Etiket: diyanet

  • ‘Diyanet, askeri darbe sonrası devletin resmi ideolojisinin merkezi önemdeki bir aygıtı haline geldi’

    ‘Diyanet, askeri darbe sonrası devletin resmi ideolojisinin merkezi önemdeki bir aygıtı haline geldi’

    PİRHA –Prof. Dr. Levent Köker, Diyanet’in 1980 sonrasında devletin resmi ideolojisinin merkezi önemdeki bir aygıtı olduğunu, 2017 Anayasa değişikliğinden uygulamaya geçtiği 2018 Temmuz’undan sonra belirgin bir biçimde kurulu düzenin en etkili ideolojik aygıtı haline geldiğini söyledi.  Köker, “Mutlaka gerçekleştirilecek olan yeni, laik ve demokratik bir anayasal düzenin inşâ edilmesi sürecinde Diyanet’in de tasfiye edilerek, devlet düzeninin kurumlarından biri olmaktan çıkarılması gerekmektedir” dedi.

    Pir Haber Haber Ajansı (PİRHA) olarak yeni bir haber dizisiyle Diyanet İşleri Başkanlığı’nı masaya yatırıyoruz.
    Türkiye’de halkın en güvenmediği ikinci kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı her geçen yıl artan bütçesi, genişleyen yetkileri, yaptığı açıklamalarla, verdiği fetvalarla toplumsal yaşamın her alanında gittikçe daha çok söz sahibi oldu. Din işlerinden sorumlu, devlete bağlı bir kurum olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), kurulduğu 1924 yılından bu yana devlet içindeki varlığı, işlevleri, iktidar politikalarının hayata geçirilmesindeki etkin rolü, her geçen yıl artan bütçesi ve değişen siyasal konumu itibariyle her daim bir tartışma konusu oldu. Son yıllarda eğitim-öğretimde de etkin rol verilen Diyanet Milli Eğitim Bakanlığı ile çeşitli protokoller imzalayarak laiklik karşıtı eğitimin kalıcılaşması için çabalıyor.

    “Bütçesi büyük, varlığı tartışmalı kurum olan Diyanet‘in tarihsel ve güncel görevini, toplumdaki yerini, laiklik karşıtlığını, kadınlara bakışını, Alevi toplumu üzerindeki etkisini Kamu Hukukçusu, Akademisyen Prof. Dr. Levent Köker ile konuştuk.

    “DEVLETİN DİN ALANINI KENDİ DIŞINA ÇIKARMAK GİBİ BİR AMACI OLMADI”

    PİRHA: Diyanet’in kuruluş amacı nedir?

    LEVENT KÖKER: Bilindiği gibi Diyanet İşleri Reisliği, 3 Mart 1924 târihli kanunla kuruluyor. Bu tarih, aynı zamanda, Cumhuriyet’in kuruluş evresinde Hilâfet’in ve Şer’iye ve Evkaf Vekâleti’nin kaldırılması ve Tevhid-i Tedrisat gibi kritik reformların gerçekleştiği târih. Bunların hepsi, ilk bakışta devlet ile din arasındaki ilişkilerin yeniden düzenlenmesine dair önemli yenilikler gibi görünmekte. Buna karşılık, İslam’ın devlet dini olarak kabul edildiğine dair Anayasa maddesi, 1928’e kadar muhafaza edildikten sonra kaldırılıyor. Burada, “Diyanet İşleri Reisliği’nin (sonradan değişen ve bugün de kullanılan adıyla “Başkanlığı”nın) kuruluşu ile Cumhuriyet’in benimsediği “lâiklik” anlayışının nasıl bir ilişki ortaya koyduğu” sorusunun kritik bir önemi bulunmaktadır. 1924 tarihli ilk kuruluş kanununda Diyanet’in görevleri, İslâm dininin “itikadat ve ibadata” ilişkin tüm hükümlerinin ve mes’elelerinin idaresi olarak ifade edilmekte, buna karşılık hukuk kuralları koymak ve bunları uygulamak gibi görev ve yetkilerin yasama organında olduğu vurgulanmaktadır. Bu, bir yönüyle hukuk alanında dinin kurumsal etkisinin ortadan kaldırılması anlamında lâiklik ile uyumlu bir amacın ifadesidir. Bununla birlikte, İslâm dinine ilişkin inanç ve ibadet ile ilgili konularda merkezî bir otoritenin kurulması, devletin din alanını kendi dışına çıkarmak gibi bir amacının olmadığını, aksine Diyanet kurumu aracılığıyla bu alanı kontrol altında tutmayı hedeflediğini göstermektedir. Birinci amaç, yani hukuk alanını Hilâfet, Şeyhülislâmlık ve Şer’iye ve Evkaf Vekâleti gibi kurumları tasfiye ederek dinin kurumsal etkisinden arındırma amacı lâiklik ile uyumlu iken, ikincinin, yani dini inanç ve ibadet alanının devlet denetimi altına alınmasının laiklik ile uyumsuz olduğu düşünülmektedir. Bu ikinci konuda cumhuriyet tarihi içinde geliştirilmiş olan resmi görüş, İslâmiyet’in Hristiyanlıktan farklı olarak, din ile devlet işlerinin ayrılmasına izin vermemesi nedeniyle, lâiklik için mutlaka devletin kontrolü altında tutulması gerektiğini ileri sürmektedir.

    “DİYANET’İN BÜYÜMESİ, 12 EYLÜL 1980 ASKERÎ DARBESİ İLE BAŞLADI”

    -Tarihsel olarak faaliyetleri nasıl bir yol izledi?

    Diyanet’in faaliyetlerini tarihi olarak ele aldığımızda, çok ayrıntıya girmeksizin, üç dönem hâlinde bir açıklama yapılabileceğini düşünmekteyim.
    Birinci dönem, Diyanet’in kuruluşundan tek-parti döneminin sonlarına dek uzanan dönemdir ve Diyanet aracılığıyla dini inanç ve ibadet alanlarının kontrol altında tutulmasının öne çıktığı bir dönem olarak nitelenebilir. Çok partili siyasi hayata geçilmesiyle birlikte bu “kontrol” amacının yanına toplumun gereksindiği dini hizmetlerin yerine getirilmesi amacının eklendiği görülmektedir. Burada da, “dini hizmetler”in alanı genişledikçe, bu hizmetleri yerine getirecek personelin yetiştirilmesi, din hizmetlerinin yerine getirileceği fiziki mekânların oluşturulması Diyanet İşleri’nin zaman içinde devasa boyutlara ulaşan bir büyüklüğe doğru gelişmesiyle sonuçlanmıştır. Diyanet’in bu büyümesi, 12 Eylül 1980 askerî darbesinden sonra iyice ivmelenmiş ve darbe yönetiminin ve destekçilerinin sâhip oldukları “Türk-İslâm milliyetçiliği”ne uygun olarak Diyanet’e siyasi işlevler yüklenmesiyle sonuçlanmıştır. 1982 Anayasası’nın 136. maddesi, Diyanet’e sadece inanç ve ibadet alanlarında düzenleyici, kontrol edici ve hizmet üretici bir organ olarak değil, aynı zamanda “milletçe bütünleşme ve dayanışma amacı” ile görev yapma misyonunu yüklemektedir. Anılan maddede, “her türlü siyasi görüşün dışında kalarak” ibâresi yazılmışsa da, bunun maddeyi kendi içinde tutarsız kıldığı açıktır. Çünkü, “milletçe bütünleşme ve dayanışma” terimlerinin siyasi nitelikte ifadeler olduğu açıktır. Böylece Diyanet’in devlet örgütü içinde siyasi fonksiyon görebilen bir organ olma vasfı kazandığını, fakat bu vasfın AKP iktidarının son dönemiyle iyice belirginleştiğini söyleyebiliriz. Özetle, bugün 2017 Anayasa değişikliği ile geçilmiş olan başkancı rejim altında Diyanet, bu rejimin meşruluğuna hizmet eden siyasi bir kurum hâline gelmiş ve hatta bu niteliğini Diyanet İşleri Türk-İslâm Birliği gibi kurumlar aracılığıyla ülke dışındaki faaliyetlerine de yansıtma yoluna girmiştir.

    “DİYANET, 2017 ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİNDEN SONRA KURULU DÜZENİN EN ETKİLİ İDOLOJİK AYGITI HALİNE GELDİ”

    Özetlersem, 1924-1950 arasında din alanını denetim altında tutmak ön plandayken, 1950-1980 arasında din hizmetlerini yerine getirme misyonu daha ağır basan bir Diyanet görmekteyiz. 1980 sonrasında ise devletin resmi ideolojisinin merkezi önemdeki bir aygıtı haline gelen Diyanet’in 2017 Anayasa değişikliğinden uygulamaya geçtiği 2018 Temmuz’undan sonra belirgin bir biçimde kurulu düzenin en etkili ideolojik aygıtı hâline geldiğini söylemek isterim.

    “DİYANETARTIK YENİ REJİMİN ÖNEMLİ SÜTUNLARINDAN BİRİDİR”

    -AKP’nin iktidar olduğu günden itibaren Diyanet’te nasıl bir değişim yaşandı?

    AKP iktidarı bugün itibariyle 22 yılını doldurmak üzere. Bu uzun dönemin yekpare bir nitelik taşımadığında herhalde bir tartışma yoktur. 2011 sonrası, özellikle de Kürt sorunundaki çözüm süreci, “Alevi açılımı” denilen süreç ve bunlara bağlı olarak gelişen yeni anayasa sürecinin sona erdiği, Gezi olaylarına tesadüf eden 2013 sonrası dönem, AKP’nin belirgin bir biçimde çoğunlukçu otoriter rejime yöneldiğini gösteriyor. Bu yönelişin zirvesi ise 2017 Anayasa değişiklikleriyle getirilen yeni düzenlemeler. Bu düzenlemeler, özetle, tüm devlet yetkilerinin tek kişilik yürütme organı olan Cumhurbaşkanı’nda toplandığı, denetim ve denge mekanizmalarından yoksun bir başkancı rejim inşa etmiş durumda. Bu rejim altında demokratik hak ve özgürlüklerin geliştirilmesi veya “Cumhuriyet’in demokratikleştirilmesi” perspektifi yerini faşizan bir otoriterliğin yerleştirilmesine bırakmış bulunuyor. Diyanet, yeni rejimin en önemli ideolojik aygıtı olarak ön plâna çıkıyor. Sembolik olarak, örneğin, “Ayasofya’nın ibadete açılması” denilen hadisede Diyanet İşleri Başkanı’nın (DİB) “kılıç” elde boy göstermesi, kuruluşundan itibaren muhafaza edilen ama süreç içinde zayıflayan bir yaklaşım olarak Diyanet’in hukuk üretme ve uygulama alanlarının dışında tutulması gereğinin aksine, DİB’nın adli yıl açılışında Cumhurbaşkanı ve yüksek yargı başkanlarıyla birlikte ve dua okuyarak yer alması, kezâ zaman zaman yasama sürecine yol gösterici açıklamalar yapması gibi olguları hatırlamalıyız. Bütün bunlar, Diyanet’in artık yeni rejimin önemli sütunlarından biri olarak açıkça siyasi işlev üstlendiğini göstermektedir.

    “DİYANET’İN ZAMAN İÇİNDE TOPLUMSAL VE SİYASİ İŞLEVİ ARTTI”

    -Diyanet bir taraftan en güvenilmez ikinci kurum olurken, Meclis’e sunulan 2025 bütçesinden 130 milyar 119 milyon ₺  ile 6 bakanlığın bütçesini geride bırakarak bütçeden aslan payını almasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Bu durum, Diyanet’in zaman içinde artan toplumsal ve siyasi işlevlerinin, daha doğrusu bu işlevlerin devletin müesses nizâmı içindeki merkezi öneminin büyüklüğü ile orantılı gibi görünen bir sonucudur.

    “TOPLUMA DİN EĞİTİMİ VERME İŞLEVİNİ DE ÜSTLENDİ”

    -Diyanet ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın iç içe geçen faaliyetlerini nasıl okumak gerekir?

    Yukarıdaki açıklamalarımı burada da tekrarlayabilirim. Diyanet, başlangıçtaki inanç ve ibadet alanlarını kontrol etme işlevinden din hizmetlerini yerine getiren bir kuruma doğru evrildikçe, bu hizmetlerin yerine getirilmesinde ihtiyaç duyulan personelin yetiştirilmesi, eğitimi gibi hususlarda da etkili bir kurum haline gelmiştir. Bir dönem din hizmetleri ile sınırlı olarak düşünülen bu durum, süreç içinde topluma din eğitimi verme işlevini de üstlenmeye dönüşmüş, 12 Eylül askeri darbesi sonrasında Anayasa’ya yerleştirilen zorunlu din dersleri üzerinden eğitim alanının başat aktörlerinden biri haline gelmiştir. Burada, Cumhuriyet’in kuruluş evresindeki “İslâm’ı denetim altında tutma” persektifinin yerini Türk-İslâm milliyetçiliğinin almış olmasının belirleyici etkisini görmemek mümkün değildir.

    “TOTALİTER BİR İDEOLOJİNİN AYGITI NİTELİĞİNE GELDİ”

    -Laik demokratik ülkelerde devlet destekli dini kurumlar yok bizde olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Buraya kadarki sorulara verdiğim cevaplarda Diyanet’in Türkiye’nin devlet düzeni içindeki yerinin nasıl bir evrim geçirdiğini ve bu evrimin bugün yaşadığımız otoriterleşme ile bağlantılı olduğunu anlatmak istedim. Bu sorunuz, Diyanet’in kuruluşundan bugüne gelen süreç içindeki durumuna ilişkin önemli bir eleştiriyi dile getirmemi gerektiriyor. Burada temel mesele, Diyanet’in cumhuriyet tarihinde laik, demokratik bir devlet düzeniyle bağdaşası mümkün olmayan niteliğinin farkına varılması. Laik ve demokratik ülkelerde kurumsallaşmış, örgütlü din ile devlet yönetimleri arasındaki ilişkiler, ülkelerin tarihi ve kültürel özelliklerine göre farklılıklar gösteriyor. Örneğin ABD’nin de devlet ile din kurumları arasında tam ve kesin bir ayrım olduğundan söz edebilirken, Almanya’da Katolik ve Protestan kiliseleri başta olmak üzere devlet tarafından kamu tüzel kişiliği tanınan kurumların bulunduğunu görmekteyiz. Bunların ayrıntılarına girmemiz gerekmiyor.

    Türkiye’de Diyanet ile ilgili temel sorun, bu kurumun Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları arasındaki bir kesime, Sünni-Hanefi mezhep mensuplarına yönelik bir hizmet kurumu olarak yapılanmışken, bu mezhebin başta Aleviler olmak üzere tüm “gayrimüslim olmayan” vatandaşları kapsayacak şekilde örgütlenmiş, dayatmacı ve doktriner bir kurum haline gelmiş olmasıdır. Malûm, Lozan Barış Antlaşması, Türkiye’deki gayrimüslim vatandaşların din, yani inanç, ibadet ve eğitim alanlarında hak ve özgürlükleri güvence altına almış, buna karşılık gayrimüslim olmayan vatandaşların hak ve özgürlüklerini, devletin resmi anlayışına göre, suskunlukla geçiştirmiştir. Buna karşılık, Türkiye’nin taraf olduğu ve Anayasa’nın 90/son maddesine göre kanunların üzerinde bir bağlayıcılığı olan temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası antlaşmalar, din ve inanç ayrımı gözetmeksizin, bütün vatandaşlar için gözetilmesi gereken özgürlük alanlarını güvence altına almış durumdadır. Hâl böyleyken, Diyanet İşleri’nin pratiği, zorunlu din derslerinden, bu derslerde Diyanet’çe uygun görülen İslâm yorumunun çocuklara belletilmesinden Alevilerin dışlandığı ve hatta Alevi inancına saygı gösterilmediği pratiklere yönelinmesine kadar, ulusal ve uluslararası mahkemelerce tescil edilmiş hak ihlâlleriyle malûldür. Bu malûliyet, Diyanet’in Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet düzeninde, toplumun çoğulcu yapısıyla uyumsuz, otoriterliğin ötesinde, totaliter bir ideolojinin aygıtı niteliğine geldiğini göstermektedir. Türkiye için, ne zaman olacağını bilemem ama mutlaka gerçekleştirilecek olan yeni, lâik ve demokratik bir anayasal düzenin inşâ edilmesi sürecinde Diyanet’in de tasfiye edilerek, devlet düzeninin kurumlarından biri olmaktan çıkarılması gerekmektedir. Bu hedefin nasıl gerçekleştirileceğinin ayrıntıları ise ayrı bir konudur.

    Ersin ÖZGÜL/İZMİR

    İLGİLİ HABERLER

    ‘Diyanetin varlığını sorgulamayan her laiklik tartışması yanlıştır; Diyanet vergilerle finanse edilmemeli’
    ‘Bir fetih ideolojisi geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız’-VİDEO
    ‘Diyanet artık bir devlet kurumu olmaktan çok tarikatların merkezi haline gelmiş durumda’-VİDEO
    ‘Türkiye’de dini radikal olarak politikanın dışına çıkarmak gerekiyor’-VİDEO

    ‘Fetihçi iktidarın, böyle bir din ulemasına ihtiyacı vardı, Diyaneti bu amaçla kullanıyor’-VİDEO

    ‘Diyanet şiddetin devam etmesine zemin hazırlıyor; bütçesinde çok büyük haram var’ – VİDEO
    ‘Diyanet’in bu kadar ileri gitmesi laik cumhuriyete büyük bir hançerdir’- VİDEO

     

  • ‘Diyanet’in bu kadar ileri gitmesi laik cumhuriyete büyük bir hançerdir’- VİDEO

    ‘Diyanet’in bu kadar ileri gitmesi laik cumhuriyete büyük bir hançerdir’- VİDEO

    PİRHA – Avukat İbrahim Sinemillioğlu, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın dini zapturapt altına almak için kurulduğunu belirterek günümüzde her kurumda örgütünü genişletmeye çalıştığını ifade etti. Sinemillioğlu, “Diyanetin varlığı, bu sistemin varlığı devletin bekası karşısındaki en büyük bombadır. Türkiye’nin çağdaş bir yerde olması için yapılması gereken en başta Diyanetin devlet çarkları içerisinden çıkarılması olacaktır. Onun için Diyanet İşleri Başkanlığı kapatılmalıdır” dedi.

    Pir Haber Haber Ajansı (PİRHA) olarak yeni bir haber dizisi başlattık, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı masaya yatırıyoruz.
    Türkiye’de halkın en güvenmediği ikinci kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı her geçen yıl artan bütçesi, genişleyen yetkileri, yaptığı açıklamalarla, verdiği fetvalarla toplumsal yaşamın her alanında gittikçe daha çok söz sahibi oldu. Din işlerinden sorumlu, devlete bağlı bir kurum olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), kurulduğu 1924 yılından bu yana devlet içindeki varlığı, işlevleri, iktidar politikalarının hayata geçirilmesindeki etkin rolü, her geçen yıl artan bütçesi ve değişen siyasal konumu itibariyle her daim bir tartışma konusu oldu. Son yıllarda eğitim-öğretimde de etkin rol verilen Diyanet Milli Eğitim Bakanlığı ile çeşitli protokoller imzalayarak laiklik karşıtı eğitimin kalıcılaşması için çabalıyor.

    “Bütçesi büyük, varlığı tartışmalı kurum: Diyanet‘in tarihsel ve güncel görevini, toplumdaki yerini, laiklik karşıtlığını, kadınlara bakışını, Alevi toplumu üzerindeki etkisini Avukat İbrahim Sinemillioğlu ile konuştuk.

    “DİYANET İŞLERİ DİNİ ZAPTURAPT ALTINA ALMAK İÇİN KURULDU”

    PİRHA- Diyanet’in kuruluş amacı nedir?

    İBRAHİM SİNEMİLLİOĞLU: Osmanlı Devleti biliyorsunuz bir din devleti, İslam devletiydi. Ama sekülerizm Osmanlı Devleti’nde de vardı. Sekülerizm ve laiklik farklı şeyler aslında. Onun döneminde halife altında da şeyhülislam, dini işlere bakardı. Halife dinin de devletin de başıydı. Şeyhülislam, Müslümanların başıydı. Her türlü şey ona bağlıydı. Cumhuriyetle birlikte Şeyhülislamlık, saltanat ve halifelik kaldırılınca  yerine din işlerini yürütmek için bir kurum açıldı. 3 Mart 1924’te Evkaf ve Şeriye Bakanlığı, halifelik ve şeyhülislamlık kaldırılınca aynı kanunla bir de Diyanet İşleri Başkanlığı kuruldu. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluş amacı dinin, cumhuriyetin esaslarına aykırı olmayacak şekilde yönetimi sağlamaktır. Yani dini, zapturapt altına almak için kuruldu Diyanet İşleri Başkanlığı. Dini hizmetlerden ziyade dini zapturapt altına almak, dini hizmetleri şunun bunun eline düşürmeden devlet aracılığı ile uygun bir şekilde yürütmek amacıyla kuruldu. Kuruluş amacı budur. Daha sonra Diyanet İşleri Başkanlığı 1937’de devletin dini laikliktir denilince daha çok denetim amacına yönelik kurulmuş oldu. Ama Diyanet İşleri Başkanlığı, bir din kurumudur. Çünkü Sünni Hanefi mezhebinden başka mezheplerle ilgisi yok. Alevilikle ilgisi yok, Hristiyanlarla, Ezidilerle, Bahailerle, Musevilerle başka dinden olanlarla hiçbir ilgisi yok. Sadece Müslümanlara, Sünni Müslümanlara hizmet veriyor. Ama devlet kademesi içerisinde yer alıyor. Diyanet İşleri kuruluş itibariyle dini zapturapt altına almak için kurulmuş olsa bile devletin içinde yer alan devlete çalışmalarıyla, davranışlarıyla, fetvalarıyla yön vermeye gayret eden bir kurum haline geldi.

    “DİYANET BUGÜN HER KURUMDA ÖRGÜTÜNÜ GENİŞLETMEYE ÇALIŞIYOR”

    – Tarihsel olarak faaliyetleri nasıl bir yol izledi?

    Geçmişten bu yana ilk sıralarda eğitime zerre kadar katılmazlardı. Din dersleri ilkokullarda okutuluyordu ama mesela ben ilkokulda din dersi görmedim. Kitabımızı almıştık ama gelen yazıyla ‘Alevi köylerinde din derslerinin okutulmasına gerek yok’ deniliyordu. Bizde okumadık ama ben bazı duaları oradan öğrendim, hala da aklımda. Ama buna rağmen biz din dersi görmedik. Ama daha sonra din dersi, ilkokulda zorunlu oldu, ortaokulda zorunlu oldu ve neredeyse bu son müfredatla da din derslerine ayrılan süre hemen hemen bütün derslerin ayrılan süreleri kadar. 570 küsür saat. Cumhurbaşkanı çıkıp ‘Matematik önemli de din dersi önemli değil mi?’ diyor. Matematik, ilmin anası. Matematik bilmiyorsan yolda yürümesini bilmezsin. Sayı saymasını bilmiyorsan beş tane koyunu güdemezsin. Matematik budur, hayatın özüdür, hayatın temelidir. Ama Diyanet İşleri tarih içinde bu şekilde gele gele bugün okullarda okul öncesinde bile çocuklara din dersi öğretiyorlar. Geçenlerde okudum. Okullarda deney yaptırıyorlarmış bir bardak suyu doldurup üzerine kağıt koyup bardağı ters çevirirseniz bunu düzgün bir şekilde kaldırdığınızda havanın kaldırma gücü sayesinde o su dökülmez, kağıt düşmez. Ama hafif bir aralık yaparsanız düşer. İlkokul öncesi çocuklara bu deneyi yaptırıp dua okutup dua okursanız dökülmez deniliyormuş. Böyle olunca dökülmüyor ama açınca dökülüyor, bu duadan dolayı dökülmedi diyorlarmış. Yani havanın kaldırma gücünden dolayı dökülmediğini söylemiyorlar. İlkokul çocuklarına nasıl ağıt yakılacağını öğretiyorlar. Kabul edilemez bir sistem içerisinde yürütmeye çalışıyorlar. Din, barış demektir. İslam dininin kelime anlamı da barıştan geliyor. Dini bu şekilde bir üstünlük kurma, başkasının mallarını gasp ederek aracı olmak yanlıştır. Diyanet İşleri de tarih içinde fonksiyonunu değiştirmiş bugün devletin her kademesi içine girmiş durumda her kurumda yer almak üzere örgütünü genişletmeye çalışıyor.

    “TOPLUMU DİN ESASLARINA UYGUN BİR ŞEKİLDE YÖNETME MİSYONUNA KAVUŞTULAR”

    -Diyanet’in süreç içerisinde misyonunda nasıl bir değişiklik oldu?

    Başlangıçta kuruluşunda doğrudan doğruya dini, zapturapt altında tutmak amacıyla kurulmuş bir kurum iken şimdi tersine toplumu din esaslarına uygun bir şekilde yönetmeye çalışmak misyonuna kavuşmuş bulunuyor. Diyanet İşleri’ne o misyonu veriyorlar. Bunun tek yolu Diyanet İşleri’nin kapatılması. Farklı bir sistemle ki Irak Kürdistan’ında buna benzer sistem var. Din İşleri Daire Başkanlığı var orada her din temsil ediliyor. Ama dini konulara kesinlikle girmiyorlar. Onların parasal, yönetsel bir de varsa konuşmaları, vaazları, ayinleri arasında suç olabilecek bir şey varsa onları yargı kurumlarına bildirmek. Normal fonksiyonu budur. Necmettin Erbakan da ‘Diyanet İşleri’ni devletin dışına çıkaralım’ diyordu. Bana göre de doğrusu odur. Aleviler kendi diyanetlerini oluştursunlar, Sünniler kendi diyanetlerini oluştursunlar ama yasalara aykırı davranmamak, yolsuzluk yapmamak kaydıyla çok açık ve net bir denetime tabi olmak kaydıyla olsunlar.

    “LAİK CUMHURİYET YAPISINA BÜYÜK BİR HANÇERDİR”

    -AKP’nin iktidar olduğu günden itibaren Diyanet’te nasıl bir değişim yaşandı?

    Çok önemli bir değişim yaşandı. Aslında Tayyip Erdoğan, belediye başkanlığı döneminde ‘müfredatı değiştirmeye gerek yok, imam hatip müfredatı bütün liselere uygulanabilir’ gibi bir laf etmişti. Diyanet de hükümetle el birliği içerisinde bunu yapmaya çalışıyor. Müfredatı tamamen imam hatip müfredatı haline getirmeye çalışmak ikinci olarak da toplumu din esaslarına göre dizayn etmek. Örneğin birçok yerde bugün içkili lokantalar yasak. Alevi köylerine cami yapılıyordu. Cami yapmak isteyen gitsin kendi camisini yapsın. Bugün Türkiye’de 2000’e yakın cemevi var. Bunların hiçbirini devlet yapmıyor. Aleviler kendi cemevlerini kendileri yapıyorlar. Çünkü cemevinin fonksiyonu var. Caminin de aynı şekilde fonksiyonu vardır. Caminin kelime anlamı toplantı yeri anlamındadır. Kilisenin de öyle. İslam’ın ilk yıllarında da Hz. Muhammed döneminde camilerde hem düğünler yapılırdı hem toplantılar yapılırdı. Cuma namazlarının esası cuma toplantılarıdır. Ama sonradan bu tamamen değişti.

    AKP döneminde de Diyanetin fonksiyonunun değişmesi belli zaten. Şu an da sanıyorum 7-8 bakanlıktan fazla bir bütçesi var. Korkunç bir şey. Benim paramla niye imam yetiştirilsin ve imam beni kafir, cehennemlik saysın? İçki satılıyor içkiye konan vergiyle hocaya maaş veriliyor. Bu mu helal? Devletin faiz vergilerinden faiz alınıyor hocaya maaş veriliyor. Bu mu helal olan? Ben haram olsun demiyorum ama belki sen haram olsun diyorsun. Haram olsun diyenin parasıyla hoca maaş alıyor. Bu mu helal olan? O nedenle Diyanetin devlet kademesi içerisinde bu kadar ileri gitmesi devletin laik cumhuriyet yapısına büyük bir hançerdir.

    “ÇOK BÜYÜK BİR BEKA MESELESİDİR”

    -Diyanetin, bir taraftan en güvenilmez ikinci kurum olurken, Meclis’e sunulan 2025 bütçesinden 130 milyar 119 milyon lira ile 6 bakanlığın bütçesini geride bırakarak bütçeden aslan payını almasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    130 milyar tl ile Türkiye’nin bütün okullarına laboratuvar kurulur, iki öğün yemek verilir. 130 milyar tl ile 50 bine yakın köyde öğretmen bulundurulur. 130 milyar tl ile Türkiye’nin üniversiteleri, dünya üniversitelerinde ilk bine giremiyorken dünya üniversiteleri sıralamasında ilk yüze giren en az 5-6 üniversitemiz olur. Bu para üstelik Türkiye’ye ortaçağ zihniyetinin sahip olması ve gelecekte Türkiye insanının üçüncü sınıf ülke insanları seviyesine düşme sonucuna gelir. 1960’lı yıllarda 28 milyon nüfusla Türkiye’de yaklaşık 55 milyon küçükbaş hayvan vardı. Şimdi Türkiye nüfusu 86 milyon artı 12 milyon kadar da göçmenle 95 milyon 100 milyona yakın nüfus var Türkiye’de. Küçükbaş hayvan sayısı 20 milyonun altında. 5 kişiye bir koyun düşüyorken o zaman 1 kişiye 2 koyun düşüyordu. Ve et ithal ediyoruz. Ve buğday, mercimek ithal ediyoruz. Saman ithal ediyoruz. Bütün bunlar şimdi oluyor. Bu ortaçağ seviyesine düşürülme durumu Türkiye’nin geleceği önünde çok büyük bir beka meselesidir. Bunun üstünde durmak lazım.

    “İKİSİ BİRBİRİNİN TAMAMLAYICISI DURUMUNA GELDİ”

    -Diyanet ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın iç içe geçen faaliyetlerini nasıl okumak gerekir?

    İkisi birbirinin tamamlayıcısı durumuna geldi. Sadece Milli Eğitim Bakanlığı değil Diyanet her yerde kendini gösteriyor. Şuan gördüğüm kadarıyla tapu ile maliyede daha ön safa çıkmadılar. Milli Eğitim’de, İçişleri Bakanlığı’nda, TSK’de hep öne çıkmaya çalışıyorlar. Hep orada ön saftalar. Yeni yüzyılın müfredat programı olarak hazırlanan program tamamen Diyanet İşleri Başkanlığı eksenli bir programdır. O nedenle bu durumda Türkiye’nin insanlarının ortaçağ seviyesine düşürülmek istenmesi, üçüncü sınıf ülkeler seviyesine düşmesinin en büyük etkenlerinden biridir.

    “TÜRKİYE HİÇBİR ZAMAN LAİK BİR ÜLKE OLMADI”

    -Diyanet ve laiklik bir arada olabilir mi?

