Etiket: ekonomik kriz

  • KESK ekonomik krize karşı mücadele programını açıkladı-VİDEO

    KESK ekonomik krize karşı mücadele programını açıkladı-VİDEO

    PİRHA- KESK Merkez Yürütme Kurulu (MYK), Ocak 2019 ikinci yarısına kadar uygulayacağı eylem programını açıkladı. Ekonomik krize karşı mücadele programı doğrultusunda Aralık ayına kadar 5 ilde bölge mitingleri düzenlenecek, Ocak ayının ikinci yarısında ise Ankara merkezli bir Türkiye mitingi gerçekleştirilecek.

    “Yoksullaşmaya, işsizliğe, güvencesizliğe karşı birlikte mücadele” şiarıyla Tüm Yerel Yönetim Emekçileri Sendikası Tüm Bel-Sen Merkezi’nde basın toplantısı düzenlendi.

    Basın toplantısında konuşan KESK Eş Genel Başkanı Mehmet Bozgeyik, iktidarın “Kriz mıriz yok, bunlar manipülasyon” sözlerine karşın tüm resmi verilerin ülkenin uçuruma sürüklendiğini gösterdiğini söyledi.

    İnsanlık dışı koşullarda çalışma ve yaşamaya mahkum edilen emekçilerin krizi de kabaran faturalar, artan işsizlik ve ödenen vergilerle iliklerine kadar hissettiğini dile getiren Bozgeyik, var olan krizin kapitalizmin yapısal krizlerinden biri olduğunu ifade etti.

    Bozgeyik, küresel kapitalizme uyum sağlamak adına 1980 askeri darbesi ile hayata geçirilen, ülkeyi ucuz emek cennetine çevirerek uluslararası mali sermayenin yağmasına açan ekonomik modelin hızla çöktüğüne dikkat çekerek AKP’nin 16 yıllık ekonomi politikalarının da bu sürecin daha derinden yaşanmasına neden olduğunu söyledi.

    İthal girdiye dayalı üretim, betona, ranta, finansallaşmaya, tüketime dayalı ekonomi anlayışıyla ihraç edilen en temel maddelerin dahi ithal edilir hale getirildiğini ifade eden Bozgeyik, “Sermayenin yürütme organı olarak çalışan, CEO bakanlarıyla hangi sınıfın egemenliğine hizmet ettiği çok açık ortada olan AKP, emekçilerin haklarını gasp ediyor, kamusal kaynakların yağma ve talanına devam ediyor” dedi.

    “ORTAK BİR MÜCADELE ZEMİNİ YARATMALIYIZ”

    KESK’in ve bağlı sendikalarının açık bir saldırı ve baskıcı politikalarla karşı karşıya olduğunu dile getiren Bozgeyik, sendikal hak ve özgürlüklerin KHK’ler yoluyla yok edilmek istendiğini ifade etti. Bozgeyik, AKP hükümetinin, neoliberal politikaların önündeki her türlü engeli kaldırmak için sendikalaşmaya, örgütlü mücadeleye, düşünce ve ifade özgürlüğüne yönelik saldırılarını yoğunlaştırdığını ve muhalif her hareketi bastırmaya çalıştığını söyledi.

    KESK’in eylül ayından itibaren DİSK, TMMOB ve TTB ile birlikte tüm emek ve demokrasi güçleri ile bir araya geldiğini ve ortak bir mücadele zemini yaratmak için çalışmalar yürüttüğünü ifade eden Bozgeyik, bu kapsamda ortak bir deklarasyon da yayımlandığını hatırlattı. Bozgeyik, her emek ve meslek örgütünün kendi bağımsız programını da oluşturması kararı doğrultusunda KESK’in çalışmalarına başladığını ve Ocak 2019 ikinci yarısına kadar uygulanacak olan kısa vadeli programını belirlediğini ifade etti.

    KRİZE KARŞI MÜCADELE PROGRAMI

    Bozgeyik, “Krizin bedelini emekçiler değil krizi yaratanlar ödesin” anlayışı doğrultusunda kamu emekçilerinin kayıplarını içeren bildiri ve afişler hazırlayacaklarını, tüm illerde emek ve demokrasi güçleri ile birlikte işyerlerini, mahalle ve pazar yerlerini, işçi servis duraklarını içeren çalışmalar organize edeceklerini ve metropol iller başta olmak üzere panel, çalıştay ve forum gibi aydınlatma faaliyetleri düzenleyeceklerini söyledi.

    KESK 17 KASIM’DAN İTİBAREN SOKAKLARA ÇIKIYOR

    Maaşlarda gerçek enflasyon temel alınarak artış yapılması ve gerçek bir toplu sözleşme yapılması talebi ile Kasım ve Aralık aylarında büyük kurumların önünde ve kent meydanlarında açıklamalar yapacaklarını ve iş yerlerinde bildiriler okuyacaklarını belirten Bozgeyik, krize karşı mücadele programı doğrultusunda 17 Kasım’da İzmir’de, Aralık ayının ilk haftası İstanbul’da, 9 Aralık’ta Samsun’da, 15 Aralık’ta Adana’da, 16 Aralık’ta ise Diyarbakır’da bölge mitingleri düzenleyeceklerini duyurdu.

    Bozgeyik, Ocak ayının ikinci yarısında ise Ankara merkezli bir Türkiye mitinginin örgütlenmesi için çalışacaklarını söyledi. 19-25 Kasım tarihleri arasında “Yoksulluğa, güvencesizliğe, şiddete karşı kadınlar mücadelede buluşuyor” şiarı ile 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele ve Uluslararası Dayanışma Günü” kapsamında tüm illerde eylem ve etkinlikler düzenleyeceklerini ifade etti.

    Cebrail Arslan/ANKARA

  • DİSK-Emekli-Sen demokrasi için nöbette

    DİSK-Emekli-Sen demokrasi için nöbette

    PİRHA-DİSK’e bağlı emekli-Sen yaptığı basın açıklamasıyla bugün 24 saat boyunca demokrasi nöbetinde olacağını duyurdu. 

    DİSK’e bağlı Tüm Emekli Sendikası 19 Eylül 2018 tarihinde, emekçi halkı yaşanmakta olan ekonomik krizin olumsuz sonuçlarından koruyacak düzenlemeler yapmak üzere, “Meclisi göreve çağırıyoruz” başlıklı Türkiye genelinde bir imza kampanyası başlatmıştı. Bu kampanya kapsamında bugün Emekli-Sen kendi binasında bir basın toplantısı gerçekleştirdi. Basın açıklamasına DİSK Eski Genel Başkanı İstanbul Milletvekili Kani Beko ve sendika üyeleri katıldı.

    “24 SAAT DEMOKRASİ NÖBETİNDEYİZ”

    Basın metnini Emekli-Sen Genel Başkanı Veli Beysülen okudu. Beysülen, ekonomik krizin olumsuz sonuçlarından koruyacak düzenlemeler yapmak için “Meclisi göreve çağırıyoruz” başlığıyla başlattıkları kampanya kapsamında toplanan imzaları teslim etmeden önce “Demokrasi nöbetindeyiz” sloganıyla 24 saat nöbet tutacaklarını duyurdu.

    Demokrasinin rafa kaldırılmasının emekçilerin hayatını olumsuz etkilediğine vurgu yapan Beysülen, “Seçtiğimiz milletvekillerinin görev yapmaları, yürütmeyi denetlemeleri, geniş halk kesimlerinin sorunlarını meclise taşımaları ve çözüm talep etmelerinin olanakları ellerinden alınmış bulunuyor.” dedi. Beysülen, şunları ifade etti:

    “YILLARCA GERÇEK DEMOKRASİ İÇİN MÜCADELE ETTİK”

    “Ekonomik krizin ağırlaşarak sürdüğü bugünlerde halkın iradesinin temsilcisi olan TBMM’nin devre dışı bırakılması toplumun parlamentoya güvenini sarsacak ve parlamentonun gereksizliği algısına yol açabilecek tehlikeli bir uygulamadır. Kuşkusuz bu tehlikeli yaklaşım ile toplumda oluşacak parlamentonun gereksizliği algısı gelecekte, yetkileri elinden alınmış mevcut haliyle bile parlamentonun varlığından rahatsız olanların, parlamentonun ortadan kaldırılmasını savunmalarına ve bu yönde adımlar atmalarına zemin hazırlayacaktır. Bizim demokrasi talebimiz, parlamentoyu mevcut haliyle savunmak değildir. Ancak önümüzdeki süreçte, mevcut halinin bile çok görüleceği günleri de görmek istemiyoruz. Biz bu ülkenin hiçbir zaman tam olarak demokratik olmadığını da gayet iyi biliyoruz. Bu nedenle, yıllarca gerçek bir demokrasi için mücadele ettik.”

    “TAM DEMOKRASİ VE HERKES İÇİN ADALET”

    Gerçek bir demokrasi istediklerini söyleyen Beysülen, sendika olarak bugün Ankara’da bulunan genel merkezlerinde ve diğer il ve ilçelerde demokrasi nöbeti tutacaklarını kaydetti. Beysülen, taleplerinin tam demokrasi ve herkes için adalet olduğunu ifade etti.

    Cebrail ARSLAN/ANKARA

  • Munzur Çevre Derneği’nden işçiler, çevre ve sınıf mücadelesi paneli

    Munzur Çevre Derneği’nden işçiler, çevre ve sınıf mücadelesi paneli

    PİRHA-Munzur Çevre Derneği, yarın inşaat işçileri ile çevre ve sınıf mücadelesi konularını kapsayan bir panel düzenleyecek. 

    Munzur Çevre Derneği,yarın saat 13:00’de Okmeydanı İzci İş Hanı’nda bir panel düzenleyecek.

    “İnşaat işçilerinin sesine ses olalım” sloganıyla düzenlenecek olan panelde, 3. Havalimanı işçilerinin durumu, kuzey ormanlarının talanı, çevre ve sınıf mücadelesi ile ekonomik kriz ve büyüyen işçi direnişleri gibi konular konuşulacak.

    Panelde “3. Havalimanında işçi olmak” konusunda İnşaat İş’ten Kadir Kurt, “Çevre ve sınıf mücadelesinin kopmaz bağları” konusunda Munzur Çevre Derneği’nden Ali Yıldız, “Kuzey ormanları ve işçiler katlediliyor” konusunda Kuzey Ormanları Savunması’ndan Mustafa Terpet yer alacak.

    Panelin ardından Grup İsyan Ateşi’nin katılacağı bir müzik dinletisi yapılacak.

     

  • KESK artan hayat pahalılığına karşı alanlara indi-VİDEO

    KESK artan hayat pahalılığına karşı alanlara indi-VİDEO

    PİRHA-KESK Ankara Şubeler Platformu bugün yaptığı basın açıklamasında yüksek enflasyonun memur maaşlarını erittiğini belirterek, memur maaşlarına Ocak ayı beklenmeden ek ücret artışı talep etti. 

    KESK Ankara Şubeler Platformu yüksek enflasyonun memur maaşlarını erittiğini belirterek, bir basın açıklaması gerçekleştirdi. Basın açıklamasına KESK Eş Başkanı Aysun Gezen ve  KESK  MYK üyeleri, KESK’e bağlı sendika genel başkanları ve MYK üyeleri şube yürütme kurulu üyeleri katıldılar.

