Etiket: dosya

  • ‘Alevi kadınlar barışın kurucu öznesi olmalıdır’-VİDEO

    ‘Alevi kadınlar barışın kurucu öznesi olmalıdır’-VİDEO

    PİRHA- Araştırmacı Yüksel Genç ile kadınların Barış Süreci’ne etkisini konuştuk. Kadının bir özgürleşme stratejisi olarak barış ve demokratik toplumsal inşa sürecini yürütmesini bir zaruret olarak gördüğünün altını çizen Yüksel Genç, “Tam da bu noktada Alevi kadınların Suriye’de HTŞ iktidarına bağlı güçlerin yarattığı o vahşi katliamın bir benzerini yaşamak istemiyor iseler, çok hızlı bir biçimde demokratik toplum inşasının kurucu bir unsuru olarak kendilerini örgütlemek, barışı ve ortaya çıkan bu yeni yaşam tahayyülünü sahiplenmek gibi bir sorumluluk ve hakkı buluyor” dedi.

    27 Şubat’ta Abdullah Öcalan tarafından yapılan Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı, “40 yıllık çatışmanın sonlanma fırsatı” olarak yorumlandı. PKK’nin kendini feshedip, silahlarını yakması ardından ülke siyasetinde de yeni bir aşamaya geçildi denilebilir.

    Yeni süreçle birlikte farklı kesimler de demokrasi taleplerini dile getirerek Mecliste kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’na önerilerini sundu. Ancak söz konusu komisyonda henüz dinlenmeyen bir kesim var ki o da kadınlar oldu.

    Çatışmalı süreçle birlikte kültürel kimliklerin yanı sıra inanç kimliklerinin de yasaklanması, özelde Alevi kadınlar için daha zorlu bir dönem oldu. Kadın kimliğinin de yüküyle ağır bir dönem geçiren Alevi kadınlar, geçmişte yaşadıkları mağduriyetler ve bugüne dair önerilerini dinledik.

    Araştırmacı Yüksel Genç ile kadınların Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne etkisini konuştuk.

    “KADINLARIN MÜCADELESİ ÖZ SAVUNMAYLA ŞEKİLLENİYOR”

    PİRHA: Savaşın etkisinin kadına yansıması nedir?  

    Yüksel GENÇ: Savaşlar, militar erkek karakterinin en şiddetli yansımalarından biri aslına bakarsanız. Erkek erkek dünyasının kendi içindeki hegemonya güç yarıştırmaları ve kaynak gaspları iktidar heveslerinin bir sonucu olarak ortaya çıkan bu şiddet dalgasının kuşkusuz en önemli hedef ve mağdurlarından birinin kadınlar, çocuklar ve doğanın kendisi olması anlaşılabilir. Çünkü o iktidar ve hegemonya ilişkisi dışında kalan kadınlar, çocuklar ve doğa bu savaşın ne yazık ki en fazla kendisine ait olmayan savaşın en fazla etkileneni durumunda oluyor.

    Nihayetinde savaşlar egemen erkek dünyasının ortaya çıkardığı süreçler olmakla birlikte kadınların daha çok mağdur olmak, eril şiddetin, savaş şiddetinin hem fiziksel, hem ruhsal olarak etkileneni olmak gibi bir durum yaşar iken ve savaşların sonunda kim kazanırsa kazansın aslında günün sonunda kaybeden kadınların bedensel, ruhsal, duygusal, düşünsel hakikatleri oluyorken son yıllarda yaşanılan savaşlar karşısında meşru savunma hattını güçlendirmeye çalışan savaş ve şiddetin edilgen bir mağduriyeti değil de ona karşı konumlanmaya çalışan, kendisini mağdur olmaktan çıkarıp öz savunma gücünü bu anlamda aslında kurgulayabilen kadın aktörler, kadın yaklaşımlarıyla da karşılaşıyoruz.

    Belki de savaşın kadın üzerindeki etkilerinin ortaya çıkaracağı en anlamlı sonuçlardan birinin de kadının öz savunma ve aslında giderek kendisinin de var olduğu, özne olduğu bir yaşamı inşa etme sürecinin öznesi olarak konumlandırma biçimi bu konudaki arayışlarıdır. Kürt meselesi ve Kürdistan üzerinden yürüyen savaş bununla ilgili çok tipik bir örnek aslına bakarsanız.

    Kadının savaşın edilgen ve mağdur ama aynı zamanda savaşın birer yönelim aracı haline getirilmesine karşı durarak kadının etkin olduğu bir tür hak talebi alanı kurmasına da vesile oluyor. Bu anlamıyla aslında savaşların kadın üzerindeki etkisini salt mağduriyetler üzerinden artık kurmak anlamlı olmayabilir. Savaşlar elbette altını çizeyim egemen erkek şiddetinin ortaya çıkardığı bağlamın bir boyutu ve egemen erkek şiddetiyle beraber erkek egemenlikli dünyanın kendini inşa edip sürdürülebilir kılmasındaki en işlevli araçlardan biri. Bu bağlamıyla kadın savaş sürecinin her açıdan en büyük mağdurlarından biri ama günümüz dünyasında kadınlar savaşın edilgen ve mağdur birer taraf olmaktan çok savaşın ortaya çıkarabileceği süreçlerde kendi lehine bir kırılma süreci de elde etmeye çalışıyorlar. İşte Rojava bunun bir örneği aslına bakarsanız.

    Rojava’daki savaş kadınların yaşanılır bir dünya kadınların öncülüğünde, kadınların adalet, özgürlük ve eşitlik duygusuyla beraber erkek egemen akıl ve dünyada ve onun sürdürülebilir anlayışında kocaman bir gedik açan bir örnek durumunda.

    Dolayısıyla artık savaşlarda kadınlar yaşadıklarına “Yeter artık” deyip egemen erkeklik sisteminin şiddetine eklemlenmek ya da onun mağduru olmaktan çıkıp giderek kendi dünyasını inşa etmeye çalışan bu anlamıyla da savaşsız bir dünya için büyük bir özgürlük ve öz savunması deneyimi de kazandırmaya çalışan bir yerde konumlanmış görünüyor.

    Tüm bu deneyimlerin sonunda Kürt kadınları çok özel bir alan açtılar kendilerine. Savaşın ve erkek şiddetinin tıpkı topraklarındaki güç gösterisinin bir parçası haline getirilmek istenen bedenini koruyarak aslında bedenlerini, zihinlerini, akıllarını, kimliklerini birlikte örgütleyerek bir öz savunma gücü açığa çıkardılar. Nasıl bir dünya kurulacak olursa olsun bu savaşın sonunda kadınlara yer açmayan bir inşanın aslında kaybetmeye mahkum olduğunu gösterdiler.

    Tam da bu noktada Kürt siyasal hareketi içerisinde kadınların özgün özerk örgütlenmiş olmaları, doğayı, dünyayı, yaşanılacak ülkeyi ve geleceği kadın özgürlükçü bir bakış açısıyla yeniden tahayyül etmeleri ve bu tahayyülün kendisini örgütleme, bu tahayyül için mücadele etme ve bu mücadele ettikleri bu tahayyülü sadece yerel değil, evrensel anlamları içerisinde de yeniden güçlendirmek gibi çok özel bir süreç yaşadılar.

    Kürt kadını savaşın bir mağduru değil artık. Savaştan etkilenen erkek dünyasının yarattığı savaşı kendisine bir koyun gibi başını uzatan bir yerde durmuyor. Analık duygusu, ablalık duygusu, kardeşlik duygusu, kadınlık duygusu, kızlık duygusunun geleneksel tariflerinin ortaya çıkardığı tüm suistimal biçimlerine karşı duruyor. Kendisini yeni dünyanın kurucu öznesi, yaratıcısı, değerlerini oluşturucusu olarak görmeye başlıyor.

    Bu anlamıyla aslında bir söz var hani her şerden bir hayır vardır sözü. Her şerde bir hayır var mıdır? Çok emin değilim ama bu şerrin sonunda belki de dünya kadınları için bir kurtuluş örneği, bir özgürleşme örneği, bir eşitlenme örneğini Kürt kadınları nezdinde deneyim deneyimlemeyi sürdüreceğiz gibi görünüyor.

    Gelecek kuşakların inkar edilen, sömürülmesi arzu edilen kimlikleri taşıyabilmesinin en önemli adreslerinden biri kadının çocukla, çevreyle, toplumla, kültürle kurduğu ilişki de gizli. Dolayısıyla bu mesele, bu kimliğin varlık ve sürdürülebilirlik meselesinin kadında kilitlenmiş yanının sadece Kürt kadınları, Kürt kimliği açısından değil, Alevi kimliği açısından da geçerli olduğunu gösteriyor. Tam bu noktada Alevi kadınların da salt etnik kimlikleri açısından değil, inançsal kimlikleri açısından da hedeflenen, tırnak içinde zayıf karın olarak görülüp, aslında inançsal kimliğinde asimilasyonun kadın üzerinden yürütüldüğü pek çok politikaya tabiler.

    Kürt meselesinde Kürt kadınlarının gösterdiği direniş ve “biz de varız. Bu dünya bizim, biz yeni bir dünyayı kurmaya muktediriz” diyebileceğimiz direniş hallerinin ve inşa çabalarının kendisinin içerisinde Kürt Alevi kadınlarının varlığı azımsanmayacak düzeyde. Kendim de bir Kürt Alevi kadınıyım örneğin. Ve bir yandan inanç kimliğinin ortaya çıkardığı iyi değerleri korumak, iyi değerleri var kılmak öte yandan kadın kimliğinin bütün ezilen inançlar karşısında hedeflenmesini büyük bir güce dönüştürme ile ilgili önemli bir deneyimin sahibi olmaya başlıyoruz. Alevi kadınlar açısından da böyle.

    Dolayısıyla Alevi kadınların aslında bir kimlik taşıyıcısı olmaktan çok, kimlik koruyucusu olmaktan çok bu kimlik taşıyıcılığını kimlik üreticiliğini aynı zamanda yaşam üreticiliği yeni değer üreticiliği adalet eşitlik ve özgürlük odaklı yeni değer üreticiliğine dönüştürmeleri lazım.

    “KADINLAR DAİŞ’E KARŞI BÜYÜK BİR DİRENİŞ ORTAYA KOYDU”

    Yıllardır süren çatışmalı ortamın kadın mücadelesini nasıl etkiledi? Özelde Alevi kadınlar özelde bu süreçte ne yaşadı?

    Türkiye nezdinde aslında Alevi kadınlar açısından genel olarak baktığımızda ne yazık ki hem inançsal kimliklerini hem farklı ezilme kimliklerini yeterince savunma, sahiplenme ve buradan ortak eşitlikçi, çoğulcu bir düzlem çıkarma konusunda güç birliği yapma alanlarının sınırlı olduğunu, zayıf olduğunu görüyoruz.

    Tam olarak Kürt kadın hareketinin ortaya çıkardığı bu çoğulcu özgürleşme biçiminin kendisinin Alevi kadınlar açısından da örnek alınabilecek bir deneyim olduğunu düşünmek mümkün ve bunu önermek de gerekecek. Bir örnek vermek istiyorum yine. Savaşlar her zaman en ezilmiş olana en kolaya yöneliyor. Erkek şiddeti en kolay yöneliyor. İşte Suriye’de bizim sahil hattında Alevi kadınlara yapılanı (Ezidi kadınlara yapılan gibi) kadınlar üzerinden savaşı kazanmayı ve toplumu onursuzlaştırmayı hedefleyen erkek aklının ortaya çıkardığı sonuçları hep beraber izliyoruz.

    Tüm bunlar karşısında eğer en öncelikli erkek şiddetinin ve erkek hegemonyasının en vahşi hedefi farklı inanç ve kimliklerdeki biz kadınlar isek, biz kadınlar farklı inanç bağlamlarımızın hepsini de sahiplenerek bir araya gelerek güç olmak durumundayız.

    Geçmişte bundan 10 yıl önce DAİŞ saldırılarına karşı Kürt kadınlarının gösterdiği birleşme hareketi, birlikte güç olma hareketi ve karşı savunma hareketinin yarattığı başarıyı Alevi kadınları da yaratabilir. En nihayetinde DAİŞ kristalize, erkek iktidarının ve egemenlik aklının en kristalize, en sert, en çirkin yönelimlerinden biriydi ve bu yönelimlere karşı durabildi bu kadınlar. Kürt kadınları, içlerinde Kürt Alevi kadınları da vardı. Bunlar karşı durabildiler.

    Neden bütün Alevi kadınlar benzer bir erkekliğin karşı yönelimi karşısında durmasınlar. Güçlerini birleştirerek durabileceklerini gösteren deneyimler var çünkü artık. Dolayısıyla Alevi kadınlarının da farklı inanç gruplarının da aslına bakarsanız egemenler karşısında egemen olmayan tüm kimlik dokularına sahip kadınların güç birliği eder iseler, ilk hedeflenen olmaktan çok ilk korkulan olma hakkı da bulunuyor.

    “BARIŞIN HAK EDENİ KADINDIR”

    Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin kadınlara etkisi nasıl olacaktır? Alevi kadınlar bu sürece ne tür katkılar sağlayabilir, neler önerirsiniz?

    Egemen erkek şiddetinin ilk mağduru ve en derin mağduru kadınlar ise bu şiddetin sonunda açığa çıkabilecek barışın da en fazla hak edeni kadınlar. Hani buradan bakarsak da barışın hak edeni kadındır.

    Ama öte yandan yeni dünya kurmak isteyen kendisine de yeni dünyada eşitlikçi bir alan açmak isteyen kadın için barış bir tür özgürleşme stratejisi, bir tür var olma stratejisinin kansız devamı ve aslında barışçıl süreçler ve mekanizmalarla toplumsallaşarak ve toplumun şiddet ve gerilim dalgalarının aşağıya çekilerek kalıcı barışı örme konusunda kadın en önemli özne konumunda görünüyor. Dolayısıyla demokratik toplum sürecinin kurulmasında, barış sürecinin kalıcılaşması ve gerçek rayında, hakikatli rayında, doğru ve adil rayında ilerleyebilmesinde kadının etkin müdahilliği açık gerekiyor.

    Kadının etkin müdahil olduğu ve değerlerini kendisinin kurduğu bu yeni inşa sürecinin başarısız olma şansı olmayacağı gibi yeni gerilim hatlarının erkek şiddeti tarafından kışkırtılmasının da önüne büyük oranda geçilmiş olacaktır. Eğer kadın var ise. Bu yüzden demokratik toplum çağrısı ve demokratik toplum çözümünün öncelikli aktörü öncelikle inşacı gücünün kadın olduğuna inananlardanım.

    En nihayetinde bu çağrı ve bu toplum inşası şiddetten arındırılmış, gerilim hatlarını aşağıya çekmiş, iktidar hegemonya, egemenlik, sömürü bağlamlı hevesleri alta indirgemiş, dolayısıyla da olası bir şiddet ihtiyacını ya da şiddetle sorunları üretme aklını bir şekilde aşmaya çalışmış bir toplum düzenine hitap ediyor.

    Tam da bu toplum düzeni asıl olarak kadının bir öz savunma gücü olarak örgütlü gücünü ortaya çıkarmak istedi. Kadının bir özgürleşme stratejisi olarak barış ve toplumsal inşa sürecini, demokratik toplumsal inşa sürecini yürütmesini bir zaruret olarak görüyorum.

    Hani erkek egemen şiddetinin parçası olmak istemiyorsa taşıdığı kimliklerin hele ezilen kimliklerin ilk ve öncelikli hedefi haline getirilmek istemiyorsa ve toplumsal çoğulculuğu koruyabilecek yeni dünyanın rengarenkliğini inşa edebilecek bir güç arayışında ise kadının bu sürece kesinlikle sahiplenmesi gerekiyor.

    Bakın savaş hak ve özgürlüklerin güce göre şekil aldığı zamanlara aittir. Hatta haksızlık ve özgürlüksüzlük hallerinin gücün ihtiyaçlarına göre güçlendirildiği zamanlara aittir. Hak ve özgürlüklerin güçlendiği yerdir kadının kendisini var etme biçimi, toplumunu var etme biçimi.

    Dolayısıyla Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin inşası kadın açısından hem hak, hem vazgeçilmez bir durum hem de gelecek tahayyülü açısından kadın için bir sorumluluk alanı.

    Biz eğer demokratik toplum sürecini tüm kimliklerin etnik, inançsal, düşünsel tüm farklı kimliklerin, cinsel kimliklerin kendisini var etme, var kılma biçiminin bir yöntemi olarak algılıyor isek, çoğulcu, eşitlikçi, özgürlükçü, demokratik bir aklın yönettiği, idare ettiği bir toplumsal kurgudan bahsediyor isek, tam da bu noktada zaten Alevi kadınların yer olması, bu düzenin içerisinde bunun inşacı bir gücü olarak var olması bir sorumluluk olarak addedilimeli. Çünkü Alevi kadınları Türkiye düzleminde de, Ortadoğu düzleminde de en çok hedeflenen kadınlar, en yalnızlaştırılmış kadınlar, en örgütsüzleştirilmiş kadınlar profilinde.

    Şöyle bir bakarsanız sol hareketler içerisinde, ulusal hareketler ve bir miktarda feminist hareketler içerisinde Alevi kadınlar var ama Alevi kimliğinin ortaya çıkardığı total hedeflenme biçimine karşı durabilecek biçimde bir güç oluşturabilmiş değiller. Bundan sonraki dünya düzleminde büyüyebilecek erkek egemen sisteme karşı koruyucu bir mekanizmaya sahip değiller. En büyük koruyucu mekanizma demokratik kıldığınız toplumdur. Demokratik kıldığınız toplumun ne kadar güçlü parçası olduğunuz ve değerlerini ne kadar kendi değerlerinizle ortaklaştırdığınız meselesidir.

    Tam da bu noktada Alevi kadınların Suriye’de HTŞ iktidarına bağlı güçlerin yarattığı o vahşi katliamın bir benzerini yaşamak istemiyor iseler ya da çok yakın bir tarihte belleğimde, benim kişisel belleğimde de çok yer eden Maraş katliamının ortaya çıkardığı vahşetin yeniden bir hedefi olmak, kolayca iktidar kavgasının araçsallaştırdığı bir hedef haline gelmek istemiyorsa, ya da Ezidi kadınların yaşadığı şeyi yaşamak istemiyorsa, Alevi kadınların çok hızlı bir biçimde demokratik toplum inşasının kurucu bir unsuru olarak kendilerini örgütlemek, barışa ve ortaya çıkan bu yeni yaşam tahayyülüne sahiplenmek gibi bir sorumluluk ve hakkı buluyor.

    PİRHA/DERSİM

  • BAF, Suriye’deki Alevi soykırımını Britanya Parlamentosu’na taşındı

    BAF, Suriye’deki Alevi soykırımını Britanya Parlamentosu’na taşındı

    PİRHA- Britanya Alevi Federasyonu (BAF), Suriye’de Alevilere yönelik soykırımı Britanya Parlamentosu gündemine taşıyarak, eleştiri ve taleplerini paylaştı.

    Britanya Alevi Federasyonu (BAF), Suriye’de Alevilere ve diğer inanç topluluklarına yönelik gerçekleştirilen katliamlar, zorunlu göçler ve insan hakları ihlallerini Britanya Parlamentosu gündemine taşıdı. Alevi Sekretaryası Başkanı Bambos Charalambous’un ev sahipliğinde düzenlenen toplantı, Londra’daki parlamentoda önemli katılımcılar eşliğinde gerçekleştirildi.

    Toplantı Yadigâr Ana’nın verdiği gülbeng ile başladı. Ardından, Alevi toplumunun yaşadığı mağduriyetleri belgeleyen ayrıntılı bir dosya parlamento üyelerine sunuldu.

    ALEVİLERE YÖNELİK KATLİAMA SESSİZ KALINMASINA TEPKİ

    Britanya Alevi Federasyonu adına toplantıya BAF Eşit Başkanları Müslüm Dalkılıç ile Dilek İncedal, BAF Kurucu Başkanı İsrafil Erbil,  İngiltere Alevi Kültü Merkezi ve Cemevi Başkanı İbrahim Has ve BAF Yönetim Kurulu üyesi Maksut Demir katıldı. Panelde konuşan isimler arasında Britanya Suriyeliler Alevi Derneği’nden Dr. Bassam Zeina ve hukukçu-yazar Dr. Orhan Gazi Ertekin de yer aldı. Katılımcılar, özellikle Suriye’deki Alevilere yönelik sistematik şiddet politikalarını ve uluslararası kamuoyunun sessizliğini eleştirdi

    DOSYA MECLİS DÜZEYİNDE DEĞRLENDİRİLECEK

    Toplantıya katılan Wellingborough & Rushden Milletvekili ve Assistant Government Whip Gen Kitchen ise duyarlılığı ve desteğiyle öne çıktı. Katliamlara karşı uluslararası dayanışmanın önemine vurgu yapan Kitchen, sunulan dosyanın Meclis düzeyinde değerlendirilmesini sağlayacağını belirtti.

    Sanal medya hesabı üzerinden açıklama yapan Britanya Alevi Federasyonu, “Alevi toplumu olarak inancımıza, kimliğimize ve insan haklarına sahip çıkmaya; zulmü teşhir etmeye ve adalet mücadelesini her alanda sürdürmeye kararlıyız” mesajı verdi.

    PİRHA/İNGİLTERE

  • ‘Diyanet, askeri darbe sonrası devletin resmi ideolojisinin merkezi önemdeki bir aygıtı haline geldi’

    ‘Diyanet, askeri darbe sonrası devletin resmi ideolojisinin merkezi önemdeki bir aygıtı haline geldi’

    PİRHA –Prof. Dr. Levent Köker, Diyanet’in 1980 sonrasında devletin resmi ideolojisinin merkezi önemdeki bir aygıtı olduğunu, 2017 Anayasa değişikliğinden uygulamaya geçtiği 2018 Temmuz’undan sonra belirgin bir biçimde kurulu düzenin en etkili ideolojik aygıtı haline geldiğini söyledi.  Köker, “Mutlaka gerçekleştirilecek olan yeni, laik ve demokratik bir anayasal düzenin inşâ edilmesi sürecinde Diyanet’in de tasfiye edilerek, devlet düzeninin kurumlarından biri olmaktan çıkarılması gerekmektedir” dedi.

    Pir Haber Haber Ajansı (PİRHA) olarak yeni bir haber dizisiyle Diyanet İşleri Başkanlığı’nı masaya yatırıyoruz.
    Türkiye’de halkın en güvenmediği ikinci kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı her geçen yıl artan bütçesi, genişleyen yetkileri, yaptığı açıklamalarla, verdiği fetvalarla toplumsal yaşamın her alanında gittikçe daha çok söz sahibi oldu. Din işlerinden sorumlu, devlete bağlı bir kurum olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), kurulduğu 1924 yılından bu yana devlet içindeki varlığı, işlevleri, iktidar politikalarının hayata geçirilmesindeki etkin rolü, her geçen yıl artan bütçesi ve değişen siyasal konumu itibariyle her daim bir tartışma konusu oldu. Son yıllarda eğitim-öğretimde de etkin rol verilen Diyanet Milli Eğitim Bakanlığı ile çeşitli protokoller imzalayarak laiklik karşıtı eğitimin kalıcılaşması için çabalıyor.

    “Bütçesi büyük, varlığı tartışmalı kurum olan Diyanet‘in tarihsel ve güncel görevini, toplumdaki yerini, laiklik karşıtlığını, kadınlara bakışını, Alevi toplumu üzerindeki etkisini Kamu Hukukçusu, Akademisyen Prof. Dr. Levent Köker ile konuştuk.

    “DEVLETİN DİN ALANINI KENDİ DIŞINA ÇIKARMAK GİBİ BİR AMACI OLMADI”

    PİRHA: Diyanet’in kuruluş amacı nedir?

    LEVENT KÖKER: Bilindiği gibi Diyanet İşleri Reisliği, 3 Mart 1924 târihli kanunla kuruluyor. Bu tarih, aynı zamanda, Cumhuriyet’in kuruluş evresinde Hilâfet’in ve Şer’iye ve Evkaf Vekâleti’nin kaldırılması ve Tevhid-i Tedrisat gibi kritik reformların gerçekleştiği târih. Bunların hepsi, ilk bakışta devlet ile din arasındaki ilişkilerin yeniden düzenlenmesine dair önemli yenilikler gibi görünmekte. Buna karşılık, İslam’ın devlet dini olarak kabul edildiğine dair Anayasa maddesi, 1928’e kadar muhafaza edildikten sonra kaldırılıyor. Burada, “Diyanet İşleri Reisliği’nin (sonradan değişen ve bugün de kullanılan adıyla “Başkanlığı”nın) kuruluşu ile Cumhuriyet’in benimsediği “lâiklik” anlayışının nasıl bir ilişki ortaya koyduğu” sorusunun kritik bir önemi bulunmaktadır. 1924 tarihli ilk kuruluş kanununda Diyanet’in görevleri, İslâm dininin “itikadat ve ibadata” ilişkin tüm hükümlerinin ve mes’elelerinin idaresi olarak ifade edilmekte, buna karşılık hukuk kuralları koymak ve bunları uygulamak gibi görev ve yetkilerin yasama organında olduğu vurgulanmaktadır. Bu, bir yönüyle hukuk alanında dinin kurumsal etkisinin ortadan kaldırılması anlamında lâiklik ile uyumlu bir amacın ifadesidir. Bununla birlikte, İslâm dinine ilişkin inanç ve ibadet ile ilgili konularda merkezî bir otoritenin kurulması, devletin din alanını kendi dışına çıkarmak gibi bir amacının olmadığını, aksine Diyanet kurumu aracılığıyla bu alanı kontrol altında tutmayı hedeflediğini göstermektedir. Birinci amaç, yani hukuk alanını Hilâfet, Şeyhülislâmlık ve Şer’iye ve Evkaf Vekâleti gibi kurumları tasfiye ederek dinin kurumsal etkisinden arındırma amacı lâiklik ile uyumlu iken, ikincinin, yani dini inanç ve ibadet alanının devlet denetimi altına alınmasının laiklik ile uyumsuz olduğu düşünülmektedir. Bu ikinci konuda cumhuriyet tarihi içinde geliştirilmiş olan resmi görüş, İslâmiyet’in Hristiyanlıktan farklı olarak, din ile devlet işlerinin ayrılmasına izin vermemesi nedeniyle, lâiklik için mutlaka devletin kontrolü altında tutulması gerektiğini ileri sürmektedir.

    “DİYANET’İN BÜYÜMESİ, 12 EYLÜL 1980 ASKERÎ DARBESİ İLE BAŞLADI”

    -Tarihsel olarak faaliyetleri nasıl bir yol izledi?

    Diyanet’in faaliyetlerini tarihi olarak ele aldığımızda, çok ayrıntıya girmeksizin, üç dönem hâlinde bir açıklama yapılabileceğini düşünmekteyim.
    Birinci dönem, Diyanet’in kuruluşundan tek-parti döneminin sonlarına dek uzanan dönemdir ve Diyanet aracılığıyla dini inanç ve ibadet alanlarının kontrol altında tutulmasının öne çıktığı bir dönem olarak nitelenebilir. Çok partili siyasi hayata geçilmesiyle birlikte bu “kontrol” amacının yanına toplumun gereksindiği dini hizmetlerin yerine getirilmesi amacının eklendiği görülmektedir. Burada da, “dini hizmetler”in alanı genişledikçe, bu hizmetleri yerine getirecek personelin yetiştirilmesi, din hizmetlerinin yerine getirileceği fiziki mekânların oluşturulması Diyanet İşleri’nin zaman içinde devasa boyutlara ulaşan bir büyüklüğe doğru gelişmesiyle sonuçlanmıştır. Diyanet’in bu büyümesi, 12 Eylül 1980 askerî darbesinden sonra iyice ivmelenmiş ve darbe yönetiminin ve destekçilerinin sâhip oldukları “Türk-İslâm milliyetçiliği”ne uygun olarak Diyanet’e siyasi işlevler yüklenmesiyle sonuçlanmıştır. 1982 Anayasası’nın 136. maddesi, Diyanet’e sadece inanç ve ibadet alanlarında düzenleyici, kontrol edici ve hizmet üretici bir organ olarak değil, aynı zamanda “milletçe bütünleşme ve dayanışma amacı” ile görev yapma misyonunu yüklemektedir. Anılan maddede, “her türlü siyasi görüşün dışında kalarak” ibâresi yazılmışsa da, bunun maddeyi kendi içinde tutarsız kıldığı açıktır. Çünkü, “milletçe bütünleşme ve dayanışma” terimlerinin siyasi nitelikte ifadeler olduğu açıktır. Böylece Diyanet’in devlet örgütü içinde siyasi fonksiyon görebilen bir organ olma vasfı kazandığını, fakat bu vasfın AKP iktidarının son dönemiyle iyice belirginleştiğini söyleyebiliriz. Özetle, bugün 2017 Anayasa değişikliği ile geçilmiş olan başkancı rejim altında Diyanet, bu rejimin meşruluğuna hizmet eden siyasi bir kurum hâline gelmiş ve hatta bu niteliğini Diyanet İşleri Türk-İslâm Birliği gibi kurumlar aracılığıyla ülke dışındaki faaliyetlerine de yansıtma yoluna girmiştir.

    “DİYANET, 2017 ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİNDEN SONRA KURULU DÜZENİN EN ETKİLİ İDOLOJİK AYGITI HALİNE GELDİ”

    Özetlersem, 1924-1950 arasında din alanını denetim altında tutmak ön plandayken, 1950-1980 arasında din hizmetlerini yerine getirme misyonu daha ağır basan bir Diyanet görmekteyiz. 1980 sonrasında ise devletin resmi ideolojisinin merkezi önemdeki bir aygıtı haline gelen Diyanet’in 2017 Anayasa değişikliğinden uygulamaya geçtiği 2018 Temmuz’undan sonra belirgin bir biçimde kurulu düzenin en etkili ideolojik aygıtı hâline geldiğini söylemek isterim.

    “DİYANETARTIK YENİ REJİMİN ÖNEMLİ SÜTUNLARINDAN BİRİDİR”

    -AKP’nin iktidar olduğu günden itibaren Diyanet’te nasıl bir değişim yaşandı?

    AKP iktidarı bugün itibariyle 22 yılını doldurmak üzere. Bu uzun dönemin yekpare bir nitelik taşımadığında herhalde bir tartışma yoktur. 2011 sonrası, özellikle de Kürt sorunundaki çözüm süreci, “Alevi açılımı” denilen süreç ve bunlara bağlı olarak gelişen yeni anayasa sürecinin sona erdiği, Gezi olaylarına tesadüf eden 2013 sonrası dönem, AKP’nin belirgin bir biçimde çoğunlukçu otoriter rejime yöneldiğini gösteriyor. Bu yönelişin zirvesi ise 2017 Anayasa değişiklikleriyle getirilen yeni düzenlemeler. Bu düzenlemeler, özetle, tüm devlet yetkilerinin tek kişilik yürütme organı olan Cumhurbaşkanı’nda toplandığı, denetim ve denge mekanizmalarından yoksun bir başkancı rejim inşa etmiş durumda. Bu rejim altında demokratik hak ve özgürlüklerin geliştirilmesi veya “Cumhuriyet’in demokratikleştirilmesi” perspektifi yerini faşizan bir otoriterliğin yerleştirilmesine bırakmış bulunuyor. Diyanet, yeni rejimin en önemli ideolojik aygıtı olarak ön plâna çıkıyor. Sembolik olarak, örneğin, “Ayasofya’nın ibadete açılması” denilen hadisede Diyanet İşleri Başkanı’nın (DİB) “kılıç” elde boy göstermesi, kuruluşundan itibaren muhafaza edilen ama süreç içinde zayıflayan bir yaklaşım olarak Diyanet’in hukuk üretme ve uygulama alanlarının dışında tutulması gereğinin aksine, DİB’nın adli yıl açılışında Cumhurbaşkanı ve yüksek yargı başkanlarıyla birlikte ve dua okuyarak yer alması, kezâ zaman zaman yasama sürecine yol gösterici açıklamalar yapması gibi olguları hatırlamalıyız. Bütün bunlar, Diyanet’in artık yeni rejimin önemli sütunlarından biri olarak açıkça siyasi işlev üstlendiğini göstermektedir.

    “DİYANET’İN ZAMAN İÇİNDE TOPLUMSAL VE SİYASİ İŞLEVİ ARTTI”

    -Diyanet bir taraftan en güvenilmez ikinci kurum olurken, Meclis’e sunulan 2025 bütçesinden 130 milyar 119 milyon ₺  ile 6 bakanlığın bütçesini geride bırakarak bütçeden aslan payını almasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Bu durum, Diyanet’in zaman içinde artan toplumsal ve siyasi işlevlerinin, daha doğrusu bu işlevlerin devletin müesses nizâmı içindeki merkezi öneminin büyüklüğü ile orantılı gibi görünen bir sonucudur.

    “TOPLUMA DİN EĞİTİMİ VERME İŞLEVİNİ DE ÜSTLENDİ”

    -Diyanet ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın iç içe geçen faaliyetlerini nasıl okumak gerekir?

    Yukarıdaki açıklamalarımı burada da tekrarlayabilirim. Diyanet, başlangıçtaki inanç ve ibadet alanlarını kontrol etme işlevinden din hizmetlerini yerine getiren bir kuruma doğru evrildikçe, bu hizmetlerin yerine getirilmesinde ihtiyaç duyulan personelin yetiştirilmesi, eğitimi gibi hususlarda da etkili bir kurum haline gelmiştir. Bir dönem din hizmetleri ile sınırlı olarak düşünülen bu durum, süreç içinde topluma din eğitimi verme işlevini de üstlenmeye dönüşmüş, 12 Eylül askeri darbesi sonrasında Anayasa’ya yerleştirilen zorunlu din dersleri üzerinden eğitim alanının başat aktörlerinden biri haline gelmiştir. Burada, Cumhuriyet’in kuruluş evresindeki “İslâm’ı denetim altında tutma” persektifinin yerini Türk-İslâm milliyetçiliğinin almış olmasının belirleyici etkisini görmemek mümkün değildir.

    “TOTALİTER BİR İDEOLOJİNİN AYGITI NİTELİĞİNE GELDİ”

    -Laik demokratik ülkelerde devlet destekli dini kurumlar yok bizde olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Buraya kadarki sorulara verdiğim cevaplarda Diyanet’in Türkiye’nin devlet düzeni içindeki yerinin nasıl bir evrim geçirdiğini ve bu evrimin bugün yaşadığımız otoriterleşme ile bağlantılı olduğunu anlatmak istedim. Bu sorunuz, Diyanet’in kuruluşundan bugüne gelen süreç içindeki durumuna ilişkin önemli bir eleştiriyi dile getirmemi gerektiriyor. Burada temel mesele, Diyanet’in cumhuriyet tarihinde laik, demokratik bir devlet düzeniyle bağdaşası mümkün olmayan niteliğinin farkına varılması. Laik ve demokratik ülkelerde kurumsallaşmış, örgütlü din ile devlet yönetimleri arasındaki ilişkiler, ülkelerin tarihi ve kültürel özelliklerine göre farklılıklar gösteriyor. Örneğin ABD’nin de devlet ile din kurumları arasında tam ve kesin bir ayrım olduğundan söz edebilirken, Almanya’da Katolik ve Protestan kiliseleri başta olmak üzere devlet tarafından kamu tüzel kişiliği tanınan kurumların bulunduğunu görmekteyiz. Bunların ayrıntılarına girmemiz gerekmiyor.

    Türkiye’de Diyanet ile ilgili temel sorun, bu kurumun Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları arasındaki bir kesime, Sünni-Hanefi mezhep mensuplarına yönelik bir hizmet kurumu olarak yapılanmışken, bu mezhebin başta Aleviler olmak üzere tüm “gayrimüslim olmayan” vatandaşları kapsayacak şekilde örgütlenmiş, dayatmacı ve doktriner bir kurum haline gelmiş olmasıdır. Malûm, Lozan Barış Antlaşması, Türkiye’deki gayrimüslim vatandaşların din, yani inanç, ibadet ve eğitim alanlarında hak ve özgürlükleri güvence altına almış, buna karşılık gayrimüslim olmayan vatandaşların hak ve özgürlüklerini, devletin resmi anlayışına göre, suskunlukla geçiştirmiştir. Buna karşılık, Türkiye’nin taraf olduğu ve Anayasa’nın 90/son maddesine göre kanunların üzerinde bir bağlayıcılığı olan temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası antlaşmalar, din ve inanç ayrımı gözetmeksizin, bütün vatandaşlar için gözetilmesi gereken özgürlük alanlarını güvence altına almış durumdadır. Hâl böyleyken, Diyanet İşleri’nin pratiği, zorunlu din derslerinden, bu derslerde Diyanet’çe uygun görülen İslâm yorumunun çocuklara belletilmesinden Alevilerin dışlandığı ve hatta Alevi inancına saygı gösterilmediği pratiklere yönelinmesine kadar, ulusal ve uluslararası mahkemelerce tescil edilmiş hak ihlâlleriyle malûldür. Bu malûliyet, Diyanet’in Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet düzeninde, toplumun çoğulcu yapısıyla uyumsuz, otoriterliğin ötesinde, totaliter bir ideolojinin aygıtı niteliğine geldiğini göstermektedir. Türkiye için, ne zaman olacağını bilemem ama mutlaka gerçekleştirilecek olan yeni, lâik ve demokratik bir anayasal düzenin inşâ edilmesi sürecinde Diyanet’in de tasfiye edilerek, devlet düzeninin kurumlarından biri olmaktan çıkarılması gerekmektedir. Bu hedefin nasıl gerçekleştirileceğinin ayrıntıları ise ayrı bir konudur.

    Ersin ÖZGÜL/İZMİR

    İLGİLİ HABERLER

    ‘Diyanetin varlığını sorgulamayan her laiklik tartışması yanlıştır; Diyanet vergilerle finanse edilmemeli’
    ‘Bir fetih ideolojisi geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız’-VİDEO
    ‘Diyanet artık bir devlet kurumu olmaktan çok tarikatların merkezi haline gelmiş durumda’-VİDEO
    ‘Türkiye’de dini radikal olarak politikanın dışına çıkarmak gerekiyor’-VİDEO

    ‘Fetihçi iktidarın, böyle bir din ulemasına ihtiyacı vardı, Diyaneti bu amaçla kullanıyor’-VİDEO

    ‘Diyanet şiddetin devam etmesine zemin hazırlıyor; bütçesinde çok büyük haram var’ – VİDEO
    ‘Diyanet’in bu kadar ileri gitmesi laik cumhuriyete büyük bir hançerdir’- VİDEO

     

  • ‘Diyanet’in bu kadar ileri gitmesi laik cumhuriyete büyük bir hançerdir’- VİDEO

    ‘Diyanet’in bu kadar ileri gitmesi laik cumhuriyete büyük bir hançerdir’- VİDEO

    PİRHA – Avukat İbrahim Sinemillioğlu, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın dini zapturapt altına almak için kurulduğunu belirterek günümüzde her kurumda örgütünü genişletmeye çalıştığını ifade etti. Sinemillioğlu, “Diyanetin varlığı, bu sistemin varlığı devletin bekası karşısındaki en büyük bombadır. Türkiye’nin çağdaş bir yerde olması için yapılması gereken en başta Diyanetin devlet çarkları içerisinden çıkarılması olacaktır. Onun için Diyanet İşleri Başkanlığı kapatılmalıdır” dedi.

    Pir Haber Haber Ajansı (PİRHA) olarak yeni bir haber dizisi başlattık, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı masaya yatırıyoruz.
    Türkiye’de halkın en güvenmediği ikinci kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı her geçen yıl artan bütçesi, genişleyen yetkileri, yaptığı açıklamalarla, verdiği fetvalarla toplumsal yaşamın her alanında gittikçe daha çok söz sahibi oldu. Din işlerinden sorumlu, devlete bağlı bir kurum olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), kurulduğu 1924 yılından bu yana devlet içindeki varlığı, işlevleri, iktidar politikalarının hayata geçirilmesindeki etkin rolü, her geçen yıl artan bütçesi ve değişen siyasal konumu itibariyle her daim bir tartışma konusu oldu. Son yıllarda eğitim-öğretimde de etkin rol verilen Diyanet Milli Eğitim Bakanlığı ile çeşitli protokoller imzalayarak laiklik karşıtı eğitimin kalıcılaşması için çabalıyor.

    “Bütçesi büyük, varlığı tartışmalı kurum: Diyanet‘in tarihsel ve güncel görevini, toplumdaki yerini, laiklik karşıtlığını, kadınlara bakışını, Alevi toplumu üzerindeki etkisini Avukat İbrahim Sinemillioğlu ile konuştuk.

    “DİYANET İŞLERİ DİNİ ZAPTURAPT ALTINA ALMAK İÇİN KURULDU”

    PİRHA- Diyanet’in kuruluş amacı nedir?

    İBRAHİM SİNEMİLLİOĞLU: Osmanlı Devleti biliyorsunuz bir din devleti, İslam devletiydi. Ama sekülerizm Osmanlı Devleti’nde de vardı. Sekülerizm ve laiklik farklı şeyler aslında. Onun döneminde halife altında da şeyhülislam, dini işlere bakardı. Halife dinin de devletin de başıydı. Şeyhülislam, Müslümanların başıydı. Her türlü şey ona bağlıydı. Cumhuriyetle birlikte Şeyhülislamlık, saltanat ve halifelik kaldırılınca  yerine din işlerini yürütmek için bir kurum açıldı. 3 Mart 1924’te Evkaf ve Şeriye Bakanlığı, halifelik ve şeyhülislamlık kaldırılınca aynı kanunla bir de Diyanet İşleri Başkanlığı kuruldu. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluş amacı dinin, cumhuriyetin esaslarına aykırı olmayacak şekilde yönetimi sağlamaktır. Yani dini, zapturapt altına almak için kuruldu Diyanet İşleri Başkanlığı. Dini hizmetlerden ziyade dini zapturapt altına almak, dini hizmetleri şunun bunun eline düşürmeden devlet aracılığı ile uygun bir şekilde yürütmek amacıyla kuruldu. Kuruluş amacı budur. Daha sonra Diyanet İşleri Başkanlığı 1937’de devletin dini laikliktir denilince daha çok denetim amacına yönelik kurulmuş oldu. Ama Diyanet İşleri Başkanlığı, bir din kurumudur. Çünkü Sünni Hanefi mezhebinden başka mezheplerle ilgisi yok. Alevilikle ilgisi yok, Hristiyanlarla, Ezidilerle, Bahailerle, Musevilerle başka dinden olanlarla hiçbir ilgisi yok. Sadece Müslümanlara, Sünni Müslümanlara hizmet veriyor. Ama devlet kademesi içerisinde yer alıyor. Diyanet İşleri kuruluş itibariyle dini zapturapt altına almak için kurulmuş olsa bile devletin içinde yer alan devlete çalışmalarıyla, davranışlarıyla, fetvalarıyla yön vermeye gayret eden bir kurum haline geldi.

    “DİYANET BUGÜN HER KURUMDA ÖRGÜTÜNÜ GENİŞLETMEYE ÇALIŞIYOR”

    – Tarihsel olarak faaliyetleri nasıl bir yol izledi?

    Geçmişten bu yana ilk sıralarda eğitime zerre kadar katılmazlardı. Din dersleri ilkokullarda okutuluyordu ama mesela ben ilkokulda din dersi görmedim. Kitabımızı almıştık ama gelen yazıyla ‘Alevi köylerinde din derslerinin okutulmasına gerek yok’ deniliyordu. Bizde okumadık ama ben bazı duaları oradan öğrendim, hala da aklımda. Ama buna rağmen biz din dersi görmedik. Ama daha sonra din dersi, ilkokulda zorunlu oldu, ortaokulda zorunlu oldu ve neredeyse bu son müfredatla da din derslerine ayrılan süre hemen hemen bütün derslerin ayrılan süreleri kadar. 570 küsür saat. Cumhurbaşkanı çıkıp ‘Matematik önemli de din dersi önemli değil mi?’ diyor. Matematik, ilmin anası. Matematik bilmiyorsan yolda yürümesini bilmezsin. Sayı saymasını bilmiyorsan beş tane koyunu güdemezsin. Matematik budur, hayatın özüdür, hayatın temelidir. Ama Diyanet İşleri tarih içinde bu şekilde gele gele bugün okullarda okul öncesinde bile çocuklara din dersi öğretiyorlar. Geçenlerde okudum. Okullarda deney yaptırıyorlarmış bir bardak suyu doldurup üzerine kağıt koyup bardağı ters çevirirseniz bunu düzgün bir şekilde kaldırdığınızda havanın kaldırma gücü sayesinde o su dökülmez, kağıt düşmez. Ama hafif bir aralık yaparsanız düşer. İlkokul öncesi çocuklara bu deneyi yaptırıp dua okutup dua okursanız dökülmez deniliyormuş. Böyle olunca dökülmüyor ama açınca dökülüyor, bu duadan dolayı dökülmedi diyorlarmış. Yani havanın kaldırma gücünden dolayı dökülmediğini söylemiyorlar. İlkokul çocuklarına nasıl ağıt yakılacağını öğretiyorlar. Kabul edilemez bir sistem içerisinde yürütmeye çalışıyorlar. Din, barış demektir. İslam dininin kelime anlamı da barıştan geliyor. Dini bu şekilde bir üstünlük kurma, başkasının mallarını gasp ederek aracı olmak yanlıştır. Diyanet İşleri de tarih içinde fonksiyonunu değiştirmiş bugün devletin her kademesi içine girmiş durumda her kurumda yer almak üzere örgütünü genişletmeye çalışıyor.

    “TOPLUMU DİN ESASLARINA UYGUN BİR ŞEKİLDE YÖNETME MİSYONUNA KAVUŞTULAR”

    -Diyanet’in süreç içerisinde misyonunda nasıl bir değişiklik oldu?

    Başlangıçta kuruluşunda doğrudan doğruya dini, zapturapt altında tutmak amacıyla kurulmuş bir kurum iken şimdi tersine toplumu din esaslarına uygun bir şekilde yönetmeye çalışmak misyonuna kavuşmuş bulunuyor. Diyanet İşleri’ne o misyonu veriyorlar. Bunun tek yolu Diyanet İşleri’nin kapatılması. Farklı bir sistemle ki Irak Kürdistan’ında buna benzer sistem var. Din İşleri Daire Başkanlığı var orada her din temsil ediliyor. Ama dini konulara kesinlikle girmiyorlar. Onların parasal, yönetsel bir de varsa konuşmaları, vaazları, ayinleri arasında suç olabilecek bir şey varsa onları yargı kurumlarına bildirmek. Normal fonksiyonu budur. Necmettin Erbakan da ‘Diyanet İşleri’ni devletin dışına çıkaralım’ diyordu. Bana göre de doğrusu odur. Aleviler kendi diyanetlerini oluştursunlar, Sünniler kendi diyanetlerini oluştursunlar ama yasalara aykırı davranmamak, yolsuzluk yapmamak kaydıyla çok açık ve net bir denetime tabi olmak kaydıyla olsunlar.

    “LAİK CUMHURİYET YAPISINA BÜYÜK BİR HANÇERDİR”

    -AKP’nin iktidar olduğu günden itibaren Diyanet’te nasıl bir değişim yaşandı?

