Etiket: darbe

  • DAD’dan Çorum Katliamı açıklaması: Halklar bahçesi, halklar mezarlığına çevrildi!

    DAD’dan Çorum Katliamı açıklaması: Halklar bahçesi, halklar mezarlığına çevrildi!

    PİRHA- Çorum Katliamı’nın 46. yıl dönümüne dair açıklama yapan Demokratik Alevi Dernekleri, “halklar bahçesi” olarak tanımlanan Anadolu katliamlarla “halklar mezarlığına” çevrildiğini ifade etti.

    Çorum’da faşistler tarafından 1980 Mayıs-Temmuz aylarında yapılan katliam sonucu çoğu Alevi olmak üzere resmi kaynaklara göre 57 yurttaş yaşamını yitirdi, yüzlerce insan yaralandı. Saldırılar sonucu Alevi ve solculara ait çok sayıda ev ve işyeri de kullanılamaz hale getirildi.

    “SOYKIRIM OSMANLIDAN CUMHURİYETE SÜRDÜ”

    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Genel Merkezi, Çorum Katliamı’nın 46. yıl dönümüne dair açıklama yaptı. Çorum Katliamı’nın, “halklar bahçesi” olarak tanımlanan Anadolu’yu “halklar mezarlığına” çeviren soykırım sarmallarının önemli merhalelerinden biri olduğunun vurgulandığı açıklamada, “Aleviler Osmanlı ve öncesi imparatorluklar ve diğer hegemon merkezler tarafından soykırım politikalarına tabi tutulmuş, bu durum İttihatçı-tekçi faşizmi devralıp derinleştiren Cumhuriyet döneminde de değişmemiş, daha merkezi ve sistematik biçimde sürdürülmüştür” denildi.

    “ALEVİLER, YÜZYILLARDIR SOYKIRIM POLİTİKA VE PRATİKLERİNİN KURBANI DURUMUNDA”

    Kapitalizm koşulları sosyal-siyasal alt üst oluşlara yol açtığına dikkat çekilen açıklamada, “Küresel ölçekte yükselen hak ve özgürlük mücadeleleri farklı halk-sınıf ve inanç gerçekliklerinden insanlarımızı buluşturmuş, daha yaşanabilir yarınlar için kolektif mücadeleye sevk etmiştir. Yüzyıllardır soykırım politika ve pratiklerinin kurbanı durumunda olan Alevi halkların bu durumdan çıkabilmek için devrimci-demokratik mücadele saflarında yer alması somut durum ve felsefeleri gereği olarak bir zorunluluk teşkil etmekteydi” ifadelerine yer verildi.

    “MİLYONLARCA ALEVİ GÖÇERTİLMİŞ, DEMOGRAFİK DEĞİŞİM GERÇEKLEŞTİRİLMİŞTİR”

    DAD tarafından yapılan açıklamanın devamında şunlar ifade edildi:

    “Mazlumların yükselen hak ve özgürlük mücadelesini bastırmak için Türkiye muktedirleri ve emperyalist merkezler 12 Eylül faşist darbesini tezgahlamakta, devrimci-demokratik mücadeleyi bastırma politikaları kapsamında soykırımların nesnesi durumuna getirdiği Alevi halkları özellikle hedef almaktaydı.

    12 Eylül 1980 darbesine giden süreçte, hak ve emek mücadelesi vermekte olan Alevilere ve devrimci-demokratik muhalefete yaşatılan katliamlar bilindiği ve deşifre olduğu üzere tekçi faşizmin derin yapıları tarafından organize edilmiş ve gerçekleştirilmiştir. Bu saldırılar her türlü hak mücadelesini hedeflerken Alevi soykırımını daha da derinleştirmeyi esas almış, milyonlarca Alevi göçertilmiş, Alevi halkların tarihsel yaşam alanları adeta insansızlaştırılarak demografik değişim gerçekleştirilmiştir.

    46. yıldönümü vesilesiyle Çorum’da hak ve özgürlükler için omuz omuza mücadele ederken düşen her halk ve inançtan canlarımızın huzurunda dara duruyor, ikrarımızın ve mücadelemizin baki olduğunu bir kez daha vurguluyoruz. Zaman Sahipsiz, Mekan Rızasız, Mazlum Çaresiz Değildir!”

    HABER MERKEZİ

     

     

  • KESK Dersim Şubeler Platformu:İhraçlar derhal görevlerine iade edilmelidir-VİDEO

    KESK Dersim Şubeler Platformu:İhraçlar derhal görevlerine iade edilmelidir-VİDEO

    PİRHA-KESK Dersim Şubeler Platformu, ihraç edilen üyelerinin işlerine geri dönmesi talebiyle basın açıklaması yaptı. Yapılan açıklamada, “Bir taraftan Kürt sorununun barışçıl yollarla çözüleceğini söyleyip bir taraftan barış ve demokrasi mücadelesi verdiği için ihraç ettiğiniz KESK’lilerin görevlerine iadesini engelleyemezsiniz. Dolayısıyla iktidarı tutarlı ve samimi olmaya davet ediyoruz” denildi.

    Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) Dersim Şubeler Platformu, ihraç edilen üyelerinin işlerine geri dönmesi talebiyle Sanat Sokağı’nda basın açıklaması yaptı.

    Açıklamada, ‘İşimizi geri alacağız, hukuksuzluğa karşı alanlardayız’ pankartı açıldı. Açıklamayı platform adına Eğitim Sen Dersim Şube Yöneticisi Nebi Toylak okudu.

    “İHRAÇLAR KONUSU, MİLYONLARIN SORUNUDUR”

    AKP iktidarının yeni bir rejimin inşası için 15 Temmuz darbe girişimini fırsata çevirdiğini belirten Nebi Toylak, “Açlığa ve sefalete mahkûm edilen bu kamu emekçilerinin ise pasaport ve seyahat özgürlükleri ellerinden alınmış, özel sektörde dahi çalışmaları engellenmiş, sosyal ölüme terk edilmek istenmiştir. Nitekim ihraç edilen yüzlerce ihraç kamu görevlisi maruz bırakıldıkları yoğun stres ve sosyal güvenlik haklarının ellerinden alınması nedeniyle ağır hastalıklara yakalanmış, kimileri bu hastalıklar nedeniyle yaşamını kaybetmiştir. İntiharlar yaşanmış, aile bütünlükleri bozulmuş, işçi cinayetlerinde onlarcası yaşamını yitirmiştir. Barışa dair en çok sözün kurulduğu bugünlerde dahi Barış Akademisyenlerinin büyük çoğunluğunun hala görevlerine iade edilmemiş olması iktidarın sürece dair samimiyetsizliğinin bir başka göstergesidir. 9 yılı aşkındır arkadaşlarımızın görevlerine iadesi için kesintisiz bir mücadele yürütüyoruz. İhraçlar konusu aileleriyle birlikte milyonların sorunudur” dedi.

    “ARKADAŞLARIMIZ GÖREVLERİNE İADE EDİLMELİDİR”

    İhraçlar konusunun rejimin karakterinin değişip değişmeyeceğinin göstergelerinden biri olduğunu vurgulayan Toylak, “Bir taraftan siyasallaşan yargı eliyle ihraçların işe iadesini engellerken diğer taraftan demokrasi vaat ederek toplumu kandıramazsınız. Bir taraftan Kürt sorununun barışçıl yollarla çözüleceğini söyleyip bir taraftan barış ve demokrasi mücadelesi verdiği için ihraç ettiğiniz KESK’lilerin görevlerine iadesini engelleyemezsiniz. Dolayısıyla iktidarı tutarlı ve samimi olmaya davet ediyoruz. Toplumsal barışı sağlamanın ve demokratik standartları yükseltmenin asgari gereklerinden biri olarak görevlerine iade edilmeyen, hukuksuzca ihraç edilen tüm kamu emekçilerinin geriye dönük haklarıyla birlikte görevlerine derhal iade edilmesidir. Bir gün dahi gecikmeksizin gereği yapılarak arkadaşlarımız görevlerine iade edilmelidir. KESK olarak tüm arkadaşlarımız görevlerine dönünceye kadar mücadele etmeye ve savaşa karşı barışı, ölüme karşı yaşamı, tekçiliğe karşı çoğulculuğu, karanlığa karşı aydınlığı savunmaya devam edeceğiz” diye konuştu.

    Açıklama ‘KESK’li ihraçlar onurumuzdur’ sloganlarıyla sona erdi.

    PİRHA/DERSİM

  • Hıdır Alparslan: 12 Eylül’ün ardından 45 yıl geçmesine rağmen devlet politikasında değişen bir şey yok-VİDEO

    Hıdır Alparslan: 12 Eylül’ün ardından 45 yıl geçmesine rağmen devlet politikasında değişen bir şey yok-VİDEO

    PİRHA-Devletin, Kürtleri sindirmek için gelişen Kürt siyasi hareketini boğmak için bir darbe girişi yaptığını söyleyen İnsan Hakları Derneği Dersim Şubesi Yöneticisi Hıdır Alparslan, “Askeri darbe ilan edildiği zaman özellikle bölge illerinde cezaevleri dışında köylerde, sokaklarda, meydanlarda, şehirlerde fiziki ve psikolojik baskılar yapıldı. Köy meydanında insanlar dizilerek insanların kendi ailesinin yanında hakaretler, küfürler, fiziki baskı, dayak yapılıyordu. Daha 1938 sendromunu atlatmamış olan yaşlılarımıza özellikle çok büyük baskı uygulanıyordu. Onların üzerinde ailelerine göz dağı veriliyordu. O insanlar 1938 sendromunda daha kurtulmadığı için ciddi anlamda psikolojik travma yaşıyorlardı” dedi.

    Türkiye tarihinin en kanlı askeri darbesi olarak ifade edilen 12 Eylül 1980 darbesi, günümüzde halen mevcut yasalarla ideolojisini sürdürüyor.

    12 Eylül askeri darbesi sonucu 50 yurttaş idam edilmiş, 300’ü cezaevinde işkenceden ve hastalıktan ölmüş, 650 bin kişi gözaltına alınmış, açılan 210 bin davada 230 bin kişi Sıkıyönetim Mahkemeleri’nde yargılanmıştı. Aynı dönemde, 30 bin kişi “mülteci” olarak yurtdışına giderken, cezaevlerindeki işkenceler de “insanlık suçu” kapsamında tarihe not edilmişti. Ayrıca, siyasi partiler ve sendikaların da kapatıldığı 12 Eylül sonrasında 400 gazeteci hakkında da davalar açılmıştı.

    İnsan Hakları Derneği Dersim Şubesi Yöneticisi Hıdır Alparslan, 12 Eylül’ün ardından geçen 45 yıllık süreçte yaşananları anlattı.

    “DARBEDEN SONRA KÖYLERDE FİZİKİ VE PSİKOLOJİK BASKILAR YAPILDI”

    12 Eylül 1980 yılındaki askeri darbenin ayak izlerinin 1976’dan itibaren kendisini hissettirmeye başladığını belirten Hıdır Alparslan, “1972 yılında Deniz Gezmiş’in idamından sonra sol hareketin sekteye uğramasının ardından 1973-1974 yıllarında Kürt siyasi hareket gelişmeye başladı. Kürt siyasi hareketinin gelişmesiyle devlet, Kürt siyaseti hareketini sindirmek için bir planlama yapıyordu. Kürt Aleviler ile Kürtleri karşı karşıya getirmek için Maraş Katliamı planlandı. Maraş Katliamı ile birlikte Aralık 1978’te sıkı yönetim ilan edildi. Sıkı yönetim daha çok bölge illerinde uygulandı. Sıkı yönetimin ilan edilmesinden sonra devlet bu sefer de, Kürtleri sindirmek için gelişen Kürt siyasi hareketini boğmak için bir darbe girişimine başladı. 12 Eylül 1980’de askeri darbe ilan edildi. Askeri darbe ilan edildiği zaman özellikle bölge illerinde cezaevleri dışında köylerde, sokaklarda, meydanlarda, şehirlerde fiziki ve psikolojik baskılar yapıldı. Bu psikolojik baskıların birebir kendi köyümüzde tanığıyız. Köy meydanında insanlar dizilerek insanların kendi ailesinin yanında hakaretler, küfürler, fiziki baskı, dayak yapılıyordu. O dönemde köylerde, birebir yaşadığımız olayların başında daha 1938 sendromunu atlatmamış olan yaşlılarımıza özellikle çok büyük baskı uygulanıyordu. Onların üzerinde ailelerine göz dağı veriliyordu. O insanlar 1938 sendromunda daha kurtulmadığı için ciddi anlamda psikolojik travma yaşıyorlardı. O dönemde 73 yaşında olan amcalarım tutuklandı ve cezaevinde işkencelerden geçirildi. Cezaevinden çıktıktan sonra artık Dersim’de kalmayı düşünmediler ve hemen buradan göç ettiler. Yani bu da devletin istediği bir şeydi. İnsanlara işkence yapalım onlarda buradan göç etsin. Kendilerinin yapamadığı sürgünü insanlara uyguladıkları işkenceyle insanların kendi iradesine bırakarak buradan göç etmesini sağladılar” dedi.

    “45 YIL GEÇMESİNE RAĞMEN DEVLET POLİTİKASINDA DEĞİŞEN BİR ŞEY YOK”

    12 Eylül Darbesi’nin üzerinden 45 yıl geçmiş ancak devlet politikasında değişen bir şey olmadığını vurgulayan Alparslan, “Ama tabi ki yeni barış sürecinin nereye evrileceğini tam kestiremiyorum. Kürt siyasi hareketinin mücadelesi sonucunda devlet belli bir noktada geri bir adım atmış durumda. Yani artık devlet bu süreci bir barış ortamına evrilterek ülkede huzuru sağlamaya çalışıyor. İnşallah devlet söylediklerinde samimi olur. Tek isteğimiz barışın olması ama bunun için de öncelikle devletin bir adım atması gerekiyor. Alınan kararların anayasal bir güvenceye alınması gerekiyor, çünkü oluşturulan komisyonun bile bir anayasal bir güvencesi yok. En azından hasta ve siyasi tutuklular için bir adım atılabilir. En azından şimdilik bazı düzenlemelerin yaşanması gerekiyor, şu anda ülkede yaşananların 12 Eylül 1980 Darbesi ve 1990’lı yıllardan farklı olduğunu düşünmüyoruz. O yüzden bir an önce belirli adımların atılması gerekiyor” diye konuştu. düşünüyorum.

    Cihan BERK-Nuray ATMACA/DERSİM

  • 12 Eylül Darbesi, 45. yılında İstanbul’da protesto edildi: Kararan vicdanlar aydınlansın!-VİDEO

    12 Eylül Darbesi, 45. yılında İstanbul’da protesto edildi: Kararan vicdanlar aydınlansın!-VİDEO

    PİRHA- Çok sayıda demokratik kitle örgütü, 12 Eylül Askeri Darbesi’nin yıldönümü sebebiyle Taksim’de basın açıklaması yaptı. Okunan metinde “Darbecilerle hesaplaşmayı beceremeyen bir toplum, darbe üstüne darbe yemeye mahkumdur! Türkiye toplumu yıllar ve yıllardır kararan vicdanıyla yüzleşsin, kararan vicdanlar aydınlansın istiyoruz!” denildi.

    Genelkurmay Başkanı Kenan Evren ve kuvvet komutanları tarafından 12 Eylül 1980’de Türkiye tarihinin en kanlı askeri darbesi yapıldı. Darbe sonucu, 650 bin kişi gözaltına alındı ve 1 milyon 683 bin kişi, komünist, Alevi, Kürt, dinci, şeriatçı denilerek fişlendi. 517 kişiye idam cezası verilirken, 171 kişinin de işkenceden öldüğü belgelendi.

    Etkisi uzun yıllar süren askeri darbe, 45. yılında da protesto edildi. Taksim’de bir araya gelen yurttaşlar, “12 Eylül Darbesiyle Hesaplaşıyoruz! Darbecilerle Toplumsal Suç Ortaklığını Reddediyoruz” yazılı pankart açtı. Eylemde ilk olarak 45 yıl önce yaşamını yitiren devrimciler için saygı duruşunda bulunuldu.

    “Faşizme karşı omuz omuza”, “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz” sloganları atılırken, kurumlar adına ortak basın metnini Nimet Tanrıkulu okudu.

    TÜM ISRARA RAĞMEN DARBECİLER YARGILANMADI!

    12 Eylül Darbe rejiminin sürdüğünü ifade eden Tanrıkulu, “Somut yaşayarak tanık olduğumuz gibi tekçi, baskıcı, darbeci özüyle iç içe katlanarak sürüyor. 25 yıl önce 12 Eylül 2000’li yılın başında 12 Eylül darbecilerinin yargılanması kampanyası için yola çıkarken, 12 Eylül darbe döneminin askeri mahkemelerinin mahkûmiyet kararlarının gayri meşru olduğu, bunun içindir ki tüm sonuçlarıyla beraber iptal edilmesi talebimizin gereği yerine getirilmedi, gayri meşru mahkeme kararlarına tüm ısrarlarımıza karşın, hala dokunulmadı” diye belirtti.

    “DÜNYANIN EN KÖKLÜ TOTALİTER REJİMİ”

    Nimet Tanrıkulu, 12 Eylül darbesiyle birlikte totaliter bir rejim yaratıldığını söyleyerek metnin devamında şunları söyledi:

    “12 Eylül 1980 darbesi, toplumu ve devleti yukarıdan aşağıya doğru anti-demokratik, totaliter bir anlayışla yeniden düzenledi. Bu düzenlemeyi siyasal ve askeri zor kullanarak gerçekleştirdi. Darbe öncesinin halkta yurttaşlık ve hukuk bilincinin geliştiği nispi demokratik süreç tasfiye edildi. Yerine kayıtsız şartsız itaat eden, demokratik değerleri tüketen bir toplum biçimi ikame edildi.

    12 Eylül darbecileri ‘anarşi ve terör’ hadiselerine karşı darbe yaptıklarını ilan ettiler. Kötücül sonuçları günümüze kadar gelen dünyanın en kalıcı ve en köklü totaliter rejimlerinden birini inşa ettikleri gibi darbe yıllarında vahşi bir devlet terörü uygulayan da yine 12 Eylülcüler oldu. Bugünden geriye doğru bakıldığında, 12 Eylül darbeciliğinin kendi içinde son derece tutarlı olduğu ortaya çıkıyor. Neden mi? Özgürlük ve demokrasi düşüncesine karşı kapılar sonuna kadar kapatıldı. Emsal olsun, AB üyelik sürecinde Türkiye yıllardır ülke hayatından darbe anayasasını, yasaları ve anti- demokratik uygulamaları kendi meşrebince temizlemeye çalışıyordu. Ancak AB aday üyeliği için peş  peşe düzenlemeler yapılırken, her defasında da 12 Eylül anayasasında yer alan başka bir hüküm yeni bir engel olarak ortaya çıkıyordu.  Bütün bunlar 12 Eylül darbe rejiminin reforme edilemez olduğunu, külliyen tasfiye edilmesi gerektiğini gösteriyordu. Ancak reforme edilemediği gibi tasfiyesi de ciddi olarak denenemeyince, darbe kanunları ve kurumlar, düşünce ve davranış kalıplarıyla toplumda içselleşti.

    “PENTAGON PATENTLİ BİR SOĞUK SAVAŞ ÜRÜNÜ”

    12 Eylülcü faşist cuntacıların güçlü bir ‘Ulusal Güvenlik Devleti’ kurma stratejik hedefi de vardı. 12 Eylülcülerin temel stratejik amacı demokratik bir şal altında darbe rejimini kurumsallaştırmaktı. Başka bir ifadeyle güçlü bir ‘Ulusal Güvenlik Devleti’ inşa etmekti. Bunu yaptılar. ‘Ulusal Güvenlik Devleti’ aynı ismi taşıyan doktrin çerçevesinde, Pentagon patentli bir soğuk savaş ürünü bir devlet anlayışı idi. Bu anlayışın bir sonucu olarak, 12 Eylülcüler, demokrasi ve özgürlük fikirlerinin geliştiği 1970’li yıllar ve sonlarına doğru mücadele içinde boy veren, Türkiye solu, Kürt halkının yurtsever devrimci kesimleri ve bizim kuşak olmak üzere, toplumu siyaseten itiraz eden, düşünen devrimci halk kesimlerini ‘İç düşman’ kabul ettiler.

