PİRHA- Demokratik Alevi Dernekleri, yaptığı yazılı açıklamayla 21 Şubat Dünya Anadil Günü’nü kutladı. Açıklama Kurmancî, Kirmanckî ve Türkçe olarak yapıldı ve anadilin önemine dikkat çekildi.
1999’da Birleşmiş Milletler (BM) Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) tarafından kültürel çeşitliliği ve çok dilliliği desteklemek amacıyla 21 Şubat günü, Uluslararası Anadili Günü olarak kabul edilmiş, anadili ve anadilinde eğitim hakkı güvence altına alınmıştır.
Dünyanın birçok yerinde diller bir bir yok olurken, UNESCO Dünya Tehlike Altındaki Diller Atlası’na göre, Türkiye’de 18 yok olmuş veya yok olma tehlikesi altında olan dil var.
Birleşmiş Milletler tarafından 21 Şubat günü ilan edilen Dünya Anadili Günü dolayısıyla Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Genel Merkezi yazılı bir açıklama yayımladı. Açıklamada, anadilde eğitim ve ibadetin gasp edilemez bir hak olduğu vurgulanarak, tekçi politikalara son verilmesi çağrısı yapıldı.
Açıklamada, insanlık kavramının tüm halkları ve onların kültürel, dilsel çeşitliliğini kapsadığı belirtilerek, 21 Şubat’ın asimilasyon ve soykırım kıskacındaki mazlum halklar açısından önemli bir farkındalık ve mücadele günü olduğuna dikkat çekildi.
“ANADİLDE CEM YÜRÜTÜLMELİ”
“Kürt Aleviler olarak dilsel manada asimilasyon kıskacında eritilmekte, dilsel yitimle birlikte inanç dünyamızdaki pek çok manevi anlam da kaybolmaktadır. Anlam dünyamız çoraklaşmaktadır” ifadelerine yer verilen açıklamada, Raa/Rêya Heq-Alevi süreklerinin asimilasyonu reddetmesi gerektiği, cem ve ritüellerin anadilde yapılmasında ısrarcı olunması gerektiği belirtildi.
“ANADİLİMİZDE İBADET BİR HAKTIR, GASP EDİLEMEZ”
DAD açıklamasında şu çağrıya yer verildi:
“Anadilinde eğitim ve anadilimizde ibadet bir haktır, gasp edilemez! Tek tipçi zihniyet ve politikalar terk edilmeli, halklarımızın ortak yaşam alanı olan bu topraklarda rızalı-ikrarlı yaşamın kapıları açılmalıdır.”
Son olarak, “Zaman Sahipsiz, Mekân Rızasız, Mazlum Çaresiz Değildir” sözleriyle biten açıklama, Dünya Anadili Günü’nde halkların dayanışmasını ve demokratik mücadeleyi yükseltme çağrısı olarak paylaşıldı.
PİRHA- Demokratik Alevi Dernekleri Eş Genel Başkanı Zeynel Kete, Xızır akılının, barış aklı olduğunu vurgulayarak, “Meclis’te yakında bir rapor yayınlanacak. Bu rapordan ortak akıl çıkmalıdır. Halkların, ikrarlı ve rızalı bir şekilde yaşaması, Türkiye’deki bütün farklı kesiminin ihtiyacıdır. Barış sözle olmaz. Barışın toplumsallaşması lazım. Bu yüzden rapor, toplumun hakikatini esas almalı ve somut adımlar atmalıdır” dedi.
Demokratik Alevi Dernekleri(DAD) Eş Genel Başkanı Zeynel Kete, Xızır ayından Alevi nefes ve deyişlerinin mafya dizilerinde kullanılmasına, cemevlerinin imar planlarında ‘ibadethane’ olarak tanınmamasından, ‘Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne dair gündemde olan konuları PİRHA için değerlendirdi.
“XIZIR, BİR ÖZGÜRLÜK BİLİNCİ VE ARAYIŞIDIR”
PİRHA: Xızır ayındayız, oruçlar tutuluyor ve Xızır Cemleri bağlanmaya devam ediyor. Bu dönemde Xızır’ın anlam ve önemi nedir?
Zeynel Kete: Xızır ayında olmamızdan kaynaklı, oruç tutan canların oruçları Hakk katında kabul olsun. Genelinde Alevi süreklerinin hepsi için kutsal sayılan Xızır ayı, özelinde de Reya Haq Alevi inancında Xızır en önemli kutsal sembollerden birisidir. Aslında bir nevi Reya Haq Alevi inancının toplumsal hafızasıdır, aklıdır. Xızır inancının bir boyutu iklimle, coğrafyayla ilişkiliyken, diğer bir boyutu da Reya Haq Ocak örgütlemesinin ahlaki, politik, ikrar, dar û didar olma ile bağlantılı, bir bütün olarak toplumun kendisini yeniden inşa etmesinin aklıdır.
Bütün Alevi sürekleri ve ağırlıklı olarak Reya Haq Aleviler, Xızır ayı içerisinde dar û didar olur. Pirler, taliplerinin hanesine giderek niyaz olurlardı. Pirler, talipleriyle niyaz olurken, bireyin bireyle, talibin taliple, bireyin doğayla ve toplumla varsa bir müşkülatı, bu sorunları çözerdi. Bu açıdan Reya Haq inancında birey, toplum ve doğa ilişkisi çok önemlidir. Yani burada bir barış kültüründen bahsediyoruz. Bu haliyle zorda ve darda olana elini uzatmak sadece ve sadece biyolojik varlığını devam ettirme anlamına gelmez, bu yönüyle Xızır sadece zorda ve darda olana yetişen değildir. İnsanın ruhunda, bilincinde, ruhsal, zihinsel ve bedensel olarak bir özgürlük bilincidir.
Biz bütün hikayelerden Xızır’ın sürekli bir arayış içerisinde olduğunu anlıyoruz. Bir ölümsüzlük arayışı var. Ama buradaki ölümsüzlük sadece biyolojik bir ölümsüzlük arayışı değildir. Bir özgürlük arayışıdır. Öncelikle bize gaflet uykusundan uyanın diyor. İkincisi, toplumsal barış inşa edildiği zaman bir anlam ifade edeceğini belirtiyor. Bu anlamıyla kendi özünü Hakk’ta görmektir. El ele verip, el Hakk’a diyerek kendi özünü Hakk’ta görmektir. Bu Xızır’ın en önemli akıllarından birisidir ve asla başkasına karşı zulüm etmemektir. Ama diğer yandan zalime karşı da direnmektir.
BİZİM İNANCIMIZ VE FELSEFEMİZ XIZIR GİBİ DİRENMEKTİR
Dardan geçmeden, adalet olmadan, toplumsal ahlak olmadan, didare erilmez. Bu bakımdan bugün Rojava’da, Kobanê’de veyahut başka bir coğrafyada zulüm altında olanlara hak aşkı ve Xızır gayretiyle el uzatmak, zalimin zulmüne karşı Xızır gibi direnmek bizim inancımızın felsefesidir. Aslında Xızır, Aryenik toplumların ve Ortadoğu’daki diğer toplumların en zor anlarında dahi umutsuzluğu kabul etmemektir. Bu inançla biri uçurumun kenarına geldiğinde, en zor anında dahi ‘Ya Xızır’ deyip, elini gönlüne götürdüğünde ruhsal olarak ikrarlaşır ve potansiyel bir enerjiye sahip olur. Bir bilinç sıçraması meydana gelir, bir enerji oluşur ve kendisini var eder. Bu yönüyle Xızır, Ortadoğu’da yaşanan zulüm deryasına karşı sürekli direniştir; Umutsuzluğu kabul etmemektir; Toplumsal varoluştur; Kendi özü ile birleşmektir.
Rojava’da bugün masum çocuklar ölüyor. Bugün yine bir çocuk hakka yürüdü. Colani ve HTŞ benzeri Emevi-İslam anlayışının yaptığı icraatların İslamiyet ile alakası yok. Bunlar cinsiyetçi, dinci, ırkçı, paramiliterist güçlerdir. Bunlara karşı diyoruz ki, zaman sahipsiz, mekan rızasız, mazlum çaresiz değildir. O zaman sadece Aleviler değil, darda kalan bütün canların, bütün mazlumların ‘Ya Hak Ya Xızır’ deyip, bu yönüyle kuşatılmışlığa karşı dayanışma ruhu içinde olması ibadetimizin en önemli ölçüsüdür. Çünkü dar û didar olmak aynı zamanda bir dayanışmadır. Bundan dolayı Xızır Cemlerini bağlarken, herkesin çerağlarını Kobanê’deki canların özgürlüğü için uyandırması lazım. Hak kelamını Kobanê’deki canlar ve dünyanın başka yerinde zulüm gören mazlum halklar için söylemesi lazım. Buradan oraya bir nefes göndermek lazım. Sadece sözle değil. Eğer bir yardımlaşma ortamı olur ve koridorlar açılırsa bir Xızır’ın lokmasını oraya ulaştırmamız lazım. Bu yönüyle de krize karşı güçlü bir bilinç, zulme karşı dirayetli bir direniş diyorum. Öldürülecek bir şey varsa o da nefsimizdir demek istiyorum.
“SÖZLERİMİZ VE KELAMLARIMIZ TOPLUMSAL HAFIZAMIZDIR”
-Kapitalist Modernite, toplumu yozlaştırarak, kısa yoldan para kazanan, emekten yoksun bir birey yaratmak istiyor. Bunu da özellikle ana akım medyadaki diziler üzerinden yapmaya çalışıyorlar. Devlet bir taraftan ‘biz çetelerle mücadele ediyoruz’ derken, diğer taraftan da bütün kanallarda mafya dizilerini yayınlayor. Son bir aydır da bu dizilerin neredeyse tamamında, Pir Sultan, Nesimi gibi Alevi ulularının, nefes ve deyişleri kullanılıyor. Bu konu hakkında neler söylemek istersiniz?
Zeynel Kete: Ulus-devletler toplumların fiziki soykırımla üstesinden gelemeyince, bu defa kültürel soykırım devreye giriyor. Kültürel soykırım daha da inceltilerek ortaya konan bir politikadır. Toplum fiziki soykırımda başına gelenlerin farkındayken, kültürel soykırım pek farkında olmuyor. Bu dizi ve filmler de bu çerçevede ortaya konuyor. Özellikle ‘Barış ve Demokratik Toplum’ sürecinin başladığı günden itibaren televizyondaki diziler, aşiret kültünü öne çıkarıyor. Dikkat ederseniz, bu aşiret içerisinde kadın barışı istemiyor. Sürekli çocuklarını, karşı aşiretten birini öldürmeye yönlendiriyor. Böyle bir hakikat yok. İster Reya Haq Alevi süreklerinde olsun, isterse devletleşmemiş ahlaki-politik toplumlarda olsun; kadın bu toplumsallıklarda barışın temsilidir. Daha dün Kobani’de saçlarını ören kadınlar ‘Jın, jiyan, azadi’ diyerek dünyayı titretmiştir. Şimdi bu hakikati ters yüz etmek için toplumun algısıyla oynuyorlar. Ayrıca bir plan dahilinde, dizilerin hepsinde gayri ahlaki ilişkileri öne çıkararak masa başında kültüre soykırım yaratmaya çalışıyorlar.
Alevi toplumsallığında nefes ikrardır. Bir can ana rahmine düştüğünde, ilk vücut bulduğunda, bu verdiği birinci ikrardır. İkinci ikrarda da anneden doğduğunda ses vermek zorundadır. Bakın her çocuk ağlamak zorundadır. Eğer ağlamazsa muhtemelen ölürdür. Mutlaka bir şekilde ağlaması lazım ve bu nefestir. Yani kainata bir nefes vermesi lazım. Nefes varoluştur, deyişlerimiz varoluştur; yaşam bulmadır, ikrarlaşmadır. Alevi nefesleri ve deyişleri, binlerce yıldır, binlerce yıldır yaşanan bu pratiğin içerisinde Ebu Vefa’dan, Nesimi’den, Mansur’dan, Alişer’den, Ana Sakine’den, Ana Zarife’den, Baba İshak’tan, Hacı Bektaş’tan ve günümüze kadar süzülerek gelmiştir. Sözlerimiz ve kelamlarımız bizim toplumsal hafızamızdır. Bütün Alevi nefeslerini bir araya getirdiğinizde, bu bütünsellikte çok rahatlıkla bir toplumu inşa edebilirsiniz.
Şimdi bu yönden baktığımızda, kavramlar bir toplumu özgürleştirebileceği gibi bir toplumu köle de yapabilir. Bundan dolayıdır ki ‘nehaq’ anlayış kendisine muhalif olan toplumsal kesimlerinin nefesleriyle, türküleriyle, deyişleriyle uğraşıyor. Pir nefesi, sözü hak kelamıdır. Nefes yol aldırtır, ayağa kaldırır, diriltir. Zulme karşı mücadele edilirken nefesle gidilmiş. Sazlarımız özgürlük arayışının en büyük aletleridir. Biz nefeslerimizi, deyişlerimizi oturduğumuz yerden, sırça köşklerden iki kelamı bir araya getirmek için yazmadık. Zalimin zulmüne karşı düşündük ve nefesler yazdık.
Alevi deyiş ve nefeslerinin çarpıtılmasına karşı bir araya gelip direniş hattı oluşturulması gerekiyor. Bunların barışın konuşulduğu bir zamanda başlatılması tesadüf değil. Bir merkezden bilinçli ve programlı şekilde oluşturulmuş. Buna karşı bağlamalarımızı alıp hak nefeslerimizi söylememiz gerekiyor. Bu çerçevede hakkı var eden nefes ve deyişlerimizin, sinema-dizi endüstrisine alet edenlere karşı bir bütünen ‘Ya Haq Ya Xızır’ deyip, bu zulme karşı duracağız.
