Etiket: diyanet

  • Kurum başkanlarından Cem Vakfı’na tepki: Yol’umuzun devletle bağı yoktur, özgündür!

    Kurum başkanlarından Cem Vakfı’na tepki: Yol’umuzun devletle bağı yoktur, özgündür!

    PİRHA- Alevi kurum başkanları, Cem Vakfı’ndan, Diyanet, MİT ve HÜDA PAR’a gönderilen dilekçe sebebiyle tepkilerini dile getirdi. Alevi kurum başkanları, “Cem Vakfı, yükselen Alevi hak mücadelesini her dönem engellemek için bir aparat görevi görüyor. Bu hamle ile tam da barış sürecinde Alevilerin barış taraftarı olup Kürt hareketiyle ortaklanmasının önüne geçmek istemekteler” diye ifade etti.

    Cumhuriyetçi Eğitim ve Kültür Vakfı (Cem Vakfı), Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT), Diyanet İşleri Başkanlığı ve HÜDA PAR’a geçtiğimiz Haziran ayında dilekçe yazdığı ortaya çıktı.

    Söz konusu dilekçede, Aleviliğin Cumhurbaşkanlığı makamına bağlı bir biçimde inanç olarak tanınması istendi. Vakıf, Alevi dedelerinin (Dede-Baba) devlet nezdinde “inanç önderi” olarak kabul edilmesi, cemevlerinde görev yapan personelin kamu görevlisi statüsüne geçirilmesi ve zorunlu din derslerinin seçmeli hale getirilmesi taleplerini de açıkladı.

    Cem Vakfı’nın, Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT), Diyanet İşleri Başkanlığı ve HÜDA PAR’a mektup gönderdiğinin ortaya çıkması tepkileri de beraberinde getirdi.

    Alevi inancının rızalık üzerine kurulduğunu vurgulayan Aleviler, Aleviliğin, ne saraya, ne de istihbarata kapı çalarak var olmadığının altını çizdi.

    Aleviliğin, devletten “izin” değil, insandan “rızalık” isteyen bir inanç olduğu yorumları öne çıkarken, mektuplarının gönderildiği kurumların her birinin, Alevi toplumunun hafızasında yara açmış kurumlar olduğu belirtildi.

    “ALEVİLİK, TANIMA SIĞMAZ!”

    Bu kurumlara Aleviliği “tanıyın” demek ile, ‘kurdu koyunlara bekçi yapma’nın aynı olduğunu dile getiren Aleviler, Aleviliği İslam ile daraltmanın, Diyanet’in söylemini meşrulaştırmak olduğunun altını çizdiler.

    Aleviliğin halkın adalet, paylaşım ve eşitlik arayışının Yol’u olduğunu dile getiren Aleviler, “Devletin tanımladığı her inanç, bir gün o tanımın sınırlarına mahkûm olur. Alevilik, tanıma sığmaz; çünkü onun harfleri dille değil, direnişle yazılmıştır. Alevilik, iktidardan onay alarak değil, zulme baş kaldırarak var oldu” dedi.

    “ALEVİLİĞİN TALEBİ ‘TANINMAK’ DEĞİL, EŞİT YAŞAMAKTIR”

    Aleviler, yorumlarını şöyle sürdürdü:

    “Alevi toplumunun inanç merkezlerinin hâlâ ibadethane sayılmadığı, zorunlu din derslerinin hâlâ dayatılıyor, Alevi köylerine hâlâ imam atanmaya çalışıldığı bir dönemde Diyanet’e “bizi tanıyın” demek, yangını söndürmek için benzine dilekçe dökmektir. Aleviliğin talebi “tanınmak” değil, “eşit yaşamak”tır. Laik bir ülkede hiçbir inanç devletten onay almak zorunda kalmamalıdır. Devletin görevi inançları tanımlamak değil, hepsine eşit mesafede durmaktır. Alevilik devletin sofrasında yer açmak için değil, halkın vicdanında adalet sofrasını büyütmek için vardır. Cem Vakfı’nın gönderdiği mektuplar, bir inancın bürokrasiye sığdırılmasının sembolü oldu. Oysa Alevilik, dilekçeyle değil, deyişle konuşur. Hakikat, devlet kapılarında değil; cem meydanında, niyazda, lokmada, rızalıkta bulunur. Alevilik, devletin tanımını değil, halkın vicdanını bekler.”

    ALEVİ KURUM BAŞKANLARINDAN TEPKİ!

    Cem Vakfı’nın dilekçesine Alevi kurum temsilcileri de tepki gösterdi. Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eş Genel Başkanı Kadriye Doğan, Aleviliğin, Cem Vakfı’nın tanımladığı gibi bir inanç olmadığının altını çizerek şu sözlerle tepki gösterdi:

    “Halk nasıl inanıyorsa o şekilde ibadetini yapar, ocağını, Yol’unu sürdürür. Bizimki bir din değildir, Yol’dur. Yol’umuzun da devletle bağı yoktur, özgündür. Cem Vakfı’nın, devlet tarafından, Demirel’in talimatıyla kurulduğu tescillenmiş bir durumdur. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı da Süleyman Soylu döneminde kurulup cemevleri ziyaret edilip yardımlarla, baskılarla kontrol altına alınmaya çalışılmıştır. İnsanların kendi öz gücüyle yaptığı kurumlar, bu şekilde baskıyla ele geçirilmiş vaziyette.

    Alevilik, bu şekilde kabul edilirse Alevilik olmaktan; yani Reya Hakk olmaktan, halkın gönlündeki, nezdindeki inanç olmaktan uzaklaşacak. Bu yapılanlar, devletin Aleviliği İslam inancı içinde eritmeye çalıştığı politikalarının zirve yapmış halidir. Yani devlet, kendi kurduğu kurumuyla tekrar Alevilik adına, kendi kurumlarına; Diyanet’ine ve Alevilerin en çok mesafeli durduğu Hüda Par gibi bir kuruma dilekçe vererek inancın ‘din’ olarak tanınmasını istiyor. Bunu bir ‘inanç’ ve ‘yol’ olarak da zaten tarif etmiyor. Yapılanların bizim nezdimizde hiçbir geçerliliği, kıymeti yoktur. Şimdi bu hamle ile tam da barış sürecinde Alevilerin barış taraftarı olup Kürt hareketiyle ortaklanmasının önüne geçmek istemekteler. İyi niyetli bir adım olarak görmüyoruz.”

    “KURULUŞ AMACINI SÜRDÜRMEYE ÇALIŞIYOR”

    Cem Vakfı’na tepki gösteren bir diğer isim de Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Başkanı Mustafa Aslan oldu. Üç farklı adrese gönderilen söz konusu dilekçeye işaret eden Aslan “Cem Vakfı’nın kuruluşundan bugüne kadarki misyonunun aynısı. Demokratik Alevi kurumlarının taleplerini sulandıran, iktidar yanlılarına şirin gözükmeye çalışan bir misyon üstleniyor” eleştirisini yaptı.

    “Alevi toplumunun talepleri ne Milli İstihbaratın, ne Diyanet’in ne İçişleri Bakanlığı’nın, ne de gerici, ırkçı bir partinin konusu değildir” diyen Aslan, şu görüşleri paylaştı:

    “Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kaldırılmasını talep eden Alevi örgütlerinin Diyanet İşleri Başkanlığı’na bir talepte bulunup inancımızın ne olduğunu ya da kabulüne dair bir söz kurmak ancak ve ancak Cem Vakfı gibi bir kuruma yakışır. Bu sadece Alevi kurumların taleplerini sulandırmaktır. Cem Vakfı hangi amaçla kuruldu? Bugün de o amacını sürdürmeye çalışıyor.

    Son dönemlerde moda oldu. Alevi Güç Platformu gibi milliyetçi, ırkçı, tekçi anlayışlar devrede. Yeni yeni Alevi kurumları oluşturuyorlar. Alevilerin taleplerini, gündemi değiştirmeye çalışan, suni gündem yaratmaya çalışan anlayışlar arttı. Cem Vakfı’nın da amacı aynı. Sadece mevcut demokratik Alevi kurumlarının eşit yurttaşlık mücadelesini sekteye vurmak, gündem değiştirmekten başka bir şey değil.”

    “DEVLETE ‘KIYMETİMİZİ BİLİN’ MESAJINI VERMEYE ÇALIŞIYORLAR”

    Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Başkanı Cuma Erçe de Cem Vakfı’nın söz konusu dilekçeyle “devletin kendisine yüklediği misyonu yerine getirdiğini” söyledi. Erçe, eleştirilerini şu cümlelerle sürdürdü:

    “Cem Vakfı, bir truva atı görevi de görüyor. Maalesef yükselen Alevi hak mücadelesini her dönem engellemek, kendi içinde kırmak için bir aparat görevi görüyor. Ne zaman Aleviler ayağa kalksalar, ne zaman toplu hareket etme eğilimi içerisinde olsalar var olan hareketi mücadeleyi kırmaya çalışıyorlar. Şimdi de kafa karıştıran, Alevilik inancıyla asla örtüşmeyen, uzaktan yakından ilgisi olmayacak ifadelerle Hüda Par gibi Sivas Katliamı’nda rol oynamış bir anlayışa, MİT ve devletin birimleriyle yazışarak, Alevi dünyasının üzerinde uzlaştığı bütün talepleri bir anlamıyla kıvırıp, sulandırarak yeni bir hat çizmeye çalışıyor. Ve aslında bir anlamda da devlete bir mesaj daha veriyor. ‘Kurulduğu günde bize hangi misyonu yüklediyseniz aynı yerdeyiz, aynı yerde size hizmet ediyoruz. Kıymetimizi de bilin’ mesajını vermeye çalışıyor.”

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER

    Cem Vakfı’ndan MİT’e, Diyanet’e ve HÜDA-PAR’a Aleviliğin tanınması için dilekçe!

  • Öztürk: Türkiye’de dine dayalı ırkçı ve gerici bir eğitim politikası yürütülüyor! -VİDEO

    Öztürk: Türkiye’de dine dayalı ırkçı ve gerici bir eğitim politikası yürütülüyor! -VİDEO

    PİRHA- Eğitimin demokratik, laik bilimsel kamusal ve ana dilinde olması gerektiğini vurgulayan Eğitim -Sen Antalya Şube Başkanı Kadir Öztürk, “Tek din tek mezhep üzerinden ırkçı ve gerici bir eğitim politikası yürütüldüğünü “ belirtti.

    Eğitim -Sen Antalya Şube Başkanı Kadir Öztürk, Eğitim alanında yaşanan sorunlar ve  müfredatın içeriğinin dinselleştirilmesine ilişkin PİRHA’ya konuştu.

    2025-2026 yeni eğitim öğretim yılına girdiklerini yeni dönemin diğer dönemlerden farklı olmadığını belirten Eğitim -Sen Antalya Şube Başkanı Kadir Öztürk, “Daha çok derslerin dinselleştirilmiş bir müfredatın dinselleştirilmiş bir gerçeği ile karşı karşıya kalıyoruz” dedi.

    “2025-2026 EĞİTİM ÖĞRETİM DÖNEMİ DİĞER DÖNEMLERDEN FARKLI OLMAYACAK”

    Geçen eğitim öğretim döneminde olduğu gibi bu dönemde de iktidar tarafından dinsel eğitimin sürdürüleceğini aktaran Öztürk, “Millî Eğitim Bakanlığı sadece tek din, tek mezhep üzerinden bir politika sürdürmeye çalışıyor”dedi.

    Antalya’da 3 milyona yakın insanın yaşadığını hatırlatan Öztürk, “Türkiye kozmopolittik bir ülkedir.Her ülkeden, her ırktan insan var. Rus’undan tutun Alman’ına, Alman’ından tutun İngiliz’ine, Kürt’üne hepsi burada Antalya’da yaşıyor. Kendi dinleri, kendi anadilleri üzerinden eğitim yapılması gerekiyor. Milli Eğitim Bakanlığı objektif yaklaşması gerekiyor” diye konuştu.

    “TEK DİN TEK İNANÇ TEK MEZHEP ÜZERİNDEN DİNE DAYALI EĞİTİM YAPILYOR”

    Eğitimin tek din, tek mezhep üzerinden yapıldığını dile getiren Öztürk, şunları ifade etti:

    “Ülkemizde de 20 milyonun üzerinde bir Alevi kesimi var ve Alevilerin inancına göre birtakım talepleri var. Bunları hayata geçirmemek için elinden geleni yapıyor. Görmezden geliyor ve hiçbir adım atmış da değil. Ne ana dilinde eğitime dair adım atıyor ne de inanç üzerinden.

    Türkiye’yi demokratik bir yapıya dönüşmesi gerekirken tam tersinin yaşanıyor. Millî Eğitim Bakanlığı ne sendikaların ne de velinin görüşünü alıyor.. Sadece görüşünü aldıkları kim? Tarikatlar, cemaatler ve kendine yandaş olan sendikaların görüşünü alarak bir eğitim sistemi oluşturmaya çalışıyor.”

    “MİLLİ EĞİTİM BAKANI BÜTÜN İNANÇLARA EŞİT VE OBJEKTİF YAKLAŞMALIDIR”

    Eğitimde zorunlu din derslerinin yanı sıra bir sürü seçmeli dini derslerin olduğunu vurgulayan Öztürk, “Hepsi Müslümanlıkla, İslamlıkla ilgili. Yani başka hiçbir şey ele alınmıyor. Yani ülkede sadece tek din, tek mezhep varmış gibi hareket ediyorlar” diye belirtti.

    Milli Eğitim Bakanlığının tarafsız ve objektif olmak zorunda olduğunu hatırlatan Öztürk, “Her dine, her inanca eşit yaklaşmalı. Her dinin her inancını görüşünü derslere objektif yansıtmalı ama böyle bir şey yok maalesef. Bunun da en büyük suçlusu bugün hem hükümet hem de Millî Eğitim Bakanlığı’nın kendisidir” dedi.

    “EĞİTİM POLİTİKALARININ KÖKLÜ OLARAK DEĞİŞTİRİLMESİ GEREKİYOR”

    Eğitim politikalarının değiştirilmesi gerektiğini vurgulayan Öztürk, “Eğitim politikasına baktığımızda dini bir eğitim politikası ve sınava endeksli bir eğitim politikası sürdürülüyor. Çocuklarımız yarış atı gibi koşturuluyor. Üniversite sınavları açıklanıyor. 4 milyon öğrenci açıkta kalıyor. Bunun sebebi nedir? Hükümetin uyguladığı eğitim politikalarıdır. Eğitimin demokratik, bilimsel, laik kamusal, ana dilinde olması gerekiyor” dedi.

    “DİYANET İŞLERİ BAŞKANI LÜKS İÇİNDE YAŞARKEN ÇOCUKLAR OKULA HER GÜN AÇ GİDİYOR”

    Diyanet İşleri Başkanının lüks içinde yaşarken birçok öğrencinin çantasını dolduramadığına dikkat çeken Kadir Öztürk, şunları söyledi:

    “Bu yetmezmiş gibi birde bize ahlak dersi verilmeye çalışılıyor. İlk önce kendisi bu konuda daha mütevazi davransa. O kadar lüksün içinde yaşamasa ve diyanetin bütçesine aktarılan parayı bize vermeyin bu bütçeyi eğitime aktarın dese. Hiç olmazsa okula aç giden çocuklar aç gitmeyecekler.

    Kahvaltı yapamadan okula giden binlerce çocuk var. Onlara destek çıkalım diyeceklerine bize ahlaktan bahsediliyor. Bu toplum kendi ahlakını, etik kurallarını ve nasıl yaşayacağını bilir. Böyle hani yukarıdan üst perdeden konuşarak bu işler çözülmez. Oraya ayrılan bütçeyi, fakire, garibana neden aktarılmıyor?

    Yasalarsa ülkenin sosyal devlet olduğundan bahsediliyor olmasına rağmen sosyal devlet değil. Sosyal devlet dediğin öğrencinin bütün masraflarını karşılamalı. Okula aç gitmemeli. Okulda bir öğün ücretsiz, temiz bir yemek çıkmalı ve temiz bir suya erişim sağlanmalı. Ama baktığınızda hiçbir okulda ne bir öğün yemek veriliyor ne de temiz su var. Veliler okullar açılırken bir sürü masraf ediyor. Bu ülke sosyal devlet olsa aile bu kadar masrafa girmez. Yok kıyafetiydi, kitabıydı, defteriydi birçok ihtiyaç.”

    “ANTALYADA ŞİMDİYE KADAR MİLLİ EĞİTİM İL MÜDÜRLÜĞÜ BİR TANE OKUL YAPMIŞ DEĞİL”

    Antalya İl Milli Eğitim Müdürü’ne çağrıda bulunan Eğitim -Sen Antalya Şube Başkanı Kadir Öztürk, konuşmasının devamında şunları kaydetti:

    “Sormak istiyorum kendi paramızla yani Milli Eğitim’in bütçesiyle kaç tane Antalya’da okul yapılmıştır? Kaç yılından beri okul yapılmıyor. Yapılan okullar da hayırseverler vatandaşlar tarafından yaptırılıyor. Bu ne demektir? Bütçeyi başka yere aktarıyorsun. Nereye aktarıyorsun? Tarikatlara, cemaatlere yandaşlarına aktarıyorsun. Bunu öğrencilere aktarsan, öğrenciler üzerinden kullansan bambaşka bir şey olur. Hem eğitim gelişir hem bilimsel bir eğitim yapılır hem de çocuklar okula sağlıklı bir şekilde gider. Ama bunu yapmak gibi bir dert yok ki. Sadece biat eden ve cemaatçi bir kesim yaratılmak isteniyor.”

    Cebrail ARSLAN/ANTALYA

     

  • Eğitim Sen’li Sümbül: Diyanet elini eğitimden çekmeli!- VİDEO

    Eğitim Sen’li Sümbül: Diyanet elini eğitimden çekmeli!- VİDEO

    PİRHA- Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Cuma hutbesinde eğitimin “manevi değerlere göre şekillenmesi” gerektiğini savunmasına Eğitim Sen Mersin Şube Başkanı Mahmut Sümbül tepki göstererek, “Diyanet’in bu hutbe aracılığıyla eğitime dair söz söyleme hakkını kendinde görmesi, eğitimi ideolojik bir kuşatmaya almaya yönelik bir adımdır. Diyanet elini eğitimden çekmelidir” dedi.

    Diyanet İşleri Başkanlığı, 5 Eylül 2025 tarihli Cuma hutbesini yeni eğitim öğretim yılına ayırdı. “İlim Hakkı Bilmektir” başlığıyla yayımlanan hutbede, eğitimin yalnızca bilgi edinme süreci olmadığı, aynı zamanda çocukların “ahlaki ve manevi değerlerle” yetiştirilmesi gerektiği belirtildi. Diyanet, okul ve ailenin bu konuda birlikte hareket etmesi gerektiğini savunurken, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinin bu “değer aktarımı” için önemli bir fırsat olduğunu ifade etti.

    Diyanet’in eğitimi dinsel temellere dayandıran söylemleri, eğitim alanında mücadele yürüten kurumlarca tepkiyle karşılandı. Eğitim Sen Mersin Şube Başkanı Mahmut Sümbül, PİRHA’ya yaptığı değerlendirmede hutbenin içeriğini ve eğitimin dinselleştirilmesini eleştirdi.

    “LAİK VE BİLİMSEL EĞİTİM HEDEF ALINIYOR”

    Mahmut Sümbül, Diyanet’in eğitimi dini referanslarla şekillendirme çabasının anayasada güvence altına alınan laik eğitim ilkesine aykırı olduğunu belirtti. Sümbül, hutbe içeriklerinin siyasal iktidarın eğitimi dinselleştirme politikalarının bir parçası olduğunu söyleyerek, “Eğitim sisteminin içeriği pedagojik ve bilimsel ölçütlerle belirlenmelidir. Diyanet’in bu hutbe aracılığıyla eğitime dair söz söyleme hakkını kendinde görmesi, eğitimi ideolojik bir kuşatmaya almaya yönelik bir adımdır. Bu, toplumun tüm kesimlerinin ortak hakkı olan kamusal eğitimi, Sünni İslam merkezli bir anlayışa teslim etme girişimidir” dedi.

    “FARKLI İNANÇLAR YOK SAYILIYOR”

    Zorunlu din dersleri uygulamasına dikkat çeken Sümbül, bu derslerin içerik olarak yalnızca tek bir inanca göre hazırlandığını, çok inançlı toplum yapısına uygun olmadığını söyleyerek, “Zorunlu din dersi, tek bir inancı merkeze alan ve öğrencilerin inanç özgürlüğünü yok sayan bir dayatmadır. Bu coğrafya çok inançlı, çok kültürlü, çok dinli ve farklı renkleriyle gerçekten birlikte insanca yaşayan bir toplumken bu politikalarla, kutuplaştırıcı dille insanlar birbirine düşman edilmeye yakın bir hale getirildi” diye konuştu.

    “EĞİTİM HALKIN HAKKIDIR”

    Eğitim Sen olarak yıllardır laik, bilimsel ve kamusal eğitim için mücadele ettiklerini ifade eden Sümbül, son olarak şunları söyledi:

    “Her geçen gün tarikatların, cemaatlerin, dini vakıf ve derneklerin eğitim alanındaki etkisi artıyor. Diyanet de bu yapılarla birlikte eğitimi adım adım kendi ideolojik çizgisine göre dönüştürmeye çalışıyor. Bizler bu dönüşüme karşı laikliği, eşitliği ve bilimi savunmaya devam edeceğiz. Eğitim ne iktidarın ne de Diyanet’in malı değildir. Eğitim halkın hakkıdır.”

    Fatoş SARIKAYA/ MERSİN

     

     

  • Kadın örgütleri birçok kentte Diyanet hakkında suç duyurusunda bulundu-VİDEO

    Kadın örgütleri birçok kentte Diyanet hakkında suç duyurusunda bulundu-VİDEO

    PİRHA- Birçok kentte kadın örgütleri, Diyanet’in Medeni Kanun’daki eşit miras hakkını hedef almasına dair eş zamanlı basın açıklaması gerçekleştirerek suç duyurusunda bulundu.

    Diyanet İşleri Başkanlığı, 15 Ağustos’taki hutbesinde Medeni Kanun’daki eşit miras hakkını hedef aldı. Hutbede, “Kız çocuklarının mirastan mahrum bırakılması ya da Allah’ın takdir ettiği hakka razı olmaması kul hakkıdır” ifadelerine yer verildi.