    Türkiye 5 Şubat 1937’de yapılan Anayasa değişikliğiyle devletin laik vasfı kabul edildi. Türkiye’de sekülerlikle laiklik karıştırılıyor. Sekülerlik ayrı şeydir. Seküler yaşam kimsenin birbirinin yaşam tarzına karışmamasıdır. Laiklik de devletin dinle alakasının kesilmesidir. Devlet dine karışmaz. Dini kendi alanında serbest bırakır. Devletin dini yoktur. Devletin dini adalettir. 1937’den sonra bile birçok Alevi cemi yasaya aykırı diye basıldı. Alevilik diye bir din yoktur Alevilik bir tarikattır, tarikatlar da Türkiye’de yasaktır gerekçesiyle basıldı üstelik. Ama at oynatıyorlardı. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluşundan beri de laikliğin kuruluşundan beri de Türkiye hiçbir zaman laik bir ülke olmadı. Her zaman bir hizmete, bir mezhebe, Sünni-Hanefi müslümanlığa hizmet etti. Bu laiklik değildi. Ama seküler hayat vardı. Türkiye’de bırakın laikliği, sekülerizm bile tehlikeli.

    “BİZDE OLMASI DEVLETİN LAİK OLMAYIŞIDIR”

    -Laik, demokratik ülkelerde devlet destekli dini kurumlar yok, bizim ülkemizde var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Bizde olması, devletin laik olmayışıdır. Bu kadar basit. Eğer devlet laik olsa dediğim gibi dini kurumların hiçbirine karışmaz. Devlet sadece din konusunda ‘dini istismar ediyor musun, dini kullanarak her türlü pisliği, dolandırıcılığı, ahlaksızlığı yapıyor musun’ bunları araştırır. o nedenle devletin din karşısında tutumu bu olmalıdır bunun ötesine geçmemelidir.

    “DİYANET KADINA EŞYA OLARAK BAKIYOR”

    -Diyanetin kadına bakışını nasıl görüyorsunuz?

    Belden aşağı bakıyor. ‘Kadının sırtından sopayı belinden sıpayı eksik etmeyeceksin’ olarak bakıyor. Diyanetin bakışı budur. Ama konuşurken de kadın başımızın tacıdır derler. Diyanet kadına eşya olarak bakıyor. Diyanetin kadına bakış açısı çarpık bir bakış açısıdır. Bu bakış açısı devlete hakim oluyor. O nedenle Diyanetin varlığı, bu sistemin varlığı devletin bekası karşısındaki en büyük bombadır. Türkiye’nin çağdaş bir yerde olması için yapılması gereken en başta Diyanetin devlet çarkları içerisinden çıkarılması olacaktır. Onun için Diyanet İşleri Başkanlığı kapatılmalıdır.

    Devrim FINDIK/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER

    ‘Diyanetin varlığını sorgulamayan her laiklik tartışması yanlıştır; Diyanet vergilerle finanse edilmemeli’
    ‘Bir fetih ideolojisi geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız’-VİDEO
    ‘Diyanet artık bir devlet kurumu olmaktan çok tarikatların merkezi haline gelmiş durumda’-VİDEO
    ‘Türkiye’de dini radikal olarak politikanın dışına çıkarmak gerekiyor’-VİDEO

    ‘Fetihçi iktidarın, böyle bir din ulemasına ihtiyacı vardı, Diyaneti bu amaçla kullanıyor’-VİDEO

    ‘Diyanet şiddetin devam etmesine zemin hazırlıyor; bütçesinde çok büyük haram var’ – VİDEO

  • ‘Diyanet şiddetin devam etmesine zemin hazırlıyor; bütçesinde çok büyük haram var’ – VİDEO

    ‘Diyanet şiddetin devam etmesine zemin hazırlıyor; bütçesinde çok büyük haram var’ – VİDEO

    PİRHA – İlahiyatçı Yazar Fatma Yavuz, devasa bütçesi olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bütçesini sadece Sünni kesime kullandığını belirterek Diyanet’in en temel probleminin eşitlikçi olmaması olduğunu ifade etti. Yavuz, insanların Diyanet deyince tüylerinin diken diken olduğunu da vurgulayarak “Onlar hala her yerden Diyanet basıyor. Oraya da imam, buraya da ÇEDES. Sesini çıkarana ‘sen dine mi karşısın?’ diye dayak atıyorlar. İnsanlar dine karşı değil, bu saçmalıklara karşı! Bunu anlamıyor musunuz?” diye konuştu.

    Pir Haber Ajansı (PİRHA) olarak yeni bir haber dizisi başlattık, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluşundan günümüze faaliyetlerini tartışmaya açıyoruz.
    Türkiye’de halkın en güvenmediği ikinci kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı, her geçen yıl artan bütçesi, genişleyen yetkileri, yaptığı açıklamalarla, verdiği fetvalarla toplumsal yaşamın her alanında gittikçe daha çok söz sahibi oldu. Din işlerinden sorumlu, devlete bağlı bir kurum olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), kurulduğu 1924 yılından bu yana devlet içindeki varlığı, işlevleri, iktidar politikalarının hayata geçirilmesindeki etkin rolü, her geçen yıl artan bütçesi ve değişen siyasal konumu itibariyle her daim tartışma konusu oldu. Son yıllarda eğitim-öğretimde de etkin rol verilen Diyanet, Milli Eğitim Bakanlığı ile çeşitli protokoller imzalayarak laiklik karşıtı eğitimin kalıcılaşması için çabalıyor.

    “Bütçesi büyük, varlığı tartışmalı kurum olan Diyanet’in tarihsel ve güncel görevini, toplumdaki yerini, laiklik karşıtlığını, Alevi toplumu üzerindeki etkisini İlahiyatçı Yazar Fatma Yavuz ile konuştuk.

    “AMACI DİN HİZMETLERİNİ YÜRÜTEN BİR DEVLET KURUMU OLMASIYDI”

    PİRHA-Diyanet’in kuruluş amacı nedir?

    FATMA YAVUZ: Bir resmi amacı var bir de analizlerde ifade edilen amacı var. Şeriye ve Evkaf kaldırılınca toplumun din hizmetlerini yürütmek üzere bir kuruma ihtiyacı vardı. Çünkü son derece dindar bir toplumda yaşıyoruz, birçok konuda din hizmeti verilmesi gerekiyor. Bu bir şekilde çözülmeliydi. Bu çözüm yollarından biri bir devlet kurumuyla başka türlü de çözülebilirdi. Dünyada da farklı modelleri olduğu gibi devlet kurumu olarak değil de sivil toplum kuruluşu olarak da kurulabilirdi. Ancak Türkiye’deki görülen amacı din hizmetlerini yürüten bir devlet kurumu olmasıydı. Tabi kemalist görüşe sahip olanların tabir ettiği gibi resmi devlet kurumu olması gibi bir amacı da vardı. Görünürdeki amaç bu ve bence buradan yürümeliyiz.

    “DİYANET’İN EN TEMEL PROBLEMİ EŞİTLİKÇİ OLMAMASI”

    -Tarihsel olarak Diyanetin faaliyetleri nasıl bir yol izledi? Sizce süreç içerisinde misyonunda bir değişiklik yaşandı mı?

    Diyanet’in biraz zikzaklı bir tarihsel süreci var. Bence Diyanet kurulduğundan beri şu anda en dip seviyesini yaşıyor. Hiç bu kadar itibarı düşmemişti. Güven sıfıra yakın noktada. Her kesimden yani dine uzak insanlar zaten güvenmiyorlar, dindar insanlar da Diyanet’e hiç güvenmiyorlar. ‘Diyanet çok iyi çalışıyor, harika’ diyen kimseyi görmüyorum. Diyanet, bütün kesimlerin gözünde çok berbat bir durumda şu an. Tarihte de hiç bu kadar itibar kaybetmemişti. Her zaman çok iyi de değildi tabi. Mesela Rıfat Börekçi döneminde çok iyi olduğu zamanlar da olmuş. Zaman zaman güzel işler yapan Diyanet İşleri Başkanları da olmuş tabi, toplum bunları çok tanımıyor. Bence bilerek de o figürler silikleştiriliyor. Ama genel olarak olması gereken yerde değildi. En iyi zamanda bile eşitlikçi değildi. Bunu eğri oturup doğru konuşmak lazım. En iyi zamanda bile Sünnilere hizmet veriyordu. Bu bile başlı başına bir sorun. Sadece bir gruba iyi, ötekilere zaten hiçbir hizmet vermedi ki. Bence en büyük problem de bu. Diyanet, Sünni bir din hizmeti kurumu olarak devam ediyor. Bunu bir türlü kıramıyoruz. Bütün tartışmalar da bu eksende gidiyor. Topluma ‘Diyanet başka inançlara hizmet verirse dinimiz bozulacak’ mantığıyla korku salınıyor. Niye dinin bozulsun? Kimse bir dedeyi getirip camiye atamayacak, bir papazı getirip camiye atamayacak. Böyle saçma şey olur mu? Herkes kendi yerinde yine hizmet verecek. Ne finanse ediliyorsa onlara da finanse edilecek. Sünnilere bütçe anlamında hizmet yapılıyorsa diğer inançlara da yapılmalı. Düşünün devasa bir bütçe kullanılıyor ve sadece bir kesime kullanılıyor. Bu kadar büyük bir haksızlık, Diyanet’in zaten ayakta tutması gereken değerlerin tümünü tersine çeviren bir şey. Dolayısıyla tarihte de böyleydi. Bence en temel problemi eşitlikçi olmaması.

    “DİYANET, AKP’NİN BİR PARTİ ORGANI GİBİ ÇALIŞIYOR”

    -Sizce süreç içerisinde misyonunda bir değişiklik yaşandı mı?

    Özellikle AKP iktidarıyla yaşandı. AKP iktidarından sonra da bence şu an AK Diyanet yani. AKP’nin Diyanet kolu gibi çalışıyor. Dışarıdan göründüğü kadarıyla AKP’nin bir parti organı gibi çalışıyor. Hutbelere varana kadar bunu artık herkes söylüyor. AKP’nin politikalarını cuma günü çoğu kez hutbelerden dinleyebilirsiniz. O hangi algının oluşmasını istiyorsa toplumun hangi tarafa yönlenmesini istiyorsa hutbelerden onu duyuyoruz. Birçok insanın bu nedenlerden dolayı cuma namazlarını bıraktığına şahit oldum. ‘Ben gidiyorum, A Haber mi dinliyorum, hutbe mi dinliyorum belli değil’ diyorlar. Dolayısıyla şu an çok taraflı, çok politize olmuş maalesef dik de duramıyor. Şimdi AKP’ye angaje olursun da biraz daha dik durursun. AKP’nin gelgitlerine de ayak sağlamaya çalıştığı için bir gün ak diyor bir gün kara diyor. Söylediğinin tersine pozisyona düşüyor. Bir çizgisi de yok. Mesela şu konuda Diyanet’in görüşü nedir deseniz bir görüş yok. Sayın Erdoğan’ın görüşü neyse Diyanet’in görüşü de odur yani. Sigara konusunda bile biliyorsunuz Erdoğan sigara konusunda bazı hassasiyetleri var. Bence Diyanet’in sigara görüşünü de etkiledi. Sigaraya haram fetvası, şimdiye kadar böyle etkili bir kurumdan verilmemişti. Mekruh olarak hüküm veriliyordu. Erdoğan’ın gözüne girmek için haram olmasa bile haram gibi düşünülüyordu. İçler acısı bir durum. Erdoğan’ın gözünün içine ne diyecek diye bakıyorlar. TOKİ faizi fetvası mesela. Böyle bir saçmalık olur mu? Faizin hükmü neyse odur. Akademik bir tartışmaya açarsın ama günlük böyle bir politikaya göre faiz olursa şöyle olur böyle olur gibi fetva mı olur? Tamamen güveni yerle bir ettiler. Çoğu insanın Diyanet’in söylediği şeylere bakarak hayatını yaşadığını sanmıyorum açıkçası.

    “MERCEDES’TEN İNMEDİĞİNİZ SÜRECE AKP’NİN HEGEMONYASINDAN KURTULAMAYACAKSINIZ”

    -AKP’nin iktidar olduğu günden itibaren Diyanet’te nasıl bir değişim yaşandı?

    Sembolik bazı şeyler de oldu. Semboller önemlidir. Mercedes meselesi mesela. Magazin gibi konuşuldu ama bence sembolik olarak toplum orada kırıldı. Sayın Mehmet Görmez’in Mercedes’i iade edip sonra Erdoğan dedi diye tekrar almak zorunda kalması gibi. Onu iade ettiysen ‘ben iade ettim binmeyeceğim’ deyip affını isteyecektin sayın Mehmet Görmez. Atarlarsa da atsınlar. Ben de atıldım ne olacak rızık Allah’tan, korkmayın. Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan atılmak bir onurdur, bir hikaye ile atılacaksın. Seni tarih ‘mercedes’e binmedi adam, helal olsun diye anardı.’ Şimdi paşa paşa bindin diye anıyor. Böyle sembolik olaylar da oldu. O Mercedes’e bindiniz ondan inmediğiniz sürece AKP’nin hegemonyasından kurtulamayacaksınız.

    “DİYANET’İN BÜTÇESİNDE ÇOK BÜYÜK BİR HARAM KISMI VAR”

    -Diyanet’in, bir taraftan en güvenilmez ikinci kurum olurken, Meclis’e sunulan 2025 bütçesinden 130 milyar 119 milyon lira ile 6 bakanlığın bütçesini geride bırakarak bütçeden aslan payını almasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Haram yiyorlar. Direk onların anladığı jargonla söyleyeyim. Çok büyük bir haram kısmı var Diyanet’in bütçesinde. Birincisi herkese hizmet vermedikleri için. İkincisi verdikleri hizmetleri de şişirdikleri için. 14 yıl kurumda çalıştım. O kadar gereksiz o kadar israf harcamalar var ki sırf orası bir kadrolaşma alanı olmuş durumda. Argo tabirle arpalık olmuş durumda. Mesela Müftü kızları, genelde Kuran kursu hocası olur. Nasıl olabiliyor değil mi? Mesela öğretmen çocukları atanıp öğretmen olamıyorlar. Ama Diyanet’tekiler atanır. Böyle kapalı devre bir sisteme dönmüş durumda. Dolayısıyla gereksiz bir sürü personel, bir oran verecek olursak yarısı gereksizdir. Normalde 12 kişiye bir sınıf açılması gerekirken sınıflarda 3-4 kişi olurdu onu 12 kişi olarak bir şekilde gösterirlerdi. Yoklama yapmazlardı. Gelmiyor yazmayınca orada var görünüyor. Sınıflarda 3-4 kişi takılıyorlar ve o insanlar memur maaşı alıyorlar üstüne de bir sürü ek ders ücreti alıyorlar. Ben mesela kendimi öğrenci olan bir sınıfa vermeleri için parçalardım ama müftüler buna engel olurdu. Ne kadar çok kişiye ekmek yedirirsek kardır diye düşünüyorlar. Bu kadar çürümüşler. Kul hakkı olduğunun, öksüz yetim hakkı olduğunun farkında değiller. Bir kere ben ‘öğrenci sayısı az, ek ders ücreti istemiyorum’ dedim diye beni kınadılar. Yani berbat durumdalar. Diyanet’e de neşter vurmaya kimsenin cesareti yok. Çok umutlu da değilim. Çünkü Diyanet’ten beslenenler zaten vurmaz. Karşı taraf da ‘Diyanet’e dokunursak bize dinsiz derler, oy alamayız’ kaygısıyla vuramaz.

    “DİYANET DENİLİNCE İNSANLARIN TÜYLERİ DİKEN DİKEN OLUYOR”

    -Diyanet ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın iç içe geçen faaliyetlerini nasıl okumak gerekir?

    İdeolojik, toplum mühendisliği. Toplumda böyle bir talep yok, güven yok, itibar yok, zorla her yere Diyanet sokuşturmaya çalışıyorlar. Çok güvenilir bir kurum olursun toplumda bir karşılığın olur elbette devletin diğer kurumlarıyla işbirliği yapar ama karşılığı olmadan zoraki insanlara dayatıyorlar. İnsanlar Diyanet deyince tüyleri diken diken oluyor. Onlar hala her yerden Diyanet basıyor. Oraya da imam, buraya da ÇEDES. Sesini çıkarana ‘sen dine mi karşısın?’ diye dayak atıyorlar. İnsanlar dine karşı değil bu saçmalıklara karşı, bunu anlamıyor musunuz? ‘Hz. Peygamber hayvanlara merhamet gösterir’ dediniz de biri buna itiraz mı etti? ‘Allah emrediyor biz bu Diyanet’in bütçesinin bir kısmını Milli Eğitimle paylaşıyoruz’ dediniz de biri itiraz mı etti? Bir yaraya merhem oldunuz da kimse dine karşı mı oldu? Nerede bir politik rant var, nerede size yontan bir şey var onu din diye insanlara dayatıyorsunuz, karşı çıkana da din düşmanı diyorsunuz. Tamamen bir oyun. Yani gerçekten kimsenin din düşmanı falan olduğu yok. Diyanet’in acilen buralardan çekilmesi lazım. En gözde yerler bile Diyanet’e veriliyor, Şişli’deki eski tekel fabrikası niye Diyanet’e verilsin, ne alakası var? Devlet yine kamulaştıracaksa oranın dokusuna uygun, kültürüne uygun, oraya daha iyi hizmet edebilecek bir kuruma veremiyor mu? Diyanet resmen devletin şımarık çocuğu gibi oldu. Heybeliada’daki sanatoryum niye Diyanet’e veriliyor? Ne alakası var? Bu ne kadar zorlama ne kadar saçma sapan bir şey. Korkunç yani!

    “ÇOK KONUŞUYORUZ HİÇ İŞ YAPMIYORUZ”

    -Diyanet ve laiklik bir arada olabilir mi?

    Bu çok tartışıldı. Şu anki Diyanet üzerinden tartışıldığı için çok sancılı oluyor. Şu an ki Diyanet ile laiklik gelmez tabi. Bu Diyanet’in sağlıklı bir fikri olduğunu da düşünmüyorum. Laiklik devletin din hizmeti vermemesi demek değildir. Devletin herhangi bir dine angaje olmaması demektir. Bütün dinlere hizmet verse niye laikliğe aykırı olsun ki? Devlet nasıl ki sağlık hizmeti veriyorsa din hizmeti de verir. Papazın da maaşını verse imamın da maaşını verse her dine eşit mesafede dursa, dışarıda bir yerden dursa her türlü hizmeti verebilir. Tabi ki bunun adı Diyanet olur başka bir şey olur, başka bir sivil kurum üzerinden olur, farklı modeller var, dediğim gibi. Şu an Diyanet laikliğe aykırı, normalde Diyanet laikliğe aykırı değildir. Herhangi bir dine devlet angaje olamaz insanlar bu konuda çok haklı. Dinde Nas var derler Nas var da İslam’ın Nas’ı öyle. Hristiyanlığın Nas’ı nasıl olacak? Sen o zaman İslamcı bir devlet olmuş oluyorsun senin bütün vatandaşların Müslüman değil ki. Çoğu Müslüman diye düşünüyorlar. Şu an çoğu Müslümanın çocuğu ateist, deist. Geçti o devirler. Kimliğinde Müslüman yazıyor da o çok resmi, uyduruk bir şey yani. Bugün yapılan araştırmalara göre imam hatip çocuklarının birçoğu İslam’dan uzak. Ayrıca Müslüman olur ama şeriatçı değildir. Toplumun çoğu Müslüman ama şeriatçı değil. Yani oradaki toplum şeriat kuralına göre yaşamak istemiyordur. Başka türlü bakıyordur. Tarihsel bir uygulama olduğunu düşünüyordur. Başka türlü yorumluyordur. Senin yorumladığın gibi İslamcı düşünmek zorunda mı? Bu saçmalıklar olmasaydı bir arada olabilirdi ama şu an ki hali ile olamaz. Aslında ben bunu İBB’de modellemeye çalışıyordum. Başka bir Diyanet mümkün biz minik bir modelini yapıyoruz diye. Mesela orada bütün dinlere hizmet veriyorduk. Caminin çatısını yapıyorsak kilisenin çatısını da yapıyorduk. Mevlid’de mevlid simidi gönderiyorsak Noel’de de noel çöreği gönderiyorduk. Ve herkes benim kimliğimi de biliyordu. Diyordum ki biz eşit hizmet yapıyoruz. Ve kabul de görmüştü. Ama orada da bir takım ayak oyunlarına kurban gittim maalesef. Ama bence o proje devam etmesi gereken, yarım kalmış bir proje. CHP’ye de öneriyorum. Tamam bu Diyanet yanlış ama doğrusu ne? Bir tane doğruyu ortaya koyamadığımız için Diyanet eleştirileri boşa gidiyor. Dolayısıyla bizim halka başka türlü bir Diyanet mümkündür diye somut örnek sunmamız lazım. Lafla değil uygulamayla yapmalıyız. Çok konuşuyoruz hiç iş yapmıyoruz maalesef.

    “DİNİ YAPILARI KONTROL ETMEK KOLAY DEĞİLDİR”

    -Laik, demokratik ülkelerde devlet destekli dini kurumlar yok, bizim ülkemizde var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Burası Türkiye. Fransa’nın uyguladığının aynısını buraya uygulamak zorunda değiliz. Zorladığımız zaman oradaki sonucu alamıyoruz. Türkiye toplumuna göre bir şey yapıyorsan tamamen orijinal olması gerekiyor. Aynısını almak zorunda değiliz. Dolayısıyla almak gerekiyorsa onu alır revize eder, tartışırız. Türkiye’ye adapte etmek gerekiyorsa adapte ederiz. Türkiye’de bir dini kuruma ihtiyaç var. Söylediğim sebeplerden dolayı Diyanet’e karşı bir antipati bizi körleştirmemeli. Bu sivil kuruluş da olabilir. Ama şunu söyleyeyim Diyanet’ten üç ağzımız yanıyorsa sivil toplumdan on üç yanar. Dini yapıları kontrol etmek kolay değildir. Mesela bunun özel olduğunu düşünün. Mesela cemaatlerin resmi statü kazanıp Diyanet’in hiç olmadığını düşünün. Onları kontrol etmek daha da zor olabilir. Resmi kurum bence kolaylaştırıcı da bir şey. Diyanet ideal olsaydı, laikliğe saldırmasaydı insanlar 29 Ekim’de feryat ediyor Atatürk’e fatiha okutun diye. Ben de Atatürkçü değilim ama ben Diyanet İşleri Başkanı olsaydım bunu yapardım. Çünkü benim neye inandığım önemli değil o kişisel inancım benim. Bir kamu kurumunu temsil eiyorsan kişisel inancını buradan ayıklamak zorundasın sayın Ali Erbaş. Ali Erbaş’ın neye inanıp neye inanmadığı bizi ilgilendirmiyor. Diyanet İşleri Başkanı olarak milyonlarca insanı temsil ediyorsun ve milyonlarca insanın senden bir beklentisi var. Bir fatiha yani. Bu kadar mı zor? Beş para etmez insanların ayaklarına gidip saçma sapan ziyaretler yaparken zor olmuyor da yani. Bu senin Atatürkçü olduğun anlamına gelmeyecek. Korkma, o anti Atatürkçülüğüne halel gelmez. Bu senin inancına da zarar getirmez. Ne düşündüğün bizi ilgilendirmiyor. Hiç sevmediğimiz bir insan milyonlarca insanın sevgilisi olabilir. Mesela bana göre terörist olan bir insan milyonlarca insanın sevdiği biri olabilir, artık bunlara alışalım. Demokrasi bütün bunların arasını bulan bir şeydir zaten. Sana göre, bana göre, devlete göre hepiniz eşitsiniz olmalı. Sende bir devlet kurumunda çalışıyorsan kişisel görüşünü arkaya koyup mesai saatinde nötr olmalısın. Senin neye inandığın bizi ilgilendirmiyor. Bunu bile yapamayan bir Diyanet yani. Demokrasi kültürümüz oturmuş olsaydı herkes memnun olacaktı. Kişisel görüşlerimizi devlet erkini kullanırken katmamayı öğrendiğimizde bu başka problemlerimizi de çözecek.

    “DİYANET ŞİDDETİN DEVAM ETMESİNE ZEMİN HAZIRLIYOR”

    -Diyanet’in kadına bakışını nasıl görüyorsunuz?

    Çok berbat. 1400 yıllık bir külliyat var. 1400 yıllık bir geleneğin de içinde dahil olduğu bir havuzdan besleniyoruz inançlarımız olarak. Dolayısıyla bir sürü içine karışan şeyler var. Kültür karışmış, Arap kültürü karışmış, siyaset, ideoloji, mezhep uydurma şeyler, gelmiş bugüne. Çok problemli şeyler var. Kadını direk aşağılayan! Mesela benim atılma sebeplerimden biri, ‘kadının aklı da dini de eksiktir’ diyen hadisin sahi olmadığını söylememdi. Bana, ‘sen hadisleri itibarsızlaştırıyorsun’ dediler. Hz. Peygamber böyle bir şey söylemedi ne demek aklı eksik dedim. Yok bu Buhari müslümde geçiyor dediler. Sonra Buhari müslümü itibarsızlaştırmaktan soruşturma açtılar. Komik ama gerçek. Ben bunun Hz. Peygamber’i tenzih anlayışım, dedim. Kabul etmediler, tartıştırmadılar da. Bunu aynen dogma olarak devam ettirmeye çalışıyor Diyanet. Dolayısıyla kadınlarla ilgili bir sürü saçma sapan şeyleri de insanlara din diye anlatarak bunun reklamını yapıyor. Dolayısıyla bu şiddeti önlemesi gerekirken önlemek şöyle dursun hafif tabirle devam etmesine de zemin hazırlıyor. Aile içi şiddetin bir kısmı maalesef Diyanet’in görevini ihmal etmesinden kaynaklanıyor. Çok işimiz var, Diyanet düzelirse Türkiye’nin birçok problemi düzelir.

    Devrim FINDIK/İSTANBUL

     

    İLGİLİ HABERLER

    ‘Diyanetin varlığını sorgulamayan her laiklik tartışması yanlıştır; Diyanet vergilerle finanse edilmemeli’
    ‘Bir fetih ideolojisi geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız’-VİDEO
    ‘Diyanet artık bir devlet kurumu olmaktan çok tarikatların merkezi haline gelmiş durumda’-VİDEO
    ‘Türkiye’de dini radikal olarak politikanın dışına çıkarmak gerekiyor’-VİDEO
    ‘Fetihçi iktidarın, böyle bir din ulemasına ihtiyacı vardı, Diyaneti bu amaçla kullanıyor’-VİDEO
    ‘Diyanet İşleri Başkanlığı misyonerlik görevi yapıyor; büyük bir holding durumunda’-VİDEO
    ‘Diyanet, artık yargının da üzerinde bir güç’-VİDEO

  • ‘Diyanet, artık yargının da üzerinde bir güç’-VİDEO

    ‘Diyanet, artık yargının da üzerinde bir güç’-VİDEO

    PİRHA – Gazeteci Ali Duran Topuz, 12 Eylül 1980 darbesi ve 2015’teki rejim değişikliğiyle beraber Diyanetteki değişimin altını çizdi. Topuz, “Diyanet, bir cumhuriyete yakışmayacak, hatalı bir arzunun ürünü olarak var oldu. Artık yargının da üzerinde bir güçten bahsediyoruz. Diyanet, bir teokrasiye gidişin koçbaşı değil fakat teokrasiye yakın bir dindarlığı devlet yönetiminin bir parçası olarak tutma arzusunun ana kurumu olarak beliriyor” diye konuştu.

    Pir Haber Ajansı (PİRHA) olarak yeni bir haber dizisi başlattık, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluşundan günümüze faaliyetlerini tartışmaya açıyoruz.

    Türkiye’de halkın en güvenmediği ikinci kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı, her geçen yıl artan bütçesi, genişleyen yetkileri, yaptığı açıklamalarla, verdiği fetvalarla toplumsal yaşamın her alanında gittikçe daha çok söz sahibi oldu. Din işlerinden sorumlu, devlete bağlı bir kurum olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), kurulduğu 1924 yılından bu yana devlet içindeki varlığı, işlevleri, iktidar politikalarının hayata geçirilmesindeki etkin rolü, her geçen yıl artan bütçesi ve değişen siyasal konumu itibariyle her daim tartışma konusu oldu. Son yıllarda eğitim-öğretimde de etkin rol verilen Diyanet, Milli Eğitim Bakanlığı ile çeşitli protokoller imzalayarak laiklik karşıtı eğitimin kalıcılaşması için çabalıyor.

    “Bütçesi büyük, varlığı tartışmalı kurum olan Diyanet’in tarihsel ve güncel görevini, toplumdaki yerini, laiklik karşıtlığını, Alevi toplumu üzerindeki etkisini Gazeteci Ali Duran Topuz ile konuştuk.

    “MEŞAYİH İDARESİNİN DEVAMIDIR”

    PİRHA-Diyanet’in kuruluş amacı nedir?

    ALİ DURAN TOPUZ: Diyanet İşleri Başkanlığı, dinsel bir takım kaygılar, dinin kamusal yaşam içerisinde sonradan laiklik prensibi olarak tanımlanan ilke gereğince toplumsal ve siyasal sisteme bir baskı unsuru olarak kullanılmasını aradan çıkarma ya da laikliği seküler bir devlet ve toplum modelini güçlendirme amaçlı olduğu iddiası tepeden tırnağa bir palavradır. Zaten sekülerizmin gelişi, anayasaya girme tarihi epey sonradır.

    Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluş kanununa baktığımızda çarpıcı bir ayrıntıyla karşılaşırız. DİB, Genelkurmay Başkanlığı ve dönemin Milli Haber Alma Teşkilatı ile birlikte peş peşe sıralı kanunlarla kurulur. Bunun bize ilk işaret ettiği şey, Genelkurmay, Türk Silahlı Kuvvetleri, bir devlet yapısının askeri aygıtı, Milli Haber Alma Teşkilatı, sonraki adıyla Milli İstihbarat Teşkilatı ise yine askeri amaçları olan teşkilat… Bunlara dikkatle baktığımızda bir devletin hegemonyasını sürdürmek için gerekli olan temel çatışma araçlarıdır. DİB, devlet açısından kuruluş mantığı itibarıyla bir çatışma kurumu niteliğini taşır.

    Peşinden gelen süreçte Diyanet’e yüklenen vazife şudur; kuruluş zamanında henüz bir hedef olarak belki sekülerizm olsa bile, laiklik adıyla da olsa kabul edilmiş bir prensip değil. O tarihi itibarıyla ileride kabul etmeye hazırlandığı düşünülebilir. Fakat sekülerizm ya da laiklikten bahsettiğimizde bunun iki modeli var. Bir, Fransız modeli; bildiğimiz Türkiye’nin de kendisine model aldığı, bir de Amerikan modeli var. ‘Laiklik’ adı da Fransız modelini seçtiğimiz için alınıyor fakat ikisinin de aslında çok temel özelliği devletin, dinsel alana, gruplara, eğilimlere kör olmasıdır. Yani bunları kendi faaliyet alanı içerisinde dinsel herhangi bir ilkeyi prensip alamayacağı gibi bunun olmasını sağlayan, kamusal alanda dini bireyler üzerinde bir belirleyici otorite olma iddialarını kabul etmez. Özellikle semavi denilen 3 din, aynı kökten gelen İbrahim’i dinler, bütün toplum hayatını düzenleme; sadece bireylerin kendi içlerindeki inanç ve tanrı ile ilgili duygu ve düşüncelerini değil, bireylerin davranış ve hareketlerini kontrol etmeyi hedefler. Sekülerizmin geliştiği Avrupa toplumlarında bu gelişme, dinsel kurum ve kuruluşlara karşı çok uzun süren kanlı mücadelelerden sonra mümkün olabilmiştir. Türkiye tarihinde bu türden bir mücadele söz konusu değil.