    Basın metnini KESK Ankara Şubeler Platformu adına Tüm Bel-Sen 2 No’lu Şube Başkanı Devrim Kahraman okudu.

    “ARTAN PAHALILIK MENEMENİ BİLE LÜKS YEMEK HALİNE GETİRMİŞTİR”

    Artan hayat pahalılığı karşısında gittikçe eriyen maaşların daha ceplere girmeden borçlara, kabaran faturalara gittiğine işaret eden Kahraman, bebek mamasından, bezine, meyve ve sebzeye kadar iğneden ipliğe her şeye ardı ardına yapılan zam kasırgasının giderek şiddetlendiğini kaydetti.

    Ülke kış aylarına girmeye hazırlanırken ve döviz kuru kısmen düşmesine rağmen elektriğe ve doğal gaza tekrar zam yapıldığını hatırlatan Kahraman, elektrik yüzde 41, doğal gaz ise yüzde 44 zamlanmışken Hazine ve Maliye Bakanı’nın, ‘Küresel olarak bir değişim süreci olmazsa yıl sonuna kadar elektriğe ve doğalgaza zam yapmayacağız’ diyerek halkla adeta dalga geçtiğini vurguladı.

    Kahraman KESK olarak taleplerini ise şöyle sıraladı:

    “-Sadece bu yıl değil, yıllardır yandaş konfederasyonun altına imza attığı satış sözleşmeleri ile sonucunda yaşadığımız kayıpların telafi edilmesini,
    -Maaşlarımızda Ocak ayı beklenmeden, hemen şimdi yaşanan gerçek enflasyon temel alınarak artış yapılmasını,
    -Elektrik, doğalgaz, akaryakıt, ekmek gibi temel ihtiyaç mallarına yapılan zamların geri alınmasını, zam yapılmamasını,
    -Kamu emekçilerinin iş güvencesini ortadan kaldırmayı hedefleyen saldırılara son verilmesini,
    -Yandaş konfederasyon ile yapılan satış sözleşmesi çoktan hükmünü yitirmiştir. Kamu emekçilerinin temel sorunlarının çözülmesi için bütçe döneminden önce gerçek bir toplu sözleşme yapılmasını istiyoruz.

    Kahraman “Siyasi iktidar ‘kriz miriz yok’ diyor. Ama borçlarını ödeyemez hale geldiği için iflas eden, konkordato ilan eden firmalara-şirketlere her gün yenileri ekleniyor” diyerek konuşmasını tamamladı.

    Cebrail ARSLAN/ANKARA

     

  • KESK, Ocak ayı beklenmeden maaşlarda ek ücret artışı istedi

    KESK, Ocak ayı beklenmeden maaşlarda ek ücret artışı istedi

    PİRHA-Kamu Emekçileri Sendikası Konfederasyonu (KESK) Ocak ayı beklenmeden maaşlarda ek ücret artışı istedi. 

    KESK bugün yaptığı açıklamada doğalgaz, elektrik, gıda ve temizlik ürünleri gibi birçok şeye gelen zamlarla birlikte emekçileri geçinemez duruma geldiklerini belirterek Ocak ayı beklenmeden maaşlarda ek ücret artışında gidilmesini talep etti.

    “İKTİDAR ‘KRİZ YOK’ DİYOR AMA MAAŞLARIMIZ ÖYLE DEMİYOR”

    Açıklamada şu ifadelere yer verildi:

    “Ülke olarak zor bir süreçten geçiyoruz. Yıllardır uygulanan, ülkeyi enerjiden sanayiye tarımdan gıda ürünlerine kadar her alanda dışa bağımlı hale getiren yeni liberal politikalar sonucu yaşadığımız ekonomik kriz gittikçe derinleşiyor.
    Siyasi iktidar ‘kriz miriz yok’ diyor. Ama her gün yaşanan işten çıkarmalar sonucu işsizler ordusu gittikçe büyüyor… Siyasi iktidar ‘kriz miriz yok’ diyor. Ama bugün maaşlarını alan 3 milyon kamu emekçisi ve 2 milyon kamu emekçisi emeklisi olarak artan hayat pahalılığı karşısında gittikçe eriyen, daha cebimize girmeden borçlarımıza, kabaran faturalara giden ayın sonunu getiremediğimiz maaşlarımız öyle demiyor…

    “KAMU EMEKÇİSİ 9 AY İÇİNDE İKİ MAAŞ KAYIP YAŞAMIŞTIR”

    Türk lirasının döviz karşında değer yitirmesi kamu emekçilerinin satın alma gücünü ciddi şekilde eritmiştir. Örneğin sene başında, yani 2018 Ocak itibari ile 3.250 TL maaş alan bir kamu emekçisinin maaşı enflasyon farkı ve %4 oranındaki toplu sözleşme zammı sonucunda Temmuz itibari ile 3.664 TL’ye çıkmıştır. Ancak söz konusu kamu emekçisi Ocak-Eylül arası dokuz aylık dönemde döviz kurundaki ortalama artıştan kaynaklı olarak 1.067 ( bin altmış yedi) dolar kayıp yaşamıştır. Kısacası sene başında maaşı 3.250 TL olan bir kamu emekçisi, dolar kurundaki artıştan kaynaklı olarak 9 aylık dönem içinde 2 maaş kayıp yaşamıştır…

    “İKTİDAR KRİZİN FATURASINI EMEKÇİYE YIKMAYA ÇALIŞMAKTADIR”

    Geçtiğimiz hafta açıklanan ‘Enflasyonla Topyekun Mücadele Programı’ ise günlerdir kamuoyunda yaratılan beklentiyi karşılamanın çok uzağındadır. Söz konusu program paketinden patronlara yeni vergi iadeleri, krediler, KDV iadesinin kolaylaştırılması gibi müjdeler çıkarken vatandaşlara ise çıka çıka yaşanan gerçek enflasyonun %50’yi aştığı koşullarda, 80 gün sürecek %10 indirim kampanyasının yapıldığı firmalardan alış veriş yapma tavsiyesi çıkmıştır.

    Kısacası siyasi iktidar halkı oyalamaya, yaşanan krizin faturasını emekçilere yıkmaya çalışmaktadır. Bizler KESK’e bağlı sendikaların üyeleri olarak bir kez daha altını çiziyoruz. Yaşanan krizin sorumlusu ücretleri, gerçek enflasyon yerine hiçbir zaman tutmayan hedeflenen enflasyon rakamlarına göre belirlenerek gittikçe yoksullaştırılan, büyümeden pay verilmeyen, sendikal hakları teker teker yok edilen asgari ücretliler, işçiler, kamu emekçileri ve emekliler değildir. Dolayısıyla işçilerin, emekçilerin bu krizi yaratanlara bir borcu yoktur. Tam tersine yıllardır yaşadığı kayıplardan kaynaklı alacağı vardır.

    “GERÇEK ENFLASYON TEMEL ALINARAK ARTIŞ YAPILMALI”

    Bunun için;
    – Sadece bu yıl değil, yıllardır yandaş konfederasyonun altına imza attığı satış sözleşmeleri ile sonucunda yaşadığımız kayıpların telafi edilmesini,
    – Maaşlarımızda Ocak ayı beklenmeden, hemen şimdi yaşanan gerçek enflasyon temel alınarak artış yapılmasını,
    – Elektrik, doğalgaz, akaryakıt, ekmek gibi temel ihtiyaç mallarına yapılan zamların geri alınmasını, zam yapılmamasını,
    – Kamu emekçilerinin iş güvencesini ortadan kaldırmayı hedefleyen saldırılara son verilmesini,
    – Yandaş konfederasyon ile yapılan satış sözleşmesi çoktan hükmünü yitirmiştir. Kamu emekçilerinin temel sorunlarının çözülmesi için bütçe döneminden önce gerçek bir toplu sözleşme yapılmasını istiyoruz.

    (HABER MERKEZİ)

  • SES: Sağlık hizmet sunumunu engelleyecek tasarruflardan vazgeçilsin-VİDEO

    SES: Sağlık hizmet sunumunu engelleyecek tasarruflardan vazgeçilsin-VİDEO

    PİRHA – Sağlık ve Sosyal Hizmetler Sendikası, ekonomik krize ilişkin basın açıklaması gerçekleştirdi. Açıklamada, “Sağlık ve sosyal hizmetler alanında insanların mutluluğu için gecemizi gündüzümüze katanlar, bu krizin faturasının bizlere ve sağlık ve sosyal hizmet alanlara kesilmesinin engellenmesi için mücadele etmeye devam edeceğiz, bundan kimsenin kuşkusu olmasın” denildi. 

    Sağlık ve Sosyal Hizmetler Sendikası (SES), ekonomik krize ve sağlık alanına ilişkin basın toplantısı düzenledi.

    SES Genel Merkezi’nde yapılan basın toplantısında MYK adına açıklamayı SES Eş Genel Başkanı İbrahim Kara yaptı. Kara, “AKP iktidarı, kriz öncesi ekonomik büyümeden ve refahtan pay alan ülkenin yoksul emekçi halkıymış gibi “hepimiz aynı gemideyiz” söylemleriyle krizin faturasını bizlere ödetmeyi hedefleyen ekonomik programına” diyerek yaptığı açıklamada, şunları dile getirdi:

    “Güvencesizlik derinleşecek, kamu harcamaları sınırlandırılacak, vergiler arttırılacak ve tabii ücretler düşecek. Peki bugünlere nasıl gelindi?

    AKP iktidarı 16 yılını özel sektör borçlanmasını 10, hane halkı borçlanmasını 83 kat arttırarak, borçlanmaya dayanan bir ekonomik büyümeyle, aynı zamanda da inşaat sektöründeki aşırı büyümeyle, mega projelerle derinleştirerek geçirdi. Bu sürede kamuya ayrılan pay giderek azaltıldı. Üstelik ayrılan kaynak da alt yapı çalışmalarında, araştırma-geliştirmede kullanılmadı. Dahası kamu kurumlarının bütçeden aldığı pay, AKP’nin siyasi tercihlerine göre belirlendi. Eğitime, sağlığa, sosyal güvenliğe bütçeden ayrılmayan pay Diyanet İşleri Başkanlığı’na ve Savunma Bakanlığı’na aktarıldı.
    2017 yılında Diyanet İşleri’ne ayrılan 7.8 milyar TL ile dernek, vakıf, birlik, kurum, kuruluş, sandık gibi siyasal islamcı örgütlere aktarılan 3.7 milyarın toplamı, 2018 bütçesinde öngörülen savunma harcamalarının yüzde 19.3’üne, eğitime ayrılan kaynağın yüzde 11.4’üne, Sağlık Bakanlığı bütçesinin yüzde 28’ine karşılık gelmektedir.”

