Etiket: birleşmiş milletler

  • BM: 676 milyon kadın ve çocuk tehlikede

    BM: 676 milyon kadın ve çocuk tehlikede

    PİRHA- BM, tarafından yayınlanan Toplumsal Cinsiyet Eşitliği 2025 Durum raporuna göre günümüzde 676 milyon kadın ve çocuğun çatışmaların ortasında kaldığı ifade edilirken, İklim değişikliğinin 158 milyon kadının yoksullukla karşı karşıya kalabileceği kaydedildi. 

    Birleşmiş Milletler (BM) Ekonomik ve Sosyal İşler Dairesi (UN DESA)  ile BM Kadın Birimi (UN Women) tarafından Toplumsal Cinsiyet Eşitliği 2025 Durum raporu yayınlandı. Yayınlanan rapora göre dünyada kadın haklarının gerilediğini ortaya koydu.

    351 MİLYON KADIN ETKİLENECEK

    Rapora göre mevcut eğilimler sürerse, 2030’a kadar 351 milyon kadın ve çocukların aşırı yoksulluk içinde yaşayacak ve Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları (SKA), özellikle toplumsal cinsiyet eşitliğine yönelik hedefler gerçekleştirilemeyecek. 2024’te 64 milyondan fazla kadın, erkeklere oranla orta veya ileri düzeyde gıda güvensizliği yaşadı.

    676 MİLYON KADIN VE ÇOCUK ÇATIŞMA ORTASINDA

    Raporun devamında çatışmaların kadınlar ve çocuklar için giderek daha ölümcül hâle geldiği belirtilirken, günümüzde 676 milyon kadın ve çocuğun çatışmaların arasında kaldığı kaydedildi.

    158 MİLYON KADIN YOKSULLUKLA KARŞI KARŞIYA

    İklim değişikliği 2050 yılına kadar 158 milyon kadını daha yoksulluğa itebileceği ifade edilen raporda,  yapay zekanın ise kadın iş gücünü erkeklerden daha fazla etkileyebileceğini ifade edildi. Raporun devamında şunlar belirtildi: “Çocuklarının okulu tamamlama olasılığı yükseldi, anne ölümleri 2000–2023 arasında yaklaşık %40 azaldı. son beş yılda dünya genelinde 99 yeni veya iyileştirilmiş yasa, kadınların haklarını güçlendirdi. Kadınların iklim müzakerelerinde liderliği son on yılda iki kat arttı.”

    “HIZLI ADIMLAR ATILMALI”

    UN Women İcra Direktörü Sima Bahous, rapora ilişkin şunları söyledi:“Toplumsal cinsiyet eşitliğine öncelik verilen ülkeler, toplumları ve ekonomileri ileriye taşıdı. Dünya liderleri, BM Genel Kurulu ve Pekin+30 Eylem Planı kapsamında altı öncelikli alan üzerinde hızlı adımlar atmalı”

    “KAZANIMLAR ÖNEMLİ”

    BM Ekonomik ve Sosyal İşler Dairesi Genel Sekreter Yardımcısı Li Junhua ise, “2030 Sürdürülebilir Kalkınma Gündemine ulaşmak için sadece beş yıl kaldı. Toplumsal cinsiyet eşitliğinin getireceği kazanımlar önemli; aksi hâlde maliyet çok daha yüksek olacak” uyarısında bulundu.

    Rapor, 100’den fazla veri kaynağından yararlanarak kadınlar ve çocukların 17 SKA hedefi kapsamındaki ilerlemesini detaylı olarak sunuyor.

    (HABER MERKEZİ)

  • BM Destekli Rapor: Gazze’de kıtlık başladı, felaket büyüyor

    BM Destekli Rapor: Gazze’de kıtlık başladı, felaket büyüyor

    PİRHA- Birleşmiş Milletler destekli IPC, Gazze’de kıtlığın ilk kez resmen teyit edildiğini açıkladı. Felaket seviyesindeki açlığın Eylül sonuna kadar Deyr el-Balah ve Han Yunus’a yayılması bekleniyor. Açlık kaynaklı can kayıpları artıyor.

    Birleşmiş Milletler destekli Entegre Gıda Güvenliği Aşaması Sınıflandırması (IPC), Gazze’de kıtlığın resmen başladığını teyit etti. Kuruluş, halihazırda büyük bir insani kriz yaşanan bölgede “felaket düzeyindeki” gıda yetersizliğinin, eylül sonuna kadar Deyr el-Balah ve Han Yunus’a da yayılmasının beklendiğini duyurdu.

    Açıklamada, Gazze’de devam eden çatışmalar ve insani yardıma erişimdeki engellerin krizi daha da derinleştirdiği vurgulandı. İsrail Savunma Güçleri (IDF), kentteki bir milyondan fazla sivilin güneydeki sığınaklara tahliyesi için sağlık kuruluşları ve uluslararası aktörlere hazırlık çağrısında bulundu.

    Gazze’de kıtlık koşulları ilk kez uluslararası düzeyde doğrulanmış oldu. IPC, bölgede gıda güvenliğinin çökme noktasına geldiğini, temel ihtiyaçlara ulaşamayan sivillerin hayatta kalma mücadelesi verdiğini belirtti.

    CAK KAYIPLARI ARTIYOR

    7 Ekim 2023’te Hamas’ın İsrail’e düzenlediği saldırının ardından başlayan çatışmalar sonucu, Gazze’de bugüne kadar 62 binden fazla kişi hayatını kaybetti. Açlık kaynaklı ölümler de artıyor. Son verilere göre, çatışmaların başlangıcından bu yana 112’si çocuk olmak üzere en az 266 kişi yetersiz beslenme nedeniyle yaşamını yitirdi.

    (HABER MERKEZİ)

  • BM’den Alevi katliamı açıklaması: Suriye’deki olaylar ‘muhtemel savaş suçu’

    BM’den Alevi katliamı açıklaması: Suriye’deki olaylar ‘muhtemel savaş suçu’

    PİRHA- BM açıkladığı raporda Suriye’de Alevilere yönelik şiddet olaylarını ‘muhtemel savaş suçu’ olarak tanımladı.

    Birleşmiş Milletler (BM) Suriye’de HTŞ yönetiminde gerçekleşen Alevilere yönelik katliamların “muhtemel savaş suçu” oluşturduğunu açıkladı.

    BM, özellikle Alevi topluluklarını hedef alan şiddet olaylarının yaygın ve sistematik olduğunu belirtti.

    BM Suriye Soruşturma Komisyonu bugün, Ocak ayından itibaren Suriye’nin kıyı ve batı orta kesimlerini saran şiddet dalgasına ilişkin bir rapor yayımladı ve savaş suçu teşkil edebilecek eylemlerin işlendiğini tespit etti.

    “ALEVİ TOPLULUKLAR HEDEF ALINDI”

    BM tarafından yayımlanan 66 sayfalık şiddet raporuna ilişkin yapılan duyuruda şu ifadelere yer verildi:

    “Alevi toplulukları hedef alan ve mart ayı başında katliamlarla doruğa ulaşan şiddet olayları arasında cinayet, işkence ve ölülerin muamelesine ilişkin insanlık dışı eylemler, yaygın yağma ve evlerin yakılması yer aldı. Bu olaylar on binlerce sivilin yerinden edilmesine neden oldu. Bu korkunç eylemlerin bazıları, sivillerin istismar ve aşağılanma görüntüleriyle birlikte filme alınarak sosyal medyada yayıldı.

    Bu eylemler, geçici hükümetin güçlerinin üyeleri ve onlarla birlikte veya yakınlarında faaliyet gösteren özel şahıslar ile eski hükümet yanlısı savaşçılar veya sözde ‘kalıntılar’ tarafından gerçekleştirildi. İhlaller, savaş suçu teşkil edebilecek eylemleri de içeriyordu.”

    “ALEVİ OLDUĞU TESPİT EDİLENLER İNFAZ EDİLDİ”

    Birçok yerde belgelenen rahatsız edici bir cinayet modelinde, erkekler önce Alevi mezhebine mensup oldukları tespit edildikten sonra kadın ve çocuklardan ayrılıp dışarı çıkarılarak infaz edildi.

    Cesetler günlerce sokaklarda bırakıldı, ailelerin dini törenlere uygun olarak cenaze törenleri düzenlemesi engellendi, diğerleri ise uygun belgeler olmadan toplu mezarlara gömüldü. Cesetler yığıldıkça hastaneler aşırı yüklenmeye başladı. Tartus ve Lazkiye’deki tıbbi tesisler, şiddetin önceki aşamasında eski hükümet yanlısı savaşçılar tarafından gerçekleştirilen saldırılar sonrasında zaten kapasitelerinin sınırlarına ulaşmıştı.

    İHLALLER DEVAM EDİYOR

    Endişe verici bir şekilde, komisyon, kadınların kaçırılması, keyfi tutuklamalar ve zorla kayıplar ile mülklerin yağmalanması ve işgalinin devam etmesi dahil olmak üzere, etkilenen birçok bölgede devam eden ihlaller hakkında bilgi almaya devam etmektedir. Meydana gelen aşırı şiddet, topluluklar arasındaki mevcut ayrılıkları derinleştirmiş ve ülke genelinde birçok Suriyeli arasında korku ve güvensizlik ortamının oluşmasına katkıda bulunmuştur.”

    (HABER MERKEZİ)

  • BM Raporu: Suriye’de kaçırılan Alevi kadınlar için acil eyleme geçilmeli

    BM Raporu: Suriye’de kaçırılan Alevi kadınlar için acil eyleme geçilmeli

    PİRHA- Birleşmiş Milletler (BM), Suriye’de kaçırılan kadın ve kız çocuklarına dair yayınlanan raporda Suriye’de kaçırılan kadın ve kız çocukları için eyleme geçilmesi gerektiğine vurgu yaptı. Raporda, Alevi kadınlara yönelik cinsiyet temelli, sistematik ve hedefli bir kampanya yürütüldüğüne işaret edildi.

    Birleşmiş Milletler (BM), Suriye’de kaçırılan kadınlar ve kız çocuklarına dair rapor yayınladı. Raporda, Mart 2025’ten bu yana Lazkiye, Tartus, Hama, Humus, Şam ve Halep olmak üzere çeşitli bölgelerde 38 Alevi kadın ve kız çocuğunun kaçırıldığına yer verildi. Yaşları 3 ila 40 arasında değişen kız çocuğu ve kadınlar, genellikle gündüz saatlerinde okula giderken, akrabalarını ziyaret ederken ya da evlerinden kısa süreliğine ayrıldıklarında kaçırıldığına dikkat çekildi.

    ZORLA KAÇIRMA VE ESARET

    Raporda, ailelerin büyük çoğunluğunun kaçırılma olayları sonrası tehdit edildiği, kamuoyuna konuşmaları veya resmi soruşturma başlatmalarının engellendiği belirtildi. BM raporunda, bazı mağdurların esaret altında uyuşturulduğu ve fiziksel saldırıya uğradığını belirterek, kız çocuklarının zorla evlendirildiğine dair vakalara yer verdi.

    Raporda, Alevi kadınlara yönelik cinsiyet temelli, sistematik ve hedefli bir kampanya yürütüldüğüne işaret edilerek, bu durumun sadece mağdurları ve yakınlarının yaşadığı travmayı derinleştirmekle kalmadığı, cezasızlığı arttırdığı belirtildi.

    “SORUŞTURMA BAŞLATILMALI”

    Suriye Geçiş hükümetinin sert bir şekilde eleştirildiği raporda, kaçırılma olaylarına karşı zamanında soruşturma yürütmediği, bazı durumlarda ise ailelerin şikayetlerinin dahi kayda alınmadığı belirtilerek, şiddete son verip, adalet sistemine olan güveni tesis etmesi istenildi. Yine hükümetin kayıp kişileri arama yükümlülüğü hatırlatılarak, iddialar hakkında derhal, kapsamlı, bağımsız ve tarafsız soruşturmalar yürütmesini, failleri tespit edip yargılamasını ve kurtulanların güvenliğini ve rehabilitasyonunu sağlaması talep edildi.