    Devlet, Diyanet’i kurarken seküler bir yaşam tesis etme değil, dini kendi arzuladığı biçimde yeniden şekillendirmek ve toplumsal bir baskı aracı olarak kullanma ve denetimini elde tutmayı hedefler. Ve bu amaç, vatandaşların inançlarına eşit mesafe gibi bir fikri içermez. Yani kuruluş itibariyle Türkiye’nin seküler bir hedefi ve iddiası yoktur, laiklik ilkesinin anayasaya girmesi de bu durumu değiştirmemiştir. Hedeflediği şey şudur; işte nasıl ki etnos olarak Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının hepsi Türk olma mecburiyeti; yani kavramsal olarak ‘Yurttaşlık bağıyla bağlı herkes Türk’tür’ dediğinde öyle olmayanların her ne iseler öyle kalmasına da izin vermemeyi buna ek kural olarak getirir. Ve cumhuriyetin kuruluş sürecindeki faaliyetlerine bir Türkleştirme operasyonu eşlik eder. Lozan’da kabul edilen 3 azınlık hariç Türklük, kabule şayan tek etnisite olarak benimsendikten sonra Lozan azınlıklarından olmayan, Müslüman olan ama Türk olmayanlara yoğun bir asimilasyon olmuştur. Konu Kürtler olduğunda özellikle denasyonilazyon, yani ulus olmaktan çıkarma, kavimsel özelliklerini yok etme operasyonu yürür. Dinsel planda ise Sünniliğin bir versiyonu, meşru din olarak kabul edilmiştir. 2 Hristiyan ve Yahudilik olmak üzere üç azınlık hariç…

    Sünniliğin bu versiyonu kabul edilirken uygun olmayan Sünnilikler ve Sünni olmayan kesimler ve yine Lozan’dan yararlanamayan diğer inanış alanları örneğin Ezidilik, Süryani, Nasturi gibi diğer kadim Hristiyan kiliselerine mensup kişiler dahil yoğun bir baskı altına alınırlar. Mekanizma basittir, hem eğitim süreci içerisinde hem de kamusal alanı belirleyen bütün medya imkanları çerçevesinde bu Sünnilik makbul ve propagandası, eğitimi yapılan bir şey olarak getirilir. Diğer inanışların tasfiyesine yönelir ve uzun süre suç olarak; 1950’li yıllara kadar Alevi ya da Bektaşi ayinlerinin basıldığı haberleri gazetelerde rahat rahat yer bulmaktadır. Bu haberleri 1930’dan sonra çok yaygın bir şekilde görürüz. Bu durumda Diyanet aslında modern bir sekülerizmi sağlamak için ihtiyaç duyulan bir kurum değil Osmanlı’nın dinsel denetimi elden kaybetmemek için kendisinin de dayandığı İslam Sünni inanışını denetim ve yönetim altında tutmak için kurduğu meşayih idaresinin devamıdır.

    SÜNNİ OLMAYANLARA YAŞAM HAKKI TANIMAYAN BİR MODEL”

    -Tarihsel olarak faaliyetleri nasıl bir yol izledi?

    Diyanetin devlet lehine baskıcı karakterinden rahatsız olan Sünni gruplarla çoğu zaman mücadeleden çok takiyyeye dayalı bir toplumsal ilişki geliştirmeyi de ihmal etmedi. Yani hem devlet patentli Sünnilik hem de bundan hoşlanmayan diğer Sünnilikler lehine faaliyetler geliştirdi. 1950 ve 1960 yılları arasında dini güçlü politik bir referans olarak kullanan Demokrat Parti’nin etkisiyle gayet bir Sünni propagandisti, Sünni yayılmacı, Sünni olmayanlara yaşam hakkı tanımayan bir modele büründü. 1960 darbesinden sonra anayasasının oluşturduğu nispeten özgürlükçü ortam içerisinde de yine bu fonksiyonu sürdürmeye çalıştı ve Alevilikle ilgili meseleler tartışma konusu olduğunda Aleviliğin kendi müdahalesi asla söz konusu olmadan kendi varlığını sürdürebilecek bir toplumsal entite olmaya hiç yanaşmadı. Bütün kritik anlarda, örneğin Alevi gençlerin eşit yurttaşlık talep ettiği ünlü bildirisinde, Alevi aydınlarının bildirilerinde, Aleviliğe yönelik saldırılarda; Ortaca, Elbistan, Kırıkhan gibi olaylarda bu Sünni üstünlükçü pozisyonu hiç kaybetmedi.

    Son ve bugünkü Diyanet’i de hazırlayan en önemli kırılma 12 Eylül’de geldi. Din dersinin resmi olarak mecburi hale yeniden getirilmesi; çünkü bu 1961 Anayasası’nda seçimlik bir ders fonksiyonundaydı. Yani Diyanet’in sekülerizm ile uyumlu bir kurum olmasını 1961 Anayasası hedefliyordu ama buna gitmediği gibi Diyanette bir düzenleme ya da tasfiyeye de gitmemişti. Zaman zaman 1960 ve 1970’lerde Diyanet yapısı içinde Alevilik ve Bektaşilik gibi diğer inanış grupları ile ilgili masalar, birimler oluşturulması falan da düşünüldü. Bunların hiçbirine girilmedi fakat 12 Eylül, Diyanet’e cumhuriyetin kuruluş dönemindeki fonksiyonun bir benzerini verdi. Neydi o? Askerler darbe yaptığı her şeyi askeri bir nizam içerisinde yeniden yerleştirdiler ve neoliberal politikaların uygulanması için gerekli olan 24 Ocak kararlarının uygulanmasının altyapısını hazırlarken bu uygulamaların garantörü olarak dinin, politik bir baskı, propaganda aracı ve arzulanan dinsellik özelliklerine sahip olmayan yurttaşların da tasfiyesi, asimilasyonu, kamusal alanının dışında tutulmasına yönelik görevi yeniden güçlü bir biçimde 12 Eylül’de kazandı.

    SAHNEYE GÜÇLÜ BİR BİÇİMDE ÇAĞRILDI”

    – Sizce süreç içerisinde misyonunda bir değişiklik yaşandı mı?

    Aslında bir değişiklik değil, başlangıçtaki misyonun güçlü ve mevcut koşullara göre yeniden düzenlenmesi söz konusuydu. Mesele 1960’lardan sonraki toplumsal planda yürüyen liberalizm anlamında değil de özgürlükler anlamında liberalizasyon; yani özgürlüklerin genişlemesi sırasında kaybettiği fonksiyonlarını yeniden kazanması hedeflendi. Fakat belki cumhuriyetin başlangıcındaki projenin içerisinde Sünni dindar yurttaşları devlete bağlı bir inanış çerçevesinin dışına taşmaması için baskılamak önemli bir hedefti. 12 Eylül’den sonra bu hedeften çok gerçekten artık sekülerleşmiş toplum kesimleri ve hala inançlı bir Sünni olsa bile sekülerizmin varlığına inanan toplum kesimlerinin arzularının hilafına yeniden bir devletin baskı aygıtı olarak düzenlendi. Yani en önemli fark, artık sekülerleri de baskı altına alan devletin, anayasadaki laiklik prensibine karşı hareket eden bir konuma gelmesiydi. Bu kuruluş zamanındaki mantıktan biraz farklıdır ve bu aynı zamanda şu anda içinde yaşadığımız ortamı hazırladı. Fakat burada 12 Eylül tasarımına da uygun bir biçimde din, kamusal alanda görünür bir biçimde yurttaşların duygu, düşünce, siyasal, kültürel, sanatsal bakışları da dahil olmak üzere her şeyi şekillendirmek üzere sahneye güçlü bir biçimde çağrıldı.

    Turgut Özal döneminde başlayan bu eğilim Refah Partisi’nin yükselişi ile beraber 1990’larda daha da ön plana çıktı. En son Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidara gelmesi ile de artık başlangıçta olmayan bir takım görevleri de üzerine alarak yerine oturmuş oldu.

    Şu noktaya işaret etmekte yarar var; Adalet ve Kalkınma Partisi iktidara gelmeden, Refah Partisi de iktidara yürümeden önce Diyanet’i, Alevi toplumundan bile daha fazla eleştirdiği siyasal hareketlerdi. Tıpkı YÖK’ü eleştirdikleri gibi… 12 Eylül sonrası kurulan üniversiteleri bir devlet organına çeviren ve bir komiserlik idaresi altına alan anlayışta olduğu gibi Diyanet’in de bu işi yaptığını öne sürüyorlardı. Fakat Adalet ve Kalkınma Partisi hükümet olduktan bir süre sonra devletin yönetimini güçlü bir biçimde ele alma arzusu ile hareket ettiğinde ilk olarak bunu başardığı yer Diyanet oldu.”

    “CUMHURİYETE YAKIŞMAYACAK BİR ÜRÜN DİYANET”

    -AKP’nin iktidar olduğu günden itibaren Diyanet’te nasıl bir değişim yaşandı?

    “2010 yılından sonra henüz kamusal alanda etkili bir politik aktör ve ajan niteliğinde olan bir Diyanet ortada yoktu. Çünkü Diyanet, devletin arzulamadığı Sünni akımlarla da güçlü ilişkiler kurmuştu. Bu akımlardan birini oluşturan milli görüş ekolünün iyice yaygınlaşması ile diyanetteki partiye bağlılığı da temin eden ve ona ileride yeni görevler verebilecek şekilde onun yönetimini ele geçirmeyi daha kolay başardılar. Örneğin bunu YÖK’ten, Genelkurmaylıktan daha kolay başardılar. Fakat 2010 yılına kadar aşağı yukarı demokratik iddialar Avrupa Birliği perspektifi, sekülerizme dair düşünceler vardı ve Diyanet’in varlığı güçlendirilerek ve içinde partiden örgütlenmeler sağlanarak devam ettirilse bile Diyanet’e yönelik eleştirilere nisbi bir hoşgörü ile bakılıyordu. Fakat 2010’dan sonra iktidar partisi, denetimsiz bir tek parti modeline doğru; diktatoryel, otoriter ve totaliter bir formata doğru evrilmeye başladığında Diyanet’i o zamana kadar hiç kendisinden talep edilmemiş sahalarda da kullanmaya başladı.

    Örneğin Alevilerin büyük şehirlerde örgütlenip hak ve hukuklarını savunmak için taleplerini kamusal alanda güçlü bir biçimde ortaya koyduktan sonra cemevlerinin hukuken inanç kurumu ve kuruluşları olarak tanımlanması talebine itiraz Diyanet’ten alınan görüşle yapıldı. Bu aslında hükümetin itirazıydı ama Diyanet’i bu göreve koştu. Yine 2010’ların başında bu vakalar çok tekrar etmişti; cezaevinde olan yurttaşların inandıkları dinin yetkili, etkili isimleriyle görüşme hakları vardı. Yargıya taşındığı için en ünlü örnek Kocaeli Cezaevinde kalan bir yurttaşın, bir Alevi dedesi ile görüşme arzusu, İslami bir kurum olmadığı gerekçesiyle geri çevrilirken yine Diyanet’e başvuruldu. Bu başvuruların alanı çok hızlı gelişti. Özellikle 2015’ten sonraki rejim değişikliği ile hızlanan otoriter format içerisinde Diyanet çok güçlü bir politik kamu kurumu olarak öne çıkarıldı. Dinsel ve ekonomik alandaki birçok uygulama ‘Nas’ denilen yani Sünni İslam açısından emredici nitelikte olan Kur’an-i ilkelere göre örneğin ekonomideki düzenlemeler Diyanet’ten alınan görüşler ya da Diyanet’e atfedilen görüşler ekseninde yapılabildi. Yani cumhuriyetin başlangıcındaki bütün toplumu tek bir dinsel inanca yönlendirme eğilimi çok daha güçlü bir biçimde, cumhuriyetin kuruluşundaki mantığa da uymayacak, onu da aşacak şekilde. Çünkü o mantığın içerisinde Diyanet’in bir politik aktör ya da figür olarak önde durması yoktur.

    Cumhurbaşkanının bütün seyahatlerinde, özellikle yurt içinde siyasetle bağlantılı işlerde Diyanet İşleri Başkanını gördük. Diyanet İşleri Başkanı, protokolde çok ön sıralara doğru taşındı. En son Ayasofya’daki kılıçlı gösteriye kadar iş gelmiş oldu. Dolayısıyla Diyanet, bir cumhuriyete yakışmayacak, hatalı bir arzunun ürünü olarak var oldu.

    “DİYANET, TEOKRASİ ARZUSUNUN ANA KURUMU”

    -Diyanet bir taraftan en güvenilmez ikinci kurum olurken, Meclis’e sunulan 2025 bütçesinden 130 milyar 119 milyon TL ile 6 bakanlığın bütçesini geride bırakarak bütçeden aslan payını almasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    “Bu manzara, bu ekonomik güç, aynı zamanda büyük bir örgütlenme gücü demek. Teşkilat üyeleri, imamlar ve bütün ara kademeler dahil olmak üzere bu dini, devlet yönetiminin ve toplum idaresinin güçlü bir aktörü olarak gördüğünü, yani anayasadaki laiklik ilkesinin hiç de önemsenmediğini öncelikle açık bir biçimde ortaya koyar. Eğer 6 bakanlıktan daha güçlü ise diyanet, bütçesinin daha az olduğu diğer bakanlıklardan da daha güçlü olduğu anlamına gelir. Bir politik güç statüsü verildiğini aslında bize gösteriyor. Çünkü düşük bütçeli bakanlıkların faaliyet sahaları içerisinde de diyanet var. Bu manada Diyanet, bir teokrasiye gidişin koçbaşı değil fakat teokrasiye yakın bir dindarlığı devlet yönetiminin bir parçası olarak tutma arzusunun ana kurumu olarak beliriyor. Evet eleştiriler var ama biraz dikkatli bakarsak Diyanet’in varlığını ve bu yeni fonksiyonunu güçlü biçimde onaylayan Türkçü, İslamcı ideolojik ittifak ve bunları destekleyen toplum kesiminin hala en büyük kısmının Diyanetten yana olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Çünkü Alevi toplumu eleştiriyor, Alevi olmamakla beraber sekülerizmi ciddiye alan kesimler eleştiriyor fakat iktidarları destekleyen kesimler için ve iktidarların yönettiği medya ve akademi dahil olmak üzere bu eleştiri söz konusu değil. Yani toplumun çok büyük bir kesiminin, belki %50’ye yakın bir nüfus bundan derin bir biçimde rahatsız. Fakat bu rahatsızlık bu durumu değiştirecek bir politik birlik anlamına da gelmiyor.

    Politik sahne içerisinde de bununla mücadele arzusunun giderek zayıfladığını görüyoruz. Örneğin bu Türkçü, İslamcı iktidar yapısıyla mücadele etmek için dinselliği politik bir imkan olarak iktidarın yaptığı gibi kullanmaya çalışan muhalefetlerin çok önemli bir kısmı bu konuda çekingenler. Ve bunu kökten değiştirecek bir politik program Cumhuriyet Halk Partisi dahil o güçlü partilerin hiçbirinde yok.

    YARGININ DA ÜZERİNDE BİR GÜÇ”

    -Diyanet ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın iç içe geçen faaliyetlerini nasıl okumak gerekir?

    Sadece milli eğitimle değil, aslında bütün bilgiye dayalı okuma yazma işlerini de ilgilendiren kamusal sahanın denetiminde de Diyanet çok güçlü bir role sahip. Örneğin artık Diyanete kitap toplatma ve yok etme yetkisi yasayla tanınmış durumda. Diyanet, bir kitabın toplatılıp yok edilmesini talep ettiğinde savcılar buna uymak mecburiyetindeler. Yani yargının da üzerinde bir güçten bahsediyoruz artık. Bunun en önemli örneği de biri İhsan Eliaçık’a ait olmak üzere Kur’an tefsirlerinin toplatılıp yakılma kararı oldu. Dolayısıyla eğer devletin onayladığı inanç dışında inançların toplumdan temizlenmesi hedefleniyor Diyanet de bunun için güçlendiriliyorsa toplumun duygu düşünce ve bilgilenmesini belirleyen milli eğitimin, yani bunu ilk, orta ve lise anlamında alalım; bunun devamını da oluşturan yüksek eğitim, öğretimin zaten Diyanet’in denetimine verilmesinin şaşırtıcı olmadığını görürüz. Dolayısıyla bugün sadece milli eğitim değil yargı da Diyanet’e karşı birçok bakımdan daha zayıf konumda. Teokrasi benzeri bir düzenleme derken kabaca bunu kastediyorum. Gerçek manada bir teokrasi, Osmanlı çağları boyunca da belki uygulanmadı. Çünkü Osmanlı’da da örfi hukuk, genellikle şerri hukukun üstündeydi. Kardeş katli bunun en önemli örneğidir. Şer’i Hukuk da hiçbir şekilde onaylanması mümkün olmayan bir normdur.

    Osmanlı, bir teokrasi değil, dini kendi arzu ve çıkarları için ideolojik koçbaşı olarak kullanan bir imparatorluk formudur. Şu anda Türkiye’de olan da buna benzeyen bir şey. Ki hani mevcut iktidarın tanımlarını yapmaya çalışanların bir kısmı da bunu ‘Neo Osmanlıcı’ iktidar olarak tanımlıyor. Bu manada bir ‘Neo Osmanlıcı’ bir yapı içerisinde söyledikleriniz ne yazık ki şaşırtıcı değil.

    “İNANÇ AŞILAMA FAALİYETİ”

    -Diyanet ve laiklik bir arada olabilir mi?

    Hayır. Bu fazla tartışılacak bir iş değil. Dinsel kurum ve kuruluşların örgütlenme, var olma hakkı ayrı bir mesele, bütün dinsel kurum ve kuruluşları bir dinsel anlayışa yönlendirecek şekilde kamu otoritesini kullanan bir varlık olması ayrı bir mesele. Dolayısıyla Diyanet gibi bir kurumun bulunması halinde bunu nasıl cilalarsınız cilalayın, nasıl makyaj yaparsınız yapın sekülerizmin prensibi ile uyuşacak bir yön bulamazsınız. Elbette dinsel grupların, diğer yurttaşların hak ve özgürlüklerine müdahale etme eğilimleri ve arzuları olduğu biliniyor ve bunun bir kamusal denetime tabi olması lazım. Suç varsa yargı mekanizmaları da var. Tehlike varsa asayiş mekanizmaları var ve elbette eğitimin içeriği konusunda da belli sınırlar getirilebilir, Fransız metodorisinde olduğu gibi. Ama kamu kendi yürüttüğü eğitim faaliyetleri dahil olmak üzere dinsel endoktrinasyondan yani inanç aşılama faaliyetinden köklü bir şekilde çekilmediği sürece laiklikle uyumlu bir yapı ortaya çıkmaz. Diyanet zaten tam da bunun tersi amaçla kurulmuştur. Laikliğin prensip olarak kabul edilmesinden önce toplumu, devletin onayladığı bir dinsel anlayışla yoğurmak; hani ‘tek dil, tek bayrak, tek devlet’in yanında aslında tek inanç da var.

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER

    ‘Diyanetin varlığını sorgulamayan her laiklik tartışması yanlıştır; Diyanet vergilerle finanse edilmemeli’
    ‘Bir fetih ideolojisi geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız’-VİDEO
    ‘Diyanet artık bir devlet kurumu olmaktan çok tarikatların merkezi haline gelmiş durumda’-VİDEO
    ‘Türkiye’de dini radikal olarak politikanın dışına çıkarmak gerekiyor’-VİDEO
    ‘Fetihçi iktidarın, böyle bir din ulemasına ihtiyacı vardı, Diyaneti bu amaçla kullanıyor’-VİDEO
    ‘Diyanet İşleri Başkanlığı misyonerlik görevi yapıyor; büyük bir holding durumunda’-VİDEO

  • ‘Diyanet İşleri Başkanlığı misyonerlik görevi yapıyor; büyük bir holding durumunda’-VİDEO

    ‘Diyanet İşleri Başkanlığı misyonerlik görevi yapıyor; büyük bir holding durumunda’-VİDEO

    PİRHA- Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Batıkent Şubesi Başkanı, Hukukçu Kamil Ateşoğulları, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın hem ülkede hem ülke dışında misyonerlik görevi yaptığını vurgulayarak, Diyanet’in büyük bir holding durumunda olduğunu söyledi. Türkiye’yi İslam Cumhuriyetine dönüştürmeye çalıştıklarını belirten Ateşoğulları, laikliğin olduğu yerde Diyanet’in olamayacağını kaydetti. 

    Pir Haber Haber Ajansı (PİRHA) olarak yeni bir haber dizisi başlattık, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluşundan günümüze faaliyetlerini tartışmaya açıyoruz.
    Türkiye’de halkın en güvenmediği ikinci kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı, her geçen yıl artan bütçesi, genişleyen yetkileri, yaptığı açıklamalarla, verdiği fetvalarla toplumsal yaşamın her alanında gittikçe daha çok söz sahibi oldu. Din işlerinden sorumlu, devlete bağlı bir kurum olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), kurulduğu 1924 yılından bu yana devlet içindeki varlığı, işlevleri, iktidar politikalarının hayata geçirilmesindeki etkin rolü, her geçen yıl artan bütçesi ve değişen siyasal konumu itibariyle her daim tartışma konusu oldu. Son yıllarda eğitim-öğretimde de etkin rol verilen Diyanet, Milli Eğitim Bakanlığı ile çeşitli protokoller imzalayarak laiklik karşıtı eğitimin kalıcılaşması için çabalıyor.

    “Bütçesi büyük, varlığı tartışmalı kurum olan Diyanet”in tarihsel ve güncel görevini, toplumdaki yerini, laiklik karşıtlığını, Alevi toplumu üzerindeki etkisini Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Batıkent Şubesi Başkanı, 19.Dönem Ankara Milletvekili, Hukukçu Kamil Ateşoğulları ile konuştuk.

    “HEM ÜLKEDE HEM ÜLKE DIŞINDA MİSYONERLİK GÖREVİ YAPAN BİR KURUM İSTEMİYORUZ” 

    PİRHA-Diyanet’in kuruluş amacı nedir?

    KAMİL ATEŞOĞULLARI: 1993 yılı görüşmelerinde Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bağlı olduğu Devlet Bakanı diyor ki ‘biz dinin emrine bir siyaset kabul ediyoruz.’ Diyanet İşleri Başkanlığı ile ilgili değişik görüşler var. ‘Tümüyle devlet dışı sivil toplum mu yönetsin Diyanet İşleri Başkanlığını, yoksa orada bütün görüşler temsil mi edilsin?’ diye yıllardan beri bir tartışma devam ediyor. Hatta 1961 anayasası yapılırken o zamanki Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel Aleviler de temsil edilsin dediği için gerici basından, çeşitli yazarlar tarafından hem ona hem de Aleviliğe çok hakaretler var. Alevi kökenli öğrenciler toplanıp dört imzalı bir bildiri yayınladılar. Dört kişiden ikisi Hakk’a yürüdü ikisi de Ankara’da yaşıyor. Kasım ayında da onlarla ilgili programımız olacak. Alevi örgütlenmesinin belki de ilk işareti, ilk adımı diyebiliriz ona. Biz Aleviler olarak, laik bir devlette altı ya da sekiz bakanlığın bütçesine dek bir bütçeyle bir Diyanet Başkanlığı istemiyoruz. Hem ülkede hem ülke dışında misyonerlik görevi yapan bir kurum istemiyoruz ancak bu hükümet her şeyi kaldırır ama Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kaldırmaz. Avrupa’da, İngiltere’de birtakım yerler gördüm o kilise hangi inanca aitse onlar finanse ediyorlar. Bu özellikle sağ siyasetin ana damarıdır. Orduyu kaldırırlar, yargıyı her şeyi kaldırırlar ama Diyanet kaldırılmaz çünkü varlık nedenidir onların. Bir parti seçimlerde camilerde siyaset yapıyor. Haliyle kaldırmayacaktır onları ayakta tutan zaten bu yapıdır.

    “İSLAM CUMHURİYETİNE DÖNÜŞTÜRMEYE ÇALIŞIYORLAR”

    -Tarihsel olarak Diyanetin faaliyetleri nasıl bir yol izledi? Sizce süreç içerisinde misyonunda bir değişiklik yaşandı mı?

    Diyanet İşleri Başkanlığı ilk kuruluşunda 1924’te orada çalışanlara hademe-i hayrat diyorlardı yani hayır için çalışanlar diyorlardı. Ama 1965’te din hizmetlerinin içine aldılar. En büyük bütçe onlarda. En alt bir görevli bile diğerlerinden çok daha yüksek bir maaşa bağlandı. Yani öğretmenlerden daha çok maaş aldılar. Çeşitli camiler, çeşitli tarikat ve cemaatlere ait olduğu için paylaşmış durumdalar. Zaten Milli Eğitim Bakanı şunu dedi açık açık: ‘Sizin tarikat ve cemaat dediğinize bir sivil toplum kuruluşu diyoruz ve onlarla çalışmaya devam edeceğiz.’ Böyle bir kararları var. Biz demokratik bir cumhuriyet isterken, güvenlik konseptli bir cumhuriyeti yaşıyoruz, şimdi bunu da çok gördüler. Bir İslam Cumhuriyetine dönüştürmeye çalışıyorlar.

    “HER GÜN CAMİLERDE AKP’NİN PROPAGANDASI YAPILIYOR”

    -AKP’nin iktidar olduğu günden itibaren Diyanet’te nasıl bir değişim yaşandı?

    İlk baştan beri onlarla, onların çalışmalarıyla var oldu.  Bütün her gün bunların propagandaları yapıldı. Böyle bir yapılanma ile demokrasi falan çıkacağı da yok, her gün de zorlaştırıyorlar. Özellikle Alevilere yönelik en büyük asimilasyon çalışmalarını yapıyorlar.

    “DİYANET BÜYÜK BİR HOLDİNG DURUMUNDA”

    -Diyanet bir taraftan en güvenilmez ikinci kurum olurken, Meclis’e sunulan 2025 bütçesinden 130 milyar 119 milyon TL  ile 6 bakanlığın bütçesini geride bırakarak bütçeden aslan payını almasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Artık güven kalmadı Diyanet’e. Aslında büyük bir kavga var onların içinde ama dışarı yansıtmıyorlar. Paylaşım, rant kavgası var. Çok büyük bir holding durumunda şu anda Diyanet.

    “İSLAMIN GEREKLERİ İÇİN HİZMET VERİYORLAR”

    -Diyanet ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın iç içe geçen faaliyetlerini nasıl okumak gerekir?

    Milli Eğitim’in Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü var bünyesinde bir de Diyanet İşleri Başkanlığı var. Bir de yurt dışında çeşitli kuruluşları var onların, birlik çalışıyorlar. Hep birlikte çalışıyorlar. Bütün inançlara eşit davranması gerekir diyor anayasada ama kendi özel yasalarında İslam gerekleri için hizmet verir anlayışı var. ÇEDES var, MESEM var, Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli var. Daha geride ne var onu da bilemiyoruz. İstanbul Bahçelievler’de her okulu bir camiye bağlamışlar.

    “LAİKLİĞİN OLDUĞU YERDE DİYANET OLMAZ”

    -Diyanet ve laiklik bir arada olabilir mi?

    Gerçek laikliğin olduğu bir ülkede Diyanet İşleri Başkanlığı olmaz, olmamalı ama Türkiye’nin özel koşulları falan diyerek burada böyle olması gerekiyor, açık açık bunu da söylüyorlar. Olmaması gereken her şey yapılıyor, özellikle de bu dönemde. Aleviler yönünden büyük saldırılar var. Bizim örgütlerimizin çok sıkı bir örgüt deneyimleriyle buna karşı çıkması gerekiyor. Birtakım uluslararası kuruluşlar Türkiye’ye yönelik kararları uygulamıyor.

    “KADINLARI İNSAN OLARAK GÖRMÜYORLAR”

    -Diyanetin kadına bakışını nasıl görüyorsunuz?

    Diyanetin değil de İslamiyet’in ya da Sünni anlayışın kadına bakışı olarak değerlendirelim. Osmanlı’da örnek vereyim bir tanık olduğu zaman karşı taraf iki kadın göstermek zorunda tanık olarak. Mirasta da böyle, toplumsal yaşamda da böyle. Eve kapanan kadın istiyorlar, çalışan kadın değil. Kaç çocuk doğuracağına varana kadar karışıyorlar. Dört çocuk diyorlar ama dört çocuk nasıl beslenir onu hiç düşünen yok. Kadınları insan olarak görmüyorlar. Bütün İslam ülkelerini görüyoruz, bu Türkiye’ye de sirayet etti.

    Buse Nehir Demir-Cebrail ARSLAN/ANKARA

    İLGİLİ HABERLER

    ‘Diyanetin varlığını sorgulamayan her laiklik tartışması yanlıştır; Diyanet vergilerle finanse edilmemeli’
    ‘Bir fetih ideolojisi geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız’-VİDEO
    ‘Diyanet artık bir devlet kurumu olmaktan çok tarikatların merkezi haline gelmiş durumda’-VİDEO
    ‘Türkiye’de dini radikal olarak politikanın dışına çıkarmak gerekiyor’-VİDEO

    ‘Fetihçi iktidarın, böyle bir din ulemasına ihtiyacı vardı, Diyaneti bu amaçla kullanıyor’-VİDEO

  • ‘Fetihçi iktidarın, böyle bir din ulemasına ihtiyacı vardı, Diyaneti bu amaçla kullanıyor’-VİDEO

    ‘Fetihçi iktidarın, böyle bir din ulemasına ihtiyacı vardı, Diyaneti bu amaçla kullanıyor’-VİDEO

    PİRHA – Siyasetçi Ali Kenanoğlu, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, Alevilere yönelik misyonerlik faaliyeti yürüttüğünü söyledi. Kenanoğlu, devlet kurumları içerisinde Diyanet’in zirve noktaya ulaştığını söyleyerek dünya genelindeki faaliyetlerine dikkat çekti. “AKP, dini bir fetihçilik ruhu içerisinde DİB’i düzenleyip organize etti” diyen Kenanoğlu, “Dolayısıyla fetihçi bir iktidarın, böyle bir din ulemasına ihtiyacı vardı ve Diyanet’i bu amacıyla kullandı” dedi.

    Pir Haber Ajansı (PİRHA) olarak yeni bir haber dizisi başlattık, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluşundan günümüze faaliyetlerini tartışmaya açıyoruz.
    Türkiye’de halkın en güvenmediği ikinci kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı, her geçen yıl artan bütçesi, genişleyen yetkileri, yaptığı açıklamalarla, verdiği fetvalarla toplumsal yaşamın her alanında gittikçe daha çok söz sahibi oldu. Din işlerinden sorumlu, devlete bağlı bir kurum olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), kurulduğu 1924 yılından bu yana devlet içindeki varlığı, işlevleri, iktidar politikalarının hayata geçirilmesindeki etkin rolü, her geçen yıl artan bütçesi ve değişen siyasal konumu itibariyle her daim tartışma konusu oldu. Son yıllarda eğitim-öğretimde de etkin rol verilen Diyanet, Milli Eğitim Bakanlığı ile çeşitli protokoller imzalayarak laiklik karşıtı eğitimin kalıcılaşması için çabalıyor.

    “Bütçesi büyük, varlığı tartışmalı kurum olan Diyanet’in tarihsel ve güncel görevini, toplumdaki yerini, laiklik karşıtlığını, Alevi toplumu üzerindeki etkisini 25. ve 27. Dönem HDP İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu ile konuştuk.

