Etiket: diyanet

  • Eğitimin geldiği nokta: Öğretmenleri imam eğitecek

    Eğitimin geldiği nokta: Öğretmenleri imam eğitecek

    Hatay İl Milli Eğitim Müdürlüğü ile İl Müftülüğü arasında eğitimin birçok alanının din görevlileri ile düzenlenmesine yol açacak 5 yıllık protokol imzalandığı ortaya çıktı.

    Cumhuriyet’ten Ozan Çepni’nin haberine göre; Hatay Valisi Erdal Ata’nın ‘olur’u ve 5 yıl süre ile imzalanan “Eğitimde İşbirliği Protokolü” ile okullar ve eğitim alanında birçok faaliyet din görevlilerine açılacak.

    ORTAK ÇALIŞMA

    Protokole göre, öğretmenler ve din görevlileri bilgi ve tecrübe paylaşımlarına, ortak sempozyum, seminer, panel, çalışma toplantıları, zümreler, eğitim materyali hazırlama ve geliştirme çalışmaları düzenleyecek. Müftülük tarafından hazırlanan eğitim ve etkinlik faaliyetleri, düzenli olarak öğretmen ve öğrencilere duyuruları yapılacak; öğrencilere “milli, manevi, ahlaki, insani ve kültürel değerler”in kazandırılması için din görevlileri ve müftülük personelinden yararlanılacak.

    Protokolde “ortak yükümlülükler” başlığı adı altında mili eğitim müdürlüğü ve müftülük arasında her eğitim yılı başı ve sonunda bir araya gelinerek işbirliği esasları gözden geçirilmesi de yer aldı. Bu kapsamda, din eğitimine yönelik öğretim programları ve eğitim materyallerini kapsayan müfredatın hazırlanmasında da müftülük ile işbirliği yapılacak. Protokolde, “her iki kurumu ilgilendiren zaman dilimi” olarak açıklanan eğitim yılı başları, öğretmenler günü, din görevlileri ve camiler haftası, kutlu doğum haftası gibi zamanlarda kurumsal ziyaretler gerçekleştirilerek, ortak etkinlikler düzenlenecek.

    Protokol kapsamında Milli Eğitim Müdürlüğü’ne bağlı okullar, Diyanet’in yaz Kuran kurslarına açılacak ve öğretmenlerin burada görev yapmasına izin verilecek. Ayrıca, “ramazan ayları, belirli gün ve geceler, cuma namazı” gibi zamanlarda öğretmenler camilerde görev yapabilecek. Ayrıca Diyanet’in hazırladığı kitap, dergi, afiş gibi materyallerin de okullarda serbestçe dağıtılmasına izin verilecek.

    İMAMLAR EĞİTECEK

    Müftülük yükümlülüklerine göre, din kültürü ve ahlak bilgisi, Arapça ve imam hatip liseleri meslek dersleri öğretmenleri, din görevlileri tarafından eğitilecek. Ayrıca imam hatip lise ve ortaokullarındaki öğrencilerin gelişimine yönelik sanatsal, kültürel, sportif alanlarda ortak etkinlikler ile önemli gün ve gecelerde programlar, kutlama, anma gibi etkinlikler için mili eğitim müdürlüğü ve müftülük arasında işbirliği yapılacak.

    CAMİDE STAJ

    İmam hatip liseleri ve ortaokullarındaki öğrenciler mesleki uygulamaları camilerde ve Kuran kurslarında yapılabilecek. Ayrıca bu okullardaki hafızlık eğitimine Kuran kurslarından kurumsal destek verilecek ve din görevlilerinin de bu eğitimlere katılımları sağlanacak.

  • Alevi mahkum için dede bulunamadı!

    Alevi mahkum için dede bulunamadı!

    Alevi mahkumun dedeyle görüşme isteğinin reddedildiği iddia edildi. Mahkumun daha önce kabul edilen başvurusu,  Ankara Batı Başsavcılığı’nın itirazı üzerine,  ‘güvenlik’ iddiasıyla kaldırıldı.

    Cumhuriyet’tin haberine göre Sincan F Tipi Cezaevi’nde hükümlü olan Miktat Algül’ün, her hafta düzenli olarak Alevi dedesi ile görüşme talebi ile yaptığı başvuru Ankara Batı İnfaz Hakimliği tarafından kabul edildi. Ankara Batı Başsavcılığı bu karara itiraz edince Ankara Batı 2. Ağır Ceza Mahkemesi izin kararını kaldırdı. Mahkemenin kararında “Kurumun yüksek güvenlikli olması, örgüt mensuplarının tehlikeli suçları ile yoğunluk sebebiyle de birbirleriyle hasımlı olanların barındırıldığı gözönüne alındığında, güvenlik koşullarının elverişliliğinin öncelikli olduğu, emniyet araştırması yapılmadan görüş yaptırılmasında hükümlünün talebinin kişiye özel uygulamalar doğuracağı, ilerde benzer olaylarda diğer hükümlüler için emsal teşkil edeceği ve idareyi de zafiyete uğratabileceği ve kurum güvenliğini olumsuz etkileyebileceği” denildi. Bunun ardından Algül adına Eşit Haklar İçin İzleme Derneği Kamu Denetçiliği Kurumu’na (Ombudsman) başvurdu. Kamu Denetçisi Mehmet Elkatmış, 20 Ekim 2016 tarihli kararda yargı organlarınca karara bağlanmış uyuşmazlıkların Kamu Denetçiliği Kurumu tarafından incelenemeyeceği gerekçesiyle, başvuru incelenmeksizin reddetti.

    KURUMLARA YAZI GÖNDERİLDİ

    Elkatmış, başvuru nedeniyle derneğe gönderdiği yazıda ise taleple ilgili yapılan çalışmalar hakkında bilgi verdi. Buna göre, Kamu Denetçiliği Kurumu, Adalet Bakanlığı ve Diyanet İşleri Başkanlığı’na birer yazı göndererek “ilgili sivil toplum örgütleri ile (örneğin Alevi Bektaşi Federasyonu) protokol imzalanıp imzalanamayacağı, AİHM tarafından Alevi inancının uygulanmasına ilişkin hizmetlerin kamu hizmeti sayılması, cemevlerinin ibadethane sayılması, Alevi dedelerine kamu görevlisi satüsü verilmesi ve Aleviler için bütçeden pay ayrılmasına yönelik taleplerin reddine yönelik işlemlerin hak ihlali oluşturduğu yönündeki İzzettin Doğan – Türkiye davasında verilen karar” göz önünde bulundurularak muhtemel hak ihlallerinin önüne geçilmesi amacıyla bir çalışmanın yürütülüp yürütülmediğini” sordu. Aynı araştırma kapsamında 6 Alevi örgütü ile Gazi, Hacı Bektaş, Hitit ve Tunceli üniversitelerinden değerlendirmeleri istendi. Elkatmış, Alevi örgütlerinden tutuklu ve hükümlülerle düzenli aralıklarla görüşebilecek dedelerin isimlerini de istedi. Ancak Alevi örgütlerinden bu talebe ilişkin bir yanıt karar tarihine kadar Ombudsmanlığa gelmedi. Son olarak Kamu Denetçiliği Kurumu’nda Adalet Bakanlığı üst düzey yetkilileri ile 27 Eylül 2016’da bir toplantı yapıldı. Bu toplantıya davet edilmiş olmasına rağmen Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan katılım olmadı.

  • Hamburg polisi bir türk ajanı yakaladı

    Hamburg polisi bir türk ajanı yakaladı

     

    Türk istihbaratına çalışan ve Almanya’da yaşayan kürtlere yönelik suikast hazırlıkları yaptığı öne sürülen bir türk istihbarat örgütü elemanının Hamburg’da gözaltına alındığı açıklandı.

    Alman basınında yer alan haberlerde, Alman Federal Savcılığı’nın isteği üzerine Hamburg polisi tarafından Perşembe günü gözaltına alınan 31 yaşındaki Türk vatandaşının kürt kurumlarını takibe aldığı ve kürtler hakkında istihbarat çalışması yürüttüğü ileri sürülüyor.

    Kısa bir süre önce benzer bir olay da Almanya’nın Bremen şehrinde yaşanmış, Bremen’de de bir kişinin, KCD-E Eşbaşkanı Yüksel Koç ve KCK Yürütme Konseyi üyesi Zübeyir Aydar ile Kongra-Gel Eşbaşkanı Remzi Kartal’a karşı suikast girişimi planlandığı ortaya çıkmıştı. Suikastı planlayanlar hakkında Bremen’de savcılığa suç duyurusunda bulunulmuştu.

    Amanya’da Türk Diyanet işleri Başkanlığı’na bağlı, Türk İslam Birliği’nde (DİTİB) görev yapan imamların da Gülen Cemaati ve Kürtler hakkında bilgi topladıkları ortaya çıkmış, bu imamlar tarafından tutulan raporların bir kısmı da basında yer almıştı.

    Almanya’da binlerce elemanı olduğu idda edilen Milli İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT) muhaliflere yönelik faaliyetleri daha önce de gündeme gelmişti.

    Alman basını haftalardır türk istihbaratının faliyetleri ve Türkiye adına Almanya’da yaşan muhalifler hakkında istihbarat topladığı iddasıyla gözaltına alınan şahısları gündemeni taşıyor.

    Basın, konuyla ilgili haber ve  yorumlarında Türkiye’de 30 yıldır çatışmalı bir şekilde devam etmekte olan kürt sorununu kaynak olarak gösteriyor. Çatışmaların son aylarda hızlı bir tırmanışa geçtiği ve Birleşmiş Milletler’in edindiği bilgilere göre kürtlerin yaşadığı bölgelerde yoğun baskı ve işkencelerin yaşandığı öne sürülüyor.

     

  • Skandal kitap: Cinsellik ‘görev,’ kadına şiddet ‘hak’

    Skandal kitap: Cinsellik ‘görev,’ kadına şiddet ‘hak’

    ‘Evlilik ve Aile Hayatı’ adlı kitapta “Çalışma hayatında kadın iş yerinde kocasından daha yakışıklı erkeği görürse gönlü ona kayabilir, kırsın dizini otursun”, “Çalışma hayatı kadının kocasına karşı olan cinsel görevini olumsuz etkiler”, “Kocası için süslenmeyen, erkeğin reisliğine itaat etmeyen kadın dövülebilir, kadına evin hakimini hatırlatır, ilaç gibidir”, “Çok eşlilik yararlıdır, hatta huysuz karısı olan erkek kadını boşayıp başka bir erkeğe bela etmek yerine, ikinci eşi alıp ilk eşin rekabet duygularını harekete geçirip onu dize getirse daha iyi olmaz mı”, “Evin erkeği öfkelendiğinde evin hanımı hemen susmalı, özür ve af dilemeli, kocasını kızdırmamalı”gibi kadını aşağılayan ve erkeğe itaat etmesini ‘öğütleyen’ ifadeler yer alıyor.

    “KİTAP YENİ EVLİ ÇİFTLERE VERİLİYOR”

    Kitap Kütahya’da yeni evlenen çiftlere ücretsiz olarak veriliyor. Kitabın girişinde Kütahya Belediye Başkanı AKP’li Kamil Saraçoğlu’nun “Ebedi sevgi yolunda atılan bu ilk adımda evlatlarımıza iki cihan saadeti dilerim” ifadeleri de yer alıyor.

    Bir dönem Diyanet İşleri Bakanlığı’nda din görevlisi olarak çalışan Hasan Çalışkan tarafından yazılan kitabın arka kapağında ise şu ifadeler bulunuyor: “Bu eserde, Kur’an ve Sünnet’ten yola çıkarak iyi bir ailenin tesisi ve sağlam temellere oturması için evlilik öncesi ve sonrası nelerin yapılması gerektiğine genişçe yer verilmiştir. Mesela eğitim, terbiye, evlilik, cinsel mutluluk, aile için hak ve sorumluluklar ele alınırken, aile içindeki geçimsizliğe sebebiyet verecek hususlara ve çözüm yollarına da değinilmiştir.”

    CİNSELLİK KADIN İÇİN GÖREVMİŞ

    Kitapçıkta cinselliğin kadınlar için ‘görev’ olduğu vurgusu sık sık yapılırken, erkeğe itaat etmeyen kadınlara şiddet de meşru gösteriliyor: “Kocası için süslenmeyen, erkeğin reisliğine itaat etmeyen kadın dövülebilir, bazen 1-2 dayak işe yarar, kadına evin hakimini hatırlatır, ilaç gibidir.”

    “KADIN ÖLÜ GİBİ SOĞUK VE KATI OLMAMALIDIR”

    Akraba evliliğinden doğan çocukların engelli olmasının sebebini ‘cinsel isteksizlik’ gibi bilimsel olmayan dayanaklarla açıklayan kitapta, kadınları aşağılayan ifadeler sık sık kullanılıyor: “Kadın ölü gibi soğuk ve katı olmamalı, sıcak ve hareketli olmalı, çekici davranışlarıyla erkeğine güç ve kıvanç vermelidir. Cinsel ilişkide kadın da arzulu olmalıdır. Çünkü kadınlar arzulanmadan cinsi ilişki kurulursa çocuk ahmak olur… Cinsel ilişki esnasında çok konuşmak da iyi bir şey değildir. Peygamberimiz şöyle buyururlar: ‘Kadınlarınızda cinsi münasebette bulunduğunuzda çok konuşmayın. Zira çok konuşmadan ötürü (sizlerde veya doğacak çocuklarınızda) dilsizlik-kekemelik oluşabilir.

    Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın bütçe görüşmelerinde gündeme getiren CHP Kocaeli Milletvekili Fatma Kaplan Hürriyet, Kütahya Belediyesi hakkında soruşturma açılmasını talep etti.

    İLK DEĞİLMİŞ

    Kütahya Merkez Vaizi Mustafa Gazal’ın hazırladığı ve 2002 yılında Saadet Partili Kütahya Belediye Başkanı Süleyman Canan döneminde yeni evli çiftlere verilen kitapta  “Kadın, kocasının evinde oturup, yemek ve temizlik gibi ev işlerinde kocasına ve çocuklarına hizmet etmekle mükelleftir. Kadının anne ve babasından başka hısımlarını senede bir defa ziyaret etme hakkı vardır. Koca yabancıları ziyaretten ve düğünlere gitmekten hanımını men edebilir” ifadeleri yer almıştı.

  • Hollanda’dan Ankara’ya ‘istihbarat toplayan imam’ protestosu

    Hollanda’dan Ankara’ya ‘istihbarat toplayan imam’ protestosu

    Hollanda Türk Büyükelçi’yi çağırdı: Kabul edilemez

    Hollanda, Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı imamların, ‘ülkede yaşayan Türkiye’li vatandaşlar hakkında istihbarat toplamasını’ protesto etti.

    Hollanda Dışişleri Bakanı Bert Koenders, Türkiye’nin Lahey Büyükelçisi Sadık Arslan’ı Dışişleri Bakanlığı’na çağırarak, bunun kabul edilemez olduğunu bildirdi.

    BBC Türkçe’de yer alan habere göre Bert Koenders, ‘imamlar tarafından Hollanda’daki Türk vatandaşları hakkında istihbarat çalışması yürütülmesinin endişe verici olduğunu’ söyledi.

    Hollanda’nın önde gelen gazetelerinden De Telegraaf, Türkiye’nin, Lahey Büyükelçiliği Din İşleri Ataşesi ve Hollanda Diyanet Vakfı Başkanı Yusuf Acar’ın, din görevlilerinin yurtdışındaki Türkiye’li vatandaşlar hakkında istihbarat topladığını doğruladığını yazmıştı.

    Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, 15 Temmuz darbe girişimi sonrası aralarında Hollanda’nın da bulunduğu 38 farklı ülkede din görevlileri aracılığıyla istihbarat topladığına ilişkin haberler Lahey’de tepkiyle karşılanmıştı.

