Etiket: eğitim

  • İlkokul öğrencilerine ‘Tekne Orucu’ tutturuldu!-VİDEO

    İlkokul öğrencilerine ‘Tekne Orucu’ tutturuldu!-VİDEO

    PİRHA- Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından ‘öğrencilere oruç tutturun’ talimatlı yazısının gönderilmesinin ardından Mersin’de ilkokul öğrencilerine ‘Tekne Orucu’ tutmaları söylendi. Oruç tutan öğrenciler için iftar şenliği düzenlendi.

    Maarif Modeli politikalarıyla eğitimin dinselleşmesine yönelik adımlar gün geçtikçe artıyor. Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından okullara Ramazan ayında yapılacak etkinliklerle ilgili yazı gönderilmesinin ardından anaokuldan başlayarak liselere kadar çeşitli dini faaliyetler yürütülmeye başlandı.

    Son olarak Mersin’de Salim Güven İlkokulu’nda öğrenciler için ‘Tekne Orucu’ (Küçük yaşta olan çocukların belli bir süre dilimine kadar oruç tutmaları) iftar şenliği düzenlendi. Çocukları oruca alıştırmak için okulun bahçesinde hazırlanan şenliğe İl Milli Eğitim Müdürü Fazilet Durmuş da katıldı.

    Okul müdürü ve Fazilet Durmuş’un yaptığı konuşmalardan sonra öğle ezanının okunmasıyla çocuklara oruçlarının açılması söylendi. Bunun üzerine çocuklar yemek yiyebildi.

    “PEDOGOJİ BİLİMİNDE YERİ OLMAYAN BİR UYGULAMA”

    Konuya ilişkin PİRHA’ya konuşan Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim Sen) Mersin Şube Başkanı Mahmut Sümbül, söz konusu etkinliği eleştirerek, “Bu ülkede farklı inançtan, farklı mezheplerden, farklı kimlikler var onların oruçları ve ibadetleri farklı. Öğrenciler bu konularda hiçbir şey bilmezken tek dinin tek mezhebi üzerinden yapılan bu çalışmalar bir yerden sonra öğrenciler üzerinde olumsuz etki yaratıyor. Çok net bir biçimde ayrımcılık, insan hakları ihlali, çocuk hakları ihlaline giren ve ne pedagoji biliminde ne eğitim biliminde yeri olmayan bu çeşit uygulamalara asla sessiz kalmayacağız” dedi.

    Fatoş SARIKAYA/ MERSİN

  • Eğitim Sen Genel Başkanı Irmak’tan ‘Ramazan Çetelesi’ tepkisi: Psikolojik baskı oluşturuyorlar – VİDEO

    Eğitim Sen Genel Başkanı Irmak’tan ‘Ramazan Çetelesi’ tepkisi: Psikolojik baskı oluşturuyorlar – VİDEO

    PİRHA- Eğitim Sen Genel Başkanı Kemal Irmak, birçok ildeki il ve ilçe Milli Eğitim Müdürlüklerinin, okul müdürlerine Ramazan ayında etkinlik düzenlemeleri için talimat göndermesine ilişkin “Herkes aynı inanca sahip değil, herkes Ramazan orucu tutmuyor, herkes Müslüman da değil ama bunlar bütün bu çocukların üzerinde bu uygulamayla beraber çok ciddi psikolojik bir baskı oluşturuyorlar” dedi.

    Eğitim Sen Genel Başkanı Kemal Irmak, birçok ildeki il ve ilçe milli eğitim müdürlüklerinin, okul müdürlerine Ramazan ayında etkinlik düzenlemeleri için talimat göndermesine tepki gösterdi.

    “RAMAZAN SÜRESİNCE YAPILACAK ETKİNLİKLER ADI ALTINDA YAYINLANAN 23 MADDELİK BİR LİSTE VAR”

    İktidarın 13 yıldır eğitim alanında çok ciddi bir dönüşüm faaliyeti yürüttüğünü belirten Irmak, “Eğitimi giderek bilimsel değerlerden, bilimden uzaklaştırarak, gerici bir eğitimle faaliyet sürdürüyorlar. İktidarın kendi ideolojik hedefleri doğrultusunda bir iş yapmasının kendilerince bir anlamı var o da toplumu biraz daha muhafazakarlaştırmak, biat eden bir toplum yetiştirmek. Bunu yaparken ülkenin bütün değerlerini göz ardı eden bir yerden bunu yapıyorlar. ÇEDES ile başlayan ama şimdi Ramazan süresince yapılacak etkinlikler adı altında yayınlanan 23 maddelik bir liste var. Bu listede çocukların evlerinde Ramazan köşesi oluşturması, okul koridorlarında Ramazan koridoru oluşturulması, Ramazan köşesi yapılması, veliler ile birlikte çeşitli iftar, söyleşi ve benzeri programlar düzenlemesi gibi birçok faaliyet var. Kabul edilebilir bir şey değil” dedi.

    “UYGULAMALAR ÇOCUKLARIN ÜZERİNDE ÇOK CİDDİ PSİKOLOJİK BASKI OLUŞTURUYOR”

    İktidarın giderek  eğitim alanında attığı adımlarla çığrından çıkan işler yapmaya başladığının altını çizen Kemal Irmak şunları söyledi:

    “Herkes aynı inanca sahip değil, herkes Ramazan orucu tutmuyor, herkes Müslüman da değil ama bunlar bütün bu çocukların üzerinde  uygulamayla beraber çok ciddi psikolojik bir baskı oluşturuyorlar. İnanç baskısı oluşturuyorlar.

    Bir dönem bu ülkede başörtüsünden kaynaklı insanlar ciddi problemler yaşadılar. Bunu bugün iktidar sahipleri bir inanca müdahale olarak değerlendiriyorlar, baskı olarak değerlendiriyorlar. Haksız değiller ama iktidar bugün bu baskıyı ilkokulu, ortaokul ve lise çağındaki çocuklara indirgeyecek şekilde yapıyor. Gönüllülük esasına dayalı diyorlar böyle gönüllülük olmaz.”

    “TALİMATLARIN NEREDEN GELDİĞİNE RESMİ YAZI YOK”

    Uygulamaların ideolojik olduğunu pedagojik bir uygulama olmadığı belirten Irmak,  “Çocukların ruh halini çok olumsuz yönde etkiliyorlar. Burada temel olan bir problem var o da şu; bu 23 maddelik Ramazan’da yapılacak işlerle ilgili okullara il, ilçe milli eğitim müdürlükleri WhatsApp grubu ile gönderdikleri bu talimatların nereden geldiğine dair de bir resmi yazı yok. Bakanlık eliyle il milli eğitimlerine gönderilen bir yazı yok. Ama biz şunu biliyoruz il ve ilçe milli eğitim müdürlükleri bütün ülkenin her yerinde eş zamanlı olarak böyle bir iş yapmazlar. Fiili bir durum oluşturuyorlar asıl kötü olan bu” diye konuştu.

    “DEVLET KENDİ DİNİNİ BÜTÜN FARKLI İNANÇ KESİMLERİNE DAYATIYOR”

    Konuya ilişkin eylemler önlerine koyduklarını belirten Irmak, şunları kaydetti:

    “İmam Hatipler’de yapılan bu uygulama artık ülkenin bütün okullarında yapılıyor. Her yeri İmam Hatipleştirme çabası var. Toplumu da bu inanç baskısıyla zapturapt altına alma çabaları var. Bizim açımızdan kabul edilebilir bir şey değil. İnsanların inançlarını yaşamasının anayasal güvence altına alınması gibi birtakım hakları var ama devletin böyle bir hakkı yok, devletin dini olmaz. Burada devletin bir dini varmış gibi ve bu devlet kendi dinini bütün farklı inanç kesimlere dayatmak gibi bir tutumla karşı karşıya, kabul edilemeyen yani bu. Bir inancın gölgesini tüm inançlar üzerine, özellikle kamu alanında, kurumlarda ve özellikle de okullarda, milli eğitim alanında bunun yapılması doğru değil. Bu yazının kim tarafından okullara gönderildiğine dair bilgi edinme hakkı üzerinden bakanlığa da bir soru sorduk onun cevabında bekliyoruz. Diğer taraftan Eğitim Hakkı Platformu ile birlikte buna yönelik de bir itiraz, bir eylemimiz olacak.”

    Buse Nehir DEMİR/ANKARA

     

  • Dersim’de yoğun kar yağışı nedeniyle 255 köy yolu kapandı

    Dersim’de yoğun kar yağışı nedeniyle 255 köy yolu kapandı

    PİRHA-Dersim’de dün geceden başlayan kar yağışından dolayı kent merkezi ve 7 ilçede eğitime bir günlük ara verilirken, 255 köy yolu ulaşıma kapandı.

    Dersim’de, gece saatlerinde başlayan ve etkisini artıran kar yağışıyla birlikte kent merkezi ve ilçeler beyaza büründü. Kent merkezinde 20 santimetreyi bulan kar kalınlığı, yüksek kesimlerde 70 santimetreye ulaştı. Kar yağışından dolayı il merkezi ve 3 ilçede tüm okullarda, 3 ilçede ise, taşımalı eğitime bir gün süreyle ara verildi.

    Etkisini sürdüren kar yağışla birlikte merkezde 43, Çemişgezek’te 7, Hozat’ta 22, Mazgirt’te 42, Nazımiye’de 21, Ovacık’ta 38, Pertek’te 42, Pülümür’de 40 olmak üzere toplam 255 köy yolu ulaşıma kapandı.

    PİRHA/DERSİM

  • MEB önünden açıklama: Laiklikten asla vazgeçmeyeceğiz! -VİDEO

    MEB önünden açıklama: Laiklikten asla vazgeçmeyeceğiz! -VİDEO

    PİRHA-Ankara Eğitim Sen Şubeleri, MEB önünde yaptığı açıklamada, “Laiklik varsa özgürlük, laiklik varsa eşitlik, laiklik varsa bilim, laiklik varsa umut vardır. Bizler emek ve demokrasi güçleri olarak özgürlüğün ve bilimin teminatı olan laikliği savunmaya devam edeceğiz” dedi.

    Ankara Eğitim Sen Şubeleri, “Karanlığa teslim olmayacağız, laiklikten asla vazgeçmeyeceğiz” diyerek Millî Eğitim Bakanlığı (MEB) önünde basın açıklaması yaptı.

    “ÇEDES, DEĞERLER EĞİTİMİ VE TÜRKİYE YÜZYILI MAARİF MODELİ İLE ANAYASA’DA YER ALAN LAİKLİK İLKESİ İHLAL EDİLDİ”

    “ÇEDES, Değerler Eğitimi ve Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli ile Anayasa’da yer alan laiklik ilkesinin ihlal edilmesine ilişkin eğitime yansıyan sayısız örnekle karşılaştık” diyen Eğitim Sen 1 Nolu Şube Sekreteri Sibel Gökçe Evci örnekleri şöyle sıraladı:

    “ÇEDES Projesi kapsamında okullarda din görevlileri çalışmalar yaptı; öğrenciler Kabe maketi etrafında tavaf ettirildi, öğrencilere gerçek bıçakla kurban kesimleri gösterildi, maket mezar başlarında ağıtlar yaktırıldı ve çevre duyarlılığı adı altında yine öğrencilere cami temizlikleri yaptırıldı.

    Okul öncesi eğitim kamu okullarında zorunlu ve tamamen ücretsiz değilken okul öncesi ücretsiz Kuran kursları yaygınlaştırıldı.

    STK adını verdikleri tarikat ve cemaatlerle yaptıkları protokollerle sayısız okula ‘Manevi danışman’ adı altında imam, müezzin ve vaiz gibi din hizmetlerinde çalışan kişiler görevlendirdi.

    Yine sayısız dinî vakıf ve dernek üzerinden sayısız yarışma düzenledi.

    LGS’ye girecek öğrencilere moral ve motivasyon adı altında Mamak Merkez Camii’nde Sabah Namazı, tilavet, tesbihat ile   “Ailecek Huzurda Kıyamdayız, Gençler İçin Duadayız” etkinliği yapıldı. Sınav stresi ile baş etmenin ve öğrencileri sınav sürecine hazırlamanın pedagojiye uygun yolları varken MEB bu tutumuyla alanında uzman rehber öğretmenleri yok saydı.

    Genel seçimlerde okul önlerine AKP otobüsleri çekildi, veli izin belgeleri olmadan öğrenciler mitinglere götürüldü.

    Yerel seçimler öncesi atanmış, liyakatsiz müdürler aracılığıyla ve yine veli izin belgeleri alınmadan AKP mitinglerine öğrenciler taşındı.

    Ankara’da birçok kamu görevlisi öğretmen e-Devlet’e girdiklerinde, yasak olmasına rağmen hiçbir bilgileri olmadan AKP’ye üye yapıldıklarını öğrendi.

    Ve daha sayısız örnek Anayasa’ya aykırı olmasına rağmen gözümüzün önünde gerçekleşti.”

    “LAİKLİK VE LAİK YAŞAM SAVUNUCULARI HEDEF HALİNE GETİRİLMEKTEDİR”

    Açıklamayı Eğitim Sen 1 No’lu Şube Başkanı Mehmet Aydoğdu okudu. Türkiye’nin bağımsız ve çağdaş bir ülke olarak varlığını sürdürebilmesi için laikliğin vazgeçilmez bir ilke olduğunun altını çizen Mehmet Aydoğan, “Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ilkelerinden biri olan laiklik, Anayasa’nın değiştirilemez ve tartışmaya kapalı bir unsuru olmasına rağmen son yıllarda başta siyasi iktidar ve onun toplum içindeki uzantıları olmak üzere, din istismarı üzerinden siyaset yapanlar tarafından açıkça hedef alınmaktadır.  Son yıllarda başta eğitim kurumları olmak üzere, toplumsal yaşamın her alanında laiklik ilkesiyle taban tabana zıt uygulamalar hayata geçirilmekte, laiklik ve laik yaşam savunucuları hedef haline getirilmektedir. Laikliğin varlığı, din ve mezhep farklılıkları bahanesiyle halk kitlelerinin, farklı ulusların, farklı inançtan ve mezhepten insanların birbiriyle çatışmalarına son vermek, her inancın kendisiyle ve diğer inançlarla eşit düzeyle ilişki kurmasını güvence altına alması açısından önemlidir” dedi.

    “LAİKLİĞİ SAVUNMAYA DEVAM EDECEĞİZ”

    “Laiklik, sadece geçmişte kazanılmış bir hak değil, geleceğimizi inşa edecek bir pusuladır” diyen Aydoğan şunları söyledi:

    “Laiklik, yalnızca din ve devlet işlerini ayırmakla kalmaz, aynı zamanda bireyin düşünme, sorgulama ve özgürleşme sürecini destekler. Dini inançlar bireyin özel alanına bırakılırken, eğitim, hukuk, siyaset ve kamu yönetimi, akıl ve bilim ışığında şekillenmelidir.

    Türkiye’nin çağdaş, demokratik, eşitlikçi ve bilimsel bir toplum olarak varlığını sürdürebilmesi için laikliğin her koşulda korunması ve savunulması gerektiğine inanıyoruz. Anayasaya girişinin 88. yıldönümünde laiklik, sadece savunulması gereken temel bir ilke değil, yaşatılması gereken demokratik bir gelecek anlayışıdır. Çünkü laiklik varsa özgürlük, laiklik varsa eşitlik, laiklik varsa bilim, laiklik varsa umut vardır.

    Toplumsal yaşamı ve eğitimi dini kurallara göre biçimlendirmek isteyenler, ülkeyi dini kurallara göre yönetmek isteyenler, söylemleri ve eylemleri ile laikliği hedef alanlar dün olduğu gibi, bugün ve gelecekte de laiklik savunucularını karşılarında bulmaya devam edeceklerdir. Bizler emek ve demokrasi güçleri olarak özgürlüğün ve bilimin teminatı olan laikliği savunmaya devam edeceğiz. Karanlığa teslim olmayacağız! Laiklikten asla vazgeçmiyoruz!”

    PİRHA/ANKARA

  • ‘Irkçılığıyla ün yapmış Ülkü Ocakları’nın okullara girmesi büyük bir problem’ -VİDEO

    ‘Irkçılığıyla ün yapmış Ülkü Ocakları’nın okullara girmesi büyük bir problem’ -VİDEO

    PİRHA- MEB ve Ülkü Ocakları arasında imzalanan eğitim programına tepki gösteren Eğitim Sen Mersin Şube Başkanı Mahmut Sümbül, “Irkçılığıyla ve katliamlarıyla ün yapmış; birbirlerine karşı bile en üst tehditleri esirgemeyen bir kurumun eğitim kurumlarına girmesi çok büyük bir problem. Bununla mücadele edeceğiz” dedi.

    Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) ve Hayat Boyu Öğrenme Genel Müdürlüğü ile Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı arasında protokol imzalandı.

    Protokole göre Ülkü Ocakları, daha çok yetişkinlere yönelik sunulan ve halk eğitim kursları olarak bilinen yaygın eğitim kapsamında “genel, mesleki ve teknik kurslar” düzenleyebilecek. Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim Sen), Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) Hayat Boyu Öğrenme Merkezi’nin Ülkü Ocaklar ile imzaladığı protokolü yargıya taşıyarak iptali için dava açtı.

    Eğitim Sen Mersin Şube Başkanı Mahmut Sümbül, konuya dair PİRHA’ya konuştu.

    “ÇEDES BU TÜR PROTOKOLLERİN ÖNÜNÜ AÇTI”

    ÇEDES ile eğitimde imzalanan protokollerin başka bir boyuta evrildiğini ifade eden Mahmut Sümbül, “Eğitimin dinselleşmesi, ırkçı ve cinsiyet ayrımına dayanan boyutu her dönemde gündemimizdeydi ancak ÇEDES’le birlikte protokoller yeni bir boyut kazandı. Artık, bir yıllık değil sürekli devam eden protokoller haline getirildi. ÇEDES’le mücadelemiz devam ederken bir de Ülkü Ocakları’yla imzalanan protokolle karşılaştık. Eli kanlı katillerin olduğu bu topluluğun okulların içine girmesi anlamına geliyor” dedi.

    VELİLERE ÇAĞRI: BU PROTOKOLE KARŞI GELİNMELİ

    Sümbül, ÇEDES’le beraber hiçbir pedagojik eğitim almayan imamların, Diyanet görevlilerinin okullara girmesinin önemli bir problem olduğunu, Ülkü Ocakları ile bu sorunun katlandığını dile getirdi.

    Sümbül, şu sözleri kullandı:

    “Bu toplumda ırkçılığıyla, toplumsal ayrışmaya dair ortaya koyduğu pratikle ve katliamlarıyla ün yapmış; birbirlerine karşı bile en üst tehditleri esirgemeyen bir kurumun eğitim kurumlarına girmesi çok büyük bir problemdir. Mersin’de de zaman zaman Ülkü Ocakları yetkililerinin okullara gidip öğrencilerle görüntü vererek, özellikle ortaokul öğrencileriyle görüntü verdiğine şahit olduk. Biz bu protokollerle mücadelemizi sürdüreceğiz. Toplumu, velileri bu konuda duyarlı olmaya çağırıyoruz.”

    Fatoş SARIKAYA/MERSİN

  • ‘ÇEDES’e karşı sivil itaatsizlikler örgütlenebilir’-VİDEO

    ‘ÇEDES’e karşı sivil itaatsizlikler örgütlenebilir’-VİDEO

    PİRHA- Veli-Der İzmir 2 Nolu Şube Başkanı Turgut Aydın, iktidarın siyasi-ideolojik hedefleri doğrultusunda eğitimi hedef alarak ÇEDES vb. uygulamaları devreye koyduğunu ifade etti. Aydın, rutin eylemlerin dışına çıkarak daha ciddi ve güçlü eylemlerle ancak ÇEDES projesinin iptal ettirilebileceğini vurguladı.

    AKP iktidarında eğitim politikaları, büyük oranda dini eğitim ve ‘tek din-mezhep’ öncelenerek oluşturuldu. Öğrencilerin ve velilerin tercihlerini görmezden gelen eğitim politikaları nedeniyle dini eğitimin ağırlığı, hemen her yıl katlanarak arttı.

    Kamuoyunda büyük tepki çeken “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum” (ÇEDES) adı altında okullara imam atanması projesi, eğitimin daha da dinselleştirilmesi tartışmalarını alevlendirdi.

    Bornova İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü, 2 Aralık 2024 tarihinde okullara gönderdiği yazı ile ÇEDES Projesi kapsamında okullara cami imamları görevlendirdi. Görevlendirme lise, ortaokul, ilkokul ve anaokullarından oluşan 99 okulu kapsıyor. İmam görevlendirmeleri gelen tepkiler üzerine şimdilik rafa kaldırılmış durumda.

    “YENİ TOPLUM YARATMA HEDEFİNİ EĞİTİM YOLUYLA HAYATA GEÇİRİYORLAR”

    Veli-Der İzmir 2 Nolu Şube Başkanı Turgut Aydın, iktidarın ÇEDES projesi ve öncesinde geliştirdiği değişikliklerin bir bütünün parçaları olduğu ve toplumu dönüştürmeyi hedeflendiğini ifade ederek, “2017 yılında yapılan referandum sonrasında yeni bir rejim değişikliği yaşandı. AKP iktidarı yeni oluşturduğu rejime uygun bir toplum profili yaratmak  amaçla siyasal İslam amacı doğrultusunda çocuklarımızı eğitimle dönüştürmek istiyor. Bu ideoloji ile yetişen çocuklar gelecekteki toplumu birer bireyi, parçası olacaklar. Siyasal İslam ideolojisini bu yolla kalıcılaştırmak ve yeni rejimin resmi ideolojisine dönüştürmektir amaç. Daha önce çeşitli tarikat ve cemaatlerla imzalanan protokoller, müfredat değişiklikleri, öğretmenlik meslek kanunu bu projenin birer parçası ve bir bütündür. Olaya bütünlüklü olarak baktığımızda AKP iktidarı yaratmak istediği toplum hedefine ulaşmak için bu uygulamaları eğitim yoluyla hayata geçirmeye çalışıyor” dedi.

    “MÜCADELE HATTI OLUŞMALI”

    Aydın, devamında, “Eğitime yönelik bu saldırı seküler yaşamı hedef alıyor. Bu eğitim sistemi devam ettiği sürece laik bir toplum olmayacak. Laikliğin olmadığı toplumlarda da ne demokrasi, ne adalet, ne özgürlükler olur nede temel haklardan bahsedilebilir. İktidarın eğitime yönelik bu saldırılara karşı laik, seküler yaşamdan yana olan kurumların bir araya gelerek topyekün bir mücadele hattı oluşturmalıdır” diye konuştu.

    ATAMALARIN TAMAMINI CAMİ İMAMI YAPTI

    Listedeki din görevlilerin tamamının Ege Üniversitesi Kampüsü içerisindeki Bilal Saygılı camisi imamının eliyle atandığına işaret eden Aydın, “ÇEDES projesi 2023-2024 yılının eğitim yılının sonuna dair gündeme getirildi. Bu özellikle okulların kapanma dönemine denk getiriliyor, tepkilere bakılıyor. Bu tatil dönemlerinde tepkiler düştüğünde tekrar gündeme getiriliyor. Bornova’da bir cami imamı tarafından görevlendirmeler yapılıyor. 99 imamın okullarda görevlendirilmesi yapılıyor. Sanki İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’nün üzerinde bir kurummuş gibi davranıyor. Bu cami imamı Milli Eğitim Müdürüne bu imamların atamalarının resmi olarak yapıldığını dikte ettiriyor. Gelen tepkiler üzerine bu görevlendirmeler rafa kaldırılmış durumda. Ama bu sorunu böyle çözemeyiz. Asıl çözüm ÇEDES projesinin tamamen kaldırılmasıdır” şeklinde konuştu.