    “MAKBUL VATANDAŞIN DİNİ KURUMUDUR”

    PİRHA- Diyanet’in kuruluş amacı nedir?

    ALİ KENANOĞLU: Genel tanımı itibariyle Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), dini açıdan kontrol altına almak için kuruldu. Diyanet’in kuruluş sürecinde Mustafa Kemal’in bir hikayesi anlatılır. İstanbul’da bir yerde otururlarken ezan okunmaya başlar. Mustafa Kemal’in yanındakiler, ‘Paşam bu hocaları ne yapacağız?’ diye sorar. Mustafa Kemal’in de ‘Merak etmeyin, onları da kontrol altına alacağız’ diye cevapladığı siyasi bir dedikodu olarak anlatılır. Dolayısıyla Diyanet İşleri Başkanlığı, Müslümanları kontrol altına almak, onları Türkiye Cumhuriyeti Devletinin makbul vatandaşı tanımı içerisine uydurmak için oluşturulmuş bir kurum. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin makbul vatandaşı mümkünse Müslüman ama diğer taraftan Müslümanlığın tasavvufuyla ilgilenmeyen bir Müslüman… Yani camiye gidecek, namazını kılacak, Ramazan’da orucunu tutacak ama mümkünse bunu kültürelmiş gibi yapıp çok içselleştirmeyecek ve tasavvuf boyutuyla ilgilenmeyecek, bunu bir kimlik olarak üzerinde tutacak. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, İslam’ın tasavvuf boyutu ile ilgilenenleri de sevmiyor. Dolayısıyla onları makbul bir vatandaş olarak görmüyor. O nedenle daima samimi Müslümanların bu rejimden, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurmuş olduğu bu çakma laiklikten mağdur edildiğini hep konuşuyoruz.

    Diyanet, aslında Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin oluşturmaya çalıştığı makbul vatandaşın dini kurumudur. İnsanları dini açıdan kontrol eden, onlara yön ve şekil veren ve sürekli politik hamleler içerisinde olan bir kurumdur. DİB, baktığınız zaman sadece dinle ilgilenmemiş, ülkenin siyasi atmosferine, süreçlere ilişkin rol almıştır.

    “ALEVİLERE YÖNELİK MİSYONERLİK FAALİYETİ YÜRÜTÜYOR”

    -Tarihsel olarak Diyanet İşleri Başkanlığı’nın faaliyetleri nasıl bir yol izledi?

    Bugün kurulan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı konuşurken ‘Alevi Diyaneti’ tabirini kullanıyorum. İnsanlar ise ‘böyle bir şeyle kıyaslanamaz’ diyor. Bugün açısından kıyaslanamaz! DİB’in kuruluşu da böyledir. Diyanet de küçük bir başkanlık olarak kurulmuş ve o zamanlar çok az sayıda camiyi kontrol eden ve imam, müezzin gönderen, dar bir bütçesi olan noktadaymış. Tıpkı bugünkü Cemevi Başkanlığı gibi bir pozisyondaymış. Zamanla bu alana, insanların dini açıdan kontrol edilmesine daha çok ihtiyaç duyuluyor. Çünkü devlet, Sovyetler Birliği’nin kurulması süreçlerini de ele aldığın zaman bir taraftan komünizme karşı örgütlenirken diğer taraftan dini desteklemeye başlıyor. Ama dini desteklerken de işte tam da bu iki arada kalıyor. İslam dinini destekliyor ama tasavvufa; tarikat ve cemaatlere de katılsın istemiyor. O anlamıyla devletin, insanları dine sevk etme isteği bu kurumun da güçlenmesine vesile oluyor. Akabinde Diyanet’in bütçesi, etki alanı artıyor. Şu an sadece Türkiye’de de değil çok sayıda cami Diyanet eliyle kontrol altında. Özellikle Avrupa’da da Diyanet, misyonerlik faaliyeti yürütüyor. Diyanet, Türkiye’de de Alevilere yönelik misyonerlik faaliyeti yürütüyor.

    Nedir bu misyonerlik faaliyeti? İslam’a göre tebliğcilik yani. Bunda devlet eliyle DİB, bizzat aktif rol oynuyor. Netice itibarıyla DİB eskiden bakanlığa bağlıydı şu anda geldiği nokta itibariyle bir tık daha kademe yükseltildi ve Cumhurbaşkanlığına bağlandı. Şöyle düşünün 12 Eylül ile birlikte Türk Silahlı Kuvvetleri bakanlıktan alınıp Cumhurbaşkanlığına bağlanmıştı. Şimdi ise DİB, bakanların da üzerinde Cumhurbaşkanlığına bağlı ve protokoldeki yeri de ona göre yükselmiş durumda. Yani AKP iktidarı ile birlikte gelinen noktada DİB, tarihinin en zirve noktasında bir politik konuma sahip.

    “DİYANET, AKP İLE BİRLİKTE ZİRVE YAPAN NOKTADA”

    -Sizce süreç içerisinde misyonunda bir değişiklik yaşandı mı?

    Kesinlikle. Önceden sadece ‘İslam dinine hizmet’ olarak tanımladıkları, camilerin bakım, onarım, temizlik ya da görevli atanması gibi basit işlerle ilgilenirken; hatta her caminin bir derneği vardır, bakım onarım işlerini o dernek yapar DİB ise sadece oraya müezzin gönderip, inanç işlerini yerine getirirdi. Şimdi gelinen noktada böyle değil. Tarihsel süreç içerisinde, iktidarlara göre değişen zaman dilimi içerisinde ve AKP ile birlikte zirve yapan noktada artık Milli Eğitim Bakanlığı’na da Savunma Bakanlığı’na da personel veren bir konuma geldi ve ona göre de bütçesi son derece yükseltildi.

    “TÜRKİYE’NİN EN ÖNEMLİ DEVLET KURUMUNA DÖNÜŞTÜRÜLDÜ”

    -AKP’nin iktidar olduğu günden itibaren Diyanet’te nasıl bir değişim yaşandı?

    AKP öncesinde de Diyanet son derece önemli bir kurumdu ve devletin dini kurumu olarak başvuru kaynağıydı. Bu durumu birçok olaydan, davadan da biliriz. Dini konuda bir mahkeme varsa bilirkişi heyetine başvurulmaz, doğrudan Diyanet’e sorulur ki bu durum Alevilikle ilgili de böyleydi. Cemevi davasını hatırlıyoruz, bilirkişi atanmadan Diyanet’e ‘bu konuda ne diyorsunuz?’ diye soruluyordu. Şimdi AKP, bütün kurumları kendi amacına göre dizayn ettiği gibi DİB’i de amacına uygun biçimde dizayn etti. AKP, dini bir fetihçilik ruhu içerisinde DİB’i düzenleyip organize etti. İslam’da bir fetih ruhu vardır ya, işgal yoktur ama fetih vardır. Birilerinin topraklarına girip bütün kurumları ele geçirirsin ama bunun adı fetihtir, İslami bir kavramdır yani. AKP, yayılmacı politikasında gerek içeride gerekse dışarıda bu fetih kavramına ihtiyaç duyuyordu. Çünkü işgalin meşrulaşması lazım. İslam tarihi boyunca da işgaller böyle meşrulaştırılmıştır. Dolayısıyla AKP bu yayılmacı politikalarını Diyanet’i bu anlamıyla organize edip fetihçi rolü üstlenen noktada tuttu. Diyanet İşleri Başkanının, elinde kılıçla sahnelere, camide minberlere çıkması tesadüfen değil. Bu durum, iktidarın politik hattının onlara biçtiği misyonla ilgili bir şeydir. Dolayısıyla fetihçi bir iktidarın, böyle bir din ulemasına ihtiyacı vardı ve Diyaneti bu amacıyla kullandı.

    Diğer taraftan AKP iktidarı süresi boyunca bizler hep DİB’in bütçesini konuşuyoruz ya hani esasında bir de Diyanet Vakfı var ve bu hiç tartışılmaz. Bu vakfın başkanı da yine DİB başkanıdır. Dolayısıyla bütçesi de Diyanet’in bütçesidir. Diyanet Vakfı’nın bütçesi DİB’in bütçesinin kat kat üstündedir. Dünyanın birçok ülkesine Diyanet aracılığıyla din insanları gönderilmeye başlandı. Biliyorsunuz bir ara DİB, Almanya’daki Alevilere de dede göndermeye başlamıştı, tabii ters tepti bu ayrı bir konu ama DİB, yurt dışında da bu fetih anlayışını; oradaki fetih toprak kazanmak üzerine kurulu değil ama insan fethetme, insanları devşirme, misyonerlik faaliyeti yürütme üzerinden kurulu bir siyaset güttüler. Önceleri bu işleri Fethullah Cemaatine bırakmışlardı. Afrika ve özellikle de Türki cumhuriyetlerinde Fethullah Cemaati bu işi yürütüyordu. 15 Temmuz’dan sonra bu işe doğrudan Diyanet üzerinden yönelmeye başladılar. Dolayısıyla artık Diyanet çok başka bir şey oldu. Yani Diyanet, Türkiye’nin en önemli devlet kurumu haline dönüştü.”

    “DİYANETİN GİRMEDİĞİ ALAN KALMADI”

    -Diyanetin, bir taraftan en güvenilmez ikinci kurum olurken, Meclis’e sunulan 2025 bütçesinden 130 milyar 119 milyon lira ile 6 bakanlığın bütçesini geride bırakarak bütçeden aslan payını almasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Şu an Diyanet’in bu fetihçi mantıkla yürüttüğü ‘Hizmet alanı’ o kadar çok genişledi ki buna bütçe dayanması mümkün değil. Özellikle yurt dışı faaliyetleri, oradaki birimleri; yurt dışı deyince aklımıza hep Almanya falan gelir ama buradaki durum Almanya’nın dışında. Afrika kıtası Türki cumhuriyetleri, Avrupa’nın her tarafı, Amerika kıtası da dahil olmak üzere dünyanın her tarafında faaliyet yürüten bir DİB var. Türkiye’de ise Diyanet’in girmediği alan kalmadı. Bu cümleden kastım şu; eskiden Sünni köylerde bile insanlar, aralarında para toplayıp imamı, müezzini istihdam ediyordu ama şimdi böyle bir şey yok.

    Örneğin DİB’in kaldırılması tartışılmaya başlandığı zaman birçok insan çekimser yerde duruyor. İnsanlar eleştirmeye var, güvenilir kabul etmiyor fakat bedava inanmaya alışmış bir toplumuz. Bu durumun altını çizmek lazım, bedava inanmak ve ibadet etmek… Diyaneti kabul eden toplumlar açısından bedavacılığı o alanda da seviyoruz! Dolayısıyla insanlar ‘Diyanet ortadan kalkarsa ben ne yapacağım?’ diyor. Diyanet’in yürüttüğü işlere o kadar çok alıştırılmışlar ki cenazesini dahi nasıl kaldıracağını artık bilmiyor. Oysa biz Aleviler, kendi pratiğimizden biliyoruz, hiç de öyle değil. Diyanet gibi bir kuruma ihtiyaç duymadan inançsal ritüeller yerine getirilebilir.

    Geçmiş yıllarda İstanbul Sarıyer’de çalışırken Zekeriyaköy Camisi’nin hocasıyla bir kahvede sohbet etmiştik. Bir ara devlet şöyle bir politika geliştirmişti; camilere elektrik, su faturaları gelmiyordu, sonra hükümet ‘artık fatura yazılacak ama parasını Diyanet ödeyecek’ demişti. O geçiş sürecinde camilere bir fatura gelmişti. O cami hocası ‘Faturayı ödemek için milletten para istiyorum ancak kimse vermiyor’ demişti.

    ‘Din elden gidiyor, ben ne yaparım? Cenazem yerde kalır, başıma bir iş geldiğinde kime soracağım?’ diyerek, bir de bu cemaat-tarikatlar siyasetin içerisine kötü bir şekilde sokuldu ki onlardan hizmet almak istemeyen çok sayıda Sünni insan var. Fethullahçı cemaat bertaraf edildikten sonra bir tarikatın dikkat çekici açıklaması vardı; ‘ Yarın bizi de aynı şekilde suçlamayın, çünkü gelip bizlerden polis personeli istiyorsunuz’ denilmişti!

    DİN İLE BİLİM YAN YANA GELMEZ”

    -Diyanet ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın iç içe geçen faaliyetlerini nasıl okumak gerekir?

    Okullar bilim yuvasıdır. Okullar, ülke nüfusunun bilimsel bir bakış açısına kavuşmasını sağlayan eğitim yuvalarıdır. Din ile bilim yan yana gelmez. Çünkü din ve inançlarda kabul etmek, inanmak vardır. İnanmak bilime aykırıdır. Bilim, şüphecilik üzerine kurulur. İnançta ise şüphe olmaz. Dolayısıyla bilimle inanç yan yana gelmez ama bu iktidar, okulları bilim yuvası olmaktan öte inanç yuvasına dönüştürmeye çalışıyor. Çok ilginç bir şekilde Eski Milli Savunma Bakanı ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin başkanı ‘Ne bilimi? Sonuçta bunlar inancı, ibadeti, itaati öğrenecekler. Devletini, milletini sevmeyi öğrenecek, bunlar için yetişecekler’ dedi. Diğerleri bunu dile getirmese de bu bakış açısı tüm iktidarda hakim. O yüzden de başvurdukları kaynak DİB. Diyanet, Milli Eğitim Bakanlığı ile çok yoğun çalışıyor, okullara din görevlileri gönderiyor. Bunun haricinde DİB’in protokol olduğu çok başka bakanlıklar da var. Yani birçok bakanlığa hizmet veriyorlar. Yani bir taraftan da hizmet satıyorlar. Aslında görünen o bütçenin haricinde bir de böyle bir bütçesi var. Örneğin Kültür Bakanlığı ile bir protokol imzalıyor, o hizmet karşılığında Kültür Bakanlığı, Diyanet’e para ödüyor. İşte bu da bir başka ilave bütçe. Hele bir de Diyanet Vakfı’nın bütçesini de ele aldığınız zaman belki de Türkiye’deki bütün bakanlıkların üzerinde bir bütçeye sahip Diyanet İşleri Başkanlığı ile karşı karşıya kalıyoruz.

    TÜRK TİPİ LAİKLİK!

    -Diyanet ve laiklik bir arada olabilir mi?

    Bu mümkün değil. Bu konuyu ilginç bir şekilde hükümetin Alevi Çalıştayı’nda çok tartıştık. O çalıştayların ben de katılımcısıydım ve böyle bir laikliğin olmayacağını söylemiştim. Laiklikte Diyanet İşleri Başkanlığı gibi bir devlet kurumu, imam hatip, ilahiyat fakültesi gibi dini okullar olmaz. Bunun üzerinden bir takım tartışmalar yürütmüştük ve ‘Bu bize özgü bir Türk laikliği’ cevabını vermişlerdi. Laiklik, demokrasi gibi kavramlar evrenseldir. Bu tanımlara ya uyarsanız ya da uymazsınız ‘Türk laikliği’ diye bir laiklik olmaz. Ama kendilerine göre bir laiklik anlayışı belirleyip bunun üzerinden DİB’in varlığını bir yere oturtmaya çalışıyorlardı. İşte böyle olunca onun adı laiklik olmuyor. Devlete doğrudan müdahale eden devletin bu kurumu, kamuoyunda en çok güvenilmeyen kurumların başında geliyor. Kaldı ki DİB, inançsal olarak da tüm yurttaşlar tarafından kabul görmüş bir kurum değil. Örneğin Aleviler asla ve katiyen DİB’ten hizmet almıyor. İstediği kadar hizmeti bedava sağlasın, üstüne para da verse Aleviler oradan bir hizmet almıyor. Dolayısıyla bütün bunlar laiklikle bağdaşır şeyler değil ama çok ilginçtir ‘DİB kaldırılsın’ diye HDP çıkış yaptığında ben milletvekili adayıydım ve sahada çalışma yürütürken kendisini sosyal demokrat ve laik tanımlayan kesimlerle çok ciddi tartışmalar yaşadık. O kesim DİB’in kaldırılmasına karşı çıkıyordu ve bu kişiler Aleviydi. ‘Neden karşı çıkıyorsunuz?’ dediğimiz zaman öğretilmiş ezberler üzerinden ‘Diyanet giderse IŞİD ya da benzeri cemaatler gelir’ diyorlardı. Sanki bugün cemaat ve tarikatlar yükselişte değilmiş gibi. Devlet bütün olanaklarını zaten onlar için harcıyor. Toplumun belirli bir kesimi, öğretilmiş bir çaresizlik içerisindeydi. Hem ‘laiklik’ diyor hem ‘Diyanet İşleri Başkanlığı olsun’ diyor. Okullarda din dersine karşı çıkmıyor ‘Ne olacak çocuğumuz bir fatiha öğreniyor, mezarımızın başında iki dua okur falan’ deniliyor. Böyle çelişkilerle dolu bir toplum içerisinde yaşıyoruz maalesef.

    Şüphesiz ki Diyanet o günden bugüne çok değişti. 2015 yılından bu tarafa Diyanet çok farklı konumlanma içerisinde bulundu. İktidarın önemli bir aygıtı haline dönüştü. Özellikle 2016 askeri darbe girişiminden sonra iktidarın siyasi bir aygıtı haline dönüştü. Şundan eminim ki o gün bizimle tartışan insanlar, bugün belki bizden daha fazla ‘Diyanet kapatılsın’ diyordur.

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER

    ‘Diyanetin varlığını sorgulamayan her laiklik tartışması yanlıştır; Diyanet vergilerle finanse edilmemeli’
    ‘Bir fetih ideolojisi geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız’-VİDEO
    ‘Diyanet artık bir devlet kurumu olmaktan çok tarikatların merkezi haline gelmiş durumda’-VİDEO
    ‘Türkiye’de dini radikal olarak politikanın dışına çıkarmak gerekiyor’-VİDEO

  • ‘Diyanetin varlığını sorgulamayan her laiklik tartışması yanlıştır; Diyanet vergilerle finanse edilmemeli’

    ‘Diyanetin varlığını sorgulamayan her laiklik tartışması yanlıştır; Diyanet vergilerle finanse edilmemeli’

    PİRHA – Prof. Dr. Eser Karakaş, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın vergilerle finanse edilmeyen bir kamu kurumu olması gerektiğini belirterek, Türkiye’nin, Diyaneti yeterince tartışmadan ne laiklik ne de hukuk devleti ilkelerini evrensel standartlarda yaşama geçiremeyeceğini söyledi. Karakaş, ayrıca Türkiye’de Diyanet’in varlığını konu etmeyen, sorgulamayan her laiklik tartışmasının da yanlış olacağına vurgu yaptı.

    Pir Haber Haber Ajansı (PİRHA) olarak yeni bir haber dizisi başlattık, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı masaya yatırıyoruz. Türkiye’de halkın en güvenmediği ikinci kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı her geçen yıl artan bütçesi, genişleyen yetkileri, yaptığı açıklamalarla, verdiği fetvalarla toplumsal yaşamın her alanında gittikçe daha çok söz sahibi oldu. Din işlerinden sorumlu, devlete bağlı bir kurum olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), kurulduğu 1924 yılından bu yana devlet içindeki varlığı, işlevleri, iktidar politikalarının hayata geçirilmesindeki etkin rolü, her geçen yıl artan bütçesi ve değişen siyasal konumu itibariyle her zaman tartışma konusu oldu. Son yıllarda eğitim-öğretimde de etkin rol verilen Diyanet, Milli Eğitim Bakanlığı ile çeşitli protokoller imzalayarak laiklik karşıtı eğitimin kalıcılaşması için çabalıyor.

    Diyanet‘in tarihsel ve güncel görevini, toplumdaki yerini, laiklik karşıtlığını, kadınlara bakışını, Alevi toplumu üzerindeki etkisini Prof. Dr. Eser Karakaş ile konuştuk.

    “DİYANET’İN ÖDENEKLERİ MERKEZİ BÜTÇEDEN VE VERGİ GELİRLERİNDEN TAHSİS EDİLİYOR”

    Artı Gerçek Yazarı, Prof. Dr. Eser Karakaş, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın (DİB) kurumsal geçmişine değinerek, “Osmanlı dönemi Şeyhülislamlık Müessesinden 3 Mart 1924’e, oradan da günümüze kurumsal tarih serencamı. Tarihçi değilim, bu alana girmem, haddim değil. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurumsal kimliğine mündemiç dini konular; dini konular konusunda da muhtemelen söz söylemeye ehil kişilerden biri olmadığımdan, konunun tarihsel boyutunda olduğu gibi bu alanda da söz söylemem yine haddim değil. Gelelim, konuya ilişkin bir-kaç söz söylemeye kendimi yetkili gördüğüm alanlara. Diyanet İşleri Başkanlığı kurumu Anayasanın 136. maddesinde ifadesini bulduğu, genel idare içinde bir kurum olduğu için meselenin bir anayasal-idari, hukuki boyutu var. Siyasi Partiler Kanunu’nun (SPK) 89. Maddesinde DİB’e yönelik ahlaki olarak değerlendirmenin olanaksız olduğu bir siyasi düzenleme mevcut. Ve kanımca en önemlisi, isterseniz Aşil’in topuğu da diyebilirsiniz, bir de meselenin kamu maliyesi cephesi var zira DİB ödenekleri merkezi bütçeden, vergi gelirlerinden tahsis ediliyor” dedi.

    “BU DURUM SİYASİ ETİĞE AYKIRIDIR”

    Karakaş, “Bir muhatabımın DİB’in anayasal statüsünü ve hatta merkezi bütçeden finansmanını savunmasını eleştiririm ama asla gayrimeşru görmem, ikna etmeye çalışırım, mevcut yapılanmayı değiştirmenin mücadelesini veririm ama başkalarının da benim bu konuda görüşlerime saygı duymasını isterim. Ancak, Siyasi Partiler Kanunu’nun (SPK) 89. maddesi siyasi etiğe uymayan bir maddedir, DİB’in mevcut yapısını savunanların dahi bu maddeye karşı çıkmalarını beklerim. SPK 89, siyasi partilere DİB’in genel idare dışına taşınmasını savunmalarını, parti kapatma müeyyidesi ile yasaklar. SPK 89 ile aslında Anayasa 136 da, Anayasanın ilk dört maddesi gibi, Anayasanın değiştirilmesi, farklı ve etik dışı bir yöntemle, teklif dahi edilemeyecek maddelerinden biri haline getirilmiştir, zira nihai analizde anayasaları siyasi parti grupları değiştirirler. Bu durum siyasi etiğe açıkça aykırıdır. DİB’in mevcut statüsünü savunanların, bu benim katılmadığım ama meşru bir pozisyondur, DİB başkanlarının SPK 89’un kaldırılması meselesini gündeme dahi getirmemelerini çok ayıplamışımdır, bugün de durum böyledir. Hülasa, SPK 89’u konuşmayan DİB yanlılarını, ahlaki nedenlerden muhatap almama eğilimindeyimdir” diye konuştu.

    “DİYANET İŞLERİ VERGİLERLE FİNANSE EDİLMEYEN BİR KAMU KURUMU OLMALIDIR”

    Eser Karakaş, DİB harcamalarının kamu gelirleriyle, vergilerle finanse edilmesi meselesine ilişkin de şunları kaydetti:

    “Temel bir kamu maliyesi kuralı ile başlayalım: Kamu hizmetleri vergi gelirleriyle finanse edilir, vergi gelirleriyle finanse edilen mal ve hizmetler de kamu malı ve hizmetleridir. Oysa, DİB’in ürettiği hizmetin bir kamu hizmeti olduğuna ilişkin çok ciddi kuşkular vardır. Zira bu hizmetin her vatandaşa ulaşmadığı (Hristiyanlar, Museviler, Aleviler, ateistler, vs.) ve hiç ulaşmayacağı çok nettir, böyle bir kamu hizmeti tanımlanamaz kamu maliyesinde. Bu temel nedenden DİB’in merkezi bütçe gelirleriyle finansmanı çok sakıncalıdır, toplumun çeşitli kesimlerine ait vergi mükellefleri için devlet mevhumu üzerinde meşruiyet krizi anlamına gelebilir. Demokratik, laik bir hukuk devletinde DİB’in genel idare içinde ve anayasal (Madde 136) bir kurum olması asla şart değildir. DİB’in anayasal ve genel idare içinde bir kurum olmaktan çıkarılması da aynı zamanda DİB’in kaldırılması anlamına da gelmez. DİB yine bir kamu kuruluşu ama vergilerle finanse edilmeyen bir kamu kurumu olabilir. Fon sistemi bu amaç için uygun bir yöntemdir. Vergi ile fon arasında temel fark, fon gelirlerinin, vergilerin aksine, sadece belirli bir amaç için toplanması ve bu amaç doğrultusunda, mesela DİB için harcanmasıdır, fakir-fukara fonu gibi, toplu konut fonu gibi. Böylece Müslüman, Sünni Müslüman olmayan vatandaşlarımızın vergileriyle faydaları kendilerine dönmeyecek DİB harcamaları sakıncası ortadan kaldırılabilir.

    “MESELE KURUMSAL VE VERGİSEL BİR KONUDUR”

    Dünyada din hizmetlerine yönelik gelirlerin fon gelirleri olduğu, bu harcamaların meşruiyetine inanmayan kesimlerin dışarıda kalma özgürlüklerini kullanabildikleri çok sayıda ülke vardır. Almanya’da yaşayan ve Almanya vatandaşı olan Müslüman Türkler protestan kiliselerinin harcamalarına yönelik kamu gelirlerine katkı yapmamaktadırlar. Daha doğrusu böyle bir zorunlulukları yoktur. Oysa, bizde, isimleri Yani, Agop, Moşe ya da Ali Haydar olan vatandaşlarımız da zorunlu olarak Sünni İslama yönelik hizmet üreten DİB’e katkı yapmak zorundadırlar. Mesele kişilerle ilintili bir mesele değildir, mesele yine DİB’in daha etkin çalışması, daha fazla insanı kucaklaması, daha açılımcı olması da değildir. Mesele kurumsal ve vergisel bir konudur.

    “DİB’İN KURUMSAL, ANAYASAL REFORMU ADETA İMKANSIZ BİR PROJE”

    Ama şunu da çok iyi biliyoruz ki DİB’in kurumsal, anayasal reformu adeta imkansız bir proje. Zira ülkemizde en detay konuda bile birbirlerinin gözünü çıkaran, saç saça, baş başa kavga eden kesimler nedense konu DİB’e geldiğinde muazzam bir mutabakat sağlayabiliyorlar. Senelerce Genelkurmay, CHP, seküler kesimin çok büyük bölümü ile siyasal İslamcı kesimlerin tek çatışmadıkları konu DİB’in kurumsal, anayasal yapısı olmuştur. Çünkü, devletçilik bizde sanıldığından da köklü bir anlayıştır ve bu anlayışın en yerleşik noktası da maalesef laik bir hukuk devletinde en sivil alan olması gereken din alanıdır. Sözde sosyal demokratlar da, sözde muhafazakarlar da din alanında çok koyu devletçidirler.

    “MUHAFAZAKARLARIN DİYANET’İ SAVUNMALARI STOCKHOLM SENDROMUDUR”

    Amaçları din kurumunu kontrol etmek olan sosyal demokratları bir ölçüde anlamak mümkündür ama dindar muhafazakarların kendi inançlarını kontrol altında tutmak için kurulmuş DİB’i savunmalarını anlamak eşit ölçüde mümkün değildir, olsa olsa Stockholm sendromudur. Birileri din kurumunu kontrol (!!!) altında bulundurmak için DİB’in anayasal yapısından yanadır. Başkaları da, bugün olduğu gibi bu büyük bütçeyi kendi siyasi amaçları doğrultusunda kullanabilmek için DİB’in mevcut statüsünü savunmaktadırlar. Meseleyi özgür bir toplum, laik bir hukuk devleti çerçevesinde görmek isteyen yok gibidir. Tekraren ifade ediyorum, birileri DİB’in anayasal bir kurum olmasını, genel idare içinde olmasını savunabilir, meşrudur, tartışırız. Ama biri çıkar da DİB’in genel idare dışına taşınmasını amaçlayan partiyi kapatırız derse (Siyasi Partiler Kanunu 89. madde), bu görüşü meşru, savunulabilir, hatta ahlaki bulmak da mümkün değildir.”

    “DİN HİZMETİ, BİR KAMU HİZMETİ DEĞİLDİR”

    Prof. Dr. Eser Karakaş, kamu parasının hangi alanlara tahsis edilmesi gerektiğinin netleşmesinin Türkiye’nin temel meselelerinden biri olduğunu vurgulayarak şunları dile getirdi:

    Mesele DİB’in varlığı değil merkezi bütçeli bir kuruluş olması yani seksen milyonun vergileriyle finanse edilmesindedir. Tüm yurttaşların vergileriyle, kamu parasıyla finanse edilen DİB’in ürettiği hizmetlerden hangi geniş kesimlerin hizmet alamadığı artık herkesin malumudur, bu konuya girmeye bile gerek yok, böyle kamu hizmeti olamaz. Kamu parasının gerçek mahiyetinin anlaşılamıyor olmasının sonuçları ülkemizde çok vahimdir. Sadece bu kavramın gerçek anlamını kavrayıp gereğini yerine getirsek ülkemiz çok önemli bir mesafe alır. Temel denklem şudur: Kamu parası kamu hizmeti üretimi içindir ve kamu parası ile finanse edilen hizmetler kamu hizmeti olmak zorundadır. Din hizmeti ise çok temel ve çok önemli bir hizmettir ama bir kamu hizmeti değildir; anayasal ilkelere dayalı bir biçimde devlet dışında üretilmelidir ve her inanç grubu kendi hizmetini özgürce üretebilmelidir. Diyanet İşleri Başkanlığı’na adeta görev olarak verilmiş olan “doğru din bilgisi” üretmek diye bir kavram da yoktur, sadece şiddet, nefret dili içermeyen farklı inançların birlikte yaşayabilme durumu vardır ve devlet de sadece bu “birlikte yaşayabilmenin” garantörüdür.

    “LAİK BİR DEVLETTE DİYANET BUGÜNKÜ FİNANSMAN BİÇİMİYLE OLAMAZ”

    Kamu parasının hangi alanlara tahsis edilmesi gerektiğinin netleşmesi ülkemizin temel meselesidir. Bu bağlamda laiklik, laik devlet ilkesinin türevi olarak imam-hatip liseleri, İlahiyat fakülteleri meseleleri gözden geçirilmelidir. CHP gibi partilerin “Biz iktidara geldiğimizde bu kurumlar gerektiği gibi işleyecek” gerekçesi de havada kalan, kalmaya teoride ve pratikte mahkum bir gerekçedir. Bizim milletin kavramlarla sorunu malum. Bunların en başında da laiklik geliyor. Laiklik kavramını dilinden düşürmeyenlere bile sorun, ciddiye alınabilecek bir tanım veremeyeceklerdir. Orta mektep bilgileri ile “din ve devlet işlerinin ayrışmasıdır” diyen çok çıkacaktır ama “peki Diyanet’i bu tanımın neresine koyacaksınız?” diye sorarsanız, çoğu da Diyanet’ten yanadırlar, cevap yine yoktur ya da ilk verdikleri tanımın tam tersi bir noktaya hemen geliverirler. Yukarıda da ifade ettim, diyanet ilginç bir müessesedir, siyasal İslamcılarla darbecileri, otoriter yönetim yanlılarını hemen aynı noktada buluşturuverir. Özgürlükçü bir laiklik tanımı kanımca çok basittir, kamu kaynaklarından inanç eksenli bir oluşuma bir kuruş bile tahsis edilmesinin yasaklanması ve kamu erkinin kullanımında dinsel bir referansın olmamasıdır. Yani, laik bir devlette Diyanet İşleri Başkanlığı, bugünkü finansman biçimiyle olamaz. Çok yakın geçmişte basına yansıyan bir haberde HDP Milletvekili Osman Baydemir hakkında, Diyarbakır Belediye Başkanlığı dönemindeki bir uygulaması nedeniyle, savcılık tarafından fezleke hazırlandığını öğrendik.

