PİRHA- Ankara İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nün ÇEDES projesi kapsamında hazırladığı planda, öğrencilere Diyanet TV izletileceği ortaya çıktı.
Diyanet İşleri Başkanlığı ile eğitim alanında imzalanan işbirliği anlaşmalarının sonuncusu olan, “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum Projesi (ÇEDES)”, eğitimi dinselleştirdiği için tepkileri yükseltirken, Ankara İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nce ÇEDES Projesi için hazırlanan 132 saatlik planda, Diyanet İşleri Başkanlığı ile işbirliği içeren çok sayıda programın yer aldığı görüldü.
BirGün’den Mustafa Bildircin’in haberine göre, program, “Hazırlık Çalışmaları, Edep-Saygı-Nezaket, Yardımseverlik ve Merhamet, Vatanseverlik, Sabır, Adalet ve Dürüstlük” ile “Sevgi-Dostluk-Vefa” başlıklarında hazırlandı. Programın, “Adalet ve Dürüstlük, Sabır” ve “Sevgi-Dostluk-Veda” başlıklarında Diyanet ile çok sayıda işbirliği öngörüldü.
Öğrencilerin, “Doğa ve çevre bilincine sahip olması, değerlerini fark etmesi” amacıyla gerçekleştirilecek etkinliklerde de Diyanet’e sorumluluklar yüklendi. Bu kapsamda Diyanet Gençlik Merkezleri ile işbirliği içinde, “Sorumluluk ve Özdenetim” konulu etkinlikler düzenleneceği bildirildi. ÇEDES Projesi kapsamında 27 Şubat 2024 tarihinde, “Sabır” temasıyla gerçekleştirilecek etkinliklerde de Diyanet Gençlik Merkezleri ile işbirliğine gidilebileceği belirtildi.
DİYANET TV ÖĞRENCİLERE VİDEO VE ÇİZGİ FİLM İZLETİLECEK
Programın en dikkati çeken bölümü ise Diyanet TV ile ilgili bölüm oldu. ÇEDES kapsamında, “Sevgi-Dostluk-Vefa” teması ile 29 Nisan 2024’te gerçekleştirilecek etkinliklerde öğrencilere Diyanet TV üzerinden video ve çizgi film izletileceği ifade edildi.
DİYANET VAKFI VE KIZILAY DA ÇEDES PROGRAMINDA YER ALACAK
Türkiye Diyanet Vakfı ve Kızılay da ÇEDES programı kapsamındaki etkinliklerde yer alacak. Diyanet Vakfı ya da Kızılay işbirliğinde organize edilecek yardım çalışmalarında öğrencilerin de görev alacağı öne sürüldü.
PİRHA – Milletvekili Celal Fırat’ın, okullardaki zorunlu din uygulamaları başta olmak üzere kaleme aldığı soru önergelerine Bakan Yusuf Tekin’den yanıt geldi. Milletvekili Fırat, “Bahsettiğimiz konularda bakanlığın soru önergemize verdiği cevapların gerçeği yansıtmadığını belirtmem gerekir” açıklamasını yaptı. Fırat, eşit, parasız, laik, bilimsel, anadilde eğitim talebini bir kez daha yineledi.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (HEDEP) İstanbul Milletvekili Celal Fırat, Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’e yönelttiği soru önergelerine cevap aldı. Milletvekili Fırat, ‘zorunlu din dersleri, ÇEDES projesi, zorunlu hale getirilen seçmeli dersler, öğretmen açığı, rehber öğretmenler, atanamayan öğretmenler, okullardaki altyapı sorunları ve eğitime yeterli ödeneğin ayrılmaması, kayıt ücretleri’ konularında Meclis’e soru önergeleri vermişti.
“CEVAPLAR GERÇEĞİ YANSITMIYOR”
Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, Milletvekili Fırat’ın önergelerine cevap verdi. Ancak “yeterince açıklayıcı ve sorunun giderilmesine yönelik tatmin cevaplar alınamamıştır” diyen Celal Fırat, gelişme sonrasında şu açıklamayı yaptı:
Bakanlık, ÇEDES projesi ve zorunlu din dersleri konusunda Talim Terbiye Kurulunun 24 Ağustos 2023 tarih ve 37 sayılı kararına atıf yaparak açıklama yapmaktadır. Ayrıca, ‘okul dışı değerler kulübü’ çalışmalarının proje paydaşı olan kurumlar tarafından araç gereç ve uzman personel desteği verildiğini, manevi danışmanların da Diyanet İşleri Başkanlığı uhdesinde ve görevlendirmelerinde oradan yapıldığı belirtilmektedir. Ancak, Milli Eğitim Bakanlığının söylediğinin aksine milli eğitim müdürlüklerinin resmi web sitelerinde ÇEDES projesine dair programlar paylaşılmaktadır.
Örnekleyecek olursak, yaptığımız araştırmalarda Amasya’ya bağlı Gümüşhacıköy ilçesinin milli eğitim müdürlüğünün ÇEDES Projesi örnek Yıllık planı başlıklı planında Ramazan kolisi hazırlamak gibi etkinlikler görülmektedir. Milli Eğitim Bakanlığı, Talim Terbiye Kurulu ve projelerde paydaş olarak adı geçen Diyanet İşleri Başkanlığı gibi kurumlar Anayasayı, laikliği, din ve vicdan özgürlüğünü yok sayarak kararlar alamazlar. Temel insan hakları, Anayasanın laiklik ilkesi, din ve vicdan hürriyeti gibi gerçekler tümden yok sayılmıştır. Öğretmen açığı, eğitimcilerin ekonomik ve özlük hakları ile atanamayan öğretmenlere ilişkin yeterince açıklayıcı ve sorunun giderilmesine yönelik tatmin cevaplar alınamamıştır. Bakanlık, okulların ihtiyaçlarının ayrılan ödenek ile karşılandığını ve değişik adlar altında öğrenci velilerinden toplanan paralarla ilgili yapılan şikayetlerin için valiliklere yazı gönderilip gerekli işlemlerin yapılmasının istendiği belirtilmektedir. Ancak, gerçeğin hiçte böyle olmadığını hepimiz biliyoruz. Okulların giderleri ile gelen ödenek arasında büyük bir uçurum vardır. Her ne kadar ‘soruşturmalar açılıyor’ denilse de öğrenci velilerinden ‘bağış’ adı altında para toplanmaya devam edilmektedir. Madem yeterince ödenek ayrılıyor ve okulların para toplama yetkisi yok o zaman okulların gelir giderini, bütçesini açıklayın.
Yukarıda bahsettiğimiz konularda bakanlığın soru önergemize verdiği cevapların gerçeği yansıtmadığını belirtmem gerekir. Eğitim alanındaki sorunların çözümü konusunda her alanda gerekli mücadelemize devam edeceğimizin bilinmesini isteriz. Talebimiz çok anlaşılır ve nettir. Herkese eşit, parasız, laik, bilimsel, anadilde ve nitelikli bir eğitim istiyoruz.”
PİRHA – Eğitim Sen Genel Başkanı Prof. Dr. Nejla Kurul, Milli Eğitim Bakanlığı’nın eğitim kurumlarını dini mekanlara dönüştürmesini eleştirdi. Kurul, okullarda mescit zorunluluğuna işaret ederek, “Sınıflar çok kalabalık, bir sınıfı mescite dönüştürme çabası 30-40 öğrenciyi derslerinden alıkoymak demek. Öğrencileri nitelikli eğitimden uzaklaştırmak demek” dedi. Kurul, eğitimciler için de zorunlu din dayatmasının da zorbalık olduğunu vurguladı.
Millî Eğitim Bakanlığı’nın 2022-2023 örgün eğitim istatistikleri de gösteriyor ki kamusal eğitim yıldan yıla geriye gidiyor. Buna yerine özel öğretim ve dini eğitim odaklı okullar teşvik ediliyor. Eğitim alanındaki ticarileşme ve dinselleştirme politikaları ise yeni yüzü ile günden güne kamuoyuna açıklanıyor.
14 Ekim’de yapılan duyuru ile Millî Eğitim Bakanlığı, Okul Öncesi Eğitim Yönetmeliğinde bir değişiklik yaparak ‘Katkı payı’ alınmasını zorunlu hale getirdi. Bununla birlikte ÇEDES projesiyle okullarda imamların derse girmesine olanak sağlayan MEB, şimdi de okul öncesi eğitim kurumlarında mesciti de zorunlu kıldı.
Uzmanlar, devlete ait olan 60 bin 734 okulda bu uygulamaların hayata geçirilmesinin yeni krizlere de sebep olacağına vurgu yapıyor.
Eğitim Sen Genel Başkanı Prof. Dr. Nejla Kurul da Türkiye’deki eğitim sisteminin, çocuğun üstün yararını gözetmekten hızla uzaklaştığına dikkat çekiyor. Prof. Dr. Kurul, mevcut idarenin, öğrencilerin ana dilini ve ailelerin sahip olduğu inançlarını görmezden geldiğinin altını çizdi.
Kurul, şunları söyledi:
“Zorunlu din kültürü ve ahlak bilgisi derslerinin içeriği ile egemen inanç dayatılıyor. Diğer yandan eğitim sistemi çocuğun açlığını, susuzluğunu dahi görmüyor. Birinci gereksinim çocukların karınlarının tok olması ve temiz içme suyuna ulaşır olmasıdır. Siyasal iktidar, tüm okullarda bir öğün ücretsiz öğle yemeği konusunda seçim öncesinde bir söylem kurmuştu, anaokullarında ise kısmi bir uygulamaya geçildi ama seçimlerden sonra bir de baktık ki anaokullarında başlamak üzere ücretsiz öğlen yemeği hakkı ortadan kaldırıldı. Bu durumda velilere ‘ellerinizi ceplerinize atın’ denildi. Birkaç gün önce çıkarılan Okul Öncesi Eğitim ve İlköğretim Kurumları Yönetmeliği’nde de bunu fiili bir biçimde resmileştirdiler. Tabii bir şeyin yasal olması onun meşru olduğu anlamına gelmiyor. Çünkü çocuğun üstün yararını gözetmek demek, okulun içinde anne ve babasının verdiği vergilerin toplandığı bir havuzdan çocuğun eğitimi ve beslenmesi için kaynak ayrılması gerekliliği var. İktidar da bunun meşru olduğunu fark ettiği için dillendirdi ama sahte bir söylem olduğunu görüyoruz.”
YASAL DÜZENLEMEDEKİ ÇELİŞKİLER!
Prof. Dr. Nejla Kurul, okul öncesi eğitim kurumlarında katkı payının alınması konusunda yapılan yasal düzenlemenin çelişki barındırdığını belirterek “ ‘Öğrencilerin çeşitli gereksinimlerini karşılamak üzere bir katkı payı alınır’ maddesi konulmuş durumda ama yasal düzenleme çok çelişkili. Çünkü ilk cümle ‘okul öncesi eğitim çocuklara ücretsiz olarak verilir’ deniliyor. Arkasından ‘katkı payı alınır’ deniliyor. Üniversiteler de dahil eğitim bir haktır. O yüzden kamusal, bilimsel, laik ve parasız eğitim ilkesi son derece önemlidir ve burada da ilk kaynak aktarılacak yerlerden birisi tüm çocuklar için ücretsiz bir öğün yemek ve günde 1 litre ücretsiz su olmalıdır” dedi.
DERSLİK OLMAYAN OKULLARA MESCİT ZORUNLULUĞU!
Nejla Kurul, Mayıs 2023 seçimleri ardından Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin ile eğitimin dinselleştirilmesine dönük ciddi adımların atıldığını söyleyerek eleştirilerine şu sözlerle devam etti:
“Diyanet İşleri Başkanlığı’nın tüm bakanlıklar üzerinde güçlü bir etkisi var; protokolde bakanlıklardan daha üstte yer alıyor. Buradan gelen etkilerle ibadet kurumları ile eğitim kurumları fikri birbirine karıştırılıyor. Camiler, mescitler ya da birçok yerde dini vecibeleri yerine getirecekleri kurumsal yapılar zaten var ama Milli Eğitim Bakanlığı buralara daha çok öğrencinin gelişini sağlamak üzere bu kurumlara okullar içerisinde yer kaplamaya çalışıyor. Hem düşünsel olarak yer kaplama hem fiziki olarak yer kaplamadan bahsedebiliriz. Son yönetmelikte mescit açma zorunluluğu getirilmiş oldu. Okul yöneticileri bu talimatı hemen yerine getirmek üzere çalışmalara başlayacağını biliyoruz. Ama biz şunu da biliyoruz; sınıflar çok kalabalık, bir sınıfı mescite dönüştürme çabası 30-40 öğrenciyi derslerinden alıkoymak demek. Öğrencileri nitelikli eğitimden uzaklaştırmak demek. Kalabalık sınıflara mahkum etmek demek. O yüzden okulların fiziki mekan ihtiyaçları çok büyük. Kaynak ayrılacaksa buralara ayrılması gerektiğini ifade etmemiz lazım ama MEB, dini istismar ederek, dini duyguları kullanarak seçmenleri, velilerimizi bölmeyi ve aralarında düşmanlık yaratacak ilişkiler kurmayı okulun içinde de tercih etmiş durumda. Oysa okullar eğitim yerleridir. Ama okul ortamlarına böyle ayrıştırıcı mekansal düzenlemeler veya eğitim programlarında kimi değişiklikler yaparak bu doğrultuda düzenlemeler yapmak gerçekten kabul edilebilir bir şey değil.
BAKANIN KAPISI EĞİTİM EMEKÇİLERİNE KAPALI!
Tabii bu konuları söyleyeceğimiz bir zemini de Milli Eğitim Bakanlığı yaratmış değil. Aylardır kendisiyle görüşmek için randevu almaya çalışıyoruz ama konuşamıyoruz. Okulun içindeki barışı Öğretmenlik Meslek Kanunu ile bozdunuz şimdi de öğrenciler arasında barışı ‘mescite gidenler-gitmeyenler, ÇEDES protokolüne dahil olanlar-olmayanlar’ biçiminde çocuklarımızın yaşamını risk altına alabilecek kimi oluşumlara izin vermemeleri gerekirken laiklik ilkesine aykırı biçimde Milli Eğitim Bakanlığı ısrarcı olmaya devam ediyor.”