    Hollanda hükümetinden ‘casus imam’ uyarısı

    Hollanda hükümeti, Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı imamların yurt dışındaki Türk vatandaşları hakkında istihbarat topladığı haberleri uzerine, mağdur kişileri suç duyurusunda bulunmaya çağırdı.
    Sosyal işlerden sorumlu bakan yardımcısı Jetta Klijnsma, Türkiye kökenli kişilerin kimlik bilgilerini gizli tutarak şikayette bulunabileceklerini söyledi.
    Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 15 Temmuz darbe girişimi sonrası 38 farklı ülkede din görevlileri aracılığıyla istihbarat topladığı haberleri, Hollanda Meclisi’nin gündemine yansıdı.
    Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından TBMM Darbe Komisyonu’na iletilen belgelerde, Fethullah Gülen grubuna yakın kişi ve kuruluşlar hakkında, imamlar tarafından elde edilen bilgilere yer verilmişti.
    Hollanda’daki siyasi parti temsilcileri, Salı günü bu konuyu meclis gündemine taşıyarak, hükümetten açıklama istediler.
    “İstenmeyen bir durum”
    Hıristiyan Demokrat Parti (CDA) Milletvekili Pieter Heerma, Türkiye’nin Diyanet aracılığıyla Hollanda toplumuna etkisinin sona erdirilmesini istedi.
    Heerma, “Türkiye’nin bu uzun kolu” konusunda etkin mücadele çağrısı yaptı.
    Toplumcu Reform Partisi (SGP) Milletvekili Roelof Bishop da, Diyanet’in Hollanda’daki Müslümanların radikalleşmesini önleme bahanesiyle görevini kötüye kullandığını öne sürdü.
    Almanya’nın başkenti Berlin’deki Şehitlik Camii

    Alman Yeşiller Partisi de casusluk iddialarının araştırılması için federal meclis öneride bulunmuştu.
    Sosyal işlerden sorumlu bakan yardımcısı Jetta Klijnsma, basında yer alan haberleri, “istenmeyen bir durum” diye değerlendirdi ve Türk örgütleri tarafından tehdit ya da taciz edildiğini düşünen kişileri suç duyurusunda bulunmaya çağırdı.
    Klijnsma, bu şikayetlerin, kimlik bilgileri gizlenerek de yapılabileceğini vurguladı.
    Türk yetkililerle düzenli iletişim halinde olduklarını belirten Hollandalı bakan yardımcısı, Şubat ayında bu konuda meclise daha kapsamlı bilgi vereceğini söyledi.
    Alman Yeşiller Partisi de, “Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı imamların Türk hükümeti adına casusluk yaptığı” iddalarının araştırılması için federal meclise öneride bulunmuştu.

  • HDP’li Konca: Aleviler ve Anayasa’da yok sayılmakta

    HDP’li Konca: Aleviler ve Anayasa’da yok sayılmakta

    Anayasa değişikliğiyle beraber başkanlık sisteminin getirilmek istenmesine tepki gösteren Halkların Demokratik Partisi (HDP) milletvekili Besime Konca, tekçi ve muhafazakar anlayışı kabul etmeyeceklerini söyledi. Konca, “Aleviler yüksek sesle itiraz etmeli, yarın çok geç olacak” dedi.

    “ALEVİLERİ VE TÜM FARKLILIKLARI DIŞLAYAN BİR ANAYASA”

    Konca, “Parlamento da yeni anayasanın imzaya açıldığı AKP ve MHP milletvekillerinin imzalandığını ancak Alevilerin, kadınların,Kürtlerin ve tüm farklılıkların olduğu bir anayasa gündemde yok. Sadece çok az maddenin olduğu rejimi değiştirecek bir anayasa söz konusudur” diye konuştu.

    “ANAYASA KIRK YAMALI BOHÇA GİBİ”

    Alevilerin bir inanç toplumu olarak bu anayasayı kabul etmemesi gerektiğini söyleyen Besime Konca, “Bugüne kadar yapılan  bütün anayasalar kırk yamalı bohça gibi değiştirilmiş ancak hiçbir zaman Alevilere, kadınlara, Kürtler’e,demokratlara ve bütün farklılıklara yer verilmemiştir. Mevcut 12 Eylül Anayasası karşında suç işlenmekte, ne hukuki ne siyasal nede toplumsal bir karşılığı var yapılacak bu anayasının” ifadelerini kullandı.

    “ALEVİLER KENDİ ANAYASASINI YAPMALI”

    HDP’li  Konca konuşmasını şöyle sürdürdü:

    “Türkiye’de yeni bir anayasa yapılacaksa Aleviler kendi özgün, özerk örgütlenmelerini  inançlarını en demokratik ve  özgür bir şekilde yapabilmelidirler. Kendi inançlarını kendi çocuklarına nasıl öğreteceklerini bunu okullarda nasıl uygulanır  hale getireceklerini, Cemevlerinin özgür bir biçimde özüne  uygun nasıl örgütleneceğine, burada inançlarını nasıl özgür bir şekilde yapabileceklerine dahil, Alevilerin kendi anayasa çalışmalarını Aleviler kendileri yapmalıdır.”

    “HERKESİ YOK SAYAN BU ANAYASADA YER ALAMAYIZ”

    Biz sözümüzü söylememişiz Aleviler’in, kadınların, Kürtler’in bu alanda yetişmiş uzman kesimlerin,deneyimli hukukçuların ve kamuoyunda ciddi çalışma yürütmüş kişilerin olmadığı kafatasçı ve tüm toplumu hiçe sayan kutuplaştıran böyle bir anayasada asla yer almayız.

    “ALADAĞ BİR SİVASTIR”

    Diyanet bugün sarayın arka bahçesi gibi görmektedir. Darbeyi savunması, çocuk tecavüzcülerin vakıflarda yaşatılması cemaatlere teslim edilmesi çocukların diri diri yakılması bugün Aladağ’daki yaşananlar Sivas katliamında yaşananlardan farksız değildir. O gerici zihniyet alevi aydınlarını, sanatçılarnı ve çocuklarını, katletti. Bugünde o gerici eğitim adı altında kız çocukları katledildi. Ve bunların binlercesi yaşanıyor.

    “ALEVİLERİN SESİ TV10 KARARTILDI”

    AKP Sivas’ın,Çorum’un,Maraş’ın,Dersim’in öz eleştirisini vermeden Alevilerin sesi olan köy köy, sokak sokak, ev ev gezip Aleviler’in inancını, kültürünü ve sorunlarını topluma yansıtan TV10’nu kapatmıştır.

    ALEVİLER BU SUÇA ORTAK OLMAYACAK

    Konca son olarak şunları ifade etti:
    “Yapılacak olan bu anayasa Türkiye’yi demokratikleştirmek ve geleceğe taşıyacak bir anayasa değil, tamamıyla toplumun yüzde 90’nı reddeden toplumu kutuplaştıran  kafatasçı bir yasa delme durumudur. Bu nedenle biz Aleviler ve bütün farklılık bu suça ortak olmayacağız ve yer almayacağız.”

    İsmet SEFER

  • Diyanet, 38 farklı ülkede istihbarat toplamış

    Diyanet, 38 farklı ülkede istihbarat toplamış

    Cumhuriyet’ten Mahmut Lıcalı’nın haberine göre, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın TBMM Darbe Komisyonu’na gönderdiği belgelerde 15 Temmuz darbe girişiminin ardından 38 farklı ülkede din görevlileri aracılığıyla istihbarat raporları hazırladığı ortaya çıktı. Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından 11-14 Ekim 2016 tarihlerinde düzenlenen 9. Avrasya İslam Şûrası’na sunulmak üzere yurtdışındaki temsilcilerden istediği raporlar TBMM Darbe Komisyonu’na ulaştırıldı.

    Cami görevlileri, din koordinatörü ve din hizmetleri müşavirleri aracılığıyla hazırlanan raporlarda, ‘FETÖ’nün ilgili ülkelerdeki okullar ve dershaneleri; FETÖ ile bağlantılı şirketler, dernekler, vakıflar ve medya kuruluşlarıyla ilgili çok ayrıntılı istihbarat bilgileri yer aldı. 38 farklı ülke hakkında hazırlanan 50’ye yakın raporlardan bazılarında; istihbarat çalışması yapan din görevlileri ve imamların görev yaptığı cami isimleriyle birlikte raporlarda yer alırken; bazı raporlarda ise ilgili ülkenin koordinatör din görevlilerinin isimleri de bulunuyor.

    Bazı raporlarda; cemaatçi kişiler hakkında “2-3 kişi hariç çok nadiren cumaları ve bayramları camiye gelirler”, “Aktif olarak hiçbir faaliyette bulunmasa da halen gönül bağını devam ettirdiği söyleniyor. Ev hanımı” gibi tanımlamalar yapılması dikkat çekti.

    Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Almanya Köln raporu adıyla komisyona gönderdiği belgede “Köln Din Hizmetleri Ateşeliği 2. Bölge Camileri Avrasya Şûrası Raporları başlığı altında cami görevlileri tarafından hazırlanan raporlar şöyle yer alıyor:

    “Oberbergischer Kreis ilçesine bağlı olan ve camimizin de bulunduğu Bergneustadt’ta FETÖ’nün eğitim kurumu olarak sadece AKTİVE LERNHİLFE denilen bir dershanesi bulunmaktadır. Burası Oberbergischer Kreis’taki tüm PDY yapılanmasının karargâhı/merkezi kabul edilmektedir. Zekat, kurban, abonelik ve insan kaynakları tüm buradan sevk ve idare edilmektedir. Üye ve yöneticilerinin tamamı camimizin de cemaati olup bu kişilerin desteği ile halen varlığını sürdüren bu fesat yuvası cami hizmetleri hakkında da asılsız tezviratlar yaymakta ve Alman makam ve yerel medyasıyla dirsek teması halinde çalışmalarına devam etmektedir. N.S. Bergneustadt Merkez Camii Din Görevlisi.”

    Raporda paylaşılan istihbarat bilgilerinin bazıları şöyle:

    – B.D. ve C.D.: Bu kişiler daha önce bu bölgede ikamet etmekteyken bu örgüt tarafından Köln bölgesindeki eğitim kurumlarında eğitici olarak istihdam edilmişlerdir. Halen faal olarak görev yaptıkları söyleniyor.

    – T.Ö.: Üniversite yıllarında bu yapılanmanın evlerinde kalmış, Almanya’ya gelin olarak gelmiştir. Aktif olarak hiçbir faaliyette bulunmasa da halen gönül bağını devam ettirdiği söyleniyor. Ev hanımı.

    H. A. Fürthen/Sieg Camii Din Görevlisi

  • ‘Kulp yangınında İmam birinci derecede kusurlu’

    ‘Kulp yangınında İmam birinci derecede kusurlu’

    Diyarbakır’ın Kulp İlçesine bağlı Karaağaç Köyü’ndeki yatılı Kuran Kursunda 1 Aralık 2015’te meydana gelen, 6 öğrencinin yanarak yaşamını yitirdiği, 6 kişinin de yaralandığı yangınla ilgili hazırlanan bilirkişi raporunda yöneticisi olan kadrolu imam Faruk Işık’ın birinci derecede kusurlu olduğu belirtildi. Diğer sorumluların ise kurs binasına elektrik tesisatını döşeyen firma ve köydeki muhtarlık, ihtiyar heyeti olduğu kaydedildi.

    Kulp İlçesine bağlı Karaağaç Köyündeki yatılı Kuran kursunda 1 Aralık 2015 günü saat 02.00 ve 02.15 arasında çıkan ve Nur Muhammed Bayka, Mehmet Bingöl, Suat Çankaya, Serhat Sancar, Şahin Kahraman ve Sabahattin Altun adlı 6 çocuğun yanarak yaşamını yitirmesine, 6 çocuğun da yaralanmasına neden olan katliamla ile ilgili yürütülen soruşturma kapsamında hazırlanan bilirkişi raporu ortaya çıktı.

    RAPORU AKDENİZ ÜNİVERSİTESİ’NDEN 4 ÖĞRETİM ELAMANI HAZIRLADI

    Akdeniz Üniversitesi’nden 4 öğretim elamanı tarafından hazırlanan, soruşturmanın tek şüphelisi Faruk Işık’ın ifadesine de yer verilen bilirkişi raporunda şöyle denildi:

    “Faruk Işık, Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı kadrolu imam pozisyonunda Kuran Kursu öğreticisi olarak Eylül 2015’ten beri görev yaptığını söyledi. Işık, 2011 yılında inşaa edilen binanın ruhsatının olup, olmadığını, arazinin tapulu olup olmadığını bilmediğini söyledi. Işık, kursun elektrik tesisatının hangi firma tarafından yapıldığını bilmediğini, elektrik aboneliğini başvurusunda bulunulduğunu düşündüğünü ancak binada elektrik sayacına rastlanmadığını, görev yaptığı sürede kursa elektrik faturasının gelmediğini söyledi.”

    ELEKTRİK TERTİBATI VE PANOSU YÖNETMELİĞE UYGUN DEĞİL

    Eğitim verilen kursun Müftülüğe kayıtlı gündüz eğitim verme belgesine sahip C sınıfı Kuran kursu olduğu, Işık’ın göreve başladıktan 15 gün sonra Kulp Müftüsü ile görüşüp, kursu yatılı hale getirmek isteğini sözlü olarak bildirdiği belirtilen bilirkişi raporunda şöyle denildi:

    “Yangın raporu, Jandarmanın verdiği raporlar, verilen ifadeler ve elektrik tertibatının ve panosunun Elektrik Piyasası Tüketici Hizmetleri Yönetmeliği ve Elektrik iç tesisleri yönetmenliğine göre uygun olmadığı göz önüne alınarak, yangının elektrik kaynaklı olduğu, Kalorifer sisteminin var olduğu, ifadelerden kazanın aktif olarak ısıtma tesisat, sisteminin çalıştığı, yangın olayının meydana geldiği yerde 2 adet elektrikli ısıtıcı ve 1 adet elektrikli radyatör bulunduğunun tespit edilmesiyle ya kalorifer tesisatının yetersiz kaldığı ya da hiç çalışmadığı teknik olarak ortaya çıkmaktadır. Her iki durumda da kurs yöneticisi Faruk Işık’ın görevinin ifası için gerekli dikkat ve özen yükümlülüğüyle görevini ihmal ettiği tespit edildi.”

  • Wikileaks belgelerinde Diyanet tartışması: Diyanet hangi Cemaat’in elinde?

    Wikileaks belgelerinde Diyanet tartışması: Diyanet hangi Cemaat’in elinde?

    WikiLeaks’in yayınladığı e-postalar Diyanet’teki kadrolaşmanın ve cemaat yapılanmalarının gücünün de geldiği noktayı gösteriyor.

    Erdoğan’ın kızı Esra Albayrak’ın Berat Albayrak ve Hasan Doğan’a yönlendirdiği bir mailde yer alan şu ifadeler oldukça dikkat çekici:

    “Ayşenin eşi > Diyanet Vakfına Genel Müdür yardımcısı arandığını duymuş ve müracaat etmiş. > Diyanetin Genel müdürüyle görüşmüş, görüşme olumlu geçmiş. Sonra Ankara’ya çağrılmış orada da yaptığı görüşmeler iyi geçmiş. sonra yine biriyle görüştürülmüş o da iyi geçmiş en son Mehmet Görmezle görüşmesi gerekiyormuş. epey bekledikten sonra kalabalık bir heyetin karşısına çıkarılmış ve CV de olan bazı bilgiler sorulup bir kaç dakika içinde çıkarılmış ve kendine bir haftaya kadar cevap verileceği söylenmiş. bir ay geçmiş hala haber yok. bu arada etraftan insanlar bu durumu hüdai cemaatinin diyanette etkin olduğunu onların referansı ile gidilmediği için kabul edilmeyebileceğini de söylemiş. Bazılarıda seni nurcu mu zannettiler acaba demişler. üzerinden bu kadar zaman geçtiği için ümitlerini kaybetmeye başlamışlar.Son durum Görmezden gelecek haber bekleniyor. ayşe çok kırgın, kaç yıldır eşi iş bulamıyor. aslında nitelikli bir adammış. ekte CVsi var. > Yapılabilecek bir şey olursa çok makbule geçecek. > herkese dair inancını kaybetmiş durumda. cemaatlere ateş püskürüyor, şimdide menzilciler kadrolara alınıyormuş “ya biz napacaz bizim cemaatimiz yok diye sahipsiz kaldık” diyor.”