    Diyanetin miras hakkını hedef almasına dönük kadın örgütlerinden tepkiler verilirken, kadınlar Dersim, Mersin, Ankara, Kocaeli ve Antalya başta olmak üzere birçok kentte eş zamanlı basın açıklaması gerçekleştirerek, suç duyurusunda bulundu.

    DERSİM 

    Dersim Kadın Platformu, ‘Miras hakkımızı tartıştırmıyoruz!’ diyerek Diyanet’in kadınları hedef alan hutbesine karşı basın açıklaması yaptı. Açıklamada, “Kadınların hak taleplerinin “kul hakkına aykırılık” olarak gösterilmesi, giyim tarzına göre kadınları aşağılayarak ve sessiz kalanların vebal altında olduğunun ifade edilmesi erkek şiddetinin kışkırtılmasıdır” denildi.

    Sanat Sokağı’nda gerçekleşen açıklamayı platform adına Serpil Argın yaptı. Argın, “Her gün kadınlar en yakınlarındaki erkekler tarafından öldürülürken, İstanbul Sözleşmesi gibi kadını şiddetten koruyacak önemli mekanizmaların devre dışı bırakan siyasi iktidar şimdi de hutbeler aracılığıyla kadınların yaşam hakkına; ücretli bir işte çalışma koşulları olmayan, çalışsa bile güvencesiz, esnek çalıştırılarak derinleşen bir yoksullukla karşı karşıya olan kadınların eşit miras hakkına göz dikiyor” diye belirtti.

    “ERKEK ŞİDDETİNİN KIŞKIRTILMASIDIR”

    Argın, Diyanet’in kışkırtıcı tutumuna karşı sorumluluları görevlerine yerine getirmeye çağırdı.Diyanet İşleri Başkanı olmak üzere söz konusu hutbeleri hazırlayan, yayınlayan tüm kamu görevlileri ve okuyan imamların suç işlediğini belirten Argın, Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından anayasal ve yasal sınırları ihlal edecek biçimde tanzim edilen ve binlerce camide erkeklere hitaben eşzamanlı okutulan bu hutbelerde kadınların bütün hak ve özgürlüklerinin, İslam dini kurallarına göre yorumlanması ve kullanılması, laik hukuk düzenine aykırı hareket edilmesi anlayışının yansıtıldığı ve suç işlendiği açıktır. Kadınların hak taleplerinin “kul hakkına aykırılık” olarak gösterilmesi, giyim tarzına göre kadınları aşağılayarak ve sessiz kalanların vebal altında olduğunun ifade edilmesi erkek şiddetinin kışkırtılmasıdır. On yıllar süren mücadelemizle elde ettiğimiz kazanımlarımızdan, anayasal ve yasal haklarımızdan, eşitlik, özgür ve şiddetten uzak yaşama ısrarımızdan, haklarımızdan ve hayatlarımızdan vazgeçmiyoruz!” ifadelerini kullandı.

    MERSİN

    Mersin Kadın Platformu, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın son dönemde camilerde okuttuğu hutbelerde kadın haklarını hedef aldığını belirterek, anayasa ve yasaları ihlal ettiği gerekçesiyle suç duyurusunda bulundu.

    Mersin Kadın Platformu, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yayımladığı hutbelerde kadınlara yönelik ayrımcı, şiddeti meşrulaştırıcı ve anayasal eşitlik ilkesine aykırı ifadeler kullanıldığı gerekçesiyle suç duyurusunda bulundu. Mersin Adliyesi önünde yapılan basın açıklamasında “Medeni haklarımızdan vazgeçmiyoruz, miras hakkımızı tartıştırmıyoruz” yazılı pankart açıldı.

    Basın açıklamasında, Diyanet’in kadınların temel hak ve özgürlüklerini dini referanslarla hedef aldığına dikkat çekilerek, bu hutbelerin erkek şiddetini teşvik ettiği ve laik hukuk düzenine açıkça meydan okunduğu ifade edildi.

    Platform adına yapılan açıklamada, “Başta Diyanet İşleri Başkanı olmak üzere, bu hutbeleri hazırlayan, yayımlayan ve camilerde okuyan tüm kamu görevlileri görevlerini kötüye kullanarak suç işlemiştir” denildi. Açıklamada, yetkililer Anayasa’nın eşitlik ve laiklik ilkelerine sahip çıkmaya, kadınların yaşam haklarını korumakla yükümlü olduklarını hatırlamaya çağrıldı.

    ANKARA

    Ankara’da ise kadınlar, “Medeni Haklarımızdan Vazgeçmiyoruz, Diyanet Hakkında Suç Durusunda Bulunuyoruz. Miras Hakkımızdan Tartıştırmıyoruz” diyerek, Ankara Sıhhiye Adliyesi’nde Diyanet hakkında suç duyurusunda bulundu.

    Diyanet’in son süreçte kadınların giyim tarzına, miras hakkına ilişkin ve birçok cinsiyetçi söylem kullanmasına karşı kadınlar büyük tepki göstermişti. Buna karşı Diyanet’in hutbelerinde bunu sürdürmeye devam etmesiyle birlikte kadınlar Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, Din Hizmetleri Genel Müdürü Şaban Kondi, Cuma hutbelerini hazırlayan ve yayınlayan tüm kamu görevlileri ve okuyan imamlar hakkında yasal yollara başvurdu.

    Hazırladıkları dilekçede kadınlar, “suç ve suçluyu övme, suç işlemeye tahrik, kanunlara uymama, halkı kin ve düşmanlığa sevk ve aşağılama, görev sırasında din hizmetlerini kötüye kullanma” suçlarından soruşturma başlatılmasını ve kamu davası açılmasını talep etti.

    Yapılan başvuru sonrasında kadınlar adına açıklamayı okuyan Dilek Atik, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, siyasal iktidarın  kadın düşmanı kampanyanın yürütücülerinden biri olduğunu belirterek, erkeklere ‘kadınların haklarını gasp edin’ mesajı verdiğini ifade etti.

    İZMİR

    Diyanet’in kadınlara yönelik nefret dili ve cinsiyetçi söylemlerine karşı KESK İzmir Kadın Meclisi İzmir Adliyesi önünde basın açıklaması gerçekleştirdi.

    ‘Beden Bizim, Yaşam Bizim, Karar Bizim’ yazılı pankartının açıldığı açıklamada, “Biz bugün burada İstanbul’dan fakat aynı zamanda Türkiye’nin dört bir yanında İzmir’den, Ankara’dan, Antalya’dan, Mersin’den, Kocaeli’den, Diyarbakır’dan, Eskişehir’den, Dersim’den de sesleniyoruz: On yıllar süren mücadelemizle elde ettiğimiz kazanımlarımızdan, anayasal ve yasal haklarımızdan, eşit, özgür ve şiddetten uzak yaşama ısrarımızdan vazgeçmeyeceğiz” denildi.

    Kadınlar, açıklamanın ardından adliyeye giderek suç duyurusunda bulundu.

    (HABER MERKEZİ)

  • Hatice Us: Kadın cinayetlerindeki artışta iktidarın politikaları sorumlu- VİDEO

    Hatice Us: Kadın cinayetlerindeki artışta iktidarın politikaları sorumlu- VİDEO

    PİRHA- CHP Kadın Kolları Genel Başkan Yardımcısı Hatice Us, kadın cinayetlerinin artmasında iktidarın politikalarının sorumlu olduğunu belirterek, “Kadın cinayetlerine karşı hiçbir adım atılmıyor” dedi. Hatice Us, barış sürecinin, kadınların katılımı olmadan gerçek anlamda sağlanamayacağına dikkat çekerek, “Barış masasında kadınlar olmalı, eksik olan bu” ifadelerini kullandı.

    Toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve patriyarkal sistemin derinleşmesiyle birlikte kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri de artış göstermeye devam ediyor. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun açıkladığı verilere göre, sadece geçen ay 26 kadın, erkek şiddeti sonucu hayatını kaybetti.

    CHP Kadın Kolları Genel Başkan Yardımcısı Av. Hatice Us; kadın cinayetlerine, iktidarın kadın politikalarına, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kadın haklarının hedef alan hutbesine ve barış sürecine ilişkin PİRHA’ya konuştu.

    İKTİDARA ‘KADIN CİNAYETLERİNE KAYITSIZ KALMA’ ELEŞTİRİSİ

    Kadına yönelik şiddetle mücadelede iktidarın duyarsız kalmasının sebeplerine değinen Hatice Us, hükümetin kadın cinayetleriyle ilgili herhangi bir destekleyici söylem üretmediğini ve şiddet mağdurlarını korumak adına somut adımlar atmadığını söyledi. Us, “Biz toplumsal kadın örgütleriyle, hukuk alanında barolarla, hükümetin kadın üzerindeki politikalarıyla ilgili binlerce mecrada sesimizi duyurmaya çalışıyoruz. Ama bizim sesimizi duyan, buna kulak veren bir iktidar olmadığı için kadın cinayetleri sadece sayılarla anlatılır hale geldi. Yani sadece raporlara bakıldığında, istatistiklerin artışı gözlemleniyor. Ancak kadın cinayetlerinin gerçek boyutunu, sosyal ve psikolojik etkilerini kimse sorgulamıyor. Kadın cinayetlerine dair hiçbir ciddi söylem, demeç veya destekleyici bir adım atılmadı. Hükümetin bu konudaki politikaları, kadının yaşam hakkına dair bir çözüm üretmiyor, aksine bu meseleye karşı duyarsız kalıyor” diye konuştu.

    Hatice Us, kadın cinayetlerinin yalnızca sayılarla sınırlı kalmaması gerektiğini ve kadınların korunması için devletin daha fazla önlem alması gerektiğini belirtti.

    “DİYANET KADINLARIN HAKLARINI HİÇE SAYIYOR”

    Hatice Us, Diyanet’in kadın hakları ile ilgili tutumunun, toplumsal cinsiyet eşitliği ve laiklik ilkeleriyle çeliştiğine vurgu yaptı. Diyanet’in kadın haklarına dair açıklamalarını eleştiren Us, “Diyanet, bir kadının hukuken düzenlenmiş miras hakkını, nafaka hakkını sanki bir siyasi gündemmiş gibi sunuyor. Bu durum, kadının haklarıyla ilgili doğrudan bir müdahale anlamına gelir. Diyanet, bu konuda bir ‘Tanrı emri’ gibi açıklamalar yaparak, kadının haklarını hiçe saymaktadır. Kadınların miras hakkı, nafaka hakkı gibi temel insan hakları, dinin veya siyasi gündemlerin bir aracı haline getirilmemelidir. Laiklik, her kadının bu haklara saygı duyulmasını güvence altına alır. Diyanet’in böyle bir tutumu, sadece kadınların haklarını ihlal etmekle kalmaz, aynı zamanda toplumsal düzeni de tehlikeye atar” diyerek, bu tür müdahalelerin kadın hakları konusunda büyük bir tehdit oluşturduğunu ve laiklik ilkesinin bu tür durumlardan korunması gerektiğini kaydetti.

    “KADINLAR BARIŞ MASASINDA OLMALI”

    Hatice Us, barış sürecinin, kadınların katılımı olmadan gerçek anlamda sağlanamayacağına dikkat çekerek, şunları söyledi:

    “Barış süreci en çok kadın için önemlidir. Ekonomik sıkıntılar, yoksulluk en çok kadını vuruyor. Erişememek, eğitim alamamak, sağlık hizmetlerinden yeterince yararlanamamak… Bütün bu sorunlar kadınları daha da derinden etkiliyor. Ancak buna rağmen, barış masalarında kadınların sesine pek yer verilmiyor. Kadınlar, barışın en çok etkilenen tarafıdır. Çünkü kadınlar savaşın ve şiddetin doğrudan mağdurlarından birini oluşturur. Eğer barış gerçek anlamda sağlanacaksa, o masada kadınların da sesi olmalı. Erkekler oturuyorsa, kadınlar da oturmalı. Kadınlar, barışın mutfağında en büyük rolü oynar. Barış süreci sadece masalarda alınan kararlarla değil, halkın içinde özellikle de kadınların yaşadığı zorluklarla şekillenen bir süreç olmalıdır. Barış, sadece siyasilerin değil, savaşın yıkımını en çok yaşayanların sesiyle yapılmalıdır.”

    Hatice Us, kadınların sosyal ve siyasal hayatta daha fazla yer almasının, hem barışın hem de toplumsal adaletin sağlanmasında temel bir rol oynadığını dile getirdi.

    Fatoş SARIKAYA/ MERSİN

  • ‘Kadınların kazanılmış hakları hedef alınıyor’-VİDEO

    ‘Kadınların kazanılmış hakları hedef alınıyor’-VİDEO

    PİRHA- Mor Dayanışma üyesi Ayşegül Göçmen, Diyanet’in kadınların miras hakkına ilişkin yayımladığı fetvaya tepki göstererek, “Kadınların yıllar içinde mücadeleyle elde ettiği haklar tek tek hedef alınıyor” dedi.

    Diyanet İşleri Başkanlığı’nın geçtiğimiz günlerde yayımladığı ve kadınların miras hakkını sorgulayan fetvası, kadın örgütlerinin ve sivil toplum kuruluşlarının tepkisini çekmeye devam ediyor.

    Konuya ilişkin PİRHA’ya konuşan Mor Dayanışma üyesi Ayşegül Göçmen, söz konusu açıklamaların yalnızca dini bir yorum olmadığını, aynı zamanda kamuoyunun nabzını yoklayan ve kadın haklarını tartışmaya açmayı hedefleyen politik bir hamle olduğunu ifade etti.

    “SİSTEMLİ BİR SALDIRI”

    “Devlet, doğrudan değilse bile kurumları eliyle kadınların asla kabul etmeyeceği söylemleri gündeme getirerek bir deneme yapıyor,” diyen Göçmen, geçmişte benzer birçok açıklamanın kamuoyu tepkisiyle geri çekildiğini hatırlattı. Ancak bu sürecin rastlantısal olmadığını vurgulayan Göçmen, “Bu açıklamalar sistemli bir şekilde yapılıyor. Diyanet’in kadınlara yönelik ilk problemli açıklaması bu değil, son da olmayacak” ifadelerini kullandı.

    Kadınların yaşam hakkından çalışma yaşamındaki eşitliğe kadar pek çok temel hakkının tehdit altında olduğuna dikkat çeken Göçmen, Diyanet’in son açıklamasının da bu tehdidin bir parçası olduğunu söyleyerek, “Cuma hutbesinde söylenmiş basit bir söz değil bu. Kadınların yıllarca mücadeleyle elde ettiği hakları tek tek elimizden almaya çalışıyorlar” dedi.

    “HAKLARIMIZIN TAKİPÇİSİ OLACAĞIZ”

    İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilme sürecine de değinen Göçmen, “Bu süreci de adım adım işlediler. Kadınların tüm tepkilerine rağmen sözleşmeyi kaldırdılar. Bugün hala geri dönemedik. Kazandığımız hiçbir hak bize devletten lütuf olarak verilmedi. Bunların hepsi kadınların uzun yıllar süren mücadelesinin sonucu. Dün nasıl kazandıysak, bugün de yarın da bu hakların takipçisi olmaya devam edeceğiz” diyerek, kadınlara yönelik her türlü gerici politikanın karşısında durmaya devam edeceklerini vurguladı.

    Fatoş SARIKAYA/ MERSİN

     

  • ‘Diyanet’in hutbesi, kadınların kamusal alandaki varlığına bir saldırıdır, kabul etmiyoruz’-VİDEO

    ‘Diyanet’in hutbesi, kadınların kamusal alandaki varlığına bir saldırıdır, kabul etmiyoruz’-VİDEO

    PİRHA- Diyanet’in son hutbesinin kadınların kamusal alandaki varlığını hedef aldığını belirten DAD İzmir Şube Eş Başkanı Nebat Çelik, “Bizler bunu bir zihniyetin ürünü ve politikası olarak görüyoruz” dedi. Çelik, ayrıca Suriye’de Alevi kadınlara yönelik sistematik saldırıları hatırlatarak, Alevi kamuoyu ve kadın örgütlerini daha aktif sahiplenmeye çağırdı.

    Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, kadın haklarını hedef alan Cuma Hutbeleri’ne 15 Ağustos’ta bir yenisi daha eklenmişti. Türkiye genelindeki camilerde okutulan hutbede, mirastan pay alacak kadınlara, erkeğin alacağının yarısına razı gelmeleri tavsiye edilmişti. Kadınlar, Diyanet’in hutbesinin Anayasal haklara aykırı paylaşımı nedeniyle tepki göstermeyi sürdürüyor.

    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) İzmir Şube Eş Başkanı Nebat Çelik, Diyanet’in son Cuma hutbesinde “kul hakkı” üzerinden kadınların kazanımlarını hedef alması ve Suriye’de Alevi kadınlara yönelik sistematik kaçırma, işkence, cinsel istismar ve infazlara ilişkin PİRHA’ya konuştu.

    “KADINLARIN KAMUSAL ALANDAKİ VARLIĞINA SALDIRI”

    Diyanet hutbesinin kadınların kamusal alandaki varlığına bir saldırı olduğunu söyleyen Nebat Çelik, Diyanet’in Cuma hutbesinde kadınları hedef alarak sarf ettiği sözler yalnızca bireysel tercih ve özgürlüklere değil aynı zamanda kadınların kamusal alandaki varlığına, yaşam biçimlerine ve inanç özgürlüğüne doğrudan bir saldırıdır. Hutbede geçen ifadeler toplumsal cinsiyet eşitsizliğini derinleştiriyor. Ataerkil aklıyla kadınları denetim altına almaya çalışıyor. Bu tür söylemler kadın cinayetleri arttırıyor, kadın katliamlarını meşrulaştırıyor” diye konuştu.

    “İKTİDAR ZİHNİYETİNİN SÖZCÜSÜ”

    Nebat Çelik, Diyanet’in iktidar politikasının sözcülüğünü yaptığını ifade ederek, “Bu söylemler ne ahlakla ne de dinle açıklanabilecek bir durum değildir. Bizler bunu bir zihniyetin ürünü ve politikası olarak görüyoruz. Diyanet İşleri Başkanlığı bir kurum olmanın ötesinde AKP’nin sözlüğünü yapan bir kurum haline geldi. Kadın bedenini hedef alan söylemler üzerinden ayakta kalmaya çalışıyor. Biz kadınları eşit ve can olarak görüyoruz. Diyanet’in bu söylemlerini hiçbir karşılığı yoktur” dedi.

    “SURİYE’DEKİ KADIN KATLİAMIN DAHA AKTİF SES ÇIKARMALIYIZ”

    Yine bu zihniyetin ürünü olan cihadist çetelerin Suriye’de kadınlara yönelik sistematik saldırılarını hatırlatan Nebat Çelik, Alevi örgütleri ve kadın kurumlarını Suriye’de kadınlara yönelik saldıra karşı daha aktif ses çıkarmaya çağırarak, sözlerine şöyle devam etti:

    “HTŞ’nin yönetimi devralmasıyla birlikte Suriye’de Alevilere yönelik katliamlar devam ediyor. Alevi köyleri zorla boşaltılıyor, insanlar yaşam alanlarını terk etmeye zorlanıyor. Kadınlar kaçırılarak tecavüze uğruyor. Kaçırılan kadınların akıbeti belli değil. Alevi kadınlara ve çocuklara yönelik insan ticareti suçu işleniyor. Ne yazık ki savunmasız kalan, öz savunmasını geliştiremeyen halklar ağır mağduriyetler yaşıyor.

    Diyanet’in kadınları hedef alan saldırılarının zihniyetindekiler kadınları katlediyor. Barışı konuştuğumuz bu süreçte toplumu ötekileştiren, bölen bir zihniyetle karşı karşıyayız. Genel anlamda biz Alevi toplumunu neyin beklediğini gören bir yerden demokratik gelişmeler noktasında tutum geliştirmek, barışta ve demokratik toplum noktasında söz söylemek gerekiyor. Tüm Alevi kamuoyunun Suriye’de gelişmelere cevap olarak tavır geliştirmek zorunda olduğu bir süreçteyiz. Mücadeleyi yükseltmek, demokrasiden, özgürlükten ve adaletten yana olamamız gereken bir dönemdeyiz. Tüm Alevi kadınları, kadın örgütlerini, kamuoyunu bu katliama karşı daha aktif ses çıkarmaya çağırıyoruz.”

    PİRHA/İZMİR

  • DAKB: Diyanet’in kadın düşmanı hutbesi toplumsal barışı tehdit ediyor

    DAKB: Diyanet’in kadın düşmanı hutbesi toplumsal barışı tehdit ediyor

    PİRHA- Demokratik Alevi Kadınlar Birliği, Diyanet’in hutbesinde kız çocuklarının mirastan mahrum bırakılmasına dair ifadelerini kadın düşmanlığı olarak niteleyerek, “Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nde bu tür söylemler sürece zarar vermektedir. Sürecin sağlıklı işlemesi için böylesi ayrımcı, kadın düşmanı yaklaşımları onaylamıyoruz” dedi.

    Demokratik Alevi Kadınlar Birliği (DAKB), Diyanet’in son hutbesinde yer alan “kız çocuklarının mirastan mahrum bırakılması gerektiği” yönündeki söylemlere tepki gösterdi. Yazılı açıklama yapan DAKB, bu anlayışın kadınların yaşam hakkına, eşit yurttaşlığına ve insan onuruna açık bir saldırı olduğunu belirtti. Alevi inancında kadın ve erkeğin eşit olduğunu vurgulayan kadınlar, “Hiçbir dini yorum hak mücadelemizi sınırlayamaz” diyerek Diyanet’in kapatılması çağrısında bulundu.

    “ALEVİ KADINLAR BU ZİHNİYETİ REDDEDİYOR”

    DAKB tarafından yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi:

    “Diyanet’in hutbesinde dile getirilen ‘kız çocuklarının mirastan mahrum bırakılması’ yönündeki söylem, açıkça kadın düşmanlığıdır. Biz Alevi kadınlar böyle bir zihniyeti reddediyoruz. İnancımızda kadın ve erkek canlar eşittir. Hak da lokma da miras da birdir. Rıza meydanında ayrım olmaz. Kadınların mirastan mahrum bırakılması kadınların yaşam hakkını, eşit yurttaşlığını ve insan onurunu gasp etmektedir. Tekçi bir din anlayışı topluma dayatılmakta, kadınların söz ve itiraz hakkı yok sayılmaktadır. Diyanet bu söylemlerle kul hakkına girmektedir. Hiç bir hutbe, dini yorumla miras hukukumuzu sınırlandıramaz, hak ve eşitlik mücadelemizden vazgeçiremez.