    “KURUMLAR ZARARA UĞRATILMAKTADIR”

    Kara, şöyle devam etti:

    “Raporlara göre çalışmalar plansız ve programsız yürütülmüş, ölçüsüz ve parçalı bir yönetim anlayışı ile davranılmış, yönetimlerde ehil olmayan kişiler bulundurulmuş, pek çok alanda mevzuata aykırı işlemler yapılmıştır. Bütün bunların sonucunda da kurumlar zarara uğratılmıştır; mali işlemlerin hatalı yapılmasından kaynaklı zararlar oluşmuş, memur maaş ödemelerinde hak edilmiş ek gösterge puanları ve öğrenim durumu değişimi güncellenmediği için eksik ödeme yapılmış, taşeron işçilerin kıdem tazminatları hesaplanmamış, alacakların kayıtları düzgün tutulmamış, alacaklara faiz işletilmemiş, döner sermaye işletmelerine ait banka hesaplarında faizsiz nakit bulundurulduğu için kayıp yaşanmış, şehir hastanelerinde muhasebe kayıtları düzgün tutulmadığı gibi Adana ve Mersin Şehir Hastaneleri henüz inşaat halindeyken şirketlere yer ve bahçe bakım hizmeti ödenmeye başlanmış, sadece İŞKUR tarafından ücret ödemesi için gönderilen 21 milyon 793 bin lira ortadan kaybolmuştur.”

    “BELLİ HASTANELERE MALZEME ALIMI İÇİN İHALE YAPILMAMIŞTIR”

    “Diğer taraftan da sağlık hizmet sunumuna hiç bir faydası olmadığı gibi hastalar için de türlü zorluklara neden olan, işlevsiz Şehir Hastanelerine her ay dolar kuruna bağlı kira olarak ödenmektedir. 29 Ekim’de açılacağı duyurulan Bilkent Şehir Hastanesi’nin aylık kirası 1,5 milyon TL’dir. Özetle hükümet ve AKP bürokratları savurgan ve plansız uygulamaları ile kamu kurumlarını zarar uğratmışlardır” diye konuşan Kara, şöyle devam etti:

    “AKP iktidarı, iktidarda olduğu dönemler boyunca tercihini kamusal hizmetlerin sunumunun nitelikli, ücretsiz, ulaşılabilir ve anadilinde olması yönünde değil, yerli ve yabancı sermaye ile birlikte dinci-gerici vakıf ve derneklerin nemalandırılması için kullanmıştır.

    Bir taraftan, elektriğe, doğalgaza, suya ve bütün temel tüketim malzemelerine zam gelirken diğer taraftan da ücretlerimize göz dikilmekte, ekmeğimiz elimizden alınmaktadır. Öyle ki, stajyer öğrencilerin, intörnlerin hastanelerde ücretsiz yemek yemesi Sağlık Bakanlığı’nın emri ile yasaklanmıştır. Geleceğin sağlık ve sosyal hizmet emekçileri bugünden açlığa mahkum edilmektedirler.
    Yine benzer bir durum sağlık ve sosyal hizmet emekçilerinin döner sermayeden aldıkları payın kısılması ya da tamamen ortadan kaldırılması ile devam etmektedir.”

    “DÖNER SERMAYEDEN ALMIŞ OLDUĞUMUZ HAKLARIMIZ GASP EDİLİYOR”

    Kara, açıklamasında şunları kaydetti:

    “Üniversite Hastaneleri’nin büyük bir bölümünde döner sermaye ödemeleri sıfırlanmışken, nöbet ücretleri ödenmezken, Eğitim ve Araştırma Hastaneleri’nde ise döner sermaye ödentilerinde büyük oranda düşüşler olmuştur. Örneğin İstanbul’daki bir hastanede bir uzman hekim Temmuz ayında ortalama 5000 TL döner sermaye ücreti alırken Ağustos ayında bu ücret 3.200 TL’ye düşmüştür. Yine aynı hastanede bir asistan hekim Temmuz ayında ortalama 1200 TL döner sermaye ücreti alırken Ağustos ayında 30 TL, bir hemşire Temmuz ayında ortalama 703 TL döner sermaye ücreti alırken Ağustos ayında 17 TL almıştır.

    Ek ödemelerde durum böyleyken temel ücretlerimizde de erime her geçen gün devam etmektedir. Sağlık ve sosyal hizmetler alanında çalışanların temel ücretleri 2015 Temmuzundan bugüne ortalama 270 dolar ile 373 dolar arasında bir kayıp yaşamıştır.

    Açlık sınırının 1857 TL, yoksulluk sınırının 6424 TL olduğu, üstelik yoksulluk sınırındaki artışın yani temel tüketim maddelerine yönelik fiyat artışının asgari ücretteki artışın yaklaşık 6 katı olduğu, artan zam ve vergi oranlarının alım gücümüzü zayıflattığı yerde bir de ücretlerimizdeki ciddi oranlardaki düşüşler bu ekonomik krizin faturasının kimlere ödetildiğini gözler önüne sermektedir.

    Tabi emekçiler bu haldeyken, kriz sağlık ve sosyal hizmet sunumunu da can kaybına bile neden olabilecek şekilde etkileyecek gibi görülüyor.

    Siyasi iktidar, sağlık ve sosyal hizmeti bir hak olarak görmediğini uygulamaları ile ilan etmeye devam etmektedir dedi.”

    “SOSYAL GÜVENLİK ALANINDA TASARRUF OLUMSUZLUKLARA KAPI ARALAMAKTIR”

    Kara, “Kamudan yapılacağı duyurulan 60 milyon tasarrufun 10 milyonunun sosyal güvenlik alanından yapılacak olması; emekli, yaşlı, engelli ücretlerinin ödenmesini, ilaç ve malzeme giderlerinin karşılanmasını olumsuz etkileyecektir, aynı zamanda da sosyal yardımlar da olabildiğince daralacaktır. Zaten krizin ilk belirtileri sağlık alanına olmuş, ilaca ulaşımda yaşanan sıkıntılar medyaya bile yansımıştır. Kanser hastaları ecza depolarının kapılarını aşındırmaya başlamış, bu durumu duyuran, önlem alınmasını isteyen sendikamız yöneticileri ise yandaş basın tarafından hedef gösterilmiş, darağacında sallandırılmakla tehdit edilmiştir” diye ifade etti.

    “Kamu hastaneleri malzeme alamayacak hale getirilmiştir. Karadeniz Teknik Üniversitesi Hastanesi tedavi seti bittiği için plazmaferez hastalarını kabul edemediğini duyurmuştur. Hemen tüm hastanelerin durumu benzerdir” diyen  SES Eş Genel Başkanı İbrahim Kara şunları ifade etti:

    “Şimdi ise birer ikişer medyanın gündemine hastane yöneticileri tarafından verilmiş “ameliyatları erteleyin” talimatları düşmektedir. Ordu İl Sağlık Müdürlüğü “kalp kapak ve kalp pili ameliyatı yapmayın” talimatı yayınlamakta, Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Baş Hekimliği’nin talimatında  “malzeme alınamadığı, ihale yapılamadığı” belirtilmekte ve hekimlerin “devleti zarara uğratmak”la suçlanmayı istemiyorlarsa elektif ameliyat yapmamaları gerektiği yazmaktadır.”

    Kara sözlerini söyle sürdürdü:

    “Bu ve benzeri talimatlara göre; Bir fıtık boğulduğunda, kalp damar tıkanıklığı %70’i geçtiğinde, safra kesesi hastalığı sarılığa neden olduğunda, kalp ritim bozukluğu kapak değişimi yapılmadığı, pil takılmadığı için pıhtı oluşup felce neden olduğunda ancak o zaman insanlar sağlık hizmeti almayı hak etmektedir. Yani Sağlık Bakanlığı ve hastane yöneticileri bizlerden hasta için olay artık geri dönüşsüz boyuta geldiğinde, kişinin genel sağlık durumunu bozduğunda müdahale etmemizi istemektedir.

    Ancak elektif ameliyat keyfi ameliyat demek değildir. Hastanın ameliyata alınmadan önce genel sağlık durumunun en iyi hale getirilmesi için zaman varsa, hastalığı, kişinin genel durumu buna el veriyorsa en uygun zamanda ameliyatını yapmak demektir. Kişinin sağlıklılık durumunu korumak demektir. Oysa verilen talimatlardan anlıyoruz ki; iktidarın mantığına göre insan sağlığının çok da önemi yoktur. Kişinin hastalığı hayati tehlike arz etmiyorsa tedavi olmayı hak etmemektedir. Çünkü onun ameliyatı için harcanacak parayla kurtarılmayı bekleyen büyük şirketler vardır. İsterseniz bunu bir de bel fıtığı nedeniyle her gün dayanılmaz sancılar çeken bir hastaya soralım? Bu hasta her gün ağrı çekmeye devam mı etmeli midir? Müstahak olan bu mudur?” Ya da siz ‘kriz var’ diye ameliyatını ertelerken elektif durumu acile dönebilecek hastalar için ne gibi bir önlem almayı düşünüyorsunuz? Bu konuda hastaya ve bize verebileceğiniz güvence var mıdır ?”

    “SOSYAL HİZMET ALANINDAKİ KESİNTİLERE KARŞI MÜCADELEMİZ SÜRECEKTİR”

    Kara, “Bu birkaç örnek bile ekonomik krizin sorumlularının faturayı kimlere ve nasıl keseceğini gözler önüne sermektedir. Bizler; sağlık ve sosyal hizmetler alanında insanların mutluluğu için gecemizi gündüzümüze katanlar, bu krizin faturasının bizlere ve sağlık ve sosyal hizmet alanlara kesilmesinin engellenmesi için mücadele etmeye devam edeceğiz. Bundan kimsenin kuşkusu olmamalıdır” ifadelerini kullandı.

    Kara, “Bizlere emeğimizin karşılığı, insanlara ise hakları olan sağlık ve sosyal hizmet sağlanmalıdır. Bu alanlarda yapılan harcamaların telafisi için emeğimize, sağlığımıza, sosyal yardımımıza göz dikmek yerine sayıştay raporlarında da açıkça belirtilen çarçur edilmiş paralara göz dikebilirler. Şirketler, bankalar değil, hayatlar kurtarılmak istenirse yapılması gerekenler hiç de zor değildir. Zamların geri alınmasını, enflasyondan doğan ücret alacaklarımızın ödenmesini, Sağlık ve sosyal hizmet sunumunu engelleyecek tasarruflardan vazgeçilmesini istiyoruz ve alacağız” dedi.

     Cebrail ARSLAN/ANKARA

  • Sokağa mikrofon uzattık: Saray’da kriz yok, kriz burada-VİDEO

    Sokağa mikrofon uzattık: Saray’da kriz yok, kriz burada-VİDEO

    PİRHA- Hükümet yetkilileri, “Ekonomiyi toparlamaya başladık”, “Türkiye’de yaşanan bu sıkıntılar psikolojik” gibi açıklamalar yapsalar da gerçeklik bunun tam tersini gösteriyor. Zamlardan belini doğrultamayan vatandaş, pazardaki fiyatların sadece psikolojilerini değil ceplerini de nasıl etkilediğini anlatıyor. 

