PİRHA- Araştırmacı Yazar Ali Aksüt, “Cumhuriyetin kurulduğu ilk yıllardan bu güne laikliğin ve eşit yurttaşlığın sadece anayasada var olduğunu hiçbir zaman işletilmediğini, her şey Hanefi fıkhına göre, Sünni İslam’a göre devlet eliyle örgütlenip yapılandırılmıştır” dedi.
Ülkemizde son dönemlerde en çok tartışılan kavramların başında gelen laiklik ve eşit yurttaşlık üzerine Araştırmacı Yazar Ali Aksüt, PİRHA’ya konuştu.
Aksüt, Aleviler üzerindeki asimilasyonun cumhuriyetin kurulduğu ilk yıllardan bu yana sürdürüldüğünü belirterek, anayasada varolan laiklik ve eşit yurttaşlığın hiçbir zaman işletilmediğini ve ölü bir maddeden öte bir anlamının olmadığını vurguladı.
Ali Aksüt, 1924 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı kurularak Hanefi fıkhına göre Sünni İslam’ı adeta Türkiye’de bir devlet dini haline getirildiğini vurgulayarak şunları söyledi:
“1924 yılında Hilafet kaldırıldığı zaman hemen en kısa sürede ne yapıldı? Diyanet İşleri Başkanlığı kuruldu. Devletin toplumun din işlerine karışmadığı, inananların kendi inançlarını istedikleri gibi yönlendirdikleri, sadece başka inançlar üzerinde tahakküm kurmamaları için kurulmuş bir kurum olması gerekirken, ne oldu? Diyanet İşleri Başkanlığı kurularak Hanefi fıkhına göre Sünni İslam’ı adeta ülkemizde bir devlet dini haline getirildi” dedi.
“CUMHURİYETTEN BUGÜNE SÜNNİ İSLAM DEVLET ELİYLE YAPILANDIRILIYOR”
Laikliğin anayasada olmasına rağmen hiçbir zaman işletilmediğini, adeta ölü bir maddeden öte anlamı olmadığını belirten Aksüt, sözlerine şöyle devam etti:
“1924 yılının 3 Mart’ından 1937 yılına gelinceye kadar bu şekilde gitti. 1937 yılında ne yapıldı? Aslında bir şey yapılmadı. Sadece o günkü anayasaya bir madde eklendi. Türkiye Cumhuriyeti’nin laik devlet olduğu maddesi eklenmişti. Evet bu maddenin eklenmesi çok çok iyi bir kazanım ama eğer bir madde yazıldığı kanunda hiçbir zaman işletilmeyen bir madde olarak kalıyorsa o bir madde değil, ölü bir maddedir. Ölü bir maddenin de topluma hiçbir faydası yoktur.”
“LAİKLİK VE EŞİT YURTTAŞLIK ANAYASADA VAR ANCAK HİÇBİR ZAMAN İŞLETİLMEMİŞTİR
1948 yılında İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin dünyada kabul görmesi üzerine Türkiye Cumhuriyeti’nin de İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni kabul ettiğini hatırlatan Aksüt, “Peki, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni kabul eden Türkiye Cumhuriyeti eşit yurttaşlığı gündemine almış mıdır? Vatandaşlarını eşit gözle görmüş müdür? Bunlara bir inanç ayrımı yapılmadan mezhepler arasında bir ayrım yapılmadan hatta ülkemizde azınlıkta bulunan birçok İslam dışı inançtan olanların da varlığı gözetilerek işletilen bir madde olmuş mudur? Tıpkı 1937 yılında kabul edilen laiklik maddesi gibi işlemeyen, bir gösterişli madde olarak kabul edilmiş, öylece kalmıştır” şeklinde ifade etti.
“BU ÜLKEDE GÖRÜNEN O Kİ ALEVİ BEKTAŞİLER EŞİT YURTTAŞ OLAMAYACAKLAR”
Bugün yapılanların sadece bugünkü iktidarın anlayışından değil, geçmişten günümüze yanlış giden bir anlayıştan kaynaklandığını vurgulayan Araştırmacı Yazar Ali Aksüt, “Günümüzün iktidarı ne yapıyor? Günümüz iktidarı geçmişteki bu davranış kalıplarından aldığı güçle hareket ediyor. Geçmişte Aleviler, Bektaşiler eşit yurttaş sayılmadı ki bugünkü iktidar da aynı gözle baksın. Bugünkü iktidar aynı zihniyeti devam ettiriyor. Türkiye Cumhuriyeti’nde Aleviler Bektaşiler eşit yurttaş olarak görülmemiştir. Görünen o ki görünmeyecektir de” diye konuştu.
PİRHA – AKP’nin görevlendirdiği kişiler cemevlerini dolaşarak dedeleri maaşa bağlama konusunda girişimlerini sürdürüyor. Pir Mustafa Mısır da bütün toplum gibi AKP’nin asimilasyon çabasında olduğunu belirterek “Ulularımız hiç biat etmedi, lokmanın peşine düşmedi. Halen o damarı sürdüren, dik duran, hem pirlerimiz hem de taliplerimiz var” yorumunda bulunarak tepkisini dile getirdi.
Alevi toplumuna yönelik yüzyıllardır süren inkar politikası, AKP hükümeti döneminde sinsi bir asimilasyona bürünerek en fazla zarar görülen dönem oldu.
Türkiye’de Alevi inancının hala devlet tarafından resmi olarak tanınmadığı bir süreç yaşanıyor. Ayrıca cemevleri de ibadethane olarak kabul görmüyor. Resmiyette tanınmama hali nedeniyle Alevilere karşı işlenen suçlarının hiçbiri “nefret suçu” kapsamında ele alınmıyor. Uluslararası mahkemelere taşınan dosyalarda dahi Türkiye’nin aleyhine dönük sonuçlar çıkmasına rağmen alınan kararlar yürürlüğe konulmuyor.
Alevi toplumunun taleplerini görmezden gelen AKP hükümeti, şimdilerde ise kurduğu Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesindeki Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ile inanca müdahalede bulunuyor. “Alevi Diyaneti” olarak adlandırdıkları Cemevi Başkanlığı bünyesindeki görevliler, köy köy dolaşarak dedeleri de maaşlı birer görevli eleman haline çekmek istiyor.
Toplum ise siyasal iktidarın, Alevi inancını kontrol altına almayı hedefleyen bu girişimlerine dönük tepkilerini yükseltiyor.
Uryan Xizir Ocağı pirlerinden Mustafa Mısır, Maraş bölgesinde AKP’nin görevlendirdiği elemanların, cemevlerini dolaşarak dedeleri ikna etmeye çalıştıklarını ifade etti. Mısır, söz konusu girişimleri “Kadimden beri gelen bir durum” sözleriyle özetledi.
Pir Mustafa Mısır, AKP’nin, Alevilere yönelik bir bütün saldırı girişiminde olduğunu ifade ederek şu değerlendirmeyi yaptı:
“Osmanlı ile birlikte cumhuriyetle de baskılar devam ediyor. Asimilasyon politikaları kapsamında daha önceden Nakşibendi şeyhlerini dergahlara gönderiyorlardı bugün de aynısını yapmaya çalışıyorlar. Recep Tayyip Erdoğan, bizzat kendisi ‘cemevleri cümbüş evleri’ diyerek Alevilik diye bir inancı tanımıyordu. Bugün de çıktılar ve Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığını kurdular. Ve bu başkanlığı direkt Cumhurbaşkanlığına bağladılar. Yani cemevlerini, ibadethaneden ziyade resmi bir daireye çevirmeye çabalıyorlar. Buralara da kendi beğendikleri birilerini atayacaklardır. Eskiden Alevileri öldürüyor, katlediyorlardı, bugün de inançlarını katletmeye çalışıyorlar. Şimdi bir de bunlarla birlikte okullara imam atıyorlar. Haliyle yapılanlar bu toplumu baskı altında tutmak, asimile etmektir.”
“OCAKZADELER, OLTANIN PEŞİNE DÜŞEN BALIK GİBİ…”
Almanya’da yaşam süren Pir Mustafa Mısır, yıllık tatili sebebiyle bugünlerde Türkiye’de bulunuyor. Bu süre zarfında birçok bölgede hizmet yürüttüğünü belirten Mısır, toplumun artık kendi değerlerine karşı zayıf kaldığını söyleyerek şöyle devam etti:
“Bu zamana dek Yol yürüyordu. Müsahibin varsa Yol devam ediyordu. Bugün sahip olduğumuz kavramların çoğu kalktı. Yol’un yürümesi için insanların ikrarlı olması lazım. Pirlerin taliplerine, taliplerin de pirlerine gitmesi lazım. Geçmişte her talip, hangi ocağa bağlı olduğunu biliyordu ama bugün ne pir ne de talip bunu bilmiyor. Ne de Alevi toplumu kendi değerlerini sahiplenmiyor.
Maraş’a geldiğimden bu yana erkanlar yürütüyorum. Toplumun da artık bir derdinin kalmadığını görüyorum. Gittiğimiz cemevlerinde inanç boyutu adına itikata dair bir şey yok. Eskiden hatır gönül vardı şimdi ise toplumda bir çürümüşlük var. Ocakzadeler de şimdi zaten oltanın peşine düşen balık gibi gidiyorlar. Bizlerin pirleri, ataları daha önceden de bu işleri yapabilirlerdi ancak hem inançlarını hem de dillerini yaşatmak için ücra köşelere çekilmişler. Onlar da akıl yok muydu ki sanki suyun başında yer yurt edinsinler! Ama bugün ne yazık ki Aleviler göç ediyor. Maraş, Sivas, Kayseri hattı sınır gibi bir yer. Şimdi bu bölgeleri boşaltıyorlar. Maraş gibi toprağa sahip bir Alevi yoğunluğunun olduğu yer düşünün, işte insanlar istemeyerek bu toprakları terk edip gidiyorlar. Yani bu iş inanç boyutuyla da kalmayacak. Geçmişteki pirlerimiz, taliplerine giderlerdi. ‘Hakk’tan ölüm bile gelse talibin kapısında olun’ diyorlardı ama bugün ne talip kalmış ne de Pir. Ortalıkta dolaşanlar da sırf bir geçim kaynağı olarak imamlığa dönmüşler. Ama bunun karşılığında çaba sarf etmek lazım. Alevi toplumunun geneli menfaat peşinde değil. Halen o damarı sürdüren, dik duran, hem pirlerimiz hem de taliplerimiz var. Elimizden geldiği kadar boyun eğmemek gerekir. Rıza toplumunu yaratabilmek amaç olmalıdır. Ulularımız hiç biat etmedi, lokmanın peşine düşmedi. Biz de bunu yapmaya elimizden geldiği kadarıyla sürdürmeye devam edeceğiz. Toplumla ilişkileri devam ettirmek gerekir. Eskiden ’48 Cuma farz’ derlerdi. Şimdi bizim pirlerimiz de ’48 perşembe fazdır’ deyip cem yapıyor. Yani sadece bir şekilcilik söz konusu. Ancak inanç bu değil.”
“CEMEVLERİ SADECE CENAZE YA DA TAZİYE YERLERİ OLMUŞ”
Pir Mustafa Mısır, Elbistan ilçesindeki cemevine devletin gönderdiği yetkililerin gittiğini ve iki görevlinin tayin edilmek istendiği bilgisini paylaştı. Mısır, Alevi örgütlerine büyük sorumluluk düştüğünün altını çizerek şunları söyledi:
“Sanki toplumun üzerine bir kül serilmiş gibi. İnsanlarda bir sindirilmişlik var. Şimdi cemevlerinde eğitim ve görgü açısından bir şey yok, sadece cenaze ya da taziye yerleri olmuş. Bir de lokma paylaşılıyor. Sonuçta Yol boyutuyla cemevlerinde gençlere verilecek bir şey yok. Cenazelere dedeler gelip imamlar gibi erkan yürütüp gidiyor. Evet toplumun bir kesiminde bir dik duruş da var. Ama bir kesiminde de çaresizlik var. Alevi kurumlarımız da bu konularda çok mağdurlar. İşin doğrusu pek de çalışmıyorlar. Cemevleri bilgi yuvası olmalı, insanlarımız eğitilmeli, bilge insan yetiştirilmeli. Örgütler, topluma elinden geldiği kadar ulaşabilmeli. Ama biz yolu öğretmezsek bu toplumun da bir suçu yok ki. Dede de zaten fırsat kolluyor, ‘ne olacak ki bir lokma ekmek de ben yiyeyim’ diyor.”
PİRHA – Yazar Ayhan Aydın, AKP tarafından kurulan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı bünyesinde açılan kadrolara maaşlı dedeler ve personel alımı yapılması için cemevlerinin, derneklerin gezilmesine tepki gösterdi. “Hükümet, dergahlarımızı, tekkelerimizi işgal etmek istemektedir” diyen Aydın, dedelere çağrı yaparak “Biz çıkar insanı değiliz. Biz pazar insanı değiliz, biz dergah insanıyız” diye konuştu.
Türkiye’de Alevi inancının ve ibadethanesinin hala devlet tarafından tanınmadığı bir süreç yaşanıyor. Alevi toplumunun; zorunlu din dersinin kaldırılması, cemevine ibadethane statüsü verilmesi, eşit yurttaşlığı içeren yeni bir anayasanın yapılması, Alevilere karşı işlenen nefret suçlarının açığa çıkarılması ve bu gibi nefret suçlarının önüne geçilmesi için gerekli hukuki tedbirlerin alınması, Alevilere karşı yapılmış olan kıyım, katliam ve asimilasyon uygulamalarıyla yüzleşilmesi, gerek kamu kaynaklarının ve gerekse kamu kadrolarının liyakat, adalet ve eşitlik ilkelerine göre dağılımının sağlanması gibi temel talepleri var. Ancak bu talepler hükümet tarafından yerine getirilmiyor, mahkeme kararları bile tanınmıyor.
Alevi toplumunun ve örgütlerinin taleplerini görmezden gelen AKP hükümeti, 9 Kasım 2022 tarih ve 32008 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 112 numaralı cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurdu. Başkanlığın görev alanındaki çalışmalarını değerlendirmek ve önerilerini bildirmek üzere başkan ve 11 üyeden oluşuyor. Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanı, aynı zamanda danışma kuruluna da başkanlık ediyor. Danışma kurulu üyeleri, hükümetin seçtiği kişilerden oluşuyor ve Cumhurbaşkanı tarafından 3 yıllığına seçiliyor.
Neredeyse tüm Alevi örgütleri, Alevi Diyaneti olarak adlandırdıkları Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı‘na ve üstelik de Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde kurulmasına büyük tepki gösterdiler.
İki yıldır yüzlerce cemevini dolaşarak liste tutan, Aleviliği bir inanç olarak görmeyen ve kültürel bir öğeye indirgeyen AKP hükümeti, şimdi ise bir ekip oluşturup Alevi köylerini, cemevlerini ve dernekleri dolaşarak maaşlı dedeler, elemanlar arıyor.