“CEMEVLERİ ALEVİ TOPLUMSAL HAKİKATİNİN İNŞA EDİLDİĞİ MEKANLARDIR”
-Çevre ve Şehircilik, İklim Değişikliği Bakanlığı geçtiğimiz günlerde resmi gazetede bir yönetmelik yayınladı. Bu yönetmeliğe göre cemevlerinin imar planlarındaki statüsü, yaşlı bakım evi, futbol, basketbol gibi sahalarla eş değer kılındı. Buna karşı nasıl bir tutum ortaya koymak lazım?
Zeynel Kete: Kentleşme ile beraber bir sosyolojik değişim de geldi. Bu sadece Alevi toplumunda yaşanmadı. Kentleşmenin artmasıyla beraber birçok toplum bu değişimi yaşadı. Aleviliğin köy mekanında en büyük ev, Cemevi olarak kabul edilirdi. Köylerdeki Cemevleri toplum için hakikatin inşa edildiği yerlerdir. Hem eğitim yerleriydi hem de varoluş yerleriydi. Bu sistem, Ocak sistemini esas alıyordu. Bu toplum sistemi, 60’lı ve 70’li yıllarla başlayan, 80’li ve 90’lı yıllarla devam eden süreçte büyük ölçüde yıkıldı. Asla ve asla rıza göstermediğimiz, kabul etmediğimiz bir şekilde 30-40 yıl devam eden savaş gerçekliği ile köy yakmaları toplumsal dokuları bozdu. Aleviler, inanç mekanlarından, kültürel ortamlarından, mezar taşlarından ayrılmak zorunda bırakılarak kentlere göçertildi. Kentlerde de herkesin kendi kültürel, inançsal olarak aynı dokudan insanlarla bir araya gelmesi bir realitedir. Fakat şu vardır ki sistem Aleviliği tanımıyor. Bir sistem sizi tanımadığı zaman sizin üzerinde tasarrufta bulunma hakkını görür. Yani bir kadavra gibi üzerinde deney yapma hakkını görür. Tabi burada en büyük sorumluluk yine Alevi toplumuna ait oluyor. Eğer Alevi toplumu, devletin bu yaklaşımına karşı duruş sergilemezse altında ezilir. Aleviler, devletten beklenti ve taleplerinin çıtasını çok düşürdü. Bugüne kadar Cemevlerinin elektrik ve su parasını talep ediyorlardı. Şimdi bu talepler bir şekilde karşılanıyor. Sistemin kabul ve ret ölçüleri içerisinde bir talepte bulunduğunuzda, doğal olarak sistem de size böyle bir yaptırım yapar. Bakanlığın böyle bir cümle kurması, böyle bir genelge yayınlaması ya da bir metin yayınlaması aslında başka bir ifadeyle ben Aleviliği kabul etmiyorum demektir.
Cemevleri kendi hakikatiyle ikrarlaştığı zaman orada her talip kendi ocağıyla birleşebilir. Bu şekilde birer akademi haline gelebilirler. Devlet, Cemevi üzerinden toplumun varlığını, birliğini, dirliğini devam ettirdiği cem erkanını kabul etmiyor. Aslında mesele budur. Çünkü cem olmak, Alevi inancında toplumun kendisini yönetmesidir. Toplumun kendi kendisini yönetmesidir. Doğrudan demokrasi kültürüdür. Kendisiyle ilgili bütün kavramları, bütün istemleri o meydanda el ele, el Hakk’a diyerek yürütmesidir. Börtü böceğin, hayvanın, doğanın rızkını ve hakkını da gözeterek, ‘erkek dişi sorulmaz muhabbetin dilinde, Hakk’ın var ettiği her şey yerli yerinde’ diyerek cinsiyetçi olmayan bir yönetim modelidir. Toplumun öz savunma modelidir.
Bakanlığın bu türden bir söylemi biz, sizin hafızanızı da, toplumsal direniş modelinizi de kabul etmiyoruz demektir. Devlet, evrensel hukuk normlarını esas alarak Aleviliği tanımalıdır. Alevi toplumunun da yapması gereken şudur: Cumhuriyetin demokratik bir çerçeveye kavuşmasıyla beraber, pozitif entegrasyon ve kapsayıcı hukuk normlarını esas alması gerekiyor. Eğer cumhuriyet mevcut tekçilik haliyle devam ederse, demokratikleşmezse, entegrasyon negatif entegrasyon olursa, hukuk tekçilik üzerinde olursa bütün bakanlar Alevilerle ilgili bir tasarrufta bulunabilirler. Çünkü Aleviliği kabul etmeyen bir zihniyetle karşı karşıyayız. Alevi toplumunun kendi sorunlarını çözmesi sadece ve sadece dernek hattıyla yeterli olmuyor. Türkiye’de emek, barış, demokrasi müdahalesi veren ve özellikle pozitif hukuku, kapsayıcı hukuku esas alan bir mücadele anlayışıyla hareket edilmelidir. İnancımızla ilgili tasarruf da Alevilere ait olmalıdır. Alevilerin yol uluları vardır, anaları vardır, pirleri vardır. Yıllardır bu inancı bugüne kadar getiren yol uluları vardır. Bizim mekanlarımızla ilgili söz, karar ve yetki yol ulularımızın olmalıdır.
“ALEVİLERİN SORUNLARI DEMOKRATİK TOPLUM PERSPEKTİFİYLE ÇÖZÜLECEKTİR”
-Yakın zamanda Meclis Komisyonu son toplantısını yaparak, sürece dair raporunu yayınlayacak. ‘Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nde şu anda yapılması gerekenler nelerdir?
Zeynel Kete: ‘Barış ve Demokratik Toplum’ perspektifi bir taktik değil, bir stratejiydi. Bugüne kadar deniliyordu ki, Kürtler meclise gelsin ve mecliste sorunlarını anlatsınlar. Bundan hareketle silahlar da bırakıldı. Şimdi sıra çözümde. ‘Barış ve Demokratik Toplum’ perspektifi, Türkiye’nin genelinde halklar nezdinde, emekçiler nezdinde, Aleviler nezdinde ciddi bir kabul gördü. Çünkü son birkaç aylık süreç hariç, hiçbir toplumun bu süreçte çıkıp, Barış ve Demokratik Toplum karşıtı cümle kurduğunu görmedik. Bir kesim yürüyüp de “Biz barış istemiyoruz” demedi. Mecliste partisi ve grubu bulunan, bulunmayanlar da sürece karşı çıkmadı. Ama gelin görün ki Rojava’da bir savaş meydana geldi. Rojava’da bir rıza şehiri perspektifi vardı. Orada 72 millet, ikrarlı ve rızalı olarak beraber yaşıyordu. Kadın özgürlükçü bir yapı söz konusuydu. Bu toplumsallığa karşı Paris’te yapılan bir anlaşma devreye sokuldu. Hegemonik güçler Rojava’ya müdahale ederek buradaki devrimi boğmak istedi. Fakat direnişle bu saldırılar boşa çıkarıldı.
Barış ve Demokratik Toplum perspektifi, Rojava içinde geçerlidir. Mecliste yakında bir rapor yayınlanacak. Bu rapordan ortak akıl çıkmalıdır. Halkların, ikrarlı ve rızalı bir şekilde yaşaması, Türkiye’deki bütün farklı kesiminin ihtiyacıdır. Barış ve Demokratik Toplum perspektifi, sadece Kürtlerin kendilerine yönelik önerdiği bir perspektifi değildir. Aleviler özellikle ‘cümle can’ kavramını kullanırlar. Kainata bir derya gözüyle bakarlar ve cümle canın hakkını kendi dar ve didarlarında gözetirler. Bu yönüyle Alevilerin özellikle binlerce yıldır çektikleri zulüm ve katliamlara karşı, barış sürecine sahip çıkması gerekiyor. Barış sözle olmaz. Barışın toplumsallaşması lazım. Bu yüzden raporun, toplumun hakikatini esas alarak, bir yol haritasının çıkarılması gerekiyor. Toplumun da beklentilerini göz önüne alarak, netleşmelerin sağlanması, somut adımların atılması, yasaların çıkarılması lazım. Türkiye’de Barış ve Demokratik Toplum inşa edildiğinde, Alevilerin de sorunları çözülecektir.
PİRHA- Demokratik Alevi Dernekleri (DAD), Halep’in Şex Maqsûd ve Eşrefiye mahallelerinde Kürtlere yönelik süren saldırılara karşı Dersim’de Gola Çetu ziyaretinde basın açıklaması yaptı. Açıklamanın ardından çerağlar uyandırıldı, gulbanglar verildi ve lokmalar paylaşıldı.
Demokratik Alevi Dernekleri (DAD), Suriye’nin Halep kentinde Şex Maqsûd ve Eşrefiye mahallelerine yönelik sürdürülen saldırılara karşı Dersim’de Gola Çetu ziyaretinde basın açıklaması yaptı. “Katledilen canlarımızı anıyor, karanlığa karşı çerağ uyandırıyoruz” çağrısıyla yapılan açıklamada, Suriye’de yaşananların açık bir soykırım ve tehcir politikası olduğu vurgulandı.
Basın açıklaması, DAD Genel Merkez yöneticisi Hülya Bozkurt tarafından okundu. Açıklamanın ardından çerağlar uyandırıldı, gulbanglar verildi ve lokmalar dağıtıldı.
“KERBELA HER ÇAĞDA SÜRÜYOR”
Basın açıklamasında, Kerbela’nın yalnızca tarihsel bir olay olmadığı, her çağda mazlum ile zalimin karşı karşıya geldiği bir hakikat olduğu belirtilerek, bugün bu meydanın Suriye’de yeniden kurulduğu ifade edildi.
Halep’teki Şex Maqsûd ve Eşrefiye mahallelerinde yaşanan saldırıların, emperyalist çıkarlar ve tek tipçi faşist politikalar doğrultusunda gerçekleştirildiği belirtilen açıklamada; Kürtlerin, Alevilerin, demokratik Suriye’den yana tutum alan Sünni Arapların, Êzidîlerin, Hristiyanların ve ötekileştirilen tüm halkların hedef alındığı vurgulandı.
“SELEFİ BARBARLIK DEVLETLEŞTİRİLDİ”
DAD açıklamasında, BAAS rejiminin yıkılmasının ardından selefi ve siyasal İslamcı yapıların küresel ve bölgesel güçlerin desteğiyle iktidara taşındığına dikkat çekildi. Bu süreçte Alevi, Dürzi ve Hristiyan halklara yönelik katliamların gerçekleştirildiği, bugün ise Kürt halkının soykırım tehdidiyle karşı karşıya bırakıldığı ifade edildi.
HTŞ’nin Suriye’de iktidara geldiği günden bu yana etnik ve inançsal gruplara yönelik saldırıların durdurulamadığına işaret edilerek, Halep’te yüzlerce sivilin ve çocuğun katledildiği belirtildi.
“MUTABAKAT SONRASI SALDIRILAR DİKKAT ÇEKİCİ”
Açıklamada, Eşrefiye ve Şex Maqsûd mahallelerine dönük saldırıların, Suriye Geçici Hükümeti ile Rojava yönetimi arasında yapılan mutabakatın hemen ardından gerçekleştiğine dikkat çekildi. Mutabakat kapsamında QSD’ye ait mahallelerde bulunan ağır silah ve savaşçıların çekildiği hatırlatılarak, saldırıların bu süreçten sonra yoğunlaşmasının manidar olduğu vurgulandı.
“ROJAVA HALKLARIN UMUDUDUR”
Rojava’da inşa edilen rızalaşma temelli yaşam modelinin yalnızca Suriye halkları için değil, tüm bölge halkları için karanlığa karşı yakılmış bir umut olduğu belirtilerek, bu umudun kirli pazarlıkların konusu yapılamayacağı ifade edildi.
Türkiye’de barış ve rızalaşma söylemleri dillendirilirken, aynı anda Suriye sahasında tek tipçi politikaların desteklenmesinin büyük bir çelişki olduğu vurgulandı. Merkez medyanın kullandığı nefret dilinin de bu politikaların tamamlayıcısı olduğu kaydedildi.
Alevi halkların Rıza Yolunun talipleri olduğu hatırlatılan açıklamada, yaşanan zulmün reddedildiği ve kınandığı ifade edildi. Bölgesel devletlerin desteği olmaksızın bu saldırıların gerçekleşemeyeceği belirtilerek, halkların ortak yararının çatışmada değil; demokratik birlik, dayanışma ve eşit yaşamda olduğu vurgulandı.
GULBANGLAR VERİLDİ, LOKMALAR PAYLAŞILDI
Basın açıklamasının ardından Fetiye Yıldırım Ana, Baba Mansur Ocağı’ndan Sakine Cevahir ve Ergün Haydaroğlu tarafından gulbanglar verildi. Ardından lokmalar paylaşıldı.
Açıklama, Gaxan ayının ardından girilen Xızır ayının; Ortadoğu başta olmak üzere tüm dünyada halkların ve inançların eşitliği temelinde barışa vesile olması temennisiyle sona erdi. “Birbirinin Xızırı olma” bilinciyle dayanışmanın büyütülmesi çağrısı yapıldı.