    Haber özetle şöyle: “HDP Sözcüsü Osman Baydemir hakkında Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu 2012 yılında belediye tarafından Diyarbakır’da inşa edilen binanın Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’ne (PSAKD) cemevi için tahsis edilmesine ilişkin imzaladığı protokolde “görevi kötüye kullanma” iddiasıyla fezleke düzenlendi. Anayasa’da Türkiye Cumhuriyeti’nin “Laik ve sosyal bir hukuk devleti” olduğu açıkça belirtildiği ifade edilen fezlekede, protokolde yer alan “Taraflar arasında çıkacak uyuşmazlıkların çözümünde Alevilik inancı gereği önce ceme gidilecektir” şeklindeki hükmün, laik devlet anlayışı ve Anayasa’da belirtilen “Devletin nitelikleri” başlığıyla ile bağdaşmadığı kaydedildi.”

    “CEME YARGISAL BİR YETKİ TANINAMAZ”

    Bir kamu görevlisinin, mesela bir Büyükşehir Belediye Başkanının, imzaladığı bir protokolde anayasanın laiklik ilkesine aykırı bir düzenleme yapmasının karşısında idari yargı kurumu, Danıştay, mutlaka devreye girmeli ve bu düzenlemeyi iptal etmelidir, bence hiç kuşku yok ama bu düzenlemenin cezai bir karşılığı olmalı mıdır, emin değilim doğrusu. Ben de, “Taraflar arasında çıkacak uyuşmazlıkların çözümünde Alevilik inancı gereği önce ceme gidilecektir” ifadesinin laik devlet ilkesi ile bağdaşmadığını, idari yargı tarafından iptalinin gerektiğini düşünenlerdenim ama bu nedenle protokolün tarafı olan Baydemir hakkında cezai işlemi anlamakta zorlanırım.
    Laik devlet ciddi bir meseledir ve devletin bir parçası, yerel ayağı olan (nedense bazıları böyle düşünmez) bir belediye yaptığı bir protokolde böyle bir ifade kullanamaz, bir inanç, bir kültür kurumu olan ceme yargısal bir yetki tanınamaz. Mesele bu kadar basit gibi duruyor ama fezlekenin basına yansıyan kısmında başka gariplikler de mevcut. Haberlere göre fezlekede, “Laik devlet sisteminde ‘din’ kamu hizmeti olarak kabul edilmez” ifadesi kullanıldı.” İşte, kanımca zurnanın zırt dediği yer de tam da bu cümle. Ben de bu cümlenin içeriğine tümüyle katılıyorum, laik bir devlette din hizmeti bir kamu hizmeti olarak algılanamaz. Fezlekede de bu belirtiliyor. Ama başka temel bilimsel ilkeler de var. Temel kamu maliyesi ilkesi kamu hizmetinin vergilerle finanse edilmesi zorunluğudur ama tersi de geçerlidir. Yani, bir hizmet vergilerle finanse ediliyorsa bu hizmet kamu hizmeti olmak durumundadır.

    Peki bu noktada Diyanet İşleri Başkanlığı’nı nereye koyacağız? Diyanet’e içkin mezhep tartışmalarını bile bir kenara koyabiliriz, sadece bir mezhebe yönelik din hizmeti ürettiğini unutabiliriz ama bu yalan unutma, Diyanet’in tüm inanç gruplarına hizmet ürettiği doğru olmayan varsayımını bile kabul etsek, DİB’in özünde din hizmeti ürettiği temel gerçeğini değiştirmiyor. Ama Diyanet (DİB) de vergilerle finanse edilen, merkezi bütçe içinde bir kuruluş. Peki Osman Baydemir için fezleke hazırlayan ve bu fezlekede “laik devlette din kamu hizmeti olamaz” diyen Sayın Savcı bu durum hakkında ne düşünmektedir acaba? Mahkemeler bu durumu def’i yöntemiyle Anayasa Mahkemesi’ne de soramıyorlar zira bu yöntem sadece kanunların anayasaya aykırılık iddiası için kullanılabiliyor. Peki, bizzat Anayasanın kendisi (madde 136, DİB) temel laiklik ilkesi olan “din hizmetinin kamu hizmeti olamayacağı” ilkesi ile çelişiyor ise ne olacak?”

    “DİYANET YETERİNCE TARTIŞILMADAN NE LAİKLİK NE DE HUKUK DEVLETİ İLKELERİ YAŞAMA GEÇİRİLİR”

    Karakaş, Türkiye’nin, Diyanet İşleri Başkanlığı kurumunu yeterince tartışmadan ne laiklik ne de hukuk devleti ilkelerini evrensel standartlarda yerine getiremeyeceğini de ifade ederek şöyle devam etti:

    “Geldik, Cumhuriyet’in en temel meselesine. DİB’in yeniden düzenlenmesi, Şeyhülislamlık kurumundan (vakıflarla finansman) vergilerle finanse edilen Diyanet’e dönüşümü Mart 1924’dür. Laiklik ilkesinin anayasal nitelik kazanması ise 1937. Din hizmetinin kamu hizmeti olamayacağı ilkesi ise evrensel, zaman ve mekandan bağımsız temel bir laiklik ilkesi. Şekilde görüldüğü gibi savcılarımız daha uzun süre anayasaya (136) aykırı temel ve doğru ilkeleri nasıl savunacaklar? Yaşananlar laiklik komedileridir sadece. Türkiye, Diyanet kurumunu yeterince tartışmadan ne laiklik ne de hukuk devleti ilkelerini gereğince, evrensel standartlarda yaşama geçiremeyecektir. Bir savcının din hizmetinin kamu hizmeti sayılamayacağını bir hukuk belgesine (fezleke) geçirmiş olması bile önemli bir adımdır. Gerisi, anayasayı temel evrensel bilimsel ilkelere uyarlama ise anayasa koyucunun görevidir. Diyanet’in hukuk devleti sınırlarına çekilmesi muhtemelen de ruhunu bürokratik rantlara kiralamamış gerçek inananlar için önemli, hatta hayatidir.

    “DEVLETİN GERÇEKTEN RESMİ BİR DİNİ VAR DEMEKTİR”

    Diyanet İşleri Başkanlığı gibi anti-demokrasi, anti-hukuk devleti bir kurum anayasal pozisyonunu koruyor ve AKP’liler yine demokrasiye çağ atlattıklarını söyleyebiliyorlar. Einstein çok haklı, uzayın bile bir sonu var muhtemelen ama cehaletin olmayabiliyor. AKP’liler laikliği “din ve vicdan özgürlüğünün sağlanması” diye tanımlamak istiyorlar ama hiç alakası yoktur. “Din ve vicdan özgürlüğü” konusu çok temel, çok önemli, üzerine, ifade özgürlüğü gibi titrenmesi gereken bir alan ama bu alan laiklikle alakalı bir alan değildir, temel hak ve özgürlüklerle ilgili bir alandır. Laiklik demek, ciddi bir çerçeve çizmek istiyorsak, kamu parasının yani vergi ve benzeri mükellefiyet gelirlerinin bir kuruşunun dahi bir inanç doğrultusunda kullanılmaması, harcanmaması demek ve sadece de bu demektir. Türkiye’de ise, Anayasa 136 ile anayasal-kurumsal kimlik kazandırılmış Diyanet İşleri Başkanlığı kamu kaynaklarıyla yani vergilerle faaliyet gösteren muazzam bir merkezi bütçeli kuruluştur, bu muazzam kamu kaynağını ise sadece bir inanç grubu, bir mezhep için kullanmaktadır ve aynı anayasal maddede bu kurum laikliğin gereği (!!!) olarak gösterilebilmektedir, zaten 21. yüzyıl dünyasında bir kamu kuruluşunun tüm inançlara ve felsefi görüşlere hizmet götürmesi de tanımsız bir faaliyettir. Devlet kurumları, Diyanet ya da bir mahkeme ‘dinin doğru yorumu’ kararı alabiliyorlar ise, bu devletin gerçekten resmî bir dini var demektir.

    “DİYANET’E NEŞTER ATMADAN ALEVİLİK MESLESİNDE MESAFE ALAMAYIZ”

    Laiklik devlete ilişkin bir niteliktir, toplumlar ve yurttaşlar için kullanımı en azından teorik açıdan sakıncalıdır. Laikliğin ya da kanımca daha doğru bir ifade ile laik devlet yapısının temel özelliği bu yapının, kamu düzenini olumsuz etkilemedikleri sürece, tüm inanç ve pratiklerine kör olmasıdır, devlet bir inanca, toplumda ağırlığı ne olursa olsun, ayrıcalık tanıyamaz, kamu kaynağı aktaramaz, aynı devlet ya da bu devletin anayasal, yasal bir kurumu “dinin doğru yorumunu” yapamaz, kimsenin böyle bir tekele sahip olması haddi değildir, devletin din kurumu ile ilişkisi sadece, kamu düzenine tehdit oluşturmadığı sürece, bu kurumun farklı dalları ile arasında eşit mesafeyi korumaktır. Türkiye devleti vatandaşını Sünnilik ve Türklük üzerinden tanımlamaktan vazgeçmediği sürece bu topraklarda kalıcı bir huzur pek mümkün değildir. Çok seneler geçti, Alevi meselesinde bir iyileşme yok, muhtemelen durum Alevi yurttaşlarımız için daha da kötüye gidiyor. AKP de 22 senelik iktidarından sonra utanmadan, sıkılmadan “Alevilik konusunda iki (belki de üç) çalıştay yaptık, başka ne yapacaktık?” falan diyebiliyor. Alevi meselesini sağlıklı tartışabilmek için her şeyden önce devletin laiklik vasfını iyi oturtmak gerekiyor; bireyler, toplum değil, devlet laik olacak ve her türlü inanç, felsefe karşısında eşit mesafede durmayacak. Bu çok yanlış bir ifadedir, kamu düzeninin evrensel standartlarda ihlali dışında, kör olacak. Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) büyük problemini tartışmadan, laik devlet ilkesi doğrultusunda bu soruna neşter atmadan Alevilik meselesinde mesafe almak mümkün değildir, bu nokta iyi anlaşılmalıdır.

    “DİYANETİN VARLIĞINI SORGULAMAYAN HER LAİKLİK TARTIŞMASI YANLIŞTIR”

    Alevilerin, hukuka saygılı, hukuk devleti talep eden yurttaşların talebi DİB’in genel idare dışına taşınması ve genel vergilerle finansmanına son verilmesi olmalıdır; çözüm belki serbest iradeye dayalı fonlarla finansman ya da vakıf sistemidir, bu konu tartışmaya açılmalıdır. Ancak mesele DİB meselesinden de daha büyüktür çünkü laik devleti temsil eden en üst kişi ve kurumlar bizim ülkemizde din üzerine ahkâm kesmeyi, inançları tanımlamayı, kimin nasıl olması gerektiğine, kimin ne olduğu konusunda karar vermeyi kendilerine vazife edinebilmektedirler. Türkiye’nin iki önemli meselesi, başkalarının yanında, Alevi ve Kürt meselesidirler. Bu iki farklı görünümlü meselenin de ortak paydası bizim devletin inançlar ve etnik kimlikler konusunda kör olmasıdır. Devlet, sadece bir davranış kodu olarak değil, anayasal olarak bile vatandaşını Sünni ve Türk varsaymaktadır; Anayasa madde 136 yani DİB maddesi Sünni vatandaşın, 66. madde de Türk vatandaşın tanımıdır bir açıdan. Türkiye devleti vatandaşını Sünnilik ve Türklük üzerinden tanımlamaktan vazgeçmediği sürece bu topraklarda kalıcı bir huzur pek mümkün değildir. Anayasal vatandaşlık yani vatandaşının dini inancına ya da inançsızlığına, etnik kökenine kör bir devlet bu kadar mı zordur? Türkiye’de Diyanet’in mevcudiyetini konu etmeyen, sorgulamayan her laiklik tartışması yanlıştır, yanlıştan öte, saçma sapandır.

    “CHP BİLE BU MUTABAKATIN İÇİNDEDİR”

    Kanımca zaten, vergi meselesini içermeyen bir laiklik tanımı anlamsızdır. Yine kanımca yapılmış en iyi sekülerlik tanımı ABD Anayasasının o ünlü birinci ekidir (1791). Yarı şaka bir saptamada bulunacağım, bizdeki galiba en doğru laiklik tanımı ilkokulda öğrendiğimiz tanımmış: “Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması.” Mevcut durum, 130 milyar TL bütçesi, vergilerle maaşlarını alan 140 bin imamı, çalışanıyla, verilen inanılmaz fetvalarıyla Diyanet bu doğru tanımın içine girmiyor galiba. İşin özü şu galiba: Türkiye’de Diyanet’in mevcudiyetini konu etmeyen, sorgulamayan her laiklik tartışması yanlıştır, yanlıştan öte, saçma sapandır.

    Gelelim siyasi İslamcılara; yaşımız maalesef AKP iktidarlarının öncesinde, çok öncesinde bu kesimin Diyanet hakkında ne düşündüklerini hatırlayacak, bilecek kadar ileri. Bu siyasi İslamcı kesim, bence bugünküne oranla birazcık daha tutarlı bir yaklaşımla, o tarihlerde Diyanet kurumunun kendilerine devletçi dini empoze eden bir baskı kurumu olduğunu ileri sürüyorlardı. Sonra, AKP geldi, Diyanet’in başına ilginç ilahiyat profesörleri atandı, dokuz yaşında kızların evlendirilebileceği fetvaları ortalara saçıldı, bu siyasi İslamcı kesim de eski çekincelerini attılar, adeta yekpare bir biçimde başımıza Diyanetçi kesildiler. Diyanet kurumu bana çok ilginç gelmiştir eskilerden beri; adeta birbirlerinin gözlerini çıkaracak kadar bağdaşmaz görüşlere sahip sözde sekülerler ile siyasi İslamcılar arasında Diyanet konusunda bir örtük mutabakat vardır, farklı gerekçelerle de olsa bu kurumun bir devlet kurumu olarak muhafazasını şiddetle savunurlar. Maalesef CHP bile bu mutabakatın içindedir.”

    Devrim FINDIK/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER
    ‘Bir fetih ideolojisi geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız’-VİDEO
    ‘Diyanet artık bir devlet kurumu olmaktan çok tarikatların merkezi haline gelmiş durumda’-VİDEO
    ‘Türkiye’de dini radikal olarak politikanın dışına çıkarmak gerekiyor’-VİDEO

  • ‘Türkiye’de dini radikal olarak politikanın dışına çıkarmak gerekiyor’-VİDEO

    ‘Türkiye’de dini radikal olarak politikanın dışına çıkarmak gerekiyor’-VİDEO

    PİRHA-Yazar, Prof. Dr. Fikret Başkaya,  Türkiye’de rejimin hiçbir zaman laik olmadığının altını çizerek, “Diyanet İşleri Başkanlığı bir kurum devletin göbeğinde duruyor ve bu devletin dine karıştığı anlamına geliyor” dedi. Başkaya, “Türkiye’de ilericilikten, sosyalizmden, demokrasiden yana güçlü bir damar var. Fakat bu damar kendi varlığı, gücüyle orantılı bir şey ortaya koyamıyor, realize olamıyor. Adım adım aşındırıyorlar, bunu net olarak teşhis etmek gerekiyor. Vakitlice de bu saldırıyı durdurmak gerekiyor” diye konuştu. 

    Pir Haber Haber Ajansı (PİRHA) olarak yeni bir haber dizisi başlattık, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı masaya yatırıyoruz.
    Türkiye’de halkın en güvenmediği ikinci kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı her geçen yıl artan bütçesi, genişleyen yetkileri, yaptığı açıklamalarla, verdiği fetvalarla toplumsal yaşamın her alanında gittikçe daha çok söz sahibi oldu. Din işlerinden sorumlu, devlete bağlı bir kurum olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), kurulduğu 1924 yılından bu yana devlet içindeki varlığı, işlevleri, iktidar politikalarının hayata geçirilmesindeki etkin rolü, her geçen yıl artan bütçesi ve değişen siyasal konumu itibariyle her daim bir tartışma konusu oldu. Son yıllarda eğitim-öğretimde de etkin rol verilen Diyanet Milli eğitim Bakanlığı ile çeşitli protokoller imzalayarak laiklik karşıtı eğitimin kalıcılaşması için çabalıyor.

    “Bütçesi büyük, varlığı tartışmalı kurum: Diyanet‘in tarihsel ve güncel görevini, toplumdaki yerini, laiklik karşıtlığını, kadınlara bakışını, Alevi toplumu üzerindeki etkisini Yazar Prof. Dr. Fikret Başkaya ile konuştuk.

    “TÜRKİYE GERÇEK ANLAMDA HİÇBİR ZAMAN LAİK BİR ÜLKE OLMADI

    PİRHA- Diyanet’in kuruluş amacı nedir?

    FİKRET BAŞKAYA: Laiklik, modernite devrimi ve aydınlanmadan sonra ortaya çıkan bir şey. Aydınlanmada, insan kendi tarihini yapar, kendi yolunu tayin eder. Bu batıda 17-18. yüzyılda ortaya çıkıyor. Fakat orada laikliğin gelişmesine uygun koşullar oluşuyor. Bir, geleneksel ideolojiden bir kopuş, ikincisi ise dinden bir kopuş var. O dönem kilise bir sömürü aracı aslında, insanların bilincini hizaya getiriyor. Bu faktörler orada dinin politikanın dışına çıkarılmasına uygun koşullar yaratıyor. Buraya, yani Osmanlı devletine baktığınızda bir aydınlanma devrimi yok. İslam devleti değil, dini İslam olan bir devlet var. Bu dönem bazı kıpırdanmalar oluyor. 2. Mahmut zamanında Efkaf (bakanlık-nazırlık) kuruluyor.

    Türkiye, emperyalist savaşın (1. Dünya Savaşı) tarafı. Tabi resmi tarih oraları hafif geçer. Emperyalist savaşın sonunda Türkiye yenilen tarafta. Bu savaşta diğerlerinin amacı neyse Türkiye’nin de amacı aynı; yayılmacılık.  Milli Mücadele döneminde Efkaf ve Şer’iye örgütü kuruluyor. Daha sonra saltanatın tasfiyesinden sonra Diyanet diye bir kurum oluşturuluyor. Aslında laik bir ülkede böyle bir kurum olmaz. Şu anda 7 bakanlığın bütçesinden büyük bütçeye sahip ve bu bütçeyi sınırsızca kullanabilir yerde. 1924 yılından itibaren laikleşme yönünde yavaş yavaş adımlar var. Fakat laiklik kavramı 1937’de anayasaya giriyor. Tek parti iktidarı var. Türkiye’de bir modernite devrimi yaşanmaması demek; bir yurttaş bilinci olmamasıdır. Osmanlı tebası ‘ben cumhuriyet ilan ettim’ deyince yurttaş olunmuyor. Tekçi bir rejim ve hiçbir şeye nefes aldırmıyor. Ayıplı bir rejim aynı zamanda. 1910’lu yıllardan itibaren Anadolu’nun kademe kademe otokton halkları temizleniyor. Böyle bir rejim laik demekle laik olmuyor. Diyanet İşleri Başkanlığı bir kurum devletin göbeğinde duruyor ve bu devletin dine karıştığı anlamına geliyor.

    “DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI HANEFİ MEZHEBİNE HİZMET EDEN BİR KURUMDUR”

    Halbuki laikliğin tanımı şudur. Din hiçbir siyasi işlev görmeyecek, siyaset de din alanına asla karışmayacak. Dini devlet aygıtının dışına çıkarmadığınız zaman bir şekilde siyaset dine karışıyor. Dolayısıyla Türkiye gerçek anlamda hiçbir zaman laik bir ülke olmadı. Anayasa laik diye yazıyor ama demokratik, hukuk devleti diye de yazıyor. Anayasaya yazılınca olan bir şey değil bu. Diyanet İşleri Başkanlığı Hanefi mezhebine hizmet eden bir kurumdur. Ülkede bir tek Müslümanlar değil  Aleviler, Yahudiler, Hristiyanlar var. O yüzden Türkiye’deki rejimi laik bir rejim saymak asla mümkün değil.

    “TÜRKİYE NATO’YA GİRİNCE, KÜLTÜR POLİTİKASINI BİLE EMPERYALİZM BELİRLER HALE GELDİ”

    1920’lerden 2. Emperyalist Savaşı’na kadar devlet dini sınırlıyor. 1945’ten sonra Türkiye NATO’ya girince artık bir Amerika uydusu oluyor. Sadece dış politikasını değil, kültür politikasını bile emperyalizm belirler hale geliyor. 1945 yılına kadar ki olan o yaklaşım iki şekilde değişiyor. Bir; Türkiye’nin mülk sahibi olan egemenleri, hakim sınıfları, sadece bu ideolojiye bağlı olarak ülkeyi yönetemeyeceklerinin farkındalar. Dini yardıma çağırmak zorundalar.
    İkinci faktör ise emperyalizm. Ortadoğu’da Müslüman ülkelerin kendi ayakları üstünde durması engelleniyor. Burada İslam’ı adım adım palazlandırıyor. Demokratik, sosyalist, ilerici, komünist akımlara karşı bir dalga-kıran olarak onu oluşturuyor. Dikkat ederseniz kuran kursları, İmam Hatip okulları açılıyor. Bu bütünlük içerisinde meseleyi ele almak gerekiyor.

    “12 EYLÜL DARBESİ İLE TÜRK-İSLAM SENTEZİ REJİMİN RESMİ İDEOLOJİSİ HALİNE DÖNÜŞTÜ

    -Diyanet’in süreç içerisinde misyonunda nasıl bir değişiklik oldu?

    1945’ten sonra adım adım dinci gericiliğin önü açılıyordu. Tarikatlara, cemaatlere toleranslı davranılıyor veya Fettullah Gülen hareketinin Komünizme karşı örgütlenmesine destek sunuluyordu. Zaten AKP’yi iktidara taşıyan süreç adım adım oluşturulmuştu. 2 aşamada bu iş hızlandı. 12 Mart 1971 darbesi sonrasında dinci ve ırkçıları sola karşı kulandılar. 12 Eylül 1980 darbesi ile de Türk-İslam sentezi rejimin resmi ideolojisi haline dönüştü. Bu Türk-İslam senteziyle tarikatlar ve cemaatlerin devlet aygıtına sızdırılması süreci hızlandırıldı. 2002’den sonrada İslamcı bir parti tek başına iktidar olmayı başardı. Fettullah Gülen ile adı konulmamış bir iktidar ortaklığı vardı. Fettullah Gülen devlet aygıtı içerisinde yerini sağlamlaştırdıkça hevesi arttı ve süreci tek başına götürmek gibi bir şeye kapılınca bir darbe oldu. Darbe kısmen Gülen hareketini tasfiye etti ve ondan boşalan yerler yeniden tarikatlar ile dolduruldu. Böyle bir şeyin sonunda Diyanet bence hakim devlet aygıtı haline geldi. Her şeye yön veriyor. Adım adım laik eğitimi aşındırıyorlar.

    “TÜRKİYE’DE REJİM LAİK DEĞİL AMA DEMOKRASİDEN YANA GÜÇLÜ BİR DAMAR VAR

    -AKP iktidara geldiğinden bu yana Diyanet’te ne gibi değişiklikler oldu?

    Şöyle bir yanlış veya algı var; Türkiye bir Suudi Arabistan veya Afganistan olur mu? Bu soru yanlış bir soru. Hiçbir devlet öbürüne benzemez. Kendine göre tarihi, kültürü vardır. Türkiye de onlara benzemez. Onlara benzemediği için bu İslam içi olmadığı anlamına gelmiyor. Her şeye rağmen Türkiye’de rejim laik değil ama ilericilikten, sosyalizmden, demokrasiden yana güçlü bir damar var. Fakat bu damar maalesef kendi varlığı, gücüyle orantılı bir şey ortaya koyamıyor, realize olamıyor. Adım adım aşındırıyorlar, bunu net olarak teşhis etmek gerekiyor. Vakitlice de bu saldırıyı durdurmak gerekiyor.

    “LAİK DEVLET DİN ADAMINA ASLA MAAŞ ÖDEMEZ

    -Diyanet ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın iç içe geçmiş faaliyetlerini nasıl okumak gerekir?

    Ellerinden gelse Türkiye’yi sırf imam hatip okulları yapacaklar. 4+4+4 ile başlayan akım etkili bir şekilde kendini dayattı. Milli Eğitim Bakanlığı’nın direksiyonu dincilerin elinde ve bu direksiyon o tarafa kırılıyor. 4-6 yaşındaki çocuklara kuran kursları dayatılıyor. Bu civcivi yumurtada iken ezmektir. Rejimin niteliğini değiştirmeden bu dinci saldırıyı durdurma imkanı yok. Türkiye’de dini radikal olarak politikanın dışına çıkarmak gerekiyor. Aksi halde kazanımların kalıcılığı olmayabilir. Devlet asla dine karışmayacak, senin inancın devleti ne ilgilendirir?

    “‘ALEVİLERİ DEVLET AYGITINA NASIL HAPSEDERİM’ DİYE PLANLAR YAPIYOR”

    Laik devlet din adamına asla maaş ödemez. Ne olacak? İnsanlar bir araya gelip bunu çözecek. Türkiye’nin nüfusu ile İran nüfusu aşağı yukarı yakın. Burada İran’ın 2 katından fazla cami var. 200 metre arayla camiler var, namaz kılan 4-5 kişi vardır. Ülke kaynaklarının her gün daha çoğunu dine harcayan bir rejim. Türkiye’nin kendi geçmişi ile bir kere yüzleşmesi gerekiyor. Alevilere, Kürtlere, Ermenilere, Süryanilere, Keldanilere, Pontus Rumlarına oto-kritik yapacak, açık açık ilan edecek. Bunu yapmadan asla demokratikleşemez, Kürt sorununu da asla çözmez.

    Alevileri devlet aygıtına nasıl hapsederim diye planlar yapıyor. İşin gücün mü yok? Alevilerden yapılan tarihsel haksızlığa karşı açık açık özür dilemek gerekiyor. Yüzleşmek gerekiyor, bu olmadan işler asla yoluna girmez.

    “KÜRTLERE VE ALEVİLERE YÜZYILDIR ZULÜM EDİYORLAR, KATLEDİYORLAR

    -Laik, demokratik ülkelerde devlet destekli dini kurumlar yok, bizim ülkemizde var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Asla olmaz, mümkün değil. Ya o ya da öteki. Diyanet, ben siyasete karışacağım demektir. Bu ayıplı, herkesi bastıran tekçi bir devlet olduğu için Kürtlere ve Alevilere yüzyıldır zulüm ediyorlar, katlediyorlar. Açık Radyo’yu Ermeniler ile ilgili bir şey geçtiği için kapattılar. Hiç bir şey gerektiği gibi tartışılamıyor bu ülkede. Bağnaz, resmi ideoloji buna izin vermiyor. Ana okuldan, üniversiteye resmi ideoloji bilince şırınga ediliyor ve işlevsiz hale getirilmek isteniyor. Rejimin, ayıpları ile yüzleşmesi lazım.

    Fransa’da böyle bir şey yapmak kimsenin aklına gelmez. Fransa laik bir ülke. Orada bir aydınlanma yaşanmış, eski rejimle hesaplaşılmış, dinde reform yapılmış ve siyaset-din alanları birbirinden ayrılmış. Türkiye’de bu kısmen yapıldığı için problemli ve buraya kadar gelmiş.

    Buse Nehir DEMİR-Cebrail ARSLAN/ANKARA

     

    İLGİLİ HABERLER

    ‘Bir fetih ideolojisi geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız’-VİDEO
    ‘Diyanet artık bir devlet kurumu olmaktan çok tarikatların merkezi haline gelmiş durumda’-VİDEO

     

  • ‘Diyanet artık bir devlet kurumu olmaktan çok tarikatların merkezi haline gelmiş durumda’-VİDEO

    ‘Diyanet artık bir devlet kurumu olmaktan çok tarikatların merkezi haline gelmiş durumda’-VİDEO

    PİRHA- Akademisyen/Avukat Cenk Yiğiter, Cumhuriyetin ilanıyla birlikte hilafetin kaldırıldığını ancak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Evkaf ve Şeriya Vekaleti (Bakanlığı) nın devamı haline geldiğini ifade etti. Yiğiter, “Dolayısıyla Türkiye üzerinde devletin de kendisini tarif ettiği fıkıhla İslam’ın Sünni yorumunu hatta yoğunlukla Hanefi yorumunu topluma empoze eden bir kurum haline geldi. Diyanet bir yanıyla da günümüzde artık bütün bu tarikatların bir koordinasyonu haline geldi. Artık bir devlet kurumu olmaktan çok bu tarikatların merkezi haline dönüşmüş durumda” dedi.

    Pir Haber Haber Ajansı (PİRHA) olarak yeni bir haber dizisi başlattık, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı masaya yatırıyoruz.
    Türkiye’de halkın en güvenmediği ikinci kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı her geçen yıl artan bütçesi, genişleyen yetkileri, yaptığı açıklamalar, verdiği fetvalarla toplumsal yaşamın her alanında gittikçe daha çok söz sahibi oldu. Din işlerinden sorumlu, devlete bağlı bir kurum olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), kurulduğu 1924 yılından bu yana devlet içindeki varlığı, işlevleri, iktidar politikalarının hayata geçirilmesindeki etkin rolü, her geçen yıl artan bütçesi ve değişen siyasal konumu itibariyle her daim bir tartışma konusu oldu. Son yıllarda eğitim-öğretimde de etkin rol verilen Diyanet Milli eğitim Bakanlığı ile çeşitli protokoller imzalayarak laiklik karşıtı eğitimin kalıcılaşması için çabalıyor.

    “Bütçesi büyük, varlığı tartışmalı kurum: Diyanet‘in tarihsel ve güncel görevini, toplumdaki yerini, laiklik karşıtlığını, kadınlara bakışını, Alevi toplumu üzerindeki etkisini Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden OHAL döneminde yayımlanan KHK’yle ihraç edilen ‘Barış Bildirisi’ imzacısı Akademisyen /Avukat Cenk Yiğiter’le konuştuk.

    “DİYANET, ŞERİYE VE EVKAF MAKAMLIĞI’NIN DEVAMIDIR

    PİRHA: Diyanet’in kuruluş amacı nedir?

    CENK YİĞİTER: Diyanetin kuruluş amacına pozitif hukuk çerçevesinde bakmak da mümkün. Ama bunu tarihsel ve siyasal çerçevede incelemek de mümkün. Bu devlet Anayasa’da laik bir devlet olarak tanımlanmıştır. Laiklik de bize çocukluktan öğretilen din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması olarak öğretilmiştir. Evet işin bir boyutu budur ama asıl bunun daha detaylı anlaşılması gereken kısmı, bütünüyle hukuk düzeninin ve devletin fiillerinin, işlemlerinin bütün inançlara ve dahi inançsızlıklara eşit mesafede konumlanmasıyla ilgili bir şeydir. Bu işin tarihsel boyutunu bilmesek ‘öyle bir kurum kurmuşlar ki toplum içerisinde ibadet yerleri var, o ibadet yerlerinde çalışan insanlar var, toplumda böyle bir ihtiyaç var, devlet düzeninde de böyle bir kurum kurulmuş. Bu ihtiyaçları gidermek üzerine adeta bir kamu hizmeti gibi’ çıkarımını yapacağız.