    Bir diğer mail ise Berat ve Serhat Albayrak’a “findmejoshua” adresinden gönderilen bir mail. Bu mailde de Gülen Cemaati’nin Diyanet’teki yapılanmasına dikkat çekiliyor:

    “Cemaatin son donemde en aktif oldugu kurumlarin basinda. Kurd cocuklarini imamlik/vaizlik sinavlarina hazirlayan Istanbul ve Bursa da ozel evler var. Istanbul Beyoglundaki Tabakci Yurdu (Fatih Tezcan in kaldigi..) bu is icin kullaniliyor uzunca bir zamandir. Sorumlusu Marasli Omer diye biri. Sakarya Kamu Yonetimi mezunu. Bu Omer onemli biri. 2010 da Hizmetin Etud Merkezlerinden sorumlu kisi oldu sonrasinda Istanbul un 6 ILinden (Pendik, Uskudar, Bogazici -Besiktas tan baslayip sariyere kadar uzanan bolge- ve Fatih (3) – taa tekirdag sinirina kadar uzanan alan, kendi icinde 3 e bolunmus durumda-) Bogazici ilinin sorumlusu… Sahsen Mehmet Gormez i begeniyorum ama Basbakan in Diyanetin en sonki toplantisinda FG icin “alim musveddesi) derken hemen herkes alkislarken Mehmet Gormezin alkislamamasi ve surat ifadesi! artik onada bir rezerve koymami gerektiriyor…..dikkat edilmeli.”

  • Neden Alevi İnancına Özellikle de Bugünlerde Sahip Çıkmalıyız

    Neden Alevi İnancına Özellikle de Bugünlerde Sahip Çıkmalıyız

    PINAR YİĞİTOĞULLARI

    Geçtiğimiz günlerde Neşet Ertaş’ın aramızdan ayrılışının 2. yılıydı ve onu güzel sözlerinden biriyle hatırlamıştık. ‘ Türkü söyleyen birini görürsen korkma yanına otur, kötü insanların türküleri yoktur ‘ . Bu güzel sırlarla dolu sözü bırakmıştı bize. Peki bunca yıldır, Emevilerden tutun, Abbasiler, Osmanlılar ve Cumhuriyet dönemi dahil olmak üzere , neden sayısız kez katliam ve zulümler görmüştü bağlaması ve türküsünden başka tutunduğu değeri olmayan bu günahsız halk. Neydi özellikle de bu coğrafyanın egemen olanının , Alevi inancı ile derdi? Uygulayıcısı değişse de ,zulüm hala devam ediyor.

    Alevi inancına biraz derinlemesine bakacak olursak, köklerinin , -birbiriyle olan bağın ne derece olduğuna dair eksik veriler olsa da- , Zerdüşt öğretisinin ilk dönemine kadar uzandığını görürüz . Reya Heqi İtikadı ( Batıni Alevilik) son dönemlerde bazen İslami bir örtü altında ,bazen de açıktan açığa yaşayıp/yaşatılarak bugünlere dek gelmiştir.

    aleviler35Türk’lerle ilk karşılaşması ;

    Tarihsel olarak varlığı İslamiyetten çok daha eskilere dayanmaktadır. Milattan once 3000 yılına kadar uzanan , Afganistan’ın kuzeyinden, Doğu Avrupa’ya, İran,Azerbeycan ve Mezopotamya’yı kapsayan çok geniş alana yayılmıştır. Kendinden sonra gelen tek tanrılı dinleri de etkisine alan Alevi inancının, Türklerle ilk buluşması 10. YY’ a kadar Göktürkler (MS. 552-744) ve ardından Uygur Türkleri (MS. 745-840) ile devam eder.Bu süreçte ,resmen dinin teolojik ritüellerini toplumsal yaşamlarında uygulamışlardır.

    İslamiyetle ilgilisi ;

    İslamiyetin doğuşundan sonra Emevi ve Abbasi zorbalığı karşısında kendilerini koruyabilmek için sürekli direnmişler ,en sonunda Kerbela (MS. 680) şehitlerine şahit olan Mevali halkları (Arap değillerdir) yol erenleri, takkiye’ye başvurarak, Kerbela vakasını kullanıp Araplar içinde Ali yandaşlarını da yanlarına alarak ayaklanırlar. Alevi inancının Ali’yi sahip çıkması bundan ileri gelir. Günümüzde sanıldığı üzere, Alevilik İslamın Hz. Ali ile doğan bir mezhebi değildir. Bu isyan ruhu ve kültürü Aleviliğin, tarih boyunca egemen, inkarcı sistemler arasındaki çatışmalarda da kendini göstermiştir. Bu bir iktidar savaşı değildir, hak ve hakikatin egemenle çatışmasıdır. Zulümler, baskılar,haksızlıklar karşısında Alevilik bir isyan geleneğinin kimliği olarak da tanımlanır. Der ki; ‘Akıl kıblesine döndük, inancın beyni kitleyen zincirlerini kırdık, severken Hakikati bulduk’. Hakikatin sevenin, sevilende kendini eriterek aşka ulaştığı, sevilenin kamil insan olarak hakikate erdiği bir yol meydanıdır Alevilik.

    alevi_cocukToplumsal hayatla ilişkisi ve sosyo-dinsel özellikleri;

    Alevilik öğretisi/felsefesinde insan gönlü Tanrı evidir. Hak ,Tanrının adı olduğu gibi, Tanrısal öz olarak ‘hakikat’ gerçek ya da aşk anlamındadır. İnsan ‘ Ben hakikatim ,aşkım’ diyerek Tanrıyı kendi kılar. İnsan Tanrının görünür halidir ve insan olmadan Tanrı olmaz. Bildiğimiz pek çok dinden farklı olarak, kul olmayı salt günah işleyen, aciz, Tanrı tarafından cezalandırılması ve dolayısıyla ondan sürekli korkması gereken bir varlığa indirgemez, düşünmeye ve sorgulamaya imkan vermeyen bir kısır döngüye hapsetmez. Bilakis Tanrıyı dışarda değil, insanın kendi öz varlığında bulması gerektiği gerçeğiyle vicdan olgusunu güçlendirir. Alevilik öğretisi /felsefesinde toplumsallaşmak ,hakça yaşamak, eşit olmak, topluma adanmak, an’a hizmet etmek esastır. Alevilikte geleneksel tasavvuf anlayışının dışında,kendini tanrıya ,hakka ulaştırmak için, dünya işleri yaşamsal değerdedir. Toplumsal ağırlıklı bir eylemin sahibi olmanın farkındalık yaratıyor olması dolayısıyla , inancı dünyalılaştırarak, cenneti an’da yaşadığımız hayat olarak algılar ve buna inanır.

    alevikadinlarKadın-erkek eşitliğine dayalı bir aile yapısına ve özellikle kadın kimliği etrafında şekillenen demokratik ve özgürlükçü bir toplumsal yaşam birliğine sahiptir. Tarihte bilinen pek çok Alevi kadın şair, ozan ve sanatçı vardır. Toplumda kadın öncü durumundadır. Sınıfsal olarak derin ayrılığın olmadığı, toprağa ve doğaya bağlı olmakla beraber, suyu, ağacı özellikle kutsal sayarlar. Paylaşmamak, çıkarcı olmak, ezenden yana olmak asla kabul edilemez. Toplumsal dayanışma biçimi olarak gelişen, ‘Musahiplik ‘ yani, yol arkadaşlığı (yoldaşlık) geleneği vardır. Her bir kimsenin ikrar verecek, kendine kefil olacak yol arkadaşını seçme ve belli bir sınama süreci sonunda, Pir’in de huzurunda yapılan yeminle, hayat boyu kardeşden yakın olarak yaşarlar. Musahipler birbirleri arasında evlilik yapmazlar (kaynağım burada ‘kız alıp vermezler’ cümlesini kullanıyor ancak ben bu söylemden hoşlanmadığımdan ‘evlilik yapmak’ olarak geçiyorum). Hırsızlık, zina ve yalan söylemek gibi suçlar ‘düşkünlük’ olarak nitelendirilir ve cezası teşhir ve tecrit yani, kişiyi toplum dışına almaktır. İnançsız olmanınsa cezası yoktur. Asla işgalci ve yayılmacı değildir. Tüm bu özellikleri dolayısıyla kapitalist üretim ilişkileri ve onun artı değer üzerinden kurguladığı dünyası, Alevilerin anlayışına uymaz, bu nedenle onu hedef almıştır. Osmanlı’nın emperyalist büyüme planları ve yöntemleri, bu öğretiyle aynı yerde duramazdı. Alevi yaşam biçimi, Marx’ın diyalektik materyalizm üzerinden idealize ettiği komünal yaşam biçimiyle birebir örtüşüyor. Aynı zamanda inanların, teolojik değerlerle kurduğu ilişki anlamında da yine İslam toplumlarıyla derin zıtlıklar içinde. Tıpkı bugün olduğu gibi. Malesef, Osmanlı-Türkiye tarihyazıcılığındaki boşluklar, ideolojik söylemin bir parçası ve uzantısından doğmaktadır. Yaşadığımız coğrafyanın köklü ve özgün unsurlarından ve bu coğrafyayı oluşturan Anadolu, Rumeli ve Mezopotamya ‘yı birbirine bağlayan ana damarlardandır. Bu tarihi ve toplulukları görmezden gelerek veya onların hikayesini dar sınırlara hapsederek, coğrafyamızın kapsayıcı ve sahici tarihini yazmak, onun ruhundan ve mirasından faydalanmak mümkün değildir.

    Tasavvufu ve tarikatları şeriat odaklı medrese İslam’ına bir eleştiri olarak okursak, gezginci dervişleri de tarihsel olarak tarikatların içinden çıkmış, ama onlara, onların kurumsallaşmış yapısına tepki duyan, bu tepkisini de yarı çıplak gezmek, yüz kıllarını kesmek,mücerret kalmak gibi sosyal normların dışında yaşayarak ifade eden, daha radikal bir sosyo –dinsel muhalefet hareketi olarak konumlandırabiliriz. Bu konuyu daha derinlemesine bilmek isteyenler , Ahmet Karamustafa’nın ‘Tanrı’nın kural tanımaz kulları: İslam dünyasında derviş toplulukları’ adlı kitabında bulabilir. Yaşadıkları coğrafyalarda ,çağlar boyu değişen koşullara ki buna devletler ve inançlar da dahil, hep bir uyum içinde ,çoğu zaman onları reddetmek yerine bir nevi yol arkadaşı ilişkisine girmiştir, İslamı Kabul etmediği halde , Ali’yi ve Kur-an ‘ı kutsal saymışlar hatta ,19. YY ‘da Anadolu’da faaliyet gösteren Protestan misyonerlerine; Hristiyanların , Anadolu’nun kadim halklarının bakiyesi olması dolayısıyla sahip çıkarak misyonerlik çalışmalarına meşruiyet kazandırmışlardır. İslam’dan başka dine geçmek şeri hukukuna gore mümkün olmamasına ragmen, hayatlarını riske sokmayı bile göze alabilmişlerdir.

    Tarihte yaşadıkları bilinen en büyük katliamlar;

    755 Ebu Müslüm Horasani ( Medayin / Rumi Bağdat)

    922 Hallacı Mansur (Bağdat)

    1238 Baba İlyas (Amasya Kalesi)

    1239 Baba İshak (Molya Ovası)

    1393 -94 Fazlullah /Fazlı ( Nahçivan )

    1417-18 Seyit Nesimi ( Halep-Şam)

    1511 Şahkulu Sultan (Tekke Yöresi/Gökçay)

    1514 Yavuz II. Selim

    1518 Bozoklu Şeyh Celal (Erzincan )

    1519 Sah Veli (Sivas)

    1526 Baba Zünnun (Höyüklü)

    1527-28 Şah Kalender Çelebi (Nurhak)

    1533-34 I. Süleyman

    1547-51 ve 1578-90 Koca Haydar Pir Sultan Abdal (Sivas)

    1606 -11 Kuyucu Murat Paşa

    1826 II. Mahmut soykırımı.

    Cumhuriyet Dönemi;

    6 Mart 1921 -20 Haziran 1921 (Koçgiri Soykırımı)

    4 Mayıs 1937-6 ağustos 1938 (Dersim )

    2 Haziran 1966 (Ortaca-Muğla)

    1968 (Hekimhan – Malatya )

    11 Haziran 1968 (Maraş –Elbistan katliamı)

    1 Mart 1971 (Hatay-Kırıkhan)

    18 Nisan 1978 (Malatya)

    19-24 Aralık 1978 (Maraş katliamı)

    3-4 Temmuz 1980 (Çorum)

    2 Temmuz 1993 (Sivas-Madımak)

    12 Mart 1995 (Gazi-İstanbul)

    14-15 Mart 1995 (Ümraniye)

    Bu tarihlerden de anlaşılacağı üzere, Aleviler yüzyıllardır farklı devletler tarafından, sistematik olarak yok edilme, dinleri ve kültürleri de devlet kontrolünde tekke ve zaviyeler kanunu ile oluşturulan diyanet işleri bakanlığı aracılığı ile yok edilmeye ,en olmadı yine devlet tarafından üretilmiş Hacı Bektaş-ı Veli gibi sözde dergah ile devletleştirilmeye, asimile edilmeye çalışılmıştır. Alevilerin devlet kurumlarında ‘odacı’ olarak ‘istihdam’ edildiği halk ozanlarımız bile vardır. Aşık Daimi, Feyzullah Çınar ,Aliekber Çiçek, Aşık Hüdai bunlardan sadece bazıları. 1960- 70’li yıllarda , Cumhuriyet döneminden itibaren süregelen katliamların olduğu coğrafi hat üzerinden, Türkiye Devrimci Hareketinin destansı önderlerinin çıkması bir tesadüf değildir. İbrahim Kaypakkaya (Çorum- Dersim), Mahir Çayan ve arkadaşları (Kızıldere, Niksar-Tokat) , Deniz Gezmiş ve arkadaşları (Şarkışla- Gemerek) ve daha pek çok örnek. Geçtiğimiz yıl Gezi isyanında yitirdiğimiz can’ların çoğunlukla Alevi olmaları bile hem devletin sure gelen eyilimindeki aynılığı, hem de toplumun isyan kültüründe ve egemenle kurduğu ilişki anlamında günümüz Alevi halklarının etkisini ve rolünü yaşayarak görmekteyiz. Devletin tek tip kimlik yaratma ideolojisinin hedefindeki en önemli unsur olmaya devam etmektedir.Devlet, Işid çetelerini maşa olarak kullandığı Şengal ,Rojava, Kobane başta olmak üzere, tüm Suriye ve Irak bölgesinde yaşayan Alevi ve Kürtleri kapsayan bu soykırıma da bu nedenle, bırakın engel olmayı adeta çanak tutan bir siayset yürütmektedir. Rojava’da hayata geçmiş tarihsel öneme sahip olan özerk yönetim ve halkın kendi insiyatifiyle gerçekleştirdiği yaşam pratiği de ,tıpkı Alevi öğretisinde var olan yaşam pratiğiyle örtüşmektedir. Bölgedeki bu tip özgürlükçü,demokratik ve insani gelişmeler belli ki hükümeti sıkıntıya soktu. Her ne kadar Cumhurbaşkanı Erdoğan, Birleşmiş Milletler ‘in geçtiğimiz günlerde toplanması dolayısıyla orda yaptığı konuşmasında ; çocukların öldürüldüğü bir dünyada hiç kimsenin masum olmadığını söylese de, bu katliamlara hükümetin neden sessiz kaldığı ,engel olmak bir yana, meclisten geçen savaş tezkeresiyle, bu halkları katleden çetelere değil de, neden onların öz savunma birliklerinin hedef olarak zikrediliyor olduğu meselesi, önümüzde karanlık bir soru olarak duruyor. Hükümet açıkça yeni bir Kürt-Alevi katliamı gerçekleştiriyor. Tarihte bu coğrafyada defalarca yaşanmış katliam yineleniyor ,aynı halklar benzer egemen güçler tarafından yok edilmeye çalışılıyor. Bu sadece bir etnik ve mezhep soykırımı değil, aynı anda bir sistemler savaşıdır. Emperyalist, işgalci güçlerin içine İslami motifler işlenmiş, ama aslında islamı’da aşağılamaktan başka sonuç doğurmayan ,insani değerlerini ,vicdanını yitirmiş güçlerin ,eşitlikçi, özgür ,onurlu ve dayanışma içinde komünal yaşam biçimini benimseyen halklara karşı savaşıdır. Bu güçler Alevi öğretilerinin sahip olduğu tüm değerlere düşman olduğundan, onun izlerini taşıyan herşeyle, özellikle kadınlar başta olmak üzere insanları sömürmek ve sindirmek üzerine kurguladığı krallığını sağlamlaştırmak için ne gerekiyorsa yapmaktan çekinmiyor, vahşice kan dökmeye devam ediyor. Bu korkunç olaylara tanıklık ettiğimiz şu günlerde, özellikle Alevi ve Ezidi inaçlarını ve bu toprakların kadim halklarının varlık ve değerlerini tekrar düşünmemiz gerekiyor. Aksi takdirde gelecek nesiller daha büyük karanlık ve kaos ortamı içinde, doğanın öldüğü, yaşam ve insanlık değerlerinin sıfırlandığı korkunç bir sömürü hayatına mahkum olacaklar. Bu savaş aslında bir değerler savaşıdır. Bu ortamda savaşa iştirak etmek yalnızca uzun namlulu silahı alıp Kobane’ye veya Rojava’ya gidip meydanda çarpışmak olmayabilir. Keşke bunu yapabilme yürekliliği de gösterebilsek. Ancak evimizde ,kendi ait olduğumuz düzen içinde yaşarken bile, savaşın iki tarafı arasında bir tahlil yapıp karar verebiliriz. Tüketim alışkanlıklarımızdan, sosyal ilişkilerimizin biçimine, insanlık değerlerinden ,ekolojik değerlere varıncaya dek seçeceğimiz saf, tarihin akışını belirleyecek olan en önemli direniş hareketinin bir parçası haline sokabilir bizleri. Yaşadığımız bu günleri, bu bilgi ve farkındalıkla tekrar değerlendirmenizi ve savaşın sizden aslında kilometrelerce uzakta değil, gönül evinizde meydan bulduğunu bilmenizi isterim. Hepimiz bu nedenle aslında bu savaşın tam da orta yerindeyiz.