    Türkiye’de asgari ücretle geçinenler belini bir türlü doğrultamıyor. Dövizin artışı, liranın değer kaybetmesi bunlarla beraber en temel ihtiyaçlardan başlayarak gelen zamlar… Bir yıl önce aldığını bu yıl alamayan, bir yıl önce yediğini bu yıl yiyemeyen, bir yıl önce ısındığı gibi ısınamayan halkın bir gerçekliğini sokakta gördük.

    İstanbul’un en merkezi yerlerinden biri olan Taksim İstiklal Caddesi’nde halkın nabzını tutmaya çalıştık. Çoğu kapanmış dükkanlar, her tarafında indirim yazan mağazalara daha az giren insanlar, işsizlikten volta atanlar, yurt dışından değer gören parası ile Türkiye’de tatil yapanlar…

    İndirim yazan bir mağazanın önünde oturan yaşlı bir amca ile karşılaşıyoruz önce. Emekli amca maaşının 1200 TL’sini otele veriyor. Çamaşırlarını geçen yıl 8 TL’ye yıkayan amca bu yıl 25 TL’ye yıkatabiliyor. “Türkiye bitmiş. Durum kötü, yani bildiğin gibi değil” diye yorumluyor ekonomik krizi.

    Almanya’dan tatile gelen bir genç de bize doğru geliyor ve ekonomiye ilişkin şunları söylüyor: Her yerde zam var. Mağazalarda insan göremiyorsunuz. Alım gücü oldukça azaldı.

    “PSİKOLOJİMİZ PAZARDA BOZULDU”

    Nurettin adlı bir vatandaş da ekonomik krizden nasibini alanlardan. “Ben 3 senedir bu ülkede işsizim. İstiklal’de gidip geliyoruz taşları ölçüyoruz” diyen Nurettin adlı vatandaş malulen emekli olduğu maaşla geçiniyor. İçişleri Bakanı’nın ekonomik krizin psikolojik olduğuna dair sözlerine de, “Kendisi bir halk pazarına insin” diye cevap veriyor.

    “KRİZ YOK, HER ŞEY ÇOK GÜZEL” DİYEN DE VAR

    Muhammet Çoban için ise var olan bir kriz yok. Asgari ücretin iki katı maaş alan Çoban, “Turist çekiyoruz. Hiçbir sorun yok. Paramız değerli. Evlerimizdeki altınlarımız, dövizlerimizi bozdurduk. Ama hala hiçbir sorun olduğunu düşünmüyorum ekonomik olarak. Tatillerimizi çok güzel yapıyoruz” diyor.

    “HER ŞEY BERBAT”

    Turizmci olan Nihal Yüksel, “Her şey berbat. Nereden başlayayım ki” diyor.

    Yüksel biraz da öfkelenerek şöyle konuşuyor:

    “Hayat pahalı. Bunlar zaten birbirini tetikliyor. Birçoğu uyduruktan zamlar koyuyorlar. Bir kesim kazanıyor. Bir kesim batıyor. Yakında iki ayda bir gelecek doğalgazı da yakamayacağız. Rahatsızız. Emekliyim mümkün değil çalışmasam hayatta geçinemem. Bu kadar zamlar oluyor bari emekliye de olsun.

    Psikolojimizi bunlar bozuyor. Ne psikolojikmiş. 8 liraya domates yemenin psikolojisi mi var. 8 lirayı görünce zaten psikolojim bozuluyor. Böyle konuşmuyorlar mı iyice zıvanadan çıkarıyorlar insanları. Her şeye zam bize, maaşımıza zam yok.”

    “ÖNCE SARAY’DAN KESSİNLER”

    Alaattin Keleş 3 senedir İsviçre’de yaşıyor. Türkiye’ye tatile gelen Keleş, “Ekonomik kriz benim açımdan yok. Döviz yüksek fiyatlar benim için iyi. Genel olarak baktığın zaman halkın durumu iç açıcı değil.

    Ülkedeki yüzde 20 çok zengin yüzde 80 çok fakir. Yüzde 20’de kriz tabii ki. Saray’da da kriz yok. Saray’dan önce kesmeleri lazım. Mitinglerden kesmesi lazım. İnsanlar kredi kartı ile geçiniyor” diyor.

    “DOKTORA BİLE GİDEMİYORUZ”

    İşçi emeklisi Adnan Oruç da krizin ötesinde bir pahalılık olduğunu düşünüyor.

    Oruç, “Recep efendi insanlarla artık dalga geçiyor. Bırak geçinmeyi doktora bile gidemiyorum. Ben onlara değil kendime kızıyorum. Toplumlar layık oldukları ortam ve düzende yaşamaya mahkumdur. Bunun sorumlusu da soluz diyenler. Kenan Evren’i bile eleştiremezler. Evren’in yolunu da açan soldur” ifadelerini kullanıyor.

    PİRHA/İSTANBUL

     

  • Onur Bakır: Krizin faturasını halka çıkarmak isteyenlere karşı haklarımızı koruyalım- VİDEO

    Onur Bakır: Krizin faturasını halka çıkarmak isteyenlere karşı haklarımızı koruyalım- VİDEO

    PİRHA- Ülkede yaşanan ekonomik kriz ve bu krizin topluma yansımalarına dikkat çeken Tüm Sosyal İş Sendika Uzmanı Onur Bakır, “Öncelikle bu krizin sorumlusu halk ve emekçiler değil, o halde krizin bedelini biz ödemeyeceğiz” dedi.

    Ekonomik krizin faturasının işçiler, emekçilere kesilmeye çalışıldığını ve bununla birlikte sermayedarların hak gasbını geliştirmek istediğine değinen Sosyal İş Sendika Uzmanı Onur Bakır, bu faturayı işçilere, emekçilere çıkartmak isteyen iktidara karşı örgütlü mücadele ile karşı çıkılması gerektiği vurguladı.

    “KRİZİN FATURASINA HALKA ÇIKARMAK İSTEYENLERE KARŞI HAKLARIMIZI KORUYALIM”

    “Krizin gerçek sorumlukları bu ülkeyi yönetenlerdir” diye konuşan Bakır şöyle devam etti:

    “Krizin sorumlularını deşifre etmekte yarar var. Krizin gerçek sorumlukları bu ülkeyi yönetenlerdir. Bu ülkede yıllardır emekçilerin aleyhine sermeyenin lehine olan yeni liberal politikaları uygulayanlardır. Krizin arka planındaki politikalara itiraz etmek, bu politikalara karşı çıkmak gerekiyor. Tabii yanı sıra gündelik hayatın içinden önlemler almamız gerekiyor. Ne gibi? Öncelikle kriz sırasında işçilere çıkarılmak istenen faturaya karşı haklarımızı savunmak ve haklarımızın peşine düşmek gerekiyor. İşverenler krizin faturasını işçilere kesmek için işçi çıkarmak istiyorlar. O halde işten çıkarmalara karşı direnmek, işten çıkarmalara karşı haklarımız bilmek, yasal haklarımızı kullanmak önem taşıyor. Örneğin işçi ücretleri işçilerin onayı olmadan düşürülemez. İşveren ücretimi düşürüyor, işçi iş durdurma hakkına sahip. Ücretin düşürülmesine karşı, fazla mesaileri mi ödenmiyor, yasal haklarımı ihlal ediliyor, işçiler bir araya gelip haklarının ihlal edilmesine karşı çıkabilirler. Bunun için çalışma bakanlığına şikayette bulunabilirler, İş durdurabilirler, yasal yollara başvurabilirler. Bunun yanı sıra sendikalarda örgütlenebilirler, haklarını bir arada örgütlü olarak arayabilirler.”

    “DEVLET ELİYLE İŞÇİLER İŞTEN ÇIKARILMASIN”

    Kamulaştırmayı ve işçi haklarının korunmasını savunarak, faturayı halka kesmek için eğitim bütçesinden kesintiye gidilmesini eleştiren Bakır, ” Buna karşı çıkalım. Niye sermayedarların, patronların borcunu biz ödeyelim, biz üstlenelim. Eğer borcu varsa işletmeyi devam ettiremiyorsa devlet kamulaştırsın. Devlet eliyle işletilsin, işçiler işten çıkarılmasın. Böylelikle fatura işçiye kesilmesin. Sermayedarın borcunu biz ödemeyelim. Bu tür alternatif politikaları halktan, emekten yana politikaları savunmamızda yarar var. Kamulaştırmayı yeniden dikkate almamızda, gündeme getirmemizde yarar var. İşten atmalar yasaklansın dememizde yarar var”dedi.

    “Patron eğer işletmesini döndüremiyor ise ne yapacak işçileri işten atacak, ücretleri düşürecek, hayır böyle olmak zorunda değil” diyen Bakır, “Biz orada öncelikle patronun çıkarını düşünüyoruz. Orada işçilerin, emekçilerin çıkarını düşünelim. Dediğimiz gibi kamulaştırmayı savunalım ve işçi haklarının korunmasını savunalım. Yine örneğin faturayı halka kesmek için eğitim bütçesinden kesintiye gidiyorlarsa hayır eğitim bütçemizde kesintiye gidemezsiniz diyelim, buna karşı çıkalım. Buna karşı eylemler direnişler örgütleyelim” diye önerdi.

    “BİZLERE BU FATURAYI KESMEK İSTEYENLERE KARŞI ÖRGÜTLENMELİM, KARŞI DURALIM

    Ekonomik krizin faturasını halka çıkarmak isten sermayedarlar ve iktidarlara karşı örgütlü olarak dur deyilmesi ve mücadele çağrısında bulunan Bakır şunları vurguladı:

    “Yine sağlıkta, kamu hizmetlerinde, halkın geniş kesimlerinin yararlandığı hizmetlerde kesintilere karşı hep birlikte duralım. Bugün gıda fiyatları eğer denetlenemez hale geldiyse, en temel tarımsal ürünlerin dahi temininde zorluk yaşanıyor ve bu ürünlerin fiyatı yükseliyorsa buna karşı yeniden Türkiye’de tarımsal ithalatı değil, tarımsal üretimi savunalım. Tarladan sofraya kadar olan hattın yeniden inşa edilmesine aradaki aracıların, komisyoncuların çıkarılmasını, tarımsal üretimin artırılmasını, yeniden kamu işletmeleri aracılığı ile, kamusal destekler aracılığı ile Türkiye’de tarım politikalarının yeniden örgütlenmesini savunalım ve bize bu faturayı kesmek isteyen patronlara ve onların iktidarına karşı hep birlikte karşı duralım, örgütlenelim, halkın ekonomisini ve halkın iktidarını savunalım.”

    Cebrail ARSLAN / ANKARA 

  • Tüm Emekli-Sen’den vekillere çağrı: Duruma el koyun-VİDEO

    Tüm Emekli-Sen’den vekillere çağrı: Duruma el koyun-VİDEO

    PİRHA- Tüm Emekli -Sen, Ulus Heykel’de yapmak istediği açıklama polis tarafından yasaklanınca sendika binasında açıklama yaptı. Genel Başkan Veli Beysülen, “Kriz halkı inim inim inletirken halkın temsilcilerinin bulunduğu parlamento tatilde, tek bir kişi ne derse o karara dönüşüyor. o uygulanıyor” dedi. 