    Çok önemli bir değişim yaşandı. Aslında Tayyip Erdoğan, belediye başkanlığı döneminde ‘müfredatı değiştirmeye gerek yok, imam hatip müfredatı bütün liselere uygulanabilir’ gibi bir laf etmişti. Diyanet de hükümetle el birliği içerisinde bunu yapmaya çalışıyor. Müfredatı tamamen imam hatip müfredatı haline getirmeye çalışmak ikinci olarak da toplumu din esaslarına göre dizayn etmek. Örneğin birçok yerde bugün içkili lokantalar yasak. Alevi köylerine cami yapılıyordu. Cami yapmak isteyen gitsin kendi camisini yapsın. Bugün Türkiye’de 2000’e yakın cemevi var. Bunların hiçbirini devlet yapmıyor. Aleviler kendi cemevlerini kendileri yapıyorlar. Çünkü cemevinin fonksiyonu var. Caminin de aynı şekilde fonksiyonu vardır. Caminin kelime anlamı toplantı yeri anlamındadır. Kilisenin de öyle. İslam’ın ilk yıllarında da Hz. Muhammed döneminde camilerde hem düğünler yapılırdı hem toplantılar yapılırdı. Cuma namazlarının esası cuma toplantılarıdır. Ama sonradan bu tamamen değişti.

    AKP döneminde de Diyanetin fonksiyonunun değişmesi belli zaten. Şu an da sanıyorum 7-8 bakanlıktan fazla bir bütçesi var. Korkunç bir şey. Benim paramla niye imam yetiştirilsin ve imam beni kafir, cehennemlik saysın? İçki satılıyor içkiye konan vergiyle hocaya maaş veriliyor. Bu mu helal? Devletin faiz vergilerinden faiz alınıyor hocaya maaş veriliyor. Bu mu helal olan? Ben haram olsun demiyorum ama belki sen haram olsun diyorsun. Haram olsun diyenin parasıyla hoca maaş alıyor. Bu mu helal olan? O nedenle Diyanetin devlet kademesi içerisinde bu kadar ileri gitmesi devletin laik cumhuriyet yapısına büyük bir hançerdir.

    “ÇOK BÜYÜK BİR BEKA MESELESİDİR”

    -Diyanetin, bir taraftan en güvenilmez ikinci kurum olurken, Meclis’e sunulan 2025 bütçesinden 130 milyar 119 milyon lira ile 6 bakanlığın bütçesini geride bırakarak bütçeden aslan payını almasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    130 milyar tl ile Türkiye’nin bütün okullarına laboratuvar kurulur, iki öğün yemek verilir. 130 milyar tl ile 50 bine yakın köyde öğretmen bulundurulur. 130 milyar tl ile Türkiye’nin üniversiteleri, dünya üniversitelerinde ilk bine giremiyorken dünya üniversiteleri sıralamasında ilk yüze giren en az 5-6 üniversitemiz olur. Bu para üstelik Türkiye’ye ortaçağ zihniyetinin sahip olması ve gelecekte Türkiye insanının üçüncü sınıf ülke insanları seviyesine düşme sonucuna gelir. 1960’lı yıllarda 28 milyon nüfusla Türkiye’de yaklaşık 55 milyon küçükbaş hayvan vardı. Şimdi Türkiye nüfusu 86 milyon artı 12 milyon kadar da göçmenle 95 milyon 100 milyona yakın nüfus var Türkiye’de. Küçükbaş hayvan sayısı 20 milyonun altında. 5 kişiye bir koyun düşüyorken o zaman 1 kişiye 2 koyun düşüyordu. Ve et ithal ediyoruz. Ve buğday, mercimek ithal ediyoruz. Saman ithal ediyoruz. Bütün bunlar şimdi oluyor. Bu ortaçağ seviyesine düşürülme durumu Türkiye’nin geleceği önünde çok büyük bir beka meselesidir. Bunun üstünde durmak lazım.

    “İKİSİ BİRBİRİNİN TAMAMLAYICISI DURUMUNA GELDİ”

    -Diyanet ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın iç içe geçen faaliyetlerini nasıl okumak gerekir?

    İkisi birbirinin tamamlayıcısı durumuna geldi. Sadece Milli Eğitim Bakanlığı değil Diyanet her yerde kendini gösteriyor. Şuan gördüğüm kadarıyla tapu ile maliyede daha ön safa çıkmadılar. Milli Eğitim’de, İçişleri Bakanlığı’nda, TSK’de hep öne çıkmaya çalışıyorlar. Hep orada ön saftalar. Yeni yüzyılın müfredat programı olarak hazırlanan program tamamen Diyanet İşleri Başkanlığı eksenli bir programdır. O nedenle bu durumda Türkiye’nin insanlarının ortaçağ seviyesine düşürülmek istenmesi, üçüncü sınıf ülkeler seviyesine düşmesinin en büyük etkenlerinden biridir.

    “TÜRKİYE HİÇBİR ZAMAN LAİK BİR ÜLKE OLMADI”

    -Diyanet ve laiklik bir arada olabilir mi?

    Türkiye 5 Şubat 1937’de yapılan Anayasa değişikliğiyle devletin laik vasfı kabul edildi. Türkiye’de sekülerlikle laiklik karıştırılıyor. Sekülerlik ayrı şeydir. Seküler yaşam kimsenin birbirinin yaşam tarzına karışmamasıdır. Laiklik de devletin dinle alakasının kesilmesidir. Devlet dine karışmaz. Dini kendi alanında serbest bırakır. Devletin dini yoktur. Devletin dini adalettir. 1937’den sonra bile birçok Alevi cemi yasaya aykırı diye basıldı. Alevilik diye bir din yoktur Alevilik bir tarikattır, tarikatlar da Türkiye’de yasaktır gerekçesiyle basıldı üstelik. Ama at oynatıyorlardı. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluşundan beri de laikliğin kuruluşundan beri de Türkiye hiçbir zaman laik bir ülke olmadı. Her zaman bir hizmete, bir mezhebe, Sünni-Hanefi müslümanlığa hizmet etti. Bu laiklik değildi. Ama seküler hayat vardı. Türkiye’de bırakın laikliği, sekülerizm bile tehlikeli.

    “BİZDE OLMASI DEVLETİN LAİK OLMAYIŞIDIR”

    -Laik, demokratik ülkelerde devlet destekli dini kurumlar yok, bizim ülkemizde var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Bizde olması, devletin laik olmayışıdır. Bu kadar basit. Eğer devlet laik olsa dediğim gibi dini kurumların hiçbirine karışmaz. Devlet sadece din konusunda ‘dini istismar ediyor musun, dini kullanarak her türlü pisliği, dolandırıcılığı, ahlaksızlığı yapıyor musun’ bunları araştırır. o nedenle devletin din karşısında tutumu bu olmalıdır bunun ötesine geçmemelidir.

    “DİYANET KADINA EŞYA OLARAK BAKIYOR”

    -Diyanetin kadına bakışını nasıl görüyorsunuz?

    Belden aşağı bakıyor. ‘Kadının sırtından sopayı belinden sıpayı eksik etmeyeceksin’ olarak bakıyor. Diyanetin bakışı budur. Ama konuşurken de kadın başımızın tacıdır derler. Diyanet kadına eşya olarak bakıyor. Diyanetin kadına bakış açısı çarpık bir bakış açısıdır. Bu bakış açısı devlete hakim oluyor. O nedenle Diyanetin varlığı, bu sistemin varlığı devletin bekası karşısındaki en büyük bombadır. Türkiye’nin çağdaş bir yerde olması için yapılması gereken en başta Diyanetin devlet çarkları içerisinden çıkarılması olacaktır. Onun için Diyanet İşleri Başkanlığı kapatılmalıdır.

    Devrim FINDIK/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER

    ‘Diyanetin varlığını sorgulamayan her laiklik tartışması yanlıştır; Diyanet vergilerle finanse edilmemeli’
    ‘Bir fetih ideolojisi geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız’-VİDEO
    ‘Diyanet artık bir devlet kurumu olmaktan çok tarikatların merkezi haline gelmiş durumda’-VİDEO
    ‘Türkiye’de dini radikal olarak politikanın dışına çıkarmak gerekiyor’-VİDEO

    ‘Fetihçi iktidarın, böyle bir din ulemasına ihtiyacı vardı, Diyaneti bu amaçla kullanıyor’-VİDEO

    ‘Diyanet şiddetin devam etmesine zemin hazırlıyor; bütçesinde çok büyük haram var’ – VİDEO

  • ‘Diyanet şiddetin devam etmesine zemin hazırlıyor; bütçesinde çok büyük haram var’ – VİDEO

    ‘Diyanet şiddetin devam etmesine zemin hazırlıyor; bütçesinde çok büyük haram var’ – VİDEO

    PİRHA – İlahiyatçı Yazar Fatma Yavuz, devasa bütçesi olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bütçesini sadece Sünni kesime kullandığını belirterek Diyanet’in en temel probleminin eşitlikçi olmaması olduğunu ifade etti. Yavuz, insanların Diyanet deyince tüylerinin diken diken olduğunu da vurgulayarak “Onlar hala her yerden Diyanet basıyor. Oraya da imam, buraya da ÇEDES. Sesini çıkarana ‘sen dine mi karşısın?’ diye dayak atıyorlar. İnsanlar dine karşı değil, bu saçmalıklara karşı! Bunu anlamıyor musunuz?” diye konuştu.

    Pir Haber Ajansı (PİRHA) olarak yeni bir haber dizisi başlattık, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluşundan günümüze faaliyetlerini tartışmaya açıyoruz.
    Türkiye’de halkın en güvenmediği ikinci kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı, her geçen yıl artan bütçesi, genişleyen yetkileri, yaptığı açıklamalarla, verdiği fetvalarla toplumsal yaşamın her alanında gittikçe daha çok söz sahibi oldu. Din işlerinden sorumlu, devlete bağlı bir kurum olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), kurulduğu 1924 yılından bu yana devlet içindeki varlığı, işlevleri, iktidar politikalarının hayata geçirilmesindeki etkin rolü, her geçen yıl artan bütçesi ve değişen siyasal konumu itibariyle her daim tartışma konusu oldu. Son yıllarda eğitim-öğretimde de etkin rol verilen Diyanet, Milli Eğitim Bakanlığı ile çeşitli protokoller imzalayarak laiklik karşıtı eğitimin kalıcılaşması için çabalıyor.

    “Bütçesi büyük, varlığı tartışmalı kurum olan Diyanet’in tarihsel ve güncel görevini, toplumdaki yerini, laiklik karşıtlığını, Alevi toplumu üzerindeki etkisini İlahiyatçı Yazar Fatma Yavuz ile konuştuk.

    “AMACI DİN HİZMETLERİNİ YÜRÜTEN BİR DEVLET KURUMU OLMASIYDI”

    PİRHA-Diyanet’in kuruluş amacı nedir?

    FATMA YAVUZ: Bir resmi amacı var bir de analizlerde ifade edilen amacı var. Şeriye ve Evkaf kaldırılınca toplumun din hizmetlerini yürütmek üzere bir kuruma ihtiyacı vardı. Çünkü son derece dindar bir toplumda yaşıyoruz, birçok konuda din hizmeti verilmesi gerekiyor. Bu bir şekilde çözülmeliydi. Bu çözüm yollarından biri bir devlet kurumuyla başka türlü de çözülebilirdi. Dünyada da farklı modelleri olduğu gibi devlet kurumu olarak değil de sivil toplum kuruluşu olarak da kurulabilirdi. Ancak Türkiye’deki görülen amacı din hizmetlerini yürüten bir devlet kurumu olmasıydı. Tabi kemalist görüşe sahip olanların tabir ettiği gibi resmi devlet kurumu olması gibi bir amacı da vardı. Görünürdeki amaç bu ve bence buradan yürümeliyiz.

    “DİYANET’İN EN TEMEL PROBLEMİ EŞİTLİKÇİ OLMAMASI”

    -Tarihsel olarak Diyanetin faaliyetleri nasıl bir yol izledi? Sizce süreç içerisinde misyonunda bir değişiklik yaşandı mı?

    Diyanet’in biraz zikzaklı bir tarihsel süreci var. Bence Diyanet kurulduğundan beri şu anda en dip seviyesini yaşıyor. Hiç bu kadar itibarı düşmemişti. Güven sıfıra yakın noktada. Her kesimden yani dine uzak insanlar zaten güvenmiyorlar, dindar insanlar da Diyanet’e hiç güvenmiyorlar. ‘Diyanet çok iyi çalışıyor, harika’ diyen kimseyi görmüyorum. Diyanet, bütün kesimlerin gözünde çok berbat bir durumda şu an. Tarihte de hiç bu kadar itibar kaybetmemişti. Her zaman çok iyi de değildi tabi. Mesela Rıfat Börekçi döneminde çok iyi olduğu zamanlar da olmuş. Zaman zaman güzel işler yapan Diyanet İşleri Başkanları da olmuş tabi, toplum bunları çok tanımıyor. Bence bilerek de o figürler silikleştiriliyor. Ama genel olarak olması gereken yerde değildi. En iyi zamanda bile eşitlikçi değildi. Bunu eğri oturup doğru konuşmak lazım. En iyi zamanda bile Sünnilere hizmet veriyordu. Bu bile başlı başına bir sorun. Sadece bir gruba iyi, ötekilere zaten hiçbir hizmet vermedi ki. Bence en büyük problem de bu. Diyanet, Sünni bir din hizmeti kurumu olarak devam ediyor. Bunu bir türlü kıramıyoruz. Bütün tartışmalar da bu eksende gidiyor. Topluma ‘Diyanet başka inançlara hizmet verirse dinimiz bozulacak’ mantığıyla korku salınıyor. Niye dinin bozulsun? Kimse bir dedeyi getirip camiye atamayacak, bir papazı getirip camiye atamayacak. Böyle saçma şey olur mu? Herkes kendi yerinde yine hizmet verecek. Ne finanse ediliyorsa onlara da finanse edilecek. Sünnilere bütçe anlamında hizmet yapılıyorsa diğer inançlara da yapılmalı. Düşünün devasa bir bütçe kullanılıyor ve sadece bir kesime kullanılıyor. Bu kadar büyük bir haksızlık, Diyanet’in zaten ayakta tutması gereken değerlerin tümünü tersine çeviren bir şey. Dolayısıyla tarihte de böyleydi. Bence en temel problemi eşitlikçi olmaması.

    “DİYANET, AKP’NİN BİR PARTİ ORGANI GİBİ ÇALIŞIYOR”

    -Sizce süreç içerisinde misyonunda bir değişiklik yaşandı mı?

    Özellikle AKP iktidarıyla yaşandı. AKP iktidarından sonra da bence şu an AK Diyanet yani. AKP’nin Diyanet kolu gibi çalışıyor. Dışarıdan göründüğü kadarıyla AKP’nin bir parti organı gibi çalışıyor. Hutbelere varana kadar bunu artık herkes söylüyor. AKP’nin politikalarını cuma günü çoğu kez hutbelerden dinleyebilirsiniz. O hangi algının oluşmasını istiyorsa toplumun hangi tarafa yönlenmesini istiyorsa hutbelerden onu duyuyoruz. Birçok insanın bu nedenlerden dolayı cuma namazlarını bıraktığına şahit oldum. ‘Ben gidiyorum, A Haber mi dinliyorum, hutbe mi dinliyorum belli değil’ diyorlar. Dolayısıyla şu an çok taraflı, çok politize olmuş maalesef dik de duramıyor. Şimdi AKP’ye angaje olursun da biraz daha dik durursun. AKP’nin gelgitlerine de ayak sağlamaya çalıştığı için bir gün ak diyor bir gün kara diyor. Söylediğinin tersine pozisyona düşüyor. Bir çizgisi de yok. Mesela şu konuda Diyanet’in görüşü nedir deseniz bir görüş yok. Sayın Erdoğan’ın görüşü neyse Diyanet’in görüşü de odur yani. Sigara konusunda bile biliyorsunuz Erdoğan sigara konusunda bazı hassasiyetleri var. Bence Diyanet’in sigara görüşünü de etkiledi. Sigaraya haram fetvası, şimdiye kadar böyle etkili bir kurumdan verilmemişti. Mekruh olarak hüküm veriliyordu. Erdoğan’ın gözüne girmek için haram olmasa bile haram gibi düşünülüyordu. İçler acısı bir durum. Erdoğan’ın gözünün içine ne diyecek diye bakıyorlar. TOKİ faizi fetvası mesela. Böyle bir saçmalık olur mu? Faizin hükmü neyse odur. Akademik bir tartışmaya açarsın ama günlük böyle bir politikaya göre faiz olursa şöyle olur böyle olur gibi fetva mı olur? Tamamen güveni yerle bir ettiler. Çoğu insanın Diyanet’in söylediği şeylere bakarak hayatını yaşadığını sanmıyorum açıkçası.

    “MERCEDES’TEN İNMEDİĞİNİZ SÜRECE AKP’NİN HEGEMONYASINDAN KURTULAMAYACAKSINIZ”

    -AKP’nin iktidar olduğu günden itibaren Diyanet’te nasıl bir değişim yaşandı?

    Sembolik bazı şeyler de oldu. Semboller önemlidir. Mercedes meselesi mesela. Magazin gibi konuşuldu ama bence sembolik olarak toplum orada kırıldı. Sayın Mehmet Görmez’in Mercedes’i iade edip sonra Erdoğan dedi diye tekrar almak zorunda kalması gibi. Onu iade ettiysen ‘ben iade ettim binmeyeceğim’ deyip affını isteyecektin sayın Mehmet Görmez. Atarlarsa da atsınlar. Ben de atıldım ne olacak rızık Allah’tan, korkmayın. Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan atılmak bir onurdur, bir hikaye ile atılacaksın. Seni tarih ‘mercedes’e binmedi adam, helal olsun diye anardı.’ Şimdi paşa paşa bindin diye anıyor. Böyle sembolik olaylar da oldu. O Mercedes’e bindiniz ondan inmediğiniz sürece AKP’nin hegemonyasından kurtulamayacaksınız.

    “DİYANET’İN BÜTÇESİNDE ÇOK BÜYÜK BİR HARAM KISMI VAR”

    -Diyanet’in, bir taraftan en güvenilmez ikinci kurum olurken, Meclis’e sunulan 2025 bütçesinden 130 milyar 119 milyon lira ile 6 bakanlığın bütçesini geride bırakarak bütçeden aslan payını almasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Haram yiyorlar. Direk onların anladığı jargonla söyleyeyim. Çok büyük bir haram kısmı var Diyanet’in bütçesinde. Birincisi herkese hizmet vermedikleri için. İkincisi verdikleri hizmetleri de şişirdikleri için. 14 yıl kurumda çalıştım. O kadar gereksiz o kadar israf harcamalar var ki sırf orası bir kadrolaşma alanı olmuş durumda. Argo tabirle arpalık olmuş durumda. Mesela Müftü kızları, genelde Kuran kursu hocası olur. Nasıl olabiliyor değil mi? Mesela öğretmen çocukları atanıp öğretmen olamıyorlar. Ama Diyanet’tekiler atanır. Böyle kapalı devre bir sisteme dönmüş durumda. Dolayısıyla gereksiz bir sürü personel, bir oran verecek olursak yarısı gereksizdir. Normalde 12 kişiye bir sınıf açılması gerekirken sınıflarda 3-4 kişi olurdu onu 12 kişi olarak bir şekilde gösterirlerdi. Yoklama yapmazlardı. Gelmiyor yazmayınca orada var görünüyor. Sınıflarda 3-4 kişi takılıyorlar ve o insanlar memur maaşı alıyorlar üstüne de bir sürü ek ders ücreti alıyorlar. Ben mesela kendimi öğrenci olan bir sınıfa vermeleri için parçalardım ama müftüler buna engel olurdu. Ne kadar çok kişiye ekmek yedirirsek kardır diye düşünüyorlar. Bu kadar çürümüşler. Kul hakkı olduğunun, öksüz yetim hakkı olduğunun farkında değiller. Bir kere ben ‘öğrenci sayısı az, ek ders ücreti istemiyorum’ dedim diye beni kınadılar. Yani berbat durumdalar. Diyanet’e de neşter vurmaya kimsenin cesareti yok. Çok umutlu da değilim. Çünkü Diyanet’ten beslenenler zaten vurmaz. Karşı taraf da ‘Diyanet’e dokunursak bize dinsiz derler, oy alamayız’ kaygısıyla vuramaz.

    “DİYANET DENİLİNCE İNSANLARIN TÜYLERİ DİKEN DİKEN OLUYOR”

    -Diyanet ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın iç içe geçen faaliyetlerini nasıl okumak gerekir?

    İdeolojik, toplum mühendisliği. Toplumda böyle bir talep yok, güven yok, itibar yok, zorla her yere Diyanet sokuşturmaya çalışıyorlar. Çok güvenilir bir kurum olursun toplumda bir karşılığın olur elbette devletin diğer kurumlarıyla işbirliği yapar ama karşılığı olmadan zoraki insanlara dayatıyorlar. İnsanlar Diyanet deyince tüyleri diken diken oluyor. Onlar hala her yerden Diyanet basıyor. Oraya da imam, buraya da ÇEDES. Sesini çıkarana ‘sen dine mi karşısın?’ diye dayak atıyorlar. İnsanlar dine karşı değil bu saçmalıklara karşı, bunu anlamıyor musunuz? ‘Hz. Peygamber hayvanlara merhamet gösterir’ dediniz de biri buna itiraz mı etti? ‘Allah emrediyor biz bu Diyanet’in bütçesinin bir kısmını Milli Eğitimle paylaşıyoruz’ dediniz de biri itiraz mı etti? Bir yaraya merhem oldunuz da kimse dine karşı mı oldu? Nerede bir politik rant var, nerede size yontan bir şey var onu din diye insanlara dayatıyorsunuz, karşı çıkana da din düşmanı diyorsunuz. Tamamen bir oyun. Yani gerçekten kimsenin din düşmanı falan olduğu yok. Diyanet’in acilen buralardan çekilmesi lazım. En gözde yerler bile Diyanet’e veriliyor, Şişli’deki eski tekel fabrikası niye Diyanet’e verilsin, ne alakası var? Devlet yine kamulaştıracaksa oranın dokusuna uygun, kültürüne uygun, oraya daha iyi hizmet edebilecek bir kuruma veremiyor mu? Diyanet resmen devletin şımarık çocuğu gibi oldu. Heybeliada’daki sanatoryum niye Diyanet’e veriliyor? Ne alakası var? Bu ne kadar zorlama ne kadar saçma sapan bir şey. Korkunç yani!

    “ÇOK KONUŞUYORUZ HİÇ İŞ YAPMIYORUZ”

    -Diyanet ve laiklik bir arada olabilir mi?

    Bu çok tartışıldı. Şu anki Diyanet üzerinden tartışıldığı için çok sancılı oluyor. Şu an ki Diyanet ile laiklik gelmez tabi. Bu Diyanet’in sağlıklı bir fikri olduğunu da düşünmüyorum. Laiklik devletin din hizmeti vermemesi demek değildir. Devletin herhangi bir dine angaje olmaması demektir. Bütün dinlere hizmet verse niye laikliğe aykırı olsun ki? Devlet nasıl ki sağlık hizmeti veriyorsa din hizmeti de verir. Papazın da maaşını verse imamın da maaşını verse her dine eşit mesafede dursa, dışarıda bir yerden dursa her türlü hizmeti verebilir. Tabi ki bunun adı Diyanet olur başka bir şey olur, başka bir sivil kurum üzerinden olur, farklı modeller var, dediğim gibi. Şu an Diyanet laikliğe aykırı, normalde Diyanet laikliğe aykırı değildir. Herhangi bir dine devlet angaje olamaz insanlar bu konuda çok haklı. Dinde Nas var derler Nas var da İslam’ın Nas’ı öyle. Hristiyanlığın Nas’ı nasıl olacak? Sen o zaman İslamcı bir devlet olmuş oluyorsun senin bütün vatandaşların Müslüman değil ki. Çoğu Müslüman diye düşünüyorlar. Şu an çoğu Müslümanın çocuğu ateist, deist. Geçti o devirler. Kimliğinde Müslüman yazıyor da o çok resmi, uyduruk bir şey yani. Bugün yapılan araştırmalara göre imam hatip çocuklarının birçoğu İslam’dan uzak. Ayrıca Müslüman olur ama şeriatçı değildir. Toplumun çoğu Müslüman ama şeriatçı değil. Yani oradaki toplum şeriat kuralına göre yaşamak istemiyordur. Başka türlü bakıyordur. Tarihsel bir uygulama olduğunu düşünüyordur. Başka türlü yorumluyordur. Senin yorumladığın gibi İslamcı düşünmek zorunda mı? Bu saçmalıklar olmasaydı bir arada olabilirdi ama şu an ki hali ile olamaz. Aslında ben bunu İBB’de modellemeye çalışıyordum. Başka bir Diyanet mümkün biz minik bir modelini yapıyoruz diye. Mesela orada bütün dinlere hizmet veriyorduk. Caminin çatısını yapıyorsak kilisenin çatısını da yapıyorduk. Mevlid’de mevlid simidi gönderiyorsak Noel’de de noel çöreği gönderiyorduk. Ve herkes benim kimliğimi de biliyordu. Diyordum ki biz eşit hizmet yapıyoruz. Ve kabul de görmüştü. Ama orada da bir takım ayak oyunlarına kurban gittim maalesef. Ama bence o proje devam etmesi gereken, yarım kalmış bir proje. CHP’ye de öneriyorum. Tamam bu Diyanet yanlış ama doğrusu ne? Bir tane doğruyu ortaya koyamadığımız için Diyanet eleştirileri boşa gidiyor. Dolayısıyla bizim halka başka türlü bir Diyanet mümkündür diye somut örnek sunmamız lazım. Lafla değil uygulamayla yapmalıyız. Çok konuşuyoruz hiç iş yapmıyoruz maalesef.

    “DİNİ YAPILARI KONTROL ETMEK KOLAY DEĞİLDİR”

    -Laik, demokratik ülkelerde devlet destekli dini kurumlar yok, bizim ülkemizde var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Burası Türkiye. Fransa’nın uyguladığının aynısını buraya uygulamak zorunda değiliz. Zorladığımız zaman oradaki sonucu alamıyoruz. Türkiye toplumuna göre bir şey yapıyorsan tamamen orijinal olması gerekiyor. Aynısını almak zorunda değiliz. Dolayısıyla almak gerekiyorsa onu alır revize eder, tartışırız. Türkiye’ye adapte etmek gerekiyorsa adapte ederiz. Türkiye’de bir dini kuruma ihtiyaç var. Söylediğim sebeplerden dolayı Diyanet’e karşı bir antipati bizi körleştirmemeli. Bu sivil kuruluş da olabilir. Ama şunu söyleyeyim Diyanet’ten üç ağzımız yanıyorsa sivil toplumdan on üç yanar. Dini yapıları kontrol etmek kolay değildir. Mesela bunun özel olduğunu düşünün. Mesela cemaatlerin resmi statü kazanıp Diyanet’in hiç olmadığını düşünün. Onları kontrol etmek daha da zor olabilir. Resmi kurum bence kolaylaştırıcı da bir şey. Diyanet ideal olsaydı, laikliğe saldırmasaydı insanlar 29 Ekim’de feryat ediyor Atatürk’e fatiha okutun diye. Ben de Atatürkçü değilim ama ben Diyanet İşleri Başkanı olsaydım bunu yapardım. Çünkü benim neye inandığım önemli değil o kişisel inancım benim. Bir kamu kurumunu temsil eiyorsan kişisel inancını buradan ayıklamak zorundasın sayın Ali Erbaş. Ali Erbaş’ın neye inanıp neye inanmadığı bizi ilgilendirmiyor. Diyanet İşleri Başkanı olarak milyonlarca insanı temsil ediyorsun ve milyonlarca insanın senden bir beklentisi var. Bir fatiha yani. Bu kadar mı zor? Beş para etmez insanların ayaklarına gidip saçma sapan ziyaretler yaparken zor olmuyor da yani. Bu senin Atatürkçü olduğun anlamına gelmeyecek. Korkma, o anti Atatürkçülüğüne halel gelmez. Bu senin inancına da zarar getirmez. Ne düşündüğün bizi ilgilendirmiyor. Hiç sevmediğimiz bir insan milyonlarca insanın sevgilisi olabilir. Mesela bana göre terörist olan bir insan milyonlarca insanın sevdiği biri olabilir, artık bunlara alışalım. Demokrasi bütün bunların arasını bulan bir şeydir zaten. Sana göre, bana göre, devlete göre hepiniz eşitsiniz olmalı. Sende bir devlet kurumunda çalışıyorsan kişisel görüşünü arkaya koyup mesai saatinde nötr olmalısın. Senin neye inandığın bizi ilgilendirmiyor. Bunu bile yapamayan bir Diyanet yani. Demokrasi kültürümüz oturmuş olsaydı herkes memnun olacaktı. Kişisel görüşlerimizi devlet erkini kullanırken katmamayı öğrendiğimizde bu başka problemlerimizi de çözecek.

    “DİYANET ŞİDDETİN DEVAM ETMESİNE ZEMİN HAZIRLIYOR”

    -Diyanet’in kadına bakışını nasıl görüyorsunuz?

    Çok berbat. 1400 yıllık bir külliyat var. 1400 yıllık bir geleneğin de içinde dahil olduğu bir havuzdan besleniyoruz inançlarımız olarak. Dolayısıyla bir sürü içine karışan şeyler var. Kültür karışmış, Arap kültürü karışmış, siyaset, ideoloji, mezhep uydurma şeyler, gelmiş bugüne. Çok problemli şeyler var. Kadını direk aşağılayan! Mesela benim atılma sebeplerimden biri, ‘kadının aklı da dini de eksiktir’ diyen hadisin sahi olmadığını söylememdi. Bana, ‘sen hadisleri itibarsızlaştırıyorsun’ dediler. Hz. Peygamber böyle bir şey söylemedi ne demek aklı eksik dedim. Yok bu Buhari müslümde geçiyor dediler. Sonra Buhari müslümü itibarsızlaştırmaktan soruşturma açtılar. Komik ama gerçek. Ben bunun Hz. Peygamber’i tenzih anlayışım, dedim. Kabul etmediler, tartıştırmadılar da. Bunu aynen dogma olarak devam ettirmeye çalışıyor Diyanet. Dolayısıyla kadınlarla ilgili bir sürü saçma sapan şeyleri de insanlara din diye anlatarak bunun reklamını yapıyor. Dolayısıyla bu şiddeti önlemesi gerekirken önlemek şöyle dursun hafif tabirle devam etmesine de zemin hazırlıyor. Aile içi şiddetin bir kısmı maalesef Diyanet’in görevini ihmal etmesinden kaynaklanıyor. Çok işimiz var, Diyanet düzelirse Türkiye’nin birçok problemi düzelir.

    Devrim FINDIK/İSTANBUL

     

    İLGİLİ HABERLER

    ‘Diyanetin varlığını sorgulamayan her laiklik tartışması yanlıştır; Diyanet vergilerle finanse edilmemeli’
    ‘Bir fetih ideolojisi geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız’-VİDEO
    ‘Diyanet artık bir devlet kurumu olmaktan çok tarikatların merkezi haline gelmiş durumda’-VİDEO
    ‘Türkiye’de dini radikal olarak politikanın dışına çıkarmak gerekiyor’-VİDEO
    ‘Fetihçi iktidarın, böyle bir din ulemasına ihtiyacı vardı, Diyaneti bu amaçla kullanıyor’-VİDEO
    ‘Diyanet İşleri Başkanlığı misyonerlik görevi yapıyor; büyük bir holding durumunda’-VİDEO
    ‘Diyanet, artık yargının da üzerinde bir güç’-VİDEO

  • ‘Diyanet İşleri Başkanlığı misyonerlik görevi yapıyor; büyük bir holding durumunda’-VİDEO

    ‘Diyanet İşleri Başkanlığı misyonerlik görevi yapıyor; büyük bir holding durumunda’-VİDEO

    PİRHA- Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Batıkent Şubesi Başkanı, Hukukçu Kamil Ateşoğulları, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın hem ülkede hem ülke dışında misyonerlik görevi yaptığını vurgulayarak, Diyanet’in büyük bir holding durumunda olduğunu söyledi. Türkiye’yi İslam Cumhuriyetine dönüştürmeye çalıştıklarını belirten Ateşoğulları, laikliğin olduğu yerde Diyanet’in olamayacağını kaydetti. 

    Pir Haber Haber Ajansı (PİRHA) olarak yeni bir haber dizisi başlattık, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluşundan günümüze faaliyetlerini tartışmaya açıyoruz.
    Türkiye’de halkın en güvenmediği ikinci kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı, her geçen yıl artan bütçesi, genişleyen yetkileri, yaptığı açıklamalarla, verdiği fetvalarla toplumsal yaşamın her alanında gittikçe daha çok söz sahibi oldu. Din işlerinden sorumlu, devlete bağlı bir kurum olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), kurulduğu 1924 yılından bu yana devlet içindeki varlığı, işlevleri, iktidar politikalarının hayata geçirilmesindeki etkin rolü, her geçen yıl artan bütçesi ve değişen siyasal konumu itibariyle her daim tartışma konusu oldu. Son yıllarda eğitim-öğretimde de etkin rol verilen Diyanet, Milli Eğitim Bakanlığı ile çeşitli protokoller imzalayarak laiklik karşıtı eğitimin kalıcılaşması için çabalıyor.

    “Bütçesi büyük, varlığı tartışmalı kurum olan Diyanet”in tarihsel ve güncel görevini, toplumdaki yerini, laiklik karşıtlığını, Alevi toplumu üzerindeki etkisini Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Batıkent Şubesi Başkanı, 19.Dönem Ankara Milletvekili, Hukukçu Kamil Ateşoğulları ile konuştuk.

    “HEM ÜLKEDE HEM ÜLKE DIŞINDA MİSYONERLİK GÖREVİ YAPAN BİR KURUM İSTEMİYORUZ” 

    PİRHA-Diyanet’in kuruluş amacı nedir?

    KAMİL ATEŞOĞULLARI: 1993 yılı görüşmelerinde Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bağlı olduğu Devlet Bakanı diyor ki ‘biz dinin emrine bir siyaset kabul ediyoruz.’ Diyanet İşleri Başkanlığı ile ilgili değişik görüşler var. ‘Tümüyle devlet dışı sivil toplum mu yönetsin Diyanet İşleri Başkanlığını, yoksa orada bütün görüşler temsil mi edilsin?’ diye yıllardan beri bir tartışma devam ediyor. Hatta 1961 anayasası yapılırken o zamanki Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel Aleviler de temsil edilsin dediği için gerici basından, çeşitli yazarlar tarafından hem ona hem de Aleviliğe çok hakaretler var. Alevi kökenli öğrenciler toplanıp dört imzalı bir bildiri yayınladılar. Dört kişiden ikisi Hakk’a yürüdü ikisi de Ankara’da yaşıyor. Kasım ayında da onlarla ilgili programımız olacak. Alevi örgütlenmesinin belki de ilk işareti, ilk adımı diyebiliriz ona. Biz Aleviler olarak, laik bir devlette altı ya da sekiz bakanlığın bütçesine dek bir bütçeyle bir Diyanet Başkanlığı istemiyoruz. Hem ülkede hem ülke dışında misyonerlik görevi yapan bir kurum istemiyoruz ancak bu hükümet her şeyi kaldırır ama Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kaldırmaz. Avrupa’da, İngiltere’de birtakım yerler gördüm o kilise hangi inanca aitse onlar finanse ediyorlar. Bu özellikle sağ siyasetin ana damarıdır. Orduyu kaldırırlar, yargıyı her şeyi kaldırırlar ama Diyanet kaldırılmaz çünkü varlık nedenidir onların. Bir parti seçimlerde camilerde siyaset yapıyor. Haliyle kaldırmayacaktır onları ayakta tutan zaten bu yapıdır.

    “İSLAM CUMHURİYETİNE DÖNÜŞTÜRMEYE ÇALIŞIYORLAR”

    -Tarihsel olarak Diyanetin faaliyetleri nasıl bir yol izledi? Sizce süreç içerisinde misyonunda bir değişiklik yaşandı mı?

    Diyanet İşleri Başkanlığı ilk kuruluşunda 1924’te orada çalışanlara hademe-i hayrat diyorlardı yani hayır için çalışanlar diyorlardı. Ama 1965’te din hizmetlerinin içine aldılar. En büyük bütçe onlarda. En alt bir görevli bile diğerlerinden çok daha yüksek bir maaşa bağlandı. Yani öğretmenlerden daha çok maaş aldılar. Çeşitli camiler, çeşitli tarikat ve cemaatlere ait olduğu için paylaşmış durumdalar. Zaten Milli Eğitim Bakanı şunu dedi açık açık: ‘Sizin tarikat ve cemaat dediğinize bir sivil toplum kuruluşu diyoruz ve onlarla çalışmaya devam edeceğiz.’ Böyle bir kararları var. Biz demokratik bir cumhuriyet isterken, güvenlik konseptli bir cumhuriyeti yaşıyoruz, şimdi bunu da çok gördüler. Bir İslam Cumhuriyetine dönüştürmeye çalışıyorlar.

    “HER GÜN CAMİLERDE AKP’NİN PROPAGANDASI YAPILIYOR”

    -AKP’nin iktidar olduğu günden itibaren Diyanet’te nasıl bir değişim yaşandı?

    İlk baştan beri onlarla, onların çalışmalarıyla var oldu.  Bütün her gün bunların propagandaları yapıldı. Böyle bir yapılanma ile demokrasi falan çıkacağı da yok, her gün de zorlaştırıyorlar. Özellikle Alevilere yönelik en büyük asimilasyon çalışmalarını yapıyorlar.

    “DİYANET BÜYÜK BİR HOLDİNG DURUMUNDA”

    -Diyanet bir taraftan en güvenilmez ikinci kurum olurken, Meclis’e sunulan 2025 bütçesinden 130 milyar 119 milyon TL  ile 6 bakanlığın bütçesini geride bırakarak bütçeden aslan payını almasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Artık güven kalmadı Diyanet’e. Aslında büyük bir kavga var onların içinde ama dışarı yansıtmıyorlar. Paylaşım, rant kavgası var. Çok büyük bir holding durumunda şu anda Diyanet.

    “İSLAMIN GEREKLERİ İÇİN HİZMET VERİYORLAR”

    -Diyanet ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın iç içe geçen faaliyetlerini nasıl okumak gerekir?

    Milli Eğitim’in Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü var bünyesinde bir de Diyanet İşleri Başkanlığı var. Bir de yurt dışında çeşitli kuruluşları var onların, birlik çalışıyorlar. Hep birlikte çalışıyorlar. Bütün inançlara eşit davranması gerekir diyor anayasada ama kendi özel yasalarında İslam gerekleri için hizmet verir anlayışı var. ÇEDES var, MESEM var, Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli var. Daha geride ne var onu da bilemiyoruz. İstanbul Bahçelievler’de her okulu bir camiye bağlamışlar.

    “LAİKLİĞİN OLDUĞU YERDE DİYANET OLMAZ”

    -Diyanet ve laiklik bir arada olabilir mi?

    Gerçek laikliğin olduğu bir ülkede Diyanet İşleri Başkanlığı olmaz, olmamalı ama Türkiye’nin özel koşulları falan diyerek burada böyle olması gerekiyor, açık açık bunu da söylüyorlar. Olmaması gereken her şey yapılıyor, özellikle de bu dönemde. Aleviler yönünden büyük saldırılar var. Bizim örgütlerimizin çok sıkı bir örgüt deneyimleriyle buna karşı çıkması gerekiyor. Birtakım uluslararası kuruluşlar Türkiye’ye yönelik kararları uygulamıyor.

    “KADINLARI İNSAN OLARAK GÖRMÜYORLAR”

    -Diyanetin kadına bakışını nasıl görüyorsunuz?

    Diyanetin değil de İslamiyet’in ya da Sünni anlayışın kadına bakışı olarak değerlendirelim. Osmanlı’da örnek vereyim bir tanık olduğu zaman karşı taraf iki kadın göstermek zorunda tanık olarak. Mirasta da böyle, toplumsal yaşamda da böyle. Eve kapanan kadın istiyorlar, çalışan kadın değil. Kaç çocuk doğuracağına varana kadar karışıyorlar. Dört çocuk diyorlar ama dört çocuk nasıl beslenir onu hiç düşünen yok. Kadınları insan olarak görmüyorlar. Bütün İslam ülkelerini görüyoruz, bu Türkiye’ye de sirayet etti.

    Buse Nehir Demir-Cebrail ARSLAN/ANKARA

    İLGİLİ HABERLER

    ‘Diyanetin varlığını sorgulamayan her laiklik tartışması yanlıştır; Diyanet vergilerle finanse edilmemeli’
    ‘Bir fetih ideolojisi geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız’-VİDEO
    ‘Diyanet artık bir devlet kurumu olmaktan çok tarikatların merkezi haline gelmiş durumda’-VİDEO
    ‘Türkiye’de dini radikal olarak politikanın dışına çıkarmak gerekiyor’-VİDEO

    ‘Fetihçi iktidarın, böyle bir din ulemasına ihtiyacı vardı, Diyaneti bu amaçla kullanıyor’-VİDEO

  • ‘Fetihçi iktidarın, böyle bir din ulemasına ihtiyacı vardı, Diyaneti bu amaçla kullanıyor’-VİDEO

    ‘Fetihçi iktidarın, böyle bir din ulemasına ihtiyacı vardı, Diyaneti bu amaçla kullanıyor’-VİDEO

    PİRHA – Siyasetçi Ali Kenanoğlu, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, Alevilere yönelik misyonerlik faaliyeti yürüttüğünü söyledi. Kenanoğlu, devlet kurumları içerisinde Diyanet’in zirve noktaya ulaştığını söyleyerek dünya genelindeki faaliyetlerine dikkat çekti. “AKP, dini bir fetihçilik ruhu içerisinde DİB’i düzenleyip organize etti” diyen Kenanoğlu, “Dolayısıyla fetihçi bir iktidarın, böyle bir din ulemasına ihtiyacı vardı ve Diyanet’i bu amacıyla kullandı” dedi.

    Pir Haber Ajansı (PİRHA) olarak yeni bir haber dizisi başlattık, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluşundan günümüze faaliyetlerini tartışmaya açıyoruz.
    Türkiye’de halkın en güvenmediği ikinci kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı, her geçen yıl artan bütçesi, genişleyen yetkileri, yaptığı açıklamalarla, verdiği fetvalarla toplumsal yaşamın her alanında gittikçe daha çok söz sahibi oldu. Din işlerinden sorumlu, devlete bağlı bir kurum olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), kurulduğu 1924 yılından bu yana devlet içindeki varlığı, işlevleri, iktidar politikalarının hayata geçirilmesindeki etkin rolü, her geçen yıl artan bütçesi ve değişen siyasal konumu itibariyle her daim tartışma konusu oldu. Son yıllarda eğitim-öğretimde de etkin rol verilen Diyanet, Milli Eğitim Bakanlığı ile çeşitli protokoller imzalayarak laiklik karşıtı eğitimin kalıcılaşması için çabalıyor.

    “Bütçesi büyük, varlığı tartışmalı kurum olan Diyanet’in tarihsel ve güncel görevini, toplumdaki yerini, laiklik karşıtlığını, Alevi toplumu üzerindeki etkisini 25. ve 27. Dönem HDP İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu ile konuştuk.

    “MAKBUL VATANDAŞIN DİNİ KURUMUDUR”

    PİRHA- Diyanet’in kuruluş amacı nedir?

    ALİ KENANOĞLU: Genel tanımı itibariyle Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), dini açıdan kontrol altına almak için kuruldu. Diyanet’in kuruluş sürecinde Mustafa Kemal’in bir hikayesi anlatılır. İstanbul’da bir yerde otururlarken ezan okunmaya başlar. Mustafa Kemal’in yanındakiler, ‘Paşam bu hocaları ne yapacağız?’ diye sorar. Mustafa Kemal’in de ‘Merak etmeyin, onları da kontrol altına alacağız’ diye cevapladığı siyasi bir dedikodu olarak anlatılır. Dolayısıyla Diyanet İşleri Başkanlığı, Müslümanları kontrol altına almak, onları Türkiye Cumhuriyeti Devletinin makbul vatandaşı tanımı içerisine uydurmak için oluşturulmuş bir kurum. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin makbul vatandaşı mümkünse Müslüman ama diğer taraftan Müslümanlığın tasavvufuyla ilgilenmeyen bir Müslüman… Yani camiye gidecek, namazını kılacak, Ramazan’da orucunu tutacak ama mümkünse bunu kültürelmiş gibi yapıp çok içselleştirmeyecek ve tasavvuf boyutuyla ilgilenmeyecek, bunu bir kimlik olarak üzerinde tutacak. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, İslam’ın tasavvuf boyutu ile ilgilenenleri de sevmiyor. Dolayısıyla onları makbul bir vatandaş olarak görmüyor. O nedenle daima samimi Müslümanların bu rejimden, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurmuş olduğu bu çakma laiklikten mağdur edildiğini hep konuşuyoruz.

    Diyanet, aslında Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin oluşturmaya çalıştığı makbul vatandaşın dini kurumudur. İnsanları dini açıdan kontrol eden, onlara yön ve şekil veren ve sürekli politik hamleler içerisinde olan bir kurumdur. DİB, baktığınız zaman sadece dinle ilgilenmemiş, ülkenin siyasi atmosferine, süreçlere ilişkin rol almıştır.

    “ALEVİLERE YÖNELİK MİSYONERLİK FAALİYETİ YÜRÜTÜYOR”

    -Tarihsel olarak Diyanet İşleri Başkanlığı’nın faaliyetleri nasıl bir yol izledi?

    Bugün kurulan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı konuşurken ‘Alevi Diyaneti’ tabirini kullanıyorum. İnsanlar ise ‘böyle bir şeyle kıyaslanamaz’ diyor. Bugün açısından kıyaslanamaz! DİB’in kuruluşu da böyledir. Diyanet de küçük bir başkanlık olarak kurulmuş ve o zamanlar çok az sayıda camiyi kontrol eden ve imam, müezzin gönderen, dar bir bütçesi olan noktadaymış. Tıpkı bugünkü Cemevi Başkanlığı gibi bir pozisyondaymış. Zamanla bu alana, insanların dini açıdan kontrol edilmesine daha çok ihtiyaç duyuluyor. Çünkü devlet, Sovyetler Birliği’nin kurulması süreçlerini de ele aldığın zaman bir taraftan komünizme karşı örgütlenirken diğer taraftan dini desteklemeye başlıyor. Ama dini desteklerken de işte tam da bu iki arada kalıyor. İslam dinini destekliyor ama tasavvufa; tarikat ve cemaatlere de katılsın istemiyor. O anlamıyla devletin, insanları dine sevk etme isteği bu kurumun da güçlenmesine vesile oluyor. Akabinde Diyanet’in bütçesi, etki alanı artıyor. Şu an sadece Türkiye’de de değil çok sayıda cami Diyanet eliyle kontrol altında. Özellikle Avrupa’da da Diyanet, misyonerlik faaliyeti yürütüyor. Diyanet, Türkiye’de de Alevilere yönelik misyonerlik faaliyeti yürütüyor.

    Nedir bu misyonerlik faaliyeti? İslam’a göre tebliğcilik yani. Bunda devlet eliyle DİB, bizzat aktif rol oynuyor. Netice itibarıyla DİB eskiden bakanlığa bağlıydı şu anda geldiği nokta itibariyle bir tık daha kademe yükseltildi ve Cumhurbaşkanlığına bağlandı. Şöyle düşünün 12 Eylül ile birlikte Türk Silahlı Kuvvetleri bakanlıktan alınıp Cumhurbaşkanlığına bağlanmıştı. Şimdi ise DİB, bakanların da üzerinde Cumhurbaşkanlığına bağlı ve protokoldeki yeri de ona göre yükselmiş durumda. Yani AKP iktidarı ile birlikte gelinen noktada DİB, tarihinin en zirve noktasında bir politik konuma sahip.

    “DİYANET, AKP İLE BİRLİKTE ZİRVE YAPAN NOKTADA”

    -Sizce süreç içerisinde misyonunda bir değişiklik yaşandı mı?