Aleviler ise, AKP iktidarının Alevileri, Alevi inancını kontrol altına almayı ve Alevileri bölmeyi hızlandıran bu çalışmalarına tepkileri yükseltiyor.
Yazar Ayhan Aydın, hükümetin Alevilere yönelik faaliyetlerini PİRHA’ya değerlendirdi.
Aydın, benzer girişimlerin memleketi Gümüşhane’de de olduğunu aktardı. İlk olarak dedeleri Kerbela’ya “İnanç Turizmi” adı altında götürmek için ikna etmeye çalıştıklarını belirten Aydın, şimdi ise dedelere sunulan para ile inancın özünü bozmak amacında olduklarını söyledi.
Ayhan Aydın yapılan asimilasyonun sadece Anadolu’da olmadığının da altına çizerek şunları söyledi:
“Haykırıyorum; Balkanlarda, Bulgaristan’da, Yunanistan’da, Kuzey Makedonya’da, Arnavutluk’ta AKP, dergahlarımızı, tekkelerimizi işgal etmek istemektedir. Seyit Ali Sultan Dergahı’nda 700 yıldır Hakk, Muhammed, Ali aşkıyla hizmet yürüten, çerağları söndürmeyen o güzelim insanlara karalar çalınmaktadır. Oradaki etkinliklere karşı alternatif etkinlikler yapılmaktadır. Oradaki dergahımız içten içe ele geçirilmeye çalışılmaktadır. Dolayısıyla bu duyarlılığımızın bütün Alevi-Bektaşi toplumuna yayılması gerekir. Yani Alevi-Bektaşi toplumu, artık kendi içindeki ayrılığı bırakmak zorundadır. Yöre farklılıkları, dernek farklılıkları olabilir. Ben 16 yıl Cem Vakfı’nda çalıştım. Özüm Alevi-Bektaşi. Sürekli Şahkulu Sultan Dergahı’nda hizmet yürüttüm. Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin üyesiydim. Yani ben özümle Aleviyim. Hepimiz Alevi Bektaşi isek kurumlar birleştirici olmalı. Ama 30 yılda ‘O onu dedi, bu bunu dedi’ diyerek kendi enerjimizi tüketip kendi kendimizle uğraştık. Bunun üzerine bir şey de yapamadık ve dolayısıyla AKP iktidarı şimdi istediği şekilde üzerimizde maalesef at oynatıyor.”
Yazar Ayhan Aydın, dedelerin, devletin verdiği maaşı almasının ‘inanca ihanet’ olduğunu da vurguladı. Aydın, AKP’nin, Aleviliği yok etme çabasında olduğunu ifade ederek şu uyarıda bulundu:
“Gül yüzlü dedelerim, benim hayatım sizlere hizmet ile geçti. 500 dedeyle söyleşi yaptım. Ayağınızın türabıyım. Bin yıldır bu topraklarda İmam Hüseyin’in yasını çektiniz, bin yıldır bu topraklarda ‘Hakk, Muhammed, Ali’ dediniz, bin yıldır bu topraklarda çerağları yaktınız, cemler bilediniz, kırılan gönülleri onardınız. Lütfen yalvarıyorum sizlere; atalarınıza ihanet etmeyin. Yolumuza ihanet etmeyin. Senin dedenin dedesi yüce dağlar başında, karlı yollar içerisinde sakalları kesilirken, sazları kırılırken, Çorum’da diri diri fırınlara atılırken Hakk, Muhammed, Ali aşkıyla yanıp tutuşuyordu. Bugün çıkara, ucuza kendimizi satmayalım. AKP’nin politikalarına karşı lütfen uyanık olalım. Biz çıkar insanı değiliz. Biz pazar insanı değiliz, biz dergah insanıyız. Kabedir insanın gönlü ve Yol’umuza turab oluruz. Hiçbir çıkar uğruna inancımızın değerlerini hiçbir güce, erke terk etmeyelim. Maaş alsanız ne olacak ey sevgili dedeler? Sizi Kerbela’ya götürüyorlar… Ah o Yezid ordularına karşı direnen ‘İmam Hüseyin, hakkınızdan gelsin’ diyorum. Bundan daha da ağır bir şey söylemiyorum. Siz sizi yok etmeye çalışan zihniyetlerle beraber olmayın. Evet, bu ülke bizim ülkemiz, bu yurt bizim yurdumuz ama iş başka, oyun başka, strateji başka. Bugün işin içine siyaset, çıkar girmiş. Bir milyon Alevi’yi yanıma çekerim, verdiğim para ile Kerbela’ya gider, maaş verdiğim dedeyi yandaşım yapar, ona talipleri ile birlikte oy verdirtirim! Bu zihniyeti göre göre gidip AKP’ye kucak açan kişilere yazıklar olsun diyorum.
‘Siz de ‘Şah’ diyeni öldürürlerse/Ben de bu yayladan şaha giderim’ diyor ulular ulusu Pir Sultan Abdal. Biz, ozanlarımıza, erenlerimize, Yol’umuzun değerlerine kulak verelim. Yolumuzdan ayrılmayalım. Yol’umuz bizi doyurur da Yol’umuz bizi eğitir, Yol’umuz bizi menzile de ulaştırır. Çünkü bin yıllık acıların içerisinden gelen bir Yol’umuz var. Yol’da yürüyenlere ‘Allah Eyvallah’ diyorum.”
PİRHA-İstanbul’un Avrupa yakasında kurulan ilk dergâh olan Nafi Baba Dergâhı’nı ziyaret edemediklerini belirten Nafi Baba Dergahı Koruma Yaşatma Cem ve Kültür Evi Derneği Başkanı Ali Kaya, “Köyümüzden yedi kişinin mezarı da dergahın yanındadır. Bizi içeri almıyorlar. Ziyaret edemiyoruz. Bize devredilmiyor. Dergaha gidebileceğimiz bir kapının açılmasını talep ediyoruz” dedi.
Nafi Baba Dergâhı, İstanbul’un Avrupa yakasında kurulan ilk dergâh olma özelliğini taşıyor. Sarıyer Rumeli Hisar üstünde bulunan Boğaziçi Üniversitesi sınırları içerisinde yer alan Nafi Baba Dergahı, Bektaşilerin çerağ uyandırması ve boğaza gözcülük yapılması amacıyla Fatih Sultan Mehmet döneminde kurulduğu ifade ediliyor. Dergâh şu anda ‘Boğaziçi Üniversitesi Nafi Baba Tarih, Kültürel Miras ve Arşiv Merkezi’ olarak faaliyet gösteriyor.
Nafi Baba Dergahı Koruma Yaşatma Cem ve Kültür Evi Derneği, dergahın kurulma amacını ise “Bektaşi tekkesinin kurulmasının asıl amacı insanları birbirine sevdirmek, savaşmak değil. Bu kişileri din, mezhep farkı gözetmeden Hak sevgisi altında birleştirmektir” şeklinde belirtiyor.
“DERGAHI ZİYARET ETMEMİZE İZİN VERMİYORLAR”
2015 yılında kurulan Nafi Baba Dergahı Koruma Yaşatma Cem ve Kültür Evi Derneği’nin Başkanı Ali Kaya, dergâhı ziyaret etmelerine izin verilmediğini belirtirken, yaşananları PİRHA‘ya anlattı.
Dergâha ilişkin bilgiler veren Kaya, “Nafi Baba Tekkesi İstanbul’un ilk dergâhlarından biri olma özelliğine sahip. Fatih Sultan Mehmet o dönem burayı vermiş. ‘Tekke olarak kullanın, ekin, biçin, kazan kaynatın’ demiş. Üzüm bağları varmış. Zincirlikuyu’ya kadar olan alanı vermiş. Ama Şeyh Bedreddin’in vakfiyesini vermiyorlar. Köyümüzden yedi kişinin mezarı da dergahın yanındadır. Bizi içeri almıyorlar. Ziyaret edemiyoruz. Bize devredilmiyor. Dergaha gidebileceğimiz bir kapının açılmasını talep ediyoruz. Rektörlüğe yazı yazdık. Rektör ‘Burada öyle bir şey olmaz’ diyor. Alevi-Bektaşi dergahı olduğunu söylüyoruz. Dönemin AKP’li Kültür Bakanı Ertuğrul Günay tarafından restore edilirken Nafi Baba Bektaşi Dergahı olarak yapıldı. Sahiplendiler. Alevi dergahlarının birçoğu hala Kültür Bakanlığı’na bağlı. Kira alıyorlar. Biz, kira verme teklifinde de bulunduk ama onu da kabul etmediler. Güvenlik görevlilerine ismimi vererek, ‘Bu kişiyi içeri alın’ talimatı verilmiş. Üniversitede Alevi-Bektaşi kürsüsü de açmıyorlar. Buranın ibadete açılması için üniversite öğrencileri ve halktan 2500 imza topladım. Yine müsaade etmediler” diye konuştu.
“EMEKLİ HAKİM MEHMET TURAL YAPILMASI GEREKENLERİ ANLATTI”
Kaya, emekli hakim Mehmet Tural tarafından dergâha dair yapılması gerekenlerin sıralandığı maddeleri de paylaştı. Kaya şunları söyledi:
“Boğaziçi Üniversitesi sınırları içerisinde yer alan ve takriben sekiz dönümlük alanda bulunan tekkenin 1451-1452 yıllarında kurulduğu ifade edilmektedir. İstanbul’un alınmasındaki katkılarından dolayı Fatih Sultan Mehmet tarafından Şeyh Bedreddin sülalesine tahsis edildiği aktarılmaktadır. Vakfiyeye göre vakfın Nafi Baba soyundan gelenler tarafından yönetilmesi şayet soydan hiç kimse yoksa veya yönetmek istemiyorsa Bektaşi inancına hizmet edenlere verilmesi hükme bağlanmıştır. Kanunlar önünde eşitlik, hakkaniyet ilkeleri gereği el konulmuş olan Alevi-Bektaşi kurumları ve dergah mallarının iade edilmesi gerekmektedir. Bu çalışmalardan sonuç alınması düşünülmüyorsa, bu amaçla kurulmuş dernek tarafından fiilen işgal edilerek, fiili bir durum yaratılıp, inanca hizmet sunulması bir çözüm olarak düşünülebilir.”
Derneğe ilişkin bilgi de veren Ali Kaya, bölgede yaklaşık 1700-1800 Alevi yurttaşın yaşadığını belirtti. Mahallelerinde cemevinin olmadığını da aktaran Kaya, “Hakka uğurlama hizmetlerini PSAKD Armutlu Şubesi Zeynep Yıldırım Cemevi’nde yapıyorlar. Derneğin aktif olarak 150 üyesi var. Üçte ikisi kadın. Şu anda onlara hizmet veremiyoruz” dedi.
PİRHA –Anayasa Hukuku Profesörü İbrahim Özden Kaboğlu, cemevlerini Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlayan yasanın birçok yanlışı barındırdığını belirterek “Ayrımcılık yapmaması gereken devlet, cemevlerini bir bakanlığa yamadı. Esasen bunu yapmak ayrımcı davrandığı anlamına geliyor” dedi. Kaboğlu, bu kararın iptali için Anayasa Mahkemesi’ne gidileceğini söyledi.
Anayasa Hukuku Profesörü İbrahim Özden Kaboğlu, cemevlerini Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlayan yasaya karşı rapor hazırladı.
CHP İstanbul Milletvekili Kaboğlu, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kurulmasındaki kararın birçok yanlışı barındırdığını belirterek, hazırlanan itiraz dosyasının iki ay içerisinde yargıya sunulacağını belirtti.
“MHP, AKP KADAR BU YASAYI SAHİPLENMEDİ”
Prof. İbrahim Özden Kaboğlu, söz konusu yasanın anayasaya aykırı yönlerini dile getirmek ve inanç özgürlüğünü engelleyen öğeleri saptamak için bir süredir çalışma yürüttüğünü söyledi. Kaboğlu, yaptığı hazırlığı muhalefet partileri ve CHP’li vekillerle de paylaştığını belirterek, cemevleri yasasına neden itiraz ettikleri konusunu şu sözlerle özetledi:
“CHP’li vekiller de zaten gerek komisyon aşamasında gerekse genel kurulda olabildiğince yasanın yanlış ve sakıncalarını, toplumsal barış açısından tehlikelerini, ulusal ve uluslararası kazanımlar bakımından geri gidişleri dillendirdiler. Bu raporu aynı zamanda Alevi toplumu temsilcileri ile de paylaştık onlar da farklı biçimlerde dile getirdiler.
Meclisteki görüntü, her ne kadar bu Adalet ve Kalkınma Partisi’nin bir önerisi olduysa ve MHP’lilerle birlikte oyladılarsa da aslında MHP, AKP kadar bu yasayı sahiplenmedi. İkincisi demokratik muhalefet açısından bakıldığı zaman her ne kadar muhalefetin öncülüğünü CHP ve HDP yapmış olsa da aslında bunun sakıncalarına İYİ Parti de dikkat çekti. Bu bakımdan olumlu. Yani bir biçimde bu yapılan düzenlemenin yarardan çok zarar getireceği, sakıncalı olduğu ve bu şekilde bir yasal düzenlemenin yapılmaması gerektiği noktasından CHP ve HDP yalnız kalmamış oldular.”
“BU YASA ALEVİLİĞİ BİR İNANÇ TOPLULUĞU OLARAK TANIMADI”
Profesör İbrahim Kaboğlu, yasanın yanlışlarını da anlattı. Alevi toplumunun taleplerinin hiçbir şekilde karşılanmadığını ifade eden Kaboğlu şunları söyledi:
“Alevi toplumu onca karşılaştıkları acılara rağmen hiçbir zaman şiddet yoluna başvurmadan barışçıl bir biçimde üç düzlemde çalışma yaptılar. Kendi sorunlarını dile getirdiler ve sahiplendiler. Birincisi entellektüel düzlemde düşünce olarak toplantılar, paneller, seminerler yoluyla bunları yaptılar. Sürekli yerel, ulusal ve uluslararası çalıştılar.
İkinci olarak Alevi toplumu, siyasal bakımdan taleplerde bulundu. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin öncülüğünde Alevi çalıştayları yapıldı. Yani bir tür siyasal mücadeleyi de verdiler. Ama üçüncü olarak en önemlisi, Aleviler yargısal, yani hukuku kullanarak yargısal başvuru yollarını ısrarla kullandılar. Ve önemli kazanımlar elde ettiler. Şimdi Alevilerin bu kazanımları birincisi fikri düzlemde. İkincisi, eylemsel bakımdan, üçüncüsü ise hukuki, yargısal süreç bakımından kazanımları böyle bir düzenlemede dikkate alınmalıydı.
