Etiket: Cemevi

  • AKP Maraş Büyükşehir Belediyesi Cemevi’ne ‘taziye evi’ dedi

    AKP Maraş Büyükşehir Belediyesi Cemevi’ne ‘taziye evi’ dedi

    [et_pb_section admin_label=”section”]
    [et_pb_row admin_label=”row”]
    [et_pb_column type=”4_4″]
    [et_pb_text admin_label=”Text”]
    AKP  Maraş Büyükşehir Belediyesi’nin AİHM’in cemevleri ile ilgili kararını yok sayarak, Terolar Köyü Cemevi’ni hala “taziye evi” statüsünde kabul ettiği ortaya çıktı.

    Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin cemevlerinin yasal bir zemine kavuşturularak, ilgili yasal düzenlemelerde ibadethane olarak yer alması istemiyle açılan davada Türkiye’yi mahkum etmesine rağmen AK Partili belediyenin cemevi konusundaki ısrarında devam ettiği ortaya çıktı. Alevi yurttaşlar, bir süre önce Terolar Alevi Kültür Derneği açmak için girişimlerde bulunarak, gerekli yasal işlemleri tamamladı. Dernekler Masası’na yapılan başvuruda ise, derneğin merkezi olarak Terolar Köyü’nün Cemevi gösterilmek istendi. Ancak Maraş Büyükşehir Belediyesi’nin kayıtlarında cemevi “taziye evi” olarak görüldüğünden bir derneğin merkezi olarak gösterilmeyeceği belirtildi.

    Aralık ayında ortaya çıkan bu durum karşısında dernekler masası yetkilileri, köy muhtarının Terolar’daki Cemevi’nin verilecek bir dilekçe ile derneğin merkezi olarak gösterilebileceğini ifade etmesi üzerine kurucu üyeler, büyükşehir belediyesine başvuruda bulundu ancak bu girişimde sonuçsuz kaldı.

    ALEVİLERE KARŞI YILLARDIR AYRIMCI POLİTİKALAR UYGULANIYOR

    Alevilere karşı yıllardır sürdürülen ayrımcı politikalardan dolayı cemevilerinin “Taziye evi” statüsünde gösterilmesi daha önce de tartışma konusu olmuştu. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yapılan başvuru ise, 2 Aralık 2014’te karara bağlanmış ve cemevlerinin ibadethane sayılması, ibadethane ayrıcalıklardan yararlanması gerektiği, Türkiye’nin bunun gereğini yerine getirmeyerek sözleşmenin ayrımcılık yasağını düzenleyen 14. maddesi ile din ve vicdan özgürlüğünü düzenleyen 9. maddeyi ihlal ettiği belirtilmişti.

    BELEDİYE YARGITAY KARARINI DA GÖRMEDİ

    Belediyenin görmezden geldiği AİHM kararının bir benzeri de daha önce Yargıtay tarafından verilmişti. AİHM tarafından verilen bu karardan bir kaç ay sonra Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, Ağustos 2015 tarihli kararında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne dayanarak, “Cemevi ibadethanedir. Aydınlatma giderleri ödenmelidir” ifadelerine yer vermişti. Yargıtay’ın bu kararıyla cemevleri de cami, sinagog, havra gibi “ibadethane” statüsünde kabul edilmişti. Bu karara rağmen yıllar sonra bir kez daha AK Partili belediyenin kendi hukuk kararlarını dahi görmezden geldiğini de tartışmaya açtı.

    “KARAR SAMİMİYETİN GÖSTERGESİDİR”

    Belediyenin kararına tepki gösteren Maraş Pir Sultan Abdal Kültür Derneği yöneticisi ve kurulmak istenen Terolar Alevi Kültür Derneği yöneticisi Salman Akdeniz, bu kararın genel zihniyetin yansıması olduğunu belirtti. Köylünün kendi emeğiyle yaptığı cemevinin “taziye evi” statüsünde görülmesini “ret ve inkar politikalarının devamı” olarak nitelendiren Akdeniz, “Alevi çalıştayları düzenleyen, Alevilik konusunda övünen hükümetin Alevilerin en temel, en insani ve en hukuki talepleri olan cemevlerinin ibadethane statüsüne kavuşturulması talebinin görmezden gelmesi de aslında hükümetin samimiyetinin göstergesidir” dedi.

    Akdeniz, belediyenin bu tutumunda dolayı halen derneklerinin açılamadığını ve bu konuda girişimlerinin ise devam ettiğini paylaştı.
    [/et_pb_text]
    [/et_pb_column]
    [/et_pb_row]
    [/et_pb_section]

  • Ölen Alevi polisin ailesine cami baskısı

    Ölen Alevi polisin ailesine cami baskısı

    Diyarbakır’daki bombalı saldırıda yaşamını yitiren dört polisten biri olan Şenali Ocak’ın cenazesi bugün İzmir’de toprağa verildi.

    Çiğli Harmandalı’nda oturan aile cenazeyi Küçük Çiğli Cemevinden kaldırmak istedi.

    AİLEYE CAMİ İÇİN BASKI YAPILDI

    Ancak dün ailenin evine gelen Vali, Kaymakam ve Garnizon Komutanı askeri tören düzenleneceğini, bu nedenle cenazenin Bostanlı Beşikçioğlu camiinden kaldırılacağını söyledi.

    Evrensel’de yer alan habere aile cemevi konusunda ısrar edince tartışma yaşandı.

    Bugün Ocak’ın cenazesi Beşikçioğlu camiinden kaldırılarak, Pınarbaşı Şehitliğine defnedildi.

    NE OLMUŞTU?

    Diyarbakır’ın Sur ilçesinde hafriyat ve molozların döküldüğü alanda önceki gün meydana gelen patlamada 4 polis hayatını kaybetmişti.

  • Tuzluçayır’da çözümün adresi: Mahalle meclisi

    Tuzluçayır’da çözümün adresi: Mahalle meclisi

    Ankara Tuzluçayır’da Tuzluçayır-Çağlayan-Kartaltepe Mahalle Meclisi, cami-cemevinin hastane olması için verdiği mücadelenin kazanımla sonuçlanmasının ardından çalışmalarına devam ediyor. Parklarda uyuşturucu ve alkol kullanımını önlemek için çalışan meclis; kadınlara ve velilere yönelik eğitimlerin yanında mahalle sorunlarını muhtarlarla birlikte çözmek için mücadele ediyor.

    Tuzluçayır

    Sendika.org’un haberine göre Ankara Mamak Tuzluçayır’da halk 3 aydır sürdürdüğü çalışmayla mahallelerdeki sorunlara, kendi verdikleri kararlarla çözüm bulmaya, alternatif bir yaşamı üretmeye, mahallelere yönelik rant projelerine karşı durmaya ve gelebilecek saldırılara karşı mahallelerini savunmaya çalışıyor.

    Bunlar için gerekli gücü muhtarları, esnafı, genci ve yaşlısıyla bir arada mücadeleden alan Tuzluçayır halkı, 16 Ekim’de gerçekleştirdikleri forumun ardından Tuzluçayır-Çağlayan-Kartaltepe Mahalle Meclisi’ni kurmuştu.

    “FETÖ İÇİN CAMİ-CEMEVİ DEĞİL, HALK İÇİN HASTANE”

    Her ay düzenli toplantılarını gerçekleştirerek mahallenin sorunlarını konuşan ve çözüm arayan mahalle meclisi; ilk olarak AKP-Gülen ortaklığında yapılan cami-cemevi projesine karşı mücadeleyi, yapının halk hastanesine dönüşmesi için sürdürerek kazanım sağladı.

    PARKLARDA UYUŞTURUCU VE ALKOL KULLANIMI AZALDI

    Mahallelerdeki en büyük sorunlardan biri olarak gençlerin uyuşturucu ve alkol bağımlılığına karşı harekete geçen mahalle meclisi; bir yandan parklarda ve sokaklarda uyuşturucu kullanımını azaltmaya çalışırken, bir yandan da mahallelerde uyuşturucu satılmasına karşı önlem almaya başladı. Farkındalığı artırmak için de çalışmalar yapmaya başlayan meclis, ilk olarak Halkevleri Ethem Sarısülük Kütüphanesi’nde alkol ve bağımlılık üzerine gençlerle söyleşi gerçekleştirdi.

    Uyuşturucu ve alkol bağımlılığına karşı verilen mücadele ise mahalle halkının tepkilerinde karşılık buldu. Birçok parkta alkol kullanımının azaldığını ve hatta kalmadığını söyleyen mahalleliler, bundan duydukları memnuniyeti dile getiriyor.

    Parklarda uyuşturucu ve alkol kullanımının azaldığına yönelik tepkiler zabıtalardan ve mahalle polislerinden de geliyor. Şikayetlerin azaldığı belirtilirken, suç oranında da azalma görüldüğü belirtiliyor.

    Alternatif olarak gençler arasında spor faaliyetlerinin yaygınlaştırılmasını amaçlayan mahalle meclisi “Barış Ligi” adı altında futbol turnuvası gerçekleştirme kararı aldı.

    ALEVİLERE DÖNÜK SALDIRILARA KARŞI ÖNLEM

    Mahallelerin güvenliğini sağlamaya yönelik çalışmalar yapan mahalle meclisi, cemevine yönelik saldırı tehdidi karşısında aldıkları karar doğrultusunda her perşembe cem esnasında Tuzluçayır Cemevi’nin güvenliğini almaya başladı.

    Tuzluçayır'da

    KADIN VE VELİLER İÇİN SÖYLEŞİLER

    Eğitim ve çocuk konularında çalışmalar yürüten mahalle meclisi, tecavüz yasasının gündeme gelmesiyle, “Çocuk İstismarı Nedir? Çocuk İstismarına Karşı Ne Yapmalı? Hukuki Süreç Nasıl İşler” konulu panel gerçekleştirdi.

    Mahalle meclisindeki kadınların önerisiyle, kadın üreme sağlığı ile ilgili söyleşi, uzman doktor katılımıyla gerçekleştirildi.

    PAZAR YERİ YAPILMASI İÇİN MÜCADELE

    Mahallelerin sorunlarına dair ele aldıkları gündemlerde çalışmalara devam eden mahalle meclisi, Kartaltepe Mahallesi’ne pazar yeri yapılması için mücadeleyi muhtarlarla birlikte sürdürüyor. Çağlayan Mahallesi’nde baz istasyonu yapımını mahallelinin durdurmasının ardından, parklara yapılmak istenen baz istasyonlarına karşı mücadele de meclisin kararları arasında.

  • Alibeyköy Cem Evi’nde Davut Sulari deyişleri

    Alibeyköy Cem Evi’nde Davut Sulari deyişleri

    Bu akşam Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Alibeyköy Cem Evi ve Kültür Merkezi’nde düzenlenecek etkinlikte Davut Sulari Deyişleri okunacak.

    Bugün (15.01.2017 Pazar) saat 17:00 da PSAKD Eyüp Şubesi Kültür Komisyonu öncülüğünde yapılacak etkinliğin sunumunu Çağla Gülkoparan yapacak. Davut Sulari’nin anılacağı etkinlikte Öznur Sulari ve Hasan Deniz’de Sulari’den deyişler okuyacak.

    Alibeyköy Cem Evi Kültür Komisyonu etkinliğe katılım çağrısı yaptı.

    Adres: Karadolap Mah. Sayayolu Cad. Gelincik Sok. No: 35 Alibeyköy

  • Alibeyköy Cemevi evsizlere çorba ve pilav dağıttı

    Alibeyköy Cemevi evsizlere çorba ve pilav dağıttı

    İstanbul’da parklarda, bankların üstünde kalan binlerce insan var.  Suriye’den gelenlerin de eklenmesiyle sadece İstanbul’da 5 -10 bin evsiz olduğu tahmin ediliyor.

    Şefkat-Der gönüllüleri, “Çorbada senin de tuzun olsun” sloganıyla kendi elleriyle pişirdikleri çorbayı evsizlerin ayağına kadar götürüyor.

    Şefkat-Der, “Çorbada senin de tuzun olsun” sloganıyla yaptığı bu yardıma bir destek de Alibeyköy Cemevi’nden geldi. Dün saat 20.00’de Alibey Köy Cemevi Başkanı Pir Hüseyin Güzelgül ve beraberindeki Cemevi çalışanları, Firüzağa-Cihangir ve Gezi parkında sokakta yaşayan insanlara çorba ve pilav dağıttı.

    Konuya ilişkin PİRHA’ya konuşan Alibeyköy Cemevi Başkanı Pir Hüseyin Güzelgül, “Bugüne kadar yapmış olduğumuz en iyi ve en güzel hizmet, evi ve maddi koşulları iyi olmayan bu vatandaşlarımıza yardım amaçlı dağıtmış olduğumuz bu pilav ve çorbadır” dedi.

    “ALEVİ İNANCININ TEMELİNDE İNSAN SEVGİSİ VARDIR”

    “Alevi inancının temelinde insan sevgisi ve insana değer vardır” diyen Güzelgül, özellikle Perşembe akşamı yapmış oldukları bu yardımın inançları açısından çok kutsal olduğunu vurguladı. Pir  Güzelgül, insanın yaşamasının kutsal ve evrensel olduğunu belirterek,  “Bu yüzden insanlar birbirine değer vermelidir. Toplumun ve Sarayda oturanların  sokakta aç, susuz ve soğukta yaşayan bu insanları görüp, yardım etmeleri gerekir” dedi.

    “EN GÜZEL İBADET İNSANA YARDIM ETMEK VE DEĞER VERMEKTİR” 

    Alevi Piri Hüseyin Güzelgül, en güzel ibadetin insana yardım etmek ve değer vermek olduğunu vurguluyor:

    “Burada sokaklarda bu kadar aç, susuz ve soğukta yaşayan insan varken topluma tekçi zihniyeti dayatıyorlar. Önceliklerinin insan ve insanların yaşam koşulları olması gerekirken saray zihniyetinin tek amacı parlamenter sistemi yıkıp baskıcı ve tekçi bir zihniyet yaratmaktır. Ancak ne olursa olsun biz yolumuzdan dönmeyeceğiz. Her zaman insan ve insana değer önceliğimiz olacak. Bu gibi yardıma muhtaç insanlara yönelik çalışmamız ve hizmetimiz her zaman devam edecektir. Tüm Alevi kurumları da bu gibi çalışmalar yürütmelidir.”

    “KİMSE BİZE SAHİP ÇIKMIYOR”

    Bu arada, Suriye’de göç edip geldiklerini ve sokakta yaşadıklarını belirten Ali adlı çocuk, “Kimse bize sahip çıkmıyor. Okula gidiyordum ancak maddi zorluklardan dolayı bırakmak zorunda kaldım” diyor.  Suriyeli Ali, bu kış günü üşüdüklerini, üstlerine atacak battaniyelerinin bile olmadığını, yemek ihtiyaçlarını ise çevredeki duyarlı insanların karşıladığını belirtiyor.

    “60’A YAKIN İNSANA ÇORBA VERİLİYOR”

    Gönüllü olarak çalışan Mehmet Evren Tüfekçi ise, “Her akşam Şefkat-Der’de çorbalar pişirilerek 15-20 kişilik gönüllü bir ekiple 2 buçuk yıldır “Çorbada tuzun olsun” çalışmamız devam ediyor. Her akşam sadece Gezi Park’ında 60’a yakın insana çorba veriyoruz. Bu akşamda çorbada tuzu olan Alibeyköy Cemevi’ne  duyarlılığından dolayı ve sokakta yaşayan insanları unutmadıkları için teşekkür ediyoruz”  dedi.

    “DALGA DALGA YARDIM ÇALIŞMAMIZ BÜYÜYOR”

    Tüfekçi’den sonra konuşan Halim Özer de, Şevkat-Der’in bu çalışmasında yer alanlardan. Özer çalışmaya ilişkin şunları anlatıyor:

    “Gezi Park’ında yatan evsiz vatandaşlarımız beni görür görmez hemen koşuyorlar ve sıraya giriyorlar.Her gün dalga dalga dalga yardım çalışmamız büyüyor. Her sabah kalktığımda insanların mont, bot ve battaniye gibi yardımlarda bulunduğunu görüyorum. Yardımları buradaki insanlara önceliklerine göre dağıtıyorum. Bir nebzede olsa ihtiyaçlarının belli bir kısmını karşılamış olmaktan mutlu duyuyoruz.”

    İsmet Sefer / İSTANBUL

    haberin videosu

     

  • Cemevinden evsizlere lokma

    Cemevinden evsizlere lokma

    İstanbul’da AlibeyKöy Cemevi Dedesi Pir Hüseyin Güzelgül  bugün evi ve maddi durumu olmayıp sokakta yaşayan vatandaşlara yönelik “Çorbada tuzum olsun” adlı çalışmasına yönelik PİRHA’ya konuştu.

    Alevilerin dili, dini, rengi ve cinsiyeti ne olursa olsun herkese aynı nazarda baktığını belirten Pir Hüseyin Güzelgül,  “Alevi inancı temelinde insan sevgisinin ve insana değer vermenin yanı sıra yaşamın kutsallığına evrenselliğine inan bir yol erkâna sahiptir” dedi.

    “ALEVİ İNANCINDA İNSAN SEVGİSİ VE İNSANA DEĞER VAR”

    Bugün saat 20:00’de sokakta yaşayanlar insanlar için ‘çorbada tuzum olsun’ ekibi tarafından düzenlenen bir çalışmalarının olduğunu söyleyen Pir Hüseyin Güzelgül,  “ Bir Alevi kurumu, bir Cemevi olarak temelinde insana değer ve insan sevgisi olan aynı zaman da yaşamın kutsallığına, evrenselliğine dair bir yol erkan inanca sahip olduğumuz için bizim de sokakta kalan, durumu kötü olan vatandaşlarımıza sahip çıkmamız gerekiyor, dedi.

    “FİRUZAĞA-CİHANGİR VE GEZİ PARKI’NDA OLACAĞIZ”

    Alevilerin devamlı ezilenin, ötekileştirenin yanında olduğunu belirten Güzelgül, “Bugün ekibimizle gidip oradaki ekiple birlikte Firuzağa-Cihangir ve Gezi Parkı’nda sokakta kalan insanlarımıza çorbada bizim de tuzumuz olsun, küçükte olsa bir katkımız olsun diye bir hizmet vereceğiz, dedi.

    “HEM SOKAKTA HEM DE CEMEVİNDE HİZMET VERECEĞİZ”

    Alibeyköy Cemevi’nde, evi olmayan sokakta yaşayanlar için erkeklerin ve kadınların ayrı ayrı barınabilecekleri misafirhaneler şeklinde çalışmalarının olduğunu belirten Pir Hüseyin Güzel Gül,  “Bu misafirhanelerde duş yerleri, çamaşır yıkama yerleri gibi ihtiyaçlarını karşılayacakları yerler ve alanlar olacaktır. Bir yıl içinde yapımı tamamlanacak olan misafirhanelerimize evi ve kalacak yerleri olmayan vatandaşlarımızın gelip kalmasını sağlayacağız, hizmet vereceğiz. Bu şekilde hem sokakta hem de Cemevinde hizmet vereceğiz” diye konuştu.

    İsmet SEFER

  • ‘Ülkemiz karanlığa sürükleniyor, ne yapmalıyız?’

    ‘Ülkemiz karanlığa sürükleniyor, ne yapmalıyız?’

    Türkiye’de yaşan siyasi gelişmeler ve muhaliflere yapılan baskı ve tutuklamalar Avrupa’daki Alevileri harekete geçirdi.

    İngiltere’de “Ülkemiz karanlığa sürükleniyor. Bizler bu karanlık karşısında ne yapmalıyız? diyen Alevi yurttaşlar, Alevi sanatçılar ve yazarlar bir toplantıda biraraya geldi.