    “DAHA GÜÇLÜ VE CİDDİ EYLEMLERLE SONUÇ ALINABİLİR”

    Velileri ÇEDES projesinin iptaline yönelik mücadeleye katmanın gerekliliğine vurgu yapan Aydın, projenin tamamen iptaline yönelik daha güçlü ve ciddi eylemliliklerin örgütlenmesi çağrısında bulundu. Aydın şöyle devam etti:

    “Laik, bilimsek, demokratik eğitimi savunan bütün kurumlar ortak bir tavır geliştirmek zorunda. Bunu yaparken velileri de bu işin içine katmak gerekiyor. Bu sorunu yaşayan velidir. ÇEDES’e yönelik eylemlerde artık rutinin dışına çıkmak gerekiyor. Basın açıklamaları, mitingler buna benzer eylemler artık kanıksanmış, rutine dönmüş olduğu için çokta dikkate alınmayabiliyor. Sivil toplum itaatsizlikleri ile çocukları birkaç gün okula göndermemek, eğitim sendikalarının iş bırakma eylemleri yapılabilir. İl ve ilçe milli eğitim müdürlükleri önünde oturma eylemleri düzenlenebilir. Yine Ankara merkezli olarak tüm velilerin ve eğitim emekçilerinin katılımıyla Milli Eğitim Bakanlığı önünde eylemler olabilir. Ancak bu şekilde ciddi ve güçlü eylemler yapılırsa geri adım attırılabilir.”

    Ersin ÖZGÜL/İZMİR

     

  • ‘ÇEDES faaliyetlerine katılın’ dilekçesine velilerden tepki

    ‘ÇEDES faaliyetlerine katılın’ dilekçesine velilerden tepki

    PİRHA- Samandağ’da Şehit Teğmen Ali Emre Fırıncıoğulları İlkokulu’nda ÇEDES projesi kapsamında yapılacak etkinliklere öğrencilerin katılması için velilere izin dilekçesi verildi. Tüm Öğrenci Velileri Dayanışma Derneği, öğrencilere öğretmenler dışında kimsenin eğitim vermesine izin vermeyeceklerini belirterek, karşı bir dilekçe vermeye hazırlandıklarını duyurdu.

    Hatay’ın Samandağ ilçesinde Şehit Teğmen Ali Emre Fırıncıoğulları İlkokulu’nda Çevreme Duyarlıyım Değerlerime Sahip Çıkıyorum (ÇEDES) projesi kapsamında yapılacak etkinliklere öğrencilerin katılması için velilerden izin dilekçesi imzalanmaları istendi.

    Tüm Öğrenci Velileri Dayanışma Derneği (ÖVDER) Samandağ Şubesi söz konusu dilekçeye tepki göstererek, ÇEDES ve benzeri  protokoller kapsamında yapılacak etkinliklerde öğrencilerin görevlendirilmesine, bu etkinliklere katılmasına izin vermeyeceklerini belirtti.

    Eğitim sürecinde öğretmenler dışındakilerin öğrencilere ders vermesini kabul etmediklerinin altını çizen ÖVDER, “Okullarımızı, çocuklarımızı imam, vaiz, din görevlisine Fetullah Gülen dönemindeki gibi ‘abilere, ablalara’ teslim etmeyeceğiz. MEB, Diyanet İşleri Başkanlığı ve Diyanet Vakfı ile imzaladığı ÇEDES projesiyle eğitim karanlığa sürüklenmektedir. Derhal bu uygulama iptal edilmelidir! Çok iyi biliyoruz ki çocuklarımızın hayatlarıyla oynayanlar, çocuklarımızı hurafelerine gömmek isteyenler, çocuklarını ABD’de, Avrupa’da okutanlardır” dedi.

    “ÇEDES DERHAL İPTAL EDİLMELİ”

    ÖVDER tarafından yapılan itiraz açıklamasında şu ifadelere yer verildi:

    “Tek mezhep üzerinden anlatılan zorunlu Din Kültürü Dersi yetmezmiş gibi, diğer ders kitaplarındaki yine tek mezhep dini simgeler yetmezmiş gibi, şimdi ÇEDES projesi üzerinden çocuklarımızı aydınlık gelecekten koparmaya çalışıyorlar.
    Yerlerde sürünen, sınav merkezli Eğitim Sistemiyle ülkenin farklılıklarını, yerellerin özgünlüğünü göz önünde bulundurmadan bağnaz, gerici, kinci dinci asimilasyoncu müdahalelerine izin veren başta Milli Eğitim Bakanını istifaya davet ediyoruz.

    İlçe Milli Eğitim Müdürlüğümüz de sürece itiraz etmeden sadece emir kulu olduğunu göstererek, aceleyle okul müdürlüklerine yazı göndererek, öğretmen görevlendirmelerini istemeleri, zoom üzerinden koordinatör öğretmenlere eğitim vermeye başlamalarını kabul etmiyoruz. Derhal bu yaklaşımdan vazgeçmelerini, uygulamayı geri çekmelerini istiyoruz. Yöneticilerin, bu Ortaçağ eğitim müdahalelerine karşı uyanmalarını, onurlu bir duruş sergilemelerini bekliyoruz. Kanunlara, yönetmeliklere, mevzuatlara aykırı olan bu uygulama derhal iptal edilmelidir.”

    PİRHA/HATAY

  • ‘Diyanet artık kendisinin misyon dağıttığı bir yapıya evrildi’

    ‘Diyanet artık kendisinin misyon dağıttığı bir yapıya evrildi’

    PİRHA –Diyanet İşleri Başkanlığı’nın artık kendisine misyon atanan bir yapı olmaktan çıkıp, kendisinin misyon dağıttığı bir yapıya evrildiğini vurgulayan Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya, “DİB çoğunluk/çoğunlukçu olmadan önce üstün ve üstünlükçüdür. DİB sadece camiler eliyle aile hayatımıza, eğitimimize, çocuklarımıza, sosyal ilişkilerimize, sosyal ve gündelik alışkanlıklarımıza müdahale etmemekte, aynı zamanda kendinden gayrı tüm ağlara da özellikle personel sağlayan ana kaynaklardan biri olarak her yerde kendini var etmektedir. O yüzden Cengiz Holding’i de gündeme alsak, Alevi dedelerinin cezaevinde dileyeni görüp sormasını da; DİB karşımıza çıkacaktır” dedi.

    Pir Haber Haber Ajansı (PİRHA) olarak dosya haber dizisiyle Diyanet İşleri Başkanlığı’nı masaya yatırıyoruz.
    Türkiye’de halkın en güvenmediği ikinci kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı her geçen yıl artan bütçesi, genişleyen yetkileri, yaptığı açıklamalarla, verdiği fetvalarla toplumsal yaşamın her alanında gittikçe daha çok söz sahibi oldu. Din işlerinden sorumlu, devlete bağlı bir kurum olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), kurulduğu 1924 yılından bu yana devlet içindeki varlığı, işlevleri, iktidar politikalarının hayata geçirilmesindeki etkin rolü, her geçen yıl artan bütçesi ve değişen siyasal konumu itibariyle her daim bir tartışma konusu oldu. Son yıllarda eğitim-öğretimde de etkin rol verilen Diyanet Milli Eğitim Bakanlığı ile çeşitli protokoller imzalayarak laiklik karşıtı eğitimin kalıcılaşması için çabalıyor.

    “Bütçesi büyük, varlığı tartışmalı kurum olan Diyanet‘in tarihsel ve güncel görevini, toplumdaki yerini, laiklik karşıtlığını, kadınlara bakışını, Alevi toplumu üzerindeki etkisini Emekli Akademisyen Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya ile konuştuk.

    “CUMHURİYET DİB’İ YALNIZCA SÜNNİ-HANEFİ-MATURİDİ DOKTRİN ÜZERİNE İNŞA ETMİŞTİR”

    PİRHA: Diyanet’in kuruluş amacı nedir?

    Prof. Dr. AYHAN YALÇINKAYA: Hukuksal ya da siyasal ifade ediliş biçimine bakılırsa Diyanet İşleri Başkanlığı’nın (DİB’in) kuruluş amacı bellidir: Müslümanların “ibadata ve itikadata” yönelik ihtiyaçlarını karşılamak. Ancak daha ister kendisine kaynaklık eden Osmanlı kurumsallaşmasını, ister Cumhuriyet’in bir ürünü olarak DİB’i ele alalım, bunun en baştan beri bir örtmece olduğu çok bellidir. Kendimizi Cumhuriyet’le (ve dolayısıyla DİB’le) sınırlandırmadan önce şu kadarını söyleyebiliriz: Hiçbir devletin umurunda değildir; herhangi bir dine inananların ihtiyaçları. DİB’in Müslümanların ihtiyaçlarını karşılamak üzere kurulduğu iddiası da öncelikle bu umursamazlık kapsamındadır ama daha özgül olarak, bu amacın sözdeliğini üç düzeyde rahatça görebiliyoruz. Nasıl? Eğer amaç buysa, bu amacı boşa düşürecek şekilde, DİB’e can veren Cumhuriyet’in öncelikle ayrım yapması gereken yerde yapmadığını, ikinci olarak ayrım yapmaması gereken yerde yaptığını ve nihayet kendini bir dinsel otorite olarak kurduğunu söyleyebiliriz. Şöyle ki her dinin pratik inançlılarıyla pratik olmayan inançlıları arasında ihtiyaç bakımından çok ciddi farklar vardır. Yani, örneğin ömründe camiye gitme/vakit namazı kılma ihtiyacı duymamış, bayramdan bayrama eşe dosta ayıp olmasın diye namaza gitmiş, parası varsa “hele görelim” diye Kabe’ye varmış, Kurban Bayramı’nda kendi şanı için çifter çifter kurban kesmiş, Ramazan’da oruç vakti oruç tutmuş ya da öyle görünmüş ama iftarda rakısını eksik etmemiş, demem o ki pratik olmayan bir Müslümanla vakit namazlarını kaçırmayıp Ramazan’a üç ay oruç daha eklemiş pratik Müslümanın dinsel ihtiyaçları arasında ayrım yapılmalıdır. İlkinin umurunda değildir; ne imamın, ne caminin varlığı. İhtiyacı yoktur ama Müslümandır.

    İkinci olarak Cumhuriyet DİB’i yalnızca Sünni-Hanefi-Maturidi doktrin üzerine inşa etmiştir. Oysa yalnızca Sünnilikle bile sınırlı kalsak, bu ülkede çok ciddi bir Sünni-Şafii nüfus bulunmaktadır ve Cumhuriyet bu nüfusun farklı ihtiyaçları olabileceğini reddetmiştir. Nihayet, Cumhuriyet kendisini “İslam dairesinin kapsamını belirleyebilecek bir dinsel otorite olarak” konumlandırmış ve kimin Müslüman olup olmadığına karar vermiştir. Buna göre, Lozan görüşmeleri sırasında Müslüman olduğu ileri sürülen Alevi-Kızılbaş-Bektaşi topluluklar, söz konusu DİB ve Müslümanların ihtiyacı oldu mu, derhal Müslümanlık dışına atılıvermiştir. Sonuç olarak, Cumhuriyet DİB’i kurarken iddia ettiği gibi Müslümanların ihtiyaçlarını karşılamak üzere harekete geçmemiş, tersine Müslüman sayma hakkının kendinde olduğuna iman ederek, kendince sahih bir Müslümanlık kabulüne uyan Müslümanların ihtiyaçlarını inşa etmek üzere yola çıkmıştır. Yani söz konusu olan ihtiyacı karşılamak değil, ihtiyacın ne olduğuna, ne olması gerektiğine karar vermektir ve DİB de Cumhuriyet’in bu alandaki en önemli aparatı olarak düşünülmüştür. Kuruluş mantığı gereği dinsel ihtiyacı karşılamak değil, tanımlamakla görevlidir DİB; ancak bugün başlangıçtaki amacını belirli kesimler için korusa da, artık bu amacın dayattığı görev sınırlarının çok çok aşıldığını biliyoruz.

    “DİB ARTIK APAÇIK SİYASAL BİR MİSYONLA DONATILMIŞTIR”

    -Tarihsel olarak Diyanetin faaliyetleri nasıl bir yol izledi? Sizce süreç içerisinde misyonunda bir değişiklik yaşandı mı?

    Dinsel ihtiyacı tanımlayan devlet oldukça, devletin ihtiyaçlarının dinsel ihtiyaç olarak sunulacağı ve dinsel ihtiyaçla görevlendirilen DİB’in sorumluluk, görev, etki ve yetki alanının da buna koşut olarak değişeceği, en önemlisi genişleyeceği çok açıktır. Türkiye’de de bu yaşanmıştır. Kimi dönemleri kısaca işaretleyebiliriz. Cumhuriyet’in kuruluşundan 2. Dünya Savaşı’na kadar olan döneme birinci dönem dersek, bu dönemde DİB daha önce de belirttiğim gibi, “İslam sayılan için ihtiyacın tanımlanması”yla görevlidir ve bu görevi gereği de hem kimin müslüman olduğuna, hem müslümanın ihtiyacına karar verir. Örneğin Alevi-Kızılbaş topluluklar “batıl inançlı, cahil, İslam’ın yüceliğinden habersiz ama öz be öz Türk” topluluklardır; öyleyse onlara İslam dini götürülecektir; yani misyonerlik faaliyeti. Özellikle Şafii Kürt toplulukların devlet dışında kendi kurumsal dinsel yapılanmaları vardır ve bunların devlete bağlanması şarttır; yani dinsel ihtiyacı merkezileştirme faaliyeti. Benzer biçimde, Osmanlı’dan beri süregelen bir tarikat-cemaat örgütlenmesi gerçeği vardır; mümkünse bunların tasfiyesi ve yerine bir tür “akli İslam’ın geçirilmesi”, yani tasfiye ve irşat/aydınlatma faaliyeti. Daha da sayabiliriz ama gerek yok. Esasen bunların tümü dinsel değil, siyasal faaliyetlerdir.

    İkinci dönem 2. Dünya Savaşı yıllarıdır ve Türkiye’de ciddi bir Nazizm/faşizm yanlılığı, buna bağlı olarak Türkçülük ve elbette Türk varlığının İslam tarihi içindeki rolünü parlatma ihtiyacı gündeme gelmiştir. Artık Türk “İslam’ın kılıcıdır.” Ama bu dönem Hitler faşizminin yenilgisiyle kısa sürer ve Türkçüler apar topar hapse tıkılır, çok uzun bir süreliğine olmasa da. Üçüncü dönem, 1960’a kadar sürecek olan savaş sonrası dönemdir ve bu dönemde sözüm ona çok partili rejime geçilmiş, NATO’ya girilmiş, ABD “yardımları” ülkeye sokulmuştur; SSCB korkusu ile parlatılan anti-komünizm devletin asıl ihtiyacıdır ve DİB de bununla görevli kılınmıştır. Böylece DİB’in görev ve sorumluluk alanını birden bire hiç olmadığı kadar genişlemiş, anti-komünizm uğruna, daha önce baskılanmaya ve kontrol edilmeye çalışılan tarikat/cemaat örgütlerinin önü açılmış ve en önemlisi DİB yavaş yavaş anti-komünist, doğru dini öğreten, yığınları camilerde örgütlemeye çalışan bir doktrin merkezi haline gelmeye başlamıştır. SSCB’ye karşı ABD bloğuna entegre olan Türkiye, aynı zamanda SSCB dinsizliğine karşı, en başta DİB eliyle olmak üzere ABD dindarlığına da entegre olmuştur. Dördüncü dönem, 1960-1980 arası dönemdir ve artık karşımızda anayasal bir kurum haline getirilmiş bir DİB vardır. Daha önce Anayasa’da yeri olmayan DİB’in, anayasal bir kurum olarak genel idare içinde pay sahibi olması, kendisine olan ihtiyacın hem genişlemesi, hem artışıyla ilgilidir. Ancak en baştaki “tanımlama hakkı” elden bırakılmamıştır. Bu dönemde DİB içinde bir “mezhepler masası kurulması ve Alevilerin, Caferilerin de burada temsil edilmesi” yönündeki girişimler sert bir tepkiyle karşılanmıştır.  DİB’in anayasal bir kurum haline gelmesi, malumun ilanı olsa da, anayasaların bir topluluğun siyasal bir topluluğa dönüşümünü ve dahası, nasıl bir siyasal topluluk olunması gereğine işaret eden metinler olduğu gözetildiğinde, DİB’in de artık apaçık siyasal bir kurum olarak varlığının itirafı, tescili ve topluluğun kuruluşunda asli pay sahibi olduğunun teslimi anlamına gelmektedir ve bundan sonrası zaten önce tufan, sonra afet olacaktır.

    “PEKİ AMA BU ‘MİLLETİN’ KİM KARAR VERMEKTEDİR?”

    Bu dönem DİB’in aynı zamanda yükselen sol hareketi, Kur’an çevirileriyle filan cehennemlik ilan ettiği dönemdir de. Tufan dönemi beşinci dönemdir ve 1980 askeri faşist darbesiyle 2002 AKP iktidarının başlangıcına kadar sürer. Bu dönemde DİB yeni anayasayla siyasal kurum olarak varlığını ve yerini pekiştirirken anayasa gereği yepyeni bir misyon edinir: 136. Madde gereği “Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir.” Görüldüğü gibi, DİB artık apaçık siyasal bir misyonla donatılmıştır; “dayanışma ve bütünleşme” ama “milletçe.” Peki ama bu “millet”in kim olduğuna, kim karar vermektedir; kim “milletin” kapsamı içinde, kim dışındadır? Dayanışma ve bütünleşmenin ne gibi biçimleri vardır ve hangi biçimleri makbul, hangileri değildir? Tüm bu soruların siyasal sorular olduğu açıktır ama anayasa hükmü “siyasi görüş ve düşünüşlerin” dışını işaret etmektedir. Yani tıpkı başlangıçta DİB’in oturduğu temel nasıl büyük bir örtmece ise, bu dönemde edindiği yer de bir başka büyük örtmecedir. Dönem aynı zamanda Türk-İslam Sentezi’nin resmi ideoloji olarak benimsendiği dönemdir de; dolayısıyla ideolojinin İslam ayağını genişletmek, sağlamlaştırmak, “milleti” İslam etrafında kenetlemek görevi de en başta DİB’in üstündedir; generallerin din dersi zorunluluğunu getirmelerini vb. bir yana bıraksak bile. Bu dönemde öncelikle Kürt sorununun, dönemin sonuna doğru da Alevi sorununun devleti zora sokan ve bütün toplumu, bütün alanlarıyla çeşitli biçimlerde çeşitli krizlerle yüzleşmeye zorlayan temel sorunlar olduğu gözetildiğinde, DİB’in bu alanda da önemli bir misyonerliğe soyunacağı açıktır. 2002’den, yani AKP iktidarlarının başladığı günden bugüne, içinde olduğumuz dönem ise ayrıca ele alınması gerekiyor. Artık misyondan söz etmemeliyiz.

    “DİĞER MÜSLÜMAN TOPLULUKLAR AÇISINDAN BİR SORUN OLARAK ALGINLANMAYA BAŞLANDI”

    Buraya kadar hızlıca özetlediğimiz dönemi gözeterek DİB’in misyonuna ilişkin genel bir sonuç çıkarmak gerekirse şunu söyleyebilirim: DİB’in başlangıcından 2002’ye kadar olan misyonu esasen 1924 Anayasasının ruhuna, 1921 Anayasası’nın rafa kaldırılmasıyla birlikte rafa kaldırılan “Cumhuriyetçi ideallerin” hilafına, çok uygundu. Her ne kadar ilk kez 1961 Anayasası’yla anayasal bir kurum olarak tanımlanmış ve 1982 Anayasası’yla misyonunu genişleterek vazgeçilemez hale getirilmişse de; bütün bu değişiklikler kuruluşundaki temel misyonunu açımlamak, geliştirmek, yaygınlaştırmak, yeniden ifade etmek ya da yeni koşullara uyarlamakla ilgiliydi. O da “ibadat ve itikadad”ın gereksindiği dinsel ihtiyaçları tanımlamak, tanımlanmış dinsel ihtiyaçları kontrol etmek ve yönlendirmek; tanımlanmış ihtiyaçları tasnifle merkezileştirmek ve rejimin gereksinimlerine en uygun yanıtları üretmekti. Ancak hukuksal-siyasal çerçevesini 12 Eylül askeri faşizminin kurduğu DİB’inin artık bununla sınırlı kalmayacağı çok açıktı; asıl misyon değişikliği afet zamanına, yani AKP iktidarına denk geldi. DİB’in nihayet yalnızca Alevilerin sorunu olmaktan çıkması ve diğer Müslüman topluluklar tarafından da giderek başlıca sorunlardan biri olarak algılanmaya başlaması da biraz bu yüzdendir. Örneğin 1961 Anayasası’na ve sürekli bir takım maddeleri değiştirilip durulan 1982 Anayasasına bakın, DİB ile ilgili maddelerde hiçbir değişiklik yoktur; neredeyse bütün maddeler “DEĞİŞİK” ibaresiyle işaretlenmişken. Bu da siyasal rejimin bütün taraflarında DİB’le ilgili az çok bir oydaşmanın olduğunu işaret eder. Yani DİB’e başlangıçtan beri atfedilen misyon “müesses nizamın taraflarınca” tartışma konusu bile yapılmaz.

    SİYASİ PARTİLER KANUNU VE DİB

    Bu oydaşmanın en korkunç bir diğer örneği de yine 12 Eylül faşizminin ürünü 1983 tarihli Siyasi Partiler Kanunu’dur. Bu kanun da yıllar içinde çeşitli değişikliklerle delik deşik edilmesine karşın DİB’le ilgili 89. maddesi hiçbir değişime uğramamıştır. Buna göre, siyasal sistemin en önemli unsurları olan siyasal partiler “laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek özel kanunda gösterilen görevleri yerine getirmek durumunda olan Diyanet İşleri Başkanlığının, genel idare içinde yer almasına ilişkin Anayasanın 136 ncı maddesi hükmüne aykırı amaç güdemezler.” Yani DİB siyasal rejimin en önemli unsurlarından kaçırılarak bir koruma çemberine alınmıştır ve bu en başta kendi alanları kısıtlanan partiler olmak üzere, kimseyi rahatsız etmemişe benzemektedir. Demek ki bu çevrelerin DİB’in Cumhuriyet’ten beri tanımlanmış misyonuyla temel bir sorunları yoktur; yeter ki o misyon, kendi etki-yetki-güç alanını ne kadar genişletirse genişletsin, asli olarak korunsun! Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan bellidir! DİB, azmanlaştıkça en başta bu oydaşmayı sorun olarak önümüze koymuş bulunmaktadır ve bu parçalanmadıkça da herhangi bir değişiklik beklemek ham hayaldir.

    “DİB ARTIK KENDİSİNİN MİSYON DAĞITTIĞI BİR YAPIYA EVRİLMİŞTİR”

    – AKP’nin iktidar olduğu günden itibaren Diyanet’te nasıl bir değişim yaşandı?

    Biraz önce söylediğim DİB üzerindeki oydaşma, AKP rejimiyle, DİB’in rolünün/işlevinin değişimiyle birlikte sarsılmaya başladı ama parçalanmadı. Örneğin CHP’nin ve kemalistlerin, Atatürkçülerin, ulusalcıların zihninde hala eski usül bir DİB hayaleti dolaşıyor ve DİB’in yeni halini görmemekte inat ediyorlar. Bu yeni hali biraz açalım; eskiden hareketle. 2017 Anayasa ya da rejim değişikliğinden önce, bir benzetme yaparsak, az çok kurumların varlığından söz edebilir haldeydik. Kurumların her birini birer kutu gibi düşünelim; kutuların arasında hava boşlukları var; siyaset kurumu, yönetim kurumu, eğitim kurumu, yargı kurumu vb. Kurumlar kendi kutuları içinde, kendi sınırlarına sahip çıkarak, icraatlarıyla oluşmuş tortul birikimlerine referansla iş görürler ve kutunun sınırlarını da o kurumun kendi birikimi ve gelenekleri oluşturur. Dolayısıyla bir kutudan diğerine müdahale olanaksız değildir ama zahmetlidir, meşakkatlidir ve kimileyin de olanaksızdır; çünkü her kutu kendi sınırlarına sıkı sıkıya sarılır. Böylece birbirlerini ve kendilerini de kontrol ederler zaten. Başkanlık diye pazarlanan yeni rejim ise kutulara da, sınırlarına da yani en başta her tür kurumsallığa bir saldırı anlamına geldi bu ülkede. Kurumların direnç mekanizmaları parçalandı, kurumların içinde biriken ve içinde tutulan her şey, herkese ve her şeye inanılmaz bir hızla sıvandı; DİB de buna dahil. Artık karşımızda kutulardan oluşan bir sistem yok. İrili ufaklı, uzamda her an yer değiştirebilir, her yana bulaşabilir, sınırlarını çizemeyeceğiniz, bir hücre çekirdeği gibi gördüğünüz şeyin bir anda kocaman bir organa evrildiği, organlardan oluşan organizmanın yeniden organlarına ayrıştığı, ez cümle sayısız ağdan oluşan ve her bir ağın başka ağlarla iç içe geçmeye her an meyyal olduğu bir ağ ya da network var karşımızda. Her mikro/makro ağ kendisini oluşturun mikro/makro iplikçikleri beslemek zorundadır. Her iplikçik de hayatiyetini sürdürmek için bağlı olduğu ağı beslemek zorunda. Şimdi tek adam rejimi diyoruz ya; aslında yanlış bir ifade sayabiliriz bunu. Çünkü tek adamı bize tek adam olarak sunan ya da göstermeyi başaran şey bu çoğul ağ düzeneği. Tek adamın içinde yer aldığı, çekirdek gibi görünen bir ağ var; bu ağın her iplikçiğinin de bağlı olduğu bir başka ağ; o bir başka ağın bağlandığı başka bir ağ, böyle gidiyor bu. Dolayısıyla nasıl ki ağın bir sinir ucuna dokunduğunuzda bütün ağlara ileti gidiyorsa, tersi de doğru: Yani her bir iplikçik ağ mantığı gereği, tek adam kendisi gibi davranma kapasitesine sahip ve onu durduracak, aynı ağa bağlı başka bir iplikçik ya da bir başka ağ olabilir ancak. Yani tek adam rejimi dediğimiz şey, “Tek adamlar rejimidir ya da tek adamlar rejimleri.”