“ZORUNLU DİN DERSİ SEMİNERİ ZORBALIKTIR”
Prof. Dr. Nejla Kurul, kasım ayı içerisindeki yarı tatilde yapılacak seminerlerde öğretmenlerin de dini baskıya maruz kalacaklarını ifade etti. Kurul, eğitimciler için de zorunlu din dayatmasının yürürlüğe konulduğunu işaret ederek şunları söyledi:
“Dikkati çeken konu, din eğitimi ve öğretimi dersinin hangi branştan olursa olsun tüm öğretmenler için zorunlu bir seminer dersi haline getirilmiş olması… Bu kez de öğretmenler arasında inançları, dini yorumları birbirinden farklı olan öğretmenleri Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan getirilmiş Din Öğretimi Genel Müdürlüğü ile hazırlanmış bir programa mahkum etmek gerçekten vicdanları bir yandan yaralarken, etik olmayan bir tavırken ikincisi ise bir zorbalık olarak değerlendirilebilir. Buna da karşı çıktığımızı ifade etmemiz gerekiyor. Aşırı merkeziyetçi yapı, saray, Diyanet İşleri Başkanlığı, Gençlik ve Spor Bakanlığı ve Milli Eğitim Bakanlığı üzerinden ÇEDES protokolünde cisimlenerek adeta eğitim alanını tamamen otoriter bir biçimde yönetme anlayışı daha da egemen olmuş durumda. Buna ‘dur’ diyecek yaklaşım kuşkusuz okulları kendi kendini yönetir, geliştirir, yetişir, konuşur, kamusal tartışmaları okul içinde yapar hale getirecek demokratik bir eğitim ikliminin oluşturulmasında yatıyor.”
PİRHA- Ankara Kızılay’a inşa edilmesi planlanan ve ihalesi üç kez iptal edilen Diyanet Cami için düzenlenen dördüncü ihalede sonuca ulaşıldı. Diyanet’e devredilen araziye yapılacak cami ve otopark için 254,4 milyon TL harcanacak.
Arazisi tartışmalı şekilde Türkiye Diyanet Vakfı’na devredilen ve Kızılay’a inşa edilmesi planlanan Diyanet Cami’ne yönelik ihale süreci tamamlandı. Cami inşaatına yönelik yapılan dördüncü ihale kapsamında Gökalp Proje Müşavirlik isimli şirket ile sözleşme imzalandı.
Kamu kaynakları ile inşa edilecek bu caminin etrafında çok sayıda cami var. Diyanet Cami’nin inşa edilmesi planlanan yere 382 metre mesafede Maltepe Cami, bin 116 metre mesafede Kocatepe Cami, 350 metre mesafede Ülkealan Cami, 660 metre mesafede ise Yüksel Cami bulunuyor.
BirGün gazetesinden Mustafa Bildircin’in haberine göre, Ankara Büyükşehir Belediyesi (ABB), 22 Haziran 2022’de Diyanet Cami ve katlı dolmuş otoparkı için ihaleye çıktı. Ancak ihale, geçerli teklif veren istekli çıkmaması nedeniyle iptal edildi. Belediye, ihaleyi 14 Eylül 2022’de bir kez daha düzenlemeye karar verdi. 14 Eylül’de düzenlenen ihaleye de geçerli teklif veren çıkmadı. 21 Aralık’ta Diyanet Cami’si için gerçekleştirilen üçüncü ihaleye de teklif veren istekli çıkmadığı bildirildi.
Bunun üzerine ABB, 24 Mayıs 2023’te yeniden ihale düzenleyeceğini duyurdu. Diyanet Cami ve Katlı Otopark için 24 Mayıs’ta düzenlenen ihale ise sonuçlandı. İhaleyi, ihaledeki tek geçerli teklifin sahibi Gökalp Proje Müşavirlik Anonim Şirketi 254 milyon 421 bin 620 TL bedelle kazandı. ABB ve şirket arasında imzalanan sözleşmenin tarihi 24 Temmuz 2023 oldu.
Kızılay Necatibey Caddesi’ne 254,4 milyon TL’ye inşa ettirilecek cami 500 kişilik.
PİRHA- AKP hükümetinin Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı projesi ile dedeleri maaşa bağlama çabaları sürerken, inanç önderlerinden tepkiler gelmeye devam ediyor. Hükümetlerin politikalarını eleştiren Pir Seyfettin Elaldı, “Maaşlı dede, Nakşibendî tarikatçılarının kılık değiştirmiş yeni versiyonudur” dedi. Elaldı, Aleviliğin korkunç bir yok edilmeyle karşı karşıya olduğunu vurguladı.
Türkiye’de Alevi inancının ve ibadethanesinin hala devlet tarafından tanınmadığı bir süreç yaşanıyor. Alevi toplumunun; zorunlu din dersinin kaldırılması, cemevine ibadethane statüsü verilmesi, eşit yurttaşlığı içeren yeni bir anayasanın yapılması, Alevilere karşı işlenen nefret suçlarının açığa çıkarılması ve bu gibi nefret suçlarının önüne geçilmesi için gerekli hukuki tedbirlerin alınması, Alevilere karşı yapılmış olan kıyım, katliam ve asimilasyon uygulamalarıyla yüzleşilmesi, gerek kamu kaynaklarının ve gerekse kamu kadrolarının liyakat, adalet ve eşitlik ilkelerine göre dağılımının sağlanması gibi temel talepleri var. Ancak bu talepler hükümet tarafından yerine getirilmiyor, mahkeme kararları bile tanınmıyor.
Alevi toplumunun ve örgütlerinin taleplerini görmezden gelen AKP hükümeti, 9 Kasım 2022 tarih ve 32008 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 112 numaralı cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurdu. Başkanlığın görev alanındaki çalışmalarını değerlendirmek ve önerilerini bildirmek üzere başkan ve 11 üyeden oluşuyor. Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanı, aynı zamanda danışma kuruluna da başkanlık ediyor. Danışma kurulu üyeleri, hükümetin seçtiği kişilerden oluşuyor ve Cumhurbaşkanı tarafından 3 yıllığına seçiliyor.
Neredeyse tüm Alevi örgütleri, Alevi Diyaneti olarak adlandırdıkları Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı‘na ve üstelik de Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde kurulmasına büyük tepki gösterdiler.
İki yıldır yüzlerce cemevini dolaşarak liste tutan, Aleviliği bir inanç olarak görmeyen ve kültürel bir öğeye indirgeyen AKP hükümeti, şimdi ise bir ekip oluşturup Alevi köylerini, cemevlerini ve dernekleri dolaşarak maaşlı dedeler, elemanlar arıyor.
Aleviler ise, AKP iktidarının Alevileri, Alevi inancını kontrol altına almayı ve Alevileri bölmeyi hızlandıran bu çalışmalarına tepkileri yükseltiyor.
Baba Mansur Ocağı evlatlarından Pir Seyfettin Elaldı, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın maaşlı dedeler bulma arayışını ve Alevileri bölme girişimlerini PİRHA’ya değerlendirdi.
“DİYANETİ FESHEDİP KÜLTÜR BAKANLIĞINA BAĞLASINLAR!”
Konya’da eğitmenlik yapan Baba Mansur Ocağı evlatlarından Pir Seyfettin Elaldı, inanç önderlerinin maaş ile hizmet yapamayacağını belirterek, söz konusu dayatmayı eleştirdi. Pir Seyfettin Elaldı, yaşananları ‘Alevi inancına yapılan son darbe’ olarak yorumlayıp şunları söyledi:
“Hükümetin, bu cesareti Alevi dedesi, Alevi yazarı geçinen Hızır paşalardan aldığı bir gerçektir. ‘Alevilik bir inanç değil, kültürdür. Bir yaşam şeklidir’ derseniz, baştakiler de sizi Kültür Bakanlığına bağlar. Oysa her inanç bir yaşam şeklidir. Haydi Diyaneti feshedip Kültür Bakanlığına bağlasınlar bakalım. Sünni inançtaki vatandaşlar bunu kabul ederler mi? Daha düne kadar Diyanetin feshedilmesini savunan sözde Alevi derneklerinin yöneticileri ve bazı yazarları, bugün bu kurumların başına maaşlı dede getirmenin çabasına girmektedirler. ‘Ne olmuş getirirseler getirsinler’ dediğimizde neler olacağını söyleyelim. Anadolu bir zamanlar yüzde 70 civarında Alevi inancını taşırken bugün tam tersi bir konuma gelmiştir. Neden? Biraz gerilere gidelim; Alevi inancına olan baskı ve yok etme hareketlerini bir tarafa bırakalım, Alevi önderlerini kullanarak asimilasyon, sözde piri sani (ikinci pir) olarak bilinen Balım Sultan’la başladı. II. Beyazıt (Beyazıt ismi Yezit teriminden gelir) tarafından Hacı Bektaş Veli Dergahı’nın başına atanır. Ardından İstanbul’a davet edilen Balım Sultan, görkemli bir törenle karşılanır. 1517’de öldüğünde her taşın altında, her kavukta Alevi arayıp çetele tutan ve katleden Yavuz tarafından türbesi yaptırılır. Bu olaydan sonra Alevi oranı hızla düşer. 1826 yılında Yeniçeri Ocakları’nın kapatılması ile birlikte Nakşibendi Şeyhleri Alevi tekkelerinin başına getirilir. Bütün mal varlıkları da Nakşibendilere devredilir. Birçok Bektaşi tekkelerinin avlusunda cem odasının yanı başına cami ve minare dikilir.”
CUMHURİYET İLE GELEN SİSTEMLİ ASİMİLASYON!
Pir Seyfettin Elaldı, asimilasyon sürecinin 2. Abdulhamid döneminde kurulan Aşiret Mekteplerine götürülen Alevi çocuklarıyla hız kazandığını belirtti.
Elaldı şöyle devam etti:
“Buralarda eğitim gören çocuklara kendi köylerinde cami ve kuran kursu açma dayatmaları getirildi. Etkili olmasa da kısmi etkisi oldu. Cumhuriyetin getirdiği sözde Laiklik Yasası seyitliği, dedeliği üfürükçülükle aynı kefeye konup yasakladı. Sistemli asimilasyon da bu tarihte başladı. Cumhuriyet yöneticileri, ilahiyat fakültelerini ve Diyaneti birçok çağdaş üniversiteden önce kurarken Alevi inancı ile ilgili hiçbir şey yapmadıkları gibi yasağa uymayanlara caydırıcı cezalar uygulandı. En hafif ceza karakolda bir araba sopa oldu. Cemler gizli yapılsa da etkisi eskisi kadar olmadı. Bazı sözde Alevi dedeleri de bunların ‘çağdaşlığına’ destek verip Alevi hakları konusunda kulaklarını tıkadı. Canlı hafızanın birçoğu bu dönemde yok oldu. Bugün çok başlı Alevi inancının sebeplerinden biri de budur.
37-38 Dersim Katliamı sonrası batıya sürgün edilen insanların anlatımlarından biri ‘Bizi köyde camiye yakın bir yerde ikamet ettirdiler. Yıllar sonra o köyün vatandaşları bize itirafla ‘Ezani Muhammed kulaklarınıza gitsin de belki imana gelirler diye sizi oraya yerleştirdiler’ dedi.’ cümlesi asimilasyonun boyutunu ortaya koymaktadır.
Yasaklardan sonra 60-70 kuşağı döneminde gençlerin sol ideoloji içinde yer alması ile Alevi inancından uzaklaşıldı. ‘Şiilerin Ayetullah Medari aracılığıyla dönemin Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Süleyman Ateş’e söylediği ‘Alevileri siz Sünnileştiremiyorsanız bırakın biz Şiileştirelim’ yolundaki sözleri 1980’li yıllarda eyleme dönüştü. Bu dönemde başta Çorum olmak üzere Sivas ve Maraş’ta İran’ın Kum kentine öğrenci götürmeler başladı. 12 Eylül darbesinden sonra Tunceli Valiliği’ne atanan Kenan Güven adlı vali, Alevi çocukları imam hatibe kah zorla, kah ikna ile götürdü. Hem Dersim’de hem diğer yerleşim alanlarında Alevi köylerine cami yaptırma bugüne gelinen noktanın ön hazırlıkları idi. Alevilerin sistemli asimilasyonu Kültür Bakanı Namık Kemal Zeybek ile kurumsal asimilasyona dönüştürüldü. Maalesef bu şahıs hala sözde Alevi TV kanallarında ve panellerde Aleviler adına konuşturulmaktadır. Doksanlı yıllardan sonra hızla çoğalan Alevi dernekleri yeniden hükümetlerin ilgi alanına girdi. Yeniden kaleyi içten fethetme girişimleri başladı. Sözde evrensel olan, asla milliyetçi bakışı olmayan İslam inancı için yeni bir tabela bulundu. Başını Namık Kemal Zeybek’in çektiği 1970’li yıllarda ülkücülerin ortaya attığı ‘Türk İslam Sentezi’ yeniden ortaya sunuldu. Sözde sevgi, yumuşama politikası ile Alparslan Türkeş ‘Nerede bir Alevi dedesi görürseniz ellerinden öpün’ söylemlerinden başka bu işin propagandacıları ise Alevilerin ne kadar Türk, ne kadar Arap, ne kadar Ehlibeyt olduğunu üretmeye başladılar.”
“ADIM ADIM SÜNNİLİĞE DOĞRU ÇEKMEKTELER”
Devlet himayesinde bir Aleviliğin olamayacağını vurgulayan Pir Seyfettin Elaldı, maaş alan dedelere yönelik şu eleştiride bulundu:
“Bugün yapılmak istenen Alevileri, Türk İslam sentezi köprüsünden geçirip Sünnileştirmek politikasından başka şey değildir. Maaşlı dede Nakşibendî tarikatçılarının kılık değiştirmiş yeni versiyonudur. ‘Helallik Darı’ veya ‘Sırlanma Darı’ yerine cenaze namazı, tarihte hiç olmadığı halde bayram namazı gibi terimler bu işin masum görünen asimile sözleri ve uygulamalarıdır. Cemevlerinde Kur’an kursu yine asimile fiillerinden biridir. ‘Ne olmuş devlet bizim de vergilerimizle yürüyor, bizim de hakkımızdır, alırız. Aleviliğimizi de sürdürürüz’…
Kusura bakmayın hiç de öyle olmaz. Önünüze konulan programa göre Alevilik yaparsınız. Bugün iktidar kendi düşüncelerinde olduğu halde cami imamı, kendi istediği vaazı mı yoksa Diyanetin talimatı ve programı doğrultusunda mı veriyor? Sayın sözde ‘dedeler’ Kültür Bakanlığının size verilen doğrultuda ‘dedelik’ yaparsınız. Devlet Aleviliği yaparsınız. Sünni dedeliği yaparsınız. Yani Türk İslam sentezi köprüsünden geçirilip Sünnileştirilirsiniz.