    İngiltere Alevi Kültür Merkezi ve Cemevinde düzenlenen toplantıda Yazar Abbas Tan, Sanatçılar Ali Sizer ve Dertli Divani, Northamptonshire Alevi Kültür Merkezi Başkanı Maksut Demir, Croydon Alevi Kültür ve Cemevi Başkanı Mahmut Aydoğan, Ali Dereli Dede, Britanya Alevi Federasyonu Başkanı İsrafil Erbil, Britanya Alevi Kadınlar Birliği Başkanı Özlem Şahin, Londra Cem Evi Başkanı Turgay Hurman birer konuşma yaptılar.

    TAN: ORTAK HAREKET ETMEK ZORUNDAYIZ

    Toplantının konuşmacılarından Yazar Abbas Tan, Türkiye’deki gidişatın Alevi kurumlarını çok yakından ilgilendirdiğini belirterek, “Sol, sosyalist, emekçi örgütler kadar Alevi kurumların da duyarlı hareket etmesi gerektiğine inanıyorum” dedi. Türkiye’de yaşanan sorunların çözümü konusunda ortak hareket etmek zorundayız” diyen Tan, bu birlikteliği eğer sağlayamazsak, güçbirliği içerisinde olmadığımız sürece, kendi baskıcı politikalarını sürdürecekler.

    Türkiye’deki gidişata karşı ne yapılabileceğine de değinen yazar Abbas Tan, bir an önce çeşitli eylemlilikler düzenlenmesi gerektiğine işaret etti.

    SİZER: BİZLER BİRBİRİMİZDEN UZAKLAŞAMAYIZ

    Sanatçı Ali Sizer de “Yolun bir, süreğin binbir olduğu gelenekten geliyoruz” diyerek “Türkiye karanlığa giderken ne yapılabilir? Bizim dervişlerimiz, pirlerimiz, ulularımız birlikte yaşanılabilineceğinin temellerini atmışlarıdır. Birlikte yaşamak haktır, bu evren hepimize yeter demişlerdir. Bizler de onalrın ardılları olarak şuanda burada isek kendi ülkemizde, coğrafyamızda yaşanılan ykım ve katliamlara karşı mücadeleyi birlikte yürütebiliriz. Bizler çeşitli gerekçelerle birbirimizden uzaklaşamayız” dedi.

    “GÖZÜMÜZ KULAĞIMIZ TV10 KAPATILDI”

    TV10’nun kapatılmasını da hatırlatan Ali Sizer, “Bizim gözümüz, kulağımız medya kapatıldı ki, zindanlara atılan canlarla iletişimimiz kopsun. Bizim canlarımızla birlikte haber alma özgürlüğümüz ortadan kalktı” dedi.

    Ali Dereli Dede ise, daha önce Alevi inancını ve kültürünü nasıl koruyacağımızı, geliştireceğimizi tartışırken, şimdi  nasıl yok edilmekten kurtarırızı tartışıyoruz” dedi.

     

    Dertli Divani ise, Türkiye’nin alanında en ünlü isimleri, sanatçılar, iş dünyasının önemli isimleri, akademisyenler tarafından kaleme alınan “Bizi duyun” başlıklı çağrı metnini okudu.

    Çağrı metninin tamamı  şöyle:

    BİZİ DUYUN ……..

    “Bu toprakların ortak sahibi olan bizler; AKP, CHP, HDP, MHP ya da başka partilere oy veren Türk, Kürt, Ermeni, Rum, Laz, Süryani, Müslüman, Hristiyan, Sünni, Alevi, inançlı, inançsız bütün yurttaşlar, barış ve huzur içinde yaşayabileceğimiz bir ülke istiyoruz..

    Savaş istemiyoruz, şehit istemiyoruz, çocuklarımızın ölmesini, öldürmesini, birbirlerine silah çekmesini istemiyoruz..

    Düşman cephelere bölünmek, kardeşliğimizi, ortaklığımızı yitirmek istemiyoruz.
    Ne darbe, ne vesayet, ne diktatör, ne terör!

    İşimizde gücümüzde, huzur içinde, hür yaşamak istiyoruz.

    Kadın olduğumuz için hırpalanmak, tecavüze uğramak, öldürülmek, örtülüyüz diye aşağılanmak, şort giydik diye saldırıya hedef olmak, korku içinde yaşamak istemiyoruz.

    Kadın erkek hepimiz; inançlarımızı, dinimizi, kültürümüzü özgürce, eşitçe yaşamak istiyoruz.

    Hangi suçla suçlandığımızı bilmeden, kimin adına, hangi hukuka göre karar verdiklerini bilmediğimiz mahkemelerce tutuklanmak, hapse atılmak; darbeyle, terörle hiçbir ilgimiz yokken yalan ihbarlarla, sahte delillerle sorgusuz sualsiz işimizden olmak, meslekten uzaklaştırılmak, çoluk çocuğumuzla açlığa mahkûm edilmek; barış deyince terörist, mağduriyet deyince hain ilan edilmek istemiyoruz.
    Keyfi kararlarla, emeğimizin hakkının, ücretimizin, maaşımızın elimizden alınmasını, evlerin, köylerin yakılıp yıkılmasını, çocuklarımızın eğitimlerinin aksamasını, gençlerimizin sokaklarda heba olmasını istemiyoruz..

    Biz halkız, vicdanlı, iyi insanlarız; bizi tahriklerle kötücülleştirmeyin, kin ve nefret sözleriyle ayrıştırmayın, kana, ölüme alıştırmayın. Savaş, ölüm, idam, çatışma, kavga istemiyoruz..

    Bu ülkeyi yönetenler, kaderimize hükmedenler!

    Sizler; halkı sindirmek, özgürlükleri yok etmek için değil, biz yurttaşları barış, güven, huzur içinde yaşatmak için seçildiniz.

    Bilin ki bu gidişe rızamız değil itirazımız var.
    Bizi duyun.!

    Toplantıda yapılan konuşmaların ardından önümüzdeki günlerde sonuç bildirgesi yayınlanması bekleniyor.

    Nilgün METE / Elif TABAK

  • Bombalı saldırıda ölen Musa Can cemevinden uğurlanacak

    Bombalı saldırıda ölen Musa Can cemevinden uğurlanacak

    İzmir Adliyesi’ne dün gerçekleştirilen bombalı araçla saldırıda trafik polisi Fethi Sekin ile zabıt katibi Musa Can hayatını kaybetti.

    Musa Can’ın hakka yürüme erkanının, yarın (cumartesi) saat 13.00’te İzmir’de Uzundere Cemevi’nde yapılacağı öğrenildi.

    Soysal medya hesabından bir açıklama yapan Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Tarsus Şube Başkanı Cuma Erçe, “Canımızın devri daim olsun. Işığı bol olsun. Halkı hedef alan ve masum insanların canına kasteden her türlü saldırıyı şiddetle kınıyorum. Çözümün demokratik ve özgürlükçü bir düzenden ve barışçıl bir ortamdan geçtiğine inanıyorum” dedi.

    İzmir Adliyesi’nin hakim ve savcıların kullandığı C Kapısı önüne mesai çıkışı sırasında bomba yüklü araçla gelen saldırgan  bomba yüklü aracı infilak ettirdi. Patlamanın ardından çıkan çatışmada 2 saldırgan öldü, biri ise yakalanamadı.
    Patlamada trafik polisi Fethi Sekin ile zabıt katibi Musa Can hayatını kaybetti.  (N.M)

  • Alevilikte  semahın anlam ve içeriği;

    Alevilikte  semahın anlam ve içeriği;

    Asırlar boyunca gizli kalmış bir inanç, bu inancı yaşatmak uğruna can vermiş yüzbinlerin direngenliğinde, günümüzde karın altındaki kardelenler gibi başını göğe uzatıyor; yüzyıllardır üzerini örten kar ve soğuğa aldırmadan… Bu öyle bir inanç ki, renkleriyle göz alıcı, direngenliği ile şaşırtıcı… Bilinmek, sevilmek, korunmak, tarif edilmek istiyor bu kardelen…Rengini, kokusunu, güzelliğini yalnızca ıssız dağ başlarına çıkanlar değil, herkes fark etsin istiyor. Çünkü artık yalnızca ıssız dağ başlarında değil, dünyanın dört bir yanında yaşıyor  bu inancın mensupları.

    Sözünü ettiğimiz, hem tarihsel hem de sosyolojik olarak bir kardelene benzettiğimiz şey, Anadolu ve mezopotamya topraklarının çok özgün inancı olan, onca araştırma ve incelemeye karşın hala gerçek anlamıyla bilinmeye, keşfedilmeye, fark edilmeye ihtiyaç duyulan Aleviliktir.  Bizim ise bu kısa yazıda üzerinde asıl durmak istediğimiz Alevilikte Semah konusudur.

    Semah, Arapca kökenli bir sözcüktür. İşitmek, uçmak ve gökyüzü gibi anlamları vardır. Ayrıca terim olarak, müzik ezgilerini dinlemek, kendinden geçip dönmektir. Bu nedenle Alevilerin yaptıkları inançsal ritüele semah deniyor. Eldeki verilere göre semah sadece Alevilikte değil, bölgemizin eski  inaçlarında da görülmektedir. Günümüzdeki yaygın inanışa göre Aleviler semahın ilk defa arşı aladaki kırklar ceminde dönüldüğüne inanırlar. İyi incelendiğinde semahın her figüründe bir anlam olduğu görülecektir. Semahta esas olarak gezegenlerin, güneş çevresinde dönüşleri simgelenir. Semah, günümüz inanışına göre ilk defa Kırklar meclisinde gerçekleştirilen inançsal bir ibadettir.

    Semahın temel figürü bir yandan kendi ekseni etrafında dönerken, bir yandan da bir daire üzerinde yapılan dönüştür. Semah hem kendi ekseni hem de güneş çevresinde dönen gezegenlere,  kendi çevrelerinde ve başka gök adalarının çevresinde dönen gök adalarına kadar, en küçükten en büyüğe  yaşamın varoluşunun her evresinde var olan temel döngünün stilize edilmiş halidir.

    Evrende her şeyin dönmesi olgusu Alevi ayetlerinde “bütün evren semah döner” dizesi ile en güzel ifadesine kavuşur. Semah yürümek Cem ayinine görsel olduğu kadar anlam bakımından da bir zenginlik katar.  Aslında Semah ile Kozmos’un ruhu Cem Ayinine taşınmış olmaktadır. Semah aynı zamanda kadim bir bilginin görsel bir şölene ve kutsal bir gösteriye dönüştürülmüş halidir. Semah aynı  zamanda Hakk ile bütünleşme halinin, yani var oluşun sembolüdür.  Ana rahminde Kırkların  tek bir cana dönüşmesini kutlamanın sembolüdür.

    Aleviler için nasıl ki toplu olarak cemsiz ibadet düşünülmezse,  semahsız da cem yürütülmesi düşünülemez. Alevilik gerçeğin kendisi olduğu için semah da gerçeğin parçasıdır.

    Bir inanışa göre semah ilk defa Arş-ı Ala’da  kurulan Kırklar Meclisinde Kırklar tarafından dönülmüştür. Yeryüzünde dönülen semah bu semahı yad etmek içindir. Bu yüzden semah yürünürken, “semahımız Kırklar Semahı olsun” diye dua edilir.

    Bu duada şunlar söylenir; “semahlar saf ola, münafıklar berbat ola, gönüller abad ola.  Yiğitler meydan ola, yardımcımız mert ola. Hizmetlerimiz boşa gitmeye, seyir için olmaya. Hak için ola. Döndüğümüz semahlar Kırklar’ın döndüğü semah ola. Birliğimiz, dirliğimiz ve beraberliğimiz kaim ola, daim ola. Dergah-ı ilahiye kayıt ola. Gerçeğe Hü.”

    Kırklar Meclisi ve Kırklar Cemi günümüz Aleviliğinde değişik söylencelere konu olmuştur. Bunun en bilineni ise  Muhammedin misafir olduğu Kırklar Meclisi ve Cemi söylencesidir. Günümüzde içeriği hayli boşaltılmış olsada, eğer dikkatle incelenirse Muhammed’in girdiği Kırklar Meclisinde ne yöneten, ne de yönetilen vardır. Herkes eşittir bu mecliste. Nitekim Muhammet ne zamanki ”yoktan var olmuş bir yoksul oğluyum” demiş, ondan sonra içeri girmesine müsaade  edilmiştir. Yani kırklar meclisine katılan Muhammet artık bir peygamber değildir. Sıradan bir insandır. Çünkü Alevi yolunda yöneten seçilerek o makama gelir ve istenmediği zaman görevden alınır. Her Alevi ceminde Mürşit-Pir- Rehber katılanların rızalığını alarak cem yürütebilir.

    Kırklar Meclisi söylencesinde görüldüğü üzere  Kırkların tanrı katında yürüttükleri ibadet Namaz değil, kadın erkek birlikte yüz yüze yapılan cem olup semah yürümektir, burada hiyerarşi tanımaz bir eşitlik esastır. Öyküde de görüldüğü gibi Kırklar Muhammed’in Peygamberliğini tanımıyorlar. Ancak Muhammet bu kimliğininden sıyrılarak bu meclise giriyor. Muhammed’in “siz bu mecliste kimsiniz?” Sorusuna “Biz Kırklarız”, “küçüğünüz ve ulunuz kimdir?” sorusuna ise; “küçüğümüz de ulumuz da uludur,  kırkımız bir, birimiz kırktır” diye cevap verilmiştir.  Evet Muhammet Kırkların Meclisine katılmıştır.  Kırkların sayısı önceden tamdır. 22 erkek, 17 kadın ve onlara yiyecek aramaya giden Selmanı Farisi eder 40.

    Anlaşılacağı gibi, Kırkların Meclisine katılan Muhammet bu mecliste yapılan cem ile Alevi yoluna kabul edilmiştir. Yola kabul edilmiş ve Mürşit makamına seçilmiştir. Kırklar Meclisinde bir üzüm tanesini şerbet yaparak 40’a bölen Muhammet sınavı geçmiştir. Yani 40. Günün bitiminde ana rahmindeki cana verdiği şerbetle can katmıştır. Ve Kırklar bu yüzden Muhammedin de katılmasıyla hep birlikte semaha durarak  bu bir oluş anını kutlamıştır.

    Yine bazı Alevi araştırmacıları ise Kırklar söylencesini bir başka açıdan değerlendirmektedir.  Bu anlayışa göre ; aslında Kırklar meclisi ismini Ana rahminde  40. Günün bitimiyle bir can haline gelen insan embriyonundan almaktadır. Alevilik varlığın doğum kapısından geldiğine inanır. Doğum kapısından çıkıp gelenler Hakk’ın varlığını ve birliğini ispat etmişlerdir. Hakk doğumda ispat olduğundan dolayı, doğumda olan sevgi Hakk’ın sevgisidir.  Bu sevgi her kimde olursa Hakk onlarda mevcuttur. Hakk’ın emri ile doğan evlat ta Hakk ile bir doğar ve ana babasını Hakk bilir.  Yani sözün özü Ana rahmi cem olunan yer, rahim kapısı ise hak kapısıdır. Hakkın evi ana rahmidir. İnsan ruhunun hakka ulaşacağı güne değin yaşama açılan kapısıdır.

    Zaman içinde takiyye yapmak zorunda kalan Aleviler Arş-ı alada tutulan ilk cem söylencesini ortaya atarak sırrı Muhammet-Ali perdesi ile örtmüşlerdir. Çünkü kendilerini İslam perdesi ile perdeleyen Aleviler özellikle 16. Yüzyıldan itibaren yaşamlarını sürdürebilmek için inançta takiyye yoluna giderek varlıklarını sürdürme kararı almışlar, bunun yanında bölgenin egemen devletlerinin baskısıyla birlikte de giderek zaman içinde, kuşaklar arası bilgi aktarımının zayıflığının da etkisiyle takiyeyi bir gerçeklikmiş gibi algılamaya başlamışlardır.

    Alevi inanç önderleri de bu yolu sürdürebilmek için sırrı sadece, sır saklayacaklarına inandıkları çok küçük bir kesime aktarmışlardır. Batında başka, Zahirde ise başka davranılmıştır. Alevinin hakikati doğum kapısıdır. Çünkü Alevi hiç bir şeyin yoktan var olmayacağını bilir.

    “Kırklar  arş üstüne kurdular cemi

    Muhabbet hakkoldu sürdüler demi

    Balçıktan yarattı Mevla Adem’i

    Ben ol zaman atam belinde idim” (Yeksani)

     

    Aleviler yaradılışa değil varoluşa inanırlar;

    “Alevilerde temelde Allah anlayışı yoktur. Yaradılışa inanmazlar. Aleviler, insanin evrimci bir mantıkla yaratıldığına inanırlar; ancak, Müslüman olmak zorunda kaldıklarında, bu inanışlarını saklamak zorunda kalmışlardır. Bu sırrı bildiğini inandığım Başköylü Hasan Efendi adlı Alevi piri, “Varlığın Doğuşu” adlı kitabında bu konuyu şöyle açıklar: “Baba mayayı ana sütüne katar, ana rahminde vücut tutar. Mayalanan maya 40 gün mayada kalır. 41. gün vücut  hasıl olur.” Yani anne rahmindeki mayalanma 40 gün sürer. 41. gününde insanin ilk şekli oluşur. İlk insanın oluşumu 40. günden sonra, 41. günde gerçekleşir. Anne rahminde bebeğin ilk nüvesi tamamlanır. Bu da Alevi inancında çok önemli bir yer işgal eden “Kırklar Cemi-Meclisi” inancıdır.

    “Kırklar Cemi”, insanin ilk kez belirmesi, ilk insanin ana rahminde toparlanması, cem olmasıdır. Bu da başka bir alemde, “Kubbe-i Rahman’da yani ana rahminde gerçekleşmektedir. Cem kavramı anne rahminde oluşan insanin ilk toparlanmasını, cem olmasını anlatmaktadır. Kırklar cemi ve semah insanın ana rahminde mayalandığı ilk 40 gün ile ilgilidir. 40 günden sonra da 41 yoktur. Yani Kırklar bir’e dönüşmektedir. Zaten Kırklar Söylencesi’nin bütün anlatımları da buna dönüktür. Kırklar cinsiyetsizdir, cinsiyet henüz oluşmamıştır. Bu yüzden Sırrı Hakikat Kapısı’ndan geçip Kırklar Cemi’ne girenlerin cinsiyetinin olmadığı kabul edilir. Bir başka deyişle, Adem’in Allah tarafından çamura şekil verilerek; kadının da onun kaburgasından yaratıldığı inanışına karşı, Aleviler evrimci bir mantıkla meseleye bakarlar. Ve insanın evrimin bir sonucu olarak doğduğuna inanırlar. Kırklar Cemi’yle de, erkeğin spermlerinin, kadının rahim içinde bulunan yumurtasını döllemesiyle ortaya çıkan embriyonun yolculuğunu tasvir ederler. Yani Semah sözle söylenemeyen bilimsel gerçeğin dans ile anlatılmasıdır. İlk 40 günün anlatılmasıdır. Alevi inanışı bu bilimsel düşüncenin sır edilmesidir.

    Bugünün yaşayan Aleviliğine dışardan baktığımızda müslüman gibi görülen, ancak kendi içlerinde evrim inancını yasamaya çalışan bir topluluk görmekteyiz. Kendilerine ne kadar öz müslümanız deselerde kendilerini “Hak Ehli Erenleri” diye tanımlayan bir grup, İslam kapıyı çaldığında korkudan, “Biz de Müslüman olduk” diyorlar. Ama kendi inançlarını, bir nevi Sebataycılar gibi sırra büründürüyorlar.