Bizim Anayasa’mız; ‘Türkiye Cumhuriyeti insan haklarına dayanan laik ve demokratik’ bir Anayasa… Bunun da diğer maddelerde açılımları var. Devletin farklı dinler karşısında yansız davranması, dinlere karşı nötr davranması…
Eğer devlet farklı din ve inanç toplulukları arasında bir şeyler yapıyorsa birincisi nötr davranması, ikincisi onlar arasında ayrımcılık yapmaması, üçüncüsü eğer bir şeyler yapıyorsa eşit muamele etmesi…
Şimdi bu bakımdan aslında böyle bir düzenlemede yapılması gereken Alevi toplumunun ihtiyacı olan husus şuydu: Yukarıda belirttiğim üçlü mücadele sonucunda devletin, laiklik tanımından kaynaklanan yükümlülükleri açısından Alevi toplumunun bir, inancını tanımak, ‘devlet olarak tanıyorum’ demek. İki, nasıl ki Diyanet İşleri Kanunu’nda ‘Sünni Müslümanlığı tanıyorum’ dediyse burada eğer yasal bir düzenleme yapılacaksa ‘tanıyorum’ demesi gerekirdi. Ayrıca ‘Sünni Müslümanlıkla ya da diğer dinlerle Alevi inancı arasındaki ayrımcılık yaratan uygulamaları kaldırıyorum’ demesi gerekirdi.
Üçüncü olarak ise evet örneğin ‘camilere ben şunu sağlıyorum, cemevlerine de şunu sağlayacağım’ bu olumlu edim. Yani o bakımdan ‘ayrım yapmıyorum, eşit muamele edeceğim’ demeliydi.
Şimdi peki bu neyin gereğiydi? Bu aslında laikliğin, eşit yurttaşlığın gereği ve Anayasamızın gerekliliğiydi. Ama ne yaptı? Tanımadı. Yani Aleviliği bir inanç topluluğu olarak tanımadı bu yasa. İkincisi, Aleviliği bir bakanlığa yamadı. Oysa Diyanet İşlerinin olup olmaması başka bir şey ama şu anda var. Anayasa madde 136 çerçevesinde Diyanet İşleri Başkanlığı var. O zaman Din İşleri, Diyanet İşleri olarak neden bir Diyanet İşleri ile birlikte o çatı altında bir idari yapılanma veyahut da ayrı özerk bir idari yapılanma değil de Kültür Bakanlığı’na bağlandı? Esas sorun burada. Demek ki ayrımcılık yapmaması gereken devletin esasen bunu yapmakla ayrımcı davrandığı anlamına geliyor.
Üçüncü aşamada, eşit muamele yapılmasını engelleyen hususta bir takım kolaylıkların sağlanması oldu. Bunlar; cemevlerinin su, elektrik gibi giderlerinin farklı birimlere dağıtılmış olması. Demek ki bu yasa inanç olarak tanımadığı, ayrımcılık ilkelerini kaldırmadığı ve eşit muameleye tabi tutmaması açılarından sorunlu.”
“KAZANIMLARIN DA GERİSİNE DÜŞEN BİR DÜZENLEME!”
Söz konusu karara karşı Anayasa Mahkemesi’ne gidileceğini belirten İbrahim Kaboğlu, “Anayasa Mahkemesi reddetse de ona karşı değil de bu yasanın uygulanmasından kaynaklanan ihlallere karşı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gidilebilir” diye vurguladı.
Prof. İbrahim Kabaoğlu, hazırladığı raporda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin önceki yıllarda Alevilerle ilgili almış olduğu kararlara da yer verdiğini belirtti. Kaboğlu, “Zaten onun üzerine bu düzenlemenin Alevi toplumunun, mahkemeler nezdinde edindikleri elde ettikleri bir takım kazanımların gerisine düşen bir düzenleme olduğunu özellikle vurguladık. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, cemevi statüsünü zaten tanımış olduğu, idare mahkemeleri de su ve elektrik konusunda önemli kararlar verdiler. Bu bakımdan bunları ilerletici düzenleme yapması gerekirdi. Onların gerisine düşen bir düzenleme değil, şeklinde ibareleri koyduk” ifadelerini kullandı.
İbrahim Kaboğlu, cemevleri ile ilgili yasa konusunda “Umarım bu muhalefet dayanışması devam eder” sözlerini de ekledi. Kaboğlu, ilk hukuki başvuruya dair ise “Bu konuda şu anda bir şey söylemem zor. Başvuru yapılırsa eğer bunun 2 ay içerisinde yapılması gerekir” dedi.
PİRHA – Milletvekili Murat Çepni, TBMM Genel Kurul’unda yaptığı konuşmada “Alevilere şu söyleniyor: Ya itaat edersiniz ya da yok olursunuz. Alevilik önce sapkınlıktı, sonra cemevleri cümbüş evi oldu, şimdi de inanç değil kültürevi, ticari bir işletmeye dönüştürülmeye çalışılıyor” ifadelerini kullandı. Çepni Alevilerin haklarının gasp edilmek istendiğini vurguladı.
HDP İzmir Milletvekili ve Çevre Komisyonu Üyesi Murat Çepni, TBMM Genel Kurul’unda cemevleri ile ilgili çıkarılan yasaya dair konuştu. Çepni, “Bir inanç, torbaya konularak devletin karanlık koridorlarında boğulmaya çalışılıyor” diyerek Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde oluşturulan Alevi Bektaşi Cemevi Başkanlığı kararını eleştirdi.
“POLİTİK İSLAMCI FAŞİZMİN STRATEJİK BİR SALDIRISIDIR”
Murat Çepni, Cemevi Başkanlığı projesinin “Stratejik bir saldırı” olduğunu belirterek şunları kaydetti:
“Bu politika sadece bitik bir iktidarın seçim yatırımı değildir, bu politika, bu uygulama tekçi devlet anlayışının ‘tek millet, tek ses, tek inanç, tek mezhep’ anlayışının doğrudan bir sonucudur ve stratejik bir saldırısıdır, politik İslamcı faşizmin stratejik bir saldırısıdır. Alevilere şu söyleniyor: Ya itaat edersiniz ya da yok olursunuz. Önce Kürt yoktu, sonra Kürt var ama hakları yok oldu; şimdi de Alevilik önce sapkınlıktı, sonra cemevleri cümbüş evi oldu, şimdi de inanç değil kültürevi, ticari bir işletmeye dönüştürülmeye çalışılıyor. Devletin Alevi’si, devletin Kürt’ü, devletin Müslüman’ı, devletin işçisi, devletin sendikacısı hatta devletin solcusunu yaratmak bu anlayışın, bu tekçi anlayışın, evet, stratejik bir politikasıdır. Şimdi, Alevi halkından, Alevi inancından bu saldırıya biat etmesi bekleniyor ama hiç kimse bu biati beklemesin. Bu düzenleme bırakın bir katkıyı, bırakın bir talebin karşılanmasını bugüne kadar kazanılmış tüm hakların ve tüm düzeylerin gasp edilmesidir, başka tek bir anlamı yoktur.”
“BU DÜZENLEME KORUCULUKTUR”
Çepni, “Aleviler ölümlerden bugünlere geldiler; bir Anka Kuşu gibi küllerinden yeniden ve yeniden doğarak bugünlere geldiler ve ne kazandılarsa kendi emekleriyle kazandılar, bedel ödeyerek kazandılar; örgütlendiler, ibadethanelerini fiilen kazandılar ve kendi kültürel geleneklerini de fiilen bedel ödeyerek bugünlere getirmeyi başardılar” dedi.
Çepni şöyle devam etti:
“Bugün hâlâ ‘Aleviyim’ demek Anayasal suç olmamakla birlikte sokaklarda katledilme gerekçesidir. Bugün hâlâ Alevilerin kapıları işaretlenmektedir ve ‘bunu yapan meczuplar’ diye tarif edilen güçler bırakın cezalandırılmayı itibar sahibi olmaktadırlar. Milyonlarca Alevinin vergileriyle tarikatlar, cihatçı çeteler ve Diyanet hortumlanmaktadır. Bu düzenleme tüccarlıktır, Aleviler satın alınmaya çalışılıyor ama yanılıyorsunuz. Evet, birilerini satın alabilirsiniz, onların kim olduğunu anlamak istiyorsanız aynaya bakabilirsiniz. Bu düzenleme bir darbedir, bu düzenlemeye Alevi halkının rızalığı yoktur. Bu düzenleme bir gasptır, kazanılmış tüm hakların fiilen devlet zoruyla gasbedilmesidir. Bu düzenleme koruculuktur, kendi Alevisini yaratma politikasının bir parçasıdır.
“TAYYİP ERDOĞAN ALEVİ İNANCINI BELİRLEME CESARETİ VE CÜRETİNİ GÖSTEREBİLİYOR”
Alevilik inancı bir kurula bağlanıyor ve bu kurul üyelerini de Cumhurbaşkanı seçecek yani Tayyip Erdoğan her şeyi belirlediği gibi Alevi inancını da belirleme cesareti ve cüretini gösterebiliyor. Alevi inancı Tahtacı’lardan Bedreddini’lere, Bektaşi’lerden benim de mensubu olduğum Çepni Alevilerine kadar dünyanın, bütün insanlığın en kadim değerlerinden bir tanesidir. Bu öyle, Türkiye Büyük Millet Meclisinde, sarayda değiştirilebilecek bir gerçek değildir. Alevilerin talepleri eşit yurttaşlıktır ve bu talep gasbedilen bir hakkın talebidir. Öyle kimseden medet ummakla ilgili değildir, cemevlerinin ibadethane olarak tanınmasıdır Alevilerin talepleri; bu hak da gasbedilmiştir. Alevilik kimseye bağlı değildir, Alevilik demokratiktir, Alevilik özgürlükçüdür. Alevi inancı bu ülkede, tüm coğrafyada demokrasi ve özgürlük mücadelesinin doğrudan bir parçasıdır; demokrasi, özgürlük, sosyalizm mücadelesinin doğrudan bir parçasıdır. Saraylarda yapılan bu yasalar canlar tarafından sokaklarda yırtılacaktır, çöpe atılacaktır. Gelin canlar bir olalım, gelin canlar bir olalım, gelin canlar bir olalım!”
PİRHA – Ankara Dersimliler Derneği Başkanı Çiğdem Camkıran, Alevi inancı ve cemevleri konusunda AKP hükümetinin kararlarını eleştirerek, “Bu göz boyaması kabul edilebilir bir şey değil. Kürtlerin gönlünü almak için TRT Şeş’i kurması gibi aynen o kıvamda bir durum. Alevi toplumunun, taleplerini sokakta dillendirmesi umut verici. Bizler de yanlarında yer alacağız” dedi.
Alevi sorununun çözümü noktasında Alevi Bektaşi Cemevi Başkanlığı dayatmasını öne süren MHP destekli AKP hükümetine tepkiler yükseliyor.
9 Kasım’da yürürlüğe konulan Cemevi Başkanlığı’nın, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde faaliyet yürütüp, yönetimindeki 11 kişinin ise Cumhurbaşkanı tarafından belirlenecek olması itirazların temel nedeni oldu. Alevi toplumu, “Eşit yurttaşlık” talebinde ısrar ederken, iktidarın Aleviliği “Kültürel faaliyet” olarak yorumlayıp, ilgili kurumları ise yok saymasının ardından tepkilerin boyutu da değişti.
“BU GÖZ BOYAMAYA ALEVİ TOPLUMU DİRENİYOR”
Ankara Dersimliler Derneği Başkanı Çiğdem Camkıran da yapılanları “Asimilasyon projesi” olarak nitelendirdi. Camkıran, bakanlıklar bünyesinde bir oluşumun Alevi toplumunca kabul edilemeyeceğini vurgulayarak şu değerlendirmeyi yaptı:
“İktidarlar bu topraklarda var olduğundan beri ne yazık ki Alevi toplumunu yok sayma ve asimile etme çabasındalar. Bizler yüzyıllardır bunu yaşıyor ve görüyoruz. Dönem dönem siyasi politikalar ya da oy kaygısı sebebiyle bu inanç üzerinde siyasi oyunlar oynanıyor. Şu anda da bu sürecin bir aşamasını yaşıyoruz. İktidarın seçim öncesi Alevilere kendince yeşil ışık yakması aslında bu. Aleviler buna kanmıyor. Çünkü yıllardır biz bunu görüyoruz. Alevilere sormadan; bu ülkenin en büyük 8 Alevi kurumu var, onları çağırmadan, aynı masada oturmadan, kendilerine uygun gördüğü, kendi tanımladıkları Aleviliğe bir bakanlık altında yer verdiler. Bizler bunu kabul etmiyoruz. Aleviler de bu anlamda zaten tepkisini gösterdi. Ama ne yazık ki bu tepkinin, yani meclis önündeki basın açıklamasının düzenlendiği aynı gün bu yasa yürürlüğe geçti. Ama Alevi toplumu ve örgütleri direnmeye devam ediyor. Çünkü bu göz boyaması kabul edilebilir bir şey değil. Kürtlerin gönlünü almak için TRT Şeş’i kurması gibi aynen o kıvamda bir durum yani.”
“BUNDAN SONRA YAPILACAK HER EYLEMDE BİZLER DE OLACAĞIZ”
Alevi sorununun çözümü için toplumun sokakta taleplerini dillendiriyor olmasını “Bu gerçekten umut verici” diyerek yorumlayan Çiğdem Camkıran, dernek olarak yapılacak eylemlere destek vereceklerini de söyledi. Camkıran, şöyle devam etti:
“Meclis önünde yapılan eylemde biz de oradaydık. Az sayıda insan gelir diye düşünürken umduğumuzun 4-5 katı üzerinde kalabalık gördük. İşte bu durum umut verici. İnsanlarda az da olsa bir heyecan yaratması ve o görüntüden sonra Alevi örgütleri, aralığın sonuna kadar eş zamanlı yer yer basın açıklamaları ile taleplerini dile getirmeye devam edecekler. Ancak bunun hukuksal açıdan bir karşılığı gelir mi emin değilim. Bizler bugün Ankara Dersimliler Derneği olarak Seyit Rıza’ların idamlarını anmak üzere bir araya geliyoruz. 85 yıl önce hukukun var olmadığı süreç hala maalesef devam ediyor. Ki o süreçten bugüne kimi zaman daha kötü uygulamalarla da karşılaştık. Dernek başkanı olarak hukuktan maalesef umudum yok. Umarım bu umudumun pratikte bir tersi olur.
Elbette bundan sonra yapılacak her eylemde bizler de olacağız. 8 Kasım’da ve akabinde yapılan eş zamanlı basın açıklamasında alandaydık. İmkan olduğu sürece bizler de dernek olarak yapılacak açıklamalarda yer alacak ve güç vereceğiz.”