    Bizler eşitlikten, özgürlükten ve hakikatten yanayız. Kadın ve erkek canlar aynı yaşam hakkına, aynı mirasa ve eşit yurttaşlığa sahiptir. Diyanet’in bu söylemleri aile içine nifak tohumları etmektedir. Kardeşler arası düşmanlığı körüklemektedir. Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nde bu tür söylemler sürece zarar vermektedir. Biz DAKB olarak, bu sürecin sağlıklı işlemesi için böylesi ayrımcı, kadın düşmanı yaklaşımları onaylamıyoruz. Diyanet’in dini normları hukukun önüne geçirmesini kabul etmiyoruz. Diyanet işlevini yitirmiştir ve bu kurumun fesedilmesi gerekmektedir.”

    (HABER MERKEZİ)

  • Avustralya Alevi Federasyonu’ndan, Diyanet’in kadınları hedef alan hutbesine tepki!

    Avustralya Alevi Federasyonu’ndan, Diyanet’in kadınları hedef alan hutbesine tepki!

    PİRH- Avustralya Alevi Bektaşi Federasyonu, Diyanet’in kadınları ve kazanımlarını hedef alan hutbelerine tepki göstererek, kadın düşmanlığına karşı mücadele vurgusu yaptı. 

    Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından camilerde okutulan hutbeler üzerinden kadınların kazanılmış haklarının hedef alınmasına bir tepki de Avustralya Alevi Bektaşi Federasyonu’ndan geldi.

    Avustralya Alevi Bektaşi Federasyonu (AFA) yaptığı açıklamada, 1 Ağustos’ta kadınları giyimleri üzerinden hedef gösteren Diyanet’in bu haftaki  “Kul hakkı ateşten gömlektir” başlıklı hutbesine dikkat çekerek kadınların kazanılmış haklarına yönelik her saldırının aynı zamanda toplumsal eşitliğe ve demokrasiye yönelikte olduğunu ifade etti.

    “EŞİTLİKTEN, LAİK EĞİTİMDEN VE HALKIN İRADESİNDEN VAZGEÇMEYECEĞİZ”

    “Laiklik, eşit yurttaşlık, kadın hakları ve halkın iradesi saldırı altında!” başlığıyla yayımlanan açıklamada ayrıca belediye başkanlarına yönelik operasyon da eleştirilerek, şu ifadelere yer verildi:

    “15 Ağustos 2025’te Diyanet hutbesinde, kadınların eşit miras hakkı dini söylemlerle sorgulandı; “kul hakkı” denilerek eşitlik talebi itibarsızlaştırıldı. Bu söylem, Anayasa’nın eşitlik ilkesi, Medeni Kanun ve laiklik ile açıkça çelişmektedir. Kadınların kazanılmış haklarına yönelik her saldırı, yalnızca kadınlara değil, toplumsal eşitliğe ve demokrasiye yöneliktir.

    Bu saldırılar yalnızca kadın haklarıyla sınırlı kalmadı. Hutbenin okunduğu aynı günün akşam saatlerinde Beyoğlu Belediye Başkanı İnan Güney ve 44 kişinin hukuksuzca gözaltına alınması, demokrasiye vurulmuş bir darbedir. Belediyelere halkın oyuyla seçilen kişilerin yargı eliyle görevden alınması, seçmen iradesinin gaspıdır.

    Milli Eğitim Bakanlığı ile el ele, tarikat ve cemaatlerin etkisiyle okullarımız bilimden uzaklaştırılırken; hukuk yerine baskı ve keyfi yönetim anlayışıyla Türkiye karanlık günlere sürüklenmektedir.

    Avustralya Alevi Bektaşi Federasyonu olarak; eşitlikten, laik eğitimden ve halkın iradesinden vazgeçmeyeceğiz!”

    PİRHA/AVUSTRALYA

  • Berrin Sönmez’den Diyanet’e başörtüsüz tepki: Başörtümü iktidarın ayakları altına attım

    Berrin Sönmez’den Diyanet’e başörtüsüz tepki: Başörtümü iktidarın ayakları altına attım

    PİRHA- Diyanet’in “kadınlara başörtüsü dayatması” olarak yorumlanan Cuma Hutbesini protesto etmek amacıyla başörtüsünü çıkaran feminist yazar Berrin Sönmez, “Başörtümü aldım, Diyanet’in ve iktidarın ayakları altına attım” dedi.

    Diyanet İşleri Başkanlığı’nın cuma hutbesinde kadınlara yönelik başörtüsü vurgusu kamuoyunda geniş yankı uyandırdı. Hutbede giyim sektörü, modacılar ve bazı medya çevreleri, “çıplaklığı özendirmek ve örtünmeyi değersizleştirmekle” suçlandı. Kısa giysiler ve şeffaf kıyafetlerin giyilmesi “Allah’ın örtünme emrinin ihlali” olarak nitelendirilirken, tıbbi bir zorunluluk olmadan yaptırılan estetik ameliyatlar “şeytanın oyununa gelmek” ve “günah” olarak tanımlanıyor, dövme yaptırmanın da haram olduğu savunuldu.

    Hutbeyi “kadınlara dini kisve altında yaşam tarzı dayatması” olarak yorumlayan feminist yazar Berrin Sönmez, buna karşı bireysel bir direniş ortaya koydu. Gazeteci Göksel Göksu’nun Medyascope yayınında sorularını yanıtlayan Sönmez, programa başörtüsüz katıldı. Sönmez, bu kararıyla ilgili olarak, “İktidarın kadın bedeni üzerinden toplumu dizayn etmeye çalışmasına itiraz ediyorum. Başörtümü aldım, Diyanet’in ve iktidarın ayakları altına attım” ifadelerini kullandı.

    “DİYANET İKTİDARIN PROPAGANDA AYGITINA DÖNÜŞTÜ”

    2017’deki anayasa referandumu ile şekillenen sistemin Türkiye’yi derin bir siyasal ve toplumsal krize sürüklediğini vurgulayan Sönmez, AKP iktidarının kadınlar üzerindeki baskıcı politikalarına dikkat çekti. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın da bu sistem içinde Cumhurbaşkanlığına doğrudan bağlanarak bir inanç kurumu olmaktan çıkıp siyasi bir propaganda aracı haline geldiğini ifade etti. Sönmez, “Diyanet’in hutbelerinde yolsuzluklara, kadın cinayetlerine, çocuk istismarına dair tek bir kelime göremiyoruz. Ancak kadınlara, çocuklara ve topluma din kisvesi altında ahlak dersi verme çabası açıkça görülüyor. Bu yönelimi tehlikeli buluyorum” dedi.

    Sönmez’in başörtüsünü çıkararak verdiği tepki, başta kadın hakları savunucuları olmak üzere çeşitli kesimlerden destek gördü.

    (HABER MERKEZİ)

     

  • Diyanet’e geniş yetkiler veren kanun, yürürlüğe girdi

    Diyanet’e geniş yetkiler veren kanun, yürürlüğe girdi

    PİRHA-Diyanet İşleri Başkanlığı’nın okullar, öğrenci yurtları ve hastanelerde manevi danışmanlık ile dini faaliyet yürütmesine olanak sağlayan kanun, Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi.

    Diyanet İşleri Başkanlığı’na geniş yetkiler tanıyan Bazı Kanunlarda ve 660 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede (KHK) Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi.

    Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ın Diyanet İşleri Başkanlığı’na verdiği yetkilere yönelik iptal kararının ardından AKP, iptal edilen düzenlemeleri torba kanun ile Meclis’e taşımıştı.

    Meclis Genel Kurulu’nda AKP ve MHP milletvekillerinin oylarıyla kabul edilen yasa teklifi ile Diyanet İşleri Başkanlığı’nın geniş yetkiler kullanmasının önü açılmıştı.

    (HABER MERKEZİ)

  • Mahkeme, 11 yıldır elektrik faturası ödemeyen cemevini haklı buldu!

    Mahkeme, 11 yıldır elektrik faturası ödemeyen cemevini haklı buldu!

    PİRHA – Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Kadıköy Şubesi İçerenköy Cemevi’nin, elektrik faturalarını ödememesi üzerinden yürütülen davada karar çıktı. 49. Asliye Hukuk Mahkemesi, cemevlerinin ibadethane statüsünde görüldüğünü belirterek elektrik idaresine borçlu olunmadığı yönünde karar verdi.

    Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Kadıköy Şubesi İçerenköy Cemevi’nin, elektrik faturalarının ödenmemesine yönelik tavrı ardından 49. Asliye Hukuk Mahkemesi’nden olumlu yönde karar geldi.

    2014 yılından bu yana elektrik faturalarını ödemeyen Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Kadıköy Şubesi İçerenköy Cemevi’nin üç yıl önce açtığı davanın son celsesi İstanbul Anadolu Adliyesi’nde görüldü.

    Davalı taraf olan elektrik dağıtımcısı Ayedaş’ın Avukatı Berkan Çintuğlu, “Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan gelen cevapta ve mevzuatta cemevleri ibadethane olarak kabul edilmemiştir, davanın reddini talep ediyoruz” dedi.

    Mahkeme başkanı, PSAKD Kadıköy Şubesi İçerenköy Cemevi’nin “Borçlu olmadığının tespitine” yönünde karar verdi.

    “BİRİLERİNİN BİZİ TANIMLAMASINA ARTIK İZİN VERMEK İSTEMİYORUZ”

    PSAKD’nin avukatlarından Hasan Cem Yılmaz, duruşma ardından PİRHA’ya yaptığı değerlendirmede şunları söyledi:

    “Bizim iddiamız ‘borçlu değiliz’ yönündeydi. Çünkü Türkiye’de cemevlerinin ibadethane sayılması hususunda artık Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararı, yerel mahkeme kararları ve çeşitli hukuksal yargı kabulleri var. Bunların ötesinde bizim hiçbir kabule ihtiyacımız olmasa bile cemevleri bizim ibadethanelerimizdir. Birilerinin bizi tanımlamasına, tasvir etmesine artık izin vermek istemiyoruz. Bununla birlikte elektrik idaresi Ayedaş, ibadethane statüsünde olmadığımızı, yasaların bizi ibadethane saymadığından bahisle ticarethane gibi elektrik faturasının faturalandırılması gerektiğinden yola çıkarak bize kaçak elektrik kullandığımızdan bahisle faturalar kesiyordu. Biz de emsal olsun diye dava açtık. Davamızı şunun üzerine kuruyoruz; ibadethaneyiz. Cami, havra, kilise, sinagog gibi cemevleri de ibadethanedir. Milyonlarca Alevi, ibadetini yaptığı gibi cenaze erkanını, kırk yemeklerini de buralarda vermektedir. Bu sebeple de elektrik faturalarından bizim artık kamusal olarak faydalanmamız gerekmektedir. Mahkeme de kararını kesin olarak verdi, bizim ibadethane olduğumuz tespitinden yola çıktı.

    “TOPLUMSAL BİR MÜCADELENİN KAZANIMI”

    Avukat Hasan Cem Yılmaz, mahkemeden çıkan kararın, “Toplumsal bir mücadelenin kazanımı olduğunu” belirtti. Av. Yılmaz, “Bugün yasalara işlemese de devlet, bizim ibadethane olduğumuzu kabul ediyorsa bu, bugüne kadarki Alevi hak mücadelesinin sonucudur. Bu kararın gerekçesinin, bizim ibadethane olmamız dolayısıyla kamusal kaynaklardan yararlanmamız gerektiğine ilişkin çıkacağını tahmin ediyorum” diye de ekledi.

    “DİYANET DE BOŞA DÜŞTÜ!”

    Avukat Hasan Cem Yılmaz , dava sürecinde Diyanet İşleri Başkanlığının, “Cemevleri ibadethane değildir” karına da işaret ederek sözlerini şu cümlelerle sürdürdü:

    “Bu kararla kesinlikle Diyanet de boşa düştü diyebiliriz. Bugün bu ülkenin Cumhurbaşkanı, cemevlerinin ibadethane olduğunu birkaç kere dile getirmek zorunda kaldı. Artık Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ya da benzer kurumların, bizi tasvir etmesine karşıyız, karşı duruyoruz.”

    “DİYANETİN TEZİ DE ÇÜRÜDÜ”

    PSAKD Kadıköy Şubesi’nin önceki dönem başkanı ve İbrahim Karakaya da çıkan mahkeme kararını değerlendirdi. Karakaya, “Söz konusu borç devlete yüklendi. Yani artık kim öderse ödesin, bizi ilgilendirmez. Hukuki anlamda cemevlerinin ibadethane olduğunu mahkeme kararıyla tescil edildi. Bu davaya diyanet de müdahil olmuştu. Şimdi onların tezi de çürüdü.

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER: PSAKD Kadıköy Şubesi’nin elektrik faturası davasında bir türlü karar verilmiyor

  • ‘İktidar, Diyanet eliyle tüm kamusal alanın dinselleştirilmesi gibi bir politika izliyor’

    ‘İktidar, Diyanet eliyle tüm kamusal alanın dinselleştirilmesi gibi bir politika izliyor’

    PİRHA – Diyanet’in yetkilerini genişleten kanunun Meclis’ten geçmesi kamuoyunun tepkisine yol açtı. Yazar Ali Yıldırım, dinin devletin elinde bir araca dönüştüğünün altını çizerek “Tüm kamusal alanı dinselleştirmek istiyorlar. Türkiye’de bu anlamda sivil bir din yok, devletin dini var ve devlet böyle alanları düzenlemek istiyor!” dedi.

    Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 13 Mayıs’ta yapılan oylama ardından Bazı Kanunlarda ve 660 Sayılı KHK’da Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi, kabul edilerek genel kuruldan geçti.

    Meclis’te kabul edilen değişiklikle birlikte Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yetki ve faaliyet alanı genişlemiş oldu. Hukuk ve teoloji konularında yetkin bir isim olan Ali Yıldırım, Diyanet’in okul ve hastanelerde faaliyet yürütecek olmasını yorumladı.

    DİN, DEVLETİN ELİNDE BİR ARACA DÖNÜŞMÜŞ”

    “Esas sorun, Diyanet’in varlığıyla ilgili” diyen Yıldırım, şu değerlendirmeyi yaptı:

    “Diyanet’in orada ya da burada hizmet sunması, yani kendi başına elbette değerlendirilir. Fakat iktidar, Diyanet eliyle tüm kamusal alanın dinselleştirilmesi gibi bir politika izliyor. Yani aslında bu bir devlet politikası. Yani Türkiye’de gördüğümüz gibi bir devlet dini söz konusu. Bir devlet dini var ve bütün işler, güçler bu devlet dini üzerinden inşa ediyor. Din, devletin elinde bir araca dönüşmüş durumda. Bu hizmetler meselesi de tırnak içinde iktidarın esas olarak bir yandaş toplama ya da kendi kitlesini bloke etme amacından başka bir şey değil. İş yapıyoruz diyor. Çünkü oralara kadrolar atanıyor. Oralara atanan kadrolar, iktidarın sonradan destekleyicisi haline geliyor. Devletin emrinde bir din, devletin eliyle icra edilen bir din meselesinin esas olarak tartışılması lazım. Fakat Türkiye’de Aleviler dışındaki hiçbir çevrenin, bu konuda ciddi bir itirazının olmadığını görüyoruz.

    İNSANLAR DİNDEN UZAKLAŞIYORLAR

    Diyanetin okullara, cezaevlerine, hastanelere, şimdi de öğrenci yurtlarına girmesi; aslında din değil, devlet giriyor buralara. Yani devletin hizmetinde din giriyor. Ve dinin çıkarlarıyla devletin çıkarları burada ortaklaşıyor. Çünkü din, kendisine hayat hakkı bulmaya çalışıyor.

    Şimdi bu manevi danışmanlık hizmeti, Diyanet üzerinden değerlendirildiğinde orta yerde tamamen bir maneviyatsızlık üreten durumla karşı karşıyayız. İnsanlar dinden uzaklaşıyor. Din buysa ki pratikte sergilenen haksızlığın, hukuksuzluğun bir aracı, üstünü örtme işlevi gören bir mekanizmaya dönüşmesi karşısında hani yoksulluğun övülmesi, iş cinayetlerinin ‘kader’ olarak gösterilmesi gibi…

    Dinle sarılan insanların, büyük bir vicdansızlık, haksızlık, hukuksuzluk içerisinde olduğunun pratikte görülmesi şu sonucunu veriyor; din buysa biz bu dinden değiliz. Yani ‘bu din bizim dinimiz değil’ türü ciddi bir yaklaşım. Devlet işte kendisi açısından bu yarayı, bu gedikleri kamu eliyle düzeltmeye, sarmaya çalışıyor. Şu anda Türkiye’de çok ciddi bir diyanet vesayetinden söz etmek mümkün. Yani eskiden asker vesayeti falan derlerdi ama o böyle çok görünen bir şey değildi. Ama Diyanet vesayeti hayatın her alanında kendisini hissettirmek istiyor. Bütün kamusal alanları dinselleştirmek gibi bir tavırları var. Fakat iyi, güzel olan o ki bu çabaları pek de sonuç vermiyor. Yani pratik hayat bunların bu muratlarının gerçekleşmesine engel oluyor.

    Fakat mesela şunu merak ettim. Dünkü bu kanun oylandığı zaman AKP, MHP dışındaki siyasi partiler, bu kanuna karşı ne yapmış, nasıl bir tavır ortaya koymuşlar? Maalesef Alevi toplumunun da genel olarak seküler toplumun da oy verdiği partiler, bu alanda ciddi bir duyarsızlık sergiliyor. Ya da onlar da dindar çevrelere ve şirin gözükme politikasının bir parçası oluyorlar diyebiliriz.”

    “AKLA DA İŞİN DOĞASINA DA AYKIRI”

    Söz konusu kanunla birlikte Diyanet göçmenler, engelliler, bağımlılar, afetzede kesimleri de bünyesine dahil edecek. Ali Yıldırım, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, bu alanlarda da “manevi danışmanlık hizmetleri” verecek olmasını “Dine bu kadar parayı niye harcıyorlar?” sorusuyla cevapladı. Yıldırım, şunları aktardı:

    “Onlar açısından, bu para boşa harcanan bir para değil. Biat eden bir toplum yaratma dertleri var. Bu biatçı toplum, yani yatırımları, siyasi iktidarın kendi varlığını devam ettirmeye yönelik. Yani onlara bir oy deposu olarak bakılıyor.

    Bir engelliye, dinin söyleyeceği hiçbir şey yoktur. Bir depremzedeye din ne söyleyebilir? Eğer din, bunu bir ‘alın yazısı’ bir ‘takdiri ilahi’ olarak değerlendiriyorsa dezavantajlı gruplara söyleyebileceği bir şey yoktur dinin. Ne söyleyecek yani din? ‘Sen işte engellisin, yukarıdaki böyle takdir etmiş’… Ya da deprem oldu. Depremin nedeni ne? İşte bir ara söylüyorlardı. Yok efendim ‘laikler azdı da bilmem ne yaptı’ gibi. Şimdi depremi bir kader olarak gören bir anlayıştan bu anlamda dezavantajlı gruplara manevi destek üretmesini beklemek zaten akla da işin doğasına da aykırıdır. Ama akılsız değiller; yani bu kadar parayı buraya yatırmaları boş beleş bir yaklaşım değil. Bir parça da olsa ‘orada biatçı bir anlayışı ne kadar yayabilirsek iyi’ diye düşünüyorlar.

    Yani engelliye, ötekiye, göçmene, depremzedeye yaklaşım konusu; ‘bir hizmet veriyoruz’ denildiği zaman insanların kolay kolay itiraz edebilecekleri alanlar değil bu alanlar. Yani ‘sen niye engelliye yardım ediyorsun?’ denilemez. Bir de işin böyle psikolojik bir yanı var. Ama hizmetin içeriği, esas olarak onun maddiyatını düzeltmek olması gerekirken sen ona manevi destek sunuyorsun! Bu da zaten hani işin somut durumla, götürdüğün hizmet arasında uzaktan yakından bir ilişkisi söz konusu değil.”

    “TÜRKİYE’DE DİN TAMAMEN YOĞUN BAKIMDA!”

    Öğrenci yurtlarının, tarikat ve cemaatlerle anılması ardından şimdi de Diyanet’in çalışma alanı olarak uyarlanması, tartışmanın bir başka boyutu oldu. Ali Yıldırım, söz konusu kanunun ilgili bu maddesini ise şu cümlelerle eleştirdi:

    “Tüm kamusal alanı dinselleştirmek istiyorlar. Türkiye’de bu anlamda sivil bir din yok, devletin dini var ve devlet böyle alanları düzenlemek istiyor! Tarikatlardaki mesele de şudur; hukuka uyuyor mu uymuyor mu diye bakarsın. Ama burada devletin yaptığı iş, bizzat devlet politikası haline getirmek. Yani devletin hizmet verdiği bütün alanlarda dini referanslar geliştirerek işi yürütmeye çalışıyor. Tehlikeli olan bu. Yani burada laiklik ilkesi tamamen sözde kalmış durumda. Din tamamen Türkiye’de yoğun bakımda. Zorla yaşatılan bir din var. Yani sonuç veriyor mu? Bence sonuç vermiyor. Yani din artık toplumda karşılık bulmuyor. Emekçiler ile sermaye sahibi arasında büyük bir ayrım ortadayken, dinin buralarda bir şey söylemesi bir anlam taşımıyor. Daha doğrusu söyleyeceği bir lafı olmadığı için bir anlam taşımıyor diye düşünüyorum.”

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER: Meclis eliyle Diyanet’e bir yetki daha!

  • Meclis eliyle Diyanet’e bir yetki daha!

    Meclis eliyle Diyanet’e bir yetki daha!

    PİRHA – Diyanet’in yetkilerini genişleten bir kanun daha Plan ve Bütçe Komisyonu’ndan geçti. Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü, artık öğrenci yurtları, eğitim kurumları, gençlik merkezleri ve kampları, ceza infaz kurumları, sağlık kuruluşları, sosyal hizmet kurumları ve benzeri yerlerde işbirliği doğrultusunda “manevi danışmanlık ve din hizmeti” adı altında faaliyet yürütebilecek.