    “DİB’İN ELİNDEKİ KILIÇ KİMİN KILICI VE KİME ÇEKİLİYOR?”

    DİB’i bu soyutlama üzerinden düşündüğümüzde, DİB ağını oluşturan her bir iplikçiğin her yana yayıldığını, her yandan beslendiğini ve çok yönlü olarak da beslediğini görürüz. DİB’in bütçeden aldığı aslan payını düşünmeyelim yalnızca; bir de vakfı var artık ve bu vakıf hem devasa gelirleriyle her bir iplikçiği besliyor, hem de faaliyetleriyle her alana dal kol atıyor. Düşünün, bugün DİB eğitimin, savunmanın, sağlığın, iç güvenliğin, yargının yani eskiden kurumsal varlığı söz konusu edilen her şeyin içinde ve dahası, en önemlisi üstünde! Cumhurbaşkanına bağlanması yalnızca protokoler bir değişiklik değil; bu sayede DİB yargı yılını açıyor, kreşlere kadar iniyor, orduyu peygamber ocağı olarak kutsuyor ve nihayet DİB eline kılıcı alıp minbere çıkıyor! Harp okulu geleneği imiş, biz de böylece öğrendik, kılıç çatan yeni mezunlara “siz o kılıcı kime çekiyorsunuz?” diye soranlar, DİB’in çektiği kılıcın kime çekildiğini sorma lütfunu göstermiyor! DİB’in elindeki kılıç kimin kılıcı ve kime çekiliyor? DİB din kurumunun idari bir aygıtı olmanın çok ötesine geçtiği ölçüde din kurumu tarafından da kontrol edilemiyor artık. Kurumun dayatabileceği referanslar, sınırlar, gelenekler, tutarlılık ihtiyacı…tümüyle ortadan kalkmış halde. O yüzden kolayca rejimin ihtiyaç duyduğu fetvalar üretilebilir hale geldi. Öyle ki yıllarca faizi haram sayan zihniyet, söz konusu olan TOKİ oldu mu faiz lehine fetva veriyor ya da başımıza gelen ekonomik ya da siyasal musibetleri, dönüp yine bize, bizim ahlaksızlığımıza bağlayıveriyor. Aynı şekilde lüks mersedesler, eğitim adı altında yapılan lüks yurt dışı gezileri…vs. kolayca meşrulaştırılıyor, herhangi bir dinsel referansa bile ihtiyaç duyulmuyor artık çünkü kurumsal din, her an DİB için ayak bağı anlamına gelebilir. Bu yalnızca üst düzey DİB bürokrasisi için geçerli değil; DİB’in irili ufaklı bütün iplikçikleri çeşitli biçimlerde, çeşitli paylarla buradan besleniyor. Bu durumda örneğin DİB’in kaldırılması demek, bir örgütü ortadan kaldırmak anlamına gelmez; bürokratik yapısını tasfiye etseniz bile bu ağ sürdükçe kendisine yeni beslenme kanalları bulur.

    “DİB’İN İSTEDİĞİ TARZDA MÜSLÜMAN OLMAYANIN VAY HALİNE!”

    Sözü daha fazla uzatmadan özetleyeyim. Biraz önce DİB’in artık bir misyonu yoktur demiştim. Yoktur çünkü DİB artık kendisine misyon atanan bir yapı olmaktan çıkmış, kendisinin misyon dağıttığı bir yapıya evrilmiştir. DİB artık içinde hareket ettiği ağ gereği her gün, her an, bağlı olduğu makro ağ düzeneği gereği misyon yaratmakta, yarattığı misyonları dağıtıp paylaştırmakta, bunları takip edecek, üstlenecek misyonerleri belirlemekte ya da üretmektedir. Böylesi bir yapının misyonu varsa eğer, onun misyonu, “misyon üretme” misyonudur. Bu temel misyonu gereği de, eski tasnifler üzerinden konuşursak, yargıya misyon biçmekte, idareye akıl vermekte, eğitimi şekillendirmekte, sağlığı kontrol etmekte, dış politikada önemli bir rol üstlenmekte ve en önemlisi büyük bir sermayeyi yönetmektedir. Kontrol ettiği sermaye sayesinde de DİB ağının iplik ve iplikçikleri her yerde karşımıza çıkmakta ve bunlar diğer ağlara bağlanıp yayılmaktadır. Öyle ki AKP döneminde açılan binlerce yeni caminin de katkılarıyla camiler artık şehrin kalbi sayılmaktadır. Şehrin kalbi cami ise, dindar olmayanın, dinsiz olanın, Müslüman olmayanın, DİB’in istediği tarzda Müslüman olmayanın vay haline! Dikkat edelim: DİB, kendini ne kadar çoğunluğa dayanan/çoğunlukçu gösterirse göstersin, aslında büyük çoğunluğun vay haline! Çünkü DİB çoğunluk/çoğunlukçu olmadan önce üstün ve üstünlükçüdür. DİB sadece camiler eliyle aile hayatımıza, eğitimimize, çocuklarımıza, sosyal ilişkilerimize, sosyal ve gündelik alışkanlıklarımıza müdahale etmemekte, aynı zamanda kendinden gayrı tüm ağlara da özellikle personel sağlayan ana kaynaklardan biri olarak her yerde kendini var etmektedir. O yüzden Cengiz Holding’i de gündeme alsak, Alevi dedelerinin cezaevinde dileyeni görüp sormasını da; DİB karşımıza çıkacaktır. Cengiz Holding ipi herhangi bir siyasal partiye, onun ipi bir mafya örgütüne, onun ipi şu ya da bu yargı mensubuna, onun ipi diyelim bir ordu mensubuna, onun ipi de DİB’e bağlanabilir kolayca. Çünkü her ip, kendi iplikçiklerini yaratarak ip olmakta, her iplikçik de yine kendi iplikçilerini yaratarak ipe dönüşmektedir. Çok mu karamsar konuşuyorum? Öyleyse ekleyeyim: Her ağın hem en güçlü, hem de en zayıf yanıdır bu. Bu da başka bir tartışma konusu olarak kalsın burada.

    “DİYANET VE EĞİTİM İŞLERİ BAKANLIĞI KURULSA, NE KAYBEDERİZ?”

    -Diyanet ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın iç içe geçen faaliyetlerini nasıl okumak gerekir?

    Eğitim ya da ulusal eğitim dediğimiz şey neyle ilgilidir diye soralım kendimize. Hani dillere pelesenk olduğu üzere “eğitim bir ulusun geleceğidir” ya da hepimizin geleceğidir diyelim. Elbette özellikle ulus devletin tarih sahnesine çıkışıyla gündeme gelen demokratik eğitimden söz ediyoruz. Ancak demokratik derken lütfen içeriğinin, biçiminin, yöntemlerinin demokratik oluşunu anlamayalım. Eğitimin herkese açılması, yayılmasını ve hatta nihayet zorunlu kılınmasını anlayalım sadece. Peki ama geleceğimiz dediğimiz şey kimin geleceği? Burjuva, karşılıksız gölgesinde bile oturtmaz insanı. Öyleyse burjuvazinin derdi nedir; herkesi zorunlu olarak eğitmekteki? Geleceğimizle ilgili olduğu söylenen eğitim, öncelikle burjuvazi için (ve daha geniş olarak bizler için de) aslında mirasla ilgili bir meseledir. Hadi abartalım: Medeni kanundaki miras haklarını ve bununla ilgili tüm düzenlemeleri ilga edelim, handiyse kapitalizm çöker! Ancak burjuvaziyi ayakta tutan şey salt hukuk değil; hukukun güvence altına aldığı varlığının, varlığına düşman olan/olabilecek kesimlerce onaylanması/vazgeçilmez kabul edilmesi ve (içinde en başta buna uygun her türlü ideolojinin, dünya görüşünün ve elbette dinlerin bulunduğu) değerler sisteminin sürekli olarak onaylanması, yani onayın sürekliliği ve bu değerlerin yeniden/yenilenerek üretimidir. Ancak sadece bir sınıf olarak burjuvazi değil, üretim araçlarına sahip olmayan biz, sıradan faniler de aslında eğitim dedi mi mirasımızı anlarız ve o miras her neyse, onun bizden soy sürenlere aktarılmasını. Buna ister aile değerlerimiz deyin, ister ulusal değerlerimiz, ne derseniz deyin. Ez cümle, en alttaki sıradan bir yurttaştan, topyekun bir rejime kadar eğitim meselesi miras meselesidir ve miras meselesi olduğu içindir ki “eğitim geleceğimizdir” diyoruz ve geleceğe bugünden ipotek koymaya, gelecek olanı bize borçlu kılmaya, kendimizi gelecekte de var etmeye çalışıyoruz. Çünkü bizler de kapitalizmin ürünüyüz ve hiçbir üretim aracımız olmasa da çocuklarımız da (bu bahiste patriyarkal cinsiyet ilişkilerini saymıyorum bile) bizim “üretim araçlarımız” ve biz de minik minik burjuvalar olmaktan öte değiliz!

    Bugün DİB’in MEB’le iç içe geçmiş faaliyetlerini bu gözle okuyorum ve aslında pek de şaşırıyor değilim. Bugün geldiğimiz noktada, bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle Milli Eğitim Bakanlığı kapatılsa ve DİB’le birleştirilerek, yeni bir bakanlık, Diyanet ve Eğitim İşleri Bakanlığı kurulsa, ne kaybederiz? Hiçbir şey. Çünkü zaten tüm MEB okulları ve hatta üniversiteler ve çeşitli akademik kuruluşlar neredeyse tümüyle DİB’in, din öğretmenlerinin, okullara sokulan imamların, mescitlerin, camilerin kontrolü altında. Öyleyse ayrıca bir MEB bütçesine ne gerek var? Hatta DİB’in bütçesi daha da katlanır ve belki de “temizlik imandandır” diye en azından okullara temizlik personeli alınır. Fena mı olur? Hani abartı bir yana, bugün DİB’le MEB’in ilişkisini az da olsa “tarihselleştirmekten” yanayım. Bu şu demek: İlk elde, bu ilişki biraz önce sözünü ettiğim ağ tipi model içinde karşılıklı olarak düşünülmeli ve ikinci olarak da dönüp azıcık geriye bakmalı: Siz eğer ulusun dini olarak Sünni-Hanefi doktrini seçmiş, seçmekle yetinmemiş dayatmış, dayatmakla yetinmemiş yeniden tanımlayıp inşa etmişseniz, geleceğe aktarmak istediğinizin bu olduğu da açıktır; eğer ulusun geleceğinden söz ediyorsak.

    ULUS-DEVLETLER VE İSTERLERİ

    Cumhuriyet’in bu seçimi gözetildiğinde, tarihselleştirmeye halel getirme pahasına, başlangıçtan bugüne düz bir çizgi çizebiliriz. Bugün yaşananlar o gün yapılan seçimin açımlanmış, yeni koşullara uyarlanmış, mantıksal tüm içerimleri nihayet serimlenmiş halidir; elbette araçlar değişmiş, işlevler ve roller belki farklılaşmış, vurgu yerini bir başka vurguya bırakmıştır. Öyleyse belki DİB ve MEB ilişkisinin bugünkü “olgunluk” seviyesini başka bir yerden tartışma gündemine almalıyız; belki de bu mevcut ağ yapılanması ilham verici olabilir. Eğitimin demokratikleşmesinden söz ettiğimizde, ana dilde eğitim bir yana, ders kitaplarının içeriğinin bilimselliğini tartışmadan önce merkezi bir devlet aygıtının, özellikle de Türkiye’de tanımlandığı haliyle “ulus”un isterlerine bağımlı olup olmamasını tartışmalıyız; eğitimin demokratikleşmesi öğretmen yetiştiren kurumların, ardından öğretmen örgütlerinin demokratikleştirilmesinin, ardından birinci basamaktan en yükseğe kadar eğitim yönetiminin demokratikleştirilmesinden…

    Ez cümle öncelikle ulus devletin isterlerinden özerkleşmesini gündeme almayı zorunlu kılmaz mı? Bugün MEB ve DİB işbirliği çocuk olmaklıklarıyla hiçbir dinsel ihtiyacı olmayanlar için dinsel ihtiyaç üreterek geleceğe el koymanın, şimdiki zamanın kendini geleceğe aktarmasının bir ifadesinden başka bir şey değildir.

    “ALEVİLER DIŞINDA, KİMSE DİB’İN VARLIĞINDAN RAHATSIZ OLMAMIŞ”

    -Diyanet ve laiklik bir arada olabilir mi?

    Bu soruya Diyanet ve laiklikten neyi anladığımız ya da anlamadığımız gözetilirse birbirinden farklı yanıtlar verilebilir ve zaten verilmektedir de. Örneğin Diyanet dediğimizde mevcut, bugünkü, dönüştüğü haliyle DİB’i anlıyorsak, sanırım DİB ağından doğrudan ya da dolaylı olarak beslenenler dışında kimse, “evet, neden olmasın; olabilir” demeyecektir. Bu yanıyla bir oydaşma var denilebilir. Ancak bu oydaşmanın, bir başka oydaşma tarafından yerinden edildiğini de söyleyebiliriz. Örneğin diyelim Menderes dönemine değin olan DİB’i anlasak Diyanet dediğimizde; yukarıdaki oydaşmanın bir anda yerini başka bir oydaşmaya bıraktığı görülür. “Evet, DİB’i Cumhuriyet kurmuştu ama…” deyip bir yığın gerekçe sıralanır ve DİB’in varlığı bir anda onaylanarak meşrulaştırılır. Yani, ilk oydaşma bugünkü haliyle DİB’i laikliğe aykırı sayarken, kurucu dönemdeki varlığıyla DİB’i laikliğe aykırı saymamakta, hatta o günden bugüne bu zihniyet sürdüğüne göre, DİB’in varlığını Cumhuriyet ve dahi laikliğin bir güvencesi saymaktadır. “DİB olmasa, meydan tarikatlara kalır; DİB olmasa ortalığı hurafeciler sarar; DİB olmasa cenazemizi kim, nereden kaldırır?; DİB olmasa, DİB olmasa…” Demek ki aslında asıl büyük oydaşma, devletin şu ya da bu araçla, şu ya da bu biçimde dini kontrol etmesi gerektiği üzerindedir.

    Ancak nüansı gözden kaçırmayalım: Din, laikliği seçmiş olsun ya da olmasın, nihayetinde her devlet için kolayca bir tehdit unsuru olarak okunabilir çünkü “doğası gereği” devletin hükümranlığından başka bir hükümranlığın varlığını ya da söz konusu olan ulus devletse devletin kendisiyle koşullu ilelebetliği ve yine kaynağını kendisinde bulan ya da yarattığıyla temellendiği egemenlik dışında bir beka ve hakimiyet kaynağını işaret eder. Devlet ve özellikle kurumsal dinlerin, tarih sahnesine çıktıkları andan itibaren gerilimli bir ilişkisinin olduğu çok açıktır. Din, yine “doğası gereği” farklılaştırıcı, ayrıştırıcı, tasnif edicidir. İnsanların kendilerini diğerlerinden farklı ve hatta üstün/seçilmiş olduğuna inandıramazsa işlevselleşemez. Dinin bu farklılaştırıcı/ayrıştırıcı rolü özellikle ulus devlet formunun bütünlükçü iddialarıyla çelişmeye başlarsa ya da başlamasa bile, devlet bunu potansiyel bir tehdit olarak okuyorsa, çeşitli biçimlerde dine müdahale eder ve buna dönük araçlar geliştirir. Dolayısıyla devletin dine hiç müdahale etmediği, çeşitli önlemler almadığı, dini tümüyle kendi kaderine terk ettiği herhangi bir dönem kaydedilmemiştir. O halde nüans şudur: Mesele devletin dine müdahalesi ya da onu kontrol etmesi meselesi değildir. O halde DİB’in bizatihi varlığı, toplumsal-siyasal yaşamdan bağımsız olarak laikliğe aykırı ya da uygun denilemez. Adı ne olursa olsun böylesi bir kurumun varlığı, hatta daha da ileri gitsek, resmi bir dinin varlığı bile laiklikle uzlaştırılabilir. Şuradan doğru da örnekleyebiliriz: Örneğin neredeyse 1980 askeri faşist darbesinden sonraki dönüşüme kadar bu ülkede, Aleviler dışında, kimse DİB’in varlığından rahatsız olmamış ve bunu laikliğe aykırı addetmemiştir. Bu sadece ulusalcılar, Kemalistler için geçerli değil; her soydan liberal ve dahi sosyalist olarak kabul edilenler için de geçerlidir. Öyle ki sosyalist bazı ünlü isimler, yaptıkları miting sırasında ezan okunursa, “Ezan-ı Muhammedi”ye saygı gereği, ezan bitene kadar susmayı önerip kitleyi bekletmişlerdir. Dahası, AKP ve DİB rejiminde dahi hala birileri bu ülkenin laik olduğunu, laik kalacağını, ülkenin İran ya da Arabistan olmayacağını ileri sürebildiğine göre, demek ki bizatihi DİB’in varlığı laikliğin varlığı ya da yokluğu için ölçü olamaz.

    Biraz hinlik edip soruyu şöyle zenginleştirirsek mesele biraz daha aydınlanır: Bugünkü MEB ile laiklik bir arada olabilir mi? Bugünkü üniversitelerle laiklik bir arada yaşayabilir mi? Bugünkü öğrenci yurtlarıyla laiklik birlikte olabilir mi? Bugünkü sağlık sistemiyle, bugünkü hukuk düzeniyle? Daha da abartalım: Cengiz Holding’in varlığı laikliğe aykırı mı, değil mi? Uzatmadan, eğer laiklik mücadelesinde, öncelikli hedef ya da istemin DİB’in kaldırılması olduğu saptanmış, yolun ancak bundan sonra yürünebileceği düşünülerek bir aykırılık tespiti yapılmışsa, bu çok anlaşılır bir şeydir. Örneğin, bugün Alevi hareketinin başat gündem maddesi ve asla vazgeçmemesi gereken temel talep budur ve laikliğe aykırılık vurgusu burada yerindedir, üstelik Aleviler nevzuhur bir biçimde DİB’e karşı çıkmamaktadır. Cumhuriyet tarihi boyunca DİB Aleviler için bir sorun kaynağıdır. Aleviler bir yana, bugün kadın hareketinin de başlıca taleplerinden birinin de bu olması gerektiği düşünülebilir; mevcut DİB’in kapitalist patriyarkanın en önemli üretim kaynaklarından biri olduğu kabul edilirse. Ancak laikliğe aykırılık sorusu, siyasal bir istemin öncelikliliğinden kaynaklanmıyorsa, geriye dönüp kolayca şunu söyleyebiliriz: Bugün üniversitelerin hali de laikliğe aykırıdır! Bu temel eğitimle, bu üniversiter yapılarla laiklikten söz etmek gülünçtür.

    “LAİKLİĞİN ÖLÇÜSÜ DİNSİZİN ÖZGÜRLÜĞÜ VE DİN SAHİBİ OLANLA-OLMAYANIN EŞİTLİĞİYLE İLGİLİDİR”

    Sözü daha fazla dolandırmadan, DİB’in varlığı ya da yokluğu bir yana, benim için laikliğin belli başlı ölçütleri var. Devlet, bir dinin ibadet ve itikadını düzenleyici; bir dinin nasıl olması gerektiğine ilişkin tanımlayıcı; bir dinin din olup olmadığıyla ilgili karar verici; ayrım gözetmeksizin tüm kamu kaynaklarının paylaşımında bir dini/dinleri fonlayıcı bir fail ise; birlikte yaşamayı mümkün kılan toplumsal/kültürel/ahlaki/estetik değerlerin dağıtım ve paylaşımında; yasal, yargısal, yönetsel tüm faaliyetlerinde ve karar süreçleriyle bunların temellendirilmesi ve meşrulaştırılmasında; gündelik toplumsal yaşamın  deveranında herhangi bir dini köken, kaynak ya da referans olarak kabul ediyorsa o devlet laik değildir. Kuşkusuz her tanım gibi bu tanım da olabildiğince şeyi kapsamaya çalışan bir tanımdır. Ancak şu ya da bu laik olduğu kabul edilen bir devletin kimi özellikle sembolik performanslarında dinsel atıflar ya da simgeleştirmeler görülebilir. Bu, tek başına o devletin laik karakterine halel getirmeyebilir. Ama bu halel getirici sayılmayan simgeleştirmeler ya da performansların eleştiriye kapatılması, bu kapatmanın ilgili dinselliğe referansla temellendirilmesi laik vasfını zan altında bırakacaktır. Tam burada laiklik, esasen temel haklar ve özgürlüklerle bitişir; onlarla doğrudan ilgili hale gelir. Yani demem o ki kestirmeden laiklik, benim için dinlerin özgürlüğünü ancak dinsizliğin özgürlüğüyle güvence altına alır. Laikliğin ölçüsü dinlerin özgürlüğü ya da birbirine göre eşitliği olmaktan çok, dinsizliğin özgürlüğü ve din sahibi olanlarla din sahibi olmayanların eşitliğiyle ilgilidir.

    CUMHURİYET HİÇBİR DÖNEMİNDE LAİK OLAMAMIŞTIR

    Buradan doğru bakıldığında Cumhuriyet hiçbir döneminde laik olamamıştır. Laikliği bir hedef olarak önüne koyduğu anayasalarından bellidir ama ne yazık ki bu hedef doğrultusunda, Selçuklu’dan beri taşıyıp geldiği mirasından vazgeçememiştir: Bu miras öyle ağır bir mirastır ki gemi benzetmesine başvurursak, Cumhuriyet’in kuruluş evresinden çok partili rejime kadar gemi laikliğe doğru demir tarayarak ilerlemiş; ne demir alabilmiş, ne yükünü hafifletebilmiştir. Bu anlamda da bu topraklarda devlet geleneği, dini yüzleşmesi gereken bir şey olarak kabul etmek yerine, çoğunlukçu dinsellikle yüzleşenleri de baskılayıp yok etmeye (Aleviler ve Alevilik bunun tipik örneğidir) ve çoğunlukçu dinselliği de kendisi seçip, tanımlayıp kurumsallaştırarak sürekli kendi bağrında tutmayı tercih etmiştir. Bu haliyle devlet dinin direği olagelmiştir; ama geldiğimiz aşamada devlet dinin direğiyken, artık din de devletin direğine dönüşmüştür. Ama hangisi, hangisi olursa olsun, dikkat edilirse daima belirleyici olan devletin isterleri, ihtiyaçları ve öncelikleridir; ister dinin direği olan kudretli bir devletten söz edelim; ister dinin payandaladığı bir devletten.