    REFERANSLAR

    Mesele Dergisi eylül 2014 Eren Barış Ayfer Karakaya Stump söyleşisi
    Özgürlüğün dinmeyen ezgisi- Kemal Bülbül Demokratik Modernite sayı 7
    İnançlar İnsanın Toplumsal düzeyiyle Zihniyetini Yansıtır – Abdullah Öcalan -Demokratik Modernite 10. sayı
    Hakikatin anlamlaşan değeri olarak Alevilik ve Aleviler- Nesrin Akgül -Demokratik Modernite 10. sayı
    Batını Aleviliğin kökenindeki Zerdüşti bazı niteliklere kısa bakış. -Erdoğan Yalgın DM 10. sayı
    Alevilik gerçeği -Şükrü Yıldız -DM 10. sayı

    jiyan

  • Zeynel Kete: Savaş Karşıtı Blok büyütülmeli

    Zeynel Kete: Savaş Karşıtı Blok büyütülmeli

    10 Ekim Ankara Katliamı’nda yaşamını yitirenler için birçok kentte cenaze törenleri düzenlendi. İktidara dönük öfkenin hakim olduğu cenaze törenlerinde atılan sloganlar nedeniyle Adana da “cumhurbaşkanına hakaret davası” açıldı. Yürütülen soruşturma sonucunda bir çok kişiye dönük soruşturmaya yer yoktur kararı verilirken, Eğitim-Sen yöneticisi ve Alevi kanaat önderi Pir Zeynel Kete hakkında dava açıldı.

    admin-ajax

    İlk duruşması görülen davaya ilişkin PİRHA’ya konuşan Pir Zeynel Kete “Barışı savunmak için Ankara’ya gittik, 101 canımızı kaybettik. Bulunduğumuz her yerde bilimsel, parasız, anadilde eğitimi haykırdık. Savunduğumuz ve haykırdığımız bu talepler, tekçi zihniyetin kırmızı çizgisiydi. Bundan dolayı hedef haline geldik” dedi.

    Kete ayrıca bir savaşta sadece insanalar ölmüyor insanlıkta ölüyor diyerek, “Bu ülkede milyonları bulan alevi toplumunun olduğunu gerçek bir laiklik çerçevesinde diyanet işlerinin kaldırılması zorunlu din dersinin seçmeli hale getirilmesini talep ettik. Türkiye’nin çok kültürlü çok dilli ve çok inançlı bir yapısı olduğunu bunun kabul edilmesi gerektiğini, cumhuriyet tarihi boyunca bu tekçiliğe dayalı bir kimlik inşa edilirken bunun kabul etmeyenlerin mücadeleleriyle doludur. Tekçilikte ısrar bunu kabul etmeyenlere karşı sürekli savaşı getirmiştir. Barış olması halinde mevcut sorunların çözüleceği ve bu davalarında olmayacağını” söyledi.
    Son olarak Kete, tekçi zihniyet karşıtlarının savaş karşıtı bloku büyütmeleri gerektiğini belirtti.

    Diren Keser- MERSİN

  • Kulp’taki kaçak kuran kursu yangınında tek tutuklama bile yok

    Kulp’taki kaçak kuran kursu yangınında tek tutuklama bile yok

    Adana Aladağ ilçesinde yaşanan ve 11 öğrencinin yaşamını yitirmesine neden olan yangın yakın zaman da meydana gelen Kulp Karaağaç köyünde bulunan Kuran kursu yangınını akıllara getirdi. 1 Aralık 2015 tarihinde Diyarbakır’ın Kulp ilçesi Karaağaç köyü Kuran kursunda meydana gelen yangında  6 çocuk yaşamını yitirmişti. Kulp’ta meydana gelen Kur’an kursu yangınının üzerinden 1 yıl geçmesine rağmen tek bir kişi dahi tutuklanmadı.

    KURAN KURSU KAÇAKTI

    Evrensel‘den Serpil Berk‘in aktardığına göre; Kuran kursunda çıkan yangın döneminde Eğitim Sen Kulp temsilcisi olan Nihat Zaman, 6 çocuğun yaşamını kaybetmesine neden olan yangın soruşturmasının üzerinin kapatıldığını ifade ederek şunları söyledi: “Yürütülen soruşturmada bugüne kadar tek bir kişi bile tutuklanmadı. Yangının çıktığı kurs binası kaçaktı, gerekli izinler dahi alınmamıştı. İlçe Müftülüğünün, ‘Diyanet İşleri Başkanlığı’na gerekli başvuruyu yaptık cevap bekliyoruz’ dediğine bizzat şahidim. Davanın gidişatıyla ilgili bilgi almak istediğimizde soruşturma devam ediyor şeklinde cevaplar aldık ama tek bir gözaltı, tutuklama görmedik.”

    ‘KAPATMAK İSTEDİLER’

    Yangında yaşamını yitiren çocuklardan bir kısmının kurs pansiyonunda kalmasının dahi yasal olmadığını söyleyen Zaman, “Yangında yaşamını yitiren çocuklardan 3’ü okul çağında olup başka köylerden kursa geliyordu. O gece orda yatılı kalmaması gereken öğrencilerdi, ailesi başka köyde olmasına rağmen o gece orada kalıyorlar. Bir şekilde ailelerin bu duruma ikna edildiğini düşünüyorum.  Biz o dönem ortaya çıkan bu durumu Kulp Milli Eğitim Müdürlüğü’ne de sorduk, fakat olayı kapatmaya dönük bir tavır takındılar. Biz çocukların okul çağında olduğunu söylediğimizde inkâr ettiler,  öğrencilerin bilgilerini gösterdik kabul etmek zorunda kaldılar. Basına duruma dair bilgi verdiğimizde ise İlçe Müftülüğü, ‘Neden bize sormadan basına demeç veriyorsunuz’ diyorlardı”dedi.

  • Nokta Dergisi 30 Yıl Önce Süleymancıları Neden Kapak Yapmıştı?

    Nokta Dergisi 30 Yıl Önce Süleymancıları Neden Kapak Yapmıştı?

    Denizli’nin Tavas ilçeside 1986 yılında 14 yaşındaki Bekir İkiz adlı bir çocuk kaldığı yurtta intihar etmişti. Yurt Süleymanclara aitti, tıpkı bugün olduğu gibi büyük tartışmalara neden olmuştu.

    Nokta Dergisi Süleymancılar olarak bilinen şimdilerde kendilerine Süleymanlılar denmesini tercih eden dini cemaati, ilk kez 6 Ekim 1985 günü yayınlanan sayısında “Tarikatlar” dosyasında işlemişti.

    Dosyada verilen bilgiye göre o tarihlerde Türkiye’de 1500’ü aşkın “pansiyonları” vardı. Nokta dergisinin pansiyon olarak tanımladığı yerlerde “fakir çocukları eğitiyorlardı”. Derginin pansiyon olarak adlandırdığı yerlere sonraları yurt denmeye başlandı.

    “Kapalı kutu” Süleymancılar

    Dosyadaki bilgilere göre 1985’te cemaatin nüfusu 150 bin kişiyi geçiyordu ve Süleymancılar “kapalı kutu” olarak tanımlanıyordu.

    Bu kapalı kutu tanımı bugün hala geçerliliğini koruyor. Süleymancılar tıpkı Fethullahcılar gibi eğitim kurumları ve yurtları aracılığıyla örgütleniyorlardı; hala da bu politikalarını sürdürüyorlar. Sonraki yıllarda Fethullahçılar bu örgütlenme biçiminde daha hızlı ilerlediler ama bu örgütlenme biçiminde Süleymancılar daha eski.

    Süleymancılar Nokta dergisinin kapağında

    Nokta dergisi tarikatlar içinde incelediği Süleymancıları yaklaşık bir yıl sonra 14 Aralık 1986’da kapağa taşıdı.

    Dosyanın başlığı “Devlet Atağa Kalktı: Hedef Süleymancılar”dı.

    Süleymancılar, 30 yıl sonra Adana’nın Aladağ ilçesinde 29 Kasım 2016 saat 19.30 sularında bir kız yurdunda çıkan yangın ile yeniden gündem oldu. Yurdun adı Özel Aladağ Tahsil Çağındaki Talebelere Yardım Derneği Ortaöğretim Kız Öğrenci Yurdu idi. Yangında 11 çocuk ve bir yurt görevlisi 12 kişi hayatını kaybetti. Ardından tüm Türkiye yeniden Süleymancılar gibi grupların açıp işlettiği özel yurtları konuşmaya başladı.

    Tam 30 yıl önce Süleymancılar yine benzer bir nedenle gündeme gelmişti. Nokta’nın o dönem yayın yönetmeni olan Arda Uskan’ın giriş yazısından olayı aktaralım:

    “Son birkaç hafta içinde Türkiye’de en çok konuşulan konuların başında tarikatlar, özellikle de Süleymancılar geliyordu. 14 yaşındaki Kızılcabölüklü Bekir İkiz’in intiharı ile olay aniden kamuoyunun gündemine gelmişti. Ailesi, küçük Bekir’in bu pansiyonlarda gördüğü baskı yüzünden kendini öldürdüğünü öne sürüyordu. Olayın hemen ertesinde, Cumhurbaşkanı Kenan Evren, bu yurt ve pansiyonların devlete devredilmesini ve denetim altında tutulmasını istemişti. Başbakan Özal’ın ise konuya yaklaşımının bu doğrultuda olduğu pek söylenemezdi. ‘Yurtlar zaten denetim altındadır, emniyet yetkililiklerinin kontrolü altındadır’ diyordu.”

    Bu birkaç cümlelik bölüm Süleymancılar ve benzeri oluşumlara devletin yaklaşımını ve doğurdukları sorunları özetliyor.

    14 yaşındaki Bekir İkiz’in intiharı
    bekir-ikiz-suleymanci

    Bekir İkiz Denizli’nin Tavas ilçesi Kızılcabölük kasabasında Kurs ve Okul Talebelerine Yardım Pansiyonu’nda kalan ortaokul öğrencisiydi.

    Birinci noktanın altını Bekir İkiz’in ailesinin feryadı çiziyor. O dönemki açıklamalardan anlaşılan şu: Aile çocuklarını yurda veriyor ama çocukları orada kendi kontrollerinin dışına çıkıyor. Yani “kapalı bir kutuya” giriyor.

    Tıpkı 30 yıl sonra çocuklarını Aladağ’daki yangında yitiren ailelerin feryadı gibi. Bir baba yangın henüz zürerken canlı yayın kameralarına şöyle diyordu: “Burası Süleymancıların yurdu. Devlet yurdunu yıktılar, çocuklarımızı buraya yerleştirdiler”.

    Daha sonra yapılan röportajlarda aileler, çocuklarını Süleymancıların yurdundan başka bir yere verme şanslarının olmadığını söylüyorlardı. Orda çamaşır, bulaşık, yemek yapma gibi işler yaptırıldığını birçoğu sonradan öğrenmişti. Yurdun bu kadar güvensiz olduğunu ise yangını izlerken…

    Bugün bu yangın ve Süleymancıların faaliyetleri nasıl Meclis’e taşındıysa; 24 Kasım 1986 günü Sosyal Demokrat Halkçı Parti Milletvekili Halil İbrahim Şahin, Bekir İkiz’in işkence ve baskı sonucu intiharıyla ilgili olarak hazırladığı soru önergesini TBMM Başkanlığı’na vermişti.

    Kenan Evren ve Turgut Özal ve siyaset

    İkinci nokta ise Süleymancıların siyasetle ilişkisi. 30 yıl önce konuya dönemin Cumhurbaşkanı Kenan Evren ve Başbakanı Turgut Özal dahil olmuştu. O zamanlarda da, bugün de Süleymancıların devletle ve devlet erbabıyla sıcak ya da soğuk ilişkileri var; hatta mensupları bakanlık, milletvekilliği yapmış.

    Mesela Nokta dergisinin iddialara yanıt vermesi için görüştüğü Kurs ve Okul Talebelerine Yardım Dernekleri Federasyonu Başkanı Ali Ak, eski İçel Adalet Partisi milletvekiliydi.

    Süleymancılar kuruluşlarından beri devletle ve siyasetle ilgiliydi. Bazen iktidarların hedefi oluyor bazense gizli ya da açık destekçisi oluyordu.

    Süleyman Hilmi Tunahan

    Adlarını kurucuları Süleyman Hilmi Tunahan’dan alıyorlar. Onun hayat hikayesi örgütlenme biçimleri ve devletle ilişkilerinin ipuçlarını barındırıyor.

    Nokta dergisi Tunahan’ı şöyle tanıtıyordu:

    “Tunahan, 1888 Silistre doğumlu. 1908’de İstanbul’a geldi, 1918’de Süleymaniye Medresesi’ni bitirdi ve ardından Türkçe-Arapça müderrisliği yaptı. 1924 yılında ise, Tevhid-i Tedrisat, yani Öğretimin Birleştirilmesi yasası çıkınca müderrislikten ayrılmak zorunda kaldı. Bir süre, gaz ve tekel bayiliği yaptı, toptan bakliyat işleriyle uğraştı. Tunahan, 1930’da müftülüğe başvurup cami vaizliğine atandı. Süleyman Efendi’nin, sonradan dünürü de olacak arkadaşı Halil Kacar’m köşkünün bir katını tekke haline getirmesi de bu sıralara rastlıyor. 1943’te ‘Kuran unutuldu’ diyerek yürüttüğü kampanya nedeniyle vaizlikten alınınca Tunahan için, yankısı bugünlere uzanan yeni bir dönem başladı. Aslında Nakşibendi tarikatındandı. Ancak onlardan farklı olarak, ‘Kuran kurslarının açılması için mücadele bayrağı’ açtı ve bu yeni bir ‘kol’un doğuşu oldu. 1940’lı yılların sonlarında Süleyman Efendi’nin binlerce öğrencisi, müridi vardı. 1950’li yıllarda, yani DP iktidarında Tunahan mücadelesini iyice açığa vurdu. Bu yüzden, ‘dine imana CHP’den fazla önem veren’ ve birazcık da Nurculara meyleden DP’yi bile kızdırdı. Ve 1957’de Kütahya’da hapse atıldı. Tunahan bundan iki yıl sonra, İstanbul’daki evinde öldü. DP kendisine o kadar kızgındı ki, ‘öğrencileri’ Fatih Cami-i’nde cenaze namazı için beklerken, dönemin İçişleri Bakanı Namık Gedik, ‘Üsküdar’daki evinden alınıp Karacaahmet’te bir çukura gömülüvermesini’ emretti.”