    Anayasa Mahkemesi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Diyanet İşleri Başkanlığı’na verdiği yetkileri iptal etmesine rağmen AKP’li vekiller, söz konusu düzenlemeyi yeniden Meclis’e taşıdı. Dün yapılan oylama ardından Bazı Kanunlarda ve 660 Sayılı KHK’da Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi, kabul edilerek TBMM genel kurulundan geçti.

    Komisyonda kabul edilen değişiklikle birlikte Din İşleri Yüksek Kurulu, Kur’an-ı Kerim meallerini Başkanlık ile diğer kamu kurumları, özel kişi ve kuruluşların talebi üzerine veya resen inceleyecek ya da incelettirecek. Yapılacak inceleme sonunda İslam dininin temel nitelikleri açısından sakıncalı olduğu Kurul tarafından tespit edilen meallerin, Başkanlığın yetkili ve görevli yargı merciine müracaatı üzerine basım ve yayımının durdurulmasına, dağıtılmış olanların toplatılmasına ve imha edilmesine karar verilecek.

    İNTERNETTE ERİŞİMLERİNE MÜDAHALE EDİLECEK!

    Yayının internet ortamında yapılması halinde, Diyanet’in müracaatı üzerine, yetkili ve görevli yargı mercii bu yayınla ilgili olarak içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi kararını verecek. Toplatma ve imha kararına, içeriğin çıkarılması kararına veya erişimin engellenmesi kararına itiraz edilmiş olması, karara konu yayınların toplatılmasına, içeriğin çıkarılmasına ve erişimin engellenmesine engel teşkil etmeyecek. Toplatma ve imha kararına konu yayınlar, bu karara süresi içinde itiraz edilmediği veya yapılan itiraz reddedildiği takdirde imha edilecek.

    MANEVİ DANIŞMANLIK VE DİN HİZMETİ!

    Kabul edilen teklifle Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü, öğrenci yurtları, eğitim kurumları, gençlik merkezleri ve kampları, ceza infaz kurumları, sağlık kuruluşları, sosyal hizmet kurumları ve benzeri yerlerde işbirliği esasına göre manevi danışmanlık ve din hizmeti gibi faaliyetler yürütebilecek.

    KURBAN ORGANİZASYONU FAALİYETLERİNİ DENETLEYECEK!

    Göçmen, engelli, bağımlı, afetzede gibi desteğe muhtaç kesimlere yönelik manevi danışmanlık hizmetleri yürütecek olan Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü, kurban ibadetinin usulüne uygun şekilde yerine getirilmesi amacıyla gerekli tedbirleri alacak, vekaletle kurban organizasyonu gerçekleştiren kurum ve kuruluşların bu kapsamdaki hizmet ve faaliyetlerini denetleyecek.

    OKUMA SALONLARI AÇILACAK

    Genel Müdürlük tarafından ihtiyaç duyulan yerlerde okuma salonu, aile ve dini rehberlik merkezi, gençlik çalışmaları merkezi ve benzeri yerler açılacak ve bunlarla ilgili işler yürütülecek.

    Genel Müdürlük ayrıca Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yönetilen cami, mescit ve Kur’an kurslarının müştemilatındaki yerlerin kiralanması, işletilmesi veya işlettirilmesi ile ilgili iş ve işlemleri yürütecek.

    Başkanlık müşaviri, Başkanlık müftüsü ve Başkanlık vaizi ünvanındaki personel, başkanın uygun göreceği kadrolara atanabilecek. Kamu Personeli Seçme Sınavı (B) grubu puan sırasına göre ilk defa açıktan atanacak personel, alım yapılacak her bir ünvan için boş kadro sayısının 3 katına kadar çağırılacak adaylar arasından Başkanlıkça yapılacak sözlü sınav başarı sırasına göre atanacak.

    Teklifle, hac ve umre hizmetlerinin yürütülmesini düzenleyen hüküm yeniden düzenleniyor. Buna göre, hac ve umre seyahatleri ile ilgili iş ve işlemler ile Hac ve Umre Hesabından yapılan bütün harcamalar, her yıl hac mevsimi sonunda Başkanlık ve gerektiğinde Cumhurbaşkanlığınca görevlendirilecek denetim elemanları tarafından denetlenecek.

    Hac ve umre hizmetlerinin yürütülmesi, Hac ve Umre Hesabı’nın oluşturulması, bu hesapta yer alan tutarların harcanması, hac ve umre dönemlerinde hac ve umre faaliyetleri için yurt içinde görevlendirilen Başkanlık personeline sınav hizmetleri karşılığında ödenecek ücretler, Bakanlıklar arası Hac ve Umre Kurulu ile Hac ve Umre Komisyonunun kuruluş, görev ve yetkilerine dair usul ve esaslar Cumhurbaşkanınca belirlenecek.

    (HABER MERKEZİ)

  • Alevi kurumları, Gözcü Baba arazisinin Diyanet’e tahsisine karşı çıktı!

    Alevi kurumları, Gözcü Baba arazisinin Diyanet’e tahsisine karşı çıktı!

    PİRHA – İstanbul’un Kadıköy ilçesindeki Gözcü Baba Türbesi arazisinin Diyanet İşleri Başkanlığı’na tahsis edilmesi sonucunda başlatılan inşaat çalışmalarının durdurulması için Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne itirazda bulunuldu.

    Alevi Düşünce Ocağı Derneği (ADO), Alevi-Bektaşi Kültür Enstitüsü, Anadolu Alevi Canlar Federasyonu (AACF), Gözcü Baba Türbesi arazisinin Diyanet İşleri Başkanlığı’na tahsis edilmesi ardından başlatılan inşaat çalışmalarının durdurulması için Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne itiraz etti. Yapılan başvuruda, taşınmazla ilgili vakfiyede belirtilen kullanım şekillerine aykırılık oluşturulduğuna dikkat çekilerek, “Vakıf varlıklarının vakfedenin iradesine uygun olarak kullanılmasının zorunlu olduğu ilkesi ihlal edilmektedir” denildi.

    Alevi kurumları adına İstanbul Vakıflar İkinci Bölge Müdürlüğü’ne yapılan itirazda, Gözcü Baba Türbesi arazisinin Şahkulu Sultan Dergahı Mehmet Ali Hilmi Dedebaba Vakfiyesi kapsamında kaldığı için kullanım şekillerinin de vakfiyesinde açıkça ifade edildiği belirtildi. İlgili kurumlara iletilen dilekçede, Danıştay 10. Dairesi’nin kararları da hatırlatıldı. Alevi kurumları, vakfiye ile düzenlenen hususların hiçbir şekilde değiştirilemeyeceği, vakfedenin iradesine uygun şekilde kullanılmasının yasal zorunluluk olduğunu da vurguladı.

    “ULUSAL VE ULUSAL ÜSTÜ HUKUKA DA AYKIRIDIR”

    Türbe arazisinin Diyanet İşleri Başkanlığı’na tahsis edilmesinin hukuka aykırı olduğunu vurgulayan Alevi kurumları, İnşaat faaliyetlerinin acilen durdurulup, yapılan tahsisin de iptalini talep etti. Yazılan dilekçede şu görüşlere yer verildi:

    “Şahkulu Sultan Dergahı Mehmet Ali Hilmi Dedebaba Vakfiyesi’ne açıkça aykırılık teşkil eden tahsis işlemi Danıştay ilamında ifade edilen vakıflar hukukunun temel ilkelerine açıkça aykırı olduğu gibi ulusal ve ulusal üstü hukuka da aykırıdır.

    Taşınmaz, korunması gereken kültür varlığı vasfındadır, korunması gereken kültür varlığının olduğu şekliyle korunması gerektiği açık olup yapılan tahsis ve inşa faaliyetlerin kültür varlığına zarar vereceği izahtan varestedir. Hayrat taşınmazın toplumun belirli bir kesimi için maneviyatı olduğu nazara alındığında yapılan tahsis ve inşai faaliyetlerle toplumun belirli bir kesiminin maneviyatına zarar verdiği açıktır.”

    Konuyla ilgili ayrıca CİMER, İstanbul 5 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Müdürlüğü, Kadıköy Belediye Başkanlığı ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı da bilgilendirildi.

    PİRHA/İSTANBUL

  • Geçmişten günümüze işgalin odağındaki kutsal mekan: Gözcü Baba Türbesi! – VİDEO

    Geçmişten günümüze işgalin odağındaki kutsal mekan: Gözcü Baba Türbesi! – VİDEO

    PİRHA –Alevi Bektaşilere ait İstanbul’da yakılıp yıkılan ve günümüzde de gaspı süren kutsal mekanlardan birisi de Gözcü Baba Türbesi oldu. Zamanında 200 dönümlük bir araziye sahip olan türbe, bugün bir dönümlük alana sıkıştırılmış durumda. Cami, Kur’an kursu ve lojman binasının yapıldığı türbe arazisine yönelik işgal girişimi sürmekte. “Alevi Bektaşi dünyasının vazgeçilmezlerinden” olarak gösterilen Gözcü Baba Türbesinin dünü ve bugününe mercek tutuyoruz.

    Tekke, zaviye ve türbelerin kapatılmasına yönelik kanunun 13 Aralık 1925’te yürürlüğe girmesiyle Alevi-Bektaşi inancı da yasaklandı. Alevilere ait bütün inanç mekanlarının kapılarına kilit vuruldu.

    1826 yılında Osmanlı döneminde başlayan dergah-türbe işgali, günümüze dek sürdü. Alevi inancı için büyük önem arz eden mekanlardan olan türbe ve dergahlar bugün de asıl sahiplerine iade edilmeden adeta özünden koparılıp, yok ediliyor.

    Alevi toplumuna ait dergah ve türbelerin tümü şu an devlet kontrolünde adeta peşkeş çekiliyor. Tarih boyunca Alevi-Bektaşi toplumunun geniş yer edindiği İstanbul’daki kutsal mekanlara dönük son saldırı ise 19 Ocak 2025’te gerçekleşti. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın talebi doğrultusunda Gözcübaba Türbesine giren iş makinaları, alelacele bir inşaat başlatarak söz konusu alana hafızların barınabileceği bir yurt binası yapmak istedi. Ancak kamuoyundan gelen tepkiler üzerine “Alanda arkeolojik kazı yaptık” açıklaması ile inşa girişimi sonlandırıldı.

    ALEVİ BEKTAŞİ TARİHİNİN ÖNEMLİ ŞAHSİYETİ!

    Gözcü Baba, Anadolu’da Rumeli erenleri, Horasan pirleri olarak nitelendirilen dervişler zümresinin İstanbul’a ulaşmış en önemli şahıslarından birisi olarak gösterilir. Şahkulu Sultan, Karacaahmet, Kartal Baba ve nice birçok Alevi şahsiyetinin de önünde gösterilen Gözcü Baba, Osmanlı’nın ilk kuruluşundan beri ismi bilinen büyük bir eren olarak anlatılır. Gözcülük vazifesiyle ünlenen Gözcü Baba’nın, şu an türbenin bulunduğu lokasyondan tüm vadiyi gözetleyen bir göreve sahip olduğu ifade edilir.

    BEKTAŞİLERİN İSTANBUL’DAKİ DERİN TARİHİ!

    Bugün Gözcü Baba Tekkesinden günümüze kalan bir tek hazire alanı olsa da tarihe iz bırakan türbeye dair detayları Yazar Burak Çetintaş’tan dinledik. Çetintaş, mevcut mezar taşlarındaki yazıları da çözümleyerek şu aktarımda bulundu:

    “Buradaki mezarlar Gözcü Baba, Sancaktar Baba diye andığımız sofaya aittir. Bu bölge 1940’lara kadar geniş bir arazi görünümü arz ediyordu ve Vakıf-ı Sani Bani-i Sani (kurucu kişi) olarak bahsi geçen Mehmet Ali Hilmi Dede Baba tarafından dergahın arazisine, vakfına kazandırılmış, satın alınmış ve oraya tahsis edilmişti. Şu anda bu büyük araziden çok küçük bir bölüm geriye kalmış vaziyette. İçinde anıt ağaçlar da bulunuyor.

    Buradaki mezarlara, sofaya gelecek olursak, en baştaki mezar Mehmet Ali Hilmi Dede Babaya; yani dergahla ilgili bahiste söylediğimiz, dergahın bani-i sanisi, ikinci defa ayağa kaldıran zata aittir. 1907’de göçüyor ve tekkenin kış meydanına sırlanıyor. Bir müddet sonra naaşı oradan nakledilerek bu mezarlığa getirilerek defnediliyor. Hemen yanındaki mezar Gözcü Babaya ait. Göztepe’ye ismini veren zattır. 14. yüzyılda yaşadığı tahmin ediliyor. Buradaki bir diğer önemli mezar ise Sancaktar Babanın makam taşıdır. Buradaki en büyük mezardır. Yaklaşık 6 metre uzunluğunda bir mezara sahiptir. En anıtsal mezar taşı da budur.

    Gözcü Baba ve Sancaktar Babaya ait mezar taşları yine Mehmet Ali Hilmi Dede Babanın marifetiyle yerleri tespit edildikten sonra tekrar ihya edilmiş ve bu taşlar dikilmiştir. Bu sofada bahsettiğimiz üç zattan başka Mehmet Ali Hilmi Dede Baba’nın mezarının ayak ucunda Hilmi Dede Babanın annesi Emine Şerife Bacı ve Yörük Babanın mezar taşı da daha sonraki tarihte bu sofaya nakledilmiş ve sırlanmıştır. Ayrıca yine Bektaşi muhiplerinden üç zatın daha burada mezarı olduğunu biliyoruz.

    Bu sofanın arkasında büyük bir Seki daha var. Bu sekide Mehmet Ali Hilmi Dede Baba tarafından vakfedilen namazgaha aittir ve Osmanlı tarihinin önemli hattatlarından son turakeş İsmail Hakkı Altunbezir’in babası Hilmi Efendi’nin imzasını taşır”

    ŞAHKULU YÖNETİMİ İŞGALE KARŞI!

    Şahkulu Sultan Dergahı Genel Sekreteri Kamber Yıldırım, Gözcü Baba Türbesi’nin yer aldığı arazinin Şahkulu Sultan Dergahına ait olduğunu belirtti. Yıldırım, söz konusu kazanımı için mücadele yürüteceklerini söyleyerek şöyle devam etti:

    “Şahkulu Sultan Dergahının geçmişini incelediğimizde bu bölgedeki en büyük dergahlardan birisi olduğunu görürüz. Özellikle Hilmi Dede Baba döneminde satın alınan araziler ile Şahkulu Sultan Dergahına vakfedilen arazilerle birlikte yaklaşık 200 dönüm arazisi olduğu söyleniyor. Bu bölge de Gözcü Baba’ya ait arazilerdir. Buralar da Şahkulu Sultan Dergahı vasfiyesi içerisinde bulunan arazilerdir. Şu an mevcut Gözcü Baba Camisi ve yanındaki kız Kur’an kursu ve yanındaki okul arazilerinin, tarihin izlerini takip ettiğimiz zaman Şahkulu Sultan Dergahına ait olduğu ortaya çıkıyor. Vakıf yönetimi olarak, Şahkulu Sultan’ın ardıları olarak atalarımızın izini süreceğiz. Buralara sahip çıkmak için dergah olarak elimizden gelen her şeyi yapmaya hazırız. Bu konunun takipçisi olacağız.”

    REZİDANSLAR ARASINDA SIKIŞMIŞ YÖRÜK BABA SOFASI

    Gözcü Baba semtindeki Yörük Baba Sofası da adeta talan edilen mekanlardan birisi. Gözcü Baba Türbe arazisi içerisinde olan bu alan, günümüzde apartmanların araya girmesi sebebiyle ayrı bir hazire alanı görünümü veriyor.

    Tarihçi Burak Çetintaş, söz konusu arazinin önemli bir ziyaret makamı olduğunu belirterek, sofada asılı kalan kitabeye dair şu bilgileri paylaştı:

    “ ‘Salih Hicret’ten 1308’de yaptı iş bu sofayı Hilmi Dede…’ diye 1891 ya da 1892 yıllarında bu sofanın Hilmi Dede Baba tarafından inşa ve vakfedildiğini gösteren tarihi bir kitabedir. Sofa’nın etrafında 12 tane selvi ağacı dikilerek sofa hududu belirlenmiş. Tabii bugün gördüğümüz şekliyle etrafında apartmanlar olduğunu düşünmeyin, bundan 80 sene evvel burası büyükçe geniş bir araziydi ve dergahın vakfına kayıtlıydı ve bu alanın ortasında Gözcü Baba da ve diğer sofalarda olduğu gibi Yörük Baba sofası da bulunuyordu. Ve bir not düşelim; bu civarda Mehmet Ali Hilmi Dede Babanın yaptırdığı iki tane de önemli misafirhane, ahşaptan yapılmış konak vardı. Bu konakların da bugün izi kalmayarak yok edilmiş, yıkılmış vaziyette. Elimizde maalesef bir fotoğraf da yok fakat bunların da 1890’larda inşa edildiğini biliyoruz. Tekkeye şehir dışından gelen misafirler burada ağırlanır konaklardı.”

    “KURUMLARIN DUYARSIZLIĞI SEBEBİYLE MİRASLAR YOK EDİLİYOR”

    Neredeyse her dönem saldırıya uğrayan Gözcü Baba Türbesine dair mücadele yürüten isimlerden birisi de Gazeteci Musa Ağacık. Türbe arazisindeki yapılaşmalara dair tanıklığı olan Gazeteci Ağacık, toplumun ve Alevi kurumlarının, gelişmelere dair kayıtsız kaldığını söyleyerek şunları anlattı:

    “Gözcü Baba Türbesi 2009 yılında yine bir tecavüze maruz kaldı. Yol TV’de çalıştığım dönemde buraya bir kameraman arkadaşla gelip çekimler yapmıştık. O gün cumadan çıkanlar bize saldırdı ve linç etmeye kalkmıştı. Canımızı zor kurtarmıştık. Ardından Şahkulu Dergahına gidip durumu anlattık. O zamanki yöneticilerden biri Mehmet Çamur’du. Son derece duyarsız kaldı. Diğer Alevi örgüt başkanları da maalesef duyarsızlık gösterdi. O dönem de ben bu yaşananları eleştirmiştim. ‘Kendi kurumlarınıza neden sahip çıkmıyorsunuz? Madem sahip çıkmayacaksınız neden vakıf ya da dernek kuruyorsunuz? Madem tarihsel mekanlarınızı sahiplenmeyeceksiniz neden bu işleri yapıyorsunuz?’ diye o dönem kendilerini eleştirmiştim. Dolayısıyla bu duyarsızlıktan dolayı Alevi Bektaşi kurumlarının tarihsel mirasları yok ediliyor.

    Benzeri bir durum Kasımpaşa’da, Kazlıçeşme’de ve Çamlıca’da da var. Alevi Bektaşi kurumlarının başında bulunan arkadaşların %99.9’unun tarihsel cahil olmalarından kaynaklanıyor bu durum. Bu arkadaşların önemli bir bölümü eski solcu arkadaşlarımız. Bu arkadaşlarımız toplumsal olaylara gösterdikleri duyarlılıkları kendi tarihsel geçmişlerine ne yazık ki göstermemekteler. Bu da ilgisiz olmalarının yanı sıra konuyu bilmemelerinden kaynaklanıyor. Gerçekten kendi tarihini bilen bir dernek başkanı, mutlaka sahiplenir. Dernek ve vakıf başkanı olduklarında her şeyi bildiklerini iddia ediyorlar. Böyle olunca da Alevi Bektaşi dergahları, kapanın elinde kalıyor.

    Gözcü Baba Türbesi son derece köklü bir yer. Hatta Voltaire’in Candide romanında dahi anlatılıyor. Voltaire, dünyayı geziyor ve mutluluğu arıyor, fakat mutluluğu gerektiği gibi bulamıyor. İstanbul’a Gözcü Baba’ya geliyor ve burada bir Bektaşi babaya rastlıyor ve ona ‘mutluluk nedir?’ diye soruyor. Bektaşi baba, Voltaire’a diyor ki ‘evlat, evinin arkasında bir bahçen var mı?’ O da ‘Var’ diyor. Bektaşi de ‘o zaman toprağı ek, mutluluğu orada bulursun’ diyor.

    Burası Voltaire’in romanına da konu olmuş müthiş bir yer. Bu mekanda ulu çamlar var. Bir de Edip Harabi Baba da burada. ‘Ey zahit şaraba eyle ihtiram, biz içeriz bize yoktur vebali’ diyen Edip Harabi Baba’nın da mekanı burasıdır. Arkadaşlar bu nefesi söylerler, peki bu Bektaşi babası aynı zamanda kaptan olan Edip Harabi’nin anısı hiç yok mudur? Onun anısına da saygı göstermek yok mudur? Gözcü Babayı hadi bilemediler, Hilmi Dede Babayı da hadi bilemediler peki Edip Harabi Babayı da mı bilmiyorlar? Onun her zaman demde, cemde nefesini söylüyorlar. Dolayısıyla gerçekten Alevi Bektaşiler kendilerini var etmek istiyorlarsa tarihsel mekanlarını merak etmeli okumalı ve sahip çıkmalılar.”

    ALEVİLERE KARŞI DUYARSIZ BASIN!

    Gazeteci Musa Ağacık, Gözcü Baba Türbesine yönelik işgal girişimine dair basının duyarsızlığını da eleştirdi. Ağacık, şunları söyledi:

    “Gönül ister ki diğer demokratik muhalif kanallar da burada olanları versin. Burada yaşananlar bir toplumun kültürüne yönelik bir saldırıysa neden bu kanallar bu haberleri vermezler? Buradaki çam ağaçları birer mirastır. Dolayısıyla Çanakkale’deki ormanlara sahip çıkanların burayı da sahiplenmeleri gerekmez mi? Bu beton yığınlarının içerisinde insanların nefes aldığı harika bir yer burası, neden burası sahiplenilmiyor?”

    “EN BÜYÜK İHANETİ YAPANLAR!”