    Darbecilere göre, boyun eğmeyi reddeden, resmi ideolojiyi benimsemeyen, verilmek istenen tek boyutlu kimliği kabul etmeyen, kendi toplumsal ve kültürel kimliklerini savunan farklı kesimlerle ‘barış içinde birlikte yaşama’ mümkün değildi. Bu tür görüşlerin yaygınlaşmasını engellemek için her türlü yasağı uyguladılar ve bu düşünceleri savunanları cezalandırdılar.

    Ez Cümle…  Darbecilerle hesaplaşmayı beceremeyen bir toplum, darbe üstüne darbe yemeye mahkumdur! Türkiye toplumu yıllar ve yıllardır kararan vicdanıyla yüzleşsin, kararan vicdanlar aydınlansın istiyoruz! Darbecilerle toplumsal suç ortaklığını reddedelim! Kahrolsun Faşizm!  Kahrolsun Emperyalizm!”

    “DEVLET DEDİĞİNİZ CİDDİYET İSTER”

    Siyasetçi Sebahat Tuncel de eyleme katılanlar arasındaydı. Tuncel, yaptığı konuşmada, darbe zihniyetiyle yüzleşilmediği için benzer uygulamaların sürdüğünü ifade etti. Kadınların, darbe zihniyetinden en çok etkilenenler kesim olduğunu söyleyen Sebahat Tuncel, şu konuşmayı yaptı:

    “12 Eylül faşist darbesiyle yüzleşme olmadığı için mevcut iktidar tarafından da 12 Eylül uygulamaları devam ettiriliyor. Örneğin kayyum uygulaması darbe uygulamasıdır. Kayyum, şimdi genelleşmiş, bütün Kürdistan’da ve Türkiye’de genel bir rejim haline gelmiştir. Bu aslında darbenin siyaseten devam ettiği anlamına gelir. Türkiye’de milyonlarca insan sorgudan, kovuşturmadan geçiriliyor. Yani Türkiye’deki tüm yurttaşlar neredeyse devlet denetimi altında, baskı altında, yargı araçsallaştırılarak baskı altına alınmış durumda. Dolayısıyla aslında biz darbeyle yüzleşmediğimiz için, darbe zihniyeti farklı uygulamalarla devam ediyor. Biz ‘bir daha asla’ demek için bir an önce devletin bu gerçeklikle yüzleşmesi gerekir. Hele hele önümüzde yeni bir tartışma süreci varken, Kürt sorununu, barışı tartışma yaptığımız bir dönemde buna ihtiyaç var.

    Darbeyi kabul etmiyoruz. Devlet dediğiniz ciddiyet ister. Eğer bunu kabul etmiyorsanız bununla gerçek anlamda yüzleşeceksiniz. Darbeci zihniyetle yüzleşmek, Türkiye’nin aydınlık geleceği için, halkların kardeşliği, barış için, sınıf mücadelesinin geleceği açısından ve kadın özgürlüğü açısından önemli bir süreç. Bu darbeci zihniyete artık dur diyoruz. DEM Parti’ye yönelik operasyonları arkadaşlar biliyor. CHP’ye yönelik yürütülen siyasi operasyonlar ya da HDK’ye yönelik operasyonlar devam ediyor. Bütün bunlar darbe zihniyetinden bağımsız ele alınamaz. Eğer yüzleşecekseniz bunları da yani tüm sonuçlarıyla 45 yıldır ortaya çıkan uygulamaların hepsini ortadan kaldırmaya ihtiyaç var.”

    Açıklamada imzası bulunan kurumlar şöyle:

    78’liler Hareketi, İHD, DEM PARTİ, DBP, DK- DER, DGD Platformu, EHP, EMEP HDK, Karşı Sanat Çalışmaları, KOMÜN, SMF, SODAP SOL DEP, SYKP, TÖP, UİD-DER, Yeşil Sol Parti

    PİRHA/İSTANBUL

  • ‘Diyanet, askeri darbe sonrası devletin resmi ideolojisinin merkezi önemdeki bir aygıtı haline geldi’

    ‘Diyanet, askeri darbe sonrası devletin resmi ideolojisinin merkezi önemdeki bir aygıtı haline geldi’

    PİRHA –Prof. Dr. Levent Köker, Diyanet’in 1980 sonrasında devletin resmi ideolojisinin merkezi önemdeki bir aygıtı olduğunu, 2017 Anayasa değişikliğinden uygulamaya geçtiği 2018 Temmuz’undan sonra belirgin bir biçimde kurulu düzenin en etkili ideolojik aygıtı haline geldiğini söyledi.  Köker, “Mutlaka gerçekleştirilecek olan yeni, laik ve demokratik bir anayasal düzenin inşâ edilmesi sürecinde Diyanet’in de tasfiye edilerek, devlet düzeninin kurumlarından biri olmaktan çıkarılması gerekmektedir” dedi.

    Pir Haber Haber Ajansı (PİRHA) olarak yeni bir haber dizisiyle Diyanet İşleri Başkanlığı’nı masaya yatırıyoruz.
    Türkiye’de halkın en güvenmediği ikinci kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı her geçen yıl artan bütçesi, genişleyen yetkileri, yaptığı açıklamalarla, verdiği fetvalarla toplumsal yaşamın her alanında gittikçe daha çok söz sahibi oldu. Din işlerinden sorumlu, devlete bağlı bir kurum olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), kurulduğu 1924 yılından bu yana devlet içindeki varlığı, işlevleri, iktidar politikalarının hayata geçirilmesindeki etkin rolü, her geçen yıl artan bütçesi ve değişen siyasal konumu itibariyle her daim bir tartışma konusu oldu. Son yıllarda eğitim-öğretimde de etkin rol verilen Diyanet Milli Eğitim Bakanlığı ile çeşitli protokoller imzalayarak laiklik karşıtı eğitimin kalıcılaşması için çabalıyor.

    “Bütçesi büyük, varlığı tartışmalı kurum olan Diyanet‘in tarihsel ve güncel görevini, toplumdaki yerini, laiklik karşıtlığını, kadınlara bakışını, Alevi toplumu üzerindeki etkisini Kamu Hukukçusu, Akademisyen Prof. Dr. Levent Köker ile konuştuk.

    “DEVLETİN DİN ALANINI KENDİ DIŞINA ÇIKARMAK GİBİ BİR AMACI OLMADI”

    PİRHA: Diyanet’in kuruluş amacı nedir?

    LEVENT KÖKER: Bilindiği gibi Diyanet İşleri Reisliği, 3 Mart 1924 târihli kanunla kuruluyor. Bu tarih, aynı zamanda, Cumhuriyet’in kuruluş evresinde Hilâfet’in ve Şer’iye ve Evkaf Vekâleti’nin kaldırılması ve Tevhid-i Tedrisat gibi kritik reformların gerçekleştiği târih. Bunların hepsi, ilk bakışta devlet ile din arasındaki ilişkilerin yeniden düzenlenmesine dair önemli yenilikler gibi görünmekte. Buna karşılık, İslam’ın devlet dini olarak kabul edildiğine dair Anayasa maddesi, 1928’e kadar muhafaza edildikten sonra kaldırılıyor. Burada, “Diyanet İşleri Reisliği’nin (sonradan değişen ve bugün de kullanılan adıyla “Başkanlığı”nın) kuruluşu ile Cumhuriyet’in benimsediği “lâiklik” anlayışının nasıl bir ilişki ortaya koyduğu” sorusunun kritik bir önemi bulunmaktadır. 1924 tarihli ilk kuruluş kanununda Diyanet’in görevleri, İslâm dininin “itikadat ve ibadata” ilişkin tüm hükümlerinin ve mes’elelerinin idaresi olarak ifade edilmekte, buna karşılık hukuk kuralları koymak ve bunları uygulamak gibi görev ve yetkilerin yasama organında olduğu vurgulanmaktadır. Bu, bir yönüyle hukuk alanında dinin kurumsal etkisinin ortadan kaldırılması anlamında lâiklik ile uyumlu bir amacın ifadesidir. Bununla birlikte, İslâm dinine ilişkin inanç ve ibadet ile ilgili konularda merkezî bir otoritenin kurulması, devletin din alanını kendi dışına çıkarmak gibi bir amacının olmadığını, aksine Diyanet kurumu aracılığıyla bu alanı kontrol altında tutmayı hedeflediğini göstermektedir. Birinci amaç, yani hukuk alanını Hilâfet, Şeyhülislâmlık ve Şer’iye ve Evkaf Vekâleti gibi kurumları tasfiye ederek dinin kurumsal etkisinden arındırma amacı lâiklik ile uyumlu iken, ikincinin, yani dini inanç ve ibadet alanının devlet denetimi altına alınmasının laiklik ile uyumsuz olduğu düşünülmektedir. Bu ikinci konuda cumhuriyet tarihi içinde geliştirilmiş olan resmi görüş, İslâmiyet’in Hristiyanlıktan farklı olarak, din ile devlet işlerinin ayrılmasına izin vermemesi nedeniyle, lâiklik için mutlaka devletin kontrolü altında tutulması gerektiğini ileri sürmektedir.

    “DİYANET’İN BÜYÜMESİ, 12 EYLÜL 1980 ASKERÎ DARBESİ İLE BAŞLADI”

    -Tarihsel olarak faaliyetleri nasıl bir yol izledi?

    Diyanet’in faaliyetlerini tarihi olarak ele aldığımızda, çok ayrıntıya girmeksizin, üç dönem hâlinde bir açıklama yapılabileceğini düşünmekteyim.
    Birinci dönem, Diyanet’in kuruluşundan tek-parti döneminin sonlarına dek uzanan dönemdir ve Diyanet aracılığıyla dini inanç ve ibadet alanlarının kontrol altında tutulmasının öne çıktığı bir dönem olarak nitelenebilir. Çok partili siyasi hayata geçilmesiyle birlikte bu “kontrol” amacının yanına toplumun gereksindiği dini hizmetlerin yerine getirilmesi amacının eklendiği görülmektedir. Burada da, “dini hizmetler”in alanı genişledikçe, bu hizmetleri yerine getirecek personelin yetiştirilmesi, din hizmetlerinin yerine getirileceği fiziki mekânların oluşturulması Diyanet İşleri’nin zaman içinde devasa boyutlara ulaşan bir büyüklüğe doğru gelişmesiyle sonuçlanmıştır. Diyanet’in bu büyümesi, 12 Eylül 1980 askerî darbesinden sonra iyice ivmelenmiş ve darbe yönetiminin ve destekçilerinin sâhip oldukları “Türk-İslâm milliyetçiliği”ne uygun olarak Diyanet’e siyasi işlevler yüklenmesiyle sonuçlanmıştır. 1982 Anayasası’nın 136. maddesi, Diyanet’e sadece inanç ve ibadet alanlarında düzenleyici, kontrol edici ve hizmet üretici bir organ olarak değil, aynı zamanda “milletçe bütünleşme ve dayanışma amacı” ile görev yapma misyonunu yüklemektedir. Anılan maddede, “her türlü siyasi görüşün dışında kalarak” ibâresi yazılmışsa da, bunun maddeyi kendi içinde tutarsız kıldığı açıktır. Çünkü, “milletçe bütünleşme ve dayanışma” terimlerinin siyasi nitelikte ifadeler olduğu açıktır. Böylece Diyanet’in devlet örgütü içinde siyasi fonksiyon görebilen bir organ olma vasfı kazandığını, fakat bu vasfın AKP iktidarının son dönemiyle iyice belirginleştiğini söyleyebiliriz. Özetle, bugün 2017 Anayasa değişikliği ile geçilmiş olan başkancı rejim altında Diyanet, bu rejimin meşruluğuna hizmet eden siyasi bir kurum hâline gelmiş ve hatta bu niteliğini Diyanet İşleri Türk-İslâm Birliği gibi kurumlar aracılığıyla ülke dışındaki faaliyetlerine de yansıtma yoluna girmiştir.

    “DİYANET, 2017 ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİNDEN SONRA KURULU DÜZENİN EN ETKİLİ İDOLOJİK AYGITI HALİNE GELDİ”

    Özetlersem, 1924-1950 arasında din alanını denetim altında tutmak ön plandayken, 1950-1980 arasında din hizmetlerini yerine getirme misyonu daha ağır basan bir Diyanet görmekteyiz. 1980 sonrasında ise devletin resmi ideolojisinin merkezi önemdeki bir aygıtı haline gelen Diyanet’in 2017 Anayasa değişikliğinden uygulamaya geçtiği 2018 Temmuz’undan sonra belirgin bir biçimde kurulu düzenin en etkili ideolojik aygıtı hâline geldiğini söylemek isterim.

    “DİYANETARTIK YENİ REJİMİN ÖNEMLİ SÜTUNLARINDAN BİRİDİR”

    -AKP’nin iktidar olduğu günden itibaren Diyanet’te nasıl bir değişim yaşandı?

    AKP iktidarı bugün itibariyle 22 yılını doldurmak üzere. Bu uzun dönemin yekpare bir nitelik taşımadığında herhalde bir tartışma yoktur. 2011 sonrası, özellikle de Kürt sorunundaki çözüm süreci, “Alevi açılımı” denilen süreç ve bunlara bağlı olarak gelişen yeni anayasa sürecinin sona erdiği, Gezi olaylarına tesadüf eden 2013 sonrası dönem, AKP’nin belirgin bir biçimde çoğunlukçu otoriter rejime yöneldiğini gösteriyor. Bu yönelişin zirvesi ise 2017 Anayasa değişiklikleriyle getirilen yeni düzenlemeler. Bu düzenlemeler, özetle, tüm devlet yetkilerinin tek kişilik yürütme organı olan Cumhurbaşkanı’nda toplandığı, denetim ve denge mekanizmalarından yoksun bir başkancı rejim inşa etmiş durumda. Bu rejim altında demokratik hak ve özgürlüklerin geliştirilmesi veya “Cumhuriyet’in demokratikleştirilmesi” perspektifi yerini faşizan bir otoriterliğin yerleştirilmesine bırakmış bulunuyor. Diyanet, yeni rejimin en önemli ideolojik aygıtı olarak ön plâna çıkıyor. Sembolik olarak, örneğin, “Ayasofya’nın ibadete açılması” denilen hadisede Diyanet İşleri Başkanı’nın (DİB) “kılıç” elde boy göstermesi, kuruluşundan itibaren muhafaza edilen ama süreç içinde zayıflayan bir yaklaşım olarak Diyanet’in hukuk üretme ve uygulama alanlarının dışında tutulması gereğinin aksine, DİB’nın adli yıl açılışında Cumhurbaşkanı ve yüksek yargı başkanlarıyla birlikte ve dua okuyarak yer alması, kezâ zaman zaman yasama sürecine yol gösterici açıklamalar yapması gibi olguları hatırlamalıyız. Bütün bunlar, Diyanet’in artık yeni rejimin önemli sütunlarından biri olarak açıkça siyasi işlev üstlendiğini göstermektedir.

    “DİYANET’İN ZAMAN İÇİNDE TOPLUMSAL VE SİYASİ İŞLEVİ ARTTI”

    -Diyanet bir taraftan en güvenilmez ikinci kurum olurken, Meclis’e sunulan 2025 bütçesinden 130 milyar 119 milyon ₺  ile 6 bakanlığın bütçesini geride bırakarak bütçeden aslan payını almasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Bu durum, Diyanet’in zaman içinde artan toplumsal ve siyasi işlevlerinin, daha doğrusu bu işlevlerin devletin müesses nizâmı içindeki merkezi öneminin büyüklüğü ile orantılı gibi görünen bir sonucudur.

    “TOPLUMA DİN EĞİTİMİ VERME İŞLEVİNİ DE ÜSTLENDİ”

    -Diyanet ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın iç içe geçen faaliyetlerini nasıl okumak gerekir?

    Yukarıdaki açıklamalarımı burada da tekrarlayabilirim. Diyanet, başlangıçtaki inanç ve ibadet alanlarını kontrol etme işlevinden din hizmetlerini yerine getiren bir kuruma doğru evrildikçe, bu hizmetlerin yerine getirilmesinde ihtiyaç duyulan personelin yetiştirilmesi, eğitimi gibi hususlarda da etkili bir kurum haline gelmiştir. Bir dönem din hizmetleri ile sınırlı olarak düşünülen bu durum, süreç içinde topluma din eğitimi verme işlevini de üstlenmeye dönüşmüş, 12 Eylül askeri darbesi sonrasında Anayasa’ya yerleştirilen zorunlu din dersleri üzerinden eğitim alanının başat aktörlerinden biri haline gelmiştir. Burada, Cumhuriyet’in kuruluş evresindeki “İslâm’ı denetim altında tutma” persektifinin yerini Türk-İslâm milliyetçiliğinin almış olmasının belirleyici etkisini görmemek mümkün değildir.

    “TOTALİTER BİR İDEOLOJİNİN AYGITI NİTELİĞİNE GELDİ”

    -Laik demokratik ülkelerde devlet destekli dini kurumlar yok bizde olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Buraya kadarki sorulara verdiğim cevaplarda Diyanet’in Türkiye’nin devlet düzeni içindeki yerinin nasıl bir evrim geçirdiğini ve bu evrimin bugün yaşadığımız otoriterleşme ile bağlantılı olduğunu anlatmak istedim. Bu sorunuz, Diyanet’in kuruluşundan bugüne gelen süreç içindeki durumuna ilişkin önemli bir eleştiriyi dile getirmemi gerektiriyor. Burada temel mesele, Diyanet’in cumhuriyet tarihinde laik, demokratik bir devlet düzeniyle bağdaşası mümkün olmayan niteliğinin farkına varılması. Laik ve demokratik ülkelerde kurumsallaşmış, örgütlü din ile devlet yönetimleri arasındaki ilişkiler, ülkelerin tarihi ve kültürel özelliklerine göre farklılıklar gösteriyor. Örneğin ABD’nin de devlet ile din kurumları arasında tam ve kesin bir ayrım olduğundan söz edebilirken, Almanya’da Katolik ve Protestan kiliseleri başta olmak üzere devlet tarafından kamu tüzel kişiliği tanınan kurumların bulunduğunu görmekteyiz. Bunların ayrıntılarına girmemiz gerekmiyor.

    Türkiye’de Diyanet ile ilgili temel sorun, bu kurumun Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları arasındaki bir kesime, Sünni-Hanefi mezhep mensuplarına yönelik bir hizmet kurumu olarak yapılanmışken, bu mezhebin başta Aleviler olmak üzere tüm “gayrimüslim olmayan” vatandaşları kapsayacak şekilde örgütlenmiş, dayatmacı ve doktriner bir kurum haline gelmiş olmasıdır. Malûm, Lozan Barış Antlaşması, Türkiye’deki gayrimüslim vatandaşların din, yani inanç, ibadet ve eğitim alanlarında hak ve özgürlükleri güvence altına almış, buna karşılık gayrimüslim olmayan vatandaşların hak ve özgürlüklerini, devletin resmi anlayışına göre, suskunlukla geçiştirmiştir. Buna karşılık, Türkiye’nin taraf olduğu ve Anayasa’nın 90/son maddesine göre kanunların üzerinde bir bağlayıcılığı olan temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası antlaşmalar, din ve inanç ayrımı gözetmeksizin, bütün vatandaşlar için gözetilmesi gereken özgürlük alanlarını güvence altına almış durumdadır. Hâl böyleyken, Diyanet İşleri’nin pratiği, zorunlu din derslerinden, bu derslerde Diyanet’çe uygun görülen İslâm yorumunun çocuklara belletilmesinden Alevilerin dışlandığı ve hatta Alevi inancına saygı gösterilmediği pratiklere yönelinmesine kadar, ulusal ve uluslararası mahkemelerce tescil edilmiş hak ihlâlleriyle malûldür. Bu malûliyet, Diyanet’in Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet düzeninde, toplumun çoğulcu yapısıyla uyumsuz, otoriterliğin ötesinde, totaliter bir ideolojinin aygıtı niteliğine geldiğini göstermektedir. Türkiye için, ne zaman olacağını bilemem ama mutlaka gerçekleştirilecek olan yeni, lâik ve demokratik bir anayasal düzenin inşâ edilmesi sürecinde Diyanet’in de tasfiye edilerek, devlet düzeninin kurumlarından biri olmaktan çıkarılması gerekmektedir. Bu hedefin nasıl gerçekleştirileceğinin ayrıntıları ise ayrı bir konudur.