    “LAİK BİR DEVLETTE YAŞAMA HERKESİN HAKKIDIR”

    -Laik, demokratik ülkelerde devlet destekli dini kurumlar yok, bizim ülkemizde var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Yukarıda verdiğim yanıtın üstüne bu sorunun denk gelmesi hoş oldu; demek ki laiklik bakımından mesele yalnızca DİB’in varlığı yokluğu meselesi değilmiş. Çünkü DİB, devletin dine müdahale araçlarından yalnızca birisidir; aynı şekilde dinin, özellikle çoğunlukçu ve üstünlükçü dinlerin, bizde müteşerri müslümanlığın da siyasal alana müdahalesinin çeşitli araçları, formları vardır. Bu topraklarda yaygınca adlandırıldığı üzere, bir tarikat/cemaat gerçeği var; bu gerçeği kabul etmeliyiz. Devlet de, özel olarak DİB de siyasal ve özel olarak dinsel alanı düzenlemek, kontrol etmek için tarikat/cemaat örgütlenmelerini kullanıyor ve bu kullanım, tahmin edileceği gibi, çift taraflı. Yani tarikat/cemaatler de devleti ve DİB’i kullanıyor, nüfuz, etki ve çıkar alanlarını genişletmek üzere. Yalnız bir uyarı notu düşmeliyiz: DİB nasıl yalnızca bir müdahale/düzenleme aparatı değil, aynı zamanda büyük bir sermayeyi kontrol eden bir ağ ise, tarikat/cemaat yapılanmaları da dinin şu ya da bu vasfını öne çıkararak var olan yapılanmalar olmanın ötesinde, aynı zamanda büyük bir sermaye örgütlenmesi. Kendi arazileri, arsaları, hastaneleri, üniversiteleri, okulları, çok sayıda çok farklı düzeyde yurtları, mağazaları, gelir getiren menkul/gayrımenkul servetleri var. Aynı zamanda bir sermaye örgütlenmesi oldukları ölçüde bunları da birer mikro/makro ağ gibi düşünebiliriz ama yalnızca sermaye örgütü olmadıkları da hesaba katıldığında, eski usül bir kurumsallığa da dayanıyor bu yapılar; yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya inip çıkan geleneksel bir örgüt modeline sahipler. Bu modelde ayrıcalıklı kesimler çelik çekirdek olarak varlığını daim kılarken, sermaye hareketleri bakımından ağ gibi davranıyor ve bu sayede de DİB’in ve devletin hemen tüm etkinliklerinde, kararlarında, faaliyetlerinde ve en önemlisi örgütlerinde karşımıza çıkabiliyorlar. Herkesin bildiği sır; bugün diyelim Sağlık Bakanlığı bir tarikatın, İçişleri Bakanlığı bir başka tarikatın, Milli Eğitim Bakanlığı ise diyelim birden çok tarikatın kadro ve faaliyet alanı durumunda. Bu listeye devletin hemen her kurumunu ekleyebilirsiniz. Örneğin yıllar yıllardır Alevi hakim/savcı adayları nedense sınavları kazanamıyorlar! Es kaza yazılı sınavlarda çok yüksek puanlarla başarılı olsalar bile, kayıt alınmayan sözlü sınavlarda hemen eleniyorlar. Aynı şeyi İçişleri Bakanlığı için de söyleyebiliriz ya da başka kurumlar için de. Tıpkı DİB gibi, bu tarikat/cemaatler de vakıflar üzerinden örgütleniyor ve mevcut başkanlık rejimi içinde DİB’e ve onun vakfına açılan tüm alanlar bu tarikat vakıflarına da açılmış durumda. Bunun en bilindik örneği de Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı okullar ve elbette üniversiter yapılar. Buralar DİB’le el ele, kol kola tarikat/cemaat vakıflarının “oyun kurucu olduğu” alanlar.  Devlet, DİB eliyle yarattığı ve yeniden ürettiği negatif ayrımcılığı, tarikat örgütlenmeleri eliyle sosyo-kültürel düzeyde derinleştiriyor. Bu örgütlenmelere hem birçok pozitif ayrımcı imkan sağlanıp alan açılıyor, hem de aynı zamanda devlet, belli alanlardan geri çekilerek negatif araçlarla yeni yeni olanaklar sunuyor.

    “SİVİL DİNSELLİK ARANACAKSA HEM DEVLET, HEMDE DİN GELENEĞİNİN DIŞINDAKİ BİÇİMLERİNE BAKMALIYIZ”

    Biraz önce hatırlarsanız kudretli, güçlü bir devletin dinin direği oluşundan, devamında da dinin devletin direği haline gelişinden söz etmiştim. İkisinin arasındaki terim “kudret” terimi. Yani ikinci durumda kudret yer değiştiriyor; önceden devletten dine doğru akıyorken güç; dinden devlete doğru değil; kudretli olan artık din haline geldikçe dinden devlete doğru akıyor; dini payandalayan devlet olmaktan çıkıp devleti payandalayan din haline geliyor. Kudretli devlet dini beslerken, bu kez tersine, kudret kazanmış din olmaksızın devlet zayıf düşüyor. Bir ara not düşmeme izin verin; modası geçtiği iddia edilebilecek bir siyaset bilimci gibi konuşayım: Diyelim ki bir devleti güçlü/kudretli kılan şeylerin başında güçlü bir ordu, güçlü bir para ve güçlü bir din gelir. Bu üçünün içinde en önemlisi bence dindir. Çünkü insanları pek de doğrudan taraf olmadıkları ve doğrudan bir fayda elde edemeyecekleri, başkalarının amaçları ya da idealleri uğruna ölmeye/öldürmeye; kendileri açlık, yoksulluk içinde kıvranırken bir eli yağda, bir eli balda yaşayanların bunu kendi yetenekleri, becerileri, hatta emekleriyle elde ettiklerine ve kendileri yoksulsa bunun suçunun kendilerinde olduğuna inandırmaya; nihayet bu dünyada başa gelen musibetlerin kendi suçlarımız/günahlarımızla ilgili olduğundan başlayarak, çektiğimiz eziyetlerin inanılan bir yaratıcı tarafından görüldüğü ve bu dünyada olmasa bile karşılığının mutlaka alınacağına ikna etmek kolay değildir. İşte din, bu hiç de kolay olmayan şeyi başarır! Bu yüzden en önemlisi dindir ve bu yüzden “devlet olan hiçbir devlet” dinden vazgeçemez ve çeşitli ilişkilenme biçimlerini daima korur. Bu soyut kabullerden, yeniden bize dönersek; Tek Adam Rejimi olarak sayılagelen rejimin aslında Çok Adam Rejimi olduğunu da söylemiştim. Bu Tek Adam Rejiminin zayıf karnıdır da; gücünü buna borçlu olmakla birlikte. Tek Adam Rejimi, kendi bekası uğruna devleti devlet kılan tüm payandaları ya yıktığı, ya inanılmaz ölçüde aşındırdığı için, en güçlü göründüğü anda hızla zayıf düştüğü için, ayakta kalabilmek için tüm alanları dine açmaktan başka koz kalmıyor elinde. İşte bu yüzdendir ki bugün DİB rejimin en önemli, stratejik karar alma mercii iken, tarikat/cemaatler de en önemli icra aygıtlarına dönüşüyor. O yüzden artık okullarımızı, hastanelerimizi, ibadethaneleri, vb. tarikat/cemaatler yönetiyor. Yani “sivil toplum” mu yönetiyor? Elbette hayır. Ama buna girmeyeyim şimdi. Şu kadarını söylemekle yetineyim: Türk devlet geleneği içinde, devletin dinle ilişkilenme biçimlerinin; aynı şekilde Sünni-ortodoks dinselliklerin devletle ilişkilenme biçimlerinin geçmişi/bugünü düşünüldüğünde merkezde duranın her iki taraf için de devlet olduğu görülür; asla din değil. “Sivil bir dinsellik” aranacaksa hem bu devlet, hem bu din geleneğinin dışındaki dinsel biçimlere bakmalıyız.

    Şimdi en baştaki soruya geri dönüp bitirebiliriz: Türkiye’de laiklik mi? “Hadi canım sende!” Ama özellikle bugün neredeyse bütün dünyanın hızla sağa ve hatta aşırı sağa “çektiği” koşullarda laiklik artık belirli bir durumu, mahiyeti, niteliği işaretlemek için kullanılacak bir terim olmaktan çıktı; laiklik, belki de hep ve her zaman olduğu gibi, yeniden tüm dünya için bir mücadele alanı, her seferinde yeniden kazanılması gereken bir mücadele alanı olacağa benziyor. Bir mücadeleden söz ediliyorsa, haklardan, özgürlüklerden de söz edilecektir mutlaka. Mülkiyeli hocalarımızdan Prof. Dr. Cem Eroğlu’nun (yanlış hatırlamıyorsam eğer) kulaklarını çınlatarak bağlayayım sözü: En başta tam da pratik dindarlar ve tam karşı kutbundaymış gibi takdim edilen dinsizler gelmek üzere, laik bir devlette yaşama hakkı herkesin hakkıdır. Hiç kimse bu hakkını ileri sürmekten vazgeçmemelidir.

    Ersin ÖZGÜL/İZMİR

    İLGİLİ HABERLER
    ‘Diyanetin varlığını sorgulamayan her laiklik tartışması yanlıştır; Diyanet vergilerle finanse edilmemeli’
    ‘Bir fetih ideolojisi geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız’-VİDEO
    ‘Diyanet artık bir devlet kurumu olmaktan çok tarikatların merkezi haline gelmiş durumda’-VİDEO
    ‘Türkiye’de dini radikal olarak politikanın dışına çıkarmak gerekiyor’-VİDEO
    ‘Fetihçi iktidarın, böyle bir din ulemasına ihtiyacı vardı, Diyaneti bu amaçla kullanıyor’-VİDEO
    ‘Diyanet şiddetin devam etmesine zemin hazırlıyor; bütçesinde çok büyük haram var’ – VİDEO
    ‘Diyanet’in bu kadar ileri gitmesi laik cumhuriyete büyük bir hançerdir’- VİDEO
    ‘Diyanet, askeri darbe sonrası devletin resmi ideolojisinin merkezi önemdeki bir aygıtı haline geldi’
    ‘Diyanetin sözü, devleti yönetenlerden daha fazla geçiyor!’-VİDEO

  • ‘Diyanetin sözü, devleti yönetenlerden daha fazla geçiyor!’-VİDEO

    ‘Diyanetin sözü, devleti yönetenlerden daha fazla geçiyor!’-VİDEO

    PİRHA –Prof. Dr. Şükrü Aslan, günümüz Diyanet İşleri Başkanlığı’nı “Bir tür imparatorluk” sözleriyle ifade ederek devlet üzerindeki yüküne işaret etti. Aslan, “Cumhuriyetin ilk yıllarındaki Diyanet ile bugünkü Diyanet’i aynı kategoride değerlendiremeyiz. Bugünkü Diyanet, herkesi kendisi gibi düşünmeye mecbur eden bir ikinci devlet gibi. Hatta belki de asıl devlet gibi” diye ekledi.

    Pir Haber Haber Ajansı (PİRHA) olarak yeni bir haber dizisiyle Diyanet İşleri Başkanlığı’nı masaya yatırıyoruz.

    Türkiye’de halkın en güvenmediği ikinci kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı her geçen yıl artan bütçesi, genişleyen yetkileri, yaptığı açıklamalarla, verdiği fetvalarla toplumsal yaşamın her alanında gittikçe daha çok söz sahibi oldu. Din işlerinden sorumlu, devlete bağlı bir kurum olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), kurulduğu 1924 yılından bu yana devlet içindeki varlığı, işlevleri, iktidar politikalarının hayata geçirilmesindeki etkin rolü, her geçen yıl artan bütçesi ve değişen siyasal konumu itibariyle her daim bir tartışma konusu oldu. Son yıllarda eğitim-öğretimde de etkin rol verilen Diyanet Milli Eğitim Bakanlığı ile çeşitli protokoller imzalayarak laiklik karşıtı eğitimin kalıcılaşması için çabalıyor.

    “Bütçesi büyük, varlığı tartışmalı kurum olan Diyanet‘in tarihsel ve güncel görevini, toplumdaki yerini, laiklik karşıtlığını, kadınlara bakışını, Alevi toplumu üzerindeki etkisini Akademisyen Prof. Dr. Şükrü Aslan ile konuştuk.

    SEKÜLER YAŞAMA KARŞI GELİŞTİRİLEN DİYANET!

    PİRHA: Diyanet’in kuruluş amacı nedir?

    Prof. Dr. Şükrü Aslan: Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurulması cumhuriyetin hemen ardından gündeme gelen bir konu. Dolayısıyla cumhuriyet ve din ilişkisi bağlamında hep gerilimli tartışmalara konu olmuş bir mesele bu. Gerek DİB kuruluş yasasını incelediğimde, gerekse döneme ilişkin olarak yapılmış analizleri okuduğumda şunu görüyorum; cumhuriyet yeni bir rejim olarak, yani Osmanlı’nın geleneksel dini düzeni dışında daha seküler bir toplum kurma tahayyülü olan yeni bir rejim olarak, dini alanı da düzenlemek ihtiyacını duyuyor. DİB, aslında bu alanı düzenleme ihtiyacının bir ürünü.

    Peki dini hayat dediğimiz ne? Türkiye’de dini hayat, o koşullarda doğal olarak çok baskın. Yani geleneksel kültürler ki onların içerisinde dini kültürler çok baskın, belki de bütün toplumu bunlar yönetiyor. Ve belki de toplumun bütün kesimlerinin gündelik hayatının düzenlenmesinde yeni bu değerler baskın oluyor. Bu değerler gelenekten geldiği için çok güçlü. Dolayısıyla cumhuriyet, bütün diğer alanlara olduğu gibi bu alanı da yeni baştan tanzim etmek gibi bir politik görev belirliyor. Birçok farklı alanda bu yeni düzenlemeler yapılırken geleneksel olanı tasfiye etmek, yani yok saymak ya da yok etmek gibi bir politika izlerken, dini alanda bambaşka bir politika izliyor. Yani tasfiye etmek ve yok etmek değil; görünmez kılmak da değil, tam tersine görünür kılmak ama kontrol altına almak… Bence DİB’in kuruluşunu bize anlatacak anahtar cümle budur. Dini hayatı yeniden düzenlemek, fakat kontrol altına alarak düzenlemek. DİB, bunun aracı oluyor. Çünkü Türkiye’de ‘diyanet’ dediğimiz zaman aslında akla doğrudan Sünni İslam inancı geliyor. Cumhuriyetin de diyanete yüklediği anlam bu. Mesela cumhuriyetin 1924 yılında çıkardığı en uzun kanunlarından biri olan Köy Kanunu’nda, köylerdeki dini hayat tartışılıyor ve köylerde yaşayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının yapmaları gereken mecburi işler arasında cami ya da mescit belirtiliyor. Yani başka bir inanç mekanı değil. Dolayısıyla cumhuriyet de Sünni İslam’ı kabul edip görünür kılıyor. Kendini de aslında onunla tanımlıyor. Çünkü devleti yönetenlerin pek çok konuşmalarında Sünni İslam’a gönderme yapan birçok açıklama bulabiliriz. Peki neden bu alanı düzenliyor? Kritik soru belki de budur. Dini hayatı hem dönüştürmeyi öngörüyor hem de zaman içerisinde seküler hayatı önündeki bir engel olmaktan çıkarmayı öngörüyor. Bunun için gerekiyorsa radikal biçimde kontrol etmesi gerekir ve biz bu kontrolün mekanizmasına baktığımızda da bu hedefi daha net görebiliyoruz. Kontrol ise şöyle; bütün camilerin bir görevlisi oluyor, bu görevliler hiyerarşik olarak bir üst birime bağlı oluyor ve en nihayetinde hepsi DİB’e bağlı oluyor. Dolayısıyla aşağıdan yukarıya tabi olunan bir ilişki. Yukarıdan aşağıya doğru emir ve talimatnamelerin hızla ulaştığı bir sistem kuruyor. Mesela bunu en net cuma hutbelerinde görebiliyoruz. Merkezden bir metin üretiliyor, bütün Türkiye’deki camilere gönderiliyor ve cuma namazlarında okutuluyor. Mesela ne tür şeyler okutuluyor diye baktığımızda, aslında denetim ve kontrol altına alma politikası daha net anlaşılabiliyor. Ama tabii rejimin, dini hayatı kontrol altına alma politikasının belki en çıplak örneği ezanın Türkçe okunması kararıdır. Bu da DİB’in hemen kurulduğu dönemde değil tabii 1932 yılında bu karar alındığında aslında modern ulus devlet kurma politikasının katı, hiyerarşik bir modern devlet kurma politikasının dini alandaki karşılığını görüyoruz.

    Buradan her şeyin Türkleştirildiği bir politik tahayyül var ve o tahayyül dini hayatın da Türkçeleştirilmesi, dolayısıyla aslında Türkleştirilmesi gerektiğini düşünüyor. 1930’ların Türkiye’sinde her ne kadar Türkiye, Müslümanlığın çok yoğun ve katı şekilde yaşandığı bir ülke olup her ne kadar nüfusun büyük bir çoğunluğu köylü ve adeta pür İslami ritüeller içerisinden geliyor olsa da gelenekler için devletle gerilim yaşayacak, karşı çıkacak halleri yok. O yüzden o kararlar toplumda kabul ediliyor. Ben bu kabulü biraz tırnak içine alıyorum. Çünkü bu uygulama, bir mecburi uygulama. Bir uygulama devlet tarafından mecburi hale getirildiğinde çok değişik grupların onunla karşılaşma biçimi genellikle itaat biçiminde oluyor. O yüzden ezanın Türkçe okunması gibi radikal bir karar bile 1932’nin Türkiye’sinde önemli bir direnişle karşılaşmıyor. Ama tabi kontrol altına almak bundan da ibaret değil. Aynı zamanda çizgiyi aşan, yani rejimin öngördüğü seviyede İslami düşünmeyi ve davranmayı aşan bireyler varsa onların takip edilmesi, yargılanması gibi eylemlere de başvuruyor ki bunun da çok ilginç örnekleri var. Bunların hepsini topladığımızda şöyle bir sonuca varıyorum; DİB, cumhuriyetin kurduğu bir kurum fakat cumhuriyetin bu kurumu inşa etme biçimi ve nedeni Türkiye’nin dini hayatını kontrol altına almaktır. Bu dini hayat Türkiye’de Sünni Müslümanların içinde olduğu bir dini hayattır.

    Cumhuriyetin diğer dini hayatlara dair bir politikası neredeyse yoktur. Daha doğrusu vardır ama o kesimleri görünmez kılmak onlardan bahsetmemek ve yok saymak amacı taşınır. Dolayısıyla onlardan kalmış mekanları da yok etmek amaçlanmıştır ve Aleviler de bunun en tipik örneğidir. Cumhuriyetin Alevilerle ilişkisi onları yok saymak hatta mümkünse yok etmektir.

    “ŞİMDİKİ DİYANET ADETA BİR İMPARATORLUK GİBİ”

    -Tarihsel olarak faaliyetleri nasıl bir yol izledi?

    Dönemsel olarak bu değişiyor. Mesela Cumhuriyetin ilk yıllarındaki Diyanet ile bugünkü diyanet faaliyetlerinin çeşitliliği bakımından ve hükmedebilme gücü bakımından neredeyse kıyaslanamayacak kadar farklı. Şimdi mesela diyanet adeta bir imparatorluk gibi. Aslında adeta bir devlet gibi. Adeta bir ikinci devlet de denilebilir. Dolayısıyla Cumhuriyetin ilk yıllarındaki diyanet ile bugünkü diyaneti aynı kategoride değerlendiremeyiz. Bana sorarsanız Cumhuriyetin ilk yıllarındaki Diyanet devletin yeni rejimi yani cumhuriyetin dini hayatı kontrol altına alma amacını taşıyordu bugünkü Diyanet ise aslında dini hayatı bütün başka toplum kesimlerine dayatmayı esas alıyor. Bugünkü Diyanet, herkesi kendisi gibi düşünmeye mecbur eden bir ikinci devlet gibi. Hatta belki de asıl devlet gibi.

    “DEVLETİN SIRTINDA ÇOK BÜYÜK VE AĞIR BİR YÜK”

    -Sizce süreç içerisinde misyonunda bir değişiklik yaşandı mı?

    Evet. Aslında bunun da çok ilginç bir şekilde kırıldığı bir dönem var. O dönem, 1950’de Demokrat Parti’nin iktidara girişidir. Demokrat Parti’nin ilk icraatlarından bir tanesi ezanın tekrardan Arapça okutulmasıdır. 1950’li yıllardaki DİB’in arşivleri 1930’lu yıllardaki DİB arşivlerinden başka bir şey söylüyor. Bu kez Sünni İslam’a daha fazla gönderme yapan ve devlet yöneticilerinin kendini Sünni İslam şemsiyesi altında tanıtıma çabalarının çok daha baskın olduğu bir zaman. Şöyle söyleyeyim 1950’lerden Sonra Türkiye’de diyelim ki bir siyasi parti kurulacaksa veya popüler biri, siyasete atılacaksa yaptığı ilk iş bir cuma günü camiye gidip namaz kılmak ve her ne söyleyecekse onu namaz sonrasında söylemek… O gelenek 1950’lerden başlayarak günümüze kadar artarak geldi. O yüzden diyanetin bu iki dönemde radikal bir kırılması var. Fakat bunun ötesinde diyanet 1930’ların diyanetinden farklı olarak aslında bütün toplum kesimlerinin sırtında bir yük haline geldi. Çünkü diyanette istihdam edilen kamu personelinin sayısı, dolayısıyla diyanetin bütçesi pek çok devlet kurumlarının, bakanlıkların bütçesinden radikal bir şekilde fazla olduğu için, fakat bu alanda iktisadi hayatı sürdürmeyi mümkün kılacak bir üretim de yapılmadığından bu giderek bir yük haline geldi. Yani bugün DİB, aslında Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin sırtında çok büyük ve ağır bir yük gibidir. Onun için sırtından kaldırıp bir yere koyarsa çok rahatlayacaktır.

    “YEPYENİ BİR DİYANET BİÇİMİ ORTAYA ÇIKTI”

    -AKP’nin iktidar olduğu günden itibaren Diyanet’te nasıl bir değişim yaşandı?

    Yük, daha da çok arttı. Çünkü hemen hemen her dönemde kamu görevlileri, devleti yönetenler, bu alana daha fazla yatırım yaptılar. Çünkü bu alanı istismar edilebilir bir alan olarak gördüler ve istismar ettiler. Yani daima kitlelerin dini inançlarına hitap eden ve onu çok sahipleniyormuş gibi gören, öyle bir politika geliştiren bir tutum içerisinde oldular. Sonra o tutumun bir gereği olarak diyanetin kadrosunu şişirdiler, yeni mekanlar açtılar, hiç ihtiyaç olmadığı halde birçok yere cami yaptılar, oralara görevliler tahsis ettiler ve oraların giderleri kamuya büyük bir yük oldu. Ama bugünün diyanetinin ikinci bir özelliği daha var. Bugünün diyaneti, çeşitli İslami gruplar; yani gündelik dilde onlara tarikat deniliyor, o grupların, diyanetin herhangi bir birimini, camisini ya da mekanını bir tür kendi kontrolüne aldığı yepyeni bir diyanet biçimi ortaya çıktı.

    Cumhuriyetin kuruluşundaki dini hayatı kontrol altına almayı amaçlayan Diyanet, çok farklı İslami grupların kontrolü altına aldığı bir kuruma dönüştü. Şimdi artık onların sözü geçiyor. Hatta o kadar çok sözleri geçiyor ki birçok yerde onların sözü aslında devleti yönetenlerden daha fazla geçiyor.

    “DEVASA ŞİŞMİŞ BİÇİMİ İLE DİYANET”

    -Diyanet bir taraftan en güvenilmez ikinci kurum olurken, Meclis’e sunulan 2025 bütçesinden 130 milyar 119 milyon ₺  ile 6 bakanlığın bütçesini geride bırakarak bütçeden aslan payını almasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Diyanet için ‘yük’ dememin sebebi zaten bu. Bugün Türkiye, kamusal sürdürülebilirlik açısından ciddi handikaplar yaşıyor. Dikkat edin, tasarruf tedbirleri falan, vergiler arttırılarak bir şekilde bu süreci atlatmaya çalışıyorlar. Bu yük nereden kaynaklanıyor diye dönüp kamuya baktığınızda ilk gördüğünüz şey devasa şişmiş biçimi ile Diyanet oluyor. Üstelik bu artık bildiğimiz o klasik İslam inancındaki, mesela israftan kaçınmak gibi dediğimiz bütün dini söylemlerin de rafa kaldırıldığı, yok edildiği bir süreçte gerçekleşiyor. O yüzden bir devasa yük ortaya çıkmış durumda. Bu ülkenin yurttaşı ve sosyolog bir akademisyeni olarak bence bu durum Türkiye’nin taşıyabileceği bir yük olma seviyesini çoktan geçti. Bu, artık Diyanet’e karşı çıkmak ya da çıkmamak meselesi değil. Bu Türkiye’de kamunun bu yükü taşıma kapasitesi var mı yok mu böyle bir tartışmaya dönüştü. Türkiye bu yükü taşıyamıyor.