    Kesinlikle. Önceden sadece ‘İslam dinine hizmet’ olarak tanımladıkları, camilerin bakım, onarım, temizlik ya da görevli atanması gibi basit işlerle ilgilenirken; hatta her caminin bir derneği vardır, bakım onarım işlerini o dernek yapar DİB ise sadece oraya müezzin gönderip, inanç işlerini yerine getirirdi. Şimdi gelinen noktada böyle değil. Tarihsel süreç içerisinde, iktidarlara göre değişen zaman dilimi içerisinde ve AKP ile birlikte zirve yapan noktada artık Milli Eğitim Bakanlığı’na da Savunma Bakanlığı’na da personel veren bir konuma geldi ve ona göre de bütçesi son derece yükseltildi.

    “TÜRKİYE’NİN EN ÖNEMLİ DEVLET KURUMUNA DÖNÜŞTÜRÜLDÜ”

    -AKP’nin iktidar olduğu günden itibaren Diyanet’te nasıl bir değişim yaşandı?

    AKP öncesinde de Diyanet son derece önemli bir kurumdu ve devletin dini kurumu olarak başvuru kaynağıydı. Bu durumu birçok olaydan, davadan da biliriz. Dini konuda bir mahkeme varsa bilirkişi heyetine başvurulmaz, doğrudan Diyanet’e sorulur ki bu durum Alevilikle ilgili de böyleydi. Cemevi davasını hatırlıyoruz, bilirkişi atanmadan Diyanet’e ‘bu konuda ne diyorsunuz?’ diye soruluyordu. Şimdi AKP, bütün kurumları kendi amacına göre dizayn ettiği gibi DİB’i de amacına uygun biçimde dizayn etti. AKP, dini bir fetihçilik ruhu içerisinde DİB’i düzenleyip organize etti. İslam’da bir fetih ruhu vardır ya, işgal yoktur ama fetih vardır. Birilerinin topraklarına girip bütün kurumları ele geçirirsin ama bunun adı fetihtir, İslami bir kavramdır yani. AKP, yayılmacı politikasında gerek içeride gerekse dışarıda bu fetih kavramına ihtiyaç duyuyordu. Çünkü işgalin meşrulaşması lazım. İslam tarihi boyunca da işgaller böyle meşrulaştırılmıştır. Dolayısıyla AKP bu yayılmacı politikalarını Diyanet’i bu anlamıyla organize edip fetihçi rolü üstlenen noktada tuttu. Diyanet İşleri Başkanının, elinde kılıçla sahnelere, camide minberlere çıkması tesadüfen değil. Bu durum, iktidarın politik hattının onlara biçtiği misyonla ilgili bir şeydir. Dolayısıyla fetihçi bir iktidarın, böyle bir din ulemasına ihtiyacı vardı ve Diyaneti bu amacıyla kullandı.

    Diğer taraftan AKP iktidarı süresi boyunca bizler hep DİB’in bütçesini konuşuyoruz ya hani esasında bir de Diyanet Vakfı var ve bu hiç tartışılmaz. Bu vakfın başkanı da yine DİB başkanıdır. Dolayısıyla bütçesi de Diyanet’in bütçesidir. Diyanet Vakfı’nın bütçesi DİB’in bütçesinin kat kat üstündedir. Dünyanın birçok ülkesine Diyanet aracılığıyla din insanları gönderilmeye başlandı. Biliyorsunuz bir ara DİB, Almanya’daki Alevilere de dede göndermeye başlamıştı, tabii ters tepti bu ayrı bir konu ama DİB, yurt dışında da bu fetih anlayışını; oradaki fetih toprak kazanmak üzerine kurulu değil ama insan fethetme, insanları devşirme, misyonerlik faaliyeti yürütme üzerinden kurulu bir siyaset güttüler. Önceleri bu işleri Fethullah Cemaatine bırakmışlardı. Afrika ve özellikle de Türki cumhuriyetlerinde Fethullah Cemaati bu işi yürütüyordu. 15 Temmuz’dan sonra bu işe doğrudan Diyanet üzerinden yönelmeye başladılar. Dolayısıyla artık Diyanet çok başka bir şey oldu. Yani Diyanet, Türkiye’nin en önemli devlet kurumu haline dönüştü.”

    “DİYANETİN GİRMEDİĞİ ALAN KALMADI”

    -Diyanetin, bir taraftan en güvenilmez ikinci kurum olurken, Meclis’e sunulan 2025 bütçesinden 130 milyar 119 milyon lira ile 6 bakanlığın bütçesini geride bırakarak bütçeden aslan payını almasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Şu an Diyanet’in bu fetihçi mantıkla yürüttüğü ‘Hizmet alanı’ o kadar çok genişledi ki buna bütçe dayanması mümkün değil. Özellikle yurt dışı faaliyetleri, oradaki birimleri; yurt dışı deyince aklımıza hep Almanya falan gelir ama buradaki durum Almanya’nın dışında. Afrika kıtası Türki cumhuriyetleri, Avrupa’nın her tarafı, Amerika kıtası da dahil olmak üzere dünyanın her tarafında faaliyet yürüten bir DİB var. Türkiye’de ise Diyanet’in girmediği alan kalmadı. Bu cümleden kastım şu; eskiden Sünni köylerde bile insanlar, aralarında para toplayıp imamı, müezzini istihdam ediyordu ama şimdi böyle bir şey yok.

    Örneğin DİB’in kaldırılması tartışılmaya başlandığı zaman birçok insan çekimser yerde duruyor. İnsanlar eleştirmeye var, güvenilir kabul etmiyor fakat bedava inanmaya alışmış bir toplumuz. Bu durumun altını çizmek lazım, bedava inanmak ve ibadet etmek… Diyaneti kabul eden toplumlar açısından bedavacılığı o alanda da seviyoruz! Dolayısıyla insanlar ‘Diyanet ortadan kalkarsa ben ne yapacağım?’ diyor. Diyanet’in yürüttüğü işlere o kadar çok alıştırılmışlar ki cenazesini dahi nasıl kaldıracağını artık bilmiyor. Oysa biz Aleviler, kendi pratiğimizden biliyoruz, hiç de öyle değil. Diyanet gibi bir kuruma ihtiyaç duymadan inançsal ritüeller yerine getirilebilir.

    Geçmiş yıllarda İstanbul Sarıyer’de çalışırken Zekeriyaköy Camisi’nin hocasıyla bir kahvede sohbet etmiştik. Bir ara devlet şöyle bir politika geliştirmişti; camilere elektrik, su faturaları gelmiyordu, sonra hükümet ‘artık fatura yazılacak ama parasını Diyanet ödeyecek’ demişti. O geçiş sürecinde camilere bir fatura gelmişti. O cami hocası ‘Faturayı ödemek için milletten para istiyorum ancak kimse vermiyor’ demişti.

    ‘Din elden gidiyor, ben ne yaparım? Cenazem yerde kalır, başıma bir iş geldiğinde kime soracağım?’ diyerek, bir de bu cemaat-tarikatlar siyasetin içerisine kötü bir şekilde sokuldu ki onlardan hizmet almak istemeyen çok sayıda Sünni insan var. Fethullahçı cemaat bertaraf edildikten sonra bir tarikatın dikkat çekici açıklaması vardı; ‘ Yarın bizi de aynı şekilde suçlamayın, çünkü gelip bizlerden polis personeli istiyorsunuz’ denilmişti!

    DİN İLE BİLİM YAN YANA GELMEZ”

    -Diyanet ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın iç içe geçen faaliyetlerini nasıl okumak gerekir?

    Okullar bilim yuvasıdır. Okullar, ülke nüfusunun bilimsel bir bakış açısına kavuşmasını sağlayan eğitim yuvalarıdır. Din ile bilim yan yana gelmez. Çünkü din ve inançlarda kabul etmek, inanmak vardır. İnanmak bilime aykırıdır. Bilim, şüphecilik üzerine kurulur. İnançta ise şüphe olmaz. Dolayısıyla bilimle inanç yan yana gelmez ama bu iktidar, okulları bilim yuvası olmaktan öte inanç yuvasına dönüştürmeye çalışıyor. Çok ilginç bir şekilde Eski Milli Savunma Bakanı ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin başkanı ‘Ne bilimi? Sonuçta bunlar inancı, ibadeti, itaati öğrenecekler. Devletini, milletini sevmeyi öğrenecek, bunlar için yetişecekler’ dedi. Diğerleri bunu dile getirmese de bu bakış açısı tüm iktidarda hakim. O yüzden de başvurdukları kaynak DİB. Diyanet, Milli Eğitim Bakanlığı ile çok yoğun çalışıyor, okullara din görevlileri gönderiyor. Bunun haricinde DİB’in protokol olduğu çok başka bakanlıklar da var. Yani birçok bakanlığa hizmet veriyorlar. Yani bir taraftan da hizmet satıyorlar. Aslında görünen o bütçenin haricinde bir de böyle bir bütçesi var. Örneğin Kültür Bakanlığı ile bir protokol imzalıyor, o hizmet karşılığında Kültür Bakanlığı, Diyanet’e para ödüyor. İşte bu da bir başka ilave bütçe. Hele bir de Diyanet Vakfı’nın bütçesini de ele aldığınız zaman belki de Türkiye’deki bütün bakanlıkların üzerinde bir bütçeye sahip Diyanet İşleri Başkanlığı ile karşı karşıya kalıyoruz.

    TÜRK TİPİ LAİKLİK!

    -Diyanet ve laiklik bir arada olabilir mi?

    Bu mümkün değil. Bu konuyu ilginç bir şekilde hükümetin Alevi Çalıştayı’nda çok tartıştık. O çalıştayların ben de katılımcısıydım ve böyle bir laikliğin olmayacağını söylemiştim. Laiklikte Diyanet İşleri Başkanlığı gibi bir devlet kurumu, imam hatip, ilahiyat fakültesi gibi dini okullar olmaz. Bunun üzerinden bir takım tartışmalar yürütmüştük ve ‘Bu bize özgü bir Türk laikliği’ cevabını vermişlerdi. Laiklik, demokrasi gibi kavramlar evrenseldir. Bu tanımlara ya uyarsanız ya da uymazsınız ‘Türk laikliği’ diye bir laiklik olmaz. Ama kendilerine göre bir laiklik anlayışı belirleyip bunun üzerinden DİB’in varlığını bir yere oturtmaya çalışıyorlardı. İşte böyle olunca onun adı laiklik olmuyor. Devlete doğrudan müdahale eden devletin bu kurumu, kamuoyunda en çok güvenilmeyen kurumların başında geliyor. Kaldı ki DİB, inançsal olarak da tüm yurttaşlar tarafından kabul görmüş bir kurum değil. Örneğin Aleviler asla ve katiyen DİB’ten hizmet almıyor. İstediği kadar hizmeti bedava sağlasın, üstüne para da verse Aleviler oradan bir hizmet almıyor. Dolayısıyla bütün bunlar laiklikle bağdaşır şeyler değil ama çok ilginçtir ‘DİB kaldırılsın’ diye HDP çıkış yaptığında ben milletvekili adayıydım ve sahada çalışma yürütürken kendisini sosyal demokrat ve laik tanımlayan kesimlerle çok ciddi tartışmalar yaşadık. O kesim DİB’in kaldırılmasına karşı çıkıyordu ve bu kişiler Aleviydi. ‘Neden karşı çıkıyorsunuz?’ dediğimiz zaman öğretilmiş ezberler üzerinden ‘Diyanet giderse IŞİD ya da benzeri cemaatler gelir’ diyorlardı. Sanki bugün cemaat ve tarikatlar yükselişte değilmiş gibi. Devlet bütün olanaklarını zaten onlar için harcıyor. Toplumun belirli bir kesimi, öğretilmiş bir çaresizlik içerisindeydi. Hem ‘laiklik’ diyor hem ‘Diyanet İşleri Başkanlığı olsun’ diyor. Okullarda din dersine karşı çıkmıyor ‘Ne olacak çocuğumuz bir fatiha öğreniyor, mezarımızın başında iki dua okur falan’ deniliyor. Böyle çelişkilerle dolu bir toplum içerisinde yaşıyoruz maalesef.

    Şüphesiz ki Diyanet o günden bugüne çok değişti. 2015 yılından bu tarafa Diyanet çok farklı konumlanma içerisinde bulundu. İktidarın önemli bir aygıtı haline dönüştü. Özellikle 2016 askeri darbe girişiminden sonra iktidarın siyasi bir aygıtı haline dönüştü. Şundan eminim ki o gün bizimle tartışan insanlar, bugün belki bizden daha fazla ‘Diyanet kapatılsın’ diyordur.

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER

    ‘Diyanetin varlığını sorgulamayan her laiklik tartışması yanlıştır; Diyanet vergilerle finanse edilmemeli’
    ‘Bir fetih ideolojisi geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız’-VİDEO
    ‘Diyanet artık bir devlet kurumu olmaktan çok tarikatların merkezi haline gelmiş durumda’-VİDEO
    ‘Türkiye’de dini radikal olarak politikanın dışına çıkarmak gerekiyor’-VİDEO

  • ‘Diyanetin varlığını sorgulamayan her laiklik tartışması yanlıştır; Diyanet vergilerle finanse edilmemeli’

    ‘Diyanetin varlığını sorgulamayan her laiklik tartışması yanlıştır; Diyanet vergilerle finanse edilmemeli’

    PİRHA – Prof. Dr. Eser Karakaş, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın vergilerle finanse edilmeyen bir kamu kurumu olması gerektiğini belirterek, Türkiye’nin, Diyaneti yeterince tartışmadan ne laiklik ne de hukuk devleti ilkelerini evrensel standartlarda yaşama geçiremeyeceğini söyledi. Karakaş, ayrıca Türkiye’de Diyanet’in varlığını konu etmeyen, sorgulamayan her laiklik tartışmasının da yanlış olacağına vurgu yaptı.

    Pir Haber Haber Ajansı (PİRHA) olarak yeni bir haber dizisi başlattık, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı masaya yatırıyoruz. Türkiye’de halkın en güvenmediği ikinci kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı her geçen yıl artan bütçesi, genişleyen yetkileri, yaptığı açıklamalarla, verdiği fetvalarla toplumsal yaşamın her alanında gittikçe daha çok söz sahibi oldu. Din işlerinden sorumlu, devlete bağlı bir kurum olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), kurulduğu 1924 yılından bu yana devlet içindeki varlığı, işlevleri, iktidar politikalarının hayata geçirilmesindeki etkin rolü, her geçen yıl artan bütçesi ve değişen siyasal konumu itibariyle her zaman tartışma konusu oldu. Son yıllarda eğitim-öğretimde de etkin rol verilen Diyanet, Milli Eğitim Bakanlığı ile çeşitli protokoller imzalayarak laiklik karşıtı eğitimin kalıcılaşması için çabalıyor.

    Diyanet‘in tarihsel ve güncel görevini, toplumdaki yerini, laiklik karşıtlığını, kadınlara bakışını, Alevi toplumu üzerindeki etkisini Prof. Dr. Eser Karakaş ile konuştuk.

    “DİYANET’İN ÖDENEKLERİ MERKEZİ BÜTÇEDEN VE VERGİ GELİRLERİNDEN TAHSİS EDİLİYOR”

    Artı Gerçek Yazarı, Prof. Dr. Eser Karakaş, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın (DİB) kurumsal geçmişine değinerek, “Osmanlı dönemi Şeyhülislamlık Müessesinden 3 Mart 1924’e, oradan da günümüze kurumsal tarih serencamı. Tarihçi değilim, bu alana girmem, haddim değil. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurumsal kimliğine mündemiç dini konular; dini konular konusunda da muhtemelen söz söylemeye ehil kişilerden biri olmadığımdan, konunun tarihsel boyutunda olduğu gibi bu alanda da söz söylemem yine haddim değil. Gelelim, konuya ilişkin bir-kaç söz söylemeye kendimi yetkili gördüğüm alanlara. Diyanet İşleri Başkanlığı kurumu Anayasanın 136. maddesinde ifadesini bulduğu, genel idare içinde bir kurum olduğu için meselenin bir anayasal-idari, hukuki boyutu var. Siyasi Partiler Kanunu’nun (SPK) 89. Maddesinde DİB’e yönelik ahlaki olarak değerlendirmenin olanaksız olduğu bir siyasi düzenleme mevcut. Ve kanımca en önemlisi, isterseniz Aşil’in topuğu da diyebilirsiniz, bir de meselenin kamu maliyesi cephesi var zira DİB ödenekleri merkezi bütçeden, vergi gelirlerinden tahsis ediliyor” dedi.

    “BU DURUM SİYASİ ETİĞE AYKIRIDIR”

    Karakaş, “Bir muhatabımın DİB’in anayasal statüsünü ve hatta merkezi bütçeden finansmanını savunmasını eleştiririm ama asla gayrimeşru görmem, ikna etmeye çalışırım, mevcut yapılanmayı değiştirmenin mücadelesini veririm ama başkalarının da benim bu konuda görüşlerime saygı duymasını isterim. Ancak, Siyasi Partiler Kanunu’nun (SPK) 89. maddesi siyasi etiğe uymayan bir maddedir, DİB’in mevcut yapısını savunanların dahi bu maddeye karşı çıkmalarını beklerim. SPK 89, siyasi partilere DİB’in genel idare dışına taşınmasını savunmalarını, parti kapatma müeyyidesi ile yasaklar. SPK 89 ile aslında Anayasa 136 da, Anayasanın ilk dört maddesi gibi, Anayasanın değiştirilmesi, farklı ve etik dışı bir yöntemle, teklif dahi edilemeyecek maddelerinden biri haline getirilmiştir, zira nihai analizde anayasaları siyasi parti grupları değiştirirler. Bu durum siyasi etiğe açıkça aykırıdır. DİB’in mevcut statüsünü savunanların, bu benim katılmadığım ama meşru bir pozisyondur, DİB başkanlarının SPK 89’un kaldırılması meselesini gündeme dahi getirmemelerini çok ayıplamışımdır, bugün de durum böyledir. Hülasa, SPK 89’u konuşmayan DİB yanlılarını, ahlaki nedenlerden muhatap almama eğilimindeyimdir” diye konuştu.

    “DİYANET İŞLERİ VERGİLERLE FİNANSE EDİLMEYEN BİR KAMU KURUMU OLMALIDIR”

    Eser Karakaş, DİB harcamalarının kamu gelirleriyle, vergilerle finanse edilmesi meselesine ilişkin de şunları kaydetti:

    “Temel bir kamu maliyesi kuralı ile başlayalım: Kamu hizmetleri vergi gelirleriyle finanse edilir, vergi gelirleriyle finanse edilen mal ve hizmetler de kamu malı ve hizmetleridir. Oysa, DİB’in ürettiği hizmetin bir kamu hizmeti olduğuna ilişkin çok ciddi kuşkular vardır. Zira bu hizmetin her vatandaşa ulaşmadığı (Hristiyanlar, Museviler, Aleviler, ateistler, vs.) ve hiç ulaşmayacağı çok nettir, böyle bir kamu hizmeti tanımlanamaz kamu maliyesinde. Bu temel nedenden DİB’in merkezi bütçe gelirleriyle finansmanı çok sakıncalıdır, toplumun çeşitli kesimlerine ait vergi mükellefleri için devlet mevhumu üzerinde meşruiyet krizi anlamına gelebilir. Demokratik, laik bir hukuk devletinde DİB’in genel idare içinde ve anayasal (Madde 136) bir kurum olması asla şart değildir. DİB’in anayasal ve genel idare içinde bir kurum olmaktan çıkarılması da aynı zamanda DİB’in kaldırılması anlamına da gelmez. DİB yine bir kamu kuruluşu ama vergilerle finanse edilmeyen bir kamu kurumu olabilir. Fon sistemi bu amaç için uygun bir yöntemdir. Vergi ile fon arasında temel fark, fon gelirlerinin, vergilerin aksine, sadece belirli bir amaç için toplanması ve bu amaç doğrultusunda, mesela DİB için harcanmasıdır, fakir-fukara fonu gibi, toplu konut fonu gibi. Böylece Müslüman, Sünni Müslüman olmayan vatandaşlarımızın vergileriyle faydaları kendilerine dönmeyecek DİB harcamaları sakıncası ortadan kaldırılabilir.

    “MESELE KURUMSAL VE VERGİSEL BİR KONUDUR”

    Dünyada din hizmetlerine yönelik gelirlerin fon gelirleri olduğu, bu harcamaların meşruiyetine inanmayan kesimlerin dışarıda kalma özgürlüklerini kullanabildikleri çok sayıda ülke vardır. Almanya’da yaşayan ve Almanya vatandaşı olan Müslüman Türkler protestan kiliselerinin harcamalarına yönelik kamu gelirlerine katkı yapmamaktadırlar. Daha doğrusu böyle bir zorunlulukları yoktur. Oysa, bizde, isimleri Yani, Agop, Moşe ya da Ali Haydar olan vatandaşlarımız da zorunlu olarak Sünni İslama yönelik hizmet üreten DİB’e katkı yapmak zorundadırlar. Mesele kişilerle ilintili bir mesele değildir, mesele yine DİB’in daha etkin çalışması, daha fazla insanı kucaklaması, daha açılımcı olması da değildir. Mesele kurumsal ve vergisel bir konudur.

    “DİB’İN KURUMSAL, ANAYASAL REFORMU ADETA İMKANSIZ BİR PROJE”

    Ama şunu da çok iyi biliyoruz ki DİB’in kurumsal, anayasal reformu adeta imkansız bir proje. Zira ülkemizde en detay konuda bile birbirlerinin gözünü çıkaran, saç saça, baş başa kavga eden kesimler nedense konu DİB’e geldiğinde muazzam bir mutabakat sağlayabiliyorlar. Senelerce Genelkurmay, CHP, seküler kesimin çok büyük bölümü ile siyasal İslamcı kesimlerin tek çatışmadıkları konu DİB’in kurumsal, anayasal yapısı olmuştur. Çünkü, devletçilik bizde sanıldığından da köklü bir anlayıştır ve bu anlayışın en yerleşik noktası da maalesef laik bir hukuk devletinde en sivil alan olması gereken din alanıdır. Sözde sosyal demokratlar da, sözde muhafazakarlar da din alanında çok koyu devletçidirler.

    “MUHAFAZAKARLARIN DİYANET’İ SAVUNMALARI STOCKHOLM SENDROMUDUR”

    Amaçları din kurumunu kontrol etmek olan sosyal demokratları bir ölçüde anlamak mümkündür ama dindar muhafazakarların kendi inançlarını kontrol altında tutmak için kurulmuş DİB’i savunmalarını anlamak eşit ölçüde mümkün değildir, olsa olsa Stockholm sendromudur. Birileri din kurumunu kontrol (!!!) altında bulundurmak için DİB’in anayasal yapısından yanadır. Başkaları da, bugün olduğu gibi bu büyük bütçeyi kendi siyasi amaçları doğrultusunda kullanabilmek için DİB’in mevcut statüsünü savunmaktadırlar. Meseleyi özgür bir toplum, laik bir hukuk devleti çerçevesinde görmek isteyen yok gibidir. Tekraren ifade ediyorum, birileri DİB’in anayasal bir kurum olmasını, genel idare içinde olmasını savunabilir, meşrudur, tartışırız. Ama biri çıkar da DİB’in genel idare dışına taşınmasını amaçlayan partiyi kapatırız derse (Siyasi Partiler Kanunu 89. madde), bu görüşü meşru, savunulabilir, hatta ahlaki bulmak da mümkün değildir.”

    “DİN HİZMETİ, BİR KAMU HİZMETİ DEĞİLDİR”

    Prof. Dr. Eser Karakaş, kamu parasının hangi alanlara tahsis edilmesi gerektiğinin netleşmesinin Türkiye’nin temel meselelerinden biri olduğunu vurgulayarak şunları dile getirdi:

    Mesele DİB’in varlığı değil merkezi bütçeli bir kuruluş olması yani seksen milyonun vergileriyle finanse edilmesindedir. Tüm yurttaşların vergileriyle, kamu parasıyla finanse edilen DİB’in ürettiği hizmetlerden hangi geniş kesimlerin hizmet alamadığı artık herkesin malumudur, bu konuya girmeye bile gerek yok, böyle kamu hizmeti olamaz. Kamu parasının gerçek mahiyetinin anlaşılamıyor olmasının sonuçları ülkemizde çok vahimdir. Sadece bu kavramın gerçek anlamını kavrayıp gereğini yerine getirsek ülkemiz çok önemli bir mesafe alır. Temel denklem şudur: Kamu parası kamu hizmeti üretimi içindir ve kamu parası ile finanse edilen hizmetler kamu hizmeti olmak zorundadır. Din hizmeti ise çok temel ve çok önemli bir hizmettir ama bir kamu hizmeti değildir; anayasal ilkelere dayalı bir biçimde devlet dışında üretilmelidir ve her inanç grubu kendi hizmetini özgürce üretebilmelidir. Diyanet İşleri Başkanlığı’na adeta görev olarak verilmiş olan “doğru din bilgisi” üretmek diye bir kavram da yoktur, sadece şiddet, nefret dili içermeyen farklı inançların birlikte yaşayabilme durumu vardır ve devlet de sadece bu “birlikte yaşayabilmenin” garantörüdür.

    “LAİK BİR DEVLETTE DİYANET BUGÜNKÜ FİNANSMAN BİÇİMİYLE OLAMAZ”

    Kamu parasının hangi alanlara tahsis edilmesi gerektiğinin netleşmesi ülkemizin temel meselesidir. Bu bağlamda laiklik, laik devlet ilkesinin türevi olarak imam-hatip liseleri, İlahiyat fakülteleri meseleleri gözden geçirilmelidir. CHP gibi partilerin “Biz iktidara geldiğimizde bu kurumlar gerektiği gibi işleyecek” gerekçesi de havada kalan, kalmaya teoride ve pratikte mahkum bir gerekçedir. Bizim milletin kavramlarla sorunu malum. Bunların en başında da laiklik geliyor. Laiklik kavramını dilinden düşürmeyenlere bile sorun, ciddiye alınabilecek bir tanım veremeyeceklerdir. Orta mektep bilgileri ile “din ve devlet işlerinin ayrışmasıdır” diyen çok çıkacaktır ama “peki Diyanet’i bu tanımın neresine koyacaksınız?” diye sorarsanız, çoğu da Diyanet’ten yanadırlar, cevap yine yoktur ya da ilk verdikleri tanımın tam tersi bir noktaya hemen geliverirler. Yukarıda da ifade ettim, diyanet ilginç bir müessesedir, siyasal İslamcılarla darbecileri, otoriter yönetim yanlılarını hemen aynı noktada buluşturuverir. Özgürlükçü bir laiklik tanımı kanımca çok basittir, kamu kaynaklarından inanç eksenli bir oluşuma bir kuruş bile tahsis edilmesinin yasaklanması ve kamu erkinin kullanımında dinsel bir referansın olmamasıdır. Yani, laik bir devlette Diyanet İşleri Başkanlığı, bugünkü finansman biçimiyle olamaz. Çok yakın geçmişte basına yansıyan bir haberde HDP Milletvekili Osman Baydemir hakkında, Diyarbakır Belediye Başkanlığı dönemindeki bir uygulaması nedeniyle, savcılık tarafından fezleke hazırlandığını öğrendik.

    Haber özetle şöyle: “HDP Sözcüsü Osman Baydemir hakkında Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu 2012 yılında belediye tarafından Diyarbakır’da inşa edilen binanın Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’ne (PSAKD) cemevi için tahsis edilmesine ilişkin imzaladığı protokolde “görevi kötüye kullanma” iddiasıyla fezleke düzenlendi. Anayasa’da Türkiye Cumhuriyeti’nin “Laik ve sosyal bir hukuk devleti” olduğu açıkça belirtildiği ifade edilen fezlekede, protokolde yer alan “Taraflar arasında çıkacak uyuşmazlıkların çözümünde Alevilik inancı gereği önce ceme gidilecektir” şeklindeki hükmün, laik devlet anlayışı ve Anayasa’da belirtilen “Devletin nitelikleri” başlığıyla ile bağdaşmadığı kaydedildi.”

    “CEME YARGISAL BİR YETKİ TANINAMAZ”

    Bir kamu görevlisinin, mesela bir Büyükşehir Belediye Başkanının, imzaladığı bir protokolde anayasanın laiklik ilkesine aykırı bir düzenleme yapmasının karşısında idari yargı kurumu, Danıştay, mutlaka devreye girmeli ve bu düzenlemeyi iptal etmelidir, bence hiç kuşku yok ama bu düzenlemenin cezai bir karşılığı olmalı mıdır, emin değilim doğrusu. Ben de, “Taraflar arasında çıkacak uyuşmazlıkların çözümünde Alevilik inancı gereği önce ceme gidilecektir” ifadesinin laik devlet ilkesi ile bağdaşmadığını, idari yargı tarafından iptalinin gerektiğini düşünenlerdenim ama bu nedenle protokolün tarafı olan Baydemir hakkında cezai işlemi anlamakta zorlanırım.
    Laik devlet ciddi bir meseledir ve devletin bir parçası, yerel ayağı olan (nedense bazıları böyle düşünmez) bir belediye yaptığı bir protokolde böyle bir ifade kullanamaz, bir inanç, bir kültür kurumu olan ceme yargısal bir yetki tanınamaz. Mesele bu kadar basit gibi duruyor ama fezlekenin basına yansıyan kısmında başka gariplikler de mevcut. Haberlere göre fezlekede, “Laik devlet sisteminde ‘din’ kamu hizmeti olarak kabul edilmez” ifadesi kullanıldı.” İşte, kanımca zurnanın zırt dediği yer de tam da bu cümle. Ben de bu cümlenin içeriğine tümüyle katılıyorum, laik bir devlette din hizmeti bir kamu hizmeti olarak algılanamaz. Fezlekede de bu belirtiliyor. Ama başka temel bilimsel ilkeler de var. Temel kamu maliyesi ilkesi kamu hizmetinin vergilerle finanse edilmesi zorunluğudur ama tersi de geçerlidir. Yani, bir hizmet vergilerle finanse ediliyorsa bu hizmet kamu hizmeti olmak durumundadır.

    Peki bu noktada Diyanet İşleri Başkanlığı’nı nereye koyacağız? Diyanet’e içkin mezhep tartışmalarını bile bir kenara koyabiliriz, sadece bir mezhebe yönelik din hizmeti ürettiğini unutabiliriz ama bu yalan unutma, Diyanet’in tüm inanç gruplarına hizmet ürettiği doğru olmayan varsayımını bile kabul etsek, DİB’in özünde din hizmeti ürettiği temel gerçeğini değiştirmiyor. Ama Diyanet (DİB) de vergilerle finanse edilen, merkezi bütçe içinde bir kuruluş. Peki Osman Baydemir için fezleke hazırlayan ve bu fezlekede “laik devlette din kamu hizmeti olamaz” diyen Sayın Savcı bu durum hakkında ne düşünmektedir acaba? Mahkemeler bu durumu def’i yöntemiyle Anayasa Mahkemesi’ne de soramıyorlar zira bu yöntem sadece kanunların anayasaya aykırılık iddiası için kullanılabiliyor. Peki, bizzat Anayasanın kendisi (madde 136, DİB) temel laiklik ilkesi olan “din hizmetinin kamu hizmeti olamayacağı” ilkesi ile çelişiyor ise ne olacak?”

    “DİYANET YETERİNCE TARTIŞILMADAN NE LAİKLİK NE DE HUKUK DEVLETİ İLKELERİ YAŞAMA GEÇİRİLİR”

    Karakaş, Türkiye’nin, Diyanet İşleri Başkanlığı kurumunu yeterince tartışmadan ne laiklik ne de hukuk devleti ilkelerini evrensel standartlarda yerine getiremeyeceğini de ifade ederek şöyle devam etti:

    “Geldik, Cumhuriyet’in en temel meselesine. DİB’in yeniden düzenlenmesi, Şeyhülislamlık kurumundan (vakıflarla finansman) vergilerle finanse edilen Diyanet’e dönüşümü Mart 1924’dür. Laiklik ilkesinin anayasal nitelik kazanması ise 1937. Din hizmetinin kamu hizmeti olamayacağı ilkesi ise evrensel, zaman ve mekandan bağımsız temel bir laiklik ilkesi. Şekilde görüldüğü gibi savcılarımız daha uzun süre anayasaya (136) aykırı temel ve doğru ilkeleri nasıl savunacaklar? Yaşananlar laiklik komedileridir sadece. Türkiye, Diyanet kurumunu yeterince tartışmadan ne laiklik ne de hukuk devleti ilkelerini gereğince, evrensel standartlarda yaşama geçiremeyecektir. Bir savcının din hizmetinin kamu hizmeti sayılamayacağını bir hukuk belgesine (fezleke) geçirmiş olması bile önemli bir adımdır. Gerisi, anayasayı temel evrensel bilimsel ilkelere uyarlama ise anayasa koyucunun görevidir. Diyanet’in hukuk devleti sınırlarına çekilmesi muhtemelen de ruhunu bürokratik rantlara kiralamamış gerçek inananlar için önemli, hatta hayatidir.

    “DEVLETİN GERÇEKTEN RESMİ BİR DİNİ VAR DEMEKTİR”

    Diyanet İşleri Başkanlığı gibi anti-demokrasi, anti-hukuk devleti bir kurum anayasal pozisyonunu koruyor ve AKP’liler yine demokrasiye çağ atlattıklarını söyleyebiliyorlar. Einstein çok haklı, uzayın bile bir sonu var muhtemelen ama cehaletin olmayabiliyor. AKP’liler laikliği “din ve vicdan özgürlüğünün sağlanması” diye tanımlamak istiyorlar ama hiç alakası yoktur. “Din ve vicdan özgürlüğü” konusu çok temel, çok önemli, üzerine, ifade özgürlüğü gibi titrenmesi gereken bir alan ama bu alan laiklikle alakalı bir alan değildir, temel hak ve özgürlüklerle ilgili bir alandır. Laiklik demek, ciddi bir çerçeve çizmek istiyorsak, kamu parasının yani vergi ve benzeri mükellefiyet gelirlerinin bir kuruşunun dahi bir inanç doğrultusunda kullanılmaması, harcanmaması demek ve sadece de bu demektir. Türkiye’de ise, Anayasa 136 ile anayasal-kurumsal kimlik kazandırılmış Diyanet İşleri Başkanlığı kamu kaynaklarıyla yani vergilerle faaliyet gösteren muazzam bir merkezi bütçeli kuruluştur, bu muazzam kamu kaynağını ise sadece bir inanç grubu, bir mezhep için kullanmaktadır ve aynı anayasal maddede bu kurum laikliğin gereği (!!!) olarak gösterilebilmektedir, zaten 21. yüzyıl dünyasında bir kamu kuruluşunun tüm inançlara ve felsefi görüşlere hizmet götürmesi de tanımsız bir faaliyettir. Devlet kurumları, Diyanet ya da bir mahkeme ‘dinin doğru yorumu’ kararı alabiliyorlar ise, bu devletin gerçekten resmî bir dini var demektir.

    “DİYANET’E NEŞTER ATMADAN ALEVİLİK MESLESİNDE MESAFE ALAMAYIZ”

    Laiklik devlete ilişkin bir niteliktir, toplumlar ve yurttaşlar için kullanımı en azından teorik açıdan sakıncalıdır. Laikliğin ya da kanımca daha doğru bir ifade ile laik devlet yapısının temel özelliği bu yapının, kamu düzenini olumsuz etkilemedikleri sürece, tüm inanç ve pratiklerine kör olmasıdır, devlet bir inanca, toplumda ağırlığı ne olursa olsun, ayrıcalık tanıyamaz, kamu kaynağı aktaramaz, aynı devlet ya da bu devletin anayasal, yasal bir kurumu “dinin doğru yorumunu” yapamaz, kimsenin böyle bir tekele sahip olması haddi değildir, devletin din kurumu ile ilişkisi sadece, kamu düzenine tehdit oluşturmadığı sürece, bu kurumun farklı dalları ile arasında eşit mesafeyi korumaktır. Türkiye devleti vatandaşını Sünnilik ve Türklük üzerinden tanımlamaktan vazgeçmediği sürece bu topraklarda kalıcı bir huzur pek mümkün değildir. Çok seneler geçti, Alevi meselesinde bir iyileşme yok, muhtemelen durum Alevi yurttaşlarımız için daha da kötüye gidiyor. AKP de 22 senelik iktidarından sonra utanmadan, sıkılmadan “Alevilik konusunda iki (belki de üç) çalıştay yaptık, başka ne yapacaktık?” falan diyebiliyor. Alevi meselesini sağlıklı tartışabilmek için her şeyden önce devletin laiklik vasfını iyi oturtmak gerekiyor; bireyler, toplum değil, devlet laik olacak ve her türlü inanç, felsefe karşısında eşit mesafede durmayacak. Bu çok yanlış bir ifadedir, kamu düzeninin evrensel standartlarda ihlali dışında, kör olacak. Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) büyük problemini tartışmadan, laik devlet ilkesi doğrultusunda bu soruna neşter atmadan Alevilik meselesinde mesafe almak mümkün değildir, bu nokta iyi anlaşılmalıdır.

    “DİYANETİN VARLIĞINI SORGULAMAYAN HER LAİKLİK TARTIŞMASI YANLIŞTIR”

    Alevilerin, hukuka saygılı, hukuk devleti talep eden yurttaşların talebi DİB’in genel idare dışına taşınması ve genel vergilerle finansmanına son verilmesi olmalıdır; çözüm belki serbest iradeye dayalı fonlarla finansman ya da vakıf sistemidir, bu konu tartışmaya açılmalıdır. Ancak mesele DİB meselesinden de daha büyüktür çünkü laik devleti temsil eden en üst kişi ve kurumlar bizim ülkemizde din üzerine ahkâm kesmeyi, inançları tanımlamayı, kimin nasıl olması gerektiğine, kimin ne olduğu konusunda karar vermeyi kendilerine vazife edinebilmektedirler. Türkiye’nin iki önemli meselesi, başkalarının yanında, Alevi ve Kürt meselesidirler. Bu iki farklı görünümlü meselenin de ortak paydası bizim devletin inançlar ve etnik kimlikler konusunda kör olmasıdır. Devlet, sadece bir davranış kodu olarak değil, anayasal olarak bile vatandaşını Sünni ve Türk varsaymaktadır; Anayasa madde 136 yani DİB maddesi Sünni vatandaşın, 66. madde de Türk vatandaşın tanımıdır bir açıdan. Türkiye devleti vatandaşını Sünnilik ve Türklük üzerinden tanımlamaktan vazgeçmediği sürece bu topraklarda kalıcı bir huzur pek mümkün değildir. Anayasal vatandaşlık yani vatandaşının dini inancına ya da inançsızlığına, etnik kökenine kör bir devlet bu kadar mı zordur? Türkiye’de Diyanet’in mevcudiyetini konu etmeyen, sorgulamayan her laiklik tartışması yanlıştır, yanlıştan öte, saçma sapandır.

    “CHP BİLE BU MUTABAKATIN İÇİNDEDİR”

    Kanımca zaten, vergi meselesini içermeyen bir laiklik tanımı anlamsızdır. Yine kanımca yapılmış en iyi sekülerlik tanımı ABD Anayasasının o ünlü birinci ekidir (1791). Yarı şaka bir saptamada bulunacağım, bizdeki galiba en doğru laiklik tanımı ilkokulda öğrendiğimiz tanımmış: “Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması.” Mevcut durum, 130 milyar TL bütçesi, vergilerle maaşlarını alan 140 bin imamı, çalışanıyla, verilen inanılmaz fetvalarıyla Diyanet bu doğru tanımın içine girmiyor galiba. İşin özü şu galiba: Türkiye’de Diyanet’in mevcudiyetini konu etmeyen, sorgulamayan her laiklik tartışması yanlıştır, yanlıştan öte, saçma sapandır.

    Gelelim siyasi İslamcılara; yaşımız maalesef AKP iktidarlarının öncesinde, çok öncesinde bu kesimin Diyanet hakkında ne düşündüklerini hatırlayacak, bilecek kadar ileri. Bu siyasi İslamcı kesim, bence bugünküne oranla birazcık daha tutarlı bir yaklaşımla, o tarihlerde Diyanet kurumunun kendilerine devletçi dini empoze eden bir baskı kurumu olduğunu ileri sürüyorlardı. Sonra, AKP geldi, Diyanet’in başına ilginç ilahiyat profesörleri atandı, dokuz yaşında kızların evlendirilebileceği fetvaları ortalara saçıldı, bu siyasi İslamcı kesim de eski çekincelerini attılar, adeta yekpare bir biçimde başımıza Diyanetçi kesildiler. Diyanet kurumu bana çok ilginç gelmiştir eskilerden beri; adeta birbirlerinin gözlerini çıkaracak kadar bağdaşmaz görüşlere sahip sözde sekülerler ile siyasi İslamcılar arasında Diyanet konusunda bir örtük mutabakat vardır, farklı gerekçelerle de olsa bu kurumun bir devlet kurumu olarak muhafazasını şiddetle savunurlar. Maalesef CHP bile bu mutabakatın içindedir.”

    Devrim FINDIK/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER
    ‘Bir fetih ideolojisi geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız’-VİDEO
    ‘Diyanet artık bir devlet kurumu olmaktan çok tarikatların merkezi haline gelmiş durumda’-VİDEO
    ‘Türkiye’de dini radikal olarak politikanın dışına çıkarmak gerekiyor’-VİDEO

  • ‘Türkiye’de dini radikal olarak politikanın dışına çıkarmak gerekiyor’-VİDEO

    ‘Türkiye’de dini radikal olarak politikanın dışına çıkarmak gerekiyor’-VİDEO

    PİRHA-Yazar, Prof. Dr. Fikret Başkaya,  Türkiye’de rejimin hiçbir zaman laik olmadığının altını çizerek, “Diyanet İşleri Başkanlığı bir kurum devletin göbeğinde duruyor ve bu devletin dine karıştığı anlamına geliyor” dedi. Başkaya, “Türkiye’de ilericilikten, sosyalizmden, demokrasiden yana güçlü bir damar var. Fakat bu damar kendi varlığı, gücüyle orantılı bir şey ortaya koyamıyor, realize olamıyor. Adım adım aşındırıyorlar, bunu net olarak teşhis etmek gerekiyor. Vakitlice de bu saldırıyı durdurmak gerekiyor” diye konuştu. 

    Pir Haber Haber Ajansı (PİRHA) olarak yeni bir haber dizisi başlattık, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı masaya yatırıyoruz.
    Türkiye’de halkın en güvenmediği ikinci kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı her geçen yıl artan bütçesi, genişleyen yetkileri, yaptığı açıklamalarla, verdiği fetvalarla toplumsal yaşamın her alanında gittikçe daha çok söz sahibi oldu. Din işlerinden sorumlu, devlete bağlı bir kurum olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), kurulduğu 1924 yılından bu yana devlet içindeki varlığı, işlevleri, iktidar politikalarının hayata geçirilmesindeki etkin rolü, her geçen yıl artan bütçesi ve değişen siyasal konumu itibariyle her daim bir tartışma konusu oldu. Son yıllarda eğitim-öğretimde de etkin rol verilen Diyanet Milli eğitim Bakanlığı ile çeşitli protokoller imzalayarak laiklik karşıtı eğitimin kalıcılaşması için çabalıyor.

    “Bütçesi büyük, varlığı tartışmalı kurum: Diyanet‘in tarihsel ve güncel görevini, toplumdaki yerini, laiklik karşıtlığını, kadınlara bakışını, Alevi toplumu üzerindeki etkisini Yazar Prof. Dr. Fikret Başkaya ile konuştuk.

    “TÜRKİYE GERÇEK ANLAMDA HİÇBİR ZAMAN LAİK BİR ÜLKE OLMADI

    PİRHA- Diyanet’in kuruluş amacı nedir?

    FİKRET BAŞKAYA: Laiklik, modernite devrimi ve aydınlanmadan sonra ortaya çıkan bir şey. Aydınlanmada, insan kendi tarihini yapar, kendi yolunu tayin eder. Bu batıda 17-18. yüzyılda ortaya çıkıyor. Fakat orada laikliğin gelişmesine uygun koşullar oluşuyor. Bir, geleneksel ideolojiden bir kopuş, ikincisi ise dinden bir kopuş var. O dönem kilise bir sömürü aracı aslında, insanların bilincini hizaya getiriyor. Bu faktörler orada dinin politikanın dışına çıkarılmasına uygun koşullar yaratıyor. Buraya, yani Osmanlı devletine baktığınızda bir aydınlanma devrimi yok. İslam devleti değil, dini İslam olan bir devlet var. Bu dönem bazı kıpırdanmalar oluyor. 2. Mahmut zamanında Efkaf (bakanlık-nazırlık) kuruluyor.

    Türkiye, emperyalist savaşın (1. Dünya Savaşı) tarafı. Tabi resmi tarih oraları hafif geçer. Emperyalist savaşın sonunda Türkiye yenilen tarafta. Bu savaşta diğerlerinin amacı neyse Türkiye’nin de amacı aynı; yayılmacılık.  Milli Mücadele döneminde Efkaf ve Şer’iye örgütü kuruluyor. Daha sonra saltanatın tasfiyesinden sonra Diyanet diye bir kurum oluşturuluyor. Aslında laik bir ülkede böyle bir kurum olmaz. Şu anda 7 bakanlığın bütçesinden büyük bütçeye sahip ve bu bütçeyi sınırsızca kullanabilir yerde. 1924 yılından itibaren laikleşme yönünde yavaş yavaş adımlar var. Fakat laiklik kavramı 1937’de anayasaya giriyor. Tek parti iktidarı var. Türkiye’de bir modernite devrimi yaşanmaması demek; bir yurttaş bilinci olmamasıdır. Osmanlı tebası ‘ben cumhuriyet ilan ettim’ deyince yurttaş olunmuyor. Tekçi bir rejim ve hiçbir şeye nefes aldırmıyor. Ayıplı bir rejim aynı zamanda. 1910’lu yıllardan itibaren Anadolu’nun kademe kademe otokton halkları temizleniyor. Böyle bir rejim laik demekle laik olmuyor. Diyanet İşleri Başkanlığı bir kurum devletin göbeğinde duruyor ve bu devletin dine karıştığı anlamına geliyor.

    “DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI HANEFİ MEZHEBİNE HİZMET EDEN BİR KURUMDUR”

    Halbuki laikliğin tanımı şudur. Din hiçbir siyasi işlev görmeyecek, siyaset de din alanına asla karışmayacak. Dini devlet aygıtının dışına çıkarmadığınız zaman bir şekilde siyaset dine karışıyor. Dolayısıyla Türkiye gerçek anlamda hiçbir zaman laik bir ülke olmadı. Anayasa laik diye yazıyor ama demokratik, hukuk devleti diye de yazıyor. Anayasaya yazılınca olan bir şey değil bu. Diyanet İşleri Başkanlığı Hanefi mezhebine hizmet eden bir kurumdur. Ülkede bir tek Müslümanlar değil  Aleviler, Yahudiler, Hristiyanlar var. O yüzden Türkiye’deki rejimi laik bir rejim saymak asla mümkün değil.

    “TÜRKİYE NATO’YA GİRİNCE, KÜLTÜR POLİTİKASINI BİLE EMPERYALİZM BELİRLER HALE GELDİ”

    1920’lerden 2. Emperyalist Savaşı’na kadar devlet dini sınırlıyor. 1945’ten sonra Türkiye NATO’ya girince artık bir Amerika uydusu oluyor. Sadece dış politikasını değil, kültür politikasını bile emperyalizm belirler hale geliyor. 1945 yılına kadar ki olan o yaklaşım iki şekilde değişiyor. Bir; Türkiye’nin mülk sahibi olan egemenleri, hakim sınıfları, sadece bu ideolojiye bağlı olarak ülkeyi yönetemeyeceklerinin farkındalar. Dini yardıma çağırmak zorundalar.
    İkinci faktör ise emperyalizm. Ortadoğu’da Müslüman ülkelerin kendi ayakları üstünde durması engelleniyor. Burada İslam’ı adım adım palazlandırıyor. Demokratik, sosyalist, ilerici, komünist akımlara karşı bir dalga-kıran olarak onu oluşturuyor. Dikkat ederseniz kuran kursları, İmam Hatip okulları açılıyor. Bu bütünlük içerisinde meseleyi ele almak gerekiyor.