PİRHA – Demokratik Alevi Dernekleri (DAD), Maraş Katliamı’nın 47. yıl dönümü dolayısıyla yazılı bir açıklama yaparak katledilenleri andı. Açıklamada, Maraş Katliamı’nın Alevilere ve Kürtlere dönük sistematik saldırıların önemli bir halkası olduğu vurgulanırken, katliamın “Alevisizleştirme ve Kürtsüzleştirmeyi odağa koyan bir soykırım pratiği” olarak hayata geçirildiği ifade edildi.
DAD Genel Merkezi tarafından yapılan açıklamada, Maraş Katliamı’nın aynı zamanda 12 Eylül askeri darbesini hazırlayan eşiklerden biri olduğu belirtilerek, Alevi halkların tarihsel olarak hedef haline getirildiğine dikkat çekildi.
Açıklamada, 19-26 Aralık 1978 tarihlerinde yaşanan Maraş Katliamı’nın Alevi halkların tarihinde yaşanan soykırım ve katliamlar zincirinin bir parçası olduğu vurgulanarak şu ifadelere yer verildi:
“Bilindiği gibi 1978 yılı 19-26 Aralık tarihlerinde yaşanan Maraş Katliamı, mazlum Alevi halkların tarihindeki soykırım ve katliamlar silsilesinden biridir. Aleviler, tüm tarihleri boyunca ve yaşadıkları tüm coğrafyalarda muktedirlerin hedefi olmuş, sistematik ve kesintisiz biçimde sürdürülen soykırımlar sarmalında yok edilmek istenmiştir.”
“KÜRT ALEVİLER ETNİK OLARAK DA HEDEF HALİNE GETİRİLDİ”
DAD açıklamasında, Raa/Rêya Heq-Alevi inancının rızaya dayalı toplumsal yapısının egemen zihniyetler tarafından tehdit olarak görüldüğü belirtilerek, özellikle kapitalizm ve ulus-devletler çağında saldırıların daha merkezi ve sistematik hale geldiği ifade edildi.
Açıklamada şu değerlendirmelere yer verildi:
“Kapitalizm ve ulus devletler çağında bu saldırılar daha merkezi ve daha sistematik biçimde yürütülmüş, homojen toplum yaratmaya odaklı politikalar nedeniyle Kürt Aleviler etnik olarak da hedef durumuna gelmişlerdir.”
İttihatçı zihniyetin Kürt halkını bütünlüklü biçimde hedef aldığı belirtilen açıklamada, Koçgiri, Dersim ve devam eden saldırıların bu politikanın somut örnekleri olduğu vurgulandı.
Alevi halkların yüzyıllar süren kuşatma ve tecrit halini, devrimci-demokratik ve yurtsever mücadelenin yükselmesiyle aşabildiği belirtilen açıklamada, Alevilerin hak mücadelesinde aktif bir özne haline geldiği kaydedildi.
Bu sürecin egemen güçleri rahatsız ettiği belirtilerek, devamında 12 Eylül askeri darbesinin hayata geçirildiği ifade edildi. Açıklamada, Malatya, Maraş ve Çorum katliamlarının bu dönemin planlı saldırıları olduğu vurgulandı.
“ZİHNİYET DEĞİŞMEDİ”
DAD, Maraş Katliamı’nın tekçi zihniyetin ürünü olduğunu belirterek şu ifadelere yer verdi:
“Maraş katliamı bu vahşet sarmalının en önemli sac ayaklarından biri olarak planlanmış, sonuçları itibarıyla hakikatte Alevisizleştirme ve Kürtsüzleştirmeyi odağa koyan bir soykırım pratiği olarak icra edilmiştir.”
Katliamda yüzlerce kişinin yaşamını yitirdiği, binlercesinin yaralandığı, yüzlerce ev ve işyerinin yağmalandığı hatırlatılarak, Alevi toplumunun zorunlu göçe maruz bırakıldığı ve toplumsal yapının parçalandığı vurgulandı.
Açıklamada, katliamların ardından yürütülen yargı süreçlerinin göstermelik olduğu ifade edilerek, Sivas, Gazi, Gezi ve Roboski gibi olayların zihniyetin değişmediğinin göstergesi olduğu belirtildi.
DAD, yaşananların Demokratik Cumhuriyet mücadelesinin yaşamsallığını ortaya koyduğunu vurgulayarak, Alevi halkların demokratik mücadelenin ikrarlı bir bileşeni olmasının zorunluluğuna dikkat çekti.
“KATLEDİLEN CANLARIMIZIN HUZURUNDA DARDAYIZ”
Açıklamanın sonunda şu ifadeler yer aldı:
“Maraş katliamının 47. yıldönümünde katledilen masumu paklarımızın, genç-yaşlı, kadın-erkek tüm canlarımızın huzurunda dara duruyor, katilleri ve efendilerini lanetliyoruz.
Zaman sahipsiz, mekân rızasız, mazlum çaresiz değildir!”
PİRHA- DAD Adana Şube Eş Başkanı Yaşar Aslan, Türkiye’de kalıcı bir barışın sağlanmasında Alevilerin tarihsel bir rol üstlenmesi gerektiğini belirterek, “Aleviler yüzyıllardır kimliklerinden dolayı bedel ödedi, bu yüzden en çok bizim barışa ihtiyacımız var” dedi. Aslan, halkların ortak yaşamı ve demokratikleşme için cesur adımlar atılması çağrısında bulundu.
Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Adana Şube Eş Başkanı Yaşar Aslan, PİRHA’ya yaptığı değerlendirmede Türkiye’nin yüzlerce yıldır bir arada yaşayan halklarının inkâr politikaları nedeniyle derin yaralar aldığını söyledi.
Aslan, “Bu coğrafya sadece Kürtlerden ve Türklerden oluşmuyor, birçok kadim halk ve inanç bu topraklarda yaşıyor. Eğer barış olmazsa, hiçbir şey olmaz. Halkların, emekçilerin, köylülerin, esnafın kendini özgürce ifade edebilmesi ancak demokratik bir barışla mümkündür” dedi.
“ALEVİLER SÜREÇTE ROL ÜSTLENMELİ”
Yaşar Aslan, Türkiye’de kalıcı ve onurlu bir barışın sağlanmasında Alevilerin tarihsel bir rol üstlenmesi gerektiğini vurguladı. Aslan, yüzyıllardır kimlikleri inkar edilmiş, inançları baskı altına alınmış bir topluluk olarak Alevilerin barışın toplumsal zeminini güçlendirebilecek en önemli dinamiklerden biri olduğunu belirtti.
“Selçuklu’dan Osmanlı’ya, İttihat ve Terakki’den bugüne kadar Aleviler kıyımlardan, kimlik erozyonundan geçti. Bu yüzden en çok bizim barışa ihtiyacımız var. Bu ülkenin bütün halkları için barış kaçınılmazdır. Herkesin birbirini anlamaya, konuşmaya ve paylaşmaya ihtiyacı var” diyen Aslan, Alevi toplumunun bu süreçte hem vicdani hem tarihsel bir sorumlulukla hareket etmesi gerektiğini söyledi.
“CESUR ADIMLARIN ATILMASI GEREKİYOR”
Yaşar Aslan, mevcut siyasi atmosferde barışın yalnızca “bazı maddelerin değiştirilmesiyle” sağlanamayacağını, onurlu ve kalıcı bir barış için cesur adımlar atılması gerektiğini belirtti. Aslan, hükümetin barış için somut adımlar atması gerektiğini de vurgulayarak, “Hükümetin ilk yapması gereken şey, bir diyalog komisyonu kurmak ve Sayın Öcalan’la doğrudan görüşmelere başlamaktır” şeklinde konuştu.
“ORTAK YAŞAM İÇİN BARIŞI SAVUNMALIYIZ”
Alevilerin, Kürtlerin, Türklerin ve tüm halkların ortak yaşamı savunması gerektiğini belirten Aslan, sözlerini şöyle tamamladı:
“Ne yaparlarsa yapsınlar bu ülkeye barış gelecek. Çünkü başka yolu yok. Barış, herkesin faydasına olacak; Türk’ün, Kürt’ün, Alevi’nin, Sünni’nin, bütün halkların… Bu gemi batarsa hepimiz batarız. Ama barış gelirse herkes kazanır.”
PİRHA- DAD Eş Başkanı Kadriye Doğan, Alevi toplumunun Barış ve Demokratik Toplum sürecine en güçlü desteği vermesi gerektiğini vurgulayarak, “Türkiye demokratikleşirse hem Aleviler hem tüm halklar özgürleşir. Bu süreçte Alevilerin barışın öznesi olması gerekiyor” dedi.
Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eş Başkanı Kadriye Doğan, PKK’nin tüm güçlerini sınır dışına çekmesini değerlendirdi.
Barış sürecinin yalnızca Kürt sorununun çözümüyle sınırlı olmadığını, aynı zamanda Alevilerin inanç özgürlüğü, eşit yurttaşlık ve kimlik mücadelesi açısından da tarihsel bir fırsat olduğunu belirten Doğan, “Aleviler her zaman mazlumdan yana oldu; bugün de barıştan, eşitlikten, özgürlükten yana olma sorumluluğumuz var” ifadelerini kullandı.
“İNKAR POLİTİKALARIYLA YÜZLEŞMENİN İŞARETİ”
Kadriye Doğan, geri çekilmeyi tarihi bir gelişme olarak yorumlayarak, “Yüz yıllık Kürt inkarı, Alevi inkarı ve farklılıkların yok sayılması hem toplumu çürüttü hem de devleti zayıflattı. Bu yük artık taşınamaz durumda” dedi.
Alevi toplumunun tarih boyunca maruz kaldığı baskı ve asimilasyon politikalarına dikkat çeken Doğan, bu sürecin aynı zamanda Alevilerin kimlik ve inanç özgürlüğü mücadelesi olduğunu ifade ederek, “Çocuklarımız zorunlu din dersleriyle ve ÇEDES programlarıyla Sünnileştirilmeye çalışılıyor. Cemevlerimiz, Alevi-Bektaşi Cemevi Başkanlığı üzerinden devletin kontrolüne alınmak isteniyor. Bu, inancımızın özüne müdahaledir. Biz kendi inancımızı özgünlüğünde yaşamak ve yeniden inşa etmek istiyoruz” dedi.
“BARIŞ İÇİN SOMUT ADIMLAR ŞART”
Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat’ta yayımladığı Demokratik Toplum ve Barış Deklarasyonunu, sürecin toplumsal barış açısından önemli bir adımı olarak nitelendiren Doğan, “Sayın Öcalan, sekiz maddelik deklarasyonuyla haklar ve özgürlükler temelinde demokratik bir toplum perspektifi sundu. PKK’nin feshedilmesi, gerilla güçlerinin silah bırakması ve demokratik siyasete yönelmesi Kürt tarafının samimiyetini gösterdi. Şimdi devletin ve Meclis’in aynı samimiyetle adım atması gerekiyor. Devletin de yasal hazırlıklarını yapıp sorunun çözümüne zemin hazırlamasını beklemekteyiz. Umut hakkının uygulanması bu süreçte çok çok önemli Sayın Öcalan’ın müzakere taraftarı olarak sorumluluğunu yerine getirebilmesi için toplumsal kesimlerde diyaloğu kurabilecek müzakere yürütebilecek şartlarının oluşması gerekmektedir. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin barış aralığının olumluya evrilmesi için üzerine düşen bu sorumluluğu yerine getirmelidir” diye konuştu.
Alevi toplumunun bu sürece dahil edilmemesini eleştiren Doğan, “Komisyon şu ana kadar 50 yıllık çatışma süreçlerinde ortaya çıkan mağduriyetlerden etkilenen kesimleri dinledi. Alevilerin komisyon tarafından dinlenme talepleri henüz karşılanmadı. Talebimiz geçerliliğini koruyor” dedi.
ALEVİLERİN ÖZGÜRLÜĞÜ İÇİN BARIŞA DESTEK ÇAĞRISI
Kadriye Doğan, açıklamasını Alevi toplumunun Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ndeki rolünü öne çıkararak tamamladı:
“Biz Aleviler inancımız gereği her zaman zalimin karşısında mazlumun yanında olmayı bildik. Ayrıca Aleviler de Kürtlerle birlikte 100 yıldır katliam ve asimilasyon mağdurudur. Şunu çok iyi bilmekteyiz ki; Türkiye toplumu demokratikleşirse birlikte özgürleşiriz. Türkiye toplumu demokratikleşirse inancımızı kendi özgünlüğünde yaşayabiliriz ve kendi inancımızı yeniden kendi özgünlüğünde inşa edebiliriz aksi halde asimilasyon kıskacında kurtulamayacağımızın farkındayız. Tutsakların özgürlüğü, Sayın Abdullah Öcalan’ın umut hakkı, demokratik siyasetin önünün açılması temel beklentilerimizdir. Savaşsız, sözün hükmünün geçerli olduğu, eşit ve özgür bir Türkiye mümkün. Eğitimde bilimin, toplumsal yaşamda ahlakın, doğada sömürüsüz üretimin, kadının eşitliğinin ve ana dil hakkının egemen olduğu bir demokratik toplum istiyoruz. Barış süreci sadece Kürtlerin değil, tüm halkların ve inançların özgürleşme sürecidir.”
PİRHA- DAD Mersin Eş Başkanı Hüsniye Çelik, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne ilişkin yaptığı değerlendirmede, Alevilerin bu topraklarda barışın ve toplumsal vicdanın taşıyıcısı olduğunu vurgulayarak, “Aleviler, barış sürecinde yalnızca izleyici değil, doğrudan söz ve karar sahibi olmalıdır” dedi.
Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Mersin Eş Başkanı Hüsniye Çelik, Türkiye’de yeniden gündeme gelen Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne ilişkin PİRHA’ya değerlendirmelerde bulundu. Çelik, özellikle Aleviler açısından bu sürecin sadece izlenen değil, aktif olarak yön verilen bir süreç olması gerektiğini vurguladı.
Türkiye’de yıllardır devam eden çatışmalı ortamın ve kutuplaşmanın toplumsal barışı tehdit ettiğini belirten Çelik, kalıcı bir demokratikleşmenin ancak tüm kimliklerin eşit yurttaşlık temelinde sürece dahil edilmesiyle mümkün olacağını ifade etti.
“GERÇEK BARIŞ TOPLUMSAL KATILIMLA MÜMKÜN”
Sürecin masa başında değil, halkların iradesiyle şekillenmesi gerektiğini vurgulayan Çelik, özellikle geçmişteki deneyimlerden çıkarılması gereken derslere dikkat çekerek şunları söyledi:
“Barış dediğimiz şey sadece silahların susması değildir. Toplumun tüm kesimlerinin nefes alabileceği, eşit yurttaşlık temelinde bir yaşamın inşa edilmesi gerekir. Bu topraklarda yaşayan halklar, inançlar, kimlikler yıllardır birbiriyle değil, onları birbirine düşman eden devlet politikalarıyla mücadele etti. Bugün yeniden bir barış süreci konuşuluyorsa, bu sefer gerçekten halkın iradesine dayanan bir süreç olmalı. Artık bizler masa başında şekillendirilmiş, halktan kopuk, göstermelik adımlara inanmıyoruz. Kalıcı barış, ancak toplumsal katılımla, yerel inisiyatiflerle ve halkların gerçek temsilcileriyle kurulabilir. Bugün inkar edilen, baskı gören, yok sayılan kimliklerin masada yer almadığı bir süreç, barış süreci değil, sadece geçici bir sessizlik olur.”
“ALEVİLER BARIŞ SÜRECİNİN DIŞINDA KALMAMALI”
Hüsniye Çelik, sürecin Aleviler açısından taşıdığı önemin altını çizerek, Alevilerin tarih boyunca barış, adalet ve eşitlikten yana tutum aldığını ifade etti. Alevilerin sürece dışarıdan bakan değil, doğrudan söz ve karar sahibi aktörler olması gerektiğini belirtem Çelik, “Aleviler olarak bu ülkede hep barıştan, uzlaşıdan yana olduk. Ama her seferinde dışarıda bırakıldık. Biz bu ülkenin toplumsal vicdanıyız. Katliamlar yaşamış, yasla yoğrulmuş bir halk olarak barış bizim için sadece politik değil, tarihsel bir ihtiyaçtır. Barış süreci eğer gerçek anlamda bir çözüm süreci olacaksa, Aleviler olmadan olmaz. Aleviler sadece seyirci değil, özne olmalıdır. Çünkü barışın teminatı olan halklar sürece dahil edilmeden, masa sadece devlet ile belli yapılar arasında gidip gelirse, yine eksik kalır, yine çözülmez. Bu kez barış, halkların barışı olmalı. Aleviler, Kürtler, Ermeniler, Süryaniler, kadınlar, gençler… Bu topraklarda kim eziliyorsa o masada söz sahibi olmalı. Aksi halde adalet ve barış yeniden ertelenir. Bu yüzden Alevi kurumları olarak süreci dikkatle izliyoruz ve hak ettiğimiz söz hakkını talep ediyoruz” dedi.
“KADINLAR OLMADAN BARIŞ KURULAMAZ”
Kadınların barış süreçlerinde oynadığı role özel bir önem atfeden Çelik, kadınların dışlandığı ya da sembolik olarak dahil edildiği süreçlerin sonuç getirmeyeceğini söyledi. Kadın bakışının sürecin hem içeriğini hem yöntemini değiştireceğini ifade eden Çelik, “Kadınlar yıllardır hem savaşın hem barışın yükünü en ağır şekilde taşıyor. Ancak barış süreçlerinde nedense hep geri planda bırakılıyorlar. Oysa kadınlar olmadan gerçek barış inşa edilemez. Kadının olduğu yerde adalet duygusu daha güçlüdür, empati vardır, yaşamı önceleyen bir dil vardır. Biz kadınlar olarak sadece barışın değil, yaşamın her alanında söz sahibi olmak zorundayız. Bu sürecin sadece erkek aktörler üzerinden yürümesi, yine eksik ve sorunlu bir çözüm üretir. Bu nedenle kadınların sürece aktif ve belirleyici biçimde katılması gerekiyor. Alevi kadınları olarak bizler bu sürece sadece destek vermekle kalmayacağız, yön vereceğiz. Çünkü eşitlik olmadan barış olmaz, barış olmadan da kadın özgürlüğü olmaz” diye konuştu.
PİRHA- DAD Genel Merkezi, Doç. Dr. Yalçın Çakmak’ın “Kırklar Meclisi”ne dair yaptığı paylaşımın hedef gösterilmesi sonrası Rektörlük tarafından inceleme başlatılmasına ilişkin, “Kırklar Meclisi anlatısında Peygambere hakaret değil, tam tersine can olarak kabulü vardır. Dolayısıyla bu manayı çarpıtmak ne kadar kabül edilebilir değilse, bu manayı paylaşmakta suç olamaz. Kırklar Meclisi anlatısını alıntılayan paylaşımları yargılamak, inancımızı yargılamaya yeltenmektir” açıklamasında bulundu.
Munzur Üniversitesi Tarih Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Yalçın Çakmak’ın, Alevi inancının mitsel anlatımlarından en önemlisi olan “Kırklar Meclisi”ne dair geçtiğimiz yıl yaptığı paylaşımın hedef gösterilmesi sonrası Rektörlük tarafından inceleme başlatıldı.
Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Genel Merkezi, Doç. Dr. Yalçın Çakmak hakkında inceleme başlatılmasına tepki gösterdi. DAD açıklamasında başlatılan incelemenin derhal geri çekilmesi ve Aleviliğin temel anlatısı olan Kırklar Meclisi anlatısını inceleme konusu yapan rektör istifa etmesi çağrısında bulundu.
“ANLATIDA PEYGAMBERE HAKARET DEĞİL, TAM TERSİ CAN OLARAK KABULÜ VARDIR”
DAD Genel Merkezi’nin açıklamasında şunlar kaydedildi:
“Akademisyen Doç.Dr.Yalçın Çakmak’ın, Alevi inancının kurucu anlatılarından olan “Kırklar Meclisi” alıntılı paylaşımı gerekçe gösterilerek, Tarih Bölümü öğretim üyeliğini yaptığı Munzur Üniversitesinin rektörü tarafından kendisine inceleme başlatıldığı kamuoyuna yansıdı.
Yapılan paylaşım içeriğinde, Kırklar Meclisi anlatısında İslam Peygamberinin adının geçtiği bölümler kullanıldığından dolayı böylesi bir inceleme başlatıldığı da kamuoyuna yansıdı.
Kırklar Meclisi anlatısı inancımızın temel erkânlarından olan Cem kültürünün manasını taşır. Cemlerimize makam, mevki, sınıf veya herhangi bir ayrıcalıklı konumla değil, ancak can olarak girilir. Cem meydanı bizler için aynı zamanda Hakk meydanıdır. Hakk meydanına ikrarla varan herkes candır ve eşittir. Yani Kırklar Meclisi anlatısında Peygambere hakaret değil, tam tersine can olarak kabulü vardır. Can olmak öğretimizin kabul ölçülerinde Hakk’ın Bir’liğinde buluşmaktır.
Dolayısıyla bu manayı çarpıtmak ne kadar kabül edilebilir değilse, bu manayı paylaşmakta suç olamaz. Kırklar Meclisi anlatısını alıntılayan paylaşımları yargılamak, inancımızı yargılamaya yeltenmektir!
Alevilik yargılanamaz! Başlatılan inceleme derhal geri çekilmeli ve Aleviliğin temel anlatısı olan Kırklar Meclisi anlatısını inceleme konusu yapan rektör istifa etmelidir.
Doç.Dr.Yalçın Çakmak bilim insanı etiğine sahip bir akademisyendir. Araştırmaları ve ürettikleri ile Alevi tarihine önemli katkıları olan bir canımızdır. Kendisini bu süreçte yanlız bırakmayacak ve dayanışma içerisinde olmaya devam edeceğiz.
Zaman Sahipsiz, Mekan Rızasız, Mazlum Çaresiz Değildir!”
PİRHA-Demokratik Alevi Dernekleri, Dersim Dernekleri Federasyonu ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Dersim Şubesi öncülüğünde Tunceli Valiliği’nin Munzur Gözeleri’nde açtığı mescite tepki göstererek basın açıklaması yapıldı. Açıklamada, “Munzur’u mescitlerle kuşatmak, dağın özünü duvarla kapatmak gibidir. Açık ve net talebimiz asimilasyona hizmet edecek bu mescidin derhal kaldırılmasıdır” denildi.
Munzur Gözeleri’nin giriş bölümüne mescit açılması, Alevi toplumunda tepkilere neden oldu. Dersim’in Ovacık ilçesine bağlı Ziyaret köyündeki Alevilerin kutsallarından olan Munzur Gözeleri’ne dönük müdahaleye tepkiler göstermek için Demokratik Alevi Dernekleri (DAD), Dersim Dernekleri Federasyonu (DEDEF) ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Dersim Şubesi öncülüğünde mescit önünde açıklama yaptı.
Açıklama öncesinde Munzur Gözeleri’nde çerağlar uyandırıldı. Açıklamaya Dersim’deki siyasi parti ve demokratik kitle örgütlerinin temsilcileri, Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu İnanç Kurulu’ndan Pir Ali Ekber Erden, Pir Hasan Doğan ile çok sayıda yurttaş katıldı. Açıklamayı DAD Eş Genel Başkanı Kadriye Doğan okudu. Açıklamada, ‘Munzur kutsaldır dergâhımızdır, elinizi çekin pankartı açıldı.
“RIZA KAPISI OLMADAN YAPILAN HER İŞ ZULÜMDÜR”
Munzur’un Aleviler için yalnızca akan bir su olmadığını belirten Kadriye Doğan, “O, Hak ile canın buluştuğu kadim bir sırdır. Onun gözeleri nice dervişin gülbangı, nice pirin nefesi, nice anaların niyazı ile yoğrulmuş; halkımızın en kutsal mekânıdır. Her damlası lokmadır, her akışı semahtır, her taşı niyazdır. Ancak gönül gözü kör olanlar bu hakikati bilmez. Bugün ise bu kutsal kaynağın kapısına mescit kondurulmuştur. Bizim rızamız olmadan, inancımız gözetilmeden, yolumuza danışılmadan yapılan bu iş; Rêya Heq Alevi inancını yok sayan, bizleri resmi ideolojinin tekçi inanç anlayışına mahkûm etmek isteyen zihniyetin yeni perdesidir. Bu, Şark Islahat Planı’nın güncel bir versiyonudur. Biz biliriz ki, rıza kapısı olmadan yapılan her iş zulümdür” dedi.
“KUTSALLARIMIZI RIZASIZ EL UZATMAK İNANCIMIZA SALDIRIDIR”
Kutsallarına rızasız el uzatmanın inançlarına saldırı olduğunu vurgulayan Doğan, “Bu halkın derdi ibadete değil, dayatmayadır. Nüfusunun tamamı Rêya Heq süreğine ikrar vermiş bir yerleşkede, Alevi inancını hukuken tanımayan Türk-İslamcı zihniyetin mescit dayatması; ne kültürel İslamiyete bir hizmettir, ne de samimi bir ihtiyaçtan doğmuştur. Bu, dinci, milliyetçi, cinsiyetçi bir ideolojik tasarımın sonucudur. Uygarlık tarihine baktığımızda akarsular birçok ırmak toplumlar için kutsallık ifade eder. Bu kutsallığın aynı zamanda toplumsal ekoloji ile de ilişkili olduğu biliniyor. Nil Nehri Afrika için ne ifade ediyorsa Ganj Nehri Hindistan için ne ifade ediyorsa Munzur’da Dersim için bu anlam bütünlüğünde eksik değildir” diye belirtti.
“MUNZUR’A DOKUNMAYIN”
Munzur’un kimlikleri ve bellekleri olduğunu söyleyen Doğan, “Munzur’u mescitlerle kuşatmak, dağın özünü duvarla kapatmak gibidir. Bilinmelidir ki Munzur Gözeleri, hakikat arayışının zirvesidir. Munzur’un suyu akar; ama biz biliriz ki onun akışı hakikat ve özgürlük yolundan asla sapmaz. Açık ve net talebimiz asimilasyona hizmet edecek bu mescidin derhal kaldırılmasıdır.
12 Eylül’de köylerimize cami yapıp imam atayan, binlerce Dersimli genci yatılı Kuran kurslarına gönderen, “peyzaj çalışmaları” adı altında kutsal mekânlarımızın otantik yapısını bozan, Hacı Bektaş Veli Dergâhı’nı müze yapan resmi akıl, bugün de Munzur’un gözüne mescit yapmaktadır. Bu, “Türk-İslam sentezi” adı altında Alevi inancını eritme, yok etme ve asimile etme çabasıdır. Biz bu oyunu tanırız ve asla kabul etmeyiz. Biliyoruz ki hakikati ve özgürlüğü esas alan Müslüman canlarımız da bu anlayışa rıza göstermeyecektir. Munzur Gözeleri, ezelden bu yana bu yolun niyazgâhıdır. Oraya mescit değil, ancak rızalıkla niyaz olunur.