    Bu kadar caniyi de bu kadar dini görevliyi de, bu görevlilerin masraflarını da taşıyamıyor. Yani aslında devlet başka hiçbir iş yapmasa bile sadece bir Diyanet devleti olsa bile artık taşıyamıyor çünkü bunu yapabilmesi için bir gelir bulması gerekiyor. Mütemadiyen Diyanet dışı bir alandan gelir elde edip Diyanet alanına taşıyan bir devlet söz konusu. Ama bunu sürdürebilmesi artık çok zor. o yüzden benim kanaatim, önümüzdeki dönemde Diyanet’i, Türkiye’nin her kesimi, Müslümanlığa en üst seviyede vurgu yapan kesimleri de eğer bu ülkeyi yönetmeye adaylarsa Diyanet meselesini gündemlerine almak zorunda kalacaklar.

    “BU TARZ POLİTİKALARIN TUTABİLMESİ İMKANSIZDIR”

    -Diyanet ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın iç içe geçen faaliyetlerini nasıl okumak gerekir?

    Diyanet artık sadece kendi alanında kalan bir kurum değil. Bunu mesela ilk söylediğim cümle ile ilişkili düşünelim. Cumhuriyet, Diyanet’i dini hayatı kontrol etmek için bir araç olarak kurgulayıp inşa etti. Bugünün Diyanet’i, artık sadece kendi alanında çalışan bir kurum değil ve Milli Eğitim’e ya da başka alana sirayet eden bir kuruma dönüştü. Böyle baktığımızda hiçbir üretici dinamiği olmayan bir kurumun, belki de bütün üretici dinamikler üzerine bu kadar etkin söz sahibi olması, bahsettiğim Diyanet’in, kamunun üzerinde bir yük olma olgusunu iyice pekiştiriyor. Bu yük, sadece mali anlamda bir yük değil, kültürel anlamda da bir yük. Milli Eğitim Bakanlığı ile Diyanet’in işbirliği biçimleri; Diyanet bugün Sünni İslam’ın kurumu, bütün toplumu, Sünni İslam dairesi içerisinde biçimlendirmek ve yeni bir şeyler yapmak gibi… Bu politikaya dair sosyologca bir şey söyleyip iki özelliğinden bahsedeceğim.

    Bir; bu politika Diyanet’in ve dolayısıyla iktidarın, toplumu belli bir kültürel form içerisinde tutma, biçimlendirme ve eğitme amacını taşıyan bir şey yapıyor. Ama bir diğer tarafı da bu tarz politikaların tutabilmesi imkansızdır. Radikal bir şey söylüyorum, yani istediğiniz kadar elinizde devlet olsun ve istediğiniz kadar fikirlerinizi empoze etmeye çalışın, başarılı olamazsınız. Çünkü her birey belli bir kültür içinden geliyor. Yani her birey bir ailenin çocuğudur, her aile de bir kültürün çocuğudur. Her kültür, yüzyıllar, belki de bin yıllarca geçmişi olan köklü bir kurumdur. Siz istediğiniz kadar ona müdahale edin, dönüştüremezsiniz. Bir yere kadar dönüştürüyormuşsunuz gibi görünür ama dönüştürmeniz mümkün değil. Bunun örneğini tam da diyanetin kuruluşundan söyleyebilirim. Cumhuriyetin, Diyanet’i kurması dini hayatı kontrol altına alma amaçlıydı, peki yapabildi mi? Yapamadı. Cumhuriyet de bunun için çok masraf etti, yani öyle bir şey taahhüt etti ki ‘biz böyle kontrol altına alırsak zaman içerisinde sönümlenecektir’ falan… Ama tam aksi bir şey oldu. Siz hele ki devlet eliyle sönümlendirmeye çalışırsanız herkes size itaat eder gibi görünür ama o itaatin arkasında sessiz bir itiraz vardır. O nedenle tutmaz. O yüzden bu politikaların tutabilmesi mümkün değil. ÇEDES, muhalefette büyük bir tedirginlik yaratmıştı, bunu anlayışla karşılıyorum ama tutabilmesi mümkün değil. Şöyle bir şey olur; Diyanet görevlileri gelir, çocuklara anlatır ve kendi inanışlarını empoze eder, çocuklar buna uyar dua, namaz öğrenir falan ama neticede o çocuk tekrar kendi geleneğine, köküne ailesine döner. Döndüğünde bunların hepsi onun için sadece tarihindeki tuhaf bir anıya dönüşür. Bu sosyolojik olarak böyledir. O yüzden şu cümleyi söylememe müsaade edin; Türkiye’de siyasi iktidar ‘kuramadık’ dediği kültürel iktidarını gerçekten de kuramadı ama zaten o yolla, devlet baskısıyla kuramaz.

    “İNANÇLARI YOK SAYDIĞINIZ BİR LAİKLİK OLMAZ”

    -Diyanet ve laiklik bir arada olabilir mi?

    “Laikliğin kısa tanımı, aslında dini olmayan bir kamusal hayat kurmak. Bu durum, dinin hiç olmadığı anlamına gelen bir şey değil tabii. Ama inançlar üzerinden bir kamusal hayat kurmamak… Laikliğin klasik tanımı bu. Fransız aydınlanmasının ortaya çıkardığı bütün o seküler model hayat kurma büyük tahayyülünün bir parçası bu. Bu anlamda baktığımızda Diyanet’in olduğu böyle bir rejimin laik olarak tanımlanması zaten imkansız, çelişkili bir şey. Hele böylesine devasa bütçesi olan ve adeta ikinci bir devlet olan bir devlette laiklikten söz etmek gerçekten çok tuhaf. Türkiye, bana sorarsanız hiçbir zaman laik olmadı. Söz gelimi cumhuriyet, Alevileri yok saydığı gibi İslam’ı da yok saysaydı mesela ne olurdu? Kağıt üzerinde belki olurdu ama yine de laik olamazdı. Çünkü yok saymak onun yok olması anlamına gelen bir şey değil. Dolayısıyla o modern anlamdaki laiklik Türkiye’de hiç yaşanmadı. Bugün zaten öyle bir laiklik tahayyülü doğru bir sosyolojik tahayyül de değil. Bütün inançları yok saydığınız bir laiklik zaten olmaz. İnsanlar, inandığı gibi yaşayacak ama siz o inançlardan bir tanesinin devleti olmayacaksınız. Türkiye’nin durumu tam olarak bu. Bütün sorun da buradan çıkıyor.

    Eren GÜVEN – Devrim FINDIK/İSTANBUL

  • Adıyaman’da depremin yarattığı travmayla birlikte uyuşturucu kullanımı arttı-VİDEO

    Adıyaman’da depremin yarattığı travmayla birlikte uyuşturucu kullanımı arttı-VİDEO

    PİRHA-Adıyaman Bağımlılıkla Mücadele Derneği Başkanı Cihat Arutay, 6 Şubat depreminin ardından uyuşturucu kullanımının arttığını söyledi. Arutay, “Uyuşturucu kullanımını bitirmek için bizim gibi kuruluşların, derneklerin, kamu yararına çalışma yürüten kurumların desteklenmesi gerekiyor” dedi. Adıyaman Uyuşturucu ile Mücadele Federasyonu (UMFED) Başkanı Cebrail Erdil de, ailelere de çağrıda bulunarak “Çocuklara kesinlikle şiddet veya baskı kurmayın, çocuğunuzu kaybedersiniz” ifadesini kullandı.

    Türkiye’de uyuşturucu kullananların sayısı her geçen gün artarken, 6 Şubat Maraş merkezli depremin etkilediği Adıyaman’da uyuşturucu kullanımının okullara kadar düştüğü belirtiliyor.

    Adıyaman Bağımlılıkla Mücadele Derneği Başkanı Cihat Arutay ve Adıyaman Uyuşturucu ile MücadeleFederasyonu (UMFED) Başkanı Cebrail Erdil sorunun nedenine ve çözüm önerilerine dair PİRHA’ya konuştular.

    Cihat Arutay, Milli Eğitim Bakanlığı’nın eğitimde ortaya koyduğu tasarruf tedbirlerinin okullarda uyuşturucu satışını kolaylaştırdığını ifade ederek, “Tasarruf tedbirlerinde kısılacak en son şeyden başlamasınlar. Çünkü çocuklarımızın güvenliği ekonomiden daha önemli. Bunu söylemde değil eylemde yaparsak daha gerçekçi olur” dedi.

    “DEPREMDEN SONRA UYUŞTURUCU KULLANIMI ARTTI”

    Depremden sonra çocuklarda uyuşturucu kullanımının arttığına vurgu yapan Cihat Arutay, uyuşturucu kullanımının artmasının nedenlerini şu şekilde açıkladı:

    “Bunun sebeplerinden biri de çocukların depremden dolayı yaşamış oldukları kayıplardan kaynaklanıyor. Kimi annesini, babasını kaybetti. Kimi kardeşini ve yakınlarını kaybettiği için yaşamış oldukları yalnızlığı madde bağımlılığına ilgi duyarak doldurmaya çalışıyorlar. Aileler yaşadıkları depremi uyuşturucuyla birlikte her gün yaşıyor. Bürokrasi nasıl ki insanların yaşamaları için evler yapıyorsa, aynı zamanda uyuşturucuyla mücadele için de aynı hassasiyeti göstermesi gerekiyor” dedi.

    “YETKİLİLERİN, KAMU YARARINA ÇALIŞMA YÜRÜTEN DERNEKLERE SAHİP ÇIKMASI GEREKİYOR”

    Toplumun uyuşturucu konusunda bilinçlendirilmesi gerektiğini söyleyen Arutay, “Bürokrasi içinde emniyet görevlileri çalışmalarını sürdürüyorlar. Ancak uyuşturucuyla mücadele sadece kolluk kuvvetleriyle yapılabilecek bir şey değil. Bizim gibi kuruluşların, derneklerin desteklenmesi gerekiyor. Bizim gibi dernekler aracılığıyla bilgi alışverişi yapılıp bu konuya daha rahat eğilebileceklerini düşünüyoruz” diye belirtti.

    “PARKLAR, UYUŞTURUCU KULLANICILARININ MESKENİ OLMUŞ”

    Uyuşturucuya ulaşımının çok kolay olduğunun altını çizen Arutay, maddi sıkıntılar yaşayan insanların zamanla bu işe girdiğinin ifade etti. Arutan, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “İnsanlar nasıl ki ekmeğe ulaşabiliyorsa uyuşturucuya da o kadar kolay ulaşabiliyor. Benim yakın çevreden duyduğum bilgilere göre Kahta ve Adıyaman’ın parkları uyuşturucu kullanıcılarının meskeni olmuş. Bazıları maddi sıkıntılar yaşıyorken bir anda oto kiracılarından özel araçlar kiralayabiliyorlar. Hatta bu kiraladıkları araçlarla da uyuşturucu satıcılığını gerçekleştiriyorlar.

    Okul önlerinde birçok çeşit uyuşturucu satılıyor. Daha önce okullarda güvenlik görevlisi vardı. Tasarruf tedbirleri kapsamında okullarda güvenlikçi yok. Güvenlikçiler olduğu zaman okullara uyuşturucu satışını engelleyemiyorlarsa şimdi uyuşturucu girişini nasıl engelleyecekler. Okullarda güvenlikçi olursa en azından bir nebze caydırıcı olur. Ülkeyi yöneten bürokrasiden talep ediyoruz; Tasarruf tedbirlerinde kısılacak en son şeyden başlamasınlar. Çünkü çocuklarımızın güvenliği ekonomiden daha önemli.  Bunu söylemde değil eylemde yaparsak daha gerçekçi olur.”

    “UYUŞTURUCU KULLANANLARA HASTA GÖZÜYLE BAKMALIYIZ”

    Toplumda uyuşturucunun utanç kaynağı olarak görüldüğünü, bağımlı kişilere utanılacak ya da aşağılanacak gözüyle bakılmaması gerektiğini söyleyen Arutay, madde kullanıcılarına hasta gözüyle bakılması gerektiğini söyledi.

    Arutay, “Bize danışmaya gelen çocukların aileleri bizim çocuğumuzun uyuşturucu kullandığını kimse bilmesin diye bunu toplumdan saklıyor. Bu şekilde hareket edildiğinde çocuğunu kendinden uzaklaştırmış oluyor” dedi.

    “DERNEĞİMİZE ULAŞIN”

    Toplumun uyuşturucuyla ilgili olarak bilinçsiz olduğunu söyleyen Adıyaman Uyuşturucu ile Mücadele Federasyonu (UMFED) Başkanı Cebrail Erdil de, gençlerin depremden sonra oyalanabilecekleri sosyal alanları olmadığından dolayı uyuşturucuya yöneldiğini kaydetti.

    Adıyaman’da uyuşturucunun artmasının nedeninin sosyal hizmet konusundaki yetersizlik olduğunu belirten Erdil, “Aile çocuğundan şüphe ediyorsa derneğimize ulaşabilirler. Biz o çocuğun uyuşturucu kullanıp kullanmadığını tespit edebiliriz. Onlara bir program hazırlayıp kişiyi o maddeden kurtarabiliriz. Ailelere çağrımız şu: Çocuklara kesinlikle şiddet veya baskı kurmayın, çocuğunuzu kaybedersiniz” ifadesinde bulundu.

    “MİMAR SİNAN PARKI’NDA EĞİTİM ATÖLYEMİZ VAR”

    Erdil, Adıyaman’da uyuşturucuya karşı açıklamalar ve yürüyüşler yaptıklarını ifade ederek, “Bizler bu kadar aktif çalışırken derneğimizin çalışmalarına neden destek verilmiyor, neden sahip çıkılmıyor? Adıyaman Mimar Sinan Parkı’nda gençler için açtığımız bir eğitim atölyesi var. Buraya gelen insanlar eğitim alıyorlar. Biz kursa gelen bireylerin madde bağımlısı veya bağımlı olmayan kişilerin kim olduğuna bakmaksızın karma bir eğitim sunuyoruz. Burada gençlerimiz resimler çiziyor ve buradan üniversiteye gidiyorlar. Bu sene 7-8 öğrenci buradan aldıkları eğitimle üniversitelere gitti” diye konuştu.

    “BİZLER BU KADAR AKTİF ÇALIŞIRKEN NEDEN BİZE DESTEK VERİLMİYOR”

    Halkın sivil toplum örgütleriyle birlikte hareket etmesi gerektiğini söyleyen Erdil, dayanışma içeresinde hareket ederek uyuşturucunun ülkeden atılabileceğini söyledi.

    Kamber YILDIZ/ADIYAMAN  

  • ‘Son müfredat dindar nesil yetiştime programı; bütün toplum laiklik mücadelesine katılmalı’-VİDEO

    ‘Son müfredat dindar nesil yetiştime programı; bütün toplum laiklik mücadelesine katılmalı’-VİDEO

    PİRHA- Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı ve Eğitimci Cuma Erçe, son müfredatın, hedefledikleri dindar ve kindar neslin yetişmesini sağlayacak zemin hazırlayan bir program olduğunu vurgulayarak, “Bunun sonuçları ağır olacak” uyarısında bulundu. Toplumsal muhalefete birleşme çağrısında bulunan Erçe, “Toplumsal muhalefet kesimleri de sadece kendilerine dokunulduğunda değil toplumun tamamının sorunlarını kendi sorunları olarak gördüklerinde ancak başarıya ulaşabilirler” dedi.

    Türkiye’de eğitim-öğretim sistemi hiçbir zaman tam anlamıyla laik, demokratik, bilimsel olmadı. 12 Eylül ile birlikte zorunlu olan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi adı altında Sünni din eğitimi, bu dersi almak istemeyen ve özellikle de Alevi çocuklar için bir zulüm haline dönüştü.

    Neredeyse yüz yıldır devam eden tekçi eğitim sistemi 22 yıllık AKP iktidarı döneminde daha da ırkçı, dinci bir kimliğe büründü.

    AKP önce 2012-2013 öğretim yılında 4+4+4 diye tanımlanan, laik eğitim sistemini dinci eğitime dönüştüren yasa çıkardı. O dönem AKP güdümündeki Anayasa Mahkemesi de bu yasaya onay verdi.

    Öğretim Birliği Yasası’yla kurulan imam hatip okulları eğitim-öğretimin temeli durumuna getirildi. Diğer meslek okullarının orta kısmı bulunmazken, imam hatip ortaokulu açma olanağı yaratıldı.

    İmam okulları dışındaki diğer okulların eğitim-öğretim programlarına Kuran-ı Kerim, Peygamberin Hayatı, din bilgisi dersleri eklenerek tüm okulların kısmen de olsa imam hatipleştirilmesi sağlandı. Okullardan felsefe dersleri kaldırıldı. İlk ve orta öğretim kesintili 12 yıla çıkarıldı. Kız çocukların 14 yaşından itibaren okullardan uzaklaşmasına neden oldu.

    Millî Eğitim Bakanlığı’nın Diyanet İşleri Başkanlığı ve Gençlik ve Spor Bakanlığı ile imzaladığı “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum” (ÇEDES) projesi kapsamında Diyanet’le, tarikatlar ve dini vakıflarla işbirliği yapıldı. Okullara imamlar atandı. Çocuklar ders saatlerinde camilere götürülüyor.
    ÇEDES ile dincileşme yetmiyormuş gibi Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli adıyla yeni müfredat hazırlandı. 9 Eylül 2024’ten itibaren okul öncesi, ilkokul 1, ortaokul 5 ve lise 9. sınıftan başlamak üzere kademeli şekilde uygulanıyor. Yeni müfredatla dini derslerin saatleri arttırıldı. Okullarda dinciliğin önünü açan bu müfredat hem eğitim eğitimcilerin, hem velilerin tepkisini çekti.

    Başka bir sorun ise hükümetin tasarruf tedbirleri gerekçesiyle okullarda temizlik personeli çalıştırmaması. Bu nedenle okullarda hijyen problemi ortaya çıktı, hem öğrenciler hem de öğretmenler çeşitli hastalıklarla karşı karşıya.

    Laik, demokratik, parasız bilimsel eğitimden hızla uzaklaşılmasını, tekçi, dinci eğitim sisteminin topluma dayatılmasını, eğitimde yaşanan diğer sorunları eğitimciler ve veliler PİRHA’ya değerlendiriyor.

    Eğitimde yaşanan sorunları ve çözüm önerilerini Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı ve Eğitimci Cuma Erçe ile konuştuk.

    “SON MÜFREDAT, DİNDAR VE KİNDAR NESLİN YETİŞMESİNİ SAĞLAYACAK ZEMİNİ HAZIRLAYAN BİR PROGRAM”

    PİRHA-AKP hükümeti, “Türkiye’nin Yüzyılı Maarif Modeli” adıyla hazırladığı müfredatla ile eğitim sistemini yeni bir aşamaya geçirmek istiyor. Bu “yeni” olanda neler var, eskisinden farkı nedir?

    CUMA ERÇE: Mevcut Millî Eğitim Bakanlığı’nın eğitim müfredatı uzunca bir zamandan beri karşı çıktığımız gericiliklerle dolu. Aslında bilimden oldukça uzak bir program. Sadece velilerin örgütlendiği kurumlar değil, eğitim sendikaları, demokratik kitle örgütleri mevcut programın yani önceki programın onlarca eksiğini bugüne kadar raporlaştırdık. Yani o programda bizim iddia ettiğimiz alabildiğine gerici bir içeriğe sahip olmanın dışında aynı zamanda ırkçı bulduğumuz bir programdı, cinsiyetçi bir programdı, insanların kendi ana dilleriyle eğitim yapmalarını engelleyen bir programdır. Çocukları bilmedikleri dünyalara götüren, onları hayal dünyalarında ya da inançsal anlamda onlara çok ciddi zararlar verecek nitelikte dinsel eğitimi zorunlu kılan bir programdı, dolayısıyla ayrımcıydı. İlkokul birinci sınıftan itibaren çocuklara cinsiyetçi bir yaşamı öğretiyordu. Geçmiş programın halkı düşmanlaştırıcı etkiye sahip, alabildiğine tarihi çarpıtan yanlarını defalarca rapor ettik. Sadece biz değil bu alandaki uzmanlar, eğitim sendikaları, akademisyenler raporlaştırdı. Kimi zaman düzenlemeler yapıldı, kimi zaman iyileştirmeler de oldu. Örneğin kitapların içerisinde cinsiyetçi bir takım söyleyemler kaldırılmıştı. Başka milliyetleri, başka milletleri düşmanlaştıran, onları hakir gören, aşağılayan ifadelere yönelik itirazlarımız olmuştu, bunlardan bir kısmı kabul edilmişti. Dolayısıyla toplumun şöyle anlaması bizi sıkıntıya sokar, üzer; mevcut Millî Eğitim Bakanlığı müfredatı çok doğru, çok çağdaş, çok ilerici, laiklikten yana bir program ve AKP hükümeti bu programı bu maarif modeliyle bozdu gibi bir yaklaşımımız yok. Böyle algılanmasını doğru bulmayız. Mevcut program gericiydi, mevcut program ırkçıydı, mevcut program cinsiyetçiydi, mevcut program kutuplaştırıcıydı ama Millî Eğitim Bakanlığı’nın son hazırladığı Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli denilen program tam anlamıyla mevcut program içerisindeki kimi çağdaş ifadeleri, kimi çağdaş yaklaşımları da tümüyle ortadan kaldıran, laikliğe yapılan kimi vurguları da ortadan tamamen kaldıran ve aslında hedefledikleri dindar ve kindar neslin yetişmesini sağlayacak zemin hazırlayan bir programdır.

    “TOPLUMDAKİ ÇÜRÜME ZATEN BELLİ BİR NOKTAYA GELMİŞKEN ÇOK DAHA ARTARAK DEVAM EDECEK”

    Bu program Türkiye’nin yönünü çağdaşlığa, batıya değil daha geri, daha Orta Doğu ülkelerine çeviren, dinsel motifleri yaşamın her alanına sirayet etmiş bir yaşamı zorunlu kılan, kendileri gibi olmayanları, kendi gibi düşünmeyenleri, kendi gibi inanmayanları düşman gören, aşağılayan ve onların aslında yok edilmesi gereken insanlar olduğunu ifade etmeye çalışan, kadınları ikinci sınıf değil aslında neredeyse insan yerine dahi koymayacak bir anlayışı kimi gizli ifadelerle, kimi açık ifadelerle çocukların kafasına sokan, daha da kötüsü çocukların aslında elle tutamayacakları, gözle göremeyecekleri kavramlarla -öbür dünya kavramı, cennet cehennem kavramı, katran kazan kavramı, kıldan ince köprü kavramı, zebani kavramı, şeytan kavramı, melek kavramı, günah sevap kavramları gibi, ateşlerde yanmak kavramları gibi – çocukların soyut düşünemeyecekleri dönemlerde onları soyut düşüncelere iten, onlara kalıcı sağlık problemleri, kalıcı zihinsel problemlerin oluşmasına sebep olan, çocuklarda kekemelik, altına kaçırma, gece ağlamaları, korkuları oluşturan bir biçimi ortaya koyuyor. Aslında mevcut iktidarın tam arzu ettiği, tam istediği aylarca, yıllarca üzerinde çalıştığı ve profesyonelce tam da bahsettikleri biçimiyle dindar, kindar ve itaatkâr bir toplum yaratmayı hedefledikleri bir program hazırladılar. Bu müfredatın içerisinde bilim yok, bu müfredatın içerisinde sanat yok, edebiyat yok, kültür yok. Bunun sonuçları ağır olacak. Bu programda yetişen çocuklar bir süre sonra kendileri gibi inanmayanları öteki, kendileri gibi yaşamayanı öteki olarak görecekler, kendi gibi konuşmayanı öteki olarak görecekler, kendi cinsiyetleri dışındakileri öteki olarak görecekler ve toplumdaki çürüme zaten belli bir noktaya gelmişken çok daha artarak devam edecek ve bu çürüme ülkeyi ne yazık ki bir süre sonra kendi topraklarını bile savunamayan, onun bunun uşağı olmuş, bir toprak parçasına dönüştürecek. Bugün Afganistan’da olduğu gibi, ne yazık ki Lübnan’da olduğu gibi, ne yazık ki Pakistan’da olduğu gibi, Suudi Arabistan’da, Yemen’de olduğu gibi emperyalist ülkelerin oyuncağı haline gelmiş bir toprak parçasına dönüşecek. Böyle bir tehlike içeriyor.

