ki bu adanın içerisinde atıl bir durumda bu dergahın durması hepimizin yüreklerini yakması gereken bir konjonktür. Bizim ayıbımız! Şimdi çalışmamız lazım” diye konuştu.

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

  • Suzan Saka: Yol’umuza sahip çıkalım, 16-17-18 Ağustos’ta Hacıbektaş’ta buluşalım-VİDEO

    Suzan Saka: Yol’umuza sahip çıkalım, 16-17-18 Ağustos’ta Hacıbektaş’ta buluşalım-VİDEO

    PİRHA- AFA Genel Başkanı Suzan Saka, 16-17-18 Ağustos’ta Hacıbektaş’ta yapılacak, 62. Ulusal 36. Uluslararası Hacı Bektaş Veli Anma Törenleri ve Kültür Sanat Etkinlikleri’ne katılım çağrısında bulundu.

    62. Ulusal 36. Uluslararası Hacı Bektaş Veli Anma Törenleri ve Kültür Sanat Etkinlikleri, bu sene 16-17-18 Ağustos’ta Hacıbektaş’ta yapılacak. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın yapacağı alternatif etkinlikler eleştirilirken, herkes 16-17-18 Ağustos’ta Hacıbektaş Belediyesi ile ortaklaşa yapılacak etkinliğe davet edildi.

    YOL’UNA, SERÇEŞMESİNE, DERGAHLARINA SAHİP ÇIK!

    Avustralya Alevi Bektaşi Federasyonu (AFA) Genel Başkanı Suzan Saka, Hacı Bektaş Veli Anma Törenleri ve Kültür Sanat Etkinlikleri’ne katılım çağrısında bulunarak, “Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın Hacıbektaş’ta 12-13 Ağustos’ta yapacağı alternatif etkinliğe katılmamalarını istiyoruz. Çünkü bu başkanlık Alevileri asimile etmek için kurulmuştur. Dolayısıyla Alevi canların Yol’una, serçeşmesine, dergahlarına sahip çıkması adına Alevi kurumlarımızın 16-17-18 Ağustos’ta yapmış olduğu etkinliğe katılmalarını rica ediyoruz” dedi.

    PİRHA/AVUSTRALYA

  • ABF: Alevi-Bektaşi yol erkânında Bayram Cemi’nin yeri yoktur!

    ABF: Alevi-Bektaşi yol erkânında Bayram Cemi’nin yeri yoktur!

    PİRHA – Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF), Alevi inancında olmayan ritüellere dikkat çeken yazılı bir açıklama paylaştı. Alevi inancında kurban kesmenin zorunlu olmadığına vurgu yapılan açıklamada “Kurban, başka inançlarda zorunlu bir ibadet şekli olsa da Alevi-Bektaşi yol erkânında lokma paylaşımı ve şükür lokması konusunda kendisine yer bulmuştur” denildi.

    Alevi Bektaşi Federasyonu, yaptığı yazılı açıklama ile ‘Bayram Cem-i’ ve zorunlu kurban kesiminin Alevi inancında yer almadığını belirtti. Kurban kesmenin belirli bir zamanının olmadığını vurgulayan ABF açıklamasında şu ifadelere yer verildi:

    “Gelmişiz cananın asitanına

    Sıtk ile sarıldık dost demanına

    Canı baş vermişiz aşk meydanına

    Hayvan kesmek gibi kurban gerekmez

    Yürekte gizlidir bizim derdimiz

    Taklide bağlanmaz hiçbir ferdimiz

    Nefsimiz iledir daim harbimiz

    Cahil-i nadanla kavga gerekmez”

    Alevi-Bektaşi yol erkânı, âşıkların, sadıkların geçmişten günümüze aktardığı nefeslerle ve dizelerle gelmiştir. Kurban ve bayram kavramlarının da bu minvalde değerlendirilmesi gerekir.

    Canlar, son dönemlerde inancımıza başka inançların etkisi ile eklenmeye çalışılan ‘Bayram Cem-i’ adı altında gelenekte olmayan ritüellerin ya da kurban kesmeyi zorunluluk olarak gören anlayışın Alevi-Bektaşi yol erkânında yeri yoktur. Kurban kesmenin belirli bir zamanı da yoktur. Niyete göre belirlenir. Kurbanın kanı yerlere akıtılmaz, kanı ve kemikleri toprağa sırlanır. Özü çürük ervahın kurban keserek, insan ile doğa ile rızalaşması mümkün olmaz.

    “Aşinayı musahib kavlin bilmeyen

    Men aref sırrına vakıf olmayan

    Özünü pak edip Cem’e gelmeyen

    Hakk’ın lokmasını yese ne fayda”

    Kurban, başka inançlarda zorunlu bir ibadet şekli olsa da Alevi-Bektaşi yol erkânında lokma paylaşımı ve şükür lokması konusunda kendisine yer bulmuştur. Yolumuzda kurban, kişinin imkânı ve içinde bulunduğu konuma göre rızalıkla sunulan her şeydir. Bu bazen bir hayvanın tığlanarak kurban edilmesi bazen de Kırklar Cemi’nde bir üzümün kırka bölünmesi olur. Esas olan, kurbanı kendi hanende saklamak değil, canlarla paylaşmak ve gönüllerin birlenmesidir. Hünkar’ın, Kadıncık Ana’nın kara kazan düsturunda olduğu gibi, yiyene helal yedirene delildir.

    Alevi-Bektaşi inancında Hakk’a ulaşmak, ak-pak olmakla, eline beline diline sahip olmakla olur. Kurban; kini, kibiri gönülden atmak ve nefsi terbiye etmektir. Bayram ise yola turab olmaktır. Zalime biat edilmediği, gönüllerin kırılmadığı, mazlumların yüzünün güldüğü her gün bayramdır.

    “Kurbanlar tığlanıp gülbeng çekildi

    Gaflet uykusundan uyana geldim

    Dört kapı sancağı anda dikildi

    Üryan büryan olup meydana geldim

    Nefsini kurban, tenini tercüman eden canlara Aşkı Niyazlarımızla…”

    PİRHA/ANKARA

  • ABF Genel Kurul sonuç bildirgesi açıklandı: Zalimle mücadeleye ikrar verdik!

    ABF Genel Kurul sonuç bildirgesi açıklandı: Zalimle mücadeleye ikrar verdik!

    PİRHA – 11. dönem olağan genel kurulunu yapan Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF), sonuç bildirgesini açıkladı. “Zalimle mücadeleye ikrar verdik” denilen bildirgede Alevi Bektaşi Federasyonu çalışmalarını bilimsel temele dayalı yürütmek adına akademisyenler, bilim insanları, eğitimciler, sanatçılar, hukukçulardan oluşan danışma meclisleri oluşturulmayı önüne hedef olarak koymuştur” bilgisi de paylaşıldı.

    Alevi Bektaşi Federasyonu 11. dönem olağan genel kurulu sonuç bildirgesini açıkladı.

    24-25 Mayıs’ta Ankara Yunus Emre Kültür Merkezi’nde “Eşit haklar mücadelesinde Alevilerin vardık, varız, kendi hakikatimizle var olmaya devam edeceğiz” şiarıyla gerçekleştirilen genel kurul ardından “Yol’un birliği” vurgusu yapıldı.

    “ABF, HAK İHLALLERİNE KARŞI SORUMLULUK ALACAKTIR”

    ABF genel kurulu ardından kamuoyu ile paylaşılan sonuç bildirgesinde şu ifadelere yer verildi:

    “Genel kurulumuz dünyanın cümle cihan topluluklarının yok sayılmalarına karşı topluma umut, gelecek güzel günlere delil olması inancıyla gerçekleştirilmiştir.

    Alevi Bektaşi Federasyonu çatısı altında bulunan 43 bileşen ile zengin bir yapıdır. Çünkü bu zenginlik Alevi Bektaşi Süreklerinin Tarihsel mirası, göz ve gönül zenginliği ile bir arada harmanlanmış bir musahiplik makamıdır.

    Alevi Bektaşi Federasyonu’nun inanç, demokratik haklar ve direnç üzerine kurulu olduğu üç temel ayağı var. Bu üç ayağı birbiriyle koordineli yürütmek ve sürekliliğini sağlamak için zalime karşı durma şiarını kongrede görev olarak önüne koyduğunu beyan etmiştir.

    Alevi Bektaşi Federasyonu, Alevi, Bektaşi, Kızılbaşların birliği, demokratik temel hak ve özgürlük mücadelesinin öznesi, eşitsizliğe karşı eşitlik, laiklik ve adalet mücadelesi yürütenlerle birlikte, Alevi Yol Erkânı ve temel felsefesine bağlı mücadele eden Türkiye Alevi hareketinin en önemli çatı örgütüdür. Genel kurul bu temel hakikate bağlılık iradesini tüm kamuoyuna beyan etmiştir.

    Farklı inanç, dil ve kimliklerden halkları ve doğayı birlikte paylaştığımız canlıları hakkın yansıması olarak görmüş ve birlikte yaşamasının her dönemde tarafı olmuş, dergâhlar ve ocak sistemi ile bunu yaşamış, yaşatmış ve rıza şehri ile bugün bunu gelecek kuşaklara aktarmada kararlıdır.

    Alevi Bektaşi Federasyonu, Akp-Mhp hükümeti döneminde hız kazanan rant odaklı doğa talanlarına, Alevi ziyaret yerleri ve köylerine yönelik maden sahaları tehditlerine, Su kaynaklarının maden odaklarına tahsis edilerek ekolojik dengenin katledilmesine, Alevilerce kutsal sayılan canlıların avlanmasına yönelik yapılan saldırıların önüne durmaya devam edecektir.

    Cumhuriyet öncesi ve sonrası iktidarlar değişmiş, partiler değişmiş ancak Alevilere yönelik inkar politikası değişmemiştir. Bugün AKP/MHP hükümetinin eliyle yasal, anayasal demokratik her türlü hakkın üzerinden silindir gibi geçilmek isteniyor. Kanun hükmünde kararnameler,  belediyelere kayyum atanması, gençlere, kadınlara, işçilere, emek mücadelesi verenlere baskı, gözaltı ve tutuklama furyası ve yargı sopası ile gelecek dizayn ediliyor. Belediye başkanlarının, aydınların, yazarların, sanatçıların, gençlerin ve devrimcilerin şafak operasyonlarıyla evlerinden alınması, tutuklanması, yargı süreçlerinin uzatılması bir insan hakkı ihlalidir. Bugün bir yandan barış görüşmeleri, demokrasi söylemleri ile kamuoyu oluşturulurken diğer yandan Alevilerin katliam tarihlerini kardeşlik referansı olarak almak barış söylemlerine gölge düşürmektedir. Alevi Bektaşi Federasyonu her gün toplu gözaltı, tutuklama operasyonları olduğu gerçekliğine gözünü kapatmadan birlik içinde olacak, hak ihlallerine karşı toplumsal tepki verilmesinde sorumluluk alacaktır.

    “CEMEVİ BAŞKANLIĞINA KARŞI DAHA ETKİN MÜCADELE!”

    Egemenler Alevileri, tekçi politikalar ile tarihten bugüne süregelen çeşitliliğini, 72 millete aynı nazarda bakma gerçekliğini yok etmek adına her dönem kıyımdan, katliamdan geçirilmiş, zorunlu göçlere tabi tutulmuştur. Bugün bu saldırı Alevileri katliamlarla yok edemedik diyerek Aleviliği yok etme aşamasına evirilmiş, daha içeriden hareketle Aleviliğin özü bozulmaya çalışılmaktadır. Bu nedenle açılan Alevi Bektaşi Cemevi Başkanlığına karşı durmak ve bu sürece karşı daha etkin mücadeleyi genel kurulumuzca görev olarak önüne koymuştur.

    “KATİL COLANİ VE ÇETESİ DERHAL YÖNETİMDEN EL ÇEKTİRİLMELİ”

    Emperyalist ve Siyonist güçlerin Ortadoğu’yu şekillendirme planları doğrultusunda Filistin’de halklara uygulanan savaş politikalarını kınıyoruz, Direnen Filistin halkının haklı mücadelesini savunuyoruz.

    Ortadoğu’da Suriye yönetimini ele geçiren Katil HTŞ çeteleri, Suriye’de Alevilere Soykırım uyguluyor. Şeriat Ortadoğu halklarına katliam olarak dönüyor. Selefi HTŞ çeteleri ve onun koruyucuları tarafından Suriye’de Alevilere, kadınlara, çocuklara ve diğer inançtan halklara adeta Kerbela yaşatılıyor. Eski İŞİD militanı olan HTŞ lideri Colani, Türkiye ve dünya devletleri nezdinde devlet erkanlarıyla karşılanıp bir lider olarak kabul edilebilir ancak biz Aleviler ve dünya kamuoyu nezdinde bir Soykırımcı katildir. Katil Colani ve çetesi derhal yönetimden el çektirilmeli ve savaş ve soykırım suçlusu olarak yargılanmalıdır.

    Medeniyetler şehri olarak tarif edilen kadim Antakya şehrinin, halkların katillerini içinde barındıran İdlib şehri ile kardeş ilan edilmesini şiddetle reddediyor ve Antakya halkının haklı itirazına destek veriyoruz. Ayrıca Samandağ halkına yönelik yaşam alanı gasplarının ve demografig yapıya yönelik planlarının farkında olduğumuzu ve Samandağ halkının direnişinin yanında olduğumuzu da ilan ederiz.

    SOYKIRIMA KARŞI MÜCADELE VURGUSU!

    Dünyada ve özelde Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler tüm toplumu kaygılandırmaktadır. Derinleşen ekonomik kriz, aşırı tüketim ve yoksullaşan toplum içerisinde bir öfke de barındırmaktadır. Ekonomik krizin derinleşip toplum yoksullaşırken diğer yanda bütçeler toplumun refahı için değil savaş bütçelerine ayrılıyor, bireysel silahlanma büyüyor. Savaşlarla, zorunlu göçlerle yerinden edilen çocuklar, kadınlar çok ağır koşullarda yaşıyor, tacize tecavüze, istismara maruz kalıyor. Suriye’de Alevilere yönelik soykırıma karşı mücadele edecek, insani yaşam koridorlarının açılması için her türlü girişimde bulunacak. Halkların eşit haklarla birlikte yaşama güvencesi olarak Alevi örgütleri hizmet edecektir.

    “ASİMİLASYON SALDIRILARINA DUR DEMEK, ABF’NİN ASLİ GÖREVİDİR”

    Eğitimde en can alıcı ve boyutlu bir saldırı olan Türk – İslam referanslı gerici dinselleşmesidir. Zorunlu din dersleri eğitim yaşlarında ana sınıflara kadar indirilirken, Çedes benzeri projeler ile Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görevlendirdiği imamlar okullara eğitmen olarak yerleştirilmiş ve kendilerinin tarif ettiği din anlayışını, Alevilere ve farklı inançlardaki çocuklara dayatmaktadır. Bu anlayış neredeyse şeriat rejiminin eğitim müfredatı ile aynı noktaya getirilmiştir. Dindar ve kindar nesiller yaratarak Aleviliği ve farklı inançların bu topraklardan silinmesi hedeflenmektedir. Alevi – Bektaşi çocuklarına ve gençlerine yönelik devam eden bu asimilasyon saldırılarına dur demek, Alevi Bektaşi Federasyonun asli görevidir.

    “AFFETMEYECEĞİZ, HELALLEŞMEYECEĞİZ!”

    Dersim, Maraş, Çorum, Sivas, Gazi, 1 Mayıs katliamları ile yüzleşilmesi için mücadelemiz sürecektir. 2 Temmuz Sivas Madımak Katliamı başta olmak üzere İnsanlığa karşı işlenmiş suçlarda zaman aşımı olamaz, katiller serbest bırakılamaz. Unutmayacağız, Unutturmayacağız, Affetmeyeceğiz, Helalleşmeyeceğiz.

    2 Temmuz’da Sivas’ta olacağız, katliamda yitirdiğimiz canlarımızın anısını yaşatmak, Madımak oteli utanç müzesi olsun talebimizi birlikte her alanda dile getireceğiz.

    Biz Aleviler yolumuz erkânımız gereği, barıştan ve yaşam hakkından yana olmuşuzdur. 72 millete aynı nazarla bakan bir inancının sahipleri olarak birlikte yaşadığımız topluluklar için eşit yurttaşlık ve özgürlükçü bir Anayasa mücadelesi verdik ve vermeye devam edeceğiz. Dün olduğu gibi bugünün anti demokratik koşullarında, Laik Demokratik bir Hukuk devleti mücadelemiz sürecek.

    Alevi Bektaşi Federasyonunu oluşturan kurumların bir ahenkte hareket etmesine vurgu yapılarak İnanç kurulunun eksikliğinin giderilmesi konusunda görevler verilmiştir. Oluşturulacak Yol Erkan kurulu ile devletin kurduğu Alevi Bektaşi Cemevi Başkanlığının asimilasyon siyasetiyle Aleviliğin kadimden bugüne gelen Yol Erkan çizgisini değiştirme amacının önüne geçmeli, Alevi süreklerinin çeşitliliğine zeval vermeden Yol Erkan hizmetlerinde öze dönüşü sağlanmalıdır. Ayrıca dışarıdan gelen asimilasyonun yanısıra, içeriden gelen Aleviliği dönüştürme çabalarına da karşı durmak zorundadır. Alevilik Kadimden bugüne, doğaya, ağaca, dağa, turnaya ikrar vermiş bir inançtır. Aslanla ceylanı bağrında taşır, suyun canı vardır diyerek kutsalı arasına koyar. Geçmişten günümüze Alevilerin gönlünde damıtılarak bu yol gelmiştir. Alevi olup da Aleviliği şekilsel ve tek tip inanca dönüştürmeye çalışanlara da geçit vermez.

    ZALİMLE MÜCADELEYE İKRAR VERDİK”

    Başta Hacı Bektaş Veli Dergâh’ı olmak üzere, Alevilerin dergâhları, vakıflar ve turizm bakanlığı eliyle gasp edilmektedir. Sanki Alevilerin niyaz mekanı değil de bir turizm merkeziymiş gibi devlet tekeline alınmış ve ibadetlerimizin izne tabi tutulmuştur. Dergâhlar Alevilerindir ve asli sahiplerine bırakılıncaya kadar mücadele edilmelidir. Bu nedenle bu sene 16 17 18 Ağustos’ta yapılacak Hünkâr Hacı Bektaş Veli’yi anma günlerinde tüm kurumlarımızın tek yürek Hacıbektaş’ta olması, Hünkârın öğretisi ışığında, Kadıncık Ananın kemaletinde, etkinlikler düzenlemeli ve kurumlarımızın özlerini birlemeleri konusunda genel kurul kararı ortaya çıkmıştır.

    Federasyonumuzun 23 Yıllık sürecinde 9 kurum ile başlayan örgütlenme mücadelesi bugün 43 kurum ile devam ediyor olsa da günümüzün koşullarında örgütlümüzü büyütmek ilk görevimizdir. Alevi Hak Mücadelesini ve Türkiye’nin Demokratik laik bir hukuk devleti olması mücadelesini aynı bakış açısı ile verebilecek kurumları ile birlik bağı kurulmalıdır. Bileşen sayımız bu doğrultuda arttırılmalı ve ülkenin her toprağında Alevi Bektaşi Federasyonu varlığı hissedilmelidir. Gençlerin ve kadınların karar alma sürecindeki etkinliklerin önünü tıkayanları engellemek ve kurumlarımızın çağa ayak uydurması sağlanmalıdır. Alevi Bektaşi Federasyonu Tüzüğü bu doğrultuda tadil edilecek, tüm bileşenler bu sürece aktif katılımı sağlanacak!

    Alevi Bektaşi Federasyonu çalışmalarını bilimsel temele dayalı yürütmek adına Akademisyenler, bilim insanları, Eğitimciler, Sanatçılar, hukukçulardan oluşan danışma meclisleri oluşturulmayı önüne hedef olarak koymuştur.

    Alevilerin en temek talepleri olan

    -Eşit yurttaşlık hakkı

    -Diyanet işleri başkanlığının kapatılması

    -Zorunlu din derslerinin kaldırılması

    -Madımak otelinin utanç müzesi olması

    -Cemevleri’nin anayasada ibadethane olarak tanımlanması

    -Alevi Bektaşi Dergahlarının Alevilere iade edilmesi

    -Alevi köylerine cami yapılmaması

    Bu temel maddelerde geçmişte ortaklaşılan ve mücadele yürüttüğümüz taleplerimizden vazgeçmedik, devam eden yok sayma, inkar ve asimilasyon politikalarıyla dayatılan,

    -Alevi Bektaşi Cemevi Başkanlığı,

    -Eğitim sistemindeki Türk İslam referanslı ÇEDES ve benzeri Projeler

    -Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli Eğitim sistemi

    tanımıyoruz ve buna karşı ortak mücadelemizi her alanda sürdüreceğiz.

    Alevi Bektaşi Federasyonu Alevi kelimesinin yasak olduğu, bu ad ile dernek kurmanın yasak olduğu bir süreçte ortak mücadele ile var olmuştur. Bugün bu geçmiş mirası unutmadan, benliğimizi kırarak biz olmayı başardığımız bir tarihsel görev ve sorumluluk yüklemiştir bu genel kurul. Bu görev önce yönetim sorumluluğu alanlara, sonra delegelere, en esaslı olarak da tüm Alevilere ve Bektaşilere düşmektedir.