    “12 EYLÜL DARBESİ İLE TÜRK-İSLAM SENTEZİ REJİMİN RESMİ İDEOLOJİSİ HALİNE DÖNÜŞTÜ

    -Diyanet’in süreç içerisinde misyonunda nasıl bir değişiklik oldu?

    1945’ten sonra adım adım dinci gericiliğin önü açılıyordu. Tarikatlara, cemaatlere toleranslı davranılıyor veya Fettullah Gülen hareketinin Komünizme karşı örgütlenmesine destek sunuluyordu. Zaten AKP’yi iktidara taşıyan süreç adım adım oluşturulmuştu. 2 aşamada bu iş hızlandı. 12 Mart 1971 darbesi sonrasında dinci ve ırkçıları sola karşı kulandılar. 12 Eylül 1980 darbesi ile de Türk-İslam sentezi rejimin resmi ideolojisi haline dönüştü. Bu Türk-İslam senteziyle tarikatlar ve cemaatlerin devlet aygıtına sızdırılması süreci hızlandırıldı. 2002’den sonrada İslamcı bir parti tek başına iktidar olmayı başardı. Fettullah Gülen ile adı konulmamış bir iktidar ortaklığı vardı. Fettullah Gülen devlet aygıtı içerisinde yerini sağlamlaştırdıkça hevesi arttı ve süreci tek başına götürmek gibi bir şeye kapılınca bir darbe oldu. Darbe kısmen Gülen hareketini tasfiye etti ve ondan boşalan yerler yeniden tarikatlar ile dolduruldu. Böyle bir şeyin sonunda Diyanet bence hakim devlet aygıtı haline geldi. Her şeye yön veriyor. Adım adım laik eğitimi aşındırıyorlar.

    “TÜRKİYE’DE REJİM LAİK DEĞİL AMA DEMOKRASİDEN YANA GÜÇLÜ BİR DAMAR VAR

    -AKP iktidara geldiğinden bu yana Diyanet’te ne gibi değişiklikler oldu?

    Şöyle bir yanlış veya algı var; Türkiye bir Suudi Arabistan veya Afganistan olur mu? Bu soru yanlış bir soru. Hiçbir devlet öbürüne benzemez. Kendine göre tarihi, kültürü vardır. Türkiye de onlara benzemez. Onlara benzemediği için bu İslam içi olmadığı anlamına gelmiyor. Her şeye rağmen Türkiye’de rejim laik değil ama ilericilikten, sosyalizmden, demokrasiden yana güçlü bir damar var. Fakat bu damar maalesef kendi varlığı, gücüyle orantılı bir şey ortaya koyamıyor, realize olamıyor. Adım adım aşındırıyorlar, bunu net olarak teşhis etmek gerekiyor. Vakitlice de bu saldırıyı durdurmak gerekiyor.

    “LAİK DEVLET DİN ADAMINA ASLA MAAŞ ÖDEMEZ

    -Diyanet ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın iç içe geçmiş faaliyetlerini nasıl okumak gerekir?

    Ellerinden gelse Türkiye’yi sırf imam hatip okulları yapacaklar. 4+4+4 ile başlayan akım etkili bir şekilde kendini dayattı. Milli Eğitim Bakanlığı’nın direksiyonu dincilerin elinde ve bu direksiyon o tarafa kırılıyor. 4-6 yaşındaki çocuklara kuran kursları dayatılıyor. Bu civcivi yumurtada iken ezmektir. Rejimin niteliğini değiştirmeden bu dinci saldırıyı durdurma imkanı yok. Türkiye’de dini radikal olarak politikanın dışına çıkarmak gerekiyor. Aksi halde kazanımların kalıcılığı olmayabilir. Devlet asla dine karışmayacak, senin inancın devleti ne ilgilendirir?

    “‘ALEVİLERİ DEVLET AYGITINA NASIL HAPSEDERİM’ DİYE PLANLAR YAPIYOR”

    Laik devlet din adamına asla maaş ödemez. Ne olacak? İnsanlar bir araya gelip bunu çözecek. Türkiye’nin nüfusu ile İran nüfusu aşağı yukarı yakın. Burada İran’ın 2 katından fazla cami var. 200 metre arayla camiler var, namaz kılan 4-5 kişi vardır. Ülke kaynaklarının her gün daha çoğunu dine harcayan bir rejim. Türkiye’nin kendi geçmişi ile bir kere yüzleşmesi gerekiyor. Alevilere, Kürtlere, Ermenilere, Süryanilere, Keldanilere, Pontus Rumlarına oto-kritik yapacak, açık açık ilan edecek. Bunu yapmadan asla demokratikleşemez, Kürt sorununu da asla çözmez.

    Alevileri devlet aygıtına nasıl hapsederim diye planlar yapıyor. İşin gücün mü yok? Alevilerden yapılan tarihsel haksızlığa karşı açık açık özür dilemek gerekiyor. Yüzleşmek gerekiyor, bu olmadan işler asla yoluna girmez.

    “KÜRTLERE VE ALEVİLERE YÜZYILDIR ZULÜM EDİYORLAR, KATLEDİYORLAR

    -Laik, demokratik ülkelerde devlet destekli dini kurumlar yok, bizim ülkemizde var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Asla olmaz, mümkün değil. Ya o ya da öteki. Diyanet, ben siyasete karışacağım demektir. Bu ayıplı, herkesi bastıran tekçi bir devlet olduğu için Kürtlere ve Alevilere yüzyıldır zulüm ediyorlar, katlediyorlar. Açık Radyo’yu Ermeniler ile ilgili bir şey geçtiği için kapattılar. Hiç bir şey gerektiği gibi tartışılamıyor bu ülkede. Bağnaz, resmi ideoloji buna izin vermiyor. Ana okuldan, üniversiteye resmi ideoloji bilince şırınga ediliyor ve işlevsiz hale getirilmek isteniyor. Rejimin, ayıpları ile yüzleşmesi lazım.

    Fransa’da böyle bir şey yapmak kimsenin aklına gelmez. Fransa laik bir ülke. Orada bir aydınlanma yaşanmış, eski rejimle hesaplaşılmış, dinde reform yapılmış ve siyaset-din alanları birbirinden ayrılmış. Türkiye’de bu kısmen yapıldığı için problemli ve buraya kadar gelmiş.

    Buse Nehir DEMİR-Cebrail ARSLAN/ANKARA

     

    İLGİLİ HABERLER

    ‘Bir fetih ideolojisi geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız’-VİDEO
    ‘Diyanet artık bir devlet kurumu olmaktan çok tarikatların merkezi haline gelmiş durumda’-VİDEO

     

  • ‘Bir fetih ideolojisi geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız’-VİDEO

    ‘Bir fetih ideolojisi geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız’-VİDEO

    PİRHA-3 milyar dolara yaklaşan bir bütçesiyle devasa bir kurum haline getirilen Diyanet İşleri Başkanlığı Türkiye’de artık güvenilmez ikinci kurum haline geldi. “Bütçesi büyük, varlığı tartışmalı kurum: Diyanet” başlıklı dosyamızın ilk konuğu Avukat/Yazar Ali Yıldırım. “Bir fetih ideolojisi geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız” diyen Yıldırım, “Diyanet Küba’ya bile cami yaptırıyor. AKP iktidarından 25 binden fazla cami açıldı. Diyanete, imam hatiplere, zorunlu din derslerine hayır denilmeden laiklik savunucusu olunamaz” dedi. Yıldırım ekledi: Laiklik konusunda Aleviler dışında hiçbir çevrenin samimiyetle işi sahiplendiğini düşünmüyorum. Bütün siyasi partiler, kurumlar laiklik konusunda yaya kalmışlardır!

    Pir Haber Haber Ajansı (PİRHA) olarak yeni bir haber dizisi başlatarak Diyanet İşleri Başkanlığı’nı masaya yatırıyoruz.
    Türkiye’de halkın en güvenmediği ikinci kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı her geçen yıl artan bütçesi, genişleyen yetkileri, yaptığı açıklamalar, verdiği fetvalarla toplumsal yaşamın her alanında gittikçe daha çok söz sahibi oldu. Din işlerinden sorumlu, devlete bağlı bir kurum olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), kurulduğu 1924 yılından bu yana devlet içindeki varlığı, işlevleri, iktidar politikalarının hayata geçirilmesindeki etkin rolü, her geçen yıl artan bütçesi ve değişen siyasal konumu itibariyle her daim bir tartışma konusu oldu. Son yıllarda eğitim-öğretimde de etkin rol verilen Diyanet, Milli eğitim Bakanlığı ile çeşitli protokoller imzalayarak laiklik karşıtı eğitimin kalıcılaşması için çabalıyor.

    Diyanet’in tarihsel ve güncel görevini, toplumdaki yerini, laiklik karşıtlığını, kadınlara bakışını, Alevi toplumu üzerindeki etkisini Avukat/Yazar Ali Yılırım‘la konuştuk.

    “‘DİN DEVLETSİZ YAPAMIYOR’ DİYE BİR YAKLAŞIM VAR

    PİRHA: Diyanet’in kuruluş amacı nedir?

    ALİ YILDIRIM: Diyanet İşleri Başkanlığı Türkiye’de dini meseleler ve iktidar meselesinde en başat kurumlarından birisi. Devletin ilişkisini düzenleyen bir kurum ve İslamiyet’in kendi yapısında devlet ve din kuruluşundan bu yana iç içe geçmiş durumda. Hz. Muhammed peygamberliğini ilan ettiği günden bu yana hem devlet başkanlığını hem dinin başkanı olmuştur. Yani devlet ve din birbirine yapışık biçimde ayrılmaz bir şekilde var olmuştur. İslamiyet’te devlet ve din birbirinden hiç ayrı olmamıştır. Bizim coğrafyamızda dinin devlete yapışık olması yalnızca İslam’la ilgili değil. Bizans döneminde de Hristiyanlık resmi din olmuştur. Yani iktidarlar bir din gerekliyse bu bizim tekelimizde olmalıdır diye düşünürler. Devlet dinsiz yapamıyor, din devletsiz yapamıyor diye bir yaklaşım var. Osmanlı’da da Bizans ve İslam geleneği olduğu gibi devam etmiş. Devletin din işine bakan Şeyhülislam makamı var. En üst düzeyde makam fakat o da padişah tarafından tayin ediliyor. Yani Şeyhülislam’ın kendisi bir devlet görevlisi, bir keramet sahibi değil, bir memur. Bu gelenek, aynı şekilde Türkiye Cumhuriyeti’nde de devam etti, ediyor. Cumhuriyetin kurulması ile birlikte halifelik kaldırıldı ama Diyanet kuruldu. Din işi olacaksa bunu bizim görevlendirdiğimiz memurlar eliyle yapacağız şeklinde bir çerçeve çizmişler.

    “DİYANET 1961 ANAYASASI İLE İLK KEZ ANAYASAL STATÜ KAZANDI”

    -Diyanet’in süreç içerisinde misyonunda nasıl bir değişiklik oldu?

    Demokrat Parti, 1950’ye geldiğimizde tam da istediği ortamı elde etmişti. Atılan adımlar onun siyasi görüşüne, ideolojisine oldukça uygundu ve siyaset dinle kuşatılmıştı. 1950’de Türkçe okunan ezan Arapçaya döndürüldü, Yüksek İslam Enstitüleri ve imam hatip okulları kurulmaya başlandı. Bu tarihlerde bu kurumlarla birlikte güçlenen dini ideoloji ve devletin dini siyasette kullanmasıyla devreye girmeye başladı, giderek de yoğunlaştı. Ardından 1961 Anayasası’nda Diyanet İşleri Başkanlığı ilk kez anayasal bir statü kazandı. Her ne kadar anayasada laiklik, hukuk devleti, özgürlük, demokrasi gibi ifadeler kullanılsa da Diyanet’in olmasını nasıl açıklayacaksın? Kanunla kurulmuş bir kurum anayasal zemine oturtuldu. Artık bundan sonra Diyanet’in karşımıza çok daha büyük bir kurum olarak çıkmasının da adımları atılmış oldu. O sıralarda Alevilik de Diyanet İşleri’nde bir masa ile temsil edilsin diye bir öneri ortaya atıldı. Bu öneri çok büyük bir tartışma kopardı. Dediler ki “Aleviler camilere gelip mum mu söndürecekler, Kızılbaşlar nasıl bizimle eşit sayılabilir” gibi tartışmalar yapıldı. Tabi o hüküm geri çekildi ve 1965’te bu devasa ilişkileri düzenleyen Diyanet Yasası çıktı.

    BİR FETİH İDEOLOJİ GELİŞTİREN DİYANET KURUMU İLE KARŞI KARŞIYAYIZ

    -AKP iktidara geldiğinden bu yana Diyanet’te ne gibi değişiklikler oldu?

    1961 düzenlemesinden sonra taşra teşkilatı ile diğer bakanlıklar, kamu kurumları gibi devasa bir kurum haline dönüştü. Her ilde bir müftülük var, ardından bu ilçelere de yayıldı. Bu müftülerin her köyde bir de imamları var. Böyle olduğu zaman bütün ülkeyi dal budak saran, kılcal damarlarına kadar Diyanet’in önderliğinde ideolojik hattında yayılan bir örgütlenme ortaya çıktı.

    1982 Anayasasında Diyanet’in merkezi konumu daha da güçlendirildi. 136. maddesinde darbeci generaller ‘laiklik çerçevesinde İslami işleri yapar’ diye bir hüküm ortaya çıkardı. Karşımıza bir uygulama daha çıkmış oldu. Bu da Alevi köylerine zorla cami yaptırılması. Dersim’den başlayarak İç Anadolu bölgesine, Trakya’ya kadar devlet Alevi köylerine camileri zorla yaptırmaya başladı. 1980’ne kadar cami görmeyen Aleviler bundan sonra zoraki camilerle zoraki imamlarla, zoraki Diyanet görevlileri ile karşılaştılar. Birçok yerde de cemaati olmayan camiler olarak buralarda varlık gösterdiler. Bununla da kalmayıp zorunlu din dersiyle Alevi çocuklarına ideolojik bir bombardıman uygulandı. 12 Eylülcüler, AKP’yi saymazsak en çok imam hatip okulu açan, cami yaptıran iktidar oldu. Atatürkçü, laik diyerek ortaya çıkan darbeciler tam tersine geri planda kendilerine verilen görevi yaptılar, yani sosyal yaşamı dinselleştirerek halkın aklını çalma projesini hayata geçirdiler. Bu siyasal İslamcılar açısından bulunmaz bir nimet oluşturdu ve bütün bu kurumları, imam hatipleri daha da güçlendirerek Diyanet’i daha da devasa bir güç haline getirdiler. Diyanet, sadece siyasal İslamı meşrulaştırmak için değil var olan eşitliksiz ortamını da meşrulaştırarak, yoksulluğu bir kader olarak halkın tüm bu siyasi süreçleri kabullenmesini sağlayan ideolojik bir aygıt olarak çalışmaya başladı. 3 milyar dolara yaklaşan bir bütçesi var Diyanet’in. Devletin en ücra köşede dahi siyasi görüşlerini 5 vakit ile yeniden üreten görevlileri var. Türkiye’de bir sivil İslam, sivil müslümanlık söz konusu değil. Bir devlet müslümanlığı var. Bugün 125 bine ulaşmış cami var.

    “AKP İKTİDARINDA 25 BİNDEN FAZLA CAMİ AÇILMIŞ!”

    AKP döneminde cami demek Diyanet demek. AKP iktidarı boyunca 25 binden fazla cami açılmış. En stratejik alanlarda yapıyorlar üstelik bu camileri. Bir ideolojik fetih gerçekleştirmek için bu kadar çok ve en ücra yerlere bile yapıyorlar. Camiye insanlar gelmiş gelmemiş umurlarında değil. Askerlerden boşaltmış oldukları vesayet alanını dinle kurmak amacıyla böyle bir pratik sergiliyorlar. Bu anlamda Diyanet İşleri Başkanının Ayasofya’yı müze olmaktan çıkarıp elinde kılıçla bir fetih gerçekleştirme resmi çok ilgi çekicidir. Diyanet, yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın birçok yerine din ihraç eden bir kurum haline gelmiştir.

    “DİYANET KÜBA’YA CAMİ YAPIYOR”

    Küba’ya cami yapıyor örneğin. Türkiye sınırları dışında dünyanın her yerine cami yaptırıp, buralarda çalışanların maaşlarını ödeyerek bir fetih ideoloji geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız. Devlet, insanların akıllarını imanla değiştirerek var olan sömürü, baskı, esşitsizlik düzenini bir yazgı, Tanrı’nın buyruğu gibi meşrulaştırmaya çalışıyor ve kendi siyasi iktidarını da buradan yürütmeye çalışıyor.

    “DİYANET’E, İMAM HATİPLERE, ZORUNLU DİN DERSLERİNE HAYIR DEMEDEN LAİKLİK SAVUNUCUSU OLUNAMAZ

    -Diyanet ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın iç içe geçmiş faaliyetlerini nasıl okumak gerekir?

    Sosyal hayatı, eğitimi dinselleştirmek, zorunlu din dersleri arkasından peygamberin hayatı gibi konuların işlendiği 4 tane ders daha var. ÇEDES gibi projelerle hayatın her alanına dinle nüfuz etmeye çalışan bir siyasi iktidar politikası var. Devlet dini kullanmayı en alt seviyeden, kreşlerden başlayarak bütün alanı dinselleştirerek bunu bir yatırıma dönüştürme amacıyla yapılmış hamleler bunlar. Maalesef Türkiye’de muhalefetin laiklik söylemi ciddi bir siyasi politikaya dönüşmüyor. Diyanet’e, imam hatiplere, zorunlu din derslerine hayır demeden laiklik savunucusu olunamaz. İmam hatip projesi de çökmüş durumda. Çünkü çocuklar buralara gitmek istemiyorlar, başarılı da olamıyorlar bu okullarda. İnternet devrimi ile birlikte dinin kendini savunacak mecali kalmadı. Bilgi ortaya çıkınca işleri çok zorlaştı. Bugün oldukça sorgulayan, dinden ayrılan çok sayıda İslami aydınlara da tanık oluyoruz ve bu gidişle siyasi iktidarlar istediklerini elde edemeyecekler.

    “LAİKLİK KONUSUNDA ALEVİLER DIŞINDA SAMİMİYETLE İŞİ SAHİPLENEN OLMADI”

    -Laik, demokratik ülkelerde devlet destekli dini kurumlar yok, bizim ülkemizde var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Bu tamamen Türkiye’nin çarpık laiklik anlayışıyla ilgili. Şu an laik devletten söz etmemiz mümkün değil. Dini siyasi bir ideolojik araç olarak kullanan iktidar başından bu yana var. Bu konuda yalnızca AKP değil, bir zamanlar Kemalistler de böyle düşünüyordu. Biz dinle gericiliği, tarikatları kontrol altına alabiliriz diye düşünüyorlardı, bu gerekçeyle Diyanet’i savunuyorlardı, medet umuyorlardı. Ancak tam tersi oldu, Diyanet bütün devleti kontrol altında tutan, bilerek isteyerek yaratılmış bir mekanizmaya dönüştü. Bu anlamda Türkiye’de egemen sınıfların dine ihtiyacı var, halkın aklını başka türlü esir alamazlar. Ancak hayatın gerçekliği bu kuruma istediğini vermiyor. Hayat her zaman yolunu buluyor. Laiklik konusunda Aleviler dışında hiçbir çevrenin samimiyetle işi sahiplendiğini düşünmüyorum. Bütün siyasi partiler, kurumlar laiklik konusunda yaya kalmışlardır. Devletler dine karşı savaşarak kendilerini var etmişlerdir. Burjuvazi burada dinsiz yapamaz. Burada yapılması gereken dini, burjuvazinin elinden almak. Dini sosyal hayattan arındırmak gerekiyor.

    -Diyanet’in kadına bakış açısını değerlendirir misiniz?

    Diyanet sonuçta bir İslami kurum. Diyanet’in görevi de İslam’ın söylemlerini savunmak. İslam, Kuran’ı referans alır, dolayısıyla Diyanet’in kadına bakışı da burayla paralellik gösterir. İslam’da kadının erkeklerle eşit görülmemesi temel bir olgudur. Tanrının kelamı nasıl değiştirilebilir? Hayatın gerçekliği karşısında bin 500 yıl öncenin düşünceleri, dogmaları bir çözüm üretemiyor. Birçok alanda itiraza neden oluyor. Kendisini bu anlamda var etmesi çok kolay gözükmüyor. Devlet, Türkiye’de dinin arkasından çekilse din, bahçemizdeki korkuluk gibi kendisini hayatta tutamayacak. Devletsiz din bahçemizdeki korkuluk kadar bir fonksiyon gösterebilir, o nedenle de Diyanet’i özel olarak yaşatmaya çalışıyorlar.

    Buse Nehir DEMİR-Cebrail ARSLAN/ANKARA

     

  • ‘OHAL sürecinden bu yana devlet de toplum da çürüdü’- VİDEO

    ‘OHAL sürecinden bu yana devlet de toplum da çürüdü’- VİDEO

    PİRHA – Gazeteci Çilem Küçükkeleş, devlet şiddetinin, toplumdaki şiddetin en büyük kaynaklarından biri olduğunu ve OHAL sürecinin hem devlette hem de toplumda bir çürüme yarattığını ifade etti. Küçükkeleş, erkekleşen toplumun, İŞİD’leşen erkekliği ortaya çıkardığına vurgu yaparak “Şiddetin önüne geçmek için toplumsal muhalefetin AKP’ye benzeyen tüm yönlerinden arınması gerekiyor. Biz kadınların da erkeklerden öğrendiğimiz tüm yönlerimizden vazgeçip kendi yol ve yöntemlerimizi kurmamız olacaktır” dedi.

    Şiddet; kavramsal bir alandan çıkıp yaşamın her alanına nüfuz etmiş durumda. Kadına, çocuğa, ağaca, suya, toprağa, hayvana, iktidarlar tarafından öteki görülen kimliklere, Aleviye, mülteciye, işçiye, emekçiye, emekliye, gence, öğrenciye, öğretmene, doktora yönelik şiddet tırmanmış durumda.

    Peki şiddet neden bu kadar arttı ve toplumun önemli bir kısmı tarafından normalleştirildi? Bu normalleşmede iktidarın payı nedir? Muhalefet neden şiddete karşı ses çıkarmıyor, toplumsal muhalefet neden alternatif üretmiyor?

    Konuya dair Gazeteci Çilem Küçükkeleş sorularımızı yanıtladı.

    “DEVLET ŞİDDETİ, TOPLUMDAKİ ŞİDDETİN EN BÜYÜK KAYNAĞI” 

    PİRHA- Şiddet nedir? Şiddetin “iktidar” olgusuyla ilişkisini nasıl okumalı?

    ÇİLEM KÜÇÜKKELEŞ: Şiddet deyince genelde sadece kaba şiddet akla geliyor. Dayak, zor ve öldürme gibi şeyler akla geliyor ama şiddet öyle bir şey değil. Şiddet çok zincirleme ve hayatın her alanında var. Dünya üzerinde ‘şiddet görmedim’ diyebilecek tek bir kadın yok mesela. Erkeğin ya tacizi üzerinden ya güç üzerinden ya düşünce üzerinden ya sosyal medyadan ya ekonomik anlamda mutlaka bir erkek şiddetine tüm kadınlar uğramışlardır. Ve dediğim gibi şiddet, zincirleme ve hayatın her alanında var ama elbette ki en büyük ilişkisi iktidarla var.

    Özellikle Türkiye açısından konuşursak son 22 yıllık AKP iktidarı sürecinde şiddet arttı mı, görünür mü kıldı meselesi çok tartışılan şeylerden biri. Görünür kıldı evet ama aynı zamanda arttı da. Şiddet, iktidarla o kadar ilişkili ki bugün son günlerde yaşadığımız şey tam da aslında OHAL sürecinden beri OHAL’den çıkmayan Türkiye’nin geldiği nokta diyebiliriz. Devlet nasıl bir yönetim şekli uygularsa toplumlar da biraz oradan kendilerini şekillendirirler ve Türkiye’de bir oligarşik tek adam rejiminden bahsediyoruz. Tek adam, hepimizin patronu, hepimizin hakimi, savcısı, her şeyin sahibi gibi davranıyor ve elbette ki Türkiye’de erkekler açısından rol model de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a dönüyor. Hakkı, hukuku, hiçbir şeyi yokken bile sokakta başka kadına erkek, ‘hamilesin niye parkta yürüyorsun?’ müdahalesini yapabilecek alana geliyor. Niye geliyor? Çünkü güç elde ettiği yer orası. Her hak erkeğin kadına ilişkin çok özel alanını daraltan, aileye hapsetmeye çalışan, görünmez kılmaya çalışan bir yaklaşım var ve bu yaklaşım elbette sadece İslami bir bakış açısıyla ilgili değil. Aynı zamanda vahşi kapitalist bir bakış açısıyla da ilgili. Türkiye’de şiddetin bugün en çok feyz aldığı, en çok güçlendiği ve alanının açıldığı yer elbette iktidar diyebiliriz. Devlet şiddeti, bugün toplumdaki şiddetin en büyük kaynaklarından biri.

    “OHAL SÜRECİNDEN BU YANA DEVLET DE TOPLUM DA ÇÜRÜDÜ”

    -Şiddet olgusunun sıradanlaşması ile karşı karşıyayız. Yaşam alanından, doğayı koruyana, kadından çocuğa yönelik ortaya çıkan bir şiddet sarmalı içindeyiz. Bundan yola çıkarak şiddetin sosyal, toplumsal ve ekonomik yansımaları var mıdır?

    OHAL’i biraz açmak isterim. Türkiye’de OHAL süreci çok uzun sürdü ve uzun süre sonra kaldırıldığı iddia edildi ama bence hala bir OHAL sürecinde yaşıyoruz. OHAL devleti de çürüten, toplumu da çürüten bir rejim şeklidir. Doğal olarak da bu OHAL süreci aynı zamanda vahşi kapitalizmin tüm kurallarını doğaya, kadına, topluma uygulamaya devam ettiği için de şiddet elbette ki çok büyük bir oranda arttı. O kadar çok haber duyuyoruz ki, hemen bir diğerini unutup yeni bir haberle karşı karşıya kalıyoruz. Dehşet yolsuzluklar, devletin içini boşaltma, ekonominin bu boşalttığı yeri devletin kendi çabasıyla değil, toplumdan yeniden alıp kasasını doldurup ve onu bir yerlere peşkeş çekme hali öyle bir noktaya geldi ki toplumun bahçesindeki ağacı bile hiç topluma sormadan kesebileceği bir yere geldi. Mesela siz de haberini yaptınız; Antakya’da yol geçecek diye bir kadının zeytin bahçesine girip, kesip atıyorlar. Haberi yok, kamulaştırma yok, hiçbir şey yok. Aslında hiçbir kural yok yani. Doğal olarak da bu kuralsızlık içerisinde şöyle bir rejim çıktı ortaya; düşüneni asla affetmeyen ama her türlü adli vakayı tekrar tekrar sokağa salan… Mesela hep birlikte gördük, son kadın cinayetlerindeki katillerden bir tanesi 26 kez gözaltına alınmış biriydi, en azı 5 kez işlem görmüştü. Bu suçların hepsi topluma karşı işlenen suçlardır. İktidar topluma karşı işlenen suçlara cezasızlık veriyor ve bu cezasızlık sokakta öyle bir hale geliyor ki, kendi kolluk gücünü bile öldürebilecek pozisyona geliyor. Kolluk gücü bile güvende değilse, kim kendini güvende hissedebilir? Şu an bütün kadınların duygusu “sokakta hangi suçlularla beraberiz” ve “bu suçlular her an, hangimizin canına kıyabilir?” pozisyonuna geldi. Özellikle İstanbul’da vahşice işlenen iki kadın cinayeti Türkiye’deki kadınlar açısından “sokağa çıkmayın güvenli değil”, “evinize kapanın”, “Bakın erkekler bu kadar vahşi ve biz sizi bunlardan korumayacağız” mesajını verdi ve tüm kadınlar da bu mesajı aldılar.

    Çok yakın bir zamanda bir arkadaşım anlattı. Metrobüste genç bir kadının bağırarak “bu ülkede kendimi güvende hissetmiyorum, nerede yaşayacağım” dediğini söyledi. Bu duygu şu anda hepimizde var. Niye? Çünkü toplumsal bütün suçlar cezasız. Özellikle kadın ve çocuğa yönelik suçlar. Ve aynı zamanda bu ülkede düşünmek ve buna itiraz etmek çok büyük bir suç. Çürüme dediğimiz şey biraz böyle aslında. Dediğim gibi, toplumun birbirine saygı duyduğu, birlikte yaşamı güçlendirdiği, dönüp birbirimizin yüzüne bakmayı unuttuğumuzu, hepimizin kendimizi devlete karşı sorumlu hissettiğimizi devlet suç saymıyorsa onu suç bilmeyip toplumdan utanmadan tekrar topluma karışma meselesi. Eskiden şu daha güçlüydü; birini öldürmüşseniz, toplum sizi kınardı, kaldığınız yerden devam edemezdiniz. Ama şimdi çok suç var, bu suça bulaşma meselesinin OHAL’le çok ilgisi var. OHAL rejimi her kirliliğini elbette tek başına, bir kişiyle yapmadı. Kara para aklamaya bile on bin insanı bulaştırdılar. Topluma bulaşarak işlenen suçlar toplumu büyük oranda çürümeye getirdi.

    “BU REJİM KENDİNİ ZOR KULLANARAK AYAKTA TUTMAK İSTİYOR”

    -Son yıllarda artan şiddeti -kadınlara, çocuklara, ekolojistlere, işçilere- nasıl değerlendirirsiniz?

    Bu rejim kendini zor kullanarak ayakta tutmak istiyor. Bunun hiçbir kısmını toplumla konuşarak, anlaşarak, yol bularak değil, tamamen kolluk gücünün zoruyla topluma çok yoğun şiddet uyguluyor. Doğal olarak da bu şiddetin kaynağı buradan gelişince artık içerdeki şiddet de sıradanlaşıyor. Devlet suç işlerse toplumun suç işlemesi sıradanlaşıyor ve doğal olarak da ayakta kalabilmesi için toplumu suçuna bulaştırması gerekiyor. Bir diğeri, sermayeyi arkasında tutabilmesi için bu toplumu sermayeye peşkeş çekmesi gerekiyor. Bir diğeri, o kadar para üzerine kurulmuş ve yolsuzluk üzerine kurulmuş bir iktidar ki, gitmeden dağı taşı, ormanı, uçan kuşu bile satmak istiyor. Ama aynı zamanda sadece bugünün değil, yaptığı projelerle Türkiye’nin 50 yılını da satmış olmak istiyor. Şimdi bu da şiddet dışında başka hiçbir şeyle ayakta duramaz. Bir şiddet ortamı olmasa biz mesela Gezi’yi biliyoruz değil mi? Toplum Taksim’deki ağaçlar için aylarca bir mücadele sürdürdü. Şimdi aynı toplum dünya kadar, kıyamet kadar suç var ortada ama refleks o kadar güçlü gelişmeyebiliyor. O yüzden de bu gergin ortam toplumu daha sessiz kılan, kaygılı kılan ama en nihayetinde toplumun da biriktirdiği, bu birikimi de mutlaka bir şekilde dışa vuracağı bir döneme geliyor. Dediğim gibi özelde doğaya, toplumun bütün doğal kaynaklarına, kadına, çocuğa özgün şiddetle aslında biraz erkekliği de yanına alıyor. Orada beslediği erkeklik de geri dönüp bir şekilde şiddete dönüşüyor. Mesela Türkiye’nin daha önce polisle karşı karşıya gelinmemiş yerlerde mücadeleler gelişti ve o mücadele eden insanlar karşısında jandarmayı, polisi görünce çok şaşırdılar. Çünkü “benim” diyordu. Ama bir anda karşısına dikildi çok haklı mücadelesinde. Demek ki mesele hak olduğu zaman bu gerçekleşiyor kısmında bence Türkiye toplumunun zihni açıldı diye düşünüyorum. “Benim devletim, uğruna ölürüm” dediği devlet, zeytin ağacına kadar geldi, onu bile elinden almak istiyor. Toplumsal açıdan daha birlikte mücadele etme konusunda biraz daha zihinler açıldı. Ben çok önemsiyorum. Şu an da Türkiye’nin her alanında mücadeleler var. Ama bu mücadelelerin birleşeceği bir zemin bulmakta zorlanıyoruz. Tıpkı depremdeki gibi. Çürüme diyoruz ama aynı zamanda çok hızlı bir toplumsal refleks gelişti deprem için ama bu refleksi geliştiren toplum, ortak bir zemine gelmeyince herkes geri dönüp evinde oturur oldu. Şu an da Türkiye’deki eksik zemin bence bu mücadeleleri birleştirecek zeminin olmaması.

    “MUHALEFETTE ZİHİNSEL DEĞİŞİME İHTİYAÇ VAR”

    -Şiddetin önüne geçmek için toplumsal muhalefet ne yapmalı?

    Toplumsal muhalefet bu iktidardan şikayetçiyse önce kendi modelini kendisinin oluşturması gerekiyor. Belki ilk şuradan başlamak gerekiyor. AKP’ye benzeyen bütün yönlerimizden kurtulmamız gerekiyor. Bizim de benzer örgütlenmeler, benzer iktidarlar, benzer koltuklar, benzer yandaşçı meselesinden uzaklaşmamız gerekiyor. Ve bir diğeri de bu kadar şiddet üreten bir iktidara karşı gelişen her muhalefetin kendini şiddetten arındıran bir muhalefet olması gerekiyor. Ama biz bile mesela kendine ‘sosyalistim’ diyenin bağıra bağıra topluma parmak salladığı bir siyasetle karşı karşıya kalıyoruz. Şiddetin, şiddeti beslediği, çoğalttığı, yaydığı bir yerde önce şiddetten arınmak gibi çeşitli programların muhalefette olması gerekiyor. Muhalefetin de, siyasi partilerin de, sivil toplum kuruluşlarının da cinsiyet eşitliği dersleri alması gerekiyor. Önce kendi zihinlerinin birlikte yaşam, eşit yaşam, ortak yaşam kısmında berraklaşması gerekiyor. İstanbul Sözleşmesi’ni savunan vekil, evde eşine şiddet uyguluyorsa bu gerçek bir siyaset olmuyor, sözde bir siyaset oluyor. Çünkü burada iyiliği dağıtmıyor, paylaşmıyorsunuzdur; iyi var olsun diyorsunuzdur ama iyiyi var etmeye çalışmıyorsunuz demektir. O nedenle zihinsel bir değişimin muhalefette ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Siz karşınızdaki kadının da kendiniz kadar bu yaşamı yaşamaya geldiğini kabul etmediğiniz sürece onu sizi var etmeye, size kendini feda etmeye gelmiş gibi görürseniz sizin gerçekçi bir kadına yönelik şiddetle mücadeleniz olamaz. Ben bugün mecliste muhalefette olan çok sayıda vekilin de ne kadar erkek kürsü kullandığını, şiddeti o kürsülerden yaydığını, toplumun birlikte yaşam kültürüne hizmet eden dilin ne kadar az olduğunu bir gazeteci olarak çok kez görüyorum. O yüzden de AKP’ye ‘kadınları korumuyorsunuz’ diyenlerin daha güçlü mücadele vermiş olması gerekiyor ki onu atfetmesi gerekiyor. Ne yazık ki DEM Parti dışında eşit temsil yok. O yüzden daha gerçekçi daha mücadele veren bir yerde olunması gerekiyor. Mücadele, kürsüde; bir pankartın arkasında fotoğraf çekilerek, ‘kadınlar eylem yaptığında yanında duruyoruz’ diyerek maalesef gerçekleşmiyor.

    “AKP’YE BENZEYEN YÖNLERİMİZDEN ARINALIM, KENDİ YOL VE YÖNTEMLERİMİZİ KURALIM”

    Ben son işlenen iki kadın arkadaşın cinayetinde bu hayatın durması ve bundan sonra başka hiçbir şeyin konuşulmaması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü İŞİD’leşen bir erkeklik gördük biz. Kafa kesiyor bu erkekler. Bu aşamaya geldiler. O zaman buna karşı da bu hayatı durdurmuyorsanız böyle akmasına izin vermeyecek bir mücadele geliştirmeniz de gerekiyor. Toplumumuza da en büyük çağrım birincisi hepimiz AKP’ye benzeyen yönlerimizden arınalım, ikincisi de biz kadınların da erkeklerden öğrendiğimiz tüm yönlerimizden vazgeçip kendi yol ve yöntemlerimizi kurmamız olacaktır.

    Devrim FINDIK/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER

    ‘Devletin kullandığı şiddet politikası çok içselleştirildi’ – VİDEO
    >‘Toplumsal faşizme, şiddete karşı en güçlü direnişi kadın hareketi gösteriyor’- VİDEO
    ‘Erkek egemen sistem şiddetin sıradanlaşmasını istiyor’ – VİDEO
    ‘Toplumsal muhalefet, şiddet karşısında bir direnç hattı geliştirmelidir’
    ‘Şiddeti durduracak olan ezilenlerin ortaya koyacağı örgütlü güçtür’-VİDEO
    ‘Doğayı savunanlara karşı yargısal şiddet uygulanıyor’ – VİDEO

  • ‘Son müfredat dindar nesil yetiştime programı; bütün toplum laiklik mücadelesine katılmalı’-VİDEO

    ‘Son müfredat dindar nesil yetiştime programı; bütün toplum laiklik mücadelesine katılmalı’-VİDEO

    PİRHA- Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı ve Eğitimci Cuma Erçe, son müfredatın, hedefledikleri dindar ve kindar neslin yetişmesini sağlayacak zemin hazırlayan bir program olduğunu vurgulayarak, “Bunun sonuçları ağır olacak” uyarısında bulundu. Toplumsal muhalefete birleşme çağrısında bulunan Erçe, “Toplumsal muhalefet kesimleri de sadece kendilerine dokunulduğunda değil toplumun tamamının sorunlarını kendi sorunları olarak gördüklerinde ancak başarıya ulaşabilirler” dedi.

    Türkiye’de eğitim-öğretim sistemi hiçbir zaman tam anlamıyla laik, demokratik, bilimsel olmadı. 12 Eylül ile birlikte zorunlu olan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi adı altında Sünni din eğitimi, bu dersi almak istemeyen ve özellikle de Alevi çocuklar için bir zulüm haline dönüştü.

    Neredeyse yüz yıldır devam eden tekçi eğitim sistemi 22 yıllık AKP iktidarı döneminde daha da ırkçı, dinci bir kimliğe büründü.

    AKP önce 2012-2013 öğretim yılında 4+4+4 diye tanımlanan, laik eğitim sistemini dinci eğitime dönüştüren yasa çıkardı. O dönem AKP güdümündeki Anayasa Mahkemesi de bu yasaya onay verdi.

    Öğretim Birliği Yasası’yla kurulan imam hatip okulları eğitim-öğretimin temeli durumuna getirildi. Diğer meslek okullarının orta kısmı bulunmazken, imam hatip ortaokulu açma olanağı yaratıldı.

    İmam okulları dışındaki diğer okulların eğitim-öğretim programlarına Kuran-ı Kerim, Peygamberin Hayatı, din bilgisi dersleri eklenerek tüm okulların kısmen de olsa imam hatipleştirilmesi sağlandı. Okullardan felsefe dersleri kaldırıldı. İlk ve orta öğretim kesintili 12 yıla çıkarıldı. Kız çocukların 14 yaşından itibaren okullardan uzaklaşmasına neden oldu.

    Millî Eğitim Bakanlığı’nın Diyanet İşleri Başkanlığı ve Gençlik ve Spor Bakanlığı ile imzaladığı “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum” (ÇEDES) projesi kapsamında Diyanet’le, tarikatlar ve dini vakıflarla işbirliği yapıldı. Okullara imamlar atandı. Çocuklar ders saatlerinde camilere götürülüyor.
    ÇEDES ile dincileşme yetmiyormuş gibi Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli adıyla yeni müfredat hazırlandı. 9 Eylül 2024’ten itibaren okul öncesi, ilkokul 1, ortaokul 5 ve lise 9. sınıftan başlamak üzere kademeli şekilde uygulanıyor. Yeni müfredatla dini derslerin saatleri arttırıldı. Okullarda dinciliğin önünü açan bu müfredat hem eğitim eğitimcilerin, hem velilerin tepkisini çekti.

    Başka bir sorun ise hükümetin tasarruf tedbirleri gerekçesiyle okullarda temizlik personeli çalıştırmaması. Bu nedenle okullarda hijyen problemi ortaya çıktı, hem öğrenciler hem de öğretmenler çeşitli hastalıklarla karşı karşıya.

    Laik, demokratik, parasız bilimsel eğitimden hızla uzaklaşılmasını, tekçi, dinci eğitim sisteminin topluma dayatılmasını, eğitimde yaşanan diğer sorunları eğitimciler ve veliler PİRHA’ya değerlendiriyor.

    Eğitimde yaşanan sorunları ve çözüm önerilerini Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı ve Eğitimci Cuma Erçe ile konuştuk.

    “SON MÜFREDAT, DİNDAR VE KİNDAR NESLİN YETİŞMESİNİ SAĞLAYACAK ZEMİNİ HAZIRLAYAN BİR PROGRAM”

    PİRHA-AKP hükümeti, “Türkiye’nin Yüzyılı Maarif Modeli” adıyla hazırladığı müfredatla ile eğitim sistemini yeni bir aşamaya geçirmek istiyor. Bu “yeni” olanda neler var, eskisinden farkı nedir?

    CUMA ERÇE: Mevcut Millî Eğitim Bakanlığı’nın eğitim müfredatı uzunca bir zamandan beri karşı çıktığımız gericiliklerle dolu. Aslında bilimden oldukça uzak bir program. Sadece velilerin örgütlendiği kurumlar değil, eğitim sendikaları, demokratik kitle örgütleri mevcut programın yani önceki programın onlarca eksiğini bugüne kadar raporlaştırdık. Yani o programda bizim iddia ettiğimiz alabildiğine gerici bir içeriğe sahip olmanın dışında aynı zamanda ırkçı bulduğumuz bir programdı, cinsiyetçi bir programdı, insanların kendi ana dilleriyle eğitim yapmalarını engelleyen bir programdır. Çocukları bilmedikleri dünyalara götüren, onları hayal dünyalarında ya da inançsal anlamda onlara çok ciddi zararlar verecek nitelikte dinsel eğitimi zorunlu kılan bir programdı, dolayısıyla ayrımcıydı. İlkokul birinci sınıftan itibaren çocuklara cinsiyetçi bir yaşamı öğretiyordu. Geçmiş programın halkı düşmanlaştırıcı etkiye sahip, alabildiğine tarihi çarpıtan yanlarını defalarca rapor ettik. Sadece biz değil bu alandaki uzmanlar, eğitim sendikaları, akademisyenler raporlaştırdı. Kimi zaman düzenlemeler yapıldı, kimi zaman iyileştirmeler de oldu. Örneğin kitapların içerisinde cinsiyetçi bir takım söyleyemler kaldırılmıştı. Başka milliyetleri, başka milletleri düşmanlaştıran, onları hakir gören, aşağılayan ifadelere yönelik itirazlarımız olmuştu, bunlardan bir kısmı kabul edilmişti. Dolayısıyla toplumun şöyle anlaması bizi sıkıntıya sokar, üzer; mevcut Millî Eğitim Bakanlığı müfredatı çok doğru, çok çağdaş, çok ilerici, laiklikten yana bir program ve AKP hükümeti bu programı bu maarif modeliyle bozdu gibi bir yaklaşımımız yok. Böyle algılanmasını doğru bulmayız. Mevcut program gericiydi, mevcut program ırkçıydı, mevcut program cinsiyetçiydi, mevcut program kutuplaştırıcıydı ama Millî Eğitim Bakanlığı’nın son hazırladığı Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli denilen program tam anlamıyla mevcut program içerisindeki kimi çağdaş ifadeleri, kimi çağdaş yaklaşımları da tümüyle ortadan kaldıran, laikliğe yapılan kimi vurguları da ortadan tamamen kaldıran ve aslında hedefledikleri dindar ve kindar neslin yetişmesini sağlayacak zemin hazırlayan bir programdır.

    “TOPLUMDAKİ ÇÜRÜME ZATEN BELLİ BİR NOKTAYA GELMİŞKEN ÇOK DAHA ARTARAK DEVAM EDECEK”

    Bu program Türkiye’nin yönünü çağdaşlığa, batıya değil daha geri, daha Orta Doğu ülkelerine çeviren, dinsel motifleri yaşamın her alanına sirayet etmiş bir yaşamı zorunlu kılan, kendileri gibi olmayanları, kendi gibi düşünmeyenleri, kendi gibi inanmayanları düşman gören, aşağılayan ve onların aslında yok edilmesi gereken insanlar olduğunu ifade etmeye çalışan, kadınları ikinci sınıf değil aslında neredeyse insan yerine dahi koymayacak bir anlayışı kimi gizli ifadelerle, kimi açık ifadelerle çocukların kafasına sokan, daha da kötüsü çocukların aslında elle tutamayacakları, gözle göremeyecekleri kavramlarla -öbür dünya kavramı, cennet cehennem kavramı, katran kazan kavramı, kıldan ince köprü kavramı, zebani kavramı, şeytan kavramı, melek kavramı, günah sevap kavramları gibi, ateşlerde yanmak kavramları gibi – çocukların soyut düşünemeyecekleri dönemlerde onları soyut düşüncelere iten, onlara kalıcı sağlık problemleri, kalıcı zihinsel problemlerin oluşmasına sebep olan, çocuklarda kekemelik, altına kaçırma, gece ağlamaları, korkuları oluşturan bir biçimi ortaya koyuyor. Aslında mevcut iktidarın tam arzu ettiği, tam istediği aylarca, yıllarca üzerinde çalıştığı ve profesyonelce tam da bahsettikleri biçimiyle dindar, kindar ve itaatkâr bir toplum yaratmayı hedefledikleri bir program hazırladılar. Bu müfredatın içerisinde bilim yok, bu müfredatın içerisinde sanat yok, edebiyat yok, kültür yok. Bunun sonuçları ağır olacak. Bu programda yetişen çocuklar bir süre sonra kendileri gibi inanmayanları öteki, kendileri gibi yaşamayanı öteki olarak görecekler, kendi gibi konuşmayanı öteki olarak görecekler, kendi cinsiyetleri dışındakileri öteki olarak görecekler ve toplumdaki çürüme zaten belli bir noktaya gelmişken çok daha artarak devam edecek ve bu çürüme ülkeyi ne yazık ki bir süre sonra kendi topraklarını bile savunamayan, onun bunun uşağı olmuş, bir toprak parçasına dönüştürecek. Bugün Afganistan’da olduğu gibi, ne yazık ki Lübnan’da olduğu gibi, ne yazık ki Pakistan’da olduğu gibi, Suudi Arabistan’da, Yemen’de olduğu gibi emperyalist ülkelerin oyuncağı haline gelmiş bir toprak parçasına dönüşecek. Böyle bir tehlike içeriyor.

    “EĞİTİM SİSTEMİNİZ DİNSEL ÖGELERLE DOLDURULMUŞ İSE BİLİME MERAK SAĞLAMANIZ MÜMKÜN DEĞİL”

    -Bir bütün olarak eğitimdeki bilim dışı ve laiklik karşıtı uygulamalar özellikle dini bir çerçeveye oturtuluyor. Bunu nasıl değerlendirirsiniz?