    Siyasal modernleşme, Batılılaşma aslında çok net olarak 19. yüzyılda başlıyor. Ama halkımızda Osmanlı’nın şeriat devleti olduğu algısı da var. Aslında öyle de değil. Çok hukuklu bir devlet, cemaatler toplumu, milletler birleşimi bir imparatorluk aslında. Ve modern hukuk sisteminden çok uzak elbette. Kaldı ki birinci dünya savaşında dağılmış olan bir imparatorluk. Bizim siyasi modernleşme maceramızda, aslında modernleşme süreci cumhuriyet ile başlamadı ama cumhuriyet ile beraber o imparatorluk dağıldı, çok daha küçük bir coğrafyaya geldi. Ve burada aynı zamanda çok hızlı bir uluslaşma süreci başladı. O dönem Cumhuriyet’in kurucu kadroları ve devamında ilk olarak oradaki kadrolar oldukça otoriter bir şekilde bir ulus üretme projesine dahil oldular. Ve bu ulusu üretirken de açıkçası belki de bugüne kadar gelen pek çok ülkenin sorunlarından birisi bu ulusu Türk olarak tanımladılar. Türk’ün talihsiz olan kısmı aynı zamanda bir etnisiteye denk gelmesidir. ‘Anayasa’ya yuttaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türk’tür’ diyorlar ama Türk diye bir etnisite de var. Dolayısıyla tırnak içinde birileri ‘Öz Türk’ oluyor, birileri de vatandaş oluyor. Dolayısıyla bu işin bir boyutu, bir diğer boyutuyla da Türk nüfusu. Uluslaştırılacak Türk nüfusunun çoğunu İslam’ın Sünni mezhebine ait olarak gördüler. Halbuki Sünni mezhebe bağlı olan o kesimde Sünniliği kırsal alanda kültürel olarak yaşayan, çok kısıtlı olarak bilen bir kitleydi. Hem cemaatleri bastırmak hem de Sünniliğin bir nebze modernize edilmiş, modern hukukla bağdaşabilecek bir Sünnilik üretmek istediler. Ve o yüzden malum Hilafet kaldırıldı, Şeyhülislamlık makamı da kaldırıldı ama bunu Şeriye ve Evkaf Vekaleti takip etti. Aslında Diyanet İşleri Başkanlığı Evkaf  ve Şeriya Vekaleti  (Bakanlığı) nın devamı haline geldi. Dolayısıyla Türkiye üzerinde devletin de kendisini tarif ettiği fıkıhla İslam’ın Sünni yorumunu hatta yoğunlukla Hanefi yorumunu topluma empoze eden bir kurum haline geldi.

    “DİYANET ALEVİ TOPLUMU İÇİN ÇOK BÜYÜK BİR SIKINTI”

    -Diyanet’in süreç içerisinde misyonunda nasıl bir değişiklik oldu?

    Öncesinde Türkiye’de gayrimüslim bir nüfus vardı, o nüfus azaldı. 1915’te azaldı, sonrasında mübadele ile azaldı. Zaten artık orası devlet için çok görünmez bir şeye dönüştü. Ama bu ülkede İslam içerisinde devletin tarif ettiği çok büyük bir ölçüde Alevi nüfus var. Ve bu Alevi nüfusun da Sünnilikten farklı olarak bir kurumsallığı yok. Bir devlet dini olmadığı için ama Sünnilik Osmanlı’dan beridir bir devlet diniydi. ‘Biz yeni bir ulus üreteceğiz. Bu ulusun da adı Türk, dili Türkçe, dini inancı İslam’ demekle de kalmadılar. Dini inancı da Sünni, olabildiğince Hanefi bunun fıkıhı da devlet tarafından bir şekilde tarif edilmeye başlanacak. Aslında şehirleşmeyle, modernleşmeyle bu tarikatların, cemaatlerin hayatı çok kapsadığını düşünüyorum. Ve devamında da AKP gibi siyasal İslamcı bir iktidar ortaya çıktığı zaman  dolayısıyla burası çok açık bir dayatmaya, çok açık bir asimilasyona, çok açık bir empoze etme biçimine dönüştü. Bu Alevi nüfus için çok büyük bir sıkıntı. Sünniliğin içerisinde bile belli bir yorumu, belli bir anlayışı bütün ulus üzerine empoze eden, yaymaya çalışan bir imkan yarattı. Şu an da otoriter, faşizan bir siyasal İslamcı rejimin eline bu enstrümanı vermiş oldu. Ve bu enstrümanı AKP ve MHP iktidarı sonuna kadar kullanıyor.

    “İKTİDARDAN UZAKKEN MEDİNE HUKUKU, İKTİDARA GELİNCE MEKKE HUKUKUNA GEÇTİLER”

    -AKP iktidara geldiğinden bu yana Diyanet’te ne gibi değişiklikler oldu?

    İlk baştaki çok saf bir hukuk anlayışıyla baktığımız zaman toplumun dini ihtiyaçlarını lojistik olarak, personel olarak giderilmesi için bir kurum olsaydı evet bu kadar büyük bütçelere sahip olmaması gerekirdi. Doğrudan kamu hizmetiyle ilgilenen ve çok daha büyük bütçelere ihtiyacı olan Orman Bakanlığı gibi. Dediğiniz gibi Diyanetin devasa bütçeleri var. Ve bu bütçelerin büyük bir kısmı personel gibi ama şunu da biliyoruz. Bu personel bir Alevi köyüne gidip camiye personel atayıp o camiyle hiçbir alakası olmasa bile orada simgesel olarak da bayrak dikmek aslında. Bu devletin, şu an da bu rejimin sahip olduğu dinsel anlayışın bayrağını dikmek demek. Sadece dini personel değil devamlı bir sürü yayınları çıkıyor. Bir de sürekli arsız bir bürokrasiye dönüştüğü için bütün o bütçeyi de böyle gayet lüks içerisinde de harcıyorlar. Burada bir kamu hizmeti amaçlı bir kuruluş olmadığı, çok ciddi toplumsal siyasal işlemler yüklenmiş ve rejimin artık bir kolonu haline geldiği vazgeçemeyeceği bir şeye dönüştü.

    Siyasal İslamcı cenahı gençliğimden beri tanıyorum. İktidardan çok uzak olduğu zamanlarda bunların çok büyük çoğunluğu ‘Diyanet kapatılmalıdır’ diyordu. Benim dinimi nasıl yaşayacağımı nasıl devlet belirler? Zorunlu din kültürü derslerine de karşıydılar. İktidardan uzakken Medine Hukuku iktidara gelince Mekke Hukuku’na geçtiler. Şimdi artık ‘benim çocuğuma nasıl din eğitimi verirler’ demiyorlar. Tam tersine ‘bizim anlayışımızı bütün topluma bu güçle empoze edeceğiz’ diyorlar. Ve de en ufak bir itiraz olduğu zaman da ‘din düşmanısın’la geliyor bu refleks. Ondan sonra da vatan hainisin. Bu kavramlar da birbirine yaklaşmaya başladı. Ve şu an çok tehlikeli bir yerde olduğunu da düşünüyorum. Bir yandan imkanlar da var. Halkın çok büyük bir kısmı da tepki gösteriyor. Bu gerçekten Türkiye’de özgürlükçü gerçek anlamda laikliğin oluşmasına imkan da verebilir. Ama bir yanıyla da gerçekten iş işten geçebilir. Bu gidişat ciddi anlamda toplumsal bir öfkeye sebebiyet verebilir diye de düşünüyorum.

    “DİYANET’İN DİN EĞİTİMİ İMKANLARIYLA MİLLİ EĞİTİM’İN DİN EĞİTİMİ İMKANLARI BİRLEŞTİ”

    -Diyanet ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın iç içe geçmiş faaliyetlerini nasıl okumak gerekir?

    Devlet okulunda din eğitimi hiçbir şekilde olmamalı. Diyorlar ki ‘peki ben çocuğuma nasıl din eğitimi aldıracağım?’ Bunun imkanları var. Diyanet’e bağlı denetim altında Kuran kursu var mesela. Sünnilik için düşünmeyelim. Veya Alevilik için başka dernekler var mesela. Ama onlar önce seçmeli din dersine giriştiler. Orada da dediler ki biz kimseyi zorlamıyoruz. Orada da Diyanet’in din eğitimi imkanlarıyla Milli Eğitim’in din eğitimi imkanları birleşti. Ama o seçmeli denen din dersleri öyle bir hale geldi ki zorunlu seçmeli oldu. Başka bir alternatif koymuyorlar insanların önüne. Veya o okulun olduğu mahallede, mahalle baskısı denen şey var. Çocuk o dersi seçmezse mahallede başka türlü bakılmaya başlanacak. O seçmeli dersler önce bu şeyin içerisine girdi. Zorunlu din derslerinin artık bugün eğitimci bile olmayanların vermesi, bir yanıyla ÇEDES projesi. Ve ÇEDES projesi sadece Diyanet’i de bağlamıyor. Tarikatlar, cemaatler dahil oluyor. Kaldı ki sadece tarikat cemaat de değil Ülkü Ocakları, liselerde vs. seminer vermeye başladı. Gayet bir siyasi yapılanma hatta çok şaibeli, paramiliter yapılanma gelip okullardan kendisine militan devşirmeye çalışıyor. Ve sadece dinsellik de değil, işin sadece böyle bir boyutu da var. Bu nereye varır gerçekten tahminimiz zor açıkçası.

    DİYANET’İN LAİKLİK İÇERİSİNDE HİÇBİR ANLAMI YOK

    -Laik, demokratik ülkelerde devlet destekli dini kurumlar yok, bizim ülkemizde var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

    – Çok soyut bir şekilde konuşacak olursak Diyanet ve Laiklik bu dinsel duruma dair bir takım hizmet yürüten kurumlar olabilir. Mesela Avrupa’da belli bir dine mensup olanlar devlete belli bir vergi ödüyorlar. Onu da kendileri gönüllü olarak ödüyorlar. Sadece burayı düşünecek olursak böyle bir Diyanet’in laikliği zedeleyecek bir yönü olmayabilir. Ama Türkiye’deki Diyanet öyle bir Diyanet değil. Ama on yıllardır cemevlerinin ibadethane olup olmadığı tartışması içerisindeyiz. Bunun kararını da Sünni bir doktrin veriyor. İbadet yeri olarak kabul etmiyor. Diyanet İşleri Başkanı Türkiye’de kamuya açık yerlerde dinsel kıyafetle gezme hakkına sahip olan tek kişidir. Bir kilisenin papazı dahi bir caminin imamı dinsel kıyafetle sokağa çıkamaz. Ama Diyanet İşleri Başkanı çıkıyor. Giydiği dinsel kıyafet de İslam ve Sünni bir inancın kıyafeti. Eğer ki bu Diyanet laik devletle beraber bütün inançlara yaklaşıyorsa o zaman bir gün Sünni İslam kıyafetiyle gezsin öbür gün Katolik Papazı gibi gezsin. Veya hiçbiri ile gezmesin buna ne gerek var? Aslında orada devletin ürettiği bir ruhban var. Devlet tarafından atanmış bir ruhban ve ruhbanın başı rolünde. Dolayısıyla şu an ki Diyanet’in bu anlamıyla laiklik içerisinde Diyanet ile hiçbir alakasının olmadığı da bu anlamda ortada.

    “DİYANET ÇOK TEPKİ ALIYOR”

    -Diyanet’in kadına bakış açısını değerlendirir misiniz?

    – O fetvalarla şeri hükümleri ortaya giriyor. Şeri hükümleriyle kalmıyor fıkıha giriyor. Bir takım alimlerin görüşleriyle giriyor. Ve burada tabi kadının eve kapatılması, çalışma hayatından uzaklaştırılması veya kadının belli düzeyde şiddete maruz kalmasını da hoş gören bir yere doğru gidebilir. Artık çok tepki alıyor diye de fetvaları da bir otosansür mekanizmasından geçirmeye başladılar. Ama bir de şimdi yeni bir boyuttayız. Dün gördüm, Menzil tarikatı, kendi yerleşik olduğu Adıyaman’da mirasla ilgili uyuşmazlıkları da ‘biz hüküm merciiyiz. Hüküm mercii kurduk’ diye de bir şey söylediler. Bunu Menzil Tarikatı değil de dinsel olmayan herhangi bir cemiyet yapsa orayı buldozerlerle ezerler. ’Siz devlet içerisinde özerklik mi yaratıyorsunuz, bağımsız devlet mi kurdunuz’ derler. Ama şimdi bakın Menzil, mirasla ilgili, o mirasın nasıl paylaşılacağı hükümlerinin de modern hukukla alakası yok. Orada bunu uygulamaya başladı. Artık Diyanet’e bile gerek kalmadı bu anlamıyla. Diyanet de bir yanıyla artık bütün bu tarikatların bir koordinasyonu haline geldi. Artık bir devlet kurumu olmaktan çok bu tarikatların merkezi haline dönüşmüş durumda.

    Buse Nehir DEMİR-Cebrail ARSLAN/ANKARA

    İLGİLİ HABERLER

    >‘Bir fetih ideolojisi geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız’-VİDEO

  • ‘Bir fetih ideolojisi geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız’-VİDEO

    ‘Bir fetih ideolojisi geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız’-VİDEO

    PİRHA-3 milyar dolara yaklaşan bir bütçesiyle devasa bir kurum haline getirilen Diyanet İşleri Başkanlığı Türkiye’de artık güvenilmez ikinci kurum haline geldi. “Bütçesi büyük, varlığı tartışmalı kurum: Diyanet” başlıklı dosyamızın ilk konuğu Avukat/Yazar Ali Yıldırım. “Bir fetih ideolojisi geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız” diyen Yıldırım, “Diyanet Küba’ya bile cami yaptırıyor. AKP iktidarından 25 binden fazla cami açıldı. Diyanete, imam hatiplere, zorunlu din derslerine hayır denilmeden laiklik savunucusu olunamaz” dedi. Yıldırım ekledi: Laiklik konusunda Aleviler dışında hiçbir çevrenin samimiyetle işi sahiplendiğini düşünmüyorum. Bütün siyasi partiler, kurumlar laiklik konusunda yaya kalmışlardır!

    Pir Haber Haber Ajansı (PİRHA) olarak yeni bir haber dizisi başlatarak Diyanet İşleri Başkanlığı’nı masaya yatırıyoruz.
    Türkiye’de halkın en güvenmediği ikinci kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı her geçen yıl artan bütçesi, genişleyen yetkileri, yaptığı açıklamalar, verdiği fetvalarla toplumsal yaşamın her alanında gittikçe daha çok söz sahibi oldu. Din işlerinden sorumlu, devlete bağlı bir kurum olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), kurulduğu 1924 yılından bu yana devlet içindeki varlığı, işlevleri, iktidar politikalarının hayata geçirilmesindeki etkin rolü, her geçen yıl artan bütçesi ve değişen siyasal konumu itibariyle her daim bir tartışma konusu oldu. Son yıllarda eğitim-öğretimde de etkin rol verilen Diyanet, Milli eğitim Bakanlığı ile çeşitli protokoller imzalayarak laiklik karşıtı eğitimin kalıcılaşması için çabalıyor.

    Diyanet’in tarihsel ve güncel görevini, toplumdaki yerini, laiklik karşıtlığını, kadınlara bakışını, Alevi toplumu üzerindeki etkisini Avukat/Yazar Ali Yılırım‘la konuştuk.

    “‘DİN DEVLETSİZ YAPAMIYOR’ DİYE BİR YAKLAŞIM VAR

    PİRHA: Diyanet’in kuruluş amacı nedir?

    ALİ YILDIRIM: Diyanet İşleri Başkanlığı Türkiye’de dini meseleler ve iktidar meselesinde en başat kurumlarından birisi. Devletin ilişkisini düzenleyen bir kurum ve İslamiyet’in kendi yapısında devlet ve din kuruluşundan bu yana iç içe geçmiş durumda. Hz. Muhammed peygamberliğini ilan ettiği günden bu yana hem devlet başkanlığını hem dinin başkanı olmuştur. Yani devlet ve din birbirine yapışık biçimde ayrılmaz bir şekilde var olmuştur. İslamiyet’te devlet ve din birbirinden hiç ayrı olmamıştır. Bizim coğrafyamızda dinin devlete yapışık olması yalnızca İslam’la ilgili değil. Bizans döneminde de Hristiyanlık resmi din olmuştur. Yani iktidarlar bir din gerekliyse bu bizim tekelimizde olmalıdır diye düşünürler. Devlet dinsiz yapamıyor, din devletsiz yapamıyor diye bir yaklaşım var. Osmanlı’da da Bizans ve İslam geleneği olduğu gibi devam etmiş. Devletin din işine bakan Şeyhülislam makamı var. En üst düzeyde makam fakat o da padişah tarafından tayin ediliyor. Yani Şeyhülislam’ın kendisi bir devlet görevlisi, bir keramet sahibi değil, bir memur. Bu gelenek, aynı şekilde Türkiye Cumhuriyeti’nde de devam etti, ediyor. Cumhuriyetin kurulması ile birlikte halifelik kaldırıldı ama Diyanet kuruldu. Din işi olacaksa bunu bizim görevlendirdiğimiz memurlar eliyle yapacağız şeklinde bir çerçeve çizmişler.

    “DİYANET 1961 ANAYASASI İLE İLK KEZ ANAYASAL STATÜ KAZANDI”

    -Diyanet’in süreç içerisinde misyonunda nasıl bir değişiklik oldu?

    Demokrat Parti, 1950’ye geldiğimizde tam da istediği ortamı elde etmişti. Atılan adımlar onun siyasi görüşüne, ideolojisine oldukça uygundu ve siyaset dinle kuşatılmıştı. 1950’de Türkçe okunan ezan Arapçaya döndürüldü, Yüksek İslam Enstitüleri ve imam hatip okulları kurulmaya başlandı. Bu tarihlerde bu kurumlarla birlikte güçlenen dini ideoloji ve devletin dini siyasette kullanmasıyla devreye girmeye başladı, giderek de yoğunlaştı. Ardından 1961 Anayasası’nda Diyanet İşleri Başkanlığı ilk kez anayasal bir statü kazandı. Her ne kadar anayasada laiklik, hukuk devleti, özgürlük, demokrasi gibi ifadeler kullanılsa da Diyanet’in olmasını nasıl açıklayacaksın? Kanunla kurulmuş bir kurum anayasal zemine oturtuldu. Artık bundan sonra Diyanet’in karşımıza çok daha büyük bir kurum olarak çıkmasının da adımları atılmış oldu. O sıralarda Alevilik de Diyanet İşleri’nde bir masa ile temsil edilsin diye bir öneri ortaya atıldı. Bu öneri çok büyük bir tartışma kopardı. Dediler ki “Aleviler camilere gelip mum mu söndürecekler, Kızılbaşlar nasıl bizimle eşit sayılabilir” gibi tartışmalar yapıldı. Tabi o hüküm geri çekildi ve 1965’te bu devasa ilişkileri düzenleyen Diyanet Yasası çıktı.

    BİR FETİH İDEOLOJİ GELİŞTİREN DİYANET KURUMU İLE KARŞI KARŞIYAYIZ

    -AKP iktidara geldiğinden bu yana Diyanet’te ne gibi değişiklikler oldu?

    1961 düzenlemesinden sonra taşra teşkilatı ile diğer bakanlıklar, kamu kurumları gibi devasa bir kurum haline dönüştü. Her ilde bir müftülük var, ardından bu ilçelere de yayıldı. Bu müftülerin her köyde bir de imamları var. Böyle olduğu zaman bütün ülkeyi dal budak saran, kılcal damarlarına kadar Diyanet’in önderliğinde ideolojik hattında yayılan bir örgütlenme ortaya çıktı.

    1982 Anayasasında Diyanet’in merkezi konumu daha da güçlendirildi. 136. maddesinde darbeci generaller ‘laiklik çerçevesinde İslami işleri yapar’ diye bir hüküm ortaya çıkardı. Karşımıza bir uygulama daha çıkmış oldu. Bu da Alevi köylerine zorla cami yaptırılması. Dersim’den başlayarak İç Anadolu bölgesine, Trakya’ya kadar devlet Alevi köylerine camileri zorla yaptırmaya başladı. 1980’ne kadar cami görmeyen Aleviler bundan sonra zoraki camilerle zoraki imamlarla, zoraki Diyanet görevlileri ile karşılaştılar. Birçok yerde de cemaati olmayan camiler olarak buralarda varlık gösterdiler. Bununla da kalmayıp zorunlu din dersiyle Alevi çocuklarına ideolojik bir bombardıman uygulandı. 12 Eylülcüler, AKP’yi saymazsak en çok imam hatip okulu açan, cami yaptıran iktidar oldu. Atatürkçü, laik diyerek ortaya çıkan darbeciler tam tersine geri planda kendilerine verilen görevi yaptılar, yani sosyal yaşamı dinselleştirerek halkın aklını çalma projesini hayata geçirdiler. Bu siyasal İslamcılar açısından bulunmaz bir nimet oluşturdu ve bütün bu kurumları, imam hatipleri daha da güçlendirerek Diyanet’i daha da devasa bir güç haline getirdiler. Diyanet, sadece siyasal İslamı meşrulaştırmak için değil var olan eşitliksiz ortamını da meşrulaştırarak, yoksulluğu bir kader olarak halkın tüm bu siyasi süreçleri kabullenmesini sağlayan ideolojik bir aygıt olarak çalışmaya başladı. 3 milyar dolara yaklaşan bir bütçesi var Diyanet’in. Devletin en ücra köşede dahi siyasi görüşlerini 5 vakit ile yeniden üreten görevlileri var. Türkiye’de bir sivil İslam, sivil müslümanlık söz konusu değil. Bir devlet müslümanlığı var. Bugün 125 bine ulaşmış cami var.

    “AKP İKTİDARINDA 25 BİNDEN FAZLA CAMİ AÇILMIŞ!”

    AKP döneminde cami demek Diyanet demek. AKP iktidarı boyunca 25 binden fazla cami açılmış. En stratejik alanlarda yapıyorlar üstelik bu camileri. Bir ideolojik fetih gerçekleştirmek için bu kadar çok ve en ücra yerlere bile yapıyorlar. Camiye insanlar gelmiş gelmemiş umurlarında değil. Askerlerden boşaltmış oldukları vesayet alanını dinle kurmak amacıyla böyle bir pratik sergiliyorlar. Bu anlamda Diyanet İşleri Başkanının Ayasofya’yı müze olmaktan çıkarıp elinde kılıçla bir fetih gerçekleştirme resmi çok ilgi çekicidir. Diyanet, yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın birçok yerine din ihraç eden bir kurum haline gelmiştir.

    “DİYANET KÜBA’YA CAMİ YAPIYOR”

    Küba’ya cami yapıyor örneğin. Türkiye sınırları dışında dünyanın her yerine cami yaptırıp, buralarda çalışanların maaşlarını ödeyerek bir fetih ideoloji geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız. Devlet, insanların akıllarını imanla değiştirerek var olan sömürü, baskı, esşitsizlik düzenini bir yazgı, Tanrı’nın buyruğu gibi meşrulaştırmaya çalışıyor ve kendi siyasi iktidarını da buradan yürütmeye çalışıyor.

    “DİYANET’E, İMAM HATİPLERE, ZORUNLU DİN DERSLERİNE HAYIR DEMEDEN LAİKLİK SAVUNUCUSU OLUNAMAZ

    -Diyanet ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın iç içe geçmiş faaliyetlerini nasıl okumak gerekir?

    Sosyal hayatı, eğitimi dinselleştirmek, zorunlu din dersleri arkasından peygamberin hayatı gibi konuların işlendiği 4 tane ders daha var. ÇEDES gibi projelerle hayatın her alanına dinle nüfuz etmeye çalışan bir siyasi iktidar politikası var. Devlet dini kullanmayı en alt seviyeden, kreşlerden başlayarak bütün alanı dinselleştirerek bunu bir yatırıma dönüştürme amacıyla yapılmış hamleler bunlar. Maalesef Türkiye’de muhalefetin laiklik söylemi ciddi bir siyasi politikaya dönüşmüyor. Diyanet’e, imam hatiplere, zorunlu din derslerine hayır demeden laiklik savunucusu olunamaz. İmam hatip projesi de çökmüş durumda. Çünkü çocuklar buralara gitmek istemiyorlar, başarılı da olamıyorlar bu okullarda. İnternet devrimi ile birlikte dinin kendini savunacak mecali kalmadı. Bilgi ortaya çıkınca işleri çok zorlaştı. Bugün oldukça sorgulayan, dinden ayrılan çok sayıda İslami aydınlara da tanık oluyoruz ve bu gidişle siyasi iktidarlar istediklerini elde edemeyecekler.

    “LAİKLİK KONUSUNDA ALEVİLER DIŞINDA SAMİMİYETLE İŞİ SAHİPLENEN OLMADI”

    -Laik, demokratik ülkelerde devlet destekli dini kurumlar yok, bizim ülkemizde var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Bu tamamen Türkiye’nin çarpık laiklik anlayışıyla ilgili. Şu an laik devletten söz etmemiz mümkün değil. Dini siyasi bir ideolojik araç olarak kullanan iktidar başından bu yana var. Bu konuda yalnızca AKP değil, bir zamanlar Kemalistler de böyle düşünüyordu. Biz dinle gericiliği, tarikatları kontrol altına alabiliriz diye düşünüyorlardı, bu gerekçeyle Diyanet’i savunuyorlardı, medet umuyorlardı. Ancak tam tersi oldu, Diyanet bütün devleti kontrol altında tutan, bilerek isteyerek yaratılmış bir mekanizmaya dönüştü. Bu anlamda Türkiye’de egemen sınıfların dine ihtiyacı var, halkın aklını başka türlü esir alamazlar. Ancak hayatın gerçekliği bu kuruma istediğini vermiyor. Hayat her zaman yolunu buluyor. Laiklik konusunda Aleviler dışında hiçbir çevrenin samimiyetle işi sahiplendiğini düşünmüyorum. Bütün siyasi partiler, kurumlar laiklik konusunda yaya kalmışlardır. Devletler dine karşı savaşarak kendilerini var etmişlerdir. Burjuvazi burada dinsiz yapamaz. Burada yapılması gereken dini, burjuvazinin elinden almak. Dini sosyal hayattan arındırmak gerekiyor.

    -Diyanet’in kadına bakış açısını değerlendirir misiniz?

    Diyanet sonuçta bir İslami kurum. Diyanet’in görevi de İslam’ın söylemlerini savunmak. İslam, Kuran’ı referans alır, dolayısıyla Diyanet’in kadına bakışı da burayla paralellik gösterir. İslam’da kadının erkeklerle eşit görülmemesi temel bir olgudur. Tanrının kelamı nasıl değiştirilebilir? Hayatın gerçekliği karşısında bin 500 yıl öncenin düşünceleri, dogmaları bir çözüm üretemiyor. Birçok alanda itiraza neden oluyor. Kendisini bu anlamda var etmesi çok kolay gözükmüyor. Devlet, Türkiye’de dinin arkasından çekilse din, bahçemizdeki korkuluk gibi kendisini hayatta tutamayacak. Devletsiz din bahçemizdeki korkuluk kadar bir fonksiyon gösterebilir, o nedenle de Diyanet’i özel olarak yaşatmaya çalışıyorlar.

    Buse Nehir DEMİR-Cebrail ARSLAN/ANKARA

     

  • Mahfuz Güleryüz: Alimler, Analar ve Pirler Buluşması çok umut vaat etti, olumlu izler bıraktı

    Mahfuz Güleryüz: Alimler, Analar ve Pirler Buluşması çok umut vaat etti, olumlu izler bıraktı

    PİRHA- DEM Parti Halklar ve İnançlar Komisyonu Eş Sözcüsü Mahfuz Güleryüz, Siirt’te yapılan Alimler, Analar ve Pirler Buluşması’nı değerlendirdi. Güleryüz, devletin, Diyanet aracılığı ile inançlara biçim verdiğini vurgulayarak, “Diyanet’in, toplumu dizayn etmesi en başta inancın kendisine hakarettir. Yaptığımız toplantıda da özellikle mütedeyyin kesim tarafından bu görüş savunulmuştur” dedi. 

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Halklar ve İnançlar Komisyonu “Alimler, Analar ve Pirler Buluşması” çalıştayının ilkini Siirt’te yaptı. Toplum tarafından ilgiyle karşılanan buluşmanın detaylarını DEM Parti Halklar ve İnançlar Komisyonu Eş Sözcüsü Mahfuz Güleryüz, PİRHA’ya değerlendirdi.

    “Toplantımız hem katılım hem de Siirt’teki arkadaşlarımızın ev sahipliği boyutuyla çok güzeldi” diyen Güleryüz, “Ama esas kıymetli olan, Kürt toplumunun iki inancının bir araya gelip kendi meselelerini konuşmasıydı” sözlerini de ekledi.

    İNKAR POLİTİKALARINA KARŞI ‘ORTAK MÜCADELE’ VURGUSU!

    Mahfuz Güleryüz, 20 Ekim’de yapılan programda teolojik bir tartışmanın yürütülmediğini vurgulayarak şu değerlendirmeyi yaptı:

    “Kürt Alevi ve Müslüman toplumunun, yüzyıl boyunca yaşamış olduğu sorunları ve kendi aralarında örülen duvarların aşılması meselesi konuşuldu. Bu açıdan bir ilkti. Ama en çok önemsediğimiz, esas amacımız, sorunlarımızda ortaklaşmak ve ortak bir pratik inşa etmek oldu. İnkar politikalarına karşı nasıl ortak bir mücadele geliştirilebileceğine dair konuşup, ortak bir zeminde buluşmayı murad ettik. Bu konuda epey olumlu bir tartışma zemini gelişti. Bunun üzerine 2. hatta 3. ve 4. bir toplantıyı yapma ve bu toplantılar neticesinde ortak bir pratik inşa etme hedefimiz var. İlk toplantımız bu konuda çok umut vaat etti, olumlu izler bıraktı.”

    SORUNLARIN BAŞ ADRESİ DİYANET!

    Mahfuz Güleryüz, her iki inanç kesiminin, “sorun” olarak dile getirdiği konuların adresinde ise Diyanet İşleri Başkanlığı olduğunu belirtti. Güleryüz, Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren inançlar üzerinde hegemonik bir yapı oluşturulduğunu söyleyerek şöyle devam etti:

    “Diyanet bunun için kuruldu. Diyanetin, inançlar üzerinde dizayn etkisi olduğunu hepimiz biliyoruz. Kendi Müslümanını, Alevisini, kendi mezheplerini, kendi dinini yaratma kültüyle oluşturulmuş bir Diyanet olduğunu hepimiz biliyoruz. İnkar ve asimilasyon politikalarının esasının buradan geçtiğini biliyoruz. Dolayısıyla bu mesele tabii ki devletin esas planlamasıdır. Yani ‘devlet başka türlü kurguladı, Diyanet başka türlü yaklaştı’ gibi bir bakış açısı yok. Diyanet, inkarcı, asimilasyoncu devletin bir organı olarak görevlendirilmiş. Dolayısıyla son dönemde cemevlerini Kültür Bakanlığı’na bağlama girişimi de benzer bir saikle yapıldı. Yani Aleviliği dizayn etme, Diyanet’e biçilmiş benzer bir rolle kendi denetimi altına alma girişimi olarak görüyoruz. Bu konuda Alevi örgütlerinin ortaya koymuş olduğu tutum takdire şayandır. Bu tutumun büyütülüp desteklenmesi gerekir. Hatta diğer inanç örgütleri de benzer bir tutum göstermeli. Toplantıda Diyanete karşı koyulmasının önemli olduğu da açığa çıktı.”