Buradan bir kez daha haykırıyoruz: Munzur’a dokunmayın! Rızasız iş yapmayın! Asimilasyondan vazgeçin! İnancımızın kutsal mekânlarında elinizi, ayağınızı çekin!” diye konuştu.
PİRHA- Ankara’da Tunceli Valiliği’nin Munzur Gözeleri’nde açtığı mescite tepki göstermek için basın açıklaması düzenlendi. DAD Ankara Şubesi ve HDK’nin yaptığı açıklamada, “Ocağımıza, dergâhımıza, ziyaretimize, kutsalımıza ve gözelerimize rızasız el uzatmak, doğrudan inancımıza saldırıdır” denildi.
Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Ankara Şubesi/Ana Fatma Cemevi ve Halkların Demokratik Kongresi (HDK), Alevilerce kutsal kabul edilen Munzur Gözeleri’nin girişine mescit açılmasını protesto etmek amacıyla basın açıklaması düzenledi.
Sakarya Caddesi’nde yapılan açıklamayı DAD Ankara Şube Eş Başkanı Mustafa Karabudak okudu.
“MUNZUR HALKIMIZIN EN KUTSAL MEKÂNIDIR”
Munzur’un yalnızca akan bir su olmadığını vurgulayan Karabudak, “O, Hak ile canın buluştuğu kadim bir sırdır. Onun gözeleri nice dervişin gülbangı, nice pirin nefesi, nice anaların niyazı ile yoğrulmuş; halkımızın en kutsal mekânıdır. Her damlası lokmadır, her akışı semahtır, her taşı niyazdır. Ancak gönül gözü kör olanlar bu hakikati bilmez” dedi.
“DOĞRUDAN İNANCIMIZA SALDIRIDIR”
Mustafa Karabudak, kutsal kaynağın kapısına mescit kondurulduğunu hatırlatarak şunları kaydetti:
“Bizim rızamız olmadan, inancımız gözetilmeden, yolumuza danışılmadan yapılan bu iş; Rêya Heq Alevi inancını yok sayan, bizleri resmi ideolojinin tekçi inanç anlayışına mahkûm etmek isteyen zihniyetin yeni perdesidir. Bu, Şark Islahat Planı’nın güncel bir versiyonudur. Biz biliriz ki, rıza kapısı olmadan yapılan her iş zulümdür. Ocağımıza, dergâhımıza, ziyaretimize, kutsalımıza ve gözelerimize rızasız el uzatmak, doğrudan inancımıza saldırıdır. Bu halkın derdi ibadete değil, dayatmayadır. Nüfusunun tamamı Rêya Heq süreğine ikrar vermiş bir yerleşkede, Alevi inancını hukuken tanımayan Türk-İslamcı zihniyetin mescit dayatması; ne kültürel İslamiyete bir hizmettir, ne de samimi bir ihtiyaçtan doğmuştur. Bu, dinci, milliyetçi, cinsiyetçi bir ideolojik tasarımın sonucudur.”
“Bizim, kültürel İslamı yaşayanlara sözümüz yoktur diyen Karabudak, “Bizim sözümüz; İslamiyet’i egemen kesimlerin iktidar aracı haline getiren, farklı inançların asimilasyonu için araçsallaştıran tekçi zihniyetedir. Binlerce yıldır Rêya Heq Alevi sürekleri, bu topraklarda cemevine ihtiyaç duymadan cem erkânlarını yürüttü. Hakikati rehber edinen her Müslüman canımızla bu topraklarda Hak ile Hak olmaya devam edeceğiz.
Munzur bizim kimliğimizdir, belleğimizdir, yolumuzdur. Munzur’u mescitlerle kuşatmak, dağın özünü duvarla kapatmak gibidir. Bilinmelidir ki Munzur Gözeleri, Hakikat arayışının zirvesidir. Munzur’un suyu akar; ama biz biliriz ki onun akışı Hakikat ve özgürlük yolundan asla sapmaz” diye ekledi.
“ASİMİLASYONA HİZMET EDECEK BU MESCİT DERHAL KALDIRILSIN”
Asimilasyona hizmet edecek bu mescidin derhal kaldırılmasını talep eden Mustafa Karabudak, şu ifadeleri kullandı:
“12 Eylül’de köylerimize cami yapıp imam atayan, binlerce Dersimli genci yatılı Kuran kurslarına gönderen, ‘peyzaj çalışmaları’ adı altında kutsal mekânlarımızın otantik yapısını bozan, Hacı Bektaş Veli Dergâhı’nı müze yapan resmi akıl, bugün de Munzur’un gözüne mescit yapmaktadır. Bu, ‘Türk-İslam sentezi’ adı altında Alevi inancını eritme, yok etme ve asimile etme çabasıdır. Biz bu oyunu tanırız ve asla kabul etmeyiz. Ve biliyoruz ki hakikati ve özgürlüğü esas alan Müslüman canlarımız da bu anlayışa rıza göstermeyecektir.
Bizim yolumuzda Hak ile can arasında perde yoktur. Cümle can, Hakk’ın görünür olduğu mekânı temsil eder. Bizim inancımızda taşın, suyun, ağacın canı vardır. Munzur Gözeleri, ezelden bu yana bu yolun niyazgâhıdır. Oraya mescit değil, ancak rızalıkla niyaz olunur.”
“DERSİM BÜTÜN ASİMİLASYON POLİTİKALARINA DİRENDİ”
Ankara Dersimliler Derneği Eş Başkanı Hüseyin Arat ise şunları kaydetti:
“Dersim inancıyla, kültürüyle kadim bir bölgedir. Dersim bütün asimilasyon politikalarına direndi. Ekolojisine, toprağına, inancına sahip çıktı. Siyasal İslam’ın Dersim halkına uyguladığı bütün politikalara karşı çıkıyoruz.”
Açıklamanın ardından deyişler okunurken semahlar dönüldü.
PİRHA- Demokratik Alevi Dernekleri Genel Merkezi, CHP Milletvekili Gürsel Erol’un Dersim, Elazığ ve en son Hacıbektaş’ta olmak üzere birçok kutsal mekan ve ziyarete ismini yazdırarak edep-erkân ilkesini çiğnediğini belirterek, “Kutsal mekanlarımız şahsi reklamların ve ikbal devşirme heveslerinin panosu haline getirilemez. Bu girişimlerin inancımıza karşı büyük bir saygısızlık olduğu bilinmelidir” açıklamasında bulundu.
CHP Elazığ Milletvekili Gürsel Erol tarafından yaptırılan ve adına ‘Bağcılar Gürsel Erol Cemevi’ denilen ibadethane, Hacı Bektaş’ta düzenlenen törenle açıldı. Açılışa CHP Genel Başkanı Özgür Özel ve Alevi kurumları da katıldı.
Cemevine Gürsel Erol’un adının verilmesi Alevi kamuoyunda tartışmaları da beraberinde getirdi.
Yazılı açıklama yaparak tepki gösteren Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Genel Merkezi, “Kutsal mekanlarımız şahsi reklamların ve ikbal devşirme heveslerinin panosu haline getirilemez” diyerek Alevi toplumunu kutsal mekanları seyir haline getiren iktidarcı anlayışlara karşı durmaya çağırdı.
“GÜRSEL EROL’UN MÜDAHALELERİ ZİYARETLERİN DOĞAL AHENGİNİ BOZMUŞTUR”
Gürsel Erol’un 2021 yılında Dersim’de bulunan Ana Fatma ziyaretine peyzaj çalışması adı altında aslan heykeli dikilip, adının yazılı olduğu tabela astığını hatırlatan DAD Genel Merkezi, tarafından yapılan açıklama şöyle:
“CHP Elazığ Milletvekili Gürsel Erol Nevşehir Hacıbektaş ilçesinde kurulan bir cemevine kendi adını vererek bir kez daha Alevilerin haklı tepkisini üzerine çekmiştir. Gürsel Erol, yeni kurulan cemevi ile birlikte Dersim ve Elazığ gibi bölgeler başta olmak üzere birçok kutsal mekan ve ziyaretimize ismini yazdırarak çok önemli bir edep-erkân ilkesini çiğnemektedir; “Nefsine yol verme, benlik satar.”
Gürsel Erol, 2021 yılında Raa/Rêya Heq Alevi süreğinde önemli bir yeri olan doğal Ana Fatma Ziyaretine “peyzaj çalışması” adı altında yaptığı müdahalelerle gündeme gelmiş ve itirazlarımız, tepkimiz ve eleştirilerimizi Dersim halkıyla birlikte dile getirmiştik. Dersim halkının rızalık vermemesine rağmen Gürsel Erol tarafından yürürlüğe konulan müdahaleler ziyaretimizin doğal ahengini bozmuştur. Gelen eleştiriler sonucunda ismini yazdırdığı tabelayı kaldırmış fakat diğer faaliyetlere devam etmiştir.
Dersim’de birçok ziyaret ve kutsal mekanda aynı gerçekle karşılaşmak mümkün. Heryere resmini asmak ve her mekana ismini yazdırmak nefsani bir tutumdur. Yolumuz bizlere “ölmeden ölmek” felsefesiyle “kendini bil!” uyarısı yapar. En yüksek mertebenin ise hırstan, benlikten, iktidardan, rekabetten ve maddiyattan azade olan “hiçlik makamı” olduğunu öğütler.
Kutsal mekan ile ilşkilenme aynı zamanda Yol’a ikrarın ölçüsüdür. Alevi inancında mekan basit bir yerleşke değildir. Kutsal mekanlarımız Hakk’ın ve talip topluluğu olan halkın mekanlarıdır. Hakk’ın görünür olduğu, inancımıza ait erkânlarımızın yürütüldüğü, dilimizin, kültürümüzün, geleneğimizin ve tarihsel hafızamızın toplumumuza aktarıldığı yerlerdir. Bu mekanlarda Hakk için hizmet yürütülür, seyir için değil. Hacı Bektaşi Veli’nin mekanında seyir için hizmet olmaz, Pir’imizin felsefesi de bu anlayışı mahkum eder.
Kutsal mekanlarımız şahsi reklamların ve ikbal devşirme heveslerinin panosu haline getirilemez. Bu girişimlerin inancımıza karşı büyük bir saygısızlık olduğu bilinmelidir.
Gürsel Erol bir an önce Nevşehir’de kurulan cemevine verdiği isim başta olmak üzere, Dersim ve Elazığ bölgesinde ki tüm kutsal mekanlarımızdan ismini kaldırmalı ve inşaat sektöründe ki mesleki faaliyetlerini inancımızdan uzak tutmalıdır diyoruz. Kutsallarımızdan elinizi çekin!
Tüm Alevi kurumlarına ve Alevi talip topluluğuna sesleniyoruz; kutsal mekanlarımızı seyir haline getiren iktidarcı anlayışlara karşı hep birlikte dur diyelim.. Zaman Sahipsiz, Mekan Rızasız, Mazlum Çaresiz Değildir.”
PİRHA- Mameki Fest ve alternatif Hacı Bektaş Veli Anma Etkinlikleri ile Alevi sürekleri için manevi ağırlığı olan Dersim ve Hacı Bektaş Veli Dergahı’nın hedef alındığını kaydeden DAD Genel Merkezi, “Bu bir tesadüf değil aksine merkezi devlet aklının yürürlüğe koyduğu bir planlamadır” diye belirtti. DAD, asimilasyoncu aklın ‘alternatif’ etkinliklerine tutum alınması çağrısında bulunarak, 16-17-18 Ağustos’ta Hacı Bektaş Veli Anma Törenleri’nde olacaklarını bildirdi.
Tunceli Valiliği ve Fırat Kalkınma Ajansı tarafından 15-17 Ağustos 2025 tarihlerinde Dersim’de gerçekleştirilecek olan Mameki Fest’e Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Genel Merkezi tarafından tepki gösterildi.
‘Kayyumcu Akıl İş Başında!’ yapılan yazılı açıklamada, “Kayyumcu akıl ise gasp anlayışı üzerine kurulu bir tahakküm organı olması itibariyle tam tersine asimilasyon, çarpıtma ve dejenere etme maksadıyla festival veya etkinlik yapar. Dolayısıyla anti festival ve anti etkinlik denilebilecek bir durum çıkar ortaya. Bunu kabul etmemiz ise mümkün değildir” denildi.
DAD açıklamasında ayrıca Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nca 12-13 Ağustos’ta düzenlenecek alternatif/korsan Hacı Bektaş Veli anma etkinlikleri ile 15-17 Ağustos tarihinde Dersim’de düzenlencek Mameki Fest’in merkezi asimilasyoncu devlet aklıyla planlandığa vurgu yapılarak, bu etkniliklere karşı tavır alınması çağrısına bulundu.
Bu dayatmacı yaklaşımdan bir an önce vazgeçilmesi çağrısında bulunan DAD Genel Merkezi ayrıca 16-17-18 Ağustos’ta Hacı Bektaş Veli Anma Törenleri’nde olacaklarını bildirdi.
“KAYYUMCU AKLININ ASİMİLASYONCU, ÇARPITMA FESTİVALİNİ KABUL ETMİYORUZ”
DAD Genel Merkezi’nin açıklamsında şunlar kaydedildi:
“Kayyumcu Akıl İş Başında!
Kayyum rejimi toplumun siyasal iradesini gasp eden bir konumda olduğu gibi, aynı zamanda kültürel, ekonomik ve sosyal tüm değerlerine karşıda aynı misyonu oynamaktadır.
Bu misyon doğrultusunda kayyum niteliği ile kurulan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, Alevi kurumları tarafından uzun yıllardır düzenlenen Hacı Bektaş Veli Anma Törenleri ve Kültür Sanat Etkinliklerini iki yıldır boşa çıkarmaya çalışmakta ve alternatif oluşturma çabasına girmektedir.