    Oysa yaşam biçimlerine baktığımızda, inanç ritüellerini incelediğimizde Alevilerin bilimle ilgileri olduğunu görürüz. Alevilerin tanrı/kul ilişkisi üzerine kurgulanmış, oluşa değil yaratılışa inanan, semavi dinlerle ve dolayısıyla islam diniyle öz itibariyle bir ortaklığı yoktur. İşin özü Alevilerin inanılan biçimiyle herhangi bir dinle de ilişkileri yoktur.

    Aleviler tarihte kendi dünyalarında doğuma inanıyorlar. “Bunlar, çok büyük bir ihtimalle Harran Üniversitesi ya da bu üniversiteye bağlı çevredeki eğitim kurumlarında çalışmalarını sürdürüyorlar. Bunların ortaya koyduğu bilim felsefesi de zamanla, özellikle Anadolu coğrafyasına yayılıyor. Bu felsefeye inananın topluluklar sayesinde kitleselleşiyorlar. Örneğin Baba İshak, Baba İlyas gibi erenlerin köyleri Harran etrafındadır. Onların izlerini sürerseniz, o coğrafyaya ulaşırsınız.

    Aleviliğin Orta Asya’dan gelmediği bellidir. İddiam da şudur, bundan böyle hiç kimse Alevilerin cemlerinin ve semahlarının Orta Asya’dan eski Türk inançlarından ve Şaman ayinlerinden geldiğini söyleyemez. Çünkü aralarında çok farklı kozmik ve mitolojik farklılıklar var. Birbirine çok zıt iki sistemdir. Orta Asya kültürü ve Şaman, Kutup Yıldızı merkezli düşünür, dünya merkezli düşünmez. İnanışa göre Kutup Yıldızı’nın etrafında dönen bütün gök cisimleri dönmektedirler. Orta Asya’dan gelmedikleri bellidir ama kimdir bu Aleviler? Dediğim gibi evrimci düşünceyi benimsemiş farklı topluluklardır. “ (Sırrı Öztürk)

    Semah Nedir?

    Semah, Aleviliğin önemli inanç-kültür unsurlarındandır. Semavi dinlerde kadın ve erkeğin birlikte ibadet olarak müzik ve söz eşliğinde semah dönmesi kabul edilemez bir olgudur. Bu nedenle Semah geleneğinin kökeni bir çok araştırmacı tarafından ve bir çok pir-dede tarafından  gerek Kırklar Cemi ile gerekse İslam’dan çok öncesi birçok inanç ve gelenekler ile açıklanmaktadır. Semah aynı zamanda Aleviliğin temel ibadeti olan Cem’in de önemli bir parçasıdır. İlahi bir aşk olarak görülür.

    Semahlar normalde kadın erkek karışık, yalın ayak, baş açık, bele kuşak bağlanarak yapılmaktadır. ‘’Başım açık yalın ayak yürütün,  Sen merhamet eyle lebi balım yar’’ Ve genelde semah yapılan meydanın bir köşesine mum yakılır. Semahın yöresine ve türüne göre semah edenlerin sayısı da değişebilmektedir. Semaha kalkanlar, uzaydaki gezegenler gibi birbirlerine dokunmadan, daire şeklinde ve karşılıklı durarak semah ederler.

    Kızılbaş-Alevi yolunda semahın, Kırklar Meclisi ile başladığına inanılmakta ancak bu Meclisin kimlerden oluştuğu, nerede oluştuğu tartışması hala sürmektedir. Tartışılması da doğaldır. Çünkü 500 yıldır kendisini İslam perdesiyle perdeleyen Aleviler doğal olarak Kırklar Meclisi olayını da İslami söylemle perdelemişlerdir.  Gerçeği bilenler sadece yola inanan Pirlerdir.

    Semah ; cem sırasında Oniki hizmetten biri olan saz ve söz eşliğinde kadın erkek olarak yapılan hareketleri ifade etmektedir. Tarih boyunca  İslami anlayış için müzik ve semah eşliğinde yapılan cemler dinsel açıdan sakıncalı görülmüştür. Oysa Kızılbaş Alevilik yolunda müzik ve semah, öğretinin, inancın, ibadetin ta kendisidir. Alevilikte, sazsız sözsüz semahsız ibadet olmaz.

    Semah sırasındaki hareketlerin değişik anlamları bulunmaktadır. Gökyüzünde uçmak, evrenin dönüşü gibi dönmek, turnalar gibi  kanat çırpıp uçmak, haktan alıp halka vermek, paylaşmak gibi değişik bölümle farklı simgesel anlamlar vardır.

    Kişi Semahın manevi atmosferine adapte olarak Semaha girer, Semahlarda bireyin bağımsızlığı ana ilkedir, hiçbir biçimde Semahçılar arasında el ele tutuşulmaz, her Semazen kendi içinde bağımsızdır. Semah, nefsin kötü arzu ve isteklerinden ve korkularından arınıp ruhsal olarak özüne, aslına yönelmedir. Semah gitmek, Hakk’a ulaşmada vesiledir.

    Semah normalde Cem’de dönülür (Dönmek hiçbir şeyin durmadığını ölmediğini hareket edip değiştiğini sembolize eder.)

    Yüzün üzerinde semah çeşidi vardır, hepsinin ortak özelliği, ağır tempoyla başlar, hızlanır ve yavaşlayarak durur. Duyguların/ruhun uçuş ve geri dönüşünü sembolize eder.Semahta kadın ve erkek şarttır, bununda birlik, eşitlik, yaradılış, sevgi, karşıtların birliği gibi çok derin anlamları vardır.

    Semah yalın ayak dönülür, duygular dünyasında uçulsa da gerçeğe, doğaya/toprağa bağlılığı sembolize eder. Bazı semahlarda avuçlar yer ve gökyüzüne döndürülür, yerle gök arasında (hava ve toprak/ tanrı ve insan) arasında bağ kurulur. Gözler genellikle el/avuç içine bakar, bu da aynada kendini (insanda tanrıyı) görmeyi sembolize eder.(Aynayı tuttum yüzüme Ali göründü gözüme. Nazar eyledim özüme Ali göründü gözüme)

    Semahta kalbe, götürülen eller, Alevilerin bir tür selamıdır. İçten ve kalpten sevgi ve yola bağlılığı sembolize eder. Semahlardaki figürler doğadaki canlı varlıkların özelliklerini, emek, sevgi, birlik vb. çeşitli konuları sembolize eder.

    Alevilerin yaşadığı yörelere özgü 100’e yakın farklı semah tipleri ve değişik adları bulunmaktadır. Bunlardan en tanınmışları Kırklar Semahı, Turnalar Semahı, Gönüller Semahı, Kırat Semahı, Hubyar Semahı gibi adlarla bilinen değişik yörelere ait semahlardır.

    Bütün semah türlerinde ortak olan özellik, yavaş hareketlerle başlayıp, giderek hızlanmasıdır. Semah, ağırlama, yürüme ve hızlanma olmak üzere üç bölümden oluşmaktadır. Zakir, semah deyişini bu bölümlerin ritmine uygun çalarken, semahçılar da buna uygun olarak hareket ederler.

    “Bütün evren semah döner

    Aşkından güneşler yanar

    Aslına ermektir hüner

    Beş vakitle avunmayız”(Hüdai)

    1960’lara kadar bir kapalı toplum inancı olarak yaşayan Alevilik, bu nedenle ibadetlerinde de çeşitlilikler göstermektedir. Alevi ibadetin en önemli inanç ritüeli olan Semah’ta bölgelere göre şekilsel farklılıklar göstermektedir. Ancak öz aynıdır. İçerik aynıdır değişik olan semahın yürüyüş (dönüş) biçimleridir. Birde semah yürünmesi için saz eşliğinde çalınan deyişler farklılık gösterebilmektedir.

    Semah Çeşitlerinden örnekler;

    1) KIRKLAR SEMAHI

    Kökenini, Kırklar Cemi’nden alan Semahtır. Aleviler arasında en yaygın semahtır. Hz. Muhammet’in, Hz. Ali’nin ve kadın- erkek canların yer aldığı 40 kişinin bulunduğu Kırklar Meclisi’ni sembolize eder.

    Üç zamanlıdır. Dua, ağırlama ve yeldirme (hızlı) bölümlerden oluşur. Genellikle cemlerde yaşlı canlar bu semahı dönerler. Aleviler arasında en yaygın dönülen semahtır.

    2) TURNALAR SEMAHI

    Turna kuşunun, Alevi edebiyatında özel bir yeri vardır. Turna ile Hz. Ali arasında bir ilişkinin olduğu varsayılır. Turna semahı, turna kuşunun figürlerine dayanır. Hareketler; turnanın hareketlerine benzer. Yavaş ve olgundur.

    “Yemen ellerinden beri gelirken

    Turnalar Ali’mi görmediniz mi?

    Havanın yüzünde semah dönerken

    Turnalar Ali’mi görmediniz mi?”

    3) KIRAT SEMAHI

    Semahların geneli kadın ve erkek canların birlikte dönmesine karşın Kırat Semahını bacılar dönerler. Bu semahta; güneş çevresindeki gezegenlerin dönüşü sembolize edilir. Köklerini ateş ve güneşi kutsayan bölgenin eski inançlarından almaktadır.

    “Kırat bu dağları aşmalı bugün

    Dostun ellerine düşmeli bugün…”

    4) TAHTACI SEMAHI

    Antalya- Toros yöresindeki Tahtacı Türkmenler’in döndüğü semaha bu ad verilir.

    Bir bacı ile bir erkek can birlikte semah dönerler. Daha fazla kişi ile dönülen ve adına Tahtacı Semahı denenlerde vardır.

    Semahlarda, ellerin yukarıdan alıp aşağıya verme şeklindeki figürü Hak’tan alıp halka vermek anlamına gelmektedir. Bu sosyal bölüşümdeki adaleti sembolize eder.

    5) TRAKYA SEMAHI

    Semahlar; bulundukları yörenin halk dansları ile etkileşim içinde bulunurlar. Bu nedenle yöresel farklılıklar görülür. Trakya semahları da yöredeki halk sanatının zaman , zaman etkisini ifade etmektedirler.

    6) URFA SEMAHI

    Bu semahta Urfa’daki Aleviler’in adeta damıtılarak korunan semahlarıdır. Bunlar içinde en özgünü ise; Urfa- Kısas Semahıdır. Urfa Semahı da genel özellikleri ile birlikte biraz Urfa etkisini de taşımaktadır.

    7) AFYON SEMAHI

    Afyon denilince akla Emirdağ’ın Karacalar Köyü Alevilerinin döndüğü semahlar gelir. Muhammet- Ali Semahı, Sikke Semahı ve İllallah Semahı en bilinen Afyon yöresi semahlarındandır. Kadın ve erkek canlar birlikte semah dönerler. Genellikle 6 bacı 6 erkek birlikte semaha kalkarlar.

    8) RODOS SEMAHI

    Osmanlı döneminde Anadolu’dan Rodos’a yerleştirilen Alevi’lerin döndüğü semahlardır. Semah’ın yerel kültürden etkilenmediğini söylemek olası değil. Bu nedenle Rodos Semahı; Anadolu- Rodos karışımı bir birleşim sayılır.

    9) LADİK SEMAHI

    Adını Samsun- Ladik’ten alan Ladik Semahını 8 bacı, 8 erkek can döner.

    Semaha şu deyişle başlanır:

    “Salını salını geldim köyüne

    Güzeller başıma toplansın diye

    Herkes sevdiğini almış yanına

    Güzeller pazarı kurulsun diye”

    10) HACIBEKTAŞ SEMAHI

    Hacı Bektaş Veli’ye saygı semahıdır. 8-12 can ile dönülür. Sağ el göğüste mühürlenmiş olarak semaha başlanır.

    Söylenen nefeslerden birisi:

    “Değişmek istemem bin peygambere

    Yarab dertlilere pir eyle beni”dir.

    11) HUBYAR SEMAHI

    5 Bacı 4 erkek can ile dönülür. Kollar sarkık, öne doğru eğilmiş olarak semaha başlanır.

    Semah sırasında; hem kendi, hem daire ekseni etrafında dönerler.

    Semahlar içinde ritmik olarak en hareketli dönülen semah sayılır.

    “Beylerimiz elvan gönül üstüne

    Ağlar gelir pirim Abdal Musa’ya

    Urum abdalları postun eğnine

    Bağlar gelir Pirim Abdal Musa’ya…”

    12) Kürt Alevileri Semahları;; Sivas, Erzincan, Tokat, K. Maraş, Dersim, Malatya, Bingöl, Elazığ, Adıyaman ve Urfa gibi illerde karşılaşılan semahların  en ayırt edici özelliklerini, “usul değişimi” oluşturur. Buna göre, semahın ‘ağırlama’sından ‘çarh’ bölümüne doğru giderek artan temposu içinde, usul değişimleri meydana gelmektedir.

    Semah etmek, ibadet etmektir.

    Semah ibadet halidir, Süslü-püslü giyecekler giyerek yapılan semahın sadece foklorik anlamı olur ki ibadetten dışlanmış olur. Günümüzde bir çok cem evinde ve Alevi derneklerinde folklorik semah ekipleri oluşturulmuş bulunmaktadır. Elbette yeni kuşaklara inanç ritüellerimizi öğretmek çok iyi bir hizmettir.  Ancak Cem ve Cem’lerde yürütülen Semah hizmeti ibadet hizmetidir ve yalnızca Alevi ibadet yerlerinde semah dönmek haktır. Semahımıza ve inancımıza saygısızlık yapmıyalım, yaptırmayalım. Semah, benlikten arınmaktır, Hakk ile Hakk olmaktır. Kırklar Meclisi’nde ki aşk ve cebze halidir ve semahın adresi de “Kırklar Meclisi” dir.

    “Vardım kırklar meydanına

    Gel berü hey can dediler

    Yüz sürdüm ayaklarına

    Gir işte meydan dediler

     

    Kırklar bir yerde durdular

    Yerlerinden yer verdiler

    Meydana sofra serdiler

    El lokmaya sun dediler

     

    Gir semaha aşk ile Hakk’a

    Silinsin pak olsun ayna

    Kırk yıl bir kazanda kayna

    Daha çiğsin yan dediler”  (Şah Hatayi)

    Semah etmek; Bir kuşun kanadında, güneşin etrafında, bulutların üstünde dönmektir. Aynı dünya gibi, ay gibi, evrendeki yıldızlar gibi, kıştan yaza, geceden gündüze dönmek. Insanı merkez, elini ayna yapmak ve aynada özünü seyretmek. Insanı sevmek, paylaşmak, inanmak ve arınmak. Turna olup hakka ve hakikate doğru göçmek gökyüzüne ağmak, karanlıkta, aydınlık yürekte ışık ve bir deyiş, bir nefes  olup dönmek ve birlik olmak, birliğe, kardeşliğe, insan sevgisine ağmak ve kendi gerçeğini kavrayıp dönmektir.

    “Ay Ali’dir gün Muhammed

    Üç yüz altmış  altı sünnet

    Balıklar da suya hasret

    Çarh dönerler göl içinde

     

    Göl içinde çarha döner

    Susuzluktan bağrı yanar

    Müminler secdeye iner

    Seyir var seyir içinde” (Pir Sultan)

    Günümüzde hem sırrı bilenler azaldı, hem de sırrı aktaracak talip kalmadı. Pir ve talip ilişkisi bozuldu, bilimle, akıl ile hareket eden Pirlerin yerini, Pir maskeli müslüman imamlar aldı. Cem evlerimizde imamlar bulundurulmakta. Yolun başını  haramiler kesmiş durumda. Özellikle 12 Eylül darbesi ile başlayan son 35 yıllık süreç Alevilerin büyük kesimini Hakk gerçeğinden kopardı. Talipler görgüden geçmez oldu. Müsahipler birbirini göremez oldu. Musahiplik yeni kuşaklara aktarılamadı. Pir talibini, talip Pirini unuttu. Sırrı bilen Ocak pirlerinin yerini dernek, vakıf  dedeleri aldı. Kısacası yol bozuldu. Yolun bozulmasıyla birlikte, onun ibadeti de yapılmaz oldu. Yapılan ise Hakk için değil seyir için yapılır hale geldi.

    12 Eylül’den bu yana Alevi çocuklarına 34 yıldır zorla Sünni İslamiyet dersleri verilmektedir. Bu Alevi inancında büyük bir kırılmaya yol açmıştır. Öyle ki bugün Alevi asimilasyonu bizlere Alevi açılımı olarak sunulmaya çalışılmaktadır. Alevilerin önemli kesimi de bu Açılım oyunlarına gelmektedir. Evrensel bir inanç olan Alevilik İslami bir mezhep olarak bile kabul  görmemekte bir tarikat muamelesi görmektedir.

    Alevinin kutsal semahı, insanın var oluşunun sembolü, birliğin, kardeşliğin, eşitliğin ve özgürlüğün sembolü semahımız bu içeriklerinden boşaltılarak folklorik bir oyun derecesine indirilmekte, Alevinin ceminde deyişlerimizin, beyitlerimizin yerini kurandan sureler, abdestler, namazlar, islam ilahileri almaktadır. Kendini bu hakikat yolunun yolcusu sayanlara düşen büyük sorumluluklar bulunmaktadır. Pir ile talibi buluşturmak zorundalar. Yola yeniden ikrar vermek zorundalar. Görgüden geçmek zorundalar. Yola girmek için de müsahip olmak zorundalar.

    Yeni bir başlangıç yapmanın asgari koşulları bunlardır.  Semahımızı gerçek içeriği ile yürüyeceğimiz bir ortam yaratmanın yegane yolu bu asgari şartları yerine getirmekten geçiyor.

    Yararlanılan kaynaklar ;

    * Kadimden sonsuza Alevilik yazıları (Dede Turabi Akbal )

    * Kimlik Mücadelesinde Alevilik; (Erdoğan Yalgın)

    * Aleviliğin Gizli Tarihi; (Erdoğan Çınar)

    * Hakk’ın Emri Rızası: (Başköylü Seyyid Hasan Efendi)

    * Anadolu Aleviliği; (Esat Korkmaz)

    * Alevilerin Büyük Sırrı; (Ünsal Öztürk)

  • Cumhuriyet – İttihatçı ve Kemalistlerin Alevi-Bektaşi politikaları

    Cumhuriyet – İttihatçı ve Kemalistlerin Alevi-Bektaşi politikaları

    nuri_babaAyşe HÜR

    Hükümetin bilmem kaçıncı Alevi ‘açılımı’ vesilesiyle, teolojik tartışmalara girmeden, Kızılbaş-Alevi-Bektaşi tarihinde bir gezinti yapmaya ne dersiniz?

    II. Abdülhamit yönetiminin Ermeni Taşnak partisi ile İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin (İTC) başını çektiği muhalifler tarafından alaşağı edilmesi, Kürtler, Kızılbaşlar gibi kolektif kimliklerin de kendilerini açıkça ortaya koymalarına olanak sağlamıştı. İTC ilk başta bu durumu kontrol altına almak için, askeri güç kullanmak yerine politik ikna yöntemini seçti. Bu politikanın erken dönem meyvelerinden biri, 25 Mayıs 1910 tarihli bir belgeye bakılırsa, Kızılbaş Türkmen aşiretlerinden Balabanlıların reisi Gül Ağa’nın İTC’ye kabul edilmesiydi. Gül Ağa, 1912 seçimlerinde İTC’nin adaylarına destek vermiş, Kasım 1914’te başlayan Sarıkamış Harekâtı’na da birlikleriyle katılmıştı.