    AZINLIKLARI KORUMA ÇAĞRISI

    Raporda ayrıca, Süveyda’da kimliği belirsiz silahlı kişiler tarafından onlarca Dürzi sivilin öldürülmesi ve aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu azınlıklara yönelik saldırılar hatırlatılarak, bu toplulukların korunmasının “acil ve hayati” olduğu vurgulandı.

    635’TEN FAZLA KADIN KATLEDİLDİ

    Bu arada Suriye İnsan Hakları Gözlemevi (SOHR), Rassed Ağı ve Suriye İnsan Hakları Ağı verilerine göre, 2025 yılının başından bu yana Suriye’de 635’ten fazla kadın katledildi.

    (HABER MERKEZİ)

  • Suriye İnsan Hakları Derneği’nden, BM Güvenlik Konseyi’ne dört acil talep sunuldu!  

    Suriye İnsan Hakları Derneği’nden, BM Güvenlik Konseyi’ne dört acil talep sunuldu!  

    PİRHA – Suriye İnsan Hakları Derneği, Alevi soykırımına yönelik hazırladığı kapsamlı dilekçeyi Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’ne iletti. Acil taleplerin yer aldığı dilekçede ‘‘Suriye’nin batı ve kuzeybatısında barış gücü konuşlandırılması ve sivillerin korunması amacıyla uluslararası güvenli bölgelerin ilan edilmesi’’ vurgusu yapıldı.

    Suriye İnsan Hakları Derneği, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’ne sunulan dilekçeyi kamuoyu ile paylaştı.

    Suriye İnsan Hakları Derneği tarafından hazırlanıp BM Güvenlik Konseyi’ne resmi olarak sunulan dilekçe 14 ayrı saha raporuyla da desteklendi. Geniş kapsamlı dilekçede derneğin acil talepleri yer aldı.

    Söz konusu dilekçede, 2025 yılı başından itibaren Suriye’de başta Alevi topluluğu olmak üzere, İsmaili, Mürşidi ve Hristiyan azınlıklara karşı sistematik biçimde işlenen savaş suçları, insanlığa karşı suçlar ve soykırım fiilleri ile ilgili detaylı bilgi, tanıklık ve belgeler yer alıyor.

    KATLİAMIN TÜM BELGELERİ SUNULDU!

    14 rapordan oluşan dilekçeye tanıkların aktarımıyla birlikte sahadan gelen görsel ve işitsel kayıtlar, isim ve tarih bilgisiyle belgelenmiş kurban listeleri, fail grupların ve kişilerin açık kimlik bilgileri, radikal nefret söylemleri ve dini gerekçelendirmeler, toplu mezar fotoğrafları, kadın ve çocuklara yönelik cinsel şiddet belgeleri gibi materyaller de eklendi.

    Hazırlanan dilekçede yalnızca yaşanan ihlaller değil, aynı zamanda bu suçları organize eden grupların yapısı ve işleyişi de ortaya konuldu. Suriye’nin özellikle sahil bölgeleri olan Sanobar, al-Mukhtariya, Ain al-Arus, Jableh, Baniyas, Al-Tuwaym’da yaşananlara dair ‘‘Sadece travmatik bir hafıza değil, aynı zamanda kanıtlanabilir bir suç dizisi olarak ele alınmıştır’’ denildi.

    AMERİKA ALEVİ TOPLULUĞU’NDAN DA BAŞVURU!

    Amerika Alevi topluluğunu temsil eden Alawite Association of the United States (AAUS) tarafından da aynı dilekçeyle eş zamanlı olarak BM Güvenlik Konseyi’ne başvuru yapıldı.

    AAUS Başkanı Dr. Morhaf Ibrahim imzalı dilekçede, özellikle Mart 2025’te Baniyas ve çevresinde yaşanan kitlesel infazlar, mezhepsel temizlik ve sivillere yönelik saldırıların, uluslararası hukuk kapsamında soykırım olarak tanımlandığına vurgu yapıldı. Yapılan başvuruyla birlikte BM Güvenlik Konseyi’nden acil müdahale talep edildi.

    BM Güvenlik Konseyi’ne sunulan dört acil talep ise şu şekilde sıralandı:

    ‘‘Suriye’nin batı ve kuzeybatısında barış gücü konuşlandırılması ve sivillerin korunması amacıyla uluslararası güvenli bölgelerin ilan edilmesi,

    İnsani yardım kuruluşlarının engelsiz erişimi için bağımsız yardım koridorlarının oluşturulması,

    2025 yılı başından bu yana gerçekleşen katliamlar, kadın ve çocuklara yönelik suçlar hakkında bağımsız bir uluslararası soruşturma komisyonu kurulması,

    Uluslararası ve bağımsız medya kuruluşlarının bölgeye girişinin sağlanması ve sahadaki gerçeklerin sansürsüz biçimde dünya kamuoyuna ulaştırılması.’’

    (HABER MERKEZİ)

  • Alevi kurumları, Suriye’deki insanlık suçlarına dair Cenevre’de eylem yaptı!-VİDEO

    Alevi kurumları, Suriye’deki insanlık suçlarına dair Cenevre’de eylem yaptı!-VİDEO

    PİRHA – Avrupa’daki Alevi örgütleri, Suriye’deki Alevi katliamının durdurulması ve kaçırılan kadınların akıbetine dair Cenevre’de eylem yaptı. Birleşmiş Milletler’i sorumluluk almaya çağıran Alevi kadınlar, “HTŞ cihatçıları tarafından binlerce Alevi kadın öldürüldü, kaçırıldı, tecavüze uğradı, uğruyor, köle yapılıyor haberin var mı?” diye sordu.

    Avrupa’daki Alevi örgütleri, Suriye’de devam eden Alevi katliamının durdurulması ve HTŞ-SMO çeteleri tarafından kaçırılan kadınların akıbetine ilişkin eylem yaptı.

    Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği önünde yapılan eyleme Dr. Rasha al Ali Kadın Çalışma Grubu, Cenevre Alevi Kültür Derneği, Demokratik Alevi Kadınlar Birliği, Avrupa Arap Alevileri Federasyonu, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu İnanç, Yol – Erkân Kurulu ve Suriye İnsan Hakları İnisiyatifi katıldı. Eyleme İsviçreli siyasetçiler de destek verdi.

    Yurttaşlar, “Suriye’deki Alevi katliamı durdurulsun” yazılı dövizlerin yanı sıra, katledilen ve çeteler tarafından kaçırılan kadınların da fotoğraflarını taşıdı. Eylemde, yaşamını yitirenler anısına çerağlar uyandırılıp Kürtçe ve Türkçe ağıtlar da yakıldı.

    “EY İNSANLIK, HABERİN VAR MI?”

    Yapılan basın açıklamasında, 8 Aralık 2024’te HTŞ’nin Suriye yönetimini devralması ardından Alevi katliamlarının da başladığına vurgu yapıldı. Suriye’deki Alevilerin günbegün katledildiğine vurgu yapılan açıklamada, kadınlar üzerinden süregiden insanlık suçlarına da dikkat çekildi. Kadınların kaçırılıp, işkenceye maruz kaldıkları belirtilen açıklamada şu ifadelere yer verildi:

    “Birleşmiş Milletler’in önünden sesleniyoruz; ey insanlık, Suriye’de Alevi soykırımı var, haberin var mı?

    Suriye’de HTŞ cihatçıları tarafından binlerce Alevi kadın öldürüldü, öldürülüyor, işkence edildi, ediliyor, kaçırıldı, tecavüze uğradı, uğruyor, köle, cariye yapıldı, yapılıyor haberin var mı?

    Ey insanlık, Suriye’de binlerce çocuk, genç, yaşlı insan öldürüldü, öldürülüyor, işkence edildi, ediliyor haberin var mı?

    Suçlular tespit edilsin, soykırım hukuku uygulansın.

    Siz duyarlı insanlar, mazlumun dramına, tarihe tanıklık etmeye, vahşete ‘dur’ demeye geldiniz, eyvallah.

    Biliyorsunuz yobazların, İslam coğrafyasındaki hümanist, kadın, doğa dostu Alevilere düşmanlığı yeni değildir. Yavuz kırımı, Koçgiri, Dersim, Maraş, Çorum katliamları yapıldı bu topluma.”

    (HABER MERKEZİ)

  • Diyarbakır Barosu, Suriye’deki Alevi katliamı için UCM’ye başvurdu

    Diyarbakır Barosu, Suriye’deki Alevi katliamı için UCM’ye başvurdu

    PİRHA- Diyarbakır Barosu, Suriye’deki Alevi katliamının soruşturulması için Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne başvuru yaptı.

    Diyarbakır Barosu, Suriye’de HTŞ’ye bağlı cihatçı çetelerin, başta Aleviler olmak üzere farklı inanç ve etnik kimliklere yönelik şiddet olaylarının soruşturulması için Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi ve Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne bildirimde bulundu.

    Konuya ilişkin baro tarafından yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi:

    “Baromuz, Suriye’de çoğunluğu Aleviler olmak üzere farklı inanç, kimlik ve diğer azınlıklara yönelik saldırılara ilişkin Uluslararası Ceza Mahkemesi Savcılığı’na resen soruşturma açılması talepli bildirimde bulundu.
    Aynı zamanda BM Güvenlik Konseyi’ne Suriye’de işlenen insanlığa karşı suçların UCM’ye sevki ve saldırı altındaki bölgelerde sivillerin korunması için gerekli tedbirlerin alınması talepli bildirimde bulundu.”

    UCM’ye Gönderilen Bildirim Türkçe Metni: https://www.diyarbakirbarosu.org.tr/public/uploads/files/UCM%20MEKTUP.pdf

    BM’ye Gönderilen Bildirim Türkçe Metni: https://www.diyarbakirbarosu.org.tr/public/uploads/files/BM%20G%C3%BCvenlik%20Konseyi.pdf

    (HABER MERKEZİ)

  • Yaşamı Yeniden İnşa Hareketi’nden BM’ye çağrı: Suriye’deki Alevi katliamı durdurulmalı

    Yaşamı Yeniden İnşa Hareketi’nden BM’ye çağrı: Suriye’deki Alevi katliamı durdurulmalı

     PİRHA- Yaşamı Yerinde ve Yeniden İnşa Hareketi, Suriye’de HTŞ eliyle Alevilere dönük gerçekleştirilen katliamı kınadı. Birleşmiş Milletler’e yapılan çağrıda, “Bu bağlamda, başta Birleşmiş Milletler olmak üzere tüm küresel ve bölgesel güçler, Suriye’deki gerici unsurların etkilerini durdurmalı ve bu halkların yaşam haklarını güvence altına almalıdır” denildi.

    Suriye’nin k uzeybatısında bulunan Lazkiye, Dera, Humus ve Tartus’ta Alevilerin hedef alındığı saldırıların son iki günde tırmanışa geçti. Çoğunluğu sivil olmak üzere binin üzerinde kişinin hayatını kaybettiği ve yüzlercesinin de HTŞ tarafından bilinmeyen merkezlerde alıkonulduğu belirtiliyor.

    Konuya ilişkin açıklama yapan Yaşamı Yerinde ve Yeniden İnşa Hareketi, bölgedeki toplulukları birbirine düşmanlaştıran, tarihsel düşmanlıkları körükleyen cihatçı katillerin durdurulması çağrısında bulunarak, “Bugün Suriye’de yaşanan acıların sorumluluğu, sadece yerel aktörlere değil, bu gruplara güç veren ve arkasında duran uluslararası güçlere de aittir” diye belirtti.

    “BÖL-PARÇALA-YÖNET POLİTİKASI BÖLGEDE HÜKÜM SÜRÜYOR”

    Yaşamı Yerinde ve Yeniden İnşa Hareketi’nin açıklaması şöyle:

    “Suriye’deki son yıllarda yaşanan trajediler, sadece yerel dinamiklerin bir sonucu değil, aynı zamanda uluslararası güçlerin müdahalesiyle şekillenen bir sürecin neticesidir. Suriye halkları, yıllarca süren savaştan, katliamlardan ve yerinden edilmeden büyük bedeller ödemektedir. Bu savaşın temelleri, geçmişteki yanlışlardan ve bugünkü dış müdahalelerden kaynaklanmaktadır.