    Bu ülkenin bilimden uzaklaşması aslında ülkenin tümden emperyalist ülkelerin boyunduruğu altına girmesiyle eşdeğer bir şey. Siz bilimden uzaklaştığınızda, bilimi rehber edinen ülkelerin boyunduruğu altına girersiniz. Onların teknolojilerine muhtaç olursunuz, onların ürettiklerine muhtaç olursunuz. Çok çarpıcı bir örnek vereyim size; Lübnan’da İsrail’in son yapmış olduğu saldırılardan bir tanesi neydi? Çağrı cihazlarının telsizlerin patlatılmasıydı. Siz kendi çağrı cihazımızı kendi telsizinizi kendiniz üretemezseniz, kendi uçağınızı, kendi televizyonunuzu, kendi aracınızı, kendi makinanızı, kendi bilgisayarınızı kendiniz üretemezseniz başkalarına bağlı olursunuz. Şu kullanmış olduğunuz kamerayı kendinizin üretebilmesi için, kullandığınız telefonu kendinizin üretebilmesi için bilime değer vermelisiniz. Bilime değer vermenin yolu da eğitimi tümüyle laik kılmaktan geçer. Eğer eğitim sisteminiz laik değilse, dinsel ögelerle doldurulmuş ise sizin bilime merak sağlamanız mümkün değildir. Bilimde ilerlemeniz mümkün değildir, çağdaşlaşamazsınız.

    “OKULLARIMIZ CEMAATLERE VE TARİKATLARA TESLİM EDİLMİŞ DURUMDA”

    Bugün okullarda siz çocukları oluşturduğunuz Kâbe maketlerinin etrafında dolandırmaya başlarsanız, çocuklara okullarda birtakım kıyafetler giydirip onlara haydi namaz zamanı, haydi camiye gidiyoruz derseniz bu çocukların bilimle yakından uzaktan ilgileri olmaz. Bilimden uzaklaşan çocuklar dünyaya ayak uyduramazlar, teknolojiye ayak uyduramazlar ve bilime dayalı olan her şeyden mahrum kalırlar. Ama siz bilimin nimetlerinden yararlanmak zorundasınız. Hepimiz hastalandığımızda hastaneye gidiyoruz. Hastanedeki bütün araç gereçler, ameliyat malzemeleri, bütün röntgenler, MR’lar, akıllı tomografiler, aklınıza ne geliyorsa hepsi bilimin bize nimeti, bilimin sunduğu hizmetler. Onların hiçbirini din sunmaz size. Din insanla inandığı şey arasındaki bir ilişkidir. Ama siz okullarda çocukları sadece bu alana hapsederseniz, o alandan çıkamayan çocuklar birtakım hurafelerle, birtakım çağ dışı, birtakım bilim dışı, akıl dışı meselelerle kafa yorarlar. Ülkemizde her geçen gün ana sınıflarına kadar, kreşlere kadar indirgenen çağ dışı, dinsel eğitim, bilimden uzak, akıldan uzak eğitim maalesef kendini daha da geliştiriyor. Ve okullarımız cemaatlere ve tarikatlara teslim edilmiş durumda.

    “HİÇBİR BİREY KENDİ ANA DİLİNDEN MAHRUM EDİLMEMELİDİR”

    -Laik, bilimsel, ana dilinde eğitim istemek neden önemli?

    Bunların hepsi aslında bir başlık altında toplanabilecek şeyler, o da bilimsel eğitim. Bilimsel eğitim zaten laik olmak zorundadır. Ama Türkiye toplumuna bunları anlatmak o kadar zordur ki. Bilimselliğin yanına laikliği de koymak zorunda kalırsın. Halbuki bilimsel eğitim; çağdaş olmak, laik olmak, parasız olmak durumundadır. Ve bilimsel eğitim aynı zamanda her haliyle zaten akılcılığı ifade eden bir kavram. Bilimsel eğitim cinsiyetçiliği reddeder, tekçiliği reddeder, inkârı reddeder. Aklın rehberliğini kabul eder. Aslında laiklik gerçek anlamıyla, gerçek kavramıyla ki zaten bir tane kavramı vardır. Türkiye’de bu da çok doğru anlaşılmamaktadır. Laiklik aslında bilimin ta kendisidir, laiklik özgürlüktür. Yaşamın her alanında, din de dahil olmak üzere her şeyin kendini özgürce ifade edebildiği, kendini geliştirebildiği fırsatlar sunar. Bizim açımızdan bu ülke eğer sanatta, bilimde, kültürde, sporda, resimde, sinemada aklınıza gelen ne varsa şiirde, edebiyatta, resimde gelişmesi için, birincil koşullar laikliktir. Laik eğitimi bilimsel eğitimin en önemli ayağı olarak görürüz. Eşit yurttaşlığı da esas alan bir eğitim modeline ihtiyaç var. Bu ülkede yaşayan herkesin dili, dini, ırkı, mezhebi, cinsiyeti, memleketi, dünya görüşü ne olursa olsun herkesin eşit birer yurttaş olduğu bilincini geliştirecek bir eğitim sistemine ihtiyacımız var. Bu eğitim sistemi zaten laik olmak durumundadır, bilimsel olmak durumundadır. Pedagojik olarak çocukların her şeyi doğru anlayabilmeleri, olduğu gibi anlayabilmeleri için artık dünyanın her yerinde evrensel bir kuraldır bu kendi anladıkları, kendi analarının diliyle bunu yapabilmeleridir. Çünkü bütün çocuklar ana dilleriyle rüyalarını görürler. Bütün çocuklar ana dilleriyle düşünürler. Hiçbir birey kendi ana dilinden mahrum edilmemelidir. Ülkemizde bilmediğimiz onlarca dili öğretmeye çalışan ama bunu bile başaramayan bir eğitim sistemimiz var -İngilizce, Fransızca, Almanca vesaire- ama bu ülke topraklarında konuşulan onlarca dil, kayboldu. Karadeniz’de konuşulan dillerin çoğu artık konuşulamıyor. Eğitim ana dilinde olmalıdır, tüm çocuklar için ana dilinde olmalıdır. Kürt çocukları için de, Rum çocukları için de, Almanya’da yaşayan Türkiyeli çocuklar için de, Amerika’da yaşayan Afrikalı çocuklar için de eğitim tüm dünyada ana dilinde verilmelidir ama laik ve bilimsel normda gerçekleşmelidir.

    “OKULLARDA YAŞANAN SORUNLARI TOPLUMUMUZ, VELİLERİMİZ ÇOK NET GÖRMÜYOR”

    -Eğitim sistemi; okullaşmadan, öğretmen açığına, çocukların temiz su içememesinden, milyonlarca çocuğun yatağa aç girmesine kadar birçok sorunla karşı karşıya. Bu sorunlar yeterince gündeme getirilebiliyor mu? Getirilemiyorsa neden? Bu sorunlar nasıl gündeme oturtulabilir?

    Bizim son dönemlerde en çok uğraştığımız, çabaladığımız alan şu; bu ülkenin yoksul, emekçi halkları yaşadıkları problemleri ne yazık ki çok fark edemiyor. Birebir yaşıyor ama bu problemlerin ana kaynağının ne olduğunu algılamada çok zorluk çekiyor. Yaşadığı yoksulluğu neredeyse önemli bir kısmı Allah’ın bir hikmeti olarak görüyor. Bunların karşılığında bir başka dünyada, öbür dünyada onların deyimiyle söylüyorum öbür dünyada mükafatlarını alacaklarını düşünüyorlar hatta kimi din insanları, kimi din adamları yoksulluğu Allah’ın vermiş olduğu bir ödül gibi değerlendiriyorlar. Toplumun yaşadığı problemlerin farkına varamamasıyla ilgili çok ciddi bir problem yaşadığımızı görüyoruz. Pazar yerlerinin atıklarını toplayan 70 yaşındaki teyze, onu toplamak zorunda bırakılmasının gerçek sebebini anlayamıyor, bilemiyor. Bugün eğitim kurumlarında yaşanan sorunlar da bu şekilde. Eğitim kurumlarında yaşanan sorunlardan kimi velilerimiz, kimi anne babalar maddi durumlarını zorlayarak çocuklarını bir başka mahallenin okullarına götürerek kurtarmaya çalışıyor. Kimi anne, babalar çocuklarını çok zorlanarak, borçlanarak özel okullara yazdırarak bu sorunlardan kurtulmaya çalışıyor. Aslında sorundan kaçıyor. Bir kısmı sorunun farkında ama önemli bir kısmı için de şöyle bir durum söz konusu; zengine fen dersi fakire din dersi reva gibi algılandığı için okullarda yaşanan sorunları toplumumuz, velilerimiz çok net görmüyor.

    “ÇOCUKLARIMIZ CİDDİ BİR GELİŞME PROBLEMİYLE KARŞI KARŞIYA”

    Bugün çocuklarımız ne yazık ki çok ciddi bir gelişme problemiyle karşı karşıya. Bugün çocuklarımız dünyadaki olması gereken ortalamaların çok altında bir kemik gelişimine sahipler. Sebebi, yeteri kadar süt içemiyorlar, yeteri kadar kalsiyum alamıyorlar, yeteri kadar vitaminlerden nasiplenemiyorlar, meyveyi yiyemiyorlar. Çocuklarımızın zihinsel gelişimleri açısından çok tehlikeli günler bekliyor bizi. Bodurluk başladı. Yani birilerimizin anlayamadığı, uğrayamadığı bir şekliyle, yoksul çocuklar bodurlaşıyorlar, kısalıyorlar, cücelik başladı. Hem zihinsel gerilik, hem bedensel gerilik, hem kemiksel anlamda gerilik ne yazık ki korkunç noktalara geldi.

    “OKULLARDA KORKUNÇ BİR HİJYEN PROBLEMİ VAR, ÇOCUKLARIMIZ  TEMİZ SUYA ULAŞAMIYORLAR”

    Okullarımızda korkunç bir hijyen problemi söz konusu, okulları pislik götürüyor, okullar yaşanamaz hale geldi, okullar temizlenmez hale geldi. Diğer bir taraftan çocuklarımız günlük ihtiyaçları olan temiz suya ulaşamıyorlar. Bir çocuk günde sadece yarım litre su içebilmesi için minimum on beş lira para vermesi gerekiyor. Çocuklar beslenemiyorlar, çocuklar kuru ekmekle okula gitmek zorunda kalıyorlar. Bir eğitimci olarak söylüyorum, okullar arasında fırsat eşitsizliği çok derin. Kimi okullar çok gelişmiş teknolojik araçlarla donatılmışken, kimi okullar depreme dahi dayanıklı değil. Kim okullarda akıllı tahtalar, kimi okullarda kara tahtalar. Kimi okullarda bilgisayar düzenekleri, kimi okullarda defteri bulamayan çocuklar. Kimi okullarda on beş kişilik sınıflar, kimi okullarda altmış kişilik sınıflar. Kimi okullarda öğretmensiz geçen sınıflar, kimi okullarda özel öğretmenler. Dolayısıyla okullarda yaşadığımız problemler had safhada bunu toplumun bütün kesimlerine doğru anlatabilmek gerekiyor.

    “ZORUNLU DİN DERSLERİNE KARŞI VERDİĞİMİZ MÜCADELEDE HAKLI OLDUĞUMUZU BİR KERE DAHA ORTAYA ÇIKTI”

    -Alevi çocukların zorunlu din derslerine zorunlu katılımı bu yıl da devam ediyor? Danıştay’ın, AİHM’nin Alevi çocukların din derslerinden muaf tutulması için verdiği kararlar var. Ancak iktidar mahkeme kararlarını uygulamıyor. Bu kararların uygulanması nasıl sağlanabilir?

    Ülkede ne yazık ki yaşamın her alanına sirayet etmiş bir hile söz konusu. Ne yazık ki yüzyıllardır bir devlet geleneğine sahip olduğunu söyleyen Türkiye Cumhuriyeti Devleti, çağdaş, “daha medeni ülkelerin” iktidarlarını, hükümetlerini ya da hatta imza attıkları uluslararası anlaşmalarla kurulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ni dahi kandırabiliyorlar. Yani onlar da kandırılmaya çok müsaitler ya da bilerek kanıyorlar, bilmiyoruz. Ya da danışıklı dövüş var aralarında, bilmiyoruz. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve uluslararası anlaşmalardan doğan haklarımızdan kaynaklı verilen kararların önemli bir kısmını Türkiye sanki ilerleme kaydetmişçesine birtakım hilelerle, hileli adımlarla sanki Türkiye’de ilerleme varmış gibi algılatabiliyorlar. Belki de Avrupa bunları bilerek danışıklı dövüşlü bir şekilde yapıyor. Ahmak olması mümkün değil bu kadar, görmemesi mümkün değil. Örneğin mahkemelerin, davaların önemli bir kısmında, Türkiye yaptığı savunmalarda, ‘Alevilerin yok sayıldığı iddiaları doğru değildir. Bakın Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurduk’ diyebiliyor ve o “medeni devletler” de buna inanıyorlar. Halbuki kurdukları başkanlık Aleviliğin tümden ortadan kaldırılması için gayret gösteren, çaba harcayan bir kurum. Ya da ‘zorunlu din dersleriyle ilgili yapılan itirazlarda Aleviler haklıydı. Biz de din dersleri, kitaplarını Alevilik koyduk’ diyorlar. Din kitaplarına koydukları bir iki sayfa Alevilikle ilgili yalan bilgileri, doğruyu yansıtmayan bilgileri Alevilik olarak yutturup o yine tırnak içinde medeni ülke dediğimiz ülkeler de ‘evet bak koymuşsunuz’ diyerek bunlara kanıyor, bilerek ya da bilmeyerek. Yıllardır zorunlu din dersleri noktasında verdiğimiz mücadele ve bütün bunlara dair kazanımlarımızın hala uygulanamaması bu ülkede başka adaletsizlikleri de önünü açtı.

    “SADECE ALEVİLERİN LAİKLİK MÜCADELESİ VERMESİYLE BU ÜLKE DÜZLÜĞE ÇIKMAZ”

    Alevilerin mahkemelerden çıkarttıkları kararların dahi tanınmamasının geldiğimiz aşamadaki bir karşılığını söyleyeyim; bu ülkenin en tepe noktasındaki mahkeme Anayasa Mahkemesi’dir. Anayasa Mahkemesi seçilmiş bir milletvekilinin mecliste olması gerektiğini söylüyor ve bu yapılan uygulamanın yanlışlığını söylüyor ama Anayasa Mahkemesi bu devlet tarafından, hükümet tarafından tanınmıyor. Farkı ne? Bu devletin imzaladığı, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde karar altına aldığı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin verdiği zorunlu din dersleriyle ilgili karar uygulanmadığı gibi bugün de Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kararı da uygulamayan hale geliyor. Demek ki neymiş? Adalet sadece bizim için lazım değilmiş. Zorunlu din derslerine karşı verdiğimiz mücadelede de, Diyanet’e karşı verdiğimiz mücadelede de, laiklikle ilgili verdiğimiz mücadelede de ne kadar haklı olduğumuz ortaya bir kere daha çıktı. Mücadelemiz devam edecek. Sadece Alevilerin laiklik mücadelesi vermesiyle bu ülke düzlüğe çıkmaz, başarı elde edilemez. Bütün toplumun, pazar yerinden atık domatesleri toplamak zorunda olan ama bunun sebebini kavrayamayan insanlar bu mücadeleye katıldıklarında amacımıza ulaşırız.

    “DÜŞMANIMIZ ORTAKTIR, ULAŞMAK İSTEDİĞİMİZ YERDE HEPİMİZ AÇISINDAN ORTAKTIR”

    -Zorunlu din derslerinin kaldırılmasından ana dilinde eğitimin verilmesine, çocukların sağlıklı bir şekilde büyümesinden öğretmenlerin atanmasına kadar yaşanan sorunlara karşı toplumsal muhalefetin (Alevi kurumları, eğitim sendikaları, siyasi partiler vb.) yeterli tepkiyi ve farkındalığı ortaya koyamamasını neye bağlıyorsunuz?

    Sadece Türkiye’de değil dünyanın birçok yerinde mağdurların, mazlumların, ötekilerin güçlerini birleştirememesinin, egemenler açısından çok büyük nimet olduğunu düşünüyorum. Sadece Türkiye topraklarında değil, dünyanın her yerinde ezilenler, sömürülenler, yok sayılanlar, öteki duruma getirilenler güçlerini birleştiremedikleri için ne yazık ki emperyal ülkelerin bütün o kirli politikalarının kurbanını oluşmuş durumdalar. Bizim ilimizin toprağı kadar dahi olmayan İsrail bugün koskoca Orta Doğu’ya kök söktürüyor. Bunun ana sebebi, Orta Doğu’daki mazlumların birbirlerini boğazlamaktan, birbirlerinin boğazını kesmekten zaman bulup İsrail yayılmacılığını, Siyonizm’i ve arkasındaki ABD emperyalizminin gücünü görememelerinden kaynaklıdır. Bizim ülkemizde de yoksul haklar birbirlerine düşmanlık yapmakta ki düşmanlaştırıldılar, kutuplaştırıldılar, özellikle bu yapıldı ve bu nimetlerini topluyorlar. Yoksullar, emekçiler, emekliler, çiftçiler, köylüler, kadınlar, çevreciler, hayvanseverler, aklınıza gelen bütün mağdurlar, bütün ötekiler, birbirleriyle uğraşmaktan, güçlerini birleştirmemekten kaynaklı, yaşadığımız bütün bu kötülüklerin ne yazık ki sonuçlarına katlanıyor. Dolayısıyla esas olarak toplumsal muhalefet kesimlerinin kendilerine rehber edinmeleri gereken şey; bütün ötekilerin birlik içerisinde mücadele etmesidir, düşmanımız ortaktır. Aslında ulaşmak istediğimiz yerde hepimiz açısından ortaktır. Bugün emekliler ayrı yerlerde, maden işçileri ayrı yerlerde, çevreciler ayrı yerlerde, kadınlar ayrı yerlerde mücadele ettikleri sürece bu köhne, bu ceberut yapı devam edecektir. Toplumsal muhalefet kesimleri de sadece kendilerine dokunulduğunda değil toplumun tamamının sorunlarını kendi sorunları olarak gördüklerinde ancak başarıya ulaşabilirler.

    “SERMAYE İÇİN İTİBARDAN TASARRUF EDİLMEZ FAKAT ÇOCUKLARIN GELECEĞİNDEN TASARRUF EDİLİR”

    -Okullarda tasarruf adı altında temizlik görevlisi çalıştırılmamasını nasıl değerlendirirsiniz?

    Bu bir zulüm. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin geldiği noktayı gösteren bir durum. Çok yoğun tepkiler sayesinde 30 bin civarında bir temizlik elemanının görevlendirildiği bilgisi geldi. Bunların çalışma yöntemlerini bilmiyoruz, bunlar tam zamanlı mıdır? Ne kadarı maaşlıdır? Geçici işçi midir? Bunları bilmiyoruz ama bu çok vahim bir durum. Ülkenin büyük kesiminde, bu tasarruf tedbirlerinden kaynaklı çok daha büyük problemler ile karşı karşıyayız. Okullar açıldığında bu biraz görünür olduğu için gün yüzüne çıktı. Aslında birçok alanda bu sıkıntıları görmek mümkün. İzmir Adliyesi’ne yazın çok sıcağında gittiğimde koridorların hamam gibi olduğunu ama odaların serin gibi olduğunu görmüştüm. Oradaki görevliye sordum ‘klimalar mı bozuk?’ diye. ‘Hayır, tasarruf tedbirlerinden dolayı’ dendi. Halbuki kapısı penceresi açık idarecilerin, yöneticilerin, savcıların, hakimlerin odaları püfür püfür esiyordu ama koridorlar yanıyordu. Böyle bir ülkeye geldik. Hala o şatafatlı masalar, hala o büyük konvoylar, hala o devlet törenleri, karşılama törenleri devam ediyor, sermaye vergiden muaf tutuluyor, sermaye neredeyse hiçbir uçağın inip kalkmadığı havaalanlarından kaynaklı para alıyor, köprülerden para alıyor, otoyollardan para alıyor. Sermaye için tasarruf yok hatta itibardan tasarruf edilmez fakat okullardan edilir. Çocukların geleceğinden tasarruf edilir, çocukların su ihtiyacından, çocukların süt ihtiyacından, çocukların et ihtiyacından tasarruf edilir ama itibardan tasarruf edilmez. Saraylarımızın ışıkları sabahlara kadar yanmalı ama bunun karşılığında çocuklarımız susuz da kalabilir, etsiz de kalabilir, meyvesiz de kalabilir, vitaminsiz de kalabilir. Çünkü biz büyük milletiz, büyük ülkeyiz, büyük devletiz!

    Buse Nehir DEMİR/PİRHA

    İLGİLİ HABERLER

    -‘İnsanlar örgütlü olmadığı için çocuklarını otoriter, gerici, ırkçı rejimlere teslim ediyor’- VİDEO
    -‘AKP, okulları hem dincileştirme hem piyasalaştırma amacında; büyük tepki vermeliyiz’-VİDEO

    -‘Dersler siyasal İslam’ın hedeflediği içerikte; Mücadele cephesini oluşturmak zorundayız’-VİDEO

  • ‘Toplumsal muhalefet, şiddet karşısında bir direnç hattı geliştirmelidir’

    ‘Toplumsal muhalefet, şiddet karşısında bir direnç hattı geliştirmelidir’

    PİRHA- Doç. Dr. Hatice Çoban Keneş, kadınlara ve çocuklara yönelik artan şiddetin, patriarkal/erkek egemen düzenin ve cinsiyetçi iktidar yapılarının bir sonucu olduğuna dikkat çekti. Keneş, “Bu durum, devletin ve iktidar sahiplerinin şiddeti önlemek yerine meşrulaştırıcı politikalar ve uygulamalar geliştirdiğini göstermektedir. Toplumsal muhalefet, şiddetin sıradanlaşması karşısında yapısal sorunlarla yüzleşen ve bu sorunlarla mücadele eden bir direnç hattı geliştirmelidir” dedi.

    Şiddet; kavramsal bir alandan çıkıp yaşamın her alanına nüfuz etmiş durumda. Kadına, çocuğa, ağaca, suya, toprağa, hayvana, iktidarlar tarafından öteki görülen kimliklere, Aleviye, mülteciye, işçiye, emekçiye, emekliye, gence, öğrenciye, öğretmene, doktora yönelik şiddet tırmanmış durumda. Peki şiddet neden bu kadar arttı ve toplumun önemli bir kısmı tarafından normalleştirildi? Bu normalleşmede iktidarın payı nedir? Muhalefet neden şiddete karşı ses çıkarmıyor, toplumsal muhalefet neden alternatif üretmiyor?

    Konuya dair Munzur Üniversitesi İletişim Fakültesi‘nde Öğretim Üyesi olan Doç. Dr. Hatice Çoban Keneş sorularımızı yanıtladı.

    “KADIN CİNAYETLERİ İKTİDARIN TAHAKKÜM MEKANİZMASININ EN GÖRÜNÜR YANSIMALARIDIR

    PİRHA- Şiddet nedir? Şiddetin “iktidar” olgusuyla ilişkisini nasıl okumalı?

    DOÇ. DR. HATİCE ÇOBAN KENEŞ: Şiddet, bireyler, gruplar ve toplumlar arasındaki güç ve iktidar ilişkilerinin somut bir yansımasıdır. Şiddet olgusu yalnızca bireylerarası çatışmalarda değil, aynı zamanda toplumsal yapılar, devletlerarası ilişkiler ve ideolojik mücadelelerde de köklü bir şekilde yer bulur. Bu olgu, toplumsal düzenin sürdürülmesi, güç dengelerinin korunması ve iktidarın pekiştirilmesi süreçlerinde etkin bir araç olarak kullanılabilir. İktidar üzerine önemli düşünceleri olan Michel Foucault’nun da belirttiği gibi iktidar, bireylerin yaşamlarının her alanına nüfuz eder ve şiddet, bu iktidarın sürdürülmesinde bir araç olarak kullanılır.

    Özelikle kırılgan konumları dolayısıyla kadınlara ve çocuklara yönelik artan şiddet, patriarkal/erkek egemen düzenin ve cinsiyetçi iktidar yapılarının bir sonucudur. Bu şiddet, sadece bireysel bir saldırganlık olarak değil, toplumsal eşitsizliklerin derinleşmesinin bir yansıması olarak görülmelidir. Nitekim Türkiye’de kadınlara ve çocuklara yönelik şiddet olayları, bu güç dengesizliklerini perçinlemekte ve toplumsal düzenin devamlılığı için bir baskı aracı haline gelmektedir.

    Kadın cinayetleri ve çocuk istismarları, iktidarın tahakküm mekanizmasının en görünür yansımalarıdır. Bu şiddet vakalarında faillerin çoğu kez ya serbest bırakılması ya da hafif cezalar alması, şiddetin meşrulaştırıldığını ve sıradanlaştığını gösterir. Bu, şiddetin sadece bireysel bir öfke patlaması olmadığını, derin toplumsal yapısal sorunlarla bağlantılı olduğunu ortaya koyar.

    “ŞİDDET, TOPLUMSAL, EKONOMİK VE KÜLTÜREL YAPILARLA İÇ İÇE GEÇMİŞ BİR OLGUDUR”

    -Şiddet olgusunun sıradanlaşması ile karşı karşıyayız. Yaşam alanından, doğayı koruyana, kadından çocuğa yönelik ortaya çıkan bir şiddet sarmalı içindeyiz. Bundan yola çıkarak şiddetin sosyal, toplumsal ve ekonomik yansımaları var mıdır?

    Şiddetin sıradanlaşması, toplumsal yapının çözülmesi ve güven duygusunun kaybolması gibi sonuçlara yol açar. Şiddet artık yalnızca bireylerarası bir çatışma aracı olmaktan çıkmış, aynı zamanda toplumda derin bir korku ve güvensizlik yaratmıştır. Kadınlar kamusal alanlarda şiddet korkusuyla dolaşamazken, çocuklar da fiziksel ve duygusal travmalarla büyümektedir. Bu durum, toplumsal dokuyu zedelerken, şiddet karşısında bireylerin savunmasız kalmasına neden olur. Nitekim sadece 4 Ekim 2024 tarihinde birkaç saat içinde İstanbul’da yaşanan kadına yönelik erkek şiddeti ülkemiz açısından durumun vahametini ortaya koymaktadır. Semih Çelik, 4 Ekim 2024 tarihinde İstanbul’da yarım saat arayla iki genç kadını bir gösteri yapar gibi katletti.  Bu cinayetler, erkek şiddetinin ve cezasızlık politikalarının kadınları nasıl savunmasız bıraktığını bir kez daha gözler önüne sermektedir. Özellikle İkbal Uzuner’in ailesinin yaptığı açıklamalara göre, Çelik hakkında defalarca şikayette bulunulmuş, ancak hiçbir sonuç alınamamış. Bu durum, kadınların devlet tarafından korunmadığı ve erkek şiddetinin önlenmesinde ciddi eksiklikler olduğunu bir kez daha göstermektedir. Aynı gün, Taksim İstiklal Caddesi’nde iki erkeğin bir kadına tecavüz girişiminde bulunması ve faillerin serbest bırakılması, ancak sosyal medyanın baskısı üzerine tekrar tutuklanmaları, hukuki sistemin ne kadar kırılgan ve adaletsiz olduğunu gösteriyor. Bu olaylar, Türkiye’de şiddetin sıradanlaştığını ve toplumun her kesiminde derin bir korku ve güvensizlik yarattığını ortaya koymaktadır. Bu yalnızca kadın cinayetleri ve cinsel saldırılarla sınırlı değil; çocuklara yönelik şiddet de aynı şekilde toplumu derinden yaralıyor. Örneğin, Narin Güran isimli 8 yaşındaki çocuğun kendi ailesi içinde öldürülmesi, tüm mahallenin ağız birliği ile susması, failler arasında olan mahalle muhtarı amcasının iktidar mensuplarıyla ilişkisi ve cinayetin hala tam olarak çözülememiş olması adaletin olmadığı duygusunu pekiştirmektedir. Türkiye, kadınlar ve çocuklar için adeta bir mezarlığa dönüşmüş durumda. Bu nedenle şiddet bu kadar yaygın iken sıklıkla haber diline yansıyan ve dolaşıma sokulan bireysel sorunlara, örneğin “uyuşturucu kullanıyordu”, “alkollüydü”, “psikolojik sorunları vardı” gibi mazeretlerle açıklamak, gerçeği ıskalamaktır. Şiddet, bu bireysel olayların ötesinde toplumsal, ekonomik ve kültürel yapılarla iç içe geçmiş bir olgudur ve bu yapısal sorunları ele almadan şiddetin köklerine inmek mümkün değildir.

    Ekonomik yoksunlukların ve güvencesiz olmanın da şiddet ile doğrudan ve dolaylı ilişkilerini görmek gerekir. Kadınların ekonomik bağımsızlıklarını kazanmamaları, onları şiddete karşı daha kırılgan hale getirir. Kadınlar iş gücüne katılımda eşit fırsatlara sahip olmadıklarında, ekonomik güvencesizlik şiddeti artırıcı bir faktör haline gelir.  Ya da ekonomik sorunlar karşısında hem erkek şiddeti açısından hem şiddetin hedefi açısından kadınlar ve çocuklar kırılgan konumdadırlar. Bu açıdan toplumsal cinsiyet eşitsizliği, eğitimsizlik ve yoksulluk gibi yapısal sorunlar, şiddetin yalnızca bireylerarası bir çatışma değil, aynı zamanda ekonomik adaletsizliklerin ve toplumsal eşitsizliklerin bir yansıması olarak karşımıza çıkar.

    “ŞİDDETİ, PATRİARKAL YAPILARIN BİR UZANTISI OLARAK OKUMAK GEREKLİDİR”

    -Son yıllarda artan şiddeti -kadınlara, çocuklara, ekolojistlere, işçilere- nasıl değerlendirirsiniz?

    Son yıllarda kadınlara, çocuklara, ekolojistlere ve işçilere yönelik şiddet vakalarındaki belirgin artış toplumsal eşitsizliklerin, hukuki yetersizliklerin ve ekonomik kırılganlıkların bir sonucudur. Kadın cinayetleri, çevrecilerin öldürülmesi ya da işçilerin çalışma şartları yüzünden maruz kaldığı şiddet, toplumda yaygın olan tahakküm ilişkilerinin ve iktidar mekanizmalarının şiddet yoluyla kendini devam ettirdiğinin bir göstergesidir.

    Şiddetin bu denli yaygınlaşması, yalnızca bireylerarası bir sorun olmaktan çıkıp toplumsal bir sorun haline gelmiştir. Özellikle kadınlara ve çocuklara yönelik şiddet, patriarkal normlar ve toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinin bir sonucudur. Bu durum, devletin ve iktidar sahiplerinin şiddeti önlemek yerine meşrulaştırıcı politikalar ve uygulamalar geliştirdiğini göstermektedir. Bu anlamda şiddeti, toplumsal iktidar ilişkilerinin ve patriarkal yapıların bir uzantısı olarak okumak gereklidir.

    “TOPLUMSAL MUHALEFET ŞİDDETİN KÖKENİNE İNMELİ”

    – Şiddetin önüne geçmek için toplumsal muhalefet ne yapmalı?

    Toplumsal muhalefet, şiddetin sıradanlaşması karşısında yapısal sorunlarla yüzleşen ve bu sorunlarla mücadele eden bir direnç hattı geliştirmelidir. Şiddetin yalnızca bireysel öfke patlamaları ya da adli vakalar olmadığı, toplumsal eşitsizliklerin ve adalet mekanizmalarındaki yetersizliklerin bir sonucu olduğu kabul edilmelidir. Bu kapsamda toplumsal muhalefetin atabileceği bazı adımlar şunlardır:

    Toplumsal Cinsiyet Eşitliğinin Güçlendirilmesi; kadınlara ve çocuklara yönelik şiddetin temel sebeplerinden biri olan toplumsal cinsiyet eşitsizliği ile mücadele edilmelidir. Kadınların ekonomik bağımsızlıklarını kazanmaları, sosyal hayatta eşit temsile sahip olmaları, şiddetin azalmasına katkı sağlayacaktır.

    Hukuki Reformlar ve Yargının Güçlendirilmesi; kadın cinayetleri, cinsel saldırılar ve çocuk istismarları gibi suçlar için daha caydırıcı cezalar uygulanmalı ve adalet mekanizmaları güçlendirilmelidir. Sosyal medya baskısıyla hareket eden bir adalet sistemi yerine, hukukun işlerliği sağlanmalıdır.

    Ekonomik Eşitsizliklerin Giderilmesi; kadınların ekonomik bağımsızlıklarını kazanmaları, onları şiddete karşı daha korunaklı hale getirecektir. Bu nedenle toplumsal muhalefet, kadınların iş gücüne katılımını destekleyen politikalar için mücadele etmelidir.

    Dayanışma ve Şiddetsiz Direniş; toplumsal muhalefet, şiddetsiz direniş yöntemleri ve geniş kapsamlı dayanışma ağları kurarak şiddetin her türüne karşı güçlü bir toplumsal direnç inşa etmelidir. Kadınlar, çocuklar, LGBTİ+lar, işçiler ve ekolojistler arasında güçlü bir dayanışma oluşturulmalı ve bu gruplar arasında sürekli bir destek hattı kurulmalıdır.

    Sonuç olarak, toplumsal muhalefet şiddetin kökenine inerek, adalet sistemindeki eksiklikler, toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri ve ekonomik adaletsizliklerle yüzleşmeli, şiddetsiz bir toplum inşa etmek için yapısal dönüşümler için mücadele etmelidir.

    Nuray Atmaca/DERSİM

    İLGİLİ HABERLER

    ‘Devletin kullandığı şiddet politikası çok içselleştirildi’ – VİDEO
    >‘Toplumsal faşizme, şiddete karşı en güçlü direnişi kadın hareketi gösteriyor’- VİDEO

    ‘Erkek egemen sistem şiddetin sıradanlaşmasını istiyor’ – VİDEO

     

  • ‘Alevi kurumları tüzüklerini düzenlemeli, cem erkanını Aleviliğe uygun formata getirmeli’

    ‘Alevi kurumları tüzüklerini düzenlemeli, cem erkanını Aleviliğe uygun formata getirmeli’

    PİRHA- AKP hükümetinin kurduğu Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın yüzyıllardır ketleden, asimile eden bir geleneğin devamı olduğunu belirten 17+Alevi Kadınlar oluşumundan Araştırmacı Yazar Ceren Ataş, “Niyeti “Yavuzluk” olan bir kurumdan “Alilik” beklemek mümkün değil” dedi. Ataş, Alevi kurumlarının ciddi bir şekilde tüzüklerini düzenlemeleri, cem erkanının içeriğini reform ederek, özellikle cenaze erkanlarını Aleviliğe uygun formata getirmeleri gerektiğini kaydetti. 

    Türkiye’de Alevi inancının hala devlet tarafından tanınmadığı bir süreç yaşanıyor. Alevi toplumunun temel talepleri var. Bunlar; zorunlu din dersinin kaldırılması, cemevine ibadethane statüsü verilmesi, eşit yurttaşlığı içeren yeni bir anayasanın yapılması, Alevilere karşı işlenen nefret suçlarının açığa çıkarılması ve nefret suçlarının önüne geçilmesi için hukuki tedbirlerin alınması, Alevilere karşı yapılmış kıyım, katliam ve asimilasyon uygulamalarıyla yüzleşilmesi, gerek kamu kaynaklarının ve gerekse kamu kadrolarının liyakat, adalet ve eşitlik ilkelerine göre dağılımının sağlanması.

    Bu talepler hükümet tarafından yerine getirilmiyor, Alevilerin açtığı davalarda lehte verilmiş mahkeme kararları dahi tanınmıyor. AKP, Alevilere rağmen Alevi inancını tanımlıyor, Alevi örgütlerini muhatap almıyor.

    9 Kasım 2022 tarih ve 32008 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 112 numaralı Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kuruldu. Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ve yönetimi, Alevi inancından uzak bir bakış açısına sahip. Bu başkanlık da hükümet gibi Alevi örgütlerini yok sayan bir yerde duruyor.

    Alevi Diyaneti olarak adlandırılan başkanlığı Alevi örgütleri de kesin bir dille reddediyor. Ayrıca AKP hükümeti Alevi Bektaşi Ansiklopedisi hazırlamak için de Sünni akademisyenler ve ilahiyatçılardan oluşan kadro kurdu.

    Alevi toplumunu en çok rahatsız eden sorunlardan biri de eğitim-öğretim sisteminin dinselleştirilmesi, okullarda tarikatların, cemaatlerin, dinci vakıfların etkili olması!

    Alevilerin temel sorunlarının çözümü konusunda ve eğitim sistemindeki bu gericileşmeye, asimilasyona karşı, Aleviler/Alevi örgütleri ne yapmalı? Nasıl bir yol izlenmeli?

    Bu sorularımızı 17+ Alevi Kadınlar oluşumundan Araştırmacı Yazar Ceren Ataş yanıtladı.

    “NİYETİ YAVUZLUK OLAN BİR KURUMDAN ALİLİK BEKLEMEK MÜMKÜN DEĞİL”

    PİRHA: AKP hükümeti, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurdu. Bu başkanlık temsilcileri pek çok ilde birçok cemevine gidip görüşmeler yaptı/yapıyor. Görüşmelerde hala cemevinin ihtiyaçları soruluyor ve başkanlığı tanımaları isteniyor. Alevilerin temel talepleri ve asıl sorunları konuşulmuyor, bir çözüm üretilmiyor. Bu konudaki görüşünüz nedir?

    CEREN ATAŞ: Öncelikle şunun altını çizmek isterim ki Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın Alevi toplumu için herhangi bir karşılığı, kabulü, meşruluğu yok. Onlar da bunun farkında oldukları için bu görüşmeleri yapıyorlar ve çabalarının neye karşılık geleceğini kestiremiyorlar. Bu bağlamda baktığımızda bu atanmış kadronun yaptığı cemevi ziyaretlerinden de “Aleviliğe ve Alevi toplumuna” dair bir yarar sağlayacağı beklentimiz olmadığı gibi, esas niyetin ne olduğunu görebiliyoruz. Alevi toplumunu değiştirme, dönüştürme, kontrol altına alma. “Size Aleviliği bizim formatımızla öğreteceğiz” iddiası yeni değil, ilk değil. Yüzyıllardır gerek katlederek gerekse asimile ederek süregelen bir geleneğin devamı bu kurum. Niyeti “Yavuzluk” olan bir kurumdan “Alilik” beklemek mümkün değil. Asıl sorunlar konuşulursa o başkanlığın ortadan kalkması ilk hedef olacaktır.

    “IRKÇI KAFA YAPISI BU BAŞKANLIĞA TESADÜF OLARAK ATANMADI”

    -MHP destekli AKP hükümeti, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurarken Alevi örgütlülüğünü muhatap almadı. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı da bu ciddiyetsizliği, dışlamayı devam ettiriyor. Başkanlığın başındaki Alirıza Özdemir ülkücü-MHP geleneğinden geliyor. Hiçbir şekilde Alevi örgütleriyle iletişim kurmadı. Zaten kurumlar da bu başkanlığı asimilasyon merkezi olduğunu beyan ederek tanımadıklarını ilan etmişti başından beri. Dolayısıyla Alevilerin temel sorunları bu şekilde çözülebilir mi? Siz bu durumu nasıl değerlendirirsiniz?

    Alevi örgütlülüğü hükümetin atadığı başkanlığa amasız/ fakatsız karşı bir tavırda olduğu için elbette muhatap alınmayacaktı. Şaşırtıcı değil ki başkanlığın kurulma amacı, Alevi örgütlüğünün bağımsızlığını ortadan kaldırmak, buna müdahale edip Alevileri kontrol altında hükümetçe “güvenli” bir alana sevk etmek. Örneğin İstanbul’da gerçekleşen Büyük Alevi Kurultayı’nı hatırlayalım, oradaki konuşmalar bize şunu gösteriyordu: Alevi örgütleri etnik olarak Alevi çeşitliliğini tanıyan ve bu renklerle övünen, kadın erkek eşitliğini önemseyen, Analar ve Dedeleri birlikte görmek isteyen, LGBTİ+ haklarına dair dayanışmacı bir tavır içinde olan, insana-doğaya-hayvana değer veren bir tutumla Alevilik inancını kendi başına bir inanç olarak tanımlayıp “mezhep, İslam yorumu, felsefe” gibi gerçeğinden kopuk tavrı reddeden bir noktadaydı. Tabii ki bu saydıklarımızın hepsi devletin istediği Alevi formatına uymuyor. Ülkücü geleneğe de uymuyor.

    Resmi devlet yazıcılığı ve Türkçü araştırmacıları “gerçek Türkler Alevidir”, “Alevilik bir Türk inancıdır”, “Kürt Alevi yoktur” gibi ırkçı zihniyeti her ne kadar senelerdir Alevi kurumlarına, cemevlerine sokmak istese de başarılı olamadı. Bu fikri benimseyen Alevilerin oranı oldukça düşük. Bu resmi ideolojinin Aleviliğe müdahalesi. Bu fikir Türkçüler tarafından Alevi toplumuna zerk ediliyor. Aleviler bilir ki Alevilik ırksal üstünlüğü, ırksal farklılıkları reddeder. 72 millete bir nazarla bakmak düsturunu vurgular. Özetle, tabii ki ırkçı kafa yapısı bu başkanlığa tesadüf olarak atanmadı; ancak hedeflenen kültürel asimilasyon daha önce işe yaramadığı gibi yine işe yaramayacak.

    “ALEVİ KADIN ARAŞTIRMACILARIN, YAZARLARIN DESTEKLENMESİ GEREKİYOR”

    -Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, aralarında bir iki kendi belirledikleri Alevi olsa da ağırlıklı olarak İslamcı akademisyenlere ve ilahiyatçılara Alevi Bektaşi Ansiklopedisi hazırlatıyor. Buna Alevi örgütleri yazılı bir açıklamayla tepki verdi. Sizce Aleviler/Alevi örgütleri ne yapmalı? Nasıl bir yol izlenmeli bu çalışmaya karşı?

    Bunu ciddiye almak gerekiyor, öte yandan ciddiye almamak gerekiyor. Neden derseniz, resmi ideolojinin bugüne dek masa başında yazdırdığı Alevilik hem Türkçü hem Aleviliği İslam’ın içinde eriten, aynı zamanda ırkçı ve erkek egemen bir Alevilikti. Resmi tezler Alevi erenlerinin hepsini erkekleştirmiş, hepsini hacı yapmıştır. Oldukça asimilasyon içeren bu resmi tarihçilik eğer Alevi toplumunu asimile etmeye yarasaydı zaten bu atanmış başkanlık bugün kurulmazdı. Aleviler yüzyıllardır istedikleri gibi asimile edemedikleri için bu atağı gerçekleştirdiler. Peki tüm tarih yazımı erkekçe, Türkçülükle ve İslamla bezeliyken neden Aleviler asimile olmadı? Çünkü Aleviliğin sözlü anlatısı, deyişleri, beyitleri, yerel ziyaretlerinin anlatıları, doğa ile iç içe geçmiş yapısı Aleviliğin kendi öz değerlerini, düsturunu ve felsefesini korumaya yetti.

    Dersim’deki Munzir Bava ziyaretinin anlatısındaki Munzir’in adını Munzur yapıp, hikayeyi evirip çevirip çobanı hacca göndermekle iş bitseydi şimdi tüm Dersimlilerin hacca gitmesi gerekirdi. Diğer bir örnekle Türkmen Alevilerin serçeşmesi Hace Bektaş Veli’yi bugün resmi tarih çalışmalarında hacı, hoca, namaz kılan, abdest alan bir şeyh gibi okuyoruz. Peki Alevilerin nazarında öyle mi? Hace Bektaş, Aleviler için Babai ayaklanmasının mücadelecilerinden, dine-kitaba sığmayan evliyası, Kadıncık Ana’nın eşi değil eşiti olan bir eren ve onun yolundan giden Aleviler de kendi inançlarını Alevice yaşamaya devam ediyorlar.

    ALEVİ YAZARLAR, ARAŞTIRMACILAR ARASINDA ERKEKLERİ KADINLARDAN DAHA ÇOK DESTEKLİYORLAR

    Elbette Alevi tarihinin resmi tarihteki ele alınış biçiminden rahatsızım ve bu asimilasyon çabasına karşı mücadele edeceğim; ancak korkmuyorum da. Bizim gibi Alevi araştırmacıların Aleviliği yeniden yeniden yeniden yazmaya devam etmemiz gerekiyor. Kadıncıl, bağımsız ve rengarenk bir şekilde. Bu noktada Alevi örgütlerinin de Alevi araştırmacıları desteklemesi gerekiyor. Alevi kurumları bu konuda ciddi eksiklik içerisinde. Belli başlı birkaç akademisyenden başka hiçbir akademisyene, araştırmacıya üretme, dayanışma, çalışma imkânı sunmuyorlar. Alevi yazarlar, araştırmacılar arasında erkekleri kadınlardan daha çok destekliyorlar. Bu bağlamda Alevi kurumlarına ciddi iş düşüyor; eğer bu dayanışmayı ve sorumluluğu yerine getirmezlerse aynı şekilde birkaç isimle çalışmaya devam ederlerse üretilecek çalışmalar yetersiz olacaktır.
    Aleviler ve Alevi kurumları Türkçülük ve İslam’ın asimilasyonuna karşı mücadele etmek istiyorsa buna karşı güçlendirilecek en önemli adım Alevi kadınların önünün açmak olacaktır. Gerek örgütlenmede, gerek Ana’ların önünün açılmasında ve gerekse de Alevilik ve Alevi toplumunda Alevi kadınlar üzerine çalışmalar yapan Alevi kadın araştırmacıların, yazarların güçlendirilmesi, desteklenmesi gerekiyor. Alevi kurumu ve toplumu içinde cinsiyetçilikle, eşitsizliğe karşı verilecek mücadele Türk İslam sentezinin panzehiridir. Alevi kurumlarının bunun farkında olduklarını düşünüyorum. Geriye kalıyor kendilerini değiştirme çabası.

    “CEMEVLERİ DE ALEVİLİĞİ DOĞRU YAŞATMIYOR, İSLAMİ BİRÇOK UYGULAMA VAR”

    -Okullarda “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum” (ÇEDES) projesi kapsamında imamlar, müftüler ders vermeye başladı. Çocuklar camilere götürülüyor. Ayrıca okullarda mescitler açılıyor. Dini faaliyetler anaokullarına kadar indi. Dinci vakıflarla ve cemaatlerle yasa dışı şekilde protokoller imzalanıyor ve öğrenciler kontrolsüz bir şekilde dini faaliyetlere götürülüyor. Laik eğitim öğretim tamamen yok edilmiş durumda. Alevi çocukların ve ailelerinin pek çok zorluğu yaşadığını biliyoruz. Ancak Alevi kurumları bu konuda bir tepkiyi örgütleyemedi. Eğitim sistemindeki bu gericileşmeye karşı neler yapılabilir, önerileriniz nelerdir?

    Aleviler bağlamında konuşacaksak; Alevilik seküler bir inanç. Eğitimde herhangi bir inancın bu denli dayatılmasına tüm Aleviler karşı çıkmalıdır. Çevremizde gözlemliyorum, Alevi çocukları ayetlerden, hadislerden bahsediyorlar. Bana göre 8 yaşında bir çocuğun bunları konuşmaması gerekiyor. Öyle sanıyorum ki bizim en çok dikkat etmemiz gereken asimilasyon yöntemi bu. Çünkü çocuk beyni çok tazedir ve her duyduğunu tertemiz bir şekilde kapar. Bu korku ile çocuklarını cemevlerine getiren aileleri görüyorum. “Çocuklarımızı asimile edecekler diye zorla cemevine getiriyoruz” diyorlar. Ancak üzülerek söylüyorum ki, şahsen benim de üstünde defalarca durduğum bir konu var, kimi Cemevleri de Aleviliği doğru yaşatmıyor. Bazı Cemevlerinde harem-selamlık oturma düzeni, başörtüsü dayatması, abdest alma yerlerinin yapılması, cem erkanında fatiha okunması, cenaze erkanlarında Türkçe namaz kıldırılması gibi daha sayabileceğim İslami bir çok uygulama var ve dolayısıyla çocukları devletin asimilasyonundan koruyalım derken bu cemevlerine getirip aynı asimilasyona ellerine teslim ediyor aileler.