Türkeş’in söylemi bugün de etkisini sürdürmektedir. Hacıbektaş ilçesinde Bahçeli’nin cemevi için arsa bağışlaması, Bahçeli’nin son olarak Alparslan Türkeş’in memleketi Pınarbaşı ilçesinde cemevi yapılması talimatını vermesi… Elazığ’a giden Bahçeli’ye Tunceli’den sözde dede grubunun sanki Maraş, Çorum, Malatya katliamlarını yapanlar kimdi, unutulmuş gibi nezaket ve bağlılık ziyaretinde bulunması, ardında bazı ‘dedeler’ ve onların kalem silahşörleri kendilerinin ‘İslam’ın özü biziz’ demeleri ile toplumu adım adım Sünniliğe doğru çekmektedirler. Bu, asimilasyon oyununun devamıdır. İslam’ın özü Ehlibeyt başı Hz. Ali namazında, Ramazan orucunda, din için elinde kılıç düşürmeyen yapısı ile ön plana çıkarılırken, Ali’nin batıniliğinin üstüne perde çekildi. Yağcılık olsun diye resim kaldırıp Arapça yazılar asarak Cumhurbaşkanını davet eden zihniyet, kendi inancından utanan ve menfaat için çalışan kişiler bu senaryonun figüranıdırlar.”
“BU OYUNA GELMEYECEĞİZ”
Pir Elaldı, son olarak Alevi inancına tarih boyunca hiç olmadığı kadar kapsamlı bir saldırının olduğunu belirterek, “Gün gelecek Nakşibendi hareketinde olduğu gibi Alevi dernek ve cemevlerine el konulma hareketi başlatılacaktır. Baba Mansur Ocağı’nın ‘devlet kültür mirasıdır’ deyip Müze Müdürlüğü’ne bağlama çabaları bunun açık örneğidir. İnsanlık tarihi kadar kadim olan Alevilik, korkunç bir yok edilme ile karşı karşıyadır. Bu oyuna gelmeyeceğiz. Buna karşı mücadele edeceğiz” dedi.
PİRHA- AKP hükümetinin asimilasyon politikalarını yürüten Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın dedeleri maaşa bağlama çağrısına tepki gösteren DAD Eş Genel Başkanı Kadriye Doğan, “Pirlerimizin, dedelerimizin buna tenezzül etmemesi gerektiğini çok net bir şekilde söylüyoruz” dedi. Doğan, hükümetin Alevileri içten fethetme çabasında olduğuna işaret etti.
Türkiye’de Alevi inancının hala devlet tarafından tanınmadığı bir süreç yaşanıyor. Alevi toplumunun, zorunlu din dersinin kaldırılması, cemevine ibadethane statüsü verilmesi, eşit yurttaşlığı içeren yeni bir anayasanın yapılması, Alevilere karşı işlenen nefret suçlarının açığa çıkarılması ve nefret suçlarının önüne geçilmesi için hukuki tedbirlerin alınması, Alevilere karşı yapılmış kıyım, katliam ve asimilasyon uygulamalarıyla yüzletilmesi, gerek kamu kaynaklarının ve gerekse kamu kadrolarının liyakat, adalet ve eşitlik ilkelerine göre dağılımının sağlanması gibi temel talepleri var. Ancak bu talepler hükümet tarafından yerine getirilmiyor, mahkeme kararları tanınmıyor.
Neredeyse tüm Alevi örgütleri, “Alevi Diyaneti” olarak adlandırılan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’na ve üstelik de Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde kurulmasına büyük tepki gösterdi.
İki yıldır yüzlerce cemevini dolaşarak liste tutan, Aleviliği bir inanç olarak görmeyen ve kültürel bir ögeye indirgeyen AKP hükümeti, şimdi ise bir ekip oluşturup Alevi köylerini, cemevlerini ve dernekleri dolaşarak maaşlı dedeler, elemanlar arıyor.
Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eş Genel Başkanı Kadriye Doğan, Alevilerin yeni Diyaneti olma yolunda ilerleyen Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı tarafından görevlendirilen kişilerin köyleri gezerek ‘dedeleri maaşa bağlama’ teklifine tepki gösterdi.
Doğan, “Alevi köyüne cami yapmaya benzemiyor. Çünkü camiye gitmeyebiliyorsun, farklı değerlendiriyorsun. Ama sesiyle, duygusuyla Alevi toplumunun mekanlarına öyle bir düşünce dünyası gönderiyor ki kendi içinden fethediyor. Özünden uzaklaştırıyor ve mevcut Diyanet işleri bünyesine katmak için bir çaba içindeler. Özünden uzaklaştırıp bu inancı başka bir inancın mezhebi gibi göstermeye çalışıyorlar” dedi.
“ALEVİLİĞİ İÇTEN FETHETME VE ASİMİLASYON PROGRAMI”
Doğan, ‘dedeleri maaşa bağlama’ teklifinin AKP döneminde toplumun en yoksul olduğu süreçte gerçekleştiğine dikkat çekerek “Aleviliği içten fethetme ve asimilasyon programı bu yöntemle uygulanmaya çalışılıyor. Köylere giden kişiler toplumun anormal derecede yoksullaştığı, insanların ekmeğe muhtaç edildiği dönemde para vaadiyle gidiyorlar. Sadaka kültürüyle insanları içeriden devşirerek Aleviliği özünden uzaklaştırmak istiyorlar” dedi.
“ALEVİ TOPLUMU TARAFINDAN REDDEDİLMESİ GEREKİYOR”
DAD Eş Genel Başkanı Kadriye Doğan sözlerini şöyle sürdürdü:
“Tehlikenin boyutları oldukça büyük. Cem erkanları toplumsal meclislerdir. Aleviler, toplumsal yaşamı bu meclisler üzerinden yürüten bir topluluktur. Kendi felsefesini yaşatmak yerine devlete bağlanırsa cem erkanında devletten gelen bildirilerle devlete hizmet eden bir din olacaktır. 4 kapı, 40 makam felsefesiyle yaşatmaya çalıştığımız bu inancı olmaması gereken mecralara götürmek gibi bir tehlikeyle karşı karşıyayız. Alevi toplumu tarafından kesinlikle reddedilmesi gerekiyor. Alevi inancına hizmet etmiyorsa bunun bir düşkünlük olduğunu yüksek sesle vurgulayıp pirlerimizin, dedelerimizin buna tevessül etmemesi gerektiğini çok net bir şekilde söylüyoruz.”
PİRHA-Bu yıl 36,1 milyar TL’lik bütçesiyle çok sayıda kamu kurumunu geride bırakan, Diyanet’in bütçesi 2024’te 91,8 milyar TL’ye yükselecek. 2026’da ise 131,1 milyar TL’ye fırlayacak.
Ülke ekonomisinin 2024-2026 dönemine yönelik hedef ve politikalarının yer aldığı Orta Vadeli Program (OVP), Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bütçeden aldığı payın artacağını öngördü. Bu yıl 36 milyar 186 milyon 871 bin TL’lik bütçesi ile çok sayıda kamu kurumunu geride bırakan başkanlığa, önümüzdeki yıl, 2023 bütçesinden yüzde 154 oranında daha fazla para teklif edilecek. Diyanet’in bütçesi, 2026’da 131,1 milyar TL’ye kadar yükselecek.
BirGün’den Mustafa Bildircin’in haberine göre; 2024-2026 dönemine yönelik planda, Diyanet’e 2024’te 91 milyar 824 milyon 805 bin TL bütçe önerilecek. Başkanlık, önümüzdeki yılın bütçesinin 77,5 milyar TL’sini ‘personel gideri’ olarak kullanacak. Plana göre başkanlık, 2024’te 2,5 milyar TL’lik ‘mal ve hizmet alımı’ gerçekleştirecek.
Başkanlığa 2025’te ise 113 milyar 915 milyon 601 bin TL’lik bütçe teklif edilecek. Diyanet’in bu dönemdeki personel masrafı, 96,2 milyar TL olacak. Başkanlığın ‘mal ve hizmet alım’ ödeneği ise 2025’te 3 milyar TL’ye artırılacak.
DİYANET 2026’DA YENİ BİR REKORA İMZA ATACAK
Diyanet, 2026’da ise bütçesi ile rekora imza atacak. Başkanlığa 2026 için teklif edilmesi planlanan para, 131 milyar 134 milyon 978 bin TL. 2026’daki ‘personel gideri’ 110,9 milyar TL’yi, ‘mal ve hizmet alım gideri’ ise 3,4 milyar TL’yi bulacak.
“Aza tamah” öğütleyen Diyanet Başkanlığı 2024’te toplam 41 genel bütçeli idaresinden 25’inden, 2025 ile 2026 yılında ise 26’sından daha fazla bütçe alacak. Diyanet, bu yılın ocak ila haziran döneminde toplam 19 milyar 693 milyon TL harcamıştı. Geçen yılın aynı döneminde ise başkanlığın kasasından 9,8 milyar TL çıkmıştı.
PİRHA- Diyanet İşleri Başkanlığı, pedofiliyi savunan ve karma eğitimi hedef alan Şanlıurfa Mevlana Halid Camisi İmamı Mehmet Şükrü Dörtbudak’a kınama ve 500 TL maaştan kesme cezası uyguladı.
Karma eğitimi hedef alan ve pedofiliyi savunan imam hakkında ödül gibi bir verildi.
Şanlıurfa Mevlana Halid Camisi İmamı Mehmet Şükrü Dörtbudak, “Çocuğun kolu, göğsü, her tarafı açık. Ondan sonra pedofili suçtur. Pedofiliyi sen körüklüyorsun” ifadeleriyle gündeme gelmiş ve bu ifadelerinin ardından kamuoyundan gelen tepkiler üzerine gözaltına alınmıştı. Pedofiliyi savunan imam Dörtbudak, Emniyet’teki ifadesinin ardından serbest bırakılmış ve hakkında soruşturma başlatılmıştı.
Dörtbudak bir diğer vaazında ise “Çocuklarımızı okutalım. Tamam okutun. Allah’ın ilk emri oku. Biz sadece oku yönünü alıyoruz. Ama ne şekilde oku. Kadın erkek karışık bir şekilde. Edebinden, hayasından sıyrılacak bir şekilde. Erkek öğretmenlerin kızlara ders vereceği bir ortamda. Kadın öğretmenlerin açık-seçik bir şekilde erkeklere ders vereceği bir ortamda. Bunlar cenabı Allah’ın arzu ettiği bir okuma sistemi değildir” sözleriyle bu sefer de karma eğitimi hedef almıştı.
500 TL PARA CEZASI VE KINAMA
Cumhuriyet’ten Mehmet Oflaz’ın haberine göre, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın pedofiliyi savunan ve karma eğitimi hedef alan Şanlıurfa Mevlana Halid Camisi İmamı Mehmet Şükrü Dörtbudak hakkında başlattığı soruşturma sonuçlandı. Diyanet, imam Dörtbudak’a ‘pedofili’ vaazından dolayı kınama cezası ve ‘karma eğitim’ vaazından dolayı ise 500 TL maaştan kesme cezası uyguladı.
Dörtbudak sosyal medya hesabından konuya ilişkin olarak yaptığı paylaşımda ise şu ifadelere yer verdi; “Bir yıl içerisinde 4 idari soruşturma geçirdim ve iki de ceza aldım. Adli soruşturmalarda ise mahkememiz hâlâ devam etmektedir. Elhamdülillah bizim hiç bir kaygımız yok. Lakin İslami bir kurumun İslam düşmanlarına çanak tutması bizi kahrediyor”
PİRHA-Yeşil Sol Parti Van Milletvekili Gülderen Varlı, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Kobani davasına ilişkin verdiği dilekçeyi Meclis gündemine taşıdı. Varlı, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’a, “Diyanet Başkanlığı’nın hukuki delilden yoksun ve var olan AİHM kararına rağmen Kobani davasına katılma talebinde bulunmasının gerekçesi nedir?” diye sordu.
Yeşil Sol Parti Van Milletvekili Gülderen Varlı, Dinayet İşleri Başkanlığı’nın Kobani davasına ilişkin verdiği dilekçeyi meclis gündemine taşıdı.
Gülderen Varlı, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz tarafından yanıtlanması istemiyle sunduğu soru önergesinde, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 18’i tutuklu 108 kişinin yargılandığı Kobanî Davası’na katılma isteği yönünde taleplerini dile getiren dilekçesine değindi.
Milletvekili Gülderen Varlı, Kobani davasında adil yargılanma hakkının açıkça ihlal edildiğinin altını çizerek, şunları belirtti:
”IŞİD tarafından 2014 yılının Eylül ayında Rojava’nın Kobani ilçesine kuşatma ve saldırı başlatılmıştır. Saldırıların artması ve on binlerce Kobanili’nin katledilme tehlikesinin ortaya çıkması üzerine Türkiye’de yaşayan insanlar, Anayasal bir hak olan demokratik protesto haklarını kullanarak, iktidarın Kobani’de yaşanması muhtemel katliama sessiz kalınmamasını talep etmişlerdir. 6 Ekim 2014 tarihine kadar Türkiye’de gerçekleşen demokratik protestolarda herhangi bir ölüm yaşanmamıştır. Türkiye halkları olası bir katliama karşı sesini yükseltirken 7 Ekim günü, AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan Gaziantep’te yaptığı konuşmada “Kobani düştü, düşüyor” demiştir. Yine aynı gün, Muş Varto’da Hakan Buksur adlı 25 yaşındaki gencin güvenlik güçlerinin açtığı ateş sonucu başından vurularak yaşamını yitirmiştir. Gelişen olaylarda, 47’si partimizin çalışanı ve seçmeni olmak üzere toplam 54 yurttaşımız yaşamını yitirmiştir. Halkların Demokratik Partisi (HDP) tarafından 6-8 Ekim’de yaşanan olayların ortaya çıkması için sayısız defa çağrı yapılmış, 14 tane araştırma önergesi, 89 tane de soru önergesi verilerek konu Meclis gündemine taşınmıştır.