    Kuran kursu ve yurt örgütlenmesi

    Süleymancılar dün de bugün de bu yurtlar ve o yurtlarda verdikleri Kuran kursları aracılığıyla örgütleniyor. “Yurt ve Okul Talebelerine Yardım Demeği” (KOTYD) ve “Tahsil Çağındaki Talebelere Yardım Derneği” (TÇTYD) adlı iki kurum aracılığıyla “resmi” bir faaliyet içindeler. Ancak Aladağ yurdunun yönetmeliklere aykırı bir biçimde ilk ve ortaöğretim çağındaki çocukları barındırması yasallığını tartışmalı kılıyor. Bilirkişi ön raporu ise binanın yurt olarak kullanılması için gerekli koşullara sahip olmadığını gösteriyor.

    30 yıl önce Bekir İkiz’in intiharı yurtların aslında denetlenmediğini gösteriyordu. 2016’da Aladağ ve öncesinde 1 Ağustos 2008’de Konya Balcılar Beldesi’nde Kuran kursuna giden kız öğrencilerin kaldığı Boğaziçi Özel Öğrenci Yurdu’nda gaz sıkışması nedeniyle yaşanan patlamada kız öğrencilerden 17’si enkaz altında yaşamını yitirmiş, 29’u yaralanmıştı.

    2008’de açılan davada 8 yıldır bir ilerleme kaydedilemedi. O tarihlerde yapılan haberlerde Süleymancıların Türkiye genelinde bin 700 dernek ve bin 300 yurdu olduğu bilgileri yer almıştı.

    Bu rakam Süleymancıların 1985’ten 2008’e varlıklarını aşağı yukarı aynı hacimde sürdürdüklerini gösteriyor.

    Süleymancılar ve Fethullahçılar

    Nokta dergisinde Tarikatlar ve Süleymancılar dosyalarında Nadire Mater, Ayşenur Arslan ve Hıdır Göktaş ile imzası bulunan Ruşen Çakır, 30 Kasım 2016 günü Medyascope.tv’de yaptığı yorumda benzer bir yorum yaptı.

    Şöyle diyordu Çakır:

    “Bunun bir kısmı kendi iradesiyle, ama esas önemli olanı da özellikle Fethullah Gülen Cemaati başta olmak üzere diğer gruplar karşısında etkisini büyük ölçüde yitirmesindendir. Yani bazılarının sandığı gibi Süleymancılık Fethullah Gülen Cemaati’nin –ya da şimdiki tabirle FETÖ’nün– boşalttığı alanı doldurmaya aday yeni bir hareket falan değil. Tam tersine Fethullah Gülen Cemaati Süleymancılığın çok sonrasında ortaya çıkmıştır. Ve onun gerilediği yerde, onun bıraktığı boşluğu dolduran bir harekettir.”

    Ruşen Çakır yıllar içinde İslami yapıları takip eden az sayıdaki gazeteciden biri. Süleymancılığın önemini şöyle tarif ediyor:

    “Cumhuriyet döneminde ortaya çıkmış iki yeni İslami ekol söz konusu: Süleymancılık ve Nurculuk.”

    Demokrat Parti’den Adalet Partisi’ne

    Süleymancılar Demokrat Parti döneminde devletin hedefiydi; ancak Adalet Partisi ile bu denge değişti.

    Süleyman Efendi ardında, eski arkadaşının oğlu, damadı Kemal Kacar’ı bırakmıştı. Yeni lider Kemal Kacar’ın Adalet Partisi ile ilişkileri sıkıydı ve o partiden milletvekili olarak meclise bile girdi. Kacar sonrası liderliğe Tunahan’ın torunu Ahmet Arif Denizolgun geçmişti. Denizolgun da Refah Partisi milletvekiliydi ve eski Ulaştırma bakanıydı. Denizolgun 8 Eyül 2016’da hayatını kaybetti ve yerine Ablasının oğlu Alihan Kuriş 3 Ekim günü getirildi. Yeni lider de bir öncekisi gibi mimar. Alihan Kuriş’in liderliğe gelmeden önce cemaate ait yurtların mimarlığını yaptığı söyleniyor. Kuriş’iin siyasetle ilişkisi ise henüz bilinmiyor.

    12 Eylül’ün tavrı

    Kenan Evren’in Bekir İkiz’in intiharından sonra yaptığı açıklamalar, darbecilerin tıpkı DP gibi Süleymancılara tavırlı olduğunu gösteriyor. Ancak Turgut Özal’ın açıklamalarına bakılırsa sivil siyaset Süleymancılarla mücadeleye girmeye o yıllarda niyetli değildi.

    Arda Uskan, Nokta dergisindeki yazısında 12 Eylül darbecileriyle Süleymancıların ilişkilerini şöyle aktarıyor:

    “12 Eylül’ün hemen ertesinde bütün bu yurt ve pansiyonların devlete bağlanması konusu bir kez daha gündeme gelmişti. Hazırlanan yasa tasarısı ise son aşamasındayken, her nedense tozlu raflara kaldırılmıştı. Dönemin Devlet Bakam Mehmet Özgüneş, bu konuda Nokta’ya şu ilginç açıklamayı yapıyordu: ‘Kuran kursları ile ilgili yurtlar Diyanet’e, eğitimle ilgili yurtlar Milli Eğitim Bakanlığı’na havale edilecekti. Fakat Olmadı. Süleymancıların başında bulunan bir zat, gitti beni Başbakan Bülent Ulusu’ya şikâyet etti…’.”

    O dönem Tercüman gazetesinde yazan Nazlı lıcak‘ın iddiasına göre yurtların devlete devredilmesi politikasından vaz geçilmesi konusunda bir pazarlık durumu olabilirdi. Şöyle yazıyordu Ilıcak:

    “Neden Evren, 12 Eylül döneminde yurtları Milli Eğitim’e devrettirmedi? O zaman bunu bir çırpıda yapabilirdi. Acaba Süleymancıların ileri sürdüğü gibi, ‘Anayasa’ya evet’ denilmesi yolunda bir teminat mı alınmıştı?”

    Nokta dergisinde ilginç bir anekdot daha var:

    “Genel Kurmay raporlarında adı ‘Süleymancıların ikinci derecedeki lideri’ olarak geçen eski milletvekillerinden Hilmi Türkmen, son derece ilginç açıklamalar yaptı. Türkmen, Süleymancıların şimdiki lideri Kemal Kaçar’ı ağır bir dille suçluyor ve ‘Müslümanların önderi olduğunu söyleyen bu adam, kendisini Hazreti İsa olarak ilan edecek kadar ileri gitmiştir’ diyordu.”

    Anlaşılan o ki, Genelkurmay bu örgütlenmeden rahatsız ve yakından izliyordu. Tıpkı TBMM 15 Temmuz Darbe Araştırma Komisyonu’nda Eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün “FETÖ’ye karşı hükümeti 2004 yılında MGK kararıyla uyardık ancak pek fazla bir şey yapılmadığını gördük” demesi gibi… İzleniyor, biliniyordu; ama yollarına devam ettiklerine göre bu konuda o zaman da bugün de bir önlem alınmıyordu.

    1986’ya dönelim dönemin iktidar partisi Bekir İkiz’in intiharı sonrası yükselen “Bu yurtları devlet işletmeli” itirazlarına şöyle yanıt veriyordu. Yine Nokta dergisinden aktaralım:

    “Basın her gün yeni bir “yurt kurbanı” gencin dramını sergiliyordu. Ya ANAP? İktidar koltuğunda oturan, dolayısıyla son sözü söyleyecek olan ANAP ne yapacaktı? Partinin Genel Başkan Yardımcısı Şükrü Yürür, Nokta’ya şunları söylüyordu: ‘Allah herkese hayır hasenat yapma imkânını artırsın derim. Benim de imkânım olsa, ben de vakıf kurarım, hayır yaparım’.”

    Bu açıklama 30 yıl sonra Aladağ’da yaşanan faciaya kadar süren politikanın özeti…

    * Nokta dergisinin 14 Aralık 1986 tarihli sasıyındaki “Devlet Atağa Kalktı: Hedef Süleymancılar” başlıklı dosyasını okumak için tıklayın.nokta_dergisi

    Haluk Kalafat /Bianet

  • Bilgen: Halk Erdoğan’ın tehdidine boyun eğmeyecek

    Bilgen: Halk Erdoğan’ın tehdidine boyun eğmeyecek

    HDP Sözcüsü Ayhan Bilgen, OHAL’de yeni anayasa yapılamayacağını belirterek, ‘Ya beni başkan yapacaksınız, ya beni Cumbaba yaparsınız, ya da ülkeyi kaosa sürüklerim’ tehdidine halkın boyun eğmeyeceğini söyledi.

    HDP Sözcüsü Ayhan Bilgen, partisinin haftalık grup toplantısında değerlendirmelerde bulundu.
    Bilgen, “Grup toplantıları bir süredir Salı pazarı gibi kim daha fazla bağırır, kim daha çok hakaret ederse o daha çok başarılı siyaset yapmış gibi algılanır olmuş. Bir az önce AKP grubunu izledik, statlardaki amigoluklar gibi yapılıyor. Burada atılan sloganlar nedeniyle Meclis’e giriş yasağı getirenler, toplantı yapmamızı engelleyenler sanırım bu fotoğrafla gurur duyuyorlar” dedi.

    ‘ERDOĞAN DA GRUP TOPLANTISI DÜZENLİYOR!’

    “Türkiye’nin 5. grubu, 5. partisi sayın Erdoğan da, Salı sabahlarını hiç kaçırmıyor” diyen Bilgen, şöyle devam etti:
    “Her salı sabahına mutlaka bir program koyuyor ve ‘Ben de buradayım, ben de varım, benim sözüm parti başkanlarının sözlerinden daha yukarıdadır’ mesajı vermenin çabası içine giriyor. Bugün de biraz önce sayın Başbakan’ın grup toplantısını izliyorduk ama bir anda bütün kanallar yayını kesip Cumhurbaşkanı’nın konuşmalarını verdiler. Artık tahammülsüzlük muhalefetten doğrudan doğruya kendi kurduğu partiye kadar ulaşmış olacak ki, bir yayın yarışına girerek adeta paralel bir grup toplantısı düzenliyor.”

    CENAZEYE SAYGISIZLIK

    Bilgen, İzmir’in Torbalı ilçesine defnedilen bir HPG’linin mezarının kaymakamlık kararıyla il dışına çıkartılmasıyla ilgili de konuştu.
    Bilgen, şunları söyledi: “Birlikte yaşayabileceğimiz bir ülke istiyorsak, cenazeye saygıyı bileceğiz. Torbalı’da bir cenazeyi mezardan çıkarmak istediler. Bu ülke Anzakların mezarına saygı duymakla övünüyor. Anzaklara duyduğunuz saygıyı kendi çocuklarınıza gösteremiyorsunuz. Diyanet İşleri Başkanı lütfetti, çocuk evliliğine dair açıklama yaptı. Erken evliliğin kabul edilemez olduğuna dair son derece önemli bilgilendirme yaptı. Keşke Diyanet İşleri Başkanı bunu Cumhurbaşkanı’ndan önce, keşke İslam’ın bu konudaki yaklaşımını bir mesaj almadan yapsaydı bizde buradan kendisine teşekkür etseydik. Keşke aynı Diyanet Başkanı cenazeye saygısızlık, taziye evinde Kur’an okuyan hocayı görevden almanın İslam’da yeri olmadığını söylese.”

    SURİYE’DE ÖLEN ASKERLER

    Suriye’de hava saldırısı sonucu ölen Türk askerlerine de değinen Bilgen, “TSK askerleri yaşamını yitirdi ama hâlâ kimin vurduğu açıklanmadı ya da biliyor, bize söylemeye cesaret edemiyorlar. Hadi bizi saymıyorsunuz, tezkereye ‘evet ‘diyenlere bilgi verin bari” diye konuştu.

    ‘OHAL’DE ANAYASA YAPILMAZ’

    Bilgen, devam eden OHAL sürecinde yeni bir Anayasa’nın yapılmayacağını da vurgularken, şunları kaydetti: “OHAL mi yoksa referandum mu diyerek tehdit ediyorsunuz. 330 çıkmazsa, bu referandum olmazsa OHAL devam eder diyorsunuz. Cesaretiniz olsa seçimle korkutursunuz ama buna gücünüz yetmiyor referandum ile tehdit ediyorsunuz. Milleti korkutamazsınız, tehdit edemezsiniz. ‘Ya beni başkan yapacaksınız, ya beni Cumbaba yaparsınız ya da ülkeyi kaosa sürüklerim’ tehdidine halk boyun eğmeyecek, bunu göreceksiniz.”
    AKP ve MHP arasındaki anayasa görüşmelerinin içeriğine dair parti milletvekillerinin dahi bilgisinin olmadığını ve böylesi bir çalışmanın “kulis” şeklinde yürütüldüğünü söyleyen Bilgen, “Bize kürsülerden edebiyat yapmayın. Karşılığında ne pazarlığı yaparsanız yapın karşılığı olmayacak. İster kurulacak kabine bakanlık almış olsun, ister başkan yardımcılığı ama Türkiye hiçbir meşrutiyeti olmayan bu anayasayı tanıyamayacaktır” dedi.
    Bilgen, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun “HDP’lilere devleti tanıtacağız” şeklindeki sözlerine de değinerek, “Dünyada bir İsrail var, Filistinli vekilleri görüşleri nedeniyle cezaevine koymuş, bir de Türkiye. Birileri kalkıp ‘HDP’lilere devleti tanıtacağız’ diyor. Biz Nemrut’tan Firavun’dan bu yana bütün zalim iktidarları tanıyoruz” diye konuştu.

    ‘DEMİRTAŞ’IN MEKTUBUNU MÜZEYE KOYACAĞIZ’

    Demirtaş’ın sansürlenen kendilerine ulaştırılan mektubunu ise, Meclis’teki “Demokrasi Müzesi”ne konulması için Meclis Başkanlığı’na göndereceklerini söyleyen Bilgen, “Bizden de bir katkı olsun, oradaki demokrasi müzesine koysunlar. Meclis’i savunmak sadece bombalara karşı savunmak değil” diye kaydetti.
    Dolardaki yükselişe dönük ‘önlemlere’ de atıfta bulunan HDP Sözcüsü Ayhan Bilgen, “Kafayı bozmuş danışmaların çağrılarıyla ‘Dolar bozun’ diyorlar. Küçük esnafın ayakkabı kutularına saklı dolarları mı var, bozdursun? ‘Babacığım bozdurduk, ama hepsini bozduramadık’ diye şifreli talimat verin ki, ayakkabı kutularında dolar saklayanlar bozdursun” dedi.

  • Mili Eğitim Müdürlüğü’nden öğrencilere sabah namazı çağrısı

    Mili Eğitim Müdürlüğü’nden öğrencilere sabah namazı çağrısı

    Orta öğretim öğrencilerinin Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’in kılacağı sabah namazına katılım sağlaması istendi.

    Adana’da Seyhan İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü, Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’in 33 kentin müftüleri ile istişare toplantısı için geldiği Adana’da yarın kılacağı sabah namazına, orta öğretim öğrencilerinin katılım sağlaması için çağrı yaptı.

    Evrensel’in haberine göre, Eğitim-Sen Adana Şubesi Hukuk Sekreteri Mehmet Akarsubaşı, yapılan çağrıyı gençlerin gerici politikalarla muhafazakarlaştırılması olarak değerlendirdi.

    Seyhan İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü, orta öğretim kurum müdürlüklerine, “Sabah namazı buluşması” konu başlığı ile gönderdiği yazıda, Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez’in 29 Kasım’da Sabancı Merkez Camii’nde kılacağı sabah namazına, katılım sağlanması için öğrencilere duyuru yapılmasını istedi.

    ‘LAİK VE BİLİMSEL ÇALIŞMA GÖZDEN ÇIKARILDI’

    Eğitim-Sen Adana Şubesi Hukuk Sekreteri Mehmet Akarsubaşı, hükümetin laik ve bilimsel çalışmayı gözden çıkardığını savunarak şu ifadeleri kullandı:

    “Laik ve bilimsel eğitimi tamamen gözden çıkaran AKP politikaları uygulayıcısı olan Milli Eğitim Müdürleri ilerde bunun hesabını vereceklerini düşünmelidir. Bu gidişle okullarda açılmış olan mescitlerde de 5 vakit namaz kılmayı zorunlu hale getirirlerse şaşmamak gerekir. Ama bu gerici eğitim politikalarını hayata geçirmeye çalışan AKP ve onun yandaşları bilsinler ki demokratik, bilimsel, laik anadilde eğitimi savunan eğitim emekçileri biz mücadeleden vazgeçmeyeceğiz. Bu gerici eğitim politikalarının her zaman karşısında olacağız.”