PİRHA – Cemevleri ile ilgili yasaya karşı itirazların süreceğini belirten ABF Genel Başkanı Mustafa Aslan, “Bu süreçte daha çok sokakta olacağız. Alevi inancına yönelik bu yok sayma ve inkar politikalarına karşı dayanışmaya ihtiyacımız var. Biz alanlarda olacağız, dostların da yanımızda olmasını istiyoruz” dedi.
Alevi örgütleri, cemevlerini Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlayan yasaya karşı itirazlarını daha fazla yükselteceklerini duyurdu. 8 Kasım’da Meclis önünde yapılan kitlesel basın açıklamasının ardından örgütler, birçok ilde sokağa çıkarak seslerini duyuracak.
Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Başkanı Mustafa Aslan, cemevleri ile ilgili yasaya karşı yapılacak itirazların yol ve yöntemlerini PİRHA’ya anlattı. Aslan, 8 Kasım’daki mücadelenin değerli olduğunu vurgulayarak “Uzun zamandır Türkiye’de birçok toplumsal kesimde olduğu gibi Alevilerde de bu anlamda bir suskunluk vardı. Özellikle alanlarda demokratik talepleri haykırma anlamında bir sıkıntı vardı. 8 Kasım’da Türkiye Büyük Millet Meclisi önünde yaptığımız basın açıklamasında kurumlarının ortaya koyduğu tepkiye yurttaşları ve inanç önderlerinin destek vermesi anlamlıydı. Bu bizde de heyecan yarattı” ifadelerini kullandı.
BİRÇOK İLDE EŞ ZAMANLI EYLEMLER YAPILACAK
ABF Başkanı Mustafa Aslan, Meclis önünde yapılan eylem sonrasında Alevi kurumlarının genel başkanları ile yeni bir eylem planı çıkarttıklarını belirterek şöyle devam etti:
“Kurumlarımızın genel başkanları ile bu anlamda bir çalışma yapıp taslak hazırladık. Kesinleşen eylem planımız şu: pazar günü İstanbul, İzmir, Adana, Antalya başta olmak üzere eş zamanlı basın açıklamaları yapılacak. Hem yasa tasarısına hem cumhurbaşkanı kararnamesine karşı itirazlarımızı haykırmaya devam edeceğiz. Kurumlarımız, bu eylemleri kendi belirledikleri merkezi yerlerde, diğer emek ve demokrasi güçlerinin de katılabileceği noktalarda yapacaklar.”
“YASAYA NEDEN KARŞI ÇIKTIĞIMIZI ANLATACAĞIZ”
Mustafa Aslan, yapılacak eylemlerin 8 Alevi çatı örgütünün çağrısı ile organize edileceğinin de altını çizdi. Aslan, sonraki aşamada bölge ziyaretleri de yapacaklarını aktararak şunları söyledi:
“Programımız şöyle olacak; farklı illerde kurum başkanı arkadaşlarımız ve genel yönetim kurulu üyelerimiz, gruplara ayrılarak illerde toplantılar yapacağız. 26-27 Kasım 3-4 Aralık Dersim’den Diyarbakır’a, Diyarbakır’dan İstanbul’a, Manisa’ya, Balıkesir’e kadar birçok il belirlendi ve bu illerde toplantılar yapılacak. Bu toplantılarda daha çok bizim kurumlarımıza bağlı olmayan Alevi kurumları, Alevi köy dernekleri, Doğu ve Güneydoğu bölgesinde de Alevi köy muhtarları ve dernekler ile toplantılar yapacağız. Bu yasaya neden karşı çıktığımızı anlatmaya, birlikte mücadeleyi, dayanışmayı büyütmek için elimizden geleni yapacağız.”
“OLUMLU KARAR ALAMAZSAK AİHM’E GİDECEĞİZ”
Mustafa Aslan söz konusu yasanın geri çekilmesi için hukuki anlamda atacakları adımları da şu sözlerle anlattı:
“Demokratik anlamdaki talebimizi, haykırışımızı sürdürürken bir taraftan da işin hukuki tarafını yürüteceğiz. Basın açıklaması yaptığımız gün, yani 8 Kasım Salı günü açıklamadan sonra Halkların Demokratik Partisi, Cumhuriyet Halk Partisi ve İyi Parti grup başkan vekilleri ile görüşmelerimiz oldu. Bu çerçevede bu yasa tasarısının başta anayasaya aykırılığı ile ilgili maddeleri başta olmak üzere din ve vicdan özgürlüğü, laiklik ve eşitlik ilkesine aykırılıktan dolayı Anayasa Mahkemesi süreci çalışmamız var. Siyasi partilerden bu anlamda destek istedik. Bu konu ile ilgili görüşmelerimiz yine olacak. Çalışmalarımız hazır: Grup başkan vekilleri özellikle CHP ve HDP, Anayasa Mahkemesi sürecinde vekiller olarak destek vereceklerini söylediler. Anayasa mahkemesine götüreceğiz. Ardından bir olumlu karar alamazsak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne kadar götüreceğiz.”
“DAHA ÇOK SOKAKTA OLACAĞIZ”
ABF Genel Başkanı Mustafa Aslan son olarak Alevi toplumunun hak mücadelesi için daha fazla sokakta olacağının altını çizerek şunları dile getirdi:
“Yıllardır alanlarda, sokakta olmasak da aslında birçok kez taleplerimizi haykırdık. Ama bu son süreçte gördük ki bütün bu yasal, hukuki mücadelemizin yanında aslında toplumun diğer kesimleri ile ilgili taleplerimizi de sokaklarda haykırmaya ihtiyacımız var. Bu süreçte daha çok sokakta olacağız. Bu ülkede laiklik ve demokrasi isteyen kesimlerle daha fazla dayanışmaya ihtiyacımız var. Bu süreçte bu toprakların kadim inançlardan olan Alevi inancına yönelik bu yok sayma bu inkar politikalarına karşı Alevilerin bu haykırışına, demokratik taleplerine ses vermelerine ihtiyacımız var. Dayanışmaya ihtiyacımız var. Biz alanlarda olacağız dostların da yanımızda olmasını istiyoruz.”
PİRHA- Yunanistan’da Seyyid Ali Sultan için yapılan “Kasım Kurbanı Etkinliği”ni kaleme alan araştırmacı, yazar Ayhan Aydın, gözlemlerini aktardı.
Araştırmacı, yazar Ayhan Aydın, Yunanistan’da Seyyid Ali Sultan için yapılan “Kasım Kurbanı Etkinliği”ni kaleme aldı. Ayhan Aydın tarafından yazılan yazı şöyle:
“KASIM KURBAN ETKİNLİĞİ, MÜRSEL BALİ SIRTI’NDA YAPILDI”
“Ela gözlü pirim geldi
Duyan gelsin işte meydan
Dört Kapıyı Kırk makamı
Bilen gelsin işte meydan
Her yıl, Yunanistan’daki Alevi – Bektaşî toplumu tarafından geleneksel olarak, kışın başlangıcı olarak da kabul edilen 8 Kasımlarda yapılan “Kasım Kurbanı Etkinliği” – Mürsel Bali Kurbanı- bu sene de; bugün, 6 Kasım 2022, pazar günü Seyyid Ali Sultan Dergâhı sınırları içindeki “Mürsel Bali Sırtı”nda yapıldı.
Yüzlerce canımızın katıldığı bu seneki etkinlikte ilk önce; zaman zaman Seyyid Ali Sultan’ın oğlu, bazen de babası olarak söylenen Mürsel Bali’nin türbesinin başında Kur’an’ı Kerim ve hayır dualar okundu.
Daha gelen tüm ziyaretçilere kaynayan kazanlardan Hakk aşkına lokmalar pay edildi.
Önceki senelerde olduğu gibi bu sene ki etkinliğe de, Türkiye ve Bulgaristan’dan birçok misafir de katıldı…
Seyyid Ali Sultan ve Çevresindeki Yaşayan İnanç
Miz Urum abdalıyız serdarımız Kızıl Deli
Çeşmimizde şu’le-i envarımız Kızıl Deli
Bülbül-ü şeyda biziz gülzarımız Kızıl Deli
Dinimiz, imanımız, ikrarımız Kızıl Deli
Nur-u Ahmet, Haydar-i Kerrarımız Kızıl Deli
Kande baksak dembedem didarımız Kızıl Deli
(Virani)
Yunanistan’daki en önemli Alevi – Bektaşi etkinliği olan Kasım Kurbanı Etkinliği, inançsal bir tarihi gün dönümünü simgelerken aynı zamanda binlerce insanın katıldığı bir sosyal etkinlik özelliği göstermektedir. Yunanistan’da, Seyyid Ali Sultan (Kızıldeli)’nin manevi varlığını yaşatmak ve onunla özdeş dergâhın (ocak-tekke) korunup onarılması vazifesini gönüllü olarak üstlenen insanlar tarafından kurulmuş Seyyid Ali Sultan Dergâhı Korumu Heyeti Kurumu tarafından düzenlenen etkinliğe, aynı zamanda yurt dışından da katılımlar olmaktadır. Etkinlikte; Rumeli’yi fetheden, Rumeli’nin Gözcüsü olarak kabul edilen, Seyyid Ali Sultan ve tüm eren – evliyalar aşkına kurbanlar kesilmekte, lokmalar dağıtılmaktadır.
Seyyid Ali Sultan (Kızıldeli), Rumeli (Balkanlar)’da Sarı Saltuk’tan (Rumeli’ye geçişi 1263) sonra bu toprakların sevgiden, barıştan, dostluktan yana bir yurt yapmış, buraların Ehlibeyt’in ışığıyla nurlanmasını sağlamış, bu topraklara bolluk ve bereket, adalet ve barış getirmiş bir alp-eren olarak anılmaktadır. Pir Hünkâr Hacı Bektaş Veli düşünce dünyasının içende yer alan ve 1354 tarihinde diğer eren ve alp-erenlerle bu topraklara gelmesinin üzerinden yüzyıllar geçmiş olmasına rağmen halen çok derin bir sevgi ve saygıyla anılmakta, onunla özdeş gelenekleri yaşatılmaktadır.
O bir inanç önderi olmasının yanında, bir toplum önderi olarak kabul edilmekte, tüm dünyada aralıksız hizmet yürüten en önemli Alevi- Bektaşi inanç ve kültür merkezlerinden birisinin kurucusu olarak kabul edilen bir seyyid olarak sevilmektedir. Gerçekten de bu ocak – tekke merkezi çerağların sönmeden yandığı, meydanevinde cemlerin yapıldığı, dünya Alevi- Bektaşi toplumunun en önemli inanç merkezlerinin başında yer almaktadır.
Eski Türk takviminde kışın başlangıcı olarak kabul edilen 8 Kasım günü, inançlarını, kültürlerini her koşulda ve tüm boyutuyla sürdüren- yaşatan Yunanistan’daki Alevi Bektaşi toplumu için de ayrı bir öneme sahiptir. Seyyid Ali Sultan (Kızıldeli) Türbesi, bugün; Ruşenler (Russo) Köyü sınırlarındadır. Ruşenler ise Dimetoka (Didmotiho) İlçesi, Evros (Meriç) İli’ne bağlıdır. Burası Yunanistan – Türkiye sınırındaki bir ildir. Tüm katılımcılara şimdiden aşk-ı muhabbetler, sevgi ve saygılar sunarız…”
PİRHA-AKP’nin Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde ‘Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’kurulmasına ilişkin yayınlanan kararname ve Meclis’e gönderilen torba kanun teklifine ilişkin Şeyh Çoban Ocağı’ndan Zeynel Kete, değerlendirmelerde bulunarak, iktidarın ‘Kararnameli Aleviler’ yaratmak istediğine dikkat çekti.
AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, ‘Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi Bektaşi Kültürü ve Cemevi Başkanlığı’ kurulacağını açıklamasının ve kararname imzalamasının ardından, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Plan ve Bütçe Komisyonu’nda cemevleri ile ilgili düzenlemelerin de yer aldığı torba kanun teklifinin ilk 8 maddesi kabul edildi. Düzenlemenin Meclis Genel Kurulu’ndan geçmesi durumunda belediyeler imar planlarken, bölgenin şartları ve ihtiyaçlarını göz önüne alarak cemevleri için yer ayıracak. Ayrıca cemevi inşası için kaymakam veya validen de izin alınması gerekecek. İsteyen dedelere ise kadro verilerek, maaş bağlanacak.
Erdoğan’ın, ‘Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi Bektaşi Kültürü ve Cemevi Başkanlığı’ kurulacağını açıklamasına ve tasarının yasalaştırılmak istenmesine tepkiler gelmeye devam ederken, Alevi kurumlarının çağrısıyla Aleviler 8 Kasım tarihinde Meclis önünde bir araya gelecek.
“KARARNAMELİ ALEVİLER’ YARATILIYOR”
Şeyh Çoban Ocağı’ndan Zeynel Kete, PİRHA’Ya yaptığı değerlendirmede, çıkartılan kararname ile iktidarın Alevi inancını ve toplumunu nerede gördüğünü bir kez daha ortaya çıktığını belirterek, “Aslında devletin ve hükümetin Alevileri ne kadar ciddiye almadığının bir göstergesidir. Kararnamelerle, yani bir kişinin imzasıyla anılan kararla inşa edilen bir sistem ve Alevi inancı Hanefi, Sünni kültürüne bağlı
bir daire haline getirilmek isteniyor. Kontrol ve denetim altına alınmak istenen bir Alevilikle karşı karşıyayız. Bir nevi ‘Kararnameli Aleviler’ yaratılıyor” dedi.
“TOPLUMDA HAKİKAT ARAYIŞI HALA GÜÇLÜDÜR VE CANLIDIR”
“Aleviliğin bir sorunu yoktur, Alevilerin sorunu vardır” diyen Kete, şunları ifade etti:
“Alevi toplumunun sorunu belki bir çok toplumun sorunlarında farklıdır yani. Bu normaldir. Özgün bir yapısı vardır. Biraz daha ağır bir sorundur. Çünkü hem imparatorluklar döneminde hem de cumhuriyet döneminde kabul edilmeyen, zındık, mülhit denilerek katli vacip denen, cumhuriyetle beraber de bu egemen tekçi ulus anlayışının, tekçi zihniyetine bağımlı hale getirilmek istenen buna biat ettirilmek istenen bir topluluk söz konusu. Böyle olunca sorunları daha ağır ve derinliklidir.
Evet Alevi toplumu canlıdır. Alevi inancı canlıdır. Toplum dağılabilir, toplumda aykırı uçlar çıkabilir, toplum bir dönem kendi hakikatinden de uzaklaşabilir. Bu tarihsel süreç içerisinde yaşanmış gerçekliklerdir. Ama her şeye rağmen inanç yerindedir. enerjiktir, akışkandır. Toplumda hakikat arayışı hala güçlüdür ve canlıdır. Asla ve asla bunun önüne geçemezler.”