    Ancak unutulmamalıdır ki, bugünkü krizlerin zemini, yüz yıl önce Lozan Antlaşması’nda atılmıştır. Lozan’da Ortadoğu halklarının iradesi yok sayılmış, sınırlar cetvelle çizilmiş ve halklar etnik ve mezhepsel kimliklere sıkıştırılmıştır. Halkların kendi kaderlerini tayin etme hakkı gasp edilmiş, Alevilerden Kürtlere, Araplardan Ermenilere kadar birçok topluluk yok sayılarak, bugünkü bölgesel krizlerin temeli atılmıştır. Lozan’dan bu yana Ortadoğu’da barış ve adalet değil, böl-parçala-yönet politikası hüküm sürmüştür.

    “SORUMLULUK YEREL AKTÖRLERLE BİRLİKTE ULUSLARARASI GÜÇLERİNDİR”

    Son günlerde Alevilerin yaşadığı şehirlerden gelen görüntüler, insanlık dışı bir sürecin devreye konulduğunu açıkça göstermektedir. HTŞ (Hizb al-Tahrir ash-Sham) ve diğer cihatçı grupların, Alevilere yönelik işlediği katliamlar ve acımasız saldırılar, bölgedeki halkların barış içinde bir arada yaşama arzusunu yok etmeye yönelik tehlikeli bir aşamaya gelmiştir. HTŞ, sadece IŞİD (DAEŞ) ve diğer gerici unsurların temsilcisi olmakla kalmayıp, aynı zamanda bu gerici akımların birleştiği bir çatı altında halkların özgürlük ve eşitlik taleplerine karşı bir tehdit oluşturmaktadır. Bu gruplar, bölgedeki toplulukları birbirine düşmanlaştıran, tarihsel düşmanlıkları körükleyen ve acımasız saldırılarla toplumsal barışı yok etmeyi amaçlayan ideolojilere dayanmaktadır. Bugün Suriye’de yaşanan acıların sorumluluğu, sadece yerel aktörlere değil, bu gruplara güç veren ve arkasında duran uluslararası güçlere de aittir.

    “GERİCİ UNSURLARIN ETKİLERİ DURDURULMALI!”

    Yaşamı Yerinde ve Yeniden İnşa Hareketi olarak, Suriye halklarının yalnızca bir yönetim değişikliği değil, tüm toplumsal yapının yeniden şekillendirilmesi gerektiğine inanıyoruz. Bu yeniden inşa süreci, halkların birbirine düşmanlaştırılmadan, tüm farklılıklarına saygı göstererek bir arada yaşamalarını sağlamalıdır. Gerici ideolojiler ve tarihsel öfkenin körüklediği nefretin hüküm sürdüğü bir ortamda, barış içinde yaşamaktan söz edilemez. Ancak, halklar farklılıklarını bir tehdit olarak değil, bir zenginlik olarak kabul ettiklerinde, barış için umut doğacaktır.

    Suriye’nin geleceği, Alevilerden Kürtlere, Araplardan Ermenilere, Türkmenlerden Hristiyanlara kadar her bir halkın, eşit haklar ve özgürlükler temelinde bir arada yaşayabilmesinden geçmektedir. Ancak bu, sadece Suriye’nin değil, tüm Ortadoğu’nun yeniden şekilleneceği bir sürecin ilk adımı olacaktır. Aksi takdirde, Suriye’deki halklar birbirini yok etmeye devam edecek ve barış umutları sönecektir.

    Bu bağlamda, başta Birleşmiş Milletler olmak üzere tüm küresel ve bölgesel güçler, Suriye’deki gerici unsurların etkilerini durdurmalı ve bu halkların yaşam haklarını güvence altına almalıdır. Uluslararası toplum, sadece Esad rejimi ya da bir grup üzerinden değil, tüm gerici yapılarla mücadele etmelidir. Bu, sadece Suriye halkları için değil, tüm Ortadoğu’daki barış için hayati bir adımdır. Yaşamı Yerinde ve Yeniden İnşa Hareketi olarak, Suriye’nin geleceği için el birliğiyle harekete geçmeye, tüm halklarla birlikte eşit, özgür ve barış içinde bir yaşam inşa etmeye davet ediyoruz.”

    PİRHA/MARAŞ

  • BM’ye rapor: Başta Aleviler olmak üzere tüm mazlum topluluklar için harekete geçelim!

    BM’ye rapor: Başta Aleviler olmak üzere tüm mazlum topluluklar için harekete geçelim!

    PİRHA- Suriye’de Baskı Altındaki Topluluklar için İnsan Hakları İnisiyatifi, başta Aleviler olmak üzere Suriye halklarına yönelik yapılan hak ihlalleriyle ilgili hazırladığı raporu Birleşmiş Milletler’e sundu. İnisiyatif, soykırımların durdurulmasına yönelik farklı ülkelerden ortak başvuru yapılması için çağrıda bulundu.

    Suriye’de Baskı Altındaki Topluluklar için İnsan Hakları İnisiyatifi, Suriye’deki Alevi toplumuna ve diğer azınlıklara yönelik devam eden baskılara ilişkim rapor hazırladı. Birleşmiş Milletler’e, konuya ilişkin bir dilekçe sundu.
    İnisiyatif, “Birleşmiş Milletler’in hızlı ve kararlı bir şekilde harekete geçmesini gerektirmektedir” dedi.

    KORUYUCU TEDBİRLER UYGULANMALI

    Alevilerin hedef alınmasının uluslararası acil müdahale gerektirdiğinin altını çizen inisiyatif, “Alevi nüfusuna yönelik yargısız infazlar, zorla göç ettirme ve sistematik şiddet yoğunlaşarak soykırım ve insanlığa karşı suçlar konusunda ciddi endişelere yol açmıştır”dedi.

    İnisiyatif, temel insan hakları ihlallerini tespit ettiklerini ve birliğin, ek belgelere veya tanıklıklara ihtiyaç duyması hâlinde, daha fazla kanıt ve uzman ifadesi sunmaya hazır olduklarını belirtti.

    İnsan hakları ihlalleri ve olası soykırım eylemlerine ilişkin derhal soruşturma başlatılması çağrısında bulunan İnisiyatif, Alevi toplumu ve risk altındaki diğer dini azınlıklar için koruyucu tedbirler uygulanması gerektiğini vurguladı.

    ORTAK BAŞVURU ÇAĞRISI

    İnisiyatif, BM’ye farklı ülkelerden bin kurum ile ortak başvuru yapmanın daha etkili olacağının altını çizerek, başvuruya destek çağrısında bulundu.
    “Aleviler, Dürziler, Ezidiler, Ermeniler, Kürtler, Süryaniler, Çerkesler, Hristiyanlar, Rum Ortodokslar, İsmailliler, Sünni Laikler, kadınlar ve STK’lar olarak bir ve bin olalım! Suriye’de başta Aleviler olmak üzere tüm mazlum topluluklar için harekete geçelim!” ifadelerini kullanan inisiyatif, her ülkeden dernekler, sendikalar, partiler, spor kulüpleri, camiler, kiliseler, odalar, cem evleri, barolar, özellikle kadın örgütleri ile insan hakları ve çevre kuruluşlarını desteğe çağırdı.

    (HABER MERKEZİ)

     

  • Cenevre’de BM Temsilciliğinde Maraş Katliamı açıklaması: Suçluların yargılanmasını istiyoruz!-VİDEO

    Cenevre’de BM Temsilciliğinde Maraş Katliamı açıklaması: Suçluların yargılanmasını istiyoruz!-VİDEO

    PİRHA- Faşist kalabalıkların Maraş’ta gerçekleştirdiği Alevi Pogromu’nun 46. yılında, Maraş Demokratik Dernekler Federasyonu (MARDEF) öncülüğünde Cenevre’de bulunan Birleşmiş Milletler temsilciliğinde açıklama yapıldı. Araştırmacı-Yazar Mehmet Bayrak, “Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’e gönderilen belgede Maraş Katliamı’nda MİT’in parmağı olduğu yazılı ve bu durumda devletin Maraş Katliamı’nı organize ettiğini ortaya çıkartıyor” dedi. Maraş Katliamı tanığı Fidan Yıldırım da “Maraş Katliamı tanığı ve mağduru olarak yaşadıklarımı unutmayacağım” diye ifade etti.

    Video

    https://cantv.tv/2024/12/maras-katliaminin-46-yili-mardef-cenevredeki-birlesmis-milletler-basin-salonunda-aciklama-yapiyor-2-bolum-can-aktuel-programi-cantvde/

    Maraş’ta 19-25 Aralık 1978’de faşistler tarafından Alevilere yönelik yapılan katliamın üzerinden 46 yıl geçti. 6 gün süren katliamda resmi rakamlara göre 111 Alevi katledildi, 1000’den fazla Alevi de yaralandı. Alevilere ait 270 ev ve 270 işyeri yakıldı veya tahrip edildi.

    Maraş Demokratik Dernekler Federasyonu (MARDEF) öncülüğünde Aleviler, İsviçre’nin Cenevre kentinde bulunan Birleşmiş Milletler temsilciliğinde Maraş Katliamı’na dair açıklama yaptı.

    “MARAŞ, HEPİMİZİN KABUK BAĞLAYAN YARASIDIR”

    Açıklamanın moderatörlüğünü yapan Selda Kavak Torunoğlu, “Maraş Katliamı’nın uluslararası platformlarda başka bir aşamaya taşımak için bugün bir araya geldik. Maraş hepimizin kabuk bağlamayan yarasıdır ve bizim en büyük isyanımızdır” diye belirtti.

    “DEVLET, MARAŞ KATLİAMI’NI ORGANİZE ETTİ”

    Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’e 3 Ocak 1979 tarihinde ulaştırılan MİT belgesine değinerek sözlerine başlayan Araştırmacı-Yazar Mehmet Bayrak, “Bülent Ecevit’e gönderilen belgede Maraş Katliamı’nda MİT’in parmağı olduğu yazılı ve bu durum da devletin Maraş Katliamı’nı organize ettiğini ortaya çıkartıyor. Yaşanan bir soykırımdır ve uluslararası platformlara götürülüp incelenmesi gerekiyor. 2 saatte Kıbrıs’a çıkarma yapmakla övünen Bülent Ecevit, Maraş’ın bitişiğinde Kayseri’deki hava indirme tugayını 4 günün sonunda ancak Maraş’a indirebildi. Oysa aylar öncesinden Maraş Katliamı’nın rapor edildiğini biliyoruz. Pol-Der şube başkanlığı yapan bir Alevi arkadaş geldi istihbarat bölümünde çalıştığı için kendisinin 4 ay öncesinden bu durumdan haberi olduğunu söyledi” diye konuştu.

    “YÜZDE 50’LERDE OLAN ALEVİ VE KÜRT NÜFUSU ŞU ANDA YÜZDE 20’LERDE”

    Maraş Katliamı’nda yaşananları anlatan Avukat İbrahim Sinemillioğlu ise konuşmasında şunları dile getirdi:

    “Maraş Katliamı Türkiye’yi ırkçı, dinci ve faşist bir darbenin kıskacına almaya yönelik olaylar zincirinin en önemli halkasıdır. Bölgede yaptığımız toplantılarda daha ilk günlerde Maraş’ı terk etme dile getiriliyordu. Dilimiz döndüğünce Maraş’a sahip çıkılmasını söyledik ama geldiğimiz noktada 1960’lı yıllarda %50’lerde olan Kürt ve Alevi nüfusu günümüzde ise %20’lerde” dedi.

    “KATLİAMDAN ÖNCE EVLERİMİZ İŞARETLENMİŞTİ”

    Maraş’ta katledilenleri saygıyla anarak sözlerine başlayan Maraş Katliamı tanığı Fidan Yıldırım, “Maraş Katliamı olduğunda öğrendim Alevi ve Sünni’nin ne olduğunu. Biz insanlığı, vicdanlı olmayı, barışı öğrenirken başkaları da kin, nefret ve ayrımcılığı yaşıyordu. Kürt ve Alevilerin olduğu mahallelere saldırılar başlamıştı ve biz yerde sürünerek olanları izliyorduk. Katliamda saldırganların ‘vurun 5 Aleviyi öldüren cennete gider’ sözü aklımdan çıkmıyordu. Sonradan öğrendik ki evlerimiz öncesinden işaretlenmiş ve ölümüz bir x işaretiyle belirlenmişti. Maraş Katliamı tanığı ve mağduru olarak yaşadıklarımı unutmayacağım” diye ifade etti.