    Ersin ÖZGÜL/İZMİR

    İLGİLİ HABERLER

    ‘Diyanetin varlığını sorgulamayan her laiklik tartışması yanlıştır; Diyanet vergilerle finanse edilmemeli’
    ‘Bir fetih ideolojisi geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız’-VİDEO
    ‘Diyanet artık bir devlet kurumu olmaktan çok tarikatların merkezi haline gelmiş durumda’-VİDEO
    ‘Türkiye’de dini radikal olarak politikanın dışına çıkarmak gerekiyor’-VİDEO

    ‘Fetihçi iktidarın, böyle bir din ulemasına ihtiyacı vardı, Diyaneti bu amaçla kullanıyor’-VİDEO

    ‘Diyanet şiddetin devam etmesine zemin hazırlıyor; bütçesinde çok büyük haram var’ – VİDEO
    ‘Diyanet’in bu kadar ileri gitmesi laik cumhuriyete büyük bir hançerdir’- VİDEO

     

  • Diyarbakır Cezaevi önünde açıklama: 12 Eylül Darbesi ile yüzleşin!

    Diyarbakır Cezaevi önünde açıklama: 12 Eylül Darbesi ile yüzleşin!

    PİRHA-Diyarbakır Kent Koruma ve Dayanışma Platformu, 12 Eylül Askeri Darbesi’nin 44. yıl dönümünde 5 No’lu Askeri Cezaevi önünde açıklama yaptı. Açıklamada, insanlık dışı işkencelerin uygulandığı 5 Nolu Diyarbakır Cezaevi önünden darbeyle yüzleşilmesi çağrısı yinelendi. 

    Diyarbakır Kent Koruma ve Dayanışma Platformu, 12 Eylül Askeri Darbesi sürecinde insanlık dışı işkencelerin uygulandığı ve buna karşı büyük direnişlerin geliştirildiği Diyarbakır Cezaevi önünde açıklama yaptı. Açıklamaya çok sayıda sivil toplum örgütü temsilcisi katıldı.

    Açıklama metninin Kürtçesini Diyarbakır 78’liler Dayanışma ve Araştırma Derneği Başkanı Ahmet Ertak, Türkçesini ise İHD Diyarbakır Şube Başkanı Ercan Yılmaz okudu. Açıklamada, “5 Nolu Askeri Cezaevi İnsan Hakları Müzesi olsun”, “12 Eylül Askeri Darbesi ile yüzleşme talep ediyoruz. Bütün darbeleri kınıyoruz” pankartları açıldı.

    Mezopotamya Ajansı’nın haberine göre; İHD Diyarbakır Şube Başkanı Ercan Yılmaz’ın yaptığı açıklamada, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde kara bir leke olarak yer alan askeri müdahalelerin en ağır bilançosuna sahip 12 Eylül 1980 askeri darbesinin 44 yıl önce gerçekleştiğini hatırlatarak, bu sürecin sadece o dönemin siyasi düzenini değil, toplumun tüm katmanlarını derinden etkileyen, demokrasi ve insan haklarını tümden ortadan kaldıran bir süreç olduğunu aktardı.

    “YÜZLEŞME VE HESAPLAŞMA SAĞLANMADI”

    Yılmaz, geçmişin karanlık günlerinden ders alarak, demokrasiyi güçlendirmek, hukukun üstünlüğünü sağlamak ve insan haklarını korumanın Türkiye’de demokrasiye inanan her birey ve kurumun sorumluluğu olduğunu vurgulayarak, “Bu sorumluluğun gereklerinden biri olarak gelişen toplumsal taleple 12 Eylül Darbesi’nde aktif olarak yer alanlar hakkında yargılama süreci başlatıldıysa da gerçek adaleti tesis etme çabasından uzak bu yargılama sonucunda herhangi bir neticeye ulaşılamadı. Aradan geçen uzun yıllara rağmen darbe ile gerçek bir yüzleşme ve hesaplaşma sağlanmadığından dolayı ne yazık ki 12 Eylül rejimi tüm kurumlarıyla beraber halen kendini var etmeye devam etmektedir. 12 Eylül Askeri Darbesi ile yüzleşmenin sağlanamaması nedeniyle 15 Temmuz 2016 tarihinde Türkiye yeni bir darbe girişimi ile karşı karşıya kalınmış, darbe girişimi sonrasında temel hak ve özgürlükler askıya alınmıştır” dedi.

    Türkiye’nin 44 yıldır darbe anayasası ve o dönemde yapılan yasa ve yönetmeliklerle yönetildiğine dikkat çeken Yılmaz, 12 Eylül Askeri Darbesi ile yüzleşmenin Kürt Meselesi’nin demokratik yollarla çözümüne ve toplumsal barışa katkı sunacağını vurguladı.

    Yılmaz, konuşmasına şöyle devam etti:

    “Bu nedenle yüzleşmenin ilk adımı olarak şu an önünde bulunduğumuz ve darbe döneminin en önemli sembol mekanlarından olan Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi ile ilgili başlatılan müze çalışmalarına dönemin tanıkları ve sivil toplum örgütlerinin aktif katılımı sağlanması istiyoruz. Bu talebimize ilişkin geçtiğimiz yıl oluşturduğumuz bir heyet ile siyasi partiler, meslek odaları, sivil toplum örgütleri ve sendikaları ziyaret ederek bir dizi görüşmeler gerçekleştirmiştik. Ancak gelinen aşamada yapılan müze çalışmasının salt Kültür ve Turizm Bakanlığı eliyle sivil toplum örgütleri dahil edilmeden devam ettiğini ve bu durumun 12 Eylül Askeri Darbesi sonrasında Diyarbakır 5 Nolu Askeri Cezaevi’nde yaşatılan vahşetin gelecek nesillere aktarılmasını eksik bıraktığını belirtmek isteriz.”

    (HABER MERKEZİ)

  • İnsan Hakları Derneği: Hükümeti, darbelere karşı olduğunu ispata çağırıyoruz-VİDEO

    İnsan Hakları Derneği: Hükümeti, darbelere karşı olduğunu ispata çağırıyoruz-VİDEO

    PİRHA – İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi, 12 Eylül Askeri Darbesi’nin 44. yıl dönümünde İstanbul TRT Radyosu önünde açıklama yaptı. İHD İstanbul Şube Başkanı Gülseren Yoleri, “Otoriterleşme yolundaki ısrarına rağmen, darbe karşıtı olduğunu söylemekten vazgeçmeyen hükümeti 12 Eylül’e ve darbelere karşı olduğunu ispata çağırıyoruz” dedi. 

    Türk Silahlı Kuvvetleri, 12 Eylül 1980 tarihinde TRT, PTT ve diğer iletişim dairelerine el koyarak askeri darbe gerçekleştirdi. İçişleri Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü, Başbakan Süleyman Demirel’in konutu ve daha birçok kamu kuruluşuna el konulduğuna dair bilgi TRT radyolarından tüm ülkeye duyuruldu. Darbe sonucu Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Süleyman Demirel’in başbakan olduğu hükümetin faaliyetine son verildi, parlamento üyelerinin dokunulmazlığı kaldırıldı, ülkede sıkıyönetim ilan edildi ve yurt dışına çıkışlar yasaklandı.

    Darbeci Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren ise devlet başkanı oldu. Darbe sonrası resmî rakamlara göre 650.000 kişi gözaltına alındı, 230.000 kişi askerî mahkemelerce yargılandı, cezaevlerinde ise işkence sonucu 171 kişi olmak üzere yaklaşık 300 kişi öldü, 48 kişi idam edildi, 1.683.000 kişi ise fişlendi.

    12 Eylül 1980 Askeri Darbesi 44. yılında İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi, Elmadağ TRT Radyosu binası önünde basın açıklaması yaptı.

    “12 EYLÜL ZİHNİYETİ HALEN İŞBAŞINDA”

    “12 Eylül 44 yıldır sürüyor, karanlığa teslim olmayacağız” pankartının açıldığı eylemde basın açıklamasını İHD İstanbul Şube Başkanı Gülseren Yoleri yaptı.

    12 Eylül darbesiyle insanlığa karşı suçlar işlendiğini söyleyen Yoleri, şu açıklamayı yaptı:

    “12 Eylül’ün bilançosu ağırdı; alelacele ve adil yargılanma ilkelerine riayet edilmeden yapılan yargılamalarla 517 kişiye idam cezası verilmiş ve 50‘si infaz edilmişti; 300 kişi “kuşkulu” bir şekilde ölmüş 171 kişinin ‘işkenceden’ öldüğü belgelerle kanıtlanmış, 11 kişi gözaltında kaybedilmişti. 937 film ‘sakıncalı’ bulunduğu için yasaklanmış, 23 bin 667 derneğin faaliyeti durdurulmuş, sırf İstanbul’da 300 gün gazetelerin çıkması engellenmişti. 31 gazeteci tutuklanmış, 300 gazeteci saldırıya uğramış ve 3 gazeteci öldürülmüştü ve tam 49 ton gazete, dergi ve kitap, sakıncalı olduğu iddiasıyla imha edilmiş, basın özgürlüğünü kısıtlayan 151 yasa çıkartılmıştı.

    Üzerinden tam 44 yıl geçti ancak; halen 82 tarihli darbe anayasası yürürlükte, darbe anayasası ile hayatımıza sokulan kurumlar iş başında. Ve özellikle 2016-2018 OHAL sürecinde yaşanan ağır bilanço, devamında çıkarılan yasalar ve hakim politikalarla insan hakları normları ve demokrasi ilkelerinin yanında yürürlükteki hukukun dahi yok sayılması sonucunda yaşanan; yaşam hakkı ve işkence görmeme hakkından ifade özgürlüğüne , örgütlenme özgürlüğünden toplanma özgürlüğüne, eğitim hakkından sağlık hakkına, çevre hakkından insan onuruna yaraşır bir yaşam hakkına temel haklarımızın aymazca ihlal ediliyor olması gösteriyor ki; 12 Eylül, kurumları yanında zihniyeti ile de halen iş başında.

    Bilindiği üzere iktidar bununla da kalmadı, “15 Temmuz darbe girişimi” sonrasında ilan ettiği ve iki yıl süren OHAL, 16 Nisan 2017 tarihinde yapılan Anayasa değişikliği, 31 Temmuz 2018 tarihinde yürürlüğe giren ve OHAL yetkilerinin devamını sağlayan 7145 sayılı torba kanun, 25 Ağustos 2018 den başlayarak Cumartesi Anneleri’nin Galatasaray buluşmalarına getirilen yasaklar ve devamında 2020 yılında çıkarılan yeni Bekçiler Kanunu, Çoklu Baro Yasası, Sosyal Medya Sansür Yasası, Ceza İnfazında eşitsizliği derinleştiren ve işkenceye zemin hazırlayan, Sivil Toplum Örgütlerine kısıtlamalar getiren yasal düzenlemeler, 20 Mart 2021 tarihinde İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması ve hak ve özgürlüklere getirilen yasak uygulamaları ile 12 Eylül’ü daha da pekiştirdi ve hükümetin OHAL yetkilerini 3 yıl süreyle yeniden uzatan yasanın 18 Temmuz 2021 tarihinde kabulü ile rejim, OHAL koşullarının ötesine geçtiğini ve rejimin otoriter tarzda yeniden yapılandırılması amacıyla hareket ettiğini de göstermiş oldu.

    “İKTİDARI DENETLEYECEK OTORİTELER D2 KALDIRILDI”

    Özetle geçen yıl olduğu gibi son bir yılda yine; Anayasa ve yasalar dahil, hukuk normlarının bağlayıcılığı yok sayılmış, Anayasa ve uluslar arası insan hakları sözleşmelerine aykırı, hak ve özgürlükleri yok sayan yeni düzenlemeler yapılmış, hak ve özgürlüklerin ihlaline karşı siyasi iktidarı durduracak, denetleyecek mekanizmalar tamamen ortadan kaldırılmış, halk hukuk güvenliğinden yoksun bırakılarak hak ihlalleri, keyfiyet/ hukuk dışılık adalet ve emek mücadelesi alanına, ekoloji mücadelesine, LGBTİ’lere ve kadınlara genişletilerek devam ettirilmiştir. Ve geçen yıl olduğu gibi bu yıl da bu yapılanlarla kalıcı bir otoriter rejim yapılandırılmaya devam edilmiştir.”

    Basın açıklamasında darbeleri önlemek için yapılması gerekenler de şu şekilde sıralandı:

    -Darbe kurumlarını kapatmak,
    -Hak ihlallerine neden olan yasaları tüm sonuçları ile ortadan kaldırmak,
    -Darbecileri ve darbe sürecinde işlenen suçları cezalandırmak,
    -Darbe nedeniyle doğan zararların giderimini de kapsayacak şekilde onarıcı adaleti sağlamak,
    -Hak ve özgürlükleri evrensel ölçülerde genişletmek ve baskıdan kalıcı olarak kurtarmak,
    -Demokratik ve özgürlükleri esas alan yeni bir anayasa yapılması,
    -Demokratikleşme yanında çatışma çözümü ve pozitif barışı sağlamak ve kurumsallaştırmak.

    Basın açıklamasında son olarak hükümete seslenilerek, “Otoriterleşme yolundaki ısrarına rağmen, darbe karşıtı olduğunu söylemekten vazgeçmeyen hükümeti; 12 Eylül’e ve darbelere karşı olduğunu ispata çağırıyoruz” denildi.

    PİRHA/İSTANBUL

  • Durak Arslan, mültecilikten Alevi örgütlenmesine 44 yıllık bir göçün hikayesini anlattı-VİDEO

    Durak Arslan, mültecilikten Alevi örgütlenmesine 44 yıllık bir göçün hikayesini anlattı-VİDEO

    PİRHA-  Yozgat’ın Alevi köyü olan Karabalı’da doğan ve 12 Eylül darbesinde mülteci olarak yerleştiği Fransa’da yerel mecliste 11 yıl görev yapan Durak Arslan,  Fransa’daki Alevi örgütlenmesini yaptı. Arslan, “Alevi kurumları suni tartışmalarla enerjisini israf etmemesi gerekir. Aleviliğin tarifini her birey kendine göre yapabilir. Aleviler birbirini ayrıştırmamalı, ötekileştirmemeli. Alevi hareketinin cevap bulması gereken soru Alevilerin acilen çözüm gerektiren sorunlarıdır” diye konuştu.

    1965 yılında Yozgat Sorgun’a bağlı bir Alevi köyü olan Karabalı köyünde doğan Durak Arslan, Alevi kimliğinden dolayı daha ilk ayrımcılığa ortaokulda uğrar. Bir arkadaşının ‘Sen Alevi misin?’ diye sorup gitmesi ve arkadaşlığını bitirmesi derin bir iz olarak kalır.

    12 Eylül askeri darbesinin ayak seslerinin geldiği bir dönemde ailesi ilk olarak abisini bir otobüsle Almanya’daki ablalarının yanına gönderir. Ve 1 hafta sonra otobüse binme sırası kendisine gelmiştir. Almanya’ya bir şekilde ulaşan ve 15 yaşında olmasından kaynaklı oturum alamayan Durak Arslan, yeni bir umut adına Fransa’ya geçer.

    Mülteci olmanın getirdiği tüm olumsuzlukları yaşadığını kaydeden Arslan, çalıştığı çeşitli işler sonrasında kendi işini kurarak Fransa’da katılımcı demokrasi modelini uygulayan ilk iki belediyeden biri olan Maizières les Metz’de yerel meclisine seçilerek 11 yıl görev yapar.

    Kahvaltı yaptıkları bir sırada oğlunun, “Baba biz neyiz” sorusuna cevap vermeye çalışan Arslan, bu sorunun bölgedeki bir çok Alevi ailede cevaplanması gereken bir soru olduğunu fark ederek sorumluluk alır. Çevredeki 20 kişiyle 2004 yılında Moselle Alevi Kültür Merkezi kurarlar ve sonrasında Arslan çeşitli ihtiyaçlar sonrasında 2006 yılında Fransa Alevi Birlikleri Federasyonu Genel Başkanlığı hizmetini üstlenir. 2 dönem genel başkanlığı sonrasında ise Fransa’da kendi iş alanında yaptığı işlerle de adını duyuran Arslan, ülkede ilk dış cephe akademisini kurarak, bakanlıklar nezdinde sunumlar yapar.

    1980 yılında çıktığı Türkiye’de Alevilerin eşit yurttaşlık haklarından mahrum olmasının demokrasinin bir eksikliği olduğunu ifade eden Arslan, Alevi hareketi içerisindeki suni gündemlerin, Alevilerin acilen çözülmesi gereken sorunlarından çalınmış bir enerji olduğunu söyledi.

    Durak Arslan, kendi yaşamına ve Alevi toplumunu ilgilendiren sürece ilişkin sorularımızı cevapladı.

    ANNEM ‘ALEVİ OLDUĞUNU SÖYLEME’ DİYE TEMBİH EDİYORDU”

    PİRHA- Durak Arslan kimdir? Nasıl bir ortamda doğdu?

    DURAK ARSLAN: 1965 yılında Yozgat Sorgun Karabalı köyünde, bahar ayının bilinmeyen bir tarihinde doğmuşum. İlkokulu köyümüzde bitirdim, ortaokul için Sorgun’a gitmek zorundaydık. Köyümüzden çıkana kadar da Alevilerin bu kadar horlandığını, Türkiye’de özellikle Yozgat kazasında Aleviliğin bir risk taşıyacağını hiç düşünmezdim. Çünkü köyümüzde herkes Alevi inancına sahipti. Köyümüzde ilkokulu bitirdim ve kasabaya ortaokula gideceğim gün annem yeni takım elbisemi giydirerek beni elleri arasına aldı ve “Oğlum senden bir şey istiyorum. Sorgun’da sorarlarsa Alevi olduğunu kimseye söyleme” dedi. “Niye” dediğimde, “Söyleme daha iyi olur’ dedi. Tam anlayamamıştım o zaman. Ortaokulda annemin tavsiyesine uyarak hiç gündeme getirmedim, söyleme gereği duymadım.

    “HAYATIMDA DERİN BİR İZ BIRAKTI”

    -Ama Alevi olduğunuz biliniyordu değil mi? Bunun yansımaları nasıl oldu?

    Başka bir köyden benim gibi kasabaya okumak için gelen bir arkadaşla tanışıp birbirimize ısınmıştık sınıfta. Bir kaç ay sonra, bir sabah okulun avlusunda merakla yanıma yaklaştı ve bana “Durak sen Alevi misin?” diye sordu. Ben de ansızın ne diyeceğimi şaşırdım önce. “Evet” dedim. Gözleri doldu arkasını döndü gitti. Başkaları söylemişler, niye o kızılbaşla arkadaşlık ediyorsun diye. Artık ne anlatıldıysa küçüklüğünden beri. Çok ağırıma gitmişti o zaman, yani bu kadar aşağılanacağımı ya da bu kadar hakkımızda kötü şeylerin söylendiğini hiç düşünmemiştim. Sonra anladım ki hurafelerle yetiştirildiği için o arkadaşla bağımız kopmuştu. O benim hayatımda derin bir iz bıraktı.

    12 EYLÜL DARBESİNİN AYAK İZLERİ YAKLAŞIYOR

    -Darbenin ayak sesleri Yozgat’a kadar uzanmıştı. Ülkeden çıkmak zorunda kalışınız nasıl gelişti? 

    İnsani temelde samimi olduğum o Sünni arkadaşımın sadece Alevi olduğum için benden uzaklaşması bana çok ağır gelmişti. Ortaokulu böyle zor koşullarda üç yıl boyunca geçirdim. Yabancı dilim kura çekildi ve Fransızca çıktı. Okulumuza atanan yeni mezun olmuş kadın Fransızca öğretmenimiz kasabadaki tacizlere dayanamayıp, bir ay sonra kasabayı terk edip gitti ve yerine din dersi öğretmenimiz girmeye başladı. Fransızca yerine bol bol Arapça dualar ezberletiyordu bize. Sınıfta beş Alevi öğrenci vardı, hepimizin de en zayıf dersi din dersiydi. Çünkü ne namaz biliyorduk ne de dua. Maalesef son sınıfı bitiremedik, çünkü 1980’nin en şiddetli olaylarının olduğu, gözümüzün önünde kavgaların ve ölümlerin yaşandığı dönemdi. Yozgat’ta Alevi olmak otomatikman solcu olmaktı. Yaşama koşulumuz yoktu ve artık okula gidemez olduk son aylarda. Babam, Sorgun’a bağlı, Alevi bir nahiye olan Bahadın’a aldırdı tayinimi. Ortaokul diplomamı oradan aldım. O yıl 12 Eylül darbesi oldu.