    Alevi Bektaşi Federasyonu olarak, zalim karşısında direnmeyi, Muaviye pilavına tamah etmemeyi Şah Hüseyin ve Zeynep Ana’dan, Padişah kapısında aman dilememeyi Pirimiz Pir Sultan ve Senem bacıdan, Muktedire diz çökmemeyi Şah Kalender Çelebiden miras aldık. Adaleti Şahı Merdan Ali’den ve Fatma Ana’dan, barışı ve paylaşmayı Hünkar Hacı Bektaş Veli ve Kadıncık Ana’dan öğrendik. Düzgün baba makamına yaraşır başımız dik şekilde Alevi Yol Erkânına uygun davranmaya ve zalimle mücadeleye ikrar verdik.

    Bir olalım, İri olalım, Diri olalım. Gelin Canlar Bir Olalım.”

    PİRHA/ANKARA

  • Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı yeniden Mustafa Aslan oldu -VİDEO

    Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı yeniden Mustafa Aslan oldu -VİDEO

    PİRHA-ABF’nin 11. Dönem Olağan Genel Kurulu sona erdi. Federasyon Genel Başkanlığına yeniden Mustafa Aslan seçildi.

    İki gün süren Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Kurulu sona erdi. ABF geçmiş dönem Genel Başkanı Mustafa Aslan aday olurken, seçime tek liste gidildi. Yeni dönem ABF Genel Başkanı Mustafa Aslan oldu.

    Sandıkların açılmasının ardından konuşan Mustafa Aslan şunları söyledi:

    “3 yıl boyunca yöneticilik yaptığım yönetici arkadaşlarıma teşekkür ediyorum. Bir kalp kırdıysak özür diliyoruz. Divan başkanı ve divanda görev yapan arkadaşlara teşekkür ediyorum. Yeni seçilen arkadaşlara da başarılar diliyorum.”

    Yönetim Kurulu listesi şu şekilde:

    “Mustafa Aslan

    Zeynal Odabaş

    İbrahim Karakaya

    Ali Çakır

    Bülent İlik

    Türkan Akbıyık

    Sevim Yalıncakoğlu

    Muzaffer Erel

    Kemal Yıldız

    Aydın Deniz

    Şebnem İştar Özdemir

    Miktat Öztürk

    Elif Keleş O.

    Saniye Akaltun

    Cafer Koluman

    Nurullah Esat Ünsal

    Mehmet Bozkurt

    Mustafa Farımaz

    Burcu Özdemir

    Halit Cilvez

    Sinan Daştan

    PİRHA/ANKARA

  • ABF 11. Olağan Genel Kurulu ikinci gününde devam ediyor-VİDEO

    ABF 11. Olağan Genel Kurulu ikinci gününde devam ediyor-VİDEO

    PİRHA-ABF’nin 11. Dönem Olağan Genel Kurulu 2. gününde Ankara’da devam ediyor. ABF Genel Başkanı Mustafa Aslan yeniden aday olurken, seçime tek listeyle gidilecek.

    video eklenecek…

    Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Kurulu delegelerin konuşmaları ile devam ediyor.

    Kurulun gerçekleştirileceği salona; “Ayrımcılığa karşı eşit yurttaşlık hakkı istiyoruz”, “Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı lağvedilsin”, “Suriye’de Alevi soykırımı durdurulsun”, “Madımak utanç müzesi olsun” yazılı pankartlar asıldı.

    Kurulun ikinci gününde konuşan delegeler, federasyonun faaliyetleri hakkında önerilerini dile getirdi.

    ABF Genel Başkanı Mustafa Aslan yeniden aday olurken, seçime tek listeyle gidilecek.

    PİRHA/ANKARA

  • Karaağaç Dergahı, AKP İl binası ile 5 yıldızlı otel arasına sıkıştırıldı! – VİDEO

    Karaağaç Dergahı, AKP İl binası ile 5 yıldızlı otel arasına sıkıştırıldı! – VİDEO

    PİRHA – Tarih boyunca birçok kez yıkılıp yeniden inşa edilen Karaağaç Dergahı, bugün de işgalin odağında yer alıyor. 1990 Yılından sonra deprem molozlarıyla tarihten silinmek istenen dergahta şu ana kadar tam dört kez tapu değişikliğine gidildi. Alevilere ait olan Karaağaç Dergahı’nın arazisi adeta şahıslara peşkeş çekildi. Alevi Bektaşi Eğitim ve Kültür Vakfı Başkanı Hüsniye Takmaz, söz konusu tehlikenin halen devam ettiğine değinerek “Şu an burası AK Parti il binası olarak; yani AK Parti’ye ait bir mal varlığı olarak görülüyor. Hiç kimsenin inancımız konusunda dikta etmesine izin vermemeliyiz” diye konuştu.

    İstanbul’daki kadim Alevi – Bektaşi inanç merkezlerinden birisi olan Sütlüce’deki Karaağaç Alevi Bektaşi Tekkesi, aslında tam da yağma ve talanın somut örneği.

    1993 Yılında kurulan Alevi Bektaşi Eğitim ve Kültür Vakfı bünyesindeki Karaağaç Tekkesi, bugün birçok Alevi inanç merkezi gibi hizmet vermekte. Ancak bu hizmetin arkasında büyük bir mücadele hikayesi bulunmakta.

    Karaağaç Tekkesi, 1450’li yıllarda, 2. Beyazıt döneminde verilen arazi üzerine bir Bektaşi Tekkesi olarak inşa edildi. 1826’da Yeniçeri ocaklarının kaldırılması ile Bektaşilik de yasaklanınca Karaağaç Tekkesi’nin de kapılarına kilit vuruldu. Bu süreçten sonra dergahtaki kitaplar, el yazmaları ve bütün değerli araç-gereçler adeta talan edildi. Tekkede hizmet yürüten kimi Bektaşiler de öldürüldü. Dergahın Postnişini olan İbrahim Baba ve beraberindekiler de sürgüne gönderildi.

    Katliam ve talan sonrası Karaağaç Tekkesi’nden günümüze bir tek tarihi mezar taşları kalabildi. Tüm yapılar, zaman içerisinde adeta toprağa gömüldü. Yakın tarihte ise yerel yönetimlerin eliyle tarihi tekke arazisi üzerine çeşitli yapılar konduruldu.

    Mustafa Çofuz adlı bir yurttaşın duyarlılığı ile tekke adeta küllerinden yeniden doğdu. Alevi Bektaşi Eğitim ve Kültür Vakfı ile bir grup yurttaşın girişimi ardından, sinsice yıkılıp tarihten silinmek istenen tekke, 1990’lı yılların başında Aleviler tarafından sahiplenildi ve büyük bir hukuki mücadele oluştu. Uzun yılları bulan hukuk süreci ardından tekkeye ait olan kimi tarihi mezar taşları da yakın zamanda tekrardan yerlerine taşındı. 

    “CEMLERİMİZİ MUM IŞIĞINDA YAPTIK”

    Alevi Bektaşi Eğitim ve Kültür Vakfı Başkanı Hüsniye Takmaz, 2002 yılından bu yana dergah çalışmalarının içerisinde yer alıyor. Karaağaç Dergahı’nın önemli bir mekan olduğunu belirten Takmaz, burasının Hacı Bektaş Dergahı ile eşgüdümlü çalışan bir dergah olduğunu da söyledi. Hüsniye Takmaz, Karaağaç Tekkesi’nin tarihte üç kez yıkıldığını, çabaları doğrultusunda dördüncü kez tekkeye hayat verdiklerini anlattı. Takmaz, “Çok zor bir süreç yaşadık” diye başladığı aktarımında şunları söyledi:

    “Gerçekten yıllardır bu dergahta kazı döneminde ve sonraki süreçte olsun hem yerelde hem merkezde hükümete karşı mücadele verip, dergahın yeniden hayat bulmasını sağlamak oldukça zor oldu. Burada yatan evliyalar, erenler ve Yol izin verdi, isteğimiz de gerçekleşti; buna yürekten inanıyorum.
    Eğer ülkede hakikat yerini bulmazsa, adalet tam anlamıyla sosyal yaşamda uygulanmazsa inanın bu sorunların çözümü asla kolay olmayacaktır. Alevilerin sorunları Türkiye’nin demokratikleşme sorunu ile aynı şekilde paralellik göstermektedir. O yüzden diyoruz ki bu ülkedeki tüm sorunların çözümü için ülkeyi yöneten erk noktası olan insanlar, asla üvey evlat gözüyle toplumun yarısına bakmamalı. Böyle baktığınız zaman sorunlar çığ gibi büyüyecektir. Özellikle Aleviler bu konuda gerçekten çok muzdariptir. Sadece Aleviler de değil, demokrasi uğruna mücadele veren yurttaşlarımız da benzer sıkıntılar yaşamaktadır. O yüzden bu ülkenin sorunlarını çözebilmek için hiçbir yurttaşımız ‘bana ne’ dememeli, hak ve hakikatin gerçekleşebilmesi için gördüğü her olumsuzluğa karşı tepkisini demokratik bir şekilde vermelidir.

    Ülkedeki demokratikleşme ile Alevi sorunu paralellik göstermektedir. Bu dergah ve diğer cemevlerinin sorunları da aynı şekildedir. Ama bizim dergahın sorunları biraz daha farklı. Dört kez hayat buldu bu dergah ve biz çok zorluklar yaşadık. Elektrik ve doğalgaza 2019 yılından sonra İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin kazanılması ile birlikte aldık. Yıllarca cemlerimizi mum ışığında yaptık. Isınma sorunu yaşadık ama buraya gelen canlarımızın yüreğindeki sevgiyle dergahı aydınlattık ve ısıttık.”

    DERGAHIN ARAZİSİ AK PARTİ’YE AİT!
    2002 yılı itibarıyla dergah arazisi içerisindeki tarihi eserler için kazı çalışmalarına başlanıldığını belirten Hüsniye Takmaz, Mustafa Çofuz’un ısrarı ile girişimde bulunulduğunu söyledi. Söz konusu alana ilk geldiklerinde bir tek mezar taşı gördüklerini anlatan Takmaz, sözlerine şöyle devam etti:

    “Otların içerisinde 12 dilimli taçlı bir mezar taşıydı. O taşı uzun bir süre sakladık. Çalınmasından korktuk çünkü. Hazine alanlarında define arayanlar oluyordu o nedenle taşın başına bir sıkıntı gelmesin diye böyle bir şey yaptık. Daha sonra Anıtlar Yüksek Kurulu’na başvurduk. Türk İslam Eserleri Müzesi denetiminde kazı yapılması gerektiği ama İstanbul Edebiyat Fakültesi’nden görüş alınması gerektiği, İstanbul Üniversitesi’nin, buradaki ağaçların yaşları ve dokularıyla ilgili çalışma yapması gerektiğini öğrenip talep ettik ve bunların tamamı da yapıldı. Bunlar yapıldıktan sonra dergahın geçmişte varlığının tespit davası açıldı. Dava sonrasında kazı çalışmaları başladı. 2006 yılına kadar süreç devam etti ve ardından yapılaşma başladı. Biz buraya el attıktan sonra 3 kez tapu değiştirildi. Biz mahkemeye başvuruyoruz burası satılmaya başlanıyor derken şu ana kadar dört kez tapu değişikliği oldu. Yani şahıslar satın aldı ve şu an burası AK Parti il binası olarak; yani AK Parti’ye ait bir mal varlığı olarak görülüyor.
    Buranın ilk sahiplerinden biri Erzincanlı bir iş adamıydı. Biz tam ondan burayı satın almaya karar vermişken bu adam ortadan kayboldu. Sonra yeğeni ile bağlantı kurduğumuzda dayısının yurt dışına gittiğini ve bu satışın olamayacağını söyledi. Sonrasında öğreniyoruz ki burası ‘Yapıtay’ isimli bir şirkete satılıyor.

    Çok zorlu bir süreçti ve kazı 8 ay sürdü. Sonrasında çıkan o taşları Türk İslam Eserleri Müzesi’ne korunması adına vermek zorunda kaldık. Çünkü o süreçte henüz mahkeme sonuçlanmamıştı, biz de resmi olarak burada değildik. O taşların alınması ise 18 yıl sürdü. 18 yıl boyunca sürekli bir şekilde taşlarla ilgili defalarca Türk İslam eserleri müzesine yazı ve dilekçe vermemize rağmen sorunu bir türlü çözemedik. En son olarak orada görev yapan bir arkadaşımız katkı sundu ve taşların alımına Ağustos 2024’te başladık. Önemli büyük bir lahitimiz ise orada kaldı. Onu da en kısa zamanda alacağız. Ama o zorlu süreç aşıldı. Burası artık bir hayat buldu. Bizler evrende hiçbir şeyin yok olduğunu düşünmüyoruz. Her canlı varlığını hissettiriyor.”

    YILLARIN DEĞİŞMEYEN GELENEĞİ: HER SALI MUHABBET!

    Hüsniye Takmaz, mevcut haliyle Karaağaç Dergahı’nın günümüzde nasıl hizmet verdiğini de anlattı. Takmaz, şunları söyledi:
    “Bir tek cenaze hizmetlerimiz yok. Çünkü buranın fiziki koşulları çok kolay değil. Binanın yarısı yok. 1996 yılında dergahın yanındaki otelin yerinde Kiptaş konutları yapılmış. O konutlar yapılırken buranın temel izlerinin yarısı da yok edilmiş. Burası geçmişte İstanbul’un en büyük binalarından birisiymiş. Şimdi burada lokmalar dağıtıyoruz, semah ve bağlama öğretilerimizin yanı sıra cenaze yıkama öğretilerimiz de var. Onun dışında her salı muhabbet var. Bu diğer kurumlarda pek olmayan bir şey, burada düzenli halde yapılıyor. Her Perşembe de cem yapıyoruz.
    İlk zamanlarda sıkıntılar yaşadık, kapımızı dahi çok uzun bir süre açamadık. Artık Vakıflar Genel Müdürlüğü, adresimizin burada olduğunu biliyor. İlk başlarda ayda bir kez dergahın kapısını açıyorduk, sonra haftada bire düşürdük, ardından 12 İmamlar Orucu başlayınca Şahkulu’ndaki insanları buraya yönlendirmeye başladık. Hakk’a yürüyen Veli dedemiz sağ olsun buraya çok katkı sundu. Sürekli insanları buraya sahip çıkmaları için yönlendirdik. İlk zamanlarda 12 İmamlar Orucu süresince binlerce insan buraya gelmeye başladı. O yoğunluktan sonra artık kapıları her gün açmaya başladılar. Anahtarı başka birisinden alıyorduk, ardından kaçak bir anahtar yaptık derken kapı tamamen açıldı.”

    “HİÇ KİMSEYE MİNNET ETMEYİ DÜŞÜNMÜYORUZ”

    Hüsniye Takmaz, dergahla ilgili yaşadıkları sorunların haricinde AKP-MHP Hükümetinin, Alevi inancına yönelik yaklaşımlarına da dikkat çekti. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’na karşı durduklarının altını çizen Takmaz, sözlerini şu cümlelerle sürdürdü:
    “İnsanların bu yüzyılda, özgürce inancını yaşayabilmesi en doğal hakkıdır. İstanbul’un göbeğinde önemli bir dergahın hayat bulması için yaşadığımız bu sıkıntılar çok büyük bir acı. Alevilerin şu an yaşadığı başka sıkıntılar da var. Aleviler, dedelerine maaşlarını kendileri verebilir, elektriklerini, sularını kendileri ödeyebilir. Bir şekilde bu sorunlar çözülebiliyor ama en büyük yaşadığımız sıkıntı Muaviye’nin başaramadığı bir sorunu ne yazık ki şu anda bir kısım Aleviler, kendi Yol’unun Alevisi olmak yerine devletin Alevisi olmaya başladılar.
    Alevilik’te rızalık vardır. Eğer siz başka bir yerden emir almaya başlıyorsanız, daha doğrusu sizi birileri finanse etmeye başlıyorsa emir almaya başlayacaksınızdır. Emir almaya başladığınız anda bu inanç ortadan kalkar. Cemevi Başkanlığı, büyük bir sorun. Bizler dedelerimize maaş falan vermiyoruz. Diğer kurumlar gibi bankalarda paralarımız da yok ama biz buna rağmen diyoruz ki her gün çayımız kaynıyor. Buraya gelen her canımızın önüne mutlaka koyabileceğimiz bir dilim ekmeğimiz bir kaşık çorbamız var. Bu hizmeti seve seve yapmaya da devam edeceğiz. Hiç kimseye minnet etmeyi de düşünmüyoruz. Alevi inancının öğretileri bu ülkede yaşamadığı sürece sorunların çözümü zor olacaktır. O yüzden Hünkar Hacı Bektaş Veli’nin öğretisini bu ülke yaşamaya başlarsa sorunlar kısmen çözülebilir. Kısmen diyorum çünkü şu anda sosyal, siyasal kültürel açıdan çok ciddi anlamda sorunlar yaşamaktayız.

    O yüzden Aleviler olarak kendimize güvenmeli, inancımızı, Yol’umuzu yaşamalıyız. Hiç kimsenin inancımız konusunda dikta etmesine izin vermemeliyiz. Yol’umuzun sorunlarını görerek, birlikte hareket etmeliyiz. Özellikle bu Cemevi Başkanlığı ile sorunlar kendini göstermeye başladı. Aleviler arasında ciddi bir ayrışma var. Bu ayrışmalar Yol’umuza zarar vermeye başladı. Bundan uzak durmakta yarar var diye düşünüyorum.”

    DERVİŞ SAYISI BAKIMINDAN EN KALABALIK DERGAH!

    İstanbul’daki Bektaşi tekkeleri arasında en önemlilerinden birisi olarak gösterilen Karaağaç Tekkesi-Dergahı’nın, yüzyıllar öncesinde bir mesire alanı içinde kurulduğu anlatılır. Haliç bölgesinin geçmiş tarihte canlı ve doğa güzelliği olan bir yer olduğunu söyleyen Yazar Ayhan Aydın, Karaağaç Tekkesi’ne dönük farklı kesimlerin hakimiyet kurmak istediklerine de değindi.
    “Burada bağ-bostan iş yerinin yapıldığını, Osmanlı devlet erkanından insanların buraya gezmek için uğradıklarını da biliyoruz. Muazzam malzemeleri de olan bir dergahmış burası. Yemek takımları, buradaki alet edevatları çok değerliymiş. Aslında sarayın da bir dönem önem verdiği, misafirlerin de ağırlandığı bir yermiş. Bildiğiniz gibi Bektaşilikte her gelip geçen bir canımızı doyurma ülküsü vardır. Dolayısıyla Karaağaç Tekkesi tarihte önemini hiçbir zaman kaybetmemiş. Bu tekkenin binaları, çok geniş sınırları, parlak bir dönemi de var ama hepsi 1826 yılına kadar. Yani 1826’da tekkelerin, Bektaşiliğin yasaklanmasıyla birlikte her şey alt üst oluyor. O yıl itibariyle burada olanlar da sürgün ediliyor.
    Yazılı olarak, 1826 yılına kadar son 60 yıl içerisinde yapılmış olan tekkelerin tümü yıkılacak deniliyor. Fakat bu yasaklar büyük bir yıkım hareketine dönüşüyor. 60 yıl evvelindeki tekkeler de yıkılıyor. Dolayısıyla yıkılan, yakılan, yağmalanan tekkelerden birisi de içinde bulunduğumuz Karaağaç Dergahı oluyor. Mevcut bina, orijinal bina değil. Bina geçmişte yıkılmış, yakılmış, yağmalanmış. Sonradan bir tekke havasında yapılan bina 1826’da tarumar ediliyor. Bu tekkenin trajedisini ve önemini anlamak için Fahri Maden hocamızın kitaplarına başvurabiliriz. Çünkü devletin resmi kaynaklarından bize şu bilgiyi veriyor; 1826’da İstanbul’da derviş sayısı bakımından en kalabalık ve aynı zamanda Hacı Bektaş Veli Pir Evi’nin vekilliğini de bulunduran Karaağaç Tekkesi’ndeki Bektaşiler üç farklı bölgeye gönderilmişlerdir. Tekkenin şeyhi ve Hacı Bektaş vekili İbrahim Baba ve 6 dervişi ile sürgün edilmişlerdir. Burada hizmet eden insanlar, devletin zorbalığıyla sürgün ediliyor. Kitaptan da anlıyoruz ki İbrahim Baba, çok büyük üzüntüler içerisinde geri dönmeye çalışıyor ve maalesef geri dönemiyor. Gittiği yerde de çok sevilip, saygı duyulduğu halde bir daha İstanbul’u göremeden hayatını kaybediyor. 49.378 metrekare ve 10 dönüm arazisi Sultan Beyazıt Vakfı’na terk edilmek zorunda kalmış. Bakın dergahın arazisi, insanları ve varlığını devletin resmi belgeleri ortaya koyuyor; devletin kendi vatandaşına yapmış olduğu ayrımcılığın belgesidir bu. Ve o binalar içerisinde hem insan hazinesi vardı hem de dergahın ne şamdanları ne kazanları vardı. Dolayısıyla bunların hepsi maalesef yağmalanıyor.
    Bir de Hüseyin Zeki baba dönemi var. Gerçek anlamıyla bir alim insan. Bir ozan, bir yazar, babaları yetiştiren bir baba, insanları eğiten, dervişler yetiştiren büyük bir insan… Son dönem Bektaşi babalarımızdandır ve burada sırlanmıştır.”