    “EĞİTİM SİSTEMİNİZ DİNSEL ÖGELERLE DOLDURULMUŞ İSE BİLİME MERAK SAĞLAMANIZ MÜMKÜN DEĞİL”

    -Bir bütün olarak eğitimdeki bilim dışı ve laiklik karşıtı uygulamalar özellikle dini bir çerçeveye oturtuluyor. Bunu nasıl değerlendirirsiniz?

    Bu ülkenin bilimden uzaklaşması aslında ülkenin tümden emperyalist ülkelerin boyunduruğu altına girmesiyle eşdeğer bir şey. Siz bilimden uzaklaştığınızda, bilimi rehber edinen ülkelerin boyunduruğu altına girersiniz. Onların teknolojilerine muhtaç olursunuz, onların ürettiklerine muhtaç olursunuz. Çok çarpıcı bir örnek vereyim size; Lübnan’da İsrail’in son yapmış olduğu saldırılardan bir tanesi neydi? Çağrı cihazlarının telsizlerin patlatılmasıydı. Siz kendi çağrı cihazımızı kendi telsizinizi kendiniz üretemezseniz, kendi uçağınızı, kendi televizyonunuzu, kendi aracınızı, kendi makinanızı, kendi bilgisayarınızı kendiniz üretemezseniz başkalarına bağlı olursunuz. Şu kullanmış olduğunuz kamerayı kendinizin üretebilmesi için, kullandığınız telefonu kendinizin üretebilmesi için bilime değer vermelisiniz. Bilime değer vermenin yolu da eğitimi tümüyle laik kılmaktan geçer. Eğer eğitim sisteminiz laik değilse, dinsel ögelerle doldurulmuş ise sizin bilime merak sağlamanız mümkün değildir. Bilimde ilerlemeniz mümkün değildir, çağdaşlaşamazsınız.

    “OKULLARIMIZ CEMAATLERE VE TARİKATLARA TESLİM EDİLMİŞ DURUMDA”

    Bugün okullarda siz çocukları oluşturduğunuz Kâbe maketlerinin etrafında dolandırmaya başlarsanız, çocuklara okullarda birtakım kıyafetler giydirip onlara haydi namaz zamanı, haydi camiye gidiyoruz derseniz bu çocukların bilimle yakından uzaktan ilgileri olmaz. Bilimden uzaklaşan çocuklar dünyaya ayak uyduramazlar, teknolojiye ayak uyduramazlar ve bilime dayalı olan her şeyden mahrum kalırlar. Ama siz bilimin nimetlerinden yararlanmak zorundasınız. Hepimiz hastalandığımızda hastaneye gidiyoruz. Hastanedeki bütün araç gereçler, ameliyat malzemeleri, bütün röntgenler, MR’lar, akıllı tomografiler, aklınıza ne geliyorsa hepsi bilimin bize nimeti, bilimin sunduğu hizmetler. Onların hiçbirini din sunmaz size. Din insanla inandığı şey arasındaki bir ilişkidir. Ama siz okullarda çocukları sadece bu alana hapsederseniz, o alandan çıkamayan çocuklar birtakım hurafelerle, birtakım çağ dışı, birtakım bilim dışı, akıl dışı meselelerle kafa yorarlar. Ülkemizde her geçen gün ana sınıflarına kadar, kreşlere kadar indirgenen çağ dışı, dinsel eğitim, bilimden uzak, akıldan uzak eğitim maalesef kendini daha da geliştiriyor. Ve okullarımız cemaatlere ve tarikatlara teslim edilmiş durumda.

    “HİÇBİR BİREY KENDİ ANA DİLİNDEN MAHRUM EDİLMEMELİDİR”

    -Laik, bilimsel, ana dilinde eğitim istemek neden önemli?

    Bunların hepsi aslında bir başlık altında toplanabilecek şeyler, o da bilimsel eğitim. Bilimsel eğitim zaten laik olmak zorundadır. Ama Türkiye toplumuna bunları anlatmak o kadar zordur ki. Bilimselliğin yanına laikliği de koymak zorunda kalırsın. Halbuki bilimsel eğitim; çağdaş olmak, laik olmak, parasız olmak durumundadır. Ve bilimsel eğitim aynı zamanda her haliyle zaten akılcılığı ifade eden bir kavram. Bilimsel eğitim cinsiyetçiliği reddeder, tekçiliği reddeder, inkârı reddeder. Aklın rehberliğini kabul eder. Aslında laiklik gerçek anlamıyla, gerçek kavramıyla ki zaten bir tane kavramı vardır. Türkiye’de bu da çok doğru anlaşılmamaktadır. Laiklik aslında bilimin ta kendisidir, laiklik özgürlüktür. Yaşamın her alanında, din de dahil olmak üzere her şeyin kendini özgürce ifade edebildiği, kendini geliştirebildiği fırsatlar sunar. Bizim açımızdan bu ülke eğer sanatta, bilimde, kültürde, sporda, resimde, sinemada aklınıza gelen ne varsa şiirde, edebiyatta, resimde gelişmesi için, birincil koşullar laikliktir. Laik eğitimi bilimsel eğitimin en önemli ayağı olarak görürüz. Eşit yurttaşlığı da esas alan bir eğitim modeline ihtiyaç var. Bu ülkede yaşayan herkesin dili, dini, ırkı, mezhebi, cinsiyeti, memleketi, dünya görüşü ne olursa olsun herkesin eşit birer yurttaş olduğu bilincini geliştirecek bir eğitim sistemine ihtiyacımız var. Bu eğitim sistemi zaten laik olmak durumundadır, bilimsel olmak durumundadır. Pedagojik olarak çocukların her şeyi doğru anlayabilmeleri, olduğu gibi anlayabilmeleri için artık dünyanın her yerinde evrensel bir kuraldır bu kendi anladıkları, kendi analarının diliyle bunu yapabilmeleridir. Çünkü bütün çocuklar ana dilleriyle rüyalarını görürler. Bütün çocuklar ana dilleriyle düşünürler. Hiçbir birey kendi ana dilinden mahrum edilmemelidir. Ülkemizde bilmediğimiz onlarca dili öğretmeye çalışan ama bunu bile başaramayan bir eğitim sistemimiz var -İngilizce, Fransızca, Almanca vesaire- ama bu ülke topraklarında konuşulan onlarca dil, kayboldu. Karadeniz’de konuşulan dillerin çoğu artık konuşulamıyor. Eğitim ana dilinde olmalıdır, tüm çocuklar için ana dilinde olmalıdır. Kürt çocukları için de, Rum çocukları için de, Almanya’da yaşayan Türkiyeli çocuklar için de, Amerika’da yaşayan Afrikalı çocuklar için de eğitim tüm dünyada ana dilinde verilmelidir ama laik ve bilimsel normda gerçekleşmelidir.

    “OKULLARDA YAŞANAN SORUNLARI TOPLUMUMUZ, VELİLERİMİZ ÇOK NET GÖRMÜYOR”

    -Eğitim sistemi; okullaşmadan, öğretmen açığına, çocukların temiz su içememesinden, milyonlarca çocuğun yatağa aç girmesine kadar birçok sorunla karşı karşıya. Bu sorunlar yeterince gündeme getirilebiliyor mu? Getirilemiyorsa neden? Bu sorunlar nasıl gündeme oturtulabilir?

    Bizim son dönemlerde en çok uğraştığımız, çabaladığımız alan şu; bu ülkenin yoksul, emekçi halkları yaşadıkları problemleri ne yazık ki çok fark edemiyor. Birebir yaşıyor ama bu problemlerin ana kaynağının ne olduğunu algılamada çok zorluk çekiyor. Yaşadığı yoksulluğu neredeyse önemli bir kısmı Allah’ın bir hikmeti olarak görüyor. Bunların karşılığında bir başka dünyada, öbür dünyada onların deyimiyle söylüyorum öbür dünyada mükafatlarını alacaklarını düşünüyorlar hatta kimi din insanları, kimi din adamları yoksulluğu Allah’ın vermiş olduğu bir ödül gibi değerlendiriyorlar. Toplumun yaşadığı problemlerin farkına varamamasıyla ilgili çok ciddi bir problem yaşadığımızı görüyoruz. Pazar yerlerinin atıklarını toplayan 70 yaşındaki teyze, onu toplamak zorunda bırakılmasının gerçek sebebini anlayamıyor, bilemiyor. Bugün eğitim kurumlarında yaşanan sorunlar da bu şekilde. Eğitim kurumlarında yaşanan sorunlardan kimi velilerimiz, kimi anne babalar maddi durumlarını zorlayarak çocuklarını bir başka mahallenin okullarına götürerek kurtarmaya çalışıyor. Kimi anne, babalar çocuklarını çok zorlanarak, borçlanarak özel okullara yazdırarak bu sorunlardan kurtulmaya çalışıyor. Aslında sorundan kaçıyor. Bir kısmı sorunun farkında ama önemli bir kısmı için de şöyle bir durum söz konusu; zengine fen dersi fakire din dersi reva gibi algılandığı için okullarda yaşanan sorunları toplumumuz, velilerimiz çok net görmüyor.

    “ÇOCUKLARIMIZ CİDDİ BİR GELİŞME PROBLEMİYLE KARŞI KARŞIYA”

    Bugün çocuklarımız ne yazık ki çok ciddi bir gelişme problemiyle karşı karşıya. Bugün çocuklarımız dünyadaki olması gereken ortalamaların çok altında bir kemik gelişimine sahipler. Sebebi, yeteri kadar süt içemiyorlar, yeteri kadar kalsiyum alamıyorlar, yeteri kadar vitaminlerden nasiplenemiyorlar, meyveyi yiyemiyorlar. Çocuklarımızın zihinsel gelişimleri açısından çok tehlikeli günler bekliyor bizi. Bodurluk başladı. Yani birilerimizin anlayamadığı, uğrayamadığı bir şekliyle, yoksul çocuklar bodurlaşıyorlar, kısalıyorlar, cücelik başladı. Hem zihinsel gerilik, hem bedensel gerilik, hem kemiksel anlamda gerilik ne yazık ki korkunç noktalara geldi.

    “OKULLARDA KORKUNÇ BİR HİJYEN PROBLEMİ VAR, ÇOCUKLARIMIZ  TEMİZ SUYA ULAŞAMIYORLAR”

    Okullarımızda korkunç bir hijyen problemi söz konusu, okulları pislik götürüyor, okullar yaşanamaz hale geldi, okullar temizlenmez hale geldi. Diğer bir taraftan çocuklarımız günlük ihtiyaçları olan temiz suya ulaşamıyorlar. Bir çocuk günde sadece yarım litre su içebilmesi için minimum on beş lira para vermesi gerekiyor. Çocuklar beslenemiyorlar, çocuklar kuru ekmekle okula gitmek zorunda kalıyorlar. Bir eğitimci olarak söylüyorum, okullar arasında fırsat eşitsizliği çok derin. Kimi okullar çok gelişmiş teknolojik araçlarla donatılmışken, kimi okullar depreme dahi dayanıklı değil. Kim okullarda akıllı tahtalar, kimi okullarda kara tahtalar. Kimi okullarda bilgisayar düzenekleri, kimi okullarda defteri bulamayan çocuklar. Kimi okullarda on beş kişilik sınıflar, kimi okullarda altmış kişilik sınıflar. Kimi okullarda öğretmensiz geçen sınıflar, kimi okullarda özel öğretmenler. Dolayısıyla okullarda yaşadığımız problemler had safhada bunu toplumun bütün kesimlerine doğru anlatabilmek gerekiyor.

    “ZORUNLU DİN DERSLERİNE KARŞI VERDİĞİMİZ MÜCADELEDE HAKLI OLDUĞUMUZU BİR KERE DAHA ORTAYA ÇIKTI”

    -Alevi çocukların zorunlu din derslerine zorunlu katılımı bu yıl da devam ediyor? Danıştay’ın, AİHM’nin Alevi çocukların din derslerinden muaf tutulması için verdiği kararlar var. Ancak iktidar mahkeme kararlarını uygulamıyor. Bu kararların uygulanması nasıl sağlanabilir?

    Ülkede ne yazık ki yaşamın her alanına sirayet etmiş bir hile söz konusu. Ne yazık ki yüzyıllardır bir devlet geleneğine sahip olduğunu söyleyen Türkiye Cumhuriyeti Devleti, çağdaş, “daha medeni ülkelerin” iktidarlarını, hükümetlerini ya da hatta imza attıkları uluslararası anlaşmalarla kurulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ni dahi kandırabiliyorlar. Yani onlar da kandırılmaya çok müsaitler ya da bilerek kanıyorlar, bilmiyoruz. Ya da danışıklı dövüş var aralarında, bilmiyoruz. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve uluslararası anlaşmalardan doğan haklarımızdan kaynaklı verilen kararların önemli bir kısmını Türkiye sanki ilerleme kaydetmişçesine birtakım hilelerle, hileli adımlarla sanki Türkiye’de ilerleme varmış gibi algılatabiliyorlar. Belki de Avrupa bunları bilerek danışıklı dövüşlü bir şekilde yapıyor. Ahmak olması mümkün değil bu kadar, görmemesi mümkün değil. Örneğin mahkemelerin, davaların önemli bir kısmında, Türkiye yaptığı savunmalarda, ‘Alevilerin yok sayıldığı iddiaları doğru değildir. Bakın Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurduk’ diyebiliyor ve o “medeni devletler” de buna inanıyorlar. Halbuki kurdukları başkanlık Aleviliğin tümden ortadan kaldırılması için gayret gösteren, çaba harcayan bir kurum. Ya da ‘zorunlu din dersleriyle ilgili yapılan itirazlarda Aleviler haklıydı. Biz de din dersleri, kitaplarını Alevilik koyduk’ diyorlar. Din kitaplarına koydukları bir iki sayfa Alevilikle ilgili yalan bilgileri, doğruyu yansıtmayan bilgileri Alevilik olarak yutturup o yine tırnak içinde medeni ülke dediğimiz ülkeler de ‘evet bak koymuşsunuz’ diyerek bunlara kanıyor, bilerek ya da bilmeyerek. Yıllardır zorunlu din dersleri noktasında verdiğimiz mücadele ve bütün bunlara dair kazanımlarımızın hala uygulanamaması bu ülkede başka adaletsizlikleri de önünü açtı.

    “SADECE ALEVİLERİN LAİKLİK MÜCADELESİ VERMESİYLE BU ÜLKE DÜZLÜĞE ÇIKMAZ”

    Alevilerin mahkemelerden çıkarttıkları kararların dahi tanınmamasının geldiğimiz aşamadaki bir karşılığını söyleyeyim; bu ülkenin en tepe noktasındaki mahkeme Anayasa Mahkemesi’dir. Anayasa Mahkemesi seçilmiş bir milletvekilinin mecliste olması gerektiğini söylüyor ve bu yapılan uygulamanın yanlışlığını söylüyor ama Anayasa Mahkemesi bu devlet tarafından, hükümet tarafından tanınmıyor. Farkı ne? Bu devletin imzaladığı, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde karar altına aldığı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin verdiği zorunlu din dersleriyle ilgili karar uygulanmadığı gibi bugün de Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kararı da uygulamayan hale geliyor. Demek ki neymiş? Adalet sadece bizim için lazım değilmiş. Zorunlu din derslerine karşı verdiğimiz mücadelede de, Diyanet’e karşı verdiğimiz mücadelede de, laiklikle ilgili verdiğimiz mücadelede de ne kadar haklı olduğumuz ortaya bir kere daha çıktı. Mücadelemiz devam edecek. Sadece Alevilerin laiklik mücadelesi vermesiyle bu ülke düzlüğe çıkmaz, başarı elde edilemez. Bütün toplumun, pazar yerinden atık domatesleri toplamak zorunda olan ama bunun sebebini kavrayamayan insanlar bu mücadeleye katıldıklarında amacımıza ulaşırız.

    “DÜŞMANIMIZ ORTAKTIR, ULAŞMAK İSTEDİĞİMİZ YERDE HEPİMİZ AÇISINDAN ORTAKTIR”

    -Zorunlu din derslerinin kaldırılmasından ana dilinde eğitimin verilmesine, çocukların sağlıklı bir şekilde büyümesinden öğretmenlerin atanmasına kadar yaşanan sorunlara karşı toplumsal muhalefetin (Alevi kurumları, eğitim sendikaları, siyasi partiler vb.) yeterli tepkiyi ve farkındalığı ortaya koyamamasını neye bağlıyorsunuz?

    Sadece Türkiye’de değil dünyanın birçok yerinde mağdurların, mazlumların, ötekilerin güçlerini birleştirememesinin, egemenler açısından çok büyük nimet olduğunu düşünüyorum. Sadece Türkiye topraklarında değil, dünyanın her yerinde ezilenler, sömürülenler, yok sayılanlar, öteki duruma getirilenler güçlerini birleştiremedikleri için ne yazık ki emperyal ülkelerin bütün o kirli politikalarının kurbanını oluşmuş durumdalar. Bizim ilimizin toprağı kadar dahi olmayan İsrail bugün koskoca Orta Doğu’ya kök söktürüyor. Bunun ana sebebi, Orta Doğu’daki mazlumların birbirlerini boğazlamaktan, birbirlerinin boğazını kesmekten zaman bulup İsrail yayılmacılığını, Siyonizm’i ve arkasındaki ABD emperyalizminin gücünü görememelerinden kaynaklıdır. Bizim ülkemizde de yoksul haklar birbirlerine düşmanlık yapmakta ki düşmanlaştırıldılar, kutuplaştırıldılar, özellikle bu yapıldı ve bu nimetlerini topluyorlar. Yoksullar, emekçiler, emekliler, çiftçiler, köylüler, kadınlar, çevreciler, hayvanseverler, aklınıza gelen bütün mağdurlar, bütün ötekiler, birbirleriyle uğraşmaktan, güçlerini birleştirmemekten kaynaklı, yaşadığımız bütün bu kötülüklerin ne yazık ki sonuçlarına katlanıyor. Dolayısıyla esas olarak toplumsal muhalefet kesimlerinin kendilerine rehber edinmeleri gereken şey; bütün ötekilerin birlik içerisinde mücadele etmesidir, düşmanımız ortaktır. Aslında ulaşmak istediğimiz yerde hepimiz açısından ortaktır. Bugün emekliler ayrı yerlerde, maden işçileri ayrı yerlerde, çevreciler ayrı yerlerde, kadınlar ayrı yerlerde mücadele ettikleri sürece bu köhne, bu ceberut yapı devam edecektir. Toplumsal muhalefet kesimleri de sadece kendilerine dokunulduğunda değil toplumun tamamının sorunlarını kendi sorunları olarak gördüklerinde ancak başarıya ulaşabilirler.

    “SERMAYE İÇİN İTİBARDAN TASARRUF EDİLMEZ FAKAT ÇOCUKLARIN GELECEĞİNDEN TASARRUF EDİLİR”

    -Okullarda tasarruf adı altında temizlik görevlisi çalıştırılmamasını nasıl değerlendirirsiniz?

    Bu bir zulüm. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin geldiği noktayı gösteren bir durum. Çok yoğun tepkiler sayesinde 30 bin civarında bir temizlik elemanının görevlendirildiği bilgisi geldi. Bunların çalışma yöntemlerini bilmiyoruz, bunlar tam zamanlı mıdır? Ne kadarı maaşlıdır? Geçici işçi midir? Bunları bilmiyoruz ama bu çok vahim bir durum. Ülkenin büyük kesiminde, bu tasarruf tedbirlerinden kaynaklı çok daha büyük problemler ile karşı karşıyayız. Okullar açıldığında bu biraz görünür olduğu için gün yüzüne çıktı. Aslında birçok alanda bu sıkıntıları görmek mümkün. İzmir Adliyesi’ne yazın çok sıcağında gittiğimde koridorların hamam gibi olduğunu ama odaların serin gibi olduğunu görmüştüm. Oradaki görevliye sordum ‘klimalar mı bozuk?’ diye. ‘Hayır, tasarruf tedbirlerinden dolayı’ dendi. Halbuki kapısı penceresi açık idarecilerin, yöneticilerin, savcıların, hakimlerin odaları püfür püfür esiyordu ama koridorlar yanıyordu. Böyle bir ülkeye geldik. Hala o şatafatlı masalar, hala o büyük konvoylar, hala o devlet törenleri, karşılama törenleri devam ediyor, sermaye vergiden muaf tutuluyor, sermaye neredeyse hiçbir uçağın inip kalkmadığı havaalanlarından kaynaklı para alıyor, köprülerden para alıyor, otoyollardan para alıyor. Sermaye için tasarruf yok hatta itibardan tasarruf edilmez fakat okullardan edilir. Çocukların geleceğinden tasarruf edilir, çocukların su ihtiyacından, çocukların süt ihtiyacından, çocukların et ihtiyacından tasarruf edilir ama itibardan tasarruf edilmez. Saraylarımızın ışıkları sabahlara kadar yanmalı ama bunun karşılığında çocuklarımız susuz da kalabilir, etsiz de kalabilir, meyvesiz de kalabilir, vitaminsiz de kalabilir. Çünkü biz büyük milletiz, büyük ülkeyiz, büyük devletiz!

    Buse Nehir DEMİR/PİRHA

    İLGİLİ HABERLER

    -‘İnsanlar örgütlü olmadığı için çocuklarını otoriter, gerici, ırkçı rejimlere teslim ediyor’- VİDEO
    -‘AKP, okulları hem dincileştirme hem piyasalaştırma amacında; büyük tepki vermeliyiz’-VİDEO

    -‘Dersler siyasal İslam’ın hedeflediği içerikte; Mücadele cephesini oluşturmak zorundayız’-VİDEO

  • ‘Maarif Eğitim Politikaları’ paneli: 85 milyon insanımızı duyarlılığa çağırıyoruz’-VİDEO

    ‘Maarif Eğitim Politikaları’ paneli: 85 milyon insanımızı duyarlılığa çağırıyoruz’-VİDEO

    PİRHA-Serçeşme Hünkar Hacı Bektaş Veli Festivali kapsamında ‘Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli Eğitim Politikaları’ paneli yapıldı. Panelde, “Seminer verecek insanlar bile bunun ne götürüp getirdiğini bilmiyor. 85 milyon insanımızı bu konuda duyarlılığa ve mücadeleye çağırıyoruz. Sonuç olarak bu çocuklar bizim çocuklarımız ve ceberut bu iktidara karşı bir tutum geliştirmeliyiz” denildi.

    İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin organize ettiği ve bu yıl üçüncüsü yapılan Serçeşme Hünkar Hacı Bektaş Veli Festivali kapsamında ‘Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli Eğitim Politikaları’ paneli yapıldı.

    Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Başkanı Cuma Erçe, Eğitim Sen Genel Mali Sekreteri Ramazan Gürbüz ve Matematik Öğretmeni Hülya Güntaş panele konuşmacı olarak katıldı.

    “NE DENİRSE ONU YAPAN BİR NESİL İSTİYORLAR”

    PSAKD Genel Başkanı Cuma Erçe ilk sözü alarak, şöyle konuştu:

    “Tekçi bir eğitimi, inkarcı, ırkçı bir eğitim sistemiyle karşı karşıya kaldık. Ama tüm bunlara baktığımızda da asimilasyoncu tekçi bir eğitim sistemiyle karşı karşıya kaldık. Eğer bir değişimden bahsedilecekse eğitim sistemi gittikçe geriye giden bir sisteme, dinci bir eğitim sistemine evriliyor. Birçok okul, medrese eğitimiyle cemaatlerin eline geçti. Eğitim sistemi akıldan ve bilimden yoksun bir hal aldı. Bu sistemden mağdur edilenlerin başında Aleviler geliyor. Çünkü tümüyle toplumun asimile edilmesinden bahsediyoruz. Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli bir partinin kendi yaratmaya çalıştığı politikasının adıdır. Burada arzuladıkları şey sadece dindar ve kindar nesil yetiştirmek değil aynı zamanda itaat eden, karşı çıkmayan, ne denirse onu yapan bir nesil istiyorlar.”