    Musa Ağacık, Gözcü Baba Türbe arazisi içerisinde olan mevcut caminin, geçmişte daha küçük bir alanda olduğunu da hatırlattı. Ağacık, şöyle devam etti:

    “Söz konusu yapılaşmaya olur veren o zamanki CHP Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk, Kadıköy Müftüsü ve Kadıköy Kaymakamıydı. Bu üçünün oluru ile Bektaşi dergahının arsası işgal edildi. Biz yıllarca Selami Öztürk’e demokrat diye oy verdik, ne yazık ki o Selami Öztürk de buranın gasp edilmesine ön ayak oldu ve hiçbir zaman da bunun hesabını vermedi. Yani bizden zannettiğimiz insanlardır bize en büyük ihaneti eden. Dolayısıyla eğer vatandaşlar olarak haklarımızı arayamazsak ne yazık ki hem haklarımızdan hem de onurumuzdan oluruz. Artık uyumanın, baş eğmenin zamanı değil, mücadele zamanıdır. Eğer insan hak ve özgürlüğünü talep edemiyor, boyun eğiyorsa henüz insanlaşmamış demektir. İnsanlaşmanın yolu ayağa kalkıp itiraz etmektir, hakkını talep etmektir diye düşünüyorum.”

    “ALEVİ BEKTAŞİ DÜNYASININ VAZGEÇİLMEZLERİNDEN”

    Merdivenköy semtindeki Gözcü Baba türbesinin olduğu alana 19 Ocak’ta iş makineleriyle girilmesi ardından süreci yakından takip edenlerden birisi de Yazar Ayhan Aydın oldu. Gözcü Baba Türbesi için tehlikenin sürdüğünü söyleyen Aydın, “Bütün Alevi Bektaşi dünyasını ilgilendiren bir olguyla karşı karşıyayız” diye belirtti. Ayhan Aydın, Gözcü Baba Türbesine dair şu bilgileri paylaştı:

    “İstanbul’daki en eski Alevi Bektaşi yerleşim yerlerinden, inanç merkezlerinden birisinin burası. Taş olarak da yeryüzünde bulunan en nadide temel simgelerimiz bunlar. Dolayısıyla Burası Alevi Bektaşi dünyasının vazgeçilmezlerinden birisi. Gözcü Baba, bütün zalimleri gözetleyendir. Bir fenerdir, bir kılavuzdur. Dolayısıyla yanan çerağımızdır. Bu nedenlerden dolayı burada olanları yeryüzü insanlığına duyuruyoruz. Bu dergah Şahkulu Sultan Dergahı ile doğrudan bağlantılıdır ve burası zaman içerisinde Şahkulu Sultan Dergahının son postinişini Mehmet Ali Hilmi Dede Babamızın da gelen mihmanlara burada bina yaptığı, onları konaklattığı bir mekandır. Yani çerağların yandığı, ziyaretlerin olduğu tamamen Alevi Bektaşi dünyasında bir yaşam kaynağıdır.

    Alevi Bektaşi toplumunun başına tarihler boyunca gelmedik şey kalmamış, bu topluluk, kıyımlara, zulümlere uğratılıp sindirildiği için bazen de duyarsızlaşmıştır. Bugün de aynı baskı, aynı korku, aynı zulüm devam etmezse burada bunları söylemezdik. İşte tam da bu aşamada Gözcü Babamızın alan ve mevkileri işgal edilmiş. Burası bir türbe alanı olduğu halde maalesef ki yapılaşmalar çoğalmış, türbemiz küçük bir alana hapsolmuş. Fakat önümüzde 1000 metrekarelik yeşil çam ağaçları ile dolu bir mekanımız var ve bütün bu alan Vakıflar Genel Müdürlüğüne ait. Burası bir tarla arazisi olarak geçiyor, dolayısıyla bütün bunlar varken, Diyanet İşleri Başkanlığı ile ortak çalışan bir vakıf, buraya cami kondurmuş. Alevi Bektaşi dergahları sahipsiz kalınca, ‘Yağma Hasan’ın böreği’ denilince buraya cami dikilmiş. Bununla yetinilmemiş hemen yanında üç katlı neredeyse çift daireli koca bir lojman dikilmiş. Bunların hiçbirisi yetmemiş buraya bir de kız Kur’an kursu yapılıyor. Fakat kadim bir Alevi Bektaşi dergahında bütün bunların fütursuzca yapılması Alevi Bektaşi toplumunun varlığını reddetme, inkar etme, asimile etme düşüncesinin bir yansımasıdır.

    YAPILAŞMAYA KARŞI GEREKLİ İTİRAZLAR YAPILDI!

    Şu an için aldığımız net bilgilere göre yine bu camiyi yapan vakıf ve devlet erkanı içinde üst makamlardan birileriyle iç içe olan bir yapı, gemi azıya almış, kararlı bir şekilde burada kadim arazimizin içerisinde çok amaçlı bir yapılaşmaya gidiyor. Ülkemizde kanun, anayasa kalmadığı için fütursuzluk devam ediyor. Fakat bu iş yatışmış, bitmiş değil. Şahkulu Sultan Dergahı olarak biz yine de hukuku tanıyoruz. Bizde 5 dilekçe yazarak Anıtlar Bölge Müdürlüğüne, Vakıflar Müdürlüğüne, kaymakamlığa, belediyeye, bir de mimarlar odasına bizzat gidip teslim ettim. Şimdi buralardan gelen olumlu ya da olumsuz neticeye göre burada yapılmak istenen nedir, bize bunun izahını verildikten sonra yine hukuka başvurup müdahil olacağız.

    Mehmet Ali Hilmi Dede Babanın kendisi burada yatıyor. Şahkulu’nda hizmet eden bir postnişin neden burada yatıyor? Bu kadar önem verip, sevmiş burayı. Onun adına 1910’da vakfiye kurulmuş, bu vakfiyenin de belgeleri elimizde. Şu anda Şahkulu’nun ismi Mehmet Ali Hilmi Dede Baba Vakfı’dır. Dolayısıyla bizler müdahil olacağız. Ama bu bütün Türkiye’deki Alevi Bektaşi örgütlülüğünün meselesidir. Var olma meselesidir. Buraya vurulan herhangi bir kazma kemiklerimize, köklerimize indirilmiş bir darbedir. Burada Türkiye çapında bir basın açıklamasıyla iş gündeme getirilip binlerce Alevinin bütün kurumlar aracılığıyla buraya gelmesi gerekir. Çünkü kaybettiğin mevzi, senin tarihin, onurun, şerefin, inancındır. Göz göre göre dozerleri buraya getiriyor. Bu fütursuzluğu bize yapıyorlarsa bizim de bin yıldır bu topraklarda yaşadığımızı onlara göstermemizin zamanıdır. Dava insanlık davasıdır, Yol Alevi, Bektaşi, Kızılbaş yoludur.”

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER:

    Yakılan, yasaklanan ve günümüzde özünden koparılan dergahlar!

  • Laik eğitim karşıtlığı sürüyor; Bornova’da öğrencilere din dersi bu camide verilecek

    Laik eğitim karşıtlığı sürüyor; Bornova’da öğrencilere din dersi bu camide verilecek

    PİRHA- Din dersi okullardan camiye taşındı. AKP hükümetinin laik eğitim karşıtı uygulamaları hız kesmeden sürüyor. İzmir Bornova’da 7’si anaokulu, 32’si ilkokul, 27’si ortaokul ve 33’ü lise tam 99 okuldaki öğrencilere, eğitim verilecek cami adresi bildirildi. İzmir Fen Lisesi’ne de eğitimi belli olmayan Ahmet İnce adlı bir Kuran Kursu öğreticisi görevlendirildi.

    Sözcü’den Sultan Uçar’ın haberine göre, Milli Eğitim Bakanlığı, kadrolu 50 binin üzerinde din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmeni olmasına rağmen öğrencileri imamlara teslim etmişti ancak şimdi de ÇEDES projesiyle imamların yerine, “Kayyım müezzinler”, “Kuran Kursu Öğreticileri” ve “Vaizler” görevlendirdi. Kayyımların ilk din dersi İzmir’de!

    ÇEDES (Çevreme Duyarlıyım Değerlerime Sahip Çıkıyorum) adlı proje için İzmir ve Eskişehir’i uygulama illeri seçen Milli Eğitim Bakanlığı, gelen tepkiler üzerine 2 yıldır okullarda hiçbir adım atmamıştı. MEB’in, tepkiler nedeniyle uykuya yatırdığı ÇEDES projesi, şimdi İzmir’de başlatılıyor.

    MÜFTÜDEN MİLLİ EĞİTİM MÜDÜRLÜĞÜ’NE YAZI  

    MEB, Diyanet, Gençlik ve Spor Bakanlığının ortak projesi ÇEDES’i uygulamak için Bornova İlçe Müftüsü Fethullah Yavuz, Bornova İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’ne resmi yazı gönderdi.

    Yavuz, ÇEDES projesi için görevlendirdiği, “imam, kayyım müezzin, kuran kursu öğreticisi” unvanlı kişiler ve okul adlarının yer aldığı 99 kişilik listeyi, Bornova İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’ne gönderdi.

    99 OKULA İMAM, KAYYIM MÜEZZİN, KURAN KURSU ÖĞRETİCİSİ ATANDI

    Bornova İlçe Milli Eğitim Müdürü Ahmet Kaya da, 2 Aralık 2024 tarihinde Bornova Müftüsünden gelen listeyi, resmi talimatla Bornova’daki tüm okullara gönderdi. Bornova’da 7’si anaokulu, 32’si ilkokul, 27’si ortaokul ve 33’ü lise tam 99 okuldaki öğrencilere, eğitim verilecek cami adresi bildirildi.

    TEK ADRES TEK İMAM

    Bornova’da dini eğitim verilecek adres olarak müftülük, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 5 yıl önce ibadete açtığı Bilal Saygılı Cami ve Külliyesi’ni gösterdi. Camideki tek din görevlisi imam Ahmet İnce. Bornova Müftülüğü resmi yazısında görevlendirilen 99 kişinin eğitim vereceği tek adres olarak da bu camiyi gösterdi.

    FEN LİSESİNE KURAN ÖĞRETİCİSİ!

    Fen Lisesi’ne Kuran öğreticisi gidecek. Türkiye’nin en iyi liselerinden İzmir Fen Lisesi’ne, eğitimi belli olmayan Ahmet İnce adlı bir Kuran Kursu öğreticisi görevlendirildi. Okullar arasında Bornova Anadolu Lisesi, Yunus Emre Anadolu Lisesi gibi nitelikli Anadolu liseleri de var.

    ‘Kayyım’ın tanımında temizlikçi deniyor. Eğitim İş İzmir 2 Nolu Şube Başkanı Yılmaz Dalgalı, “Demokratik kimliğiyle öne çıkan Eskişehir ve İzmir kasıtlı seçildi. Eğitim verecekler içinde ilk kez, “Müezzin Kayyım”, “Kuran Kursu Öğreticisi”, “Vaiz” gibi unvanlar var. ‘Müezzin kayyım’ı ilk kez duyduk. Eğitimler, Bilal Saygılı Camii ve Külliyesi’nde. Din kültürü dersi okullardan camiye taşındı. Kim bunlar? Bu kişilerin bir tarikatla bağlantısı olup olmadığına dair hiçbir fikrimiz yok” diyerek tepki gösterdi.

    (HABER MERKEZİ)

  • Diyanet Aile Dergisi kadınları hedef aldı: Kariyer ile ‘İyi annelik’ anlam kaybetti

    Diyanet Aile Dergisi kadınları hedef aldı: Kariyer ile ‘İyi annelik’ anlam kaybetti

    PİRHA- Diyanet’in Aile Dergisi’nde, çalışan kadınları hedef alan bir yazı yayınlandı. Yazıda, iş yaşamında kariyerin kadınlar için başarı olarak kabul görmesiyle “İyi anneliğin” anlamını kaybettiği, erkeklerin kadınlaştığı ve “Etekli erkekler” benzetmeleri yapıldığı belirtildi.

    Diyanet İşleri Başkanlığı’nca yayımlanan Aile Dergisi’nin Mayıs sayısında, “Kaybolan Erkeklik Azalan Kadınlık” başlıklı bir yazı yayımlandı. Yazıda, çalışan kadınlar ve kadınların çalışma yaşamına katılması hedef alındı.

    “ERKEKLER KADINLAŞIRKEN, KADINLAR ERKEKLEŞMEKTEDİR”

    BirGün’den Mustafa Bildircin’in haberine göre, Diyanet’in Aile isimli dergisindeki yazıda, “Günümüzde artık azalan ve kaybolan erkeklikten bahsedilir olmuştur. Hatta, ‘Etekli erkekler’ şeklinde benzetmeler bile yapılmaktadır” denildi.

    Yazıda, “Etekli erkekler” benzetmesinin yabana atılmaması gerektiği kaydedilerek, “Erkekler azalan erkeklik ve kaybolan otoriteleriyle âdeta kadınlaşırken kadınlar da kaybolan kadınlıklarıyla erkekleşmektedir. Modernitenin temellerini oluşturan pozitivizm, sekülarizm ve feminizm yeni bir dünyanın kuruluşunu beraberinde getirmiştir” ifadeleri kullanıldı.

    Yazının, çalışan kadınları hedef alan bölümünde ise şunlar kaydedildi:

    “Başarı, ‘İş hayatına atılma, kariyer yapma ve sürekli ilerleme’ olarak kabul görmeye başlayınca iyi bir annelik, iyi evlatlar yetiştirme ve iyi bir eş olma anlamını kaybetmeye başlar. Artık evde oturan, çocuklarını büyüten, ailenin mutluluğunu temin etmeye çalışan kadının mutsuz bir yaşama mahkûm olduğu gibi bir düşünce peydahlanmıştır. Elbette kadınlar iş hayatında yer almalı ve kariyer basamaklarında ilerleyebilmelidir. Ancak bu durum, yaşam felsefesi hâline gelince kaygı ve mutsuzluğu besleyici bir faktöre dönüşebilmektedir.”

    (HABER MERKEZİ)

  • ‘Diyanet artık kendisinin misyon dağıttığı bir yapıya evrildi’

    ‘Diyanet artık kendisinin misyon dağıttığı bir yapıya evrildi’

    PİRHA –Diyanet İşleri Başkanlığı’nın artık kendisine misyon atanan bir yapı olmaktan çıkıp, kendisinin misyon dağıttığı bir yapıya evrildiğini vurgulayan Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya, “DİB çoğunluk/çoğunlukçu olmadan önce üstün ve üstünlükçüdür. DİB sadece camiler eliyle aile hayatımıza, eğitimimize, çocuklarımıza, sosyal ilişkilerimize, sosyal ve gündelik alışkanlıklarımıza müdahale etmemekte, aynı zamanda kendinden gayrı tüm ağlara da özellikle personel sağlayan ana kaynaklardan biri olarak her yerde kendini var etmektedir. O yüzden Cengiz Holding’i de gündeme alsak, Alevi dedelerinin cezaevinde dileyeni görüp sormasını da; DİB karşımıza çıkacaktır” dedi.

    Pir Haber Haber Ajansı (PİRHA) olarak dosya haber dizisiyle Diyanet İşleri Başkanlığı’nı masaya yatırıyoruz.
    Türkiye’de halkın en güvenmediği ikinci kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı her geçen yıl artan bütçesi, genişleyen yetkileri, yaptığı açıklamalarla, verdiği fetvalarla toplumsal yaşamın her alanında gittikçe daha çok söz sahibi oldu. Din işlerinden sorumlu, devlete bağlı bir kurum olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), kurulduğu 1924 yılından bu yana devlet içindeki varlığı, işlevleri, iktidar politikalarının hayata geçirilmesindeki etkin rolü, her geçen yıl artan bütçesi ve değişen siyasal konumu itibariyle her daim bir tartışma konusu oldu. Son yıllarda eğitim-öğretimde de etkin rol verilen Diyanet Milli Eğitim Bakanlığı ile çeşitli protokoller imzalayarak laiklik karşıtı eğitimin kalıcılaşması için çabalıyor.

    “Bütçesi büyük, varlığı tartışmalı kurum olan Diyanet‘in tarihsel ve güncel görevini, toplumdaki yerini, laiklik karşıtlığını, kadınlara bakışını, Alevi toplumu üzerindeki etkisini Emekli Akademisyen Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya ile konuştuk.

    “CUMHURİYET DİB’İ YALNIZCA SÜNNİ-HANEFİ-MATURİDİ DOKTRİN ÜZERİNE İNŞA ETMİŞTİR”

    PİRHA: Diyanet’in kuruluş amacı nedir?

    Prof. Dr. AYHAN YALÇINKAYA: Hukuksal ya da siyasal ifade ediliş biçimine bakılırsa Diyanet İşleri Başkanlığı’nın (DİB’in) kuruluş amacı bellidir: Müslümanların “ibadata ve itikadata” yönelik ihtiyaçlarını karşılamak. Ancak daha ister kendisine kaynaklık eden Osmanlı kurumsallaşmasını, ister Cumhuriyet’in bir ürünü olarak DİB’i ele alalım, bunun en baştan beri bir örtmece olduğu çok bellidir. Kendimizi Cumhuriyet’le (ve dolayısıyla DİB’le) sınırlandırmadan önce şu kadarını söyleyebiliriz: Hiçbir devletin umurunda değildir; herhangi bir dine inananların ihtiyaçları. DİB’in Müslümanların ihtiyaçlarını karşılamak üzere kurulduğu iddiası da öncelikle bu umursamazlık kapsamındadır ama daha özgül olarak, bu amacın sözdeliğini üç düzeyde rahatça görebiliyoruz. Nasıl? Eğer amaç buysa, bu amacı boşa düşürecek şekilde, DİB’e can veren Cumhuriyet’in öncelikle ayrım yapması gereken yerde yapmadığını, ikinci olarak ayrım yapmaması gereken yerde yaptığını ve nihayet kendini bir dinsel otorite olarak kurduğunu söyleyebiliriz. Şöyle ki her dinin pratik inançlılarıyla pratik olmayan inançlıları arasında ihtiyaç bakımından çok ciddi farklar vardır. Yani, örneğin ömründe camiye gitme/vakit namazı kılma ihtiyacı duymamış, bayramdan bayrama eşe dosta ayıp olmasın diye namaza gitmiş, parası varsa “hele görelim” diye Kabe’ye varmış, Kurban Bayramı’nda kendi şanı için çifter çifter kurban kesmiş, Ramazan’da oruç vakti oruç tutmuş ya da öyle görünmüş ama iftarda rakısını eksik etmemiş, demem o ki pratik olmayan bir Müslümanla vakit namazlarını kaçırmayıp Ramazan’a üç ay oruç daha eklemiş pratik Müslümanın dinsel ihtiyaçları arasında ayrım yapılmalıdır. İlkinin umurunda değildir; ne imamın, ne caminin varlığı. İhtiyacı yoktur ama Müslümandır.

    İkinci olarak Cumhuriyet DİB’i yalnızca Sünni-Hanefi-Maturidi doktrin üzerine inşa etmiştir. Oysa yalnızca Sünnilikle bile sınırlı kalsak, bu ülkede çok ciddi bir Sünni-Şafii nüfus bulunmaktadır ve Cumhuriyet bu nüfusun farklı ihtiyaçları olabileceğini reddetmiştir. Nihayet, Cumhuriyet kendisini “İslam dairesinin kapsamını belirleyebilecek bir dinsel otorite olarak” konumlandırmış ve kimin Müslüman olup olmadığına karar vermiştir. Buna göre, Lozan görüşmeleri sırasında Müslüman olduğu ileri sürülen Alevi-Kızılbaş-Bektaşi topluluklar, söz konusu DİB ve Müslümanların ihtiyacı oldu mu, derhal Müslümanlık dışına atılıvermiştir. Sonuç olarak, Cumhuriyet DİB’i kurarken iddia ettiği gibi Müslümanların ihtiyaçlarını karşılamak üzere harekete geçmemiş, tersine Müslüman sayma hakkının kendinde olduğuna iman ederek, kendince sahih bir Müslümanlık kabulüne uyan Müslümanların ihtiyaçlarını inşa etmek üzere yola çıkmıştır. Yani söz konusu olan ihtiyacı karşılamak değil, ihtiyacın ne olduğuna, ne olması gerektiğine karar vermektir ve DİB de Cumhuriyet’in bu alandaki en önemli aparatı olarak düşünülmüştür. Kuruluş mantığı gereği dinsel ihtiyacı karşılamak değil, tanımlamakla görevlidir DİB; ancak bugün başlangıçtaki amacını belirli kesimler için korusa da, artık bu amacın dayattığı görev sınırlarının çok çok aşıldığını biliyoruz.

    “DİB ARTIK APAÇIK SİYASAL BİR MİSYONLA DONATILMIŞTIR”

    -Tarihsel olarak Diyanetin faaliyetleri nasıl bir yol izledi? Sizce süreç içerisinde misyonunda bir değişiklik yaşandı mı?

    Dinsel ihtiyacı tanımlayan devlet oldukça, devletin ihtiyaçlarının dinsel ihtiyaç olarak sunulacağı ve dinsel ihtiyaçla görevlendirilen DİB’in sorumluluk, görev, etki ve yetki alanının da buna koşut olarak değişeceği, en önemlisi genişleyeceği çok açıktır. Türkiye’de de bu yaşanmıştır. Kimi dönemleri kısaca işaretleyebiliriz. Cumhuriyet’in kuruluşundan 2. Dünya Savaşı’na kadar olan döneme birinci dönem dersek, bu dönemde DİB daha önce de belirttiğim gibi, “İslam sayılan için ihtiyacın tanımlanması”yla görevlidir ve bu görevi gereği de hem kimin müslüman olduğuna, hem müslümanın ihtiyacına karar verir. Örneğin Alevi-Kızılbaş topluluklar “batıl inançlı, cahil, İslam’ın yüceliğinden habersiz ama öz be öz Türk” topluluklardır; öyleyse onlara İslam dini götürülecektir; yani misyonerlik faaliyeti. Özellikle Şafii Kürt toplulukların devlet dışında kendi kurumsal dinsel yapılanmaları vardır ve bunların devlete bağlanması şarttır; yani dinsel ihtiyacı merkezileştirme faaliyeti. Benzer biçimde, Osmanlı’dan beri süregelen bir tarikat-cemaat örgütlenmesi gerçeği vardır; mümkünse bunların tasfiyesi ve yerine bir tür “akli İslam’ın geçirilmesi”, yani tasfiye ve irşat/aydınlatma faaliyeti. Daha da sayabiliriz ama gerek yok. Esasen bunların tümü dinsel değil, siyasal faaliyetlerdir.