    DEPREM MOLOZLARINI TEKKE ARAZİSİNE DÖKTÜLER!

    Dergahın dördüncü kez hizmete koyulmasında öncü olan isimlerden birisi ise Mustafa Çofuz. Erzurum’un Hınıs ilçesinden 1973’te İstanbul’a gelip yerleşen Çofuz, bir süre sonra kentteki Alevi Bektaşi tekkelerinin izini sürüyor. Karaağaç Tekkesi’ne dair gazetelerde gördüğü bilgiler üzerine bir takım araştırmalar yaptığını söyleyen Mustafa Çofuz, Mayıs 2003’te amacına ulaşıyor ve ilk kazı çalışmalarını başlatıyor. Çofuz, mevcut dergahın kalıntılarına ulaşma sürecini ve daha fazlasını şu sözlerle anlattı:
    “Dergahın bulunduğu yerde Adanalı vatandaşlar oturuyordu. O yıllarda burası çok kötü bir haldeydi. 1996 yılında deprem konutları yapılırken moloz ve toprakları tamamen buradaki hazirelerin üstüne koymaları sebebiyle şu anda birçok mezar taşı yok. Geçmişte ortada hiçbir bina yoktu, çöplük halinde, şarapçıların geldiği bir yerdi burası. Sadece Mürabi Baba dediğimiz zatın mezar taşından sadece ufak bir kısım görünüyordu. Vakıflar Müdürlüğü’nde çalışan Necdet İşli isimli arkadaşımız buraya geldi ve açıp taşlara baktı. Sonrasında ben birçok dergaha da gittim ama maalesef ki kimse benimle ilgilenmedi. Son olarak Adil Atalay’a gittim ve durumu anlattım.

    100’DEN FAZLA MEZAR TAHRİP EDİLDİ!

    Burası 10 dönümlük bir Bektaşi tekkesidir. Burada 200’ün üzerinde Bektaşi mezarı vardı. Şu an bunların hiçbiri yok. Sadece 70 kadar mezarın taşları çıkartıldı, mezarlar ise toprağın altında kaldı. 6 ay boyunca buradaki kazı çalışmasının içerisinde yer aldım. Çıkan kemikleri korumaya çalıştım. Defineciler çok büyük bir zalimlikle mezarlara zarar vermişler, mezarları kırmışlardı.
    Hiçbir dergahta 12 adet post yoktur ama burada 12 post vardı. Burayı anlatmak için yaklaşık 6 sene İstanbul’da yayan dolaştım. Yöneticiler sağ olsun buraya sahip çıktılar. Umarım tüm Bektaşi dergahları da ortaya çıkacaktır.”

    ASIL YIKIM 1990 YILI SONRASINDA OLDU!
    Tarih Yazarı Burak Çetintaş da dergah arazisi içinde yapılan tahribata ışık tuttu. Tarihi mezar taşlarının hafriyat toprağı ile birlikte moloz olarak atıldığını söyleyen Burak Çetintaş, şu bilgileri paylaştı:

    “Kalan taşlar arasında yine de çok önemli bulgulara rastlıyoruz. Mesela Hakkı Baba’nın taşının bir kısmı duruyor. Hasip Babanın taşı ve tacı yine burada birlikte görülüyor. Onun hemen arkasında Mirati Babanın 1277-1861 tarihli taşı ki hem Bektaşi tarihi açısından hem de edebiyat tarihi açısından önemli bir zat. Yine birçok Bektaşi bacının, ananın taşı da burada karşımıza çıkıyor. Yaklaşık 30 kadar taş buraya intikal etmiş vaziyette. Ayak taşları ile birlikte kırıkları saydığımızda 70 kadar parça bulunuyor. Bir de 1275-1859 tarihine ait namazgah taşı bu hafriyat sahasından çıkmış.
    Buranın talihsizliği sahipsiz kalması. Sütlüce çok göz önünde olan bir yer değil. Burası zamanında yangınlar geçirmiş ve terk edilmiş. Şehrin bu bölümü bir dönem isyanın dışında kalmış, yani sahipsiz kalmış. Dolayısıyla bu hadisenin dergahın başına gelmesinin sebebi buranın sahipsiz, ilgisiz kalınması. 1826’dan hemen sonra tekke her ne kadar yıkılsa da mezar taşları tahrip edilmiyor. Buradaki maalesef 1990’lı yıllarda yaşanan büyük tahribatın neticesinde böyle olmuş. Halbuki 1960’larda bu taşlar olduğu gibi yerinde duruyor.
    Taşlar buraya nakledildikten sonra hemen geldik ve ilgili okumalarımızı yaptık. Bulabildiğimiz parçaları birleştirdik. Şimdi bir envanter çalışması yapmak, kitabelerin birebir okunmasını tamamlamak lazım. Ardından fotoğraflama ve kataloglama çalışmasıyla gerekli mercilere hem müracaat edilecek hem bunların dikileceği yerler belirlenecek. Ardından taşların yüzeysel temizliği yapılacak ve ziyaretçilerin görebileceği şekilde düzenlemesi tamamlanacak.”

    Mevcut mezar taşlarının üzerinde ağırlıklı olarak şiirlerin yazıldığını ifade eden Çetintaş, “Bektaşiliğe atıf yapan tekkenin tarihini, atıfta bulunan önemli bilgilere bu taşlarda rastlıyoruz. Burada maalesef Hakkı Babanın taşının bir kısmı elimizde. Ne tacı yerinde ne de tarih kısmı bulunmuyor. Taştaki yazı ‘Hu’ ibaresi ile başlıyor. Muharrem ayında vefat ettiğini işaret eden bir şiirle başlıyor bu taş, gerisi maalesef eksik” diye belirtti.

    KARA AĞAÇ ORMANLARI DA KESİLEREK YOK EDİLİYOR!
    Burak Çetintaş, Karaağaç Tekkesine ismini veren ‘Kara Ağaç’ türüne de dikkat çekti. Kara ağacın bölgede çokça bulunan bir tür olduğunu söyleyen Çetintaş, şu bilgileri paylaştı:
    “Rivayete göre Fatih döneminde Haliç’in iki yakasında yamaçlar çok dik ve toprak kaymaları olduğu için Erguvan ve Karaağaç dikilerek bu heyelanın önüne geçmeye çalışılıyor ve yüzyıllar boyunca bu ağaçlar bu yamaçlarda yaşıyor. Ne zaman ki sanayileşmenin İstanbul’a, imparatorluk topraklarına gelmesiyle birlikte Haliç’in iki yakasındaki tuğla harmanları kurulan fabrikalarda ağaç, çalışacak fırının yakılması için gerekli odunun tedariğinde bu ağaçlar maalesef ki kesilerek kullanılıyor. Çok kısa bir sürede neredeyse bu ağaçların tamamının ortadan kalktığını biliyoruz. Dolayısıyla bugünkü ‘Kara ağaç’ sadece bir isim olarak bugüne ulaşıyor. Maalesef o ormandan bugüne eser kalmamış.”

    MUSEVİ MEZARLIĞINI DA YOKETMİŞLER!

    Mimar Burhan Güvenkaya da Beyoğlu ilçesindeki Karaağaç Dergahı’nın yeniden ayağa kaldırılma sürecinde yer alan önemli isimlerden birisi oluyor. 1826’daki yasaklar ardından Karaağaç Tekkesi’nin 1870 yılında yeniden hayat bulduğunu söyleyen Burhan Güvenkaya ise şu bilgileri paylaştı:

    “Karaağaç Dergahı’nın 1925 yılına kadar hizmet verdiğini biliyoruz. Bu süre zarfında da tekkenin en az iki kere yeniden inşa edildiğini biliyoruz. 2003 yılında Mustafa Çofuz, bana da gelerek dergahın arazisini takip ettiğini söyledi. Yaptığımız araştırmalar ve Çofuz’un uyarıları sonrasında Neyzen Tevfik Kolaylı’nın da bu dergahta Münir Babadan nasip aldığını ve buradaki kültür hazinesinin ortaya çıkarılıp korunması gerektiğini düşündük. Bir kültürel saygısızlık vardı. 500 metre yukarıdaki okul ve cami inşaatı yapılırken oradaki Musevi mezarlarının da sökülerek dergah arazisi üzerine atılmış bir takım taşları vardı. Kazılar sırasında bu taşları bulduk. Hatta ‘İbranice yazılı bu mezar taşlarının Alevi Bektaşi tekkesinde ne işi var?’ diye şaşırdık. Daha sonra öğrendik ki iki unsuru birden yok etmeye çalışmışlar.

    2006 yılında dergahın tesciline ve onarılarak korunması gereken kültür varlığı olduğu kayıtlara geçti. Tam da kurul kararı çıkmışken İstanbul Büyükşehir Belediyesi 2006 yılında Kiptaş eliyle bir şirket kurarak oraya satış gerçekleştirdi. Yani bir kamu malını bir şirkete sattılar. İmar planını da değiştirerek burayı özel proje alanı ilan ettiler. 2008 yılına gelindiğinde ise parsel ikiye ayrılarak bir kısmına sözde halk eğitim merkezi; bugün burası AKP il binası oldu, üste de otel arazisi planlandı ve dergah binaları bu kültür merkezinin sözde kütüphanesi olarak düşünüldü.

    2009 yılında kimi engellemelere rağmen dergah binasında 16 Mart 2009’da ilk lokma yenildi. Bu tarihten sonra yapının su ve elektriği kesilerek orada toplanılmaya engel olundu. 2010 yılından sonra dergahın üzerindeki 3. parsele de Dosso Rossi Golden Horn Otel yapıldı ve dergah, bahçesinde yüzü aşkın mezarıyla beraber aşağıda AKP il binası yukarıda da çok uluslu bir otelin arasında küçük bir parsel olmak kaydıyla araya sıkıştırıldı. Dergah arazisi geçmişte 12 dönüm civarındayken bugün iki buçuk dönüme düşmüş durumda.”

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER:

    -Yakılan, yasaklanan ve günümüzde özünden koparılan dergahlar!

    -Yağma, talan ve yasaklamalar ardından Şahkulu Sultan Dergâhı!

    -Geçmişten günümüze işgalin odağındaki kutsal mekan: Gözcü Baba Türbesi!

     

  • Geçmişten günümüze işgalin odağındaki kutsal mekan: Gözcü Baba Türbesi! – VİDEO

    Geçmişten günümüze işgalin odağındaki kutsal mekan: Gözcü Baba Türbesi! – VİDEO

    PİRHA –Alevi Bektaşilere ait İstanbul’da yakılıp yıkılan ve günümüzde de gaspı süren kutsal mekanlardan birisi de Gözcü Baba Türbesi oldu. Zamanında 200 dönümlük bir araziye sahip olan türbe, bugün bir dönümlük alana sıkıştırılmış durumda. Cami, Kur’an kursu ve lojman binasının yapıldığı türbe arazisine yönelik işgal girişimi sürmekte. “Alevi Bektaşi dünyasının vazgeçilmezlerinden” olarak gösterilen Gözcü Baba Türbesinin dünü ve bugününe mercek tutuyoruz.

    Tekke, zaviye ve türbelerin kapatılmasına yönelik kanunun 13 Aralık 1925’te yürürlüğe girmesiyle Alevi-Bektaşi inancı da yasaklandı. Alevilere ait bütün inanç mekanlarının kapılarına kilit vuruldu.

    1826 yılında Osmanlı döneminde başlayan dergah-türbe işgali, günümüze dek sürdü. Alevi inancı için büyük önem arz eden mekanlardan olan türbe ve dergahlar bugün de asıl sahiplerine iade edilmeden adeta özünden koparılıp, yok ediliyor.

    Alevi toplumuna ait dergah ve türbelerin tümü şu an devlet kontrolünde adeta peşkeş çekiliyor. Tarih boyunca Alevi-Bektaşi toplumunun geniş yer edindiği İstanbul’daki kutsal mekanlara dönük son saldırı ise 19 Ocak 2025’te gerçekleşti. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın talebi doğrultusunda Gözcübaba Türbesine giren iş makinaları, alelacele bir inşaat başlatarak söz konusu alana hafızların barınabileceği bir yurt binası yapmak istedi. Ancak kamuoyundan gelen tepkiler üzerine “Alanda arkeolojik kazı yaptık” açıklaması ile inşa girişimi sonlandırıldı.

    ALEVİ BEKTAŞİ TARİHİNİN ÖNEMLİ ŞAHSİYETİ!

    Gözcü Baba, Anadolu’da Rumeli erenleri, Horasan pirleri olarak nitelendirilen dervişler zümresinin İstanbul’a ulaşmış en önemli şahıslarından birisi olarak gösterilir. Şahkulu Sultan, Karacaahmet, Kartal Baba ve nice birçok Alevi şahsiyetinin de önünde gösterilen Gözcü Baba, Osmanlı’nın ilk kuruluşundan beri ismi bilinen büyük bir eren olarak anlatılır. Gözcülük vazifesiyle ünlenen Gözcü Baba’nın, şu an türbenin bulunduğu lokasyondan tüm vadiyi gözetleyen bir göreve sahip olduğu ifade edilir.

    BEKTAŞİLERİN İSTANBUL’DAKİ DERİN TARİHİ!

    Bugün Gözcü Baba Tekkesinden günümüze kalan bir tek hazire alanı olsa da tarihe iz bırakan türbeye dair detayları Yazar Burak Çetintaş’tan dinledik. Çetintaş, mevcut mezar taşlarındaki yazıları da çözümleyerek şu aktarımda bulundu:

    “Buradaki mezarlar Gözcü Baba, Sancaktar Baba diye andığımız sofaya aittir. Bu bölge 1940’lara kadar geniş bir arazi görünümü arz ediyordu ve Vakıf-ı Sani Bani-i Sani (kurucu kişi) olarak bahsi geçen Mehmet Ali Hilmi Dede Baba tarafından dergahın arazisine, vakfına kazandırılmış, satın alınmış ve oraya tahsis edilmişti. Şu anda bu büyük araziden çok küçük bir bölüm geriye kalmış vaziyette. İçinde anıt ağaçlar da bulunuyor.

    Buradaki mezarlara, sofaya gelecek olursak, en baştaki mezar Mehmet Ali Hilmi Dede Babaya; yani dergahla ilgili bahiste söylediğimiz, dergahın bani-i sanisi, ikinci defa ayağa kaldıran zata aittir. 1907’de göçüyor ve tekkenin kış meydanına sırlanıyor. Bir müddet sonra naaşı oradan nakledilerek bu mezarlığa getirilerek defnediliyor. Hemen yanındaki mezar Gözcü Babaya ait. Göztepe’ye ismini veren zattır. 14. yüzyılda yaşadığı tahmin ediliyor. Buradaki bir diğer önemli mezar ise Sancaktar Babanın makam taşıdır. Buradaki en büyük mezardır. Yaklaşık 6 metre uzunluğunda bir mezara sahiptir. En anıtsal mezar taşı da budur.

    Gözcü Baba ve Sancaktar Babaya ait mezar taşları yine Mehmet Ali Hilmi Dede Babanın marifetiyle yerleri tespit edildikten sonra tekrar ihya edilmiş ve bu taşlar dikilmiştir. Bu sofada bahsettiğimiz üç zattan başka Mehmet Ali Hilmi Dede Baba’nın mezarının ayak ucunda Hilmi Dede Babanın annesi Emine Şerife Bacı ve Yörük Babanın mezar taşı da daha sonraki tarihte bu sofaya nakledilmiş ve sırlanmıştır. Ayrıca yine Bektaşi muhiplerinden üç zatın daha burada mezarı olduğunu biliyoruz.

    Bu sofanın arkasında büyük bir Seki daha var. Bu sekide Mehmet Ali Hilmi Dede Baba tarafından vakfedilen namazgaha aittir ve Osmanlı tarihinin önemli hattatlarından son turakeş İsmail Hakkı Altunbezir’in babası Hilmi Efendi’nin imzasını taşır”

    ŞAHKULU YÖNETİMİ İŞGALE KARŞI!

    Şahkulu Sultan Dergahı Genel Sekreteri Kamber Yıldırım, Gözcü Baba Türbesi’nin yer aldığı arazinin Şahkulu Sultan Dergahına ait olduğunu belirtti. Yıldırım, söz konusu kazanımı için mücadele yürüteceklerini söyleyerek şöyle devam etti:

    “Şahkulu Sultan Dergahının geçmişini incelediğimizde bu bölgedeki en büyük dergahlardan birisi olduğunu görürüz. Özellikle Hilmi Dede Baba döneminde satın alınan araziler ile Şahkulu Sultan Dergahına vakfedilen arazilerle birlikte yaklaşık 200 dönüm arazisi olduğu söyleniyor. Bu bölge de Gözcü Baba’ya ait arazilerdir. Buralar da Şahkulu Sultan Dergahı vasfiyesi içerisinde bulunan arazilerdir. Şu an mevcut Gözcü Baba Camisi ve yanındaki kız Kur’an kursu ve yanındaki okul arazilerinin, tarihin izlerini takip ettiğimiz zaman Şahkulu Sultan Dergahına ait olduğu ortaya çıkıyor. Vakıf yönetimi olarak, Şahkulu Sultan’ın ardıları olarak atalarımızın izini süreceğiz. Buralara sahip çıkmak için dergah olarak elimizden gelen her şeyi yapmaya hazırız. Bu konunun takipçisi olacağız.”

    REZİDANSLAR ARASINDA SIKIŞMIŞ YÖRÜK BABA SOFASI

    Gözcü Baba semtindeki Yörük Baba Sofası da adeta talan edilen mekanlardan birisi. Gözcü Baba Türbe arazisi içerisinde olan bu alan, günümüzde apartmanların araya girmesi sebebiyle ayrı bir hazire alanı görünümü veriyor.

    Tarihçi Burak Çetintaş, söz konusu arazinin önemli bir ziyaret makamı olduğunu belirterek, sofada asılı kalan kitabeye dair şu bilgileri paylaştı:

    “ ‘Salih Hicret’ten 1308’de yaptı iş bu sofayı Hilmi Dede…’ diye 1891 ya da 1892 yıllarında bu sofanın Hilmi Dede Baba tarafından inşa ve vakfedildiğini gösteren tarihi bir kitabedir. Sofa’nın etrafında 12 tane selvi ağacı dikilerek sofa hududu belirlenmiş. Tabii bugün gördüğümüz şekliyle etrafında apartmanlar olduğunu düşünmeyin, bundan 80 sene evvel burası büyükçe geniş bir araziydi ve dergahın vakfına kayıtlıydı ve bu alanın ortasında Gözcü Baba da ve diğer sofalarda olduğu gibi Yörük Baba sofası da bulunuyordu. Ve bir not düşelim; bu civarda Mehmet Ali Hilmi Dede Babanın yaptırdığı iki tane de önemli misafirhane, ahşaptan yapılmış konak vardı. Bu konakların da bugün izi kalmayarak yok edilmiş, yıkılmış vaziyette. Elimizde maalesef bir fotoğraf da yok fakat bunların da 1890’larda inşa edildiğini biliyoruz. Tekkeye şehir dışından gelen misafirler burada ağırlanır konaklardı.”

    “KURUMLARIN DUYARSIZLIĞI SEBEBİYLE MİRASLAR YOK EDİLİYOR”

    Neredeyse her dönem saldırıya uğrayan Gözcü Baba Türbesine dair mücadele yürüten isimlerden birisi de Gazeteci Musa Ağacık. Türbe arazisindeki yapılaşmalara dair tanıklığı olan Gazeteci Ağacık, toplumun ve Alevi kurumlarının, gelişmelere dair kayıtsız kaldığını söyleyerek şunları anlattı:

    “Gözcü Baba Türbesi 2009 yılında yine bir tecavüze maruz kaldı. Yol TV’de çalıştığım dönemde buraya bir kameraman arkadaşla gelip çekimler yapmıştık. O gün cumadan çıkanlar bize saldırdı ve linç etmeye kalkmıştı. Canımızı zor kurtarmıştık. Ardından Şahkulu Dergahına gidip durumu anlattık. O zamanki yöneticilerden biri Mehmet Çamur’du. Son derece duyarsız kaldı. Diğer Alevi örgüt başkanları da maalesef duyarsızlık gösterdi. O dönem de ben bu yaşananları eleştirmiştim. ‘Kendi kurumlarınıza neden sahip çıkmıyorsunuz? Madem sahip çıkmayacaksınız neden vakıf ya da dernek kuruyorsunuz? Madem tarihsel mekanlarınızı sahiplenmeyeceksiniz neden bu işleri yapıyorsunuz?’ diye o dönem kendilerini eleştirmiştim. Dolayısıyla bu duyarsızlıktan dolayı Alevi Bektaşi kurumlarının tarihsel mirasları yok ediliyor.