    “AKP, KENDİ DİYANETİNİ KURGULADI”

    Mahmuz Güleryüz, Alimler, Analar ve Pirler Buluşması’nda Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, inançları dizayn etme politikası yürüttüğünü, bu nedenle de tüm kesimlerin eleştirisinin olduğunu aktardı. Güleryüz, değerlendirmesine şu sözlerle devam etti:

    “Aslında Diyanet’in kaldırılması Türkiye’deki cemaat yapılarının uzun yıllardır ortak talebiydi. Bu konuda Erbakan, milli görüş çizgisi başta olmak üzere AKP öncesi hemen hemen bütün cemaatlerin ‘Diyanet kaldırılmalıdır’ talebinde ortaklaştıklarını biliyoruz. Tayyip Erdoğan gibi şahsiyetlerin bu konuda ettikleri tonlarca söz var.

    İkincisi, neden bu konuda geri adımlar atıldı? En büyük gerekçelerden biri şu; AKP, tıpkı diğer hükümetler gibi kendi Diyanetini kurguladı. Sonrasında ise Diyaneti kaldırmak sözünden vazgeçti ve her geçen gün Diyanete kadro ve kaynak aktaran bir yapıya dönüştü. Şu an geldiğimiz aşamada yurttaşlara, ‘devlet kurumları içerisinde en çok güvenirliği olan devlet kurumu hangisidir?’ diye sorulduğunda, en az güvenilirliği olan kurum Diyanet İşleri Başkanlığı oluyor. Yani bu kurum, her geçen gün daha fazla itibar kaybedip tartışılan bir pozisyondadır. Dolayısıyla ‘AKP, Diyanet meselesini bir propaganda malzemesi olarak kullanacaktır’ kaygısından kurtulmak lazım. Geçmişte Necmettin Erbakan ‘Diyanet kaldırılsın’ derken dinin kaldırılmasından bahsetmiyordu. Herkesin vicdanı ile hareket etmesi gereken bir meselede özgürlüğün verilmesi talebi vardı. Dolayısıyla bugün bizlerin ya da mütedeyyinlerin ‘Diyanet kaldırılmalıdır’ sözü asla karşı propaganda malzemesi yapılmamalıdır. Biz, devletin ya da bir başka kurumun inançlarımız üzerinde politika yapması, inançlarımıza yön ve biçim vermeye kalkışmasını, inançlarımızı dizayn etmesi politikalarını doğru bulmuyoruz. İnanç, kişinin kendisiyle tanrısı arasında kuracağı bir bağdır. Dolayısıyla Diyanetin ya da bir başka kurumun bu konuda toplumu dizayn edip biçim vermesi en başta inancın kendisine hakarettir. Yapmış olduğumuz toplantıda da bu tutum ve söylem ön plana çıkmıştır. Özellikle mütedeyyin kesim tarafından da bu görüş savunulmuştur.”

    “TOPLANTILARI BÖLGE İLE SINIRLI TUTMAYACAĞIZ”

    Siirt’te gerçekleşen ilk buluşmanın bölge ile sınırlı tutulduğunu belirten Mahfuz Güleryüz, sonraki planlamaya dair ise “Bu toplantıları sadece bölge ile sınırlı tutmayacağız. Örneğin bir inanç merkezi olan Hatay tarafında da 3. bir toplantı düşünüyoruz. Türkiye’deki bütün inançları bir araya getirmek açısından İstanbul’da 4. bir toplantı planımız da var. Yapılan ilk toplantıda esasen bölgedeki bütün sürekleri davet ettik. Dolayısıyla tek bir sürek ve ocakla sınırlı kalmadık” diye konuştu.

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

  • Diyanet, ‘En güvenilmez’ kurumlar listesinde ikinci sırada!

    Diyanet, ‘En güvenilmez’ kurumlar listesinde ikinci sırada!

    PİRHA- Bütçeden aslan payını alan Diyanet, toplumun “En güvenilmez” kurumlar listesinde ikinci sırayı aldı. Toplum Çalışmaları Enstitüsü’nün “Toplumsal eğilimler” saha araştırmasında, Diyanet ve siyasi partiler “Türkiye’de en güvenilmez iki kurum” olarak yer aldı. 

    Toplum Çalışmaları Enstitüsü’nün 19-22 Eylül tarihleri arasında bin 514 kişi ile “Toplumsal eğilimler” anketi gerçekleştirdi. “En güvenilmez” bulunan kurumların mercek altına alındığı araştırmada, siyasi partiler, Diyanet, yargı ve hükümet, üst sıralarda yer aldı.

    Diyanet en güvenilmez ikinci kurum olurken, Meclis’e sunulan 2025 bütçesinde aslan payını aldı. Diyanet’in bütçesi 2025 yılı için 130 milyar 119 milyon ₺ olarak belirlendi. Diyanet 2025 bütçesiyle Ticaret Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Enerji Bakanlığı, Turizm Bakanlığı, Sanayi Bakanlığı bütçelerini geride bıraktı.

    BirGün’ün haberine göre, yapılan saha çalışmasında “Türkiye’de en güvenmediğiniz iki kurumu belirtir misiniz?” sorusu da yer aldı. Hata payı artı eksi yüzde 2,5 olarak hesaplanan anketten şu sonuçlar çıktı:

    -Siyasi partiler: Yüzde 25,1

    -Diyanet İşleri Başkanlığı: Yüzde 18,8

    -Siyasi partiler ve Diyanet’in ardından, diğer bazı kurumların, “En güvenmediğiniz iki kurumdan biri” olarak işaretlenme oranı şöyle oldu:

    -Yargı kurumları: Yüzde 18,4

    -Hükümet: Yüzde 14,3

    -TÜİK: Yüzde 8,7

    -Muhalefet: Yüzde 7,2

    -Meclis: Yüzde 4,9

    -RTÜK: Yüzde 2,1

    (HABER MERKEZİ)

  • DAD Genel Sekreteri Benler: Dersim, dışarıdan giydirilmek istenen gömlekleri hep yırtıp atmıştır-VİDEO

    DAD Genel Sekreteri Benler: Dersim, dışarıdan giydirilmek istenen gömlekleri hep yırtıp atmıştır-VİDEO

    PİRHA- DAD Genel Sekreteri Asil Benler, resmi ideolojinin ‘Horasan’ teziyle tüm Alevi süreklerini ‘Türkleştirme-Sünnileştirme’ çabası güttüğünü söyledi. Dersim’in inançsal ve ulusal değerlerinin hedefte olduğunu belirten Benler, “Dersim; tarihsel, kültürel, toplumsal ve bunlarla birleşik olarak mekânsal bağlamda bir mahlasa sahiptir. Bunlar; Harde Dewreş, Axa Pîroz, Jar û Diyar ve Kirmancîye’dir. Dersim’in başka bir tanıma ihtiyacı yoktur. Dersim, dışarıdan giydirilmek istenen gömlekleri her zaman yırtıp atmıştır” dedi.

    AKP hükümetinin eliyle devletin Dersim’deki asimilasyon faaliyetleri çeşitli yöntemlerle sürüyor. Tunceli Valiliği’nin koordinasyonuyla, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ve Munzur Üniversitesi işbirliğiyle, 16-17 Ekim 2024 tarihlerinde Munzur Üniversitesi’nde “Anadolu’nun Horasan’ı Tunceli Sempozyumu” gerçekleşecek.

    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Genel Sekreteri Asil Benler, AKP’nin yapacağı sempozyumu PİRHA’ya değerlendirdi.

    Söz konusu sempozyumun Dersim’e yönelik sistematik şekilde sürdürülen asimilasyon politikalarının devamı olduğuna işaret eden Asil Benler, “Dersim’e yönelik Türk-İslam sentezi bağlamında yürütülen asimilasyon politikaları söz konusu. Bu anlamda Türklüğü ve İslam’ı medeniyeti taşıyan kimlikler olarak gösterip Dersim’in taşıdığı Kürtlük ve Alevilik kimliklerini değersizleştiren, ilkel bir anlamda ele alan ve Dersimlilerin bu kimliklerden kaçarak ‘medeniyet’ diye adres gösterilen kimliklere koşar adım giderek oto asimilasyon dediğimiz sürece zihinsel olarak hazır hale getirilmesi hedeflenmekte” diye belirtti.

    “‘MEDENİYET’ VURGUSU DERSİM TERTELESİ’NDE YAPILAN KIYIMLARI MEŞRULAŞTIRMAKTIR”

    Diyanet İşleri Başkanı’nın Dersim’deki cami açılışında, ‘‘Şehirlerin medenileşmesinde en büyük pay camilerindir’ sözlerini hatırlatan Benler, Dersim Tertelesi’ne giden süreçteki ‘medeniyet’ vurgusuna da ayrıca değindi.
    Benler “Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, Diyanet, Valilik ve Munzur Üniversitesi paralelinde gelişen asimilasyon politikalarına hız verilmiş durumda. Diyanet İşleri Başkanı son dönemde Dersim’de yaptığı cami açılışında, ‘Şehirlerin medenileşmesinde en büyük pay camilerindir’ diyerek bir medeniyet vurgusu yaptı. Tertele dönemine gidilen süreçte gerek mecliste gerekse gizli raporlaşmalarda yine benzer bir şekilde medeniyet kavramının Dersim Tertelesi’nde yapılan kıyımları meşrulaştırmak için bir kılıf olarak kullanılmak istendiğini biliyoruz. Diyanet İşleri Başkanı’nın yüzde 90’ından fazlası Alevi olan bir kente cami açma bağlamındaki girişimi, yine medeniyetle süsleyip topluma sunması paralel bir politikanın aralıksız bir şekilde Dersim’e yönelik sürdüğünün göstergesidir” diye konuştu.

    “DERSİM’İN TAŞIDIĞI KÜRTLÜK VE ALEVİLİK KİMLİKLERİNİ DEĞERSİZLEŞTİRMEK HEDEFLENİYOR”

    Türklük ve İslam kimliklerinin ‘medeniyet’ adresi olarak Dersim’e dayatıldığını ifade eden Benler, “Medeniyet olgusu egemen ve ezilen toplumların  gerek tarihsel gerek güncel olarak karşılaşmalarında şu bağlamda ele alınmıştır: Egemen kimliği, egemen ulusal değerleri, egemen inançları taşıyan ve yerelde karşılaştığı ezilen kimlikleri kendi bünyesinde eriterek yok etmek adına bir çekim gücü olarak ele aldıklarını görmekteyiz. Tertele ve son cami açılışındaki denklemi somutlaştırır isek; Dersim’e yönelik Türk-İslam sentezi bağlamında yürütülen asimilasyon politikaları söz konusu. Bu anlamda Türklük ve İslam’ı medeniyeti taşıyan kimlikler olarak gösterip Dersim’in taşıdığı Kürtlük ve Alevilik kimliklerini değersizleştiren, ilkel anlamda ele alan ve Dersimlilerin bu kimliklerden kaçıp ‘medeniyet’ diye adres gösterilen kimliklere koşar adım giderek otoasimilasyon dediğimiz sürece zihinsel olarak hazır hale getirilmesi hedeflenmekte” dedi.

    HORASAN VE AHMET YESEVİ TEZİ ÇARPITMALARI

    Benler, Türkleştirme politikasının ‘Horasan’, ‘Ahmet Yesevi’ argümanlarının ciddi çarpıtmalar taşıdığını dile getirdi. Çarpıtmaların tarihsel, inançsal ve etnisite bağlamında ele alındığı söyleyen Asil Benler, şu değerlendirmede bulundu:

    “Biz Alevi toplumu olarak tarihteki kırım ve asimilasyon politikalarını değerlendirirken çokça dile getirdiğimiz bir gerçek var. Özellikle Safevi-Osmanlı döneminden bugünkü İran-Türkiye gerçekliğine doğru geldiğimizde İran’ın Türkiye’ye ‘Ya siz bunları Sünnileştirin ya da biz Şiileştirelim’ gibi gizli bir istişare yürüttüğüne dair vurgu var. Bu bir gerçekliğe tekabül ediyor, ama eksik olduğunu da söylemeliyiz.

    Türkiye gerçekliğinde resmi ideoloji ürettiği tarih tezi ile bütün Alevileri aynı zamanda Türkleştirme gibi bir politikanın devamlı sürdürücüsü halindedir. Burada kullanılan argümanlardan en bilineni Horasan gerçekliğidir. Aleviliğin çıkış mekanının Horasan olduğu ile bu bölgede hakim etnisitesinin Türklük olduğu ve Aleviliğin mürşidinin ise Ahmet Yesevi olduğu vurgusuyla geliştirilen bir tarih tezi bu. Bu tarih tezi kendi içerisinde ciddi çarpıtmalar barındırmakta. Üç başlıkta bunu vurgulayabiliriz. Birincisi kronolojik olarak, ikincisi inançsal ve üçüncüsü de etnisite bağlamında hatalar barındırmaktadır.

    HACI BEKTAŞ VELİ’NİN AHMET YESEVİ’DEN EL ALDIĞI ÇARPITMASI

    Birincisini açacak olursak; Ahmet Yesevi’nin Aleviliğin mürşidi olarak kurgulandığı bağlamını şu tezlerle çürütmek çok mümkün. Kurgu, ‘Ahmet Yesevi mürşittir ve onun eğittiği erenler Anadolu’ya gelerek Aleviliği yaydı’ tarzında bir düzlemde gelişiyor. Resmi kaynaklar Hacı Bektaş Veli’nin Ahmet Yesevi’den el aldığını söyler. Ahmet Yesevi’nin ölüm tarihi 1166, Hacı Bektaş Veli’nin doğum tarihi 1209. Bu çarpıtma tarihsel düzlemde bile boşa çıkartılan bir tartışma olmakta.

    “AHMET YESEVİ NAKŞİBENDİ ŞEYHİ, HACI BEKTAŞ İSE BATINİ YOL ERENİ”

    İkinci düzlem olarak vurguladığımız şey inançsal bir vurguydu. Ahmet Yesevi’nin Alevi olmadığını, mutasavvıf bir Nakşibendi şeyhi olduğunu ufak bir araştırmayla bile çok net görebilmekteyiz. Önemli aydın ve yazarlar bunu belgeleriyle çokça işledi. Hacı Bektaş Veli’nin de Batıni bir Yol ereni olduğunu hepimiz bilmekteyiz.

    HORASAN’IN TÜRKLÜK YURDU OLDUĞU PROPAGANDASI

    Üçüncüsü ise Horasan’ın etnisite bağlamında bir Türkistan, Türklük yurdu olarak kurgulandığını görmekteyiz. Çağımızın bilişim çağı olması ve saha araştırması yapan araştırmacı ve tarihçilerin de üretimlerinden kaynaklı bu vurgu boşa çıkarıldı. İnternet ortamında Alevi menşeili Horasan Kürtleri’nin varlığı çok net bir şekilde görmekteyiz. Yine tarihçilerin yaptığı saha çalışmaları önümüzde durmaktadır. Sosyolojik durum aşiretler bağlamında hala devam etmekte. Çemişgezek merkezli bir çok aşiretin 16. Yüzyılda Safeviler döneminde Horasan’a sınır bekçiliği yapmak için gönderildiği ve bir kısmının sonraki tarihsel süreçte Dersim’e geri geldiği, bir kısmının da orada kaldığı ve Dersim’den gitmeyipte o bölgenin yerlisi olan Kürtlerin varlığı da bu araştırmaların bağlamında açığa çıktı. Resmi ideolojinin tarih tezi olarak kurguladığı tüm düzlem ayakları havada kalır bir şekilde boşa çıkarılmıştır.

    “AKADEMİSYENLER VE ÜNİVERSİTE ELİYLE BİR DERSİM-KIRIM POLİTİKASI ÜRETİLİYOR”

    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Genel Sekreteri Asil Benler, ‘Horasan’ argümanının günümüz akademisyenleri ve Munzur Üniversitesi eliyle kullanıldığını dile getirerek, Dersim-kırım denen bir politikanın üretildiğini ifade etti.

    Benler, “Bunu tekrar ısıtarak toplumun gündeme getirmelerinin şöyle bir gerçekliği var: Hitler’in Propaganda Bakanı olan Goebbels bunu, ‘Bir yalanı yeterince uzun, yeterince gürültülü ve yeterince sık söylerseniz insanlar ona inanır’ diyerek vurguluyor. Bu vurguyu esas aldıklarını düşünüyorum. Egemen kurguları aynı düzlemde geliştiği için Horasan çarpıtmasını tekrar tekrar gürültülü bir şekilde, , karşıt bilim üreten üniversiteyi ve bol ünvanlı akademisyenleri arkasına alarak bir gürültü çıkararak Dersim halkının, Rêya Heq süreğini mensup Dersim hinterlandının, buna inanacağını düşündüler. Hatta kendilerine yabancı bir isim takarak daha çok sansasyonel olarak kurgulanıp bir rıza üretimi gelişeceğini düşündüler. Doktor Friç örneği var. Resmi ideolojinin bir yazarı Kürt Alevilerin Türk olduğunu kanıtlamaya dair üretimde bulunup, adını Doktor Friç olarak sunuyor. Günümüzde de akademi dünyasını bu bağlamda kullanma var. Munzur Üniversitesi’nin kurulduğu günden beri resmi ideoloji üretimini bir bilgi iktidarı sağlayarak, Dersim’in asimilasyonunda önemli bir mevzi haline geldiğini ve Dersim-kırım diyebileceğimiz bir politika ürettiğini görmekteyiz” şeklinde konuştu.

    DERSİM; HARDE DEWREŞ, AXA PÎROZ, JAR Û DİYAR, KİRMANCÎYEDİR

    Dersim’in tarihsel, kültürel, toplumsal ve mekansal olarak kendine özgü tanımları olduğuna vurgu yapan Asil Benler, “Bütün bu tarih çarpıtmasıyla Dersim tarif edilerek, kendisine bir tanım biçilmek istenmekte. Çok net biliyoruz ki Dersim’in kendine özgü tanımları var. Dersim, kendi tarihsel ve sosyolojik seyri bağlamında kendini tanımlamış ve o tanıma göre yaşamak isteyen bir kent. Bunu kabullenmiyorlar, bunu yok etmek istiyorlar, Dersim’i Alevisizleştirmek, Kürtsüzleştirmek hedefiyle. Dersim’in tanımları var dedik. Dersim; tarihsel, kültürel, toplumsal ve bunlarla birleşik olarak mekânsal bağlamda bir mahlasa sahip. Kendi ürettiği mahlasları var Dersim’in. Bunlar; Hardê Dewreş, Axa Pîroz, Jar û Diyar ve Kirmanciye’dir. Dersim’in başka bir tanıma ihtiyacı yoktur.

    “DERSİM DIŞARIDAN GİYDİRİLEN GÖMLEKLERİ YIRTIP ATMIŞTIR”

    Dersim’e dışarıdan giydirilmek istenen gömlekleri Dersim her zaman yırtıp atmıştır. Kendi özgün, kendi doğallığında ikrarına, itikatına, ulusal kimliğine bağlı bir şekilde geleceğini de kurgulayacaktır” diye belirtti.

    Ersin ÖZGÜL/İZMİR

    İLGİLİ HABERLER

    -Fırat Meclis’ten seslendi: Tunceli Sempozyumu Dersim’in inancına, diline saldırı girişimidir-VİDEO
    -Kordu: ‘Tunceli sempozyumu’ Devletin Dersim’i Türkleştirme, Sünnileştirme çabası-VİDEO
    -Kete’den ‘Tunceli Sempozyumu’na tepki: Dersim’deki Ra Heq inancını tüketme planıdır-VİDEO
    -Kurumlardan ‘Tunceli Sempozyumu’na tepki: Kırmanciye topraklarımızı anlam kaybına uğratma amaçlı
    -Afişe adını yazdılar; Ali Önal Dede’den tepki: Tunceli Sempozyumu’na katılmıyorum
    >DAM’dan ‘Tunceli Sempozyumu’ tepkisi: Dersim halkının yeni bir tarih anlatımına ihtiyacı yok!
    -‘Munzur Üniversitesi, Cemevi Başkanlığı ve Dedeler Meclisi; Dersim’in inancını, kimliğini yok etmek istiyor!’
    -Özcan’dan ‘Tunceli Sempozyumu’na tepki: İktidarın Alevilere yönelik politikasının devamı-VİDEO
    -FEDA’dan AKP’nin ‘Tunceli Sempozyumu’na tepki: Devletin uğursuz faaliyeti; Aleviliğe saldırısı
     -Kurumlardan ‘Tunceli Sempozyumu’na tepki: Kırmanciye topraklarımızı anlam kaybına uğratma amaçlı

  • Afişe adını yazdılar; Ali Önal Dede’den tepki: Tunceli Sempozyumu’na katılmıyorum

    Afişe adını yazdılar; Ali Önal Dede’den tepki: Tunceli Sempozyumu’na katılmıyorum

    PİRHA – Dede Ali Önal, AKP hükümetinin gerçekleştireceği “Tunceli Sempozyumu” programına katılmayacağı halde isminin afişte yazılmasına tepki gösterdi. PİRHA’ya konuşan Önal, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı eleştirerek “Toplumla rızalığı olmayan bir kurumla yan yana gelmemiz imkansız. Çünkü bunların Alevi toplumunda karşılığı yok” diye konuştu.

    Tunceli Valiliği’nin koordinasyonu, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ve Munzur Üniversitesi işbirliğiyle 16-17 Ekim 2024’te “Anadolu’nun Horasan’ı Tunceli Sempozyumu” gerçekleşecek.

    Munzur Üniversitesi’nde yapılacak sempozyum, Alevi kamuoyu ve afişteki bazı isimler tarafından da tepkiyle karşılandı.

    Panelist olarak ismi bulunanlardan Dede Ali Önal, itirazlarına rağmen isminin kaldırılmadığını belirtti.

    CEMEVİ BAŞKANLIĞI, ÜNİVERSİTENİN ÇALIŞMASINI DESTEKLİYOR!

    Konuya ilişkin PİRHA’ya konuşan Alevi dedesi Ali Önal, “Biz Aleviler ilimin, bilimin olduğu her yere destek veririz. Yeter ki içinden art niyetli bir durum çıkmasın” diye belirtti.

    Dede Önal, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın dahil olduğu bir çalışmada yer alamayacağını vurgulayarak şunları söyledi:

    “2023 yılının Mart ayı gibi Munzur Üniversitesi’nde ders vermeyi bıraktım. Sempozyum yapılacağına dair orada bir fikir birliği olmuştu evet. Ama bu sempozyumun içeriği müzik, yemek; kısacası Tunceli’ye dair bir çalışma olacaktı. Biz bu konuyu Alevilik Uygulama Araştırma Merkez müdürü ile konuştuk. Bu sempozyum Haziran’da yapılacaktı. Biz de oraya katkı sunacaktık evet. Çünkü biz dedeyiz, inancımızı nasıl biliyorsak, Kızılbaş Aleviliğinin içerisinde ne varsa gider onu anlatırız. Yani kişiye, konuma göre bu konuları anlatmayız. Bu toplumun yabancısı da değiliz. Sonrasında bu sempozyum iptal oldu. Ardından Ankara’dan, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’ndan aranıp konaklama ve ulaşım için yardımcı olmak istediklerini belirttiler. Sonrasında Alevilik Uygulamaları Araştırma Merkezi’ni aradım ve ‘Bu sempozyumu üniversite yapıyordu neden Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’ndan beni arıyorlar?’ diye sordum. ‘Üniversitenin maddi sorunlarından dolayı Cemevi Başkanlığı ulaşımı ve konaklamayı sağlayacak’ dediler. Ben bu durumdan ötürü huylandım. İleri bir zamanda tekrar aradıklarında bu sempozyuma katılmayacağımı, destek vermeyeceğimi bildirdim. Sonrasında Alevilik Uygulamaları Araştırma Merkezi Müdürü Aziz Altı hocayı arayıp katılmayacağımı belirttim. O da ‘tamam’ dedi. Sonra afişler çıktığında ismimi gördüm. Tekrar ilgiliyle konuşup ‘Katılmayacağımı belirttim. Niye ismimi bastınız?’ diye söylediğimde ‘Katılmıyoruz dediğinizde afişler basılmıştı’ denildi. ‘Şimdi nasıl olacak?’ dediğimde ‘Biz, sizi katılmıyor tarzında deklere edeceğiz’ diye cevap verdiler. Sonuç itibari ile başta Munzur Üniversitesi’nin yaptığı bilimsel bir akademik çalışmadan Alevi Bektaşi Cemevi Başkanlığı’nın müdahil olduğu farklı bir boyuta girildi.”

    “BUNLARIN ALEVİ TOPLUMUNDA KARŞILIĞI YOK” 

    Dede Ali Önal, “İnancımız rızalık üzerine kuruludur. Toplumla rızalığı olmayan bir kurumla yan yana gelmemiz imkansız” diyerek sözlerini şu cümlelerle sürdürdü:

    “Ben üniversitede akademik olarak düşündüğüm için açıkçası bir asimilasyon falan görmedim. Çünkü ben Ali Önal olarak söyleyeceklerim bana söylenmez, ben gider söyleyeceklerimi söylerim. Daha önceden de katıldığım panellerde ‘Biz Alevileri tanımlamayın, tanıyın’ diye beyan ettim. Ama şimdi Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın bu işin içerisine girmesiyle birlikte işin boyutu değişti. Çünkü bunların Alevi toplumunda karşılığı yok. O nedenle bu sempozyumun oradan ne amaç edindiğini bilemiyorum.

    DEVLETİN TEK TİPLEŞTİRME POLİTİKASI

    Şubat 2024 itibariyle Munzur Üniversitesi’nde ders vermeyi de bıraktım. O nedenle içsel meseleleri de bilmiyorum. Ama genel itibarıyla bu hükümetin tek tipleştirme politikası var, bunu kimse inkar edemez. Dersim çeşitli dilleri konuşan, inancını farklı yaşayan, kendine özgü bir yer. Farklı kültürde toplulukların yaşadığı bir bölgede tek tipleştirme politikası yeni değil, yıllardan beri var.”

    “ALİ EKBER YURT, DEDELERİ KULLANMIŞ VE KANDIRMIŞTIR”

    Dede Ali Önal, Tunceli Sempozyumu’nun ardından bildirilerin Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı tarafından kitaplaştırılacağı kararına da tepki gösterdi. Ali Önal, kendisi gibi Dede Mehmet Halis’in de afişte isminin geçtiğini, ancak sempozyuma destek vermediğini aktardı.

    Dede Önal, “Sempozyumda Ali Ekber Yurt’un parmağı var” diyerek sözlerine şöyle devam etti:

    “Biz, Ali Ekber Yurt’un, baştaki tutumunun gerçekten Alevi hak savunuculuğu olduğunu düşündüğümüz için bazı dönemlerde yan yana gelmiş dedeleriz. Ama Ali Ekber Yurt’un gerçek amacının Alevilik olmadığını anladıktan sonra uyardık. Kendisine ‘Sen gizli AK Partili ya da MHP’li misin? Senin derdin ne?’ dediğimizde ‘Alevilere sözcülük yapayım, diyalog kurayım’ tarzında savunmaları oluyordu. Ali Ekber Yurt, her zaman dedeleri kullanmış ve kandırmıştır. Örneğin Mazgirt Cemevinden Hasan dedemiz var. Kendisi Kureşan’lı ve yaşlı. Şimdi bu dedeye ‘hükümet, protokol’ dersen gider. Mesela Ali Ekber Yurt, bu dedeyi Devlet Bahçeli’ye giderken kandırmış. ‘Valinin düzenlediği bir yemek var’ demiş ve oraya götürmüş. Toplumda sevilen ve hizmet eden Mehmet Halis dedenin, hatalı bir söylemi olan valiye ‘Hızır’ benzetmesinin sosyal medyada yayılması da yine Ali Ekber Yurt’tun bir kumpasıdır.

    “YILLARDIR DEVLETİN TEK TİPLEŞTİRMESİNİN MAŞASIDIR”

    Bizler de Dersim’de kurduğumuz Pirler Meclisi olarak Ali Ekber Yurt’u düşkün ilan ettik. Bu Pirler Meclisi’nin içerisinde Ali Ekber Yurt’un piri ve mürşidi de var. Yani Ali Ekber Yurt, Dersim’de yıllardır devletin tek tipleştirmesinin maşasıdır. ‘Anadolu’nun Horasan’ı’ söylemi Ali Ekber Yurt’un söylemidir. Ayrıca kendisi gibi davranmayan kişileri de devletin çeşitli yerlerinde ‘Bunlar marjinal, bunlar PKK’lıdır, bunlar teröristtir’ diye fişlemeye çalışıyor. Biz Pirler Meclisi’ni, Kızılbaş Aleviliğini canlı tutmak, ocak sistemini canlandırmak için kurduk.”

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

  • Laiklik Meclisi, ‘Laiklik İhlalleri Raporu’nu yayınladı: Ülkemiz hızla karanlığa itiliyor!

    Laiklik Meclisi, ‘Laiklik İhlalleri Raporu’nu yayınladı: Ülkemiz hızla karanlığa itiliyor!

    PİRHA – Laiklik Meclisi, Eylül 2024’e ait Laiklik İhlalleri Raporu’nu yayınladı. 144 başlığın yer aldığı raporda, Diyanet İşleri Başkanlığı ile tarikat ve cemaat yapılanmalarının artan siyasi ve ekonomik gücüne vurgu yapıldı. Raporda, dinci örgütler ile MEB arasındaki protokollere de değinilerek “Siyasi iktidarın yetkili ağızları tarafından açıkça dillendirilen ‘bilimsel değil, dini eğitim’ vurgusu ülkemizin nasıl bir tehlikeyle karşı karşıya olduğunu göstermektedir” denildi.

    Laiklik ihlalleri, eylül ayında da yargı, devlet kademeleri ve toplumsal alanda sistematik bir biçimde artarak sürdü.

    Laiklik Meclisi İzleme Merkezi, laiklik karşıtı eylemleri raporlaştırarak kamuoyuna paylaştı. Söz konusu raporda, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın yöneticisi olduğu dinci örgütler başta olmak üzere tarikat ve cemaatlerin faaliyetlerine de dikkat çekildi. Yapılan açıklamada, mülki idare amirlikleri ile bakanlıkların, bu yapılara desteği ve tahsis edilen kamu kaynaklarının miktarına vurgu yapıldı.

    “LAİKLİK AÇIKÇA HEDEF ALINIYOR!”

    Eylül ayı verilerinde, devlet kademeleri ile bürokrasinin, Anayasa’nın laiklik ilkesini hiçe sayarak, dini içerikteki programlarını sürdürdüğüne değinildi. Paylaşılan raporda şu hususlara dikkat çekildi:

    “Yüksek yargıda tarikat ve cemaat bağlantıları ile laiklik karşıtı söylemlerin artmasının yanı sıra yargı kararları da laik hukukun tasfiyesinde gelinen tehlikeli aşamayı ortaya koymaktadır.