    İkinci dönem 2. Dünya Savaşı yıllarıdır ve Türkiye’de ciddi bir Nazizm/faşizm yanlılığı, buna bağlı olarak Türkçülük ve elbette Türk varlığının İslam tarihi içindeki rolünü parlatma ihtiyacı gündeme gelmiştir. Artık Türk “İslam’ın kılıcıdır.” Ama bu dönem Hitler faşizminin yenilgisiyle kısa sürer ve Türkçüler apar topar hapse tıkılır, çok uzun bir süreliğine olmasa da. Üçüncü dönem, 1960’a kadar sürecek olan savaş sonrası dönemdir ve bu dönemde sözüm ona çok partili rejime geçilmiş, NATO’ya girilmiş, ABD “yardımları” ülkeye sokulmuştur; SSCB korkusu ile parlatılan anti-komünizm devletin asıl ihtiyacıdır ve DİB de bununla görevli kılınmıştır. Böylece DİB’in görev ve sorumluluk alanını birden bire hiç olmadığı kadar genişlemiş, anti-komünizm uğruna, daha önce baskılanmaya ve kontrol edilmeye çalışılan tarikat/cemaat örgütlerinin önü açılmış ve en önemlisi DİB yavaş yavaş anti-komünist, doğru dini öğreten, yığınları camilerde örgütlemeye çalışan bir doktrin merkezi haline gelmeye başlamıştır. SSCB’ye karşı ABD bloğuna entegre olan Türkiye, aynı zamanda SSCB dinsizliğine karşı, en başta DİB eliyle olmak üzere ABD dindarlığına da entegre olmuştur. Dördüncü dönem, 1960-1980 arası dönemdir ve artık karşımızda anayasal bir kurum haline getirilmiş bir DİB vardır. Daha önce Anayasa’da yeri olmayan DİB’in, anayasal bir kurum olarak genel idare içinde pay sahibi olması, kendisine olan ihtiyacın hem genişlemesi, hem artışıyla ilgilidir. Ancak en baştaki “tanımlama hakkı” elden bırakılmamıştır. Bu dönemde DİB içinde bir “mezhepler masası kurulması ve Alevilerin, Caferilerin de burada temsil edilmesi” yönündeki girişimler sert bir tepkiyle karşılanmıştır.  DİB’in anayasal bir kurum haline gelmesi, malumun ilanı olsa da, anayasaların bir topluluğun siyasal bir topluluğa dönüşümünü ve dahası, nasıl bir siyasal topluluk olunması gereğine işaret eden metinler olduğu gözetildiğinde, DİB’in de artık apaçık siyasal bir kurum olarak varlığının itirafı, tescili ve topluluğun kuruluşunda asli pay sahibi olduğunun teslimi anlamına gelmektedir ve bundan sonrası zaten önce tufan, sonra afet olacaktır.

    “PEKİ AMA BU ‘MİLLETİN’ KİM KARAR VERMEKTEDİR?”

    Bu dönem DİB’in aynı zamanda yükselen sol hareketi, Kur’an çevirileriyle filan cehennemlik ilan ettiği dönemdir de. Tufan dönemi beşinci dönemdir ve 1980 askeri faşist darbesiyle 2002 AKP iktidarının başlangıcına kadar sürer. Bu dönemde DİB yeni anayasayla siyasal kurum olarak varlığını ve yerini pekiştirirken anayasa gereği yepyeni bir misyon edinir: 136. Madde gereği “Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir.” Görüldüğü gibi, DİB artık apaçık siyasal bir misyonla donatılmıştır; “dayanışma ve bütünleşme” ama “milletçe.” Peki ama bu “millet”in kim olduğuna, kim karar vermektedir; kim “milletin” kapsamı içinde, kim dışındadır? Dayanışma ve bütünleşmenin ne gibi biçimleri vardır ve hangi biçimleri makbul, hangileri değildir? Tüm bu soruların siyasal sorular olduğu açıktır ama anayasa hükmü “siyasi görüş ve düşünüşlerin” dışını işaret etmektedir. Yani tıpkı başlangıçta DİB’in oturduğu temel nasıl büyük bir örtmece ise, bu dönemde edindiği yer de bir başka büyük örtmecedir. Dönem aynı zamanda Türk-İslam Sentezi’nin resmi ideoloji olarak benimsendiği dönemdir de; dolayısıyla ideolojinin İslam ayağını genişletmek, sağlamlaştırmak, “milleti” İslam etrafında kenetlemek görevi de en başta DİB’in üstündedir; generallerin din dersi zorunluluğunu getirmelerini vb. bir yana bıraksak bile. Bu dönemde öncelikle Kürt sorununun, dönemin sonuna doğru da Alevi sorununun devleti zora sokan ve bütün toplumu, bütün alanlarıyla çeşitli biçimlerde çeşitli krizlerle yüzleşmeye zorlayan temel sorunlar olduğu gözetildiğinde, DİB’in bu alanda da önemli bir misyonerliğe soyunacağı açıktır. 2002’den, yani AKP iktidarlarının başladığı günden bugüne, içinde olduğumuz dönem ise ayrıca ele alınması gerekiyor. Artık misyondan söz etmemeliyiz.

    “DİĞER MÜSLÜMAN TOPLULUKLAR AÇISINDAN BİR SORUN OLARAK ALGINLANMAYA BAŞLANDI”

    Buraya kadar hızlıca özetlediğimiz dönemi gözeterek DİB’in misyonuna ilişkin genel bir sonuç çıkarmak gerekirse şunu söyleyebilirim: DİB’in başlangıcından 2002’ye kadar olan misyonu esasen 1924 Anayasasının ruhuna, 1921 Anayasası’nın rafa kaldırılmasıyla birlikte rafa kaldırılan “Cumhuriyetçi ideallerin” hilafına, çok uygundu. Her ne kadar ilk kez 1961 Anayasası’yla anayasal bir kurum olarak tanımlanmış ve 1982 Anayasası’yla misyonunu genişleterek vazgeçilemez hale getirilmişse de; bütün bu değişiklikler kuruluşundaki temel misyonunu açımlamak, geliştirmek, yaygınlaştırmak, yeniden ifade etmek ya da yeni koşullara uyarlamakla ilgiliydi. O da “ibadat ve itikadad”ın gereksindiği dinsel ihtiyaçları tanımlamak, tanımlanmış dinsel ihtiyaçları kontrol etmek ve yönlendirmek; tanımlanmış ihtiyaçları tasnifle merkezileştirmek ve rejimin gereksinimlerine en uygun yanıtları üretmekti. Ancak hukuksal-siyasal çerçevesini 12 Eylül askeri faşizminin kurduğu DİB’inin artık bununla sınırlı kalmayacağı çok açıktı; asıl misyon değişikliği afet zamanına, yani AKP iktidarına denk geldi. DİB’in nihayet yalnızca Alevilerin sorunu olmaktan çıkması ve diğer Müslüman topluluklar tarafından da giderek başlıca sorunlardan biri olarak algılanmaya başlaması da biraz bu yüzdendir. Örneğin 1961 Anayasası’na ve sürekli bir takım maddeleri değiştirilip durulan 1982 Anayasasına bakın, DİB ile ilgili maddelerde hiçbir değişiklik yoktur; neredeyse bütün maddeler “DEĞİŞİK” ibaresiyle işaretlenmişken. Bu da siyasal rejimin bütün taraflarında DİB’le ilgili az çok bir oydaşmanın olduğunu işaret eder. Yani DİB’e başlangıçtan beri atfedilen misyon “müesses nizamın taraflarınca” tartışma konusu bile yapılmaz.

    SİYASİ PARTİLER KANUNU VE DİB

    Bu oydaşmanın en korkunç bir diğer örneği de yine 12 Eylül faşizminin ürünü 1983 tarihli Siyasi Partiler Kanunu’dur. Bu kanun da yıllar içinde çeşitli değişikliklerle delik deşik edilmesine karşın DİB’le ilgili 89. maddesi hiçbir değişime uğramamıştır. Buna göre, siyasal sistemin en önemli unsurları olan siyasal partiler “laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek özel kanunda gösterilen görevleri yerine getirmek durumunda olan Diyanet İşleri Başkanlığının, genel idare içinde yer almasına ilişkin Anayasanın 136 ncı maddesi hükmüne aykırı amaç güdemezler.” Yani DİB siyasal rejimin en önemli unsurlarından kaçırılarak bir koruma çemberine alınmıştır ve bu en başta kendi alanları kısıtlanan partiler olmak üzere, kimseyi rahatsız etmemişe benzemektedir. Demek ki bu çevrelerin DİB’in Cumhuriyet’ten beri tanımlanmış misyonuyla temel bir sorunları yoktur; yeter ki o misyon, kendi etki-yetki-güç alanını ne kadar genişletirse genişletsin, asli olarak korunsun! Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan bellidir! DİB, azmanlaştıkça en başta bu oydaşmayı sorun olarak önümüze koymuş bulunmaktadır ve bu parçalanmadıkça da herhangi bir değişiklik beklemek ham hayaldir.

    “DİB ARTIK KENDİSİNİN MİSYON DAĞITTIĞI BİR YAPIYA EVRİLMİŞTİR”

    – AKP’nin iktidar olduğu günden itibaren Diyanet’te nasıl bir değişim yaşandı?

    Biraz önce söylediğim DİB üzerindeki oydaşma, AKP rejimiyle, DİB’in rolünün/işlevinin değişimiyle birlikte sarsılmaya başladı ama parçalanmadı. Örneğin CHP’nin ve kemalistlerin, Atatürkçülerin, ulusalcıların zihninde hala eski usül bir DİB hayaleti dolaşıyor ve DİB’in yeni halini görmemekte inat ediyorlar. Bu yeni hali biraz açalım; eskiden hareketle. 2017 Anayasa ya da rejim değişikliğinden önce, bir benzetme yaparsak, az çok kurumların varlığından söz edebilir haldeydik. Kurumların her birini birer kutu gibi düşünelim; kutuların arasında hava boşlukları var; siyaset kurumu, yönetim kurumu, eğitim kurumu, yargı kurumu vb. Kurumlar kendi kutuları içinde, kendi sınırlarına sahip çıkarak, icraatlarıyla oluşmuş tortul birikimlerine referansla iş görürler ve kutunun sınırlarını da o kurumun kendi birikimi ve gelenekleri oluşturur. Dolayısıyla bir kutudan diğerine müdahale olanaksız değildir ama zahmetlidir, meşakkatlidir ve kimileyin de olanaksızdır; çünkü her kutu kendi sınırlarına sıkı sıkıya sarılır. Böylece birbirlerini ve kendilerini de kontrol ederler zaten. Başkanlık diye pazarlanan yeni rejim ise kutulara da, sınırlarına da yani en başta her tür kurumsallığa bir saldırı anlamına geldi bu ülkede. Kurumların direnç mekanizmaları parçalandı, kurumların içinde biriken ve içinde tutulan her şey, herkese ve her şeye inanılmaz bir hızla sıvandı; DİB de buna dahil. Artık karşımızda kutulardan oluşan bir sistem yok. İrili ufaklı, uzamda her an yer değiştirebilir, her yana bulaşabilir, sınırlarını çizemeyeceğiniz, bir hücre çekirdeği gibi gördüğünüz şeyin bir anda kocaman bir organa evrildiği, organlardan oluşan organizmanın yeniden organlarına ayrıştığı, ez cümle sayısız ağdan oluşan ve her bir ağın başka ağlarla iç içe geçmeye her an meyyal olduğu bir ağ ya da network var karşımızda. Her mikro/makro ağ kendisini oluşturun mikro/makro iplikçikleri beslemek zorundadır. Her iplikçik de hayatiyetini sürdürmek için bağlı olduğu ağı beslemek zorunda. Şimdi tek adam rejimi diyoruz ya; aslında yanlış bir ifade sayabiliriz bunu. Çünkü tek adamı bize tek adam olarak sunan ya da göstermeyi başaran şey bu çoğul ağ düzeneği. Tek adamın içinde yer aldığı, çekirdek gibi görünen bir ağ var; bu ağın her iplikçiğinin de bağlı olduğu bir başka ağ; o bir başka ağın bağlandığı başka bir ağ, böyle gidiyor bu. Dolayısıyla nasıl ki ağın bir sinir ucuna dokunduğunuzda bütün ağlara ileti gidiyorsa, tersi de doğru: Yani her bir iplikçik ağ mantığı gereği, tek adam kendisi gibi davranma kapasitesine sahip ve onu durduracak, aynı ağa bağlı başka bir iplikçik ya da bir başka ağ olabilir ancak. Yani tek adam rejimi dediğimiz şey, “Tek adamlar rejimidir ya da tek adamlar rejimleri.”

    “DİB’İN ELİNDEKİ KILIÇ KİMİN KILICI VE KİME ÇEKİLİYOR?”

    DİB’i bu soyutlama üzerinden düşündüğümüzde, DİB ağını oluşturan her bir iplikçiğin her yana yayıldığını, her yandan beslendiğini ve çok yönlü olarak da beslediğini görürüz. DİB’in bütçeden aldığı aslan payını düşünmeyelim yalnızca; bir de vakfı var artık ve bu vakıf hem devasa gelirleriyle her bir iplikçiği besliyor, hem de faaliyetleriyle her alana dal kol atıyor. Düşünün, bugün DİB eğitimin, savunmanın, sağlığın, iç güvenliğin, yargının yani eskiden kurumsal varlığı söz konusu edilen her şeyin içinde ve dahası, en önemlisi üstünde! Cumhurbaşkanına bağlanması yalnızca protokoler bir değişiklik değil; bu sayede DİB yargı yılını açıyor, kreşlere kadar iniyor, orduyu peygamber ocağı olarak kutsuyor ve nihayet DİB eline kılıcı alıp minbere çıkıyor! Harp okulu geleneği imiş, biz de böylece öğrendik, kılıç çatan yeni mezunlara “siz o kılıcı kime çekiyorsunuz?” diye soranlar, DİB’in çektiği kılıcın kime çekildiğini sorma lütfunu göstermiyor! DİB’in elindeki kılıç kimin kılıcı ve kime çekiliyor? DİB din kurumunun idari bir aygıtı olmanın çok ötesine geçtiği ölçüde din kurumu tarafından da kontrol edilemiyor artık. Kurumun dayatabileceği referanslar, sınırlar, gelenekler, tutarlılık ihtiyacı…tümüyle ortadan kalkmış halde. O yüzden kolayca rejimin ihtiyaç duyduğu fetvalar üretilebilir hale geldi. Öyle ki yıllarca faizi haram sayan zihniyet, söz konusu olan TOKİ oldu mu faiz lehine fetva veriyor ya da başımıza gelen ekonomik ya da siyasal musibetleri, dönüp yine bize, bizim ahlaksızlığımıza bağlayıveriyor. Aynı şekilde lüks mersedesler, eğitim adı altında yapılan lüks yurt dışı gezileri…vs. kolayca meşrulaştırılıyor, herhangi bir dinsel referansa bile ihtiyaç duyulmuyor artık çünkü kurumsal din, her an DİB için ayak bağı anlamına gelebilir. Bu yalnızca üst düzey DİB bürokrasisi için geçerli değil; DİB’in irili ufaklı bütün iplikçikleri çeşitli biçimlerde, çeşitli paylarla buradan besleniyor. Bu durumda örneğin DİB’in kaldırılması demek, bir örgütü ortadan kaldırmak anlamına gelmez; bürokratik yapısını tasfiye etseniz bile bu ağ sürdükçe kendisine yeni beslenme kanalları bulur.

    “DİB’İN İSTEDİĞİ TARZDA MÜSLÜMAN OLMAYANIN VAY HALİNE!”

    Sözü daha fazla uzatmadan özetleyeyim. Biraz önce DİB’in artık bir misyonu yoktur demiştim. Yoktur çünkü DİB artık kendisine misyon atanan bir yapı olmaktan çıkmış, kendisinin misyon dağıttığı bir yapıya evrilmiştir. DİB artık içinde hareket ettiği ağ gereği her gün, her an, bağlı olduğu makro ağ düzeneği gereği misyon yaratmakta, yarattığı misyonları dağıtıp paylaştırmakta, bunları takip edecek, üstlenecek misyonerleri belirlemekte ya da üretmektedir. Böylesi bir yapının misyonu varsa eğer, onun misyonu, “misyon üretme” misyonudur. Bu temel misyonu gereği de, eski tasnifler üzerinden konuşursak, yargıya misyon biçmekte, idareye akıl vermekte, eğitimi şekillendirmekte, sağlığı kontrol etmekte, dış politikada önemli bir rol üstlenmekte ve en önemlisi büyük bir sermayeyi yönetmektedir. Kontrol ettiği sermaye sayesinde de DİB ağının iplik ve iplikçikleri her yerde karşımıza çıkmakta ve bunlar diğer ağlara bağlanıp yayılmaktadır. Öyle ki AKP döneminde açılan binlerce yeni caminin de katkılarıyla camiler artık şehrin kalbi sayılmaktadır. Şehrin kalbi cami ise, dindar olmayanın, dinsiz olanın, Müslüman olmayanın, DİB’in istediği tarzda Müslüman olmayanın vay haline! Dikkat edelim: DİB, kendini ne kadar çoğunluğa dayanan/çoğunlukçu gösterirse göstersin, aslında büyük çoğunluğun vay haline! Çünkü DİB çoğunluk/çoğunlukçu olmadan önce üstün ve üstünlükçüdür. DİB sadece camiler eliyle aile hayatımıza, eğitimimize, çocuklarımıza, sosyal ilişkilerimize, sosyal ve gündelik alışkanlıklarımıza müdahale etmemekte, aynı zamanda kendinden gayrı tüm ağlara da özellikle personel sağlayan ana kaynaklardan biri olarak her yerde kendini var etmektedir. O yüzden Cengiz Holding’i de gündeme alsak, Alevi dedelerinin cezaevinde dileyeni görüp sormasını da; DİB karşımıza çıkacaktır. Cengiz Holding ipi herhangi bir siyasal partiye, onun ipi bir mafya örgütüne, onun ipi şu ya da bu yargı mensubuna, onun ipi diyelim bir ordu mensubuna, onun ipi de DİB’e bağlanabilir kolayca. Çünkü her ip, kendi iplikçiklerini yaratarak ip olmakta, her iplikçik de yine kendi iplikçilerini yaratarak ipe dönüşmektedir. Çok mu karamsar konuşuyorum? Öyleyse ekleyeyim: Her ağın hem en güçlü, hem de en zayıf yanıdır bu. Bu da başka bir tartışma konusu olarak kalsın burada.

    “DİYANET VE EĞİTİM İŞLERİ BAKANLIĞI KURULSA, NE KAYBEDERİZ?”

    -Diyanet ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın iç içe geçen faaliyetlerini nasıl okumak gerekir?

    Eğitim ya da ulusal eğitim dediğimiz şey neyle ilgilidir diye soralım kendimize. Hani dillere pelesenk olduğu üzere “eğitim bir ulusun geleceğidir” ya da hepimizin geleceğidir diyelim. Elbette özellikle ulus devletin tarih sahnesine çıkışıyla gündeme gelen demokratik eğitimden söz ediyoruz. Ancak demokratik derken lütfen içeriğinin, biçiminin, yöntemlerinin demokratik oluşunu anlamayalım. Eğitimin herkese açılması, yayılmasını ve hatta nihayet zorunlu kılınmasını anlayalım sadece. Peki ama geleceğimiz dediğimiz şey kimin geleceği? Burjuva, karşılıksız gölgesinde bile oturtmaz insanı. Öyleyse burjuvazinin derdi nedir; herkesi zorunlu olarak eğitmekteki? Geleceğimizle ilgili olduğu söylenen eğitim, öncelikle burjuvazi için (ve daha geniş olarak bizler için de) aslında mirasla ilgili bir meseledir. Hadi abartalım: Medeni kanundaki miras haklarını ve bununla ilgili tüm düzenlemeleri ilga edelim, handiyse kapitalizm çöker! Ancak burjuvaziyi ayakta tutan şey salt hukuk değil; hukukun güvence altına aldığı varlığının, varlığına düşman olan/olabilecek kesimlerce onaylanması/vazgeçilmez kabul edilmesi ve (içinde en başta buna uygun her türlü ideolojinin, dünya görüşünün ve elbette dinlerin bulunduğu) değerler sisteminin sürekli olarak onaylanması, yani onayın sürekliliği ve bu değerlerin yeniden/yenilenerek üretimidir. Ancak sadece bir sınıf olarak burjuvazi değil, üretim araçlarına sahip olmayan biz, sıradan faniler de aslında eğitim dedi mi mirasımızı anlarız ve o miras her neyse, onun bizden soy sürenlere aktarılmasını. Buna ister aile değerlerimiz deyin, ister ulusal değerlerimiz, ne derseniz deyin. Ez cümle, en alttaki sıradan bir yurttaştan, topyekun bir rejime kadar eğitim meselesi miras meselesidir ve miras meselesi olduğu içindir ki “eğitim geleceğimizdir” diyoruz ve geleceğe bugünden ipotek koymaya, gelecek olanı bize borçlu kılmaya, kendimizi gelecekte de var etmeye çalışıyoruz. Çünkü bizler de kapitalizmin ürünüyüz ve hiçbir üretim aracımız olmasa da çocuklarımız da (bu bahiste patriyarkal cinsiyet ilişkilerini saymıyorum bile) bizim “üretim araçlarımız” ve biz de minik minik burjuvalar olmaktan öte değiliz!

    Bugün DİB’in MEB’le iç içe geçmiş faaliyetlerini bu gözle okuyorum ve aslında pek de şaşırıyor değilim. Bugün geldiğimiz noktada, bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle Milli Eğitim Bakanlığı kapatılsa ve DİB’le birleştirilerek, yeni bir bakanlık, Diyanet ve Eğitim İşleri Bakanlığı kurulsa, ne kaybederiz? Hiçbir şey. Çünkü zaten tüm MEB okulları ve hatta üniversiteler ve çeşitli akademik kuruluşlar neredeyse tümüyle DİB’in, din öğretmenlerinin, okullara sokulan imamların, mescitlerin, camilerin kontrolü altında. Öyleyse ayrıca bir MEB bütçesine ne gerek var? Hatta DİB’in bütçesi daha da katlanır ve belki de “temizlik imandandır” diye en azından okullara temizlik personeli alınır. Fena mı olur? Hani abartı bir yana, bugün DİB’le MEB’in ilişkisini az da olsa “tarihselleştirmekten” yanayım. Bu şu demek: İlk elde, bu ilişki biraz önce sözünü ettiğim ağ tipi model içinde karşılıklı olarak düşünülmeli ve ikinci olarak da dönüp azıcık geriye bakmalı: Siz eğer ulusun dini olarak Sünni-Hanefi doktrini seçmiş, seçmekle yetinmemiş dayatmış, dayatmakla yetinmemiş yeniden tanımlayıp inşa etmişseniz, geleceğe aktarmak istediğinizin bu olduğu da açıktır; eğer ulusun geleceğinden söz ediyorsak.