    DİSK’e bağlı Tüm Emekli-Sen meclisin ve yeni rejimin emekçi halkın sorunlarına sahip çıkması ve çözüm üretmesi için, Ulus Heykel’de saat 12.30’da basın açıklaması gerçekleştirecekti. Ancak polis izin vermedi.

    Yasaklamanın ardından Tüm Emekli Sendikası’nda gerçekleştiren basın açıklamasında konuşan Tüm Emekli-Sen Genel Başkanı Veli Beysülen, “Kriz halkı inim inim inletirken halkın temsilcilerinin bulunduğu parlamento tatilde. Bu ülkede dolayısıyla hükümet seçilmişlerden değil ki, halka hesap verme durumları da yok” dedi.

    “Kriz halkı inim inim inletirken halkın temsilcilerinin bulunduğu parlamento tatilde, tek bir kişi ne derse o karara dönüşüyor, o uygulanıyor” diyen Beysülen şunları belirtti:

    “Türkiye’de seçimlerden sonra başlayan süreç seçimlerden önce çok açık olan ekonomistlerin de bağıra bağıra söyledikleri, iktidarında çok yakından bildiği ve bunun için seçimi öne aldığı bir krizin içine girdik. Bu krizin içine girmekle birlikte olan yoksul halkla emekçi halka oldu. Bunun için de 12 bin 200 emekli de var. Kriz halkı inim inim inletirken halkın temsilcilerinin bulunduğu parlamento tatilde. Yani parlamento yok. Tek bir kişi ne derse o karara dönüşüyor o uygulanıyor. Bu ülkede dolayısıyla hükümet seçilmişlerden değil, halka hesap verme durumları da yok, yargının hesap sorması da kaldırılmıştır. Halka ve yargıya hesap vermeyecek olan bakanlarda, çok rahatlıkla sermayenin istediği kanunları çıkartıp kararları alıp uygulamaya koymaktadırlar.”

    Valiliğin ilk elden basın açıklamasının yapılmasına onay verip, açıklamaya son 1 saat kalmasına yakın yasaklamasına tepki gösteren Beysülen “Bu nedenle özellikle halkın temsilcisi olan TBMM milletvekillerinin görev üstlenmesi inisiyatif almaları gerekiyordu. Biz de inisiyatif almaları için bir imza kampanyası başlatıyorduk Türkiye’nin 19 Eylül- 19 Ekim tarihleri arasında. 1 ay sürecek TBMM başkanlığına ve siyasi parti grup başkan vekillerine sunacağımız bir imza kampanyası vardı. Diyoruz ki mademki siz halkın temsilcilerisiniz, milletvekilisiniz bu duruma el koyun ve millet mağdur bu konuda” diye konuştu.

    “DERDİNİ SÖYLEMEYE ÇALIŞAN HERKES HÜKÜMET ŞİDDETİNE MARUZ KALIYOR” 

    Açıklamada söz alan Dev Maden-Sen Genel Başkanı, DİSK Ankara Bölge Temsilcisi Tayfun Görgün ise şunları kaydetti:

    “Bildiğiniz gibi Türkiye’de şartlar günden güne kötüleşiyor, sıkıntılar, şartlar günden güne artıyor. Gelinen noktada bu sıkıntıları bu dertleri her aşamada ifade etmek yasaklanıyor. Sadece artık hükümeti öven ve oraya güzellemeler dizen, yalan söyleyen insanlara ve gruplara izin veriliyor. Onun dışında derdini söylemeye çalışan herkes tehdit altında gazlanıyor, yasaklanıyor ve adeta bir hükümet şiddetine maruz bırakılıyor. Bu ülkenin yurttaşı 12 milyondan fazla emeklinin sesini ve dertlerini duyurmak için biraraya gelen sendikamıza yapılan muameleyi kınıyoruz. Bu demokrasilerde olmaz, cumhuriyetlerde olmaz, bu ancak faşizm olan yönetimlerde olabilir.”

    “HAK İSTEYENLER CEZAEVLERİNE KONULMAKLA TEHDİT EDİLİYOR”

    Son olarak söz alan HDP Ankara İl Eşbaşkanı Halil Yıldız, “Hak isteyen kitleler baskılarla, tartaklamalarla gözaltına alınmakta ve cezaevlerine konulmakla tehdit edilmekte” diye belirterek şunları vurguladı:

    “Türkiye’de kendisinden olmayan emekçilerin, köylülerin hak ve taleplerini bastırmak için elinden geleni yapmaktadırlar. Bu insanlar OHAL’i kaldırdıklarını ifade ediyorlar. Fakat OHAL Cumhurbaşkanına verilen olağanüstü yetkilerle devam ettiriliyor. Hak isteyen kitleler baskılarla, tartaklamalarla gözaltına alınmakta ve cezaevlerine konulmakla tehdit ediliyor. Biraz önce de gördüğümüz gibi egemen sınıflar sokaktan çok korkarlar. Onun için gidin açıklamalarınızı nerede yaparsanız yapın diyorlar. Yüksel’de yapamıyorsun, Sakarya’da yapamıyorsun, Ulus’ta yapamıyorsun. Nerede yapacaksınız? Buna ilişkin yer de gösterilmiyor. Bunun kısaca anlamı, “Padişahım çok yaşa demekten” başka hiçbir konuşma hakkınız şansınız yok’ demektir.”

    Cebrail ARSLAN/ANKARA 

     

     

  • Ekonomik kriz hediyelik eşya satıcılarını da vurdu-VİDEO

    Ekonomik kriz hediyelik eşya satıcılarını da vurdu-VİDEO

    PİRHA- Ankara’da beş yıldır hediyelik eşya üretimi ve satışı yapan Hüseyin Ünal, aldıkları bütün ürünlerin yurt dışından geldiği ve dolar endeksli olduğu için ekonomik krizden ilk kendilerinin etkilendiğini vurguladı.

    Hüseyin Ünal, beş yıldır Ankara’da hediyelik eşya üretimi ve satışı yapıyor. Asıl mesleği kösele, deri işleme olan Ünal’ın ilk başlarda ilgiyle başlayan hediyelik eşya serüveni sonraları mesleğe dönüşmüş. Şimdi geçimini bu işle sağlayan Ünal, ekonomik krizden en önce kendilerinin etkilendiğini söyledi.

    “DOLAR ARTINCA İLK BİZ ETKİLENİYORUZ”

    İmalathanede yaptıkları ürünleri toptan sattıklarını söyleyen Ünal, perakende satış yapan dükkanlara ürün sattıklarını ve meraklılarının da aldığını belirtti. Aldıkları tüm malzemelerin yurt dışından geldiği için dolar ve euro endeksli olduğunu söyleyen Ünal, “Dolar artınca anında maliyetimiz artıyor. Yüzde 100 rakamlar da artı. Bu gördüğünüz ürünlerde hiçbir yerli imalat yok, hepsi dolar üzerinden geliyor. Tamamıyla ithale dayalı ürünler. Boyasından kağıdına jelatininden tahtasına hepsi yurt dışından. Her şeyi dolar üzerinden alıyoruz. Bu ürünler lüks tüketime girdiği için anında etkiliyor. Bu işte ilk etkilenen biz oluyoruz.”

    Altıncı sınıf öğrencisi Seyit Ali Emici ise dükkanda çalışan bir çocuk işçi. Üç haftadır burada çalışmaya başladığını söyleyen Emici, ücretini günlük alıyor ve günde beş saat çalışıyor. Emici, bu işi sevdiğini ve okul harçlığını çıkardığını söylüyor.

    Cebrail ARSLAN/ANKARA

  • KESK Eş Başkanı Bozgeyik: AKP baskıcı politikalarından vazgeçmeli-VİDEO

    KESK Eş Başkanı Bozgeyik: AKP baskıcı politikalarından vazgeçmeli-VİDEO

    PİRHA – 24 Haziran seçimlerinden sonra yapılan rejim değişikliği ile Türkiye’nin tamamen otoriterleştiğini belirten KESK Eş Genel Başkanı Mehmet Bozgeyik, demokratik siyasetin tamamen etkisiz hale getirildiğini kaydetti.

    Kamu Emekçileri Sendikası Konfederasyonu (KESK) Eş Genel Başkanı Mehmet Bozgeyik, 24 Haziran seçimlerinden sonra Türkiye’nin değişen siyasi atmosferini değerlendirdi.

    Bozgeyik, özellikle 15 Temmuz darbe girişiminin ardından ilan edilen OHAL ile birlikte çıkartılan Kanun Hükmünde Kararnamelerle kamu emekçilerine, emek ve meslek örgütlerine yapılan baskılara dikkat çekti.

    “OHAL KALICI HALE GETİRİLDİ”

    24 Haziran erken seçimlerinin ardından yapılan rejim değişikliğiyle Türkiye’nin tamamen otoriterleştiğini, demokratik siyasetin tamamen etkisiz hale getirildiğini kaydeden Bozgeyik, şöyle devam etti:

    “Yeni rejimle birlikte Cumhurbaşkanlığı sistemi üzerinden birçok KHK yayınlandı. Onlardan birisi iki yıldır devam eden OHAL’in kaldırılması kararnamesiydi. Ancak çıkartılan bu OHAL kararnamesine baktığımızda bunun bir aldatmacadan ibaret olduğu, o günden bu yana devam eden uygulamalarla açıkça ortaya çıktı. Aslında Türkiye’de OHAL kaldırılmadı, kalıcı hale getirildi. 12 Eylül döneminde uygulanan sıkıyönetim yasaları yine Türkiye’nin güvenlikli politikalarından kaynaklı uzun süre maruz kaldığımız OHAL bölge valilik uygulamaları 81 ile yayılmış oldu. Doğal olarak bu yeni uygulama ile birlikte valilere aşırı yetki verilerek hem toplantı ve gösteri haklarına yönelik açıktan müdahale, yine şehirlere giriş çıkışlarda valilerin yetkileri artırılarak istedikleri bireyi kurum temsilcisini, siyasetçisini, o ilin sınırları içerisine almama, uzaklaştırma gibi çok aşırı yetkilerle donatıldı. Bu yeni KHK anayasadaki ifade, düşünce özgürlüğüne yine 2911 sayılı toplantı ve gösteriye katılma hakkına yönelik özgürlüğümüze yine Türkiye’nin imzalamış olduğu uluslararası ILO sözleşmelerinin 30, 35 ve 87 nolu maddelerine aykırı bir şekilde yürürlüğe konuldu.”