    Benzeri bir durum Kasımpaşa’da, Kazlıçeşme’de ve Çamlıca’da da var. Alevi Bektaşi kurumlarının başında bulunan arkadaşların %99.9’unun tarihsel cahil olmalarından kaynaklanıyor bu durum. Bu arkadaşların önemli bir bölümü eski solcu arkadaşlarımız. Bu arkadaşlarımız toplumsal olaylara gösterdikleri duyarlılıkları kendi tarihsel geçmişlerine ne yazık ki göstermemekteler. Bu da ilgisiz olmalarının yanı sıra konuyu bilmemelerinden kaynaklanıyor. Gerçekten kendi tarihini bilen bir dernek başkanı, mutlaka sahiplenir. Dernek ve vakıf başkanı olduklarında her şeyi bildiklerini iddia ediyorlar. Böyle olunca da Alevi Bektaşi dergahları, kapanın elinde kalıyor.

    Gözcü Baba Türbesi son derece köklü bir yer. Hatta Voltaire’in Candide romanında dahi anlatılıyor. Voltaire, dünyayı geziyor ve mutluluğu arıyor, fakat mutluluğu gerektiği gibi bulamıyor. İstanbul’a Gözcü Baba’ya geliyor ve burada bir Bektaşi babaya rastlıyor ve ona ‘mutluluk nedir?’ diye soruyor. Bektaşi baba, Voltaire’a diyor ki ‘evlat, evinin arkasında bir bahçen var mı?’ O da ‘Var’ diyor. Bektaşi de ‘o zaman toprağı ek, mutluluğu orada bulursun’ diyor.

    Burası Voltaire’in romanına da konu olmuş müthiş bir yer. Bu mekanda ulu çamlar var. Bir de Edip Harabi Baba da burada. ‘Ey zahit şaraba eyle ihtiram, biz içeriz bize yoktur vebali’ diyen Edip Harabi Baba’nın da mekanı burasıdır. Arkadaşlar bu nefesi söylerler, peki bu Bektaşi babası aynı zamanda kaptan olan Edip Harabi’nin anısı hiç yok mudur? Onun anısına da saygı göstermek yok mudur? Gözcü Babayı hadi bilemediler, Hilmi Dede Babayı da hadi bilemediler peki Edip Harabi Babayı da mı bilmiyorlar? Onun her zaman demde, cemde nefesini söylüyorlar. Dolayısıyla gerçekten Alevi Bektaşiler kendilerini var etmek istiyorlarsa tarihsel mekanlarını merak etmeli okumalı ve sahip çıkmalılar.”

    ALEVİLERE KARŞI DUYARSIZ BASIN!

    Gazeteci Musa Ağacık, Gözcü Baba Türbesine yönelik işgal girişimine dair basının duyarsızlığını da eleştirdi. Ağacık, şunları söyledi:

    “Gönül ister ki diğer demokratik muhalif kanallar da burada olanları versin. Burada yaşananlar bir toplumun kültürüne yönelik bir saldırıysa neden bu kanallar bu haberleri vermezler? Buradaki çam ağaçları birer mirastır. Dolayısıyla Çanakkale’deki ormanlara sahip çıkanların burayı da sahiplenmeleri gerekmez mi? Bu beton yığınlarının içerisinde insanların nefes aldığı harika bir yer burası, neden burası sahiplenilmiyor?”

    “EN BÜYÜK İHANETİ YAPANLAR!”

    Musa Ağacık, Gözcü Baba Türbe arazisi içerisinde olan mevcut caminin, geçmişte daha küçük bir alanda olduğunu da hatırlattı. Ağacık, şöyle devam etti:

    “Söz konusu yapılaşmaya olur veren o zamanki CHP Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk, Kadıköy Müftüsü ve Kadıköy Kaymakamıydı. Bu üçünün oluru ile Bektaşi dergahının arsası işgal edildi. Biz yıllarca Selami Öztürk’e demokrat diye oy verdik, ne yazık ki o Selami Öztürk de buranın gasp edilmesine ön ayak oldu ve hiçbir zaman da bunun hesabını vermedi. Yani bizden zannettiğimiz insanlardır bize en büyük ihaneti eden. Dolayısıyla eğer vatandaşlar olarak haklarımızı arayamazsak ne yazık ki hem haklarımızdan hem de onurumuzdan oluruz. Artık uyumanın, baş eğmenin zamanı değil, mücadele zamanıdır. Eğer insan hak ve özgürlüğünü talep edemiyor, boyun eğiyorsa henüz insanlaşmamış demektir. İnsanlaşmanın yolu ayağa kalkıp itiraz etmektir, hakkını talep etmektir diye düşünüyorum.”

    “ALEVİ BEKTAŞİ DÜNYASININ VAZGEÇİLMEZLERİNDEN”

    Merdivenköy semtindeki Gözcü Baba türbesinin olduğu alana 19 Ocak’ta iş makineleriyle girilmesi ardından süreci yakından takip edenlerden birisi de Yazar Ayhan Aydın oldu. Gözcü Baba Türbesi için tehlikenin sürdüğünü söyleyen Aydın, “Bütün Alevi Bektaşi dünyasını ilgilendiren bir olguyla karşı karşıyayız” diye belirtti. Ayhan Aydın, Gözcü Baba Türbesine dair şu bilgileri paylaştı:

    “İstanbul’daki en eski Alevi Bektaşi yerleşim yerlerinden, inanç merkezlerinden birisinin burası. Taş olarak da yeryüzünde bulunan en nadide temel simgelerimiz bunlar. Dolayısıyla Burası Alevi Bektaşi dünyasının vazgeçilmezlerinden birisi. Gözcü Baba, bütün zalimleri gözetleyendir. Bir fenerdir, bir kılavuzdur. Dolayısıyla yanan çerağımızdır. Bu nedenlerden dolayı burada olanları yeryüzü insanlığına duyuruyoruz. Bu dergah Şahkulu Sultan Dergahı ile doğrudan bağlantılıdır ve burası zaman içerisinde Şahkulu Sultan Dergahının son postinişini Mehmet Ali Hilmi Dede Babamızın da gelen mihmanlara burada bina yaptığı, onları konaklattığı bir mekandır. Yani çerağların yandığı, ziyaretlerin olduğu tamamen Alevi Bektaşi dünyasında bir yaşam kaynağıdır.

    Alevi Bektaşi toplumunun başına tarihler boyunca gelmedik şey kalmamış, bu topluluk, kıyımlara, zulümlere uğratılıp sindirildiği için bazen de duyarsızlaşmıştır. Bugün de aynı baskı, aynı korku, aynı zulüm devam etmezse burada bunları söylemezdik. İşte tam da bu aşamada Gözcü Babamızın alan ve mevkileri işgal edilmiş. Burası bir türbe alanı olduğu halde maalesef ki yapılaşmalar çoğalmış, türbemiz küçük bir alana hapsolmuş. Fakat önümüzde 1000 metrekarelik yeşil çam ağaçları ile dolu bir mekanımız var ve bütün bu alan Vakıflar Genel Müdürlüğüne ait. Burası bir tarla arazisi olarak geçiyor, dolayısıyla bütün bunlar varken, Diyanet İşleri Başkanlığı ile ortak çalışan bir vakıf, buraya cami kondurmuş. Alevi Bektaşi dergahları sahipsiz kalınca, ‘Yağma Hasan’ın böreği’ denilince buraya cami dikilmiş. Bununla yetinilmemiş hemen yanında üç katlı neredeyse çift daireli koca bir lojman dikilmiş. Bunların hiçbirisi yetmemiş buraya bir de kız Kur’an kursu yapılıyor. Fakat kadim bir Alevi Bektaşi dergahında bütün bunların fütursuzca yapılması Alevi Bektaşi toplumunun varlığını reddetme, inkar etme, asimile etme düşüncesinin bir yansımasıdır.

    YAPILAŞMAYA KARŞI GEREKLİ İTİRAZLAR YAPILDI!

    Şu an için aldığımız net bilgilere göre yine bu camiyi yapan vakıf ve devlet erkanı içinde üst makamlardan birileriyle iç içe olan bir yapı, gemi azıya almış, kararlı bir şekilde burada kadim arazimizin içerisinde çok amaçlı bir yapılaşmaya gidiyor. Ülkemizde kanun, anayasa kalmadığı için fütursuzluk devam ediyor. Fakat bu iş yatışmış, bitmiş değil. Şahkulu Sultan Dergahı olarak biz yine de hukuku tanıyoruz. Bizde 5 dilekçe yazarak Anıtlar Bölge Müdürlüğüne, Vakıflar Müdürlüğüne, kaymakamlığa, belediyeye, bir de mimarlar odasına bizzat gidip teslim ettim. Şimdi buralardan gelen olumlu ya da olumsuz neticeye göre burada yapılmak istenen nedir, bize bunun izahını verildikten sonra yine hukuka başvurup müdahil olacağız.

    Mehmet Ali Hilmi Dede Babanın kendisi burada yatıyor. Şahkulu’nda hizmet eden bir postnişin neden burada yatıyor? Bu kadar önem verip, sevmiş burayı. Onun adına 1910’da vakfiye kurulmuş, bu vakfiyenin de belgeleri elimizde. Şu anda Şahkulu’nun ismi Mehmet Ali Hilmi Dede Baba Vakfı’dır. Dolayısıyla bizler müdahil olacağız. Ama bu bütün Türkiye’deki Alevi Bektaşi örgütlülüğünün meselesidir. Var olma meselesidir. Buraya vurulan herhangi bir kazma kemiklerimize, köklerimize indirilmiş bir darbedir. Burada Türkiye çapında bir basın açıklamasıyla iş gündeme getirilip binlerce Alevinin bütün kurumlar aracılığıyla buraya gelmesi gerekir. Çünkü kaybettiğin mevzi, senin tarihin, onurun, şerefin, inancındır. Göz göre göre dozerleri buraya getiriyor. Bu fütursuzluğu bize yapıyorlarsa bizim de bin yıldır bu topraklarda yaşadığımızı onlara göstermemizin zamanıdır. Dava insanlık davasıdır, Yol Alevi, Bektaşi, Kızılbaş yoludur.”

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER:

    Yakılan, yasaklanan ve günümüzde özünden koparılan dergahlar!

  • Ocakzadelerden Cemevi Başkanlığı uyarısı: Bize hakarettir, zuldür!-VİDEO

    Ocakzadelerden Cemevi Başkanlığı uyarısı: Bize hakarettir, zuldür!-VİDEO

    PİRHA – Dede Haşim Kızılveren ile Nazım Elmas, ikincisi yapılan ocakzadeler toplantısına dair görüşlerini açıkladı. Toplum için en büyük tehlikeyi Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın oluşturduğunu söyleyen dedeler, Suriye’deki gelişmeler için de kamuoyu yaratılması gerektiğini vurguladı.

     

    Ocakzadeler toplantısının ikincisi 18 Aralık’ta Garip Dede Dergahında yapıldı. Katılımın bir hayli yüksek olduğu toplantıya dair konuşan dede ve pirler, birlik olmanın önemine vurgu yaptı.

    Toplantı öncesi görüşlerini almak üzere mikrofon uzattığımız Baba Mansur Ocağına mensup Dede Haşim Kızılveren, ocakzadelerin sorumluluklarına değindi. Dede Kızılveren, “Yol adına söz kurulup, gayret edip çaba harcanıyorsa tabii ki bizim önceliğimizdir. Yolumuzu yaşatmak için pirlerin, anaların bir araya gelmesi çok değerlidir. Gençlere bu inancı ve yolu güzel bir anlatımla taşımamız gerekiyor. Aynı zamanda Alevi toplumu da dedelerin bu gayret ve çabalarını göz ardı etmemeli. Talip ile pirlerin tekrardan bütünleşmesi için toplumun da çaba harcaması gerekir diye düşünüyorum” ifadelerini kullandı.

    “CEMEVİ BAŞKANLIĞI BİZE HAKARETTİR”

    Dede Haşim Kızılveren, ocakzadeler olarak öncelikli konuşulması gereken konunun, devlet tarafınca yöneltilen asimilasyon olduğunu söyledi. Kızılveren, ocak sisteminin, Alevi inancı için büyük önem arz ettiğinin altını çizdi. Dede Kızılveren, özellikle Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın faaliyetlerine işaret ederek şunları söyledi:

    “Pirler olarak Ortadoğu’da olan savaşları görebiliyoruz. Bizim de bunları yaşamayacağımız malum. Ama Yol’umuzun, inancımızın tartışması gereken unsurlar, ocaklar üzerinde tekrardan bir araya gelip ocak birliğini kurmak ve pir talip döngüsünü oluşturmaktır.

    Bu devlet içerisinde Alevi toplumunun da hakları var. Bir devlet, kendince Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığını kurup ‘Gelin size başkanlık kurdum, geçin burada inancınızı yaşayın’ demesi aslında bize hakarettir. Benim inancım kadim bir inanç, aynı zamanda evrenseldir. Bu inancı sadece bir ‘kültür’ olarak değerlendirmek bize zuldür. Bu Yol’a ikrar vermiş dedelerin, ocaklar içerisinde konumunu korumaları gerekir diye düşünüyorum. Ocak rızalığı olmadan kopuş olmaması gerekiyor. Ama ne yazık ki bazen ikrardan dönülüp dünya malı ağır basıyor ve içimizden kopup gidenler oluyor. O kişiler bir an önce ocaklarına dönsünler diyorum. Bu Yol rızalık yoludur. Mekan rızasız, Yol da sahipsiz değildir.”

    “MASUM İNSANLARIN ÖLÜMÜNE KARŞIYIZ”

    Haşim Kızılveren, Suriye’deki rejim değişikliği ardından yaşananlara da değindi. Dede Haşim Kızılveren, ocakzadelerin Suriye konusunda yapması gerekenleri ise şu sözlerle anlattı:

    “Toplumsal olarak biz, 72 milleti bir nazardan gördüğümüz gibi dün söylediğimizi bugün yeniden söylüyoruz; dün Suriye’de çıkan savaşlarda masum insanların ölümüne karşı olduğumuz gibi bugün de aynı şekilde dile getirmek zorundayız. Suriye’de yaşanan zulmün bir an önce sükunete bağlanması gerekir. Orada azınlıkta olan toplumların haklarının korunması gerekiyor. Aksi takdirde nice Kerbelaların yaşanacağı kesindir. Bunlar tamamıyla yaşanmaması gereken durumlar. İnsanlık adına paylaşacağımız bir lokma ise barış, kardeşlik, dostluk içerisinde yaşanmalı ve yaşatılmalıdır.”

    “UMARIM OCAK SİSTEMİNE DÖNÜK BİR KAPI ARALANIR”

    Habibler Cemevinde hizmet yürüten Ağuçan Ocağı mensubu Nazım Elmas da ocakzadelerin daha sık bir araya gelip süreç değerlendirmesinde bulunması gerektiğini söyledi. Aleviliğin temelinin ocak sistemine dayandığını vurgulayan Elmas, ikinci dedeler toplantısı ardından somut kararların çıkması gerektiğini de sözlerine ekledi. Dede Nazım Elmas, ozakzadelerin birlik kararına dair “Umarım Anadolu Aleviliğinin temelini oturtabilecek ocak sistemini burada az da olsa hatırlatmaya, yaşamaya yönelik bir kapı aralanır. Dolayısıyla Aleviliği biraz daha kendi özüne, benliğine, gelenekselleşmiş inanç ritüellerini Anadolu’da olduğu gibi buralarda da yaşatmaya vesile oluruz” yorumunu yaptı.

    ALEVİLERİN ÖNCELİKLİ GÜNDEMİ!

    Aleviler için bugün en can alıcı toplumsal konuların başında Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı olduğunu söyleyen Nazım Elmas, mevcut tehlikelere de işaret etti. Dede Elmas, şu yorumda bulundu:

    “Aleviliği kendilerine benzeştirmek gibi bir durum söz konusu. Aleviliği yüzyıllar boyunca kendi doğruları, gelenekleriyle bugünlere getirdik. Dolayısıyla bu tarz bir kuruma ihtiyacımız yok. Birilerinin bizi yönlendirmek ya da bizi tariflendirmesi gibi bir duruma ihtiyacımız yok. Biz kim olduğumuzu, neyi nerede, nasıl yapacağımızı da biliyoruz. Birileri bizi tariflendirmesin, bizim adımıza söz kurmasın. İnanç olarak Aleviliği kabul etmeyen bir anlayış var. Bu konunun Alevilerin öncelikli gündemi olmasını dilerim. Bu gelişme çok tehlikeli bir durum diye ifade edebilirim.”

    “SURİYE’DE OLANLARI DÜNYA KAMUOYUNA BİLDİRMELİYİZ”

    Nazım Elmas, Suriye’de rejimin yıkılması ardından yaşananlara da değindi. Elmas, Alevi toplumu nezdinde yapılması gerekenlere ise şu sözlerle açıklık getirdi:

    “Aleviler, her zaman mazlum toplumların yanında yer almayı kendilerine ilke edinmiştir. Şu anda Suriye’de Aleviler üstünde bir baskı var. Bağnaz, gerici, yobaz bir anlayış, özellikle orada Alevi toplumu üzerinde korkunç baskı uygulayıp, katliamlar işliyor kanaatindeyiz. Şu anda belki bir silahlı gücümüz yok, fiili anlamda müdahale edecek bir gücümüz de olmayabilir ama düşüncelerimizi ifade edip dünya kamuoyuna yaşananları bildirip, baskının azaltılmasına yönelik bir çaba sarf edebilir miyiz bilemiyorum ama dünyanın gözü de şu an oranın üzerinde. Hemen hemen bütün dünyaya hakim olan güçlerin de buna katkı sunduğu kanaatindeyim. Orada yaşanan bu zulmü bir Kerbela gibi düşünmek lazım.”

    Devrim FINDIK-Eren GÜVEN/İSTANBUL 

  • ‘Alevi Babalarından IBAN isteyip maaş teklif ettiler’ – VİDEO

    ‘Alevi Babalarından IBAN isteyip maaş teklif ettiler’ – VİDEO

    PİRHA – Alevi Babası Feridun Özkan, Hasan Öztürk ve Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği Başkanı Aydın Deniz, Trakya Bektaşileri’nin yaşadığı bölgelere yapılan camilerin asimilasyon politikasını derinleştirdiğini vurguladılar. Aydın Deniz, bölgenin son zamanlarda Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı eliyle kuşatma altında olduğuna dikkat çekerek “Burada yaşayan babalarımıza ‘Hiçbir şey istemiyoruz sadece IBAN verin sizi maaşa bağlayalım’ gibi teklifleri oldu. Babalarımız bu konuda dik durdular, asla kabul etmediler” dedi.

    Edirne’nin Uzunköprü ilçesi Yeniköy Alevi Babası Feridun Özkan, Hasan Öztürk (Ozan Berraki) ve Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği Başkanı Aydın Deniz, Trakya Bektaşileri’nin yaşadığı bölgelere yapılan camileri ve asimilasyon politikalarını PİRHA’ya değerlendirdiler.

    “GENÇLER CEMLERE GELEMİYOR”

    Edirne’nin Uzunköprü ilçesi Yeniköy Alevi Babası Feridun Özkan, ekonominin yetersiz olmasından kaynaklı gençlerin yurt dışına göç ettiğini ve cemlere gelemediklerini belirtti. Özkan, gençlerin cemlere gelmediğini, yaşlılarla cem yaptıklarını da kaydederek, “Eskiden herkes gelir cemevinde dertlerini konuşur, sıkıntılarını giderirdi. Ama şimdi maalesef azaldı. Bu gidişle de biz sahip çıkmazsak yok olacak gibi duruyor. Yok olmaması için elimizden gelen gayreti göstermeye uğraşıyoruz” dedi.

    “VALİ, ‘DEVLETTEN HİZMET İSTİYORSANIZ ÖNCE CAMİ İSTEYECEKSİNİZ’ DEMİŞTİ”

    Hasan Öztürk (Ozan Berraki) ise 1950’li yıllardan sonra Demokrat Parti ile birlikte iktidara gelenlerin bölgede hızla Sünnileştirme/İslamlaştırma politikası uyguladıklarını dile getirdi. Öztürk, Dersim’den Kırklareli’ne 1980’li yıllarda gelen Valinin, Alevi Bektaşi köylerine ‘Devletten hizmet istiyorsanız önce cami isteyeceksiniz’ dediğini de hatırlatarak, “Yani Alevilere, Müslüman olun dediler” diye ekledi.

    Öztürk devamında şöyle konuştu:

    “Aleviler, bu ülkenin, bu toplumun en sağlam yapı taşlarından birisidir. Bizler yalnızca bir partiden muhalefet bekliyoruz. Bütün gerilemeyi getiren bir iktidar varken, iktidarla uğraşmak, iktidara bir şey söylemek zor olduğu için abalıyı döverek düzeleceğini sanıyoruz. Oysa halk, bir partiden, bir zümreden bunu bekleyeceğine asıl bu insanca sürecek olan sistemin sahibi olması gerektiğini anlasa mücadele edecek.”

    “BİRÇOK BEKTAŞİ KÖYLÜSÜ, CAMİYE GİTMESE DE YOLUNDAN UZAKLAŞMIŞ DURUMDA”

    Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği Başkanı Aydın Deniz, ise Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren Bektaşilerin olduğu tüm köylerde cami yapımıyla Alevileri, Bektaşileri, inançlarından uzaklaştırma çabasının oluştuğunu vurguladı.

    Deniz, “Bunun da aslında şu an meyvesi alınmış durumda. Birçok köy Bektaşiliğini unutmuş ya da Yolundan uzaklaşmış. Camiye gitmeseler bile kendi inançlarından tamamen uzaklaşmışlar” dedi.