    ULUS-DEVLETLER VE İSTERLERİ

    Cumhuriyet’in bu seçimi gözetildiğinde, tarihselleştirmeye halel getirme pahasına, başlangıçtan bugüne düz bir çizgi çizebiliriz. Bugün yaşananlar o gün yapılan seçimin açımlanmış, yeni koşullara uyarlanmış, mantıksal tüm içerimleri nihayet serimlenmiş halidir; elbette araçlar değişmiş, işlevler ve roller belki farklılaşmış, vurgu yerini bir başka vurguya bırakmıştır. Öyleyse belki DİB ve MEB ilişkisinin bugünkü “olgunluk” seviyesini başka bir yerden tartışma gündemine almalıyız; belki de bu mevcut ağ yapılanması ilham verici olabilir. Eğitimin demokratikleşmesinden söz ettiğimizde, ana dilde eğitim bir yana, ders kitaplarının içeriğinin bilimselliğini tartışmadan önce merkezi bir devlet aygıtının, özellikle de Türkiye’de tanımlandığı haliyle “ulus”un isterlerine bağımlı olup olmamasını tartışmalıyız; eğitimin demokratikleşmesi öğretmen yetiştiren kurumların, ardından öğretmen örgütlerinin demokratikleştirilmesinin, ardından birinci basamaktan en yükseğe kadar eğitim yönetiminin demokratikleştirilmesinden…

    Ez cümle öncelikle ulus devletin isterlerinden özerkleşmesini gündeme almayı zorunlu kılmaz mı? Bugün MEB ve DİB işbirliği çocuk olmaklıklarıyla hiçbir dinsel ihtiyacı olmayanlar için dinsel ihtiyaç üreterek geleceğe el koymanın, şimdiki zamanın kendini geleceğe aktarmasının bir ifadesinden başka bir şey değildir.

    “ALEVİLER DIŞINDA, KİMSE DİB’İN VARLIĞINDAN RAHATSIZ OLMAMIŞ”

    -Diyanet ve laiklik bir arada olabilir mi?

    Bu soruya Diyanet ve laiklikten neyi anladığımız ya da anlamadığımız gözetilirse birbirinden farklı yanıtlar verilebilir ve zaten verilmektedir de. Örneğin Diyanet dediğimizde mevcut, bugünkü, dönüştüğü haliyle DİB’i anlıyorsak, sanırım DİB ağından doğrudan ya da dolaylı olarak beslenenler dışında kimse, “evet, neden olmasın; olabilir” demeyecektir. Bu yanıyla bir oydaşma var denilebilir. Ancak bu oydaşmanın, bir başka oydaşma tarafından yerinden edildiğini de söyleyebiliriz. Örneğin diyelim Menderes dönemine değin olan DİB’i anlasak Diyanet dediğimizde; yukarıdaki oydaşmanın bir anda yerini başka bir oydaşmaya bıraktığı görülür. “Evet, DİB’i Cumhuriyet kurmuştu ama…” deyip bir yığın gerekçe sıralanır ve DİB’in varlığı bir anda onaylanarak meşrulaştırılır. Yani, ilk oydaşma bugünkü haliyle DİB’i laikliğe aykırı sayarken, kurucu dönemdeki varlığıyla DİB’i laikliğe aykırı saymamakta, hatta o günden bugüne bu zihniyet sürdüğüne göre, DİB’in varlığını Cumhuriyet ve dahi laikliğin bir güvencesi saymaktadır. “DİB olmasa, meydan tarikatlara kalır; DİB olmasa ortalığı hurafeciler sarar; DİB olmasa cenazemizi kim, nereden kaldırır?; DİB olmasa, DİB olmasa…” Demek ki aslında asıl büyük oydaşma, devletin şu ya da bu araçla, şu ya da bu biçimde dini kontrol etmesi gerektiği üzerindedir.

    Ancak nüansı gözden kaçırmayalım: Din, laikliği seçmiş olsun ya da olmasın, nihayetinde her devlet için kolayca bir tehdit unsuru olarak okunabilir çünkü “doğası gereği” devletin hükümranlığından başka bir hükümranlığın varlığını ya da söz konusu olan ulus devletse devletin kendisiyle koşullu ilelebetliği ve yine kaynağını kendisinde bulan ya da yarattığıyla temellendiği egemenlik dışında bir beka ve hakimiyet kaynağını işaret eder. Devlet ve özellikle kurumsal dinlerin, tarih sahnesine çıktıkları andan itibaren gerilimli bir ilişkisinin olduğu çok açıktır. Din, yine “doğası gereği” farklılaştırıcı, ayrıştırıcı, tasnif edicidir. İnsanların kendilerini diğerlerinden farklı ve hatta üstün/seçilmiş olduğuna inandıramazsa işlevselleşemez. Dinin bu farklılaştırıcı/ayrıştırıcı rolü özellikle ulus devlet formunun bütünlükçü iddialarıyla çelişmeye başlarsa ya da başlamasa bile, devlet bunu potansiyel bir tehdit olarak okuyorsa, çeşitli biçimlerde dine müdahale eder ve buna dönük araçlar geliştirir. Dolayısıyla devletin dine hiç müdahale etmediği, çeşitli önlemler almadığı, dini tümüyle kendi kaderine terk ettiği herhangi bir dönem kaydedilmemiştir. O halde nüans şudur: Mesele devletin dine müdahalesi ya da onu kontrol etmesi meselesi değildir. O halde DİB’in bizatihi varlığı, toplumsal-siyasal yaşamdan bağımsız olarak laikliğe aykırı ya da uygun denilemez. Adı ne olursa olsun böylesi bir kurumun varlığı, hatta daha da ileri gitsek, resmi bir dinin varlığı bile laiklikle uzlaştırılabilir. Şuradan doğru da örnekleyebiliriz: Örneğin neredeyse 1980 askeri faşist darbesinden sonraki dönüşüme kadar bu ülkede, Aleviler dışında, kimse DİB’in varlığından rahatsız olmamış ve bunu laikliğe aykırı addetmemiştir. Bu sadece ulusalcılar, Kemalistler için geçerli değil; her soydan liberal ve dahi sosyalist olarak kabul edilenler için de geçerlidir. Öyle ki sosyalist bazı ünlü isimler, yaptıkları miting sırasında ezan okunursa, “Ezan-ı Muhammedi”ye saygı gereği, ezan bitene kadar susmayı önerip kitleyi bekletmişlerdir. Dahası, AKP ve DİB rejiminde dahi hala birileri bu ülkenin laik olduğunu, laik kalacağını, ülkenin İran ya da Arabistan olmayacağını ileri sürebildiğine göre, demek ki bizatihi DİB’in varlığı laikliğin varlığı ya da yokluğu için ölçü olamaz.

    Biraz hinlik edip soruyu şöyle zenginleştirirsek mesele biraz daha aydınlanır: Bugünkü MEB ile laiklik bir arada olabilir mi? Bugünkü üniversitelerle laiklik bir arada yaşayabilir mi? Bugünkü öğrenci yurtlarıyla laiklik birlikte olabilir mi? Bugünkü sağlık sistemiyle, bugünkü hukuk düzeniyle? Daha da abartalım: Cengiz Holding’in varlığı laikliğe aykırı mı, değil mi? Uzatmadan, eğer laiklik mücadelesinde, öncelikli hedef ya da istemin DİB’in kaldırılması olduğu saptanmış, yolun ancak bundan sonra yürünebileceği düşünülerek bir aykırılık tespiti yapılmışsa, bu çok anlaşılır bir şeydir. Örneğin, bugün Alevi hareketinin başat gündem maddesi ve asla vazgeçmemesi gereken temel talep budur ve laikliğe aykırılık vurgusu burada yerindedir, üstelik Aleviler nevzuhur bir biçimde DİB’e karşı çıkmamaktadır. Cumhuriyet tarihi boyunca DİB Aleviler için bir sorun kaynağıdır. Aleviler bir yana, bugün kadın hareketinin de başlıca taleplerinden birinin de bu olması gerektiği düşünülebilir; mevcut DİB’in kapitalist patriyarkanın en önemli üretim kaynaklarından biri olduğu kabul edilirse. Ancak laikliğe aykırılık sorusu, siyasal bir istemin öncelikliliğinden kaynaklanmıyorsa, geriye dönüp kolayca şunu söyleyebiliriz: Bugün üniversitelerin hali de laikliğe aykırıdır! Bu temel eğitimle, bu üniversiter yapılarla laiklikten söz etmek gülünçtür.

    “LAİKLİĞİN ÖLÇÜSÜ DİNSİZİN ÖZGÜRLÜĞÜ VE DİN SAHİBİ OLANLA-OLMAYANIN EŞİTLİĞİYLE İLGİLİDİR”

    Sözü daha fazla dolandırmadan, DİB’in varlığı ya da yokluğu bir yana, benim için laikliğin belli başlı ölçütleri var. Devlet, bir dinin ibadet ve itikadını düzenleyici; bir dinin nasıl olması gerektiğine ilişkin tanımlayıcı; bir dinin din olup olmadığıyla ilgili karar verici; ayrım gözetmeksizin tüm kamu kaynaklarının paylaşımında bir dini/dinleri fonlayıcı bir fail ise; birlikte yaşamayı mümkün kılan toplumsal/kültürel/ahlaki/estetik değerlerin dağıtım ve paylaşımında; yasal, yargısal, yönetsel tüm faaliyetlerinde ve karar süreçleriyle bunların temellendirilmesi ve meşrulaştırılmasında; gündelik toplumsal yaşamın  deveranında herhangi bir dini köken, kaynak ya da referans olarak kabul ediyorsa o devlet laik değildir. Kuşkusuz her tanım gibi bu tanım da olabildiğince şeyi kapsamaya çalışan bir tanımdır. Ancak şu ya da bu laik olduğu kabul edilen bir devletin kimi özellikle sembolik performanslarında dinsel atıflar ya da simgeleştirmeler görülebilir. Bu, tek başına o devletin laik karakterine halel getirmeyebilir. Ama bu halel getirici sayılmayan simgeleştirmeler ya da performansların eleştiriye kapatılması, bu kapatmanın ilgili dinselliğe referansla temellendirilmesi laik vasfını zan altında bırakacaktır. Tam burada laiklik, esasen temel haklar ve özgürlüklerle bitişir; onlarla doğrudan ilgili hale gelir. Yani demem o ki kestirmeden laiklik, benim için dinlerin özgürlüğünü ancak dinsizliğin özgürlüğüyle güvence altına alır. Laikliğin ölçüsü dinlerin özgürlüğü ya da birbirine göre eşitliği olmaktan çok, dinsizliğin özgürlüğü ve din sahibi olanlarla din sahibi olmayanların eşitliğiyle ilgilidir.

    CUMHURİYET HİÇBİR DÖNEMİNDE LAİK OLAMAMIŞTIR

    Buradan doğru bakıldığında Cumhuriyet hiçbir döneminde laik olamamıştır. Laikliği bir hedef olarak önüne koyduğu anayasalarından bellidir ama ne yazık ki bu hedef doğrultusunda, Selçuklu’dan beri taşıyıp geldiği mirasından vazgeçememiştir: Bu miras öyle ağır bir mirastır ki gemi benzetmesine başvurursak, Cumhuriyet’in kuruluş evresinden çok partili rejime kadar gemi laikliğe doğru demir tarayarak ilerlemiş; ne demir alabilmiş, ne yükünü hafifletebilmiştir. Bu anlamda da bu topraklarda devlet geleneği, dini yüzleşmesi gereken bir şey olarak kabul etmek yerine, çoğunlukçu dinsellikle yüzleşenleri de baskılayıp yok etmeye (Aleviler ve Alevilik bunun tipik örneğidir) ve çoğunlukçu dinselliği de kendisi seçip, tanımlayıp kurumsallaştırarak sürekli kendi bağrında tutmayı tercih etmiştir. Bu haliyle devlet dinin direği olagelmiştir; ama geldiğimiz aşamada devlet dinin direğiyken, artık din de devletin direğine dönüşmüştür. Ama hangisi, hangisi olursa olsun, dikkat edilirse daima belirleyici olan devletin isterleri, ihtiyaçları ve öncelikleridir; ister dinin direği olan kudretli bir devletten söz edelim; ister dinin payandaladığı bir devletten.

    “LAİK BİR DEVLETTE YAŞAMA HERKESİN HAKKIDIR”

    -Laik, demokratik ülkelerde devlet destekli dini kurumlar yok, bizim ülkemizde var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Yukarıda verdiğim yanıtın üstüne bu sorunun denk gelmesi hoş oldu; demek ki laiklik bakımından mesele yalnızca DİB’in varlığı yokluğu meselesi değilmiş. Çünkü DİB, devletin dine müdahale araçlarından yalnızca birisidir; aynı şekilde dinin, özellikle çoğunlukçu ve üstünlükçü dinlerin, bizde müteşerri müslümanlığın da siyasal alana müdahalesinin çeşitli araçları, formları vardır. Bu topraklarda yaygınca adlandırıldığı üzere, bir tarikat/cemaat gerçeği var; bu gerçeği kabul etmeliyiz. Devlet de, özel olarak DİB de siyasal ve özel olarak dinsel alanı düzenlemek, kontrol etmek için tarikat/cemaat örgütlenmelerini kullanıyor ve bu kullanım, tahmin edileceği gibi, çift taraflı. Yani tarikat/cemaatler de devleti ve DİB’i kullanıyor, nüfuz, etki ve çıkar alanlarını genişletmek üzere. Yalnız bir uyarı notu düşmeliyiz: DİB nasıl yalnızca bir müdahale/düzenleme aparatı değil, aynı zamanda büyük bir sermayeyi kontrol eden bir ağ ise, tarikat/cemaat yapılanmaları da dinin şu ya da bu vasfını öne çıkararak var olan yapılanmalar olmanın ötesinde, aynı zamanda büyük bir sermaye örgütlenmesi. Kendi arazileri, arsaları, hastaneleri, üniversiteleri, okulları, çok sayıda çok farklı düzeyde yurtları, mağazaları, gelir getiren menkul/gayrımenkul servetleri var. Aynı zamanda bir sermaye örgütlenmesi oldukları ölçüde bunları da birer mikro/makro ağ gibi düşünebiliriz ama yalnızca sermaye örgütü olmadıkları da hesaba katıldığında, eski usül bir kurumsallığa da dayanıyor bu yapılar; yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya inip çıkan geleneksel bir örgüt modeline sahipler. Bu modelde ayrıcalıklı kesimler çelik çekirdek olarak varlığını daim kılarken, sermaye hareketleri bakımından ağ gibi davranıyor ve bu sayede de DİB’in ve devletin hemen tüm etkinliklerinde, kararlarında, faaliyetlerinde ve en önemlisi örgütlerinde karşımıza çıkabiliyorlar. Herkesin bildiği sır; bugün diyelim Sağlık Bakanlığı bir tarikatın, İçişleri Bakanlığı bir başka tarikatın, Milli Eğitim Bakanlığı ise diyelim birden çok tarikatın kadro ve faaliyet alanı durumunda. Bu listeye devletin hemen her kurumunu ekleyebilirsiniz. Örneğin yıllar yıllardır Alevi hakim/savcı adayları nedense sınavları kazanamıyorlar! Es kaza yazılı sınavlarda çok yüksek puanlarla başarılı olsalar bile, kayıt alınmayan sözlü sınavlarda hemen eleniyorlar. Aynı şeyi İçişleri Bakanlığı için de söyleyebiliriz ya da başka kurumlar için de. Tıpkı DİB gibi, bu tarikat/cemaatler de vakıflar üzerinden örgütleniyor ve mevcut başkanlık rejimi içinde DİB’e ve onun vakfına açılan tüm alanlar bu tarikat vakıflarına da açılmış durumda. Bunun en bilindik örneği de Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı okullar ve elbette üniversiter yapılar. Buralar DİB’le el ele, kol kola tarikat/cemaat vakıflarının “oyun kurucu olduğu” alanlar.  Devlet, DİB eliyle yarattığı ve yeniden ürettiği negatif ayrımcılığı, tarikat örgütlenmeleri eliyle sosyo-kültürel düzeyde derinleştiriyor. Bu örgütlenmelere hem birçok pozitif ayrımcı imkan sağlanıp alan açılıyor, hem de aynı zamanda devlet, belli alanlardan geri çekilerek negatif araçlarla yeni yeni olanaklar sunuyor.

    “SİVİL DİNSELLİK ARANACAKSA HEM DEVLET, HEMDE DİN GELENEĞİNİN DIŞINDAKİ BİÇİMLERİNE BAKMALIYIZ”

    Biraz önce hatırlarsanız kudretli, güçlü bir devletin dinin direği oluşundan, devamında da dinin devletin direği haline gelişinden söz etmiştim. İkisinin arasındaki terim “kudret” terimi. Yani ikinci durumda kudret yer değiştiriyor; önceden devletten dine doğru akıyorken güç; dinden devlete doğru değil; kudretli olan artık din haline geldikçe dinden devlete doğru akıyor; dini payandalayan devlet olmaktan çıkıp devleti payandalayan din haline geliyor. Kudretli devlet dini beslerken, bu kez tersine, kudret kazanmış din olmaksızın devlet zayıf düşüyor. Bir ara not düşmeme izin verin; modası geçtiği iddia edilebilecek bir siyaset bilimci gibi konuşayım: Diyelim ki bir devleti güçlü/kudretli kılan şeylerin başında güçlü bir ordu, güçlü bir para ve güçlü bir din gelir. Bu üçünün içinde en önemlisi bence dindir. Çünkü insanları pek de doğrudan taraf olmadıkları ve doğrudan bir fayda elde edemeyecekleri, başkalarının amaçları ya da idealleri uğruna ölmeye/öldürmeye; kendileri açlık, yoksulluk içinde kıvranırken bir eli yağda, bir eli balda yaşayanların bunu kendi yetenekleri, becerileri, hatta emekleriyle elde ettiklerine ve kendileri yoksulsa bunun suçunun kendilerinde olduğuna inandırmaya; nihayet bu dünyada başa gelen musibetlerin kendi suçlarımız/günahlarımızla ilgili olduğundan başlayarak, çektiğimiz eziyetlerin inanılan bir yaratıcı tarafından görüldüğü ve bu dünyada olmasa bile karşılığının mutlaka alınacağına ikna etmek kolay değildir. İşte din, bu hiç de kolay olmayan şeyi başarır! Bu yüzden en önemlisi dindir ve bu yüzden “devlet olan hiçbir devlet” dinden vazgeçemez ve çeşitli ilişkilenme biçimlerini daima korur. Bu soyut kabullerden, yeniden bize dönersek; Tek Adam Rejimi olarak sayılagelen rejimin aslında Çok Adam Rejimi olduğunu da söylemiştim. Bu Tek Adam Rejiminin zayıf karnıdır da; gücünü buna borçlu olmakla birlikte. Tek Adam Rejimi, kendi bekası uğruna devleti devlet kılan tüm payandaları ya yıktığı, ya inanılmaz ölçüde aşındırdığı için, en güçlü göründüğü anda hızla zayıf düştüğü için, ayakta kalabilmek için tüm alanları dine açmaktan başka koz kalmıyor elinde. İşte bu yüzdendir ki bugün DİB rejimin en önemli, stratejik karar alma mercii iken, tarikat/cemaatler de en önemli icra aygıtlarına dönüşüyor. O yüzden artık okullarımızı, hastanelerimizi, ibadethaneleri, vb. tarikat/cemaatler yönetiyor. Yani “sivil toplum” mu yönetiyor? Elbette hayır. Ama buna girmeyeyim şimdi. Şu kadarını söylemekle yetineyim: Türk devlet geleneği içinde, devletin dinle ilişkilenme biçimlerinin; aynı şekilde Sünni-ortodoks dinselliklerin devletle ilişkilenme biçimlerinin geçmişi/bugünü düşünüldüğünde merkezde duranın her iki taraf için de devlet olduğu görülür; asla din değil. “Sivil bir dinsellik” aranacaksa hem bu devlet, hem bu din geleneğinin dışındaki dinsel biçimlere bakmalıyız.

    Şimdi en baştaki soruya geri dönüp bitirebiliriz: Türkiye’de laiklik mi? “Hadi canım sende!” Ama özellikle bugün neredeyse bütün dünyanın hızla sağa ve hatta aşırı sağa “çektiği” koşullarda laiklik artık belirli bir durumu, mahiyeti, niteliği işaretlemek için kullanılacak bir terim olmaktan çıktı; laiklik, belki de hep ve her zaman olduğu gibi, yeniden tüm dünya için bir mücadele alanı, her seferinde yeniden kazanılması gereken bir mücadele alanı olacağa benziyor. Bir mücadeleden söz ediliyorsa, haklardan, özgürlüklerden de söz edilecektir mutlaka. Mülkiyeli hocalarımızdan Prof. Dr. Cem Eroğlu’nun (yanlış hatırlamıyorsam eğer) kulaklarını çınlatarak bağlayayım sözü: En başta tam da pratik dindarlar ve tam karşı kutbundaymış gibi takdim edilen dinsizler gelmek üzere, laik bir devlette yaşama hakkı herkesin hakkıdır. Hiç kimse bu hakkını ileri sürmekten vazgeçmemelidir.