    ORTAK MÜCADELE VURGUSU

    Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik krize de değinen Bozgeyik, krizin bedelini sol ve sosyalist kesimler, emekçiler ve mazlum halk yerine siyasi iktidarlar ve kriz sürecinden nemalanan spekülatörlerin ve uluslararası sermaye ile işbirlikçilerin ödemesi gerektiğine vurgu yaptı. Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik krizin çözülebilmesi için yeniden demokratik ve hukuksal normlara dönülmesi gerektiğine işaret eden Bozgeyik, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “AKP’nin uygulamış olduğu baskıcı, otoriter, faşizan politikalarından bir an önce vazgeçmesi ve bu Cumhurbaşkanın kararnamesinde OHAL’in kalıcı hale getirilmesine ilişkin düzenlemelerin de ortadan kaldırılmasına yönelik somut adımlar atması gerekiyor. Ancak AKP şunu çok iyi biliyor; demokratik bir ortamda, demokrasinin gelişmiş olduğu bir ortamda hem bu yeni rejimi inşa edemeyeceğini, hem de bu kriz sürecini yönetemeyeceğini bildiği için bu baskı politikalarını sürekli ve kalıcı hale getirmeye çalışıyor. Biz KESK olarak Türkiye’deki emek ve demokrasi güçleriyle birlikte yine demokratik siyasetten yana tutum alan; barıştan, özgürlüklerden, seküler yaşamdan yana olan tüm kesimlerle birlikte yeni dönemde bu baskı politikalarına karışı antidemokratik, totaliter, uygulamalara karşı ortak bir mücadelenin şart olduğunu buradan bir kez daha işaret ediyoruz. Tüm yasakçı zihniyete, bu uygulamalara karşı da asla geri adım atmayacağımızı bir kez daha buradan kamuoyu ile paylaşmak istiyoruz.”

    Cebrail ARSLAN/ANKARA

  • HDP’li Vekil Özen: Ekonomik krizi yaratanlar bedelini kendileri ödemeli

    HDP’li Vekil Özen: Ekonomik krizi yaratanlar bedelini kendileri ödemeli

    PİRHA- HDP’nin Alevi milletvekillerinden Zeynel Özen, “Ekonomik krizi yaratanlar bedelini kendileri ödemelidir” dedi. Özen, “Cumhuriyetin 80 yıldaki tüm ekonomik kazanımlarını özelleştirmelerle yandaşlara ve Arap sermayesine akıtanların bu krizdeki sorumluluğu asla görmezden gelinemez” vurgusunu yaptı. 
    HDP’nin Alevi vekillerinden İstanbul Milletvekili Zeynel Özen, yaşanan ekonomik krize ilişkin yazılı bir açıklama yaptı.
    “Ekonomik krizi yaratanlar bedelini kendileri ödemelidir” diyen Özen, “Türk lirasının değer kaybetmesiyle dolar dahil tüm döviz kurlarının yükselişinin sorumlusu biz sosyalistler, Aleviler, Kürtler veya yoksul Türk halkı değiliz. Bizler yıllardır bu ekonomik düzenin bir talan ekonomisinden ibaret olduğunu ve insana ve bilgiye yatırım yapmadan kurulan tüm saray düzenlerinin eninde sonunda bir yerlere toslayacağını defalarca kez dile getirdik” dedi.

    “FAKİRLEŞEN HALK SADAKA EKONOMİSİNE BAĞIMLI HALE GETİRİLDİ”

    “Cumhuriyetin 80 yıldaki tüm ekonomik kazanımlarını özelleştirmelerle yandaşlara ve Arap sermayesine akıtanların bu krizdeki sorumluluğu asla görmezden gelinemez” diyen Özen şöyle devam etti:
    “AKP’nin halkı kandırmak için icraat olarak “Yap-İşlet-Devret” modelleriyle birileri zengin edilirken, fakirleşen halk sadaka ekonomisine bağımlı hale getirilerek, sadece seçim dönemlerini kurtarmaya yönelik politikalarla ülke ekonomisi ciddi bir bataklığa saplanmıştır.
    AKP iktidarı tek adamlık rejiminin temellerini attığı, otoriterleşme ve antidemokratikleşme sürecini başlatmasıyla, ülkemiz artık dünyada hiç kimseye güven vermeyen öngörülemeyen ekonomiler arasına girdi. Bu iktidar emperyalistlerle işbirliği içerisindeki mezhepçi Arap ülkeleriyle aynı safta taraf olduğu bir kirli savaşın ekonomik sonuçlarına, şimdi anti-emperyalist söylemlerle herkesi ortak etmeye uğraşmaktadır. Milliyetçi söylemlerin ardına sığınıp, kendi yarattıkları krizi bir milli ekonomik savaş gibi sunarak tüm muhalefeti batırdıkları gemiye çekme peşindeler. Milli gelirin önemli bir kısmını kendi lüksleri için harcayıp saraylarda oturanlar bugün bu ekonomik dar boğazın bedelini bu memleketin emekçilerine ve yoksul halkına ödetmeye çalışıyorlar.”
    Milletvekili Zeynel Özen, iktidarın kendi yarattığı çöküşü bile milli avantaja çevirmeye çalıştığını belirterek şunları kaydetti:
    “Ortadoğu’nun gerici iktidarlarıyla beraber bölgedeki kaosa katkı sunarak bugünlerin temelini atan iktidar, kendi yarattıkları çöküşü bile bir milli avantaja dönüştürme hevesinde. Oysa TL’nin son haftalarda yaşadığı büyük değer kayıplarıyla mağdur edilenler; saraydakiler değil bu memleketin emekçileri ve yoksul halkıdır. Dolayısıyla ekonominin bu noktaya gelmesinde sorumluluğu olanlar kimse, siyaseten bedelini ödemesi gerekenler de sadece onlardır.”
    HDP İstanbul Milletvekili Zeynel Özen, bundan sonra yapılması gerekenleri de şöyle sıraladı:

    “-Doğaya, çevreye ve insana zarar veren “Kanal İstanbul” projesi gibi milli servetin israfı anlamına gelen rant projelerinden bir an önce vazgeçilmelidir. 

    -Yatırım planları betondan ziyade insana ve bilgiye yapılacak şekilde yeniden yapılandırılmalıdır.

    -Ekonomiyi damatlardan ziyade teknokratlara bırakarak işin uzmanlarının profesyonel tavsiyeleri doğrultusunda bir çözüm yolu bulunmalıdır.

    -Merkez bankasının tek bir kişinin ağzından çıkan sözlerle kararlarının şekillenmeyeceğinin garantisi verilerek, tamamen özerk bir yapıya kavuşmalıdır.

    PİRHA/İSTANBUL
  • HDP: Ekonomik savaş yok; iktidarın yanlış ekonomik ve politik tercihlerinin yarattığı kriz var

    HDP: Ekonomik savaş yok; iktidarın yanlış ekonomik ve politik tercihlerinin yarattığı kriz var

    PİRHA – HDP Parti Sözcüsü Saruhan Oluç, ekonominin durumuna ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın açıklamalarına dikkat çekerek “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Bayburt’ta ‘Yastık altındaki dövizleri bozdurun, bu bir milli mücadeledir, ekonomik savaşı kazanacağız’ sözleri sadece yaşanan krizi örtme çabasıdır. Ortada bir ekonomik savaş yoktur; iktidarın politik ve ekonomik tercih ve uygulamalarının yarattığı kriz ve fiyasko vardır” dedi. 

    HDP Parti Sözcüsü ve İstanbul Milletvekili Saruhan Oluç, Türkiye ekonomisinin durumuna ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bu konudaki açıklamalarına dikkat çekti. Oluç yaptığı yazılı açıklamada şunları ifade etti:

    “KRİZ YOK DİYENLER AÇIKÇA YALAN SÖYLÜYOR”

    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Bayburt’ta ‘‘Yastık altındaki dövizleri bozdurun, bu bir milli mücadeledir, ekonomik savaşı kazanacağız’’ sözleri sadece yaşanan krizi örtme çabasıdır. Ortada bir ekonomik savaş yoktur; iktidarın politik ve ekonomik tercih ve uygulamalarının yarattığı kriz ve fiyasko vardır.

    Artık şu çok açık ortaya çıkmıştır ki, ‘kriz yok’ diyenler açıkça yalan söylüyor. En başta da iktidar koalisyonu, yandaş medya ve akademi çevreleri geliyor. Saat başı kur artışının yaşanması, döviz alım-satım farkının gittikçe artması, ekonomik dengelere ve işleyişe yönelik güvenin yıkıldığına dair önemli işaretlerdir. Bütün bunlar aynı zamanda yönetememe krizinin de önemli göstergeleridir. OHAL hukuksuzluğunun kalıcılaşması ve bu durumun yolsuzluk ve israf düzenine duyulan güvensizlikle birleşmesi krizi tetiklemiştir.

    24 Haziran’dan sonra Türk Lirası yüzde 33 oranında değer kaybetmiş, üretici enflasyonu yüzde 25’e yükselmiş, faiz oranları yüzde 25 bandına çıkmış ve işsizlik oranları iki haneli olmuştur. Gün geçtikçe enflasyon ve hayat pahalılığı, borçlanma büyümektedir. Bugün halk dünden daha fakirdir. Yarın ise maalesef bugünden daha fakir olacaktır. Türk Lirasının değer kaybetmesinin anlamı budur. Ama öte yandan ülke hızla bu iktidar eliyle uçuruma sürüklenirken, elbette bu türbülanstan büyük rant ve kazanç elde eden iktidar yandaşları da mevcuttur.

    “100 GÜNDE 400 PROJE YALAN RÜZGARI”

    Hem siyasi hem de ekonomik krizin müsebbibi olan bu iktidar, kurduğu otoriter rejimle yanlışlarının bedelini halklarımıza, işçi ve emekçilere ödeterek yoluna devam etme peşindedir. Yaşanan krizi finansal alanda atılacak adımlarla, para politikalarıyla veya rantçı, talancı ve verimsiz harcamalara dayanan 100 günde 400 proje gibi yalan rüzgarları ile durdurmayı düşünen iktidar yanıldığını görecektir. Hamasetle ekonomi ve ülke yönetimi yürütülemez. ‘Onların doları varsa bizim Allahımız var’ gibi kamyon arkası yazıları ile veya ‘dış güçlere karşı ekonomik savaş yürütüyoruz’ safsataları ile süreç yönetimi yapmak, yarın daha ağır ekonomik sonuçları işçinin, emekçinin, yoksulun, çiftçinin, esnafın, üreticinin omuzlarına yıkmak demektir.

    “ÇÖZÜM İÇİN SİYASAL ADIMLAR ATILMALI”

    Biliyoruz ki, çözüm sadece ekonomik alanda yapılacaklarla sınırlı değildir, çözüm için siyasal adımlar atılması gereklidir. Tek kişi yönetimine ve tekçi anlayışa değil çoğulcu demokrasiye; üstünlerin hukukuna değil hukukun üstünlüğüne; yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığına; savaş politikaları yerine barış politikalarına dayanan, İmralı’da tecriti sonlandırıp Kürt sorununda demokratik çözüme yönelen bir siyaset anlayışı ile ancak sonuç almak mümkün olabilir. Rantçı ve yandaşı besleyen açgözlü sermaye düzenine, hukuksuzluk ve tek adam keyfiliğine son verilmedikçe, faşizmin kurumsallaşması karşısında demokratik cumhuriyetin özellikleri geliştirilmedikçe, bu krizin orta ve uzun vadeli olarak aşılması mümkün değildir.