Bir dönem secereler üzerinden Alevilik denetim altına alınmaya çalışıldığını hatırlatan Kete, “Secere üzerinden Alevilik, özellikle Hakk yolu Alevilik kendi tarihsel hafızasında, coğrafyasından uzaklaştırmaya çalışıldı. Sadece bir yazılı metin üzerinden yol inşa edilmeye çalışıldı. Bu tutmadı. Çünkü Alevi toplumunda pirin seceresi taliptir. Talibi varsa, talibe gidiyorsa pirdir. Secere pir-talip ilişkisidir. Şimdi de kararnameler üzerinden dizayn etme süreci var. Yani artık secereyle, kararname beraber çalışacak. Artık günümüzde yeni secereler kararnamelerdir” ifadelerine yer verdi.
“ALEVİ BEKTAŞİ DİYANETİ OLUŞTURULUYOR”
Kete, Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında devletin makbul Alevi’sini kararnamelerle ödüllendirileceğine dikkat çekerek, “Orada bir yürütme oluşturulacak, atamalar yapılacak. Tabiri caizse Alevi toplumunun bir bütünen, ekonomik, sosyal, kültürel yapısından tutun kendi erkanına varıncaya kadar belirli günlerine varıncaya kadar, bu günlerin nasıl olacağı, bu erkanları nasıl yürüteceğiyle ilgili bu atanmışlar karar verecek. Bir nevi Alevi Bektaşi Diyaneti oluşturuluyor” diye konuştu.
“ALEVİ BEKTAŞİ TOPLUMU KARŞIT HALE GETİRİLMEYE ÇALIŞILIYOR
Alevi toplumunun bölünmeye çalışıldığını vurgulayan Kete, şunları dile getirdi:
“Alevi Bektaşi toplumu karşıt hale getirilmeye çalışılıyor. Kendi iç karşıtlığını oluşturuyor. Alevilerin ‘Kültür’ kavramıyla da çok derinlikli bir bütünleşip savunma hattını biraz da bunun üzerinde oturtmak lazım. Bu kültür dairesi bizim kültürümüz değildir.
Türkiye’de yasalar çıkarılırken ister yasa olsun, ister kanun hükmünde kararname olsun, ister işte benzeri hukuk formları olsun, hangi yasa çıkarılırsa çıkarılsın egemenler tarafından ve tekçi zihniyetin varlığını, birliğini mutlaka ve mutlaka kontrol, denetimi, garanti altına alınarak yasalar çıkarılır.
Toplumsal muhalefet ne kadar güçlü olursa devletin demokratik tamirlere esnek hale getirilmesi de o kadar güçlü olur. O kadar bu zemin yaratılmış olur.
Kaygusuz Abdal’ın “Bu adem dedikleri el, ayak baş değil. Adem manaya derler suretiyle kaş değil” sözünü harılamakta fayda var. Burada mana bu toplumun hakikatidir, özgürlüğüdür, var oluşudur. Aleviler ‘var olasın’ derler. Var olmak demek ne demektir? Kendi hakikatine, tarihine, coğrafyana özgürlük arayışına bağlı kalarak yaşayasın anlamına geliyor. Şimdi ister yerel yönetimler, ister merkezi yönetim olsun, Aleviliğin manasını yok edip sadece el, ayak, suretiyle, kaş haline getirilmeye çalışıyor.”
PİRHA-PSAKD’nin önceki dönem Genel Başkanı Gani Kaplan, AKP’nin Alevi politikalarını eleştirerek “Geldiğimiz süreç çok sıkıntılı. ‘Cemevlerinin İslam’da yeri yoktur. Cümbüş evidir’ derken birden cemevlerine Kuran’ın sokulması ile yeni bir tehlike başladı” dedi. Kaplan, “ABF, devlet bu başkanlığı kurmadan birleşen sayısını 200-300’lere çıkarmak gibi hızlı bir adım atmak durumundadır” diye belirtti.
AKP iktidarının önce Antep’te cemevi açması ve ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Ankara’da Hüseyin Gazi Türbesine gidişi ve cem salonunun yeniden dizayn edilmesi Alevi kamuoyunca eleştiri ile karşılanmıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son olarak “Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı bir Alevi-Bektaşi Cemevi Başkanlığı kuracağız” açıklaması tansiyonu iyice yükseltti.
Alevilerin laikliğe aykırı olduğu için “Diyanet kaldırılsın, zorunlu din derslerine son verilsin” şeklindeki taleplerini görmeyen hükümet, şimdi de Alevi inancını devlet bünyesine dahil ederek kontrol amacına girdi. Ancak bu hamleye Alevi kamuoyundan sert tepkiler gelmeye devam ediyor.
“SORUNLARIN ÇÖZÜLMEDİĞİ AŞİKAR”
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği önceki dönem genel başkanı Gani Kaplan, “Devlet, Alevilere el attı. Cemevlerine Kuran’ın sokulması ile yeni bir tehlike başladı” uyarısında bulundu. Kaplan, geçmişte yapılan Alevi çalıştaylarının da sonuç vermediğini hatırlatarak “20 yıldır bu ülkeyi yöneten bir iktidar söz konusu. Daha önce de 3 yıla yakın bir açılım süreci söz konusuydu. O dönemde de sürecin tıkandığı nokta cemevleriydi. Bu konuda devlet tıkanmış durumdaydı. Şu anda saray merkezli bir hükümet söz konusu. Cumhurbaşkanlığı sistemi kamuoyuna lanse edilirken ‘Her sorun çözülecek. Artık bürokrasi ortadan kalkıyor’ savı ile halka gidilmişti. Ama sorunların çözülmediği aşikar” ifadelerini kullandı.
“BU BİR DEVLET POLİTİKASI”
Gani Kaplan, Türkiye’de iki farklı Alevi örgütlenmesinin olduğunu da vurgulayarak sözlerine şöyle devam etti:
“Alevilerin milliyetinin ne olduğunun çok da önemi yoktur. Türklerden, Kürtlerden olmasının hiçbir önemi yoktur. Aleviler iki eksen üzerinden örgütleniyor. Birisi ‘Hakiki Müslüman, İslam’ın özü’ biziz diyen bir grup var. Bu grup en son geldiği noktada diyor ki ‘bizim cemevlerimiz ibadethanemizdir.’ Diğer bir grup da ‘Alevilik müstakil bir inançtır’ diyor ve kendi başına ritüelleri olduğunu ifade ediyor. Onlar da ‘Cemevlerimiz ibadethanemizdir’ diyor. Şimdi bunun hangisini dikkate alırsanız alın en sonunda ibadethanenin cemevi olduğu söyleniyor. Dolayısıyla devlet, birinci grubu dikkate almış olsa İslam’ın tarihini yeniden yazmak zorunda. Çünkü bir dinin iki ibadethanesi olmaz. Diğer grubu dikkate alsa devlet orada da yine aynı şekilde İslam tarihini yeniden yazmak zorunda. Dolayısıyla bugün ülkenin başında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın olması veya bir başkasının olması hiçbir şeyi değiştirmiyor. Bu bir devlet politikası.”
“BİZLER DE EKSİKLİK YAPTIK, DEVLET ALEVİLERE EL ATTI”
Gani Kaplan’ın üzerinde durduğu bir diğer konu ise cemevlerine Kur’an götürülmesi meselesi oldu. Kaplan, sürecin AKP’nin Antep’te açtığı cemevi ile başlatıldığını belirterek şu uyarıda bulundu:
“Cemevlerine Kuran’ın sokulması tehlikesi başlamış durumda. İslam tarihinde Kur’an vermenin karşılığı, karşı tarafı İslam’a davet etmektir. Kur’an’ı kabul edersen eğer ‘dinini kabul ediyorum’ kabul etmezsen savaş nedenidir. Diyanet İşleri Başkanı’nın cemevlerine gidip Kur’an vermesi, onu muhatap almamız en büyük handikaplardan birisi oldu.
İkincisi, ilk adım Gaziantep’ten atıldı. Bir cemevinin açılışında, ‘Cemevlerinin İslam’da yeri yoktur. Burası cümbüş evidir. Buralarda saz çalınıp cümbüş yapılıyor’ derken birdenbire cemevi açılışı, bu açılımın aslında işaretini orada gösterdi. Yani devlet, Alevilere el attı.
Üçüncüsü ise; İçişleri Bakanlığı’nın görev ve yetkileri bellidir. Bakanlığın ne yapmak istediği de bellidir. Hiçbir şey yokken bakanlığın bir danışmanı geliyor ve ortada bir şey yokken Türkiye’deki bütün cemevlerini geziyor. Bir özeleştiri, biz de bu konuda büyük hata yaptık. Hiçbir cemevinde, şubemizi bunlarla görüştürmeyecektik. Gerçi bizim şubelerimiz büyük ölçüde toplu görüşmeler yaptılar, hiç kimse bireysel bir talepte bulunmadı. Sadece raporlar sunuldu. Diğer örgütlerle bir araya gelinip hiç kimseyi bunlarla görüştürmeyecektik. Bu konuda bizler eksiklik yaptık. Görüştürmemiş olsaydık belki bu noktada olmayacaktık. Daha derli toplu hareket edilebilecekti.”
“ARTIK FEDERASYONUMUZA BÜYÜK İŞ DÜŞÜYOR”
Yaşanan gelişmeler doğrultusunda gelinen sürecin ‘çok sıkıntılı’ olduğunu söyleyen Kaplan, Alevi örgütlerinin hakim olmadığı birçok cemevi ve örgütün varlığına işaret ederek şunları söyledi:
“Alevi örgütlerinin kendisine bağlı olduğundan çok bağımsız birçok cemevi var. Ayrıca bunlar kendi çatıları altında bir sürü dernek kurmuşlar. Özellikle 2020-2021 tarihlerine baktığımızda birçok Alevi örgütlerinin logo ve amblemlerini de kullanmışlar. Örneğin bir örgüt, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin ve Alevi Bektaşi Federasyonu’nun amblemlerini yan yana getirip halkın kafasını karıştırmak açısından bir örgüt kurmuş. Artık federasyonumuza büyük iş düşüyor. Tüm kaygıları bir kenara bırakarak federasyon devletin bu başkanlığı kurmadan hızla birleşen sayısını 200-300’lere çıkarmak gibi hızlı bir adım atmak durumundadır.”
PİRHA- -AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından kamuoyuna duyurulan Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığına tepki gösteren BAF Eşit Başkanları Dilek İncedal ve Müslüm Dalkılıç, iktidarın Alevilerin inancını ve cemevlerini kabul etmediğine dikkat çektiler. Eşit başkanlar, “Bugün yapılan Alevilere kayyum atama politikasıdır” uyarısında bulundular.
AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından kamuoyuna duyurulan cemevlerinin Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlanmasına dair Britanya Alevi Federasyonu (BAF) Eşit Başkanları Dilek İncedal ve Müslüm Dalkılıç,PİRHA’ya konuştu.
BAF Eşit Başkanları Dilek İncedal, açıklamaları samimi bulmadıklarını belirterek, “Cumhurbaşkanı cemevlerin cümbüş evi olarak değerlendirmişti. Daha sonrasında da açıklamasında Alevilerin sapkın olduğunu söylemişti. Bu söylemi de kadın üzerinden Alevi inancını yok sayma ve asimilasyona uğratma anlayışının dışavurumudur” dedi.
“İKTİDAR ALEVİLERİN İNANCINI VE CEMEVLERİNİ KABUL ETMİYOR”
Yıllardır Alevilerin tarif edilmesini kabul etmediklerinin altını çizen Dilek İncedal, “Bizler kendimizi tarif edebiliyoruz. İktidar Alevilerin inancını ve cemevlerini kabul etmiyor. Kabul etmediği için “kültürdür” deyip, gidin kültürünüzü orada yaşayın demek istiyorlar. İbadetinizi cemevlerinde değil de camilerde ya da herhangi bir yerde yapabilirsiniz şeklinde davranıyor ama bizler biliyoruz ki bu inancı tarif etmek kimsenin haddine değil. Bizler sonuna kadar eşit yurttaşlık hakkını cemevlerinin ibadethane olarak sayılması ve bunun anayasal düzende yer alması için mücadelemizi devam ettireceğiz” diye konuştu.
“ALEVİLERE KAYYUM ATAMADIR”
“Sivas’ta bizi yakanlarla, o acıları bize yaşatanlarla bir olan iktidarın Alevilere dönüp bir şeyler vereceğini beklemek hayalcilik olurdu” diyen BAF Eşit Başkanı Müslüm Dalkılıç, şunları dile getirdi:
“Bizim buna karşı yapacağımız tek şey bunların bize bir lütufmuş gibi sunmaya çalıştıklarını boşa çıkarmak. Çünkü bunların amacı, Aleviliği bir inanç olarak tanımaktan öte Aleviliği kültürel bir faaliyetmiş gibi tanıtıp bununla ilgili çalışmalar yürütmektir.
Alevilik bir inançtır, ibadet yerleri de cemevidir. Aleviler yıllarca bunun mücadelesini verdi. Aleviliğe inançsal olarak bakmıyorlar ama bunu kültürel bir faaliyetmiş gibi getirip bir de Kültür Bakanlığına bağlıyorlar. Aslında bu bir nevi cumhurbaşkanının ve iktidarının yerel seçimlerden sonra daha da yoğunlaştırdığı kayyum anlayışıdır. Bugün bir şekilde Alevilerin üstünde de uygulamaya çalışıyorlar. Bu resmen Alevilere kayyum atamadır. Aleviler hiçbir zaman bu kaybı kabul etmeyecek. Bunların bu dayatmalarını kesinlikle ve kesinlikle reddetmesi lazım. Ve dünden daha çok yan yana durup bunlarla mücadele etmesi lazım.”
PİRHA-Mersin Cemevi tarafından düzenlenen ‘Mersin Alevi Toplulukları Çalıştayı’nın 1’inci gününde Alevi sürekleri temsilcileri tarafından Tahtacı, Çepni, Roman, Bektaşi ve Kızılbaş Aleviliği üzerine sunumlar aktarıldı.
Mersin’de yaşayan Alevi süreklerine ilişkin Mersin Cemevi öncülüğünde “Mersin Alevi Toplulukları Çalıştayı” başladı. Çalıştayın ilk gününde Alevi sürekleri temsilcileri tarafından Tahtacı, Çepni, Roman, Bektaşi ve Kızılbaş Aleviliği üzerine sunumlar aktarıldı.
Prof. Dr. Şükrü Aslan’ın moderatörlüğünde gerçekleşen oturumda, rof. Dr. Şükrü Aslan, Prof. Dr. Ayten Kaplan, CHP İzmir Milletvekili Özcan Purçu, Araştırmacı yazar Ali Aksüt ve Bektaşi-Kanaat Önderi Ali Yıldız, Alevilerin yaşadıkları coğrafyalara ve inanç ritüellerine ilişkin paylaşımlarda bulundular.