Aynı doğrultuda bir gelenek olarak ısrarla her sene düzenlenen Munzur Festivaline karşı, Dersim Belediyesine atanan kayyum da bu sene “Mameki Fest” adı altında bir festival düzenleyeceğini duyurdu.
Festival ve etkinlikler toplumsal olanın kültürel değerlerinin yaşatılması ve korunması amacıyla yapılır. Dolayısıyla demokratik kurumların yaptığı festival ve etkinlikler tam olarak bu manaya erişmiş olmasada önemli bir kültürel direniş geleneği oluşturmuştur.
Kayyumcu akıl ise gasp anlayışı üzerine kurulu bir tahakküm organı olması itibariyle tam tersine asimilasyon, çarpıtma ve dejenere etme maksadıyla festival veya etkinlik yapar. Dolayısıyla anti festival ve anti etkinlik denilebilecek bir durum çıkar ortaya. Bunu kabul etmemiz ise mümkün değildir!
“DERSİM VE HACI BEKTAŞ VELİ DERGAHI HEDEFTE!”
Raa/Rêya Heq Alevi sürekleri için manevi ağırlığı büyük olan iki mekanın, Dersim ve Hacı Bektaş Veli dergahının, aynı dönemde benzer yöntemlerle hedef haline getirilmesinin arkasında ki asimilasyoncu aklı tanıyoruz! Bu bir tesadüf değil aksine merkezi devlet aklının yürürlüğe koyduğu bir planlamadır!
“16-17-18 AĞUSTOS’TA HACIBEKTAŞ’TA OLACAĞIZ”
Demokratik Alevi Dernekleri olarak; vu dayatmacı yaklaşımdan bir an önce vazgeçilmelidir diyoruz!
Toplumumuzun asimilasyoncu aklın “alternatif” olarak tertiplediği bu etkinliklere karşı tutum alması gerektiğini ve başta Alevi kurumları olmak üzere tüm demokratik kurumların birlik felsefesinde daha güçlü buluşmasının bir ihtiyaç olduğunu belirtiyoruz.
16-17-18 Ağustos’ta Hacı Bektaş Veli Anma Törenlerinde olacağız.
İnancımızdan, dilimizden, kültürümüzden, kutsal mekanlarımızdan ve doğamızdan elinizi çekin!
Zaman Sahipsiz, Mekan Rızasız, Mazlum Çaresiz Değildir!”
PİRHA- Zini Gediği Katliamı’nın 87. yılında katledilenleri anan Demokratik Alevi Dernekleri, “Zini Gediği gibi mekanlar bizler için birer hafıza mekanıdır. Bu mekanlar yalnızca birer coğrafi isimlerden veya tarihte yaşanmış acılardan ibaret değil; aynı zamanda devletin inkâr, asimilasyon ve imha politikalarının aynası haline gelmiş yerlerdir” diyerek, katliamla yüzleşilmesi çağrısında bulundu.
8 Ağustos 1938’de Erzincan’ın Munzur’a bakan dağlık bir köyünde, Surbahan ve çevre köylerden toplanan 97 Alevi yurttaş “yasak bölge” ilan edilen Erzincan Zini Gediği’nde kurşuna dizildiler.
Katliamın yıldönümünde Demokratitk Alevi Dernekleri (DAD) Genel Merkezi yazılı açıklama yayınladı. “Zini Gediği’nde Katledilen Canları Unutmadık, Unutturmayacağız!” başlığıyla yayınlanan açıklamada, arşivlerin açılarak katliamla yüzleşilmesi ve Dersim halkından özür dilenmesi çağrısında bulunularak, “Dolayısıyla bu aynaya bakmadan hakikatleri görmek ve demokratikleşme adına bir yola girmek mümkün değildir” vurgusunda bulunuldu.
87 yıl önce, 1938 yılında, Dersim Tertelesi’nin devamı olarak Zini Gediği’nde, büyük bir katliam yaşandı. 97 can elleri, kolları bağlanarak köylerinden alındılar. 3.200 rakımlı yüksek dağ başına doğru ölüme götürüldüler. Süngüler eşliğinde devam eden uzun yürüyüş sonrası Zini Gediği mevkiinde kurşuna dizildiler. Takip eden yıllarda yasaklı mıntıka olarak belirlenen Zini Gediği’nde yıllar sonra üst üste yığılmış kemikleri bulundu.
Kürt kültürel gerçekliği içerisinde tarihsel açıdan kendisini özgün bir yol olarak inşa etmiş olan Raa/Rêya Heq Alevi toplumsallığı, Türk-İslam esaslı tekçi ulus devlet formuyla hayata geçirilen Cumhuriyet döneminde “tedip-tenkil” hedefi haline getirildi. Dersim Tertelesi döneminde bugün andığımız Zini Gediği katliamı gibi yüzlerce vahşet yaşandı. Hava saldırıları, zehirli gazların kullanımı, toplu infazlar, çocuklara el koyma ve sürgün politikaları eşliğinde büyük bir kırım politikası uygulandı.
87.Yıldönümünü karşıladığımız Zini Gediği katliamı başta olmak üzere, devlet Dersim’de yaşanan soykırımın tüm boyutlarıyla yüzleşmeye asla yanaşmadı. Kan donduran bu vahşet karşısında siyasi rant uğruna göstermelik “özürler” ile bu büyük acımız araçsallaştırılmak istendi.
Zini Gediği gibi mekanlar bizler için birer hafıza mekanıdır. Bu mekanlar yalnızca birer coğrafi isimlerden veya tarihte yaşanmış acılardan ibaret değil; aynı zamanda devletin inkâr, asimilasyon ve imha politikalarının aynası haline gelmiş yerlerdir. Dolayısıyla bu aynaya bakmadan hakikatleri görmek ve demokratikleşme adına bir yola girmek mümkün değildir.
Tarihle yüzleşemeyenler, geleceği demokratik normlarla inşa edemezler! Arşivler açılmalı, katliamla yüzleşilmeli ve Dersim halkından özür dilenmelidir diyoruz! Zini Gediği’nde katledilen canlarımızı saygıyla anıyoruz. Huzurlarında dardayız. Zaman Sahipsiz, Mekan Rızasız, Mazlum Çaresiz Değildir!”
PİRHA- DAD Genel Merkezi, Madımak Katliamı’nın faillerinin açığa çıkarılarak “yüzleşme” vurgusu yaptı. Yazılı yapılan açıklamada “Bugün yaşadığımız kutuplaşma, ayrımcılık ve toplumsal çatışmaların kalıcı biçimde çözümü, bu acı tarihsel sayfalarla samimi ve demokratik bir yüzleşmeden geçmektedir. Yüzleşmeden, adaleti sağlamadan bir toplumu barışa taşıyamazsınız” diye belirtti.
Demokratik Alevi Dernekleri Genel Merkezi, 2 Temmuz 1993’te faşist gruplar tarafından devlet gözetiminde gerçekleştirilen Sivas Katliamı’nın 32. yılı nedeniyle yazılı açıklama yaptı. Madımak Katliamı’nın aleni bir şekilde planlı, örgütlü ve devlet aklından icazetli gelişen büyük bir katliam olduğunu vurgu yapılan açıklamada, katliamın Alevilere, farklı inanç ve kimliklere yönelik sistematik ayrımcılığın, inkârın ve cezasızlığın ürünü olduğu belirtildi.
Yaşanan kutuplaşma, ayrımcılık ve toplumsal çatışmaların kalıcı biçimde çözümünün samimi ve demokratik bir yüzleşmeden geçtiğine işaret edilen DAD açıklamasında, “Madımak Katliamı’nın gerçek faillerinin açığa çıkarılması ve yargılanması, otelin bir utanç müzesine dönüştürülmesi ve Alevi toplumunun tarihsel belleğinde yatan tüm travmalarla yüzleşilmesi, demokratik bir Türkiye’nin inşası açısından zorunludur. Katliamlarla yüzleşmek, yalnızca geçmişe değil, geleceğe karşı da es geçilemeyecek bir sorumluluktur. Bugün yaşadığımız kutuplaşma, ayrımcılık ve toplumsal çatışmaların kalıcı biçimde çözümü, bu acı tarihsel sayfalarla samimi ve demokratik bir yüzleşmeden geçmektedir” diye belirtildi.
“PLANLI, ÖRGÜTLÜ VE DEVLET AKLINDAN İCAZETLİ GELİŞEN BİR KATLİAM”
DAD Genel Merkezi’nin açıklamasında şunlar kaydedildi:
“Rêya Heq Alevi süreklerinin Muharrem ayı sürecinden geçtiği bu dönemde, aynı zamanda bu topraklarda yüzyıllardır süregelen inanç, kimlik ve kültür kıyımlarının en karanlık halkalarından biri olan Madımak Katliamının da 32. yıldönümünü karşılıyoruz. Zulüm ve katliam gerçekliğinin vahşet ölçüsü ile beraber bu tarihsel denk gelişte Madımak katliamının modern bir Kerbela olduğunu birkez daha göstermektedir. Suriye’de güncelde yaşanan katliamın boyutları da gözönüne getirildiğinde, Nehak zihniyetin Alevileri adeta sürekli işleyen bir Kerbela kıskacında tutma isteğinin devamlılığı ile karşılaşmaktayız.
Madımak katliamı zaman aşımı gibi gerekçelerle asla üstü örtülecek, unutturulacak bir olay değildir. Madımak aleni bir şekilde planlı, örgütlü ve devlet aklından icazetli gelişen büyük bir katliamdır. Toplumumuz bu sarsıcı gerçeği “İnsan yakmanın zaman aşımı olmaz” ifadesiyle dile getirmektedir. Alevilere ve farklılıklara karşı nefretin açık bir ifadesi olan bu katliam, yalnızca geçmişin değil, bugünün de yüzleşilmesi gereken acı bir gerçeğidir.
“ALEVİLERE VE FARKLI KİMLİKLERE YÖNELİK İNKAR VE CEZASIZLIĞIN ÜRÜNÜ BİR KATLİAM”
Madımak Oteli’nde yaşananlar münferit bir nefret suçu değil; Alevilere, farklı inanç ve kimliklere yönelik sistematik ayrımcılığın, inkârın ve cezasızlığın ürünü olan bir katliamdır. 1921 Koçgiri, 1937-38 Dersim, 1978 Maraş, 1980 Çorum, 1995 Gazi ve diğer katliamlarla birlikte düşünüldüğünde, Rêya Heq Alevi toplumunun maruz kaldığı bu tarihsel şiddet zinciri, sadece bir dönemin karanlık yüzünü değil, aynı zamanda yüzleşmekten kaçınılan bir devlet aklını da açığa çıkarır.
Madımak Katliamı’nın üzerinden 32 yıl geçmiş olmasına rağmen adalet hâlâ tecelli etmemiştir. Katillerin bir kısmı cezasızlıkla ödüllendirilmiş, bazıları yurt dışına kaçırılmış, yürürlükte olan davalar zaman aşımına uğratılmış ve olayın asli sorumluları hiçbir zaman yargı önüne çıkarılmamıştır. Tam aksine AKP’li yıllarda failler devlet erkânında görevlendirilmiştir.
“KALICI ÇÖZÜM SAMİMİ VE DEMOKRATİK BİR YÜZLEŞMEDEN GEÇER”
Madımak Katliamı’nın gerçek faillerinin açığa çıkarılması ve yargılanması, otelin bir utanç müzesine dönüştürülmesi ve Alevi toplumunun tarihsel belleğinde yatan tüm travmalarla yüzleşilmesi, demokratik bir Türkiye’nin inşası açısından zorunludur. Katliamlarla yüzleşmek, yalnızca geçmişe değil, geleceğe karşı da es geçilemeyecek bir sorumluluktur. Bugün yaşadığımız kutuplaşma, ayrımcılık ve toplumsal çatışmaların kalıcı biçimde çözümü, bu acı tarihsel sayfalarla samimi ve demokratik bir yüzleşmeden geçmektedir.
Yüzleşmeden, adaleti sağlamadan bir toplumu barışa taşıyamazsınız. Unutulmamalıdır ki barış; hakikatin tanındığı ve adaletin yerini bulduğu bir toplumsal yaşamın adıdır.
HAKİKATLERİ ARAŞTIRMA KOMİSYONU KURULMASI ÇAĞRISI
Bu vesileyle Mecliste kurulacağı öngörülen komisyon “yüzleşme ve adalet” ilkelerini önüne koyarak önemli bir başlangıç yapabilir ve Madımak katliamı gibi diğer birçok katliam ve olayı araştırmak üzere Hakikatleri Araştırma komisyonu oluşturabilir. Bu başlangıç Kürt sorununun demokratik çözümü için hayati olduğu gibi, ülkenin diğer sorunları içinde çözüm aklını olgunlaştırarak kalıcı hale getirme potansiyeli yaratır.
Hakikatleri Araştırma Komisyonu bu açıdan kurulmalı ve tarihsel gerçekler gün yüzüne çıkarılmalıdır diyoruz. 32. yılında Madımak Şehitlerini bir kez daha saygı ve özlem ile anıyoruz. Anıları demokratik toplum ve eşit yurttaşlık mücadelemizde sonsuza dek yaşayacaktır..
Zaman Sahipsiz, Mekan Rızasız, Mazlum Çaresiz Değildir!”
PİRHA- Aleviler barışı ve yeni anayasayı konuştu. Barış sürecinin Aleviler açısından önemine vurgu yapılan konuşmalarda yeni anayasanın her kesimi kapsayan bir rıza sözleşmesi olması gerektiği belirtildi.
Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Ankara Şubesi, “Aleviler barışı ve yeni anayasayı konuşuyor” konulu panel düzenlendi.
Moderatörlüğünü DAD Ankara Şubesi Ana Fatma Cemevi Eş Başkanı Mustafa Karabudak’ın yaptığı panele çok sayıda Alevi yurttaşın yanı sıra DEM Parti temsilcileri, demokratik kitle örgütü temsilcileri de katıldı.
“KÜRT SORUNU KÜRDÜN İNKARI İLE BAŞLADI”
Panelde konuşan Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Mersin Milletvekili Ali Bozan, şunları kaydetti:
“AKP 23 yıldır halka karamsarlığı ve umutsuzluğu aşıladı. 2023 genel seçimleri bittikten sonra ülkede karamsarlık halı söz konusuydu. Bir ülkede bir şeyler sadece seçimle değişmez dedik. Yerel seçimler yapıldı gördük ki AKP kaybetti. Süreçte de 23 yıllık AKP iktidarının halk üzerinde yansımasını görmekteyiz. Sürece baktığımız zaman 2013-15 barış surecini yaşamış insanlarda karamsarlık hali söz konusu. Yeni döneme inançla ve umutla bakmak gerekiyor. Süreç bir heyecan yarattı. Cumhuriyet tarihinden daha eski bir sorunun çözümüne yaklaşmış bulunuyoruz. Yarım asırlık bir meseleden bahsediyoruz. Cumhuriyet tarihinden eski bir meseleyi çözmek için 8 ay kısa bir süre. İktidarın 8 aydır kullandığı üslupta karamsarlık yarattı. Bu mesele diyalog ve müzakere ile çözülecek. 8 aylık süre boyunca tartışılırken en sonda tartışılması gereken meseleler en başta tartışıldı. Bize en çok iktidar samimi sorusu geliyor. Bu ülkede zaten samimi bir devlet yapısı olsaydı biz bu meseleleri konuşmuyor olacaktık. Alevinin inancını, Kürdün dilini yasaklamasa biz burada olmazdık. Samimiyet yok diye bu diyalog yolundan vazgeçmemek gerekiyor. Biz Kürt meselesinin sebeplerini tartışıp önermelerde bulunulması gerekir. Kürt sorunu Kürdün inkârı ile başladı. Çözüm Kürdün dilinin kabul edilmesidir. Bu meselenin bir sokak boyutu bir de Meclis boyutu var. Dem Parti, Ekim ayında bu yana binlerce halk buluşması gerçekleştirdi.”
“SÜRECİN TÜM YÜKÜ DEM PARTİ VE DOSTLARININ OMZUNA BIRAKILDI”
“Ama ne yazık ki DEM Parti ve dostları yalnız kaldı. Yeni bir donemden bahsediyoruz, adete bu sürecin tüm yükü DEM Parti ve dostlarının omzuna bırakılmış. Çözüm konusunda herkesin üzerine düşeni yapması gerekir en çok da mevcut iktidarın üzerine düşeni yapması gerekiyor. Bu dönemde Meclis’in yapması gerekenler var. Meclis’te temsil edilen partilerden bir tanesi dışında bütün partiler bu sorun çözülmeli diyor, bu bir şans. Herkes bu sorun Meclis’te çözülmesi deniliyorsa komisyon kurulması gerekiyor. Orta Doğu’da yaşanan gelişmelere baktığımız da şu kaygıyı yaşıyor; çözüme bu kadar yaklaşmışken çözüm karşıtlarının da olacağını bir kenara koymak gerekiyor. Bu dönem ilmek ilmek örülmesi gereken bir dönem. Umudumuzu asla yitirmememiz gereken bir dönem. Herkese sorumluluk düştüğünü düşünüyorum. Onları doğru yola getirecek bizleriz. Bu sürece karşıyım demek bu ülkede Türklerin, Kürtlerin, yoksul halkların çocukları ölsün demektir. Bu ülkede barış isteyenler, gerçek anlamda kardeşliği isteyenler sesimizi daha yüksek çıkarırsak kaostan beslenenleri yenebiliriz”
“ÖNEMLİ BİR SÜREÇTEN GEÇİYORUZ”
Anayasa yapım sürecinde Aleviler ve rıza sözleşmesi başlığında konuşan DAD Eş Genel Başkanı Kadriye Doğan, şunları ifade etti:
“Önemli bir süreçten geçiyoruz. 27 Şubat sayın Öcalan’ın çağrısı. Kime yaptı bu çağrıyı; topluma yaptı. Toplum hiç barışı bilmiyor ki, insanlar şaşkınlık yaşadı. Topluma yapılan bu çağrı konusunda toplumda bir kafa karışıklığı var. Çağrı bize tüm topluma bunu böyle anlamak lazım. Bizlerde üzerimize düşen görevleri yapmamız lazım. Tüm kesimleri kapsayacak bir sözleşme ile sonuçlanacak bir süreçtir. Aleviler hiçbir zaman barıştan yana değiliz demezler. Savaşın topluma hiçbir şey kazandırmadığının farkında olan Alevilerdir. Anayasa sözleşmesi tüm kesimleri kapsaması gerekir.
Herkesin sözünü söylemesi gerekir. Katliamlardan geçmiş bir millet olarak, eşit yurttaşlık mücadelesi veriyoruz. Anayasa için oluşturacak bir heyet olacaksa da bunun öznesi olarak sözümüzü söylemek istiyoruz. Bu anayasanın bir rıza sözleşmesi olması gerekir. Meclis’te kurulacak komisyona da aktif olarak katılmamız gerekir”
Kadriye Doğan, Alevilerin anayasa için taleplerini sıraladı.
Konuşmaların ardından panel soru cevaplar ile devam etti
PİRHA- DAD Genel Merkezi, Varto’nun önemli ziyaretlerinden olan Goşkar Baba’nın ismiyle kurulan ve toplumun lokmalarıyla inşa cemevinin Alevi Bektaşi Kültür ve Cemeevi Başkanlığı’na bağlanmak istenmesine tepki gösterdi. DAD, başta Vartolular olmak üzere herkesi bu tür maddi “yardım” tuzaklarına karşı uyanık olmaya ve kutsal değerleri sahiplenmeye çağırdı.
Alevi toplumunun Alevi inancına atanmak istenen kayyım olarak değerlendirdiği ve mücadele ettiği Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı bu sefer Varto’nun en önemli kutsal ziyaretlerinden olan Goşkar Baba’nın bulunduğu Goşkar Baba Cemevi’ne (Yarlısu) el atmış durumda.
Demokratik Alevi Dernekleri (DAD), halkın lokmalarıyla inşa edilen Goşkar Baba Cemevine ‘maddi destek’ sunularak Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın tabelanın asılması ve cemevinin Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’na bağlanmak istenmesine ilişkin açıklama yaptı.
DAD açıklamasında, halkın kutsala olan bağlılığı sonucu kendi alın teri ile yaptığı bu mekanın, asimilasyon kurumu olan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’na bağlamasının kabul edilemeyeceği vurgulanarak, “Başta Vartolular olmak üzere, tüm canları bu tür maddi “yardım” tuzaklarına karşı uyanık olmaya; yolumuzun özünü, kadim geleneğimizi ve kutsal değerlerimizi sahiplenmeye çağırıyoruz” denildi.
“RAA/RÊYA HEQ SÜREĞİNİN ÖNEMLİ MERKEZİ OLAN VARTO HEDEFLENMİŞ DURUMDA”
DAD Genel Merkezi’nin açıklamasında şunlar kaydedildi:
“Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde kurulan Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, Alevi süreklerinin rıza göstermemesine rağmen, maddiyatın ve iktidarın gücüne dayanarak asimilasyon politikalarına devam etmektedir.
Türk-İslam sentezinin öncü asimilasyon kurumlarından biri olarak, Alevi inancının devlete entegrasyonunu gerçekleştirmek adına kurulan Cemevi Başkanlığı, Raa/Rêya Heq süreğinin önemli merkezlerinden biri olan Varto’yu da bu vesileyle hedeflemiş durumdadır.
Aleviliği resmi düzeyde tanımayan devletin bir Alevi Diyaneti olma misyonuyla kurduğu başkanlık; 2024 yılında Varto’da bulunan beş cemevi ile ilişkilendiğini kamuoyuna deklare etmişti. Bununla beraber “Canlarla Buluşma Toplantıları” adı altında Varto’da toplantı gerçekleştirmiş ve sonrasında Cumhuriyet süreci boyunca resmi ideolojinin Varto’da tarihi, kültürü, dili ve inancı çarpıtma ‘hocalığını’ yapan M.Şerif Fırat’ın mezarını ziyaret etmişti.
Son olarak Varto’ya bağlı Goşkar köyünde bulunan, Goşkar Baba Cemevi ile kurduğu maddiyat temelli ilişkinlenme yöntemi de sıralanan pratiklerin devamı olarak yürürlüğe kondu.”
Goşkar Baba, Raa/Rêya Heq Alevi toplumu için önemli bir ziyarettir. Goşkar Bava Jiarı başta Vartolular olmak üzere, çeşitli başka bölgelerden gelen toplumumuzun da kutsalları olarak gördüğü ve büyük itikadî duygularla niyaz olduğu bir mekandır.
Kutsalımızla aynı ismi taşıyan cemevi ise halkımızın kendi dayanışma kültürü ile inşa ettiği bir cemevidir. Halkımızın kutsala olan bağlılığı sonucu kendi alın teri ile yaptığı bu mekanı, asimilasyon kurumu olan Cemevi başkanlığına bağlamak asla kabul edilemezdir. Alın teri ile kurulan, egemenin sofrasına taşınamaz! Toplumumuzun buna asla rızalık göstermeyeceği bilinmelidir.
Raa/Rêya Heq inancını maddi kaynaklar ve iktidar erki üzerinden kuşatma altına alan bu tür girişimler, inancımıza ve yol erkânımıza yapılmış açık bir müdahaledir.
Alevilikten elinizi çekin!
“MADDİ YARDIM TUZAKLARINA KARŞI UYANIK OLMAYA ÇAĞIRIYORUZ”
Alevilik devletlerden değil halktan, paradan değil Hakk meydanından beslenir. Maddi destek karşılığında cemevlerimizi, yolumuzu ve kurumlarımızı denetim altına almak isteyen her türlü siyasi ve idari yapıya karşı durmaya devam edeceğiz.
Başta Vartolular olmak üzere, tüm canları bu tür maddi “yardım” tuzaklarına karşı uyanık olmaya; yolumuzun özünü, kadim geleneğimizi ve kutsal değerlerimizi sahiplenmeye çağırıyoruz. Devletin Aleviliği kendi yorumlarıyla şekillendirme çabasına karşı;
Bir Olalım, İri Olalım, Diri Olalım!
Zaman Sahipsiz, Mekan Rızasız, Mazlum Çaresiz Değildir!”
PİRHA- Demokratik Alevi Dernekleri, TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un sözlerine tepki göstererek, “Sarf edilen ifadeler tarihsel gerçekleri çarpıtmakla kalmamakta, aynı zamanda Alevi toplumu başta olmak üzere farklı inanç ve kimliklere yönelik tarihsel travmaları da yok saymaktadır” dedi.
Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanı Numan Kurtulmuş’un Şah İsmail’e karşı, “Anadolu topraklarını baştan aşağı zulümle inleten Şah İsmail’e karşı, Yavuz Sultan Selim ile İdrisi Bitlisi’nin yapmış olduğu ittifak, Anadolu’daki Müslüman toplulukların birlikte var olmasına neden olmuştur” sözleri Alevilerin tepkisine neden oldu.
Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) yazılı bir açıklama yayınlayarak bu sözleri eleştirdi. Açıklamada Kurtulmuş’un kullandığı tarih anlatısının yalnızca gerçekleri çarpıtmakla kalmadığı, aynı zamanda Alevi toplumu başta olmak üzere farklı inanç ve kimliklerin tarihsel travmalarını da yok saydığı vurgulandı.
DAD, Yavuz Sultan Selim’in “Doğu Seferi” sırasında on binlerce Alevi’nin katledildiği, baskı ve sürgünlere uğradığı hatırlatarak, bu tarihsel gerçeklerin resmi ideoloji doğrultusunda ıskalanmasının toplumsal barışın önünde engel teşkil ettiği belirtildi.
“BU AÇIKLAMALAR KABUL EDİLEMEZ”
Yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi:
“Bu açıklamalar, tarihsel gerçekleri çarpıtmakla kalmamakta, aynı zamanda Alevi toplumu başta olmak üzere farklı inanç ve kimliklere yönelik tarihsel travmaları da yok saymaktadır. Yavuz Sultan Selim’in ‘Doğu Seferi’ sırasında on binlerce Alevi’nin katledildiği, sürgün ve baskılara maruz kaldığı tarihsel belgelerle sabittir. Bu yaşananları ıskalayarak ‘birlikte var olma’nın gerekçeleri oluşturulamaz.
Safevi ve Osmanlı devletleri arasında iktidar çekişmesi alanı haline getirilen Rêya Heq Alevi coğrafyası, on binlerce insanımızın katledilişi ile beraber ağır süreçlere de tanıklık etmiştir. Ülkenin en yakıcı sorunu olan Kürt sorununun demokratik çözümü adına önemli gelişmelerin yaşandığı bu hassas dönemde şüphesiz ki kullanılan dil ve üslup kapsayıcı olmalıdır. Tarihi çarpıtan değil, onunla yüzleşen bir dilden yanayız. Yeni anayasa yapma tartışmalarının başladığı bir dönemde, olası çalışmalara öncülük etmesi beklenen meclis başkanının açıklamaları bu açıdan kabul edilemez bir yerde durmaktadır.