    “EĞİTİM BİRÇOK SORUNLA KARŞI KARŞIYA”

    Matematik Öğretmeni Hülya Güntaş, 2024 ve 2025 eğitim öğretim yılına devasa sorunlarla başladıklarını, ekonomik krizin de Türkiye’ye darbe vurduğunu belirterek, Eğitim Sen’in hazırladığı verileri şöyle paylaştı:

    “En önemli beş sorun önümüzde duruyor. ÇEDES’in eğitimi dinselleştirmesi, MESEM, Öğretmenlik Meslek Kanunun çıkarılması, çağdaş laik bilimsel metotlardan uzaklaşılması taşıma sisteminin bırakılıp geri adım atılması Türkiye’de okul öncesinden üniversiteye kadar eğitim birçok sorunla karşı karşıya. Derslerin boş geçip ataması yapılmayan öğretmenlerin yerine sözleşmeli öğretmenlerin gelmesi ayrıca okullardaki temizlik sorunu ve bunun dışında da küçük çocuklara taciz ve cinsel istismarın arttığını görmekteyiz. Bunlar gibi bir çok sorunun çözümü beklemekte ancak ülkemizde hiçbir çözüm yolu atılmamaktadır. Sınav merkezli metot kullanıldığı için hiçbir sorun çözülmüyor. Sorunlar ne kadar görmezden gelinse de halkın gözünde eğitim, çözülmesi gereken ikinci bir sorun olarak görülmektedir. Yapılan müfredatta cinsiyet ayrımının çok fazla olduğunu da görüyoruz.”

    “DEVLETİN OKULLARA GEREKLİ BÜTÇEYİ AYIRMASI GEREKİYOR”

    Güntaş, yapılması gerekenleri de şöyle sıraladı:

    “Başından sonuna siyasal dayatma olan müfredat, Türk İslam Sentezine yeniden şekillendirme çabalarının örneği olarak karşımıza çıkıyor. Eğitimin önündeki engeller kalkmalı ve bütün çocuklara eşit eğitim götürülmeli. Çocukların sabah okula aç gidip akşam aç döndüklerini biliyoruz. Okulların çocuklara beslenme sağlaması gerekiyor. MESEM’ler kaldırılmalı, bu çocukların haklarının sömürüldüğünü biliyoruz. Okullara yeterli temizlik personeli getirilmeli. Devletin okullara gerekli bütçeyi ayırması gerekiyor.”

    “ÇOCUKLARIMIZI SERMAYEYE PEŞKEŞ ÇEKEMEZSİNİZ”

    Eğitim Sen Genel Mali Sekreteri Ramazan Gürbüz ise eğitim müfredatının içeriğine dair konuşarak şunları kaydetti:

    “Bir toplumun nasıl şekilleneceği o toplumun eğitime verdiği değerle şekillenir. 20 yıllık süreçte aynı siyasal iktidar 7 tane eğitim bakanı değiştirip eğitimi yapboz tahtasına dönüştürüyor. Eğitim sistemini de halkın gözünde niteliksiz hale getirdiler. Düşünün ki 1 Eylülde açılan okullar bugün 13 Ekim ve 18 milyon öğrencinin okuduğu okullar hala temizlenmiyor. Müfredatlar da değişir fakat buradaki yapılan Türkiye’de laik, kamusal eğitime neşter vurmaktır. Laik eğitimi de ortadan kaldırarak tüm okulları imam hatipleştirmektir. Siz, ilkokuldaki soyut düşünme bilincinin olmadığı çocukların beynini yıkayarak tekçi eğitim, din dayatmasında bulunamazsınız. Yetişme çağındaki çocuğun psikolojisi direk hedef alınıyor. Siz böyle bir müfredatı 85 milyon insana dayatamazsınız. Seminer verecek insanlar bile bunun ne götürüp getirdiğini bilmiyor. 85 milyon insanımızı bu konuda duyarlılığa ve mücadeleye çağırıyoruz. Sonuç olarak bu çocuklar bizim çocuklarımız ve ceberut bu iktidara karşı bir tutum geliştirmeliyiz. Son 1 yıl içinde 12 çocuğumuz MESEM’lerde hayatını kaybetti. Siz çocuklarımızı sermayeye peşkeş çekemezsiniz. ÇEDES’e gelince imamın yeri bellidir. Biz imamın görevini yapıyor muyuz?”

    PİRHA/İSTANBUL

  • ‘AKP, okulları hem dincileştirme hem piyasalaştırma amacında; büyük tepki vermeliyiz’-VİDEO

    ‘AKP, okulları hem dincileştirme hem piyasalaştırma amacında; büyük tepki vermeliyiz’-VİDEO

    PİRHA –Öğrenci Veli Derneği Başkanı Ömer Yılmaz, eğitimdeki dinci dayatmayı değerlendirdi. Yılmaz, Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’ne yönelik muhalefetin kitlesel ve etkili eylemler yapması gerektiğini belirterek, “iktidarın bu müfredatla amaçladığı şey, hayatın o karmalığına okullarda son vermek. O nedenle daha büyük bir tepkiyi ortaya koymak gerekiyor. Çünkü ne mahkeme ne de başka bir sebep, iktidarın bu konudaki meselenin değişimine dair bir şey yapmıyor” dedi.

    Türkiye’de eğitim-öğretim sistemi hiçbir zaman tam anlamıyla laik, demokratik, bilimsel olmadı. 12 Eylül ile birlikte zorunlu olan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi adı altında Sünni din eğitimi, bu dersi almak istemeyen ve özellikle de Alevi çocuklar için bir zulüm haline dönüştü.

    Neredeyse yüz yıldır devam eden tekçi eğitim sistemi 22 yıllık AKP iktidarı döneminde daha da ırkçı, dinci bir kimliğe büründü.
    AKP önce 2012-2013 öğretim yılında 4+4+4 diye tanımlanan, laik eğitim sistemini dinci eğitime dönüştüren yasa çıkardı. O dönem AKP güdümündeki Anayasa Mahkemesi de bu yasaya onay verdi.
    Öğretim Birliği Yasası’yla kurulan imam hatip okulları eğitim-öğretimin temeli durumuna getirildi. Diğer meslek okullarının orta kısmı bulunmazken, imam hatip ortaokulu açma olanağı yaratıldı.

    İmam okulları dışındaki diğer okulların eğitim-öğretim programlarına Kuran-ı Kerim, Peygamberin Hayatı, din bilgisi dersleri eklenerek tüm okulların kısmen de olsa imam hatipleştirilmesi sağlandı. Okullardan felsefe dersleri kaldırıldı. İlk ve orta öğretim kesintili 12 yıla çıkarıldı. Kız çocukların 14 yaşından itibaren okullardan uzaklaşmasına neden oldu.

    Millî Eğitim Bakanlığı’nın Diyanet İşleri Başkanlığı ve Gençlik ve Spor Bakanlığı ile imzaladığı “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum” (ÇEDES) projesi kapsamında Diyanet’le, tarikatlar ve dini vakıflarla işbirliği yapıldı. Okullara imamlar atandı. Çocuklar ders saatlerinde camilere götürülüyor.

    ÇEDES ile dincileşme yetmiyormuş gibi Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli adıyla yeni müfredat hazırlandı. 9 Eylül 2024’ten itibaren okul öncesi, ilkokul 1, ortaokul 5 ve lise 9. sınıftan başlamak üzere kademeli şekilde uygulanıyor. Yeni müfredatla dini derslerin saatleri arttırıldı. Okullarda dinciliğin önünü açan bu müfredat hem eğitim eğitimcilerin, hem velilerin tepkisini çekti.

    Başka bir sorun ise hükümetin tasarruf tedbirleri gerekçesiyle okullarda temizlik personeli çalıştırmaması. Bu nedenle okullarda hijyen problemi ortaya çıktı, hem öğrenciler hem de öğretmenler çeşitli hastalıklarla karşı karşıya.

    Laik, demokratik, parasız bilimsel eğitimden hızla uzaklaşılmasını, tekçi, dinci eğitim sisteminin topluma dayatılmasını, eğitimde yaşanan diğer sorunları eğitimciler ve veliler PİRHA’ya değerlendiriyor.

    Eğitimde yaşanan sorunları ve çözüm önerilerini Öğrenci Veli Derneği (Veli-Der) Genel Başkanı Ömer Yılmaz ile konuştuk. 

    “İKTİDARIN AMAÇLADIĞI ŞEY KARMALIĞA OKULLARDA SON VERMEK”

    PİRHA-AKP hükümeti, “Türkiye’nin Yüzyılı Maarif Modeli” adıyla hazırladığı müfredatla eğitim sistemini yeni bir aşamaya geçirmek istiyor. Bu “yeni” olanda neler var, eskisinden farkı nedir?

    ÖMER YILMAZ: Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’nin hayata geçirileceği günün çok çok öncesinde Öğrenci Veli Derneği olarak bizler şerh koymuştuk. Çünkü öncesinde yapılan uygulamalar, yani ÇEDES projesi, zorunlu din dersleri yanında zorunlu seçmeli din derslerinin hayata geçirilmesi, okul öncesi 4-6 yaş çocuklarının Diyanet’in kurumlarında, özellikle de camilerin altında Kur’an kursları adı altında anaokullarında eğitim görmesi vesaire… Milli Eğitim Bakanlığı tarafından bir sürü dinsel uygulamalar yapıldı. MEB aslında 2012-2013 yılında 4+4+4 sistemini hayata geçirdiğinde, okulların imam hatipleştirilmesiyle başlayan ve sonrasında tüm müfredatın daha da dinsel içeriklerle bezenmesini sağlayacak bu değerler eğitimini de kapsayacak şekilde son süreçte Türkiye Yüzyılı Maarif Müfredatı’nda olduğu gibi daha muhafazakar, 1000 yıl öncesinin anlayışını bugüne taşıyan, hatta sadece belli bir inancın kolunun çocuklara dayatıldığı bir çaba içerisindeydi. Bunu da müfredatla tüm okullarda çocuklara anlatıp bu anlayışla Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’ni hayata geçirmek istedi. Ancak biz bunu kabul etmedik ve ‘bu müfredatı yapamazsınız’ dedik. Böyle bir müfredatın okullardaki karmalığa karşı olup, eşitlik anlayışını bozacağını, kamusal alanın bu anlayışa terk edilemeyeceğini belirtmiştik. Dolayısıyla buna rağmen Milli Eğitim Bakanlığı bu müfredatı ‘Ben yaptım, ben bilirim’ şeklinde oldu bittiye getirerek 1, 5 ve 9. sınıflarda bu yıl hayata geçirdi.

    “MATEMATİKTE, FİZİKTE DİNSEL DEĞERLERE ATIFTA BULUNULUYOR”

    ‘Değerler eğitimi’ dedikleri değerleri, derslerin içerisine serpiştirerek her bir dersi bir değerle ilişkilendirerek; daha çok dinsel, inançsal değerlerin veya bir ayet ya da sureyi dersin içerisinde konuyla ilişkilendirerek daha dinsel içeriklerle dersi anlatmak… Bugün de bu uygulamaları zaten görebiliyoruz. Matematikte, fizikte dinsel değerlere atıfta bulunuluyor. Şekil, mekan, kişi olarak daha çok dinsel mekanlara, dini önderlere atıfta bulunan bir müfredattaki çalışmaları görüyoruz. Tabii bunlar daha detaylı incelenip ortaya çıktığında söyleyecek başka sözlerimiz de olacak. Dolayısıyla bugünkü biçimi ile de olsun, müfredatın gerek yapılış şekli laik ve bilimsellikten dışarı çıkmış. Bu müfredatın bundan sonraki süreçte de özellikle öğrenci velileri başta olmak üzere karşısında durarak muhalefetimizin uzun soluklu süreceğini ifade etmek isterim.

    Bugünkü iktidarın bu müfredatla amaçladığı şey, hayatın o karmalığına okullarda son vermek. Belli bir inancın kolunun çocuklara dayatılmasını doğru bulmuyoruz. Bundan sonra da bu süreçle yapılması gereken ne varsa biz Öğrenci Veli Derneği olarak tüm demokratik haklarımızı kullanarak bunun mücadelesini vereceğiz.

    “TARİKAT VE CEMAATLER OKULLAR AÇTI, DAHA ÇOK ÖZEL OKULLAR TEŞVİK EDİLDİ”

    -Bir bütün olarak eğitimdeki bilim dışı ve laiklik karşıtı uygulamalar özellikle dini bir çerçeveye oturtuluyor. Bunu nasıl değerlendirirsiniz?

    Eğitimi yalnızca bilim karşıtlığı üzerinden değil, piyasaya açma ve dinselleştime gibi iki boyutu var. Mesela piyasalaştırma konusunda da özel okulların AKP hükümeti süresince uygulanan politikalarla % 2’lerden %25’lere çıktığını görürsünüz. Biz tabii ki kamusal eğitimin niteliğinin ve kamusal okulların arttırılması yönünde taleplerimiz olmasına rağmen, ‘okullar dinselleştirilmesin’ derken daha çok dinselleştirildi. Kamusal eğitimin niteliği açısından okulların daha çok artması gerekirken özel okullar ‘merdiven altı’ dediğimiz, hatta bazı tarikat ve cemaatlerin de okullar açarak daha çok özelin teşvik edildiği bir süreç yaşıyoruz. O yüzden biraz da kapitalizmin ve neoliberal politikaların talepleri doğrultusunda atılmış adımlar olarak da ifade edebiliriz bu durumu. Bu durum tabii hükümetin de işine geliyor.

    -Laik, bilimsel, ana dilinde eğitim istemek neden önemli?

    Laik ve bilimsel eğitim talebi aynı zamanda ana dilde eğitimi de kapsayan bir taleptir. Kamusal eğitimin pedagojik ve bilimsel ilkeleri açıktır. Laik, eşit, parasız, bilimsel, erişilebilir, kapsayıcı, ana dilinde olması pedagojik ve bilimsel bir gerçektir.

    “MESELENİN BURAYA GELMESİNDE MUHALEFETİN KABAHATİ ÇOK”

    -Eğitim sistemi; okullaşmadan, öğretmen açığına, çocukların temiz su içememesinden, milyonlarca çocuğun yatağa aç girmesine kadar birçok sorunla karşı karşıya. Bu sorunlar yeterince gündeme getirilebiliyor mu? Getirilemiyorsa neden? Bu sorunlar nasıl gündeme oturtulabilir?

    Öğrenci Veli Derneği olarak tüm çabamız bu durumlarla ilgili. Eğitimin niteliği, kamusal, bilimsel, demokratik, eşit bir eğitim anlayışının hayata geçirilmesi için 2012 yılında 4+4+4 sistemi hayata geçirildikten sonra bunun mücadelesini veriyoruz. Velilerin mücadelesi çok bireyseldi, okulların imam hatipleştirilmesi meselesi ile birlikte daha kolektif bir yapıya büründü. O günden bu yana aslında hemen hemen her ay mutlaka bu konularla ilgili bir farkındalık yaratmaya çalıştık. Bugün geldiğimiz noktada bunu büyütme noktasında aslında bizim kadar daha çok sendikaların, demokratik diğer kitle örgütlerinin de içinde olduğu birleşik bir kolektif mücadeleyi öne almak gerekiyordu. Ama diğer demokratik örgütler olsun, siyasi partiler olsun, öncelikleri çok farklıydı. Özellikle 20. Şura’da, Diyanet İşleri’nin eğitim akademilerini oluşturma sürecinde siyasi partileri çok uyardık ama öncelikler farklı olduğu için buralara kulak bükmediler. Dolayısıyla meselelerin buraya gelmesinde muhalefetin de kabahati çoktur. Belki çok büyük etkileri olan eylemler, farkındalıklar yaratabilirdik ama yaratamadık. Bugünkü noktayı hükümetin yalnızca baskıyla, cebirle bu noktaya getirmesinin dışında bizim gibi muhalif olan insanların yeteri kadar eylem ve etkinlikler yapmamasında da bir kabahat aramak gerektiğini düşünüyorum. AKP’nin sonuçta misyonu bu ve konuştuklarımızı mutlaka yapacak, politik olarak tercihleri bu yönde. Çok bilinçli ve donanımlı bir şekilde eğitimin bu duruma gelmesini tercih ediyorlar.

    “TÜM KURUMLARIN DESTEK VERECEĞİ BİR MÜCADELE OLMALI”

    -Alevi çocukların zorunlu din derslerine zorunlu katılımı bu yıl da devam ediyor? Danıştay’ın, AİHM’nin Alevi çocukların din derslerinden muaf tutulması için verdiği kararlar var. Ancak iktidar mahkeme kararlarını uygulamıyor. Bu kararların uygulanması nasıl sağlanabilir?

    Birleşik bir mücadele yani laiklikten, bilimsel eğitimden yana olan tüm toplum kesimlerinin birleşik bir mücadeleyi önüne koyması gerekiyor. Dolayısıyla bugün Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin, Anayasa Mahkemesi’nin kararları bile uygulanmıyor. En basit örneği, İstanbul’da imam hatipleştirilmiş İsmail Tarman Ortaokulu var. 4 kere mahkemeye gidildi ve Danıştay’dan dönüldü. Yürürlüğe girmesi gereken mahkeme kararları hayata geçirilmedi. Mahalle sakinleri, veliler, okullarını geri kazandılar ama 4 kez mahkeme kazanılmasına rağmen karar hayata geçirilmedi. Şimdi durum böyleyken aslında biz mahkeme kararlarına bakmadan buradaki taleplerimizi öne çıkaracak, demokratik haklarımızı kullanacak ama mücadeleyi çok öne çıkaracak bir girişimde olmamız lazım. O nedenle bu müfredat döneminde bizler Müfredatı Geri Çekin Platformu’nu kurduk. Örgütler ve siyasi partiler ile beraber harekete geçtik ve sonra Öğretmenlik Meslek Kanunu ile ilgili çalışma meclise gelince müfredatın geri çekilmesi ile ilgili meseleler arka plana düştü. Önümüzdeki süreçte diğer kademelerde de bu müfredat hazırlandığı için bunu bizler bir fırsat görebiliriz. Bu süreci müfredatın geri çekilmesi için değerlendirebiliriz ama mutlaka tüm kurumların önüne koyup destek vereceği bir mücadeleyi birlikte yapmalıyız.

    “DAHA BÜYÜK BİR TEPKİ GEREKİYOR”

    -Zorunlu din derslerinin kaldırılmasından ana dilinde eğitimin verilmesine, çocukların sağlıklı bir şekilde büyümesinden öğretmenlerin atanmasına kadar yaşanan sorunlara karşı toplumsal muhalefetin (Alevi kurumları, eğitim sendikaları, siyasi partiler vb.) yeterli tepkiyi ve farkındalığı ortaya koyamamasını neye bağlıyorsunuz?

    Toplumun biraz da ruh hali ile ilgili konuşmak lazım. Yılgınlık, geri çekilmişlik, sürekli bir talep ve o taleplerin hayata geçirilmesi konusunda iradeyi o erkten görememe hali yılgınlığı da beraberinde doğuruyor. Yoksa mücadele deneyimi olan kurumlar var zaten. Örneğin ÇEDES’e karşı yapılan İzmir’deki eylemde Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, Alevi Bektaşi Federasyonu başta olmak üzere bir sürü Alevi kurumları vardı. O eylemde eğitim kurumları da bizler de vardık ve önceliğimiz ÇEDES’ti. Bu meseleler zaman zaman öne çıkıp kimi zaman da geri planda kalıyor ama hiçbir zaman hafızamızdan silinmiş değil. Mesela ekim ayında Öğretmenlik Meslek Kanunu tekrar gündeme gelecek ama burada önemli olan akıldan, bilimden yana olan fikrin, iktidar nezdinde bir karşılık görmemesi, sürekli reddedilmemesidir. O nedenle daha büyük bir tepkiyi ortaya koymak gerekiyor. Başka türlü olmaz. Çünkü ne mahkeme ne de başka bir sebep, iktidarın bu konudaki meselenin değişimine dair bir şey yapmıyor. Dolayısıyla daha etkili bir şey yapmak lazım, bunu da oturup konuşmak lazım. Tüm kurumlar konuşmaya çok açık ama yapılan açıklamalar çok temsili düzeyde oluyor. Mesela İzmir’de yaptığımız miting gerçekten iyiymiş, yaklaşık 20.000 kişilik bir mitingti ve ardından Kadıköy’de de benzeri bir miting yapıldı. Ancak gittikçe bu mesele alanda da küçülüyor, katılım daralıyor. Ama önümüzdeki süreç birazda siyasal süreçle alakalı bir durum. Bu yılgınlığın ötesine geçip birleşik mücadeleyi öne koyacak daha etkili şeylere bu meseleyi evrilmek lazım. Onun için de konuşmak lazım.

    “MUHALEFET, BİZDEKİ KAYGILARI BİREBİR TAŞIMIYOR”

    -Parlamentoda da bir yılgınlık hali söz konusu. Önceki dönemlerde zorunlu din dersleri, ana dilinde eğitim konusunda daha çok tepki duyulurdu. Ancak son birkaç yıldır muhalefet de bu söylemde eksik kalıyor. Asıl dinamiğin Meclis olması gerekirken şimdi en sessiz adres orası. Muhalefete bir sözünüz var mı?

    Muhalefetin meclisteki tutumu aslında toplumun beklentisini karşılamıyor. Daha sert, daha ciddi, daha çok toplumu anlayabilen bir yerden muhalefet yapılabilir. Bence muhalefet, bizdeki kaygıları da birebir taşımıyor. Görece olarak kaygılara kulak verip dinliyorlar ama meclisteki o sertliği gösteremiyorlar. Dolayısıyla toplum, Meclisi iyi tahlil ettiği için beklentiler de çok fazla meclis üzerinden olmuyor. Aslında bizlerin, demokratik örgütlerin yaptığı bu mücadele biraz onların da önüne geçiyor. Aslında bu doğru bir şey. Demokratik kitle örgütleri ne kadar çok ve etkili olursa toplumdaki duyarlılık da artıyor. Meclisin bir nebze bu anlamda güvenirliğini de aslında millet sorguluyor. Siyaset yapabilme becerisini sorgulamanın ötesinde toplum, taleplerini demokratik kitle örgütleri üzerinden daha rahat ifade edebiliyor. O yüzden bu mücadelenin çok kıymetli olduğunu ifade etmek gerekiyor. Meclis tabii ki iyi bir muhalefetin yapılabileceği bir yer ama orayı da aslında AKP, başkanlık sistemi ve birçok işle etkisiz hale getirdi. O etkisizliği şu anda toplum da görüyor. Bir an önce meclisin toplumun bir rengi, yansıması olduğunu orada da taleplerin dile getirilebileceği bir yere dönüşmesi gerekiyor. Yani katılımcı, şeffaf, demokratik toplumun bir yansımasını açıkçası mecliste görmek istiyoruz. Bunu göremediğimiz için toplum oraya karşı güvensizlik besliyor.”

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER

    ‘İnsanlar örgütlü olmadığı için çocuklarını otoriter, gerici, ırkçı rejimlere teslim ediyor’- VİDEO

  • Berlin Cemevi, Alevilik dersi verebilecek öğretmenler için 3. eğitim programını başlatıyor

    Berlin Cemevi, Alevilik dersi verebilecek öğretmenler için 3. eğitim programını başlatıyor

    PİRHA- Berlin Alevi Toplumu (BAT) Cemevi, Berlin’deki devlet okullarında Alevilik derslerini verebilecek öğretmenler için 12 Ekim’de 3. eğitim programını başlatıyor.

    Berlin’deki okullarda Alevilik derslerinin başlamasına yönelik çalışmalar devam ediyor. Geçtiğimiz şubat ayı Hızır haftasında Neukölln ilçesindeki Grundschule am Sandsteinweg’de başlayan Alevilik derslerinin ardından Mitte ilçesi Sebastianstr’de bulunan City Grundschule’de 23 öğrenci ilk Alevilik derslerine başlanmıştı.

    Daha önce 8 okul, 9 sınıfta verilen Alevilik dersleri böylece 9 okulda 10 sınıfa çıkarılmış, böylelikle Berlin’deki okullarda öğrenci sayısı 143 olmuştu.