  • Müslüm Doğan “DİB, cemevimize nasıl bakıyorsa bu belediye de cemevimize öyle bakmaktadır”

    Müslüm Doğan “DİB, cemevimize nasıl bakıyorsa bu belediye de cemevimize öyle bakmaktadır”

    PİRHA – HDP İzmir Milletvekili Müslüm Doğan, TBMM’de yaptığı basın toplantısında Yamanlar Cemevin’deki yıkımı protesto etti. Doğan “İzmir’in Bayraklı ilçesindeki bir Cemevi CHP’li bir belediye başkanı tarafından yıkıldı. Bu yıkım işlemleri alevi inancına ve toplumuna karşı işlenmiş toplumsal bir suç niteliği taşımaktadır.“ dedi.

    Cemevinin yapım sürecini yakından takip ettiğini söyleyen Doğan devamla “2008 yılında Karşıyaka Belediyesi sınırları içinde bulunduğu dönemde Karşıyaka belediye başkanı Cevat Tuna tarafından Yamanlar Cemevi ihtiyaçları karşılamak üzere tahsis edilmiş bir arsa üzerine cemevi ve eklentileri yapılmış ve hizmet vermeye başlanmıştır. Ancak şimdiki belediye başkanı Hasan Karabağ’ın dernek seçimlerine cemevi seçimlerine katılma istemesi ve 500 üyenin kaydını talep etmesi cemevi tarafından kabul edilmemiş. Bunun üzerine cemevi eklentisi olan yeri yıkma kararı almıştır.

    Alevi inancı ve öğretisinin ibadethanesi olan bir yerin yıkılması kesinlikle kabul edilemez. Bunun CHP’li belediye başkanı olması da ayrı bir önem taşımaktadır. Çünkü o şahsın belediye başkanı olmasında Alevilerin çok büyük rolü olmuştur oy anlamında.” Diyerek siyasi partilerin Aleviler üzerindeki baskılarına dikkat çekti.

    Hasan Karabağ’ın “Türkiye’de göbek attıran halay çektiren bir cemevi hiç görmedim” dediğine atıfta bulunarak, bunun “cemevleri cümbüş yeridir” sözünden bir farkı olmadığını belirten HDP Mileltvekili Müslüm Doğan “Diyanet işleri bakanlığı cemevinde nasıl bakıyorsa bu belediye başkanı da cemevimize öyle bakmaktadır. Bunu Alevi toplumu kabul etmeyecektir. Çok büyük bir tepki de söz konusudur. İşin kötüsü zabıtalara cop vererek oradaki halkın direncini kırmaya çalışmıştır. Yıkıma engel olmaya çalışan halka copla müdahale etmişlerdir.” Dedi.

    Kılıçdaroğlu’na Mektup

    Söz konusu belediye başkanının CHP’li olması nedeni ile CHP genel başkanı Kılıçdaroğlu’na mektup yazdığını söyleyen Doğan, “Mektupta alevi inancının ve öğretisinin bir kurumu olan cemevine karşı yapılan bu saldırıya kayıtısız kalmaması gerektiğini ve bir Alevi olarak da önemli bir siyaset kurumu olan CHP’nin genel başkanı olan bir insandan da böyle bir şey isteme hakkımız olduğunu ifade ettim.” Dedi.

    Doğan ayrıca Eşgenel başkanların ve Milletvekili arkadaşlarının hala tutukluluklarının devam ettiğine dikkat çekerek “ Bu kabul edilemez bir durumdur. Bu durumu protesto ettiğimi ve bu durumun düzeltilmesi gerektiğini, siyasetin cinnet halinden çıkması gerektiğini ifade etmek istiyorum” diyerek, herkesi demokrasiye sahip çıkmaya çağırdı.

     

  • Mehmet Bayrak’a göre Türkiye teokratik bir devlet

    Mehmet Bayrak’a göre Türkiye teokratik bir devlet

    Araştırmacı yazar Mehmet Bayrak: Türkiye’nin laik değil, adeta ‘Devlet Müslümanlığı’ eksenli teokratik bir devlet olduğu; inanç özgürlüğünün de bulunmadığı açıktır. Düşünün ki, Kürt kimliğinin kabulü gibi Alevi kimliğinin kabulü de henüz hukuksal bir statü kazanmamıştır.
    Siz hem Alevilik, hem de Kürt tarihi üzerine önemli çalışmaların sahibisiniz. İlk sorum: Alevilik nedir? Bir yaşam biçimi mi, ya da bir felsefe mi sadece? Semavi dinlerden farkı nedir?
    Hemen belirtmeliyim ki, hem Alevilik hem de Kürdoloji alanında çalışma yapmam, herşeyden önce benim dünyagörüşümle ve tarihsel-toplumsal olguları kavrayışımla ilgili bir konudur.

    1970’te Üniversiteyi bitirip 1971’de yazmaya başladım, 1973’te Tevfik Fikret ve Devrim konulu çalışmam yayımlandı. Tevfik Fikret’i seçmem sıradan bir tercih değildi, ilk yazım da onunla ilgiliydi. Tevfik Fikret, 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında hümanist düşünceyi, emeği ve özgürlüğü temsil ediyordu. Bu nedenle, Nazım Hikmet diğer İttihadçı ve Kemalist yazarları eleştirirken; Tevfik Fikret’in, yaşadığı dönemde ve içinde bulunduğu ortamda en iyi ve en ileri ne olmak mümkünse, onu olduğunu vurguluyordu.

    Daha sonraki Türkoloji çalışmalarımda da; Cumhuriyet döneminin en önemli kazanımlarından biri olarak eğitimi ve edebiyatı halklaştıran bir hareket olan Köy Enstitüleri ve Köy Edebiyatı üzerinde yoğunlaştım. Bundan sonra, tarihsel , sosyolojik ve folklorik boyutu ağırlık kazanan çalışmalara yöneldim. Bu çalışmalarda da, Selçuklu’dan buyana egemenlerin baskı ve zulmüne karşı koyan toplumsal ve bireysel başkaldırı hareketlerini işledim. Yani, yerim emek dünyasının yanı idi.

    1970’li yıllardan itibaren Halk ve Tekke Şiiri bağlamında Aleviliği işlerken, 1984’te yayımladığım Halk Hareketleri ve Çağdaş Destanlar konulu çalışmam esas olarak Alevi önderlikli halk hareketleri üzerinde yoğunlaşıyordu. Zaten bu tarihten dört yıl önce Pir Sultan’ın köyü Banaz’da düzenlenen I. Pir Sultan Abdal Şenliği’ne konuşmacı olarak katılan tek Alevi kökenli aydındım. 1986’da yayımlanan Pir Sultan Abdal konulu çalışmam da, bu alanda bir Alevi yazar tarafından kaleme alınan ilk biyografik çalışmaydı.

    Bundan sonra hazırladığım Aleviliğe ilişkin dört eserde; Türk-İslam Sentezi eksenli resmi ideolojiyi mahkum eden çalışmalar yaptım. İttihad ve Terakki kaynaklı Resmi ideoloji, Aleviliği „Türk Müslümanlığı“ olarak sunmaya çalışırken, bunun tarihsel ve toplumsal gerçeklikle ilişkisi bulunmadığını belgeleriyle ortaya koydum…

    Kürdoloji alanına yönelmem de, salt Kürt kökenli bir aydın olmamdan değil; red ve inkâr edilen bir halkın ulusal kimliğine ve demokratik haklarına duyduğum saygıdan kaynaklanıyordu. Selçuklu ve Osmanlı döneminde nasıl ezilen yoksul Türk halkının yanında yer aldıysam, burada da yoksanan ve hakları gasbedilen
    bir halkın yayında yer almam gerekiyordu. Tıpkı, ezilen bir cins olarak kadının yanında yer alıp, bu alanda da çalışma yapmam gibi.

    Özetle, hiç bir zaman klasik bir sol, klasik bir Alevi ve klasik bir Kürt aydını olmadım. Zaten, bu gerçekliği dünden bugüne eserlerimle ortaya koyduğuma inanıyorum.

    Şimdi, asıl sorunuza gelebiliriz. Üstte de anlattığım gibi, yaklaşık 30 yıldır Alevilik konusunda çalışma yapıyorum; yaklaşık 20 yıldanberi geldiğim nokta şudur: Alevilik, geçmişi binlerce yıla dayanan bir evrensel- doğal dindir. Araştırmacılar, kısmen sol resmi ideolojinin, kısmen Kemalist resmi ideolojinin kısmen de İslam dininden gördükleri zararın etkisiyle, Aleviliğin bir „din“ olduğunu söylemekten kaçınıyorlar… Oysa, dinler ve inançlar insanlık tarihi boyunca vardı ve bugün de devam ediyor. Dahası, ilk semavi kitap olan Tevrat’ın tamamlandığı tarih, bundan 2300 yıl öncesidir. Ondan önceki dinler „doğal dinler“ olduğu gibi; bugün de insanlık ailesinin yaklaşık üçte ikisi doğal dinlere mensupturlar. Konfüçyüs dini ve Budizm bunların en büyükleridir.

    İnsanlar, ya İslamcıların etkisinde kalarak Aleviliği mezhep veya tarikat olarak nitelendiriyorlar, ya Kemalistlerin etkisinde kalarak Türk Müslümanlığı olarak değerlendiriyorlar ya da Sol aydınlar gibi öğreti, felsefe, yaşam biçimi, inanç veya erkân olarak adlandırıyorlar. Aleviliğin felsefe, kültür, yaşam biçimi, inanç ve erkân boyutu vardır, ancak bunların hiç biri Aleviliği tek başına anlatamaz…

    Alevi aydınlar son 20 yıldır Aleviliğin kökenleri, tarihi gelişimi vb. konularda birçok eser ortaya koydular. Siz de bu konuda önemli araştırmalar yaptığınız. Sizi bu konuya yönelten nedenleri ve sonuçları anlatabilir misiniz?
    Sorunuzun cevabını yukarda önemli ölçüde verdiğimi sanıyorum. Üstte de vurguladığım gibi, Alevilikle ilgilenmem yaklaşık 35 yıla dayanıyor. İlk kitabım yayımlandıktan hemen sonra, yaşayan Alevi ozanları ve halk şiiriyle ilgili bir yazıdizimin Aralık- 1973’te Ankara’da yayımlanan Yenigün Gazetesinde yayımlandığını söylersem, sanırım bu konuda bir fikir verebilirim.

    O tarihlerde „Alevi“ adıyla dernek kurmak ve örgütlenmek yasaktı. Bunun yerine Hacı Bektaş, Anadolu, Banaz ve Çevresi türünden kültür ve dayanışma dernekleri kuruluyordu. Nitekim, 1980’de katıldığım Sivas- Banaz’daki I. Pir Sultan Festivali ile Ankara’daki „Hacı Bektaş Felsefesinin Çağdaş Yorumu“ konulu bir paneli Banaz ve Çevresi Kültür ve Yardımlaşma Derneği organize ederken; 1986’da İstanbul’da katıldığım „Alevilik- Bektaşilik ve Sorunları“ konulu bir paneli de, Hacı Bektaş Veli Kültür Derneği adlı bir dernek düzenlemişti. Bu örgütlenmeleri, daha çok Maraş ve Çorum katliamlarına bir tepki olarak ortaya çıkan örgütlenmeler olarak görüyorum. Aslında, 27 Mayıs 1960 darbesinden sonraki ilk Alevi katliamı girişimi 1967’de Elbistan’da yaşanmıştı. Daha sonra, Malatya, Sivas ve Alaca’da da kimi olaylar yaşanmıştı.

    Kuşkusuz, bunların hiç biri Devlet aygıtından bağımsız değildi. Nitekim sonradan ortaya çıkan kimi gizli belgeler, bunu açıkça gösteriyordu. Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in kasasından çıkan bir gizli rapor, 1978’deki Maraş katliamının kimlerin elleriyle örülüp hayata geçirildiğini gösterdiği gibi; 1960 darbesi sonrasında hazırlanan bir gizli plan da; Alevi Kürtler’in asimilasyonuna ve halk ozanlarının Türkçe söyleyişe yöneltilmesine ilişkin ilginç önermelerde bulunuyordu.

    1960’a gelinceye kadar Alevi müziğinin radyolarda icrası yasakken, aynı zamanda bir radyo sanatçısı olan Ali Ekber Çiçek, „Haydar, Haydar“ redifli ünlü deyişi, ancak Muzaffer Sarısözen’in özel izniyle İstanbul Radyosu’nda okuyabildiğini bana anlatmıştı. Aşık Veysel, Aşık Davut Sulari , Aşık Daimi, Aşık Kul Hasan, Aşık Kul Ahmet, Aşık Mahzuni ve Aşık Şah Turna gibi ozanlar bireysel olarak Alevi müziğine katkıda bulunurken; çoğunluğu Alevi Kürt toplumundan gelen bu âşıklar ve halk şairleri eserlerini Türkçe icra ettikleri halde; Alevi kimliğini ve kültürünü bilince çıkarmalarından dolayı kitlesel etkinliklerde tehlikelerle yüzyüze gelmekteydiler. 1967’deki Elbistan konseri bunun çarpıcı bir örneğiydi.

    1980 Darbesi, Türk- İslam Sentezi doğrultusunda dini toplum yaratmada bir dönemeçti. Bu tarihte, ayrımcılık yarattığı gerekçesiyle Kürt halk danslarının bile televizyonlarda gösterilmesi yasaklanırken; büyük bir olasılıkla Alevileri de dindar topluma katma ve 1984’te ortaya çıkan Kürt ulusal hareketine katışını engelleme amacıyla, Alevi müziğine yeşil ışık yakılıyordu. Keza, Milli Güvenlik Kurulu, bu başkaldırıdan bir süre sonra içerde ve dışarda dini akımların ve vakıfların desteklenmesi doğrultusunda bir karar alıyor ve bu amaçla önemli bir bütçe ayırıyordu… İçerde ve dışarda, bu dini örgütlenmenin koordinasyonu da, dönemin Kültür Bakanı eski MHP’li Namık Kemal Zeybek’ e veriliyordu. Bu asimilasyon çabasına karşın, Kürt hareketindeki yeni yöneliş, Alevi toplumunda da bir itme yaratıyordu.

    Nitekim, Muhlis Akarsu dışındakilerin tümü geçmişte Radyolarda bağlama sanatçısı olarak görev yapan Muhabbet grubu üstüste kasetler çıkarıyor ve ürünler ogüne kadar duyguları bastırılmış Alevi toplumunda büyük yankı yapıyordu. Bu kasetlerde okunan türkü ve deyişlerin büyük bölümü İçtoroslar Alevi kültürünün ürünleri olduğu gibi; bu bölge, muhabbet ve hasbıhal geleneğinin de en yoğun yaşandığı yörelerdendi. Bölgenin en büyük Alevi müziği icracılarından, Dedem Haydar Bayrak’ ın Hakka yürümesi üzerine, oğulları Haydar ve Hacı Bayrak tarafından gerçekleştirilen müzikli uğurlama törenine ilişkin kasetin, bu muhabbet kasetleri dizisine kaynaklık ettiği söylenmektedir…

    Ancak, Alevi örgütlenmesinde asıl dönemeç 1993’teki Sivas Katliamı ile yaşanıyordu. Bu katliamda Devlet suçüstü yakalanıyor ve bu, Gazi katliamıyla daha da perçinleniyordu. Alevi toplumunun sözde laik rejime olan „tek yanlı aşkı“ da böylece büyük darbe yiyor ve Alevi toplumu yoğun bir örgütlenmeye yöneliyordu.