    Deniz, duyarlı olup Yoluna sahip çıkan Babaların, kendi evlerinde muhabbetlerini devam ettirdiklerini ancak ekonomik yetersizliklerden kaynaklı muhabbet evlerini çoğaltamadıklarını da ekleyerek “Caminin olup olmaması çok önemli değil. Orada kendi inançlarını sürdürme konusunda mekanları olduğunda bunu yapıyorlar. Olmadığında da mesela okullarda da cem yaptık biz. Bu tamamen işin hem ekonomik kısmından kaynaklanıyor hem de devletin asimilasyon politikasının sonucudur” diye konuştu.

    “BABALARDAN IBAN İSTEYİP MAAŞ TEKLİF ETTİLER”

    Bölgenin son zamanlarda Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı eliyle kuşatma altında olduğuna işaret eden Aydın Deniz, şunları kaydetti:

    “Etkinlikler yaparak çeşitli Whatsapp grupları açarak bizimkileri kendi içlerine dahil etme gibi durumlar yaşanıyor. Hatta Topçu Baba etkinliklerine sponsor olmak istediler. Yine burada yaşayan babalarımıza ‘Hiçbir şey istemiyoruz sadece IBAN verin sizi maaşa bağlayalım’ gibi teklifleri oldu. Buradaki babalar bu konuda dik durdu. Kesinlikle kabul etmedi. Yani Cumhuriyetin başından beri yapılan asimilasyon politikası şiddetle artarak devam ediyor. Camiler yapıldı ama şu an fiili olarak bir kuşatma projesi var. Hem Kırklareli hem de Edirne Valiliğini kullanarak bunları yapıyorlar. Buna karşı direnen Bektaşilerimiz var ama devletle işbirliğinde olan ve kendine Alevi kurumuyuz diyen, devletin amacına hizmet eden kurumlar da var.”

    Kamber YILDIZ/PİRHA

  • ‘Alevi Bektaşi toplumunun devlete ihtiyacı yok, oyunlara alet olmayalım’ – VİDEO

    ‘Alevi Bektaşi toplumunun devlete ihtiyacı yok, oyunlara alet olmayalım’ – VİDEO

    PİRHA – Yazar Ayhan Aydın, Arnavutluk’ta kurulacağı duyurulan Bektaşi Devleti’ni değerlendirdi. Aydın, Alevi Bektaşi toplumunun bir devlete ihtiyacı olmadığını belirterek, “Arnavutluk’taki Bektaşilik ve Bektaşi merkezi sadece Arnavutlukla ilgilidir. Dünya Bektaşi Merkezi olarak kendilerini isimlendirmeleri bile olaya ne kadar yanlı ve hedef gözeterek baktıklarını da bize göstermektedir. Biz devletleri, ayrılıkları, cinsiyet ayrımcılığını, zengin-fakir ayrımını ortadan kaldırmak istiyoruz. Lütfen uyanalım” dedi.

    1826 sürecindeki Osmanlı’nın Alevi Bektaşiler üzerinde uyguladığı yıkım politikaları, Dedebabalık makamının Arnavutluk’a taşınmasına neden oldu. 1925 Tekke ve Zaviyeler Kanunu ile de Dedebabalık makamı Türkiye’yi terk etmek zorunda kaldı.

    Geçen hafta Arnavutluk Başbakanı Edi Rama, başkent Tiran’da Bektaşi tarikatı için Vatikan benzeri, egemen bir mikro devlet kurmayı planladıklarını söyledi. Mini devletin ülkenin sayıca en büyük dördüncü dini topluluğu Bektaşilerin siyasi merkezi olması planlanıyor.

    Edi Rama, mikro devlet planından, BM Genel Kurulu’ndaki konuşmasında “Amacımız, Tiran’daki Bektaşi Dünya Merkezini egemen bir devlete, yeni bir ılımlılık, hoşgörü ve barış içinde birlikte yaşama merkezine dönüştürmek” dedi.

    Arnavutluk’ta geçen yıl yapılan nüfus sayımına göre Bektaşi toplumunun, nüfusun yüzde 10’unu oluşturduğu tahmin ediliyor.

    Yazar Ayhan Aydın, Arnavutluk’ta kurulacağı duyurulan Bektaşi Devleti’ni PİRHA’ya değerlendirdi.

    “ARNAVUTLUK’TAKİ BEKTAŞİLİK SADECE ARNAVUTLUKLA İLGİLİDİR”

    Arnavutluk’taki Bektaşiliğin tüm Bektaşileri temsil etmediğini dile getiren Ayhan Aydın, “Aleviliğin merkezi Anadolu olduğu gibi Bektaşiliğin de merkezi Anadolu’dadır. Dünyanın farklı coğrafyalarındaki Bektaşilik de Hacıbektaş Dergahı’ndaki Babagan Bektaşi koluna da dahil olmak üzere Dedebabalık sistemine bağlıdır. Dolayısıyla bugün 1925 yılında Tekke ve Zaviyeler Kanunu ile Türkiye’de Tekkelerin kapatılmasından dolayı herkes kendisine göre bir yorum yürütmüş, Bektaşiliğin birden çok merkezi varmış gibi bir algı yaratılmıştır. Bu gerçek değildir. Hala bugün Türkiye’de birçok babamız Dedebaba’ya bağlı olmak üzere meydanlarını açmaktadır. Binlerce Bektaşi aynı Yolda aynı erkanda hizmetlerini yerine getirmektedir. Dolayısıyla Arnavutluk’taki Bektaşilik ve Bektaşi merkezi sadece Arnavutlukla ilgilidir” dedi.

    “İYİ NİYET GÖREMİYORUM; ALEVİLİĞİN, BEKTAŞİLİĞİN EVRENSEL DEĞERLERİNE AYKIRIDIR”

    “Dünya Bektaşi Merkezi olarak kendilerini isimlendirmeleri bile olaya ne kadar yanlı ve hedef gözeterek baktıklarını da bize göstermektedir” diyen Ayhan Aydın şöyle devam etti:

    “Çünkü Tiran’daki Bektaşiler birliği sadece Arnavut Bektaşilerini kapsar. Fakat bu merkez Arnavut devletinin desteği ile örneğin Makedonya’daki, Kosova’daki tekkeleri de kendisine bağlamak için büyük bir mücadele vermiştir. Fakat bugün Kuzey Makedonya olarak isimlendirdiğimiz tekkelerin önemli bir kısmı Arnavutluk’a bağlanmayı reddetmektedir. Kesinlikle kabul etmemektedir. Arnavutluk’un içindeki bazı Bektaşi tekkeleri de Tiran merkezindeki Dünya Bektaşi Merkezi’ne bağlı değildir. Burada iyi niyet göremiyorum. Dolayısıyla Bektaşiliğin, Aleviliğin evrensel değerlerine de aykırıdır. Hacı Bektaş Veli, Bektaşilerin de Alevilerin de Serçeşme olarak kabul ettikleri büyük bir Pir’dir. Dolayısıyla Türkiye, Bektaşiliğin ana merkezidir. Bugün tekkeler kapatılmış olsa bile Bektaşiler, meydanlarını kendi evlerinde veya daha büyük merkezlerde açmaktadırlar. Hacı Bektaş Dergahı’na giderek kendi özel ibadetlerini yerine getirmektedirler.”

    “BEKTAŞİLİK; ALEVİLİĞİN ÖZÜNDE VARDIR, ALEVİLİKTEN DOĞAN BİR SİSTEMDİR”

    Alevi Bektaşi toplumunda bir devlet kurma düşüncesinin olmadığını da söyleyen Aydın, “Yaşadığı toplumu, ülkeyi kendi inançları çerçevesinde değiştirme gibi bir düşünceleri de yoktur. Aleviler Bektaşiler sadece yüzyıllar boyunca hayatlarında ilke edinmiş oldukları değerler çerçevesinde yaşamak istemişlerdir. Dede talip ilişkileriyle, ocaklarla, tekkelerle, dergahlarla yollarını, inançlarını, kültürlerini yaşamak istemişlerdir. Hangi ülkede olurlarsa olsunlar o ülkenin daha insancıl bir yönetime kavuşması için ancak kendi özlerinden gelen enerjiyi oraya katmışlardır. Ama bu da onların felaketi olmuştur. Hümanizm, barış, kardeşlik, sevgi Bektaşiliğin özünde vardır. Zaten Bektaşilik, Aleviliğin özünde vardır. Bektaşilik, Alevilik inancından doğan bir sistemdir” dedi.

    “ALEVİ BEKTAŞİ TOPLUMUNUN BİR DEVLETE İHTİYACI YOK”

    Alevi Bektaşi toplumunun bir devlete ihtiyacı olmadığını da belirten Aydın şunları kaydetti:

    “Alevi Bektaşi toplumu zaten Rıza Şehri’ni kendi cemlerinde yaratıyorlar. Dışarıdan gelen dayatmalar sadece Alevi Bektaşi toplumunu yozlaştırmak ve yok etmek için kurgulanmış sistemlerdir. Arnavutluk’taki yapıyı da ben bu çerçevede değerlendiriyorum. Arnavutluk’ta Bektaşiler, hiçbir ülkede olmadığı kadar rahat ve özgür bir şekilde ibadetlerini yerine getiriyorlar. Dolayısıyla bu kadar özgürlüğün olduğu bir yerde tekrar bir devlet kurma düşüncesinin bir oyundan başka bir şey olmadığını herkesin görmesi gerekir. Biz devletleri, ayrılıkları, cinsiyet ayrımcılığını, zengin-fakir ayrımını ortadan kaldırmak istiyoruz. Bu sefer milliyetçilikle toplumları ayrıştırma yoluna gidiliyor.

    “OYUNLARA ALET OLMAYALIM”

    Yani Alevi Bektaşi toplumunun devlete ihtiyacı yok. Kendi kimliğiyle özgün, özgür bir şekilde kendi varlığıyla var olma sürecine ihtiyacı var. Devletler bizi sevdikleri için bizimle ilgilenmiyorlar. Bizi kullanmak için bize yaklaşıyorlar. Lütfen uyanalım. Türkiye’dekiler, Yunanistan’dakiler, Bulgaristan’dakiler, Makedonya’dakiler, Kosova’dakiler, Arnavutluk’takiler ve her yerdeki Alevi Bektaşi toplumu, devletlerin bize zararı olmuştur. Bizim kanımızı akıtmışlardır. Bize yararları olmamıştır. Biz kendi sorunlarımızı kendimiz çözmek zorundayız. Oyunlara alet olmayalım.”

    Devrim FINDIK/İSTANBUL

  • Kenanoğlu: Arnavutluk Bektaşilerini yok sayan tutum doğru değil, erkanname ve kurallar yok sayılıyor!-VİDEO

    Kenanoğlu: Arnavutluk Bektaşilerini yok sayan tutum doğru değil, erkanname ve kurallar yok sayılıyor!-VİDEO

    PİRHA- Ali Kenanoğlu, Türkiye ve Arnavutluk Bektaşileri arasındaki Baba-Dede tartışmalarında Hacı Bektaş erkannameleri ve Balım Sultan kurallarının yok sayıldığını ifade etti. Kenanoğlu, 1925 Tekke ve Zaviye Kanunu’nun Bektaşileri bölen en büyük felaket olduğuna işaret ederek, “Türkiye’deki  Bektaşilerin kendi eksiğini ve sonradan oluşturduklarını görmeden bütünüyle Arnavutluk Bektaşiliğini yok sayan bir tutuma girmelerinin doğru olmadığını ifade etmek isterim. 1925 Tekke ve Zaviye Kanunu’nun ikinci büyük değil en büyük felakettir. Ama Türkiye’deki Bektaşiler, 1925 Tekke ve Zaviye Kanunu’na bir cümle olumsuz laf etmek yerine tam tersi bunu öven, ‘iyi ki de olmuş’ dedirten bir tavır içerisindeler” diye konuştu.

    Arnavutluk Başbakanı Edi Rama, başkent Tiran’da Bektaşiler için egemen bir mikro devlet kurmayı planladıklarını söyleyerek yeni bir tartışma başlattı.

    Bektaşilerin Babagan kolundan İzmir’deki Postnişini Ali Haydar Ercan Dede Baba’nın talimatıyla açıklama yapan Halife Baba Hacı Dursun Gümüşoğlu, Baba Mondi’nin kendisini ‘Dede Baba’ olarak lanse etmesi hakkında, “Bektaşilik erkânına göre geçersizdir” ifadelerini kullanmıştı.

    27. Dönem HDP İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu, Arnavutluk’ta kurulacağı duyurulan Bektaşi Devleti söylemi sonrasında ortaya çıkan ‘Baba Dede’  tartışmalarına dair değerlendirmede bulundu.

    “BEKTAŞİLERİN İNANÇLARINI YAŞAYABİLECEĞİ ÖZGÜRLÜKÇÜ ORTAMA İHTİYACI VAR”

    Kenanoğlu, Bektaşiliğin bir devlete değil inançlarını serbestçe yerine getirebilecekleri özgürlükçü bir ortama ihtiyacı olduğunu kaydederek, “Arnavutluk’taki Bektaşiliğin nasıl önemli bir yere dönüştüğünü anlatmak ve bir devlet kurma gücüne eriştiğini tarihsel süreçlerle anlatarak ifade etmekti. Birçok izleyen doyurucu yorumlar yaparak yeterli bilgiye sahip olduklarını ifade ettiler. Arnavutluk’taki Bektaşi devletinin kurulmasına karşı Türkiye Bektaşilerinden yoğun itiraz var. Bu itirazlar bir takım siyasi nedenlerle yürütülebilir. Bizlerde bazı konularda bunun doğru olmadığını söylüyoruz. Bektaşiliğin bir devlete değil, kurumsal yapılarını koruyabilecekleri, inançlarını özgürce yerine getirebilecekleri özgürlükçü bir ortama ihtiyaçları var. Türkiye’de Ali Haydar Ercan Baba’ya bağlı olan Bektaşi dergahlar, babalar yazılı ve sözlü olarak bir takım itirazlarda bulundular” dedi.

    “BABA-DEDE SEÇİMLERİNDE ERKANNAME VE KURALLAR YOK SAYILIYOR”

    Türkiye ve Arnavutluk Bektaşilerinde Baba-Dede seçimlerinde Hacı Bektaş erkannamesi ve Bektaşilik kriterlerinin yok sayıldığının altını çizen Kenanoğlu, “Türkiye’deki Bektaşilerin itirazların bir boyutu da Balım Sultan erkannamesine göre Baba Mondi’nin Baba olamayacağı, Salih Baba’nın babalığını bırakarak oraya gittiğini ifade eden mektuptan bahsediliyor. Salih Niyazı Baba’nın mektupları ve karşılıklı mektuplaşmaları okudum. Halife Baba Turgut Koca’nın oğlu olan Şevki Koca bu konularda çok üstad biridir ve herkesin zaman zaman kaynak gösterdiği çalışmaları var. Dursun Gümüşoğlu’nun çalışmalarında da bir çok yerde kaynak olarak gösteriliyor. Şevki Koca, Balım Sultan erkannamesine göre Dede-Babalık seçiminde önemli kriterler sayıyor. Bu kriterlerden iki tanesi çok önemli. Birincisi; Bektaşi Babası makamına ulaşabilmek için mücerret yani hiç evlenmemiş olması gerekiyor. Her şeyden önce bu kural yok sayılıyor. İkincisi; Dede-Babanın Hacıbektaş ilçesinde oturması gerektiği kuralı var. Dede-Babalığın Türkiye’de olduğunu söylüyorsunuz ama Hacıbektaş’ta neden değil? Seçiminin bir kere Hacıbektaş’ta yapılması gerekiyor. Bunu kendinizde uygulamıyorsunuz” ifadelerini kullandı.

    “BEKTAŞİK KURALLARI YENİDEN OLUŞTURULDU, KABUL ETMEK DURUMUNDAYIZ”

    Kenanoğlu şöyle devam etti:

    “Örneğin Arnavutluk Babaları, 1925 Tekke ve Zaviyeler Kanunu’nu ikinci büyük felaket olarak tanımlıyorlar. Birinci felaket ise 2. Mahmut döneminde Yeniçeri Ocağı’ın kapatılması ve Bektaşi tekkelerinin yıkıma uğramasıdır. Tekke ve Zaviye Kanunu’ndan sonra Bektaşiliğin kuralları herkes tarafından yeniden oluşturuluyor. Bunu kabul etmek durumundasınız. Yani Arnavut Bektaşileri oturup kendilerine yeni kurallar, Türkiye Bektaşileri de kendilerine yeni kurallar belirliyorlar. 1925 Tekke ve Zaviye Kanunu’nu neredeyse övülecek duruma getirdiler. 2 Mahmud döneminden daha fazla tahribat yaratan ve Bektaşilere 3 bölerek tarumar eden bir kanun var.

    “TEKKE ZAVİYE KANUNU’NU ÖVEN BİR TAVIR İÇERİSİNDELER!”

    Arnavutluk’taki Baba Mondi’nin Dede-Babalığı’nın Balım Sultan kurallarına, Hacı Bektaş erkannamesine, Bektaşiliğin esaslarına uygun olmadığını söylerken, Türkiye Bektaşilerinin seçmiş olduğu Dede-Babalık makamının da tartışmalı olduğunu ve yeniden oluşturulan kurallarla yollarına devam etmek zorunda kaldıklarını bilmeleri gerekiyor. Kendi eksiğini ve sonradan oluşturduklarını görmeden bütünüyle Arnavutluk Bektaşiliğini yok sayan bir tutuma girmenin doğru olmadığını ifade etmek isterim. 1925 Tekke ve Zaviye Kanunu’nun ikinci büyük değil en büyük felakettir. Bektaşiliğin bu kadar parçalanmasına sebep olmuştur. Ama Türkiye’deki Bektaşilere 1925 Tekke ve Zaviye Kanunu’na bir cümle olumsuz laf etmek yerine tam tersi bunu öven, ‘iyi ki de olmuş’ dedirten bir tavır içerisindeler. Bektaşilik içerisindeki Arnavutluk’un hâkimiyetinin kırılmasına sebep olduğu için belki de bunu hayırlı bir iş olarak görüyorlar. En son Salih Niyazi Baba’nın Dede-Baba olarak Hacı Bektaş dergahındaki pir evinde oturduğu zaman 8 mücerret halife babadan 6’sı Arnavutlardan oluşuyor.”

    PİRHA/İSTANBUL

  • ‘Bilimsel çalışmalar yapılmalı; Sadece anma günleri ile Alevilik yeniden inşa edilemez’-VİDEO

    ‘Bilimsel çalışmalar yapılmalı; Sadece anma günleri ile Alevilik yeniden inşa edilemez’-VİDEO

    PİRHA- Alevi inancına yönelik devlet baskısı yoğun şekilde devam ederken, asimilasyonun bir ayağı da cemevleri içerisinde yapılmakta. İnanca yönelik saldırılar karşısında ‘Aleviler, kurumlar ne yapmalı?’ sorusunu Araştırmacı Yazar Piri Er’e sorduk. Aleviliği doğru temsil eden liderlere ihtiyaç duyulduğunu belirten Piri Er, “Mutlaka bilimsel çalışmalar yapmak lazım. Alevi örgütleri belli aralıklarla sempozyumlar, konferanslar, paneller gerçekleştirmek zorunda. Yoksa sadece anma günleri ile Aleviliği yeniden inşa edemezsin.  Aleviliği günümüzün ihtiyaçları doğrultusunda yeniden şekillendirmeye de ihtiyacımız var” dedi. 

    Alevi inancı hala devlet tarafından tanınmıyor. Alevi toplumu ise taleplerini yıllardır dile getiriyor. Zorunlu din dersinin kaldırılması, cemevine ibadethane statüsü verilmesi, eşit yurttaşlığı içeren yeni bir anayasanın yapılması, Alevilere karşı işlenen nefret suçlarının açığa çıkarılması, Alevilere yapılmış kıyım, katliam ve asimilasyon uygulamalarıyla yüzleşilmesi, gerek kamu kaynaklarının ve gerekse kamu kadrolarının liyakat, adalet ve eşitlik ilkelerine göre dağılımının sağlanması, temel taleplerin başında geliyor.

    Tüm bunlara karşın Alevilerin açtığı davalarda lehte verilmiş mahkeme kararları dahi tanınmıyor. AKP, Alevilere rağmen Alevi inancını tanımlıyor, Alevi örgütlerini muhatap almıyor.

    9 Kasım 2022 tarih ve 32008 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 112 numaralı cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kuruldu. Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ve yönetimi, Alevi inancından uzak bir bakış açısına sahip. Bu başkanlık da aynı hükümet gibi Alevi örgütlerini yok sayan bir yerde duruyor.

    Alevi toplumunu en çok rahatsız eden sorunlardan biri de eğitim-öğretim sisteminin dinselleştirilmesi, okullarda tarikat ve dinci vakıfların etkili olması.

    Alevilerin temel sorunlarının çözümü konusunda ve eğitim sistemindeki gericileşmeye karşı, Aleviler/Alevi örgütleri ne yapmalı? Nasıl bir yol izlenmeli? Bu soruları Araştırmacı Yazar Piri Er’e sorduk.