    Ersin ÖZGÜL/İZMİR

    İLGİLİ HABERLER
    ‘Diyanetin varlığını sorgulamayan her laiklik tartışması yanlıştır; Diyanet vergilerle finanse edilmemeli’
    ‘Bir fetih ideolojisi geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız’-VİDEO
    ‘Diyanet artık bir devlet kurumu olmaktan çok tarikatların merkezi haline gelmiş durumda’-VİDEO
    ‘Türkiye’de dini radikal olarak politikanın dışına çıkarmak gerekiyor’-VİDEO
    ‘Fetihçi iktidarın, böyle bir din ulemasına ihtiyacı vardı, Diyaneti bu amaçla kullanıyor’-VİDEO
    ‘Diyanet şiddetin devam etmesine zemin hazırlıyor; bütçesinde çok büyük haram var’ – VİDEO
    ‘Diyanet’in bu kadar ileri gitmesi laik cumhuriyete büyük bir hançerdir’- VİDEO
    ‘Diyanet, askeri darbe sonrası devletin resmi ideolojisinin merkezi önemdeki bir aygıtı haline geldi’
    ‘Diyanetin sözü, devleti yönetenlerden daha fazla geçiyor!’-VİDEO

  • ‘Diyanetin sözü, devleti yönetenlerden daha fazla geçiyor!’-VİDEO

    ‘Diyanetin sözü, devleti yönetenlerden daha fazla geçiyor!’-VİDEO

    PİRHA –Prof. Dr. Şükrü Aslan, günümüz Diyanet İşleri Başkanlığı’nı “Bir tür imparatorluk” sözleriyle ifade ederek devlet üzerindeki yüküne işaret etti. Aslan, “Cumhuriyetin ilk yıllarındaki Diyanet ile bugünkü Diyanet’i aynı kategoride değerlendiremeyiz. Bugünkü Diyanet, herkesi kendisi gibi düşünmeye mecbur eden bir ikinci devlet gibi. Hatta belki de asıl devlet gibi” diye ekledi.

    Pir Haber Haber Ajansı (PİRHA) olarak yeni bir haber dizisiyle Diyanet İşleri Başkanlığı’nı masaya yatırıyoruz.

    Türkiye’de halkın en güvenmediği ikinci kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı her geçen yıl artan bütçesi, genişleyen yetkileri, yaptığı açıklamalarla, verdiği fetvalarla toplumsal yaşamın her alanında gittikçe daha çok söz sahibi oldu. Din işlerinden sorumlu, devlete bağlı bir kurum olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), kurulduğu 1924 yılından bu yana devlet içindeki varlığı, işlevleri, iktidar politikalarının hayata geçirilmesindeki etkin rolü, her geçen yıl artan bütçesi ve değişen siyasal konumu itibariyle her daim bir tartışma konusu oldu. Son yıllarda eğitim-öğretimde de etkin rol verilen Diyanet Milli Eğitim Bakanlığı ile çeşitli protokoller imzalayarak laiklik karşıtı eğitimin kalıcılaşması için çabalıyor.

    “Bütçesi büyük, varlığı tartışmalı kurum olan Diyanet‘in tarihsel ve güncel görevini, toplumdaki yerini, laiklik karşıtlığını, kadınlara bakışını, Alevi toplumu üzerindeki etkisini Akademisyen Prof. Dr. Şükrü Aslan ile konuştuk.

    SEKÜLER YAŞAMA KARŞI GELİŞTİRİLEN DİYANET!

    PİRHA: Diyanet’in kuruluş amacı nedir?

    Prof. Dr. Şükrü Aslan: Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurulması cumhuriyetin hemen ardından gündeme gelen bir konu. Dolayısıyla cumhuriyet ve din ilişkisi bağlamında hep gerilimli tartışmalara konu olmuş bir mesele bu. Gerek DİB kuruluş yasasını incelediğimde, gerekse döneme ilişkin olarak yapılmış analizleri okuduğumda şunu görüyorum; cumhuriyet yeni bir rejim olarak, yani Osmanlı’nın geleneksel dini düzeni dışında daha seküler bir toplum kurma tahayyülü olan yeni bir rejim olarak, dini alanı da düzenlemek ihtiyacını duyuyor. DİB, aslında bu alanı düzenleme ihtiyacının bir ürünü.

    Peki dini hayat dediğimiz ne? Türkiye’de dini hayat, o koşullarda doğal olarak çok baskın. Yani geleneksel kültürler ki onların içerisinde dini kültürler çok baskın, belki de bütün toplumu bunlar yönetiyor. Ve belki de toplumun bütün kesimlerinin gündelik hayatının düzenlenmesinde yeni bu değerler baskın oluyor. Bu değerler gelenekten geldiği için çok güçlü. Dolayısıyla cumhuriyet, bütün diğer alanlara olduğu gibi bu alanı da yeni baştan tanzim etmek gibi bir politik görev belirliyor. Birçok farklı alanda bu yeni düzenlemeler yapılırken geleneksel olanı tasfiye etmek, yani yok saymak ya da yok etmek gibi bir politika izlerken, dini alanda bambaşka bir politika izliyor. Yani tasfiye etmek ve yok etmek değil; görünmez kılmak da değil, tam tersine görünür kılmak ama kontrol altına almak… Bence DİB’in kuruluşunu bize anlatacak anahtar cümle budur. Dini hayatı yeniden düzenlemek, fakat kontrol altına alarak düzenlemek. DİB, bunun aracı oluyor. Çünkü Türkiye’de ‘diyanet’ dediğimiz zaman aslında akla doğrudan Sünni İslam inancı geliyor. Cumhuriyetin de diyanete yüklediği anlam bu. Mesela cumhuriyetin 1924 yılında çıkardığı en uzun kanunlarından biri olan Köy Kanunu’nda, köylerdeki dini hayat tartışılıyor ve köylerde yaşayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının yapmaları gereken mecburi işler arasında cami ya da mescit belirtiliyor. Yani başka bir inanç mekanı değil. Dolayısıyla cumhuriyet de Sünni İslam’ı kabul edip görünür kılıyor. Kendini de aslında onunla tanımlıyor. Çünkü devleti yönetenlerin pek çok konuşmalarında Sünni İslam’a gönderme yapan birçok açıklama bulabiliriz. Peki neden bu alanı düzenliyor? Kritik soru belki de budur. Dini hayatı hem dönüştürmeyi öngörüyor hem de zaman içerisinde seküler hayatı önündeki bir engel olmaktan çıkarmayı öngörüyor. Bunun için gerekiyorsa radikal biçimde kontrol etmesi gerekir ve biz bu kontrolün mekanizmasına baktığımızda da bu hedefi daha net görebiliyoruz. Kontrol ise şöyle; bütün camilerin bir görevlisi oluyor, bu görevliler hiyerarşik olarak bir üst birime bağlı oluyor ve en nihayetinde hepsi DİB’e bağlı oluyor. Dolayısıyla aşağıdan yukarıya tabi olunan bir ilişki. Yukarıdan aşağıya doğru emir ve talimatnamelerin hızla ulaştığı bir sistem kuruyor. Mesela bunu en net cuma hutbelerinde görebiliyoruz. Merkezden bir metin üretiliyor, bütün Türkiye’deki camilere gönderiliyor ve cuma namazlarında okutuluyor. Mesela ne tür şeyler okutuluyor diye baktığımızda, aslında denetim ve kontrol altına alma politikası daha net anlaşılabiliyor. Ama tabii rejimin, dini hayatı kontrol altına alma politikasının belki en çıplak örneği ezanın Türkçe okunması kararıdır. Bu da DİB’in hemen kurulduğu dönemde değil tabii 1932 yılında bu karar alındığında aslında modern ulus devlet kurma politikasının katı, hiyerarşik bir modern devlet kurma politikasının dini alandaki karşılığını görüyoruz.

    Buradan her şeyin Türkleştirildiği bir politik tahayyül var ve o tahayyül dini hayatın da Türkçeleştirilmesi, dolayısıyla aslında Türkleştirilmesi gerektiğini düşünüyor. 1930’ların Türkiye’sinde her ne kadar Türkiye, Müslümanlığın çok yoğun ve katı şekilde yaşandığı bir ülke olup her ne kadar nüfusun büyük bir çoğunluğu köylü ve adeta pür İslami ritüeller içerisinden geliyor olsa da gelenekler için devletle gerilim yaşayacak, karşı çıkacak halleri yok. O yüzden o kararlar toplumda kabul ediliyor. Ben bu kabulü biraz tırnak içine alıyorum. Çünkü bu uygulama, bir mecburi uygulama. Bir uygulama devlet tarafından mecburi hale getirildiğinde çok değişik grupların onunla karşılaşma biçimi genellikle itaat biçiminde oluyor. O yüzden ezanın Türkçe okunması gibi radikal bir karar bile 1932’nin Türkiye’sinde önemli bir direnişle karşılaşmıyor. Ama tabi kontrol altına almak bundan da ibaret değil. Aynı zamanda çizgiyi aşan, yani rejimin öngördüğü seviyede İslami düşünmeyi ve davranmayı aşan bireyler varsa onların takip edilmesi, yargılanması gibi eylemlere de başvuruyor ki bunun da çok ilginç örnekleri var. Bunların hepsini topladığımızda şöyle bir sonuca varıyorum; DİB, cumhuriyetin kurduğu bir kurum fakat cumhuriyetin bu kurumu inşa etme biçimi ve nedeni Türkiye’nin dini hayatını kontrol altına almaktır. Bu dini hayat Türkiye’de Sünni Müslümanların içinde olduğu bir dini hayattır.

    Cumhuriyetin diğer dini hayatlara dair bir politikası neredeyse yoktur. Daha doğrusu vardır ama o kesimleri görünmez kılmak onlardan bahsetmemek ve yok saymak amacı taşınır. Dolayısıyla onlardan kalmış mekanları da yok etmek amaçlanmıştır ve Aleviler de bunun en tipik örneğidir. Cumhuriyetin Alevilerle ilişkisi onları yok saymak hatta mümkünse yok etmektir.

    “ŞİMDİKİ DİYANET ADETA BİR İMPARATORLUK GİBİ”

    -Tarihsel olarak faaliyetleri nasıl bir yol izledi?

    Dönemsel olarak bu değişiyor. Mesela Cumhuriyetin ilk yıllarındaki Diyanet ile bugünkü diyanet faaliyetlerinin çeşitliliği bakımından ve hükmedebilme gücü bakımından neredeyse kıyaslanamayacak kadar farklı. Şimdi mesela diyanet adeta bir imparatorluk gibi. Aslında adeta bir devlet gibi. Adeta bir ikinci devlet de denilebilir. Dolayısıyla Cumhuriyetin ilk yıllarındaki diyanet ile bugünkü diyaneti aynı kategoride değerlendiremeyiz. Bana sorarsanız Cumhuriyetin ilk yıllarındaki Diyanet devletin yeni rejimi yani cumhuriyetin dini hayatı kontrol altına alma amacını taşıyordu bugünkü Diyanet ise aslında dini hayatı bütün başka toplum kesimlerine dayatmayı esas alıyor. Bugünkü Diyanet, herkesi kendisi gibi düşünmeye mecbur eden bir ikinci devlet gibi. Hatta belki de asıl devlet gibi.

    “DEVLETİN SIRTINDA ÇOK BÜYÜK VE AĞIR BİR YÜK”

    -Sizce süreç içerisinde misyonunda bir değişiklik yaşandı mı?

    Evet. Aslında bunun da çok ilginç bir şekilde kırıldığı bir dönem var. O dönem, 1950’de Demokrat Parti’nin iktidara girişidir. Demokrat Parti’nin ilk icraatlarından bir tanesi ezanın tekrardan Arapça okutulmasıdır. 1950’li yıllardaki DİB’in arşivleri 1930’lu yıllardaki DİB arşivlerinden başka bir şey söylüyor. Bu kez Sünni İslam’a daha fazla gönderme yapan ve devlet yöneticilerinin kendini Sünni İslam şemsiyesi altında tanıtıma çabalarının çok daha baskın olduğu bir zaman. Şöyle söyleyeyim 1950’lerden Sonra Türkiye’de diyelim ki bir siyasi parti kurulacaksa veya popüler biri, siyasete atılacaksa yaptığı ilk iş bir cuma günü camiye gidip namaz kılmak ve her ne söyleyecekse onu namaz sonrasında söylemek… O gelenek 1950’lerden başlayarak günümüze kadar artarak geldi. O yüzden diyanetin bu iki dönemde radikal bir kırılması var. Fakat bunun ötesinde diyanet 1930’ların diyanetinden farklı olarak aslında bütün toplum kesimlerinin sırtında bir yük haline geldi. Çünkü diyanette istihdam edilen kamu personelinin sayısı, dolayısıyla diyanetin bütçesi pek çok devlet kurumlarının, bakanlıkların bütçesinden radikal bir şekilde fazla olduğu için, fakat bu alanda iktisadi hayatı sürdürmeyi mümkün kılacak bir üretim de yapılmadığından bu giderek bir yük haline geldi. Yani bugün DİB, aslında Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin sırtında çok büyük ve ağır bir yük gibidir. Onun için sırtından kaldırıp bir yere koyarsa çok rahatlayacaktır.

    “YEPYENİ BİR DİYANET BİÇİMİ ORTAYA ÇIKTI”

    -AKP’nin iktidar olduğu günden itibaren Diyanet’te nasıl bir değişim yaşandı?

    Yük, daha da çok arttı. Çünkü hemen hemen her dönemde kamu görevlileri, devleti yönetenler, bu alana daha fazla yatırım yaptılar. Çünkü bu alanı istismar edilebilir bir alan olarak gördüler ve istismar ettiler. Yani daima kitlelerin dini inançlarına hitap eden ve onu çok sahipleniyormuş gibi gören, öyle bir politika geliştiren bir tutum içerisinde oldular. Sonra o tutumun bir gereği olarak diyanetin kadrosunu şişirdiler, yeni mekanlar açtılar, hiç ihtiyaç olmadığı halde birçok yere cami yaptılar, oralara görevliler tahsis ettiler ve oraların giderleri kamuya büyük bir yük oldu. Ama bugünün diyanetinin ikinci bir özelliği daha var. Bugünün diyaneti, çeşitli İslami gruplar; yani gündelik dilde onlara tarikat deniliyor, o grupların, diyanetin herhangi bir birimini, camisini ya da mekanını bir tür kendi kontrolüne aldığı yepyeni bir diyanet biçimi ortaya çıktı.

    Cumhuriyetin kuruluşundaki dini hayatı kontrol altına almayı amaçlayan Diyanet, çok farklı İslami grupların kontrolü altına aldığı bir kuruma dönüştü. Şimdi artık onların sözü geçiyor. Hatta o kadar çok sözleri geçiyor ki birçok yerde onların sözü aslında devleti yönetenlerden daha fazla geçiyor.

    “DEVASA ŞİŞMİŞ BİÇİMİ İLE DİYANET”

    -Diyanet bir taraftan en güvenilmez ikinci kurum olurken, Meclis’e sunulan 2025 bütçesinden 130 milyar 119 milyon ₺  ile 6 bakanlığın bütçesini geride bırakarak bütçeden aslan payını almasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Diyanet için ‘yük’ dememin sebebi zaten bu. Bugün Türkiye, kamusal sürdürülebilirlik açısından ciddi handikaplar yaşıyor. Dikkat edin, tasarruf tedbirleri falan, vergiler arttırılarak bir şekilde bu süreci atlatmaya çalışıyorlar. Bu yük nereden kaynaklanıyor diye dönüp kamuya baktığınızda ilk gördüğünüz şey devasa şişmiş biçimi ile Diyanet oluyor. Üstelik bu artık bildiğimiz o klasik İslam inancındaki, mesela israftan kaçınmak gibi dediğimiz bütün dini söylemlerin de rafa kaldırıldığı, yok edildiği bir süreçte gerçekleşiyor. O yüzden bir devasa yük ortaya çıkmış durumda. Bu ülkenin yurttaşı ve sosyolog bir akademisyeni olarak bence bu durum Türkiye’nin taşıyabileceği bir yük olma seviyesini çoktan geçti. Bu, artık Diyanet’e karşı çıkmak ya da çıkmamak meselesi değil. Bu Türkiye’de kamunun bu yükü taşıma kapasitesi var mı yok mu böyle bir tartışmaya dönüştü. Türkiye bu yükü taşıyamıyor.

    Bu kadar caniyi de bu kadar dini görevliyi de, bu görevlilerin masraflarını da taşıyamıyor. Yani aslında devlet başka hiçbir iş yapmasa bile sadece bir Diyanet devleti olsa bile artık taşıyamıyor çünkü bunu yapabilmesi için bir gelir bulması gerekiyor. Mütemadiyen Diyanet dışı bir alandan gelir elde edip Diyanet alanına taşıyan bir devlet söz konusu. Ama bunu sürdürebilmesi artık çok zor. o yüzden benim kanaatim, önümüzdeki dönemde Diyanet’i, Türkiye’nin her kesimi, Müslümanlığa en üst seviyede vurgu yapan kesimleri de eğer bu ülkeyi yönetmeye adaylarsa Diyanet meselesini gündemlerine almak zorunda kalacaklar.

    “BU TARZ POLİTİKALARIN TUTABİLMESİ İMKANSIZDIR”

    -Diyanet ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın iç içe geçen faaliyetlerini nasıl okumak gerekir?

    Diyanet artık sadece kendi alanında kalan bir kurum değil. Bunu mesela ilk söylediğim cümle ile ilişkili düşünelim. Cumhuriyet, Diyanet’i dini hayatı kontrol etmek için bir araç olarak kurgulayıp inşa etti. Bugünün Diyanet’i, artık sadece kendi alanında çalışan bir kurum değil ve Milli Eğitim’e ya da başka alana sirayet eden bir kuruma dönüştü. Böyle baktığımızda hiçbir üretici dinamiği olmayan bir kurumun, belki de bütün üretici dinamikler üzerine bu kadar etkin söz sahibi olması, bahsettiğim Diyanet’in, kamunun üzerinde bir yük olma olgusunu iyice pekiştiriyor. Bu yük, sadece mali anlamda bir yük değil, kültürel anlamda da bir yük. Milli Eğitim Bakanlığı ile Diyanet’in işbirliği biçimleri; Diyanet bugün Sünni İslam’ın kurumu, bütün toplumu, Sünni İslam dairesi içerisinde biçimlendirmek ve yeni bir şeyler yapmak gibi… Bu politikaya dair sosyologca bir şey söyleyip iki özelliğinden bahsedeceğim.

    Bir; bu politika Diyanet’in ve dolayısıyla iktidarın, toplumu belli bir kültürel form içerisinde tutma, biçimlendirme ve eğitme amacını taşıyan bir şey yapıyor. Ama bir diğer tarafı da bu tarz politikaların tutabilmesi imkansızdır. Radikal bir şey söylüyorum, yani istediğiniz kadar elinizde devlet olsun ve istediğiniz kadar fikirlerinizi empoze etmeye çalışın, başarılı olamazsınız. Çünkü her birey belli bir kültür içinden geliyor. Yani her birey bir ailenin çocuğudur, her aile de bir kültürün çocuğudur. Her kültür, yüzyıllar, belki de bin yıllarca geçmişi olan köklü bir kurumdur. Siz istediğiniz kadar ona müdahale edin, dönüştüremezsiniz. Bir yere kadar dönüştürüyormuşsunuz gibi görünür ama dönüştürmeniz mümkün değil. Bunun örneğini tam da diyanetin kuruluşundan söyleyebilirim. Cumhuriyetin, Diyanet’i kurması dini hayatı kontrol altına alma amaçlıydı, peki yapabildi mi? Yapamadı. Cumhuriyet de bunun için çok masraf etti, yani öyle bir şey taahhüt etti ki ‘biz böyle kontrol altına alırsak zaman içerisinde sönümlenecektir’ falan… Ama tam aksi bir şey oldu. Siz hele ki devlet eliyle sönümlendirmeye çalışırsanız herkes size itaat eder gibi görünür ama o itaatin arkasında sessiz bir itiraz vardır. O nedenle tutmaz. O yüzden bu politikaların tutabilmesi mümkün değil. ÇEDES, muhalefette büyük bir tedirginlik yaratmıştı, bunu anlayışla karşılıyorum ama tutabilmesi mümkün değil. Şöyle bir şey olur; Diyanet görevlileri gelir, çocuklara anlatır ve kendi inanışlarını empoze eder, çocuklar buna uyar dua, namaz öğrenir falan ama neticede o çocuk tekrar kendi geleneğine, köküne ailesine döner. Döndüğünde bunların hepsi onun için sadece tarihindeki tuhaf bir anıya dönüşür. Bu sosyolojik olarak böyledir. O yüzden şu cümleyi söylememe müsaade edin; Türkiye’de siyasi iktidar ‘kuramadık’ dediği kültürel iktidarını gerçekten de kuramadı ama zaten o yolla, devlet baskısıyla kuramaz.

    “İNANÇLARI YOK SAYDIĞINIZ BİR LAİKLİK OLMAZ”

    -Diyanet ve laiklik bir arada olabilir mi?

    “Laikliğin kısa tanımı, aslında dini olmayan bir kamusal hayat kurmak. Bu durum, dinin hiç olmadığı anlamına gelen bir şey değil tabii. Ama inançlar üzerinden bir kamusal hayat kurmamak… Laikliğin klasik tanımı bu. Fransız aydınlanmasının ortaya çıkardığı bütün o seküler model hayat kurma büyük tahayyülünün bir parçası bu. Bu anlamda baktığımızda Diyanet’in olduğu böyle bir rejimin laik olarak tanımlanması zaten imkansız, çelişkili bir şey. Hele böylesine devasa bütçesi olan ve adeta ikinci bir devlet olan bir devlette laiklikten söz etmek gerçekten çok tuhaf. Türkiye, bana sorarsanız hiçbir zaman laik olmadı. Söz gelimi cumhuriyet, Alevileri yok saydığı gibi İslam’ı da yok saysaydı mesela ne olurdu? Kağıt üzerinde belki olurdu ama yine de laik olamazdı. Çünkü yok saymak onun yok olması anlamına gelen bir şey değil. Dolayısıyla o modern anlamdaki laiklik Türkiye’de hiç yaşanmadı. Bugün zaten öyle bir laiklik tahayyülü doğru bir sosyolojik tahayyül de değil. Bütün inançları yok saydığınız bir laiklik zaten olmaz. İnsanlar, inandığı gibi yaşayacak ama siz o inançlardan bir tanesinin devleti olmayacaksınız. Türkiye’nin durumu tam olarak bu. Bütün sorun da buradan çıkıyor.

    Eren GÜVEN – Devrim FINDIK/İSTANBUL