    Bektaşi Mücahiddin Alayı

    1915’te, Ermenilerin ülkeden sürülmesine karar verildiği günlerde Harput Valisi Sabit Bey, Dahiliye Nezareti’ne bir mektup yazmış ve Dersimli Kızılbaşları Ermenilere ve Ruslara karşı örgütlemeyi önermiş, teklifi beğenen Enver ve Talat paşalar da Harput Vilayeti’nde bir teftiş gezisine çıkmıştı. Görüştükleri bazı aşiret reisleri Dersim’in batısında söz sahibi olan Seyit Rıza’yı ikna etmenin zor olduğunu ama Hacı Bektaş Dergâhı’nın ‘Çelebi’si Ahmed Celaleddin Efendi’den yardım istenebileceğini söylemişlerdi İttihatçı paşalara. Nitekim Çelebi yardıma razı ve sonbaharda Arguvan’ın Minayık (bugün Kuyudere) Köyü’nde, 40’ın üzerinde ‘seyit ocağı’nın katıldığı bir ‘Dedeler Kurultayı’ toplamıştı. Fakat bu misyonu sırasında kendisine eşlik eden Dersimli kanaat önderlerinden Baytar Nuri Dersimi’ye göre Bektaşi Türkmen aşiretlerinden bir ‘Bektaşi Mücahiddin Alayı’ kurulduysa da Kızılbaş Kürtler böyle bir oluşuma ilgi göstermemişti. Bu olay Çelebi’nin itibarını da epey zedelemişti. Çünkü alayın adından da anlaşılacağı üzere alay fikri Sünniliğin ‘cihat’ ideolojisi üzerine inşa edilmişti.

    Ziya Gökalp’in projesi

    İTC’nin Anadolu’daki dinsel ve etnik grupları asimile etme çabalarının bir ayağını da Ziya Gökalp liderliğinde yürütülen etno-politika çalışmaları oluşturuyordu. Bu amaçla önce Muhacirin ve Aşairin Umum Müdürlüğü kurulmuş, başına da Şükrü (Kaya) getirilmişti. Ardından Kızılbaş, Mevlevi, Bektaşi, Alevi ve Nusayrîleri incelemek üzere Baha Sait ve Zekeriya’yı (Sertel), Ahîleri incelemek üzere Bursalı Mehmet Tahir (Olgun) ve Hasan Fehmi’yi (Turgal); Türkmen ve Kürt aşiretlerini incelemek için daha çok ‘Habil Adem’ adıyla bilinen Naci İsmail’i (Pelister), Ermenileri incelemek üzere Ahmet Esat’ı (Uras)Anadolu’ya göndermişti. Ayrıca Ziya Gökalp de Arap, Türkmen ve Kürt aşiretleri üzerine sosyolojik araştırmalar yapıyordu.

    Konumuzla ilgili kişilerden Baha Sait Bey’e göre, kendisine bu görevin verilmesinin nedeni Merzifon Koleji’nde ele geçirilen bazı listelerdi. Bu listelerde, 1800’lerin başından beri Protestan misyonerleri tarafından Hıristiyanlaştırılmaya çalışılan Dersimli Aleviler kayıtlıydı. Bu listeler İTC’yi çok endişelendirmiş, bu duruma karşı bazı propaganda metinleri hazırlayıp bunları başta Türk Yurdu dergisi olmak üzere çeşitli yollarla yaymayı düşünmüşlerdi. Bu makaleler için de Baha Said Bey’den başka Mehmed Fuad (Köprülü), Yusuf Ziya (Yörükan), Hamid Sadi ve Süleyman Fikri beyleri görevlendirmişlerdi.

    Arapça, Farsça, Rusça, Almanca ve Fransızca bilen Baha Said Bey 1912’de Meclis-i Mebusan’daki tartışmalardan sonra Anadolu’daki lonca teşkilatlarını araştırmakla görevlendirilmiş, Ankara ve Kırşehir’de yürüttüğü çalışmalarının sonunda ‘Anadolu’da Ahilik Teşkilatı’ adlı makalesini yazmıştı. Alevilik çalışması ikinci önemli göreviydi.

    ‘Kızılbaş propagandası’

    Baha Said Bey 1914-1915 arasında yaptığı çalışmalarından pek çok metin üretti ancak bunları o tarihlerde sansürsüz yayımlaması mümkün olmadı çünkü Saray (Sultan V. Mehmed Reşat ve Şeyhülislam) İTC’nin bu projesini ‘Kızılbaş propagandası’ olarak nitelemişti. Baha Said Bey tahmin edileceği gibi bu yazılarında Aleviliğin, Kızılbaşlığın ve Bektaşiliğin Şamanizm ve İslamiyet’in karışımından oluşan Türk kökenli inançlar olduğunu ileri sürüyordu.

    Baha Said Bey 1920’de Mustafa Kemal’den habersiz Karakol Cemiyeti adına Bolşeviklerle bir anlaşma imzalayınca bir süreliğine gözden düştü, ancak soğukluk kısa sürede giderildi, Baha Said Bey Anadolu halkını Milli Mücadele’ye katılmaya ikna etmek için kurulan İrşad Heyeti’ne dahil edildi. Ardından Tayyare Cemiyeti Müfettişi olarak Samsun’a tayin edildi. Bu görevi sırasında özellikle doğudaki dağlık bölgelerde yaşayan Kızılbaş Kürt, Türk aşiretlerin soy, dil, mezhep ve geleneklerini incelemeyi kendisine iş edindi. Amaç, bu kesimleri Kemalist modernleşme projesi kapsamında asimile etmenin yollarını bulmaktı. Baha Said Bey, İTC döneminden iibaren yazdığı ‘Türkiye’de Alevî Zümreleri, Tekke Alevîliği, İçtimaî Alevîlik’, ‘Sofiyan Süreği-Kızılbaş Meydanı’, ‘Anadolu’da Gizli Mabetler: Nuseyrîler ve Esrâr-ı Mezhebiyeleri’, ‘Bektaşiler’ gibi makalelerini ise ancak 1926-1927’de Türk Yurdu dergisinde yayımlayabildi.

    Veliyüddin Çelebi’nin Beyannamesi

    Hikâyesini 10 Mart 2013 tarihinde yine bu sayfalarda anlattığım 1921 Koçgiri İsyanı, Kürt Kızılbaşlarla Ankara’nın arasını bozmuştu ancak 1920’de faaliyete geçen Birinci Meclis bir oldubittiyle feshedilip seçimlere gidildiği günlerde, Hacı Bektaş-i Veli’nin torunu Veliyüddin Çelebi’nin bir ‘Beyanname’ ile ‘Tarikat-ı Aleviye’yi ‘Misak-ı Milli’yi gerçekleştirmek için çalışmaya çağırdığı biliniyor. Tahmin edileceği gibi Aleviler genel olarak cumhuriyeti ‘laiklik’ politikası yüzünden umutla karşılamışlar ama umduklarını bulamamıştı. Çünkü Kemalist rejim, 1923’te cumhuriyetin ilanından sonra tarikatlarla ilişkisini yeniden tarif etmeye koyulmuştu. 1924’te Halifeliğin kaldırılmasını, Sünni-Hanefiliğin devletin uygun gördüğü bir formunu esas alan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın (DİB) kuruluşu, 13 Aralık 1925 tarihli kanunla tekke ve zaviyelerin kapatılması izledi. Amaç, 1789 Fransız İhtilali’nden sonra Fransa’da olduğu gibi, devlet eliyle belli bir dinin belli bir yorumunun, bazı inanç ve geleneklerinden, kurumlarından, ritüellerinden arındırılarak toplumu kontrol altında tutmak için kullanılması idi. Bu tarihten itibaren diğer İslami inanç grupları gibi, Aleviler de Sünni-Hanefi İslam’a asimile edilmeye başlandı.

    Reşit’in etno-politikaları

    1925 sonrasında İTC’nin başlattığı etno-politika çalışmalarını yürütecek kişi ise bizzat Mustafa Kemal tarafından Şark İlleri Asayiş Müşaviri ve Türk Ocakları Koordinatörü sıfatıyla Dersim bölgesine gönderilen Hasan Reşit (Tankut) idi. Hassa subayı olan babası, görev yaptığı Şam’da koleradan ölünce birkaç yıllığına Elbistan- Kalaycıklı Alevi-Kürt Seydo Ağa tarafından koruma altına alınan Hasan Reşit, hukuk ve siyaset bilimi tahsil etmişti. İlk raporunu 1928 yılında Birinci Umumi Müfettişi İbrahim Tali’ye (Öngören) sunan Hasan Reşit, daha sonra (1930, 1938, 1949 ve 1961’de, bizzat Mustafa Kemal’e ve CHP’ye) gizli raporlar sunmuştu. Bu raporlardan birinde Kürt coğrafyasını Kuzey’de Zaza Kızılbaşlar, Batı’da Alevi-Kızılbaş Kurmançlar ve Doğu’da Şafii Kurmançlar olarak üçe ayırmakta ve bu unsurları birbirinden ayırmak için aralarına ‘Türklük barajı’ konulmasını önermekteydi. Kemalist rejim bu ‘önlemi’ yetersiz görmüş olmalı ki, 1937-1938’de Dersim ‘Soykırımı’nı gerçekleştirdi.

    Bu tarihten sonra uzun süre sindirilmiş şekilde yaşayan Alevi-Kızılbaşlar 1950’de Demokrat Parti’ye (DP) de oy verdi ama bu iddia edildiği kadar büyük bir destek değildi. Haksız da değillerdi çünkü 15 bin yeni caminin yapıldığı, ezanın Arapça okunmaya başladığı 10 yıllık DP dönemi Aleviler için büyük bir hayal kırıklığı oldu. 27 Mayıs 1960 darbesi de Aleviler için olumlu mesajlar içermiyordu (hatta DİB bu tarihten sonra daha da kurumsallaşmıştı) ama yine de 1961 Anayasası’nın doğurduğu özgürlükçü hava Alevileri de cesaretlendirdi. Bu yıllarda Kızılbaş-Alevi yazarlar Türklük vurgulu da olsa, kültürlerine dair yazılar yazmaya başladı. İlk açık semah 1965’te İzmir Narlıdere’deki Muharrem Şenlikleri’nde yapıldı. Yine 1965’te ciddi bir Alevi oyu Türkiye İşçi Partisi’ne gitti. 1966’da ilk Alevi partisi Birlik Partisi kuruldu fakat parti 1969 seçimlerinde sadece yüzde 2.8 oy aldı, 1970’te ise tüm tabanını kaybetti. Bu arada 1966-1967’de Ortaca ve Elbistan’da Alevilere yönelik saldırılar yaşanmıştı.

    1971’de Kırıkhan’da, 1978’de Malatya, Sivas ve Kahramanmaraş’ta ve 1980’de Çorum’da derin devlet tarafından tezgâhlanan katliamlardan sonra, Alevi-Kızılbaş çevreleri tekrar içlerine kapandı. 1980 sonrasında Tunceli’ye atanan Kenan Güven adlı vali, Kızılbaş bölgesinde ‘yeniden ezan seslerinin yükselmesini’ sağladı.

    10 yıllık bir içe kapanma sürecinden sonra, 1990 Şubatı’nda Hamburg Alevi Derneği’nin öncülüğünde bir araya gelen, 34 Alevi-Sünni-ateist yazar, şair, sanatçı, biliminsanı tarafından imzalanan ‘Alevi Bildirgesi’ bazı büyük gazetelerde yayımlandıktan sonra durum değişmeye başladı. Kısa süre sonra Alevilik ve Bektaşilik üzerine yayınlarda patlama oldu. (Kızılbaşlık hâlâ bir tabuydu.) Her iki topluluk da artık kimliklerini saklamamaya başladılar, hatta kimlik problemlerini açıkça tartıştılar. Bazı Kürtçe konuşan Aleviler Kürt Aleviliğine vurgu yapmaya başladı.

    Elbette bu durum devlette alarm zillerinin çalmasına neden oldu. (İlk kez 1964’te kutlanan, 1970’lerde sol rengi belirginleşen, 1980’lerde apolitikleşen, 1990’larda tekrar politikleşen) Hacı Bektaş Şenlikleri, devletin patronajı altına alındı. Alevi köylerine cami yapımı hızlandı. 2 Temmuz 1993’te Sivas Madımak Katliamı ile Aleviler büyük bir travma daha yaşadılar. 12-16 Mart 1995’te İstanbul’da Gaziosmanpaşa’da kimliği belirsiz kişilerin açtığı ateşle başlayan ve 17 kişinin ölümü, onlarca kişinin yaralanmasıyla biten ‘Gazi Olayları’ Alevilerin ‘Sünni’ devlete güvensizliğini iyice arttırdı.

    10 yıllık AKP iktidarı sırasında hem iç dinamikler hem de AB ilişkileri ve dünyayla entegrasyon sayesinde Alevi-Kızılbaş kimliğinin ifadesi açısından önemli gelişmeler yaşandı ama Kemalist rejimin Sünni esasa dayalı dini kurumları, kanunları, uygulamaları neredeyse hiç değişmeden sürüyor. Üstüne üstlük 3. Köprü’ye Yavuz Sultan Selim adı vererek Alevilerin sinir uçlarıyla oynanmaya devam ediliyor. Bu son Alevi ‘açılımı’nın hem bu tip tahrikçi politikaları hem de Gezi Direnişi’nin heyecanını nötralize etmek için planlandığını söyleyenler haklı mı, değil mi, bekleyip görelim…

    Kızılbaş, Alevi, Bektaşi

    Yazı içinde geçen Kızılbaş, Alevi ve Bektaşi terimlerinin tarihçesi hakkında (teolojik tartışmalara girmeden) kısa bir açıklama yapmayı yararlı görüyorum. Yazılı kaynaklarda ilk olarak Safevi Devleti’nin kurucusu Şah İsmail’in Divan’ında (örneğin “Yüreği dağ, bağrı kızıl yakut gibi kan olmadan Kızılbaş olmak kimsenin haddi değildir” şeklinde) görülen Kızılbaş terimi Arap tarihçisi Nehrevâli’ye (ö. 1582) göre Şah İsmail’in babası Şah Haydar’ın, askerlerine giydirdiği dokuma yünden (çuha) yapılmış 12 dilimli kırmızı taçtan gelir. Benzer bilgileri İranlı tarihçi Ahmed el-Kirmâni (ö. 1610), Osmanlı tarihçisi Müneccimbaşı Ahmed Dede (ö. 1702) ile İran ülkesini ziyaret eden seyyahlar ve tüccarlar da tekrarlar.

    Kızılbaş teriminin Safevilerden önce Orta Asya Türkleri arasında ortaya çıktığını ileri sürenler de vardır ancak böyle de olsa 16. yüzyıldan itibaren Kızılbaş terimi Osmanlı ülkesinde Safevi kökenli Şiilik biçiminin adı olarak tahkir edici (pejoratif) anlamda kullanılmıştır. Nitekim 1500’lerden 1700’lere kadarki Osmanlı fetvalarında Kızılbaş terimi ‘dinsiz’ anlamına gelen ‘zındık’, ‘rafizi’, ‘mülhid’ terimleriyle birlikte veya yerine kullanılmıştır.

    İran’da ‘Ali’nin soyundan gelenler’, Azerbaycan’da ‘Ali’ye tapanlar’ anlamına gelen Alevilik terimi Osmanlı ülkesinde ancak 19. yüzyıla doğru çıkmıştır fakat sadece ‘Ali’nin yoluna saygı duyan, bağlı olan şairleri adlandırmakta kullanılmıştır. Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında da Alevi ya da Kızılbaş terimleri yerine daha çok ‘mezhep’, ‘tarikat’, ‘Tahtacılar’, ‘Çepniler’, ‘Sufiler’, ‘köy Bektaşileri’ gibi terimler; Alevi-Kızılbaş geleneğinin en önemli unsurlarından ‘semah’ için ‘Türk köy dansı’, ‘Türk dini oyunları’, ‘mezhebî oyunlar’, ‘Bektaşi dansı’, ‘sema dansı’ gibi muğlak terimler kullanılmıştır. Bu arada başta da belirttiğim gibi Baha Said’in makaleleri yayımlanmıyor, Yakup Kadri’nin (Karaosmanoğlu)1921’de Akşam gazetesinde tefrika edilen Nur Baba adlı romanı “Sünni ve Alevi-Bektaşiler arasında düşmanlığa sebep olacağı” ve “cephede Ya Allah, ya Ali, Ya Hacı Bektaş diyerek çarpışan Alevi-Bektaşileri rencide edeceği” gerekçesiyle Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından sansür edilmişti. Alevilik teriminin bir şemsiye kavram olarak kullanımı 1960’lardan sonra oldu.

    Cumhuriyet tarihi boyunca Alevilikle birlikte ele alınan Bektaşilik ise adını 13. yüzyılda yaşadığı sanılan Hacı Bektaş Veli’den alan Alevi meşrepli bir tarikattır. Kurucusunun Hacı Bektaş Veli mi yoksa Balım Sultan (ö.1516) mı olduğu tam bilinmeyen Bektaşiliğin Babagân ve Çelebiyan olmak üzere iki kolu vardır. Hacı Bektaş Veli’nin evli olmadığına inanan Babagân kolu daha çok şehirlerde yaygındır. Hacı Bektaş Veli’nin Kadıncık Ana ile evli olduğuna ve ondan Seyyid Ali Sultan adlı bir oğlu olduğuna inanan Çelebiyân kolu ise kırsal bölgelerde yaygındır. Bu kol Kızılbaş-Aleviliğe daha yakındır.

    Özet Kaynakça: Baha Sait Bey, İttihat-Terakki’nin Alevilik Bektaşilik Araştırması, Yayına Hazırlayan: Nejat Birdoğan, Berfin Yayınları, 1995; Vatan Özgül, “Zekeriya Sertel, Hatırladıklarım, Remzi Kitabevi, 2000; Türk Sufiliğine Bakışlar, İletişim Yayınları, 1996; Mehmet Bayrak, Alevilik-Kürdoloji-Türkoloji Yazıları (1973-2009), Öz-Ge Yayınları, 2009; Necdet Saraç, Alevilerin Siyasi Tarihi (1300,1971), Cem Yayınevi, 2011.

  • ‘Gözaltılara karşı Hüseyni tavır almalıyız’

    ‘Gözaltılara karşı Hüseyni tavır almalıyız’

    Alevi Bektaşi Federasyonu Örgütleme Genel Sekreteri, AKD Sultangazi Şubesi, Pirsultan Abdal Cemevi Başkanı Zeynel Odabaş bugün sabaha karşı İstanbul’daki evinden gözaltına alınmasına Aleviler büyük tepki gösterdi.

    Odabaş’ın gözaltına alınmasını duyar duymaz  Sultangazi Pirsultan Abdal Cemevi’ne akın eden Alevi kurum başkanları adına Garip Dede Dergahı Başkanı Pir Celal Fırat bir açıklama yaptı. Fırat, “Biz alevi kurumları olarak bu gözaltıyı kınıyoruz. Bunu,  Zeynel Odabaş şahsında bütün alevi kurum başkanlarına yapılmış sayıyoruz ” dedi.

    Emniyet Müdürlüğü ve İçişleri Bakanlığı ile görüşmelerin sürdüğünü belirten Pir Celal Fırat, “Gözaltı operasyonlarına Hüseyince bir tavır almalıyız. Biz Aleviler olarak mücadelemizi sonuna kadar sürdüreceğiz” dedi.

    Bu arada yarın (14 Aralık)  saat 12.00 da Sultangazi Pirsultan Abdal Cemevi’nde  geniş kapsamlı bir toplantı yapılacak.

         

  • 12 Mart 1995’te ne olmuştu?

    12 Mart 1995’te ne olmuştu?

    1995 yılında, hatta 90’lı yılların tamamında pek çok olay yaşandı. Bugün, günün anlam ve önemini belirten bir olaydan bahsedelim. 12 Mart 1995 günü İstanbul’da Alevilerin yoğun olarak yaşadığı Gazi Mahallesi‘nde bir taksiden üç kahvehaneye uzun namlulu silahlarla ateş açıldı. O taksinin içindekiler kimdi bilinmiyor. Olayın sonunda bir Alevi dedesi ile birlikte iki kişi yaşamını yitirirken, 25 kişi yaralandı. Bu olayın sonucunda Gazi’de üç günlük bir ayaklanma başladı.