Ancak AİHM kararı tanınmayarak, 6 yıl bekletilen dosya raftan indirilmiş ve 2014 tarihinde başlatılan soruşturma kapsamında ifadelerin savcı tarafından bile alınmayan ve herkesin serbest bırakıldığı dosya da HDP Merkez Yürütme Kurulu ve Parti Meclisi üyesi 22 kişinin tutuklanmasına karar verilmiştir. Gerçeklikten ve hukuktan uzak 3530 sayfalık iddianame sunulurken, 4 yıl hiçbir kısıtlama- gizlilik kararı olmadan yürütülen dosyada gizlilik kararı sonradan verilmiş ve avukatların dosyayı incelemesini ve örnek almasını engellenmiştir. Adil yargılanma hakkının açıkça ihlal edildiği davada; iktidarın örgütlediği grupların pankartlı provokasyonuna polisler müdahale etmemesi, duruşmaya gelenler üzerinde baskı kurmaya çalışılması, duruşma güvenliğinin ihlal edilmesi, avukatların duruşmaya alınmaması, önceki dönem HDP Eş Genel Başkanları Selahattin Demirtaş’ın ve Figen Yüksekdağ’ın mikrofonları kapatılarak, söz verilmeyerek açıkça hukuka, kanuna, usule aykırı davranılmıştır.”
“DİYANET, BU HUKUKSUZ DAVAYI HAKLI GÖSTERME ÇABASINA GİRMİŞTİR”
Gülderen Varlı önergede, Diyanet İşleri Bakanlığı’nın savcılık rolüne soyunduğuna değinerek, “Yaşanan bunca olaya, kaçırılıp köle pazarlarında satılan sayısız kadına, aç susuz bırakılan çocuğa, toplu mezarlara, dava sürecince yapılan hukuksuzluklara ve hak ihlallerine dair bir açıklama yapmayan ve İslâm Dini ile ilgili her konuda referans alınan en etkin, en saygın bir kurum olduğunu belirten Diyanet Başkanlığı; 2 Ağustos 2023 tarihinde Kobanî Davasına gönderdiği dilekçe ile adeta savcılık rolüne soyunmuş, bu haksız hukuksuz davayı haklı gösterme çabasına girmiştir. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın oynadığı rol, devletlerin uygulamalarını meşrulaştırmak amacıyla dinin ideolojik aygıt olarak kullanılmasına örnek olarak gösterilmektedir.
Dilekçede “Bütün insanlığın barış ve huzuruna katkı sağlayan saygın bir kurum” olduğunu iddia eden Diyanet İşleri Başkanlığı, 2018’de Afrin’de Kürtlere yönelik saldırı yapılırken yatsı ve sabah namazı sonrası Fetih Suresi’ni okutmuştur. Kürtlerin cenaze işlemleri söz konusu olduğunda büyük bir sessizliğe gömülmüş, Garzan Mezarlığı iş makineleriyle yıkılırken, Kilyos Mezarlığından çıkarılan cenazeler kaldırım altlarına gömülürken sesiz kalmıştır. Yıllar sonra kemikleri ailesine gönderilen Agit İpek’in durumuna sessiz kalan Diyanet İşleri Başkanlığı; Kürt kimliğini yok sayma, ölüye saygısızlık ve yas hakkını tanımama siyasetine karşı ses çıkarmamış öte yandan hukuk süreci devam Kobani davasına ilişkin ahlaktan, manevi değerlerin zedelendiğine dair dilekçe vermiştir” dedi.
“YARGILAMA SÜRECİ DEVAM EDEN BİR DAVAYA DİNİN KARIŞTIRILMASININ GEREKÇESİ NEDİR?”
Soru önergesinde yer alan sorular şöyle sıralandı:
*Kobani olaylarında Diyanet’in temsil ettiği hangi kurum, hangi cami kimler tarafından zarar görmüştür?
*Diyanet Başkanlığı’nın hukuki delilden yoksun ve var olan AİHM kararına rağmen Kobani davasına katılma talebinde bulunmasının gerekçesi nedir? Diyanet hangi misyonu gereği Kürt siyasetçilerin hukuksuzca yargılandığı bir davaya dahil olmak istemektedir?
*Diyanet Başkanlığı’nın Anayasa’ya aykırı bir şekilde Kobani davasına katılma talebi, bağımsız ve tarafsız bir şekilde yürütülmesi gereken yargı sürecine dini referanslarla müdahil olup, etkilemek değil midir?
*Talep dilekçesinde kendini “bütün insanlığın barış ve huzuruna katkı sağlayan “kurum olarak tanımlayan Diyanet, toplumun bir kesimini ötekileştirmekle yetkisini aşarak suç işlemiyor mu? Açık bir şekilde suç işleyen Diyanet hakkında bir işlem yapacak mısınız?
*Diyanet Başkanlığı, haklarında henüz mahkemece bir hüküm verilmemiş, tüm hukuk kurallarına aykırı bir şekilde yargılanan milyonlarca vatandaşın oyunu almış olan *HDP’li siyasetçiler hakkında ilgili dilekçede ağır ithamlarda bulunarak barış ve huzura nasıl katkı sunacaktır?
*Yargılama süreci devam eden bir davaya dini kurumların ve dinin karıştırılmasının gerekçesi nedir?
*Diyanet Başkanlığı tarafından dini vecibeleri yerine getirilmeden topluca gömülen onlarca insana dair herhangi bir söz kurulmamışken, dini değerleri gerekçe göstererek Kobani davasına müdahil olmak istemesinin altında yatan gerekçeler nelerdir?
*Karaman’da Ensar Vakfı’nda, İmam Hatip Mezunları Derneği misafirhanelerinde çocuklar istismara uğradığında, Aladağ’da kız yurdunda çocuklar ihmaller zinciri ile çıkan yangında yaşamını yitirdiğinde ülkeye dinin istismarı suretiyle zarar verildiğine dair söz söylemeyen, görüş bildirmeyip kayıtsız kalan Diyanet Başkanlığı Kobanî Kumpas Davasına yönelik fetva vermesinin gerekçesi nedir?
*Garzan Mezarlığı iş makineleriyle yıkılırken, Kilyos Mezarlığı’ndan çıkarılan cenazeler kaldırım altına gömülürken, kemikleri kargo ile ailesine gönderilen Agit İpek’in durumuna sessiz kalan Diyanet İşleri Başkanlığı; barıştan, ahlaktan, kardeşlikten bahsederken manevi değerleri hangi kimliğe ve düşünceye göre dile getirmektedir?
*Diyanet Başkanlığı sokak ortasında yaşanan silahlı olaylara ve katledilen kadınlara dair herhangi fetva yayınlama ihtiyacı duymazken yargı süreci devam eden Kürt siyasetçilerinin yargılandığı davaya müdahil olma talebi, görevi suistimal etmek anlamına gelmeyecek midir?
*Sayısız Kürt kadını ve kız çocuklarının istismara maruz kalmasına ve köle pazarlarında satılmasına sessiz kalan Diyanet ve kurum yetkililerinin Kobani davasında yargılananlar için dilekçe vermesinin gerekçesi nedir?
PİRHA – Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF), Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın, okul ve çalışma saatlerinin cuma namazına göre ayarlanması gerektiği yönündeki açıklamasını eleştirdi. Yapılan açıklamada “Diyanet, farklı inanç ve toplumları yok sayarak aslında şeriat çağrısı yapmaktadır” denildi.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 4 Ağustos tarihli cuma hutbesinde yer alan “İşyerlerimizdeki mesai saatlerini, okullarımızdaki ders programlarını cuma namazının vaktine göre düzenleyelim” ifadelerine bir tepkide ABF’den geldi.
“ANAYASA KARŞITI BİR KURUM”
ABF tarafından yazılı yapılan açıklamada “Diyanet İşleri Başkanlığı, kuruluş amacından uzaklaşmış siyasal İslamcıların hedeflerini gerçekleştirmek için en büyük araç olmuş, Alevileri asimile etmenin merkezi olmuş, şeriatçı odakların en önemli destekçisi olmuş, Hanifi yaşam biçimini dayatan ve kadro sayısı ile devasa bir kuruma dönüştürülmüştür. Halka sınav veriyorsunuz diye fakirliği öven, cennet vaadinde bulunanlar, milyonlarca liralık Mercedes’lerinden taviz vermeyenlerdir” ifadeleri kullanıldı.
“ANAYASA KARŞITI BİR KURUM”
Açıklamanın devamında Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yetkilerini aşarak Anayasa’ya aykırı eylemelerde bulunduğu vurgusu yapıldı. Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın, şeriat çağrısı yaptığı ifade edilerek, açıklamada şu cümlelere yer verildi:
“Anayasanın demokratik, laik, sosyal hukuk devleti maddesini, laiklik acısından toplumsal yaşamın dini kurallara göre düzenlenemeyeceği gerçeğine aykırı hareket eden DİB, Anayasanın 136. Maddesinde Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yetkileri belirtilmiş olmasına rağmen son yıllarda anayasa karşıtı bir kurum haline geldiği görülmektedir.
Milyonlarca insanı açlığa mahkum eden sistem hakkında tek kelime etmeyen Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, okulların ve çalışma saatlerinin Cuma namazına göre ayarlanması gerektiği yönünde yaptığı açıklama ülkede çağdaş, modern ve laik yaşamak isteyenleri, farklı inanç ve toplumları yok sayarak aslında şeriat çağrısı yapmaktadır. Ülkemizde gerek kamu, gerek ise özel sektörde çalışanların Cuma namazına gitmek istediğinde engellenmediğini biliyoruz. İnsanların inançlarını sömürü çarkının merkezine koyarak milyonları açlığa mahkum edenleri, Ortadoğu ülkelerinden biliyoruz. AKP, sömürü sistemini artık devletleştirmek istiyor. Çünkü şeriat demek, alttakine din iman, üsttekine han hamam demektir. Kadına şiddet, çocuk evlilikleri, açlığa mahkum edilen milyonlar demektir.
Alevi Bektaşi Federasyonu olarak laik ve demokratik cumhuriyetin inşası için mücadeleye devam edeceğiz. Bu ülkede gerçek demokrasiden yana olanlar ile yoldaş, cumhuriyetin kuruluş ayarları ile oynamaya çalışanlara karşı duruş olacağız.
Her kesimin ciddi rahatsızlık duyduğu Diyanet İşleri Başkanlığının artık kaldırılması ve ülkenin aydınlık geleceğinin önü açılması gerekmektedir.”
PİRHA-Yeşil Sol Parti Diyarbakır Milletvekili Serhat Eren, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz ve Adalet Bakanı Yılmaz Tunç’un yanıtlaması istemiyle iki soru önergesi hazırlayarak, Diyanet’in Kobani Kumpas Davası’na dahil edilmesini sordu.
HDP önceki dönem Eş Başkanlarının, milletvekillerinin ve MYK üyelerinin yargılandığı Kobani Kumpas Davası, Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmeye devam ediyor. Cumhurbaşkanlığına bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı, Kobanî kumpas davasında, soruşturma aşamasında dosyaya dahil olmamasına rağmen iddianamede savcı tarafından müşteki sıfatıyla davaya davet edildi. Kobani protestoları sırasında “Kuruma bağlı binalarının zarar gördüğünden” bahisle davaya katılma talebi kabul edildi.
Serhat Eren soru önergesinde, Diyanet’in iktidarın sözcülüğüne soyunmuş olduğuna vurgu yaparak, “22 Nisan 2021 tarihinde Mahkemeye verdikleri dilekçede “09.09.2014 – 30.12.2020 tarihleri arasında gerçekleşen Kobani protestoları sırasında kuruma bağlı binalarının zarar gördüğünden” bahisle davaya katılma talebinde bulunmuş ve mahkeme de tüm kurumlar gibi Diyanetin bu talebini kabul etmiştir.
14 Nisan 2023 tarihinde 5268 sayfalık mütalaanın siyasetçilerimizin sorguları tamamlanmadan ve tevsii tahkikat talepleri karşılanmadan boş salona okunmasının ardından 11 Mayıs 2023 tarihinde Diyanet İşleri Başkanlığı bu kez de mütalaaya karşı beyan dilekçesi sunarak ‘Başkanlığın bütün insanlığın barış ve huzuruna katkı sağlayan saygın bir kurum’ olduğunu belirterek, davada yargılanmaya çalışılan siyasetçilerimizin ‘bu durumu temelden sarsan ve telafisi imkansız zararlara yol açan fiil ve davranışlarının olduğunu, din hizmetlerinde itimat ve güvenin kaybolması halinde bu alanın çeşitli sapık akım ve gruplara kalacağını, halkın sevgi, kardeşlik, barış, huzur, güven, birlik ve beraberlik içinde hiçbir korku ve endişe hissetmeden yaşamlarını sürdürmesi için terör eylemleriyle ülkeye zarar veren kişilerin cezalandırılması gerektiğini’ iddia etmiştir.
Diyanet’in suçtan zarar gördüğünden bahisle davadan haberdar edilmesinden başlayarak mütalaaya karşı beyanda bulunup siyasetçilerimizin cezalandırılmalarını talep etmeleri bu davanın ne kadar özel bir yargılama olduğunu, devletin bu davada tüm kurumlarıyla bizzat taraf olduğunu, bağımsız ve tarafsız bir yargılamanın bu koşullar altında gerçekleşemeyeceğini bir kez daha göstermiştir. Öte yandan Diyanet, iktidarın siyasi saiklerle ilerlettiği bu kumpas davasındaki sözcülüğüne soyunmuş, dilekçedeki iddiasının aksine tüm insanlık için hizmet etmediğini, iktidarın yararına hizmet eden bir kurum olduğunu göstermiştir.” dedi.
“DİYANET’E GÖRE IŞİD BİR TERÖR ÖRGÜTÜ MÜDÜR?”
Yeşil Sol Parti Milletvekili Serhat Eren’in cevaplanması üzere sunduğu önergede şu sorulara yer verildi:
“1.Kobani kumpas davasında, soruşturma aşamasında dosyada bulunmayan Diyanet’in kovuşturma aşamasında Mahkeme tarafından re’sen davadan haberdar edilmesi CMK’nın hangi maddesine dayanılarak yapılmıştır?
2.Diyanetin davaya bu şekilde dahil edilmesi, mahkemenin tarafsızlığı ve bağımsızlığı ile hukukun üstünlüğü ilkesine aykırı değil midir?
3.Diyanet bugüne kadar hangi davada aynı usulle haberdar edilmiştir? Bundan sonra siyasi yargılamalarda Diyanet re’en haberdar edilecek midir?