    TBMM’nin 28. Dönem 3. Yasama Yılı’nın başlaması yaklaşırken siyasi iktidarın “Yeni Anayasa” dayatmasına, meclisteki diğer laiklik ve Cumhuriyet karşıtı unsurlarla birlikte devlet ve yargı kademelerinin ortak olduğu görülmektedir. Anayasa’nın ilk dört maddesinin tartışmaya açılmasıyla birlikte değerlendirildiğinde, bu durum, yeni yasama yılında laiklik karşıtı saldırının büyüyeceğinin işareti olarak okunmalıdır.

    Eylül ayı boyunca, kadın ve çocuk cinayetleri başta olmak üzere ülkemizde artan istismar ve şiddeti gerekçe gösteren gerici unsurların ‘idam cezası’ taleplerinin ‘Yeni Anayasa’ dayatmasından bağımsız olmadığı görülmelidir. Açıkça şeriat propagandası içeren bu söylemler, ülkemizin büyük bir karanlığa doğru hızla itildiğini ortaya koymaktadır.

    Eylül ayı verilerine göre, İsrail’in Filistin’e dönük saldırganlığı siyasi iktidar ve dinci gerici çevreler tarafından laiklik karşıtı eylem ve söylemlere kılıf olarak kullanılmaya devam etmiştir. Hilafet ve cihat çağrılarının yapıldığı gövde gösterileri ile ümmet vurgusu Anayasa’nın, Cumhuriyet’in ve laikliğin açıkça hedef alınması anlamına gelmektedir.

    Eylül ayı verileri, Türk Silahlı Kuvvetleri içerisindeki tarikat cemaat yapılanmalarının artan varlıkları ve faaliyetlerinin yanı sıra bunlara direnç gösteren TSK mensuplarına dönük yeni bir tasfiye sürecinin ipuçlarını ortaya koymaktadır. Siyasi iktidar, açıktır ki, bütünlüklü karşı devrim programını hızlandırarak yürütmeye devam etmektedir.

    DİYANET İLE MEB ORTAKLIĞI!

    Eylül ayı raporumuzdaki veriler, önceki aylarda olduğu gibi, Diyanet İşleri Başkanlığı ile tarikat ve cemaat yapılanmalarının artan siyasi ve ekonomik gücünü ortaya koymaktadır. Bu yapıların özellikle Milli Eğitim Bakanlığı ile süren ortak programları çocukları ve gençleri laiklik karşıtı, gerici uygulamalara maruz bırakırken, siyasi iktidarın yetkili ağızları tarafından açıkça dillendirilen ‘bilimsel değil, dini eğitim’ vurgusu ülkemizin nasıl bir tehlikeyle karşı karşıya olduğunu göstermektedir.

    2024-2025 eğitim öğretim yılının başlamasıyla birlikte ‘Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’ adı altında uygulamaya konan eğitim programı ve araçlarına ilişkin veriler ise bilim dışı ve hurafelerle dolu bir karanlığın gelecek kuşakları piyasa ve gericilik kıskancına mahkum etmeyi hedeflediğini ortaya koymaktadır.

    Eylül ayı raporumuzda yer alan verilere bakıldığında, karşı devrim hamlesinin giderek daha bütünlüklü ve tehlikeli bir biçimde hızlanarak sürdürüldüğü görülmektedir. Rapordaki veriler değerlendirildiğinde, siyasetteki diğer bileşenlerin tutumunun, iktidarın hareket alanını genişletmeye devam ettiğini ortaya çıkarmaktadır.”

    “ÇAĞIN GEREKTİRDİĞİ BECERİLERE SAHİP İNSANLAR!”

    Laiklik Meclisi İzleme Merkezi, laiklik karşıtı gündemlerin dökümlerini 144 başlıkta rapora ekledi. Eylül 2024 Laiklik İhlalleri Raporu’nda Cumhurbaşkanı Erdoğan, İstanbul Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı’nda düzenlenen “2024-2025 Eğitim Öğretim Yılı Açılış Töreni” ile “Eğitim Teknolojileri AR-GE ve Kalite Zirvesi”ndeki konuşmaları da eklendi.

    Erdoğan söz konusu konuşmasında “28 Şubat döneminde millet üzerinde baskı kurmak için yürürlüğe konan vesayetçi uygulamaları kaldırdık. Evlatlarımız arasında adaletsizliğe yol açan katsayı zulmüne ve başörtüsü yasağına son verdik. Tarih boyunca milletimiz köklerinden kopmadan, özünü muhafaza ederek dünya sahnesinde hak ettiği yere ulaşma mücadelesi vermiştir. Bugün de aynı ideal doğrultusunda emin adımlarla yürüyoruz. ‘Köklerden Geleceğe’ düsturuyla geliştirdiğimiz ‘Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’ bunun en son örneğidir. Bu modelle çocuklarımızı zihni açık, ufku geniş, millî ve manevi değerlerle donanmış, bilgi ve çağın gerektirdiği becerilere sahip insanlar olarak yetiştirmeyi hedefliyoruz” demişti.

    (HABER MERKEZİ)

  • Kelleci: Reşadiye’deki Alevi köylerinin yüzde 65’ine cami yapıldığı duyumları aldım -VİDEO

    Kelleci: Reşadiye’deki Alevi köylerinin yüzde 65’ine cami yapıldığı duyumları aldım -VİDEO

    PİRHA- CAN TV Programcısı Hüseyin Kelleci, Tokat’ın Güllüce köyündeki cemevi-cami projesine dair izlenimlerini anlattı. Kelleci, Reşadiye’deki Alevi köylerinin yüzde 65’ine cami yapıldığı duyumları aldığını söyledi. Kelleci ekledi: Ben bu sorunun derinliklerine inmeye başladıkça oradaki köylülerde müthiş derecede korku gördüm. Hatta çok kısa bir süre önce beni oraya mihman eden taliplerimizden biri, beni arayarak ‘bu konuyu kapatalım, siz yayınladığınız o görüntüleri kaldırabilir misiniz? Beni düşkün sayacaklar’ dedi.

    Fethullah Gülen ve Cem Vakfı Onursal Başkanı Prof. Dr. İzzettin Doğan’ın 2012 yılında Hacı Bektaş Veli Kültür Eğitim ve Sağlık Vakfı adıyla Tokat’ın Reşadiye ilçesi Güllüce köyünde açmış oldukları cemevi-cami binasında hala 5 vakit ezan okunuyor. Alevilerin yaşadığı köyde ezan okunması halkı rahatsız ediyor.

    CAN TV’den Hüseyin Kelleci’nin “Can Bizim Eller” programında konuşan Güllüce köylüleri Alevi oldukları halde köyde uzun süredir ezan okunduğunu belirterek bu durumdan rahatsız olduklarını söylemişlerdi.

    Tokat’ın Reşadiye ilçesine bağlı Güllüce köyünde cemevi-cami projesi kapsamında yapılan binada ezan okunduğu sırada çekim yapan CAN TV Programcısı Hüseyin Kelleci, Güllüce köyündeki izlenimlerini PİRHA’ya aktardı.

    “İKİ KAPI VAR, BİRİNDEN DEDE DİĞERİNDEN İMAM GİRİYOR”

    Hüseyin Kelleci, “Güllüce, benim de mensupları olduğum Hubyar Ocağı’nın taliplerinin yoğun olduğu köylerden bir tanesidir. Biz orada çekim yaparken uzaktan gelen ezan sesiyle şoke oldum. Oradakilere sordum. Dediler ki uzaktan kumanda. Ben, ‘bir Alevi köyünde caminin olması mümkün müdür?’ diye sorduğum adam, korkmaya başladı. ‘İkisi de lazım’ demeye başladı. Bu cami cemevi projesi mi diye sordum. ‘Evet bu cami-cemevi projesi’ dediler. Hatta ben cemevinin içerisine girdiğimde iki tane kapı gördüm. Enteresan bir şekilde birinden imam diğerinden dede girdiğini söyledi oradaki yetkili” dedi.

    “BİR TANE DEĞİL, BİRKAÇ KÖYDE CEMEVİ-CAMİ PROJESİ VAR”

    Bu durumdan rahatsız olduğunu belirten Kelleci şöyle devam etti:

    “Biraz rahatsız oldum. İlçe ile köy arası 13 kilometre, ana yola yani Doğu Anadolu’ya bağlayan yola ise üç buçuk kilometre olan bir Alevi köyü ve bu üç buçuk kilometreye insanlar milyonlarca parayı oraya yatırıyor cami-cemevini yapıyor. Ama üç buçuk kilometre yolu Alevi köyü olduğu için yapmıyor. Alevileri asimile etmek için cami-cemevi projesini orada hayata geçiriyor ama yolunu yapmıyor. Ben o bölgenin en büyük ocağı olan Hubyar Ocağı’na mensup bir insan olarak da bizim taliplerimiz nasıl böyle bir şeye onay verir diye üzüldüm. Bunun altından derin meseleler çıktığını, muhtarın babasının daha önce bu konuda başka yerlerde 15 Temmuz sonrası tanıklık yaptığını öğrendim. Fakat sadece orası değil birkaç köyde cami-cemevi projesi yapıldığını öğrenmekteyim, hala da şu an öğreniyorum.”

    “ORADAKİ İNSANLAR ARTIK İBADETLERİNİ YAPMIYOR”

    “Üzücü olan ise oradaki insanların artık ibadetlerini yapmıyor olması” diyen Hüseyin Kelleci, “Ne camiye gidiyorlar ne de cemevi olarak kullanıyorlar. Sadece yemeklerini; kırk yemeği, varsa cenaze yemeği ve kurban kesilmişse kullanıyorlar. Onun dışında kullanmıyorlar. Sebebini de sorduğumdaysa ‘kışın artık burada kimse kalmıyor, biz geleneklerimizi, göreneklerimizi İstanbul’da yapıyoruz’ cevabını aldım. Bu cevapları alırken insanların gözlerinde bir korku hissettim. ‘Cami de bizim cemevi de bizim’ demeye başladılar. ‘İzzettin Doğan bu cami-cemevi projesini önermişti, siz ona mı karşı geliyorsunuz’ dediler. Ben de ‘evet ben İzzettin Doğan’ın önerdiği projeye karşı çıkıyorum. Alevi köylerinde olması gereken cemevidir. Eğer devlet yapıyorsa cemevidir, Sünni köyde yapılması gerekiyorsa da camidir’ dedim. Ondan sonra anlatmaya başladılar. Köyde hakikaten farklılıkların oluştuğunu, farklı insanların gelmeye başladığını söylediler. O proje tam anlamıyla bitseymiş o köyde öğrenciler konaklayacakmış. Abiler, ablalar gelecekmiş” ifadelerini kullandı.

    “KÖYLÜLER KORKUYOR”

    Köylülerin korku yaşadığını ifade eden Kelleci, şunları kaydetti:

    “Ben bu sorunun derinliklerine inmeye başladıkça oradaki köylülerde müthiş derecede korku gördüm. Hatta çok kısa bir süre önce beni oraya mihman eden taliplerimizden biri beni arayarak ‘bu konuyu kapatalım, siz yayınladığınız o görüntüleri kaldırabilir misiniz? Beni düşkün sayacaklar’ dedi. Oraya 2 Ekim günü farklı bir basın organı getireceklermiş. ‘Bizim köyümüzde cami de var cemevi de var’ diyerek methedeceklermiş. Daha doğrusu Reşadiye bölgesindeki korkularını, kendi yandaşlarıyla birlikte böyle bir şeyin olmadığını söyleyeceklermiş.

    Şu an araştırmalarıma göre Reşadiye’deki Alevi köylerinin yüzde 65’in üzerindekilerin hepsine uzaktan kumandalı cami yapıldığı duyumları alıyorum. Hatta şu an ki Güllüce köyü muhtarının babasının Reşadiye’nin merkezindeki büyük caminin yapımında çok büyük emekleri olduğu, o camiyi yaptırdığı söylenmekte.”

    “ALEVİLERİ; ALEVİ İŞ İNSANALRIYLA, ALEVİ AKADEMİSYENLERLE, DEDELERLE ASİMİLE EDİYORLAR”

    Tokat’ta Alevi köylerinin yollarının çok kötü olduğunu ifade eden Kelleci, devletin Tokat’taki yaklaşımına ve bölgede Aleviler üzerinde yapmak istediği asimilasyona dair şunları söyledi:

    “İnançla ilgili herhangi bir şey geldiği zaman hem Türkiye’nin Alevi iş adamları hem devlet ve Diyanet, komple Alevi köylerinde ciddi bir şekilde çalışıyor. Tokat Amasya bölgesinde, Çorum’un Alaca bölgesinde, Kürt Alevilerin olduğu bölgede asimilasyon için ellerinden geleni yapıyorlar. İlçeye 26 kilometre olan bir yere ambulansın gelmediği, bırakın köyün yolunu, hasta için ambulans gelmiyor. PİRHA’nın bu konuda yaptığı haber etkili oldu. Ve bu bölgede hemen oraya taş döşendi. Yani ambulans daha rahat gitmeye başladı. Yani kısacası bu bölgelerde devletin müthiş derecede asimile etmek için baskıları var. Üstelik Alevilerle asimile ediyor. Alevi iş insanlarıyla, Alevi akademisyenlerle, Alevi dedeleriyle asimile ediyorlar.

    “MUHTARLARI KANDIRIYORLAR; KÖYLERDEKİ CEMEVLERİNDE CEMEVİ BAŞKANLIĞI’NIN TABELALARI VAR”

    Bu belki 50-100 yılın projesi ama projeyi çok hızlandırıyorlar şu an. Muhtarları kandırıyorlar. Bütün o bölgedeki cemevleri yalan söylüyor. Hepsinde Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın tabelaları var. Tabelayı koyduğu yerde devlet etkili. Tabelayı koyuyorsa olay bitmiştir. Gece gündüz durmadan çalışıyorlar. Üstelik çalışma taktiklerini o kadar güzel değiştirmişler ki Alevi sivil toplum örgütlerinden ‘hayır’ cevabı aldıklarını, pasif, hiçbir şey karışmamış, kimsenin beğenmediği, umursamadığı dedeler ve o köyün muhtarını ikna etmişler. Ve saydığım Tokat, Sivas, Amasya, Çorum bölgeleri hatta Samsun’a kadar uzanan bölgeye müthiş derecede hakim olmuşlar. Devlet kendi Alevisini var etmeye çalışıyor.

    “İNSANLAR PİRHA’NIN BU KONUDA HAKLI OLDUĞUNU GÖRÜYOR”

    Dolayısıyla PİRHA gibi haber ajanslarının, televizyonların o bölgelere gidip sık sık bu haberleri yapması; devleti biraz daha geriye çekip Alevilerin de kendine gelmesini sağlayacak. Çünkü haberlerin oturduğu ve belirdiği yerlerde gördüklerim bunlardır. İnsanlar, mesela PİRHA’nın bu konuda haklı olduğunu görüyor.”

    Devrim FINDIK/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER

    Cami-Cemevi projesinin sonucu: Tokat’ın Alevi köyü Güllüce’de ezan okutuluyor-VİDEO

  • Öğretmenlere ‘Dini Eğitimi engelleme’ cezası; öğretmenler de dava açtı

    Öğretmenlere ‘Dini Eğitimi engelleme’ cezası; öğretmenler de dava açtı

    PİRHA – Diyanet’in okulda ders vermesini engellediği iddiasıyla 2 öğretmen hakkında soruşturma açıldı. Öğretmenleri, “Dini eğitimi engellemeye çalışmakla” suçlayan MEB, öğretmenlere ceza verdi. Öğretmenler ise idare mahkemesinde dava açtı. 

    Diyanet İşleri Başkanlığı’nın okulda ders vermesini engellediği iddiasıyla 2 öğretmen hakkında soruşturma açıldı.

    Sözcü’den Sultan Uçar’ın haberine göre, Mersin’deki İsa Öner Anadolu Lisesi’nde, ÇEDES Projesi’yle ilgili öğrencileri etkilediği iddiasıyla öğretmenler Esin Azize Sor ve Ali Doğan’a, Akdeniz Milli Eğitim Müdürü Adem Şimşek’in talimatıyla soruşturma açıldı. Mersin İl Milli Eğitim Disiplin Kurulu Başkanı Ahmet Çırakoğlu ve Mersin İl Milli Eğitim Müdürü Fazilet Durmuş’un başkanlığında disiplin kurulu toplandı.

    Sor ve Doğan hakkındaki soruşturma dosyasında, “Yasal olarak verilecek dini eğitimi engellemeye çalışmak” ifadesi yer aldı. Diyanet aracılığıyla il ya da ilçe müftülüklerinin vereceği dini eğitimle ilgili, velilerden izin dilekçesi alınması gerektiğine dair öğrencilerini bilgilendirmeleri gerektiği halde öğretmenler suçlandı.

    MAAŞTAN KESME CEZASI

    Öğretmenler; devlet memurunun itibar ve güvenini sarsmak, okul ile öğrenci velileri ve yöre halkını karşı karşıya getirmekle de itham edildi. Soruşturma sonunda öğretmen Ali Doğan ve Esin Azize Sor, 1/30 oranında aylıktan kesme cezasına çarptırıldı. Eğitim İş Temsilcisi Ahmet Karaman, cezaya itiraz etse de öğretmenler cezalandırıldı.

    VELİLERE SORULDU?

    Öğretmenler kendilerini, “Salondaki öğrenciye, veli izni alınması konusunda bilgi vermek görevimiz. Asıl yaptığımız davranış, mahalle halkı ile okul idaresinin karşı karşıya gelmemesi için iyi niyetli bir davranıştır” diye savundu. Disiplin Kurulu kararına itiraz edilirken, idare mahkemesine dava açıldı.

    ÖZBAY: NE OLDUĞU BELİRSİZ KİŞİLER OKULLARDA CİRİT ATIYOR; ÖĞRETMENLER YASAYA UYGUN DAVRANDI”

    Eğitim İş Genel Başkanı Kadem Özbay da konuya dair şunları söyledi:

    “Veli İzin Belgesi şartına rağmen öğrencilerin eğitim hakkını engelleme pahasına Mersin’deki okulda çocuklar dersten çıkarılıyor. Ceza verilen öğretmenlerimiz, yasalara uygun hareket etti. Liyakatsiz yöneticilerin görevi kötüye kullanma ve baskılarına karşı, öğrencilerinin eğitim hakkını koruyup, görevini yaptı.

    PEDAGOJİK CİNAYET

    ÇEDES projesiyle çevre veya değerler değil, dini eğitimin amaçlandığı, bu soruşturmayla resmen kanıtlandı. Disiplin cezalarının iptali için dava açtık. Ceza veren yöneticiler hakkında da görevi kötüye kullandıkları için suç duyurusunda bulunacağız. Kafalarına göre MEB protokolleriyle anayasa ve MEB Temel Kanunu’na aykırı eğitimlere öğrencileri hiç kimse alamaz. Dersleri, imamlar, müezzinler değil öğretmenler vermeli. 1 milyon öğretmen atama beklerken, eğitim ve pedagojiden bihaber, imamların, müezzinlerin okullarda işi ne? MEB’in yaptığı bazı protokollerde ise ne oldukları belirsiz kişiler, okullarda cirit atıyor. Bu uygulamalar pedagojik cinayettir. MEB’in amacı ne din, ne de değerler eğitimi. Okullarda fazlasıyla Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni ile değerler eğitiminde uzmanlaşmış, psikolojik danışmanlık ve rehberlik öğretmenleri var.

    MEB CEZALANDIRILMALI

    Anayasada koruma altına alınan laiklik ilkesine aykırı dayatmalar yaptığı için MEB cezalandırılmalı. Eğitim, milli güvenlik meselesidir. Anne babalar çocuklarınızın okullarına gidip, izniniz dışında eğitim verilip verilmediğini kontrol edin. Okullar, izniniz olmadan istediği eğitimi veremez. İdareye gidip izin vermediğinize dair dilekçe yazıp veliler tedbir alsın. Okullar velilere sorması gerektiği halde sormayarak fiili durum yaratıyor.”

    (HABER MERKEZİ)

  • Zeynel Can: Dersim’e cami yapmak Alevileri yok saymaya dönük bir tavırdır-VİDEO

    Zeynel Can: Dersim’e cami yapmak Alevileri yok saymaya dönük bir tavırdır-VİDEO

    PİRHA- Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Antalya Şube Sekreteri Zeynel Can, Diyanet Başkanı Ali Erbaş’ın Tunceli İl Jandarma Komutanlığı’nda cami temeli atmasını ve söylediklerini eleştirdi. Dersim’e cami yapma girişiminin tarihsel arka planı olduğunu belirten Can, “38’de yaşanan kıyımlara rağmen Dersim hala ayakta, inancına ve kültürüne sahip çıkıyor. Bugün hâkim inanç anlayışının temsilcileri asimilasyon politikasını arttırıp, yok etme girişimini devreye koyuyorlar” dedi.

    Dersim’de 27 Ağustos’ta Tunceli İl Jandarma Komutanlığı’ndaki caminin temel atma töreni yapıldı. Törene katılan Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, “Şehirlerin medenileşmesinde en büyük pay camilerdir. İnşallah burada bizim hocalarımız, lojmanlarda oturan kardeşlerimizin ya da bu bölgede oturan kardeşlerimizin çocuklarına ders verecekler” ifadelerini kullanmıştı.

    Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) Antalya Şube Sekreteri Zeynel Can, Dersim’de cami yapılmasına ve Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın konuşmasına ilişkin PİRHA’ya konuştu.

    “DERSİM’İN İNANCINDA VE KÜLTÜRÜNDE İNAT ETMESİ, HAKİM ANLAYIŞI RAHATSIZ EDİYOR”

    Dersim’in birçok yönüyle Aleviler açısından tarihsel, efsanevi, simgesel bir kent olduğunu belirten Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) Antalya Şube Sekreteri Veysel Can, “Dersim 38’de yaşananlardan kaynaklı Dersim halkı o dönemi “Tertele” olarak adlandırıyor. Büyük kıyımdan günümüze gelen olaylara baktığımızda temel sıkıntı her şeye rağmen Dersim’in hala ayakta kalması, hala inancında, kültüründe inat etmesi, dolayısıyla burada karşı tarafın da buna karşı inatla orayı kırmak istemesi bir şekilde yola getirmek istemesidir” dedi.

    Can, “Dersim’de katliamlar yaşandı ama Alevilik hala bir inanç olarak yerinde duruyor ve hâkim inanç anlayışına karşı bir düşünce, bir inanç biçimi sunuyor” diye belirtti.

    “ASİMİLASYON POLİTİKASINI ZAMANA YAYARAK ALEVİ TOPLUMU BİTİRİLMEK İSTENİYOR”

    Günümüzde devletin asimilasyon politikasını zamana yayarak yapmaya çalıştığını ifade eden Can, “Bir diğeri nedir? Orada yaşayan halkın, inananların talep etmediği halde bir başka inancın eserini, bir ibadethanesini getirip oraya inşa etmektir. Dersim’de Sünni yurttaşlar, memurlar, devlet bürokratları da yaşıyor. Zaten her kurumun kendine göre inancını ifa ettiği alanlar mevcut, orada bir sıkıntı yok. Kimsenin de bir şey dediği yok. Fakat simgesel anlamda bir yapı yapmak aslında oraya damgasını vuran inanç budur manasına gelen de bir şeydir. Diyanet’in asimilasyon adımıdır” diye konuştu.

    “DERSİM’DE CAMİ YAPMAK ALEVİLERİ YOK SAYMAYA YOK ETMEYE DÖNÜK BİR TAVIRDIR”

    Dersim’de yaşayan insanların inançsız insanlar olmadığının altını çizen Can, şöyle devam etti:

    “Bu insanlar kendine göre Hakk inancı olan, Yol’u olan, bu Yol’u bilen, bu Yol’a bağlı insanlar. Pirleri, Yol önderleri, inanç önderleri olan insanlar. Dolayısıyla Dersim’e cami yapmakta ısrar etmenin yolu doğrudan asimilasyondan geçiyor. Zaman zaman, “Madem Alevi itikadında, inancında cami yoksa Hacı Bektaş’taki camide ne oluyor?”. Bunun cevabı çok nettir ve basittir. 1826’daki Yeniçeri isyanı ile beraber Yeniçeriler aynı zamanda kent Alevilerdir. Yeniçeriler kent Alevilerinin koruyucularıydı. Dergahlara bağlılardı, aynı zamanda o dergahların koruyucusu konumundaydılar. Yeniçeri ortadan kaldırıldıktan sonra bütün Bektaşi dergahlarının başına Sünni Nakşiler atandı ve 1826 yılında Hacı Bektaş Veli Dergahı’nın içerisine bir cami yapıldı. Aslında bir nevi ibret camisidir. Daha önce oraya o külliyeyi dergâhı kuranlar oraya cami yapma ihtiyacını hissetmediler. Tam tersine oraya el konulduktan sonra yapılan bir camidir.
    Dersim’e cami yaptırılması Diyanet’in, devletin ayıbı olur. Niye? Alevilere karşı ayıp olur. Bizler Aleviler olarak ‘Alevilik vardır, Alevilik haktır’ düşüncesinden hareketle bunu kabul etmeme, buna direnme anlamında bir tavrı ortaya koymak zorundayız. Çünkü bu doğrudan bizi yok saymaya ve ileride yok etmeye yönelik bir uygulamadır.”

    Cebrail ARSLAN/ANTALYA

  • PSAKD Kadın Meclisi: Çocukların kaybolmasının sebebi AKP-MHP iktidarının politikalarıdır!

    PSAKD Kadın Meclisi: Çocukların kaybolmasının sebebi AKP-MHP iktidarının politikalarıdır!

    PİRHA – PSAKD Kadın Meclisi, 8 Eylül’de cansız bedeni bulunan Narin Güran’a ilişkin açıklama yaptı. Günde ortalama 32 çocuğun kaybolduğu belirtilen yazıda “Çocuklar için sokaklar da evler de evet güvenli değil, çünkü çocukları korumuyorsunuz” ifadelerine yer verildi.

    Diyarbakır’ın Bağlar ilçesinde 21 Ağustos’ta kaybolan 8 yaşındaki Narin Güran’ın izine 8 Eylül’de ulaşıldı. Aralarında aile üyelerinin de bulunduğu 24 kişi, soruşturma kapsamında gözaltına alındı.

    Toplumu derinden sarsan cinayetle ilgili ülke genelinde eylemler sürerken Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Kadın Meclisi de yaşananlara dair açıklama paylaştı.

    ÜLKEYİ KAYIP ÇOCUKLAR ÜLKESİNE ÇEVİRDİNİZ”

    Yazılı yapılan açıklama “Çocuk katillerinden hesap soracağız!” başlığı ile kaleme alındı. Türkiye’de yılda ortalama 10 bin çocuğun kaybolduğuna işaret eden Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Kadın Meclisi, şu açıklamayı yaptı:

    “21 Ağustos tarihinden bu yana kendisinden haber alınamayan 8 yaşındaki Narin Güran’ın cansız bedeninin bulunduğunu büyük bir üzüntü ve öfke ile öğrendik. Bir kez daha isyanımızla ve yasımızla gerici erkek şiddetinin karşısındayız.

    Sadece aileyi veya birkaç kişiyi yargılayarak sorumluluktan kurtulamayacaksınız. Kutsal ailelerin kirli ilişkiler ağında, tarikatların gölgesinde 19 gün boyunca 8 yaşındaki bir çocuğu kaybetmenizin hesabını vereceksiniz. Narin, ilk ve son olmayacak, kaybolanların sesi olacak.

    Bu ülkeyi kayıp çocuklar ülkesine çevirdiniz. TÜİK’in verilerine göre 2008 ve 2016 yılları arasında tam 104.531 çocuk kayboldu ve TÜİK 2016 yılından beri, tam 8 yıldır kayıp çocuklara dair veri açıklamayı bıraktı. Kaç çocuk bulundu, kaçı hala kayıp bilmiyoruz. İçişleri Bakanlığı 2019 verilerine göre Türkiye’de yılda ortalama 10 bin çocuk kayboluyor. Bu da günde yaklaşık 32 çocuğun kaybolduğu anlamına geliyor.

    Ülkede çocuklar en çok yakınları tarafından istismara uğruyor.

    AKP’nin 22 yıllık iktidarında İstismara af yasası tartışmaları, “küçüğün rızası var” diyen erkek yargısı, bir kereden bir şey olmaz diyen bakanı, ‘baba kızına şehvet duyabilir’ diyen Diyaneti ile karşımızda çürümüş bir sistem var. Failler işte bu çürümüşlükten, cezasızlıktan güç alıyor.

    Bu ülke çocuklar için güvenli değil!

    Peki soruyoruz, hani nerede çocuklar? Çocuklar için sokaklar da evler de evet güvenli değil, çünkü çocukları korumuyorsunuz. Çocukların kaybolmasının sebebi AKP-MHP iktidarı, sizsiniz, sizin politikalarınız, hayvanlar değil!

    Bizler çocuklar için yaşanılabilir ve güvenli bir dünya kurmak için iktidarın çocuk düşmanı, çocuğu hayattan koparan politikalarına karşı mücadeleye devam edeceğimize ve Narin’in faillerinin tespit edilip hak ettikleri cezayı almaları için dosyanın takipçisi olacağımıza kamuoyu önünde söz veriyoruz.”

    (HABER MERKEZİ)

  • Yurttaşlara sabır öğütleyen Diyanet’ten 6 milyonluk tuvalet tadilatı

    Yurttaşlara sabır öğütleyen Diyanet’ten 6 milyonluk tuvalet tadilatı

    PİRHA-Diyanet milyonluk harcamalarına bir yenisini daha ekledi. Başkanlığın Ankara Bilkent’te bulunan hizmet binasındaki tuvaletlerin 6 milyon TL’ye yenilendiği ortaya çıktı.

    Ocak-Temmuz 2024 döneminde 55 milyar 659 milyon 847 bin TL harcayan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın harcamalarına bir yenisi daha eklendi. Başkanlığın, merkez hizmet binasındaki tuvaletlerin bakım, onarım ve tadilatı için milyonlarca liralık harcamaya imza atıldığı belirlendi.

    Diyanet Yönetim Hizmetleri Genel Müdürlüğü koordinesinde gerçekleştirilen ihalenin sözleşmesi 23 Temmuz’da imzalandı. 23 Temmuz’da imzalanan sözleşme 2 Eylül’de Elektronik Kamu Alımları Platformu’nda yayımlandı.

    MİLYONLARCA LİRALIK HARCAMA

    BirGün’den Mustafa Bildirici’nin haberine göre; Diyanet, Ankara Bilkent’te bulunan merkez hizmet binasının tuvaletlerinin onarımı için 6 milyon TL’ye imza attı. Toplam 6 milyon TL’lik harcama kapsamında hizmet binasının C Blok’da yedi katındaki tuvaletler ile A Blok zemin katta bulunan tuvaletlerin bakım, onarım ve tadilatının yapılacağı bildirildi.

    Diyanet’in tuvalet tadilatı kapsamında 31 kalem inşaat malzemesi temin edildi. Yükleniciden talep edilen bazı malzemeler, ihale dosyasında şöyle sıralandı:

    • Abdesthane karo seramik yapımı
    • Abdesthane paslanmaz ayak dayama
    • Laminat kapı
    • Kapı hidroliği
    • Bizoteli flotal ayna

    “DİYANET, OCAK-TEMMUZ AYLARINDA GÜNDE 259 MİLYON 622 BİN TL HARCADI”

    Ekonomik krize karşı yurttaşa sabır öğütleyen başkanlığın, günde 259 milyon 622 bin TL harcadığı ocak-temmuz döneminde toplam kullandığı kaynak 55,6 milyar TL.

    (HABER MERKEZİ)