    “15 YAŞINDAYDIM VE GİTMEYE HAZIR DEĞİLDİM”

    O zaman sol dalga Yozgat’ta da gelişmeye başlamıştı. Aile zaten endişeliydi geleceğimizden, hele de 12 Eylül gelince tamamen önümüzü göremez olduk. Ben çok farkında değildim, 15 yaşındaydım, her ne kadar merakla biraz da moda olduğu için sınıfsal ve sol içerikli kitaplar okusam da, riskleri göremiyordum. Ama aile bunu gördü. Önce ağabeyimi otobüsle Almanya Hamburg’a ablamın yanına gönderdiler. Bir hafta sonra da aynı otobüse beni bindirip Koblenz’deki ablamın yanına gönderdiler. Hiç hazır olmadığım bu ayrılık, daha ziyade benim için bir yırtılıştı. Çünkü 15 yaş çok erkendi benim için. Ağabeyim her ne kadar 19 yaşında merakla gitse de ben istekli olmasam da, buna mecbur olduğumun farkındaydım.

    “KAÇAK KALMIŞTIM VE GÖNDERİLME STRESİ YAŞIYORDUM”

    -Ve mültecilik hikayeniz başlamış oluyordu. Kendinizi nasıl bir ortamda buldunuz? 

    Üç günlük otobüs yolculuğumda pozitif şeyler düşünerek kendimi motive etmeye çalışıyordum. Ama varınca çok kısa sürede ailemi özledim. Her akşam gizli gizli ağlıyordum. Daha çok ilk aylarım her gün tekrar bir an önce Türkiye’ye döneceğim ümidiyle geçti. Tabi ablam “Tamam göndereceğiz, bir hafta sonra, on gün sonra” diye teselli etti. Birkaç ay sonra artık alışmaya başlıyorsunuz. Bunun da ilk yolu dil öğrenmekten geçiyor. Kendime hedef koymuştum, her gün iki tane kelime not alıyordum, cebime koyup akşama kadar ezberliyordum. Çok kısa sürede Almanca kelime hazinemi geliştirmiştim. Abim iltica hakkı alabildi, ama yaşım küçük olduğu için maalesef ben alamadım. Reşit olmadığım için o hakkı bana tanımadılar ve bir yıla yakın zamanım böyle geçti. Artık Almanya’da kaçaktım ve bu çok zor bir duygu. Yakalanma ve yurtdışı edilme korkusunun her an stresi vardı. Her polis arabası gördüğümde, bu sefer tamam diye içim cız ediyordu. Bir yıl ara ara restoran, çiçek tarlası işlerinde çalışarak böyle tedirgin geçti ve en sonunda Alamanya’da kalamayacağım anlaşıldı.

    FRANSA’YA GEÇİŞ VE YENİDEN MÜLTECİLİK

    O sırada gazetede bir haber okumuştuk. Fransa’nın yeni Cumhurbaşkanı seçildi, bütün kâğıtsız yabancılara af çıktı ve bazı şartlarla oturma izni veriliyor diye yazıyordu. İsteksiz olsam da, Fransa’da oturan bir ablam vardı ve onun yanına kaçak yollardan beni geçirdiler ve şansımı bir de böyle denemem için. Fransa’da da aynı nedenden dolayı yaşım reşit olmadığı için oturma izni alamadım. Yurt dışı edildim. Bana verilen sürenin sonuna günler kala şansımı zorladım ve tavsiye üzerine ebeveynlerimden vekaletname belgeleri temin ederek 1982 yılında Fransa’da oturma hakkı aldım. Mülteci olarak yeni bir ülkede kendini kabul ettirmek oraya uyum sağlamak çok zor. Hele de okuma, barınma imkanlarınız yoksa bunlar çok daha zor. Sokakta geçirdiğim günlerde, annemin ben küçükken söylediği şu cümle tek tutunduğum dal oldu  “Oğlum, her dara düştüğünde Hızırı çağır, o senin bir çare bulmana yardımcı olur” sözü o zor koşullarda bana hep motivasyon verdi.

    “5 YIL SONRA AİLEMLE GÖRÜŞEBİLDİM”

    -Kaç yıl sonra ailenizi tekrar görebildiniz?

    Türkiye’den ayrıldıktan beş yıl sonra ancak köyümüze gelerek ailemle görüşebildim. İlk gördüklerinde beni tanıyamadılar. Garip bir duygu. Annemin tepeden tırnağa beni nasıl süzüp, sarılıp, saatlerce öpüp, kokladığını unutamıyorum.

    “ÇALIŞACAĞIM MADENDE 22 KİŞİ HAYATINI KAYBETTİ”

    -Oturma izni almakla bütün sorunların çözüme kavuşmadığını elbette biliyoruz. Hangi işlerde çalıştınız?

    Sokakta kaldığım günlerde, tesadüfen bir sığınma evinin varlığını öğrendim ve yine tesadüfen o evin müdüresi yaşlı kadına denk geldim ve durumumun aciliyetini anlayıp öncelik tanıdı bana. Yoksa uzun bir listenin en sonlarındaydım. İlk defa sıcak bir ortama girip kendimi güvende hissettiğimde, içimden ‘o yaşlı müdire kadın Hızır mıydı yoksa?’ diye annemin sözünü hatırlamıştım. Oysa okumayı çok istiyordum, hatta Türkiye’den giderken bana Almanya’da okumaya devam edeceksin demişlerdi, ama olmadı. Sığınma evi sayesinde Fransa’nın maden bölgesi olan Moselle’de madencilik okuluna yazıldım ve orada bir yıl eğitim aldım, birincilikle bitirdim okulu. Tam görevime başlayacağım günlerde maalesef Simon maden kuyusunda büyük bir grizu patlaması oldu. Çalışacağım kuyuda 22 kişi hayatını kaybetti, 100 kişi yaralandı. Bunların bazıları staj dönemimde asansörde, duşta karşılaştığım insanlardı. Türkiye’den annem babam televizyondan haberi duyunca çok merak edip günlerce merakta kalmışlar. Bir hafta sonra onlara ulaştığımda “istersen geri dön gel ama yeraltına inme oğlum” dediler. Çünkü 1050 metre yerin altından maden çıkarıyorduk. Böylece çok hevesle öğrendiğim madencilik mesleğimden vazgeçip, başka işlere yöneldim, ne bulsam o işte çalıştım, orman, yol, inşaat. Bu arada evlendim bir oğlumuz oldu. Çalıştığım firma kapandı işsiz kaldım, sonra da en yakın arkadaşımı ikna ettim, birlikte kendi işimizi kurduk.

    “YÜZDE 75 OY ALARAK MECLİSE SEÇİLDİM”

    -Fransa’da katılımcı demokrasi modelini uygulayan ilk iki belediyeden biri olan Maizières les Metz’de yerel meclise seçildiniz ve 11 yıl bir fiil görev yaptınız. Siyasete dahil olma durumunuz nasıl gelişti?

    Aynı zamanda Sosyalist milletvekili olan belediye başkanımız yeni dönem yerel meclis seçimleri için listesini oluştururken, ‘benim ekibimde iş insanı profili eksik seni ekibimde görmek istiyorum’ dedi. Kabul ettim ve yüzde 75 oy alarak meclise seçildik. Benim için bu adım bir entegrasyon göstergesiydi. Bu ülkede yaşıyorsam buraya katkı sunmam lazım düşüncesiyle bu görevi kabul ettim.

    “ÖĞRETİCİ İYİ BİR DENEYİM VE TECRÜBEYDİ”

    -Fransa’ya göç eden bir mülteci olarak mecliste kendinizi bulmanız nasıl bir duyguydu peki?

    Benim için çok öğreticiydi. Özellikle Fransa’da bir ilkti katılımcı demokrasi modeli ile belediyecilik. Biri Lyon şehrinde, ikincisi bizim belediye idi. Bu benim için ayrı bir motivasyon kaynağı oldu. İki dönemin ilkinde yatırım ve bütçe komisyonunda görev yaptım. İkinci dönemde de şehircilik komisyonunda görev yaptım. Bu çalışmalarıma paralel olarak yeni bir eğitim sürecine girdim ve şirketimizi bu sayede kurumsallaştırıp, büyüttük.

    “OĞLUM ‘BİZ NEYİZ’ DİYE SORDU”

    -2 dönem Fransa Alevi Birlikleri Federasyonu Genel Başkanlığı ve Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu yönetim kurulu üyeliği yaptınız. Fransa’daki Alevi örgütlenmesi süreciniz nasıl başladı?

    Kızımız 8, oğlumuz henüz 14 yaşındaydı. Bir gün kahvaltı yaparken, oğlumuz ‘Baba biz neyiz?’ diye sordu. Ben de ‘Nasıl biz neyiz’ dedim. “Arkadaşım babasıyla her cuma camiye gidiyor, diğer arkadaşım her Pazar babasıyla kiliseye gidiyor. Bana, sen nereye gidiyorsun diye soruyorlar” deyince ben de anlatmaya çalıştım, biz Aleviyiz dedim. “Tamam Aleviysek gideceğimiz bir yer yok mu?” dedi. Eşim de cevap veremedi, ben de. Bunu başka arkadaşlarıma da anlattım, aynı soruyla biz de karşılaşıyoruz, dediler. O zaman bir şeyler yapmamız lazım, dedik. Bu çocukları cevapsız bırakamayız. Dallanıp yükselebilmek için, tutunacakları kültürel köklerini arıyorlar. Biz cevap veremezsek eğer, başkaları hiçte hoşumuza gitmeyecek cevapları verecekler çocuklarımıza, dedik. Böyle bir sorumlulukla bir araya geldik. 20 kişiyle Moselle Alevi Kültür Merkezi’mizi ( AKM) 2004 yılında kurduk. O zaman hala belediye meclis üyesiydim, belediyenin imkanlarını da değerlendirerek toplantılarımızı, buluşma mekanlarımızı bu sayede ayarladık. Hem kurumsal hem de iş dünyasından edindiğimiz tecrübelerle, tek bir yöre ve çevreden ziyade, bölgede yaşayan bütün Alevi toplumunu temsil etmesine çok dikkat ettik. Her yöreden her profilden insanlar katarak bu süreci başlattık. Çünkü yörecilik sorunlarının başka illerde ve AKM’lerde yaşandığını duyuyorduk. Oldukça katılımcı bir uyumla AKM’mizi  kurduk. İlk aşure günü organizasyonumuza 500 kişi katıldı. FUAF’tan ( Fransa Alevi Federasyonu) yöneticiler Moselle’de böyle bir oluşumun kurulduğunu duyunca genel sekreter bizimle bağlantıya geçti. FUAF’a üye olmamızı teklif ettiler, “tabi ki oluruz” dedik ama sonra federasyonda bazı sıkıntılar olduğunu öğrendik.

    “2006 YILINDA FUAF GENEL BAŞKANLIĞINA SEÇİLDİM”

    Tanışma ve görüşmeler sonucunda benim başkanlık görevine aday olmam için yoğun bir talep oluştu. Henüz çocuklarımız küçük, meclis üyeliği, şirket yönetimi var, mümkün değil, bugün karar versem iki yıldan önce böyle bir görevi alamam, dedim. Bizzat o zamanın Avrupa Alevi Konfederasyon Başkanı beni arayarak “İki yıla federasyon filan kalmaz” dedi. Vicdan azabı yaşadım, yani sizden dolayı bir federasyonun kapanması gibi ağır bir sorumluluk hissi! Sonra annemi aradım, rızalık istedim, türlü gülbenklerle olur verdi, çok sevindi. Eşim ve oğlum da rızalık verdi, kızımız henüz küçüktü, yakın dostlarımdan da rızalıklarını aldım.
    Önce bir hazırlık dönemi yaşadık. Birlikte beyin fırtınası yapabileceğimiz bir ekip oluşturduk. Fransa’da kaç Alevi var, bu Alevilerin öncelikli ihtiyaçları ne diye bir fotoğraf çektik. Bir ihtiyaç listesi çıkardık. Tabii liste o kadar uzundu  ki, dedik on iki tane öncelikli olanı alalım, bu öncelikli ihtiyaç için birer tane komisyon oluşturalım. Bunu da tüzüğümüze çalışma modeli olarak koyalım. İnanç, eğitim ve araştırma, kurumsallaşma, diplomasi ve dışa açılım, ekonomi, lojistik, kadınlar, gençlik, çevre, basın yayın, işveren, diye 12 tane komisyon düzenledik. O günkü yönetimden tecrübeli bir arkadaşla birlikte bir tüzük hazırlığı yaptık. Onun ardından bütün Alevi kültür merkezlerine kendimi tanıtan, projemizi özetleyen ve beklentilerimizi sıralayan bir mektup göndererek, her AKM’nin belirttiğimiz profillere uygun kişileri yeni dönem için bize yazılı olarak önermelerini talep ettim. Tabi ilk defa görülen bir şey, kimisi tepki gösterdi kimisi çok heyecanlandı. Ama sonuçta onlarca mektup geldi. Kendi alanında uzman olan birçok profil ortaya çıktı. Müthiş bir ekip oluştu. Onların içerisinden görüşme yaparak bir görev dağılımı yaptık. O şekilde kongreye gittik, kongrede bütün listemize delegelerimizin tamamı tarafından onay verildi.

    Ailemin ve arkadaşlarımın desteğiyle Fransa Alevi Federasyonu Genel Başkanlığı hizmetime 2006 mayıs ayında, “Doğru kişi doğru göreve, az laf çok iş” şiarımızla, bütün kongre delegelerimizin de rızalığıyla başladım.

    “İLK 3 YILDA 20’YE YAKIN ALEVİ KÜLTÜR MERKEZİ KURULDU”

    Böyle yeni bir heyecan doğdu. İlk üç yıl içerisinde beş üye Alevi Kültür Merkezi’nden 20’ye yakın Alevi Kültür Merkezi’ne yükseldik. Müthiş bir heyecan oluştu.

    “10 BİN KİŞİLİK ETKİNLİK ‘AŞK OLA’ İLE ALEVİLERİN ORTAK FOTOĞRAFINI VERDİK”

    Bu çalışmaların içine girdiğim günden beri kafamda uçuşan sorular ve çelişkiler vardı. Neden Aleviler farklı isimlerle hareket ediyorlar, ortak fotoğraf vermiyoruz ? Neden taleplerimizi birlikte ve güçlü bir sesle dillendirmiyoruz ? Bunu yönetimdeki arkadaşlarımla paylaştım. Strazburg’da, bütün Alevi kurumlarının temsilcilerinin katılacağı, müthiş bir görsel şölen yapalım ki, o gün dünyadaki Alevilerin kalbi Avrupa’nın başkentinde atsın, dedik. Bu kararımızı bağlı olduğumuz konfederasyonla da paylaştık. Üç ay içerisinde “Aşk ola” etkinliğini organize ettik. 200 sanatçının katılımıyla on bin kişilik Zenith salonunda, dört televizyon kanalının direk verdiği bir şöleni gerçekleştirdik. Aleviler ve dostları bu fotoğrafta olsun dedik. Dönüşler bizi çok duygulandırdı. Afganistan’dan, Hindistan’dan, Afrika’dan izleyen Aleviler mailler göndermişlerdi ki “Ekranın karşısına ailece toplandık, gözümüz yaşlı izledik programı televizyondan. Biz kendimizi buralarda kaybolmuş hissederken, sayenizde tekrar varlığımızı hissettik, teşekkür ederiz” içerikli mesajlar geliyordu dünyanın dört bir yanından. Yani Avrupa’nın başkentinden böyle bir birliğin dünyaya yansıması bizim için değeri ölçülemeyecek bir karşılıktı. Bizler de bu mesajlarla çok duygusal anlar yaşadık.

    ALEVİ MEDYASININ OLUŞUM SÜRECİ

    -Yine siz Alevi medyasının oluşmasında çeşitli emekler verdiniz. Bu süreçten biraz bahseder misiniz?

    Modern Alevi Kurum modelimiz, Fransa’da çok iyi sonuçlar verdiği için aynı konsepti konfederasyonumuza da önerdik. Kongrede bu komisyon modeli onaylandı. Konfederasyonda, bizden önce televizyon kurma girişimi iki defa olumsuz sonuçlanmıştı. Tekrar gündeme geldiğinde önerilerde bulundum ve medya projesi konseptinin yazılımını ve tasarımını üstlendim. Üç ay geceli gündüzlü üzerinde çalışıp, konfederasyon toplantımızda konsepti sundum. Sunduğum Yol Medya konsepti oybirliği ile onaylandı. Yol Medya sadece televizyondan ibaret olmayacaktı. Yol Medyanın haber ajansı, günlük gazetesi, aylık dergisi, radyosu, muhabir eğitim okulu, muhabir ağı, televizyonu, kulübü olacaktı. YOL bizi çok iyi ifade eden bir isim olduğu için, dijital korumaya da almıştım, hiç tartışılmadı ve yönetimden hemen onay aldı. Her ne kadar ticari anonim şirket olarak resmiyet kazansa da, kolektif bir şekilde, canların da katkısıyla toplumun bir müessesesi olarak kuruldu. O sürece de tanıklık ettik, maddi ve manevi katkı sunduk elbetteki.

    FRANSA ALEVİ İŞVERENLER BİRLİĞİ (MASOURCE) KURULDU

    -2 dönem genel başkanlığınızdan sonra Fransa Alevi İşverenler Birliği’ni kurdunuz. Nasıl gelişti?

    Yeni tüzüğümüze en fazla iki dönem maddesi koyduğumuz için iki dönem başkanlıktan sonra arkadaşlar halen birlikte devam etmemi istediler. Kıramadım. Madem devam edeceğim ı zaman bir hayalimi daha gerçekleştireyim dedim. Yönetim kurulu üyesi olarak Fransa Alevi İşverenler Birliği’ni 50 iş insanı canımızla birlikte kurduk. Kurucu başkanı oldum ve hemen ilk yıldan oluşturduğumuz fonla üç tane önemli proje koyduk önümüze. Birincisi, öğrencilere burs. İkincisi Alevilik üzerine yapılan projelerin arasında bir yarışma yapmak ve yarışmada kazanan ilk üç projeyi finanse etmek. Üçüncüsü de federasyonumuza maddi katkı sağlamak. Bu amaçla kurduk ve çok güzel ve heyecanla başladı. Üç yıllık görev sürem dolduktan sonra arkadaşlardan müsaade istedim, görevimi teslim ederek biraz ihmal ettiğim aile yaşantıma ve şimdi 34 yaşında olan şirketime ve yeni mesleki projelerime dönmek istedim. Çünkü ihtiyaç da vardı. Yol hizmetimi burada aktif olarak tamamladım ama tabi kendi bölgemizde kurduğumuz cemevindeki gençlerle çalışmam devam etti. Onlarla üç yıl boyunca eğitim yaptık, birlikte çok verimli muhabbetler ettik.

    “İŞ HAYATIMDA İLHAMIMI ÖNEMLİ ÖLÇÜDE ÖĞRETİMİZDEN ALDIM”

    -Fransa’da kendi iş alanınızda yaptığınız işlerle de adınızı duyurdunuz. Bu alanı nasıl tarif ediyorsunuz?