4.Diyanet bugüne kadar hangi davaya katılma talebi sunmuştur? Kadın ve çocuklara tecavüz eden, onları kaçıran, köle pazarlarında satan, insanlık dışı barbar IŞİD üyelerinin yargılandığı herhangi bir davaya katılmış mıdır?
5.Diyanet’in katılma talebi hangi davalarda kabul edilmiştir?
6.Diyanet’e göre IŞİD bir terör örgütü müdür?
7.Bütün insanlığın barış ve huzuruna katkı sağlayan saygın bir kurum olduğunu iddia eden Diyanet’in, 2018 yılında Afrin’e operasyon düzenlendiğinde tüm camilerde yatsı ve sabah namazı sonrası Fetih Suresi’ni okutmasının sebebi nedir?
8.Diyanetin dilekçesinde kullandığı ifadeler nefret suçu oluşturmamış mıdır? Dilekçede “sapık akım ve gruplar” ifadesinden ne kastedilmiştir?
9.Diyanetin, Kürt siyasetçilerinin IŞİD terör örgütüne karşı durdukları için yargılandıkları ve siyasi bir kumpas olduğu AİHM kararı ile ortaya konulan ve henüz yargılama sürecinin devam ettiği bu davada masumiyet karinesini yok sayan ve din hizmetlerinin zarar gördüğünü söyleyerek manipülasyonda bulunan katılma talebi, görevi kötüye kullanma anlamına gelmemiş midir?
10.Diyanetin katılma dilekçesi ile görevini kötüye kullanması, ayrımcı, saldırgan ve ötekileştiren bir dil kullanarak nefret suçu işlemesi, dini referansları kullanarak yargılamayı etkilemeye çalışması sebebiyle hakkında soruşturma başlatmayı düşünüyor musunuz?
11.Hukukun üstünlüğü ve mahkemelerin bağımsızlığının tesisi adına Diyanetin bu tarz dilekçelerle yargıyı etkilemesinin önüne geçmek için gerekli adımları atacak mısınız?”
PİRHA – HDP Halklar ve İnançlar Komisyonu, Diyanet’in, Kobanî Davası’na gönderdiği dilekçeye tepki göstererek, “utanç vericidir” ifadesini kullandı. Yapılan açıklamada, “Diyanet, yargı süreçlerini etkileme çabalarından vazgeçip önceki gün intihar eden Müftü Mehmet Deniz’in intiharına sebep olan göreve iade kararının uygulanmamasının hesabını vermelidir” denildi.
HDP’li 18’i tutuklu 108 siyasetçinin yargılandığı Kobanî Davası sürüyor. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, Kobanî Davası’na gönderdiği “müdahillik” dilekçesi ise davanın tartışma yaratan bir diğer başlığı oldu.
Davaya katılma isteği yönünde taleplerini dile getiren Diyanet İşleri Başkanlığı, kaleme aldığı dilekçede kullandığı dil, tepkilere neden oldu.
“ET VE SÜT KURUMU DA DAHİL MÜDAHİL OLDU”
Halkların Demokratik Partisi (HDP) Halklar ve İnançlar Komisyonu, gelişmelere dair yazılı açıklama yaparak “Neredeyse devletin bütün kurumları (Et ve Süt Kurumu da dahil) bu davada müdahil olmak için başvuru yaptı. Daha önce inanç merkezlerine zarar verildiği gerekçesiyle davaya müdahil olan Diyanet İşleri Başkanlığı, mütalaaya ilişkin davaya gönderdiği dilekçe ile asıl niyetini ve düşmanlığını göstermiş oldu” denildi.
“MÜFTÜ MEHMET DENİZ’İN İNTİHARININ HESABINI VERMELİ”
Açıklamanın devamında şu ifadelere yer verildi:
Kobanî direnişi İslam’ın değerlerini ve kutsallarını kirli siyasetine alet eden IŞİD’e karşı verilen en önemli mücadele olarak tarihin temiz sayfalarında yerini aldı. IŞİD ile işbirliğine karşı, IŞİD’e karşı Türkiye’de demokratik zeminde protestolar gerçekleşti. IŞİD zihniyetinin kaybetmesinin intikamını alırcasına barışçıl eylemlere müdahale edilmesi ise eylemlerin yönünü değiştirdi. Kentler yakıldı, yıkıldı. Kobanî Davası’na gündem olan olaylarda çok sayıda HDP’li yaşamını yitirdi. Bunları ters yüz ederek açılan kumpas davasında Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığı’na gönderdiği yazı devam eden intikam hırsının en önemli göstergelerinden biridir. Diyanetin hiçbir hukuki kanıta dayanmayan iddiaları yargı sürecini etkileme çabasından başka bir şey değildir.
Diyarbakır Suriçi’nde bulunan Fatih Paşa (Kurşunlu) Camii örneğinde olduğu gibi, bölgede bulunan basın mensupları ve mahalle sakinlerinin açık beyanlarından da anlaşıldığı üzere, Kurşunlu Camii özel harekât timlerinin kullandığı ağır silahlarından açılan ateş ve helikopterlerden atılan bombalar sonucu tahrip olmuştur. Yine aynı şekilde Dört Ayaklı Minare de özel harekât timleri tarafından açılan ateş sonucu isabet almıştır. Bu tür örnekler çoğaltılabilir. Buna rağmen iktidarın kontrolünde olan Diyanet İşleri Başkanlığı tarihin her döneminde olduğu gibi bugün de dini inancı ve müslümanların mabetleri olan camileri, devletin/iktidarın yargıda istediği kararın çıkması için bir baskı unsuru olarak kullanmakta bir beis görmemiştir. Diyanet İşleri Başkanlığı bugün tarihte hiç olmadığı kadar halkın inancını, kutsalını, mabedini hatta her türlü dini değerlerini devletin politikalarını meşrulaştırmak için kullanışlı bir aparat haline getirmekte tereddüt etmemektedir.
Diyanet’in tanımlı görevlerini aşarak mevcut iktidarın politikalarına taraf olması ve bu tutumuna halkın inancını ve mabetlerini alet etmesi kabul edilemez. Diyanet, yargı süreçlerini etkileme çabalarından vazgeçip önceki gün intihar eden Müftü Mehmet Deniz’in intiharına sebep olan göreve iade kararının uygulanmamasının hesabını vermelidir.
“KARANLIK ODAKLAR BİRÇOK MABETE ZARAR VERDİ”
Kobanî direnişi sırasında kolluk kuvvetleri ve provokasyonun parçası olan karanlık odakların kullandığı orantısız güç sonucunda birçok mabet zarar görmüştür. HDP olarak kim tarafından gerçekleşirse gerçekleşsin hiçbir mabedin bu tür çatışmalarda hedef alınmasını ve zarar görmesini kabul edemeyiz. Her halkın ve inancın kendisini özgürce ifade etme ve inancını özgürce yaşama hakkı için verdiğimiz mücadelemizi kumpas davalarıyla ve çeşitli senaryolarla boşa çıkaracaklarını zannedenler bilsin ki tarih karşısında kendileri yargılanıyor. Dini siyasete alet etmeye devam eden AKP ve şürekâsı Hak katında da hukuk karşısında da hesap verecek.”
PİRHA – Milletvekili Serhat Eren, Diyanet İşleri Başkanlığının, Kobani Davası’na katılma yönünde gönderdiği dilekçeye tepki göstererek, “Diyanet, Kobanî Kumpas Davası’na IŞİD’in Kürtlere karşı yayınladığı fetvanın devamını göndermiştir” dedi.
Yeşil Sol Parti Milletvekili Serhat Eren, Diyanet İşleri Başkanlığının Kobanî Davasına gönderdiği “müdahillik” dilekçesine ilişkin açıklama yaptı. HDP Genel Merkezinde basın toplantısı düzenleyen Eren, “Partimiz IŞİD’in saldırılarına karşı bütün insanlığa duyarlılık çağrısı yapmıştı” diye belirtti.
Serhat Eren, 2014 yılında IŞİD’in, Kürtleri soykırımdan geçirmek Rojava’ya saldırdığını hatırlatarak “Bizler bir katliamın yaşanmaması için IŞİD ile ilişkilerin kesilmesi, Rojava’ya insani koridor açılmasını iktidardan beklerken; AKP tersine Erdoğan’ın ‘Kobanî düştü düşecek’ sözleriyle kendi beklentisini ifade etmiş, milyonlarca Kürt nezdinde infiale yol açmıştı. Partimiz Kürt halkına yönelik bu katliama ve IŞİD barbarlığına karşı bütün insanlığa duyarlılık çağrısı yapmış ve herkesi bu saldırılara karşı harekete geçmeye davet etmişti” diye konuştu.
Serhat Eren, iktidarın, Kobanî protestolarını “HDP’yi tasfiye etmek” için “intikam davasına” dönüştürdüğünü söyleyerek şu açıklamalarda bulundu:
“3 yılı aşkın bir süredir devam eden Kobanî Kumpas Davasında bu intikam yaklaşımının bütün yönlerine tanıklık ettik. Bugün sanık olarak yargılanması gereken kurumlar, Kobanî Kumpas Davası’na mağdur sıfatıyla müdahil olma yarışına girmişler. Bu kurumlar tarih önünde ve Türkiye halkları nezdinde kendilerini aklamak için, sorumluluktan kurtulmak için arkadaşlarımızı sorumlu tutmaya çalışmaktadır. Onca insanımızın yaşamını yitirmesinden sorumlu ve suçlu olanlar onlardır. Kobanî Kumpas Davası gerçeği tersyüz eden bir davadır; sorumlu olanların mağdur olanları sorumlu tutmaya çalıştığı bir davadır.
İşte o dönemin sorumlu kurumlarından biri de Diyanet İşleri Başkanlığıdır. IŞİD barbarlarını İslamiyet adına cihatçı olarak değerlendiren Diyanet İşleri Başkanlığı, IŞİD saldırılarına meşruiyet yaratmaya çalışan bir kurumdur. Diyanet İşleri Başkanlığı devam eden Kobanî Kumpas Davası dosyasında, mütalaaya karşı yargılanan arkadaşlarımıza ahlak sınırlarını aşan, haddini aşan bir değerlendirme ile saldırmıştır.
Bugün 3 Ağustos IŞİD’in Şengal’de gerçekleştirdiği katliamın yıl dönümü. O katliamda dini, inancı farklı olduğu gerekçesiyle yüz binlerce Êzidî katledildi, yüz binlercesi yerinden yurdundan göçertildi. Binlerce Êzidî kadın köle pazarlarında satıldı. Hem de 21’inci yüzyılda ve insanlığın gözü önünde bu insanlık suçları işlendi. Peki hangi zihniyetle yapıldı bu katliamlar? Tam da bugün Diyanet İşleri Başkanlığının yayınladığı “fetva”ya benzer fetvalarla yaptı katliamı IŞİD.
“IŞİD’İN SÖZCÜLÜĞÜNE SOYUNMUŞTUR”
Diyanet, Kobanî Davası’na gönderdiği dilekçe ile adeta savcılık rolüne soyunmuş, bu haksız hukuksuz davayı haklı gösterme çabasına girmiştir. Açıkça söylüyoruz; Diyanetin bu yaklaşımı ve gönderdiği dilekçe IŞİD’in Kobanî ve Şengalî işgal ederken yayınladığı katliam fetvalarının bir benzeri ve devamı niteliğindedir. IŞİD’in Kürtler için yayınladığı “katli vaciptir” fetvasının benzerini Diyanet dava dosyasına gönderdiği dilekçe ile vermiştir.
Diyanetin gönderdiği bu skandal dilekçedeki fetvayı sizlerle paylaşacağız arkadaşlar. Ancak bu dil ve üslup IŞİD barbarlarının diline çok benziyor değil mi? Dilekçesinde tam da bunu ortaya koymuş Diyanet. Partimiz, rehin arkadaşlarımız ve avukatlarımız AKP’nin başından beri bu kumpas davasını IŞİD’in intikam davasına çevirdiğini boşuna söylemiyor. Diyanet İşleri Başkanlığı dilekçesindeki diliyle adeta IŞİD’in sözcülüğüne soyunmuştur.
IŞİD barbarlarının Kürt halkını katletmeye çalıştığı dönemde sessiz kalıp IŞİD’e cihatçı diyerek saldırılarına karşı durmayan, o dönemde meydana gelen olaylardan sorumlu olan ve yargılanması gereken Diyanet İşleri Başkanlığı, haddini aşan açıklamalarla İslam’a en büyük zararı vererek arkadaşlarımızı cinayetle, ahlaksızlıkla ve yağmacılıkla suçlamaktadır. Bütün kimlikleri ve inançları ötekileştiren ve yalnızca devletin tekçi politikalarına hizmet eden Diyanet İşleri Başkanlığı, hukuk metni değil iftira-nameden ibaret mütalaaya karşı görev sınırlarını aşarak dosyayla ilgili adeta iktidarın taleplerini sunan bir fetva niteliğinde dilekçe göndermiştir dava dosyasına.
“DİYANET AHLAKTAN BAHSEDEMEZ!”
Bütün insanlığın barış ve huzuruna katkı sağladığını iddia eden bu kurum, tecavüzcü ve barbar IŞİD katliamlar yaparken onları fetvalarında masum cihatçı olarak gösteriyor. “Babanın öz kızına şehvet duyması haram değil” diyen, 9 yaşındaki kız çocuğunun evlenebileceğini söyleyen, sapık akımlara adeta icazet veren, Alevilerin ibadet yerleri olan cemevlerine statü verilmesini “kırmızı çizgi” olarak değerlendiren, Süryanilere ait manastır ve kiliselere el konulmasına sessiz kalan, halkı yoksulluk ve açlığa mahkum edilirken milyonluk araçlara binen Diyanet ve kurum yetkilileri topluma ve arkadaşlarımıza ahlaktan ve hukuktan bahsedemez. Kendisini yargı yerine koyup arkadaşlarımızı hüküm giymiş gibi itham edemez. Hakkı da değil haddine de değil!