    Bizler bu iktidarın yarattığı krizin faturasının halka ödetilemeyeceğini bir kez daha vurguluyoruz. Bu iktidarın ekonomi politikalarını ve siyasi kurgusunu kabul etmeyen, itiraz eden herkesi ortak mücadeleye çağırıyoruz. Yapılması gereken dayanışma içinde bu gidişe karşı ortak ve birleşik mücadeleyi, direnişi büyütmek, barış ve demokrasiyi kurma mücadelesini yükseltmektir. (HABER MERKEZİ)

     

  • HDP Eş Genel Başkanı Kemalbay PİRHA’ya konuştu: Biz bu karanlığı dağıtacağız!-VİDEO

    HDP Eş Genel Başkanı Kemalbay PİRHA’ya konuştu: Biz bu karanlığı dağıtacağız!-VİDEO

    PİRHA- HDP Eş Genel Başkanı Serpil Kemalbay, gündeme dair PİRHA’nın sorularını yanıtladı. AKP iktidarının Türkiye’yi kaosun içine sürüklediğini ifade eden Kemalbay, “Biz bu karanlığa karşı halkların umuduyuz. Mutlaka bir yol, bir çözüm ve çareyi el birliğiyle bulacağız ve bu karanlığı dağıtacağız” diye konuştu. 

    Röportajın Videosu

    HDP Eş Genel Başkanı Serpil Kemalbay, PİRHA’nın sorularını yanıtladı. Son günlerde toplumda infial yaratan Aysel Tuğluk’un annesi Hatun Tuğluk’un cenazesine ırkçı saldırıya ilişkin, “Devletin göz yumması olmadan, devletin parmağı olmadan bu tür provokasyonlar gerçekleşemez bunu biliyoruz. Sivas’tan biliyoruz. Çorum’dan, Maraş’tan biliyoruz” dedi.

    Türkiye’de siyasal İslam içerikli bir devlet inşa edildiğini belirten Kemalbay, toplumun yarattığı bütün değerlerin iktidar tarafından yağmalandığını vurguladı.

    Basının OHAL kararnameleriyle susturulmasına ilişkin sorumuzu yanıtlayan Kemalbay, “Herkes bir medyadır. Herkes sesini, sözünü söyleyebilir, ulaştırabilir. ‘Bu hepimizin artık sorumluluğu olmuştur’ deyip bulunduğumuz yerden sosyal medya mecralarını daha çok kullanarak bunu hayata geçirmeye çalışıyoruz” dedi.

    AKP iktidarının Tükiye’yi kaosun içine sürüklediğini ifade eden HDP Eş Genel Başkanı Serpil Kemalbay, “Biz bu karanlığa karşı halkların umuduyuz.   Mutlaka bir yol, bir çözüm ve çareyi el birliğiyle bulacağız ve bu karanlığı dağıtacağız” diye konuştu.

    İşte HDP Eş Genel Başkanı Serpil Kemalbay ile yaptığımız röportaj…

    “DEVLETİN PARMAĞI OLMADAN BU TÜR PROVOKASYONLAR GERÇEKLEŞEMEZ”

    Geçtiğimiz günlerde Aysel Tuluk’un annesi hayatını kaybetti. Ankara’da toprağa verilirken ırkçı saldırılara maruz kalındı. Taşlı sopalı saldırıda bulundu ırkçılar. Cenaze tekrar mezardan çıkartılmak zorunda kalındı. Bu saldırı toplumda müthiş bir infial yarattı. Siz de cenazeye katılmıştınız. Bunu nasıl değerlendirirsiniz?

    Ben de oradaydım. Belki de insanlık tarihinin en önemli utanç anlarından bir tanesiydi. Çünkü Hatun anneyi yattığı yerden çıkartmak durumunda kaldık. Bir küçük gruptular. Öfkeyle saldırgan bir şekilde içeriye geldiler ve ‘Burada Aleviler, Kürtler, Ermeniler defnedilemez. Burası Ermeni toprağı değil’ diyerek başlayan daha sonra tekbir sesleriyle yükselen bir saldırıya maruz kaldık orada. Yaşanan bu saldırının temelinde yatan aslında son 15 yıldır AKP saray iktidarının yarattığı o kutuplaştırmacı politikalar, insanları birbirinden uzaklaştıran, inançlarıyla, kimlikleriyle, kültürleriyle birbirine karşı kışkırtan bir siyasi iklim var. Bu siyasi iklimin aslında ne kadar büyük bir tehlike yarattığını, toplumda aslında büyük bir dinamit görevi gördüğünü biz önceki gün Hatun annenin cenazesinde gördük. Evinin karşısındaki mezarlığa gömülmek istiyor. Kendi vasiyeti ve buna karşılık da böyle bir şeyle karşı karşıya kaldık.

    “MÜNFERİT BİR OLAY DEĞİL”

    Bu münferit bir olay değil. Türkiye tarihinde de buna benzer pek çok olay var. Devletin göz yumması olmadan, devletin parmağı olmadan bu tür provokasyonlar gerçekleşemez bunu biliyoruz. Sivas’tan biliyoruz. Çorum’dan, Maraş’tan biliyoruz. Pek çok buna benzer katliam, saldırı ve provokasyon yaşadı bu ülke. Bu da onlardan bir tanesiydi. Arkasından gelen büyük bir infial oldu. Toplum duyarlı davrandı, insanlık ayaklandı. Bunun üzerine de bu sefer hükümet sanki sahip çıkıyormuş gibi bir hava içerisinde. Bunun kesinlikle doğru kavranması gerekiyor. Hükümetin sadece örtbas etme, geçiştirme eylemidir bu. Bu topluma çok büyük bir kötülük yapmak istiyorlar. Bu toplumu kutuplaştırmak, birbirinden ayrıştırmak, bölmek istiyorlar. Buna karşılık biz kardeşçe bir arada yaşamayı hala savunmaya devam edeceğiz. İnsanların barış içinde yaşaması kadar barış içinde mezarında uyuması da yatması da önemli bu topraklarda. Ermeni mezarlıklarına nasıl saldırıldığını, nasıl bakımsız bırakıldığını biz görüyoruz. Azınlıklara yönelik onların inanç mekanlarına yönelik nasıl davranıldığını biliyoruz. Alevi toplumuna nasıl yaklaşıldığını, Alevi inanç kurumlarına nasıl yaklaşıldığını görüyoruz. Bütün bunların bir göstergesi, fotoğrafı oldu. Buna karşılık biz yine birlikte, ortak bir yaşamı savunmaya devam edeceğiz. Halkları birbirine düşürmeye çalışan bu politikalara karşı el birliğiyle mücadelemizi sürdüreceğiz.

    “SİYASAL İSLAM İÇERİKLİ YENİ DEVLET İNŞA EDİLİYOR”

    Türkiye’de 15 yıldır AKP iktidarda. Bu 15 yılda çok şey yaşandı, çok şey değişti.  Türkiye’nin içinde bulunduğu şu andaki genel siyasi gidişatını, OHAL kararnameleriyle ülkenin yönetilmesini nasıl değerlendirirsiniz?  Türkiye nasıl bir rotaya giriyor?  

    Türkiye’de önemli noktalar, kırılma noktaları hep olmuştur. Diyelim ki 50’ler, 60’lar, 70’ler, 80’ler. Hep darbe süreçleriyle biz bu kırılma noktalarını yaşadık. Güç kaymaları olmuştur. Ekonomik sistemde yeni dönüşümler olmuştur. Dünya küresel sisteminin Türkiye’deki yansımalarıyla birlikte Türkiye’de halkların, işçi sınıfının, emekçilerin ayaklanmasıyla, başkaldırısıyla karşı karşıya kaldıklarında egemenlerin orada zor kullanarak, darbe süreçleriyle müdahale ettiğine biz hep tanık olduk. Şimdi de aslında benzer bir süreçle karşı karşıyayız. Belki diyebiliriz ki bu dördüncü bir kırılma noktasıdır ve bu kırılma noktasının da temelinde yatan şey Türkiye’nin demokratikleşme sorunudur. Gittik, geldik, dolaştık şimdiye kadar barış süreci denildi, başka şeyler denildi. Ama en son gelinen noktada yine Türkiye egemenleri statüko anlayışı etrafında yeni bir statüko yaratarak Kürt sorununun barışçıl demokratik çözümünün üstünü örtmek istiyorlar. Halkların birlikte yaşama olanaklarını dinamitlemek istiyorlar. Buna karşı bizlerin, demokrasi güçlerinin bir tutum sergilemesi gerekiyor. Aslında bizim bir karar vermemiz gerekiyor artık. Farklı düşünen kesimlerin AKP saray rejiminin kurmak istediği yeni devlete karşı ki bu yeni devleti tarif edersek siyasal İslam içerikli, yani kendi ideolojik yapısını buradan temellendirmeye çalışan, kendi ekonomik yapısını neoliberal, talancı, yağmacı bir şekilde kurumsallaştırmaya çalışan bir militarist devlettir bu.

    “TÜRKİYE TOPLUMUNUN YARATTIĞI BÜTÜN DEĞERLER YAĞMALANIYOR”

    Din soslu bir devlet mi bu? 

    Din sosludur. Siyasal İslamı araçsallaştırarak daha doğrusu inancı araçsallaştırarak, militarizmi en etkin bir şekilde politika aracı kılarak, cinsiyetçi yapısını muhafaza ederek ve cinsiyetçiliği daha da ileriye götürerek toplumu bu anlamıyla geriye, özellikle kadınların kazanımlarını geriye götürerek yeni devlet sistemi inşa edilmek isteniyor. Bu yeni devlet sisteminin ekonomik yapısı da neoliberal sistemdir. Bu ekonomik yapı oldukça keyfileşmiş, tamamen yağmaya, talana, iştihatçı politikalara bağımlı hale gelmiş bir yapıdır. Türkiye’nin şimdiye kadar üretime dayalı ekonomisinin de dışında bir ekonomiye kendisini dayandırmaya çalışıyor. Hem ideolojik temeli açısından hem de ekonomi temeli açısından oldukça zayıf argümanlara dayanıyor. Çünkü bir ekonomik temelini aslında oluşturamıyor. Onun için varlık fonları kurmaya çalışıyor. Türkiye toplumunun bugüne kadar yarattığı bütün değerleri yağmalamaya çalışıyor, özelleştirmeye çalışıyor. Kamu birikimlerini özelleştirerek ekonomik birikimini sağlamaya çalışıyor ya da doğayı talan ederek, insan emeğini talan ederek, yağmalayarak bu birikimi yaratmaya çalışıyor. Ama bu da zayıf bir temeldir. O yüzden büyük de bir sancı da yaşıyor. Yani öyle kolay bir şekilde yeni devlet inşa edebilmesi de mümkün görünmüyor.  Bu ancak kendi kendine ortadan kalkabilecek bir sorun değil. Türkiye ezilenleri açısından, halkları açısından. O yüzden de demokrasi güçlerinin, emek güçlerinin ve demokrasi dinamiklerinin bir eksen etrafında, bir program etrafında yan yana mücadelesini de gerekli kılıyor.

    HDP’de Halklar ve İnançlar Komisyonu var. Neden böyle bir komisyona ihtiyaç duyuldu?