    Katliamın olduğu gece binlerce insan sokaklara döküldü. Bu olay açıkça derin devletin işiydi, hatta yıllar sonra ortaya çıkan Ergenekon iddianamelerinde Gazi katliamının altından emekli Tuğgeneral Veli Küçük çıktı. Tabii katliamın olduğu gün, olay her zamanki gibi ilk olarak PKK’nin üstüne kaldı ama bu sefer halk yemedi.

    Ertesi gün çevre ilçeler ve mahallelerden gelen halk, karakola doğru yürüyüşe geçti. İşte o andan itibaren devlet terörü en sert şeklini aldı. Direkt olarak insanların üzerine ateş edildi, onlarca insan sokak ortasında hunharca dövüldü. Öldü zannedilip çöpün yanına bırakılan Özlem Tunç’un görüntüleri hâlâ hafızalardadır. Devletin bu şiddetine rağmen polis halktan korktu ve kaçmaya başladı, ek olarak bölgeye özel tim, çevik kuvvet ve asker sevk edildi ve şiddet daha da sertleşti, sokağa çıkma yasağı ilan edildi.

    Daha sonra Cemevi önünde toplanan kitleden oluşan bir komite, 4 maddelik istekleri yerine gelmezse protestoları sürdüreceklerini açıkladılar. Bu istekler şu şekildeydi: cenazelerin verilmesi, sokağa çıkma yasağının iptal edilmesi, gözaltıların geri verilmesi ve asker ve polisin bölgeden çekilmesi. Bu istekler reddedildi ve yeni barikatlar oluşturuldu. Bunun üzerine sadece o gün 15 kişi öldürüldü. Direniş Gazi‘de kalmadı. İstanbul’da Nurtepe ve Ümraniye bölgelerine sıçradı. Ankara’da Kızılay meydanında binlerce kişilik bir yürüyüş gerçekleşti. Buralarda da polis, gösterilere vahşice saldırdı. Ümraniye‘de 4 kişi öldürüldü.

    Üçüncü günün sonunda cenazeler teslim edildi, sokağa çıkma yasağı kaldırıldı. İsyan sona erdi, ancak 40’a yakın ölü ve yüzlerce yaralı insan vardı. Olaylar esnasında Emniyet Genel Müdürü’nün Mehmet Ağar olması herhalde bizi şaşırtmamıştır. Olayların sorumlusu sadece Gaziosmanpaşa Emniyet Müdürü Mehmet Han Tokuş ilan edildi ve açığa alındı. Ayrıca sonradan 20 polise açılan davada, polislerden sadece 1 (bir) tanesi ceza aldı, bu davalar ‘güvenlik’ gerekçesiyle Trabzon‘a alındı, yine bu davalarda Gazi’de öldürülmeye karşı meşru savunma hakkını kullanan 100’e yakın insan suçluymuş gibi yargılandı.

    Dönemin İstanbul Valisi Hayri Kozakçıoğlu‘nun, Emniyet Amiri Necdet Menzir‘in, Mehmet Ağar’ın ve İçişleri Bakanı Nahit Menteşe’nin istifaları istendi. Ancak istifa yerine Kozakçıoğlu ve Menzir, bir sonraki dönemde DYP‘den milletvekili oldu. Menzir döneminde Türkiye’de yargısız infaz denilen katliamlar yaygınlaşmıştı, Kozakçıoğlu ise OHAL‘de bölge valisiydi, onun döneminde sayısız Kürt katledildi.

    Türkiye tarihinde bu tip ayaklanmaları pek göremeyiz. Daha önce yine 2001 yılında esnaf ayaklanmalarında çeşitli eylemler düzenlenmiş ve orada polis barikatının üzerine kamyon sürülmüştü. Bu iki ayaklanmada da kitleler işçi sınıfının desteğini göremedi. Gördüğü an ise iş işten geçmişti. Oysa 90’lı yıllarda iki kere hükümet devirecek güçte yüzlerce kişilik eylemler yapan Türk-İş ve KESK‘in mücadeleleri oldukça dikkat çekici ve önemliydi, onların anında desteği bu direnişleri daha da büyütebilir ve farklı noktalara taşıyabilirdi.
    /Sinan Canbay

    https://www.youtube.com/watch?v=zMwNEDcigLM

     

  • İsveç’te ilk cemevi için etkinlik düzenlendi

    İsveç’te ilk cemevi için etkinlik düzenlendi

    İsveç’te yaşayan Aleviler “Bir tuğla da siz koyun” kampanyası kapsamında dayanışma etkinliği düzenledi.

    Etkinliğe, İsveç’in ilk cemevinin kurulmasına destek vermek için yüzlerce kişinin yanı sıra İsveçli yerel politikacılar ve milletvekilleri, Avrupa Alevi Birliği Konfederasyonu yöneticileri, HDP Milletvekili Mahmut Toğrul ve CHP Milletvekili Neceti Yılmaz ile Alevi Dedesi Mustafa Mısır konuşmacı olarak katıldı.

    İsveç Alevi Federasyonu Başkanı Nevin Kamilağaoğlu, Aralık ayının karanlık bir ay olduğunu, Maraş ve Roboski gibi toplumda travma yaratan katliamların bu ayda gerçekleştirdiğini hatırlattıktan sonra, “Bu karanlık ve kasvetili havada yaptığımız gecenin ve Uppsala’da açacağımız Cemevinin bir mum ve umut ışığı olmaasını diliyoruz” dedi.

    Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu Onursal Başkanı Turgut Öker de, “Artık nerede yaşarsak yaşayalım. Gerek Ortadoğu’nun her hangi bir coğrafyasında veya Avrupa’da olsun Aleviler olarak cesurca, yiğitce inancımız ve yolumuzdan onur duyarak bu çağın bize yüklediği sorumluluk neyse bunun gereklerini yerine getirmemiz gerekir” dedi.

    Alevilerin örgütlenmeleri ve direnmeleri gerektiğine vurgu yaptı. Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu Başkan Yardımcısı Mehmet Ali Çankaya, farklı inanç ve kimlikten yok etmeyi hedefleyen AKP Hükümetine karşı birlikte mücadelenin gerekliliğine dikkat çekerken, CHP yönetimi ise tabandan gelen talepleri ciddiye almamakla eleştirdi.

    Çankaya, “Seyirci kalmak CHP’ye hiç yakışmıyor. HDP ile birlikte hareket etmek zorundayız” dedi. HDP Milletvekili Mahmut Toğrul ise, HDP’nin farklı inanç ve kimlikleri bir araya getiren bir proje olduğu için AKP tarafından bir tehlike olarak görülüp yok edilmek istediğini söyledi. Gece, türküler ve semahlarla son buldu.

  • Aleviler İsveç’te ilk cemevi dayanışma gecesinde buluşuyor

    Aleviler İsveç’te ilk cemevi dayanışma gecesinde buluşuyor

    Aleviler İsveç’te ilk olacak bir cemevi kurmak için ‘Bir tuğla da siz koyun’ sloganıyla dayanışma gecesinde bir araya geliyor.

    Yarın (10 Aralık) gerçekleşecek dayanışma gecesine konuşmacı olarak Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) Onursal Başkanı Turgut Öker, AABK Başkanı Hüseyin Mat, Dede Mustafa Mısır, HDP Antep Milletvekili Mahmut Toğrul, CHP Ankara Milletveki Necati Yılmaz, Maraş Yaşam Platformu üyesi Salman Akdeniz ile İsveç Alevi Federasyonu Eşbaşkanları Nevin Kamulağaoğlu, Ahmet Tutay ve yerel politikacılar, bakan ve milletvekilleri katılacak.

    Programda Aynur Haşhaş, Ali Çağan, Rozerin, Aslı ile Köln Dans Akademisi Mesut Gülşen de sahneye çıkacaklar.

  • HDP’li Konca: Aleviler ve Anayasa’da yok sayılmakta

    HDP’li Konca: Aleviler ve Anayasa’da yok sayılmakta

    Anayasa değişikliğiyle beraber başkanlık sisteminin getirilmek istenmesine tepki gösteren Halkların Demokratik Partisi (HDP) milletvekili Besime Konca, tekçi ve muhafazakar anlayışı kabul etmeyeceklerini söyledi. Konca, “Aleviler yüksek sesle itiraz etmeli, yarın çok geç olacak” dedi.

    “ALEVİLERİ VE TÜM FARKLILIKLARI DIŞLAYAN BİR ANAYASA”

    Konca, “Parlamento da yeni anayasanın imzaya açıldığı AKP ve MHP milletvekillerinin imzalandığını ancak Alevilerin, kadınların,Kürtlerin ve tüm farklılıkların olduğu bir anayasa gündemde yok. Sadece çok az maddenin olduğu rejimi değiştirecek bir anayasa söz konusudur” diye konuştu.

    “ANAYASA KIRK YAMALI BOHÇA GİBİ”

    Alevilerin bir inanç toplumu olarak bu anayasayı kabul etmemesi gerektiğini söyleyen Besime Konca, “Bugüne kadar yapılan  bütün anayasalar kırk yamalı bohça gibi değiştirilmiş ancak hiçbir zaman Alevilere, kadınlara, Kürtler’e,demokratlara ve bütün farklılıklara yer verilmemiştir. Mevcut 12 Eylül Anayasası karşında suç işlenmekte, ne hukuki ne siyasal nede toplumsal bir karşılığı var yapılacak bu anayasının” ifadelerini kullandı.

    “ALEVİLER KENDİ ANAYASASINI YAPMALI”

    HDP’li  Konca konuşmasını şöyle sürdürdü:

    “Türkiye’de yeni bir anayasa yapılacaksa Aleviler kendi özgün, özerk örgütlenmelerini  inançlarını en demokratik ve  özgür bir şekilde yapabilmelidirler. Kendi inançlarını kendi çocuklarına nasıl öğreteceklerini bunu okullarda nasıl uygulanır  hale getireceklerini, Cemevlerinin özgür bir biçimde özüne  uygun nasıl örgütleneceğine, burada inançlarını nasıl özgür bir şekilde yapabileceklerine dahil, Alevilerin kendi anayasa çalışmalarını Aleviler kendileri yapmalıdır.”

    “HERKESİ YOK SAYAN BU ANAYASADA YER ALAMAYIZ”

    Biz sözümüzü söylememişiz Aleviler’in, kadınların, Kürtler’in bu alanda yetişmiş uzman kesimlerin,deneyimli hukukçuların ve kamuoyunda ciddi çalışma yürütmüş kişilerin olmadığı kafatasçı ve tüm toplumu hiçe sayan kutuplaştıran böyle bir anayasada asla yer almayız.

    “ALADAĞ BİR SİVASTIR”

    Diyanet bugün sarayın arka bahçesi gibi görmektedir. Darbeyi savunması, çocuk tecavüzcülerin vakıflarda yaşatılması cemaatlere teslim edilmesi çocukların diri diri yakılması bugün Aladağ’daki yaşananlar Sivas katliamında yaşananlardan farksız değildir. O gerici zihniyet alevi aydınlarını, sanatçılarnı ve çocuklarını, katletti. Bugünde o gerici eğitim adı altında kız çocukları katledildi. Ve bunların binlercesi yaşanıyor.

    “ALEVİLERİN SESİ TV10 KARARTILDI”

    AKP Sivas’ın,Çorum’un,Maraş’ın,Dersim’in öz eleştirisini vermeden Alevilerin sesi olan köy köy, sokak sokak, ev ev gezip Aleviler’in inancını, kültürünü ve sorunlarını topluma yansıtan TV10’nu kapatmıştır.

    ALEVİLER BU SUÇA ORTAK OLMAYACAK

    Konca son olarak şunları ifade etti:
    “Yapılacak olan bu anayasa Türkiye’yi demokratikleştirmek ve geleceğe taşıyacak bir anayasa değil, tamamıyla toplumun yüzde 90’nı reddeden toplumu kutuplaştıran  kafatasçı bir yasa delme durumudur. Bu nedenle biz Aleviler ve bütün farklılık bu suça ortak olmayacağız ve yer almayacağız.”

    İsmet SEFER

  • CHP’li belediyenin salonunu yıktığı Cemevine vekil ziyareti

    CHP’li belediyenin salonunu yıktığı Cemevine vekil ziyareti

    CHP Genel Başkan Yardımcısı Zeynep Altıok Akatlı, geçen günlerde yıkımla gündeme gelen Alevi Kültür Dernekleri Karşıyaka Şubesi, ziyaret etti.

    Yamanlar Cemevi olarak bilinen Alevi Kültür Dernekleri Karşıyaka Şubesi’ni ziyaret eden Altıok, yıkımla ilgili bilgi aldı.

    Konuyu, CHP Genel Merkezi’ne, MYK’ya ve Kemal Kılıçdaroğlu’na ileteceğini belirten Altıok’a yıkılan düğün salonunun içinde kalan ve değeri 100 bin TL’yi geçen eşyaların listesi de verildi.

    Zeynep ve beraberindeki CHP heyeti, Yamanlar Cemevi yönetimiyle görüşmenin ardından yıkılan Can Dost Düğün Salonunu gezdi.

    İzmir’de Alevi Kültür Dernekleri Karşıyaka Şubesi’ne tahsis edilmiş olan Can Dost Düğün Salonu, CHP’li Bayraklı Belediyesi zabıta ekipleri tarafından yıkılmıştı. Yıkım öncesi tesis önünde toplanan ve yıkıma tepki gösteren Alevilere, TOMA’dan sıkılan su ve biber gazı ile saldırılmıştı. (Kaynak: İzgazete)

    zeynep-altiok-yamanlar-cemevini-kemal-kilicdaroglu-na-tasiyacak-izmir-iz-gazete-haber2-300x225

  • Neden Alevi İnancına Özellikle de Bugünlerde Sahip Çıkmalıyız

    Neden Alevi İnancına Özellikle de Bugünlerde Sahip Çıkmalıyız

    PINAR YİĞİTOĞULLARI

    Geçtiğimiz günlerde Neşet Ertaş’ın aramızdan ayrılışının 2. yılıydı ve onu güzel sözlerinden biriyle hatırlamıştık. ‘ Türkü söyleyen birini görürsen korkma yanına otur, kötü insanların türküleri yoktur ‘ . Bu güzel sırlarla dolu sözü bırakmıştı bize. Peki bunca yıldır, Emevilerden tutun, Abbasiler, Osmanlılar ve Cumhuriyet dönemi dahil olmak üzere , neden sayısız kez katliam ve zulümler görmüştü bağlaması ve türküsünden başka tutunduğu değeri olmayan bu günahsız halk. Neydi özellikle de bu coğrafyanın egemen olanının , Alevi inancı ile derdi? Uygulayıcısı değişse de ,zulüm hala devam ediyor.

    Alevi inancına biraz derinlemesine bakacak olursak, köklerinin , -birbiriyle olan bağın ne derece olduğuna dair eksik veriler olsa da- , Zerdüşt öğretisinin ilk dönemine kadar uzandığını görürüz . Reya Heqi İtikadı ( Batıni Alevilik) son dönemlerde bazen İslami bir örtü altında ,bazen de açıktan açığa yaşayıp/yaşatılarak bugünlere dek gelmiştir.

    aleviler35Türk’lerle ilk karşılaşması ;

    Tarihsel olarak varlığı İslamiyetten çok daha eskilere dayanmaktadır. Milattan once 3000 yılına kadar uzanan , Afganistan’ın kuzeyinden, Doğu Avrupa’ya, İran,Azerbeycan ve Mezopotamya’yı kapsayan çok geniş alana yayılmıştır. Kendinden sonra gelen tek tanrılı dinleri de etkisine alan Alevi inancının, Türklerle ilk buluşması 10. YY’ a kadar Göktürkler (MS. 552-744) ve ardından Uygur Türkleri (MS. 745-840) ile devam eder.Bu süreçte ,resmen dinin teolojik ritüellerini toplumsal yaşamlarında uygulamışlardır.

    İslamiyetle ilgilisi ;

    İslamiyetin doğuşundan sonra Emevi ve Abbasi zorbalığı karşısında kendilerini koruyabilmek için sürekli direnmişler ,en sonunda Kerbela (MS. 680) şehitlerine şahit olan Mevali halkları (Arap değillerdir) yol erenleri, takkiye’ye başvurarak, Kerbela vakasını kullanıp Araplar içinde Ali yandaşlarını da yanlarına alarak ayaklanırlar. Alevi inancının Ali’yi sahip çıkması bundan ileri gelir. Günümüzde sanıldığı üzere, Alevilik İslamın Hz. Ali ile doğan bir mezhebi değildir. Bu isyan ruhu ve kültürü Aleviliğin, tarih boyunca egemen, inkarcı sistemler arasındaki çatışmalarda da kendini göstermiştir. Bu bir iktidar savaşı değildir, hak ve hakikatin egemenle çatışmasıdır. Zulümler, baskılar,haksızlıklar karşısında Alevilik bir isyan geleneğinin kimliği olarak da tanımlanır. Der ki; ‘Akıl kıblesine döndük, inancın beyni kitleyen zincirlerini kırdık, severken Hakikati bulduk’. Hakikatin sevenin, sevilende kendini eriterek aşka ulaştığı, sevilenin kamil insan olarak hakikate erdiği bir yol meydanıdır Alevilik.

    alevi_cocukToplumsal hayatla ilişkisi ve sosyo-dinsel özellikleri;

    Alevilik öğretisi/felsefesinde insan gönlü Tanrı evidir. Hak ,Tanrının adı olduğu gibi, Tanrısal öz olarak ‘hakikat’ gerçek ya da aşk anlamındadır. İnsan ‘ Ben hakikatim ,aşkım’ diyerek Tanrıyı kendi kılar. İnsan Tanrının görünür halidir ve insan olmadan Tanrı olmaz. Bildiğimiz pek çok dinden farklı olarak, kul olmayı salt günah işleyen, aciz, Tanrı tarafından cezalandırılması ve dolayısıyla ondan sürekli korkması gereken bir varlığa indirgemez, düşünmeye ve sorgulamaya imkan vermeyen bir kısır döngüye hapsetmez. Bilakis Tanrıyı dışarda değil, insanın kendi öz varlığında bulması gerektiği gerçeğiyle vicdan olgusunu güçlendirir. Alevilik öğretisi /felsefesinde toplumsallaşmak ,hakça yaşamak, eşit olmak, topluma adanmak, an’a hizmet etmek esastır. Alevilikte geleneksel tasavvuf anlayışının dışında,kendini tanrıya ,hakka ulaştırmak için, dünya işleri yaşamsal değerdedir. Toplumsal ağırlıklı bir eylemin sahibi olmanın farkındalık yaratıyor olması dolayısıyla , inancı dünyalılaştırarak, cenneti an’da yaşadığımız hayat olarak algılar ve buna inanır.

    alevikadinlarKadın-erkek eşitliğine dayalı bir aile yapısına ve özellikle kadın kimliği etrafında şekillenen demokratik ve özgürlükçü bir toplumsal yaşam birliğine sahiptir. Tarihte bilinen pek çok Alevi kadın şair, ozan ve sanatçı vardır. Toplumda kadın öncü durumundadır. Sınıfsal olarak derin ayrılığın olmadığı, toprağa ve doğaya bağlı olmakla beraber, suyu, ağacı özellikle kutsal sayarlar. Paylaşmamak, çıkarcı olmak, ezenden yana olmak asla kabul edilemez. Toplumsal dayanışma biçimi olarak gelişen, ‘Musahiplik ‘ yani, yol arkadaşlığı (yoldaşlık) geleneği vardır. Her bir kimsenin ikrar verecek, kendine kefil olacak yol arkadaşını seçme ve belli bir sınama süreci sonunda, Pir’in de huzurunda yapılan yeminle, hayat boyu kardeşden yakın olarak yaşarlar. Musahipler birbirleri arasında evlilik yapmazlar (kaynağım burada ‘kız alıp vermezler’ cümlesini kullanıyor ancak ben bu söylemden hoşlanmadığımdan ‘evlilik yapmak’ olarak geçiyorum). Hırsızlık, zina ve yalan söylemek gibi suçlar ‘düşkünlük’ olarak nitelendirilir ve cezası teşhir ve tecrit yani, kişiyi toplum dışına almaktır. İnançsız olmanınsa cezası yoktur. Asla işgalci ve yayılmacı değildir. Tüm bu özellikleri dolayısıyla kapitalist üretim ilişkileri ve onun artı değer üzerinden kurguladığı dünyası, Alevilerin anlayışına uymaz, bu nedenle onu hedef almıştır. Osmanlı’nın emperyalist büyüme planları ve yöntemleri, bu öğretiyle aynı yerde duramazdı. Alevi yaşam biçimi, Marx’ın diyalektik materyalizm üzerinden idealize ettiği komünal yaşam biçimiyle birebir örtüşüyor. Aynı zamanda inanların, teolojik değerlerle kurduğu ilişki anlamında da yine İslam toplumlarıyla derin zıtlıklar içinde. Tıpkı bugün olduğu gibi. Malesef, Osmanlı-Türkiye tarihyazıcılığındaki boşluklar, ideolojik söylemin bir parçası ve uzantısından doğmaktadır. Yaşadığımız coğrafyanın köklü ve özgün unsurlarından ve bu coğrafyayı oluşturan Anadolu, Rumeli ve Mezopotamya ‘yı birbirine bağlayan ana damarlardandır. Bu tarihi ve toplulukları görmezden gelerek veya onların hikayesini dar sınırlara hapsederek, coğrafyamızın kapsayıcı ve sahici tarihini yazmak, onun ruhundan ve mirasından faydalanmak mümkün değildir.