1993’te Sivas’ta canlarımız diri diri yakılırken, Diyarbakır’da Suruç’ta, Ankara Garı önünde insanlarımız katledilirken, hatta Diyarbakır’da İstasyon Meydanı’ndaki cami duvarı kanla boyanırken Diyanet İşleri Başkanlığı barış ve güven içinde yaşamanın önemini anlatmaya gayret edip davalara katılmak için müdahil oldu mu? Tarikat yurtlarında meydana gelen vahşetlere bir gün olsun ses çıkardı mı? Karaman’da Ensar Vakfı’nda, İmam Hatip Mezunları Derneği misafirhanelerinde çocuklar istismara uğradığında, Aladağ’da kız yurdunda çocuklar ihmaller zinciri ile çıkan yangında yanarak can verdiğinde ülkeye dinin istismarı suretiyle zarar verdiğini beyan etti mi? Elbette yapmadı. Kaldı ki Kobanî Kumpas Davası’nda insanları katleden sorumlular ortadadır ve Diyanet İşleri Başkanlığı partimize saldırarak gerçek sorumluları korumaya çalışmaktadır. İşte asıl ahlaksızlık budur, bütün bunlara karşı sessiz kalmaktır. Asıl ahlaksızlık, dini değerleri iktidarın çıkarları doğrultusunda araçsallaştırmaktır.
“DİYANET, SAVAŞ ÇIĞIRTKANLIĞINI YAPMIŞTIR”
Buradan Diyanet İşleri Başkanlığına soruyoruz? Siz hangi din adına hareket ediyorsunuz, hangi dini referans alıyorsunuz? Nasıl milyonlarca Kürdü “sapkın eğilim” olarak tanımlama hadsizliğini gösterebiliyorsunuz? İktidarın aparatı olan Diyanet’in Kürtlere karşı düşmanlık yarışına yeni katılmadığını çok iyi biliyoruz. “Bütün insanlığın barış ve huzuruna katkı sağlayan saygın bir kurum” olduğunu iddia eden Diyanet İşleri Başkanlığı, 2018’de Afrin’de Kürtlere yönelik saldırı yapılırken yatsı ve sabah namazı sonrası Fetih Suresi’ni okutarak savaş çığırtkanlığını yapmıştır. Kürtlerin cenaze işlemleri söz konusu olduğunda büyük bir sessizliğe gömülmüş; Garzan Mezarlığı iş makineleriyle yıkılırken, Kilyos Mezarlığından çıkarılan cenazeler kaldırım altlarına gömülürken sesiz kalmıştır. Yıllar sonra kemikleri ailesine gönderilen Agit İpek’in durumuna sessiz kalan Diyanet İşleri Başkanlığı; Kürt kimliğini ölüsüyle dirisiyle yok sayma, ölüye saygısızlık ve yas hakkını tanımama siyasetine karşı ses çıkarmayarak bu suçlara ortak olmuş bir kurum olarak barıştan, ahlaktan, kardeşlikten, manevi değerlerden bahsedemez.
Diyanet İşleri Başkanlığının, savcının iftiranamesinden sonra arkadaşlarımızın cezalandırılması için uzun uzadıya yapmış olduğu gayrı ahlaki, gayri hukuki bu değerlendirmesine, arkadaşlarımızın cezalandırılması için yaptığı bu fetvaya karşı yargılanan arkadaşlarımız ve partimiz hukukun üstünlüğü, demokrasi ve barış mücadelesini sürdürecektir. Bu haksızlığa, ahlaksızlığa ortak olanlar da hem vicdanlarda hem de bir gün bağımsız ve tarafsız mahkemelerde, uluslararası hukuk mekanizmaları önünde tıpkı IŞİD barbarları gibi mahkum olacaktır.”
PİRHA- IŞİD’in Kobane’ye dönük saldırılarına karşı 6-8 Ekim 2014 tarihlerinde gerçekleştirilen eylemler nedeniyle HDP’nin Eş Genel Başkanları ve MYK üyelerinin de aralarında bulunduğu 18’i tutuklu 108 kişinin hakkında açılan dava 1 Ağustos’ta görüldü. Diyanet İşleri Başkanlığı davaya katılma talebinde bulundu.
IŞİD’in Kobane’ye dönük saldırılarına karşı 6-8 Ekim 2014 tarihlerinde gerçekleştirilen eylemler nedeniyle HDP’nin eski eş genel başkanları ve MYK üyelerinin de aralarında bulunduğu 18’i tutuklu 108 siyasetçi hakkında açılan davanın görülmesine dün devam edildi.
“DİNAYET ANAYASAL SUÇ İŞLEMİŞTİR”
Avukat Nuray Özdoğan, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın davaya katılma talebinin olduğunu belirtti. Katılım gerekçesi ise, “Yargılanan siyasetçilerin toplumun dini değerlerini temelden sarstığı” iddiası.
Özdoğan, “Dehşet içindeyiz. Başkanlık, bu dilekçesi ile anayasal suç işlemiştir. Dini değerleri referans alarak, dini değerler bağı üzerinden bir tartışma yürütmektedir. Bu nedenle Diyanet Başkanlığı’nın işlediği bu suç nedeniyle hakkında soruşturma açılması için suç duyurusunda bulunmak istiyorum. Ayrıca dosyadaki katılma talebine dair yer alan evrakların ivedilikle çıkarılmasını istiyorum” dedi.
Esenyurt Belediyesi’nin de davaya katılma talebinde bulunduğunu ancak katılma talebinde herhangi bir gerekçenin yer almadığını, “Mahkemeye yardımcı olmak istiyoruz” şeklinde ifadeler yer aldığını dile getiren Özdoğan, “Bu dosyanın siyasi olduğunu herkes kabul etmiş durumda. Bu algının ürünüdür. Yazıktır” dedi.
Özdoğan, Pertek Belediyesi’nin de katılma talebinde bulunduğunu belirtti. Bu belediyenin de aynı ifadeler kullanarak katılma talebinde bulunduğunu söyledi. Özdoğan, “Yaratılan kumpas davasının bir parçası olmak istiyorlar” dedi.
PİRHA – CHP İzmir Milletvekili Deniz Yücel, ÇEDES Projesini CİMER’e taşıdı. Yücel’e verilen cevapta bakanlık hem “okullara imam ataması yok” dedi hem de projeyi müftülüklerle ortak yürüttüklerini açıkladı.
Millî Eğitim Bakanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı ile Gençlik ve Spor Bakanlığı arasında imzalanan ÇEDES projesi adı altında okullara imam atanması tartışılmaya devam ediyor.
“Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum” sloganıyla yürütülen proje kapsamında, İzmir ve Eskişehir’deki okullara imam, vaiz, din hizmetleri uzmanı ve Kur’an kursu hocalarının “manevi danışman” olarak görevlendirilmesi tepki çekti.
CHP İzmir Milletvekili Deniz Yücel’in, ÇEDES Projesi ile ilgili CİMER başvurusuna, MEB’e bağlı Din Öğretimi Genel Müdürlüğü’nden cevap geldi.
Millî Eğitim Bakanlığı, iddiaların gerçeği yansıtmadığını öne sürdü ancak CHP’li vekile verilen cevaptaki çelişkili ifadeler dikkati çekti. Bakanlık, okullara imam atanması projesi ile ilgili CİMER başvurusuna verdiği cevapta hem projeye din görevlilerinin dahil olmadığını savundu hem de İl Müftülüğü görevlilerinin projeye destek verdiğini ifade etti.
Açıklamada yer alan, “Okul dışında yapılan etkinliklerde Gençlik ve Spor Bakanlığı görevlisi ve Diyanet manevi danışmanları, okullarımızın değerler kulübü öğretmeni ile koordineli okul dışı etkinlik çalışmalarına destek sağlar” ifadesiyle, Diyanet tarafından “manevi danışman” adı altında etkinlikler için imam ve vaiz görevlendirmesi yapıldığı doğrulandı.
ÇEDES projesi protokolünü imzalayan 3 kurumdan birinin Diyanet İşleri Başkanlığı olduğu da belirtildi. Ancak aynı açıklamada “Diyanet tarafından herhangi bir atama söz konusu değildir” ifadesi de yer aldı.
Millî Eğitim Bakanlığı’nın cevabında, müftülüklerin sosyal medya hesaplarından ya da kurumsal internet adreslerinden yaptıkları ve ÇEDES projesi kapsamında düzenlenen “İftar Buluşması”, “Cami Oyunları” ve “Cami Avlusunda Bilgi Yarışması” gibi etkinliklere ilişkin bir açıklama da yapılmadı.
Milletvekili Deniz Yücel, Millî Eğitim Bakanlığı’nın açıklamasına tepki gösterdi. Yücel, “Dilekçemde ÇEDES Projesi adı altında okullara imam, Kur’an Kursu Öğreticisi, vaiz ve din hizmetleri uzmanı görevlendirilmesinin gerekçesini sordum. Bu soruya “iddialar kasıtlı olup gerçeği yansıtmamaktadır” cevabını aldım. Dilekçemizin muhatabı olan Din Öğretimi Genel Müdürlüğü’nün, ÇEDES Projesi Uygulaması Usul ve Esaslarını okumadan böyle bir iddiada bulunacağımı düşünmesi üzücü… Kendilerine yine kendi hazırladıkları, ‘Proje Uygulama Usul Ve Esasları’ kitapçığıyla cevap vereceğim. Proje Uygulama Usul ve Esasları kitapçığının 3, 9, ve 10. sayfalarında açık bir şekilde vaiz ve vaizelerin projede görevli olduğu belirtilmektedir. Neyi inkâr ediyorsunuz, kimi kandırıyorsunuz?” dedi.
“AMAÇ, LAİK EĞİTİM SİSTEMİNE DARBE VURMAK”
CHP’li Yücel, dilekçeye verilen cevapta laik eğitim sisteminden yana olması gereken Millî Eğitim Bakanlığı’nın, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı koruma ve savunma telaşına düştüğünü de vurguladı.
Yücel, şu açıklamayı paylaştı:
“Etkinliklerin okul dışında yapılıyor olması sorumluluğunuzu ve projenin laik eğitime karşı oluşturduğu riskleri azaltmaz. Madem bilime sevdalı bireyler yetiştirmek istiyorsunuz, o zaman projeye neden Bilim ve Teknoloji Bakanlığı dahil edilmedi? Her şey bir yana projeye, Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlı olan, Din Öğretimi, Hayat Boyu Öğrenme Mesleki ve Teknik Eğitim, Temel Eğitim ve Orta Öğretim Genel Müdürlükleri’ni dahil ediyorsunuz ama aklınıza TÜBİTAK’ı, Devlet Tiyatroları’nı dahil etmek gelmiyor! Çünkü amacınız bilime, sanata, kültüre sevdalı bireyler yetiştirmek değil, bilimin ışığındaki laik eğitim sistemine darbe vurmak.”
PİRHA – KESK Eş Genel Başkanı Şükran Kablan Yeşil, okullara öğretmen yerine imam atanması projesine karşı toplumun bir bütün olarak itiraz etmesi gerektiğini belirterek, “Bu proje, tek adam rejiminin, demokratik alanların hepsini tasfiye etmesinin de önünü açacak bir noktadır” dedi. Kablan Yeşil, “İmamları atayarak toplumsal bir ideolojik dizayn ve aynı zamanda da bir kültürel tasfiye projesi aslında ÇEDES’in kendisi” ifadesini kullandı.
Milli eğitim müdürlükleri ve Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı il müftülükleri arasında imzalanan projeye tepkiler yükseliyor.
Öğrencilere ‘milli, manevi, ahlaki, insani ve kültürel değerlerin’ benimsetileceği söylemi ile okullara ‘manevi danışman’ adı altında okullaraimam atanması birçok tehlikeyi de beraberinde getiriyor. Pedagojik eğitimden yoksun imamların, okullarda ders veremeyeceğini belirten bilim insanları, eğitim alanının günden güne nitelik kaybettiğinin ise altını çiziyor.
“ÇEDES İDEOLOJİK DİZAYN VE KÜLTÜREL TASFİYE PROJESİ”
“Öğrencilerin moral ve motivasyonlarını artırıcı rehberlik hizmetleri” adı altında yürütülen projeye karşı Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) Eş Genel Başkanı Şükran Kablan Yeşil de tepki gösterdi. Aynı zamanda eğitimci olan Kablan, AKP iktidarının, din temelli bir müfredat oluşturma çabasında olduğunu belirterek şunları söyledi:
“Siyasi iktidar açısından eğitim alanı, iktidara geldiği günden bu yana dincileştirme, tek tipçi bir nesil yetiştirme konusunda en fazla uğraşa geldiği bir alan oldu. Başta laikliğin tasfiye edilmesi, bilimsel, demokratik müfredatın tepetaklak edilmesinden tutalım da topladıkları eğitim şuralarında bunlara yönelik uyguladıkları politikalara; bugün işte son adımı olarak karşımıza çıkan ÇEDES projesinin kendisine kadar… İktidarın aslında toplumda kutuplaştırmayı, ayrıştırmayı önüne koyan son hareketi olmuş oldu.
Bu ülke, bu coğrafya, yüzyıllardır bütün farklılıkları ile bir arada yaşamı var ede gelmiş topraklar. Alevi’si, Sünni’si, Hristiyan’ı, Ermeni’si, Kürt’ü, Türk’ü, Laz’ı ile geniş bir mozaiğin kendisi. Siyasi iktidarın tasfiye çalışmaları bir kez daha ÇEDES projesinde somut bir şekilde karşımıza çıktı. Tabii ki eğitim alanı iktidarların kendi ideolojik dizaynı açısından en temel aldıkları alanlardan biriydi. Çok iyi biliyoruz ki iktidara geldiği ilk günden bu yana AKP iktidarı, tekçiliğin, siyasal İslam’ın bir ideoloji olarak toplumsal dönüşümünü yaratma konusunda çok yapboz uyguladı. Cemaatlerle, tarikatlarla dönem dönem imzaladıkları protokollerde özellikle dinci vakıflarla yürüttükleri çalışmalarda bunun örneklerini çokça önümüze koydu. Ancak ÇEDES projesinin kendisi bambaşka bir anlam ifade daha ediyor. Çünkü eğitim kurumlarında genç, pedagojik açıdan yeterli düzeyde çalışan arkadaşlarımız olmasına rağmen manevi, kültürel değerlerin yaşatılması noktasında buralara imamları atayarak toplumsal bir ideolojik dizayn ve aynı zamanda da bir kültürel tasfiye projesi aslında ÇEDES’in kendisi.”