Çalıştayın ikinci gününde ise, saat 13.00’te Prof. Dr. Şükrü Aslan, Prof. Dr. Ayten Kaplan, CHP İzmir Milletvekili Özcan Purçu, Araştırmacı yazar Ali Aksüt ve Bektaşi-Kanaat Önderi Ali Yıldız’ın katılımıyla panel düzenlenecek.
Panelin sonunda ise sanatçı Musa Eroğlu’nun dinletisiyle çalıştay sona erecek.
PİRHA-Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, duyurusunu yaptığı ‘Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’ projesini değerlendiren Doç. Dr. Ayfer Karakaya, iktidarın cemevlerine kayyım atamanın çalışmasını yaptığını belirterek, “Tarihte olduğu gibi bir Nakşibendi Şeyhini cemevine atarsa biz o cemevine mi gideceğiz? Bunun hukuki zemini nedir? Alevi kurumlarından bu konuda açıklama bekliyorum” dedi. AKD Soma Şube Başkanı Aysun Gökçe de, “Bizim altımıza bir ‘bomba’ konuluyor ve bu bomba patlayacak” dedi.
AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, İstanbul’da Şahkulu Sultan Dergahında duyurusunu yaptığı ‘Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’ projesine tepkiler sürüyor.
CAN TV’de her hafta pazar günü Zeynel Gül’ün hazırlayıp sunduğu ‘SÖZÜN ÖZÜ’ programına katılan Doç Dr. Ayfer Karakaya ve AKD Soma Şube Başkanı Aysun Gökçe, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, ‘Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’ projesine dair değerlendirmelerde bulundu.
Doç Dr. Ayfer Karakaya, iktidarın Alevileri bölmek, kendi içinde kavga eder hale getirmek istediğine dikkat çekerek, “Alevilerin Avrupa’daki kazanımlarının önüne geçemediği için Türkiye’de kendine yandaş bir Alevi topluluğu oluşturmaya çalışıyor. Bu planın son açıklamayla devam ettiğini görüyoruz. Bu otoriter, nobran devlet zihniyetinin yansıması olduğu için şaşırtıcı değil” dedi.
“CEMEVLERİ ‘YASAL’ OLMADIĞI İÇİN DEVLETİN HER AN EL KOYMA RİSKİ VAR”
İktidar, Boğaziçi Üniversitesi’ne nasıl bakıyorsa ve kayyım atıyorsa, cemevlerine de öyle bakıyor ve kayyım atamanın çalışmasını yaptığını belirten Ayfer Karakaya, “Bu çok tehlikeli bir zihniyettir. Cemevleri yasal olmadığı için devletin her an el koyma riski vardı. Alevi kurumları Erdoğan tarafından yapılan açıklamanın hukuksal alt yapısını değerlendirmesi gerekiyor. Bunun eksik olduğunu düşünüyorum” diye konuştu.
Erdoğan’ın “Tüm meselelerinin devlet nezdinde takibini yapacak kurumsal bir yapı kuruyoruz. Kuracağımız Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, muhtarlıklara, derneklere, belediyelere, federasyonlara bağlı cemevlerinin yönetimini yürütecektir. Cemevi hizmetlerinden eğitim faaliyetlerine kadar tüm çalışmalar, kamu desteği ve denetimiyle yürütülecektir” açıklamasına atıfta bulunan Ayfer Karakaya, şunları ifade etti:
“Tarihte olduğu gibi bir Nakşibendi Şeyhini cemevine atarsa biz o cemevine mi gideceğiz? Bunun hukuki zemini nedir? Alevi kurumlarından bu konuda açıklama bekliyorum. Bu konuda muğlaklık var ve bu muğlaklığın aşılması gerekiyor. Zorunlu din dersleri kaldırılmadan hiçbir Alevi kurumu devletle görüşmemelidir. Görüşmenin, masaya oturmanın ilk şartı bu olmalıdır. Devlet bir samimiyet göstermeli. Bunun CHP ya da AKP, farkı yok”
Atanmışların olduğu bir cemevine gitmeyeceğini ve cenazesinin de oradan kaldırılmasına rıza göstermeyeceğinin altını çizen Ayfer Karakaya, “Hiçbir şekilde bağış yapmam, maaşlı bir dede hiçbir suretle benim dedem olamaz. Aleviler olarak paramız, pulumuz yok ama toplumsal irademiz var. Alevi toplumu bu tür cemevine adım atmazlar. Bu iradeyi ortaya çıkarırsak bu oyunlar boşa düşürülecektir” diye belirtti.
“ATADIKLARI DEDELER Mİ BİZE HİZMET VERECEK?”
AKD Soma Şube Başkanı Aysun Gökçe, “Bizim altımıza bir ‘bomba’ konuluyor ve bu bomba patlayacak” diyerek, sözlerini şöyle sürdürdü:
“İktidar böl-parçala yöntemini kullanarak bizleri bölmeye çalışıyor. Bir kaç, sandalye, masa, halı vererek, dedelere maaş bağlayarak bunu yapıyor. Kültür Bakanlığı’na neden bağlanıyoruz? Biz Aleviyiz ve cemevlerimiz de ibadethanemiz diyoruz. Bunun üzerine söylenecek ne var? Ama bu açıklamayı duyup sevinen dedeler var. Bana göre düşkünler. Bazı yöneticilerin beklentileri var. Bunun önünü belediyeler açtı. Bir çok CHP’li belediyeler cemevi tabelasını astırmadılar. İzin verdiği ölçüde bir şeyler yapıyorsun, yoksa içine giremiyorsun. Çünkü üzerinde kültür merkezi yazıyor, cemevi yazmıyor. İzmir bunun örnekleriyle dolu.
Kültür Bakanlığı’na bağlanmak ne demek? Cuma hutbesi gibi bize hutbe mi okuyacaklar? Benim istediğim dede buraya gelemeyecek mi? Atadıkları dedeler mi bize hizmet verecek? Bunu kabul etmiyorum. Gerekirse direniriz. Yok öyle yağma!”
PİRHA- Sandıklı ilçesinin tek Alevi köyü Selçik’te Sarı Dede Sultan Türbesi bulunuyor. Türbeye ilişkin bilgiler veren Selçik Köyü Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği Başkanı Metin Özdemir, “Sandıklı’ya bağlı yaklaşık 56 köy var. Alevi Bektaşi inancını, geleneğini sürdüren sadece bizim köyümüz kaldı. Alevi Bektaşi inancını bu köyde yaşatıyorsak, burada Sarı Sultan Dede türbemizin yer alıyor olması sayesinde” dedi.
Afyon’da da Alevi yurttaşlar yaşıyor. Asimilasyon nedeniyle Alevi köylerinin sayısının azalması dikkat çekiyor. Alevi olarak kalan köylerden biri de Selçik köyü.
Afyon’un Sandıklı ilçesine bağlı Selçik köyünde bulunan Sarı Dede Sultan Türbesi ile ilgili Selçik Köyü Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği Başkanı Metin Özdemir, PİRHA‘ya konuştu.
Sarı Dede Sultan’ın; Sarı Dede, Sarı Selçuk gibi isimlerle adlandırıldığını belirten Metin Özdemir, Afyon’da yaşanan asimilasyona dikkat çekerek, “Selçik köyü kuruluşu itibari ile Alevi Bektaşi geleneği inancını yaşıyor. Afyonkarahisar’ın Sandıklı ilçesine bağlı yaklaşık 56 köy var. Bu 56 köy içerisinde Alevi Bektaşi inancını, geleneğini sürdüren sadece bizim köyümüz kaldı. Alevi Bektaşi inancını biz bu topraklarda, bu köyde yaşatıyorsak, burada Sarı Sultan Dede türbemizin yer alıyor olması sayesinde. Onun etrafında toplanıyor, onun ışığında bizler bu inancı, bu kültürü, bu geleneği, ritüellerimizi eksiksiz uygulamaya çalışıyoruz”dedi.
Sarı Dede Sultan Türbesinin köyün içinde yer aldığını ve 1952 yılında imece yoluyla restore edilip şu anki halinin verildiğini ifade eden Özdemir,”Eski haliyle hiç bozulmadan yapılmış. Daha sonra canlarımız büyüklerimizin önderliğinde, 1972 yılında burayı ve etrafını yöresel taşlarla yaparak büyük türbe haline ve cemevi görünümüne getiriyorlar. O zamandan beri de bu yapı hala ayakta. Bizler de bu süre içeresinde elimizden geldiğince bakımına, onarımına ve temizliğine özen göstermeye çalışıyoruz. Canlar burayı kendi evlerini nasıl temiz tutuyorlarsa aynı şekilde buraya gelen ve gönüllü hizmet eden dostlarımız da buranın temizliğini düzenlemesini aynı şekilde yapıyorlar. Biz de elimizden gelen desteği sunmaya çalışıyoruz” diye konuştu.
YILDA BİR KEZ ANMA ETKİNLİĞİ DÜZENLENİYOR
Özdemir, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Sarı Dede Sultan türbemiz, bizim köy tüzel kişiliği mülkiyetine ait tapuda da o şekilde kayıtlı. Bizim köyümüze ait bir mekân, bütün varlığını ve bütün canlılığını bizler devam ettirmeye çalışıyoruz. Bizim dışımızda başka bir mekândan, başka bir kurum ya da kuruluşlardan buraya herhangi bir müdahale söz konusu değil. Zaten bizim birliğimiz beraberliğimiz de onu gösteriyor yani burayı biz titizlikle korumaya çalışıyoruz. Çok sayıda gerek yurt içinden gerekse de yurtdışından belli dönemlerde ziyaretçilerimiz gelir. Dernek olarak da yılda bir kez ‘Sarı Dede Sultan’ı Anma ve Kültür Festivali’ adı altında etkinlik düzenliyoruz.
Bizler 2007 yılından itibaren 13 kez Sarı Dede Sultan’ı Anma ve Kültür Festivali düzenledik. Son iki yıldır malum COVID-19 salgını nedeniyle sağlık koşullarından dolayı ara verdik. Bu yıl 14’üncüsünü 23 Temmuz 2022 Cumartesi günü yapmayı istiyoruz, planlıyoruz. Canlarımızla hep birlikte cemal cemale olmayı, Sarı Dede Sultan’ın etrafında toplanmayı birlik ve beraberliğimizi devam ettirmek istiyoruz.”
“SARI DEDE SULTAN TÜRBESİ YÜZ YILLARCA KALSIN İSTİYORUZ”
Sarı Dede Sultan Türbesinin yüzyıllar boyunca kalmasının çabası içinde olduklarını dile getiren Özdemir, “Restorasyon çalışmaları ve türbenin tescil durumları ile alakalı çabalarımız devam ediyor. İlk yapılıştaki özgün yapısıyla buranın daha korunaklı bir hale getirerek, çatısı akmasın, duvarların sağlam kalsın ve yüzyıllar boyu ayakta kalsın istiyoruz. Canların desteği, bağışları bu noktada katkıları çok büyüktür. İnanıyorum ki Sarı Dede Sultan da bize himmet eder, onun sayesinde çağırdığımız erenlerin, evliyaların yolunda biz de hizmetlerimizi, bu yola, erkana olan bağlılığımızı sürdürmeye devam ederiz” ifadelerine yer verdi.
PİRHA-AKP’li İBB Meclis üyesi Muhammet Kaynar’ın İBB Meclis’inde sarf ettiği “Bektaşiler ayetleri yarım okur” sözlerine ilişkin açıklama yapan ADFE Genel Başkanı Celal Fırat, “Alevi-Bektaşi toplumunu yok etmek için inancımızı sürekli Sünni ahlak ilkeleriyle kıyaslamanız, hatta onları eksik saymanız ve bunu din anlayışınızla yapmanız, “antolojik” hastalığınızın sonucudur” dedi.
Alevi Dernekleri Federasyonu (ADFE) Başkanı Celal Fırat, İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Meclis toplantısında AKP Meclis Üyesi ve Hukuk Komisyonu Başkanı Muhammet Kaynar’ın “Bektaşiler gibi yarım ayet okuma” sözlerine ilişkin yazılı açıklama yaptı. Fırat, “Bektaşiler ayetleri yarım okur” demek, tam anlamıyla bir asimilasyon sözcüğüdür. Alevi-Bektaşi toplumunu yok etmek için inancımızı sürekli Sünni ahlak ilkeleriyle kıyaslamanız, hatta onları eksik saymanız ve bunu din anlayışınızla yapmanız, “antolojik” hastalığınızın sonucudur” ifadelerini kullandı.
“ANTOLOJİK, HASTALIĞINIZIN SONUCUDUR”
Fırat‘ın açıklaması şöyle:
“AKP, geçmişten gelen kin ve iftiralarla ötekileştirdiği Alevi-Bektaşi toplumuna kendi kirli zihniyetiyle saldırıyor. Bu tavır belki yandaşları için kârlı hatta intikam amaçlı olabilir ama bunun ahlaki olmadığını biliyoruz. AK Partili belediye meclis üyesi Muhammet Kaynar’ın, dünkü İBB Meclis toplantısında “Bektaşiler gibi yarım ayet okuma” sözlerinden sonra yanında bulunanların da sırıtması, kendi değerliliğini yitiren ve toplumun bir kısmını düşman haline getiren ilkel birer canlıdır. Sizler Alevi-Bektaşi toplumunu tahrik ediyorsunuz! Aşağılama, incitme, öfke ve intikam, birbirini izleyen birer adımdır. Bizleri bir grubun içinde, bir toplumun içinde değersizleştirmeniz, tahrik etmeniz ve akla gelmedik iftiralar atmanız, size biat edecek bir kitle psikolojisi yaratamayacak! “Bektaşiler ayetleri yarım okur” demek, tam anlamıyla bir asimilasyon sözcüğüdür. Alevi-Bektaşi toplumunu yok etmek için inancımızı sürekli Sünni ahlak ilkeleriyle kıyaslamanız, hatta onları eksik saymanız ve bunu din anlayışınızla yapmanız, “antolojik” hastalığınızın sonucudur.
“TERTEMİZ OLAN ALEVİ-BEKTAŞİ TOPLUMUNA SALDIRIYORSUNUZ”
Ve uyarıyoruz!
Artık ahlak ve adalet sınırları içinde adam olun… Yalakalığı, işbirlikçiliği kendine görev edinmiş Muhammet Kaynar gibi şahısların kirli zihniyeti kolektif düşman düşüncesi yaratır. Siz her fırsatta bize saldırarak din, vicdan, inanç, hak ve ahlak konusundaki kırık notlarınızı kapatmaya bahane arıyorsunuz.
Sizler günü neyle geçiştirdiniz ona bakalım mı?
– Kadınların sokaklarda taciz edilmesine ve katledilmesine,
– Çocukların din okullarında tecavüze uğramasına,
– Toplumun kapsamlı, sistematik ve yoğun biçimde gericiliğe teslim edilmesine,
– Ekonomik, siyasi yanıltıcı bir güç yaratarak toplumun manevi bunalıma hatta çöküntüye uğramasına sebep oldunuz. Maddiyatçı, sömürücü, saldırgan, huzursuz ve içten içe çürüyen bir toplum düzeni yarattınız.