    “ALEVİ KURUMLARI TÜZÜKLERİNİ DÜZENLEMELİ, CEM ERKANINI ALEVİLİĞE UYGUN FORMATA GETİRMELİ”

    Alevi topumu için gerçekten hizmet veren Alevi kurumlarının ciddi bir şekilde tüzüklerini düzenlemeleri, cem erkanının içeriğini reform ederek Aleviliğe uygun formata getirmeleri gerekiyor ve de en önemlisi cenaze erkanları. Bunları ciddiye almadıkça asimile oluyor Alevi toplumu. Bugün Kuran kursu veren cemevleri ve orada birçok Alevi çocuğu kayıtlı. İktidarın İslamcı cemaatlere yol vermesi ve o aracılıkla eğitim sistemini mahvetmesi ne kadar tehlikeliyse cemevlerindeki durum da bir o kadar tehlikeli. Bence bu ikisini beraber ele almalıyız ve önce Alevi kurumlarını düzene sokmalıyız.

    “SÜNNİ KESİMDEN FARK KALMAYINCA KURAN KURSU AÇILMASI SIRITMIYOR”

    -Aleviler yıllardır çocuklarının zorunlu din dersine girmemesi için mücadele ediyor. Mahkemelere taşındı. Aynı zamanda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gidildi ve davalar kazanıldı. Hükümet kararları uygulamadı. Öte yandan, zorunlu din dersi mücadelesini boşa düşürecek bir sorun var. Bazı cemevlerinde yıllardır Kuran kursu veriliyor. Bunlardan biri Kartal Cemevi. Ne yazık ki hem mahkeme kararlarının uygulanması için hem de Kuran kursu veren cemevi/derneklere yeterli baskı, tepki, örgütlenme yapılamadı. Cemevlerinde Kuran kursu verilmesinin önüne nasıl geçilebilir?

    Cemevlerinde Kuran kursu verilmesi gerçekten çok ürkütücü ancak az önce de bahsettiğim gibi cemevlerinin tek İslami uygulaması bu değil. Cemevi Dedelerinin bir kısmı yolundan saptı, “Alevilik gerçek İslam’dır” düsturu ile Anaları reddediyorlar. Bana sorarsanız bunların hepsi birbiri ile bağlantılı. Anaları reddedip Alevi kadınları görmezden gelmek, cemevinde kadın erkek eşitliğini sağlayamamayı doğuruyor. Kadın erkek eşitliği olmayınca can olunmuyor ve cem erkanında kadınlar ve erkekler birbirinden harem- selamlık şekilde uzak durma fikrini sorgulamıyor, öyle oturabiliyor. Harem selamlık sistem olunca kadınlara zorla başörtüsü taktırılıyor cemevlerinde. Yönetimlerde kadınların sayısı oldukça düşük, başkanlık makamlarında sadece erkekler var, eşit başkan sayısı az. Çok önemli bir diğer şey yönetim organlarında yer alacak kadınların kadın bilincine sahip olmaları. Aynı şey Analar için de geçerli. Kurumlara seçilen, delege olan Alevi kadınlarının oranı erkeklere oranla düşük. Ev içinde kadına yönelik şiddet hepimiz biliyoruz ki yüksek… Bunların olduğu bir topluluğun Sünni kesimden farkı yok değil mi? Sünni kesimden fark kalmayınca Kuran kursu açılması da sırıtmıyor açıkçası. Bu yüzden en başa dönmeliyiz, Aleviliğin ayrı bir inanç olduğunu, varoluş anlatısını, Alevilikte ölüm olmadığını, çok dilli ve çok kültürlü olduğunu anlatmalıyız. Kadın ile erkeğin Alevilikte eşit olduğunu, kadın regl oluyor diye kadını posta oturtmayan dedeleri ceme almamayı öğrenmeliyiz. Eğer bu noktalardan fire verirsek elbette kuran kursunu kaldırmamız da zorlaşır. Cemevinde başı örtülü, erkeklerle tokalaşmayan kadınlar olursa çocuklar kuran kursuna da gider, Hacca da gider.

    “CİDDİ BİR DAYANIŞMA GEREKİYOR”

    -Alevi nefretinin, Alevi asimilasyonunun yükseldiği bir dönem yaşıyoruz. Kurumların geleceğe dair projeler üretmesi, kalıcı hukuk komisyonları kurulması, kararların çabuk alınması, hızlı refleks gösterilmesi, cemevlerinin ibadetin yanında birer okula çevrilmesi, asimilasyonun önüne geçilmesi gibi pek çok konuda toplum Alevi örgütlülüğünden çok şey bekliyor. Kurumlara neler önerirsiniz? Önermekle kalmayıp birlikte neler yapılabilir?

    Yaptığı çalışmalar, ürettiği fikirler ve siyasi tutumları nedeniyle sık sık PİRHA’da haberlerini gördüğümüz 17+ Alevi Kadınlar grubumuzda 8 senedir kadın arkadaşlarımızla çalışma yürütüyoruz. Bizim önerdiğimiz ve çok önemsediğimiz bir konu var, yukarıda da değindim. Alevilik anlatılarını, Aleviliği bir de kadınlardan dinlemek Aleviliği kadınlardan öğrenmek. Biz bağımsız, feminist Alevi kadınlardan oluşan, farklı etnik kökenlerden gelen kadınların yan yana gelmesiyle olmuş bir grubuz. Derdimiz bir özne olarak Alevilikte kadınların varlıklarını, katkılarını ortaya çıkarmak. Çünkü Alevi toplumu da büyük oranda erkek egemen bir topuma dönüşmüş maalesef. Oysa Alevilik kadıncıl bir inanç. Kandildeki nur, Ana Fatma, yani her şeyin başı.
    Biz de araştırmalarımızda kullandığımız feminist metodoloji ile Alevilerin bile üzerini örtmeye çalıştığı, unutturmayı amaçladığı kadıncıl Aleviliği yaşatmak için çabalıyoruz. Aklımız, enerjimiz, imkânlarımız yettiğince. Bu konuda gelinen sonucu yeterli görmesek de başlangıçtaki duruma göre azımsanamayacak bir yol aldığımıza inanıyoruz. Çünkü artık inatla ve özenle ürettiğimiz, baskılara rağmen susmadan dillendirdiğimiz fikirlerimiz çok geniş kesimlerce kabul edildi. Daha önce erkek yöneticileri “incitecek” söylemleri dillerine almayan nice insan artık rahat konuşuyor. Kendisine feminist demeyen kadınlar feministim diyor. Bu da bizim gibi Alevi feminist kadınların göğsünü kabartıyor.
    Elbette daha çok baştayız. Alevi toplumuna kadıncıl Aleviliği anlatıp, bu tür çalışmaları çoğaltmak, yazmak, yeniden üretmek ve anlatmak gerekiyor. Bu noktada bağımsız feminist araştırmacılara mikrofon uzatmak gerekiyor. Kurumlardaki koltuklaşmanın ortadan kalkması gerekiyor. En önemlisi de başta kadınlar arasında olmak üzere ciddi bir dayanışma gerekiyor. Ve ötekileştiren, dışlayan her eylemin bir bu topluma negatif geri dönüşü olduğunu, bu tür tutumların mutlaka gün gelip ayağımıza dolanacağını unutmamak gerekiyor.

    Devrim FINDIK/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER:

    1-‘İktidar manevralar yapıyor; bir duruşumuz olmalı, belirleyici olmamız gerekiyor-VİDEO
    2-‘Alevi örgütleri mücadeleyi toplumsallaştırmalı, Alevi ailelerle ortaklaşılmalı’- VİDEO
    3- ‘Alevi kurumları ortaklaşa bir enstitü kurabilirler; bir hukuk birimi kurulabilir’ – VİDEO
    4-‘Mutlaka hukuk komisyonu kurulmalı, sorunlara çözüm üreten bir örgütlülük olmalı’-VİDEO
    5-‘Alevilerin sorunu siyasetle, hukuk mücadelesiyle çözülür; ciddi çalışmalara başlanmalı’
    6- ‘Cemevlerini ibadetin yanında sosyal, kültürel merkeze dönüştürmeliyiz, insana dokunmalıyız-VİDEO
    7-‘Sünni ulema zihniyetinin inancımızı bize anlatması mücadele etmemiz gereken bir durum’- VİDEO
    8- ‘Alevi kurumlarının bünyelerinde siyasi birimler oluşturulmalı, ortak akılla hareket edilmeli’
    9-‘Aleviler sokakta, hukuksal alanda mücadele etmeli ve sivil itaatsizlik örgütlenmelidir’
    10-‘Alevi enstitüleri kurularak inançtaki resmi ideolojinin yarattığı deformasyonlar ayıklanmalıdır’- VİDEO
    11-‘Alevi örgütlenmesinin yeni bir inşaya ihtiyacı var; dernekler yasasından çıkılmalı’-VİDEO
    12-‘Asimilasyonla mücadele ilk olarak devletle değil cemevlerinde başlamalı’-VİDEO
    13-‘Bilimsel çalışmalar yapılmalı; Sadece anma günleri ile Alevilik yeniden inşa edilemez’-VİDEO
    14-‘Alevi örgütleri mücadeleyi toplumsallaştırmalı, Alevi ailelerle ortaklaşılmalı’
    15-‘Alevi kurumlarının örgütlülüğe önem vermesi gerekiyor, örgütlü olmak güçtür’ -VİDEO
    16- ‘Aleviliği yaşamayı ve yaşatmayı merkezimize almalıyız, tehlikeli olan iç asimilasyon’
    17-‘Asimilasyona karşı aktif direniş ve sivil itaatsizliği örgütlemek gerekiyor; o zaman hak alınır’
    18-‘Asimilasyona karşı çıkmak onun alternatifini oluşturmakla mümkündür, program ve hedef olmalı’-VİDEO

    19-‘Bazı Alevi kurumlarının merkezi kurum olma arzusu, en yapılmayacak şeylerden biri’
    20- ‘Bazı cemevlerinde Sünni-Şii erkan uygulanıyor, buna ses çıkarılması lazım’- VİDEO 
    ‘Alevi örgütleri iyi bir eğitimden geçmeli, neler yapılacağı konusunda bir karar çıkartmalı’-VİDEO
    21- ‘Cemevi Başkanlığı’na karşı ortak mücadele hattı örülürse asimilasyon bertaraf edilebilir’-VİDEO

    22-‘Alevi dünyasında emek veren herkes asimilasyona karşı adım atmalı; bu güce sahibiz’

    23-‘Topyekün saldırıya karşı etkin bir mücadele hattı kurulmalı, sivil itaatsizlik olmalı- VİDEO

     

  • ‘Cemevi Başkanlığı’na karşı ortak mücadele hattı örülürse asimilasyon bertaraf edilebilir’-VİDEO

    ‘Cemevi Başkanlığı’na karşı ortak mücadele hattı örülürse asimilasyon bertaraf edilebilir’-VİDEO

    PİRHA- Kızıldeli Ocağı Hizmetkarı Mustafa Sazcı, hükümetin kurduğu Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın Alevi Bektaşilere yönelik asimilasyon politikalarına karşı ortak mücadele hattı oluşturulması gerektiğini söyledi. Özellikle örgütsüz olan köyler ve derneklerin seçildiğine işaret eden Sazcı, “AKP, Alevi Bektaşi kurumların boş bıraktığı her alanı kendi düşüncelerini empoze edebilecek bir araç haline getirerek dolduruyor. Alevi kurumlarında esas yapılması gereken şey gençlik örgütlenmesinin örgütlenmesidir. Gençliğin bir meclis oluşturması ve o meclisin yönetimde doğrudan söz sahibi olması gerekir” dedi.

    Türkiye’de Alevi inancının hala devlet tarafından tanınmadığı bir süreç yaşanıyor. Alevi toplumunun temel talepleri var. Bunlar; zorunlu din dersinin kaldırılması, cemevine ibadethane statüsü verilmesi, eşit yurttaşlığı içeren yeni bir anayasanın yapılması, Alevilere karşı işlenen nefret suçlarının açığa çıkarılması ve nefret suçlarının önüne geçilmesi için hukuki tedbirlerin alınması, Alevilere karşı yapılmış kıyım, katliam ve asimilasyon uygulamalarıyla yüzleşilmesi, gerek kamu kaynaklarının ve gerekse kamu kadrolarının liyakat, adalet ve eşitlik ilkelerine göre dağılımının sağlanması.
    Bu talepler hükümet tarafından yerine getirilmiyor, Alevilerin açtığı davalarda lehte verilmiş mahkeme kararları dahi tanınmıyor. AKP, Alevilere rağmen Alevi inancını tanımlıyor, Alevi örgütlerini muhatap almıyor.

    9 Kasım 2022 tarih ve 32008 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 112 numaralı cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kuruldu. Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ve yönetimi, Alevi inancından uzak bir bakış açısına sahip. Bu başkanlık da aynı hükümet gibi Alevi örgütlerini yok sayan bir yerde duruyor.

    Alevi Diyaneti olarak adlandırılan başkanlığı Alevi örgütleri kesin bir dille reddediyor. AKP hükümeti Alevi Bektaşi Ansiklopedisi hazırlamak için de Sünni akademisyenler ve ilahiyatçılardan oluşan kadro kurdu.

    Alevi toplumunu en çok rahatsız eden sorunlardan biri de eğitim-öğretim sisteminin dinselleştirilmesi, okullarda tarikatların, dinci vakıfların etkili olması.
    Alevilerin temel sorunlarının çözümü konusunda ve eğitim sistemindeki bu gericileşmeye karşı, Aleviler/Alevi örgütleri ne yapmalı? Nasıl bir yol izlenmeli? Bu soruları Kızıldeli Ocağı Yol Hizmetkarı Mustafa Sazcı‘ya sorduk.

    “ALEVİLERİN MEVCUT BİRLİĞİNİN BOZULMASI HEDEFTE”

    PİRHA: AKP hükümeti, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurdu. Bu başkanlık temsilcileri pek çok ilde birçok cemevine gidip görüşmeler yapıyor. Görüşmelerde hala cemevinin ihtiyaçları soruluyor ve başkanlığı tanımaları isteniyor. Alevilerin temel talepleri ve asıl sorunları konuşulmuyor, bir çözüm üretilmiyor. Bu konudaki görüşünüz nedir?

    MUSTAFA SAZCI: Bugün Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, daha önce de İçişleri Bakanlığı tarafından yönlendirilen kişiler tarafından yapılan ziyaretler Alevi Bektaşi toplumunun lehine olabilecek ziyaretler değil, Alevilerin aleyhine yapılan ziyaretlerdi. Her toplum için ana sütü gibi helal olan “Eşit Yurttaşlık” hakkı her toplum için haktır. Bunu örtebilmek için suni bir şekilde ihtiyaçlar silsilesi yaratılıyor ve o ihtiyaçların karşılanması yönünde sözde ihtiyaçlar karşılanıyor. Dolayısıyla bu yapmacık şeylere de hoşgörü algısı yaratılıyor.

    Bugün Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın faaliyetlerine baktığımızda Alevilerin kendi arasındaki mevcut olan birliğin bozulması için ellerinden geleni yapıyorlar. Son süreçlerde özellikle Hacı Bektaş Veli Dergahı’nda yapılan açılış etkinliğinde bu biraz daha yukarı çıktı. Alevi Vakıflar Federasyonu Başkanı Haydar Baki Doğan’ın sosyal medyada yayınlamış olduğu yazı, Alevi Bektaşi kurumlarını alanda yalnız bırakmaları ve bir taraftan da tehdit edici açıklamaları ve şantaj girişmeleri açıkçası bugün Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın Alevi toplumu içerisinde ne gibi faaliyetlerde bulunacağının en büyük göstergesi haline geldi.

    “ORTAK MÜCADELE HATTI CEMEVİ BAŞKANLIĞI’NI BERTARAF EDEBİLİR”

    Dolayısıyla bugün sorunlu olan nokta şu: Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın kuruluşundan itibaren aslında bizlerin de bir bütün tespiti bu gibi şeylerin olabileceği idi.  Ancak gelişmeleri gözlemlediğimizde Alevi Bektaşi kurumlarının bu konuda biraz sınıfta kaldığını söylemek mümkün. Alevi Bektaşi Federasyonu’na bağlı olmayan derneklerle iletişime geçme konusunda ciddi güçlükler çekildi. Bunların en büyük örneği özellikle Ege bölgesi ve Akdeniz Bölgesi’nde var olan Tahtacı kurumları. Bunun sebebi de şu: Tahtacı toplumunun milliyetçi duyguları, Türklük ve Türkmenlik üzerinden Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı bir faaliyet yürüttü. Bugün Hacı Bektaş Veli Anma etkinliklerini koordine ettiklerinde destekçi olarak o Tahtacı kurumlar var.

    Dolayısıyla burada bizim eksiğimiz, noksanlığımız ortaya çıkıyor. Alevi Federasyonu, vakıflar çatısı altında birleşmeyen kurumlarla iletişime geçmemesi, geçilmemesidir. Dolayısıyla yapılması gereken Hünkarın söylediği gibi bir olmak, iri olmak, diri olmak. Ancak Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’na karşı ortak bir mücadele hattı örülürse yol içerisinde yapılan asimilasyon bertaraf edilebilir.

    “ALEVİ KURUMLARININ GİDEMEDİĞİ KÖYLERE, DERNEKLERE EL ATMIŞ DURUMDALAR”

    -MHP destekli AKP hükümeti, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurarken Alevi örgütlülüğünü muhatap almadı. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı da bu ciddiyetsizliği, dışlamayı devam ettiriyor. Başkanlığın başındaki Alirıza Özdemir ülkücü-MHP geleneğinden geliyor. Hiçbir şekilde Alevi örgütleriyle iletişim kurmadı. Zaten kurumlar da bu başkanlığı asimilasyon merkezi olduğunu beyan ederek tanımadıklarını ilan etmişti başından beri. Dolayısıyla Alevilerin temel sorunları bu şekilde çözülebilir mi? Siz bu durumu nasıl değerlendirirsiniz?

    Alevi mücadele tarihinin ve Alevi Bektaşi toplumunun 100 yıla yakın süre içerisinde vermiş olduğu eşit yurttaşlık ve laik demokratik Türkiye mücadelesi bize şunu gösterdi: Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı muhatap alıp almama durumunu çok fazla dikkate almamalıyız.
    Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın Alevi kurumlarını muhatap almamasını bir kenara bırakıyorum. Daha kötü olan ise bir devletin kendi yurttaşlarının kurmuş olduğu sivil toplum kuruluşlarını, dernekleri, vakıfları, federasyonları dikkate almamakla birlikte onlara karşı tabela dernekleri, federasyonu oluşturması açıkçası en utanç verici bir durum.

    Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın bizi muhatap alıp almasını beklemek doğru değil, biz onları muhatap almıyoruz. Biz onların yapmış olduğu faaliyetlerin farkındayız ve buna karşı bir mücadele aracını nasıl oluşturabiliriz. Bu mücadeleye baktığımızda ise maalesef görünen o ki mevcut derneklerin yapısıyla bu olacak şey değil. Dolayısıyla farklı bir mücadele nasıl oluşabilir? Bugün Alevi Bektaşi toplumuna yapılanları yalnızca Alevi Bektaşi kurumlarına değil, sivil toplum örgütlerine, hak mücadelesi veren tüm kesimlere kurumlarına bilgilendirmeli, anlatmalı ve bu kesimler bu mücadelenin içerisine dahil olmalılar diye düşünüyorum.

    Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, Alevi kurumlarının gidemedikleri derneklere, köylere el atmış durumdalar. Örgütsüz olan örgütleri, toplumu kendi istedikleri kalıbın içerisine sıkıştırmak, kendi yanlarında bulundurmak için bir faaliyet içerisine girmişler.

    “HAZIRLADIKLARI ANSİKLOPEDİYİ DEDELERE, OCAK EVLATLARINA GÖNDERECEKLER”

    -Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, aralarında bir iki kendi belirledikleri Alevi olsa da ağırlıklı olarak İslamcı akademisyenlere ve ilahiyatçılara Alevi Bektaşi Ansiklopedisi hazırlatıyor. Buna Alevi örgütleri yazılı bir açıklamayla tepki verdi. Sizce Aleviler/Alevi örgütleri ne yapmalı? Nasıl bir yol izlenmeli bu çalışmaya karşı?

    Özellikle bu ansiklopedi meselesinin daha öncesinde de bu tür faaliyetler yürütülüyordu. Bu faaliyet nasıl yürütülüyordu? Hükümetler ve devlet tarafından Türkiye Diyanet Vakfı tarafından Alevi Bektaşi Klasikleri adı altında bu süreç başlatıldı. Dolayısıyla Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı devletin Alevi Bektaşilere yönelik politikalarını daha da sistematikleştirdi ve adeta vücut buldu. Bu Türkiye Cumhuriyeti’nin başından beri bir politikasıydı. Bu, Alevi Bektaşi toplumunu nasıl asimile edebiliriz, nasıl dejenere edebiliriz anlayışıdır.

    Alevi ansiklopedisinde Şii İslam’ın dışında herhangi bir şey olmayacak. Alevi Bektaşi kavramlarının, terimlerinin kendi bildikleri gibi olmasını isteyecekler. Hazırladıkları ansiklopedilerle eminim Alevi Bektaşi köylerinde hizmet yürüten dedeler, ocak evlatlarına, orada Hakk’a uğurlama erkanlarını yürüten kişilere, muhtarlara gönderecekleri açık.

    “ALEVİ BEKTAŞİ TOPLUMUNUN GENETİĞİYLE OYNANIYOR”

    Bu bir yayın, herhangi bir kitap çıkartayım meselesi değil. Bu büyütülen bir şey de değil. Bu çıkan ürün sonucunda Alevi Bektaşi toplumunun genetiği ile oynanılıyor. Alevi Bektaşi toplumunun yapmış olduğu Hakk’a uğurlama hizmetlerini etkileyecek., Alevi Bektaşilerin geleneksel olarak yol sürdürdüğü o süreklerin gelenekselliği ortadan kalkacak. Alevi asimilasyonunu daha sistemli bir hale getirildiğinin örneği olacaktır. Ali Rıza Özdemir’in şahsiyeti ve daha önce yayınlamış olduğu kitaplarında Alevi Bektaşi inancını nasıl değerlendirdiği de dikkate alındığında bugün ortaya çıkacak ansiklopedinin felsefesi genel olarak ortada olacaktır diye düşünüyorum.

    “BU İŞİ ÖRGÜTLERİN KENDİLERİ DAHİ DİLEKÇE VERMEMİŞ”

    -Okullarda “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum” (ÇEDES) projesi kapsamında imamlar, müftüler ders vermeye başladı. Çocuklar camilere götürülüyor. Ayrıca okullarda mescitler açılıyor. Dini faaliyetler anaokullarına kadar indi. Dinci vakıflarla ve cemaatlerle yasa dışı şekilde protokoller imzalanıyor ve öğrenciler kontrolsüz bir şekilde dini faaliyetlere götürülüyor. Laik eğitim öğretim tamamen yok edilmiş durumda. Alevi çocukların ve ailelerinin pek çok zorluğu yaşadığını biliyoruz. Ancak Alevi kurumları bu konuda bir tepkiyi örgütleyemedi. Eğitim sistemindeki bu gericileşmeye karşı neler yapılabilir, önerileriniz nelerdir?

    Tüm bu faaliyetlerin sonucu yeni nesillerin, genç beyinlerin, zihinlerin esir olmasını sağlamak. ÇEDES protokolüne karşı yapılması gereken birçok şey vardı ancak bu duruma biraz geç kalındı. Burada açıkçası yine toplumdan çok kurumların etkisi oldu. Çünkü bu kurumlarda bulunan kişiler halkına karşı sorumludur. Halk bu durumun bu tehlikenin farkına varmamış olabilir ancak buna karşı Türkiye Barolar Birliği bir faaliyet içerisinde girebilirdi maalesef girilmedi. Eğitim -Sen, Veli-Der vs. yapılan şeyler aslında örgütlü olan insanlara hitap edilecek faaliyetler şeklinde oldu. İzmir’de ve İstanbul’da yapılan mitingler ve onun dışında faaliyetlere de ihtiyaç vardı.

    Bunun yanı sıra ‘aman çocuğum ifşa olmasın, arkadaşları tarafından deşifre edilmesin, hocaları çocuğuma karşı bir pozisyon almasın’ gibi kaygılarda söz konusuydu. Hukuk büroları çocukların ifşa olmayacaklarını biliyor. Bunu benim veya herhangi biri kişinin söylemesinden daha çok bir avukatın, hukukçunun söylemesi daha çok etkili olacaktı. Dediğim gibi bu işin örgütlenmesinde ciddi problemler yaşandı, kimse tepki vermedi. Antalya’da bir kişinin dilekçe verdiği söyleniyor; maalesef bu işi örgütleyenler de dahil dilekçe vermemiş, en vahim durum, en kötü tabloda bu.

    “CEMAAT ÖRGÜTLENMESİ OLAN ABDAL MAHALLESİ’NDE ALEVİLİĞE HAKARET EDİYORLAR!”

    -Aleviler yıllardır çocuklarının zorunlu din dersine girmemesi için mücadele ediyor. Mahkemelere taşındı. Aynı zamanda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gidildi ve davalar kazanıldı. Hükümet kararları uygulamadı. Öte yandan, zorunlu din dersi mücadelesini boşa düşürecek bir sorun var. Bazı cemevlerinde yıllardır Kuran kursu veriliyor. Bunlardan biri Kartal Cemevi. Ne yazık ki hem mahkeme kararlarının uygulanması için hem de Kuran kursu veren cemevi/derneklere yeterli baskı, tepki, örgütlenme yapılamadı. Cemevlerinde Kuran kursu verilmesinin önüne nasıl geçilebilir?

    Alevi Bektaşi kurumları içerisinde Kur’an kursunun verilmesine karşı olmak bir yana genel anlamda bu gibi kursların tamamen kapatılması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü çoğu merdiven altında yapılıyor. Bunun en azından örneğini geçenlerde canlı bir şekilde gördük. Konya Doğanlar Mahallesi bir Abdal Mahallesi. Abdal Mahallesi’nde bir evin bir odası sabahları kadınlara, akşamları erkeklere ve çocuklara kuran kursu verildiği yer haline getirilmiş. Sonrasında oraya gelen giden cemaatler ciddi bir faaliyetin içerisine giriyorlar. O faaliyetler sonucu bugün orada yaşayan Aleviler Alevi ismini duyduğunda ağza alınmayacak hakaretler ediyorlar, konuşuyorlar. Aynı zamanda akraba oldukları kişilere karşı fütursuzca hakaretler edebiliyor. Dolayısıyla bu yaşanalar ciddi anlamda bir tehlike.

    Mevcut olan bu tür cemaatler, faaliyetlerini halkı kin ve düşmanlığına sevk etmek için yapıyor açıkçası. Alevi Bektaşi toplumu içerisinde böyle bir faaliyetin yürütülüyor olması açıkçası utanç verici. Bundan kaygılanmamalı, dokunulmaz hale getirmemeliyiz.

    Bu gibi faaliyetleri yapan cemaat, tarikatlar varken bir Alevi Bektaşi kurumunun tek vazifesi tek misyonu buymuş gibi buna canı pahasına sarılması sorunlu görüyorum. Dolayısıyla burada yine mesele kurumun yaptığı yanlışa karşı ancak toplumun tepki gösteriyor olmasıdır. Çünkü kurumlar hiçbir yöneticinin malı değil, Alevi Bektaşi toplumunun kurumlarıdır. Dolayısıyla biz o kurumlarda hatalı oldukları noktalarda yöneticileri eleştiriyor olmamız lazım.

    “GENÇLİĞİN BİR MECLİS OLUŞTURARAK SÖZ SAHİBİ OLMASI GEREKİYOR”

    -Alevi nefretinin, Alevi asimilasyonunun yükseldiği bir dönem yaşıyoruz. Kurumların geleceğe dair projeler üretmesi, kalıcı hukuk komisyonları kurulması, kararların çabuk alınması, hızlı refleks gösterilmesi, cemevlerinin ibadetin yanında birer okula çevrilmesi, asimilasyonun önüne geçilmesi gibi pek çok konuda toplum Alevi örgütlülüğünden çok şey bekliyor. Kurumlara neler önerirsiniz? Önermekle kalmayıp birlikte neler yapılabilir?

    Çoğu bilim adamının söylediği gibi doğa boşluk tanımaz ifadesinde olduğu gibi bence AKP iktidarı da boşluk tanımıyor. Alevi Bektaşi kurumların boş bıraktığı her alanı kendi düşüncelerini empoze edebilecek bir araç haline getirerek dolduruyorlar. Bugün Alevi Bektaşi kurumlarının gerçekten hizmet yürütecek dedelerin, babaların, zakirlerin hayatlarını idame ettirebilecekleri bir konum oluşturulmasına ihtiyaç var. Bu Alevi kurumları ve toplumun gönlünden kopan rıza lokmaları ile birlikte yapılmalı.

    Alevi Bektaşi kurumlarının Alevi köylerinde bulunan halkla iletişime geçmesi gerekiyordu, bu boşluğu da AKP doldurdu. Dolayısıyla burada asıl yapmamız gereken mesele her alanı doldurabilmek, boşluk bırakmamak ve her alanda faaliyet yürütmek gerekiyor. Alevi Bektaşi toplumunun aydınlanacağı, kendi yolunu, mekanını öğrenebileceği, gündeme hâkim olabileceği herhangi bir kanal yok. Yalnızca sosyal medya ve YouTube var. Maalesef bunlar yetmiyor.

    Gerçekten gündem çok hızla akıp gidiyor. Burayı engellemek ancak en kötü ihtimalle yazılı belge dokümanlarla olur. Belge ve dokümanları bir kenara bırakalım e-dergiler artık popüler hale geldi. Alevi Bektaşi kurumlarının bu gibi faaliyetlerde girmesi gerekiyor.

    “GENÇLİK ÖRGÜTLENMESİ YAPILMALI”

    Bu alanlarda faaliyet yürütebilecek süreçleri hazırlamamız gerekiyor. Bugünden itibaren Alevi Bektaşi kurumlarında esas yapılması gereken şey gençlik örgütlenmesinin örgütlenmesidir. Mevcut yaşlı yöneticilerle geleceğe güzelleme yapmayla bu faaliyet yürütülmez. Gençliğe kurumlarda yer verilmeli, alan açılmalı, oda verilmeli, yönetimde söz sahibi olmalılar. Göstermelik olarak kurumlarda gençlik kolları değil, aslında o gençliğin bir meclis oluşturması ve o meclisin yönetimde doğrudan söz sahibi olması gerekir. Bu gibi alanlar açılırsa bu faaliyetler yürütülebilir.

    Özellikle köyleri ve herhangi bir kuruma bağlı olmayan diğer Alevi derneklerini bir çatı örgütünün altına toplayan ve Alevi derneklerinin yanı sıra yöre dernekleriyle iletişime geçmeli, gerekiyorsa o çatı örgütünün içerisine alınarak üye yapılmalı diye düşünüyorum.

    Cebrail ARSLAN/ANTALYA

     

    İLGİLİ HABERLER:

    1-‘İktidar manevralar yapıyor; bir duruşumuz olmalı, belirleyici olmamız gerekiyor-VİDEO
    2-‘Alevi örgütleri mücadeleyi toplumsallaştırmalı, Alevi ailelerle ortaklaşılmalı’- VİDEO
    3- ‘Alevi kurumları ortaklaşa bir enstitü kurabilirler; bir hukuk birimi kurulabilir’ – VİDEO
    4-‘Mutlaka hukuk komisyonu kurulmalı, sorunlara çözüm üreten bir örgütlülük olmalı’-VİDEO
    5-‘Alevilerin sorunu siyasetle, hukuk mücadelesiyle çözülür; ciddi çalışmalara başlanmalı’
    6- ‘Cemevlerini ibadetin yanında sosyal, kültürel merkeze dönüştürmeliyiz, insana dokunmalıyız-VİDEO
    7-‘Sünni ulema zihniyetinin inancımızı bize anlatması mücadele etmemiz gereken bir durum’- VİDEO
    8- ‘Alevi kurumlarının bünyelerinde siyasi birimler oluşturulmalı, ortak akılla hareket edilmeli’
    9-‘Aleviler sokakta, hukuksal alanda mücadele etmeli ve sivil itaatsizlik örgütlenmelidir’
    10-‘Alevi enstitüleri kurularak inançtaki resmi ideolojinin yarattığı deformasyonlar ayıklanmalıdır’- VİDEO
    11-‘Alevi örgütlenmesinin yeni bir inşaya ihtiyacı var; dernekler yasasından çıkılmalı’-VİDEO
    12-‘Asimilasyonla mücadele ilk olarak devletle değil cemevlerinde başlamalı’-VİDEO
    13-‘Bilimsel çalışmalar yapılmalı; Sadece anma günleri ile Alevilik yeniden inşa edilemez’-VİDEO
    14-‘Alevi örgütleri mücadeleyi toplumsallaştırmalı, Alevi ailelerle ortaklaşılmalı’
    15-‘Alevi kurumlarının örgütlülüğe önem vermesi gerekiyor, örgütlü olmak güçtür’ -VİDEO
    16- ‘Aleviliği yaşamayı ve yaşatmayı merkezimize almalıyız, tehlikeli olan iç asimilasyon’
    17-‘Asimilasyona karşı aktif direniş ve sivil itaatsizliği örgütlemek gerekiyor; o zaman hak alınır’
    18-‘Asimilasyona karşı çıkmak onun alternatifini oluşturmakla mümkündür, program ve hedef olmalı’-VİDEO

    19-‘Bazı Alevi kurumlarının merkezi kurum olma arzusu, en yapılmayacak şeylerden biri’
    20- ‘Bazı cemevlerinde Sünni-Şii erkan uygulanıyor, buna ses çıkarılması lazım’- VİDEO 
    ‘Alevi örgütleri iyi bir eğitimden geçmeli, neler yapılacağı konusunda bir karar çıkartmalı’-VİDEO

     

     

  • ‘Alevi örgütleri iyi bir eğitimden geçmeli, neler yapılacağı konusunda bir karar çıkartmalı’-VİDEO

    ‘Alevi örgütleri iyi bir eğitimden geçmeli, neler yapılacağı konusunda bir karar çıkartmalı’-VİDEO

    PİRHA-“Asimilasyona, Alevi inancına saldırılara karşı Aleviler ne yapmalı?” dosyamızın bugünkü konuşmacısı Alevi toplumunun önemli isimlerinden, 18. Dönem Ankara Milletvekili, Hukukçu Kamil Ateşoğulları. AKP’nin, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurarak kendisine göre bir Alevilik yaratmayı düşündüğünü belirten Ateşoğulları, “Alevi örgütleri şubelerinden başlayarak iyi bir eğitimden geçmeli. Çok sıkı örgütlenmeli ki bu saldırı önlenebilsin” dedi.

    Türkiye’de Alevi inancının hala devlet tarafından tanınmadığı bir süreç yaşanıyor. Alevi toplumunun temel talepleri var. Bunlar; zorunlu din dersinin kaldırılması, cemevine ibadethane statüsü verilmesi, eşit yurttaşlığı içeren yeni bir anayasanın yapılması, Alevilere karşı işlenen nefret suçlarının açığa çıkarılması ve nefret suçlarının önüne geçilmesi için hukuki tedbirlerin alınması, Alevilere karşı yapılmış kıyım, katliam ve asimilasyon uygulamalarıyla yüzleşilmesi, gerek kamu kaynaklarının ve gerekse kamu kadrolarının liyakat, adalet ve eşitlik ilkelerine göre dağılımının sağlanması.
    Bu talepler hükümet tarafından yerine getirilmiyor, Alevilerin açtığı davalarda lehte verilmiş mahkeme kararları dahi tanınmıyor. AKP, Alevilere rağmen Alevi inancını tanımlıyor, Alevi örgütlerini muhatap almıyor.

    9 Kasım 2022 tarih ve 32008 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 112 numaralı cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kuruldu. Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ve yönetimi, Alevi inancından uzak bir bakış açısına sahip. Bu başkanlık da aynı hükümet gibi Alevi örgütlerini yok sayan bir yerde duruyor.

    Alevi Diyaneti olarak adlandırılan başkanlığı Alevi örgütleri kesin bir dille reddediyor. AKP hükümeti Alevi Bektaşi Ansiklopedisi hazırlamak için de Sünni akademisyenler ve ilahiyatçılardan oluşan kadro kurdu.

    Alevi toplumunu en çok rahatsız eden sorunlardan biri de eğitim-öğretim sisteminin dinselleştirilmesi, okullarda tarikatların, dinci vakıfların etkili olması.
    Alevilerin temel sorunlarının çözümü konusunda ve eğitim sistemindeki bu gericileşmeye karşı, Aleviler/Alevi örgütleri ne yapmalı? Nasıl bir yol izlenmeli? Bu soruları Alevi toplumunun önemli isimlerinden, 18. Dönem Ankara Milletvekili, Hukukçu Kamil Ateşoğulları‘na sorduk.

    “‘ALEVİLERİ KIRA KIRA BİTİRİRİZ’ DEDİLER, BAKTILAR BU OLMUYOR ŞİMDİ ALEVİLİĞİ NASIL BOZARIZ DİYORLAR”

    PİRHA- AKP hükümeti, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurdu. Bu başkanlık temsilcileri pek çok ilde birçok cemevine gidip görüşmeler yaptı/yapıyor. Görüşmelerde hala cemevinin ihtiyaçları soruluyor ve başkanlığı tanımaları isteniyor. Alevilerin temel talepleri ve asıl sorunları konuşulmuyor, bir çözüm üretilmiyor. Bu konudaki görüşünüz nedir?

    KAMİL ATEŞOĞULLARI: Devlet rejim olarak cumhuriyeti kabul etmiş. Cumhuriyet kabul edilince uzun yıllar cumhuriyetin olduğu yerde demokrasi var sanılıyordu. Oysa öyle bir kayıt yok. Bizim istediğimiz, güvenlik konsepti üzerine kurulmuş bir cumhuriyet değil, demokrasi üzerine kurulmuş bir cumhuriyettir. Çoğulculuğu, laikliği, katılımcılığı ve buna benzer hakları içeren bir cumhuriyet istiyoruz. Kurulduğu günden bu yana öyle olaylar var ki hiç değinilmedi. Değinilmeyen olaylardan biri de Alevi katliamları idi. Bir iki tane de değil çok sayı da katliam var. Osmanlı döneminde birçok ayaklanma oldu. Osmanlı’da ‘Alevileri kıra kıra bitiririz’ dediler, baktılar bu olmuyor şimdi ‘Aleviliği nasıl bozarız’ diyorlar. Nasıl kendimize göre bir Alevilik yaratırız, bunları da kim eliyle yaparız… Son uygulamalar, başkanlığın kurulması, bir takım ekonomik olarak güçsüz olan özellikle köydeki cemevlerine devletin yardım etmek istemesi, zoraki olarak bağ kuruyorlar toplumla. Yıllardır uğraşıyoruz, Anayasa Konferansı düzenledik. Ben Bekir Bozdağ ile de görüştüm, onlara da yazılı raporlar sunduk. Başbakan Ahmet Davutoğlu ile de görüştük. Anayasa Alt Komisyonu’na da gittim. Alevilerin temel sorunlarını bilmeyen yok. Kamuoyu da biliyor, yetkililer de biliyor. Ama hiçbir gelişme sağlanmıyor. Özellikle Avrupa Birliği’ne 2004’de gitmiştim orada Avrupa Birliği çok önemli 3 karar aldı. Bunlar; Alevilik resmen tanınmalı, cemevleri yasal statü kazanmalı ve zorunlu din dersleri zorunluk olmaktan çıkmalıydı. Hiç uygulanmadı bunlar. Ancak hile yaptılar, zorunlu din dersleri ile ilgili bazı konular eklediler mevcut din dersleri kitaplarına. Onları okuttular ki onlar Alevilerin temel sorunlarını çözecek şeyler değildi. 2003’te Enerji Piyasası Kurumu bir karar almıştı. Cami ve mescit olayını çıkardılar, parantez açtılar; cami, mescit, havra, sinagog parantez içine alındı bir tek orada cemevlerini de almışlardı. Aleviler birtakım haklarını aldılarsa da mahkeme kararlarıyla aldılar. Hatta Alevi dernekleri, vakıflarının çoğu mahkeme kararları ile kuruldu. Tüzüğü gönderiyorsunuz mesala diyorlar ki ‘oradan Aleviliği, cemi, semahı çıkarın.’ Geriye zaten bir şey kalmıyor. Alevi örgütleri temel durumlara değiniyorlar bu iktidarın hoşuna gitmiyor. Kendi doğrultusunda hareket edecek bir kurum oluşturuyorlar. Ya da bir cemevini ziyaret ettikleri zaman oradaki resimleri kaldırıyorlar, kendilerine göre resim asıyorlar. Kendilerine göre dizayn etmek istiyorlar. Bunun bir sonuç alacağını sanmıyorum. Birtakım dernekler başvursa da bu başkanlığa, bu bağlamaz onları. Alevi Bektaşi Federasyonu olsun, Alevi Dernekler Federasyonu olsun, Alevi Vakıflar Federasyonu olsun bir araya gelerek bağımsız örgütleri de katarak genel bir politika çizmeleri gerekiyor.

    “MASA BAŞINDA OTURUP BAŞKANLIK KURARAK ‘BİZ BU İŞİ ÇÖZERİZ’ MANTIĞI YANLIŞ”

    -MHP destekli AKP hükümeti, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurarken Alevi örgütlülüğünü muhatap almadı. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı da bu ciddiyetsizliği, dışlamayı devam ettiriyor. Başkanlığın başındaki Alirıza Özdemir ülkücü-MHP geleneğinden geliyor. Hiçbir şekilde Alevi örgütleriyle iletişim kurmadı. Zaten kurumlar da bu başkanlığı asimilasyon merkezi olduğunu beyan ederek tanımadıklarını ilan etmişti başından beri. Dolayısıyla Alevilerin temel sorunları bu şekilde çözülebilir mi? Siz bu durumu nasıl değerlendirirsiniz?

    Zaten geri kalanları da yıllardan beri Alevi İslam, Alevi İslam diyen kesimlerdi. Onlardan oluşan bir şey. Kendini topluma kabul ettirememiş Alevi derneklerindeki kişiler vardı onlar da oralarda yer alarak hem bir gelir temin ediyorlar hem de orada bir yer kazanıyorlar. Masa başında oturup da bir cemevi başkanlığı kurarak biz bu işi çözeriz mantığı yanlış. Asıl kurumlar dururken hiç ilgisi olmayan kurumları muhatap alıyor. Onların verdiği raporlara göre başarı kazandık diyorlar ama bu tutmayacak.

    “CEMEVİ BAŞKANLIĞI’NIN ANSİKLOPEDİSİ ALEVİLERCE KABUL GÖRMEYEN BİR KİTAP YIĞINI OLACAK”

    -Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, aralarında bir iki kendi belirledikleri Alevi olsa da ağırlıklı olarak İslamcı akademisyenlere ve ilahiyatçılara Alevi Bektaşi Ansiklopedisi hazırlatıyor. Buna Alevi örgütleri yazılı bir açıklamayla tepki verdi. Sizce Aleviler/Alevi örgütleri ne yapmalı? Nasıl bir yol izlenmeli bu çalışmaya karşı?

    Alevi örgütleri de bunu yapamayabilir çünkü ansiklopedi öyle kolay bir iş değil. Her konunun uzmanı olması gerekiyor. Bir ansiklopediyi incelediğimiz zaman her konuya bir kişi el atmış. Alevi örgütünde görev almış insanlar olabilir ama uzmanlık alanı o değil. Ansiklopedi konusunda Alevi örgütlerinden çok bu konuda gerçekten araştırmacılara, akademisyenlere büyük görev düşüyor. Oraya giden kişilerin hazırladığı ansiklopedinin de ne olacağını biliyoruz. Alevilerce kabul görmeyen bir kitap yığını olacak.

    “ALEVİ AİLELERİN HEPSİ AYNI DUYARLILIKTA DEĞİL”

    -Okullarda “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum” (ÇEDES) projesi kapsamında imamlar, müftüler ders vermeye başladı. Çocuklar camilere götürülüyor. Ayrıca okullarda mescitler açılıyor. Dini faaliyetler anaokullarına kadar indi. Dinci vakıflarla ve cemaatlerle yasa dışı şekilde protokoller imzalanıyor ve öğrenciler kontrolsüz bir şekilde dini faaliyetlere götürülüyor. Laik eğitim öğretim tamamen yok edilmiş durumda. Alevi çocukların ve ailelerinin pek çok zorluğu yaşadığını biliyoruz. Ancak Alevi kurumları bu konuda bir tepkiyi örgütleyemedi. Eğitim sistemindeki bu gericileşmeye karşı neler yapılabilir, önerileriniz nelerdir?

    Milli Eğitim Bakanı’nın Meclis’te bir konuşması var, “sizin tarikat ve cemaat dediğiniz şeylere, biz sivil toplum örgütü diyoruz” diyor. Tarikat ve cemaatleri öne çıkarıyor, onları muhatap alıyor. Sanıyorum İstanbul Bahçelievler’de bir okulu oradaki bir camiye zimmetliyorlar. Bütün her yerde bunu yapacaklar. Alevi ailelerin hepsi aynı duyarlılıkta değil. Komşularımıza ayıp olur, esnafsa ‘bizden alışverişi keserler’, memursa ondan korkuyorlar. Ben çocuğuma din derSi okutmak istemiyorum demiyorlar, diyemiyorlar. Çok az sayıda insan vardır başvuran ve iyi de sonuçlar alındı onu da söyleyeyim. Türkiye gerekten demokratikleşmezse Aleviliğin olsun hatta Kürtlerin de sorunları var bunların çözüleceğini sanmıyorum. Çoğulcu yapıyı kabul etmeyen bir zihniyet var. Yasa çıkartırsınız, anayasaya belirli şeyler koyarsınız ama önemli olan kitlelerin bunu kabul edip, etmeyeceği. Toplumun bir araya gelip, ortak noktalar bulup, uzlaşmaları gerekiyor. Anayasa aynı zamanda bir toplumsal sözleşmedir. Türkiye tek parçalı bir ulus değil çok parçalı bir yapısı var hem inanç bakımından hem de etnik yapı bakımından. Türkiye Devleti bir cumhuriyettir deniliyor ya demokratik bir cumhuriyettir yazılmalı. Barış ancak böyle sağlanır. Bir anayasa çalışması aynı zamanda bir barış projesidir.

    “ALEVİ KURUMLARI SIKI ÖRGÜTLENMELİ Kİ BU SALDIRI ÖNLENEBİLSİN”

    -Aleviler yıllardır çocuklarının zorunlu din dersine girmemesi için mücadele ediyor. Mahkemelere taşındı. Aynı zamanda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gidildi ve davalar kazanıldı. Hükümet Alevilerin lehinde verilen kararları uygulamadı. Öte yandan, zorunlu din dersi mücadelesini boşa düşürecek bir sorun var. Bazı cemevlerinde yıllardır Kur’an kursu veriliyor. Bunlardan biri Kartal Cemevi. Ne yazık ki hem mahkeme kararlarının uygulanması için hem de Kur’an kursu veren cemevi/derneklere yeterli baskı, tepki, örgütlenme yapılamadı. Cemevlerinde Kuran kursu verilmesinin önüne nasıl geçilebilir?