    Şirket binalarımızın duvarlarında ve çalışma masalarımızın  üzerinde şu çümleler yazar “Mesleğimizi değerli kılma ve kabul ettirme misyonumuzun temelindeki temel değer insana ve çevreye olan saygıdır. Şirket ailemizin her mensubu bu değerin bilincindedir ve taşıyıcısıdır. Dürüstlük, Sorumluluk, Öngörülülük, Yaratıcılık, Dayanışma ve Çevreye duyarlılık ise ortak özelliğimizdir.”  Yeni işe alınan her çalışanımız bu misyon ve değerler şartımızı kabul ederek aileye mensup olur. Şirketimizde başından beri böyle bir değeri hep yaşattık. Şu anda da şirkette çalışan bütün kadro bunu bilir. Misyonumuz ve değerlerimiz diye hangisine sorsanız size söyler. Çünkü zaten bu misyonu ve değerleri paylaşmayan bizimle değil. Bizimleyse bu misyonu ve değerleri paylaştığı için. Şirketimizde merkeze insanı ve çevreyi koyduk. Yani yaptığımız meslek insana hizmet etmeli ve çevreye uyumlu olmalı. Bizim de mesleğimiz genellikle eski tarihi binaların restorasyonu ve  özellikle binaların dış yalıtımı ile enerji tasarrufu. Yaptığımız iş hele de son yıllarda o kadar çok değer kazandı ki biliyorsunuz dünyada bir enerji krizi var ve bu savaşlara bile neden olabiliyor. Diyeceğim o ki, iş hayatımda ilhamımı önemli ölçüde öğretimizden adım.

    FRANSA’NIN İLK DIŞ CEPHE AKADEMİSİ

    -Fransa’da akademi açma sürecinizi de biraz anlatır mısınız?

    Mesleğimizin Fransa’da okulu yok. Neden diye sorduğumda buna hiçbir cevap alamadım. Sonuçta otuz dört yıldır bizim mesleğimiz ve mutlaka bu sorunun da bir cevabı olmalı diye düşündüm. Bunu bütün devlet ve meslek odaları kademelerinde sorduğumda cevap alamadım. En sonunda şunu öğrendim ki Fransa’da meslekler listesinde yer almıyor ve meslek kodu yok. Dedim madem yok oturup şikayet etmektense bir çaresini bulabiliriz. Kendimiz okulumuzu açtık. Fransa’nın ilk cephe akademisini 2021 yılında kurduk. Şu anda halen bir ikincisi yok. İlk ders yılımız çok olumlu geçti. Basın çok ilgi gösterdi, yerel basınla başladı bölgesel basına yayıldı, ulusal televizyon kanallarının konusu oldu. Sonrasında davet edildiğim konferanslarda, üniversitelerde, ödül törenlerinde, ihmal edilmiş bu konuya özellikle dikkat çekmeye çalıştım.

    AKADEMİ 3 YILDIR MEZUN VERİYOR

    Cumhurbaşkanı François Hollande tarafından Paris’e davet edildim. Kitabını yeni çıkarmıştı ve okuduğum için üzerine konuştuk. Kitabında enerji kaynakları ve tasarrufu üzerine önemli bir yer ayırmıştı çünkü. ‘Siz bu konuya dikkat çekiyorsunuz ama esas bir ihmal var burada’ dedim. 2030-2050 yılı hedeflerine ulaşabilmek için bu mesleğin resmiyette var olması lazım ve bu konuda teknik kalifiye elemanların hızla yetişmesi gerekiyor. Yoksa Avrupa normlarını uygulamak ve hedeflere zamanında ulaşmak mümkün değil” diye söyleyince çok ilgilerini çekti. Ekonomi Bakanlığı’yla iletişim sağladılar ve ekonomi bakanı beni Paris’e davet etti. Bu konuda üç bakanlığın katıldığı bir toplantıda sunum yaptım. Konu dikkatlerini çekti ve bu projeyle ilgili çalışma grubuna dahil oldum. Gelinen aşamada üç yılını doldurdu bizim okulumuz. O anlamda çok yönlü motivasyon kaynağım bu çalışma ve devam ediyoruz yeni boyut alan çalışmalarla.

    ABDULLAH GÜL’E SORDUĞUNUZ SORU SONRASI LİNÇ EDİLME RİSKİ YAŞADINIZ STRAZBURG’TA

    -Dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Strazburg ziyaretinde verilen bir resepsiyonda Alevi toplumuna yönelik hak ihlalleri, ayrımcılığı Gül’e sorduğunuz için linç edilmek istendiniz. Orada ne olmuştu?

    Evet, maalesef öyle oldu. Strazburg’da Abdullah Gül’ün organize ettiği ve sivil toplum temsilcilerine verdiği resepsiyona davet edildik. Katıldığımızda yaptığım konuşma oldukça saygılı ve gerçekçi olmasına, sorduğum soruların haklılığına rağmen, uğradığım hakaretleri, orada bulunan yüzlerce gerici güruh tarafından linç edilme riski yaşamış olmamızı bir yana bırakıyorum. Bir o kadar da Abdullah Gül’ün, kendisine sorduğum Alevilerin uğradığı ayrımcılıklara dair sorulara cevap vermek yerine, bir Cumhurbaşkanına yakışmayacak şekilde “bu tür konuları böyle topluluk önünde sormayın, gelin aramızda konuşalım” demesi de bir o kadar inciticiydi. Bütün bunlar aslında gizli gerçeklerdi. Sivas’ta yaşattıkları vahşeti neredeyse Avrupa’nın başkenti Strazburg’un merkezinde bize tekrar yaşatacaklardı. Zihniyet aynıydı.

    “TEDX KONFERANSINA KONUŞMACI OLARAK DAVET EDİLDİM”

    Evet TEDx Konferansı’nda konuşmacı olma teklifi aldığımda inanamadım doğrusu. Çekimserdim. Sonra iş çevrem ve yakın dostlarım bunun iyi bir fırsat olduğunu söylediler. Sonuçta TEDx konsepti dünyada 42 milyon insana hitap eden bir iletişim ağı. Kabul ettim ve sıkı bir hazırlık sonucu, profesyonel çekimlerin de yapıldığı bin kişilik Arsenal’in görkemli salonunda konuşmamı Fransızca olarak yaptım. Hayat hikayem, Alevilerin sorunu ve mesleki girişimlerimi içeren etkili duygusal bir konuşma oldu diye düşünüyorum. İyi ki yapmışım diyebilirim. Daha sonra İzmir TEDx Konferansı’na davet edildim. Önce kabul ettim. Sonra üniversite rektörlüğünün konuşmamın içeriğinde değişiklikler yapmamı istediklerini bana ilettiler organizatörler. Ben de değiştiremeyeceğimi söyleyip katılmayı kabul etmedim.

    “DEMOKRASİNİN İNŞASINDA ALEVİLERE VE TOPLUMUN BÜTÜN KESİMLERİNE DÜŞEN GÖREV EŞİTTİR”

    -Peki Fransa’dan bakınca Türkiye’yi nasıl görüyorsunuz?

    Şu anda özellikle Anadolu’da Alevilerin eşit yurttaşlık haklarından mahrum olması Türkiye demokrasisinin bir eksikliği. Sadece Aleviler için değil, bütün insanlık için, farklılıklar için bir an önce Türkiye’de demokrasinin inşa edilmesi gerekiyor. Burada tüm toplumun kesimlerine ve tabi Alevilere de görev düşüyor. Sadece Alevilerin meselesi değil, Sünnilerin de meselesi. Dolayısıyla cumhuriyetin laiklik ve demokrasinin inşasında Alevilere ve toplumun bütün kesimlerine düşen görev eşittir.

    “SUNİ TARTIŞMALAR ALEVİ KURUMLARININ ENERJİSİNİ İSRAF EDİYOR”

    -Alevi örgütlenmesinin genel durumuna dair neler söylemek istersiniz? Alevilerin taleplerine cevap verebilecek bir yerdeler mi?

    Alevi kurumları suni tartışmalarla enerjisini israf etmemesi gerekir. Aleviliğin tarifiyle ilgili sarf edilen enerji, Alevilerin acilen çözülmesi gereken sorunlarından çalınmış bir enerjidir diye düşünüyorum.  Aleviliğin tarifini her birey kendine göre yapabilir. Bu özgürlüğe sahip olmalı. Kimse kimseye kendi tarifini dayatmamalı. Bunun üzerinden Aleviler birbirini ayrıştırmamalı, ötekileştirmemeli. Tersine, eğer Alevilik Türkiye’de bir sorun olarak görülüyorsa, Alevi olduğundan dolayı insanlar mağdur ediliyorsa bir an önce bu Alevi kimliğinin Türkiye’de varlığının kabul edilmesi için hep birlikte çalışmalıyız. Kim nasıl algılıyorsa Aleviliği, kim nasıl yaşamak istiyorsa, bu kendi bireysel tercihi olmalı. Kimse kimseye Alevilik elbisesi biçmemeli. Nasıl ki biz bugünkü hükümete Alevilere siz elbise biçemezsiniz diyorsak, aynı minvalde bir Alevinin de diğer Aleviye, Alevilik elbisesi biçme hakkının olmadığını düşünüyorum.
    Yolumuz varlığın birliği, vahdeti mevcut, can, rızalık ve ikrar üzerine kurulmuşsa, gerisi teferruat. Bunları içselleştirip, kendince yürüyene aşk olsun. Şu dünya bahçemizde, Serçeşmemizden her canlı, kendi kabı kadar dolsa, kendi renginde, kendi kokusunda çiçek açsa, ne olur ki ?

    “ALEVİ KURUMLARI, ALEVİ TOPLUMUNDAN UZAK, YÜZDE 3’NE HİTAP EDİYOR”

    Alevi kurumlarının ne yazık ki şu anda Alevi toplumunu kucaklamaktan uzak olduğunu düşünüyorum. Cömert davranırsak yüzde üçüne hitap ediyor. Yüzde üçü kurumlarımıza gidip geliyor. Yüzde 97’si kurumların dışında. Herhangi bir kurum yöneticisine sorsanız muhtemelen halkı duyarsızlıkla suçlayacaktır. Kurumların yönetimine gelecek kişilere “ikrâr ver de, öyle gel” şartı getirseniz, göreceksiniz beş yıl içinde, şu an ile ters orantılı bir tablo ortaya çıkar ki o zaman taşlar yerine oturur, hırslar diner, rekabetler çöker, hesaplar biter ve her can daha sağlıklı özüne döner. Kurumları siyasetin oyuncağı olmaktan kurtarıp, siyaseti toplumun istekleri için değerlendirme fırsatı doğar.

    PİRHA/İZMİR

  • AKP’nin Van’daki seçim darbesi dünya basınında

    AKP’nin Van’daki seçim darbesi dünya basınında

    PİRHA-AKP’nin Van’daki seçim darbesi dünya basınında yer aldı. Reuters, “Türkiye, seçimden iki sonra Kürt belediye başkanını hükümetin adayıyla değiştirdi” başlığıyla yaşananları haberleştirdi. 

    Van’da seçimi kazanan DEM Partili Abdullah Zeydan’ın seçilme hakkının elinden alınarak 28 puan fark yiyen AKP’li aday Abdulahat Arvas’a mazbata verilmesi dünya basınının da gündeminde.

    REUTERS

    Reuters Türkiye’deki seçim darbesini  “Türkiye, seçimden iki gün sonra Kürt Belediye başkanını hükümetin adayıyla değiştirdi” başlığıyla okuyucularına ulaştırdı. Haberde, DEM Parti Eş Genel Başkanları Tuncer Bakırhan ve Tülay Hatimoğulları’nın YSK önündeki yaptığı açıklamaya yer verildi. Haberde ayrıca muhalefet partilerinden konuya dair yapılan açıklamalara yer aldı.

    ASSOCİATED PRES

    AP, iktidarın seçim darbesine dair, “Pazar günkü yerel seçimler, geçen yıl düzenlenen cumhurbaşkanlığı ve meclis seçimlerinde kazandığı zaferin ardından Erdoğan ve AK Parti için bir darbe oldu” ifadelerini kullandı. Haberde, CHP ve DEM Parti’nin seçim zaferine değinilerek, Abdullah Zeydan kararı sonrası başlayan protestolara dikkat çekildi.

    AFP

    AFP ise, “Pazar günü yapılan yerel seçimlerde, Van’da DEM Parti’den Abdullah Zeydan yüzde 55’in üzerinde oy alırken, seçim otoriteleri son dakika mahkeme kararıyla seçimi iptal etti” diye yazdı.

    Haberde, şu ifadeler yer aldı:

    “Geleceğin cumhurbaşkanı adayı olarak görülen İstanbul’un yeniden seçilen belediye başkanı Ekrem İmamoğlu, X’te yaptığı paylaşımda kararın kabul edilemez olduğunu belirtti. İmamoğlu, hükümet ve seçim komisyonunu halkın iradesine saygı duymaya çağırdı. DEM Parti’nin açıklamasında, Abdullah Zeydan’a mazbatasının verilmemesinin, iktidardaki AK Parti’nin adayının yalnızca yüzde 27 oyla belediye başkanlığını almasının önünü açtığı belirtildi.”

    (HABER MERKEZİ)

  • Hukukçular Van’daki seçim darbesine karşı adliyede; polisten müdahale-VİDEO

    Hukukçular Van’daki seçim darbesine karşı adliyede; polisten müdahale-VİDEO

    PİRHA-Van Büyükşehir Belediyesi’ndeki irade gaspı için Çağlayan’daki İstanbul Adliyesi’nde Adalet Nöbeti tutmak ve basın açıklaması yapmak isteyen avukatlara polis müdahale etti, çok sayıda avukat gözaltına alındı.

     

    Van Büyükşehir Belediye Eş Başkanı seçilen Abdullah Zeydan’ın memnu haklarının Adalet Bakanlığı’nın talimatıyla geri alınmasının ardından başlayan protestolar sürüyor.

    Zeydan yerine mazbatanın 28 puan fark yiyen AKP adayına verilmemesine hukukçular da tepki gösterdi.

    Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD), Toplum ve Hukuk Araştırmaları Vakfı (TOHAV), Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD), Çağdaş Avukatlar Grubu (ÇAG), Demokrasi için Hukukçular, Kartal Hukukçular Derneği, Katılımcı Avukatlar Grubu, Özgürlükçü Demokrat Avukatlar Grubu, Adalet için Hukukçular, Avukat Dayanışması ve Sosyal Hukuk, Van’daki AKP’nin seçim darbesine dair Çağlayan’daki İstanbul Adliyesi’ne geldi.

    Avukatların basın açıklamasını okumaya başlamasıyla birlikte polis müdahalesi başladı.

    Polisin engellemesinin ardından İHD Eş Genel Başkanı Eren Keskin ve ÖHD’li avukatlar dahil çok sayıda kişi gözaltına alındı.

    Gözaltına alınan avukatların isimleri şöyle: Emre Yaşar, Eren Kesin, Rezan Gezer, Ahmet Baran Çelik, Esra Bilen, Hazal Bilgili, Jiyan Kaya, Emrah Baran, Meltem Özel, Xebat Demircan, Kemal Aytaç.

    Polis müdahelesinin ardından toplu şekilde Adliye’ye girmek isteyen avukatlar güvenlik engeli ile karşılaştı. Adliyenin avukat girişi kapatıldı, avukatların adliyeye girişlerine izin verilmedi.

    Adliyenin girişinde bekleyen avukatlara başsavcılık talimatıyla slogan atılmaması ve tek tek girilmesi halinde kapıların açılacağı ifade edildi. Yapılan görüşmelerde avukatlar adliyeye girebildi.

    Avukatlara adliyeye girişi sırasında tekrar müdahale edildi. Binaya giren çevik kuvvet ekipleri ile avukatlar arasında arbede yaşandı. Avukatlar, ‘Polis dışarı’ sloganları attı.

    PİRHA/İSTANBUL

     

  • Baş: Darbecilere karşı ülkemize sahip çıkmak için sokağa çıkacağız

    Baş: Darbecilere karşı ülkemize sahip çıkmak için sokağa çıkacağız

    PİRHA- Bekir Bozdağ, cezaevindeki Milletvekili Can Atalay hakkındaki hüküm ile ilgili Yargıtay’dan gelen yazıyı TBMM Genel Kurulu’nda okudu. Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Başkanı Erkan Baş, “Ferman Saray’ın, Can Atalay halkındır. Bizler direneceğiz, kazanacağız. Darbeciler de işledikleri tüm suçların hesabını bir bir verecek. Yanlarına kalmayacak, unutulmayacak” dedi. 

    Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Başkanı Erkan Baş, tutuklu bulunan TİP Milletvekili Can Atalay’la ilgili Yargıtay kararının Meclis’te okunmasına ilişkin olarak, “Mafyada böyle yaparlar, bazen suçlu olduğunu bildiklerini yanlarında tutarlar ve en pis işleri onlara yaptırırlar” dedi.

    Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş’un yurt dışında bulunması sebebiyle koltuğunu geçici süreyle devrettiği TBMM Başkanvekili Bekir Bozdağ, cezaevindeki Milletvekili Can Atalay hakkındaki hüküm ile ilgili Yargıtay’dan gelen yazıyı TBMM Genel Kurulu’nda okuttu. Yazının okunması ile Atalay’ın milletvekilliği; Anayasa Mahkemesi’nin iki kez verdiği hak ihlali kararına rağmen düştü.

    Baş, karar okutulmadan önce şu ifadeleri kullandı:

    “Usulsüz değil, kanunsuz bir işlem yapılıyor. Anayasa’yı ayaklar altına alan bir darbe girişiminin tamamlanmasını izliyoruz. ‘AYM’nin kararlarını tanımayalım’ diyen Yargıtay kararının divanda okutulmasını reddediyoruz. Eğer divan Anayasa’yı tanımazsa divan yoktur. Her şey sorgulanır hale gelir. Karar okunacak Atalay’ın vekilliği düşürülecek. Yani milletvekiliymiş. Milletvekiliyse neden hapiste tutuyorsunuz? Değilse neyi düşüreceksiniz? Gezi’de de beraberdik. Bütün duruşmalarını izledim. Biz yaptığımızı savunuruz. Söylediğimizi yaparız. Burada karar okunacak Meclis Başkanı yok. ‘Bu usulsüzlük’ diyorsanız Kurtulmuş usulsüzlük yapıyor aylardır.

    Numan Kurtulmuş okumuyor bu kararı, Celal Adan okumuyor, Gülizar Hanım okumuyor, Sırrı Süreyya okumuyor ama Bekir Bozdağ okuyor. Hak ediyor okumayı çünkü. Bu da bize tarihin bir ironisidir. Kurtulmuş hak ediyor okumayı. Kimsenin açıkça “Ben bu kararı okumayacağım” diyemediği bir şeyi Meclis’in açılışına 3 dakika apar topar geçirelim diyorlar. Bazen suçlu olduklarını bildiklerini yanlarında tutarlar ve en pis işlerini onlara yaptırırlar.”

    BAŞ: FERMAN SARAYIN, ATALAY HALKINDIR

    Sosyal medyadan da açıklama yapan Erkan Baş, “Ferman Saray’ın, Can Atalay halkındır. Bizler direneceğiz, kazanacağız. Darbeciler de işledikleri tüm suçların hesabını bir bir verecek. Yanlarına kalmayacak, unutulmayacak. Can Atalay’ın milletvekilliğini düşürmek ‘Ben bu ülkenin anayasa ve kanunlarını tanımıyorum, aklıma ne eserse onu yaparım’ demektir. Bunu karşılıksız bırakmayacağız. Darbecilere karşı ülkemize sahip çıkmak için tüm yurtta sokağa çıkıyoruz. Tüm yurttaşlarımızı davet ediyoruz” dedi. 

    (HABER MERKEZİ)

     

  • Bakırhan’dan Bahçeli’ye: Haddine bak, işine bak, bu kin ve nefret dilini terk et!-VİDEO

    Bakırhan’dan Bahçeli’ye: Haddine bak, işine bak, bu kin ve nefret dilini terk et!-VİDEO

    PİRHA- HEDEP Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, AYM ve Yargıtay’ın Can Atalay kararları sonrasında yaşanan kriz ve ‘Yeni Anayasa’ tartışmalarına dair Meclis’e çağrıda bulunarak, “Darbe anayasası yerine demokratik yeni bir anayasaya hazırız” dedi. Bakırhan, Bahçeli’nin sözlerine de sert tepki göstererek, “Haddine bak, işine bak, bu kin ve nefret dilini terk et diyoruz” ifadelerini kullandı.

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (HEDEP) Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, partisinin Meclis grup toplantısında konuştu.