“ÇEDES’E KARŞI ORTAK MÜCADELE YÜRÜTMEK GEREKİYOR”
Şükran Kablan Yeşil, siyasal iktidarın, toplumun bütçesini savaş ve din politikaları için harcadığının da altını çizdi. KESK Eş Genel Başkanı Kablan, mahkeme kararlarına rağmen zorunlu din derslerinde ısrar eden AKP-MHP hükümetini eleştirerek şunları söyledi:
“İktidar, özellikle son yıllarda toplumun bütçesi yapılırken büyük bir kısmını savaş ve güvenlikçi politikaya ayırırken büyük bir kısmını da Diyanete ayırmaktadır. Burada tam da o ideolojik dizaynın kendisini görmek mümkün. Bu ayrıştırma ve kutuplaştırma politikalarından iktidarın bir an önce vazgeçmesi gerekiyor. Bu ülkede bizler zorunlu din derslerine karşı mücadele yürütürken, buna dair kazanılmış Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları önümüzde dururken, bununla birlikte toplumu ayrıştıran bir projeye daha iktidarın imza atmış olması kabul edilemez.
Sendikamız Eğitim Sen, projenin iptaline dair Danıştay’da dava açtı. Her ne kadar hukuk bugün aynı iktidarın vesayeti altında olmuş olsa da biz uluslararası evrensel değerlerin, normların, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın yeterli olmasa bile bu ülkede eşit yurttaşlık, farklılık, laiklik temelinde karar vereceğini umuyoruz. Buradan bir anlamda da çağrı yapıyoruz; bu toplumun bütününe bir çağrı. Bu, farklı bir inançta olan Alevilerin, Hristiyanların veya bu topraklarda yaşayan farklı inançların meselesi olmanın çok çok ötesinde. Bugün tasfiye edilmek istenen budur. Kültürlere karşı tek bir kültürün, inancın, tek bir anlayışın iktidarlaşması, toplumun bütününde tek adam rejiminin, demokratik alanların hepsini tasfiye etmesinin de önünü açacak bir noktadır. Dolayısıyla ÇEDES projesine karşı eğitimin dinselleştirilmesi, tarikatlara, cemaatlere teslim edilmesi, imamların okullarda önlerinin açılmasına karşı ortak bir mücadele yürütmek gerekiyor. Bu aynı zamanda yoksulluğa karşı mücadele ile birliktedir. Bildiğimiz gibi yoksul, emekçi çocukları gidemedikleri okullardan dolayı kaçak, kontrolsüz açılan vakıf, cemaat yurtlarına gitmekte. Son olarak hepimizi çokça acıtan Urfa’da yaşanan, henüz aydınlatılmadı ama intihar gibi görünen 12 yaşındaki çocuğumuzun cinayetinden tutalım da bu ve benzeri çokça yaşayabildiğimiz bir süreç. Dolayısıyla laikliğe sahip çıkmak, demokrasiye sahip çıkmak, barışa, eşitliğe, eşit yurttaşlık temelinde yaşama sahip çıkmak, bugün ÇEDES’e karşı bir mücadeleyi de birleştirmek son derece önemlidir.”
PİRHA – PSAKD Genel Başkanı Cuma Erçe, okullara imam atanmasına karşın büyük mitingler planladıklarını söyledi. Erçe, “Ne yazık ki okulları medreselere çeviren bir süreç yürütülüyor” uyarısında bulunarak, bir avukat ordusuyla hukuki süreci de başlatacaklarını kaydetti.
Gençlik ve Spor Bakanlığı ile Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı Diyanet Gençlik Merkezleri iş birliğinde yürütülmekte olan “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum” (ÇEDES) projesi adı altında okullara imam atanması kamuoyunun büyük tepkisini çekiyor.
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Başkanı Cuma Erçe, dinci eğitim sürecinin yeni olmadığının altını çizerek, “ÇEDES yeni başladı ama öncesinde örneğin 2010 yılında Mersin’de başlatılan bir uygulama vardı. O dönemde ortaya konulan karşı duruş ve özellikle hukuk mücadelesi sonrasında proje iptal edilmişti. O zaman da bazı okullar pilot seçilmiş, 4 gün okula 1 gün ise camiye biçiminde bir projeydi. Sonrasında iptal edilmesine rağmen benzer uygulamalar Türkiye’nin dört bir yanında devam etti” dedi.
“TOPLUMUN TÜMÜNÜ ETKİLEYECEK BİR SÜREÇ”
Cuma Erçe, okulların medreselere dönüştürüldüğünü ifade ederek, itirazın tüm toplum tarafından yapılması gerektiğini de söyledi.
Erçe, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Okullardaki zorunlu din dersleri yetmiyormuşçasına Kur’an kursları da verilmeye başlandı. Esasında her geçen gün eğitimin niteliğinin de gericileştiği bir süreç var. Çünkü bu süreçten mevcut hükümet beslendi. Son genel seçimlerde de meyvesini topladı. Aslında bu çok bilinçli, organize edilerek planlanmış bir süreç. Zorunlu din derslerine karşı çıkarken ‘Bu sadece Alevilerin meselesi değil’ derken bunu kastediyorduk. Toplumun tümünü etkileyecek bir süreç başlıyor. Eğitim, tümden akıldan ve bilimden yoksun hale getirilerek önce tüm dersler din derslerine, sonra okullar imam hatiplere, şimdi de okulları ne yazık ki medreselere çeviren bir süreç götürülüyor. ‘Karma eğitim zorunlu değil’ diyen bir eski eğitim personelinin bakan yapılması tam da bunun önünü açan bir süreç oldu. Yaşamın her alanına sirayet eden bu tarikat ve cemaat örgütlenmeleri, evet Alevileri etkiliyor ama bilinmeli ki toplumun tümünü etkileyen, hatta dindarları dahi etkileyen bir süreç bu. Çünkü akıldan ve bilimden yoksunlaştırılmış bir eğitim sisteminde bilim insanı yetişmez. Dünyanın başka ülkeleriyle asla ve asla rekabet yaşayamazlar. Dolayısıyla dünyada ilk 500’e giren üniversite sıralamasında Türkiye’den hiçbir üniversite o sıralamaya giremez. Bu cemaat ve tarikatlara açılan kapıyla da yakın bir tarihte bir Afganistan’laşma ya da Arabistan’laşma süreci yaşanır ki bu tehlikeyi en başından beri uyarıyoruz.”
“TARİKATLARIN SÖZÜ GEÇİYOR”
Aynı zamanda eğitimci olan Cuma Erçe, öğretmenlik eğitimi almadan okullarda hiç kimsenin görev yapamayacağının da altını çizdi. Okullarda imam görevlendirmesinin Osmanlı döneminde de denendiğini belirten Erçe, şu hususlara da dikkat çekti:
“Osmanlı döneminde okullarda ellerinde sopalarla eğitim veren imamlar bunu yapıyordu ama Osmanlı yıkıldı. Osmanlı bilimde, ilimde, sanatta ilerleyemedi ve sonunda çürüdü. 700 yıllık bir imparatorluk çöktü. Gelinen aşamada ise bir gericilikle karşı karşıya kaldık ve ülke yönetiminde tümüyle cemaatlerin, tarikatların sözünün geçtiği, bakanlıkları kendi içlerinde paylaştıkları bir noktaya geldik. 15 Temmuz’da bunun 1 ayağı ortaya çıktı. Tüm eğitim kurumlarını zapt eden bir cemaat, insanların başına bomba yağdırdı. Şimdi ise başka tarikatlar aracılığıyla okulların bütün imkanları bu tarikatlara açılarak ne yazık ki yeni bir nesil yaratılıyor. Cumhurbaşkanı, önceki yıllarda açıktan ‘Biz dindar ve kindar bir nesil yetiştireceğiz’ diye ifade etmişti. Bu kindar nesil, Madımak Oteli’ni yakar. Ya da Çubuk’ta ana muhalefet Partisi’nin liderine (Kılıçdaroğlu’na) ‘Yakın yakın’ sloganlarıyla saldırır. Bu kindar nesil, Erzurum’da seçim otobüsünü taşlar. Dolayısıyla hangi dine mensup olduklarına hiç bakmaksızın söylüyorum, din insanlarının, eğitim kurumlarında işi olamaz. Eğitim kurumlarına akıl ve bilim dışında hiçbir şey giremez. Bunu yapma görevi de öğretmenlerindir.”
“BÜYÜK MİTİNGLER YAPACAĞIZ”
PSAKD Genel Başkanı Cuma Erçe, okullarda imam görevlendirmesine ilişkin itirazların süreceğini de belirtti. ÇEDES projesine karşı büyük mitingler düzenleyeceklerini söyleyen Erçe, şu cümlelerle konuşmasını sürdürdü:
“Şu anda çok önemli bir gündemimiz, 2 Temmuz. 2 Temmuz’la birlikte bütün alanlarda ÇEDES konusunda halka bilgilendirme yapmak ve bu konuda bilinç taşımak, mitinge varacak ölçüde tepkilerimizi ortaya koyma noktasında bir kararlaşma yaşadık. Önümüzdeki günlerde Anadolu’nun dört bir yanında gerçekleşen anmalarda, festivallerde, şenliklerde ÇEDES’i insanlara tek tek anlatacağız. Sonrasında da özellikle İzmir başta olmak üzere birçok yerde okulların açılmasının hemen öncesinde büyük mitingler düşünüyoruz. Bizler Alevi kurumları olarak şu çağrıyı hep yapıyorduk; bu meseleler sadece Alevi kurumlarının meselesi olmamalı. İfadelerimiz karşılık buldu ve bu çağrı Eğitim-Sen genel merkezinden geldi. Bu bizim için çok memnuniyet verici idi.
“BİR AVUKAT ORDUSUYLA DA HUKUKİ AÇIDAN BİR SÜREÇ BAŞLATACAĞIZ”
Şimdi bizler şubelerimize şu çağrıyı yaptık; ‘Lütfen bulunduğunuz yerlerde tüm ilerici, demokrat eğitim sendikalarını, dernekleri, siyasi partileri, ama en başta Alevi kurumlarını toplayın ve ÇEDES konusunda ortak kararlar alın. Önümüzdeki günlerde çok yoğun bir tepkiyi ortaya koyacağız. Aynı zamanda hukuki açıdan da ciddi bir avukat ordusuyla bu sürece karşı bir eylemlilik başlatacağız.”
PİRHA – Amed Emek ve Demokrasi Platformu, okullara imam atanması kararını protesto etti. Yapılan basın açıklamasında “Eğitim alanı ile inanç alanlarının birbirine karıştırılmasına yönelik ÇEDES ve benzeri uygulamalardan derhal vazgeçmelidir” denildi.
Eğitim-Sen Amed Şubesi ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Diyarbakır Cemevi, okullara imam atanmasına tepki gösterdi.
Hazal Park’ta yapılan basın açıklamasında “Anadilde, parasız, demokratik ve laik eğitimden vazgeçmiyoruz” pankartı açıldı.
“DOĞRUDAN LAİK EĞİTİMİ HEDEF ALAN UYGULAMALAR”
Eğitim Sen Amed Şube Eş Başkanı Emine Akşahin, yaptığı basın açıklamasında “Laikliği ve laik eğitimi hedef alan politika ve uygulamalara derhal son verilmelidir!” vurgusunu yaptı. Akşahin, siyasi iktidarın, eğitim sistemini ideolojik hedefleri doğrultusunda yönettiğini belirterek şunları söyledi:
“Son yıllarda, Millî Eğitim Bakanlığı ile Diyanet İşleri Başkanlığı, dini vakıf ve dernekler arasında çok sayıda iş birliği protokolü imzalanmıştır. Bu ortak projeler üzerinden eğitimi dinselleşme süreci hızlandırılmış, doğrudan laik eğitimi ve laik yaşam tarzını hedef alan uygulamalar hayata geçirilmiştir.
Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlı ortaokullar ve imam hatip okulları, Gençlik ve Spor Bakanlığı’na bağlı il/ilçe spor müdürlükleri/Gençlik merkezleri ile Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı Diyanet Gençlik Merkezleri iş birliğinde yürütülmekte olan “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum Projesi” (ÇEDES) kapsamında bir süredir ülke çapında toplantılar yapılmakta ve çeşitli kararlar alınmaktadır.
ÇEDES Projesinin amacı “Öğrencilerimizin millî, manevi, ahlaki, insani ve kültürel değerlerimizi benimseyen, koruyan, geliştiren ve kendi yaşantılarında inşa eden fertler olmalarına, çağın ve geleceğin becerileriyle donanmış, bu donanımı insanlık hayrına sarf edebilen, bilime sevdalı, kültüre meraklı ve duyarlı, aklı selim, kalbi selim ve zevki selim sahibi, bedensel ve sosyal bakımdan dengeli bireyler olarak yetişmelerine katkı sağlamak” olarak ifade edilmektedir. Dini ve manevi değerleri merkeze alan ÇEDES Projesi, etkin bileşeni din referanslı kurumlar olması nedeniyle laik-bilimsel eğitim anlayışına ve eğitim bilimlerine aykırı bir çerçevede hazırlanmış ve uygulanmaya başlamıştır. Bu proje kapsamında, Milli Eğitim Bakanlığı ve Gençlik ve Spor Bakanlığı hem programa katkı sağlayan hem de “temsilci öğretmen” kanalıyla öğrencileri bulan ve kamu mekânlarını kullandıran kurumlar olarak işlev görmektedir.”
“DİNİ REFERANSLI EĞİTİM ANLAYIŞI”
Emine Akşahin, pedagojik eğitimi bulunmayan vaiz, imam hatip, Kur’an kursu öğreticilerinin İzmir ve Eskişehir başta olmak üzere çeşitli illerde görevlendirilmeye başlandığının altını çizdi. Akşahin, ‘manevi danışman’lara atfedilen işlevlerin, dört yıllık eğitim fakültesi mezunu psikolojik danışmanlarla, zaten yıllardır sürdürüldüğünü belirterek şöyle devam etti:
“ÇEDES Projesi, 1739 sayılı kanuna aykırı olarak eğitim hizmetinin yürütülmesini, gözetilmesini ve denetlenmesini Diyanet İşleri Başkanlığı ve Gençlik ve Spor Bakanlığı ile paylaşarak gözetim, yürütme ve denetim görevini ihlal etmektedir. MEB, böylece okulların çocuğun üstün yararı ve kamu yararına işlev görme niteliğini sekteye uğratmaktadır.