    “ALEVİLİKLE YAKINDAN UZAKTAN BİLGİLERİ YOK” 

    PİRHA – AKP hükümeti, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurdu. Bu başkanlık temsilcileri pek çok ilde birçok cemevine gidip görüşmeler yaptı/yapıyor. Görüşmelerde hala cemevinin ihtiyaçları soruluyor ve başkanlığı tanımaları isteniyor. Alevilerin temel talepleri ve asıl sorunları konuşulmuyor, bir çözüm üretilmiyor. Bu konudaki görüşünüz nedir?

    PİRİ ER: Bu başkanlığın kurulmasına hiç şaşırmadım. Nedeni ise şuydu: Daha önceden Diyanet İşleri Başkanlığı ‘Cemevlerimiz kırmızı çizgimizdir, bunun başka bir inancın ibadethanesi olarak gösterilmesine razı gelmeyiz’ mealinde bir açıklama yapmıştı. Ardından Tayyip Erdoğan’ın yine buna bağlı olarak yaptığı bir açıklama vardı. O da diyordu ki ‘Cemevleri kültürel mekanlardır. İslam’da ibadet yeri mescittir, camidir. Yani siz bunu alternatif bir şey yaratamazsınız’ diyor. Aslında Tayyip Erdoğan, Kültür Bakanlığı bünyesinde bu yapının oluşturulması ile birincisi Diyanet İşleri Başkanlığı’nı memnun ediyor; kızdırmıyor yani. İkincisi ise Alevileri memnun ediyor. Yani aslında Alevilik bir farklı kültürdür diye düşünüp cemevlerini de ibadethane değil de bir yer olarak görüyorlar. Şimdi Kültür Bakanlığı bünyesinde oluşturdukları bu yapı içerisinde sanıyorum 52 civarında merkezi kadro var. Bu kurumun başına atanan kimliklere de baktığımızda bunların Alevilikle yakından uzaktan bilgileri yok. Farklı bir Alevilik anlayışları var. Yani bizim bildiğimiz Aleviliği tarif etmiyorlar.”

    “GÖZLERİ DÖNMÜŞ; GELENEKSEL ANMAYI DAHİ SABOTE EDİYORLAR”

    – MHP destekli AKP hükümeti, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurarken Alevi örgütlülüğünü muhatap almadı. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı da bu ciddiyetsizliği, dışlamayı devam ettiriyor. Başkanlığın başındaki Alirıza Özdemir ülkücü-MHP geleneğinden geliyor. Hiçbir şekilde Alevi örgütleriyle iletişim kurmadı. Zaten kurumlar da bu başkanlığı asimilasyon merkezi olduğunu beyan ederek tanımadıklarını ilan etmişti başından beri. Dolayısıyla Alevilerin temel sorunları bu şekilde çözülebilir mi? Siz bu durumu nasıl değerlendirirsiniz?

    Cemevi Başkanlığı’nın kendini dayattığının en güncel örneği şu anda 16-18 Ağustos arasında Hacıbektaş’ta yapılacak olan Hacı Bektaş Veli’yi Anma etkinlikleridir. Bu başkanlık, bakanlığın diğer birimleri ile birlikte devletin bünyesinde bu işe bakan farklı kurumların da desteğiyle Hacı Bektaş anma etkinliklerini alternatif bir programla kutlamayı planlıyor. Bu konuda belediyeye de bir baskı olduğunu biliyoruz. Siz yapmayın, biz yapalım ama bu etkinlik 25-30 yıldır belediyenin bünyesinde yapılıyor. Ondan öncesinde de yerel derneklerin gerçekleştirdiği bir etkinlikti. Bunların gözü şimdi öyle dönmüş ki 30 yıllık geleneksel olarak belediyenin yaptığı bir etkinliği dahi sabote etme noktasına gelmişler. Geçmiş yıllarda yapılan etkinliklerde gerek Kültür Bakanlığına bağlı oradaki Kültür Merkezi gerek diğer alanlar tahsis edilir ve kullanılırdı. Hatta şimdi belediyeye tahsis edilmiş olan amfi tiyatro bile eskiden Kültür Bakanlığının iken sonradan belediyeye devredilmişti, orayı bile kullanma izni vermedikleri yönünde bilgiler ulaşıyor. Buna karşı belediyenin bir direnci var. Çünkü Alevi örgütleri daha önceden bir basın açıklamasıyla bunu duyurdular ve dediler ki ‘Eğer Kültür Bakanlığının düzenleyeceği bir etkinliğe dönüşürse biz katılmayız’. Belediye de şimdi direnç göstererek kendi programını oluşturmaya çalışıyor ve özellikle büyükşehir belediyelerinden destek bulmaya çalışıyor. Geçmiş yıllarda gerek Kültür Bakanlığının gerek TİKA’nın ekonomik olarak destek verdiğini biliyoruz ama yine verecekler mi emin değilim. Son gelişmeler üzerine bu desteği vermeyeceklerini de düşünüyorum. Alevi örgütlerinin, belediyenin arkasında durması ve bu etkinlikleri güçlü bir biçimde gerçekleştirilmesi gerekir. Ama devlet de elinden geleni yapacaktır ve ne kadar zayıflatırsak o kadar biz güçleniriz mantığıyla hareket edecektir diye düşünüyorum.

    “ALEVİLİĞİ ALEVİCE ANLATAN KAYNAKLAR ORTAYA KOYULMALI”

     – Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, aralarında bir iki kendi belirledikleri Alevi olsa da ağırlıklı olarak İslamcı akademisyenlere ve ilahiyatçılara Alevi Bektaşi Ansiklopedisi hazırlatıyor. Buna Alevi örgütleri yazılı bir açıklamayla tepki verdi. Sizce Aleviler/Alevi örgütleri ne yapmalı? Nasıl bir yol izlenmeli bu çalışmaya karşı?

    Daha önceden Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yaptığı bir çalışma geldi şimdi aklıma. Alevi kaynaklarını incelemiş, çevirmiş ve yayınlamıştı. Bu çalışmayı yapan kimliklerden birisi de Hitit Üniversitesi’nden Osman Eğri diye zat-ı muhteremdi. Daha sonra FETÖ’nün okulunda yükseldiği anlaşıldı. Bu arkadaş, Çorum’un bir köyünden ve Alevi kimlikli. İlahiyat Fakültesi dekanlığına yükselmiş, Aleviliği, İslam çerçevesinde değerlendirenlerden biriydi. Onun ‘Alevi kaynakları’ diye ortaya koyduğu eserler daha etkisini yitirmeden böyle bir çalışma yapılması Aleviliği aslında nereye yönlendirmek istediklerini açıkça gösterir.

    Ansiklopedinin maddelerinden birini bana hazırlatmak isteyeceklerini hiç sanmıyorum. Kimlere hazırlatacaklarını da tahmin edebiliyorum. Ama bu tamamen Türk-İslam ya da Alevi-İslam çizgisinde olan, yani bizim içimizde olan kimlikler de var, bu konuda yazan çizen, kendini Aleviliğin önünde niteleyen kimlikler de var. Muhtemelen bunlar üzerinden böyle bir çalışma yapıp Alevilere yutturmaya çalışacaklar. Bizim kınalı kekliklerden de bu suyu içmek isteyenler mutlaka olacaktır. Ama çok sağlıklı sonuçlara ulaşacaklarını sanmıyorum. Ansiklopedinin içeriğinde ne olacağını gördüğümüzde oturup eleştirilerimizi yapacağız. Şu ana kadar yaptıkları bundan sonra yapacaklarının da ne olacağını aslında bize ifade ediyor. Peki Aleviler bu konuda ne yapmalı? Alevi örgütlerine burada büyük görev düşüyor. Kişisel olarak hepimiz bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Ben de yazıp çiziyorum ama bu benden ibaret. Bunun daha öteye taşınması gerekir. Örgütlerin bu konuda gerçekten Aleviliği Alevice anlatan, açıklayan kaynakları ortaya koyması gerekir. Eski dönemlerde kaleme alınmış, Aleviliğin yazılı kaynakları olarak bilinen kimi kaynakların çevirisi ile olacak iş değil. Yani Hacı Bektaş’ın makalatıyla ya da İmam Cafer buyruklarıyla Aleviliği anlayamaz ve anlatamazsınız. Muhtemelen hazırlanacak ansiklopedi kaynakları olarak bunlardan besleneceklerdir ama Aleviliğin bunun dışında, günümüzde yetişen bir Alevilik var. Hacı Bektaş’ın makalatını Hacı Bektaş’ın yazmadığını biliyoruz. İmam Cafer hakkında yazılanları İmam Cafer’den çok sonra kaleme alındığını ve Anadolu’ya 16. yüzyılda getirildiğini de biliyoruz. Sözüm ona halen ona bağlılığın ifade edildiğini de görüyoruz ama baktığımızda bunlarda yer alan bilgiler bugünkü Aleviliği bağlayan bilgiler değil. Aleviliği o yüzyıllara götürmek istiyorsanız doğrudur ama Aleviliği bugün yaşamak istiyorsanız bu kaynaklar yetersizdir, eksiktir, sıkıntılıdır.”

    “ÇEDES, MÜSLÜMAN OLMAYAN KİTLEYİ DE RAHATSIZ EDİYOR”

    – Okullarda “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum” (ÇEDES) projesi kapsamında imamlar, müftüler ders vermeye başladı. Çocuklar camilere götürülüyor. Ayrıca okullarda mescitler açılıyor. Dini faaliyetler anaokullarına kadar indi. Dinci vakıflarla ve cemaatlerle yasa dışı şekilde protokoller imzalanıyor ve öğrenciler kontrolsüz bir şekilde dini faaliyetlere götürülüyor. Laik eğitim öğretim tamamen yok edilmiş durumda. Alevi çocukların ve ailelerinin pek çok zorluğu yaşadığını biliyoruz. Ancak Alevi kurumları bu konuda bir tepkiyi örgütleyemedi. Eğitim sistemindeki bu gericileşmeye karşı neler yapılabilir, önerileriniz nelerdir?

    ÇEDES projesinin şöyle bir özelliği var; ÇEDES sadece Alevileri ilgilendiren bir proje değil. Yani bu ülkede çocuğuna zorunlu din dersi vermek istemeyen milyonlarca insan vardır. Bunların büyük bir kısmı Alevi. Çünkü Aleviliğin zaten orada yeri yok. ÇEDES projesinin ilk meyvelerini verdiğini görüyoruz! Çocuklara sınıfta mezar maketi başında ağlama pratikleri yaptırıldı. Bir Kabe maketi yapılarak çocuklara şeytan taşlaması pratiği de gerçekleştirildi. Duvarlara taş attırıldı. Milli Eğitim Bakanlığı, Gençlik ve Spor Bakanlığı ve Diyanet İşleri Başkanlığı işbirliğinde bu yapılıyor. ‘Çevreme duyarlıyım’ diyorlar ve duyarlılığı böyle arttırmaya çalışıyorlar! Şeytan taşlatarak, ağlamayı öğreterek çocuklara eğer çevreye duyarlılık arttırılacaksa bu bir sorun.

    İkinci bir sorun ise bunu imamların yaptırıyor olması. Dini bilgi dışında genel bilgiye ne kadar hakimler? O dini bilgiyi ne kadar sağlıklı bir biçimde anlatıyorlar? Bir de İslam, şeytanı taşlamak, mezar başında ağlamaktan mı ibaret? Ve bu Alevi çocuklarına da dayatılıyor. Oysa Alevilik açısından öte dünya inancı yoktur. Onun için cennete gideceğim diye şeytan taşlama ihtiyacı hissetmez. Mezar başında ağlayarak Hakk’a yürüyen kişinin öte dünyada rahat edeceğini düşünme gibi bir anlayış Alevilerde yok. Demek ki bu Alevilere hitap eden bir şey değil. Bu şimdi Müslüman olmayan kitleyi de rahatsız eden bir şey.

    “ŞERİAT DEVLETİ ARZULUYOR”

    Yakın zamanda bir vatandaş, Aydın’ın bir ilçesinde okula müracaat ediyor ve ‘çocuğuma zorunlu din dersi aldırmak istemiyorum’ diyor. Tabii bu zorunlu olduğu için okul da diyor ki ‘Hristiyan ve Yahudiler azınlık kabul edilir, diğer gruplar bu dersi almak zorunda’. Bu canımız Alevi mi Sünni mi bilmiyorum ama din değiştiriyor. Yani bizde dinden uzaklaştıran bir içerik var. Belki de bu vatandaş Sünni, bilemiyorum. Ama Aleviler açısından zaten bu derslerde anlatılanlar Aleviliği bağlamıyor. Gerek Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi gerekse Anayasa Mahkemesi kararları da var. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin din derslerinin zorunlu olamayacağı yönündeki kararını ortadan kaldırmak için bunlar her türlü hileyi yapıyorlar. Örneğin Alevilikle ilgili birkaç madde koydular, kendilerine göre Aleviliği tanımladılar ve dediler ki ‘Biz sadece Sünni’lere yönelik ders vermiyoruz, Aleviler de bu işin içinde var’. Şeriat Devleti arzuladığını söyleyen bir başımız var. Hedeflerinin ne olduğu da belli.

    Bu durumda Aleviler ne yapmalı? Aleviler, Aleviliği bir kere Alevi gibi algılamalı. Yani Alevi-İslam anlayışıyla, ‘Aslında ben de Müslümanım’ anlayışıyla bir yere varılamayacağı anlaşılmalı. Yoksa Dersim’de 12 Eylül döneminde yapıldığı gibi çocukları imam hatip liselerine gönderen aileler bir süre sonra karşılarında kendi çocuklarını imam olarak buldular. Ya da Ordu’nun Akkuş ilçesinde 1950’lerde Alevi çocukları götürülüp imam eğitimi verildi ve sonrasında köylerine imam olarak atandılar. O dönemde 25 olan Alevi köy sayısı şu anda 3’e düşmüş durumda. Yani neyin nereye gideceği belli. Kısa süre önce Eskişehir’den geldim, orada Alevilikle ilgili bir çalışma yaptık. Yöredeki Alevilerle görüşüp Alevi köylerini tespit etmeye çalıştık. Söyledikleri hep şu; ‘Bu bu köyler Alevi idi ama bugün Alevi değiliz’. Yani geçmişte 50 ise bugün 5’e düşmüş durumda. Onun için Aleviler kendini, yani Aleviliğin ne demek olduğunu anlarsa buna karşı bir direnç elbette gösterir. Ama genel İslam anlayışı açısından doğuracağı sonuçlar belli, bir şeriat devletine doğru yavaş yavaş götürülmeye çalışılıyoruz. Ha olur mu onu zaman gösterecek. Olmaması için de Alevilerin bu konudaki direnci önemlidir.”

    “ASİMİLASYON HER YÖNDEN ALEVİLİĞİ KUŞATMIŞ DURUMDA”

    Aleviler yıllardır çocuklarının zorunlu din dersine girmemesi için mücadele ediyor. Mahkemelere taşındı. Aynı zamanda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gidildi ve davalar kazanıldı. Hükümet kararları uygulamadı. Öte yandan, zorunlu din dersi mücadelesini boşa düşürecek bir sorun var. Bazı cemevlerinde yıllardır Kuran kursu veriliyor. Bunlardan biri Kartal Cemevi. Ne yazık ki hem mahkeme kararlarının uygulanması için hem de Kuran kursu veren cemevi/derneklere yeterli baskı, tepki, örgütlenme yapılamadı. Cemevlerinde Kuran kursu verilmesinin önüne nasıl geçilebilir?

    Yanlış hatırlamıyorsam yakın bir zamanda Kartal Cemevi’nde ‘Türkçe Kur’an eğitimi’ diye bir duyuru vardı. Yani ‘Kur’an’ı Türkçe’ye çevirirsek Aleviler açısından sorun biter’ anlamı çıkıyor. Türkçeye çevirdiğinde de ya da çevirip sana verildiğinde Kur’an’ın içeriği değişmeyecektir. Mesele Aleviler Kur’an’da kendini bulabiliyor mu?

    ‘Başımız Kur’an’a bağlı’ derler. Mesleğim gereği 30 yıl alan araştırması yaptım. Sorduğum sorulara birçok Alevi ‘Biz Müslümanız, başımız Kur’an’a bağlı’ diye cevap verir. Ama Kur’an’dan bir tek ayet bilmez. Hakk’a yürüme erkanlarında Fatiha’yı mutlaka kulakları arar. Yakın zaman öncesinde köyümüzden bir canımızın Hakk’a yürümüştü. Gittiğimde ‘dede’ diye bir vatandaşla tanıştırdılar. Kişi, ‘Aleviyim ama dede değilim. Hizmet yürütüyorum’ dedi. Biraz sonrasında başladı Kur’an okumaya. ‘Fatiha’ deyince herkes elini kaldırdı. Yanımda da bir köylüm oturuyordu. Dönüp ona baktım o da okuyor. Kendisine ‘Sen Fatiha okumayı biliyor musun?’ diye sordum. ‘Yok dede bilmiyorum’ dedi. ‘O zaman ne yapıyorsun? diye sordum, ‘okumuyorumki, onlar ne yapıyorsa ben de aynısını yapıyorum’ diye cevap verdi. Yani içeriği bilip bilmemenin bir önemi yok. Dönüştürülüyoruz. Mesela ablamın Fatiha bildiğini duyduğumda ‘Sen bunu nereden öğrendin?’ diye sordum. ‘Bizim köye gelen öğretmen öğretti’ dedi. Ablam 1955’lerde köyde eğitim alırken okulumuzdaki öğretmen okutmuş. Ama ben öğrenmedim. Çünkü benim eğitim aldığım öğretmen fatiha öğretmedi. İki kuşak arasında bile bunu yaşadık. Bu eğitim, yeni asimilasyonun bir boyutu. Bir de Alevilerin kendi kendine işlettikleri bir asimilasyon var ki işte daha dün gördüm iki zat-ı muhterem, cumhurbaşkanının yanında durmuşlar, sözüm ona Alevilerin sorunlarını konuşmuşlar ve sayın cumhurbaşkanından sorunların çözüleceğine dair bir güvence almışlar. Ama bunların Alevi kimliklerini kimse kabul etmiyor! Yani akrabalarına ‘Bunlar Alevi mi?’ diye sorsan ‘hayır o Alevi değildir’ der. Muhtemelen de düşkünlükleri vardır yönünde güçlü fikirlerim var. Şimdi bu durumda siz nereye varabilirsiniz? Alevilerin bir sürü örgütlü kurumları var. Niye sorunları bunlar çözmüyor da bu iki kişiyle sorun çözülmeye çalışılıyor? Çünkü o iki kişiyi de bu devlet yarattı. Kendi ideolojileri paralelinde ‘bunları Alevi kimliği olarak topluma lanse edelim’ denildi. İyi de onların anlattıklarından Alevilik çıkmaz. Meselemiz bu. Onun için asimilasyon hem dini eğitimde hem genel eğitimde hem imamlar vasıtasıyla hem de kamu kurumları vasıtasıyla her yönden Aleviliği kuşatmış durumda ve Alevilik bir değişim ve dönüşüm sürecine girmiş durumdadır. Aleviliğin Alevilik olarak korunmasının yolu da Aleviliği anlamaktan geçiyor.

    “CİDDİ ANLAMDA ALEVİLİKTE BİR KAYMA VAR”

     – Alevi nefretinin, Alevi asimilasyonunun yükseldiği bir dönem yaşıyoruz. Kurumların geleceğe dair projeler üretmesi, kalıcı hukuk komisyonları kurulması, kararların çabuk alınması, hızlı refleks gösterilmesi, cemevlerinin ibadetin yanında birer okula çevrilmesi, asimilasyonun önüne geçilmesi gibi pek çok konuda toplum Alevi örgütlülüğünden çok şey bekliyor. Kurumlara neler önerirsiniz? Önermekle kalmayıp birlikte neler yapılabilir?

    Alevi örgütlülüğünün şu anda geldiği nokta elbette geçmişe göre ileri bir noktada ama Alevi örgütlülüğünün daha profesyonelce yürütülmesi gerekiyor. Yani bakıyorsunuz bir genel merkeze bağlı 80 cemevi var; bu 80 cemevinde kendi merkezinin oluşturduğu düşünceyi bile uygulayamıyorlar. Yani oturup örneğin bir Hakk’a yürüme erkanı oluşturuyorsunuz, size bağlı olan ocakları çağırıp diyorsunuz ki ‘ben böyle bir şey oluşturdum, bu Hakk’a yürüme erkanı Alevicedir. Bundan sonra bunu uygulayacaksınız’. Bunun üzerine mesela Urfa’dan gelen bir cemevi sorumlusu diyor ki ‘hayır öyle şey olmaz’. Hazırlanan erkanı okuyamayacaklarını, toplumun kabul etmeyeceğini dile getiriyor. Ama zaten toplumun bir değişim yaşaması zorunlu. Mesela biz bir dede ailesiyiz, benim ailemde bile eğitim ya da farklı yol yöntemlerle Alevilikten uzaklaşma yaşanmış. Şimdi bunu ben kendi ailemde düzeltmekte zorlanırken bana gelen bir emirle bunu yapmam çok zor. Ama yapmak zorundayız. Yoksa baskın inanç dediğimiz, Aleviliği yok etmeye çalışan inanç dediğimiz, 16. yüzyılda fetvalar verip ‘bunları katledin’ diyen yapının bugün farklı bir biçimde, zihniyette çeşitli devletin kurumları tarafından devam ettirilmeye çalışıldığı, Alevilerin değil Aleviliğin katledildiğinin gündeme geldiğini görüyoruz. O zaman buna karşı direnmenin yolu da Alevi örgütlülüğünün çok daha sağlıklı yapıya kavuşturulmasından geçiyor.