    Kuşkusuz, bu yeni yöneliş bir „moda“yı da birlikte getiriyor ve Kürt kimliği „riskli“ olduğu için, sol gelenekten gelen ve ogüne kadar Alevilik gibi bir sorunu olmayan nice insanlar, Aleviliğe yönelerek kitaplar çıkarmaya başladılar. Daha önce Alevilik ve Alevi edebiyatını yazanlar, çoğunlukla asker ve sivil bürokrat Kemalist yazarlardı. Bu nedenle, Alevilerin doğrudan kendilerini yazmalarını önemsemekle birlikte, bunların yazdığı kitapların çok büyük bir bölümünün bilimsellikten uzak, eski çalışmalardan bile geri olduğunu söylemek durumundayım.

    Kürt Aleviliğinin ortaya çıkışı, Kürtlerin İslamlaşması konularında kısaca bizi bilgilendirir misiniz?

    Öncelikle şunu vurgulamalıyım ki, hiç bir dinin ve inancın başlangıç tarihini tam olarak belirlemek mümkün değildir. Belirli insani kaynaklı yazılı metinlere dayalı Budizm, Konfüçyüzm, Brahmanizm, Mazdeizm ve Manihaizm gibi birçok eski din bile geçmişteki inanç ve kültür kaynaklarına yaslanıp, birbirini etkilerken; Musa’ya atfedilen Tevrat bile, Musa’dan bin yol sonra tamamlanıyor ve eski dinlerden etkileniyordu. Ondan 300 yıl sonra gelen İncil ve bundan 600 yıl sonra gelen Kuran da, keza öncekilerden önemli ölçüde etkilenmiş, hatta kopye edilmişti.

    Nitekim, 17. yüzyıl Fransız filozoflarından Volney, „Kalıntılar“ adlı ünlü eserinde eski din adamlarını karşılaştırırken, Zerdüşti din adamını „Museviler, Hıristiyanlar, Muhammedanerler; sizlerin tümü Zerdüşt’ün yolunu sapıtmış çocuklarısınız!..“ şeklinde konuşturarak, bu gerçekliğin altını çizer.

    Alevilik konusunda öncelikle söylenecek şey, bu inanç ve kültürün bugünkü Mezopotamya ve Anadolu toprağından kaynaklandığıdır. Tarihin kendisiyle başlatıldığı Sümer uygarlığıyla Hitit uygarlığından artakalan ürünler, bu uygarlıkların inançsal- kültürel yapılanmasıyla Alevilik arasında büyük bir benzerlik bulunduğunu ortaya koyuyor. Nitekim, İlahi gücün insanda görülmesi, ibadetin kadın- erkek birlikteliği ve eşitliği temelinde yapılması, müzikli ibadet yapılması, dini törenlerde ilahiler/nefesler eşliğinde raks/ semah yapılması ve öğütler verilmesi gibi temel motiflerde büyük benzerlikler vardır.

    Öte yandan, İslamiyetin etkisine girmeden önce özellikle Yukarı Mezopotamya Kürtleri arasında Yaresan- Aleviliği’ nin yaygın olduğunu gösteren çok önemli bulgular vardır elimizde. Bilinen en eski Kürt şairi, Milat’tan 400 yıl önce yaşayan Borazboz adlı şairdir. İslamiyetin yayılmaya başladığı 7. yüzyıla ait bir Kürtçe şiirde, İslam halife ordularının büyük bölümü Zerdüştiliğin güçlü devamı niteliğindeki Mazdekçiliğe ve Hurremiliğe mensup Mezopotamya’da yaptığı yıkımlar anlatılır. Bu şiirin Türkçesi şöyledir:

    Kutsal yerler yakıldı
    Kutsal ateşler söndü
    Herkesten saklandı namlı büyükler
    Zalim Araplar girdi ta Fırat’a kadar
    Köylerden tut da ta Şehrizur’a kadar
    Esir alındı bütün kızlar ve kadınlar
    Kendi kanında boğuldu özgür adamlar
    Kimsesiz kaldı Zerdüşt’ün töresi, dini
    Yüce Hürmüz affetmeyecek hiç birini

    11. yüzyıllar arasında yani İslamiyetin henüz nüfuz edemediği Kürt coğrafyasında yetişmiş ve eski Kürtçe’nin Lur lehçesinde yazmış 30 dolayında Kürt şairi bilinmektedir bugün, ki bunların yarıya yakını kadın şairlerdir. Bu kadın şairlerin yarısı ise tanbur eşliğinde eserlerini terennüm etmektedirler. Bu şairlerin dinsel unvanları Babe/ Baba; kadınların sıfatı ise Daye veya Xatun’ dur. Kürtler’in „Ömer Hayyam“ı olarak nitelendirilen ve onun yanısıra Mevlana ve Yunus Emre’yi önemli ölçüde etkileyen ünlü filozof- şair Baba Tahir Uryan bunlardan yalnızca biridir.

    Literatürde Yarsanizm, Ahlê Haq gibi adlarla anılan bu Yaresan Aleviliği, Batı’da doktora tezlerine konu olurken, Türkiye’de bilinmemektedir bile. Bu bilinmeyince de, Babailiğin nereden geldiği, Hakikatçı Alevilik’teki ve Bektaşilikteki Baba’ lık ve Ana’ lık sıfatlarının nereden geldiği bile bilinmez.

    İslamî Kürtler’e gelince. Göreceli olarak İslamı geç kabul eden Kürtler, öyle görünüyor ki bir yandan Selçuklu yönetimine, öte yandan Safeviler’le büyük bir rekabet içine giren ve Yavuz Selim’le başlayan Osmanlı- Halife yönetimine yaranmak amacıyla İslamiyette yoğunlaşmıştır. Buna rağmen, eski din ve geleneklerinin İslamiyetle çatıştığı yerlerde Tarikatlere yönelmişlerdir. Sünni Kürtler’in, Şafiî mezhebinin yanısıra Nakşibendi, Sühreverdi, Rifai ve Nurculuk tarikatlarına yönelmesi, bu açıdan ilginçtir. Bu tarikatlerin çoğu ibadetlerini erbane türü çalgılarla yapmaktadırlar.

    Türkmen ve Kürt Aleviliği arasında fark var mı? Varsa nelerdir? Türkler Anadolu’ya gelmeden önce hangi inançtandı, sonra nasıl bir inançsal evrim geçirdiler?

    Türkmen ve Kürt Aleviliği arasında çeşitli inanç, kültür ve ritüel farklılıklarının olması kaçınılmazdır. Bir defa Türkmen unsurlar bu topraklara gelmeden önce , esas olarak Sibirya halklarının dini olan Şamanlıktan sonra, farklı yer ve dönemlerde Budizm, Taoizm, Manihaizm, Hıristiyanlık ve Hazar İmparatorluğu döneminde topluca Yahudiliği benimsedikleri gibi, 8-9. yüzyıllardan sonra büyük çoğunlukla İslamiyete geçmişlerdir. Anadolu’da yaşayanların önemli bir bölümü Aleviliği benimserken; söylenenin tersine Orta Asya ve Kafkasya’da kalanlar bağnaz bir Müslümanlığa yöneldiler. Öyle ki, bölge Türklerini yansıtan 19. yüzyıla ait gravür ve seyahatnamelerde, şeriat kurallarının buralarda nasıl uygulandığını gösteren çarpıcı görüntüler vardır. Bu nedenle, resmi ideolojinin kalemşörlerinden, Rusya kaçkını Abdülkadir İnan gibi sözde bilimadamlarının, Aleviliğin kökenlerini doğrudan buralara bağlaması, tamamen güdümlü bir politikanın sonucudur.

    Kısaca söylemek gerekirse, iddia edilenin tersine , Türkmenler esas olarak Alevilikle, Anadolu ve Mezopotamya topraklarında buluştular. Alevilikle ilgili ilk Türkçe şiirlerse 13. yüzyılda, Yunus Emre ile başlıyor.

    Aleviliğin iki halk arasındaki farklı zaman ve mekan konuşlanışıyla farklı kaynaklanmalar dolayısıyla Kürt ve Türkmen Aleviliği arasında bazı gelenek ve töre farklılıklarının olması doğaldır. Sözgelimi „kirvelik“ ve „müsahiplik“ kurumu Kürt Alevilerine özgü bir gelenektir. Müsahiplik kurumu, Aleviliğe akraba Ezidilik ve Ahlê Haqlık gibi dinlerde „ahiret kardeşliği“ olarak nitelendirilen, Kürt Aleviliğinde de son derece önemsenen bir kurumdur. Öyle ki, müsahibi olmayanların cem’e girmesi bile mümkün değildir ve sorumlulukları son derece ağırdır.

    Kirvelik de, Kürt Aleviliğinde salt bir sünnet olgusuyla özdeşleştirilemeyecek ölçüde önemlidir. Bir Yahudi geleneği olan „sünnet“ olgusu, İslamlığın bir ölçütü olarak yansıtılsa da, Alevilerde hiç de böyle algılanmamaktadır. Özellikle, Hakikatçı Aleviler sünneti, bir horozun gerdanından veya bir köpeğin kulağından bir parça kesmekle aynı şey olarak kabul ederler. Bu nedenle, Kürt Aleviler, sorumluluğu büyük olan müsahiplik yerine kimi zaman iki işlevi birlikte yürüten kirveliğe bu misyonu yüklemektedirler. Bu nedenle, Türk Alevilerinde önemsenmeyen bu kurum da, Kürt Aleviliğinde önem kazanmaktadır.

    Bu arada, tıpkı Hıristiyanlar’da ve Museviler’de olduğu gibi, sakal kesmeme ve kıl düşürmeme geleneği de, Alevi Kürtler’e özgü bir gelenektir. Ayı, güneşi ve ateşi kutsal sayma; doğanın kutsanmasının bir göstergesi olarak dilek ağacını kutsama ve dilek dileme de, esas olarak Alevi Kürtler’e özgü bir olgudur.

    Öte yandan, iki kesim arasında bir de politik ayrımcılık yapılmıştır. Sözgelimi, 1925’te yasaklanan Bektaşi tekkeleri 1927’den itibaren yeniden açılırken; Alevi Kürtler’e özgü dergahlar üzerindeki yasak hep devam etmiştir.

    Kürt Alevileri arasında yaygın bir inanç var, Kürt Müslümanların Aleviler’e zulm ettikleri konusunda. Osmanlılar döneminde Aleviler’in katledilmesinde Devlet yandaşı davrandıkları gibi. Sizce bu söylentilerin gerçeklik payı nedir? Ve sebepleri nelerdir? Kürt ve Türkmen Aleviler neden Kürt ulusal hareketleri ile mesafeli olmuşlardır?
    Babai, Bedreddini, Kızılbaş, Rafızi ve Sorser Aleviler’in, gerek Selçuklu gerekse Osmanlı yönetimlerince horlanan, aşağılanan ve yeri geldikçe tasfiye edilmeye çalışılan topluluklar olduğu açıktır. Bunlar içinde en çok aşağılanan unsurun yoksul Kızılbaş-Türkmen tabakalar olduğu da bilinmektedir. Onlara yakıştırılan sıfatlar „Etrak-i bi- idrak, Etrak-i napak, Etrak-i merkeb-etvar“ dır. Bu nedenledir ki, Selçuklu’dan başlayarak katliama en çok uğrayan unsurlar bunlardır. Ancak unutmamak gerekir ki, Babai ve Bedreddin hareketine katılanlar her soydan, her dinden ve her inançtan insanlar olduğu gibi; bunları bastıranların içinde de Türkler, Kürtler ve paralı Frank askerleri gibi değişik kesimlerden askerler vardır. Bu arada, unutmamalı ki Türkmenler’e Anadolu’nun kapısını açan 1071 tarihli Malazgirt Savaşı’nda da, Alpaslan’ın ordusunda 10-15 bin dolayında Kürt savaşçı yer alırken, Romen Diyojen’in komutasındaki Bizans ordusunda da 20 bin dolayında Hıristiyan Türk askeri yer alıyordu…

    Yavuz Selim dönemindeki 50 bin kişilik Kızılbaş katliamı konusunda da, kanıtsız- belgesiz saptırmalara başvurulmaktadır. Bir kez katliam, Yavuz daha başkent İstenbul’dan çıkmadan başlatılmış ve güzergah üzerindeki bölgelerde sefer boyunca devam etmiştir. Konuya ilişkin en ayrıntılı araştırma, Prof. Dr. M. Şehabettin Tekindağ’ ın „Yeni Kaynak ve Vesikaların Işığı Altında Yavuz Sultan Selim’in İran Seferi“ konulu geniş oylumlu araştırmasıdır. Bu sefer sırasında, düzenli ordu birliklerinin ve Anadolu’daki sipahi güçlerinin yanısıra, kuşkusuz Doğu bölgelerinde yandaş Kürt mirliklerinden de yararlanılmıştır. Hatta bu seferde katledilenlerin büyük çoğunluğunun, Osmanlı’ya ve Safeviler’e yakınlaşmayı reddeden Alevi Kürtler olduğu da söylenmektedir. Çünkü Yavuz’dan sonra gerek Batı’ya gerekse Doğu’ya en çok savrulan unsurlar, bunlar olmuştur. Bu arada, unutmayalım ki Osmanlı’nın düzenli ordusu olan Yeniçeriler, Bektaşi ocaklarından elalmış unsurlardan oluşmaktadır. Ancak onların Bektaşiliği, tümüyle „Kızılbaşlığa düşman“ bir karakterdedir. Öyle ki, Priştineli bir Bektaşi şairi, 17. yüzyılda şöyle diyebilmektedir:

    Yetmiş kâfir öldürmekten sevaptır
    Kim öldürür ise bir Kızılbaş’ı…

    Ancak , özellikle vurgulanması gereken tarihsel gerçeklik şudur: Gerek Selçuklu, gerek Osmanlı, gerekse Cumhuriyet yönetimleri, çıkarları için her zaman Sünni- Müslüman Kürt unsurlardan yararlanmıştır. Yukardakilere ek olarak Abdülhamid dönemindeki Hamidiye Aşiret Alayları ile Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki Mahalli Kürt Milis Kuvvetleri’ ni ve günümüzdeki Korucular Ordusu’ nu buna örnek gösterebiliriz.

    Özellikle, II. Abdülhamid döneminde tümüyle Sünni Kürtler’den kurulan Hamidiye Alayları, hem Ermeniler’e hem de Alevi Kürtler’e karşı kullanılmışlardır. Bu ise, Alevi ve Müslüman Kürt bloku arasında bugün de etkileri silinmeyen büyük bir kırılma yaratmıştır. İlginçtir, Abdülhamid’in durumdan şikayet eden Kızılbaş Kürt liderlerine armağanı ise, birkaç kişiyi okutup, buna karşılık Dersim’e ellerinde Kuran’larıyla Hanefi din adamları sokması ve Dersimlileri asimile etmeye çalışması olmuştur…

    Türkiye’de inanç özgürlüğü var mı? Türkiye Devleti laik bir devlet mi? Sizce laiklik nedir?

    Türkiye’nin laik değil, adeta „Devlet Müslümanlığı“ eksenli teokratik bir devlet olduğu; inanç özgürlüğünün de bulunmadığı açıktır. Düşünün ki, Kürt kimliğinin kabulü gibi Alevi kimliğinin kabulü de henüz hukuksal bir statü kazanmamıştır. Laikliğin en kısa tanımı ise, Devlet’in dinler ve inançlar karşısında eşit mesafede bulunmasıdır.

    Batı dünyası, daha 16. yüzyılda reformunu ve rönesansını gerçekleştirip, dinin egemenliğini kaldırırken; Türkiye ne yazık ki aradan geçen 400-500 yıllık sürece rağmen bunu hâlâ gerçekleştirebilmiş değil.

    Aleviler özgürce ibadet edebiliyorlar mı? Yaşayan Alevilikten biraz bahseder misiniz? Yeni kuşak Aleviler Aleviliği ne kadar yaşıyor? Bundan sonra neler yapılmalı?
    Aleviler’in ibadetlerini geçmişte olduğu gibi, Cumhuriyet döneminde de özgürce yapamadıkları açık bir gerçektir. Düşünün ki, Aleviler’in ibadet yerleri olan Cemevleri ve Dergâhlar bile hâlâ resmen kabul edilmiş değildir. Bugün bu konuda fiili bir durum yaşanmaktadır. Bu nedenle, Aleviler’in Kemalist rejime bağlılıkları „ tek yanlı bir aşk“tan başka birşey değildir. Neyse ki, Sivas ve Gazi katliamları gibi kimi müsibetler, Aleviler’in gerçeği kavramalarında sarsıcı bir itme görevi görmüştür.