    “EKOLOJİK KIRIMIN NEDENİ ÖZ SAVUNMANIN OLMAMASIDIR”

    Prof. Beyza Üstün, “Demografik Değişimin Tamamlanma Süreci: Ekolojik Kırım” başlıklı sunumunda, toplumda öz savunmanın eksik olmasından dolayı kapitalizmin kar hırsıyla her şeye el koyduğuna işaret etti. Beyza Üstün, şöyle konuştu: “Yaşamın yeniden örülmesi gerekir. Toplumun yok edilen öz savunmasının yeniden örgütlenmesi gerekir.  Kapitalizm günümüzde kendini “yeşil kapitalizm” olarak tanımlıyor. Ancak bunu yaparken kar hırsından vazgeçmiyor. Devlet doğayı tahrip ederek insansızlaştırıyor. Mezopotamya coğrafyasını barajlarla geri dönülemez hale getiriyorlar. Dünyayı yorumlamak yeterli değil, değişim yaratmak gerekir.”

    “DEVLETİN, İNSANSIZLAŞTIRMA POLİTİKALARI SÜRÜYOR”

    Gazeteci Elif Sonzamancı ise, katliam sonrası Maraş’ta yaşanan göç üzerine konuşarak, “Maraş, katliamdan sonra çok yoğun göç verdi. Bu veriler resmi değil ama 50 bin ile 80 bin arasında olduğu varsayılıyor. Devlet bilerek göçü teşvik ediyor. Pasaport vererek bir  nevi coğrafyanın insansızlaşmasını sağladı. Yine Suriye’deki savaştan kaynaklı gelen göçmenlere Terolar köyünde kamp kurmak istediler. Alevi köylerin ortasına Selefi insanların yerleştirilmesi korkuyu ve göçü tetikledi. En son 6 Şubat depreminde binlerce insanımız yaşamını yitirdi. Yurtdışında binlerce Maraşlı var. Göç politikaları devam ediyor. Bu yeni bir politika değil. Ancak Maraş Katliamı ile başlayan insansızlaştırma politikaları devam ediyor. Depremde bile yardım götürülen köylerde Alevi-Kürt-Sünni diye ayrımcı politikalara tanık olduk” ifadelerini kullandı.

    “SUÇLULARIN YARGILANMASINI İSTİYORUZ”

    Maraş Katliamı’nın üzerinden 46 yıl geçmesine rağmen acıların unutulmadığını ifade eden Maraş Demokratik Dernekler Federasyonu Eş Başkanı Mehmet Üstek, “Eğer bir suçluya ceza verilmezse o kişi suç işlemeye devam eder. Basın toplantısını düzenlememizin amacı uluslararası kamuoyunda iç hukuku tıkanmış olan bir katliam sürecinin tekrar gündeme alınarak suçluların yargılanması. Maraş Katliamı’nın ardından halkımıza göç dayatıldı. Bizler Avrupa’daki Maraşlılar olarak uluslararası alanda kendi topraklarımıza sahip çıkabilmemiz için bize destek olunmasını istiyoruz” diye konuştu.

    PİRHA/İSVİÇRE

     

  • Maraş Alevi Katliamı’nın 46. yılında BM Cenevre temsilciliğinde açıklama yapılacak-VİDEO

    Maraş Alevi Katliamı’nın 46. yılında BM Cenevre temsilciliğinde açıklama yapılacak-VİDEO

    PİRHA- Maraş’ta Alevilere yönelik gerçekleştirilen pogromun 46. yılında, Maraş Demokratik Dernekler Federasyonu (MARDEF) öncülüğünde Cenevre’de bulunan Birleşmiş Milletler temsilciliğinde 19 Aralık’ta saat 11.00’de açıklama yapılacak. MARDEF Eş Başkanı Hatice Sonzamancı, eyleme katılım çağrısı yaparak, “Maraş Katliamı’nı uluslararası kamuoyuna taşımak için var gücümüzle çalışacağız” dedi.

    Maraş’ta 19-25 Aralık 1978’de faşistler tarafından Alevilere yönelik yapılan katliamın üzerinden 46 yıl geçti. 6 gün süren katliamda resmi rakamlara göre 111 Alevi katledildi, 1000’den fazla Alevi de yaralandı. Alevilere ait 270 ev ve 270 işyeri yakıldı veya tahrip edildi.

    Maraş Pogromu’nun 46. yılında Türkiye’nin ve Avrupa’nın birçok şehrinde açıklamalar yapılacak.

    İsviçre’nin Cenevre kentinde bulunan Birleşmiş Milletler temsilciliğinde Maraş Katliamı’na dair 19 Aralık Perşembe günü saat 11.00’de açıklama yapılacak.

    Maraş Demokratik Dernekler Federasyonu önlüğünde yapılacak açıklama sonrasında BM Basın Salonunda Yazar Mehmet Bayrak, Avukat İbrahim Sinemillioğlu, katliam tanıkları Maviş Toklu, Fidan Yıldırım, Gazeteci Elif Sonzamancı, Prof. Dr. Mahmut Toğrul ve Prof. Dr. Beyza Üstün’ün katılımıyla panel gerçekleştirilecek.

    MARDEF Eş Başkanı Hatice Sonzamancı, federasyon olarak Maraş Katliamı’nı uluslararası alana taşımak için yıllardır çalışma yürttüklerini belirterek, İsviçre’nin Cenevre kentinde 19 Aralık Perşembe günü saat 11.00’de Birleşmiş Milletler temsilciliğinde yapacakları eyleme katılım çağrısında bulundu.

    PİRHA/İSVİÇRE

     

  • BM: Suriye’de 280 bin insan yerinden edildi

    BM: Suriye’de 280 bin insan yerinden edildi

    PİRHA- Suriye’deki çatışmalara ilişkin açıklama yapan BM, 27 Kasım’dan bugüne Suriye’de 280 bin insanın yerinden edildiğini belirtti.

    Birleşmiş Milletler (BM) İnsani Yardım Koordinasyonu Ofisi (OCHA) Suriye’de yaşanan gelişmelere ilişkin BM Cenevre Ofisi’nde basın toplantısı düzenledi.

    Toplantıda söz alan Dünya Gıda Programı Acil Durum Koordinasyonu Direktörü Samer Abdel-Jaber, Suriye’de yaşanan son gelişmeleri, “Bir başka krizin üzerine gelen yeni bir kriz” olarak nitelendirdi. Samer Abdel-Jaber devamla şunları ifade etti: “2011’de hükumete karşı bir halk ayaklanmasıyla başlayan ve bölgesel ve uluslararası güçlerin dahil olduğu bu iç savaş, BM Güvenlik Konseyi ve küresel toplumun tüm çabalarına rağmen sona erdirilemedi. Bu savaşta yüzbinlerce insan hayatını kaybetti, milyonlarca insan yerinden edildi. Bugün yaşanan çatışmalar ülkede yaşanan krizi daha derinleştirir bir hal almış durumda” diye değerlendirdi.

    Yaşanan son çatışmalardan önce Suriye’de acil yardıma muhtaç insan sayısının 12,9 milyon olduğunu hatırlatan Abdel-Jaber, önümüzdeki dönemde bu sayının daha da artacağını kaydetti.

    280 BİN İNSAN YERİNDEN EDİLDİ

    27 Kasım’dan bugüne yaşanan çatışmalarda 280 bin insanın yerinden edildiğine dikkat çeken Abdel-Jaber, bu sayının 1,5 milyona çıkmasından endişe duyduklarını belirtti. Abdel-Jaber, “Elimizdeki rakamlara göre 27 Kasım’dan bu yana 280,000 kişi yerinden edildi. Bu rakam dün gece itibariyle güncellenmiş rakamdır. Hizbullah ve İsrail arasındaki çatışmaların tırmandığı son dönemde Lübnan’dan kaçarak Suriye’ye gelen, yaşanan çatışmalar nedeniyle şimdi ise Lübnan’a geri dönenlerin sayısı bu rakama dahil değil” dedi.

    (HABER MERKEZİ)

     

  • BM İnsan Hakları Konseyi’nin 26 Şubattaki toplantısında zorunlu din dersleri de görüşülecek

    BM İnsan Hakları Konseyi’nin 26 Şubattaki toplantısında zorunlu din dersleri de görüşülecek

    PİRHA- Alevi toplumunun zorunlu din derslerine karşı verdiği mücadele, geçen yıllarda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ve Anayasa Mahkemesi tarafından verilen kararla olumlu sonuçlandı ancak AKP hükümeti tarafından uygulanmıyor. Birleşmiş Milletlerin “Din ve İnanç ekseninde Nefret Söylemi ile mücadele” konulu çağrısına başvuran ADO, laik bir eğitim programının daha da dinselleştiğini, din derslerinin mahkeme kararlarına rağmen devam ettiğini vurgulayarak, AİHM ve Anayasa Mahkemesi’nin kararlarını hatırlattı. BM İnsan Hakları Konseyi’nin ilgili toplantısı 26 Şubat’ta başlayacak. 

    Alevilerin okullarda zorunlu din dersi uygulamasına karşı mücadelesi hala sürüyor. Din dersleri, 12 Eylül 1980 askeri faşist darbesinin ardından 1982 yılında kabul edilen anayasa ile zorunlu hale geldi.

    Alevi aileler, zorunlu din dersinde Sünni İslamın öğretildiği gerekçesiyle çocuklarının bu dersten muaf olması için hukuksal mücadele başlattı.

     Hasan Zengin adlı Alevi yurttaş, 2004 yılında kızı Eylem Zengin’in zorunlu din dersinden muaf tutulması için ilk davayı açtı.

    Türkiye’de iç hukuk yollarının tükenmesi üzerine Zengin ailesi davayı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) taşıdı.

    AKP, AİHM VE ANAYASA MAHKEMESİNİN KARARLARINI HALA TANIMADI

    AİHM 2007’de verdiği kararda, “Din dersinin nesnel, çoğulcu ve eleştirel olmadığını, farklı dinler ya da inanışlara ilişkin yeterli bilgi içermediğini ve bu nedenle zorunlu tutulamayacağı”nı ifade etti.

    2005 yılında ise bu kez Cem Vakfı, 1905 kişi adına idare mahkemesine zorunlu din derslerinin kaldırılması talebiyle Ankara 10. İdare Mahkemesi’nde dava açtı. Ancak mahkeme talebi reddetti. Cem Vakfı ise davayı 2010 yılında AİHM’ye taşındı. AİHM, 2014 yılında davayı sonuçlandırdı ve Türkiye’yi haksız buldu. Mahkeme, din dersinin zorunlu tutulamayacağına hükmetti.

    Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bu kararına rağmen AKP hükümeti, zorunlu din dersini devam ettirdi, Alevi çocuklar bu derse girmek zorunda kaldı.

    Öte yandan Anayasa Mahkemesi de 8 Nisan 2022’de bir ilke imza attı. Alevi yurttaş Hasan El, 2009’da çocuğunun zorunlu din dersinden muaf tutulması amacıyla Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. AYM verdiği kararda, “Anayasanın 24’üncü maddesinin 4’üncü fıkrasında güvence altına alınan ebeveynlerin eğitim ve öğretimin kendi dini ve felsefi inançlarına göre yapılmasını sağlama hakkının ihlal edildiği”ni kaydetti.

    EĞİTİM SİSTEMİ DAHA DA DİNSELLEŞTİ

    Aleviler zorunlu din dersine mücadele ederken, AKP hükümeti eğitim sistemini daha da dinselleştirdi. Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum Projesi(ÇEDES) kapsamında okullara din görevlilerini atadı. Okullarda mescit açmaya, çocukları camilere götürmeye başladı, müfredatı tamamen dinselleştirdi. Tüm bunları Diyanet ve tarikatlar ve çeşitli dinci vakıflarla işbirliği yaparak hayata geçiriyor.