    Tasavvufu ve tarikatları şeriat odaklı medrese İslam’ına bir eleştiri olarak okursak, gezginci dervişleri de tarihsel olarak tarikatların içinden çıkmış, ama onlara, onların kurumsallaşmış yapısına tepki duyan, bu tepkisini de yarı çıplak gezmek, yüz kıllarını kesmek,mücerret kalmak gibi sosyal normların dışında yaşayarak ifade eden, daha radikal bir sosyo –dinsel muhalefet hareketi olarak konumlandırabiliriz. Bu konuyu daha derinlemesine bilmek isteyenler , Ahmet Karamustafa’nın ‘Tanrı’nın kural tanımaz kulları: İslam dünyasında derviş toplulukları’ adlı kitabında bulabilir. Yaşadıkları coğrafyalarda ,çağlar boyu değişen koşullara ki buna devletler ve inançlar da dahil, hep bir uyum içinde ,çoğu zaman onları reddetmek yerine bir nevi yol arkadaşı ilişkisine girmiştir, İslamı Kabul etmediği halde , Ali’yi ve Kur-an ‘ı kutsal saymışlar hatta ,19. YY ‘da Anadolu’da faaliyet gösteren Protestan misyonerlerine; Hristiyanların , Anadolu’nun kadim halklarının bakiyesi olması dolayısıyla sahip çıkarak misyonerlik çalışmalarına meşruiyet kazandırmışlardır. İslam’dan başka dine geçmek şeri hukukuna gore mümkün olmamasına ragmen, hayatlarını riske sokmayı bile göze alabilmişlerdir.

    Tarihte yaşadıkları bilinen en büyük katliamlar;

    755 Ebu Müslüm Horasani ( Medayin / Rumi Bağdat)

    922 Hallacı Mansur (Bağdat)

    1238 Baba İlyas (Amasya Kalesi)

    1239 Baba İshak (Molya Ovası)

    1393 -94 Fazlullah /Fazlı ( Nahçivan )

    1417-18 Seyit Nesimi ( Halep-Şam)

    1511 Şahkulu Sultan (Tekke Yöresi/Gökçay)

    1514 Yavuz II. Selim

    1518 Bozoklu Şeyh Celal (Erzincan )

    1519 Sah Veli (Sivas)

    1526 Baba Zünnun (Höyüklü)

    1527-28 Şah Kalender Çelebi (Nurhak)

    1533-34 I. Süleyman

    1547-51 ve 1578-90 Koca Haydar Pir Sultan Abdal (Sivas)

    1606 -11 Kuyucu Murat Paşa

    1826 II. Mahmut soykırımı.

    Cumhuriyet Dönemi;

    6 Mart 1921 -20 Haziran 1921 (Koçgiri Soykırımı)

    4 Mayıs 1937-6 ağustos 1938 (Dersim )

    2 Haziran 1966 (Ortaca-Muğla)

    1968 (Hekimhan – Malatya )

    11 Haziran 1968 (Maraş –Elbistan katliamı)

    1 Mart 1971 (Hatay-Kırıkhan)

    18 Nisan 1978 (Malatya)

    19-24 Aralık 1978 (Maraş katliamı)

    3-4 Temmuz 1980 (Çorum)

    2 Temmuz 1993 (Sivas-Madımak)

    12 Mart 1995 (Gazi-İstanbul)

    14-15 Mart 1995 (Ümraniye)

    Bu tarihlerden de anlaşılacağı üzere, Aleviler yüzyıllardır farklı devletler tarafından, sistematik olarak yok edilme, dinleri ve kültürleri de devlet kontrolünde tekke ve zaviyeler kanunu ile oluşturulan diyanet işleri bakanlığı aracılığı ile yok edilmeye ,en olmadı yine devlet tarafından üretilmiş Hacı Bektaş-ı Veli gibi sözde dergah ile devletleştirilmeye, asimile edilmeye çalışılmıştır. Alevilerin devlet kurumlarında ‘odacı’ olarak ‘istihdam’ edildiği halk ozanlarımız bile vardır. Aşık Daimi, Feyzullah Çınar ,Aliekber Çiçek, Aşık Hüdai bunlardan sadece bazıları. 1960- 70’li yıllarda , Cumhuriyet döneminden itibaren süregelen katliamların olduğu coğrafi hat üzerinden, Türkiye Devrimci Hareketinin destansı önderlerinin çıkması bir tesadüf değildir. İbrahim Kaypakkaya (Çorum- Dersim), Mahir Çayan ve arkadaşları (Kızıldere, Niksar-Tokat) , Deniz Gezmiş ve arkadaşları (Şarkışla- Gemerek) ve daha pek çok örnek. Geçtiğimiz yıl Gezi isyanında yitirdiğimiz can’ların çoğunlukla Alevi olmaları bile hem devletin sure gelen eyilimindeki aynılığı, hem de toplumun isyan kültüründe ve egemenle kurduğu ilişki anlamında günümüz Alevi halklarının etkisini ve rolünü yaşayarak görmekteyiz. Devletin tek tip kimlik yaratma ideolojisinin hedefindeki en önemli unsur olmaya devam etmektedir.Devlet, Işid çetelerini maşa olarak kullandığı Şengal ,Rojava, Kobane başta olmak üzere, tüm Suriye ve Irak bölgesinde yaşayan Alevi ve Kürtleri kapsayan bu soykırıma da bu nedenle, bırakın engel olmayı adeta çanak tutan bir siayset yürütmektedir. Rojava’da hayata geçmiş tarihsel öneme sahip olan özerk yönetim ve halkın kendi insiyatifiyle gerçekleştirdiği yaşam pratiği de ,tıpkı Alevi öğretisinde var olan yaşam pratiğiyle örtüşmektedir. Bölgedeki bu tip özgürlükçü,demokratik ve insani gelişmeler belli ki hükümeti sıkıntıya soktu. Her ne kadar Cumhurbaşkanı Erdoğan, Birleşmiş Milletler ‘in geçtiğimiz günlerde toplanması dolayısıyla orda yaptığı konuşmasında ; çocukların öldürüldüğü bir dünyada hiç kimsenin masum olmadığını söylese de, bu katliamlara hükümetin neden sessiz kaldığı ,engel olmak bir yana, meclisten geçen savaş tezkeresiyle, bu halkları katleden çetelere değil de, neden onların öz savunma birliklerinin hedef olarak zikrediliyor olduğu meselesi, önümüzde karanlık bir soru olarak duruyor. Hükümet açıkça yeni bir Kürt-Alevi katliamı gerçekleştiriyor. Tarihte bu coğrafyada defalarca yaşanmış katliam yineleniyor ,aynı halklar benzer egemen güçler tarafından yok edilmeye çalışılıyor. Bu sadece bir etnik ve mezhep soykırımı değil, aynı anda bir sistemler savaşıdır. Emperyalist, işgalci güçlerin içine İslami motifler işlenmiş, ama aslında islamı’da aşağılamaktan başka sonuç doğurmayan ,insani değerlerini ,vicdanını yitirmiş güçlerin ,eşitlikçi, özgür ,onurlu ve dayanışma içinde komünal yaşam biçimini benimseyen halklara karşı savaşıdır. Bu güçler Alevi öğretilerinin sahip olduğu tüm değerlere düşman olduğundan, onun izlerini taşıyan herşeyle, özellikle kadınlar başta olmak üzere insanları sömürmek ve sindirmek üzerine kurguladığı krallığını sağlamlaştırmak için ne gerekiyorsa yapmaktan çekinmiyor, vahşice kan dökmeye devam ediyor. Bu korkunç olaylara tanıklık ettiğimiz şu günlerde, özellikle Alevi ve Ezidi inaçlarını ve bu toprakların kadim halklarının varlık ve değerlerini tekrar düşünmemiz gerekiyor. Aksi takdirde gelecek nesiller daha büyük karanlık ve kaos ortamı içinde, doğanın öldüğü, yaşam ve insanlık değerlerinin sıfırlandığı korkunç bir sömürü hayatına mahkum olacaklar. Bu savaş aslında bir değerler savaşıdır. Bu ortamda savaşa iştirak etmek yalnızca uzun namlulu silahı alıp Kobane’ye veya Rojava’ya gidip meydanda çarpışmak olmayabilir. Keşke bunu yapabilme yürekliliği de gösterebilsek. Ancak evimizde ,kendi ait olduğumuz düzen içinde yaşarken bile, savaşın iki tarafı arasında bir tahlil yapıp karar verebiliriz. Tüketim alışkanlıklarımızdan, sosyal ilişkilerimizin biçimine, insanlık değerlerinden ,ekolojik değerlere varıncaya dek seçeceğimiz saf, tarihin akışını belirleyecek olan en önemli direniş hareketinin bir parçası haline sokabilir bizleri. Yaşadığımız bu günleri, bu bilgi ve farkındalıkla tekrar değerlendirmenizi ve savaşın sizden aslında kilometrelerce uzakta değil, gönül evinizde meydan bulduğunu bilmenizi isterim. Hepimiz bu nedenle aslında bu savaşın tam da orta yerindeyiz.

    REFERANSLAR

    Mesele Dergisi eylül 2014 Eren Barış Ayfer Karakaya Stump söyleşisi
    Özgürlüğün dinmeyen ezgisi- Kemal Bülbül Demokratik Modernite sayı 7
    İnançlar İnsanın Toplumsal düzeyiyle Zihniyetini Yansıtır – Abdullah Öcalan -Demokratik Modernite 10. sayı
    Hakikatin anlamlaşan değeri olarak Alevilik ve Aleviler- Nesrin Akgül -Demokratik Modernite 10. sayı
    Batını Aleviliğin kökenindeki Zerdüşti bazı niteliklere kısa bakış. -Erdoğan Yalgın DM 10. sayı
    Alevilik gerçeği -Şükrü Yıldız -DM 10. sayı

    jiyan

  • Aleviler Denizli’de cemevi yapılması için kampanya başlattı

    Aleviler Denizli’de cemevi yapılması için kampanya başlattı

    PİRHA-Denizli’de bulunan 4 cemevinin il merkezine yakın olmadığını belirten Aleviler, ibadetlerini rahat bir şekilde yapmak için il merkezine yakın bir cemevi yapılması için change.com üzerinden kampanya başlattı. 

    Denizli Büyükşehir Belediyesi, Alevi Bektaşi Federasyonu, Alevi Kültür Dernekleri, Ankara Cem Kültür Evleri Yaptırma Derneği, Hacı Bektaşı Veli Anadolu Kültür Vakfı Denizli Şubesi, Alevi Kültür Derneği Denizli Şubesi’ne ulaştırılmak üzere başlattıkları kampanyada şu sözlere yer verildi: “Denizli genelinde toplam 4 cemevi bulunuyor ve bunların hiçbirisi il merkezlerinden birisi olan Pamukkale ilçesi içerisinde yer almıyor. Özellikle Pamukkale Üniversitesi çevresinde oturan vatandaşlarımız ve orada okumakta olan öğrencilerimiz ibadetlerini yerine getirmekte zorlanıyor. Onlara en yakın cemevi Pınarkent te yer alıyor ve otobüs ile oraya ulaşmaları yaklaşık 40 dakika, dolmuş ile ise iki vesayet. Bu kişilerin rahat bir şekilde ibadetlerini yerine getirebilmeleri için onların ulaşımlarını kolay yapabileceği ve ulaşım için fazla vakit kaybetmeyecekleri, Üniversite bölgesi, İncirlipınar, Çınar bölgelerinden birisine cemevi yapılmasının ihtiyaç olduğunu belirtiyor ve bunun için desteklerinizi bekliyoruz.”

  • Türk Devleti ve Dersim

    Türk Devleti ve Dersim

    İMAM CANPOLAT

    1937-1938 Soykırım harekâtından önce Hozat, Dersim’in merkezidir. Burada Türk hükümeti adına bir vali veya mutasarrıf, ilçelerde ise birer kaymakam, bir müddei Umumi ve birer Sulh Hâkimi vardır. Güvenlik kuvvetleri birkaç jandarmadan ibarettir. Küçük memurlar daha çok yerli halktandır.

    İl merkezi olan Hozat’ta ve bazı ilçelerde üç derslik birer ilkokul ve sadece il merkezinde olmak üzere üç sınıflık bir ortaokul vardı. Ovacık (Pulur), Nazimiye (Qısle), Çarsancak (Peri), Pax merkezinde ilkokul yoktu. Kürtler kendi dillerinde okul istemişler fakat karşılık alamamışlar. Dersim’de açılan okullarda öğretim Türkçe yapılıyordu. Buna rağmen okuyanların ezici çoğunluğunda Kürt milli duyguları gelişmiştir.

    Dersim’in büyük çoğunluğu Kırmanckii/zazaca, küçük bir kesim de Kurmanci konuşur. Dersimliler eski Aryalıların orjin dilini önemli oranda korumuşlar. Örneğin; Medlerin anavatanına Ma deniliyordu. Kırmancki (zazaca) dilinde anneye Ma denilir. Kurmanci konuşanlar da Alevidir. Yani Dersimlilerin hepsi Aleviliğe inanır. Dersimin kutsalları çar anasır: Ateş, Su, Hava ve Toprak’tır. Güneş, Hak’kın nuru olarak görülür.

    Türk devleti Dersim’in ekonomik ve sosyal yapısını hiçbir zaman düşünmemiştir, devlet desteği yapılmamıştır. Dersimlilerin de bu yönlü bir talepleri olmamıştır. Devlet daima Dersimlilere köle muamelesi yapmıştır. Dersimliler, devlete asker ve vergi vermemişlerdir. Tam olmasa da bir anlamda kendi topraklarında özgürce yaşamışlardır.

    Kürdistan’ın diğer beylikleri gibi kendi topraklarını yabacılardan korumuşlardır. Denilebilir ki asırlarca ne Türk ne de İran askerleri Dersim’e girmiştir. Osmanlı döneminde de birçok kez Dersime sefer düzenlenmiştir, ama başarılı olamamıştır. Bu nedenle “Dersime sefer olur ama zafer olmaz” tespiti yapılmıştır.

    Dersimliler sorunlarını devlete götürmezler. Gerek bireysel, gerekse toplumsal sorunları kendi sosyal işleyişleri çerçevesinde, Kızılbaş Alevi yaşam felsefesi kurallarına göre çözerlerdi. Kızılbaş Alevilikte cemler en ağır sorunların tartışıldığı ve çözümlendiği bir mekândır. Sorunlarını devlete taşıyanlar düşkün ilan edilir ve toplumdan dışlanır, işlediği suç ağırsa sürgün edilebilir, düşkünlerin eğitildiği Ocaklarda eğitime tabi tutulur.

    Dersim’in bu özgün yapısı 1936 yılına kadar devam etmiştir.

    Devletin mutasarrıf ve kaymakamları Kürtçe bilenler ve Kürt usulünden anlayanlar ya da vakıf olanlar arasından seçilmişlerdir.

    Mutasarrıf ve kaymakamların aslında bir tek görevi vardır. Dersimliler arasına nifak sokmak, aşiretsel yapıyı bozmak, aşiretleri bir birine düşürmek ve devletten yana tutum almalarını sağlamaktır. Bu amaca ulaşmak için Kürtçe ve Kürt usullerine vakıf olmak yetmiyordu. Örneğin; Diyarbekir valisi Ali Cemal (Bardakçı) Dersimleri ikna etmek için çeşitli dönemlerde yaptığı toplantılarından birini, Munzur gözelerinde yapar. Birçok aşiret lideri bu çağrıyı dikkate alıyor ve toplantıya katılıyor. Vali Ali Cemal Dersimlileri ikna etmek için her türlü manevrayı yapıyor, fakat yine de Dersimlileri ikna edemeyince, Munzur’dan bir tas su alıp içiyor ve “Munzur üzerine yemin ederim ki M. Kemal Alevidir, Dersim için kötülük değil, iyilik istiyor” diyor. Dersimliler kendi aralarında yaşanan husumetleri ortadan kaldırmak için başvurdukları bir inançtır Munzur’dan bir tas su içmek. Munzur üzerine yemin edildi mi sonuna kadar verilen söze bağlı kalınır. Vali Ali Cemal yine de Dersim üzerinde etkili olamıyor.  Devletin en çok geliştirdiği yöntem aşiret ileri gelenlerine rüşvet vererek satın almak olmuştur.

    Türk devleti Dersimlilerin birliğini parçalamak üzere geliştirdiği çabaların önemli oranda etkili olduğu söylenebilir. Direnişe bütünlüklü katılmamalarında devletin etkisi küçümsenemez. Örneğin; Seyit Rıza’ın damadı olan Abbasan aşireti ağalarından İbrahim’i, bin lira karşılığında Hozat kaymakamı Kazım, Meço oğlu Hüseyin’e öldürtüyor. (1928) Bu tür yöntemlerle aşiretlerin Türk devletine karşı ortak hareket etmelerinin önüne geçmek istenmiştir. Bu tür suikastlar çok yapılmıştır.

    Dersimliler sadece kendi dar çevresiyle sınırlı kalmamışlardı. Dersim bir eyalettir, sınırları şimdi bildiğimiz Dersim il merkezi ile sınırlı değildi. Dersimlilerin sıkı bir şekilde olmasa da Dersim eyaletinin diğer bölgeleriyle de ilişkileri vardı. Hatta Kürdistan’ın diğer eyaletleri ile zaman zaman dayanışma içerisinde olmuşlardır.

    Dersim ve Koçgiri

    Kürdistan tarihi içerisinde Koçgiri halk hareket önemli bir özelliğe sahiptir. Koçgiri serhildanı aşiretsel yapıya dayansa da onun ayrı bir özelliği vardır. Nedir ayrı olan özelliği?