    “ÇATI ÖRGÜTLERİ MUTLAKA GÜÇLENDİRİLMELİ”

    Birincisi örgütler kendi içerisinde birlikteliği sağlayacak. İkincisi, çatı örgütleri mutlaka güçlendirilecek. Örneğin 80 cemevi var ancak genel merkezin oturacak yeri yok! Böyle şey olmaz. Örgütlerin ekonomik olarak güçlü olması gerekiyor. Çünkü her şey para ister. Ayrıca örgütlerin, kendi içlerindeki çatışmaları mutlaka sonlandırmaları gerekir. Üçüncü olarak Aleviliği mutlaka Alevi gibi anlayan, algılayan ve ifade eden liderlere ihtiyacımız var. Yoksa ‘Onu biz de biliyoruz ama bunu şimdi söylemenin zamanı değil, biraz daha beklememiz gerekir’ zihniyeti bana göre doğru değil. Ben bazı şeyleri çok sert ifade ettiğim için bu tür tepkiler alıyorum. ‘Aman dede daha zaman var. Bu toplumu ürkütür’ deniliyor. Toplumu ürküteceksin. Toplumu ürkütmezsen kendine geleceği yok. Toplum şu anda uyum sağlamış durumda. Kurban Bayramı yakın bir zamandaydı, gördük ki birçok Alevi kurban kesti. Alevilikte kurban var mı? Sen zaten bu zihniyete kurban vermişsin, oturup bir de bir hayvan keserek cennete Gitme düşüncesindeysen, öte dünya anlayışın varsa o zaman burada bir sorun var demektir.
    Alevilik bu dünyaya ilişkin bir inanç, ne varsa burada çözeceksin. Onun için örgütlerimizin bunları anlayıp aktarması gerekiyor. Ancak örgütlerin biri Alevi-İslamcı biri tamamen şeriatçı biri Şiacı biri Alevice olmaya çalışıp ama olamamış, tamamlayamamış bir yapı… Şimdi bunları bir araya getiremezsiniz. Yani ben Cem Vakfı ile bir araya gelip ‘Alevi İslam anlayışı’ diyen bir yapıyla birlikte hareket edemem. Çünkü ben Aleviliği İslam içinde olduğunu düşünmüyorum. Alevilik kendi başına bir inanç. Aleviliğin kendi değerleri var. Başımı Kuran’a bağlayarak beni Müslüman yapamazsınız. Eğer bu söylediğim aşamaları geçebilirsek daha bilimsel bakmaya çalışabilirsek olur. Daha önceden birçok bilim kuruluna davet edildim. Her gittiğimde yapacağız edeceğiz deniliyordu. Hala yapacağız, -acak, -ecek eklerini artık bırakmak gerekiyor. ‘Yapıyorum, yaptım’ ifadelerinin yerleşmesi gerekiyor. Yoksa ciddi anlamda Alevilikte bir kayma var. Özellikle bu açılan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı taşrada geziniyor. İhtiyaç listesini sağlayanlar paralelinde sizden bir şey isteyecektir. Şimdi kadro tahsis etmeye çalışıyorlar. Düşünebiliyor musunuz bir cemevinin kadrosu Kültür Bakanlığı’na bağlı devlet memuru! Peki bu kişi ne yapacak? Oranın temizliği, dedelik hizmetleri, başkanlığı; hangi birini yapacak? Bunlar hep sorun. Ama bu tik tak çok tehlikeli bir biçimde işliyor. Biz de o kınalı kekliklerden çok var. Mutlaka bilimsel çalışmalar yapmak lazım. Alevi örgütleri belli aralıklarla sempozyumlar, konferanslar, paneller gerçekleştirmek zorunda. Yoksa sadece anma günleri ile Aleviliği yeniden inşa edemezsin. Aleviliği baştan, sıfırdan yapalım anlamında söylemiyorum ama Aleviliği günümüzün ihtiyaçları doğrultusunda yeniden şekillendirmeye de ihtiyacımız var diye söylüyorum. Aşk ile…”

    Eren GÜVEN/ANKARA

    İLGİLİ HABERLER:

    1-‘İktidar manevralar yapıyor; bir duruşumuz olmalı, belirleyici olmamız gerekiyor-VİDEO
    2-‘Alevi örgütleri mücadeleyi toplumsallaştırmalı, Alevi ailelerle ortaklaşılmalı’- VİDEO
    3- ‘Alevi kurumları ortaklaşa bir enstitü kurabilirler; bir hukuk birimi kurulabilir’ – VİDEO
    4-‘Mutlaka hukuk komisyonu kurulmalı, sorunlara çözüm üreten bir örgütlülük olmalı’-VİDEO
    5-‘Alevilerin sorunu siyasetle, hukuk mücadelesiyle çözülür; ciddi çalışmalara başlanmalı’
    6- ‘Cemevlerini ibadetin yanında sosyal, kültürel merkeze dönüştürmeliyiz, insana dokunmalıyız-VİDEO
    7-‘Sünni ulema zihniyetinin inancımızı bize anlatması mücadele etmemiz gereken bir durum’- VİDEO

    8- ‘Alevi kurumlarının bünyelerinde siyasi birimler oluşturulmalı, ortak akılla hareket edilmeli’
    9-‘Aleviler sokakta, hukuksal alanda mücadele etmeli ve sivil itaatsizlik örgütlenmelidir’
    10-‘Alevi enstitüleri kurularak inançtaki resmi ideolojinin yarattığı deformasyonlar ayıklanmalıdır’- VİDEO
    11-‘Alevi örgütlenmesinin yeni bir inşaya ihtiyacı var; dernekler yasasından çıkılmalı’-VİDEO
    12‘Asimilasyonla mücadele ilk olarak devletle değil cemevlerinde başlamalı’-VİDEO

  • Almanya’da 16. Hıdırellez etkinliği düzenlendi-VİDEO

    Almanya’da 16. Hıdırellez etkinliği düzenlendi-VİDEO

    PİRHA – Alevi Bektaşi Kültür Enstitüsü, 16. Uluslararası Hıdırellez Etkinliği düzenledi. Yapılan kutlamada, Hıdırellez geleneğine dair aktarımlar yapılırken, nefesler de seslendirildi.

    Alevi Bektaşi Kültür Enstitüsü, Almanya’nın Bonn kentinde Hıdırellez etkinliği düzenledi.

    Bu yıl 16’ncısı yapılan etkinliğin açılışında Dede Yücel Top ile Kudsi Halifebaba, gülbeng okuyarak su salma erkanını yürüttü.

    HIZIR VE İLYAS’IN BULUŞTUKLARI GÜN!

    16. Hıdırellez etkinliğinin açılış konuşmasını Alevi Bektaşi Kültür Enstitüsü adına Gülizar Cengiz yaptı. Hıdırellez’in önemine dair bilgi paylaşan Cengiz, şunları söyledi:

    “Anadolu’dan buraya taşıdığımız Hıdırellez geleneği, sadece Anadolu’da bizim yaşadığımız bir gelenek, inanç değil. Hıdırellez, aynı zamanda çok geniş bir coğrafyada yaygın kutlanan, insanlık tarihinin en önemli ve eski geleneklerinden biridir. Anadolu ve Balkanlarda özel şenliklerle Hıdırellez kutlanır. Hıdırellez her yıl 5 Mayıs’ı 6 Mayıs’a bağlayan gece ve gündüz dilekler dilenerek şenliklerle kutlanır. Bugünde Hızır ve İlyas peygamberin buluştuklarına inanılır. Hızır, bazı yörelerde peygamber olarak kabul edilirse de bazı yörelerde ulu bir eren, derviş olarak kabul edilir.

    Hıdırellez batı kültüründe de ölümsüzlük suyuna ulaşma inancına dayandığı için ortak bir değerdir. Ayrıca Hızır ile ilgili benzer bilgiler Musevilikte de yaşadığı gibi Hızır’ın ruh göçü ile İlyas peygambere dönüştüğü, onun da yine ruh göçüyle Hristiyan azizi Snt. Georgia’ya dönüştüğü bir biçimde Hristiyan inancında da yer almaktadır. Görüldüğü gibi Hızır, peygamber veya bilge kişi olarak insanlığın ortak kültürel mirasıdır.”

    Yapılan konuşmalar ardından çok sayıda müzisyen tarafından nefesler seslendirildi.

    ÇOCUKLAR İÇİN ÖZEL AKTİVİTELER

    Etkinlik kapsamında çocuklar da unutulmadı. Özel kurulan çadırlar içerisinde resim atölyelerinin yanı sıra Hacivat ile Karagöz oyunu da sergilendi.

    Etkinlik, davul zurna eşliğinde çekilen halaylarla son buldu.

    PİRHA/ALMANYA

  • Ateş: Aleviler olarak deprem bölgesinde olacağız; sorgulayacağız, dikkat çekeceğiz -VİDEO

    Ateş: Aleviler olarak deprem bölgesinde olacağız; sorgulayacağız, dikkat çekeceğiz -VİDEO

    PİRHA – PSAKD Genel Sekreteri İsmail Ateş, çok sayıda Alevi çatı örgütünün 6 Şubat’ta deprem bölgesinde olacağını söyledi. Ateş, halen çadır ve konteynerlerde yaşayan insanların olduğunu belirterek “Bir yıl geçmesine rağmen devletin yapması gerekenleri neden yapmadığını bir kez daha sorgulayacağız. Bu halk bu kadar acıyı çekmeye mecbur değil” diye konuştu.

    6 Şubat Maraş depremlerinin üzerinden tam bir yıl geçti. Resmi bilgilere göre 50 binden fazla insan yaşamını yitirirken 145 kişinin ise halen akıbeti belli değil. Aileler, yakınlarına ulaşmak adına Ankara’ya kadar gelerek hükümetten konu ile ilgili adım atmasını istendi. Ancak hükümet yetkilileri, ailelerin aksine ‘cenazesine ulaşılamayan kimse yok diyerek’ konuyla ilgili Meclis’e sunulan araştırma önergelerini de reddetti.

    Deprem sonrası yaşanan dram bununla da sınırlı kalmadı. Tüm yaşantıları altüst olan depremzedeler, henüz nitelikli bir barınma ihtiyacı edinemezken, içme suyu ve temel gıdaya ulaşma konusunda da zorluklar yaşıyor.

    ALEVİ ÖRGÜTLERİ DEPREMİN YIL DÖNÜMÜNDE HATAY’DA!

    Alevi Bektaşi Federasyonu başta olmak üzere çok sayıda Alevi örgüt temsilcisi de depremin yıl dönümünde yıkıma uğrayan şehirlerde bulunacak. Alevi örgütlerinin yöneticileri ilk olarak 6 Şubat’ta saat 04:17’de Hatay’da yapılacak anmada yer alacak.

    “ALEVİ BEKTAŞİ KURUMLARI OLARAK LOKMALARIMIZI PAYLAŞMAYA DEVAM EDİYORUZ”

    Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Sekreteri İsmail Ateş, halkla dayanışmak için bölgeye gideceklerini vurguladı. Ateş, hükümetin deprem sonrası tutumunu da eleştirerek şunları söyledi:

    “Deprem için ‘Asrın felaketi’ diyorlar ama aslında ‘Asrın ihmalkarlığı’ da denilebilir. Çünkü 6 Şubat’ta yaşanan depremde, biz kayıplarımızı kefensiz şekilde toprağa sırlamıştık. Yani devletin hiçbir imkanı orada yoktu; su yoktu, kefen yoktu, battaniye yoktu, sıcak bir tas çorba dahi yoktu. Bütün bu olumsuzlukları birebir orada yaşayıp, gördük. Alevi kurumları olarak 6 Şubat’ın hemen ardından bölgeye gitmiştik ancak felaketin bu boyutta olduğunun farkında değildik. Biz, orada çok insani bir şekilde Alevi, Sünni, Türk, Kürt ayrımı yapmadan, malını, canını kaybeden bütün canların yanında olmaya çalıştık. Hatırlarsanız Hızır ayıydı aynı zamanda. Bizim inancımızda insanların birbirine Hızır olması beklenir, biz de depremde o felaketi yaşayan canlara Hızır olmaya çalıştık. Daha sonra fark ettik ki Alevi kurumları, gerici, şeriatçı, yobaz, tarikat ve cemaatlerin karşısına çıkmıştı. Orada eğer biz olmasaymışız bütün deprem bölgesini bu yapılanmalar kontrol edecekmiş. AKP hükümetinin sistematik bir uygulaması bu aslında. Yani AKP’nin kendisi deprem bölgesinde görünmeyerek şeriatçı örgütler orada görev almaya başladı. Canlı biçimde gördük, insanların orada acıları varken dua kitapları, şeriatı öven yayınlar dağıttılar. Oysa o insanların acılarıyla uğraşmaları sırasında bunlara değil sıcak bir battaniye ihtiyaçları vardı. Ya da kayıplar için kefen verilmesi gerekiyordu ama devlet bunların hiçbirisini yapmadı. Şimdi bunların üzerinden bir yıl geçti, bütün Alevi Bektaşi kurumları olarak; biz ‘bağış’ ya da ‘yardım’ demiyoruz, lokmalarımızı paylaşmaya devam ediyoruz.”

    KAYIP 145 KİŞİYE DİKKAT ÇEKİLECEK!

    İsmail Ateş, Avrupa’daki Alevi kurum yöneticilerinin de 6 Şubat’ta deprem bölgesinde olacaklarını belirtti. Ateş, kurumlar olarak dayanışma gösterecekleri ilk ilin Hatay olduğunu söyleyerek şöyle devam etti:

    “04.17’de tam depremin olduğu saatte basın açıklaması yapacağız. Bir yıl geçmesine rağmen devletin yapması gerekenleri neden yapmadığını bir kez daha sorgulayacağız. Bu halk bu kadar acıyı çekmeye mecbur değil. Halen çadır ve konteynerlerde yaşayan insanlar var. Toplum hafızası ne yazık ki şu noktaya geldi; deprem oldu bitti ‘toplum olarak yardımlarımızı yaptık, hepimiz vicdanın rahat başımızı yastığa koyuyoruz’. Maalesef öyle olmuyor. Halen cansız bedenine dahi ulaşılamayan insanlar var. Bunlara dikkat çekmemiz gerekiyor. Kayıpların her birinin bir sevdiği, annesi, yavrusu, kardeşi, arkadaşı, bir yareni var. Bizler deprem bölgesindeki programda bütün bunlara dikkat çekeceğiz. Ayrıca 10 gün sonrasında Adıyaman’a gideceğiz. Kaybetmiş olduğumuz Zülfikar Yılmaz canımız için aile, orada bir anma düzenleyecek. Adıyaman Şube Başkanımız Zülfikar Yılmaz’ın ardından lokma paylaşılacak ve sonrasında cem yapacağız.”

    Eren GÜVEN/ANKARA

  • Cemal Şahin: Cemevi Başkanlığı yetkilileriyle görüşenler, Aleviliğe ihanet edenlerdir-VİDEO

    Cemal Şahin: Cemevi Başkanlığı yetkilileriyle görüşenler, Aleviliğe ihanet edenlerdir-VİDEO

    PİRHA-Yol hizmet yürütücüsü Enver Cemal Şahin, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın faaliyetlerini eleştirdi. Şahin, “Hükümetin güdümüne girildiği zaman Alevi düşüncesi kalmaz. O nedenle hükümet bağlantılı kişilerle masaya oturup konuşanlar bu topluma, Aleviliğe ihanet edenlerdir” dedi.

    Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile 9 Kasım 2022’de kurulan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, toplumsal tepkiyi günden güne yükseltiyor. Maddi tekliflerle inanç önderlerini kendine bağlamak isteyen Cemevi Başkanlığı, Aleviliği de İslamiyet’in içerisinde şekillendirmek istiyor. Resmiyette tanınmayan Alevilik, devlet eliyle özünden uzaklaştırılmaya çalışılıyor.

    Daha çok şubesi olmayan, bağımsız cemevlerine yönelen hükümet yetkilileri, Alevi köylerinde yaşayan bireyleri de tıpkı bir memurmuş gibi maaşa bağlayıp himayesine alıyor. Alevi örgütleri, bu uygulamanın toplumsal barışı bozacağına da işaret ederek, Cemevi Başkanlığı ile görüşme sağlayan bireylerin, kurumlardan uzaklaştırılacağını vurguluyor.

    “İÇİMİZDE İHANET YAPAN ÇOK KİŞİ VAR”

    Devletin, Aleviliği yok etme çabasında olduğunu söyleyen Yol hizmet yürütücüsü Enver Cemal Şahin de yapılmak istenenlerin “kötü niyetli” olduğunun altını çiziyor. Gidişatın iyi yönde olmadığını ifade eden Şahin, “Daha dün gördük, halk tarafından seçilen Can Atalay’ın milletvekilliğini düşürdüler. Ne yasa dinliyorlar ne demokrasi, ne laiklik… Artık Türkiye’yi tamamen ele geçirdiler. Milli Eğitimdeki uygulamalar kendi düşünceleri doğrultusunda, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı da tamamen kendi güdümlerini aldılar. Birçok dernek, vakıf ve tarikatları da kendi güdümlerine almış durumdalar. Her tarafı İslami bir yapıya büründürüyorlar” dedi.

    Bu gelişmelere bazı Alevilerinde dahil olduğunu vurgulayan Şahin, “Biz bunlara ‘Kınalı keklik’ diyoruz. Maalesef içimizde ihanet yapan çok kişi var ve bunlar da AKP güdümüne girdi. Toplum, şeriata doğru adım adım götürülüyor bunlar da onlara yardımcı oluyorlar. Fakat Alevi toplumu da artık birçok insan da uyandı ve bu tehlikeyi görüyor. Yapılanlara karşı toplum mücadele de ediyor” şeklinde konuştu.

    “MASAYA OTURMAK, ONLARA PRİM VERMEK ANLAMINA GELİR”

    “Bizler demokrasi, laiklik, insan hakları için uğraşıyoruz” diyen Enver Cemal Şahin, Evrensel hukuk ilkelerinin Türkiye’de de geçerli olması gerektiğini söyledi. Şahin, Cemevi Başkanlığı’nın Alevi toplumu nezdinde hiçbir karşılığının olmadığını ifade ederek, söz konusu başkanlık yetkilileri ile masaya oturmanın da “ihanet” olacağını vurguladı. Şahin şunları söyledi:

    “Cemevi Başkanlığı ile masaya oturmak onlara prim vermek anlamına gelir. Onları muhatap aldıktan sonra yavaş yavaş ‘sizlere yardım edeceğiz, ihtiyacınızı karşılayacağız’ gibi sözlere başlarlar. Daha sonra Diyanet’e yaptıkları gibi bizleri de o potaya koyarlar. Bugün Diyanet için ne yapılıyor mesela? Merkezden hutbeler çıkartılıyor ve Türkiye’nin her tarafına dağıtılıyor. Süreç içerisinde bunlara bağlanan Aleviler de öyle olacaktır. Alevi dedelerine, cemlerde söylenecek sözler verilecek, bir nevi Diyanet uygulamasına çevrilecek. Böyle de bir tehlike var.”

    “MASAYA OTURUP KONUŞANLAR, ALEVİLİĞE İHANET EDENLERDİR”

    Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı yetkilileri ile görüşenlere çağrı yapan Enver Cemal Şahin, son olarak şunları söyledi:

    “Bir defa, görüşen o kişiler örgütlerden dışlanmalı. Ayrıca insanları bilgilendirmek ve bilinçlendirmek de lazım. Bu bilinçlendirme de muhabbet toplantılarında olacaktır. Örneğin bizler Ankara’da muhabbet toplantılarına başladık. Konuşulur ve insanlar birbirlerinin düşüncelerini öğrenirler. Toplumsal olarak ne yapılacağı o toplantılarda karar verilir. Bizler, eşit yurttaşlık için mücadele eden, biat kültürüne karşı olan, insanların düşüncelerini özgürce ifade etmelerini isteyen bir toplum istiyoruz. Mevcut hükümetin güdümüne girilirse Alevi düşünce ve felsefesi diye bir şey kalmaz. Onlar kendi düşüncelerini bizlere ve çocuklarımıza aşılar, süreç içerisinde Alevilik sadece isim olarak kalır. O nedenle onlarla masaya oturup konuşanlar, bu topluma, Aleviliğe İhanet edenlerdir.”

    Eren GÜVEN/ANKARA

  • Alevi kadınlardan konferansa çağrı: Bu sefer biz konuşalım erkek canlar dinlesin-VİDEO

    Alevi kadınlardan konferansa çağrı: Bu sefer biz konuşalım erkek canlar dinlesin-VİDEO

    PİRHA – Ankara’da 3 Şubat’ta yapılacak olan Alevi Bektaşi Federasyonu 1. Kadın Konferansı’na katılım çağrısı yapan kadınlar, “Erkeklerin bir de bizim dilimizle dinlemesi gerekiyor. Yaşamın her alanında haksızlığa uğruyoruz” dedi. Alevi kadınlar, önyargılardan kurtulmak adına her kesimden insanı da konferansa davet ettiler.