    BİRLEŞMİŞ MİLLETLER’İN ÇAĞRISINA ADO’DAN BAŞVURU

    Durum böyleyken Eylül 2023’te Birleşmiş Milletlerin “Din ve İnanç ekseninde Nefret Söylemi ile mücadele” konulu çağrısı oldu. Bu çağrıya bir bildirim de Alevi Düşünce Ocağı Derneği (ADO) verdi. Bu bildirimde eğitim sorunlarında nefret söylemine değiniliyor. Bu konu BM İnsan Hakları Konseyi’nin 26 Şubatta başlayacak 55. toplantısında gündemin 3. maddesi.

    Birleşmiş Milletler “Din ve İnanç Özgürlüklerinde hoşgörüsüzlükle Mücadele” çağrısına Doğan Bermek imzasıyla Alevi Düşünce Ocağı Derneği tarafından sunulan yanıtta, ilk ve orta dereceli okullarda “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi adı altında verilen din dersine dikkat çekildi. Yanıtta ayrıca Türkiye’de yaşayanların yaklaşık yüzde 70’nin Sünni Müslüman, yaklaşık yüzde 10-20’sinin Alevi, geri kalanının ise Hristiyan, Yahudi, Ezidi ve diğer azınlıklardan oluştuğu vurgulandı.

    Birleşmiş Milletler’in “Din ve İnanç Özgürlüklerinde hoşgörüsüzlükle Mücadele” çağrısına ADO tarafından verilen yanıtta şu ifadeler yer aldı:

    “Bu ders (zorunlu din dersi) Türkiye’de Cumhuriyet döneminin neredeyse tamamında seçmeli olarak okutulmuş, ancak 1980 askeri darbesinden sonra oluşturulan 1982 Anayasası’na eklenen bir madde ile Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi zorunlu hale getirilmiştir. Sünni Müslüman inanç sistemine dayalı bu zorunlu din dersine Alevi toplumu olarak başından beri itiraz ettik ancak hükümetler zorunlu statünün devamında ısrarcı oldular. 1990 yılına kadar Hıristiyan ve Musevi vatandaşların çocukları bile zorunlu derslere katılmak zorunda bırakıldı. Daha sonra sadece Hıristiyan ve Musevi çocuklar, yerel Patrikhane veya Musevi Hahambaşılığı tarafından onaylanmış bir belge ibraz ettikleri için muaf tutuldular; diğer inançlar ve inançsızlar zorunlu derslere katılmak zorunda bırakıldılar. Alevi toplumu olarak yerel mahkemelere başvurduk ancak olumlu bir sonuç alamadık.

    Türkiye’nin 1989 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ni (AİHM) ülke olarak bir üst mahkeme olarak kabul etmesinin ardından bazı Alevi ailelerin davaları AİHM ‘ne taşındı. Mahkeme 2007 yılından itibaren başvuranlar lehine çeşitli kararlar almış, ancak Türkiye derslerin seçmeli statüye dönüştürülmesi için gerekli yasal prosedürleri uygulamamış ve bu davaların bireysel davalar olduğunu iddia ederek Ateist, deist, laik ve milyonlarca Alevi çocuğu asimilasyon kurslarına katılmaya zorlamaya devam etmiştir. 2014 yılında AİHM’de toplu bir dava sonuçlanmış ve Türkiye’nin 1 No’lu Protokol’ün 2. Maddesini ihlal ettiğine karar verilmiştir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 1 No.lu Protokolün 2. Maddesi’ni ihlal ettiğine karar verilmiştir.

    AİHM, “TÜRK EĞİTİM SİSTEMİ FARKLI SEÇENEKLER SUNMUYOR” DEMİŞTİ

    77. Sonuç olarak, 2011/12’de din kültürü ve ahlak bilgisi müfredatında ve ilgili ders kitaplarında yapılan önemli değişikliklere rağmen, davalı Devletin eğitim sisteminin ebeveynlerin inançlarına saygı gösterilmesini sağlamak için hala uygun araçlar sağlamadığı görülmektedir. Mahkeme, özellikle, Türk eğitim sisteminin Sünni İslam dışında bir dini veya felsefi inanca sahip ebeveynlerin çocukları için uygun seçenekler sunmadığını ve muafiyet için çok sınırlı olan prosedürün, öğrencilerin ebeveynlerini ağır bir yüke ve çocuklarının din derslerinden muaf tutulması için dini veya felsefi inançlarını açıklama zorunluluğuna maruz bırakacağını belirtmektedir. Dolayısıyla, mevcut davada 1 No’lu Protokol’ün 2. maddesi ihlal edilmiştir.

    AİHM kararına göre, Türkiye zorunlu statüyü değiştirmek zorundaydı, ancak Türk makamları ders müfredatında kademeli değişiklikler yaparak zorunlu statüyü uygulamaya devam etmekte ısrar etmiştir. AİHM kararlarının uygulanması Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi EC-CM tarafından izlenmiştir. Çeşitli toplantılarda Türkiye, müfredatta ve ders kitaplarında tatmin edici değişiklikler yapıldığını iddia etmiş, ancak EC-CM, Türkiye’nin defalarca savunduğu değişiklikleri kabul etmemiştir. Son olarak, 5-7 Haziran 2023 tarihlerinde gerçekleştirilen 1468. 2023 Türkiye’den, devletin çeşitli inançlara karşı tarafsızlık ve yansızlık görevini yerine getirmesi için bu durumu düzeltmesi istenmiştir. AK-MK, aksi takdirde dava dosyasının Komite tarafından oluşturulacak bir kararla mahkemeye geri gönderilmesine karar verdi.

    1468 sayılı kararın 6. ve 7. maddeleri şu şekildedir:

    “6. zorunlu din kültürü ve ahlak bilgisi derslerine ilişkin olarak Mahkeme tarafından tespit edilen eksikliklerin giderilmesi için yetkililerin herhangi bir tedbir almamış olmasını derin bir üzüntüyle kaydetmiştir; Bu nedenle yetkilileri, Türk eğitim sisteminin, çoğulculuk ve tarafsızlık ilkelerine saygı göstererek, Devletin çeşitli dinler, mezhepler ve inançlar karşısındaki tarafsızlık ve yansızlık görevini yerine getirmesini sağlamak için gerekli tedbirleri almaya ve Sünni İslam dışında bir dini veya felsefi inanca sahip ebeveynlerin çocuklarına, öğrencilerin ebeveynleri dini veya felsefi inançlarını açıklamak zorunda kalmadan, zorunlu din eğitiminden vazgeçmeleri için uygun seçenekler sunmaya kuvvetle
    çağırmıştır;
    7. Bu davaları en geç Haziran 2024’teki DH toplantısında yeniden ele almaya karar vermiş ve bu konudaki ilk kararın 2008’de kesinleşmesinden bu yana zorunlu din kültürü ve ahlak bilgisi dersleri konusunda herhangi bir ilerleme kaydedilmediğini göz önünde bulundurarak, genel tedbirlere ilişkin somut ilerleme belirtilerinin olmaması halinde, Sekretarya’ ya Komite’nin bu grupla ilgili bir sonraki incelemesinde değerlendirilmek üzere bir ara karar taslağı hazırlaması talimatını vermiştir.”

    “AİHM VE ANAYASA MAHKEMESİ’NİN KARARLARINA RAĞMEN BİE ADIM ATILMADI”

    Türk makamlarının AİHM kararını uygulamamasına ek olarak, 2022 yılında Türkiye’deki en yüksek yargı organı olan Anayasa Mahkemesi, ilgili bir davada zorunlu din derslerinin Türk Anayasası’nın yanı sıra Türk Medeni Kanunu’nu da ihlal ettiğine karar vermiştir Bu iki yüksek karara rağmen, şu ana kadar Türkiye’de herhangi bir adım atılmamıştır.
    Ayrıca, Millî Eğitim Bakanlığı ve Diyanet İşleri Başkanlığı arasında Ağustos 2023’te aşağıdaki hususları amaçlayan bir protokol imzalanmıştır:

    a) Müfredata Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi’nin (DKAB) yanı sıra yeni dini seçmeli derslerin eklenmesi;
    b) DKAB ders saatlerinin haftada 2 saatten 4 saate çıkarılması;
    c) Öğrencilerle birlikte kulüp faaliyetlerini başlatmak ve yönetmek ve Ruhani Danışman olarak hareket etmek üzere
    laik okullara din adamlarının atanması; ve
    d) Kadın öğretmenlerin okullarda standart bir önlük giymeye zorlanması.
    Bu son girişimler, yetkililerimizin eğitim sistemimizi laik bir eğitim programından Sünni-İslami bir programa dönüştürme
    niyetinde olduklarını açıkça göstermektedir.
    Bu yeni Protokole aileler tarafından büyük tepki gösterilmiş ve 16 Eylül 2023 tarihinde Protokolün uygulanmaya
    başlanmasının planlandığı İzmir’de büyük bir toplantı düzenlenmiştir.
    Çok sayıda Türk vatandaşı, hükümetin bu Sünni Müslüman köktenci yaklaşımına karşı çıkmakta ve Türk hükümetinin bu
    tür asimilasyoncu ve ayrımcı tutumuna direnmeye çalışmaktadır.
    Ülkenin demokratikleşmesini hedefliyoruz, yukarıda özetlenen durumda Türkiye’nin İHK ‘nin 52/38 sayılı kararının 7 (b),
    (8) ve (h) maddeleriyle derin bir çatışma içinde olduğuna ve 8. maddenin tüm Devletlere yaptığı (a), (b) ve (d) çağrılarına
    olumlu yanıt vermeyi reddettiğine inanıyoruz.
    Bu katkı ile sağlanan bilgiler kamuya açıktır ve uygun şekilde kullanılabilir.
    BM yetkililerinin ve ilgili komisyonların Türkiye’deki gelişmeleri yakından takip etmelerini ve yetkilileri BM politikaları ve
    hedefleriyle uyumlu adımlar atmaları konusunda uyarmak için gerekli tedbirleri almalarını bekliyoruz.
    Gerekli görülmesi halinde bu konularda daha fazla belge ve bilgi sağlamaya hazırız.”

    Nilgün METE/İSTANBUL

     

     

  • Hüseyin Küçükbalaban: Sorunlar, gerçekler inatçıdır, bir gün karşınıza yeniden çıkar -VİDEO

    Hüseyin Küçükbalaban: Sorunlar, gerçekler inatçıdır, bir gün karşınıza yeniden çıkar -VİDEO

    PİRHA – İHD Eş Genel Başkanı Hüseyin Küçükbalaban, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin kabul edilişinin 75. yıldönümünde BM’nin tutumunu eleştirdi. Küçükbalaban, Ortadoğudaki savaşları işaret ederek “Beyannamenin ruhu olan ‘dünyada barışın sağlanması’ konusu ne yazık ki bugün gerçekleşmiş değil” dedi. Küçükbalaban, Kürt ve Alevi sorunu sebebiyle yaşanan hak ihlallerinin de devam ettiğine vurgu yaptı.

    İnsan Hakları Derneği (İHD) Eş Genel Başkanı Hüseyin Küçükbalaban, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin kabul edilişinin 75. yılında PİRHA’ya değerlendirme yaptı.

    Ekonomik krizin gölgesinde geçen 2023 yılı, aynı zamanda yine savaşlarla birlikte ağır insan hakları ihlallerine sahne oldu. 6 Şubat ve sonrasında yaşanan depremlerde hükümetin politikalarıyla birlikte yargıdaki çöküntü de eklenince insan hakları nezdinde büyük bir tahribat olarak yorumlandı.

    Birleşmiş Milletler (BM) bünyesinde, 29 Nisan 1946’da hazırlanan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, 10 Aralık 1948 günü Fransa’nın başkenti Paris’te toplanan BM Genel Kurulu’nda kabul ve ilan edildi. Türkiye ise Evrensel Bildirge’yi 27 Mayıs 1949’da yürürlüğe koydu.

    BEYANNAME VAR ANCAK UYGULAMA TAM TERSİ!