Manevi değerler eğitimi altında kız öğrencilere toplumsal cinsiyet kodları aşılanarak okullardan, kamusal alanlardan, sosyal yaşamdan tecrit ederek okuldan kopuşlara neden olunacağı kaygısını taşıdığımızı belirtmek isteriz. Bütün bu kaygılarımız ve ön görümüzle ÇEDES Projesinin de, iktidarın eğitim sistemini siyasal-ideolojik çizgisi ve dini-kültürel ihtiyaçları doğrultusunda biçimlendirme hedefinin son örneği olarak karşımıza çıkarıldığını görüyoruz.
Eğitim kurumlarının herhangi bir şekilde dini içerikli proje ve etkinliklerin mekânı haline getirilmesinin okullara ve eğitim sistemine olumlu anlamda en küçük bir katkısının olmadığı açıktır. Okullarımız, farklı inanç gruplarının her birinin eşit değerde görülmesi gereken, hiçbir öğrencinin inancı ya da felsefi düşüncesi nedeniyle ayrımcılığa uğramadığı kurumlar olmak zorundadır. Öğrencilerin inancı ya da kimliği nedeniyle ötekileştirilmesine ve ayrımcı uygulamalarla karşı karşıya kalmasına neden olacak her türlü girişime son verilmelidir.”
“ORTAK MÜCADELEYE DAVET EDİYORUZ”
ÇEDES ve benzeri uygulamalardan derhal vazgeçilmesi gerektiğini söyleyen Eğitim Sen Amed Şube Eş Başkanı Emine Akşahin, sözlerini şu cümlelerle sonlandırdı:
“Laikliğin varlığı, din ve mezhep farklılıkları üzerinden farklı inançtan ve mezhepten insanların birbiriyle çatışmalarına son vermek, her inancın kendisiyle ve diğer inançlarla eşit haklar temelinde ilişki kurmasını güvence altına almak açısından önemlidir. Değişik din, mezhep, inanç ve dünya görüşünden insanların gerçek anlamda “eşit yurttaş” olarak kabul edilmesi, devletin bütün inançlara eşit mesafede ve tarafsız yaklaşmasına, günlük yaşamın her alanında okulda, üniversitede, işyerinde, sokakta, farklı kimlik, inanç ve dünya görüşleri arasında ayırım yapılmamasına bağlıdır. ÇEDES projesi bu yönüyle hem laikliğe hem de laik eğitim anlayışına temelden aykırılıklar içeren bir düzenlemedir.
Türkiye’de eğitim politikalarının merkezinde yer alan “tek din, tek mezhep” anlayışının, farklı kimlik ve inançlara karşı önyargıları diri tutan ve milliyetçilik temelinde yükselen resmî ideolojiyi besleyen ‘manevi değerler eğitimi’ uygulamasının okullardan başlayarak ülkede yaratılan kutuplaştırmayı derinleştirmesi kaçınılmazdır. Böylesi bir uygulama hem çocukların sağlıklı gelişiminin hem de eğitim sisteminde eşit, özgür ve bilimsel düşüncenin ilerlemesinin önünde önemli bir engeldir.
Milli Eğitim bakanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı ve Gençlik ve Spor Bakanlığı, bizzat iktidar eliyle hayata geçirilen ve birbirinden ayrı olması gereken eğitim alanı ile inanç alanlarının birbirine karıştırılmasına yönelik ÇEDES ve benzeri uygulamalardan derhal vazgeçmelidir.
Çocuklarımız, ÇEDES ve benzeri projelerle siyasi iktidarın siyasal-ideolojik hedeflerinin parçası haline getirilemez! Bu konuda eğitim emekçileri başta olmak üzere, öğrencilerimizi, velilerimizi ve demokratik kamuoyunu birlikte tavır almaya ve ortak mücadeleye davet ediyoruz.”
“MÜSAADE ETMEMELİYİZ”
PSAKD Diyarbakır Şubesi Eşit Başkanı Aydın Atlı ise yaptığı konuşmada tüm toplumsal kesimleri, uygulamaya karşı çıkmaya davet ederek şunları söyledi:
“Laik, demokratik, bilimsel eğitim ile laik yaşam tarzını doğrudan hedef alma uygulamaları hayata geçirilmeye çalışılmıştır. ÇEDES projesi adı altında eğitimin tarikatlara, çocuklarımızın imamlara bırakılması projesine müsaade etmemeliyiz. Din görevlilerinin, öğrencilere değerler eğitimi vermesi doğru değildir. Laik, demokratik ve bilimsel eğitim Alevilerin yaşamında, ülkemizin aydınlık geleceğinde olmazsa olmazımızdır. On yıllardır zorunlu din derslerine karşı çıkan biz Aleviler, tüm paydaşlarımızla okullarımızı, çocuklarımızı ve geleceğimizi bu gerici zihniyete asla ve asla teslim etmeyeceğiz.”
PİRHA – Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim Sen), ‘Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum Projesi İş Birliği Protokolü”nün iptali ve yürütmesinin durdurulması için dava açtı.
Eğitim Sen, Milli Eğitim Bakanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı ve Gençlik Spor Bakanlığı arasında imzalanan ‘Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum Projesi İş Birliği Protokolü”nün iptali ve yürütmesinin durdurulması için Danıştay’a dava açtı.
Eğitim Sen tarafından yapılan açıklamada “Eğitim ve öğrenim hakkının anayasal bir hak ve kamu hizmeti olması ilkesine aykırı bir şekilde, Milli Eğitim Bakanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı ve Gençlik Spor Bakanlığı arasında imzalanan ‘Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum Projesi İş Birliği Protokolü”nün iptali ve yürütmesinin durdurulması için Danıştay’a dava açtık.” ifadelerine yer verildi.
“BİLİMSELLİK İLKESİNE UYGUN OLMAYIŞIYLA…”
“Bilimsel ve laik eğitimden vazgeçilemez!” diyen Eğitim Sen’in dava dilekçesinde şu hususlara değinildi:
‘Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum Projesi İş Birliği Protokolü’nün;
‘Manevi danışman’ adı altında din görevlerinin eğitim öğrenim hayatına dâhil edildiği, ‘abi abla’ gibi tarikat cemaat ifadelerinin rol model olduğu, protokolün süre sınırlılığı olmaması, üzerinde değişiklikler ve ilaveler yapılabilir olması ve hukuki belirlilik ilkesine aykırı oluşu ile protokolde bahsi geçen din görevlilerine yetki-sorumluluk birliği ilkesi gereği öğretmen görevi ve sorumluluğu verilemeyeceği hususlarıyla, bilimsellik ilkesine uygun olmayışıyla,
Anayasanın laiklik ilkesinin gereği olarak ‘kutsal din duygularının, devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı”, Anayasanın Türkiye Cumhuriyetinin, “… başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti” olduğu ilkelerine, ‘Din ve vicdan hürriyeti’ başlıklı maddesindeki “Devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzeninin kısmen de olsa, din kurallarına dayandırılamayacağı” ilkeleriyle,
Anayasa’ya, 430 sayılı Tevhidi Tedrisat Kanunu, 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu, 7354 Öğretmen Meslek Kanunu, 222 sayılı Eğitim ve Öğretim Kanunu, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu ile 652 sayılı Millî Eğitim Bakanlığı Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname’ye aykırı olması nedeniyle…”
PİRHA- Eğitim Sen, Alevi kurumları ve sivil toplum örgütleri ÇEDES projesini protesto ederek “farklı inançtan öğrencilere yönelik açık bir dayatma ve ayrımcılıktır” uyarısında bulundu.
Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim Sen), Tüm Öğrenci Velileri Dayanışma Derneği, Öğrenci Veli Derneği, Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği, Halkevleri, Sosyal Haklar Derneği, Alevi Bektaşi Federasyonu, Demokratik Alevi Dernekleri, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği ve Alevi Kültür Dernekleri, ÇEDES projesinin iptali için bir kez daha itirazda bulundu.
“Laikliği ve laik eğitimi hedef alan politika ve uygulamalara derhal son verilsin” denilerek ÇEDES projesine karşı Eğitim Sen Ankara 1 No’lu Şube önünde basın açıklaması yapıldı.
Eylemde “Çocuklarımızı karanlığa teslim etmeyeceğiz. Laik ve bilimsel eğitim düşmanı ÇEDES protokolü iptal edilsin.” dövizleri de açıldı.
“EĞİTİM NİLİMLERİNE AYKIRI”
Ortak açıklamayı okuyan Sacit Ünalmış, Millî Eğitim Bakanlığı ile Diyanet İşleri Başkanlığı ve birçok vakıf arasında yapılan projeler üzerinden eğitimin dinselleşme sürecinin hızlandığını söyledi. Ünalmış, doğrudan laik eğitim ve laik yaşam tarzının hedef alındığını belirterek şu açıklamayı okudu:
“ÇEDES projesinin amacı “Öğrencilerimizin millî, manevi, ahlaki, insani ve kültürel değerlerimizi benimseyen, koruyan, geliştiren ve kendi yaşantılarında inşa eden fertler olmalarına, çağın ve geleceğin becerileriyle donanmış, bu donanımı insanlık hayrına sarf edebilen, bilime sevdalı, kültüre meraklı ve duyarlı, aklıselim, kalbi selim ve zevki selim sahibi, bedensel ve sosyal bakımdan dengeli bireyler olarak yetişmelerine katkı sağlamak” olarak ifade edilmektedir. Dini ve manevi değerleri merkeze alan ÇEDES projesi, etkin bileşeni din referanslı kurumlar olması nedeniyle laik-bilimsel eğitim anlayışına ve eğitim bilimlerine aykırı bir çerçevede hazırlanmış ve uygulanmaya başlamıştır. Bu proje kapsamında, Milli Eğitim Bakanlığı ve Gençlik ve Spor Bakanlığı hem programa katkı sağlayan hem de “temsilci öğretmen” kanalıyla öğrencileri bulan ve kamu mekânlarını kullandıran kurumlar olarak işlev görmektedir.
Öğrencilere milli, manevi, ahlaki, insani ve kültürel değerlerimizin benimsetilmesi amacıyla tüm lise, ortaokul, ilkokul ve anaokulları ile il merkezi ve ilçelerde bulunan tüm cami ve Kur’an kursları”nı kapsayan proje, milli eğitim müdürlükleri ve Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı il müftülükleri aracılığıyla okullara öğrencilerin sözde ‘manevi gelişimini desteklemek’ amacıyla ‘manevi danışman’ görevlendirmelerinin önünü açmaktadır. Bu bağlamda pedagojik eğitimi bulunmayan vaiz, imam hatip, Kur’an kursu öğreticileri, İzmir ve Eskişehir başta olmak üzere çeşitli illerde görevlendirilmeye başlanmıştır. Protokolde ifade edildiği biçimiyle, “öğrencilerin moral ve motivasyonlarını artırıcı rehberlik hizmetlerinde bulunan” ‘manevi danışman’lara atfedilen kimi işlevler dört yıllık eğitim fakültesi mezunu psikolojik danışmanlarla, zaten yıllardır sürdürülmektedir.
“AÇIK BİR DAYATMA”
Eğitimin bütün kademelerinde eğitimin niteliğini yükseltmek, çocukların özgür ve sağlıklı bireyler olarak yetiştirilmesi için somut adımlar atılması gerekmektedir. Ancak MEB, bugüne kadar yaptığı gibi, din ve inanç alanı gibi son derece hassas bir konuda “tek din, tek mezhep” yaklaşımıyla hareket ederek okullarda öğrencilere dini ve manevi değerleri aktarmayı kendisine görev edinmiştir. ÇEDES projesi, iktidarın eğitim sistemini siyasal-ideolojik çizgisi ve dini-kültürel ihtiyaçları doğrultusunda biçimlendirme hedefinin son örneği olarak karşımıza çıkmaktadır.
Hiçbir toplum birbirinin aynı ve tamamen aynı düşünen, aynı inancı paylaşan, aynı ‘manevi değerleri’ benimsemiş insanlardan oluşmamaktadır. Laiklik anlayışı gereği farklı, inanç, düşünce ve değerler karşısında tarafsız olması gereken bir devletin, sadece bir dinin ve mezhebin öğretilerini, sadece belli bir inancın benimsediği manevi değerleri tüm okullarda ‘tek doğru’ olarak öğretmeye çalışması doğru bir uygulama olmadığı gibi, farklı inançtan öğrencilere yönelik açık bir dayatma ve ayrımcılıktır.
Eğitim kurumlarının herhangi bir şekilde dini içerikli proje ve etkinliklerin mekânı haline getirilmesinin okullara ve eğitim sistemine olumlu anlamda en küçük bir katkısının olmadığı açıktır. Okullarımız, farklı inanç gruplarının her birinin eşit değerde görülmesi gereken, hiçbir öğrencinin inancı ya da felsefi düşüncesi nedeniyle ayrımcılığa uğramadığı kurumlar olmak zorundadır. Öğrencilerin inancı ya da kimliği nedeniyle ötekileştirilmesine ve ayrımcı uygulamalarla karşı karşıya kalmasına neden olacak her türlü girişime son verilmelidir.
ORTAK MÜCADELEYE DAVET!
Milli Eğitim Bakanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı ve Gençlik ve Spor Bakanlığı, bizzat iktidar eliyle hayata geçirilen ve birbirinden ayrı olması gereken eğitim alanı ile inanç alanlarının birbirine karıştırılmasına yönelik ÇEDES ve benzeri uygulamalardan derhal vazgeçmelidir.
Çocuklarımız, ÇEDES ve benzeri projelerle siyasi iktidarın siyasal-ideolojik hedeflerinin parçası haline getirilemez! Bu konuda eğitim emekçileri başta olmak üzere, öğrencilerimizi, velilerimizi ve demokratik kamuoyunu birlikte tavır almaya ve ortak mücadeleye davet ediyoruz.”
EĞİTİM Sen Genel Başkanı Prof. Dr. Nejla Kurul ise yaptığı konuşmada protokolün derhal iptal edilmesi gerektiğini belirterek “Okullarımızda çoğulcu anlayışa ihtiyaç var. Ama ÇEDES projesi tekçi bir anlayış besliyor. Bir truva atı gibi okulları kullanma projesidir. Velilere sesleniyoruz, okullarımıza sahip çıkalım. Çocuklarımızın insan haklarına saygılı bireyler olmasını istiyoruz. Bu projeler kalksın. Çocuklarımızı güçlendiren, özgürleştiren eğitimi destekleyelim. Gelin okullarımızı hep birlikte savunalım.” dedi. PİRHA/ANKARA