    Alevi Bektaşi Federasyonu 1. Kadın Konferansı, 3 Şubat’ta Ankara’da yapılacak. Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Kadın Meclisi tarafından organize edilen konferansın duyurusunda “Yol’umuzda vardık, varız, hep var olacağız” vurgusu öne çıktı.

    Konferansta, Alevi inancında kadının varlığının yanı sıra “Cumhuriyetin 2. yüzyılında ne yapmalı ve nasıl bir mücadele tarzımız olmalı” gibi başlıklar da konuşulacak.

    Alanlarında yetkin çok sayıda ismin yer alacağı konferans, Ankara Yılmaz Güney Sahnesi’nde saat 10.00’da başlayacak.

    3 oturum şeklinde düzenlenecek konferansın detaylarını organizasyonda yer alan isimlerle konuştuk.

    “HAKSIZLIĞA UĞRADIĞIMIZI DÜŞÜNÜYORUZ”

    Aktivist Emel Sungur Uzman, öncelikle bu konferansın hangi ihtiyaç doğrultusunda oluştuğunu şu sözlerle anlattı:

    “Türkiye’deki kadınlara yönelik binlerce saldırı, şiddet, toplumun dışında yaşamayan kadınlar olarak bize de yansıyor. İhtiyaç konusuna öncelikle bununla başlayayım. Özellikle Alevi örgütlenmesinde en fazla emek veren kadın canlarımız ama ne yazık ki görünürlüğü çok flu bir noktada. Bunu görünür hale getirmek için de kadınlar için birtakım ayrıcalıklar yapmak gerekiyor. Açıkçası Yol’un orijinali, Yol’un başlangıç ve çıkış noktası, hünkarın dediği gibi Eşitler Meydanı… Ancak biz, hem uygulamalarda hem kurumsal olarak bu eşitlik noktasında haksızlığa uğradığımızı ve mağdur olduğumuzu düşünüyoruz.

    Demek ki bizler arasında bir takım rahatsızlıklar var ki biz bu işe karar verdik. Çeşitli nedenler de sayabiliriz. Örneğin meydanda zaman zaman karşılaştığımız eşitsizlikler ve bu meydanın dışına çıktığımızda birtakım eksiklik ve kadına yönelik haksızlıklar noktasında böyle bir karar verip yola çıktık. ABF, bildiğiniz gibi bütün demokratik Alevi örgütlenmelerinin en üst kurulu ama öğrendim ki ne yazık ki 20 kişilik yönetim kurulunda kadınlar %10 ile temsil ediliyor. Demek ki ortada görünen bir ihtiyaç var.

    Şikayetlerimizi muhabbetlerde dile getiriyoruz. Tabii dedenin biraz esnekliği ile de ilgili diye düşüneceğim; kadının onun dünyasında kabul görmesi, veyahut diğer inançlardan etkilenmesiyle de ilgili; ancak bizim Yol’un gereği bu ‘eşitiz’ ifadesinin mutlaka yaşamımıza geçirilmesi gerekiyor. Burada eşitlik sağlanırsa muhtemelen toplumsal mücadelede de eşitlikte ilerlemiş olacağız.”

    “MÜCADELE ETMEDEN HAK ALMAK MÜMKÜN OLMUYOR”

    Emel Sungur Uzman konferansın özgünlüklerine de değindi. Yapılacak buluşmanın, yaşama yansımalarının olacağını da ifade eden Uzman, şöyle devam etti:

    “Anadolu’nun renkleri birbirini çok tanımıyor. Konferans bu anlamda bu tanımanın da önünü açacaktır. Konferansımıza ritüellerle başlayacağız. Ulusoy ailesinden Sema Ulusoy Anamız, başta gülbeng okuyacak. Çerağı uyarılacak, sonrasında hepimizin bildiği geleneksel bir ritüelimiz olan üç nefesle devam edeceğiz. Toplumun bu anlamda bizi anlamaya çalışıp, kulak vermesi ve ritüellerimizi öğrenmesinin değerli olduğunu düşünüyorum. Sadece Alevi-Sünni ya da Kürt, Türk, Gürcü, Çerkes meselesi değil, bu ülke çok renkli bir mozaik. Ne yazık ki birbirimizi tanıma noktasında sıkıntılarımız var. Ne yazık ki fabrika ayarlarında büyük düşmanlıklar da var. İnsanlar birbirlerini tanıdıkça hem barışın önünü açıyor hem de bu ayarların doğru olmadığı, bize dayatılan ayarlar olduğu ortaya çıkıyor. Aslında resmi tarihin peşinden gitmektense herkes kendi tarihini doğru yazmalı. Evet inançsal, yaşama dair farklılıklarımız var. Bütün bunları o gün konuşmak istiyoruz. Muhtemeldir bu konferansın devamı gelecek. Hiçbir şeyin hakkını mücadele etmeden almak mümkün olmuyor. Konferans aslında bunun bir parçası. Biz de bütün bacılar olarak böyle bir mücadele yoluna karar verdik. Bir dedenin de ifade ettiği gibi gülbengi dedeler okuyor, mutfakta lokmayı bacılar pişiriyor. Evet hem mutfakta lokma pişirir, aşuremizi kaynatırız hem de burada gülbeng okumasını, muhabbet yürütmesini biliriz. O anlamda bir başlangıç diye düşünelim. Bu, ileriki yolculuğumuzun belki biraz önünü açacak bir çalışma olacak. Hem akademiden hem de örgütlü mücadele içinden gelen kadınlar var. Ben de Alevi örgütlenmesinde 35 senemi dolduruyorum. Ham iken giriyoruz usul usul pişmeye başlıyoruz, boş giriyoruz dolu çıkıyoruz. Konferansta elbette eksiklerimiz de olacaktır ama geleneğin bize öğrettiği bir dil var; eksikliklerimiz doluya yazıla…”

    “BU SEFER BİZ KONUŞALIM ERKEK CANLAR DİNLESİN”

    Emel Sungur Uzman, konferansa katılım çağrısı da yaparak “Ankara’daki siyasi partileri, demokratik kitle örgütlerini, meslek odalarını, köy derneklerini tek tek ziyaret etmeye çalışıyoruz. Böyle bir çalışmanın ihtiyaç olduğunu aşağı yukarı her gittiğimiz yerde duyduk. Özellikle dile getiriyoruz, kurumların başkanları erkek olabilir, onları misafir olarak hanemize mihman edebiliriz ancak her kurumdan 3-5 dakikalık temsili konuşmacı istiyoruz. Onların da kadın olması noktasında hassasiyetlerimiz söz konusu. Bu sefer biz konuşalım erkek canlar dinlesin dedik. Tartışmaların olacağı, finalde bir de sonuç bildirgesinin oluşturulacağı bir konferans olacak. Farklı inançtan, farklı dilden, farklı kesimlerden gelen kadınlarla yolculuğumuza devam edeceğiz” dedi.

    “KADIN İBADETHANELERİMİZDE SÖYLEMDE VAR AMA EYLEMDE YOK!”

    Konferansın konuşmacılarından biri de Hacı Bektaş Eğitim ve Kültür Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Canan Seçkin olacak. Konferansta ‘Öğretiden pratiğe Alevi ve kadın olmak’ başlığını konuşacak olan Seçkin, şu değerlendirmeyi yaptı:

    “Yol’umuzda sürekli kadın ve erkeğin eşit olduğundan bahsediliyor ama günümüzde yansıması böyle değil. Hizmet yürüten bacılar olarak bunu sürekli duyuyoruz ama karşılığını göremiyoruz. Günümüzde bakıyoruz ki kadın hem ibadethanelerimizde hem demokratik kitle örgütlerinde söylemde var ama eylemde yok. Böyle bir çalışmanın da kadınların hak ettiği yere, özüne kavuşacağına faydası olacağını düşünüyoruz.”

    “YOL’UN ERKEKLEŞMEYE EVRİLDİĞİNİ GÖRÜYORUZ”

    Konferansın, egemen düzene karşı bir itiraz niteliğinde olduğunu da söyleyen Canan Seçkin, “Egemen erkek aklın, inancımıza yansımalarını, aslında Yol’un biraz da erkekleşmeye evrildiğini görüyoruz. Postta analarımız yok. Ana ocaklarımızı da geçtik, doğal olarak dedenin eşi olan anaları, yanlarında görmek artık neredeyse mümkün değil. Özellikle erkeklerimiz şunu söylüyorsa; ‘Bizde kadın erkek farkı yok. Kadın ve erkekler bir. Kırklar Ceminde dahi kadınlar vardı’ söylemini şöyle değiştirmemiz gerekiyor; ‘Kırklar ceminde dahi erkekler vardı.’ Ki biz kadınlar öyle demiyor, Kırklar ceminin bize söylediğini söylüyoruz. Biz canız. Bizde cins yok, can var. Yani biz ten gözüyle değil can gözüyle bakıyoruz.”

    “KARAR ALMA MEKANİZMALARINDA DA OLMAMIZ GEREKİYOR”

    Canan Seçkin, konferansa katılım yönünde Alevi kadınlara çağrı da yaparak sözlerini şu cümlelerle sonlandırdı:

    “Özümüze dönmemiz gerekiyor. Fatma Anayı, Hüsniye’yi rehber edindiysek eğer Kadıncık Ana’ya, Ayşe Bacı’ya, Güzide Ana’ya, onların yaşamlarına bakıp neler yapmamız gerektiğini tekrar hatırlatmamız gerekiyor.
    Bir de erkeklere çağrıda bulunmak istiyorum. Söylediklerini uygulamaları, özlerini dara çekmeleri gerekiyor. Gerçekten Yol böyle mi? ‘Kadın erkek eşit’ diyorlar ama yaşanan bu mu? ‘Yol’ derken sadece cemevinde yapılan ritüellerden bahsetmiyorum, bizlere ait olan Alevi örgütlerinden de bahsediyorum. Elbette ki ‘Zaman sana uymazsa sen zamana uyacaksın’ demiş Şah-ı Merdan Ali. Zamana uyacağız, daha önceki gibi olmayacak ama bugüne uyarlanması, eşit temsil edilmesi gerekiyor. Madem hizmette varız, söz ve karar alma mekanizmalarında da olmamız gerekiyor. Kadınlarımıza bunun için çağrıda bulunuyorum. Sadece Alevi örgütlerinden bahsetmiyorum, dünya genelinde de geçerli, bir konuşma olduğunda son sözü nedense hep erkekler söylüyor, onların dili ile teyit edilmiş oluyor. Tam tersine konferansta kadın dili ile konuşulacak, kadın dili ile anlatılacak. Bir de erkeklerin, bizim dilimizle dinlemeleri gerekiyor. Son sözü de biz söyleyeceğiz. Bizi tanımak isteyen bütün canları da konferansa davet ediyoruz.”

    Eren GÜVEN/ANKARA

  • ‘Türk Tabipler Birliği’ne kayyum atamak demokrasinin rafa kaldırıldığının ilanıdır’

    ‘Türk Tabipler Birliği’ne kayyum atamak demokrasinin rafa kaldırıldığının ilanıdır’

    PİRHA – Alevi Bektaşi Federasyonu, “amaç dışı faaliyet” gerekçesiyle TTB Merkez Konsey üyesi 11 hekimin görevden alınmasını kınadı.

    Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF), Türk Tabipler Birliği (TTB) Merkez Konseyi üyelerinin mahkeme yoluyla görevden alınmasını kınadı. ABF açıklamasında, “Türk Tabipler Birliği’ne kayyum atamak demokrasinin rafa kaldırıldığının ilanıdır” denilerek “AKP eliyle demokrasi darbesi” yapıldığı ifade edildi.

    “KARARI TANIMIYORUZ”

    ABF tarafından yazılı yazılı yapılan basın açıklamasında şu ifadelere yer verildi:

    “Bir tarafından eşitlikten, özgürlüklerden bahseden AKP, her zamanki gibi gerçek hedefini gizleyememiştir. Kendinden olmayanı susturmak, baskı altına almak, hukuksuz bir şekilde cezaevlerine koymak, algı yaratmak AKP’nin fıtratında var. Toplumun tüm kesimlerini tamamıyla dönüştürüp, kendisine biat etmiş tek tip bir halk yaratma hedefini artık gizlemeyen AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, eşitlik ve özgürlük kavramlarından dahi korkmaktadır. Bir taraftan, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde kurdukları Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ile AKP’ye biat etmiş Alevilik yaratmaya çalışırken, bir taraftan da demokratik kitle örgütlerini susturmaya çalışmaktadır. Binlerce siyasetçi cezaevindeyken, yine on binlerce doktor, hemşire ve ebe, ülkeyi terk ederken, ‘milli irade’ lafını dilinden düşürmeyen Tayyip Erdoğan, bu günlerde yeni Anayasa’dan bahsediyor. Tayyip Erdoğan’a soruyoruz, seçilmiş milletvekili Can Atalay’a oy veren yüz binlerce seçmen, yurttaş değil midir?

    Artık mızrak çuvala sığmıyor, AKP demek ikiyüzlü bir siyaset demektir. Milyonlarca insanı açlığa mahkum edenler, onların haklarını savunacak kim varsa susturmaya çalışmaktadır. Ama Aleviler susmayacak. Kerbela’da Hüseyin, Banaz’da Pir Sultan olacağız. Alevi Bektaşi Federasyonu olarak bu ve hiç bir antidemokratik kararı tanımıyoruz.

    72 milletin bir arada, özgürce yaşadığı bir düzen için, eşit yurttaşlık temelli mücadelemizi kesintisiz sürdüreceğiz. Türk Tabipleri Birliği’ne yapılan bu demokrasi darbesinden derhal vazgeçilsin.”

    PİRHA/ANKARA

  • İslam Arpat: ‘Osmanlı’dan kırılan olursa önce onlar kırılsın’ mantığı ile Bektaşiler gönderilmiş-VİDEO

    İslam Arpat: ‘Osmanlı’dan kırılan olursa önce onlar kırılsın’ mantığı ile Bektaşiler gönderilmiş-VİDEO

    PİRHA – 37 yıldır İHD bünyesinde hak mücadelesi yürüten Makedon İslam Arpat, Alevilere yönelik inkar ve imha politikalarını yorumladı. Arpat, Osmanlı döneminde Makedon coğrafyasına sürülen Bektaşilere işaret ederek, “Öteden beri olması istenen tek bir mezhep var. ‘Eğer Hristiyanlar tarafından öldürülürlerse ilk önce Bektaşiler öldürülsün’ diye düşünülmüş. Dolayısıyla o günden bugüne tek din, tek bayrak anlayışı, çoğulculuğu reddetmiş” dedi.

    Makedon yurttaş İslam Arpat da 12 Eylül 1980 askeri darbesine giden süreçte milyonlarca insan gibi büyük mağduriyetler yaşadı. 19 Aralık 1979’da 22 yaşında cezaevi ile tanışan Arpat, 12 Eylül sonrasında ise çok sayıda işkence ve yasaklarla karşılaştı.

    Darbe sürecinden sonra tek tip uygulamaların dayatıldığı cezaevlerinde, dil yasağı da sıkça karşılaşılan bir hak ihlali oldu. İslam Arpat’ın anadili olan Makedonca da o dönem tehlikeli diller arasında yer aldı. Arpat, Buca Cezaevi’nde bir görüş gününde anne ve babası ile Makedonca konuşması sebebiyle gardiyanlar tarafından susturularak, “Lagara lugara yapma, Türkçe konuş” dayatması ile karşılaştığını anlattı. Arpat, başka yıllarda cezaevlerinde yine dil konusunda engellendiğini ve “Türkçe konuş, burası Türkiye” gibi ırkçı söylemlere maruz kaldığını aktardı.

    HAPİSHANE YILLARI ARDINDAN BAŞLAYAN MÜCADELE!

    Toplumun her kesimini baskı altına alan askeri darbe sonrasında hak ihlalleri de çığ gibi büyüdü. 1986 yılına gelindiğinde ise İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) kuruluşu ilan edildi. Derneğin ilk üyelerinden birisi de İslam Arpat oldu. Üyelikten de öte uzun yıllar İHD İzmir Şubesi’nin yönetimde de yer alan Arpat ile 5 Kasım’da yapılan 21. Olağan Genel Kurulu vesilesiyle buluştuk.

    Genel kurulun yapıldığı salonda kürsüde söz alan Arpat, “Dışarıdaki insanlar ‘İHD Kürtlerin egemen olduğu bir dernek haline geldi’ diyor. Ancak İzmir Şube’de Makedonlar da diğer halklardan insanlar da var” diyerek hak mücadelesinin belirli toplumsal kesimlerle sınırlı kalmadığının altını çizdi. Arpat ayrıca Makedonca yaptığı kürsü konuşmasında, İzmir’de katledilen Deniz Poyraz’a ithafen “Onlar ölmediler, onlara ölü demeyiniz. Onlar yaşıyorlar. Birçok yaşayandan daha diriler. Ölmediler onlar” sözüyle de uzun süre alkışlandı.

    “MÜSLÜMAN OLURSAN SALDIRILARA DA MARUZ KALMIYORDUN”

    İslam Arpat ile kürsü konuşmasının ardından güncel konulara dair sohbet için buluştuk.

    Ailesinin 1959 yılında Makedonya’dan İzmir’e göç ettiğini belirten İslam Arpat, sözlerine “Müslüman olmuş Makedonum” diyerek başladı. Yerleştikleri köyün geçmişte Hristiyan kimliğine sahip olduğunu anlatan Arpat, “Yaşlılara sorduğumuzda, zamanında köyün Hristiyan kimliğine ait olduğunu anlatırlardı ama Osmanlı döneminde Müslüman olursan vergi vermiyor ve bir takım saldırılara da maruz kalmıyordun! Bundan dolayı köydeki kilise kırılıp yerine hilal takılmış ve camiye çevrilmiş. Ardından bir imam atanmış, o imam, süreç içerisinde Müslümanlığı yaymış” diye belirtti.

    “OSMANLI’DAN KIRILAN OLURSA İLK ÖNCE ÖLDÜRÜLSÜNLER DİYE BEKTAŞİLER GÖNDERİLMİŞ”

    İslam Arpat, cumhuriyet tarihinin daima baskıcı yönetimlere sahne olduğunu da vurgulayarak, “Öteden beri olması istenen tek bir mezhep var. Osmanlı da çok renkliliği dışlamış. Balkanlardaki Bektaşilerin birçoğu da zaten buradan gönderilmiş. Bildiğim kadarıyla Konya’dan gitmeler… Bektaşilerin, Osmanlı ile sürtüşme halinde olan bir gelenekleri var. Serhat, yani sınır şehirler Balkanlar’da… ‘Osmanlı’dan kırılan olursa da önce onlar kırılsın’ mantığı ile Bektaşileri buradan oraya, Türklerin kökleri olarak gönderilmişler ama burada sinsi bir bakış var. ‘Eğer Hristiyanlar tarafından öldürülürlerse ilk önce onlar öldürülsün’ diye düşünülmüş. Dolayısıyla o günden bugüne kadar istenen bir tek üniterlik gibi; yani tek mezhep, tek din, tek bayrak anlayışı, çoğulculuğu reddetmiş. Hala da o gelenek devam ediyor. Ben de insan hakları aktivisti olarak bunun böyle olmaması gerektiğini, demokrasinin güzelliğinin, renklerin birlikte, tıpkı bir orman gibi ama bir de ağaç gibi kendi müstakil alanında yaşaması; hani renklerin ve seslerin armonisi olarak değerlendiriyorum. O yönden bu mücadeleye katılıyorum” diye konuştu.

    ALEVİ TOPLUMUNDA HEP GÖRDÜĞÜM ‘ELİNE, BELİNE, DİLİNE SAHİP OLACAKSIN’ DÜSTURU”

    İslam Arpat, hak mücadelesinin önemine dikkat çekerek Alevi toplumuna da şu çağrıda bulundu:

    “Alevi toplumunda hep gördüğüm ‘Eline, beline, diline sahip olacaksın’ düsturudur. Bunun yeni kuşakta da devam etmesini isterim. İnançlarının devam etmesi için çabalarını görmek isterim. Çünkü inançlar ve diller bir kimliktir, bunlar kaybolmamalı. Kimlikleri insanların değeri olarak görüyorum. Alevilerin de bu konuda demokrasi mücadelesinde, yol arkadaşları ile birlikte yol almaları çok önemli. Aksi takdirde bölünüp, parçalanmış bir şekilde olursak kurt, kuzuyu kaptığı an diğerleri bakar! Durum böyle olursa sıra bize gelinceye kadar böyle bir görüntü var olur.”

    “HER DİNİ YAPININ DEMOKRATİK HAKLARI VARDIR”

    İslam Arpat son olarak iktidarın, bir bütün olarak insan hakkı ihlallerine değinerek, “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde bütün dillere, dinlere, renklere, cinsiyete, ötekileştirilen ve LGBT+ bireylere insan olarak bakıyoruz. Evrensel beyanname bizim anayasamızdır. Dolayısıyla bu eksende her dini yapının demokratik hakları vardır. Her inanca saygılı olunması gerektiğini istiyoruz. Ben bir aktivist olarak bütün inançlara tam bir laik birey olarak yaklaşıyorum. Ondan dolayı eğer ki tek bir dine, mezhebe odaklanıp hep onunla bakarsan sadece o dindeki mezheptekileri kardeş görürsün. Ama tam bir laik olursan birçok kardeşin, arkadaşın olur. Ben bu düsturla hareket ediyorum.”

    Eren GÜVEN/ANKARA