    Evrensel Bildirge’de yer alan hak ve özgürlüklere dayalı bir düzen henüz Türkiye’de kurulamazken İHD Eş Genel Başkanı Hüseyin Küçükbalaban, 2023 yılını hak ihlalleri temelinde şu sözlerle özetledi:

    “2023 yılı tümüyle dip yapmış diyebiliriz. Neredeyse insan haklarının kullanımı yasaklanmış, genel kurala dönüşmüş durumda. Evrensel beyannamenin 75. yılındayız. 75 yılda aslında BM’nin, II. Dünya Savaşı sonrasında yaşanan milyonlarca kayıp, ulus devletlerin, sermayenin çıkarmış olduğu savaşlar ‘artık barışçıl yollarla çözülsün’ diye ortaya çıkan bir beyanname ama bugün baktığımızda 75 yılda hiçbir zaman küresel, hele hele Ortadoğu’da hiçbir zaman bu savaşlar bitmedi. Ancak 2023 yılına geldiğimizde, 2022 yılından devreden Ukrayna, Afganistan, Libya, Irak, Suriye, Rojava, şu anda da Gazze savaşları daha çok öne çıkmış durumda. Dolayısıyla BM’nin, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde tarif edilen beyannamenin ruhu olan ‘dünyada barışın sağlanması’ konusu ne yazık ki bugün itibariyle henüz gerçekleşmiş durumda değil.”

    KÜRT, ALEVİ VE SIĞINMACILARA YÖNELİK AYRIMCILIK!

    Hüseyin Küçük Balaban, 6 Şubat depremleri sonrasında yaşanan hak ihlallerine de dikkat çekti. Özellikle Kürt, Alevi ve sığınmacıların yaşadıkları bölgelerde ayrımcılığın yapıldığını söyleyen Küçükbalaban, şu bilgileri paylaştı:

    “Aslında deprem bir sonuç, depreme götüren süreçleri konuşmak gerekir. Dünyanın her yerinde deprem ve afetler olabilir ama devletlerin görevleri bu afetlere önceden tedbirler almaktır. Ranta dayalı bir kentsel dönüşümden ziyade, insanların güvenlik, sağlık ve kentin bütün dinamiklerini düşünen kentleşme modellerini hayata geçirmesi ve buna benzer felaketlerin yaşandığı durumda da ciddi kurtarma, barınma süreçleri gibi durumların önceden planlanması gerekir ama Türkiye’de ne yazık ki 5 şiddetinde bir depremde bile can kayıpları yaşanmakta. Önceden tedbirlerin alınmaması bu felaketin boyutlarını kat ve kat arttırdı. Sonrasında ise Kürtler, Aleviler, mültecilerin yaşadığı yerlerde yardım süreçlerinin aksadığını gözlemledik. Hak ihlallerinin arttığını, mültecilerin, sığınmacıların büyük oranda barınma sorunlarının çözülmediğini; halen daha çözülmediğini de biliyoruz. Aslında bu felaketi şöyle tarif edebiliriz; hükümetin yapmadığı işler sonucu aslında kendisinin enkaz altında kaldığı bir süreç olarak ifade edebiliriz.”

    “KENDİ KENDİLERİNE ÇÖZÜM ÜRETİYORLAR”

    İHD Eş Genel Başkanı Hüseyin Küçükbalaban, cezaevlerinde başlatılan açlık görevlerine de değindi. Temel sorunların inkarının daha büyük sorunlara sebep olacağını belirten Küçükbalaban’ın değerlendirmesi şu yönde oldu:

    “Cumhuriyetin 100. yılındayız. Ancak Kürt ve Alevi sorunu meselesi aslında cumhuriyetten önce olan ve cumhuriyete devredilmiş iki temel meseledir. Sadece Alevi inancı da değil, başka inançlar toplumlarının da aslında inanç özgürlüğü bakımından sorun yaşadığını ifade etmek istiyoruz. Bu iki mesele yüzyıllık cumhuriyet tarihi boyunca çözülmediği gibi bugün de halen ret, inkar, asimilasyon süreci ile karşı karşıya. Ama Türkiye’nin de demokratikleşmesinin temel engellerinden iki tanesi de bu meseledir. Kürt meselesinde güvenlikçi politikaların bu kadar yoğun uygulanıyor olması, insan hakları ortamını kötüleştiriyor. Ayrıca ifade özgürlüğünü de sağlayamıyoruz. Yargı bağımsızlığı, kişi güvenliği, basın özgürlüğü konularından bahsettiğiniz zaman bir baskıyla karşı karşıya kalıyorsunuz.

    Alevilerin eşit yurttaşlık meselesi de söz konusu olduğunda benzer durumlarla karşı karşıya kalabiliyorsunuz. Şimdi hem Kürt meselesini hem de Alevi meselesinde palyatif, devletin bürokrasinin aklıyla ortaya çıkmış bir takım çözüm modelleri ya da işte ‘biz bu işi çözdük’ deyip topluluklara rağmen kendi kendilerine bir çözüm üretiyorlar. Şimdi de Alevilerle ilgili Kültür Bakanlığı bünyesinde bir başkanlık kuruldu. Yani şimdi Aleviler yok olmakla karşı karşıya kalan bir halk, bir kültür değil ki siz bunu bir kültür dairesi olarak göresiniz. Bu bir inançtır ve inanç özgürlüğünün kriterleri hem ulusal hem de uluslararası evrensel belgelerde tarif edilmiştir. Buna uygun yasal düzenlemelerin, siyasal süreçlerin, anayasa değişikliklerinin yapılması gerekir. Hele hele 2007 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin vermiş olduğu Hasan-Eylem Zengin kararını alsın bugünkü Alevi Başkanlığı önüne koysun; hakikaten ona uygun bir model midir, çözüm müdür bunu kendileri görsünler.

    KÜRT VE ALEVİ SORUNU HAK İHLALLERİNİN MERKEZİ!

    Şimdi ‘Kürt meselesini biz çözdük’ deniliyor. Daha dün bir avukat, müvekkili ile konuştuğu için darp edildi. Mecliste vekiller Kürtçe konuştukları zaman ‘bilinmeyen bir dil’ olarak görülüyor. Milli eğitimin çok kısıtlı bir olanakla tanıdığı anadil dersi için 2012 yılında 170 bin çocuk Kürtçeyi seçmiş. 2023 yılında ise 20 bin civarında… Şimdi Kürtler bu ülkede azaldı mı? Kürt meselesi bitti mi? Bunları söyleyebilir miyiz? Sokakta Kürtçe konuşanı, müzik dinleyenin, mahpusta kalan insanların aileleri ile Kürtçe konuşmasını bu kadar yasaklarsanız bu mesele böyle bitmiş mi oluyor? Hak ihlallerinin merkezinde bu iki mesele var. Bu iki meselenin taraflarıyla, kendi öz kurumları ile konuşmak ve çözüm bulmak gerekir. Aksi halde siz sorunları görmezsiniz ama sorunlar, gerçekler inatçıdır, bir gün karşınıza yeniden çıkarlar.”

    Eren GÜVEN/ANKARA

  • Birçok ameliyata rağmen yaraları kapanmayan hasta mahpus tahliye edilmiyor!

    Birçok ameliyata rağmen yaraları kapanmayan hasta mahpus tahliye edilmiyor!

    PİRHA – Hasta Mahpuslara Özgürlük İnisiyatifi’nin 408. hafta basın açıklamasında Bodrum S Tipi Hapishanesi’nde tutulan Adem Amaç ve Suphi İsmail’in durumuna dikkat çekilerek “Acil tahliye” çağrısı yapıldı.

    Hasta Mahpuslara Özgürlük İnisiyatifi, 408. hafta basın açıklaması için bir kez daha sokağa çıkarak durumu ağır olan hasta tutukluların durumuna dikkat çekti.

    Sakarya Caddesi’nde yapılan basın açıklamasını Nuray Çevirmen okudu. İnsan Hakları Derneği’nin tespit edebildiği 651’ü ağır, 1517 hasta mahpus olduğunu söyleyen Çevirmen, “İçerisinde kronik ve çoklu rahatsızlıkları olanlar, akciğer, kalp ve kanser hastaları, yaşlı ve yaşamını tek başına devam ettiremeyecek kadar hasta olanlar, ATK tarafından cezaevlerinde kalamayacağı rapor edilmelerine rağmen mahpuslar, cezaevlerinde ısrarla tutulmaya devam edilmekte” dedi.

    BİRÇOK AMELİYATA RAĞMEN KARNINDA 3 AÇIK YARA VAR!

    Nuray Çevirmen, Yeni İnfaz Yasası ile hasta mahpusların bir kısmının siyasi olmalarından kaynaklı kapsam dışı tutularak serbest bırakılmadıklarını da hatırlatarak “Anayasal olarak güvence altına alınmış olan eşitlik ilkesi ihlal edilmiştir. Bu ayrımcılık ne hukuka, ne de vicdanlara sığmaktadır. BM ve CPT’nin ısrarla mahpusların yaşam hakkının korunması için tahliye edilmelerini istemesine rağmen devlet buna kulağını kapatmış durumdadır” şeklinde konuştu.

    Çevirmen, yüksek güvenlikli cezaevleri ve S Tipi cezaevlerindeki mahpusların koşullarına özellikle dikkat çekerek Bodrum S Tipi Cezaevi’nde tutulan Adem Amaç ve Suphi İsmail’in durumunu şu sözlerle aktardı:

    “Suphi İsmail Tekirdağ 2 Nolu F Tipi Cezaevi’nden, Bodrum S Tipine Mayıs 2022’de ayında sevk edildi. Suphi İsmail’in bir bacağı, kasık kısmından itibaren kesiktir ve koltuk değneği kullanmaktadır. Tek başına banyo yapamıyor, temizliğini yapamıyor, tek ayağının üzerinde yemeklerini almakta sorun yaşıyor. Tekirdağ’da ve daha önce kaldığı cezaevlerinde iken arkadaşlarının yanında kalmasına rağmen, Bodrum S Tipine geldiği günden bu yana tekli yerde tutulmaktadır. Tek başına kalamaz raporu olmasına rağmen tekli yerden alınmamış ve en son olarak da raporunun iptal edildiği ve tekrar hastaneye sevk edileceği söylenmiştir. Gittiği günden bu yana eşyaları verilmemiş, sıcak ve nemli bir yerde olmasına rağmen zor koşullarda tutulmaya devam edilmektedir.

    Adem Amaç, Osmaniye 1 Nolu T Tipi Kapalı Cezaevi’nden 26 Aralık 2019 tarihinde yeni açılan Afyon 1 Nolu T Tipi Kapalı Cezaevi’ne 4 kişiyle birlikte ring aracı ile sevk edilmişti. Afyon’dan da Mayıs 2022’de Bodrum S Tipi Kapalı Hapishanesine sürgün edilmiştir. 2007 yılından bu yana cezaevinde bulunmaktadır. 15 yıl önce ciddi bir yaralanma sonucunda karın içi organlarda ve karın duvarında, kas yapısını tamamen ortadan kaldıran ciddi bir hasar meydana gelmiştir. Tedavi amacıyla ile kolostomi, daha sonra uç uça gnastamoz, karın duvarında kas yapısı yerine protestik yama konulması ameliyatları olmuştur. Ayrıca bu ağır ameliyatlardan sonra gelişen enfeksiyon ve apselerden dolayı belli tarihlerde toplam 12 kez ayrı ayrı ameliyatlar geçirmiştir. Ancak geçirmiş olduğu tüm ağır ameliyatlara rağmen tedavisi tamamlanamamıştır. Şu anda karın duvarında zayıflık, hassasiyet ve şişlik şikayetleri devam etmektedir. Oturma, kalkma ve diğer tüm hareketlerinde sorunlar ve kısıtlılıklar yaşamaktadır.

    Özellikle 2010-2011 yılları arasında Adana Numune Hastanesinde karın ön kısmına, kasların yerine koydukları protestik yama yapmak için ciddi bir ameliyat geçirmiştir. Bu ameliyat sonucunda oluşan enfeksiyon ile karnındaki ameliyat yerinde 2 tane delik açılmıştır. Belirtiği bu deliklerden uzun yıllardır sürekli iltihap aktığı için yaraları bir türlü kapanmamaktadır. Kalan ameliyatlarının dışarda ailesinin yanında yapılması için infaz ertelemesi taleplerinde bulunmasına rağmen bu haklı talebine karşılık olumlu bir sonuç alamamıştır. Karnında 3 açık yaranın olduğunu ve bunlardan sürekli olarak kan iltihap aktığını, ameliyat olması gerektiğini ancak defalarca hastanelere gitmesine rağmen ameliyatının yapılmadığını ifade etmiştir.