Ve bittiğiniz yerde tertemiz olan Alevi-Bektaşi toplumuna saldırıyorsunuz.”
PİRHA- İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, bir televizyon programında yaptığı konuşmada “Aleviler, bu milletin aslî unsurlarıdır ve bizim vazgeçilmezlerimizdir. Cemevlerine giderek ‘Ne isteğiniz varsa yerine getireceğiz’ dedik. Bir kısmı cemevinin ibadethane olmasını istedi. Bu benim boyumu da bilgimi de aşan bir mesele. Buradan başlarsak hiçbir adım atamayız” ifadelerini kullandı.
İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, 24 TV’de katıldığı bir programda iktidarın, Alevi politikaları hakkında itiraf gibi açıklamalarda bulundu.
Esra Elönü’nün, “Alevi kardeşlerimiz, Türkiye’deki Kürt kardeşlerimizi hepsini çok seviyoruz ve biz çok iyiyiz. Onlarla ilgili ne zaman güzel bir şeyler ne zaman bir atılım bir açılım olsa birtakım fondaş dediğimiz medya düet halinde bir rahatsızlık duyuyorlar, niye rahatsızlık duyuyorlar sizce?” sorusuna, Bakan Soylu şu cevabı verdi:
“Aleviler, bu milletin aslî unsurlarıdır ve bizim vazgeçilmezlerimizdir. Elazığ’da deprem oldu. Biz o depremde birçok yere gittik. Sağlık Bakanı’na dedim ki ‘burada bir cemevi var, oraya da gidelim’. ‘Hadi gidelim’ dedi, kalktık gittik. Orada yüzlerce insan var, sevgiden yediler bizi. Bizim de hoşumuza gitti, onların da hoşuna gitti. Güzel dostluklarımız da var orada hâlâ devam ettirdiğimiz.
Benim bir danışmanım Ali Arif Özzeybek. Daha önce Kılıçdaroğlu ve Erkan Mumcu’ya da danışmanlık yaptı. Arif güzel bir çocuktur, Bektaşidir. Oradaki cemevlerini ziyaret etmesini istedim. Sonra onlarla bir toplantı yaptık. ‘Ne isteğiniz varsa yerine getireceğiz’ dedik. Bir kısmı cemevinin ibadethane olmasını istedi. Bu benim boyumu da bilgimi de aşan bir mesele. Buradan başlarsak hiçbir adım atamayız. Gelin tanış olalım dedim, dünya kimseye kalmaz. Sayın Cumhurbaşkanımıza bunu arz ettik. Kültür ve Turizm Bakanımızla bir araya geldik. Ali Arif Bey, ortak süreçte birlikte 1500’den fazla cemevini ziyaret etti. Bu işe siyaset karıştırmadan bu işi gerçekleştirmek istiyoruz dedik, bu düsturda da devam ediyoruz. Biz kardeşiz. Aleviler bu milletin asli unsurlarıdır ve bizim vazgeçilmezlerimizdir. Biz bu ayrımı ortaya getirmek isteyen her kim varsa bir arada olursak bunu engelleriz. Siyasal tercihleri ne olursa olsun böyle bir iddianın ve talebin sahibi değiliz. Biz görevimizi yerine getirmekle mükellefiz. Birlikte rahmet vardır ve o rahmetin bugün bu ülkede, hepimizi bir araya getirecek kudreti vardır.”
PİRHA-Dersim Alevi inancında önemli bir yeri olan ziyaretler, insan baskısı ve yanlış politikalar ile yok olmanın eşiğinde. “Dersim Alevi inanç sisteminin belirleyici özelliği insanların doğa ile kurduğu bağdır” diyen yazar Şükran Lılek Yılmaz, ziyaretler ve buralarla kurulan ilişkilerin zaman içerisindeki değişimini anlattı.
Dersim’de hemen hemen her yerde bir ziyaret var. Kimi bir akarsu, kimi bir göl. Bir ağaç da oluyor, bir taş da. İnancın, doğa ile ve onu kutsayan sıkı bir bağı var. Fakat bu bağlar, ticaretleşmenin, turizmin, insan baskısı ve siyasi politikaların ağır yükü altında ya silikleşiyor ya da yok oluyor.
Ziyaretlerin önemine, geçmişten günümüze değişimine ve son sürece ilişkin yazar Şükran Lılek Yılmaz ile konuştuk.
“DERSİM ALEVİ İNANCININ BELİRLEYİCİ ÖZELLİĞİ DOĞA İLE KURULAN BAĞDIR”
PİRHA: Dersim’deki ziyaretlerin, inanç ve yöre halkının yerindeki önemini nasıl tarif edersiniz?
ŞÜKRAN LILEK YILMAZ: Dersim Alevi inanç sisteminin diğer Alevi topluluklarından farklı olduğunu biliyoruz. Bu inanç sisteminin belirleyici özelliği insanların doğa ile kurduğu bağdır. Dinsel pratiklerini gerçekleştirdikleri ziyaretler bazen bir su kaynağı, bazen bir ulu ağaç veya bir mezardır. Zazaca dilindeki karşılığı ‘jiarê’ olan bu ziyaretlerin, doğa üstü güçlere sahip, mistik varlıklar olduğuna inanılır.
Genellikle de sağaltım ritüellerinde kullanılırlar. Çocuğu olmayan ailenin veya amansız hastalığa yakalanmış birinin geceyi Düzgün Baba’da geçirmesi gibi. Coğrafik olarak bir köyde, ilçede, bölgede bulunabilen bu kutsal mekânlara; yöre halkı belli günlerde toplu olarak veya herhangi bir zamanda bireysel olarak giderek, çıla yakmak, kurban kesmek, niyaz dağıtmak gibi dinsel ritüellerini gerçekleştirirler.
“JİARA GİDİLECEĞİ GÜN HAZIRLIKLAR YAPILIRDI”
– Eskiden ziyaretlere, mesela Munzur Gözeleri’ne giderken, gitmeden önce ve gittiğinizde neler yapardınız? Günler öncesinden bir hazırlık olur muydu? Oradaki ritüeller nelerdi? Unutamadığınız bir anınız var mı?
Ailem ben 7 yaşımdayken İstanbul’a göç etti. Dolayısıyla 7 yaşıma kadar olan süreci hatırlamıyorum. Geçmişe dair hatıralarım ancak yaz tatillerinde köye geldiğimizde edindiğim deneyimlerden oluşur. Ki bu da yalnızca Munzur Dağları’ndaki ‘Jiara Bellehesen’ (Bellesen Ziyareti)’dir. Köyümüzde yayla süreci, Kırkmerdiven Vadisi’nin girişinde haziran ayında başlar, dağda havaların ısınmasına paralel olarak üçüncü ve en yüksek yaylada eylül ayında son bulur.
Sere qocı/göç başı dediğimiz yaylalar arası göçlerde herkesin heyecanla yerine getirdiği ritüellerin başında temiz ve yeni kıyafetler giymek vardı. Kadınlar beyaz tülbent örterdi örneğin. Temmuz ortalarında ikinci yayladan üçüncü yaylaya göç edildiği gün erkekler çadırları kurana kadar kadınlar kurbanları, niyazları, çılaları (yağ ve bal mumuna batırılan bezle yapılır) hazırlardı. Kurban kesecek olanlar koç veya teke götürür, eğer kendisinde yoksa komşulardan satın alırdı.
Sütünden faydalanmak için dişi hayvan kesilmezdi. Ayrıca dişi koyun veya keçi hamile olabilirdi bu durumda günah kabul edilirdi hem de kurban kesemeyecek durumdakiler ise helva veya pesara (yağlı ekmek) yaparlardı. Jiara gidileceği gün hazırlıklar yapıldıktan sonra yola çıkılırdı. Yayla yerinden yürüme mesafesinde ancak rakım olarak daha yüksek olduğu için (2900-3000m.) ve de yer yer kayalık taşlık olan patika yolda, öğlen sıcağında yorucu olurdu gidişimiz. Yine de heyecanla giderdik o yolu. Özellikle biz çocuklar, ilk hangimiz ulaşacak diye yarış yaptığımızı da hatırlıyorum.
‘Nisangı’ dediğimiz yere yaklaşınca herkes ayakkabısını çıkarır diz üstü (emekler gibi) yürüyerek devam ederdi. Nisangeye gelindiğinde yine diz üstünde üç kere etrafında dönerek yer öpülürdü. Getirilen hayvanlar dualarla kesilir, her eve bir parça olmak üzere dağıtılırdı. Helva ve pesaralar da dağıtılır, bizimle birlikte gelen köpeklerin hakkı ihmal edilmezdi. Bir başka jiarımız da köydeki Gola Huri gölüdür. Gağan’ın (aralık ayı) son perşembe günü öğleden sonra herkes niyazlarını (helva, yağlı kömbe) yapar öğleden sonra hep birlikte göle gidilir. Burada yayladakinden farklı olarak çılalar yakılır. Lokmalar dağıtılır ve eve dönülür.
O günlerden aklımda kalan tek anı Munzur Gözeleri’ne dairdir. Bir yaz tatilinde ailece köye gelmiştik. O zamanlar büyükşehirlerden gelen misafirler Munzur Gözeleri’ne götürülürdü. Dedem de bir teke almış, minibüs kiralamış kızını (annem) ve çocuklarını gözelere götürecek. Anneannem de bizimle geldi. Her ne kadar Munzur Gözeleri özellikle bizim ziyaret yerimiz olamasa da Ovacık’taki önemli kutsal mekânlardan biridir. Gözelerin yakınındaki köyler kurbanlarını orada keserlerdi. Sabah erkenden araç geldi gözelere gittik. Sofra kuruldu dedem çantadan rakı çıkardı ve içmeye başladı. Anneannem bunu görünce dedeme kızdı ve bütün gün yüzünü asıp durdu. Bu olayı 2019 Aralık ayında Munzur Gözeleri’nin son yıllardaki durumuna dikkat çekmek üzere kaleme aldığım “Gözardı edilen kutsallık ve Munzur’u bekleyen tehlike” başlıklı makalemde de dile getirmiştim.
“HERHANGİ BİR JİARA DENK GELDİĞİMDE EĞİLİR ÖPER, ÇILA YAKARIM”
– Eskisi gibi ziyaretlere gidiyor musunuz? Gittiğiniz de de nasıl geçiriyorsunuz vaktinizi?
İlk gençlik yıllarımdan itibaren kendimi Alevi ailede doğmuş bir ateist olarak tanımladım. Bu nedenle de memlekette olduğumda ailem ziyarete gidecek olursa onlara uyar, ritüelleri yerine getiririm. Ancak, özellikle ziyarete gitmek veya kurban kesmek gibi bir alışkanlığım ve de inancım yoktur. Yalnız, her Dersim’e (Tunceli il sınırları) geldiğimde farklı bir hissiyat içine girerim. İnançtan öte belki de pek çoğumuzda olduğu gibi bu topraklara ait olma duygusu ve duyulan hasretle huzur duyarım. Eğer gezilerim sırasında herhangi bir jiara denk gelirsem, çocukluğumdaki duyguyla eğilir öperim, çıla yakarım o kadar.
“ZİYARETLER GÜN GEÇTİKÇE İNSAN BASKISINDAN ETKİLENİYOR”
– Zaman içerisinde her yer ve her şey gibi ziyaretler de, doğa da insan baskısı ve müdahalesinden nasibini aldı. Son yıllarda popüler olan Dersim’e, il dışından hemen hemen her gün turistlik geziler düzenleniyor. Yöre halkının da etkisi unutulmamalı tabi. Şimdilerde bölgenin durumunu nasıl görüyorsunuz?
Yıllarca insanların uzaktan korku ve endişeyle izlediği Dersim, ilk olarak festivaller, ardından çözüm süreciyle artan ilgi, son olarak 2014 yerel seçimlerinde Ovacık ilçe belediyesini Türkiye Komünist Parti’sinin kazanmasıyla iyice ilgi odağı oldu. Yalnızca ilçemiz değil tüm Dersim (Tunceli il sınırları)’e ilgi arttı. Düzgün Baba, Pülümür Vadisi, Nazımiye Dereoba Şelalesi, Hozat ilçesinde bulunan türbeler de bu ilgiden nasibini alıyor.
Yurtiçinden ve yurtdışından geziler düzenlenmeye başladı. Hâl bu olunca kapasitesinin çok üzerinde insan ve araç sirkülasyonu olmaya başladı. Her geçen yıl bu sirkülasyon artmakta. Özellikle yöre halkı için kutsal öneme haiz Munzur Gözeleri, Düzgün Baba gibi mekânlar yoğun ilgiden fazlasıyla olumsuz etkilendi. Gün geçtikçe de etkilenmeye devam ediyor. Düşünün ki artık Munzur Gözeleri kurban kesilen yerler olmaktan çıktı. Piknik alanına dönüştürüldü. Bunda yalnızca dışarıdan gelen turistin değil, maalesef yöre halkının da katkısı çok fazla. Bununla birlikte ilçenin giriş- çıkış bağlantısını sağlayan karayolu tek karayolu Munzur Vadisi’nden dolayısıyla Munzur Milli Parkı’ndan geçiyor. Doğal olarak gerek insanların bıraktığı çöpler gerek araçların egzoz salınımı doğaya zarar veriyor. Görüntü kirliliğinin yanında bitki örtüsüne verdiği zarar da cabası.
PİRHA-Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı’nın (TİKA) da katılımıyla Dersim’de düzenlenen “Avrupa’da Alevilik” konulu toplantıya HDP İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu tepki gösterdi. Kenanoğlu, “Alevilerin, Avrupa’da elde ettiği kazanımlar Türkiye yönetimini tedirgin etmiş durumda. Kazanımların önünü kesmek için bir çaba içerisindeler ama bir Alevi hakikati var. Hakikatlerin karşısında yalan her zaman kaybeder” diye konuştu.
Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı (YTB), geçtiğimiz günlerde Dersim’de “Avrupa’da Alevilik” konulu bir toplantı yaptı.
Toplantıya, Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Dr. Serdar Çam, Tunceli Valisi Mehmet Ali Özkan, YTB Başkanı Abdullah Eren, Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA) Başkanı Serkan Kayalar, Munzur Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ubeyde İpek de katıldı.
Halkların Demokratik Partisi (HDP) İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu, Dersim’de gerçekleştirilen toplantıyı PİRHA‘ya değerlendirdi.