    Çeşitli cemevleri var, çeşitli anlayışlar var. Alevi İslam var bunun dışında daha farlı görüşler var. Aşağı yukarı her cemevinde ayrı bir Alevilik yorumu yapılıyor. Bir de son zamanlarda internet üzerinde bunlar çok tartışılıyor. Bunların tartışma yerleri buralar değildir. Hangi bilgi birikimi ile bu tartışmalara giriyorlar ben o nedenle karşıyım. Bir şey okuduklarında Alevilik böyle olmalı diyorlar. Yalnızca Sünniler değil Aleviler de Aleviliği kötü noktalara çekiyorlar. Bir kesim de ister cemde ister Hakk’a yürüme erkanında tek tip bir şey olmalı diyor. Bu Alevilikte asimilasyonu da getiriyor çünkü biz deriz ya Yol bir Sürek bin bir. Mesela eşimin Hakk’a yürüme erkanında bağlama ve deyişlerle kaldırdık. Bu da bir uygulama. Çok eskiden böyle yapılırmış. Biz şehirlere geldikten sonra onlara uyalım diye biz de bazı şeyleri katmışız Aleviliğe. Yurt dışı ve kentleşme olayı Alevilikte bir takım olumsuz sonuçlar yarattı. Düşkünlüğü sadece o kişinin Piri verir, şimdi Alevi örgütleri de bunu söylüyor öyle bir hakları yok. Alevi örgütleri şubelerinden başlayarak iyi bir eğitimden geçmeli. Çok sıkı örgütlenmeli ki bu saldırı önlenebilsin.

    “ALEVİ ÖRGÜTLERİ NELER YAPACAĞI KONUSUNDA KARAR ÇIKARTMALI”

    -Alevi nefretinin, Alevi asimilasyonunun yükseldiği bir dönem yaşıyoruz. Kurumların geleceğe dair projeler üretmesi, kalıcı hukuk komisyonları kurulması, kararların çabuk alınması, hızlı refleks gösterilmesi, cemevlerinin ibadetin yanında birer okula çevrilmesi, asimilasyonun önüne geçilmesi gibi pek çok konuda toplum Alevi örgütlülüğünden çok şey bekliyor. Kurumlara neler önerirsiniz? Önermekle kalmayıp birlikte neler yapılabilir?

    Belirli etkinlikler var yıl içerisinde, bunların çoğu artık bitmek üzere. Bu etkinliklerden sonra özellikle Eylül’den sonra Alevi örgütleri danışma kurullarını, örgütlerini, şubelerini toplayarak neler yapılacağı konusunda bir karar çıkartmalı. 2 tane dernekler federasyonu, 1 tane de vakıflar federasyonu var. Hepsi bunu yapmalı ondan sonra da bir araya gelinmeli. Bana kimse dokunmasın diyorlar ama kimse kurtulamayacak bu asimilasyondan. Toplanarak belirli bir politika üretilmeli ve bunu da iktidar partisinin mensupları ile görüşmeliler. 2013 yılında 18 sayfalık bir rapor hazırlamıştım. Cemevlerinin yönetimlerinin bir eğitimden geçmesi gerekiyor. Aşurede 2 bin 500 lokma dağıtıldı onların 500’ü anca üyeydi herhalde. “Biz oraya üye olursak zarar mı görürüz” diye düşünüyorlar, zaten görüyorsunuz. Önce aktif insanları pasifleştirirler sonra sıra er geç onlara da gelir.

    Buse Nehir DEMİR/ANKARA

     

    İLGİLİ HABERLER:

    1-‘İktidar manevralar yapıyor; bir duruşumuz olmalı, belirleyici olmamız gerekiyor-VİDEO
    2-‘Alevi örgütleri mücadeleyi toplumsallaştırmalı, Alevi ailelerle ortaklaşılmalı’- VİDEO
    3- ‘Alevi kurumları ortaklaşa bir enstitü kurabilirler; bir hukuk birimi kurulabilir’ – VİDEO
    4-‘Mutlaka hukuk komisyonu kurulmalı, sorunlara çözüm üreten bir örgütlülük olmalı’-VİDEO
    5-‘Alevilerin sorunu siyasetle, hukuk mücadelesiyle çözülür; ciddi çalışmalara başlanmalı’
    6- ‘Cemevlerini ibadetin yanında sosyal, kültürel merkeze dönüştürmeliyiz, insana dokunmalıyız-VİDEO
    7-‘Sünni ulema zihniyetinin inancımızı bize anlatması mücadele etmemiz gereken bir durum’- VİDEO
    8- ‘Alevi kurumlarının bünyelerinde siyasi birimler oluşturulmalı, ortak akılla hareket edilmeli’
    9-‘Aleviler sokakta, hukuksal alanda mücadele etmeli ve sivil itaatsizlik örgütlenmelidir’
    10-‘Alevi enstitüleri kurularak inançtaki resmi ideolojinin yarattığı deformasyonlar ayıklanmalıdır’- VİDEO
    11-‘Alevi örgütlenmesinin yeni bir inşaya ihtiyacı var; dernekler yasasından çıkılmalı’-VİDEO
    12-‘Asimilasyonla mücadele ilk olarak devletle değil cemevlerinde başlamalı’-VİDEO
    13-‘Bilimsel çalışmalar yapılmalı; Sadece anma günleri ile Alevilik yeniden inşa edilemez’-VİDEO
    14-‘Alevi örgütleri mücadeleyi toplumsallaştırmalı, Alevi ailelerle ortaklaşılmalı’
    15-‘Alevi kurumlarının örgütlülüğe önem vermesi gerekiyor, örgütlü olmak güçtür’ -VİDEO
    16- ‘Aleviliği yaşamayı ve yaşatmayı merkezimize almalıyız, tehlikeli olan iç asimilasyon’
    17-‘Asimilasyona karşı aktif direniş ve sivil itaatsizliği örgütlemek gerekiyor; o zaman hak alınır’
    18-‘Asimilasyona karşı çıkmak onun alternatifini oluşturmakla mümkündür, program ve hedef olmalı’-VİDEO

    19-‘Bazı Alevi kurumlarının merkezi kurum olma arzusu, en yapılmayacak şeylerden biri’
    20- ‘Bazı cemevlerinde Sünni-Şii erkan uygulanıyor, buna ses çıkarılması lazım’- VİDEO 

  • ‘Bazı Alevi kurumlarının merkezi kurum olma arzusu, en yapılmayacak şeylerden biri’

    ‘Bazı Alevi kurumlarının merkezi kurum olma arzusu, en yapılmayacak şeylerden biri’

    PİRHA – Gazeteci Ali Duran Topuz, Alevi sorununun çözümünde hukuki başarıların, sosyal-siyasal sorunları çözmeye yetmeyeceğinin altını çizdi. Gazeteci Topuz, Alevi örgütlenme modelinde kimi yöntem değişikliğinin olması gerektiğini belirterek, “En tehlikeli şey bu birlikteliği, tek bir örgüt modeline çevirmeye çalışmak olur. Bazı güçlüce Alevi kurumlarının “merkezi kurum” olma arzusu da en yapılmayacak şeylerden biri” dedi. 

    Alevi inancı hala devlet tarafından tanınmıyor. Alevi toplumu ise taleplerini yıllardır dile getiriyor. Zorunlu din dersinin kaldırılması, cemevine ibadethane statüsü verilmesi, eşit yurttaşlığı içeren yeni bir anayasanın yapılması, Alevilere karşı işlenen nefret suçlarının açığa çıkarılması, Alevilere yapılmış kıyım, katliam ve asimilasyon uygulamalarıyla yüzleşilmesi, gerek kamu kaynaklarının ve gerekse kamu kadrolarının liyakat, adalet ve eşitlik ilkelerine göre dağılımının sağlanması, temel taleplerin başında geliyor.

    Tüm bunlara karşın Alevilerin açtığı davalarda lehte verilmiş mahkeme kararları dahi tanınmıyor. AKP, Alevilere rağmen Alevi inancını tanımlıyor, Alevi örgütlerini muhatap almıyor.

    9 Kasım 2022 tarih ve 32008 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 112 numaralı cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kuruldu. Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ve yönetimi, Alevi inancından uzak bir bakış açısına sahip. Bu başkanlık da aynı hükümet gibi Alevi örgütlerini yok sayan bir yerde duruyor.

    Alevi toplumunu en çok rahatsız eden sorunlardan biri de eğitim-öğretim sisteminin dinselleştirilmesi, okullarda tarikat ve dinci vakıfların etkili olması.

    Alevilerin temel sorunlarının çözümü konusunda ve eğitim sistemindeki gericileşmeye karşı, Aleviler/Alevi örgütleri ne yapmalı, nasıl bir yol izlenmeli yönündeki soruları Gazeteci Ali Duran Topuz’a yönelttik.

    “ÖRGÜTLENMELERİ GELİŞTİRMEK VE GÜÇLENDİRMEK GEREK”

    PİRHA- AKP hükümeti, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurdu. Bu başkanlık temsilcileri pek çok ilde birçok cemevine gidip görüşmeler yaptı/yapıyor. Görüşmelerde hala cemevinin ihtiyaçları soruluyor ve başkanlığı tanımaları isteniyor. Alevilerin temel talepleri ve asıl sorunları konuşulmuyor, bir çözüm üretilmiyor. Bu konudaki görüşünüz nedir?

    ALİ DURAN TOPUZ: Devlet hep bir şeyler yapar, baskı her zaman baskıcı aygıtlarla çalışmaz, işte bu başkanlık icadında olduğu gibi ağızlara bir parmak bal çalma yolları geliştirmeye yönelir. Bu da bir baskı yöntemidir, kafa karıştırmak, umut yaratmak, “temel talepler” dediğimiz siyasi ve hukuki meselelerin yanı sıra cemevlerinin, toplumun değişik kesimlerinin kimi hafif kimi ağır sorunlarını çözme vaadinde bulunmak araç olarak kullanılıyor anlaşılan. Temel talepler karşılanmadan da devlet kurumlarıyla çeşitli görüşmeler, pazarlıklar yapılabilir, talepler yöneltilebilir, çünkü temel talepler dışındaki talep ve ihtiyaçları da küçümsememek gerekir. Lakin bu başkanlık daha baştan, kategorik olarak reddedilmesi gereken bir oluşum. Alevilik meselesi “turistik” ve “kültürel” bir mesele değildir. Bu reddiyenin işe yaraması ve gücü zayıf örgütleri, toplum kesimlerini cezbetmemesi için “temel talep” dışındaki ihtiyaçların karşılanması için örgütlenmeleri geliştirmek ve güçlendirmek gerekir.

    – MHP destekli AKP hükümeti, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurarken Alevi örgütlülüğünü muhatap almadı. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı da bu ciddiyetsizliği, dışlamayı devam ettiriyor. Başkanlığın başındaki Alirıza Özdemir ülkücü-MHP geleneğinden geliyor. Hiçbir şekilde Alevi örgütleriyle iletişim kurmadı. Zaten kurumlar da bu başkanlığı asimilasyon merkezi olduğunu beyan ederek tanımadıklarını ilan etmişti başından beri. Dolayısıyla Alevilerin temel sorunları bu şekilde çözülebilir mi? Siz bu durumu nasıl değerlendirirsiniz?

    Bu bir “sorun çözüm” girişimi değil, sorunların çözülmeyeceğinin ilanı niteliğinde bir girişim. Buradan hiçbir şeye çözüm çıkmaz.

    “ALEVİ OLMAYAN KESİMLER TARAFINDAN ALEVİLİK HAKKINDA UYGUNSUZ BİLGİLER ÜRETİLECEK”

    -Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, aralarında bir iki kendi belirledikleri Alevi olsa da ağırlıklı olarak İslamcı akademisyenlere ve ilahiyatçılara Alevi Bektaşi Ansiklopedisi hazırlatıyor. Buna Alevi örgütleri yazılı bir açıklamayla tepki verdi. Sizce Aleviler/Alevi örgütleri ne yapmalı? Nasıl bir yol izlenmeli bu çalışmaya karşı?

    Esasen bu başkanlık aracılığıyla hedeflenen en önemli şeylerden biri Alevilikle ilgili meselelerde kültürel hegemonyayı güçlendirmek, ansiklopediler, çalıştaylar filan bu amacı taşıyor. Devlet eliyle burada yürütülen bilgisel çalışmaların dönüp dolaşıp geleceği yer, özellikle de Alevi olmayan kesimler arasında Alevilik hakkında uygunsuz bilgilerin üretilip yayılması, Alevi nefretinin yeni kisvelerle yeniden üretilmesi olacaktır.
    Bunların yoğun biçimde eleştirilmesi, sorunların deşifre edilmesi, hem içerik açısından hem biçim açısından (akademik hiç vasfı olmayan kişilerle çalıştay yapmak mesela) eksiklerin, kusurların ve ideolojik sorunların anlatılması için sürekli bir karşı kamuoyu oluşturma çabası yürütülmeli.
    Fakat bu yeterli değil elbette, çünkü sürekli tepki gösterme konumuna sürükler bizi, daha önemlisi bu tür çalışmalara girişmek gerekir. Yine sorun dönüp dolaşıp örgütlenmeyi güçlendirme ve yayma meselesine geliyor. Çünkü ansiklopedi hazırlamak, çalıştaylar, seminerler, konferanslar yapmak, hatta saha çalışmaları yapmak hem iyi örgütlenme hem de ciddi ekonomik güç gerektirir, zordur, ama yapabilmenin yollarını aramak şart.

    “BÜTÜN İŞ DÖNÜP DOLAŞIP ÖRGÜTLENMEYE GELİYOR”

    -Okullarda “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum” (ÇEDES) projesi kapsamında imamlar, müftüler ders vermeye başladı. Çocuklar camilere götürülüyor. Ayrıca okullarda mescitler açılıyor. Dini faaliyetler anaokullarına kadar indi. Dinci vakıflarla ve cemaatlerle yasa dışı şekilde protokoller imzalanıyor ve öğrenciler kontrolsüz bir şekilde dini faaliyetlere götürülüyor. Laik eğitim öğretim tamamen yok edilmiş durumda. Alevi çocukların ve ailelerinin pek çok zorluğu yaşadığını biliyoruz. Ancak Alevi kurumları bu konuda bir tepkiyi örgütleyemedi. Eğitim sistemindeki bu gericileşmeye karşı neler yapılabilir, önerileriniz nelerdir?

    Eğitim sisteminin “gericileştiği” doğrudur ama bu ilerici bir eğitim varken bu bozuldu, gericilik öne çıktı diye okunmamalı, eğitim sistemi başından beri gericiydi, hele Alevilik meselesinde düşmanlığı üreten kodların tamamını habire üretip duruyordu. Hele “laik eğitim” neredeyse hiç olmadı, genel eğitim sistemi itibarıyla, ilkokuldan üniversiteye kadar.
    Şimdi yapılanlar elbette vahim, Aleviler için ikili bir makas çalıştırıyor: Eskiden baskı, dışlama, nefretle bakma/görme temel tutumdu, bu saydıklarınız şimdi asimilasyonu işin içine çok ciddi biçimde sokuyor. Bu süreçlere karşı tepkiyi Alevi olarak vermek, verilen tepkinin etkisini artırmak için çalışmak elbet gerekli ama Alevi olmayan ve fakat bu süreçlerin zararlarının farkında kişi, grup, kurum, kuruluşlarla ortaklaşmanın yolları da aranmalı. Alevi-politik meseleler, genel politik meselelerden uzak olamaz, mesela eğitimin Sünni-dinselleştirme ekseninde yürütülmesine karşı gerçekten seküler bir eğitim talebiyle mücadele edilecekse, bu talebi paylaşanlarla ortaklaşma mecburiyeti doğar.
    “Tepki zayıf kaldı” denildiğinde, örgütlenmenin yeterli olmadığını anlıyoruz hemen, bütün iş dönüp dolaşıp örgütlenmeye geliyor. Muhtemelen Aleviler olarak, mevcut örgütlenmeleri gözden geçirip geliştirme ve yeni devlet siyasasına karşı etkili olacak yeni biçimler, yollar, yöntemler bulma mecburiyetinin doğduğu bir süreçten geçiyoruz.

    “POLİTİK MÜCADELELER ZAYIF KALDI”

    -Aleviler yıllardır çocuklarının zorunlu din dersine girmemesi için mücadele ediyor. Mahkemelere taşındı. Aynı zamanda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gidildi ve davalar kazanıldı. Hükümet kararları uygulamadı. Öte yandan, zorunlu din dersi mücadelesini boşa düşürecek bir sorun var. Bazı cemevlerinde yıllardır Kuran kursu veriliyor. Bunlardan biri Kartal Cemevi. Ne yazık ki hem mahkeme kararlarının uygulanması için hem de Kuran kursu veren cemevi/derneklere yeterli baskı, tepki, örgütlenme yapılamadı. Cemevlerinde Kuran kursu verilmesinin önüne nasıl geçilebilir?

    Zorunlu din dersi/eğitimi meselesi son kırk yılın en önemli mücadele sahası oldu, hukuki mücadeleler gerçekte kazanıldı fakat sonuç değişmedi. Buradan da şu çıkar: Mesele sadece hukuki değildir, hukuki başarılar, sosyal-siyasal sorunları çözmeye yetmez. Yetmedi de. Benim kanaatime göre söz konusu hukuk mücadelelerine eşlik etmesi şart olan politik mücadeleler zayıf kaldı.
    Bu sorunun ikinci kısmını anlayamadığımı söylersem sizi üzmüş olmam umarım, anlayamadığım şu: Bir Alevi topluluğu, kesimi ya da işte bir cemevi Kuran eğitim almak/vermek isterse alır, verir. Cem kurulan, lokma paylaşılan, aşure kaynatılan, cenaze kaldırılan, birçok eğitim yapılan yani dünyevi işlerle dinsel/inanışsal işlerin güçlü biçimde iç içe geçtiği bir mekânda Kuran öğrenimi niye yapılmasın? Tabii Kartal cemevinde nasıl bir Kur’an eğitimi-öğretimi yapılıyor bilmiyorum, “Sünnileştirme” amacı ya da riski olan bir iş mi yapılıyor? Kuran eğitimi demek zaten Sünnileştirme demek olarak alınırsa, Sünni bir akla teslim olunmuş demektir! Kuran=Sünnilik, Sünni bakışın ruhudur, Alevilik-Kuran ilişkisi böyle basit reddiyelerle ele alınacak bir konu değildir.

    “EN TEHLİKELİSİ, BİRLİKTELİĞİ, TEK BİR ÖRGÜT MODELİNE ÇEVİRMEK”

    -Alevi nefretinin, Alevi asimilasyonunun yükseldiği bir dönem yaşıyoruz. Kurumların geleceğe dair projeler üretmesi, kalıcı hukuk komisyonları kurulması, kararların çabuk alınması, hızlı refleks gösterilmesi, cemevlerinin ibadetin yanında birer okula çevrilmesi, asimilasyonun önüne geçilmesi gibi pek çok konuda toplum Alevi örgütlülüğünden çok şey bekliyor. Kurumlara neler önerirsiniz? Önermekle kalmayıp birlikte neler yapılabilir?

    Aslını sorarsanız, kişilere ya da kurumlara önerilerde bulunmak haddim değil asla. Ne yapılacağını bilmiyorum da ayrıca, fakat ne yapılmayacağı konusunda bir fikrim var, bunu paylaşmak isterim. Ne yapılabilir? Ancak bütün kurumların en azından iletişimi güçlendirmesi, işbirliğini başarması ve rezonans yaratacak ilişkiler geliştirmesi çabalarıyla bulunabilir. Alevilik yaygın, dağınık (başıboş anlamında değil, tasvir olarak) örgütlenme usulleriyle bugünlere geldi, “Yol bir sürek binbir” bu demek. Örgütlerin çokluğu, birbirinden farklılığı makbul bir şey. Şimdiki Cumhurbaşkanı Erdoğan, başbakan olduğu dönemlerden birinde, “Aleviler birlik olup önümüze ortak talepler koyamadı, her kafadan bir ses çıkıyor, bu yüzden çözüm bulunamıyor” minvalinde bir şeyler söylemişti. Bu çokluktan vazgeçmeden, tarihsel sebeplerle şekillenmiş yatay örgütlenme anlayışlarını terk etmeden, mevcut örgütsel durumun bazı meselelerde yetersiz kaldığını kabul ederek işe başlamak iyi olabilir. En tehlikeli şey bu birlikteliği, tek bir örgüt modeline çevirmeye çalışmak olur, Erdoğan’ın kast ettiği şey de buydu ve yapılmaması, peşine düşülmemesi gereken şey bu. Bazı güçlüce Alevi kurumlarının “merkezi kurum” olma arzusu da bu en yapılmayacak şeylerden biri. Çok merkezli, çok çemberli, çok unsurlu kalmak ama bunlar arasındaki ilişkileri sorunlarla mücadele edecek biçimde düzenlemeye girişmek gerekli galiba.

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER:

    1-‘İktidar manevralar yapıyor; bir duruşumuz olmalı, belirleyici olmamız gerekiyor-VİDEO
    2-‘Alevi örgütleri mücadeleyi toplumsallaştırmalı, Alevi ailelerle ortaklaşılmalı’- VİDEO
    3- ‘Alevi kurumları ortaklaşa bir enstitü kurabilirler; bir hukuk birimi kurulabilir’ – VİDEO
    4-‘Mutlaka hukuk komisyonu kurulmalı, sorunlara çözüm üreten bir örgütlülük olmalı’-VİDEO
    5-‘Alevilerin sorunu siyasetle, hukuk mücadelesiyle çözülür; ciddi çalışmalara başlanmalı’
    6- ‘Cemevlerini ibadetin yanında sosyal, kültürel merkeze dönüştürmeliyiz, insana dokunmalıyız-VİDEO
    7-‘Sünni ulema zihniyetinin inancımızı bize anlatması mücadele etmemiz gereken bir durum’- VİDEO
    8- ‘Alevi kurumlarının bünyelerinde siyasi birimler oluşturulmalı, ortak akılla hareket edilmeli’
    9-‘Aleviler sokakta, hukuksal alanda mücadele etmeli ve sivil itaatsizlik örgütlenmelidir’
    10-‘Alevi enstitüleri kurularak inançtaki resmi ideolojinin yarattığı deformasyonlar ayıklanmalıdır’- VİDEO
    11-‘Alevi örgütlenmesinin yeni bir inşaya ihtiyacı var; dernekler yasasından çıkılmalı’-VİDEO
    12-‘Asimilasyonla mücadele ilk olarak devletle değil cemevlerinde başlamalı’-VİDEO
    13-‘Bilimsel çalışmalar yapılmalı; Sadece anma günleri ile Alevilik yeniden inşa edilemez’-VİDEO
    14-‘Alevi örgütleri mücadeleyi toplumsallaştırmalı, Alevi ailelerle ortaklaşılmalı’
    15-‘Alevi kurumlarının örgütlülüğe önem vermesi gerekiyor, örgütlü olmak güçtür’ -VİDEO
    16- ‘Aleviliği yaşamayı ve yaşatmayı merkezimize almalıyız, tehlikeli olan iç asimilasyon’
    17-‘Asimilasyona karşı aktif direniş ve sivil itaatsizliği örgütlemek gerekiyor; o zaman hak alınır’
    18-‘Asimilasyona karşı çıkmak onun alternatifini oluşturmakla mümkündür, program ve hedef olmalı’-VİDEO

  • ‘Alevi kurumsallaşmasının bir yol haritası olmalı; Güçlü bir hukuk komisyonu kurulmalı’-VİDEO

    ‘Alevi kurumsallaşmasının bir yol haritası olmalı; Güçlü bir hukuk komisyonu kurulmalı’-VİDEO

    PİRHA- “Asimilasyona, Alevi inancına saldırılara karşı Aleviler ne yapmalı?” başlıklı dosyamızın bugünkü konuğu Gazeteci Veli Haydar Güleç. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın bir Diyanet benzeri kurum olduğunu belirten Güleç, asimilasyonun önemli bir ayağının cemevlerinde yürütüldüğünü vurguladı. Alevi kurumsallaşmasının mutlaka bir yol haritasının, bir hedefinin olması gerektiğini söyleyen Güleç, güçlü bir hukuk komisyonu kurulması gerektiğini kaydetti. 

    Türkiye’de Alevi inancının hala devlet tarafından tanınmadığı bir süreç yaşanıyor. Alevi toplumunun temel talepleri var. Bunlar; zorunlu din dersinin kaldırılması, cemevine ibadethane statüsü verilmesi, eşit yurttaşlığı içeren yeni bir anayasanın yapılması, Alevilere karşı işlenen nefret suçlarının açığa çıkarılması ve nefret suçlarının önüne geçilmesi için hukuki tedbirlerin alınması, Alevilere karşı yapılmış kıyım, katliam ve asimilasyon uygulamalarıyla yüzleşilmesi, gerek kamu kaynaklarının ve gerekse kamu kadrolarının liyakat, adalet ve eşitlik ilkelerine göre dağılımının sağlanması.

    Bu talepler hükümet tarafından yerine getirilmiyor, Alevilerin açtığı davalarda lehte verilmiş mahkeme kararları dahi tanınmıyor. AKP, Alevilere rağmen Alevi inancını tanımlıyor, Alevi örgütlerini muhatap almıyor.

    9 Kasım 2022 tarih ve 32008 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 112 numaralı cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kuruldu. Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ve yönetimi, Alevi inancından uzak bir bakış açısına sahip. Bu başkanlık da aynı hükümet gibi Alevi örgütlerini yok sayan bir yerde duruyor.

    Alevi Diyaneti olarak adlandırılan başkanlığı Alevi örgütleri kesin bir dille reddediyor. AKP hükümeti Alevi Bektaşi Ansiklopedisi hazırlamak için de Sünni akademisyenler ve ilahiyatçılardan oluşan kadro kurdu.

    Alevi toplumunu en çok rahatsız eden sorunlardan biri de eğitim-öğretim sisteminin dinselleştirilmesi, okullarda tarikatların, dinci vakıfların etkili olması.

    Alevilerin temel sorunlarının çözümü konusunda ve eğitim sistemindeki bu gericileşmeye karşı, Aleviler/Alevi örgütleri ne yapmalı? Nasıl bir yol izlenmeli?

    Gazeteci Veli Haydar Güleç sorularımızı yanıtladı.

    “CEMEVİ BAŞKANLIĞI BİR ALEVİ DİYANETİDİR”

    PİRHA- AKP hükümeti, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurdu. Bu başkanlık temsilcileri pek çok ilde birçok cemevine gidip görüşmeler yaptı/yapıyor. Görüşmelerde hala cemevinin ihtiyaçları soruluyor ve başkanlığı tanımaları isteniyor. Alevilerin temel talepleri ve asıl sorunları konuşulmuyor, bir çözüm üretilmiyor. Bu konudaki görüşünüz nedir?

    VELİ HAYDAR GÜLEÇ: Devlet inkar ettiği bir inancın bir birimini oluşturuyor kendi bünyesinde ama Aleviliği inkar ediyorlar. Peşi sıra oluşturdukları bu başkanlık bana göre aynı zamanda bir Alevi Diyaneti’dir. Alevilere bir Diyanet armağan etmeye çalışıyorlar. Bugüne kadar asimilasyon politikalarıyla, baskıyla, katliamlarla yok edemediği Aleviliği kendine benzetmeye çalışıyor. Yoğun bir çalışma içinde olduklarının bizde farkındayız. Özellikle kırsaldaki cemevleri üzerinde yoğun çalıştıklarını biliyoruz. Çünkü buralar biraz korunaksız alanlar. Alevi kurumsallaşmasının çatı örgütlerine bağlı yerler olmadıkları için doğal olarak buralarda çalışma yürütüyorlar. Bütün sorun Alevi kurumsallaşmasının ortaya koyacağı tepkilerdir. Bu kadar yoğun baskı, katliam, öldürme, yok etme, sürgüne rağmen Alevi toplumu bu yolu buraya kadar getirdi. Bu yolu bir şekilde korudu. Devlet dönem dönem Alevi toplumuna müdahalelerde bulunuyor. Geçmişte bunu çok kaba tarzda yapıyordu. Katliam yaparak, sürgün ederek, öldürerek, Alevi pirlerine işkence yaparak birçok yol yöntem denedi. Şimdi biraz daha ince tarzla yapıyor. Aleviliği yeniden belirlemeye çalışıyorlar. Alevi toplumunun, kurumsallaşmasının buna göstereceği refleks önemli. Alevi kurumsallaşmasının bir yol haritası mutlaka olması gerekiyor. Alevi kurumsallaşmasının hedefinin olması gerekiyor. Bu amaç ve hedefleri de toplumsal mücadelenin içerisinde örgütlemesi gerekiyor. Bu ülkede sınıfsal olarak ezilen çok önemli bir kesim var. Bütün kesimlerle mücadelesini ortaklaştırması gerekiyor. Şu an devletin uyguladığı bu uygulamaya karşı Alevilerin bu işte tereddüt etmemesi gerekiyor. Tepkiyi gösterirken tereddüt içerisinde olmamaları gerekiyor. Hacı Bektaş Veli’yi Anma Törenleriyle ilgili belediye, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ile görüşebilir, devletle görüşebilir sonuçta kamu kurumudur. Ama Alevi kurumları o görüşmenin bir parçası haline gelmemelidir. Zaman zaman bu tür eksikliklere düşüyorlar. Bu bir meşruiyet sağlamaktır aynı zamanda. Görüşmeye giderseniz onu kabul etmiş oluyorsunuz. Nasıl bakarsanız bakın bu bir kabullenmedir. O yüzden Alevi kurumlarının bu konuda çok net olması lazım. Bu tür yalpalanmalar Alevi toplumu içerisinde bir karşılık bulmuyor. Bizim bir Yolumuz var. Bu yol Aleviler tarafından bin yıllardır aslında bu günlere getirilmiştir. Aleviler son 10-15 yıldır aslında kendini tanımaya başladı, farklı sürekleri tanımaya başladı. Burada görsel medyanın da çok katkısı oldu. TV10, CAN TV ve PİRHA’nın bu konuda çok ciddi katkıları oldu. Basının, medyanın bu konudaki katkıları aslında Alevilerin kendini bulmasını da sağladı. Düne kadar birbirine farklı gözle bakan, birbirini öteki olarak gören Aleviler şimdi birlikte hareket ediyor. Basın açıklamaları gibi etkisiz eylemlerle sorunların aşılamayacağını herkesin görmesi gerekir.

    “DİYANET’İN KALDIRILMASI GEREKİYOR”

    -MHP destekli AKP hükümeti, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurarken Alevi örgütlülüğünü muhatap almadı. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı da bu ciddiyetsizliği, dışlamayı devam ettiriyor. Başkanlığın başındaki Alirıza Özdemir ülkücü-MHP geleneğinden geliyor. Hiçbir şekilde Alevi örgütleriyle iletişim kurmadı. Zaten kurumlar da bu başkanlığı asimilasyon merkezi olduğunu beyan ederek tanımadıklarını ilan etmişti başından beri. Dolayısıyla Alevilerin temel sorunları bu şekilde çözülebilir mi? Siz bu durumu nasıl değerlendirirsiniz?

    Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın Alevi kurumlarını muhatap almaması çok normal bana göre. Çünkü Aleviler böyle bir kuruma ihtiyaçları olmadığını baştan dile getirmişler. O yüzden bu kurum aslında etkisiz bir eleman gibi ortaya çıktı. Bu kurumun devlet tarafından tamamen asimilasyon için oluşturulduğunu herkes zamanla görecektir. Ve zaman onu tüketecektir. Diyaneti kimse bu ülkede tartışamıyor, Diyaneti tartışmak gerekiyor. Laik, demokratik bir ülkede yaşıyorsak Diyanet gibi bir kurumun olmaması lazım. Din hizmetlerini vermek devletin görevi değildir. Alevi kurumları başta bunu çok net ifade ettiler ama sonra onlar da bu tuzağa düşmeye başladılar. Elektrik, su parası vb. konular tartışma konusu yapıldı. Buna düşmemek gerekiyordu. Temel olan Diyanet gibi kurumların ortadan kaldırılması gerekiyor, devletin din üzerinden elini çekmesi gerekiyor. Devlet dine mesafesini ortaya koymak zorunda. Devlet burada hakem görevi görecektir. Devlet egemen din anlayışının ötekiye baskı yapmasının önündeki güvencedir aslında. İnancı devlet belirlemeye kalkarsa biz de dönüp ‘benim inancım seni niye bu kadar alakadar ediyor?’ diye sorarız. Aslında Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı Alevilere karşı bir baskı unsuruna dönüştürüldü. Çünkü devlet kendi Alevisini yaratmak istiyor. Devletin görevi bu değil. O yüzden Alevilerin açık bir şekilde Diyanete net tavır koymaları gerekiyor. Diyanetin kaldırılması için herkesin de kampanya yürütmesi gerekiyor. ÇEDES Projesi bu ülkedeki herkesin sorunudur. ÇEDES’in hayata geçirilmesini sağlayan temel faktör Diyanettir. Diyanet olduğu sürece devlet din hizmetlerini topluma karşı bir silah olarak kullanacaktır. Alevilerin olduğu her yerde ezan okutuyorlar bu açık bir baskıdır, asimilasyondur, o insanları yıldırmaktır. Bunlara karşı tavır oluşturabilmek için ana kaynağını sorgulamak lazım. Devlet şu anda Diyanet’e milyarlar harcıyor. Bu bütçenin nereye gittiğini sorgulamak lazım. Bu kurum bir inanç kurumuysa oraya hizmet sunan vatandaşların çok mütevazı bir yaşamı olması lazım normalde. O yüzden Diyanetin kaldırılması için güçlü bir şekilde mücadele etmek gerekiyor. Diyanet kaldırılırsa bu ülkede gerçek anlamda laiklik de hayata  geçirilecektir, diğer bütün inançlar da daha özgürce inançlarını yerine getirebileceklerdir.

    “YOĞUN BİR ÇALIŞMA TEMPOSUNA İHTİYAÇ VAR, BİR HEDEFİNİZ OLMAK ZORUNDA”

    -Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, aralarında bir iki kendi belirledikleri Alevi olsa da ağırlıklı olarak İslamcı akademisyenlere ve ilahiyatçılara Alevi Bektaşi Ansiklopedisi hazırlatıyor. Buna Alevi örgütleri yazılı bir açıklamayla tepki verdi. Sizce Aleviler/Alevi örgütleri ne yapmalı? Nasıl bir yol izlenmeli bu çalışmaya karşı?

    Alevi örgütlülüğünün bugüne kadar böyle bir çalışma yapmaması hepimizin eksikliğidir. Asimilasyon için en temel şeylerden biri o inancı kendine benzeştirmedir. ‘Aleviler zaten bir İslamdır’ diyor. Belli ki o ansiklopedi de İslam düşünürleri tarafından hazırlanacaktır. Bahsedilen o birkaç Alevi akademisyen de devlete, islama hizmet eden kişilerdir. Aleviliğe hizmet edip gerçekten Aleviliği koruma çabası olsaydı zaten o işin içerisinde olmayacaktı. Bu anlamda Alevi kurumlarının taşın altına elini koyması gerekiyor. Yakın zamanda Avrupa’da böyle bir çalışma başlatıldı. Hızlı bir şekilde hayata geçirilebilirse boşluğu doldurmuş olacaktır. Alevilik yolu üzerinde kafa yoranların da oraya destek olup biran önce hayata geçirilmesini sağlamak gerekiyor. Devlet o tarihsel hafızayı silmek için uğraşıyor. Türkiye’de en çok değiştirilen bakanlık Milli Eğitim Bakanlığı’dır. Bu ülkede son 22 yılda 14 Milli Eğitim Bakanı değişmiştir. Demek ki bir sorun sıkıntı var. Gelen yeni bir şey icat etmeye çalışıyor. Aleviliği de İslam’ın bir parçası gibi okullarda öğretmeye çalışıyorlar. Tüm bunları aşmak için gerçekten çok yoğun bir çalışma temposuna ihtiyaç var. Bir hedefiniz olmak zorunda.

    “ÇEDES SADECE ALEVİLERİN DEĞİL BÜTÜN TOPLUMUN SORUNU”

    -Okullarda “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum” (ÇEDES) projesi kapsamında imamlar, müftüler ders vermeye başladı. Çocuklar camilere götürülüyor. Ayrıca okullarda mescitler açılıyor. Dini faaliyetler anaokullarına kadar indi. Dinci vakıflarla ve cemaatlerle yasa dışı şekilde protokoller imzalanıyor ve öğrenciler kontrolsüz bir şekilde dini faaliyetlere götürülüyor. Laik eğitim öğretim tamamen yok edilmiş durumda. Alevi çocukların ve ailelerinin pek çok zorluğu yaşadığını biliyoruz. Ancak Alevi kurumları bu konuda bir tepkiyi örgütleyemedi. Eğitim sistemindeki bu gericileşmeye karşı neler yapılabilir, önerileriniz nelerdir?

    ÇEDES sadece Alevilerin sorunu değil toplumun bütününün bir sorunudur. Laik demokratik bir ülke isteyenlerin sorunudur. Onların en çok sahip çıkması gerekiyor bu konuya. Tabi ki Aleviler bu konuya tepki vereceklerdir ama bu tepkilerin ortaklaşması gerekiyor. Bütün bir toplum bunu baskıya dönüştürüp adım attıramazsa bu devlet bunları hayata geçirir. Özellikle AKP-MHP faşizmi bunun üzerinden siyaset yapacak. Toplumun muhafazakar, milliyetçi kesimine hitap eden adımlar atmaya çalışıyorlar. Bu en çok eğitim alanında atılan adımlardır. ÇEDES hayata geçirildiğinden beri iki kesimden tepki gördük. Alevi kesimi ve VELİ-DER bu konuda epey çalışma yürüttü. Ama ne kadar etkili oldu bütün sorun bu. Bunun etkili olması için daha güçlü adımlar atılması gerekiyor. Siyaset kurumlarını özellikle muhalefet cephesini hareket ettirmek gerekiyor. Bu ciddi bir sorun. Bir yere imam girmeye başlıyorsa o yerde başka şeyler olmaya başlayacaktır. Eğitimin rengi de niteliği de değişmeye başlayacaktır. Bütün ailelerin aslında bunu düşünerek hareket etmesi gerekiyor.

    “ASİMİLASYONUN ÖNEMLİ BİR KISMI CEMEVLERİNDE YÜRÜTÜLÜYOR” 

    -Aleviler yıllardır çocuklarının zorunlu din dersine girmemesi için mücadele ediyor. Mahkemelere taşındı. Aynı zamanda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gidildi ve davalar kazanıldı. Hükümet Alevilerin lehinde verilen kararları uygulamadı. Öte yandan, zorunlu din dersi mücadelesini boşa düşürecek bir sorun var. Bazı cemevlerinde yıllardır Kur’an kursu veriliyor. Bunlardan biri Kartal Cemevi. Ne yazık ki hem mahkeme kararlarının uygulanması için hem de Kur’an kursu veren cemevi/derneklere yeterli baskı, tepki, örgütlenme yapılamadı. Cemevlerinde Kuran kursu verilmesinin önüne nasıl geçilebilir?

    Asimilasyonun önemli bir kesiminin de cemevlerinde yürütüldüğünü söylemek lazım. Kuran kursları açarak Hakk’a uğrulama erkanında Kuranı kullanarak, namaz kıldırarak, fatiha okutarak asimilasyonu kendi içimizde daha etkin yürüttüğümüzü görmemiz gerekiyor. Alevi kurumsallaşmasının buna karşı kendi içinde ciddi şekilde tartışması gerekiyor. Alevi kurumlarının bütünlüklü bir yol haritasının olması gerekiyor. Kendi ana dilimle bile cemevlerinde cenaze töreni yapılmasının ne kadar zor olduğuna ben tanık oldum. Alevi kurumlarının buradaki mücadelesi de sorgulanmalı. Etkili bir mücadele yürütülemedi, sonuç alıcı adımlar geliştirilemedi. Kimi mitingler, basın açıklamaları yaparak, okullar açıldığında kimi tepkiler vererek bu işin üstesinden gelinmeyeceğini herkesin görmesi gerekiyor. Bağırıp çağırıp miting yapmak bir sonuç vermiyor. Daha somut adımlar atmamız gerekiyor. Bu ülkede Kürtler çok ağır bedeller ödedi ama radikal kararlar alarak bir sonuç aldılar. Şu anda fiili olarak Kürtler sahip olması gereken hakları kullanıyor aslında. Kendi dilini, kimliğini kullanıyor, kültürüne tarihine sahip çıkıyor. Bunlar çok ağır bedeller ödenerek kazanıldı.

    “KENDİ İÇERİSİNDE ÖTEKİLEŞTİRİLEN ALEVİ KURUMSALLAŞMASININ OLMAMASI GEREKİYOR”

    -Alevi nefretinin, Alevi asimilasyonunun yükseldiği bir dönem yaşıyoruz. Kurumların geleceğe dair projeler üretmesi, kalıcı hukuk komisyonları kurulması, kararların çabuk alınması, hızlı refleks gösterilmesi, cemevlerinin ibadetin yanında birer okula çevrilmesi, asimilasyonun önüne geçilmesi gibi pek çok konuda toplum Alevi örgütlülüğünden çok şey bekliyor. Kurumlara neler önerirsiniz? Önermekle kalmayıp birlikte neler yapılabilir?

    Öncelikle bir fikir ortamının oluşması gerekiyor. Alevilerin bir fikir üretim merkezinin olması lazım. Zaman zaman danışma kurullarının oluşturulması lazım. Aydınlarımızdan, yazarlarımızdan, bilgiden yararlanarak birçok şeyin önünü açabiliriz. Alevi kurumlarının bu konuda biraz daha yoğun çalışması gerekiyor. Hukuk mücadelesi en temel konulardan bir tanesidir. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’na yönelik AYM’ye dava açıldı. Aleviler gidip bu davanın bir parçası olabilirlerdi en başından. Çünkü tarafıdır Aleviler. Bu bir hukuk mücadelesidir. Sonuç alınır ya da alınmaz hiç önemli değil. Ama siz orada olmak zorundasınız. Siz orada görünür olmak zorundasınız. Bunun için de güçlü bir hukuk komisyonunuzun olması lazım. Bu mücadeleleri de bunun üzerinde yürütmek lazım. Her gün nefret suçlarıyla karşı karşıya kalıyoruz, evlerimiz işaretleniyor. Bu tür şeylere karşı toplumsal tepki önemlidir. Bu tür şeylere prim vermemek lazım. Alevi kurumsallaşması bu konuya biraz daha kafa yormalı. En önemlisi de bir hedefin olması lazım. Kendi içerisinde ötekileştirilen bir Alevi kurumsallaşmasının olmaması lazım.

    Devrim FINDIK/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER:

    1-‘İktidar manevralar yapıyor; bir duruşumuz olmalı, belirleyici olmamız gerekiyor-VİDEO
    2-‘Alevi örgütleri mücadeleyi toplumsallaştırmalı, Alevi ailelerle ortaklaşılmalı’- VİDEO
    3- ‘Alevi kurumları ortaklaşa bir enstitü kurabilirler; bir hukuk birimi kurulabilir’ – VİDEO
    4-‘Mutlaka hukuk komisyonu kurulmalı, sorunlara çözüm üreten bir örgütlülük olmalı’-VİDEO
    5-‘Alevilerin sorunu siyasetle, hukuk mücadelesiyle çözülür; ciddi çalışmalara başlanmalı’
    6- ‘Cemevlerini ibadetin yanında sosyal, kültürel merkeze dönüştürmeliyiz, insana dokunmalıyız-VİDEO
    7-‘Sünni ulema zihniyetinin inancımızı bize anlatması mücadele etmemiz gereken bir durum’- VİDEO

    8- ‘Alevi kurumlarının bünyelerinde siyasi birimler oluşturulmalı, ortak akılla hareket edilmeli’
    9-‘Aleviler sokakta, hukuksal alanda mücadele etmeli ve sivil itaatsizlik örgütlenmelidir’
    10-‘Alevi enstitüleri kurularak inançtaki resmi ideolojinin yarattığı deformasyonlar ayıklanmalıdır’- VİDEO
    11-‘Alevi örgütlenmesinin yeni bir inşaya ihtiyacı var; dernekler yasasından çıkılmalı’-VİDEO
    12-‘Asimilasyonla mücadele ilk olarak devletle değil cemevlerinde başlamalı’-VİDEO
    13-‘Bilimsel çalışmalar yapılmalı; Sadece anma günleri ile Alevilik yeniden inşa edilemez’-VİDEO

  • ‘Bilimsel çalışmalar yapılmalı; Sadece anma günleri ile Alevilik yeniden inşa edilemez’-VİDEO

    ‘Bilimsel çalışmalar yapılmalı; Sadece anma günleri ile Alevilik yeniden inşa edilemez’-VİDEO

    PİRHA- Alevi inancına yönelik devlet baskısı yoğun şekilde devam ederken, asimilasyonun bir ayağı da cemevleri içerisinde yapılmakta. İnanca yönelik saldırılar karşısında ‘Aleviler, kurumlar ne yapmalı?’ sorusunu Araştırmacı Yazar Piri Er’e sorduk. Aleviliği doğru temsil eden liderlere ihtiyaç duyulduğunu belirten Piri Er, “Mutlaka bilimsel çalışmalar yapmak lazım. Alevi örgütleri belli aralıklarla sempozyumlar, konferanslar, paneller gerçekleştirmek zorunda. Yoksa sadece anma günleri ile Aleviliği yeniden inşa edemezsin.  Aleviliği günümüzün ihtiyaçları doğrultusunda yeniden şekillendirmeye de ihtiyacımız var” dedi. 

    Alevi inancı hala devlet tarafından tanınmıyor. Alevi toplumu ise taleplerini yıllardır dile getiriyor. Zorunlu din dersinin kaldırılması, cemevine ibadethane statüsü verilmesi, eşit yurttaşlığı içeren yeni bir anayasanın yapılması, Alevilere karşı işlenen nefret suçlarının açığa çıkarılması, Alevilere yapılmış kıyım, katliam ve asimilasyon uygulamalarıyla yüzleşilmesi, gerek kamu kaynaklarının ve gerekse kamu kadrolarının liyakat, adalet ve eşitlik ilkelerine göre dağılımının sağlanması, temel taleplerin başında geliyor.

    Tüm bunlara karşın Alevilerin açtığı davalarda lehte verilmiş mahkeme kararları dahi tanınmıyor. AKP, Alevilere rağmen Alevi inancını tanımlıyor, Alevi örgütlerini muhatap almıyor.

    9 Kasım 2022 tarih ve 32008 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 112 numaralı cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kuruldu. Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ve yönetimi, Alevi inancından uzak bir bakış açısına sahip. Bu başkanlık da aynı hükümet gibi Alevi örgütlerini yok sayan bir yerde duruyor.

    Alevi toplumunu en çok rahatsız eden sorunlardan biri de eğitim-öğretim sisteminin dinselleştirilmesi, okullarda tarikat ve dinci vakıfların etkili olması.

    Alevilerin temel sorunlarının çözümü konusunda ve eğitim sistemindeki gericileşmeye karşı, Aleviler/Alevi örgütleri ne yapmalı? Nasıl bir yol izlenmeli? Bu soruları Araştırmacı Yazar Piri Er’e sorduk.

    “ALEVİLİKLE YAKINDAN UZAKTAN BİLGİLERİ YOK” 

    PİRHA – AKP hükümeti, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurdu. Bu başkanlık temsilcileri pek çok ilde birçok cemevine gidip görüşmeler yaptı/yapıyor. Görüşmelerde hala cemevinin ihtiyaçları soruluyor ve başkanlığı tanımaları isteniyor. Alevilerin temel talepleri ve asıl sorunları konuşulmuyor, bir çözüm üretilmiyor. Bu konudaki görüşünüz nedir?