    Adem Amaç’ın karnındaki yaralar ve geçirmiş olduğu ameliyatlardan kaynaklı olarak yaşamı risk altındadır. Yapılması gereken ameliyatları geciktirilmeden yapılmalı, tüm tetkik ve tedavileri eksiksiz bir şekilde tamamlanmalı ve bu süre zarfında da yaşam hakkının korunması amacıyla ailesinin yanında daha sağlıklı koşullarda tedavisinin yapılması amacıyla infazının ertelenmesi için gerekli çalışmalar yapılmalıdır.”

    PİRHA / ANKARA

  • Öndül: Anayasal olarak Türkiye inanç özgürlüğünü herkes için tanımaktadır, ancak pratikte yok

    Öndül: Anayasal olarak Türkiye inanç özgürlüğünü herkes için tanımaktadır, ancak pratikte yok

    PİRHA – Hukukçu Hüsnü Öndül, Alevi toplumuna dönük nefret suçlarına işaret ederek “Türkiye’de pek çok insan hakkı kategorisinde olduğu gibi inanç özgürlüğü alanında da ciddi sorunlar var. Oysa anayasal olarak ve ulusalüstü insan hakları hukuku bakımından Türkiye inanç özgürlüğünü herkes için tanımaktadır. Fakat pratikte tekçi bir özellik taşıyormuş gibi bir uygulama var” dedi.

    İnsan Hakları Derneği, Türkiye İnsan Hakları Vakfı ve Çağdaş Hukukçular Derneği kurucu ve yöneticilerinden Hüsnü Öndül, dünya kamuoyunun gündeminde olan Rusya-Ukrayna  savaşı ile Türkiye’deki hak ihlalleri hakkında PİRHA’ya konuştu. Bir dönem İnsan Hakları Derneği Genel Başkanlığı’nı da yapan Öndül, ilk olarak Rusya’nın Ukrayna işgaline dönük sorularımıza cevap verdi.

    “SAVAŞLAR SOSYAL ADALETSİZLİKTEN ÇIKAR”

    Hüsnü Öndül, Rusya savaşını, “Savaşların nedeni dünyanın eşitsizlikler dünyası olmasındandır” sözleriyle özetleyerek şunları ifade etti:

    “Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ve savaş olgusu, kendi özel/öznel koşulları olmakla birlikte, dünyanın genel işleyiş kurallarından, durumlarından ayrı değil. Uluslararası Çalışma Örgütü (İLO) Anayasasının daha ilk cümlesinde yazdığı gibi… Savaşlar sosyal adaletsizlikten çıkar. Gelir dağılımı adaletsizliğinden. Temel neden budur. Güçlüler, Thomas Hobbess’in Leviathan eserinde anlatıldığı gibi, dünyanın doğa durumunda olduğunu düşünüp kuvvete başvurmayı kendilerinde hak görüyorlar. Doğa durumunda hak kuvvete göre belirlenir. ‘Büyük balık küçük balığı yer.’ Bu durum ve şimdi Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı ve işgali dünyanın ‘toplum durumu’nda -hala- olmadığı anlamına gelir. Toplum durumunda hukuk geçerlidir ve kural olarak dünyada bir hukuk düzeni var. İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin Önsözü ve 28. Maddesi ile BM Şartı’ndaki Birleşmiş Milletler’in amacını vurgulayan amaç maddesi (madde 1) işlemiyor. Kimi devletler ve bu savaşta Rusya kendisini bağlayan bir dünya hukuk düzeni yokmuş gibi ve sanki doğa durumundaymışız gibi hakkını hukuka göre değil, güce/kuvvete göre tarif ediyor ve işgal ve ilhak hareketine girişiyor. Beni öldürülen tüm canlılar (onbinlerce Ukrayna ve Rus sivil insanlar, askerler, hayvanlar); yakılan yıkılan köyler/ kentler, tarihi ve doğal çevre ilgilendiriyor ve savaşa karşı çıkıyorum. Bu savaşta ve bütün savaşlarda İnsancıl Hukuk’un en önemli ve temel belgeleri olan 12 Ağustos 1949 Cenevre Sözleşmelerine ve 1977 Protokollerine uygun hareket edilmelidir.”

    “HUKUK İLKELERİ İŞLEMELİDİR”

    Hukukçu Hüsnü Öndül, Türkiye’deki militar eylemler sebebiyle yaşanan sivil ölümlere de yorum yaptı. Urfa’da 24 Mart’ta özel harekat polislerinin atış talimi yaptığı civarda 16 yaşındaki Muharrem Aksem’in öldürülmesine dair Öndül, “Hukukun üstünlüğü ilkesi gereği, kamu otoritelerinin hukuka aykırı eylem ve işlemleri söz konusu olduğunda da hukuk ilkeleri işlemelidir. AİHM silver ve diğerleri İngiltere kararında hukukun üstünlüğü ilkesini kamu makamlarının eylem ve işlemlerinin hukuksal denetiminin yargı organı tarafından yapılması olarak açıklamıştır. Türkiye’de gözaltında kayıplara karşı, yargısız infazlara karşı verilen mücadele, cezasızlığa karşı verilen mücadele işte bu ilkenin; hukukun üstünlüğü ilkesinin yaşam bulması için verilen mücadeledir ve bu ilkenin savunulmasıdır” dedi.

    “YAŞAM HAKKININ KORUNMASI GEREKİR”

    Hüsnü Öndül, ‘hasta tutuklular’ sorununa değindi. Cezaevlerinden her gün gelen ölüm haberlerine ilişkin “yaşam hakkının korunması” vurgusu yapan Öndül, şu yorumu yaptı:

    “Hasta mahpusların özgürlüğü için insan hakları savunucuları yıllardır talepte bulunuyor. Fakat Adli Tıp Kurumu bağımsız değil ve hasta mahpusların cezaevlerinde uzun süre kalmalarına yol açan veya cezaevlerinde yaşamlarını yitirmeleri ya da tahliyelerinden kısa bir süre sonra hayatlarını kaybetmeleri sonucunu doğuran bir tutum içerisinde. Konunun insan haklarına saygı yükümlülüğü ile ilgisi var. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 1. Maddesinin başlığı ‘saygı yükümlülüğüdür’. Devletler egemenlik alanındaki herkese karşı bu yükümlülük altındadır. ‘Herkese’ mahpuslar da dahildir. Sözleşmede yer alan hakları ve özgürlükleri herkes için tanıdıklarını taahhüt ederler bu birinci maddede. ‘Tanıma’ ifadesi, korumayı, kullanmayı ve geliştirmeyi içerir. Yaşam hakkı söz konusudur ve atılı suç ne olursa olsun yaşam hakkının korunması gerekir. Ben uygulamaları saygı yükümlülüğünün ihlali olarak değerlendiriyorum.”

    “PRATİKTE TÜRKİYE TOPLUMU TEKÇİ BİR ÖZELLİK TAŞIYORMUŞ GİBİ UYGULAMA VAR”

    Alevi toplumunun maruz kaldığı hak ihlalleri de Hüsnü Öndül’ün üzerinde durduğu bir diğer konu oldu. Mahkeme kararlarına rağmen zorunlu din derslerinden vazgeçmeyen iktidarın, şimdi de Diyanet Akademisi kurmakta oluşunu yorumlayan Öndül, söz konusu baskılara dair şunları söyledi:

    “Demokrasi, halkın kendi siyasal, sosyal, ekonomik, kültürel sistemini kurmak için iradesinin özgürce ifade edilmesine ve yaşamının tüm yönlerine tam katılımına dayanır. Birleşmiş Milletler Dünya İnsan Hakları Konferansı Viyana Belgesi’nin 8. Maddesi’nde böyle yazılıdır. Demokrasi çoğulculuğa dayanır. Türkiye toplumu da çoğulcu, etnik, dinsel, dilsel açıdan çoğulcudur. Türkiye’de pek çok insan hakkı kategorisinde olduğu gibi inanç özgürlüğü alanında da ciddi sorunlar vardır. Oysa anayasal olarak ve ulusalüstü insan hakları hukuku bakımından Türkiye inanç özgürlüğünü herkes için tanımaktadır. Fakat pratikte sanki Türkiye toplumu çoğulcu değil, tekçi bir özellik taşıyormuş gibi bir uygulama vardır. Hem Aleviler hem Şafiler hem Hristiyan topluluklar açısından dini özgürlükler alanında da baskıcı uygulamalara tanık olunmaktadır. Bu tür uygulamaların ortadan kalkması insan haklarına dayalı, hukukun üstünlüğü ilkesinin geçerli olacağı demokratik, laik, çoğulcu bir siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel düzenin oluşturulmasına bağlıdır.”

    NEFRET SUÇLARI İŞLENİYOR”

    Hüsnü Öndül, okullardaki dinci baskının karşılık bulamayacağını da ifade ederek “Bunlar geçici ve mevzi hadiseler. Türkiye toplumunun geldiği noktayı göstermiyor. Demokratik tepkiler, eleştiriler, insan hakları ve demokrasi mücadelesi ile aşılacak sorunlar olarak görüyorum” ifadelerini kullandı.

    Öndül, Alevilerin inanç merkezleri olan cemevlerine yönelik devlet politikalarını da eleştirerek, “Nefret suçları işleniyor ve hukuk devleti kurumları, ilkeyi (hukuk devleti, hukukun üstünlüğü ilkesine dayanan devlet demektir, Şu andaki Anayasa’nın 2. Maddesi’nde ve değiştirilmesi dahi teklif edilemeyecek maddeler arasındadır) uygulamalıdır” dedi.

    Eren GÜVEN/ANKARA

     

  • BM: Ukrayna’da en az 816 sivil hayatını kaybetti

    BM: Ukrayna’da en az 816 sivil hayatını kaybetti

    BM, Rusya-Ukrayna savaşında Ukrayna’da 816 sivilin hayatını kaybettiğini, bin 333 kişinin yaralandığını bildirdi.

    Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nce (BMMYK) yapılan açıklamada, Ukrayna’daki mülteci krizine ilişkin çeşitli kaynaklardan edinilen veriler paylaşıldı.

    Buna göre, 24 Şubat-18 Mart’ta yarıdan fazlası Polonya’ya olmak üzere 3 milyon 270 bin 662 mültecinin Ukrayna’dan komşu ülkelere geçtiği belirtildi.

    Ukraynalıların komşu ülkelerden en çok Polonya (1 milyon 975 bin 449), Romanya (508 bin 692) ve Moldova’ya (355 bin 456) geçtiği aktarılan açıklamada, Donetsk ve Luhansk bölgelerinden 18-23 Şubat’ta 50 bin kişinin Rusya’ya geçiş yaptığı kaydedildi.

    Ukrayna’dan komşu ülkelere giden mültecilerin yüz binlercesinin buradan diğer Avrupa ülkelerine geçtiği biliniyor.

    EN AZ 816 KİŞİ HAYATINIK KAYBETTİ

    BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’ne göre, Rusya-Ukrayna savaşında 24 Şubat-17 Mart’ta en az 816 sivil hayatını kaybetti, bin 333 sivil ise yaralandı.

    Açıklamada, sivil ölü ve yaralı sayısının tespit edilenden çok daha yüksek olabileceği uyarısı yapıldı.

    BM, Ukrayna’da sivil kayıplara ilişkin sadece teyit edebildiği rakamları açıklıyor. Ukrayna makamlarına göre ise hayatını kaybeden sivillerin sayısı binlerle ifade ediliyor.

    (HABER MERKEZİ)

     

  • Bugün Dünya Çocuk Hakları Günü!

    Bugün Dünya Çocuk Hakları Günü!

    PİRHA-Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 20 Kasım 1989’da kabul edilmesiyle birlikte dünya genelinde her yıl 20 Kasım Dünya Çocuk Hakları Günü olarak anılıyor. Peki Dünya Çocuk Hakları Günü tam olarak ne anlam ifade ediyor; detayları haberimizde.

    Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi 20 Kasım 1989’da kabul edildi. Türkiye ise Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’ye 14 Eylül 1990’da imza attı.

    20 Kasım Dünya Çocuk Hakları Günü, söz konusu sözleşmeyle birlikte çocuk haklarının yasalarca tanınmasının kutlandığı bir gündür. Bu gündeki asıl amaç; çocuk hakları ve bu haklara ulaşamayan çocuklar hakkında farkındalık oluşturmak olarak görülür.

    ‘ÇOCUK HAKLARI’ NE ANLAM İFADE EDİYOR?

    Çocuk hakları, kanunen veya ahlaki olarak dünya üzerindeki tüm çocukların doğuştan sahip olduğu; eğitim, sağlık, yaşama, barınma; fiziksel, psikolojik veya cinsel sömürüye karşı korunma gibi haklarının hepsini birden tanımlamakta kullanılan evrensel kavramdır.

    Çocuk hakları, insan hakları kavramının içinde ele alınması gereken bir konudur. Bugün, dünyanın birçok yerinde var olan insan hakları ihlalleri, çocuk boyutunda daha geniş kapsamlı ve büyüyerek, müdahale edilmesi daha zor bir şekilde yer almaktadır. Uluslararası Af Örgütü’nün belirttiğine göre; az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde, emek sömürüsü, pornografi, şiddet, yasa dışılık gibi olumsuz etkenlerin dahilinde, çocuk hakları ihlalleri daha büyük boyutlarda olmaktadır.

    Çocukların erişkinlerden farklı fiziksel, fizyolojik, davranış ve psikolojik özellikleri olduğu, sürekli büyüme ve gelişme gösterdiği bilincinin yerleşmesi, çocukların bakımının bir toplum sorunu olduğu ve bilimsel yaklaşımlarla herkesin bu sorumluluğu yüklenmesi gerektiği düşüncesi, Cenevre Çocuk Hakları Bildirisi ile şekillenmiştir. Günümüzde çocuk hakları ile ilgili olan uluslararası belge 20 Kasım 1989 tarihinde Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilen ve 193 ülke tarafından onaylanmış olan Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşmedir.

    20 Kasım günü günümüzde Evrensel Çocuk Günü (Universal Children’s Day) veya Çocuk Hakları Günü olarak kabul edilmiştir. Bunun dışında çeşitli ülkelerde farklı günlerde çocuk günü kutlanmaktadır.

    EĞİTİM VE SAĞLIK HAKKI

    Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin çok sayıda maddesi çocukların sağlıklı bir yaşam sürdürmelerini desteklemektedir. Sözleşme’nin 6. maddesine göre her çocuk esas olarak yaşama hakkına sahiptir. İlaveten, 24. madde gereğince her çocuk ulaşılabilir en yüksek sağlık standartlarından; gerekli tedavi ve iyileştirme hizmetlerinden faydalanabilmelidir. İhmal edilen, terk edilen, istismara uğrayan ya da işkenceye tâbi tutulan çocukların iyileştirilmesi ve yeniden topluma kazandırmasından devletler sorumludur.

    Eğitim hakkı ise çocukların en önemli haklarından biridir. UNICEF’in 1999 tarihli raporunda da belirttiği gibi okuma-yazma bilmeme çok ciddi sorunlara neden olmaktadır. Anne ve çocuk ölümlerinin önde gelen etkenlerinden biri, annenin eğitim düzeyinin düşüklüğü veya okuma-yazma bilmemesidir. Kız çocuklarının okullaşma oranındaki 10 puanlık bir artış sonunda bebek ölüm hızı binde 4.1 azalmaktadır. Bu halde çocuğun en temel hakkı olan yaşama hakkı ile eğitim hakkı arasında yakın bir ilişki bulunmaktadır.

    Kız çocukların da gereksinimlerini karşılayacak ve kendilerine yaşam becerisi kazandıracak nitelikli eğitim görmeye hakkı vardır. Oysa tüm Dünya’da okula gitmeyen 6-11 yaşlarındaki 130 milyon çocuğun 73 milyonunu kız çocukları oluşturmaktadır.

    İsveç, Finlandiya ve Ukrayna başta olmak üzere pek çok ülke, çocuk haklarını korumaya yönelik şikayet merciileri oluşturmuştur. Çocuk hakları ihlallerinin değerlendirilmesine yönelik ilk şikayet mercii, 1981 yılında Barneombudet adı altında Norveç’te kuruldu. Başlıca görevleri arasında tehlike altında olan çocukların güvenliğini sağlamak, çocukların toplum içinde söz sahibi olmalarını teşvik etmek ve eğitim, sağlık, kültür gibi konuları esas alarak çocukların içinde yetiştikleri koşulları denetlemek olan ombudsman, yasalar çerçevesinde bağımsız ve tarafsız olarak hareket etmektedir. Ukrayna, dünyada çocukları bu merciiye atayan ilk ülkedir.

    ÇOCUK İŞÇİLİĞİ

    Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Bildirisi’nin 9. maddesi, çocukların her türlü istismar, ihmal ve sömürüye karşı korunmasını ve hiçbir şekilde ticaret konusu olmamasını beyan etmektedir. Ayrıca, çocukların uygun bir asgari yaştan önce çalıştırılmamasını; sağlığını ve eğitimini tehlikeye sokacak; fiziksel, zihinsel ve ahlaki gelişmesini engelleyecek bir işe girmeye zorlanmamasını gerektirmektedir.

    Uluslararası Çalışma Örgütü’nün verilerine göre dünya genelinde 200 milyondan fazla çocuk işçi bulunuyor. Bu ülkelerin başında ise Hindistan geliyor. Çocuk işçiler için en tehlikeli sektörler arasında tarım, inşaat ve madencilik yer alıyor. Uluslararası Çalışma Örgütü, yaşları 5 ila 14 olan 132 milyon çocuğun tarım sektöründe çalışmaya zorlandığına ve bu nedenle eğitim ve sağlık olanaklarından yoksun kaldığına dikkat çekiyor. Ayrıca çocukların mafya ve çetelerin elinde; zorla gasp ve yankesicilik suçlarına yönlendirilmesi, duygusal istismarı göz önünde bulundurarak dilenciliğe teşvik ettirilmeleri verilecek örneklerden bazılarıdır.

    ÇOCUKLARIN YAŞAMA HAKKININ İHLALİ

    2003’ten bu yana, çocukken işledikleri suçlar nedeniyle Çin, İran ve ABD’de altı kişi idam edildi. Pakistan, Filipinler ve Sudan’da da çocuk suçlular infazı bekliyor. İran’da hâlen çocuk idamları sürmektedir.

    Savaşlar sebebiyle de çocukların hayatları altüst olmuştur. Bu etkilerin sonucunda sayısız çocuk ölmüş, birçoğu da sakat veya öksüz kalmıştır. Savaşlar nedeniyle çocuklar aç kalmış veya açlıktan ölmüştür. Milyonlarcası sevdiklerinden ayrılarak mülteci ya da yerinden-yurdundan edilmiş olarak, yollara dökülmeye zorlanmıştır. Çoğu; şiddet, korku ve zorluk dolu ortamda travma içinde yaşamaktadır.

    Binlerce çocuk cinayetlerde rol oynamaktadır. Eğitim hakkından yoksun kalan çocukların, topluma genel olumsuz etkisinin yanı sıra, suça eğilimli bireyler olma oranı yüksektir. Çoğu güvenlik güçleri ve silahlı muhalif güçler tarafından işe alınmış, diğerleri ise başka seçenekleri olmadığını düşündüklerinden gönüllü olmuşlardır. Deneyimsiz, korkusuz oluşları ve özellikle zor görevlerde kullanılmaları dolayısıyla çocuk askerler arasındaki ölü ve yaralı oranı çok yüksektir.

    UNICEF’in hazırladığı bir rapora göre çocuk ölümleri yapılan çalışmalar sonucunda giderek azalmaktadır. Buna göre dünyada 5 yaşından küçük ölen çocukların sayısı 2006’da, yılda 10 milyon barajının altına inerek 9,7 milyona düştü. Bütün bu gelişmelere rağmen Orta ve Batı Afrika’nınsa çocuk ölümlerinin en fazla görüldüğü bölgeler olmaya devam etmektedir. BM Nüfus Fonu’na göre Afrika kıtasında 5 yaşın altındaki her 1000 çocuktan 155’inin öldüğü belirtilirken bu çocukların büyük çoğunluğu kızamık, tetanos ve çocuk felci gibi, aşısı olan hastalıklar yüzünden ölüyor.

    (HABER MERKEZİ)

  • BM: İsrail’in saldırılarında 75 bin Filistinli yerinden edildi

    BM: İsrail’in saldırılarında 75 bin Filistinli yerinden edildi

    PİRHA-Birleşmiş Milletler İnsani İşler Koordinasyon Ofisi İsrail’in Gazze’ye saldırıları sonucu en az 75 bin Filistinlinin yerinden edildiğini açıkladı.

    Birleşmiş Milletler (BM) İnsani İşler Koordinasyon Ofisi (OCHA) Sözcüsü Jens Laerke yaptığı açıklamada, İsrail’in saldırıları sonucu 19 Mayıs itibarıyla Gazze’de 63’ü çocuk 219 Filistinlinin yaşamını yitirdiğini ve 1570 kişinin de yaralandığını aktardı.

    Batı Şeria’da ise 4’ü çocuk 25 kişinin hayatını kaybettiği, 6 bin 309 kişinin de yaralandığı bilgisini paylaşan Laerke, İsrail tarafında da 2’si çocuk 12 kişinin öldüğünü, 796 kişinin de yaralandığını açıkladı.

    Sözcü Laerke yaptığı açıklamada; “Gazze’de İsrail güçleri ile silahlı gruplar arasındaki çatışmalar dün dokuzuncu gününde devam etti ancak daha az yoğundu. Öte yandan Doğu Kudüs dahil Batı Şeria’da Filistinliler ve İsrail güçleri arasındaki çatışmalar yoğunlaştı. Genel olarak durum endişe verici olmaya devam ediyor” ifadesini kullandı.

    (HABER MERKEZİ)

  • BM: Irak’taki protestolarda hayatını kaybedenlerin sayısı 424 oldu

    BM: Irak’taki protestolarda hayatını kaybedenlerin sayısı 424 oldu

    Birleşmiş Milletler (BM), Irak’ta 1 Ekim’den bu yana devam eden protestolarda 424 kişinin yaşamını yitirdiğini, 9 bine yakın kişinin de yaralandığını duyurdu.

    BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliğinden (OHCHR) yapılan açıklamaya göre, BM Irak’a Yardım Misyonu (UNAMI), 5 Kasım-8 Aralık tarihleri arasındaki raporunu açıkladı. 183 kişiyle yapılan görüşmelere dayandırılan rapora göre, söz konusu tarihler arasında Irak’ta 170 kişi öldü, 2 bin 264 kişi yaralandı.

    Ülkede gösterilerin başladığı 1 Ekim’den bu yana ise toplam 424 kişi yaşamını yitirdi, 8 bin 758 kişi de yaralandı.

    Hükümetin, UNAMI ile hastanelerin gösterilerde yaralanan veya ölenlere dair resmi istatistiksel verilerini paylaşmadığı için ölü sayısının çok daha fazla olabileceğine işaret edildi.

    Ülkede insan hakları ihlalleri ve istismarlarının devam ettiği hatırlatılırken, güvenlik güçlerinin göstericilere karşı “kanunsuz, uygunsuz ve aşırı güç kullanımının” sürdüğü, tutuklanan kişilere ise kötü muamelede bulunulduğu ve usule ait haklarının ihlal edildiği ileri sürüldü.

    Irak’ta 1 Ekim’de başlayan hükümet karşıtı gösteriler devam ediyor. Başta başkent Bağdat olmak üzere orta ve güney kesimlerdeki kentlerde süren gösteriler sırasında, İran’ın ülkedeki nüfuzuna yönelik tepkiler de dile getiriliyor.

    Irak Başbakanı Adil Abdulmehdi, hükümet karşıtı gösteriler nedeniyle 29 Kasım’da istifa etmek zorunda kalmıştı.

    (HABER MERKEZİ)