    Bektaşilik ile Alevilik arasında belirgin bir fark var mıdır? Bazıları fark olmadığını, bazıları da çok farklı olduğunu söylüyor. Siz bu konuya nasıl yaklaşıyorsunuz? Sizce Kürt Aleviler arasında Bektaşilik etkisi var mı? Yoksa Türkmen Aleviliği mi Bektaşiliğe yakındır?

    Öncelikle şunu bilmeliyiz ki, Alevilik geçmişi binlerce yıla dayanan bir evrensel- doğal dindir. Bektaşilik ise, 13. yüzyılda yaşamış Hacı ( Hace) Bektaş Veli adına, ancak ondan 200 yıl sonra yani 15. yüzyılın sonlarında Kızılbaşlığı Müslümanlığa ve Saray’a yaklaştırma amacıyla kurulmuş bir köprü- tarikat. Nitekim, Bektaşiliğe temel oluşturan ve Hacı Bektaş’a atfedilen eserler de ondan 200 yıl sonra başkaları tarafından kaleme alınmıştır. Hacı Bektaş’tan günümüze ulaşan şiir ve sözler ise sınırlıdır. Gerisi sonradan başkaları tarafından ve Arapçe olarak kaleme alınmıştır. Bu nedenle de, Anadolu’nun göbeğinde kurulan Hacıbektaş Tekkesi’nin postnişinlerinin büyük bölümü bile Anadolulu değil, Balkanlı’dır. Zaten kuruldukları bölgeler de Kızılırmak’ın batısında kalan Türkmen bölgesi ile sonradan fethedilen Balkan ülkeleridir. Amaç, gerek Kızılbaş Türkmenler’i, gerekse fethedilen Balkan ülkelerinin halklarını Müslümanlığa ve Saray’a yaklaştırmaktır. Güçlü Kızılbaş/ Alevi ocaklarına sahip Kürt coğrafyasında ise bu güdümlü tekkelere cevaz verilmemiştir.

    Bu özelliklerinden dolayı Bektaşi tekkeleri, Kızılbaş isyanlarında hep Saray’ın yanında yer almış ve Kızılbaş topluluklarla ters düşmüşlerdir. Ancak gerileme döneminde Bektaşi tekkelerin ellerindeki malların alınmasından sonra, Bektaşi babalarıyla Saray’ın ilişkileri bozulmuş ve kimi Bektaşi babaları 1789 Fransız Burjuva Devrimi’nde bu hareketin ideologlarıyla ilişkiye girmişlerdir. Bektaşilik, özellikle bundan sonra bir muhalefet hareketidir ve kanımca 19. yüzyılın başında lağvedilmesi daha çok bununla ilişkilidir…

    Aleviliğin bir „din“, Bektaşilik ve Mevleviliğin birer „tarikat“ olduğu, Devletin gizli etno-politik inceleme raporlarında da yer almaktadır. Bugün belirli mensupları bulunan bu iki tarikat, günümüzde Aleviliğin bir parçası ve yorumu olarak algılanmaktadır.

    Bir de Aleviler tarihleri boyunca hep muhalif olarak yaşamışlar ve iktidar olamamışlar. Sizce bunun gerekçeleri nelerdir?

    Bazı araştırmacılar, küçük bir isim benzerliğinden yola çıkarak, Alevilerin bundan 8000 yıl önce Anadolu’da yaşamış, bilinen ilk halklardan biri olan Luviler’ den geldiğini ve geçmiş binyıllarda Avrupa’da muhtelif dönemlerde devletler kurduklarını iddia etseler de; gerçekte Aleviler tarihleri boyunca hep muhalif olarak yaşamışlardır. Alevilik, gerçek kimliğinden uzaklaştırılıp, Şiilik formuna girince ve resmi din haline gelince de zaten tutuculaşmıştır. Bununsa, farklı biçimlerde algılanan „Ali“ ve „12 İmam“ kültlerindeki zahiri benzerlik dışında Alevilik’le hiç bir ilgisi yoktur.

    Mehmet Bayrak AlevilikBir kez, Alevilikle semavi dinler arasında kimi simgesel benzerliklerin ötesinde köklü bir fark vardır. Bunlar ise, tarihi akışı içerisinde semavi dinlerle etkileşimi sürecinde ortaya çıkan motiflerdir. Sözgelimi, Hıristiyanlıktaki (Baba- Oğul- Kutsal Ruh) teslisinin, Aleviliğe sonradan eklemlenen (Hak- Muhammed- Ali, Hakikatçı Aleviler’de Hak- Ali- Hüseyin) üçlemesine dönüşmesi; (12 Havari’nin 12 İmam’a) dönüşmesi türünden benzerliklerdir. Dinler arasındaki en büyük belirteç, Tanrı ve İnsan algılamasıdır. Alevilik, tanrısal gücü bir bütün olarak evrende mündemiç, en belirgin yansımasını insanda bulan gizil bir güç olarak algılarken; başta İslamiyet olmak üzere semavi dinler insanı „kul“ düzleminde, etkisiz bir element olarak görmektedirler. Semavi dinler tarihinde sayısız Alevi, bu anlayıştan dolayı katledilmiştir. Bugün adı bilinmeyen nice ergin-insan içinde sadece Ebu’l- Wefa-yı Kürdi, Hallac-ı Mansur, Baba İlyas, Baba İshak, Seyyid Nesimi, Pir Sultan Abdal gibi birkaç ulu kişinin adı bilinmektedir. Salt Seyyid Nesimi’nin yoldaşı onlarca Hurufi- Kalenderi derviş-
    şairin 16. yüzyıl başlarında Kayseri’de katledildeğini söylersek, sanırım bu konuda bir fikir vermiş oluruz…

    Son olarak, Sizce Alevilerin Türkiye siyasetinde duruşları nasıl olmalı? İnanç özgürlüğü için nasıl bir yol izlemeli? (Kürt sorunu, demokratikleşme, insan hakları ve AB’ye giriş gibi konular bağlamında).

    Açıkça söyleyeyim ki, Aleviler’in bugün karşıkarşıya bulundukları sorunun temeli, tek tip toplum yaratma eksenli politikalar ikame eden 1912 sonrası İttihad ve Terakki yönetimi ile bunun güçlü devamı niteliğindeki Kemalist rejim tarafından atılmıştır.
    Gerek 2. Meşrutiyet gerekse 3. Meşrutiyet olarak nitelendirilen Cumhuriyet rejiminin yapmak istediği şey, Hanefi mezhebi ekseninde bir Devlet Müslümanlığı yaratmak ve Aleviliği de bunun içinde eritmektir. İttihad yönetiminin bu konuda gizli raporlar hazırlatması, Kemalist rejimin bir dizi yasal ve dinsel düzenlemeyle bunu uygulamaya koyması ve günümüzde hâlâ Alevi köylerine cami yapılmaya çalışılması, başka türlü izah edilebilir mi?.. Bunun için Müslümanların kutsal kitabı Kur’an bile yeri geldikçe kullanılabilmiştir. Sözgelimi Kuran’ın Cumhuriyet döneminde Diyanet aracılığıyla yapılan ilk tefsirinde M. Kemal’in verdiği direktif şöyledir: „Kur’an, Türk- İslam geleneği gözönünde bulundurularak tefsir edilecektir.“

    Aynı dönemler, Kürt kimliğinin red ve inkâr edildiği; Lozan Antlaşmasıyla verilen kimi kültürel ve inançsal hakların, açık ve gizli kararlarla gasbedildiği; çok sınıflılık gerçeği yerine „imtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir kitleyiz“ yutturmacasının dayatıldığı dönemlerdir.

    Öyleyse, bu sistemde hakları gasbedilen Aleviler’in, doğal müttefikleri en başta Kürtler ve emek cephesinin bileşenleridir. Müslüman çoğunluk karşısında Aleviler ve diğer azınlık inançların; Türk çoğunluk karşısında Kürtler ve diğer etnik grupların; egemen sınıflar karşısında emekçilerin çıkarbirliği vardır. Tüm din ve inançların özgürlüğünü öngören gerçek bir laiklik; tüm halkların kendi kimlikleriyle yaşamasını sağlayan ve emekçilerin tüm sınıfsal haklarına kavuştuğu gerçek bir demokrasi, tüm bu katmanların ortak bileşkesidir.

    Günümüzde bunu gerçekleştirecek en önemli etkenlerse, iç dinamiklerin yanısıra, Türkiye’nin içinde yer almaya çalıştığı Avrupa Birliği’dir. Avrupa Birliği’nin çizdiği yol haritası ve öngördüğü kriterler, bu kesimlerin beklentileriyle de buluşmaktadır.

    YAZAR CAFER SOLGUN: ALEVİ DERNEKLERİ ERGENEKON’A SESSİZ

    ‘Alevilerin Kemalizmle İmtihanı’ kitabını neden yazdın?
    Dersimli bir Kürt Alevisiyim. 1970’li yıllarda Dev-Genç’liydim. 17,5 yıl yattım. 12 Eylül’de ve 90’lı yıllarda. Alevi meselesinin önemini sonradan kavradım. Aleviler asimilasyondan şikâyetçidir. Bunun en önemli nedeni, devlet politikaları. Biz bu topraklarda devrim yapacaktık fakat bu toplumun gelenekleri ve inançlarıyla ilgili merakımız yoktu. Marksizm’i ezbere bilirdim, sosyalist devrimleri araştırırdık, Mao’nun neler söylediğini bilirdik ama bu toprakları tanımazdık. Sol hareketlere destek veren Alevilerin dertleriyle ilgilenmezdik. “Dedelik feodal bir kurumdur, din toplumun afyonudur” dedik. İçinden çıktığımız toplumu araştırmadık bile, merak dahi etmedik.
    Alevilerin sorunu nedir diye düşünmedik.

    Ne zamana kadar ibadetler gizli yapıldı?
    1990’ların başına kadar böyle yapıldı. Çünkü 60’lı ve 80’li yıllarda baskılar hep oldu. Cemler jandarmalar tarafından basılmıştır. Dinine uyacaksan camiye gidecektin; Aleviliğinden vazgeçmek gerekiyordu. Solun yanlışıysa şuydu; özgürlükleri kısıtlanmış bir topluma destek vermemek, onların özgürlükleri için savaşamamak. Buna karşılık Alevilerin rejime, devlete karşı besledikleri eleştiri kültürünü kullanmıştır, sol. Aleviler tüm sol hareketlere destek verdiler.

    Cumhuriyet Alevileri dışlamasına rağmen, Aleviler cumhuriyete ve Kemalizme sahip çıktılar diyorsun…
    Çizdiğiniz tablo çok çarpıktır. Özellikle 1990’lı yıllarda bu daha da arttı. 2007 yılı içerisinde yaşadığımız, devasa kitlelerin katıldığı Cumhuriyet Mitingleri’ne Alevilerin destek vermesi çok çarpıcı.
    Alevi örgütlerine sordum desteklediniz mi diye, hayır, dediler. Alevi internet sitelerine girerseniz görürsünüz verilen desteği. Aleviler yakın zamana kadar bu mitinglerin görüntülerini yayınladılar. Cumhuriyet Mitingleri’ne saf duygularıyla katılanlar olabilir. Bazıları darbe çağrıları yaptılar. Alevilikle darbe çağrısı yapmanın yan yana gelmesi bile çok kötü bir şey. Gündemde şu an Ergenekon terör örgütü var. Bu operasyonların derinliğinin sığ olduğunu söyleyebilirsiniz, sulandırma çabası olduğunu söyleyebilirsiniz ama Ergenekon bu devletin bir ürünüdür. Üç kişinin bir araya gelip oluşturduğu bir şey değil. Alevilerin hiçbir tepkisini gördünüz mü, duydunuz mu? Derin devletten ve Ergenekon’dan en çok zarar görenler Alevilerdir. Darbe süreçlerinde Alevilere uygulanan baskıları söylemeleri gerekir Alevi derneklerinin. Sessiz kalmaları üzücüdür.

    Aleviler, Cumhuriyeti ve laikliği özgürlükleri için güvence görüyorlar. Alevilerin Cumhuriyete destek vermesi anlaşılır. Ya da laikliğe benzer bir yapının kurulmasına destek vermelerine şaşırılmaz. Çünkü özellikle Yavuz’dan beri baskı altında olan Alevilerin, böyle bir sisteme destek vermesi anlaşılır. Fakat sonrasındaki uygulamalar işin rengini değiştirdi. Tekke ve Zaviyeler Kanunu’yla Alevilerin dergâhları kapatılırken cami sayısı arttı. Bunlardan doğrudan etkilenenler Alevilerdir. 1924’ten itibaren Diyanet İşleri Başkanlığı kuruldu. Ondan beri Türkiye’de bir laiklik yok, şeriat tehlikesine karşı korunması gereken bir yapı yok.
    Bu topraklarda takiye kültürü çok yaygındır. Aleviler de kendi içlerinde uydurdukları şayialara sonradan inandılar. Diyanetinkaldırılması tüm Alevilerin ortak düşüncesidir. Ama bu kurumu Atatürk kurmuştur. Derler ki böyle deyince, “Atatürk onu tarikatlara karşı kurdu.” Akılcı bir tarafı var mı bunun? Atatürk, Cumhuriyeti kurarken Hacıbektaş’a geldi, dedelerle sohbet etti, hatta onlarla şarap içti. Olabilir. Atatürk başka yerde de şeyhlerle oturup konuştu, Kürtlere de özerklik vereceğini söyledi. Bir mücadeleye başlarken herkesin desteğini almak için bunlar yapılabilir. Mustafa Kemal açısından bu anlaşılabilir. Fakat Aleviler, bir inandırıcılığı olmamasına karşısın bunlara inanmışlardır. Bunun sebebi, güçlü olana, “Aslında ben sendenim, beni bu kadar farklı görme hor görme” demektir.

    Siyasi arenada CHP’nin ayakta durmasını sağlayanlar Alevilerdir” deniliyor. Statükodan en çok zararı görenler Aleviler?
    Aleviler, iktidarlar geçip giderken bu ülkedeki asıl gücün kim olduğunu içgüdüsel olarak sezmişlerdir. Bu güç ordu ve kurucu parti olan CHP’dir. Onun için CHP’ye dayanmışlardır. Bu takiyyedir. Alevilerde kendilerinin yaşamasının en önemli sebebinin laiklik olduğu düşüncesi hâkimdir. İçten içe körüklenen şeriat korkusuyla Aleviler sistem partisini desteklemişlerdir. Dinci partiler iktidara geldiğinde ordu ve CHP olmasa bunlar bizi kesecek diye bir düşünce hâkimdir. Bu demagojik bir korkudur. Tabi ki bu ülkede şeriat getirmek isteyen birileri vardır. Aleviler açısından son dönemde bir sorgulama süreci başladı. Alevi derneklerinde bunu göremezsin ama kişisel olarak insanlar sorgulamaya başlamışlardır.

    “Aleviler Türktür” kampanyaları yapıldı son zamanlarda. Aleviler gerçekten Türk mü?
    Alevilik bir inanç sistemidir. Kürt de, Türk de, Arap da Alevi olabilir. Aslında bu, Kürt Alevilerle ilgili bir tez. Kimse Hatay’daki Arap Alevilere “Türksünüz” demiyor. Kürt de, Türk de, Arap da Alevi olur. “Tüm Aleviler Kürttür” diyen uçuk insanlar da var.

    AKP ve Alevilerle ilgili ne düşünüyorsunuz?
    Meseleye ‘Alevi Açılımı’ demek için yeni birtakım adımlar atılmalı. Reha Çamuroğlu’nun istifa etmesi bunun olmadığını gösteriyor zaten. AKP herhangi bir politika uygulamaktan kaçındı. AİHM’in kararlarına uyulması gerektiğine dair bir çalışma yapmadı. “Bu klasik din dersi değildir, din kültürü dersidir” diyerek savunma yaptı. “Ali’yi sevenlere Alevi denmektedir.” Çok ciddiyetsiz bir çalışma. O kitaplar Hanefi mezhebini anlatıyor. “Müslümanların tek ibadet yeri camilerdir” gibi bir şey çok yanlış. AKP’ye ön yargım yok. Keşke önceki iktidarların biraz önüne geçebilseler, eleştirenlerin eleştirilerine cevap verebilselerdi.
    /radikal