    Berlin Cemevi’nde eğitim alan 291 öğrenci ile birlikte artık toplam 434 öğrenci Alevilik derslerini alıyor. Yine en son  29 Eylül tarihinde 15 öğretmen daha sertifikalarını almıştı.

    FORMASYON ALAN ÖRETMEN SAYISI ARTIYOR

    Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu’nun (AABF) girişimleri sonucu 2007 yılından itibaren Almanya’da devlet okullarında verilen Alevilik Dersleri için öğretmen yetiştirme semineri geçtiğimiz günlerde Berlin Cemevi’nde sonuçlanmış ve Berlin’de öğretmen yetiştirme seminerini başarıyla gerçekleştiren öğretmenlere sertifikaları törenle verilmişti.

    PİRHA/ALMANYA

     

     

  • Okulların temizlenmesine kaymakamlık engeli- VİDEO

    Okulların temizlenmesine kaymakamlık engeli- VİDEO

    PİRHA- Mersin’de Akdeniz Belediyesi bünyesindeki etüt merkezi ve kültür evlerindeki eğitimciler, tasarruf tedbirleri gerekçe gösterilerek çekildi. Akdeniz Belediyesi Eş Başkanı Hoşyar Sarıyıldız, okulların temizliği konusunda da kaymakamlıktan okullara ‘belediyelerden destek istemeyin’ talimatının gittiğini duyurdu.

    Ekim ayı meclis toplantısında kent ve ülke gündemine ilişkin konuşan Akdeniz Belediyesi Eş Başkanı Hoşyar Sarıyıldız, tasarruf tedbirlerinin gerekçe gösterilerek belediyenin hizmet yapmasının engellendiğine dikkat çekti.

    KAYMAKAMLIKTAN TALİMAT

    Okulların temizliği ile ilgili ailelerden talep ve şikayetler geldiğini, belediyelerin bu yönde hizmet yapmaması yönünde kaymakamlığın okullara talimat gönderdiğini kaydeden Eş Başkan Sarıyıldız, şunları söyledi:

    “Özellikle çocuklarımızın eğitim aldığı okul çevresi ve içinde ciddi hijyen sorunu olduğu, temizlik ihtiyacının istenen düzeyde karşılanamadığı, okulların teknik alet, oyun ve spor gruplarında eksikler olduğu, okullara boya ve inşaat tadilat desteği verilmesiyle ilgili ailelerden talepler geliyor. Tabi bizler, gelen bu taleplere yanıt vereceğimizin sözünü verdik. Fakat sahada farklı bir anlayışla karşılaştık. Üzülerek söylüyorum ki; kaymakamlıktan okullara ‘belediyelerden destek istemeyin’ yönünde bir talimatın gittiğini duyuyoruz. Valilik, kaymakamlık, Milli Eğitim Müdürlüğü ve ilgili tüm müdürlüklere çağrıda bulunuyoruz. Ortak çalışmaya hazır olduğumuzu, imkanlarımız kapsamında çocuklarımızın daha temiz, hijyenik ve güvenli ortamda eğitim alabilmeleri için üzerimize düşeni yapmaya hazır olduğumuzu ifade ediyoruz. Okullarımızdan, bize yapılacak başvurulara kesinlikle kayıtsız kalmayacağız.”

    EĞİTİM HİZMETİ TASARRUF TEDBİRLERİNE TAKILDI

    Akdeniz Belediyesi’nin, dezavantajlı durumdaki öğrenciler için hizmet veren Metropol Gökdelen binasında bulunan Etüt Merkezi’ndeki hizmeti sürdürmek istediklerini de belirten Sarıyıldız, Kültür ve Sosyal İşler Müdürlüğü’nün bu konuda taslak bir protokol hazırlayıp imzaladığını ve Milli Eğitim Müdürlüğü’nden yanıt beklediklerini dile getirdi.

    “Bizden yana her şey tamam. Biz protokol metnini bile hazırlayıp imzaladık” diyen Sarıyıldız, “Etüt merkezimizin gerçekten uzun süre önce açılması gerekiyordu. Fakat Milli Eğitim Müdürlüğü, ‘tasarruf tedbirleri’ adı altında öğretmenleri merkezden geri çekti. Mahallerde bulunan kültür ve sanat evlerimizde, yine Halk Eğitim’den gelip kurs veren hocalarımız da geri çekildi. Sorunların aşılması ve bu hizmetlerin sürmesi için her 2 kurumla iletişim içindeyiz, elimizden geleni yapıyoruz” diye konuştu.

    Sarıyıldız, özellikle dezavantajlı durumdaki gençlerin ve çocukların eğitimine destek vermeye devam edeceklerinin de altını çizerek, “Meclisimizden oybirliği ile aldığımız kararla üniversite kazanan gençlerimize nakdi destek sağlayacağız. Küçük çocuklarımıza da yine belediyemiz imkânları ölçüsünde kırtasiye desteğini sürdüreceğiz” ifadelerini kullandı.

    PİRHA/ MERSİN

  • Maraş’ta okullar sorunlarla açıldı; Eğitim-Sen’den hükümete çağrı: Sorunları çözün-VİDEO

    Maraş’ta okullar sorunlarla açıldı; Eğitim-Sen’den hükümete çağrı: Sorunları çözün-VİDEO

    PİRHA- 6 Şubat depremlerinin büyük oranda etkilediği Maraş’ta eğitim- öğretim yılı başta ulaşım ve barınma olmak üzere birçok sorunun gölgesinde başladı. Eğitim-Sen Maraş Şube Başkanı İsmail Tekardıç, yaşanan sorunların öğrencilerin başarılarının önünde büyük bir engel olduğunu söyleyerek, çözüm için yetkililere çağrı yaptı.

    2024-2025 eğitim-öğretim yılı birçok sorunla birlikte başladı. Ders zilinin çalmasıyla birlikte eğitim ve öğretim alanında yaşanan sorunlar gündemden düşmezken deprem bölgelerinde bu sorunlar artmış durumda.

    6 Şubat depremlerinin üzerinden uzun zaman geçmesine rağmen bu bölgelerde barınma, ulaşım, hijyen, beslenme gibi birçok sorun çözülmüş değil. Aradan geçen 20 aya rağmen depremin yarattığı yıkımın giderilmediği kentlerden biri olan Maraş’ta eğitim ve öğretim yılı ciddi sorunlarla başladı.

    DERSLER 30 DAKİKAYA İNDİ

    Eğitim-Sen Maraş Şube Başkanı İsmail Tekardıç, kentte birçok okulun yıkıldığını ve yıkılan okulların yerine yenilerinin hala yapılmadığını söyledi. Sağlam olan az sayıdaki okullara nakledilen çok sayıda öğrencinin olması nedeniyle ikili ve üçlü eğitime geçildiğine işaret eden Tekardıç, “Bu durum ders saatlerinin az bir vakitte tamamlanmasına neden oldu. Her bir ders 30 dakika işleniyor. Bu kadar kısa bir zaman diliminde işlenen derslerden öğrenciler verim alamıyor” dedi.

    ULAŞIM SORUNU

    Maraş’ta öğrencilerin çok ciddi bir ulaşım sorunu ile karşı karşıya olduğunu aktaran İsmail Tekardıç, “Konteyner kentler okullardan oldukça uzakta, şehrin öbür ucunda. Herhangi bir servis hizmeti sağlanmadığı için öğrenciler kendi imkanlarıyla okula gitmeye çalışıyorlar. Akşam karanlığında okuldan eve uzak bir mesafede dönmeleri güvenlikleri açısından da kaygı verici. Bu sorunlar öğrencilerimizin başarılı olmaları önünde büyük bir engel” sözlerini kullandı.

    Eğitim-Sen olarak öğrencilerin yaşadığı sorunların çözümü için gerekli çabayı gösterdiklerini belirten Tekardıç, söz konusu problemlerin çözümü için başta Milli Eğitim Bakanlığı olmak üzere tüm yetkililere çağrıda bulundu.

    PİRHA/MARAŞ

  • Tüm Öğretmenler Birliği Sendikası: Depremin üzerinden 1,5 yıl geçti, sorunlar ne zaman çözülecek?-VİDEO

    Tüm Öğretmenler Birliği Sendikası: Depremin üzerinden 1,5 yıl geçti, sorunlar ne zaman çözülecek?-VİDEO

    PİRHA-Tüm Öğretmenler Birliği Sendikası, Hatay’daki okulların sorunlarına ilişkin basın açıklaması yaptı. Yapılan açıklamada, “Sorunların çözülmesi için daha ne kadar bekleyeceğiz. Depremin üzerinden 1,5 yıl geçmesine rağmen, halen birçok okul hasarlı durumda ve henüz onarılmamıştır. Okullarda hijyen ortamı yok, öğrenciler okula ulaşamıyor servis sorunu devam ediyor” denildi.

    Tüm Öğretmenler Birliği Sendikası (TÖB-SEN), Hatay’daki okulların sorunlarına ilişkin Hatay’ın Defne ilçesinde bulunan Necmi Asfuroğlu Lisesi önünde basın açıklaması yaptı. Açıklamayı TÖB-SEN Genel Sekreteri Hizam Hasırcı okudu. Açıklamada, sık sık ‘Saraya değil eğitime bütçe’ sloganları atıldı.

    “DEPREMİN ÜZERİNDEN 1,5 YIL GEÇMESİNE RAĞMEN BİRÇOK OKUL HASARLI DURUMDA”

    6 Şubat depremlerinden en çok etkilenen il olan Hatay’da eğitimin niteliksiz bir şekilde devam ettiğini belirten Hizam Hasırcı, “Hatay’da sorunlar birikerek daha da büyük bir hale gelmiş durumdadır. Bu yüzden buradan çocuklarımız için acil çağrıda bulunuyoruz. Sorunların çözülmesi için daha ne kadar bekleyeceğiz. Depremin üzerinden 1,5 yıl geçmesine rağmen, halen birçok okul hasarlı durumda ve henüz onarılmamıştır. Okullarda hijyen ortamı yok, öğrenciler okula ulaşamıyor ve servis sorunu devam ediyor. Taşımalı eğitimin kaldırılması ile birlikte tam gün eğitim yapan okullarda çocuklar aç kalıyor. Bu durum, Hatay’da yaşayan çocuklarımızın eğitim hayatını ciddi şekilde aksatmakta ve geleceğe umutla bakmalarını engellemektedir” dedi.

    “OKULLAR BİR AN ÖNCE ONARILMALI VE NORMAL EĞİTİME GEÇİLMELİDİR”

    Hasırcı, konuşmasının devamında taleplerini şu şekilde sıraladı:

    -2 veya 3 okullu binalarda ders sürelerinin kısa olması eğitimin niteliğini düşürmektedir.

    -Özellikle Defne ve Antakya ilçesinde okullar bir an önce onarılmalı ve normal eğitime geçilmelidir.

    -Okul giriş çıkışlarındaki trafik yoğunluğu ve denetimsizlik kazalara neden olmakta kaos ortamı ortaya çıkmaktadır.

    -Öğrencilerin ekonomik sebeplerle beslenme yetersizliği bir an önce giderilmelidir.

    -Kantin fiyatları depremzede olan öğrenciye pahalı gelmektedir. Öğrenciye bir öğün yemek ve içecek su temin edilmelidir.

    -Servis sorunu çözülmeli öğrencilerin okula devamlılığı sağlanmalıdır.

    -Okullarda çalışan olmadığından dolayı okullar pislik içindedir. Okullara hijyen malzemeleri dağıtılmalı, yardımcı elaman görevlendirilmelidir.

    -Altyapı sorunu çözülmeli internet ve elektrik kesintilerinin önüne geçilmelidir.

    -Sınıflar oldukça kalabalık bir haldedir. Defne ve Antakya ilçesinde derslik sorunu çözülmelidir.

    -Psikososyal desteğin verilmemesi sorunlar yaratmıştır. Bu durum ayrıca öğrenci başarısında ciddi düşüşlere neden olmaktadır.

    -Depremzede öğrencilerin sosyal etkinlik ve spor faaliyetleri desteklenmeli ve tesisler açılmalıdır.

    PİRHA/HATAY

  • Mersin Cemevi’nden öğrenci koçluğu hizmeti – VİDEO

    Mersin Cemevi’nden öğrenci koçluğu hizmeti – VİDEO

    PİRHA- Mersin Cemevi bünyesinde ‘öğrenci koçluğu’ yapan Eğitimci Haydar Karlı, “Alevi toplumu olarak çağdaş bir inanca sahip olduğumuz için eğitime çok önem veriyoruz. Cemevi deyince akla sadece ibadet gelmemeli, eğitim çalışmaları da ön planda olmalı” dedi.

    Eğitimci Haydar Karlı, 2008 yılından bu yana Mersin Cemevi’nde çeşitli alanlarda hizmet veriyor. Karlı şimdi ise cemevi bünyesinde LGS ve YKS öğrencilerine yönelik ‘öğrenci koçluğu’ çalışması başlattı. Toplamda 15 öğrenciye koçluk yapan Karlı, cemevinde öğrencilerle birebir görüşmeler gerçekleştiriyor.

    EĞİTİM PROGRAMINA YOĞUN İLGİ

    Eğitim programını PİRHA’ya anlatan Karlı, “Hafta içi çocukları evde takip ediyorum yaptıkları çalışmalarla ilgili, pazar günü de birebir görüşüp haftayı değerlendirerek öbür haftayı planlıyoruz. Böylelikle sınavda başarıları artsın diye çocuklara destek oluyorum. Bunların yanında öğrencileri sponsorlu kurslara da entegre ettik. Mersin Büyükşehir Belediyesi’nin kurs merkezlerine yönlendirdik, deneme sınavları ve kaynak kitap desteği bulduk. Aslında bu bütünlüklü bir çalışma” diye konuştu.

    Eğitim koçluğu başvurusuna yoğun bir ilginin olduğunu ancak bireysel çalışma olduğu için sayıyı kısıtlı tutmak zorunda kaldıklarını dile getiren Karlı, bu çalışmayı ilerleyen senelerde farklı öğretmenlerle daha kapsamlı yapma düşüncelerinin olduğunu belirtti.

    “CEMEVİ DEYİNCE AKLA İBADET GELMEMELİ”

    Son olarak, bu çalışmanın diğer cemevlerine de örnek olmasını dileyen Karlı, “Alevi toplumu olarak çağdaş bir inanca sahip olduğumuz için eğitime çok önem veriyoruz. Cemevi denilince akla sadece ibadet, lokma, cem, cenaze töreni gelmesin. Kültürel yönünü de çok önemsemek lazım. Özellikle eğitim alanındaki çalışmaların başka kentlerdeki cemevilerinde de yapılması gerektiğini düşünüyorum” dedi.

    PİRHA/MERSİN

     

  • CHP Hatay Milletvekili Kara: Yusuf Tekin gerçekleri görmezden geliyor-VİDEO

    CHP Hatay Milletvekili Kara: Yusuf Tekin gerçekleri görmezden geliyor-VİDEO

    PİRHA- CHP Hatay Milletvekili Nermin Yıldırım Kara, Hatay’da eğitim-öğretimdeki sorunların arttığına işaret ederek, “Deprem sonrası geçici bir çözüm olarak başvurulan ikili eğitim, Hatay’da adeta yeni normal haline geldi. Deprem bölgesinde ‘her şey normal’ demek ve bir de üstüne tasarruf tedbirleri uygulamak, gerçeği göz ardı etmekten başka bir şey değil” dedi.

    Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Hatay Milletvekili Nermin Yıldırım Kara, PİRHA’ya yaptığı değerlendirmede deprem felaketinin üzerinden geçen süreye rağmen Hatay’da eğitim-öğretimdeki sorunların katlanarak sürdüğünü ifade etti.

    “HATAY’DA EĞİTİM SİSTEMİ YENİ DÖNEME HAZIR DEĞİL”

    Kara, “Hatay’da öğrencileri, öğretmenleri ve velileri bekleyen sorunlar hala çözülebilmiş değil. Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in okullar sorunsuz açılacak açıklaması gerçeklerle bağdaşmıyor. Deprem bölgesinde her şeyin normale döndüğünü iddia etmek, ancak gerçekleri görmezden gelmek demektir” dedi.

    İKİLİ EĞİTİM, HATAY’DA ADETA YENİ NORMAL HALİNE GELDİ”

    Öğrencilerin bu yıl da ikili eğitim sistemiyle derslerine devam etmek zorunda bırakıldığına dikkat çeken Kara, “Deprem sonrası geçici bir çözüm olarak başvurulan ikili eğitim, Hatay’da adeta yeni normal haline geldi. Kendi okulları henüz yapılmayan çocuklar, aylardır sabahın alacakaranlığında ya da akşamın zifiri karanlığında yollara düşüyor. Bu yıl da devam eden ikili eğitim sistemi nedeniyle okul binalarında ve öğretmen odalarında yoğun bir trafik yaşanıyor” diye belirtti.

    “BARINMA, BESLENME, ULAŞIM SORUNU DEVAM EDİYOR”

    Nermin Yıldırım Kara, Hatay’da eğitimin yardımcı personel yetersizliği, demirbaş, bilgisayar ve diğer lojistik eksiklikler, beslenme ihtiyacı, ulaşım ve barınma sorunlarıyla derin bir kriz içinde olduğunu vurgulayarak,  “Deprem bölgesinde ‘her şey normal’ demek ve bir de üstüne tasarruf tedbirleri uygulamak, gerçeği göz ardı etmekten başka bir şey değil. Öğrencilerimiz barınma, beslenme, ulaşım gibi en temel ihtiyaçlarını karşılayamazken, öğretmenlerimiz zor koşullarda eğitim vermeye çalışırken bu söylemler sorumluluktan kaçmak anlamına gelir. İktidar burada yaşanan mağduriyetleri görmeli ve gereken adımları derhal atmalıdır” dedi.

    “ÇOCUKLARIMIZIN SAĞLIĞI CİDDİ BİR TEHLİKE ALTINDA”

    Nermin Yıldırım Kara, Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’e seslenerek, “Bu bölgelerde hijyen sağlanmadıkça sağlıklı bir eğitim yılından bahsetmek mümkün değil. Okulların temizliği ve hijyen koşulları büyük bir kriz noktasına ulaşmış durumda. Çocuklarımızın sağlığı ciddi bir tehlike altında. Bakanlığı, derhal harekete geçmeye ve yeterli personel istihdamı için gerekli adımları atmaya davet ediyorum” şeklinde konuştu.

    PİRHA/HATAY

     

     

  • Sümbül’den velilere çağrı: Veli derneğinde örgütlenmeliler, Eğitim-Sen ile diyalog kursunlar-VİDEO

    Sümbül’den velilere çağrı: Veli derneğinde örgütlenmeliler, Eğitim-Sen ile diyalog kursunlar-VİDEO

    PİRHA- Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli adıyla uygulamaya konulan yeni müfredatın Türk, Sünni ve erkek zihniyetle hazırlandığını belirten Eğitim-Sen Mersin Şube Başkanı Mahmut Sümbül, AKP’nin seçim propagandası olan söylem ve projelerin şu anda yeni müfredatla dayatıldığını ifade ederek, mücadele çağrısında bulundu. Sümbül velilere seslenerek, “Veli derneklerinde örgütlenmeliler, bizlerle diyalog içerisinde olmalılar” dedi.

    AKP hükümetinin iktidarı boyunca eğitimin içeriğini değiştirerek, tek din ve tek mezhebi müfredatla dayatması başta eğitimciler olmak üzere toplumun büyük kesimi tarafından tepkiyle karşılanıyor. Geçtiğimiz eğitim döneminde ÇEDES projesi kapsamında okullara imam ve din görevlilerinin seçmeli derslere girmesinin yankısı sürerken, Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli kapsamındaki yeni müfredatla birlikte din dersi saatleri arttırıldı ve ders içerikleri dinselleştirildi.

    Eğitim sendikaları ve Alevi örgütleri zorunlu din dersinin kaldırılması yönünde yıllardır mücadele ederken, eğitimin laiklik ve bilimsellikten uzaklaştırılma politikaları AKP tarafından hızlandırılıyor.

    Eğitim-Sen Mersin Şube Başkanı Mahmut Sümbül, anasınıfı ile 1, 5 ve 9. sınıflarda ilk kez uygulanacak olan Maarif Modeli ve eğitimdeki değişmelerin yaratacağı tehlikeleri PİRHA’ya anlattı.

    BİTMEYEN PROJE: ÇEDES

    Sözlerine ÇEDES projesine değinerek başlayan Mahmut Sümbül, projelerin genelde yıllık imzalandığına ve bir süre sonra bittiğine ancak ÇEDES’in hala devam ettiğine dikkat çekti. ÇEDES’in normal bir projeden farklı olarak devam ettirilmesini siyasal ideolojik bir hamle olarak yorumlayan Sümbül, “ÇEDES artık maarif modelinin uygulanmasıyla birlikte tüm okulların imam hatiplere dönüştürüldüğü bir süreci bizlere yaşatıyor. Öğrencilerimize yaşatacak ve toplumun tamamına yansıyacak. AKP’nin 20 küsür yıllık iktidarı sürecinde yaptığı ‘biz her şeyde başarılı olduk ama eğitimde istediğimiz değişim dönüşümü sağlayamadık’ öz eleştirisini ÇEDES’ten sonra maarif modeli ile finalini yapıyorlar” dedi.

    “MÜFREDATIN İÇERİĞİ DİNSELLEŞTİRİLDİ”

    Eğitim ve bilim emekçilerinin zorunlu din derslerinin kaldırılması yönündeki taleplerinin AKP tarafından dinlenmediğini, aksine eğitimin içeriğinin daha da dinselleştirildiğini belirten Sümbül, “Yeni müfredatla birlikte haftada 2 saat daha din dersi eklendi. Laik devletin tüm dinlere eşit yaklaşması gerekirken bu devletin bakanlığının ortaya çıkardığı müfredatın içeriği dinselleştirildi. Yani tüm okullar imam hatipleştirildi” diye konuştu.

    AKP hükümetinin kendilerine yakın olan cemaat ve tarikatlar eliyle üniversitelerdeki yandaş birkaç akademisyen eliyle bu müfredatın hazırlandığını vurguladı. Sümbül, AKP’nin seçim propagandası olan söylem ve projelerin şu anda yeni müfredatla dayatıldığını da sözlerine ekledi.

    “YENİ MÜFREDAT AKP’NİN PROPAGANDA ARACI”

    Eğitim bilimi uzmanı birçok akademisyenin çok yoğun eleştirdiği müfredatta öğrencilerin ve hatta öğretmenlerin bile bilmediği Osmanlıca, Arapça ve Farsça kavramların olduğunu kaydeden Sümbül, “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli ismi bu AKP’nin bir propaganda aracı. Türk, Sünni ve erkek zihniyetle hazırlanmış bir müfredatla karşı karşıyayız. Geçen yıl açık liselere geçişin önünü kesmeye çalıştıkları için yanlış yaptıklarını itiraf eden iktidar, bu yıl yine bu uygulamayı devam ettirerek çocukların Kuran kurslarına ya da okul ortamlarından çıkarak erken yaşta evliliklere zorlanması gibi durumların önünün açılması, çocuk sömürüsünün artması gibi pratiklerle karşı karşıya kalacağız” şeklinde konuştu.

    VELİLERE ÇAĞRI

    Okulların açılmasıyla birlikte artan kırtasiye ve okul masraflarının velileri içinden çıkılmaz bir duruma soktuğuna da dikkat çeken Sümbül, okullarda velilerden istenen ücretlere ve ÇEDES gibi projelere ilişkin şu çağrıyı yaptı:

    “Bu konularda tepkisiz kalmasınlar, velilerin hakları var, uygulanmayan, uygulanamayan ya da idarecilerin çaresiz bırakıldığı uygulamalar var. Eksik, yanlış uygulamalar gördüklerinde ya da ÇEDES projesi gibi istekleri dışında çocukların bir yerlere yönlendirildiği, okul dışında yerlere götürüldüğü uygulamalarda seslerini yükseltsinler. Kendi izinleri olmadan, çocuklarını kendi istekleri dışında hiçbir yere götüremezler. Veli derneklerinde örgütlenmeliler, bizlerle diyalog içerisinde olmalılar. Gördükleri her antidemokratik uygulamada bizlerle diyalog içerisinde olurlarsa sorunları daha güçlü bir şekilde çözebiliriz.”

    Fatoş SARIKAYA/ MERSİN