    Türkiye tarihinin “darbeler tarihi” olduğunu ifade eden Bakırhan, daha önce yaşanan sivil ve askeri darbeleri anımsattı. HDP eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın aralarında bulunduğu çok sayıda siyasetçinin gözaltına alınıp tutuklandığı 4 Kasım 2016 tarihini de “darbe” olarak nitelendiren Bakırhan, “Geçen yüzyıl içinde bunca darbenin yaşanmasının temel sebebi, demokrasinin bu ülkeye hiç uğramamasından kaynaklıdır” dedi.

    SEYİT RIZA’YI ANDI

    Yüzyıl boyunca darbeler yaşandığını söyleyen Bakırhan, Türkiye’ye başkaldıran Kürt lider Seyit Rıza’nın katledilişinin 86’ncı yıldönümü olduğunu hatırlattı. Bakırhan, “Ne demişti Seyit Rıza pirimiz? ‘Bu cinayettir, bu zulümdür’ demişti. Geçen yüzyıl tam da bu iki cümlede saklıdır. Bu cinayettir, bu zulümdür sözleri çok anlamlıdır. Bu darbeci anlayışlara bir kez daha sesleniyoruz; yolumuz Seyit Rıza Pirlerin yoludur. Bu yoldan, demokrasi arayışımızdan, hiçbir darbe ve darbeci anlayış bizi yolumuzdan vazgeçiremeyecektir. Seyit Rıza ve yoldaşlarını da saygı ve minnetle anıyoruz. Seyit Rıza ve arkadaşlarının katledilmesinin vesilesiyle Meclis’e bir çağrıda bulunuyoruz; Dersim’in ismi iade edilsin. Seyit Rıza ve arkadaşlarının mezar yerleri bile belli değil. Biraz vicdan, hukuk ve etik değerler varsa Seyit Rızaların mezar yerleri de açığa çıkarılsın ki, bunun bilindiğini herkes çok iyi biliyor” diye konuştu.

    “DEMOKRATİK BİR ANAYASAYA HAZIRIZ”

    Bizler yeni bir anayasaya hazırız. Yeni bir anayasa yapılmalıdır. Darbe anayasası yerine demokratik bir anayasa olsun diyoruz. Ama herkesi Türk sayan, tek tipçi erkeklerin çıkarlarına cinsiyet eşitsizliğini derinleştiren, sosyal devlet ve hukuk ilkelerini mürekkepten ibaret sayan, her şeyi merkeze bağlayan, yerelin iradesini yok sayan, vicdan ve inanç özgürlüğünü görmezden gelen bir anayasaya asla evet demeyeceğiz. Darbenin panzehiri demokrasidir. Daha fazla demokrasi, daha fazla özgürlük ve eşitlik talebinde ısrarcı olarak bu darbe anayasasını hep birlikte çöp sepetine atacağımız günler uzak değildir.

    MECLİS’E ÇAĞRI

    Yargıtay darbesinden yeni anayasa çıkarmak isteyenlerin bu ülkede herkesin kendisini ifade etmesi mümkün değildir. Buradan soruyoruz; AYM’ye darbe teşebbüsünde bulunanlar hangi akılla yeni bir anayasa yapacaklar? Yapacakları anayasa gerçekten bizi kapsayacak bir düzeyde mi olacak, sorunlarımızı çözecek mi? Yeni anayasa ancak demokratik bir temelde inşa edilirse kıymetlidir bu nedenle sizin huzurlarınızda Meclis’e çağrı yapıyoruz. Gelin demokratik bir anayasa yapalım. Ama bunun koşullarını yaratmak için elimizi taşın altına koyalım önce. TCK’yı demokratikleştirelim, hepimizi içeri tıkan TMK yasasını ortadan kaldıralım, merkez yerel ilişkisini yeniden belirleyelim, demokratik siyasetin önündeki yargı vesayetine son verelim, iç güvenlik kanununu ortadan kaldırarak emniyetin sopasından kurtulalım, kayyım atamalarına son verecek düzenlemeler yapalım. Herkesin kendisini özgürce ifade edeceği, demokratik uzlaşı ve evrensel ilkelere uygun yeni bir anayasanın alt yapısını hazırlayayım. Aksi halde yeni anayasa tartışmaları kandırmaktan öteye geçmeyecektir.
    11-12 Kasım’da yerel yönetimler konferansımızı gerçekleştirdik. İki gün sürdü. Hem özgün hem de karma konferanslar yaptık. Bundan önce yüzlerce binlerce toplantı yaptık, halkımızla buluştuk, onların düşünce ve önerilerini aldık. Bu konuda mücadele tarihimizde muazzam bir birikim var. Bu toplantılar bizlere yol gösteriyor, önümüzdeki dönem yol haritamızı belirliyor. Yerel yönetimlerde halkla beraber, halk için, kendimizi de kentimizi de yöneteceğiz şiarıyla yola çıkmıştık.

    BAHÇELİ’YE TEPKİ

    Bakırhan, Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin AYM Başkanı Zühtü Arslan’ı açık hedef gösterip “AYM başkanının dilinin altında eveleyip gevelediği asıl maksadı, asıl düşüncesi nelerden ibarettir? AYM başkanının haddini çok açık bir şekilde aştığını düşünüyoruz. Türk devletiyle uğraşma, cesaretin varsa Kandil’e git” ifadelerine tepki gösterdi.

    Bakırhan şu ifadeleri kullandı:

    “Yargıtay ve AYM üzerinden başlayan bir tartışma var. Biz buna ilk günden beri darbeye teşebbüs dedik. Asıl darbe Saray tarafından yürürlüğe konulmuştur. Erdoğan açık bir dille Yargıtay’a destek vererek, darbeye destek olmuştur.

    Bu teşebbüsün başında olduğunu bir kez daha aleni bir şekilde ifade etmiştir. Bu darbe teşebbüsünün asıl vurucu güçü küçük ortaktır. Küçük ortak bugün yine esip gürlüyordu. Her hafta bir gün esip gürlemenin dışında başka bir bildiği yok.

    Biz de bu salonda küçük ortağa, biz demokrasi için ağır bedeller ödedik, senin tehditlerinden korkacak durumda değiliz diyoruz. Haddine bak, işine bak, bu kin ve nefret dilini terk et diyoruz. Küçük ortak zaten düşüncesini açık ediyor. Anayasa Mahkemesi’ni kapatacağız ya da kendimize benzeteceğiz diyor. Kendilerine benzeyen hiçbir şeyden bu millete hayır gelmeyeceğini hepimiz biliyoruz. İktidar bu darbe teşebbüsüyle aslında tabuta konulan hukuk sistemine son çiviyi çakmak istiyor. Erdoğan açıklamaları bu yaşananların önceden hazırlanmış bir darbe teşebbüsü olduğunu ortaya koyuyor. Bir taraftan yeni Anayasa tartışmaları yapıyorlar, diğer taraftan da yargı darbesine destek çıkıyorlar.”

    (HABER MERKEZİ)

  • ‘Kenan Evren’in ruhu AKP ve MHP’nin faşist uygulamalarıyla devam ediyor’

    ‘Kenan Evren’in ruhu AKP ve MHP’nin faşist uygulamalarıyla devam ediyor’

    PİRHA-Ankara 78’liler Girişimi, 12 Eylül Darbesi’nin 43. yılında basın açıklaması yaptı. Darbe hukukunun bugün de devam ettiği belirtilerek “12 Eylül’den bugüne gelinceye değin tüm iktidarlar, bencil çıkarları yüzünden, 12 Eylül’ün ruhu ve maddeleşmiş hali olan Anayasayı değiştirmek için girişimde bulunmamıştır” denildi.

    12 Eylül Darbesi’nin üzerinden 43 yıl geçti. Ankara 78’liler Girişimi, yaptığı basın açıklamasında 12 Eylül’ün tekçi rejimle katlanarak sürdüğünü ifade etti. Ulus Meydanı’nda yapılan basın açıklamasını Şükriye Ercan okudu.

    “43 YIL ÖNCE TÜRKİYE’NİN KADERİ ÇİZİLDİ”

    43 yıl önce beş general tarafından Türkiye’nin kaderinin çizildiğini belirten Ercan, şu açıklamayı yaptı:

    “Demokrasi, hukuk, insan haklarının ayaklar altına alındığı, yüzbinlerce insanın hapishanelere atıldığı, sistematik ve sürekli işkence uygulamasının gündelik hayatın rutinine dönüştüğü, neoliberal ekonomi politikaları ile insanların açlığa ve sefalete sürüklendiği darbe süreci yaşanmaya başlamıştı. 12 Eylül faşizmi, dünya ölçeğinde bile en uzun sürmüş faşizm uygulamasıdır ve bugün yaşadığımız her sosyal, siyasi ve ekonomik kriz bu uygulamanın devamı niteliğindedir.

    Dünyada eşi benzeri görülmemiş bir baskı uygulanmış, yüzbinlerce kişi tutuklanmış, işkencelerden geçirilmiş, idamlar gerçekleştirilmiş, işkencede onlarca kişi öldürülmüştür. Diyarbakır’daki uygulamalar, dünya işkence tarihinde yerini almıştır. Bugün de binlerce insan hukuksuz olarak hapishanelerde tutulmakta, insan hakları gözetilmemekte, düşman hukuku ve tecrit uygulanmaktadır. AİHM’in kararları hiçe sayılmakta, altına imza attığı uluslararası sözleşmeler kimsenin umurunda olmamaktadır.

    Yargılama değil, ceza verme amaçlı darbe döneminin sıkıyönetim mahkemelerinin yerini bugün normal adliyeler almış, aynı mantıkla yargılama yapmadan ceza verilmeye devam etmektedir. 12 Eylül Darbesi’nin ilk icraatı siyasi partilerin kapatılması olmuştu. Bugün ise yine iktidardaki parti kendi iktidarını kaybetme korkusu ile siyasi partilerin kapatılması için uğraş vermektedir. Darbe yaparak halkın seçme ve seçilme iradesine el koyan zihniyet bugün seçimle gelmiş belediyelere kayyum atayarak, yine halkın iradesini hiçe sayarak uygulamaya devam etmektedir.

    Yaşadığımız ekonomik kriz, serbest piyasa ekonomisinin yerleştirilmesi ve kapitalist dünya ekonomisi ile bütünleştirilmesi amacıyla, 12 Eylül’de uygulanmaya başlanılan neoliberal ekonomi politikalarının sonucudur. Bugün enflasyonun yüzde yüzlerin üzerine çıkmasının nedeni, o dönemden beri devam eden ve devlet politikası haline gelen neoliberal politikalardır.

    “SAPKIN TARİKATLAR O DÖNEM ORTAYA ÇIKTI”

    Günümüzün laiklik anlayışı ve FETÖ gibi yasadışı din kisvesi altındaki oluşumların temelleri 12 Eylül darbeci generalleri tarafından atılmış, sapkın tarikatlar o dönemde devlet tarafından desteklenerek ortaya çıkmıştır. İhtiyaç fazlası İmam Hatip Okulları en fazla 12 Eylül’de açılmıştır. Tarikatların devletin en ince kılcal damarlarına kadar sızması, o dönemde oluşturulan ve uygulanan politikaların eserleridir. 12 Eylül Anayasası ile oluşturulan siyasi yapı değiştirilmediği için bugünün iktidarları ortaya çıkmıştır.

    Devletin koruması altında, cinayet başta olmak üzere her türlü suçu işlediği halde elini kolunu sallayarak dolaşabilmektedirler. Bugüne yansıması ise, bir mafya liderinin bir siyasi parti liderinin koluna girerek meclis koridorlarında pervasızca dolaşabilmesidir. Emekçilerin haklarını alabilmesinin en önemli aracı olan grev hakkının kısıtlanması, sömürünün artmasına, ücretlilerin ekonomik durumlarının sürekli kötüleşmesine, yoksulluğun kronik bir hal almasına neden olmuştur. Bugün yaşadığımız yoksulluğun temel nedenlerinden biridir.

    12 Eylül’den bugüne gelinceye değin tüm iktidarlar ve siyasi partiler, kısa vadeli ve bencil çıkarları yüzünden, 12 Eylül’ün ruhu ve maddeleşmiş hali olan Anayasayı değiştirmek için girişimde bulunmamıştır. İşlerine gelen kısımları bölük pörçük değiştirmiş ama 12 Eylül faşizmini temsil eden ruhu aynen korunmaktadır. Bugün hala yürürlükte olan Anayasa böyle bir ortamın ürünüdür.

    Türkiye halklarının geleceği, çocuklarımıza ve gençlerimize yaşanabilir bir ülke bırakılması için öncelikle 12 Eylül faşizminin kapkaranlık gölgesi olarak kalan Anayasanın çağdaş demokrasilere uygun olarak değiştirilmesi gerekmektedir. Ancak o zaman 12 Eylül faşizminden kurtulunacaktır. Faşist Kenan Evren’in, “Asmayalım da besleyelim mi?” talimatından sonra, 12 Eylül’de 1 milyon 683 bin kişi fişlendi, 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı 7 bin kişiye idam cezası istendi ve 517 kişiye idam cezası verildi.

    Haklarında idam cezası verilenlerden 49 kişi asıldı, 300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü ,171 kişinin işkenceden ölüğü belgelendi, cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi. 144 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.14 kişi aynı dönem yapılan açlık grevlerinde öldü, 73 kişiye doğal ölüm raporu verildi, 43 kişinin intihar ettiği söylendi. 937 film sakıncalı bulunulduğu için yasaklandı, 23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu.

    12 Eylül darbeci rejimi devam ediyor ve Kenan Evrenin ruhu AKP ve MHP’nin faşist uygulamalarıyla devam ediyor. Hala gazeteciler, siyasetçiler, hak savunucuları, avukatlar, doğa katliamlarına karşı çıkanlar, Aleviler, Kürtler, Ermeniler ve cümle ezilen, yok sayılan kimlikler ve inançlar baskı altında, ya cezaevlerindeler, ya sürgünde, ya da faşist baskılara dayanmayıp ‘gönüllü’ yaşadıkları ülkeyi terk etmişlerdir.”

    PİRHA/ANKARA

  • Doğan Çelik: 12 Eylül’de Amed zindanında çok zulüm gördük ama direndik-VİDEO

    Doğan Çelik: 12 Eylül’de Amed zindanında çok zulüm gördük ama direndik-VİDEO

    PİRHA-12 Eylül’de Diyarbakır Cezaevi’nde çok zulüm gördüklerini ifade eden Doğan Çelik, “Ancak zulmün ve baskının olduğu yerde direnişte vardır. 70’li yıllarda Sagros zindanında yaşanan işkenceleri anlatırlardı ama biz Amed zindanında oradaki zulmün bin katını gördük” dedi.

    Kenan Evren’in başını çektiği 12 Eylül 1980 askeri darbesi, 43’üncü yılını geride bıraktı. Yeni bir rejimin önünü açan darbe, zulüm, işkence, idam ve ölümlerle Türkiye’nin en karanlık dönemlerinden biri olarak tarihe geçti.

    Resmi rakamlara göre; 650 bin kişinin gözaltına alındığı, 230 binin kişinin askeri mahkemelerce yargılandığı, 52 bin kişinin tutuklandığı, 48 kişinin idam edildiği, 171’i işkence sonucu olmak üzere 300 kişinin yaşamını yitirdiği, yüzlercesinin kaybedildiği, binlercesinin işkence tezgahlarından geçtiği askeri darbe, hala yüzleşmeyi bekleyen bir hafıza oluşturdu.

    12 Eylül askeri darbesi yaşandığında Diyarbakır Cezaevi’nde olan Doğan Çelik, o dönemde yaşadıklarını PİRHA’ya anlattı.

    “ÇOK ZULÜM GÖRDÜK”

    12 Eylül rejimini lanetlediğini ifade ederek sözlerine başlayan Doğan Çelik, “O yıllar çok farklı yıllardı. 12 Eylül’de Amed zindanında çok zulüm gördük. Ancak zulmün ve baskının olduğu yerde direnişte vardır. 70’li yıllarda Sagros zindanında yaşanan işkenceleri anlatırlardı ama biz Amed zindanında oradaki zulmün bin katını gördük. Mazlum Doğan’a çok işkence yapıyorlardı ama Mazlum Doğan bize ‘Sizi korkutuyorlar, işkence yapıyorlar ama direnin’ diyordu. Çok işkence gördük, Amed zindanındaki arkadaşlar cezaevinden çıktıktan sonra yaşadığımız işkenceleri konuşurken biz bu işkencelere nasıl dayandık diye konuşuyorduk. Her mahkemeye gittiğimizde sabah kahvaltısında çorbaya sabun koyarlardı herkesi ishal ederlerdi. Ellerimiz ve ayaklarımız bağlı bir şekilde 2 saat boyunca bekletirlerdi, mahkemeye giderken bir sürü arkadaşımız ishal olup mahkeme salonunda kendini tutamadığı oldu” dedi.

    “BÜTÜN YAŞANANLARIN HESABININ SORULACAĞINA DAİR UMUT VARDI”

    Cezaevinden çıktıktan sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını ve herkesin korkutulduğunu söyleyen Çelik, “Bizimle beraber cezaevinde olan arkadaşlarımız bile korkup bize selam vermiyorlardı. İnsanlar neden bu kadar değişti diye düşünüyorsun. Bir gün bütün bu yaşananların hesabının sorulacağına yönelik umut vardı, cuntacıların bütün baskısı ve zulmü beni o kadar etkilememişti. Halkın direnişinde bir sorun yok ancak küçük hesaplar peşinde olanların hesaplarının bozulması gerekiyor. Biz bu sürecin çok sancılı geçtiğini görüyoruz ama bu sürecinde aşılacağını ve daha güzel şeylerin olacağına inanıyorum” diye konuştu.

    Cihan BERK/DERSİM

  • 12 Eylül Darbesi’nin 43. yıl dönümü

    12 Eylül Darbesi’nin 43. yıl dönümü

    Türkiye Cumhuriyeti tarihinde silahlı kuvvetlerin yönetime üçüncü açık müdahalesi olan 12 Eylül Askeri Darbesi’nin üzerinden 43 yıl geçti. 650 bin kişi gözaltına alındığı, yüzde 95’nin işkenceye tabi tutuldu, işkencede 171 kişi öldürüldüğü darbenin faillerinden yalnızca Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya yargı önüne çıkarıldı ancak hesap vermeden öldüler. 

    Dönemin Genelkurmay Başkanı Kenan Evren öncülüğünde yapılan ve Türkiye demokrasi tarihine “kara bir leke” olarak geçen 12 Eylül 1980 askeri darbesinin üzerinden 43 yıl geçti.

    Darbenin faillerinden yalnızca Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya yargı önüne çıkarıldı ancak hesap vermeden öldüler. Binlerce kişiyi işkenceden geçiren, onlarca kişiyi katleden diğer darbecilerden ise hesap sorulmadı. 12 Eylül’de yaşanan insan hakkı ihlalleri ve işkenceler hala gündemde.

    Darbe sonrasında 650 bin kişi gözaltına alındı, 1 milyon 683 bin kişi fişlendi, 50 kişi idam edildi, 171 kişinin ‘işkenceden öldüğü’ belgelendi. Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı. 30 bin kişi siyasal sığınmacı olarak yurt dışına kaçmak zorunda kaldı. 388 bin kişiye pasaport verilmedi. Yargılanan gazeteciler toplam 3 bin 315 yıl 6 ay hapse mahkûm oldu. 300 gazeteci saldırıya uğrarken, 3 gazeteci silahla öldürüldü. 12 Eylül 1980-6 Kasım 1983 arasında gözaltında veya cezaevinde ölenlerin sayısı 183, açlık grevinde ölenlerin sayısı 5 olarak kayıtlara yansıdı.

    Askeri darbenin hazırlıkları, Haziran 1980’den itibaren Genelkurmay Karargahı’nda yapılmaya başlandı. Kod adı “Bayrak Harekâtı” olan darbe, ilk olarak bütün ordu komutanlarına gönderilen emirle 11 Temmuz saat 04.00’te hayata geçirilmek istendi ancak 2 Temmuz’da Süleyman Demirel’in başbakanlığındaki hükümetin güvenoyu almasıyla plan ertelendi.

    Türkiye Cumhuriyeti tarihinin emir-komuta zinciri içinde gerçekleştirilen son askeri darbesi olarak tarihe geçen 12 Eylül 1980 Darbesi’nin başladığı, cuma günü saat 03.59’da TRT radyosunun İstiklal Marşı ve sonrasında anons yapılmadan, Harbiye Marşı’nın çalınmasıyla anlaşıldı.