“Bu noktada özellikle TİKA’nın işin içinde olduğunu görüyoruz” diyen Kenanoğlu, TİKA’nın Avrupa’daki faaliyetlerine değindi. Kenanoğlu şunları söyledi:
“TİKA’nın faaliyetlerini 2015 yılında Balkanlarda bizzat yerinde görmüştüm. Oradaki Alevi köylerini, dergahlarını dolaştık. Bütün hepsinde TİKA’nın, Türkiye’de Diyanet’in yürütmüş olduğu faaliyetleri yaptığını gördük. TİKA, orada Alevi dergahlarını satın alma ve oraları cami yapma şeklinde bir proje yürütüyor. Birçok yerde de kamu arazilerini devletten TİKA satın almış.
Çünkü Makedonya Devleti ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti arasında sanırım bir anlaşma çerçevesinde TİKA’nın önü açılmış. Bu kapsamda da TİKA orada çok ciddi şekilde Alevi ve Bektaşi köylerini dönüştürmeye, sünnileştirmeye yönelik bir faaliyet yürütüyor. Başta Harabati Dergahı olmak üzere birçok Alevi köyünde de bu tür sünnileştirme çalışmalarının TİKA bizzat içerisinde.”
Kenanoğlu TİKA faaliyetlerini, Alevilerin Avrupa’da mücadeleyle elde ettikleri kazanımlara karşı gösterilen bir çaba olarak ifade ederken; “Avrupa’ya yönelik bir hamle geliştirmeye çalışıyorlar. Çünkü Avrupa’da Alevilik yasal olarak kabul edilmiş durumda. En son Almanya Parlamentosu’nda kabul edildi. Birçok eyalette ve ülkede Alevilik bağımsız bir inanç olarak kabul ediliyor. Diğer inançlarla eşit statüde yer ediniyor devlet nezdinde.
Devlet diğer inançlara ne hak tanıyorsa Alevilere ve cemevlerine aynı hakkı tanıyor. Böyle bir gelişme var. Bu gelişme Türkiye yönetimini tedirgin etmiş durumda. Çünkü onlar, bu işin Avrupa’da bu hale gelmiş olmasını yani Avrupa’nın Aleviliği ve ibadethanelerini tanıyor olmasını kendileri açısından yani anavatanda yaşayan Alevilerin bu hakları talep etmesinin önünü açacağının, taleplerin yükseleceğinin de endişesini duyuyor.
Bundan kaynaklı olarak da Avrupa’daki Alevi kurumlarının altını boşaltabilmek için -çünkü bunu Avrupa’da Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) ve Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu‘na bağlı cemevleri ve kurumları bu mücadeleyi yürüttüler ve bu kazanımları elde ettiler.- Dolayısıyla Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu başta olmak üzere Avrupa’daki federasyonların ve ona bağlı cemevlerinin, Alevi kültür merkezlerinin altını boşaltmak için bir asimilasyon çalışması yürütüyorlar” diye konuştu.
Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yurt dışına gönderilen Alevi dedelerine de değinen Kenanoğlu, “Bu çalışmayı da daha önce “gri pasaportlu dedeler” diye tabir ettiğimiz dedeler hamlesiyle başlattılar. Buradan dede gönderip onları orada Alevi toplumu içerisinde değiştirmeye, dönüştürmeye çabaladılar. Bu dedelere sorulduğu zaman “Biz oraya İslam’ı anlatmaya gidiyoruz” diyorlardı. Dolayısıyla “İslam’ı anlatmaya gidiyoruz” cümlesinin altında Diyanet’in, devletin, AKP’nin İslam’ı olduğunu çok iyi biliyoruz.
Bundan kaynaklı olarak bunun bir asimilasyon çalışması olduğunu da biliyoruz. Görüyoruz ki TİKA bu işi daha da ciddiye almış ve Dersim’de bununla ilgili bir toplantı düzenlemiş. Hem üniversite hem de yandaş gördükleri kimi Alevi kanaat önderleriyle strateji belirlemeye çalışmışlar. Bundan sonra Türkiye Cumhuriyet’i Devleti’nin TİKA aracılığıyla Avrupa’ya yoğun bir faaliyet gösterebileceğini görüyoruz. Özellikle bu yıl içerisinde Almanya’da elde edilen kazanım, biliyorsunuz Alevilik bağımsız bir inanç olarak Almanya’da resmi olarak kabul edildi. Bunun karşısında bir hamle yürütmeye çalışıldığı anlaşılıyor” ifadelerini kullandı.
“ALEVİLİKLE İLGİLİ POLİTİKALARA İLK ÖNCE DERSİM’DEN BAŞLIYORLAR”
Kenanoğlu, bu tarz toplantıların devam edeceğini söylerken; son olarak şöyle konuştu:
“Alevilikle ilgili hangi politikayı uygulayacaklarsa bunu önce Dersim’den başlatıyorlar. Avrupa’daki Alevi kazanımlarının önünü kesmek için bunu yaygınlaştıracaklar. Bütün bunlara devletin parasını boşuna harcamasınlar. Çünkü harcadıkları para Alevilerin de vergileriyle oluşan paradır. Alevileri bu kadar sünnileştirmek, şiileştirmek, asimile etmek üzerine para harcayacaklarına, Alevi gerçeğini kabul etseler çok daha rahat ederler.
Hakikatlerin karşısında yalan her zaman kaybeder. Bir Alevi hakikati var. Bunların yalanları hiçbir zaman hakikate egemen gelemez. Çabaları da nafiledir. Yazıktır bu toplumun parasına puluna. Bir taraftan da suçtur yaptıkları. Çünkü bir asimilasyon çalışması yürütüyorlar ve asimilasyon insanlık suçudur. Bir an önce bu çalışmalardan vazgeçmelidirler.”
PİRHA-Ankara’nın tek Alevi-Bektaşi mekanı olan Hüseyin Gazi Türbesi, uzun süredir asimilasyoncu grupların hedefinde. Dede Hüseyin Öz, “Devlet destekli gruplar, türbeyi Alevilerin elinden almak için girişimlerde bulunuyor ancak mücadelemiz de sürüyor” dedi. Türbede 23 yıldır hizmet yürüten Dede Cemal Mutluer ise türbe civarına atılan çöplere dikkat çekerek duyarlı olunması gerektiğini söyledi.
Hüseyin Gazi, İran’dan Anadolu’ya gelen Erenlerin öncüsü olarak biliniyor. Ankara’nın tek Alevi-Bektaşi dergahı olan Hüseyin Gazi Türbesi, ortalama 700 yıllık bir tarihi barındırsa da günümüzde kimi gerici grupların hedefinde tutuluyor.
Mamak’ın kendi adıyla anılan semtindeki Hüseyin Gazi Türbesi, 1300’lü yıllarda, 1400 rakımlı dağın zirvesine inşa edilmiş. Kış aylarında kar sebebiyle ulaşımın zorlaştığı türbe, yazın dahi bir hayli serinlik sunuyor. Türbe, yüksek ve ağaçlık bir ortamda olması sebebi ile toplumun da ilgisini çekiyor.
Seyit bir evliya olarak tanınan Hüseyin Gazi, Horasan’dan Anadolu’ya gelerek Bektaşi geleneğinin de temellerini atıyor. Ancak bu kıymetli mekan, günümüzde hem iktidar güçlerinin hem de çevre duyarlılığı olmayanların hedefinde bulunuyor.
TÜRBEYE 23 YIL HİZMET EDEN DEDE!
Hüseyin Gazi Türbesini ilk olarak Dede Cemal Mutluer’den dinledik. Çalapverdi Ocağına mensup Mutluer, aynı zamanda Hüseyin Gazi Türbesinin kurucusu. Tam 23 yıldır burada dedelik yapan bir isim.
Dede Cemal Mutluer, Hüseyin Gazi’nin Hacı Bektaş Veli’den 200 sene önce Anadolu’ya geldiğine işaret ederek, o yıllarda Ankara’da Bizanslıların hakim olduğunu aktardı. Dede Mutluer, 1300’lü yıllarda civar bölgelerin ormanlık olduğunu ve Hüseyin Gazi’nin, civarda halen ziyaret edilebilen bir mağarada yaşam sürdüğünü de belirtti.
TEKKE VE ZAVİYELER KANUNU’NUN DERGAHA OLAN TAHRİBATI!
Dede Cemal Mutluer, söz konusu mekanın Atatürk zamanında çıkarılan Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması Kanunu’na kadar bir Bektaşi Tekkesi olduğuna vurgu yaptı. Mutluer, 1925’te çıkarılan kanunun Hüseyin Gazi Türbesi için büyük bir yıkım olduğuna işaret ederek şunları söyledi:
“Buraya 1970’li yıllarda çıktığım zaman bir patika, yani keçi yolu vardı. Kurbanlar kesip lokmalar dağıtıldıktan sonra tekrar dönüyorduk. 1997 yılında ise bir vakıf ve dernek kurduk. O yıllarda bu bölgede Hüseyin Gazi’nin evlerinin yerleri mevcuttu. Kültür Bakanlığı ‘restorasyon’ adı altında buradaki duvarları örmek için o evlerin taşlarını kullanarak kalıntıları yok etti. Geçmişse mevcut türbenin üst kısmı kurşundu. Söküp çalmışlar. 1964’lü yıllarda türbenin üst kısmı tekrar yapılmış. 1993 yılında Kültür Bakanlığı o tarihi taşları yerlerinden alınca türbe bu son halini almış.”
MEKAN KUTSAL ANCAK ÇEVRE DUYARLILIĞI YOK
Dede Cemal Mutluer’in yakındığı bir diğer konu ise türbe çevresinin kirli olması. “Halkımız Hüseyin Gazi’ye tam mânâsıyla sahip çıkmıyor” diyen Mutluer şu eleştiriyi sunuyor:
“İnsanlar buraya gelip piknik yaparak pisliğini bırakıyor. Halbuki burasının temiz bir ibadet yeri olması lazım. Burada cemevimiz de var ve her pazar cem yürütüyorum. İnsan ayrımı yapmadan kapıyı açıyoruz ve herkes gelip cemimize girebiliyor. Sevgili canlar, türbe civarını temiz bırakın. Burayı eviniz gibi bilin. Çevreyi kirletmeyin.”
HÜSEYİN GAZİ TÜRBESİNİN TARİHSEL GEÇMİŞİ
Türbenin bir diğer emektarı ise Hıdır Abdal Ocağından Dede Hüseyin Öz. Hüseyin Gazi’nin 1300’lü yıllarda Ankara’ya geldiği dönemde civar bölgede Rum ve Ermeni hakimiyeti olduğuna işaret eden Hüseyin Öz Dede, “Ankara Kalesi, Doğu Bizans’ın askeri anlamda en güçlü kalelerinden biriydi. Hüseyin Gazi, aynı zamanda önemli bir askeri şahsiyetti. Ankara’ya hakim bu tepe o zamanlarda Ankara Kalesi’ni çıplak gören bir yermiş. Burayı karargah olarak kullanıyorlar ve buradan Ankara Kalesi’ndeki askeri hareketliliği izleyerek akınlar düzenliyorlar” ifadelerini kullandı.
Dede Hüseyin Öz, Seyit Hüseyin Gazi’nin Çubuk Ovası’nda girdikleri bir çatışmada yaralandığını ve yoldaşları tarafından bugünkü mekana getirildiğini, bir müddet yaralı yaşadıktan sonra Hakk’a yürüdüğü bilgisini paylaştı.
Dede Hüseyin Öz, Alevi dergah ve tekkelerinin genellikle ulu kişilerin kabri etrafında inşa edildiğine işaret ederek şunları söyledi:
“Daha çok çekim merkezi olsun diye yol yürütücülerinin, kahramanların kabirleri etrafında inşa yapılırdı. Taş kitabelerde buranın 1473 yılında onarım gördüğü yazılıdır. 1300’lü yıllardan 1826 yılına kadar diğer Alevi Bektaşi dergahları gibi burası da işlevini devam ettirmiş ve 1826’da ikinci Mahmut’un tahta geçmesi ile birlikte bütün Alevi Bektaşi dergahlarının başına gelen buraya da gelmiş. O dönem bütün Alevi dergahları yıkıldı ve yerle bir edildi. Yazılı kaynaklar yok edildi, inanç önderleri ise idam edildi.
1826’da tek Bektaşi olan ikinci Mahmut’un oğlu, tahta geçtikten sonra bu dergahları yeniden inşa ediyorlar. Cumhuriyet ile birlikte 1925 yılında çıkarılan Tekke ve Zaviyeler Kanunu ile birlikte bütün bu mekanların kapısına kilit vuruluyor. Buranın demirbaşları at pazarında satılıyor. Ve ardından Buralar kaderine terk ediliyor.
Tekke ve Zaviyeler Kanunu en çok Alevi toplumunu vurmuştur. Buna rağmen insanlar, inançlarından vazgeçmiyorlar. Bu dağın başına kurbanlarını sırtlarında getirerek ibadetlerini yerine getiriyor.”
TEKKEYE YENİDEN CEMEVİ İNŞA EDİLİYOR!
Dede Hüseyin Öz, tekkenin 1996 yılı ile birlikte büyük bir değişime uğradığını belirterek, “1996 yılında bir grup arkadaş, burayı ziyaret ediyor ve gördükleri manzara içlerini acıtıyor. Burayı onarmaya karar veriyorlar. Bunun için bir dernek ve vakıf kuruyorlar. Buranın bir Alevi Bektaşi Dergahı olduğunu kanıtlamak için o dönem hemen bir cemevi inşa ediyorlar. Ve buranın sevk ve idaresini artık Hüseyin Gazi Derneği Vakfı ele alıyor” ifadelerini kullandı.
TEKKE, GÜNÜMÜZDE HALEN SALDIRI ODAĞINDA!
Hüseyin Gazi Tekkesinin Ankara civarında ayakta kalan tek Alevi Bektaşi Dergahı olduğunu vurgulayan Dede Öz, asimilasyoncu grupların faaliyetlerine de dikkat çekti. Dede Hüseyin Öz, mevcut tekke yönetimine el konulmak istendiğini belirterek şunları söyledi:
“Fethullah hareketinin en güçlü olduğu dönemlerde burayı Alevi toplumunun elinden almak için ‘Toplumsal’ Uzlaşı adlı bir vakıf kurmuşlardı. O vakıf, devletten de destek alarak buradaki türbenin kendilerine tahsisini sağladı. Fakat bizim mücadelemiz sonucu geri adım attılar ancak o tehlike henüz geçmedi. Bu vakıf, haklarını Alevi görünümlü birtakım insanların oluşturduğu ‘Alevi İnanç Birliği Vakfı’ adıyla bir vakıfa devretti. Şimdi onlar da devletin ilgili kurumlarıyla, yetkililerle görüşerek burayı Hüseyin Gazi Vakfı’ndan alıp kendilerinin yönetmesini talep ediyor. Büyük ölçüde de mesafe aldılar fakat biz geri adım atmayacağız. Burayı her zaman Alevi toplumunun mekanı olması için elimizden gelen her türlü mücadeleyi vereceğiz. Yani hiçbir şart altında geri adım atmayacağız.”