    1-O günkü ortamda (Sevr Konferans kararlarını da arkasına alarak) uluslararası koşulları değerlendirmek isterler. Koşullar buna elverişlidir.

    2-Ermenilerle ciddi bir ilişki içerisine girerler. Bu ilişkide, Ermeni Soykırımı döneminde Dersimlilerin Ermenilere yaptığı yardımların etkisi vardır.

    3-Sovyetler Birliği ile diyalog geliştirmek isterler.

    4-Zayıfta olsa Kürdistan’ın diğer bölgeleriyle ilişki kurmak isterler. Bunun için Dersim’de geniş bir toplantı yaparlar.

    5-Koçgiri Halk Hereketi, Dersimle birlikte planlanmıştır. Bir anlamda, Koçgiri halk hareketinin arkasında Dersim vardır denilebilir.

    Koçgiri halk hareketinin iki önemli ismini anmak gerekir. Biri siyasi önderlik yapan Alişer, diğeri de Koçgiri yöresinde halk arasında etkinliği olan Alişan Bey’dir. Alişer Efendinin amacı Koçgiri ve Dersim aşiretlerinin birliğini sağlayarak önce, Sivas’ı Türk ordusundan arındırmak ve ardından bağımsız Kürdistan ilan etmektir.

    Bir taraftan bir halk hareketi gelişir ve mücadele yükseltilir/savaş geliştirilirken, diğer taraftan da Türk devleti ile pazarlıklar sürmekteydi. Taleplerini içeren dilekçeler Türk devletine gönderilmektedir. İşte o telgraflardan iki tanesi:

    *Ankara Büyük Millet Riyasetine

    Nefsi Zara hariç olmak üzere ekseriyet azimesi Kürtlerle meskûn olan Koçgiri kazasıyla Divriği, Refahiye, Kuruçay ve Kemah kazalarının mümtaz bir vilayet haline ifrağ ve teşkiliyle yerli Kürtlerden bir valinin tayinini, memurin adliye ve mülkiyenin yine vazifeleri başında bulunmasını dileriz. 11 Mart 1337 (1921)  Koçgiri aşiret reisi: Muhammed ve Taki Sadattan: Alişer Dersim aşiretleri reislerinden: Mustafa, Seidhan, Muhamed, Munzur

    *Sivas valisi Elazığ vilayeti vasıtasıyla Dersim aşiret reislerine bir telgraf çekmiş ve mücadeleye devam edip etmeyecekleri hakkında bilgi vermelerini istemişti. Bu telgrafa cevap olarak yine aynı yolla gerek Sivas vilayetine ve gerekse Ankara hükümetine:

    “Türk hükümetinin, Kürtleri de Ermeniler gibi tehcir etmek emelinde olduğunu bildikleri için, milli istekleri uğrunda ve meşru müdafaa durumunda savaşa devam edeceklerini” bildirmişlerdi.

    Kürdistan Teali Cemiyeti bu durumu görüşmek üzere İstanbul’da genel bir toplantı yapar. Kürdistan Teali Cemiyeti Başkanı, Devlet Şurası Reisliği yapan Seyit Abdulkadir’dir. Kürdistan Teali Cemiyeti bünyesindeki gençler müstakil/bağımsız Kürdistan’ın ilanına karar verilmesini ve Kürdistan’da bundan sonra tek bir yabancı kuvvet kalmamasını isterler.

    Seyit Abdulkadir, gençleri kandırmak için; “Türklerin bu zor durumunda Kürdistan ilan etmek onlara darbe indirmek anlamına gelecektir. Bu bize yakışmaz, Kürtlük şiarına uymaz. Şimdilik Türklere yardım etmemiz gerekir. Türklerin esasen bir Kürdistan kurma isteğimizi kabul etmiş olduklarını ve Osmanlı Padişahına bağlı muhtar bir Kürt idaresi razı olduklarını, eğer Türkler bu vaatlerinden vazgeçtikleri takdirde, Kürt milleti kendi kuvvetiyle hakkını almaya muktedirdir. Vilson prensipleri doğrultusunda Kürdistan’ın birçok vilayetini de içine alan, Kızılırmak boylarına kadar uzanan bir Ermenistan kurulmasına razı olmayacaklarını, Sevr anlaşması gereğince Kürdistan istiklalinin müdafaa edilmesi” gerektiğini ileri sürer. Seyit Abdulkadir bu söylemleriyle Kürt gençlerinin milli duygularını, gururunu okşamış ve etkili olmuştur.

    Seyit Abdülkadir’in bu söylemleri gerek Osmanlı hükümeti, gerekse M. Kemal ve arkadaşları tarafından, hem uluslararası arenada hem de iç politikada etkili kullanılır.

    O dönemde Erzurum ve Sivas yöresinde çalışmalar yapan M. Kemal Alişan Beyle Sivas’ta görüşür. M. Kemal de muhtariyet sözü verir ama, Seyit Abdülkadir’i İngiliz ajanı ilan eder.

    Dersim’de yapılan toplantıda alınan kararlar:

    1-Kürdistan muhtariyet idaresine muvafakat eden İstanbul Saltanat Hükümetinin bu baptaki kararını Mustafa Kemal hükümetinin de resmen kabul edip etmeyeceğinin açıklanması.

    2-Kürdistan muhtariyet idaresi hakkında Mustafa Kemal hükümetinin görüş noktası ne olduğu hususunda Dersimlilere acele cevap verilmesi.

    3-Elaziz, Malatya, Sivas ve Erzincan mıntıkaları hapishanelerinde mevcut bulunan Kürt mevkufların hemen serbest bırakılması.

    4-Kürt çoğunluğu bulunan mıntıkalardan Türk hükümeti idari memurlarının çekilmesi.

    5- Koçgiri mıntıkasına gönderildiği haber alınan askeri müfrezenin derhal geri alınması. (25 Kasım 1920)

    Dersim toplantısında alınan bu kararları acilen Ankara hükümetine bildirmek üzere mutasarrıfa veriliyor ve 24 saat içerisinde cevap verilmesini şart koşmuşlardı. Mutasarrıf hemen Elazığ’a gider ve acil bir telgraf ile talepleri Ankara’ya bildirir.

    Dersimliler, Ankara hükümetine aynı gün bir telgraf çekerler, Elazığ vilayeti aracılığıyla:

    Ankara Büyük Millet Riyasetine.

    Sevr muahedesi mucibince Diyarbekir, Elaziz, Van ve Bitlis vilayetlerinde müstakil bir Kürdistan teşekkül etmesi lazım geliyor, aksi takdirde bu hakkı silah kuvvetiyle almaya mecbur kalacağımızı beyan eyleriz.  25 Teşrisani 1336 (1920)            Garbi Dersim aşair rüesası

    Bu telgraflara Ankara hükümeti yazılı cevap vermiyor. Ancak zaman kazanmak için Elazığ vilayeti üzerinden hükümetin, Kürdistan isteklerini kabul ettiği bildirilmiştir.

    Piran, Xani, Palu (Şeyh Sait) İsyanı ve Dersim

    Kürdistan’da sadece Kürtler yaşamıyor, Ermeni, Asuri-Süryani, Arap, Türkler gibi daha çok ya da az nüfusa sahip halklar yaşamaktadır. Bu işin bir kısmı ama, burada işaret etmek istediğim Kürtlerin kendi arasındaki inançsal farklılıktır. Kürtlerin büyük kesimi Şafii (genel anlamda Sünni) mezhebine inanırlar. Dersimin merkez rolü üstlendiği önemli bir kesimi de Kızılbaş Aleviliğe inanmaktadır. Buraya kadar anlaşılmayan bir husus yoktur.

    Türk ve İran egemenlik/sömürgecilik sistemleri Kürtler arasındaki bu inançsal farklılıktan yararlanmışlar, Kürtleri bölmüşler ve uzun bir tarih kesitinde Kürdistan üzerinde etkili olmuşlardır. Tarihi sürecinin bu detayına girmeden, Şeyh Sait isyanı olarak bilinen aslında gerçek anlamda tanımlarsak Piran, Xani ve Palu İsyanı olan harekete karşı Alevi ve Sünni Kürtlerin ilişkisi nasıldı, birlikte hareket ettiler mi, etmediler mi? Kısa değinmelerle bu husus üzerinde durmamız gerekmektedir. Bu konuda ortalıkta hala yanlış bilgilere, çarpıtmalara, kasıtlı geliştirilen politikalara inananlar vardır.

    Öncelikle şunun altını çizmek gerekiyor. Tarihsel süreç içerisinde Şafii/Sünni Kürtlerle Alevi Kürt veya Türkler arasında bir çatışma, bir savaş yaşanmamıştır. Ama Yavuz Selim’den bu yana (sınırlı bir dayanışma dışında) düşmana karşı birlikte savaşmamışlar, ta ki Reber Apo önderliğinde PKK’nin geliştirdiği Ulusal Kurtuluş Savaşı’na kadar.

    Rivayete göre, Piran, Xani, Palu İsyanı döneminde Şeyh Sait destek almak için, Seyit Rıza ile görüşmek için Dersim’e gider. Güya Seyit Rıza, “siz, elimizden kesilen kurbanı yemiyorsunuz, biz size destek olmayız” cevabını vermiş. Seit Rıza’nın musayıbı (sağdıç) 1970’li yıllara kadar yaşıyordu, kendisine soruyorlar ‘böyle bir görüşme olup olmadığını’, musayıbı şu cevabı veriyor: “haşa haşa, ne Şeyh Sait Efendi Ağdat’a (Seyit Rıza’nın köyü)geldi ne de başka yerde böyle bir görüşme oldu.” Aslı olmayan bu özel savaş propagandasının kaynağı Türk devletidir. Devlet, bir kere daha Kürtlerin birlikte davranmasının önüne geçmiştir, hatta Bingöl ve Elazığ’lı bazı Alevi aşiretlerin (Hüseyin Doğan’ın da özel çabasıyla, İzzettin Doğan’ın babası) devlet güçleriyle birlikte Kürt kuvvetlerine saldırmışlardı.

    Aynı dönemde, Seyit Rıza ile birlikte hareket eden Dersim aşiretlerinin bir kesimi savaşan Kürt komutanlardan Şeyh Şerif’le anlaşarak, Elazığ’dan sonra Şeyh Şerif’in Malatya üzerine hücum etmesi ve Seyit Rıza önderliğindeki Dersim güçleri de Erzincan ve Koçgiri aşiretleriyle birlikte Sivas üzerine yürümeleri planlanmıştı. Türk devleti bu planı, Hüseyin Doğan’ın pirlik/mürşitlik unvanını kullanarak ve bazı aşiretleri de etkileyerek boşa çıkarmıştır.

    Böyle bir süreçte Türk devleti Dersimlileri öfkelendirmemeye özel çaba göstermiş, Piran, Xani ve Palu’da başlayan, Elazığ’dan Diyarbekir ve Bitlis’e kadar etkili olan isyana Dersimin dâhil olmasını engellemiştir. Büyük kahramanlıklar gösterilmesine rağmen Şeyh Sait’in bacanağı Binbaşı Kasım gibi birçok ihanetçi yüzünden Pİran, Xani, Palu’da başlayan ve neredeyse bütün kuzey Kürdistan’ı etkileyen isyan ateşi sönmüş, yenilgi ile sonuçlanmıştır.

    Seyit Rıza ve Dersimliler Şeyh Sait ve arkadaşlarının idamını durdurmak için Ankara hükümetine büyük baskılar yapmış, bunun etkin çabası içerisinde olmuşlardı, ama idamları engelleyememişlerdi.

    Türk devleti bu dönemde Diyarbekir valisi Ali Cemal’ı görevlendirerek Dersim üzerinde etkili olmaya ve kazanma çalışmalarını hızlandırmıştır. Ali Cemal, Dersim’e gider, bazı seyit ve aşiret temsilcilerini toplar, Seyit Rıza’nın katılması için özel çaba sarf eder, buna rağmen Seyit Rıza toplantıya iştirak etmez. Vali Ali Cemal, Nuri Dersimi üzerinden Seyit Rıza’ya; “Elazığ ve Erzincan’da el konulan Ermeni arazilerini Dersimlilere verileceğini, okullar açılacağını bu okullarda Alevi inanç ve ananelerine uygun eğitim yapılacağını, Koçgiriler için af çıkarılacağını bildirir. Kendisinin de bir Alevi olduğunu” söyler.

    Seyit Rıza daha sonra Türk paşası İzzet ile Hozat’ta görüşür, yine vali Ali Cemal’in ısrarlı çabaları sonucu. İzzet paşa, Seyit Rıza’nın da aralarında bulunduğu Dersim aşiret liderlerine, Elazığ’da veya başka vilayetlerde arazi vermeyi, çiftlik kurmayı önerir, maksat onları Dersim’den çıkarmaktır. Bu öneri karşısında Seyit Rıza’nın hiçbir şart altında Dersim’den çıkmayacağını, Nuri Dersimi’nin teklif edilen, Elazığ’ın Holvenk köyündeki yere yerleşeceğini kabul ederler.

    Seyit Rıza ve arkadaşları bir taraftan devletin kendileri ile bu kadar ilgilenmelerinin neye delalet olacağı üzerinde kafa yormaya çalışmışlardı, diğer taraftan da Şeyh Sait ve arkadaşlarının idamından sonra garba sürgün edilen ve zindanlara atılan Kürtlerin serbest bırakılması için yoğun bir çalışma yürütürler. Bu konuda devlet temsilcileriyle ciddi görüşmeler ve pazarlık içerisine girerler.

    Bu çalışmaları sonucu Nuri Dersimi’nin de içinde bulunduğu aşiret temsilcilerinden oluşan bir heyet, vali Ali Cemal refakatinde Ankara’ya M. Kemal’le görüşmeye gider. Ali Cemal’in bütün çabası heyete Seyit Rıza’yı da dâhil etmektir. Nuri Dersimi’nin verdiği bilgiye göre devlete duyulan güvensizlik nedeniyle Seyit Rıza heyette yer almaz.

    Heyette yer alan isimler:

    Nuri Dersimi, Karabal reisi Kango oğlu Mehmet Ali, Koç Mustafa, Abbasan reisi Meço,oğlu Hüseyin ve kardeşi Beko, Ferhadan reisi Cemşid, Daip oğlu Veli, Pilvenk reisi Süleyman ve Hıdır, Kırgan reisi Ağa, Bahtiyar reisi Yusuf, Seyit Rıza’nın kardeşinin oğlu Rehber, Arslan, Maksudan reisi Keko, Yusufan reisi Kamber, Alan reisi Ali, Hıran reisi Mustafa, Şadan reisi Veli Hakii,Kiğı adına Mehmet, Süleyman, Elaziz Belediye reisi mütekait Miralay Halil, Hususi idare reisi Sabri, Encümen üyelerinden İbiş Zeki ve vali Ali Cemal.

    Heyeti, Ankara’da, Büyük Millet Meclisi dairesinde, M. Kemal’i temsilen Meclis Başkanı Kazım paşa kabul eder. Kazım paşa, “ziyaretlerinden Gazinin ve kendisinin memnun olduğunu, Seyit Rıza ve diğer aşiret reislerinin gelmemelerinden üzüntü duyduklarını, Dersimin pek yakında şoselere, mekteplere ve ümran vasıtalarına malik olacağını, vali Cemal’in iktirahı mucebince Doğudan Batıya sürgün edilmiş olan bütün Kürtlerin memleketlerine döndürüleceklerini, bu hususta pek yakında meclise bir af kanunu tasarısı sunulacağını, Gazinin dahi bu hususu kesin olarak vadettiğini ve Dersimlilere Elazığ, Erzincan ve Malatya yayla ovalarında toprak dağıtılacağını, Dersimlilerden sükûneti muhafaza etmelerini beklediğini” söyler. Kazım paşa, M. Kemal’in nutkunu yazmakla meşgul olduğu için görüşmeye gelmediği bilgisini heyete verir.

    Heyet, İsmet paşayı da ziyaret eder, heyet üyeleri aynı nakaratı ondan da dinler.

    Dersimlilerin bu girişimi kısa sürede sonuç verir, Türk meclisi, heyete söylendiği gibi bir genel af çıkarılır, zindanlarda olanlar serbest bırakılır ve sürgün edilenler memleketlerine geri dönerler.

    dersim_katliami_01Şeyh Abdürrahim Dersim direnişi yolunda.

    Burada bir hususa daha değinmek gerekiyor. Sömürgeci Türk devleti ve onun yerli işbirlikçilerinin propaganda ettiği gibi, Sünni/Şafii Kürtlerle Kızılbaş Alevi Kürtler birbirlerine düşman değildir. Söylenenlerin tam tersine birlikte hareket etmeye çalışmışlar. Bunun bir örneğini de; Dersim direnişi sırasında görüyoruz:

    Şeyh Abdürrahim, Şeyh Sait’in kardeşidir. İsyandan sonra Türk devletin eline geçmemek için Güneybatı Kürdistan’a (Rojava) geçer. Dersim direnişi gelişince (1937) Dersim’e geçmek için yola çıkar. Bir ihbar sonucu yol arkadaşlarıyla birlikte Bismil’de Türk askerleri tarafından katledilir. Bu katliam o zamanın Türk basınında geniş yer bulur. Türk devleti bu katliamla bir kez daha Kürtlerin birlikte savaşmalarının önünü kesmiştir.

     

    Ağrı isyanı ve Dersim.

    1925-1926 yıllarından başlayarak Kürt milli davası çerçevesinde Ağrı’da çalışmalar yürütülüyordu, 1930’a gelindiğinde Kürdistan’ın diğer bölgelerini de heyecanlandıran bir boyut kazanmıştı. Ağrı İsyanını örgütleyenler hareket hakkında Seyit Rıza’yı bilgilendirmişlerdi. Ağrı’da isyan başlayınca Dersim aşiretleri de harekete geçeceklerdi. Nitekim, Ağrı isyana geçtiği sırada, Seyit Rıza önderliğinde Dersimli aşiretlerinin bir kısmından oluşan kuvvetler, 1930 yılının ilkbaharında isyana kalkışırlar, Erzurum ve Erzincan yöresinde bulunan Türk kuvvetlerine karşı şiddetli taarruza başladılar.  Seyit Rıza’nın başlattığı bu isyan günden güne genişliyor, Türkleri zorluyordu. Doğu Dersim’de gelişen bu hareketi bastırmak için Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’ın emri ile kara harekâtı başlatılır, Dersimliler bu kara harekâtını geri püskürtürler. Bu kez havadan, başta Danziğ, Askirek ve Harsi köyleri olmak üzere Pülümür’e bağlı birçok köy bombalanmasına rağmen istediği sonucu alamazlar. Bu, Kemalist hükümetin Dersim’e karşı geliştirdiği ikinci harekât olarak kayda geçer.

    Dersim direniş cephesini bölme çalışmaları hızlanıyor.

    Dersimlilere karşı gösterilen bu yaklaşıma rağmen başta Seyit Rıza olmak üzere çoğunluğu Türk devletine güvenmediler. Kürt milli davası için taleplerini dillendirmeyi ve devlete bildirmeyi sürdürdüler. Bu isteklerin başında da Kürtçe okullar açmak geliyordu. Vali Ali Cemal bu isteklerden son derece rahatsız oluyor, “Dersimlilerin ırkken dağlı Türk olduklarını ve esasen bütün Türkler ilk önce Alevi iken sonraları Sünni mezhebine girmiş olduklarını” ileri sürerek Kürtleri kandırmaya çalışır.