    PİRİ ER: Bu başkanlığın kurulmasına hiç şaşırmadım. Nedeni ise şuydu: Daha önceden Diyanet İşleri Başkanlığı ‘Cemevlerimiz kırmızı çizgimizdir, bunun başka bir inancın ibadethanesi olarak gösterilmesine razı gelmeyiz’ mealinde bir açıklama yapmıştı. Ardından Tayyip Erdoğan’ın yine buna bağlı olarak yaptığı bir açıklama vardı. O da diyordu ki ‘Cemevleri kültürel mekanlardır. İslam’da ibadet yeri mescittir, camidir. Yani siz bunu alternatif bir şey yaratamazsınız’ diyor. Aslında Tayyip Erdoğan, Kültür Bakanlığı bünyesinde bu yapının oluşturulması ile birincisi Diyanet İşleri Başkanlığı’nı memnun ediyor; kızdırmıyor yani. İkincisi ise Alevileri memnun ediyor. Yani aslında Alevilik bir farklı kültürdür diye düşünüp cemevlerini de ibadethane değil de bir yer olarak görüyorlar. Şimdi Kültür Bakanlığı bünyesinde oluşturdukları bu yapı içerisinde sanıyorum 52 civarında merkezi kadro var. Bu kurumun başına atanan kimliklere de baktığımızda bunların Alevilikle yakından uzaktan bilgileri yok. Farklı bir Alevilik anlayışları var. Yani bizim bildiğimiz Aleviliği tarif etmiyorlar.”

    “GÖZLERİ DÖNMÜŞ; GELENEKSEL ANMAYI DAHİ SABOTE EDİYORLAR”

    – MHP destekli AKP hükümeti, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurarken Alevi örgütlülüğünü muhatap almadı. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı da bu ciddiyetsizliği, dışlamayı devam ettiriyor. Başkanlığın başındaki Alirıza Özdemir ülkücü-MHP geleneğinden geliyor. Hiçbir şekilde Alevi örgütleriyle iletişim kurmadı. Zaten kurumlar da bu başkanlığı asimilasyon merkezi olduğunu beyan ederek tanımadıklarını ilan etmişti başından beri. Dolayısıyla Alevilerin temel sorunları bu şekilde çözülebilir mi? Siz bu durumu nasıl değerlendirirsiniz?

    Cemevi Başkanlığı’nın kendini dayattığının en güncel örneği şu anda 16-18 Ağustos arasında Hacıbektaş’ta yapılacak olan Hacı Bektaş Veli’yi Anma etkinlikleridir. Bu başkanlık, bakanlığın diğer birimleri ile birlikte devletin bünyesinde bu işe bakan farklı kurumların da desteğiyle Hacı Bektaş anma etkinliklerini alternatif bir programla kutlamayı planlıyor. Bu konuda belediyeye de bir baskı olduğunu biliyoruz. Siz yapmayın, biz yapalım ama bu etkinlik 25-30 yıldır belediyenin bünyesinde yapılıyor. Ondan öncesinde de yerel derneklerin gerçekleştirdiği bir etkinlikti. Bunların gözü şimdi öyle dönmüş ki 30 yıllık geleneksel olarak belediyenin yaptığı bir etkinliği dahi sabote etme noktasına gelmişler. Geçmiş yıllarda yapılan etkinliklerde gerek Kültür Bakanlığına bağlı oradaki Kültür Merkezi gerek diğer alanlar tahsis edilir ve kullanılırdı. Hatta şimdi belediyeye tahsis edilmiş olan amfi tiyatro bile eskiden Kültür Bakanlığının iken sonradan belediyeye devredilmişti, orayı bile kullanma izni vermedikleri yönünde bilgiler ulaşıyor. Buna karşı belediyenin bir direnci var. Çünkü Alevi örgütleri daha önceden bir basın açıklamasıyla bunu duyurdular ve dediler ki ‘Eğer Kültür Bakanlığının düzenleyeceği bir etkinliğe dönüşürse biz katılmayız’. Belediye de şimdi direnç göstererek kendi programını oluşturmaya çalışıyor ve özellikle büyükşehir belediyelerinden destek bulmaya çalışıyor. Geçmiş yıllarda gerek Kültür Bakanlığının gerek TİKA’nın ekonomik olarak destek verdiğini biliyoruz ama yine verecekler mi emin değilim. Son gelişmeler üzerine bu desteği vermeyeceklerini de düşünüyorum. Alevi örgütlerinin, belediyenin arkasında durması ve bu etkinlikleri güçlü bir biçimde gerçekleştirilmesi gerekir. Ama devlet de elinden geleni yapacaktır ve ne kadar zayıflatırsak o kadar biz güçleniriz mantığıyla hareket edecektir diye düşünüyorum.

    “ALEVİLİĞİ ALEVİCE ANLATAN KAYNAKLAR ORTAYA KOYULMALI”

     – Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, aralarında bir iki kendi belirledikleri Alevi olsa da ağırlıklı olarak İslamcı akademisyenlere ve ilahiyatçılara Alevi Bektaşi Ansiklopedisi hazırlatıyor. Buna Alevi örgütleri yazılı bir açıklamayla tepki verdi. Sizce Aleviler/Alevi örgütleri ne yapmalı? Nasıl bir yol izlenmeli bu çalışmaya karşı?

    Daha önceden Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yaptığı bir çalışma geldi şimdi aklıma. Alevi kaynaklarını incelemiş, çevirmiş ve yayınlamıştı. Bu çalışmayı yapan kimliklerden birisi de Hitit Üniversitesi’nden Osman Eğri diye zat-ı muhteremdi. Daha sonra FETÖ’nün okulunda yükseldiği anlaşıldı. Bu arkadaş, Çorum’un bir köyünden ve Alevi kimlikli. İlahiyat Fakültesi dekanlığına yükselmiş, Aleviliği, İslam çerçevesinde değerlendirenlerden biriydi. Onun ‘Alevi kaynakları’ diye ortaya koyduğu eserler daha etkisini yitirmeden böyle bir çalışma yapılması Aleviliği aslında nereye yönlendirmek istediklerini açıkça gösterir.

    Ansiklopedinin maddelerinden birini bana hazırlatmak isteyeceklerini hiç sanmıyorum. Kimlere hazırlatacaklarını da tahmin edebiliyorum. Ama bu tamamen Türk-İslam ya da Alevi-İslam çizgisinde olan, yani bizim içimizde olan kimlikler de var, bu konuda yazan çizen, kendini Aleviliğin önünde niteleyen kimlikler de var. Muhtemelen bunlar üzerinden böyle bir çalışma yapıp Alevilere yutturmaya çalışacaklar. Bizim kınalı kekliklerden de bu suyu içmek isteyenler mutlaka olacaktır. Ama çok sağlıklı sonuçlara ulaşacaklarını sanmıyorum. Ansiklopedinin içeriğinde ne olacağını gördüğümüzde oturup eleştirilerimizi yapacağız. Şu ana kadar yaptıkları bundan sonra yapacaklarının da ne olacağını aslında bize ifade ediyor. Peki Aleviler bu konuda ne yapmalı? Alevi örgütlerine burada büyük görev düşüyor. Kişisel olarak hepimiz bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Ben de yazıp çiziyorum ama bu benden ibaret. Bunun daha öteye taşınması gerekir. Örgütlerin bu konuda gerçekten Aleviliği Alevice anlatan, açıklayan kaynakları ortaya koyması gerekir. Eski dönemlerde kaleme alınmış, Aleviliğin yazılı kaynakları olarak bilinen kimi kaynakların çevirisi ile olacak iş değil. Yani Hacı Bektaş’ın makalatıyla ya da İmam Cafer buyruklarıyla Aleviliği anlayamaz ve anlatamazsınız. Muhtemelen hazırlanacak ansiklopedi kaynakları olarak bunlardan besleneceklerdir ama Aleviliğin bunun dışında, günümüzde yetişen bir Alevilik var. Hacı Bektaş’ın makalatını Hacı Bektaş’ın yazmadığını biliyoruz. İmam Cafer hakkında yazılanları İmam Cafer’den çok sonra kaleme alındığını ve Anadolu’ya 16. yüzyılda getirildiğini de biliyoruz. Sözüm ona halen ona bağlılığın ifade edildiğini de görüyoruz ama baktığımızda bunlarda yer alan bilgiler bugünkü Aleviliği bağlayan bilgiler değil. Aleviliği o yüzyıllara götürmek istiyorsanız doğrudur ama Aleviliği bugün yaşamak istiyorsanız bu kaynaklar yetersizdir, eksiktir, sıkıntılıdır.”

    “ÇEDES, MÜSLÜMAN OLMAYAN KİTLEYİ DE RAHATSIZ EDİYOR”

    – Okullarda “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum” (ÇEDES) projesi kapsamında imamlar, müftüler ders vermeye başladı. Çocuklar camilere götürülüyor. Ayrıca okullarda mescitler açılıyor. Dini faaliyetler anaokullarına kadar indi. Dinci vakıflarla ve cemaatlerle yasa dışı şekilde protokoller imzalanıyor ve öğrenciler kontrolsüz bir şekilde dini faaliyetlere götürülüyor. Laik eğitim öğretim tamamen yok edilmiş durumda. Alevi çocukların ve ailelerinin pek çok zorluğu yaşadığını biliyoruz. Ancak Alevi kurumları bu konuda bir tepkiyi örgütleyemedi. Eğitim sistemindeki bu gericileşmeye karşı neler yapılabilir, önerileriniz nelerdir?

    ÇEDES projesinin şöyle bir özelliği var; ÇEDES sadece Alevileri ilgilendiren bir proje değil. Yani bu ülkede çocuğuna zorunlu din dersi vermek istemeyen milyonlarca insan vardır. Bunların büyük bir kısmı Alevi. Çünkü Aleviliğin zaten orada yeri yok. ÇEDES projesinin ilk meyvelerini verdiğini görüyoruz! Çocuklara sınıfta mezar maketi başında ağlama pratikleri yaptırıldı. Bir Kabe maketi yapılarak çocuklara şeytan taşlaması pratiği de gerçekleştirildi. Duvarlara taş attırıldı. Milli Eğitim Bakanlığı, Gençlik ve Spor Bakanlığı ve Diyanet İşleri Başkanlığı işbirliğinde bu yapılıyor. ‘Çevreme duyarlıyım’ diyorlar ve duyarlılığı böyle arttırmaya çalışıyorlar! Şeytan taşlatarak, ağlamayı öğreterek çocuklara eğer çevreye duyarlılık arttırılacaksa bu bir sorun.

    İkinci bir sorun ise bunu imamların yaptırıyor olması. Dini bilgi dışında genel bilgiye ne kadar hakimler? O dini bilgiyi ne kadar sağlıklı bir biçimde anlatıyorlar? Bir de İslam, şeytanı taşlamak, mezar başında ağlamaktan mı ibaret? Ve bu Alevi çocuklarına da dayatılıyor. Oysa Alevilik açısından öte dünya inancı yoktur. Onun için cennete gideceğim diye şeytan taşlama ihtiyacı hissetmez. Mezar başında ağlayarak Hakk’a yürüyen kişinin öte dünyada rahat edeceğini düşünme gibi bir anlayış Alevilerde yok. Demek ki bu Alevilere hitap eden bir şey değil. Bu şimdi Müslüman olmayan kitleyi de rahatsız eden bir şey.

    “ŞERİAT DEVLETİ ARZULUYOR”

    Yakın zamanda bir vatandaş, Aydın’ın bir ilçesinde okula müracaat ediyor ve ‘çocuğuma zorunlu din dersi aldırmak istemiyorum’ diyor. Tabii bu zorunlu olduğu için okul da diyor ki ‘Hristiyan ve Yahudiler azınlık kabul edilir, diğer gruplar bu dersi almak zorunda’. Bu canımız Alevi mi Sünni mi bilmiyorum ama din değiştiriyor. Yani bizde dinden uzaklaştıran bir içerik var. Belki de bu vatandaş Sünni, bilemiyorum. Ama Aleviler açısından zaten bu derslerde anlatılanlar Aleviliği bağlamıyor. Gerek Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi gerekse Anayasa Mahkemesi kararları da var. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin din derslerinin zorunlu olamayacağı yönündeki kararını ortadan kaldırmak için bunlar her türlü hileyi yapıyorlar. Örneğin Alevilikle ilgili birkaç madde koydular, kendilerine göre Aleviliği tanımladılar ve dediler ki ‘Biz sadece Sünni’lere yönelik ders vermiyoruz, Aleviler de bu işin içinde var’. Şeriat Devleti arzuladığını söyleyen bir başımız var. Hedeflerinin ne olduğu da belli.

    Bu durumda Aleviler ne yapmalı? Aleviler, Aleviliği bir kere Alevi gibi algılamalı. Yani Alevi-İslam anlayışıyla, ‘Aslında ben de Müslümanım’ anlayışıyla bir yere varılamayacağı anlaşılmalı. Yoksa Dersim’de 12 Eylül döneminde yapıldığı gibi çocukları imam hatip liselerine gönderen aileler bir süre sonra karşılarında kendi çocuklarını imam olarak buldular. Ya da Ordu’nun Akkuş ilçesinde 1950’lerde Alevi çocukları götürülüp imam eğitimi verildi ve sonrasında köylerine imam olarak atandılar. O dönemde 25 olan Alevi köy sayısı şu anda 3’e düşmüş durumda. Yani neyin nereye gideceği belli. Kısa süre önce Eskişehir’den geldim, orada Alevilikle ilgili bir çalışma yaptık. Yöredeki Alevilerle görüşüp Alevi köylerini tespit etmeye çalıştık. Söyledikleri hep şu; ‘Bu bu köyler Alevi idi ama bugün Alevi değiliz’. Yani geçmişte 50 ise bugün 5’e düşmüş durumda. Onun için Aleviler kendini, yani Aleviliğin ne demek olduğunu anlarsa buna karşı bir direnç elbette gösterir. Ama genel İslam anlayışı açısından doğuracağı sonuçlar belli, bir şeriat devletine doğru yavaş yavaş götürülmeye çalışılıyoruz. Ha olur mu onu zaman gösterecek. Olmaması için de Alevilerin bu konudaki direnci önemlidir.”

    “ASİMİLASYON HER YÖNDEN ALEVİLİĞİ KUŞATMIŞ DURUMDA”

    Aleviler yıllardır çocuklarının zorunlu din dersine girmemesi için mücadele ediyor. Mahkemelere taşındı. Aynı zamanda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gidildi ve davalar kazanıldı. Hükümet kararları uygulamadı. Öte yandan, zorunlu din dersi mücadelesini boşa düşürecek bir sorun var. Bazı cemevlerinde yıllardır Kuran kursu veriliyor. Bunlardan biri Kartal Cemevi. Ne yazık ki hem mahkeme kararlarının uygulanması için hem de Kuran kursu veren cemevi/derneklere yeterli baskı, tepki, örgütlenme yapılamadı. Cemevlerinde Kuran kursu verilmesinin önüne nasıl geçilebilir?

    Yanlış hatırlamıyorsam yakın bir zamanda Kartal Cemevi’nde ‘Türkçe Kur’an eğitimi’ diye bir duyuru vardı. Yani ‘Kur’an’ı Türkçe’ye çevirirsek Aleviler açısından sorun biter’ anlamı çıkıyor. Türkçeye çevirdiğinde de ya da çevirip sana verildiğinde Kur’an’ın içeriği değişmeyecektir. Mesele Aleviler Kur’an’da kendini bulabiliyor mu?

    ‘Başımız Kur’an’a bağlı’ derler. Mesleğim gereği 30 yıl alan araştırması yaptım. Sorduğum sorulara birçok Alevi ‘Biz Müslümanız, başımız Kur’an’a bağlı’ diye cevap verir. Ama Kur’an’dan bir tek ayet bilmez. Hakk’a yürüme erkanlarında Fatiha’yı mutlaka kulakları arar. Yakın zaman öncesinde köyümüzden bir canımızın Hakk’a yürümüştü. Gittiğimde ‘dede’ diye bir vatandaşla tanıştırdılar. Kişi, ‘Aleviyim ama dede değilim. Hizmet yürütüyorum’ dedi. Biraz sonrasında başladı Kur’an okumaya. ‘Fatiha’ deyince herkes elini kaldırdı. Yanımda da bir köylüm oturuyordu. Dönüp ona baktım o da okuyor. Kendisine ‘Sen Fatiha okumayı biliyor musun?’ diye sordum. ‘Yok dede bilmiyorum’ dedi. ‘O zaman ne yapıyorsun? diye sordum, ‘okumuyorumki, onlar ne yapıyorsa ben de aynısını yapıyorum’ diye cevap verdi. Yani içeriği bilip bilmemenin bir önemi yok. Dönüştürülüyoruz. Mesela ablamın Fatiha bildiğini duyduğumda ‘Sen bunu nereden öğrendin?’ diye sordum. ‘Bizim köye gelen öğretmen öğretti’ dedi. Ablam 1955’lerde köyde eğitim alırken okulumuzdaki öğretmen okutmuş. Ama ben öğrenmedim. Çünkü benim eğitim aldığım öğretmen fatiha öğretmedi. İki kuşak arasında bile bunu yaşadık. Bu eğitim, yeni asimilasyonun bir boyutu. Bir de Alevilerin kendi kendine işlettikleri bir asimilasyon var ki işte daha dün gördüm iki zat-ı muhterem, cumhurbaşkanının yanında durmuşlar, sözüm ona Alevilerin sorunlarını konuşmuşlar ve sayın cumhurbaşkanından sorunların çözüleceğine dair bir güvence almışlar. Ama bunların Alevi kimliklerini kimse kabul etmiyor! Yani akrabalarına ‘Bunlar Alevi mi?’ diye sorsan ‘hayır o Alevi değildir’ der. Muhtemelen de düşkünlükleri vardır yönünde güçlü fikirlerim var. Şimdi bu durumda siz nereye varabilirsiniz? Alevilerin bir sürü örgütlü kurumları var. Niye sorunları bunlar çözmüyor da bu iki kişiyle sorun çözülmeye çalışılıyor? Çünkü o iki kişiyi de bu devlet yarattı. Kendi ideolojileri paralelinde ‘bunları Alevi kimliği olarak topluma lanse edelim’ denildi. İyi de onların anlattıklarından Alevilik çıkmaz. Meselemiz bu. Onun için asimilasyon hem dini eğitimde hem genel eğitimde hem imamlar vasıtasıyla hem de kamu kurumları vasıtasıyla her yönden Aleviliği kuşatmış durumda ve Alevilik bir değişim ve dönüşüm sürecine girmiş durumdadır. Aleviliğin Alevilik olarak korunmasının yolu da Aleviliği anlamaktan geçiyor.

    “CİDDİ ANLAMDA ALEVİLİKTE BİR KAYMA VAR”

     – Alevi nefretinin, Alevi asimilasyonunun yükseldiği bir dönem yaşıyoruz. Kurumların geleceğe dair projeler üretmesi, kalıcı hukuk komisyonları kurulması, kararların çabuk alınması, hızlı refleks gösterilmesi, cemevlerinin ibadetin yanında birer okula çevrilmesi, asimilasyonun önüne geçilmesi gibi pek çok konuda toplum Alevi örgütlülüğünden çok şey bekliyor. Kurumlara neler önerirsiniz? Önermekle kalmayıp birlikte neler yapılabilir?

    Alevi örgütlülüğünün şu anda geldiği nokta elbette geçmişe göre ileri bir noktada ama Alevi örgütlülüğünün daha profesyonelce yürütülmesi gerekiyor. Yani bakıyorsunuz bir genel merkeze bağlı 80 cemevi var; bu 80 cemevinde kendi merkezinin oluşturduğu düşünceyi bile uygulayamıyorlar. Yani oturup örneğin bir Hakk’a yürüme erkanı oluşturuyorsunuz, size bağlı olan ocakları çağırıp diyorsunuz ki ‘ben böyle bir şey oluşturdum, bu Hakk’a yürüme erkanı Alevicedir. Bundan sonra bunu uygulayacaksınız’. Bunun üzerine mesela Urfa’dan gelen bir cemevi sorumlusu diyor ki ‘hayır öyle şey olmaz’. Hazırlanan erkanı okuyamayacaklarını, toplumun kabul etmeyeceğini dile getiriyor. Ama zaten toplumun bir değişim yaşaması zorunlu. Mesela biz bir dede ailesiyiz, benim ailemde bile eğitim ya da farklı yol yöntemlerle Alevilikten uzaklaşma yaşanmış. Şimdi bunu ben kendi ailemde düzeltmekte zorlanırken bana gelen bir emirle bunu yapmam çok zor. Ama yapmak zorundayız. Yoksa baskın inanç dediğimiz, Aleviliği yok etmeye çalışan inanç dediğimiz, 16. yüzyılda fetvalar verip ‘bunları katledin’ diyen yapının bugün farklı bir biçimde, zihniyette çeşitli devletin kurumları tarafından devam ettirilmeye çalışıldığı, Alevilerin değil Aleviliğin katledildiğinin gündeme geldiğini görüyoruz. O zaman buna karşı direnmenin yolu da Alevi örgütlülüğünün çok daha sağlıklı yapıya kavuşturulmasından geçiyor.

    “ÇATI ÖRGÜTLERİ MUTLAKA GÜÇLENDİRİLMELİ”

    Birincisi örgütler kendi içerisinde birlikteliği sağlayacak. İkincisi, çatı örgütleri mutlaka güçlendirilecek. Örneğin 80 cemevi var ancak genel merkezin oturacak yeri yok! Böyle şey olmaz. Örgütlerin ekonomik olarak güçlü olması gerekiyor. Çünkü her şey para ister. Ayrıca örgütlerin, kendi içlerindeki çatışmaları mutlaka sonlandırmaları gerekir. Üçüncü olarak Aleviliği mutlaka Alevi gibi anlayan, algılayan ve ifade eden liderlere ihtiyacımız var. Yoksa ‘Onu biz de biliyoruz ama bunu şimdi söylemenin zamanı değil, biraz daha beklememiz gerekir’ zihniyeti bana göre doğru değil. Ben bazı şeyleri çok sert ifade ettiğim için bu tür tepkiler alıyorum. ‘Aman dede daha zaman var. Bu toplumu ürkütür’ deniliyor. Toplumu ürküteceksin. Toplumu ürkütmezsen kendine geleceği yok. Toplum şu anda uyum sağlamış durumda. Kurban Bayramı yakın bir zamandaydı, gördük ki birçok Alevi kurban kesti. Alevilikte kurban var mı? Sen zaten bu zihniyete kurban vermişsin, oturup bir de bir hayvan keserek cennete Gitme düşüncesindeysen, öte dünya anlayışın varsa o zaman burada bir sorun var demektir.
    Alevilik bu dünyaya ilişkin bir inanç, ne varsa burada çözeceksin. Onun için örgütlerimizin bunları anlayıp aktarması gerekiyor. Ancak örgütlerin biri Alevi-İslamcı biri tamamen şeriatçı biri Şiacı biri Alevice olmaya çalışıp ama olamamış, tamamlayamamış bir yapı… Şimdi bunları bir araya getiremezsiniz. Yani ben Cem Vakfı ile bir araya gelip ‘Alevi İslam anlayışı’ diyen bir yapıyla birlikte hareket edemem. Çünkü ben Aleviliği İslam içinde olduğunu düşünmüyorum. Alevilik kendi başına bir inanç. Aleviliğin kendi değerleri var. Başımı Kuran’a bağlayarak beni Müslüman yapamazsınız. Eğer bu söylediğim aşamaları geçebilirsek daha bilimsel bakmaya çalışabilirsek olur. Daha önceden birçok bilim kuruluna davet edildim. Her gittiğimde yapacağız edeceğiz deniliyordu. Hala yapacağız, -acak, -ecek eklerini artık bırakmak gerekiyor. ‘Yapıyorum, yaptım’ ifadelerinin yerleşmesi gerekiyor. Yoksa ciddi anlamda Alevilikte bir kayma var. Özellikle bu açılan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı taşrada geziniyor. İhtiyaç listesini sağlayanlar paralelinde sizden bir şey isteyecektir. Şimdi kadro tahsis etmeye çalışıyorlar. Düşünebiliyor musunuz bir cemevinin kadrosu Kültür Bakanlığı’na bağlı devlet memuru! Peki bu kişi ne yapacak? Oranın temizliği, dedelik hizmetleri, başkanlığı; hangi birini yapacak? Bunlar hep sorun. Ama bu tik tak çok tehlikeli bir biçimde işliyor. Biz de o kınalı kekliklerden çok var. Mutlaka bilimsel çalışmalar yapmak lazım. Alevi örgütleri belli aralıklarla sempozyumlar, konferanslar, paneller gerçekleştirmek zorunda. Yoksa sadece anma günleri ile Aleviliği yeniden inşa edemezsin. Aleviliği baştan, sıfırdan yapalım anlamında söylemiyorum ama Aleviliği günümüzün ihtiyaçları doğrultusunda yeniden şekillendirmeye de ihtiyacımız var diye söylüyorum. Aşk ile…”

    Eren GÜVEN/ANKARA

    İLGİLİ HABERLER:

    1-‘İktidar manevralar yapıyor; bir duruşumuz olmalı, belirleyici olmamız gerekiyor-VİDEO
    2-‘Alevi örgütleri mücadeleyi toplumsallaştırmalı, Alevi ailelerle ortaklaşılmalı’- VİDEO
    3- ‘Alevi kurumları ortaklaşa bir enstitü kurabilirler; bir hukuk birimi kurulabilir’ – VİDEO
    4-‘Mutlaka hukuk komisyonu kurulmalı, sorunlara çözüm üreten bir örgütlülük olmalı’-VİDEO
    5-‘Alevilerin sorunu siyasetle, hukuk mücadelesiyle çözülür; ciddi çalışmalara başlanmalı’
    6- ‘Cemevlerini ibadetin yanında sosyal, kültürel merkeze dönüştürmeliyiz, insana dokunmalıyız-VİDEO
    7-‘Sünni ulema zihniyetinin inancımızı bize anlatması mücadele etmemiz gereken bir durum’- VİDEO

    8- ‘Alevi kurumlarının bünyelerinde siyasi birimler oluşturulmalı, ortak akılla hareket edilmeli’
    9-‘Aleviler sokakta, hukuksal alanda mücadele etmeli ve sivil itaatsizlik örgütlenmelidir’
    10-‘Alevi enstitüleri kurularak inançtaki resmi ideolojinin yarattığı deformasyonlar ayıklanmalıdır’- VİDEO
    11-‘Alevi örgütlenmesinin yeni bir inşaya ihtiyacı var; dernekler yasasından çıkılmalı’-VİDEO
    12‘Asimilasyonla mücadele ilk olarak devletle değil cemevlerinde başlamalı’-VİDEO

  • ‘Asimilasyonla mücadele ilk olarak devletle değil cemevlerinde başlamalı’-VİDEO

    ‘Asimilasyonla mücadele ilk olarak devletle değil cemevlerinde başlamalı’-VİDEO

    PİRHA- “Asimilasyona, Alevi inancına saldırılara karşı Aleviler ne yapmalı?” başlıklı dosyamızın bugünkü konuğu Gazeteci Attila Taş. Taş, Alevi örgütlerinin 30 yıla yakındır kurumsallaşmasını tamamlayamadığını ifade ederek, “Asimilasyonla mücadele ilk olarak devletle değil cemevlerinde başlar. Cemevlerinde kuran okutulması da bu asimilasyonun çabalarından biri ama sadece tek parça değil erkanın başından sonuna kadar asimilasyon işaretleri var, eylemleri var. Bunların önüne geçmediğiniz sürece bu tür şeylerden şikayet etmenin çok da bir anlamı yok” dedi. 

    Türkiye’de Alevi inancının hala devlet tarafından tanınmadığı bir süreç yaşanıyor. Alevi toplumunun temel talepleri var. Bunlar; zorunlu din dersinin kaldırılması, cemevine ibadethane statüsü verilmesi, eşit yurttaşlığı içeren yeni bir anayasanın yapılması, Alevilere karşı işlenen nefret suçlarının açığa çıkarılması ve nefret suçlarının önüne geçilmesi için hukuki tedbirlerin alınması, Alevilere karşı yapılmış kıyım, katliam ve asimilasyon uygulamalarıyla yüzleşilmesi, gerek kamu kaynaklarının ve gerekse kamu kadrolarının liyakat, adalet ve eşitlik ilkelerine göre dağılımının sağlanması.

    Bu talepler hükümet tarafından yerine getirilmiyor, Alevilerin açtığı davalarda lehte verilmiş mahkeme kararları dahi tanınmıyor. AKP, Alevilere rağmen Alevi inancını tanımlıyor, Alevi örgütlerini muhatap almıyor.

    9 Kasım 2022 tarih ve 32008 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 112 numaralı cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kuruldu. Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ve yönetimi, Alevi inancından uzak bir bakış açısına sahip. Bu başkanlık da aynı hükümet gibi Alevi örgütlerini yok sayan bir yerde duruyor.

    Alevi Diyaneti olarak adlandırılan başkanlığı Alevi örgütleri kesin bir dille reddediyor. AKP hükümeti Alevi Bektaşi Ansiklopedisi hazırlamak için de Sünni akademisyenler ve ilahiyatçılardan oluşan kadro kurdu.

    Alevi toplumunu en çok rahatsız eden sorunlardan biri de eğitim-öğretim sisteminin dinselleştirilmesi, okullarda tarikatların, dinci vakıfların etkili olması.

    Alevilerin temel sorunlarının çözümü konusunda ve eğitim sistemindeki bu gericileşmeye karşı, Aleviler/Alevi örgütleri ne yapmalı? Nasıl bir yol izlenmeli? Bu soruları Gazeteci Attila Taş, PİRHA için yanıtladı.

    “BU BAŞKANLIK ALEVİLERİN HAYRINA DEĞİLDİR”

    PİRHA- AKP hükümeti, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurdu. Bu başkanlık temsilcileri pek çok ilde birçok cemevine gidip görüşmeler yaptı/yapıyor. Görüşmelerde hala cemevinin ihtiyaçları soruluyor ve başkanlığı tanımaları isteniyor. Alevilerin temel talepleri ve asıl sorunları konuşulmuyor, bir çözüm üretilmiyor. Bu konudaki görüşünüz nedir?

    ATTİLA TAŞ: Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı aslında Alevilerin en ihtiyacı olan maddi desteği vererek kendi yönüne çekmeye çalışıyor ama Alevilerin maddi değil manevi talepleri ağırlıkta. En önemlisi mesela dile getirdikleri cemevlerinin ibadethane olarak sayılması ve bunun anayasal güvence altına alınması. İkincisi hem manevi hem maddi bir talep olan zorunlu din derslerinden Alevi çocukların muaf tutulup gerçek anlamda seçmeli ders haline getirilmesi. Bunlara benzer aslında Alevilerin manevi taleplerini tanımlayacak bir başkanlık olması yerine insanların yoksulluğunu kullanarak bir rüşvet gibi görünüyor bu. Bu kurum aslında nasıl bir misyonu olduğunu bize bunlarla gösteriyor. Cemevlerine gidip ‘dedenizin parasını verelim, elektriğini ödeyelim’ diyorlar ama sorun bu değil. Bu iş cemevinin binasının devamlılığını sağlayabilir ama Aleviliğin devamlılığını sağlayamaz. Tam tersine Aleviliği sonlandırmak, noktalamak için atılan bir adımdır.

    “CEMEVİ BAŞKANLIĞI ALEVİLİĞİN İÇERİĞİNE MÜDAHALE EDİYOR”

    Aleviler cemevinin varlığından değil Aleviliğin varlığından yana bir tutum beklemektedirler. Gerçekten örgütlenmiş Alevi kurumlarının bu ilişkilerin dışında daha çok ötekileştirilerek ‘Ali’siz Aleviler bunlar, şuradan fonlanıyorlar’ gibi bir takım karalamalarla aslında Alevi toplumunun içinde olmadığını da gösteren bir kurum aslında Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı. Hem Alevi kurumları arasında bir ikilik yaratarak Aleviliği kendi düzleminden çıkarmak istiyorlar hem de Aleviliğin içeriğine müdahale etme durumları var. Tam anlamıyla Aleviliğin süreğini değiştirme, asimile etme ile yüzyıllarca devam eden devlet aklıyla Aleviliği devletin istediği bir çizgiye getirmek gibi bir izlenim veriyor. Attıkları adımlar da devlet aklının pratikte çok yanlış işlediğini de gösteriyor bize. Bu saatten sonra kör topal ilerler. Bir süre sonra da şu ortaya çıkar: Alevi kurumları aslında bu noktada bu başkanlığı tanımıyorlar ama Kültür Bakanlığı içerisindeki çalışmalara destek veriyorlar bu da ayrı bir sorun. Alevi kurumlarının kendi içerisindeki çelişkiyi öne çıkaran bir durum ama Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı çok sakat doğmuştur ve ilerlemesi bu noktada mümkün değildir. Aslında ilerlemesi de Alevilerin hayrına değildir.

    “ALEVİ BEKTAŞİ KÜLTÜR VE CEMEVİ BAŞKANLIĞI BAŞTAN SAKAT DOĞDU”

    -MHP destekli AKP hükümeti, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurarken Alevi örgütlülüğünü muhatap almadı. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı da bu ciddiyetsizliği, dışlamayı devam ettiriyor. Başkanlığın başındaki Alirıza Özdemir ülkücü-MHP geleneğinden geliyor. Hiçbir şekilde Alevi örgütleriyle iletişim kurmadı. Zaten kurumlar da bu başkanlığı asimilasyon merkezi olduğunu beyan ederek tanımadıklarını ilan etmişti başından beri. Dolayısıyla Alevilerin temel sorunları bu şekilde çözülebilir mi? Siz bu durumu nasıl değerlendirirsiniz?

    Bu kurum bir çözüm kurumu olmaktan uzaklaştı. Çünkü siz bir çözüm niyetindeyseniz öncelikli olarak bu sorunu muhataplarıyla çözmelisiniz. Alevi Çalıştayı’nı sorunları çözmek için bir çalıştay olarak değerlendirdiler. Buraya imam çağırdılar, Diyanet’ten çağırdılar, eski Maraş Katliamı sanığı aynı zamanda eski milletvekili Ökkeş Şendiller’i dahi Alevileri katletmiş bir adamı dahi davet ettiler. Gerici sendika başkanları dahi katıldı. Konudan bağımsız tamamen ideolojik yaklaşan, toplumsal yapıyı temsil eden insanları dahil davet ettiler. Aleviler neredeyse hariç. Biz burada aslında devletin sorun çözme mantığını buradan anlıyoruz. Bütün Alevi kurumları o çalıştayda 6-7 maddelik talepleri dile getirdiler. Bunlar içerisinde zorunlu din derslerinin kaldırılması, Diyanet’in kaldırılması, laikliğin savunulması, beraberinde Madımak Oteli’nin utanç müzesi yapılması, cemevlerinin ibadethane sayılması gibi bütün Alevi kurumlarının ortaklaştığı bir şey var. Devlet ‘bir araya gelin ki biz sizin sorununuza çözüm bulalım’ dedi, bir araya geldiler hiçbir şey olmadı. Bu noktada iktidarın Aleviliğe yaklaşımı rengini belli etti. Kürtler olmadan Kürt sorununu, kadın olmadan kadın sorununu tartışırsanız orada zaten bir çözümsüzlük noktasında ısrar ettiğiniz anlaşılır. Burada da bu olmuştur. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı aslında Alevileri muhatap almadan Alevilikle ilgili sorunları çözmeye çalışıyor. Yani Alevilerin içerisinde olmadığı Alevilikle alakalı bir sorunu çözmeye çalışıyor. Baştan sakat doğmuş bir başkanlık bu. Ben bunun açıkçası uzun süre devam edeceğini düşünmüyorum. Bu kurum belki bir süre sonra tasfiye edilir ama iktidarın, devletin bu mantığı yeni kurumlarla, projelerle devam eder diye düşünüyorum.

    “ALEVİ KURUMLARI KENDİ GÜNDEMLERİNE SADIK KALMALILAR”

    -Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, aralarında bir iki kendi belirledikleri Alevi olsa da ağırlıklı olarak İslamcı akademisyenlere ve ilahiyatçılara Alevi Bektaşi Ansiklopedisi hazırlatıyor. Buna Alevi örgütleri yazılı bir açıklamayla tepki verdi. Sizce Aleviler/Alevi örgütleri ne yapmalı? Nasıl bir yol izlenmeli bu çalışmaya karşı?

    Alevi kurumları ne yazık ki gündem belirleyemiyor. Devletin attığı adımlara karşı kendileri bir çözüm bulmaya çalışıyorlar. Bu yanlış bir şey yani gündemi belirleyip o gündem etrafında bir kamuoyu oluşturmaktan ziyade AKP’nin attığı adımlara bir itiraz siyaseti güdüyorlar. Bu yanlış bir durum. Ve buna maalesef bir çözüm de bulamıyor Alevi kurumları. İtiraz ediyorlar fakat sonrasında ne olacağının cevabı yok. Şu an Alevi kurumları, gündem oluşturabilecek bir siyaset, bir vizyon, bir sağlıklı proje üretemiyor. Alevi Ansiklopedisini 30 yıllık Alevi kurumları hiç düşünemedi mi? Almanya’da Rıza Akademisi bir Alevi Ansiklopedisi çalışması başlattı. Alevi toplumunun kendi yapması gereken çalışmaları Alevi kurumları yapmadığı için devletin attığı maksadı belli adımları da bu sefer devletin bir noktada elini güçlendiriyor. Alevi kurumlarının da bu noktada vizyon anlamında bir güç olmadığını da maalesef görüyoruz. Alevi kurumlarının eylemlilikte bir devamlılık eksiği var. Eylemlilikleri 365 güne yayamıyorlar ve o eylemliliklerin sonuna kadar gitmeleri lazım. Eylem 3-5 ay sürüyor. Sonra iktidar, başka bir gündem belirliyor. Hemen o gündeme kayıyoruz. O yüzden kendi gündemlerine sadık kalmalılar. Burada da aslında Alevi kurumlarının devletin attığı adımlara göre siyaset ürettiğini, kendi siyasetlerini ortaya çıkaramadıklarını da söylemek mümkün.

    “DEVAMSIZLIK HALİ ALEVİ TOLUMUNUN KURUMLARLA OLAN İLİŞKİSİNİ ZEDELİYOR”

    -Okullarda “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum” (ÇEDES) projesi kapsamında imamlar, müftüler ders vermeye başladı. Çocuklar camilere götürülüyor. Ayrıca okullarda mescitler açılıyor. Dini faaliyetler anaokullarına kadar indi. Dinci vakıflarla ve cemaatlerle yasa dışı şekilde protokoller imzalanıyor ve öğrenciler kontrolsüz bir şekilde dini faaliyetlere götürülüyor. Laik eğitim öğretim tamamen yok edilmiş durumda. Alevi çocukların ve ailelerinin pek çok zorluğu yaşadığını biliyoruz. Ancak Alevi kurumları bu konuda bir tepkiyi örgütleyemedi. Eğitim sistemindeki bu gericileşmeye karşı neler yapılabilir, önerileriniz nelerdir?

    Bundan birkaç yıl önce Alevi çocuklarını okula göndermeyeceğiz, dedik bir de propaganda yaptık. Şimdi kimse onunla ilgili bir veri açıklamak istemiyor, çünkü buna dair bir veri yok. Kurum temsilcilerinden birkaç kişi göndermediğini açıkladı ama bunu tabana yayamadık. Yaptığımız eylemlerin devamı gelmiyor. Yaptık o sene, 1 yıl sonra çocuklar hiçbir şey olmadan tıpış tıpış okula gitti. Burada özellikle topluma liderlik edenlerin bu işi kendi davaları olarak benimsedikleri bu işi, öncelikle kendileri hayata sokmalılar. Böyle bir şeye tanık olmadık maalesef. Bu devamsızlık Alevi toplumunun kurumlarla olan arasındaki ilişkiyi de biraz zedeliyor. Alevi kurumlarının bu noktada atamadığı o güvence adımlarını karşısında görmeyen toplum da bu noktada bu eylemlere müdahil olamıyor. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın Anadolu’da bu kadar büyümesinin tek nedeni gerçek anlamda tabandan bir örgütlenme olmadığıdır.

    “DEVLETİN ISRARLA YAPMADIĞI ŞEYLERİ SİZİN YAPMANIZ GEREKİR”

    Bir federasyon nerede bir cemevi varsa orada örgütlenecek, nerede bir Alevi köyü varsa orada örgütlenmesi gerekiyor ama böyle bir durum yok. Haberlerde hep ‘Alevi köyüne yol, su gitmiyor’ diye duyuyoruz. Şimdi orada bir örgütlenme olsa, Alevi kurumları oraya el atmış olsa böyle bir sorunla karşılaşabilir miyiz? Ses yükseltilir, kamuoyuna yayılır böyle bir şey yok. Sen orada örgütlüysen Türkiye’deki insanları harekete geçirerek sen o köye kendi yolunu, suyunu götürebilirsin. Devlet ısrarla görmek istemiyorsa bile. Örgütlenme böyle olur. Sizin gidip festivale katılmanız bir örgütlenme değil, sorun yaşandığı zaman oradaki sorunlara müdahale edip gelmek bir örgütlenme değil. İnsanların yaşamdaki sıkıntılarına müdahale etmektir örgütlenme. Suyu yoksa su getirmektir, okulu yoksa okulu yapmaktır. Devletin ısrarla yapmadığı şeyleri sizin yapmanız gerekir.

    “ASİMİLASYONLA MÜCADELE İLK OLARAK DEVLETLE DEĞİL CEMEVLERİNDE BAŞLAR”

    -Aleviler yıllardır çocuklarının zorunlu din dersine girmemesi için mücadele ediyor. Mahkemelere taşındı. Aynı zamanda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gidildi ve davalar kazanıldı. Hükümet Alevilerin lehinde verilen kararları uygulamadı. Öte yandan, zorunlu din dersi mücadelesini boşa düşürecek bir sorun var. Bazı cemevlerinde yıllardır Kur’an kursu veriliyor. Bunlardan biri Kartal Cemevi. Ne yazık ki hem mahkeme kararlarının uygulanması için hem de Kur’an kursu veren cemevi/derneklere yeterli baskı, tepki, örgütlenme yapılamadı. Cemevlerinde Kuran kursu verilmesinin önüne nasıl geçilebilir?

    Bu sorun aslında çok da önemli bir sorun değil. Bir zincirin halkası aslında bu. Alevi kurumlarına, cemevlerine bakarsak tek sorun bu değil, bundan daha kötü sorunlar var. Bazı cemevleri, cumada cuma namazı kıldırmaya başlamış, cemevlerinde kadınlar erkekler ayrı oturtulup kadınlara zorla başörtüsü dağıtıyorlar, Arapça’dan geçilmiyor, Ramazan’da neredeyse cemevlerini kapatıp yemek vermiyorlar, ‘Ramazan cemi’ diye bir şey uydurulmuş, bunda tabi hepsinin suçu var. Hakk’a uğurlama erkanlarının da camiden, imamdan farkı yok. Bunlara bakınca gerçekten Alevileri devlet mi asimile ediyor sorusu aklımıza geliyor. Tam tersi Alevileri Alevi kurumları, cemevleri asimile ediyor. Ondan sonra dedeleri sıraya koyabilirsiniz, sonra belki devlet gelir. Yönetim nasıl istiyorsa ben öyle cem yürüteyim diyen dedelerle karşılaştım. Böyle cem yapan dedelerin olduğu bir yerde asimilasyonun önüne geçemezsiniz. Bu noktada buna müsaade eden Alevi kurumlarının yöneticileri olduğu sürece siz bu asimilasyonun önüne geçemezsiniz. Asimilasyonla mücadele ilk olarak devletle değil cemevlerinde başlar. Cemevlerinde kuran okutulması da bu asimilasyonun çabalarından biri ama dediğim gibi sadece tek parça değil erkanın başından sonuna kadar asimilasyon işaretleri var, eylemleri var. Bunların önüne geçmediğiniz sürece bu tür şeylerden şikayet etmenin çok da bir anlamı yok.

    “ALEVİ ÖRGÜTLÜLÜĞÜ HER KONUDA KENDİNİ GÜNCELLEMELİ”

    -Alevi nefretinin, Alevi asimilasyonunun yükseldiği bir dönem yaşıyoruz. Kurumların geleceğe dair projeler üretmesi, kalıcı hukuk komisyonları kurulması, kararların çabuk alınması, hızlı refleks gösterilmesi, cemevlerinin ibadetin yanında birer okula çevrilmesi, asimilasyonun önüne geçilmesi gibi pek çok konuda toplum Alevi örgütlülüğünden çok şey bekliyor. Kurumlara neler önerirsiniz? Önermekle kalmayıp birlikte neler yapılabilir?

    Alevi toplumu aslında çok şey bekliyor biraz beklentilerini düşük tutsunlar. Beklenti ne kadar yüksek olursa hayal kırıklığı da o kadar derin oluyor. Alevi kurumlarının ciddi anlamda bir kurumsallaşma sorunu var. Aleviler bir örgüt ama bir kurum değiller. Kurumsal değiller, yani bir yönetim gittiği zaman gelen bir yönetim kaldığı yerden devam edemiyor. 30 yıldır var olan ama bir kurumsallaşmayı tamamlayamamış bir yapı var. Komisyonları olmayan, alt komisyonları, basın komisyonları, hukuk komisyonları, çevre komisyonu, kadın haklarıyla ilgili komisyonu olmayan bir yapı var. Bizler her şeyi biliyoruz bu ülkeyi yönetenlerin 300-500 tane danışmanı var. Ama Alevi kurumlarının bir danışmanı yok. Bu komisyonların gerçek anlamda özgür çalışması lazım. Bu komisyonlar yok Alevi kurumlarında. En önemli şey ‘kalkınma planları’ yok. 1 yıl sonra 5 yıl sonra ne yapmayı planladıklarına dair bir açıklama görmedim. Bizim bir kere örgütleme uygulamamız güncel değil. Bunu güncellememiz lazım. 30-40 yıl önceki pratiklerle siz örgütlenmeye gidemezsiniz. Şu an Alevi kurumları apolitik durumda çünkü kendini güncelleyemiyorlar. Açıklamalarında ‘soracağız, edeceğiz’den öteye geçmeyen içinde bir empati duygusu oluşturmayan, okuyanların ‘ya ne güzel bir açıklama yapmışlar’ diyemediğimiz açıklamalardan yola çıkıyoruz. Toplumun diğer katmanlarında farkındalık oluşturabileceği bir dil oluşturmamız lazım öncelikle. En önemlisi de Alevi kurumlarının yöneticilerinin birer hizmet eri olduklarını unutmamaları lazım. Alevi örgütlülüğü kendini diliyle, tavrıyla her konuda güncellemesi lazım.

    Devrim FINDIK/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER:

    1-‘İktidar manevralar yapıyor; bir duruşumuz olmalı, belirleyici olmamız gerekiyor-VİDEO
    2-‘Alevi örgütleri mücadeleyi toplumsallaştırmalı, Alevi ailelerle ortaklaşılmalı’- VİDEO
    3- ‘Alevi kurumları ortaklaşa bir enstitü kurabilirler; bir hukuk birimi kurulabilir’ – VİDEO
    4-‘Mutlaka hukuk komisyonu kurulmalı, sorunlara çözüm üreten bir örgütlülük olmalı’-VİDEO
    5-‘Alevilerin sorunu siyasetle, hukuk mücadelesiyle çözülür; ciddi çalışmalara başlanmalı’
    6- ‘Cemevlerini ibadetin yanında sosyal, kültürel merkeze dönüştürmeliyiz, insana dokunmalıyız-VİDEO
    7-‘Sünni ulema zihniyetinin inancımızı bize anlatması mücadele etmemiz gereken bir durum’- VİDEO

    8- ‘Alevi kurumlarının bünyelerinde siyasi birimler oluşturulmalı, ortak akılla hareket edilmeli’
    9-‘Aleviler sokakta, hukuksal alanda mücadele etmeli ve sivil itaatsizlik örgütlenmelidir’
    10-‘Alevi enstitüleri kurularak inançtaki resmi ideolojinin yarattığı deformasyonlar ayıklanmalıdır’- VİDEO
    11-‘Alevi örgütlenmesinin yeni bir inşaya ihtiyacı var; dernekler yasasından çıkılmalı’-VİDEO