    Marşın bitiminde Genelkurmay ve Milli Güvenlik Konseyi Başkanı Orgeneral Kenan Evren imzasıyla yayımlanan Milli Güvenlik Konseyi’nin bir numaralı bildirisi okunmaya başlandı. Bu bildiriyi 5 bildiri daha izledi. Milli Güvenlik Konseyi’nin bildirileri aracılığıyla, gözaltı süreleri 90 güne çıkarıldı. Adil yargılanma hakkı tamamen kaldırılarak Sıkıyönetim Komutanlıklarınca Sıkıyönetim Mahkemeleri kuruldu.

    Dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren, darbenin gerekçesini, “… Kendi kendini kontrol edemeyen demokrasiyi sağlam temeller üzerine oturtmak, kaybolan devlet otoritesini yeniden tesis etmek için yönetime el koymak zorunda kalmıştır” şeklinde açıklamıştı.

    Darbenin Evren dışındaki uygulayıcıları ise Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Tahsin Şahinkaya, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Nejat Tümer ve Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Sedat Celasun‘dan oluşan komuta kademesiydi.

    SİYASİLER SÜRGÜN EDİLDİ

    12 Eylül Darbesi ile Süleyman Demirel’in başbakanı olduğu hükümet görevden alındı, TBMM feshedildi. 1970 sonrasında değiştirilen 1961 Anayasası uygulamadan kaldırıldı ve Türkiye siyasetinin yeniden tasarlandığı askeri dönem başladı.

    Cuntacılar, 13 generali ülke genelinde ilan ettikleri 13 sıkıyönetim bölgesine komutan olarak atarken Türk Hava Kurumu, Çocuk Esirgeme Kurumu ve Kızılay dışındaki derneklerin faaliyetleri de durduruldu.

    Siyasi partileri de lağveden askeri yönetim, Süleyman Demirel ile Bülent Ecevit’i Hamzakoy’a,Necmettin Erbakan ile Alparslan Türkeş’i ise Uzunada’ya sürgüne gönderdi. Siyasi yasaklar geldi.

    Darbeye liderlik eden 5 generalin oluşturduğu Milli Güvenlik Konseyi, bütün yetkileri ele aldı. Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Bülent Ulusu’ya kurdurulan hükümet, 21 Eylül’de göreve başladı.

    Darbenin ardından geçen 3 yıl içinde önemli kanunların tamamına yakını değiştirildi ve askeri yönetimin belirlediği Danışma Meclisi tarafından hazırlanan Anayasa, yapılan “güdümlü” referandumla yüzde 92’lik “Evet” oyu aldı.

    Halk oylamasında, Kenan Evren cumhurbaşkanı seçilirken askeri yönetim üyelerinin ömür boyu yargılanmasını engelleyen geçici 15. madde, 2010’daki Anayasa değişikliği referandumuna kadar yürürlükte kaldı.

    CUNTACILAR İDAMLARIN KARARINI VERDİ

    Yönetime el koyan cuntacı askerler, idamların kararını da verdi. Darbe sürecinde 650 bin kişi gözaltına alınırken, 517 kişi için idam istendi.

    Darbeden sonra ilk idamlar, 9 Ekim 1980 tarihinde gerçekleşti. İlk olarak sol görüşlü Necdet Adalı, ardından ülkücü Mustafa Pehlivanoğlu idam edildi. Darbe öncesinde bir askeri inzibat erini öldürdüğü gerekçesiyle hüküm giyen 17 yaşındaki Erdal Eren, 19 Mart 1980’ta idama mahkum edildi.

    Referandumdan sonra yapılan anayasa değişikliğiyle “Milli Güvenlik Konseyi üyelerinin yargılanmayacağını düzenleyen Anayasa’nın geçici 15. maddesi” yürürlükten kaldırıldı. Türkiye genelinde birçok kişi ve örgüt, darbenin sorumluları ile bu kişilerin emir ve talimatlarını uygulayanlar hakkında soruşturma başlatılması için suç duyurusunda bulundu.

    CEZAEVİNE GİRMEDEN ÖLDÜLER

    Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesinin, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının soruşturma kapsamında, Evren ile Şahinkaya hakkında hazırladığı iddianameyi, 10 Ocak 2012’de kabul etmesiyle Türkiye tarihinde ilk kez bir darbenin sorumluları yargı önüne çıktı. İddianamede iki komutan, ”Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın tamamını veya bir kısmını değiştirmeye veya ortadan kaldırmaya ve anayasa ile teşekkül etmiş olan Türkiye Büyük Millet Meclisini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasına engel olmaya cebren teşebbüs etmek” ile suçlandı.

    Cumhuriyet Savcısı Erdinç Hakan Özdabakoğlu, 12 Eylül Davası’nda verdiği esas hakkındaki görüşte, sanıklar Evren ve Şahinkaya’nın, 765 sayılı TCK’nın “Devlet kuvvetleri aleyhine cürümler” başlıklı 146. maddesi uyarınca ağırlaştırılmış müebbet hapisle cezalandırılmalarını istedi.

    Mahkeme Başkanı Oktay Saday‘ın açıkladığı hükme göre Evren ve Şahinkaya, “21 Aralık 1979’da dönemin Başbakanı’na verdikleri muhtırayla Anayasa’yı ve TBMM’yi ortadan kaldırmaya ve görevini yapmasını engellemeye teşebbüs suçundan, 12 Eylül 1980’de de cebren Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nı tağyir, tebdil veya ilgaya ve bu kanun ile teşekkül eden TBMM’yi ıskat ve cebren men suçundan eylemlerine uyan 765 sayılı TCK’nın 146/1. maddesi gereğince” ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Takdiri indirimle bu cezalar, “müebbet hapis cezası”na çevrildi.

    Evren ve Şahinkaya hakkında, Askeri Ceza Kanunu’nun “askeri rütbelerin sökülmesi”ne ilişkin 30. maddesinin de uygulanmasına karar verildi. Kararın ardından Evren ve Şahinkaya’nın avukatı, 24 Haziran 2014’de kararın bozulması istemiyle temyiz dilekçesini Ankara 10. Ağır Ceza Mahkemesine verdi. Yargıtay 16. Ceza Dairesi, temyiz incelemesi sürerken Evren, 10 Mayıs 2015’te tedavi gördüğü Gülhane Askeri Tıp Akademisinde 98 yaşında, dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı emekli Orgeneral Şahinkaya da 9 Temmuz 2015’te 90 yaşında hayatını kaybetti.

    Yargıtay 16. Ceza Dairesi, temyiz incelemesinde, sanıkların ölümleri nedeniyle davanın düşürülmesine karar verdi.

    (HABER MERKEZİ)

  • Cemevi Başkanı Erdoğan’dan Soylu’nun ‘darbe’ sözlerine tepki: Panik içindeler -VİDEO

    Cemevi Başkanı Erdoğan’dan Soylu’nun ‘darbe’ sözlerine tepki: Panik içindeler -VİDEO

    PİRHA –  Süleyman Soylu’nun seçimleri darbe olarak nitelendirmesine tepki gösteren HBVAKV Kızılarık Cemevi Başkanı Nurettin Erdoğan, seçimlerde hiçbir zaman sivil darbe ile karşı karşıya kalınmadığını söyledi. İktidar cenahının panik içinde olduğunu söyleyen Erdoğan, iktidardaki siyasi kadroların dilinin toplumu ayrıştırıcı ve ötekileştirici olduğunu vurguladı. 

    14 Mayıs’ta yapılacak Cumhurbaşkanı ve Milletvekili Genel Seçimi yaklaşırken, iktidar cephesinin seçimi darbe olarak nitelendirmesi infial yaratıyor.

    Seçimleri “darbe” olarak nitelendirenlerden biri de İçişleri Bakanı Süleyman Soylu. Süleyman Soylu’nun bu sözleri kamuoyunun büyük tepkisini çekti.

    Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) Antalya Şubesi Kızılarık Cemevi Başkanı Nurettin Erdoğan, Soylu’nun ‘darbe’ söylemini PİRHA‘ya değerlendirdi.

    Türkiye’nin geleceği için en temelde eşit yapıya ihtiyacın olduğunu söyleyen Erdoğan, “Bütün seçmenlere çok büyük görevler düşüyor. Geleceğimizin garantisi olan seçim sürecinin iyi değerlendirilmesi gerekir” dedi.

    “İKTİDARDAKİLER SİYASET DİLİNİ TAMAMEN DEĞİŞTİRDİ”

    Erdoğan, İktidar cenahının seçimler hakkında panik içinde olduğunu söyleyerek iktidardaki siyasi kadroların dilinin toplumu ayrıştırıcı ve ötekileştirici olduğunu da vurguladı. Erdoğan, ülkenin geleceği için en temelde eşit yapıya ihtiyaç olduğunu da söyledi. Bütün seçmenlere çok büyük görevlerin düştüğünü de belirten Erdoğan, şunları dile getirdi:

    “İki hafta bir zaman kaldı. Bu iki hafta süre zarfında bütün siyasi partiler kendi projelerini, ülke için yapılacak çalışmalarını halka yansıtmaya çalışıyorlar. Muhalefet tarafında geniş bir kitle büyük bir heyecanla değişimden yana bir hava estiriyor. Miting alanlarında, sokak röportajlarında, halkla yapılan görüşlerde, kamuoyu araştırmalarında çok güzel ve olumlu yansımalar oluyor. Ama bunun öteki tarafı olan iktidar cenahı da panik içinde. Siyasi çalışmalar ve siyasi söylemler yaparken, topluma mesajlar verirken, toplumu ayrıştırıcı ve ötekileştirici dil kullanmaya başladı. Bu ülke Cumhuriyet tarihinden bu zamana kadar seçimlerde hiçbir zaman sivil darbe ile karşı karşıya kalmadı. Seçimlerin daha demokratik yapılması için mücadele verildi. Şu 22 yıllık süreçte ülkenin gelmiş olduğu nokta iflas etmiş durumda ve bunun acısını da bizler çekmekteyiz. İktidardaki siyasi kadroların en altından en üst kademesine kadar siyaset dilini tamamen değiştirdiler. İnsanları ötekileştirerek insanlar üzerinde etnik, inançsal yorumlar yapmaya ve incitici bir dil kullanmaya başladılar. Yapılan bu söylemi çok çirkin buluyoruz. Herkes diline sahip olmalı, kişileri incitici, onurunu kırıcı söylemlerde bulunmamalılar. Bunlar çok çirkin şeyler ve bir siyaset adamına da yakışmıyor. Birleştirici ve bütünleştirici bir süreç yürütmeleri topluma bu yönlü mesaj vermeleri gerekiyor.”

    “SEÇMENLERE ÇOK BÜYÜK GÖREVLER DÜŞÜYOR”

    Seçmene çok görevler düştüğünü belirten HBVAKV Antalya Şubesi Kızılarık Cemevi Başkanı Nurettin Erdoğan, “Bugün 3 tane ittifak var, bu ittifakların kendi aralarında Cumhurbaşkanı seçiminde birleştiklerini görüyoruz. Bu da ülkenin hangi aşamaya geldiğinin göstergesidir. Evet, adaletli bir Cumhurbaşkanı seçilmesi gerekiyor, güçlü parlamenter sistemin tekrar kurulması ve demokratik bir yapıya dönüşmesi gerekiyor. Ülkemizin geleceği toplumların özgürce yaşaması için en temelde eşit yapıya ihtiyacımız var. Bütün seçmenlere çok büyük görevler düşüyor. Geleceğimizin garantisi olan seçim sürecinin iyi değerlendirilmesi gerekir” diye konuştu.

    Cebrail ARSLAN/ANTALYA

  • Veli Büyükşahin: TV10’un açtığı yolda Alevi medya geleneği yürümeye devam ediyor-VİDEO

    Veli Büyükşahin: TV10’un açtığı yolda Alevi medya geleneği yürümeye devam ediyor-VİDEO

    PİRHA-15 Temmuz darbe girişiminden sonra KHK ile kapatılan TV10’un Yönetim Kurulu Başkanı Veli Büyükşahin, kanalın Alevi medya geleneğinde çığır açtığını belirtirken, “TV10 Alevi toplumunun kendi ihtiyaçlarını, sorunlarını, sıkıntılarını, beklentilerini ve taleplerini daha görünür kıldı. Mikrofon uzatılmayan, ekrana çıkartılmayan Aleviler daha görünür oldu. Bu da iktidarı elbette ki çok rahatsız etti” dedi.

    15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminin ardından ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) ile birlikte birçok televizyon, radyo, gazete, ajans ve dergi Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile kapatıldı. Televizyon kanallarına yönelik 28 Eylül 2016 günü gerçekleşen ikinci dalga da Hayatın Sesi TV, Jiyan TV, Van TV ile TV10’un da aralarında bulunduğu 12 televizyonun da yayını herhangi bir bildirim yapılmadan kapatıldı.

    OHAL KHK’leri ile kapatılan en az 28 televizyon kanalının arasında yer alan TV10’un Yönetim Kurulu Başkanı Veli Büyükşahin, TV10’un Aleviler için önemini, neden kapatıldığını, kapatılma sürecinde yaşananları, Galatasaray Meydanı’nda 82 hafta sürdürülen eylemleri PİRHA‘ya anlattı.

    “TV10 ALEVİ MEDYA GELENEĞİNDE ÇIĞIR AÇTI”

    Büyükşahin, TV10’un Aleviler için önemini şu sözler ile dile getirdi:

    “Sadece Aleviler değil, bütün toplumsal kesimler kendi talepleri, ihtiyaçları için yeni araçlar yarattılar. Aslında TV10 da Alevilerin bir medya ihtiyacı olarak ortaya çıkmıştı. Aleviler özellikle kentleşmeyle birlikte bir örgütlenme faaliyeti içine girdiler. Cemevleri kurdular. Kentlerde daha çok görünür olmak istediler. Örgütlendiler, bir araya geldiler. Kendi hakları için mücadele etmeye başladılar. Tabii bir medya ihtiyacı olarak ortaya çıktı. TV 10 da bu ihtiyaçtan aslında açığa çıkan bir yayın kuruluşuydu.

    2011 yılında kurulan TV10 Alevi medya geleneğinde aslında bir çığır açtı. Hakikaten Alevi toplumunun kendi ihtiyaçlarını, sorunlarını, sıkıntılarını, beklentilerini ve taleplerini daha görünür kıldı. TV10, mikrofon uzatılmayan, ekrana çıkartılmayan Aleviler daha görünür oldu. O yüzden zaten TV10 ve emekçileri, programcıları, çalışanları yüz binlerce kilometre giderek her ay neredeyse Alevi coğrafyanın tümüne kameralarını çevirdiler, mikrofonları uzattılar. Alevilere ses oldular. Bu anlamda TV10 Aleviler açısından hakikaten çığır açan bir yayın kuruluşu oldu. Bugün de belki Alevi medyası TV10’un açmış olduğu yoldan çok büyük tecrübeler edinmiş oldu. Bugün bazı medya Alevi medya kuruluşları varsa ki bunda TV10’un açtığı yolun çok büyük payı var. Hakikaten Türkiye’de ilk defa bir çok şey yaptı TV10.

    “TV10, GEZİ’DEKİ GAZ BULUTLARININ ARASINDA YAYIN YAPTI”

    TV10 hakkında hiçbir davanın açılmadığını belirten Büyükşahin, kanalın neden kapatıldığına ilişkin ise şunları söyledi:

    “TV10’a ilişkin aslında açılmış bir tane bile dava yoktu. Hiçbir mahkemeden bir karar falan da yoktu. Ama bence TV10’un yayınları, işlevi iktidarı elbette ki çok fazla rahatsız etmişti. Hem darbe girişiminde bulunanları hem de mevcut iktidarı çok rahatsız etmişti. Niye? Çünkü Aleviler görünür olmaya başlamışlardı. Çünkü Aleviler kendi çevrelerinde kendi dışında olan, mücadele yürüten, özgürlük talebinde bulunan birçok kesim ile temas etmeye başladılar. TV10 belki de bunun için bir araya gelmenin aracı haline geldi.

    O yüzden Alevi dedeleri, pirleri, kurumları Kobane sınırına gittiğinde TV10 oradaydı. Günlerce canlı yayın yaptı. Ya da Dersim‘de ya da Şırnak’ta ya da Muş’ta ormanlar yakılırken TV10 oradaydı. Ya da Karadeniz’de ya da Ege’de emekçiler haklarını ararken mücadele ederken TV10 oradaydı. Gezi’de ağaçlar, çadırlar yakılırken, Gezi’de milyonlar ayağa kalktığında TV10 o gaz bulutları içerisinde yayın yapmaya devam etti.

    Kadınlara, gençlere, çevrecilere, Kürtlere ve bütün toplumsal kesimlere mikrofon tuttu. Çünkü Aleviler aynı zamanda çevreci aynı zamanda kadın, emekçi, Kürt, Rojovalı, genç aslında. TV10 böyle bir bağ kurdu. Yani Aleviler bunların tümüydü. Dolayısıyla bütün bunların yan yana gelmesi, ekrana taşınması ihtiyacı vardı ki TV10 buna vesile oldu. Bu açıdan iktidarın, güç merkezlerinin çok dikkatini çekti. Böyle olunca müdahalede bundan kaynaklı aslında.

    “ALEVİLERİN LOKMALARIYLA AYAKTA KALDI”

    Çünkü Aleviler tek başına özgürlük mücadelesi yürütmekle, kendi taleplerinin peşinde koşmakla tek başına bir sonuca ulaşamayacağını biliyor. Niye? Çünkü Türkiye’de bunla ilgili talepte bulunan başka toplumsal kesimler, halklar var. Emekçiler, yoksullar, kadınlar, Kürtler ile gücünü bir araya getirdiğinde, birlikte hareket ettiğinde elbette ki daha iyi bir sonuç alabilirsin. Yani tam demokrasinin, özgürlüğün olduğu bir ortamda Aleviler de özgürce yaşayabilirler. O yüzden bunu talep eden kişiler Alevilerle birlikte yürümek zorunda. TV10 bütün bunları ekrana taşıyan bir medya kuruluşu oldu.

    Hiçbir sermaye kesimine, politik güce dayanmadan tümden kendi emeğine ve zaten slogan haline getirdiğimiz “Alevilerin lokmalarıyla” ayakta kaldı. TV 10’un temel sloganı da “Hakkın ve hakikatin sesiydi”. Bu yüzden kapattılar. Temel gerekçesi, hakkı ve hakikati ekranlara taşıması, Alevileri diğer demokrasi güçleri ile bir araya getirme noktasında bir rol üstlendi. Gerçeğin üstüne gitti. Rojava‘ya gitti. Rojava sınırında, Terolar’da, yakılan ormanlarda, Gezi’de, Alevilerin üstü kapatılmak istenen yok edilmek istenen ocaklarını geleneklerini ziyaretleri tekrar açığa çıkardı, onları ekranlara taşıdı.

    Bu ülkede ve dışında yaşayan birçok farklı Alevi toplumsal grupları birbirleri ile tanıştırdı, bağını kurdu. Yani Kırmançki Alevileri, Zazaki Alevileri, Türkmen Alevileri, Hubyarlısı, Çepnicisi, Tahtacısı, Bektaşisi, hakikatçısı, Yaresanlısı bunları yaptı. Aynı zamanda çok dilli bir yayıncılık yaptı. Türkçe, Arapça, Kürtçe hem Zazaki hem de Kurmanci dillerinde yayınlar yaptı. Bu anlamıyla da çok dili bir yayıncılık yaptı. Bu Türkiye’de ilk. Çok büyük ve önemli bir şey. Bu tam da Alevilerin 72 millete aynı nazarla bakma meselesi ile örtüşen bir şey. Bu boyutuyla da önemli bir farkı vardı. Bu elbette ki iktidarı çok rahatsız etti esas kapatma gerekçeleri bunlar.