    Ali Cemal, uzun uğraşlar sonucunda artık Seyit Rıza’yı etkileyemeyeceği kanaatine varmış olacaktı ki, önce itibarsızlaştırmaya, hatta fırsat olursa bir komplo ile katletmeyi düşünüyordu. Nuri Dersimi’nin aktardığına göre, bu iş için Dersimli İbiş Zeki’yi görevlendirmiş. Bu soysuzun girişimleri sonucu vali Ali Cemal (Elazığ valisi olarak atanmış, daha önce Diyarbekir valisiydi) bazı Doğu ve Batı Dersimli aşiret reislerinin katılımı ile Hozat’ta bir toplantı (Nuri Dersimi buna Kongre diyor) yapar. Toplantı sonucunda, Dersim ve yöresinde Türk devletine karşı gelişen bütün serhıldanların sorumlusu yurtsever olan Koçan aşireti sorunlu ilan edilir ve imhasına karar verilir. Bu karar başta Seyit Rıza olmak üzere direnen bütün Dersimliler için kabul edilemezdi. Çünkü Seyit Rıza ve direnişçileri önemli bir dayanaktan yoksun bırakmak anlamına geliyordu. 1926 yılında yapılan Batı Dersim harekâtı bu karar gereğidir. 1930 yılında da Doğu Dersim’i imha etmek için harekât yapılmıştı.

    Newede Dersim Gazetesi, Çarşamba, 19 Kasım 2014

    İşte Dersim soykırımının belgesi Özel


    Başbakan’ın ağzından;
    Dersim’de zehirli gaz kullanıldı.

    Belgede açıklananlar 1937/1938’de Dersim’de yapılan soykırımın 2. Dünya Savaşı’nda Nazi faşizminin Yahudilere yaptığı soykırımdan aşağı kalır yanı olmadığı görülüyor.

    1942 yılında dönemin Başbakanı İbrahim Refik Saydam’ın 19.02.1942 tarihinde Fevzi Çakmak’a gönderdiği bir belgede Dersim Soykırımı’nı tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor. İşte o belgede yazılanlar:

    “Çok sayın komutanım Fevzi Çakmak, Tedip ve Tenkil harekâtının neticeleri ve sonuçları hakkında rapor hazırladığımızı bir üst yazı ile size iletmiş idim. Alpdoğan Paşa’ya kızmanıza gerek yok, bir hekim olarak, yakıcı ve boğucu gazların, düşman askerlerine bile uygulanmasına karşı olduğunu belirtmeliyim. Tunceli’de kullanılan bu gazların bir daha kullanılmaması için yasa teklifi hazırlamaktayız. Ön hazırlıklar raporda ifade edildiği üzere kendi halkına kullanılan bu gazların toplu sivil ölümlere yol açtığı görülmektedir. Bir hekim olarak da, bir insan olarak da bundan utanç duyduğumu belirtmeliyim. Bir daha tekerrür etmemesi için gerekli yasal çalışmaları başlattığımı belirtmek isterim.”

    dersim_katliami_02

    dersim_katliami_03

     

    Kemal’in intikam emri:

    dersim_katliami_04

     

    Dersim Katliamı’nda gönderilen belgelerden birinde de M. Kemal, Dersim’de yaşanan gelişmelerden dolayı Kalan Aşireti ve diğer aşiretleri sorumlu tutarak, “Bedelini çok ağır şekilde ödetileceğinden kimsenin kuşkusu olmasın” diyor. M. Kemal, Dersim üzerine asıl konuşmasını TBMM’de Dersim kanunu görüşülünce yapar. “Dersim bir çıbanbaşıdır, kesilip atılması gerekir” diyecektir.

    Türk basınından Dersim haberleri:

    dersim_katliami_05

    Fareler gibi zehirlediler.

    dersim_katliami_06

    Zehirli gaz kullanımına ilişkin harekâta öncülük edenlerden İhsan Sabri Çağlayangil de şunları yazmıştı: “Ordu zehirli gaz kullandı. Mağaraların kapısının içerisinden bunları fare gibi zehirledi. Ve yediden yetmişe o Dersim Kürtlerini kestiler. Kanlı bir harekât oldu. Dersim davası da bitti. Hükümet otoritesi de köye ve Dersim’e girdi.”

    İhsan Sabri Çağlayangil anlatımından

    Seyid Rıza’nın son sözleri…

    Oğlu ve 5 arkadaşı ile Xarpêt Buğday Meydanı’nda asılan Seyid Rıza’nın idamını harekata öncülük eden ve infazda yer alan İhsan Sabri Çağlayangil’in anılarından şöyle aktarılmıştı: Seyid Rıza, sehpaları görünce durumu anladı. “Asacaksınız” dedi ve bana döndü: “Sen Ankara’dan beni asmak için mi geldin?” Bakıştık. İlk kez idam edilecek bir insanla yüz yüze geliyordum. Bana güldü. Savcı, namaz kılıp kılmayacağını sordu. İstemedi… Seyid Rıza’ya son sözü soruldu. “Kırk liram ve saatim var. Oğluma verirsiniz” dedi… Seyid Rıza’yı meydana çıkardık. Hava soğuktu ve etrafta kimseler yoktu. Ama Seyid Rıza, meydan insan doluymuş gibi sessizliğe ve boşluğa hitap etti. “Evlâdı Kerbelayıh. (Kerbela soyundanız) Bi hatayıh (günahsızız). Ayıptır. Zulümdür. Cinayettir” dedi. Benim tüylerim diken diken oldu. Bu yaşlı adam rap rap yürüdü. Çingeneyi itti. İpi boynuna geçirdi. Sandalyeye ayağı ile tekme vurdu, infazını gerçekleştirdi…  Ayrıca Seyit Rıza’nın “beni oğlumdan önce asın” talebi de kabul edilmedi.

    Resik Hüseyin’in son sözleri; babasına döner, “Kürt milleti sağ olsun” der.

    İdam edilenlerin naaşları Elazığ sokaklarında teşhir edilir. Mezar yerleri hala belirsizdir.

    dersim_katliami_07

    Dersim gerçekleştirilen Soykırımda 60-70 bin kişi katledildi.

    Dersim Soykırımı süreci 1926’da başladı. 1934 İskân Kanunu ve 25 Aralık 1935’de çıkarılan “Tunceli Vilayetinin İdaresi Hakkında Kanun” ile Dersim adının Tunceli olarak değiştirilmesiyle devam etti. 1936’da Dersim’in en stratejik noktaları olarak gösterilen Amutka, Pulur, Karaoğlan, Sin, Haydaran, Danzik ve Burnak bölgelerine karakol yapımlarıyla başlayan işgal süreci, 11 Haziran 1938’de başlayan katliamlarla devam etti. 1938’de “yasaklı bölge” ilan edilen Kalan, Kutudere, Kırmızıdağ, Sin, Halvori, Aliboğazı, Laç bölgelerinde binlerce Dersimli, toplu şekilde katledildi. Katliam sonucunda resmi rakamlara göre 16 bin, resmi olmayan rakamlara göre ise 70 bin kişi yaşamını yitirdi. Yüzlerce köy boşaltıldı. Onbinlerce Dersimli ise zorla sürgün edildi, binlerce kız çocuğu ise asker ailelerine evlatlık verildi.

     

    “Özgürlük için gökyüzünü satın almanıza gerek yok, ruhunuzu satmayın yeter.”  Nelson Mandela

    İhanetin rolü:

    Dersim direnişinin kırılması ve tarihte ender rastlanan bir Soykırımın gerçekleşmesinde birçok eksiklik, yetersizlik vs sıralanabilir. Ancak ihanetin rolünü ayrı değerlendirmek gerekir. Dersim direnişinde ihanet eden çok olmuştur. Burada en çarpıcı olan ve bilinen isim üzerinde durmak, onun kişiliğinde ortaya çıkan çarpıklığı ve onursuzluğu bilince çıkarmak yeterli olacaktır.

    Dersim direnişinin en büyük haini Seyit Rıza’nın yeğeni Rayver’dir. (Rehber) Rayver, Türk devleti ile gizli işbirliğine girer ve Alişer’le daha yakın olmak ve güvenini kazanmak için kirve olur. Kızılbaş Alevilikte kirvelik çok büyük anlam taşır, kardeşten de önde gelir. Seyit Rıza, yeğeni olmasına rağmen Rayver’e güvenmediği için Alişer’in kirve olmasını doğru bulmaz.

    Rayver, Türk ordusunun hizmetine giren, direnişin kırılmasında önemli rol oynayan bir haindir. Düşman hesabına yaptığı her hizmet karşılığında para verilerek ödüllendirilmiştir. Direnişin siyasi liderliğini yapan en önemli kişisi Alişer ve Zarife Hatun’un da aralarında bulunduğu yüzlerce yurtseverin kellesini Türk ordusuna taşımış ve karşılığın kirli/kanlı liraları almış, ruhunu, kişiliğini, onurunu en ucuz, en aşağılık bir tarzda satmıştır.

    dersim_katliami_08

    Seyit Rıza ve yol arkadaşları idam edildikten sonra, Türk genelkurmayın emriyle Taştek mevkiinde oğlu ile birlikte kurşuna dizilir. Askerler Rayveri ve oğlunu öldürdükten sonra, Pehami köyündeki evini işgal ederek, milletin kanı pahasına Türk istihbaratından (hatta Abdullah Alpdoğan’dan) alıp biriktirdiği binlerce liraya el koyarlar, eşini çeşitli işkencelerden geçirdikten sonra Batıya sürgün ederler.

    Kürtlerin hainlerle başı hep dertte olmuştur, hatta Kürtler kadar haini bol olan başka bir halk yoktur denilir. Son Kürt başkaldırısı tarihine bakıldığında da büyük ihanetçilerin çıktığını görürüz. Ulusal harekete çok zarar vermesine rağmen, çağdaş bir önderlik ve örgütlülüğü sayesinde her seferde başarıyla atlatılmasını ve daha da güçlenerek çıkmasını bilmiştir.

    Kadın ve çocukların arasında olduğu onbinlerce Dersimli katledilmeye böyle götürüldü.

    dersim_katliami_09

    Vasiyetleri yerine getiriliyor.

    Bugün Seyit Rıza ve Kürdistan’ın diğer şehitlerinin idam sehpalarında haykırdıkları o son sözlerinin gerekleri, Kürdistan’ın dört parçasında adım adım gerçekleşmek üzere büyüyor, gelişiyor, zafere doğru ilerliyor.

    Kürdistan’ın her bölgesi eşsiz kahramanlıklar gösteren yiğitlerle doludur.  Biliyorsunuz, son isyan otuz seneyi geride bıraktı, bunun tarihi henüz yazılmadı. Son başkaldırıda gelişen kahramanlıkların sadece çok cüzi bir kısmını duyduk. Yiğit Kürt kızlarının, oğullarının gösterdikleri kahramanlıkların anlamını önümüzdeki dönemde daha iyi anlayacağız. Daha şimdiden Kürt kadınlarının geliştirdiği mücadele ve yeni yaşam tarzı dünyanın duyarlı insanları tarafından takdirle karşılanıyor, gıpta edilerek izleniyor.

    Kürdistan direniş tarihi, Kürtlük onuru ve özgürlüğü için savaşan, idam sehpasını direniş alanına çeviren, idam kararı verenleri adeta idam ettiren bu yiğitlerle doludur.

    dersim_katliami_10

    Tarihin bu kesitinde onlar için söylenmesi gereken en iyi söz:  Evlatlarınız başta Rojava’nın Kobanê Kantonu olmak üzere Kürdistan’ın bütün parçalarında, sizin eksik bıraktığınızı tamamlıyor. Onlar sizin gösterdiğiniz yolda özgür bir yaşam için savaşıyor. Kimsesiz ve çaresiz değiliz. Rahat uyuyun. Başkan Apo’nun önderliğinde PKK saflarında örgütlenen torunlarınız sizin öcünüzü alıyor.

    Asimilasyonist algı:

    Türk egemenlik/sömürgecilik sistemi, Kızılbaş Alevilik üzerine Kürdistan ve Anadolu’da ilk kapsamlı araştırmayı 1914-1915 tarihlerinde yaptırır. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin yönetimde olduğu ve Birinci Dünya Savaşı’nın yaşandığı bir dönemdir. İttihatçı yönetim, Kürdistan ve Anadolu’da ne kadar Kızılbaş Alevi, ne kadar Bektaşi Alevi olduğunu araştırmak üzere Arapça, Rusça, Almanca ve Fransızca bilen Baha Said Beyi görevlendirir.

    Baha Said Bey, yaptığı araştırma sonucunda hazırladığı raporda; Kızılbaş ve Bektaşi Aleviliğin Orta Asya’da Türk inancı olan Şamanizm ile İslamiyet’in karışımından oluşan Türk kökenli inançlar olduğunu belirtir. Baha Said Beyin çalışmaları bununla sınırlı kalmaz. Ayşe Hür’ün verdiği bilgiye göre Baha Said Bey, Anadolu halkını Milli Mücadeleye katılmaya ikna etmek için kurulan İrşad Heyeti’ne dâhil edilir. Ardından, Tayyare Cemiyeti Müfettişi olarak Samsun’a tayin edilir. Baha Said Bey, bu görevi sırasında özellikle Kürdistan’ın dağlık bölgelerinde yaşayan Kızılbaş Kürt aşiretlerinin soy, dil ve mezhep ile gelenek ve göreneklerinin incelemeyi esas alır. Baha Said Beyin yürüttüğü çalışmanın amacı; Kızılbaş Kürtlerin Kemalist “modernleşme” projesi çerçevesinde asimilasyonun kapısını aralamak, zemini yaratmaktır.

    Baha Said Beyin çalışmaları, 1926-1927 yıllarında Türk Yurdu Dergisi’nde şu başlıklar altında yayınlanmıştır: “Türkiye’de Alevi Zümreleri, Tekke Aleviliği, İçtimai Alevilik, Sofiyan Süreği-Kızılbaş Meydanı, Anadolu’da Gizli Mabetler: Nusayriler ve Esrar-ı Mezhebiyeleri, Bektaşiler.”

    Baha Said’den sonra aynı görev Hasan Reşit’e  (Tankut) verilir.  Hasan Reşit Dersim ve çevresinde yaptığı çalışmanın ilk raporunu 1928 yılında Birinci umumi Müfettişi İbrahim Tali’ye (Öngören) sunar. Hasan Reşit Tankut uzun yıllar bu görevde çalışır. Bu araştırmalara ilişkin 1930, 1938, 1949 ve 1961’de M. Kemal’e ve CHP’ye gizli raporlar sunar.

    Hasan Reşit Tankut’un hazırladığı raporlarda geliştirdiği bazı öneriler günümüzde yürütülen asimilasyon politikasının temelini oluşturur.

    Tankut raporların birinde; Kürt coğrafyasının kuzeyinde Zaza Kızılbaşlar, Batısında Alevi Kızılbaş Kurmançlar ve doğusunda Şafii Kurmançların yaşadığını belirtir. Bu belirlemeden sonra, bu Kürt grupları birbirinden ayırmak için aralarına Türkleri yerleştirmek gerektiğini, yani bir “Türklük barajı” oluşturulmasını önerir. Hükümetler değişse de Türk devletinin Aleviliği inkâr ve asimilasyonist politikası değişmez.

    Birkaç yıldır hükümet yeni bir Alevi algısı geliştirme çabası içerisine girmiştir. AKP hükümeti arka arkaya “Alevi Çalıştayları” yapmaktadır. CHP Alevi söylemini değiştirme telaşı içerisindedir. İktdarı ve muhalefetiyle tek bir hedefe odaklanmışlardır.  O da, Türk-İslam sentezi çerçevesi içerisinde Alevi asimilasyonunu gerçekleştirmektir. Erdoğan ve Davutoğlu’nun açıklamaları İttihatçı ve Kemalist Baha Said ve Hasan Reşit’in önerdiği politikaları esas aldıklarını göstermektedir. Davutoğlu Dersim’de yaptığı konuşmada, Kızılbaş Alevi Ocaklarının köken olarak Türklüğe ve Araplığa bağladı. Sosyolojik gerçekliğe o kadar aykırı beyanlarda bulundu ki, Qures Ocağı mensuplarını, Arabistan’daki Küreyiş kabilesinden geldiğini ve Dersim Aleviliğini İslam’ın merkezine yerleştirdi. Varsayalım ki Alevilik İslam’ın tasavvufi bir yorumudur, ama Dersimliler Arap değil Kürt’tür.  CHP genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da kâh Akşehirli, kah Türkmen, kah Dersimli Alevi Kemal olduğunu söyler. Aslında CHP ve AKP bezer görüşleri savunmaktadırlar. Biri (CHP) Kemalizm’in sekülarist (bu da artık şüpheli), diğeri (AKP), Kemalizm’in yeşil versiyonudur, ikisi birbirini tamamlayan Kemalizm’in farklı kanatlarıdır.

    20 Aralık 2014

  • Alevi Dedesi Öztürk: Alevi köylerine camiyi reddediyoruz

    Alevi Dedesi Öztürk: Alevi köylerine camiyi reddediyoruz

    Ordu’da Gölköy Kozören bir Alevi köyü. Bu köye devlet cemevi yerine cami yaptı yıllar önce. Şimdi ise Alevi yolunu sürdürmek isteyen köylüler cemevi yaptırıyor. Hem de dayanışmayla. Kendisi de Ordulu olan Güvenç Abdal Ocağı dedelerinden Sefa Öztürk,  PİRHA’ya verdiği demeçte cami yapılan bu köye cemevi yapılmasının önemli olduğunu belirterek, cemevinin yapımının tamamlanması için herkesi dayanışmaya çağırdı. Alevi köylerine cami yapılmasına da tepki gösteren Öztürk, Alevi köylerine camiyi reddediyoruz.” dedi.  

    PİRHA- Ordu’da Gölköy Kozören köyünde yapılan cemevi inşaatı devam ediyor. Alevi yurttaşların dayanışmasıyla yapılan cemevinin biran önce hizmete açılması için daha çok yardımlaşmaya ihtiyaç var.

    14088669_1759266934287388_66677079163814649_n                          14068358_1759270910953657_5474503608140759143_o

    Dönemin iktidarlarının Alevi köylerine cami yapma politikası bu köyde de uygulanmış. Alevi köyü Gölköy Kozören’e cemevi yapılması gerekirken cami yapılmış.

    alevi-koyu-cami

    “LOKMALARINIZI BEKLİYORUZ”

    Şimdi ise Alevi yolunun sürmesi için Cemevi Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Muharrem Dalkıç, “Cemevi inşaatı devam ediyor. Siz değerli canların, yardım ve destekleri ile beton kısmı bitti. Yapacak çok daha işimiz var. Lokmalarınızı, yardım ve desteklerinizi bekliyoruz” dedi.

    14067856_1759270490953699_323800316732309774_o                       14124503_1759272084286873_4158795986427562164_o

    “CEMEVİ İÇİN BİR TUĞLA DA SEN KOY”  

    Güvenç Abdal Ocağı dedelerinden Sefa Öztürk de PİRHA’ya verdiği demeçte duyarlı herkesi dayanışmaya çağırdı. Öztürk, “Bütün canları birlikte hareket etmeye davet ediyorum. Cemevlerini birlikte yapalım. Lokmayı birlikte paylaşalım. Cemi birlikte tutalım. Bir tuğlada sen koy” dedi.

    sefa-ozturk-dede

    “ALEVİ KÖYLERİNE CAMİYİ REDDEDİYORUZ”

    Sefa Öztürk Dede, Alevi köylerine cami yapılmasına da tepki gösterdi. Öztürk, “Alevi köylerinde asimilasyona uğratmak ve  alevileri bölmek için cami yapılmaktadır. Bunu savunan aleviler için de sorundur. İdeolojiler ve inançlar çift kimliği reddeder. Şirin gözükmeye çalışmak zamanla sahibini deforme eder. Bundan derhal vazgeçilmelidir. Alevi köylerine camiyi reddediyoruz.” dedi.

    Nilgün METE