“KATLİAMLARA EKSİK BAKAN BİR YAKLAŞIM”
Nasıl ki Numan Kurtulmuş’un dinci ve inkarcı yorumları bizler için kabul edilemezse, dönemin tarihini resmi ideolojinin anlatımlarıyla okuyan milliyetçi yorumlarda aynı şekilde kabul edilemezdir. Bu çarpıklık aynı zamanda ulus devletleşme sürecinde yaşanan katliamlara eksik bakmaya sebep olduğu gibi, hakkaniyetli bir yaklaşımda olmamaktadır. Çaldıran savaşı döneminin ana karakteri iktidar mücadelesidir. Başlangıçta Alevi halklara, Kürtlere ve diğer bölge halklarına büyük umutlar vaat eden Safevi tarikatı da, iktidarlaşma süreci sonrasında güç zehirlenmeleri yaşayarak bu toplumlara ciddi zararlar vermiştir. Dolayısıyla tarih karşımızda doğru sonuçları çıkartarak geleceği inşa etmek adına tüm argümanlarıyla durmaktadır.
İdris-i Bitlisi’nin şahsı üzerinden geliştirilen tartışmalar aracılığıyla çeşitli çevrelerce bir Kürt karşıtlığı körüklenmek istendiğini de uzunca bir dönemdir deneyimliyoruz. Şah İsmail’e “yâr” diyerek methiyeler dizen bir şahsın, sonrasında Yavuz ile ittifak yapacak konuma savrulması bu açıdan önemli bir eşiktir ve ön yargısız bir şekilde incelenmelidir. İktidar savaşının merkezi haline gelen coğrafyalarda yaşayan halkların tarihsel ittifak arayışlarını, günümüzün algılarıyla açıklamaya yeltenmek gerçekliğin önemli bölümüne gözleri kapatmayı beraberinde getirir. Tüm bunlar yaşanan büyük Alevi katliamını asla gerekçelendiremiyeceği gibi, buradan bir Kürt karşıtlığı çıkarmaya çalışmakta asla kabul edilemezdir. Dönemin zaman ve mekan faktörlerini gözeterek süreci izaha kavuşturmak bu açıdan en doğru yöntem olarak öne çıkmaktadır.
“ALEVİLER ÇÖZÜM MASASINDA ÖZNE OLMALI”
Bugün, geçmişle özeleştirisel temelde yüzleşerek demokratik sonuçlar çıkarmak yerine inkârcı ve çarpıtıcı bir dille tarihi yorumlamak, hedeflenen toplumsal barışı zedelemekte; halkların ve inançların eşit yurttaşlık talebini göz ardı etmektedir.
Tarih, egemenlerin diliyle değil, hakikatin diliyle konuşulmalıdır. Biz Aleviler, hakikatle yüzleşme temelinde inşa edilen özgür bir gelecek için Kürt halkıyla, emekçilerle, kadınlarla, gençlerle ve bir bütün ezilenlerle birlikte mücadele etmeye devam edeceğiz.
Bu açıklama vesilesiyle Kürt sorununa demokratik çözüm geliştirmek üzere Meclis çatısı altında kurulması öngörülen komisyonlarda, Alevi temsiliyeti olarak yer alma talebimizi güçlü bir şekilde dile getiriyoruz. Demokrasi mücadelesinin en önemli bileşenlerinden olan Aleviler, şüphesiz ki çözüm masasında da özne olmalıdır.”
PİRHA- Türkçe, Kurmanci ve Kırmancki açıklamalarla Kürt Dil Bayramı’nı kutlayan Demokratik Alevi Dernekleri (DAD), dili güçlü biçimde sahiplenerek günlük yaşamda kullanmaya, kurumlaşmaya, eğitim ve kamusal yaşam dili olması için demokratik mücadeleyi kararlı biçimde yükseltmeye davet etti.
Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Genel Merkezi, 15 Mayıs Kürt Di Bayramı’na dair Türkçe, Kurmanci ve Kırmancki yazılı açıklama yaptı. Açıklamada, cumhuriyet tarihi boyunca Kürtçenin yok sayılarak inkar edildiğini vurgu yapılarak, “Yaşadıkları coğrafi bölgeler nedeniyle, Kürt halkını hedefleyen bu politikalardan en çok Raa/Reya Heqi Kürt Alevi sürekleri etkilenmiş, fiziki kıyım ve sürgün politikalarında olduğu gibi asimilasyon politikalarından da en çok etkilenen toplumsal kesim olmuşlardır. Gerek Kırmancki, gerekse Kurmanci konuşan Raa/Reya Heqi Kürt Alevi toplulukları bugün için Anadillerinden büyük oranda koparılmış durumdadırlar” denildi.
Yaşadıkları coğrafi bölgeler nedeniyle, Kürt halkını hedefleyen bu politikalardan en çok Raa/Reya Heqi Kürt Alevi sürekleri etkilendiğine işaret edilen açıklamada, gerek Kırmancki, gerekse Kurmanci konuşan Raa/Reya Heqi Kürt Alevi topluluklarının anadillerinden büyük oranda koparılmış durumda olduğu belirtildi.
“YOK EDİLEN HER DİLLE BERABER NİCE DEĞER YOK EDİLMEKTE”
‘Kürt Dil Byaramını Kutluyoruz’ başlığıyla yayımlanan açıklamada şunlar kaydedildi:
“Bilme ve inanç biçimi Hakk, kâinat ve insan birliği üzerine kurulu bir Yol’un ikrarbendleriyiz. Öğretimizde kâinat Hakk’ın, insan ise kâinatın aynasıdır. Cümle varlık aynı Var’dan Var olmuştur ve tüm âlemlerin tecelli bileşkesi olarak insan da bilen, el ve emek ile işleyen, dil ile söyleyen kâmil varlık olarak mevcuttur.
Cümle varlık, bin bir donda görünen hakikatin tecellisi, rızalı-ikrarlı birliğidir ve hak sahibidir. Binlerle ifade edilmekte olan halk gerçeklikleri ve dilleri de insanlık ağacının dalları ve yapraklarıdır. Tamamı tekâmül çarkında devriye ve görünür olan Hakk hakikatleri olup tartışma konusu dahi edilemeyecek olan haklarıyla mevcutturlar.
Kürt Dil Bayramı vesilesiyle bir kez daha vurgulamak isteriz ki her halk, her dil tekâmül çarkında ve uzun insanlık tarihi boyunca nice emekle kendini var etmiş, her biri hakikatte kolektif insanlık değerlerini yüklenerek çağdan çağa günümüze ulaştırmıştır. Bu mana da insanlığın hafızası anlamına da gelen ve asimilasyon politikalarıyla yok edilen her dille beraber nice değer de yok edilmektedir.
KÜRT ALEVİ TOPLULUKLARI ANADİLLERİNDEN BÜYÜK ORANDA KOPARILDI
Bilmekteyiz ki nice mazlum halk rızasız yolun hedefi olmuş, insanlığın bağrında derin yaralar açılmıştır. Bir yüzyıldan bu yana ittihatçı-tekçi zihniyet ve politikalarla Anadolu ve Kürdistan’da da birçok halk kadim yurtlarında ya yok edilmiş, ya da sürülmüşlerdir. Bu politikaların mağdur halklarından biri de Kürt halkı olmuştur. Kürt halk gerçekliğini bir bütün olarak hedefe koyan ittihaçı iktidar klikleri halk gerçekliğimize büyük zararlar vermişlerdir.
Yaşadıkları coğrafi bölgeler nedeniyle, Kürt halkını hedefleyen bu politikalardan en çok Raa/Reya Heqi Kürt Alevi sürekleri etkilenmiş, fiziki kıyım ve sürgün politikalarında olduğu gibi asimilasyon politikalarından da en çok etkilenen toplumsal kesim olmuşlardır. Gerek Kırmancki, gerekse Kurmanci konuşan Raa/Reya Heqi Kürt Alevi toplulukları bugün için anadillerinden büyük oranda koparılmış durumdadırlar. Özellikle Kırmancki, ölmekte olan diller listesine eklenmiştir. Bu bağlamda asimilasyonun öncelikli hedefi durumunda olan Raa/Reya Heqi talipleri olarak dillerimizi kararlı biçimde sahiplenmeli, Yol-Erkanı geçmişte olduğu gibi bugün de kendi anadilimizden yürütmeliyiz.
DİLİMİZİ KULLANMAYA, EĞİTİM DİLİ OLMASI İÇİN MÜCADELEYE DAVET EDİYORUZ
Halklar gerçekliktir ve haklarıyla vardır. Kürt halk gerçekliği de tüm renkleriyle kendi hakikatini yaşama, kendini geleceğe taşıma hakkına sahiptir. Diller halkların temel belirleyeni, tarih boyunca biriktirdikleri tüm değerlerin hazinesidir. Bir dilin yitirilmesi bir halkın yitirilmesi anlamına gelmektedir.
15 Mayıs Kürt Dil Bayramı vesilesiyle tüm renklerden Kürt halkımıza dilimizi güçlü biçimde sahiplenmeye, günlük yaşamda kullanmaya, kurumlaşmaya, eğitim ve kamusal yaşam dili olması için demokratik mücadeleyi kararlı biçimde yükseltmeye davet ediyor, halkımızın Kürt Dil Bayramını kutluyoruz.
Zaman Sahipsiz, Mekân Rızasız, Mazlum Çaresiz Değildir!”
PİRHA- Demokratik Alevi Dernekleri’nin yayın organı olan Zülfikar Dergisi’nin yeni sayısı okuyucu ile buluştu. Yeni sayıda Dersim Tertelesi’nin 88. yılı kapağa taşındı.
Siyasi, kültürel, sanat ve Alevi inancına ilişkin içerik sunan ve Demokratik Alevi Dernekleri’nin (DAD) yayın organı olan Zülfikar Dergisi’nin Mayıs-Haziran-Temmuz 2025 sayısı okuyucu ile buluştu.
Derginin yeni sayısında ön kapağa 1937 yılında gerçekleşen ve 88. yılını tamamlayan Dersim Tertelesi, arka kapağa ise 1 Mayıs İşçi Bayramı taşındı.
DERGİNİN İÇERİĞİ
Zülfikar Dergisi’nin yeni sayısında yer alan yazılar ise şöyle:
PİRHA- DAD, Dersim Tertelesi’nin 88’inci yıldönümü sebebiyle yaptığı açıklamada Dersim halkının temel haklarının hala tanınmadığını vurgulayarak devlete “Yüzleşme, iade ve hak teslimi” çağrısında bulundu.
Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Genel Merkezi, 4 Mayıs 1937’de Bakanlar Kurulu kararıyla Dersim halkına yönelik başlatılan soykırımın 88’inci yıldönümü sebebiyle yazılı açıklama yayınladı. Açıklamada, 1937-38 yıllarında yaşananlar, “kadim bir halkın kendi yurdunda, tüm insani değerleriyle yok edilişi” olarak tanımlandı.
DAD, Dersim’de yaşananları yalnızca tarihsel bir trajedi olarak değil, aynı zamanda sistematik bir insanlık suçu olarak niteleyerek, bu sürecin Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan bir zihniyet devamlılığıyla yürütüldüğünü belirtti. Açıklamada, “İttihatçı zihniyet ve hegemonya, bu topraklardaki tek tipçi politikaların failidir” ifadelerine yer verildi.
“KATLİAM, ASİMİLASYON, TECRİT”
DAD, Dersim’e yönelik saldırıların sadece fiziki imha ile sınırlı kalmadığını; kültürel asimilasyon ve toplumsal çözülmenin de bu politikanın bir parçası olduğunu vurguladı. Uçaklarla yapılan bombardımanlar, zehirli gazlar, yakılan köyler, zorla götürülen çocuklar ve sürgünlerle halkın fiziksel olarak yok edilmek istendiği; ardından ise dil, inanç ve kültür değerlerinin hedef alındığı belirtildi.
Açıklamada şu ifadelere yer verildi:
“Dersim Raporları’nda öngörüldüğü üzere, fiziki kıyımın ardından kültürel asimilasyon süreci devreye konulmuştur. Ocak evlatları katledilmiş, dilimiz yok oluş sürecine sokulmuştur. Dersim, 16.yüzyılın başlarından beri kesintisiz ve sistematik biçimde kuşatma ve tecrit altında tutulmuş olup, toplumsal varlığımızı yok etmeye odaklı bu kuşatma ve tecrit günümüze kadar ve halen daha da derinleştirilerek sürdürülmektedir. Öyle ki asimilasyon ve göçertme politikaları tavan yapmış, sistematik bir şiddet sarmalıyla Dersim adeta insansızlaştırılmış durumdadır.”
“YÜZLEŞME, İADE VE HAK TESLİMİ”
DAD, 88 yıl sonra hala Dersim halkının temel haklarının tanınmadığını vurgulayarak devlet ve kamuoyuna şu çağrılarda bulundu:
“-Seyit Rıza ve diğer idam edilenlerin mezar yerleri açıklanmalı, cenazeleri ailelerine teslim edilmeli.
-Arşivler açılmalı, Dersim ismi iade edilmelidir.
-Sürgünler ve kayıpların listesi açıklanmalı, akıbetleri netleştirilmelidir.
-Toplumsal haklar tanınmalı, Anayasal güvence altına alınmalıdır.
-Asimilasyon ve şiddet politikalarına son verilmeli, barış süreci başlatılmalıdır.”