    “KANAL HİÇBİR MAHKEME KARARI OLMADAN KAPATILDI”

    Büyükşahin, TV10’un kapatılma sürecine dair de şöyle konuştu:

    “28 Eylül’de ekranlarımız karartıldı. Birçok medya kuruluşunun stüdyoları basıldı. Eşyalarına hemen el konuldu. Bizim de aynı şekilde karartıldı ama biz internet üzerinden yayınımıza devam ettik. O yüzden bizim kapatma sürecimiz uzun sürdü yani 4-5 Ekim’e sarktı. O süre içinde hakikaten bütün Alevi toplumu, Alevi kurumları, Alevi dedeleri, Alevi canlar, siyasi partiler, sendikalar, odalar, gençler, kadınlar aslında ekrana taşıdığımız birçok kimse o gün yanımızda oldu. Bizim merkez binamızın olduğu İkitelli’de 3-4 gün gece, gündüz insanlar orada nöbet tuttular. Açlık grevi yaptılar, orada cem tutuldu, deyişler çalındı, şarkılar, türküler söylendi.

    Televizyonunuzun bütün varlıklarına el konuldu. Mühürlendi ve kilitlendi. Tabi çok duygusal anlar yaşandı. Yani özelikle çalışanlarımız, ekranlarında çıkan Alevi canlar bize desteğe gelenler çok zor anlar yaşadık. Lokmalarla büyüttüğünüz, topluma mal ettiğiniz bir yayın organı hiçbir mahkeme kararı olmadan kapatıldı. Tam da 12 imam orucunun olduğu günlerde oldu. Çok değer verdiğim bir dedemiz demişti ki; “Veli dedem burası şu anda bir Kerbela. Biz Kerbela’yı yeniden yaşıyoruz. Sadece oruç tutmakla Kerbelayı anlayamayız. İşte burada yaşadığımız zaten Kerbela‘dır.”

    “82 HAFTA GALATASARAY MEYDANI’NDA EYLEM YAPTIK”

    Ama TV10 süreci de çok şey öğretmişti. Dolayısıyla pes etmemek gerekiyor. Alevi medya geleneğini nasıl dişimiz, tırnağımızla, lokmalarla yarattıysak, biz bunu çok kolay teslim etmemeliydik. O yüzden diğer basın organları ile birlikte çeşitli açıklamalar, eylemler yaptık. Tam 82 hafta Taksim Galatasaray’da kışın soğuğunda kar altında yağmurun altında soğukta, yazın kavurucu sıcağında tam 82 hafta çalışanlarımız, programcılarımız orada kürsümüzü açtık. Orada televizyon açıkmışçasına hem bu konudaki eleştirimizi yaptık. Televizyon hakkımızı istedik ama aynı zamanda Türkiye’nin gündemini orada işledik.

    Mesela aşuremizi orda dağıttık. Hızır lokmasını orda da dağıttık. Ekranlarımıza çıkan kadınlar, çevreciler, farklı etnik gruplar, halklar, gençler, Alevi kurumları her hafta biri gelip orada televizyon adına konuştu. Sanatçılar bizi yalnız bırakmadılar. Orada deyişlerini dinlendirdiler. Semahlarını döndüler. Çünkü bizim kolay kazandığımız bir şey değildi. Kolayda teslim etmek istemiyorduk.

    Orada bizimle birlikte olan Güzel Ana’yı da orada kaybettik. Aynı zamanda bir Cumartesi Annesi’ydi. İlk baştan beri hep bizimle oldu. Şunu söyledi: “Sakın pes etmeyin.” Biz pes etmedik tam 82 hafta. Arkasından tutuklandık. Yine pes etmedik. Hiçbir arkadaşım pes etmedi ama TV10 geleneğinin açtığı çığırda yeni Alevi medyaları, kanalları, ajansları ortaya çıktı. Bence en büyük başarımız budur.

    “ŞÜKRÜ SAMSUNLU TV10’DA ÇALIŞIRKEN YAŞAMINI YİTİRDİ”

    TV10’da çalışırken hayatını kaybeden Şükrü Samsunlu’yu da anan Büyükşahin, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Şükrü Samsunlu’yu anmadan edemeyeceğim. Şükrü, Giresunlu güzel bir dostumuzdu. TV10’da çalışırken yaşamını yitirdi. Hakikaten çok büyük zorluklarla arkadaşlarımız sahada çalışmalar yaptılar. İlk defa belki Alevi dünyasında bu kadar farklı sürek bu kadar farklı topluluk farklı coğrafyalardan her şeyi bir şekilde ekranlara taşıdık. Bu da TV10’un büyük başarısı. Ama tabi Alevi kurumlarımızın, Alevi toplumunun desteğiyle bütün bunlar oldu diye düşünüyorum.

    “TV10’UN AÇTIĞI YOLDA ALEVİ MEDYA GELENEĞİ YÜRÜMEYE DEVAM EDİYOR”

    Büyükşahin, hukuki sürece ilişkin de bilgiler verirken, şunları dile getirdi:

    “TV10’un kapatmasını gerektirecek hiçbir mahkeme kararı yok. Sadece KHK’ya dayanarak kapatıldı. Hukuksuz bir şekilde TV10’un lisansı, el konulan malzemesi vs. bütün bunlar önce TMSF’ye devredildi. TMSF de bunları bir şekilde ihaleyle yandaşlara peşkeş çekti ve sattı. Şu anda KHK kalkmış durumda. Kapatılmamızı gerekçe gösterecek hiçbir yasal mevzu yok ortada. Sadece idarenin keyfi bir yaptırımı söz konusu. Aynı zamanda bu süre içerisinde şirket ortaklarının bütün varlıklarına da icra gelmiş durumda. Hala bir intikam savaşı veriyorlar aslında.

    Ama nihayetinde öyle ya da böyle önümüzdeki zaman içerisinde hukuki süreç bizim lehimize sonuçlanacak. Olmazsa Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gideceğiz. Ama en nihayetinde bizim bu işten kazancımız.”

    TV10’un açmış olduğu çığırdan Alevi medya geleneği yürümeye devam ettiğinin altını çizen Büyükşahin, “Aleviler görünür olmaya toplumun farklı kesimlerini ekranlara çıkarmaya, haber olmaya devam ediyor. Yani TV10 hakkın ve hakikatin sesi bir iz bıraktı. Bizi kapatmakla hakikati yok etmek istediler. O yüzden Alevi toplumunun da Türkiye toplumunun da TV10’u hiçbir şekilde unutmaması lazım. Çünkü TV10 hakikatten bu topluma, ülkeye, Alevi toplumuna çok önemli şeyler kazandırdı diye düşünüyorum” ifadelerini kullandı.

    Barış KOP / Cebrail ARSLAN – İSTANBUL

  • Samsun’da açıklama: 42 yıldır 12 Eylül’le hesaplaşma iklimi yaratılamadı-VİDEO

    Samsun’da açıklama: 42 yıldır 12 Eylül’le hesaplaşma iklimi yaratılamadı-VİDEO

    PİRHA- Samsun’da, Devrimci 78’liler Federasyonu ve Samsun Devrimci 78’liler Derneği, 12 Eylül Askeri Darbesi’ni protesto etti. Yapılan açıklamada, 12 Eylül’ün faşist generalleri hesap vermeden öldükleri ve İşkencecilerin devlet kademelerine yönetici olarak atanıp ödüllendirildileri hatırlatıldı. Açıklamada, 12 Eylül’le 42 yıldır bir hesaplaşma iklimin yaratılamadığı kaydedildi. 

     

    12 Eylül Askeri Darbe’nin 42. yıl dönümü nedeniyle Samsun’da, Devrimci 78’liler Federasyonu ve Samsun Devrimci 78’liler Derneği tarafından basın açıklaması yapıldı.

    Samsun Devrimci 78’liler Derneği Başkanı Cengiz Akşan tarafından okunan açıklamada, 12 Eylül darbecilerinin hesap vermeden öldükleri hatırlatılarak, “12 Eylül faşist darbesinin üzerinden 42 yıl geçti. 12 Eylül’ün faşist generalleri hesap vermeden öldüler. Yargılamalar bir bir düşürüldü. İşkence davaları kapatıldı. Taleplerimiz bir bir reddedildi. Darbe hukukunun işlediği mahkemelerin verdiği kararlar üst mahkemelerce onaylanıp davalar kapatıldı. İşkenceciler devlet kademelerine yönetici olarak atanıp ödüllendirildiler” denildi.

    42 yıldır bir hesaplaşma iklimin yaratılamadığını belirten Cengiz Akşan, şöyle devam etti:

    “Şimdiye kadar yönetime gelen tüm hükümetler darbecilerle hesaplaşmak yerine darbenin nimetlerinden faydalanmayı seçtiler. Hatta iyi darbe, kötü darbe sınıflandırması yapıp bazı darbeleri desteklerken bazılarına karşı çıktılar. Bazılarını da fırsata çevirip ‘Allahın bir lütfu’ olarak gördüler. 12 Eylül faşist darbesinin üzerinden 42 yıl geçmesine rağmen bir hesaplaşma iklimi yaratamadık. 12 Eylül hala devam ediyor. Anayasası ile yargısı ile siyasi partiler kanunu ile Tek tip elbiseyle, tutuklamalarla, baskılarla, saldırılarla, katliamlarla devam ediyor. Irkçılık ve gericilik tavan yapmış durumda.”

    Ülkemizde işsizlik, yoksulluk diz boyu. İnsanlar açlık ve yoksullukla terbiye ediliyor. İnsanlar akın akın ülkeden kaçmak istiyorlar. Hala içerde ve dışarda savaş tamtamları çalınıyor, işgaller devam ediyor. Mülteci ve sığınmacı sorunu büyüdükçe büyüyor. Gözaltı ve tutuklamalar gün geçtikçe artıyor. Mafya liderleri, tecavüzcüler, hırsızlar, soyguncular dışardayken; Gazeteciler, Milletvekilleri, Belediye başkanları, Bilim insanları, Öğrenciler, Öğretmenler cezaevlerinde.

    “SAĞLIK VE EĞİTİM İMAMLARA, CEMAATLERE TESLİM EDİLMİŞ DURUMDA”

    Okul yerine yeni cezaevleri yapılıyor, müze olan tarihi yapılara el konulup ranta ve ibadete açılıyor. Ormanlarımız cayır cayır yakılırken, doğamız ve yeraltı yerüstü zenginliklerimiz talan ediliyor. Sağlık ve eğitim imamlara cemaatlere teslim edilmiş durumda.

    Kadına ve çocuklara yönelik şiddet, taciz, tecavüz ve katliam artarken İstanbul Sözleşmesini kaldırdılar. Ülkemiz KHK’lerle yönetiliyor. KHK ile işinden aşından olan insanlar açlığa mahkûm edilmiş durumda. Ülkenin geleceği bir kişinin dudakları arasında, herkes onun ağzından çıkacak söze bakıyor.

    İnsan Hakları, barış, demokrasi, basın özgürlüğü tamamen yok edilmiş durumda. Sahibinin sesi çanak medyadan başka bir ses çıkmasına izin verilmiyor. En ufak adil yargılanma talebi bile geri çevriliyor.

    12 Eylül faşist darbesinin 42. Yılında gördüğümüz bu tablo 12 Eylül’ün devam ettiği hem de yeniden tahkim edilerek AKP eliyle sürdürüldüğü anlamına gelir. O gün “Bizim çocuklar başardı” diyenler bugün de başarılarının devamını sağlayıp pandemiyi, savaşı, katliamları fırsata çeviriyorlar.

    “YOK OLUP GİDECEKSİNİZ”

    “Bizim çocuklar başardı” diyenlere söyleyecek sözümüz verilecek mücadelemiz var. Bir daha başaramayacaksınız. Ne siz ne de çocuklarınız! Ne de işbirlikçileriniz. Başaramayacaksınız. Halklarımızın Demokrasi, Özgürlük, İnsan Hakları, Devrim ve Sosyalizm talepleri karşısında yok olup gideceksiniz. Biz devrimciler, bizlere emanet edilen direnme ve dayanışma kültürünü yaşamlarımıza geri çağırıyoruz. Omuz omuza direnmeye mücadele etmeye devam edeceğiz.

    Bundan 42 yıl önce bir Eylül ayında, topları ile, tankları ile, işkenceleri ile, idamları ile gelenler, zulüm orduları ile ülkemizi zifiri karanlığa çevirenler, acıların ağıtların yükseldiği bu coğrafyada sizi istemiyoruz. Yarım yüzyıl çöreklendiniz ülkemizin bağrına. Biz Demokrasi istiyoruz, biz özgürlük istiyoruz, biz güneşi istiyoruz, biz devrim ve Sosyalizm istiyoruz. Defolun… Defolun… 12 Eylül’ün 42. yılında unutmadık kaldığımız yeri. Son sözümüzü söylemedik daha. Bu hesabı kapatmadık. Devrimcilerin kapatmadığı hiçbir hesap kapanmış sayılmaz. Yaşasın Devrim ve Sosyalizm. Gün gelecek devran dönecek darbeciler halka hesap verecek.”

    PİRHA/SAMSUN

     

     

  • Mersin 78’liler: 12 Eylül katlanarak sürüyor!-VİDEO

    Mersin 78’liler: 12 Eylül katlanarak sürüyor!-VİDEO

    PİRHA- 12 Eylül 1980 darbesinin yıl dönümüne ilişkin açıklama yapan Mersin 78’liler Girişimi üyeleri, 12 Eylül rejiminin temel unsurlarıyla katlanarak sürdüğünü belirterek, “Aradan ne kadar zaman geçerse geçsin, yeni bir darbe olmamasının en uygun yolu darbelerle hesaplaşmaktır, darbecilerin ve işkencecilerin yargılanmasıdır” dedi.

    78’ler Girişimi, 12 Eylül 1980 darbesinin 42. yıl dönümü dolayısıyla Mersin Özgür Çocuk Parkı’nda basın açıklaması gerçekleştirdi. Mersin Emek ve Demokrasi Platformu bileşenlerinin destek verdiği açıklamayı 78’ler Girişimi üyesi İbrahim Bilen okudu.

    İbrahim Bilen, 12 Eylül Darbesi’nin üzerinden 42 yıl geçtiğini, ancak 12 Eylül rejiminin temel unsurlarıyla katlanarak sürdüğünü belirterek, “Darbecilerin yaptığı 12 Eylül Darbe Anayasası ile Siyasi Partiler, Seçim Barajı, YÖK, RTÜK, Sendikalar yasalarının yanı sıra, 12 Eylül devletinin hukuki temellerini oluşturan 1980-83 döneminde yapılan 600 civarında yasa ve binlerce yönetmelik 42 yıldır sürüyor. Türk siyaseti ve siyasetçileri 42 yıldır Türkiye’yi, işte bu tekçi darbe anayasası, darbe yasaları ve yönetmelikleri ile yönetiyor” dedi.

    “DARBECİLER VE İŞKENCECİLER YARGILANMALIDIR”

    12 Eylül projesinin sadece askeri darbe olmadığının altını çizen Bilen, şunları aktardı:

    “Ülkenin ekonomik yapısı, toplumun siyasi tercihleri, düşünce ve davranış kalıpları, yaşam biçimi ve kültürel özellikleri ile oynayan ama “yerlilik”bağları da yerlerde sürünen bir projeydi. Eşitlikçi, insana ve kardeşliğe dayalı yüksek değerler tasfiye edilecek, para, statü ve güce dayalı aşağı değerler sisteminin önü açılacaktı.

    Klasik kapitalizmin üretime yönelik yapılanması dahi gözden düşürüldü, Para ile para kazanmak varken, üretim gibi zor ve sorunlu işlerle uğraşmaya gerek kalmayacaktı. Siyaset yapma ile çıkar sarmalları arasında çürüme iç içe geçti. Bu durum siyaseti çürüttü. Çürüme, sonunda tüm kurumları sarmalı içine aldı. Bütün bunların bedeli 12 Eylül darbeciliğinin yargılanmayışı oldu. 12 Eylül’ün yargılanamayışının bedeli de 28 Şubat oldu. 15 Temmuz Darbe Girişimi ve Tek Adam Rejimi oldu bunun bedeli…

    Aradan ne kadar zaman geçerse geçsin, yeni bir darbe olmamasının en uygun yolu darbelerle hesaplaşmaktır, darbecilerin ve işkencecilerin yargılanmasıdır.”

    PİRHA/MERSİN

  • ’12 Eylül Askeri Darbesi AKP ile devam ediyor’-VİDEO

    ’12 Eylül Askeri Darbesi AKP ile devam ediyor’-VİDEO

    PİRHA- 42. yıl dönümünde 12 Eylül Askeri Darbesi’ne ilişkin PİRHA’ya konuşan DAD, HDP ve DEDEF temsilcileri “12 Eylül darbesi AKP ile devam ediyor” ifadelerini kullandılar.

    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) İstanbul Şubesi Eş Başkanları Dilber Aslan ile Ali Şeker, Halkların Demokratik Partisi (HDP) üyesi Zübeyde İnce ve Dersim Dernekleri Federasyonu’ndan (DEDEF) Murat Soyaktaş, 12 Eylül Askeri Darbesi’nin 42. yılına ilişkin PİRHA‘ya açıklamalarda bulundular.

    “DEMOKRASİ VAR İSE NEDEN ZORUNLU DİN DERSLERİNE TABİ TUTULUYORUZ?”

    “12 Eylül darbesi denilince akla vahşet, zulüm, katliam geliyor. Akla 17 yaşında idama götürülen Erdal Eren geliyor” diyen HDP üyesi Zübeyde İnce, antidemokratik uygulamaların sürdüğünü belirtti. İnce, “Bu ülkenin her şeyi yalan üzerine kurulmuş. Yalanın da ömrü kısadır. Yakında çökecektir ve bu halk yalancılardan kurtulacaktır. “Ülkemizde demokrasi var” diyorlar. Tamamen yalan. Eğer demokrasi var ise neden zorunlu din derslerine tabi tutuluyoruz. Küçükken okulda Kürtçe konuştuğu için dayak yiyen arkadaşlarımı hatırlıyorum. Demokrasi bunun neresinde? Dilerim bu zulüm bitecek. Hiçbir zalimin zulmü sonsuza kadar gitmemiştir. Her zalimin sonu mutlaka hüsrandır” ifadelerini kullandı.

    “İMAM HATİPLER KENAN EVREN’İN ÜRÜNÜ”

    DEDEF’ten Murat Soyaktaş ise “AKP, askeri faşist cuntanın devamcısı olarak bugün bu ülkenin başına bela olmuştur. Eğitim sisteminden inançlara kadar her şeyi kendisi şekillendiriyor. Binlerce muhalif derneğin kapatıldığı, sürgünlerin yaşandığı, binlerce kişinin sakatlandığı, tutuklandığı süreç devam ediyor. İmam hatipler Kenan Evren’in ürünü. Onları takip eden bir sistem var. Bu sistemi topyekun değiştirmek için herkesi bir araya gelmesi gerekiyor. Birlikteliği önümüzdeki seçimlerde de göstermeli” diye konuştu.

    “ADI KONULMAMIŞ 12 EYLÜL ASKERİ DARBESİ YAŞIYORUZ”

    DAD İstanbul Şubesi Eş Başkanı Dilber Aslan da 12 Eylül’ün devam ettiğini söylerken, “Bizler de 12 Eylül’ün mağdurlarındanız açıkçası. Çok ağır süreçlerdi. Gelinen noktada 12 Eylül’de yaşadıklarımızın devam ettiğini görüyoruz. Özellikle AKP iktidarı ile bu daha da perçinleşti. Adı konulmamış bir 12 Eylül askeri darbesi yaşıyoruz. Bu ülkede kazanılmış haklar yok edildi. Birçok insan bunun farkında değil. Bu iktidarın gitmesi gerekiyor. Belki o zaman toplumsal muhalefetin önündeki engeller kaldırılabilir. Kürtler ve Alevilerin kurucu yurttaşlık talepleri de dahil belli taleplerin önü açılacaktır. 12 Eylül demek açıkçası zulüm demekti” dedi.

    “DARBE SOLUN ÖNÜNÜ KESMEK İÇİN YAPILMIŞTIR”

    DAD İstanbul Şubesi Eş Başkanı Ali Şeker ise “12 Eylül darbesi, Türkiye’de gelişen sol ve muhalefetin önünü kesmek için bilinçli yapılmıştır. Sistem her zaman bu tür manevraları yapıyor. 100 yıllık tarihtede hiçbir zaman demokrasi yoktu. Halkların dili yasak. İfade özgürlüğü yok. Gelin helalleşelim” şeklinde konuştu.

    PİRHA / İSTANBUL