    Bu olmazsa olmaz bir şey. Çünkü bütün toplumsal kesimlerin kendi sorunlarını kendileri tanımlamalılar ve tarif etmeliler. O kimliğe, kültüre, inanca ifade ettikleri talepler etrafında partilerin, siyasetin çözüm üretmesi gerekiyor ve kendi politik yol haritasını buna göre çizmesi gerekiyor. Biz de inanç komisyonunu  kendi sözünü ve taleplerini oluşturan bu kesimlerle ilişkimizi geliştirmek için kurduk. Aynı zamanda bütün inançların ve kimliklerin kardeşçe bir arada olduklarını ve birbiriyle diyalog içerisinde olmaları gerektiğini düşünüyoruz. Bu açıdan da birbirine yaklaşan, birbirini aynı masa etrafında oturarak dayanışan, empati kuran bir yönelimin de olmasının önemli olduğunu düşünüyoruz. İnançlar komisyonunda her inançtan farklı farklı inançlardan üyelerimiz bir araya geliyorlar ve birlikte çalışıyorlar.

    “ERDOĞAN’IN TALİMAT VERMEDİĞİ HİÇ BİR ŞEY GERÇEKLEŞMİYOR”

    Türkiye’de pek çok hak ihlali yaşanıyor. İnsan hakkı ihlali yaşanıyor ve IŞİD bombalarıyla binlerce insan katlediliyor. Bölgede Kürt illerinde insanlar öldürüldü. Bodrum katlarında yakıldı. Bütün bunlar ülkede yaşanırken Arakan meselesi gündeme geldi geçtiğimiz haftalarda özellikle. Buraya hükümet ve yandaşları hatta Cumhurbaşkanı’nın eşi çok ilgi gösterdi oralara kadar gittiler. Peki neden Türkiye’de olup bitenlere bu kadar gözler, kulaklar kapalı. Bu durumu siz nasıl okuyorsunuz?

    Tam da sizin söylediğiniz gibi aslında. Arakan’da yaşanan oradaki Müslüman halk Müslüman olsun başka inançtan olsun insan. İnsanlığa yapılan bir saldırı var, katliam var, zorla yerinden edilme var, kıyım var. Aynısı bu coğrafyada hemen yanı başımızda çok yakın; her gün de yaşıyoruz yani. Cizre’de, Sur’da, Silopi’de, Şırnak’ta yaşadık yaklaşık bir buçuk, iki yıl oluyor. Aynı zamanda bugün SİHA’larla insanlar, siviller öldürülüyor. Her gün bir katliamla karşı karşıyayız. Bu çifte standart aslında başkalarının acısı üzerinden politika yapmaktan kaynaklanıyor ve yine kutuplaştırıcı politikaya bu acıları alet etmekten kaynaklanıyor. ‘Arakan’daki Müslüman halkın acısına derman olmaya gidiyorum’ diyerek aslında buradaki günahlarını, suçlarını buradaki katliamlarını görünmez kılmaya çalışıyorlar. Ama tabi ki günümüz dünyasında gizleyebilme, kamufle edebilme şansları yok. Ne kadar medyaya ambargo koysalar da ne kadar bu ülkenin halklardan yana politika yapan siyasetçilerini rehin alıp hapishanelerr tıksalar da ne kadar seçilmiş belediyelere kayyumlar atayıp oralarda hayatı tamamen abluka altına alsalar da yine de bu gerçekliği gizleyemiyorlar, gizleyemeyecekler. O yüzden soruluyor kendilerine. ‘Yani Arakan’a bu kadar ilginiz var da peki Hakkari’deki silahlı insansız hava araçlarıyla öldürülen köylüleri niye inkar ediyorsunuz?’ bu soruyu onlara açıkça sormak gerekiyor. Şapatan’da köylülere işkence yapılıyor köy meydanında toplanarak. kadınlar taciz ediliyor, çocuklar taciz ediliyor, insanlık ayaklar altına alınıyor. Bunu yapan zaten iktidarın kendisi. Bunun emrini veren Erdoğan’ın kendisi. ‘kadın da olsa, çocuk da olsa gözünün yaşına bakmayacağız’ diyen kişi Erdoğan’dır. Erdoğan’ın bugün talimat vermediği hiçbir şey bu coğrafyada olmuyor, gerçekleşmiyor. Çünkü biz şu anda fiilen bir tek adam rejimini yaşıyoruz, tek adam sistemini yaşıyoruz. Yine SİHA’lara baktığımız zaman SİHA’lar bir teknoloji harikası olarak ballandıra ballandıra anlatıyorlar. Kaynının arabasını anlatır gibi işte şöyle önemli, şöyle güzel, böyle güzel. İşte şöyle güzel ve şöyle bir mucize alet diye silah diye tanıtılan şey bir masanın başında bir kişinin düğmeye basmasıyla köyünde çeşmenin başında oturup arkadaşlarıyla, akrabalarıyla mola veren, su içen, karpuz ekmeğini yiyen köylüyü öldüren bir araçtır, silahtır. Biliyorsunuz SİHA’ların öldürdüğü Hakkari’deki bu olayda çok kısa bir süre önce Hakkari’den çıkan dört kişi aynı zamanda bir arama noktasından geçmiş insanlardır. Herkes bunun sivil olduğunu biliyor fakat her gün Erdoğan’dan başlayan başbakana kadar, adalet bakanına kadar, cumhurbaşkanı sözcüsüne kadar herkes tam ada bunun tersini ifade ediyor. İşte Arakan’a öyle yaklaşılıyor, Türkiye coğrafyasındaki katliama da böyle yaklaşılıyor. Çünkü o katliamın faili devlettir, faili bellidir.

    “ARTIK HERKES BİR MEDYADIR”

    OHAL kararnameleriyle ülke yönetilmeye başladığından beri medya da susturuldu. Alevilerin sesi Tv10, ile Yol Tv, İMC Tv, Hayatın Sesi Tv var. Bu kanallar kapatıldılar. Siz nasıl etkilendiniz bu medyasızlıktan? Kendinizi nasıl anlatıyorsunuz?

    Zaman zaman bize şöyle sorular oluyor:  ‘Ne yapıyorsunuz? Göremiyoruz.” Bu kadar sorun oluyor.’ Biz de bu mecraların bize kapatılmasından kaynaklı olarak ulaşamama sorunu yaşıyoruz. Örneğin biraz önce anlattığımız Şapatan’da olsun, Hakkari’deki bu SİHA katliamında olsun heyetlerimiz oluşturuldu hızlı bir şekilde ve raporlamaya gidildi. Daha sonra basın açıklaması yapıldı ve o basın açıklamalarıyla kamuoyuna duyurulmaya çalışıldı. Bütün bu çabalar sonucunda biz sesimizi geniş kesimlere ulaştıramadık. Ama CHP’den bir siyasetçi bir tweet attı ve o olay en geniş çevreye ulaşmış oldu. Çünkü medya onlara henüz o kadar kapatılmış değil. Dolayısıyla biz bu sıkıntıları yaşıyoruz. Özellikle Tv10’un kapatılması, Alevi yayınlarının kapatılması yine Kürdistani programlar yapan yayınların kapatılması demokratik kitle örgütleriyle temasları güçlü demokrasi dinamiği olan basının, medyanın, gerçeği halka ulaştıran, halkın haber alma hakkını savunan ve bunu gerçekleştirenlerin tutuklanması, rehin alınması bütün bunlar gerçekten olumsuz etkiliyor. Fakat biz bu ablukayı, ambargoyu aşmak için sizlerin de sayesinde özellikle herkes bir medyadır. Herkes sesini, sözünü söyleyebilir, ulaştırabilir. ‘Bu hepimizin artık sorumluluğu olmuştur’ deyip bulunduğumuz yerden sosyal medya mecralarını daha çok kullanarak bunu hayata geçirmeye çalışıyoruz. O açıdan buradan sizin aracılığınızla onu da hatırlatmış olalım gerçekten kim yüreğinde insanlık taşıyorsa o aslında artık medyadır. Öğrendiğimiz, bildiğimizi, gördüğümüz her şeyi bir başkasına aktaralım. Haber alma hakkı kısıtlanan, engellenen hatta elinden alınan topluma bu gerçekleri taşıyalım istiyoruz.

    “TÜRKİYE’Yİ KAOSUN İÇİNE SÜRÜKLEYEN BİR İKTİDAR VAR”

    Epey bir zamandır HDP eş genel başkanları tutuklandı. Belediyelere kayyumlar atandı. AKP iktidarı ne yapamaya çalıştı, neden tutukladı vekilleri ve belediye başkanlarını?

    7 Haziran’da biz aslında AKP iktidarını indirdik iktidardan. Bir ara boşluk oldu biliyorsunuz. Dedi ki Erdoğan ‘Ben Türkiye’nin bekasını tehlikede gördüğüm için seçim sonuçlarını iptal ettim ve yeni bir seçime ülkeyi götürdüm.’ Aslında bu özet. Yaşanan şey siyaseten iktidar olamayanların bir darbe gerçekleştirmeleri. 400’ü verin bu iş sulh içinde hallolsun dedikleri şey olmadığı için, o Türkiye’nin barış sürecini ortadan kaldıran, Dolmabahçe Deklerasyonu’nu ve masasını deviren ve Türkiye’yi büyük bir kaosa ve savaş ortamına sürükleyen bir iktidarla karşı karşıya kaldık. Aslında hem dışardaki politikaları açısından hem de içerideki politikaları açısından bölgede saldırgan, Osmanlıcılığa özenen, yayılmacı bir politika  izledi. İçeride de tam bir diktatörlük politikası izledi. Bunları yaparken de araç olarak çatışmayı ve şiddeti kullandı. Bunun için IŞİD ile kurulan ilişkiler devreye sokuldu. Suruç katliamından başlayan 10 Ekim Barış Emek Demokrasi Mitingi’nin katledilmesiyle devam eden süreçler. Hatta onun da biraz öncesinde iktidarını kaybedeceğini anladığında 5 Haziran’da HDP’nin Diyarbakır mitingine de bir bombalı saldırı gerçekleşmişti. Şimdi bu bombalı saldırılar IŞİD saldırılarına baktığımız zaman bütün IŞİD saldırılarının birbiriyle bağlantılı olduğunu da görüyoruz. Bunun engellenmediğini, önlem alınmadığını ve cezasızlık politikasının da hayata geçirildiğini görüyoruz.

    “BU KARANLIĞI MUTLAKA DAĞITACAĞIZ”

    Bugün bizim eş genel başkanlarımız, milletvekillerimiz mahkemeye duruşmaya getirilirken kelepçelenmeye çalışılırken, IŞİD canilerinin, çetelerinin ellerini kollarını sallayarak mahkemelere getirildiklerini ya da salıverdiklerini görüyoruz. Bizim arkadaşlarımız, seçilmişlerimiz, belediye eş başkanlarımız ve belediye başkanlarımız, milletvekillerimiz tutuklu yargılanırken hiçbir hukuka dayanmayan, iddianamelerle fezlekelere dayandırılarak rehin alınmışken, bu insanlar çıkıp gidebiliyorlar. Ayhan Bilgen biliyorsunuz serbest bırakıldı 7 ay rehin alındıktan sonra şimdi Ayhan Bilgen’e tekrar itiraz etmiş savcılık. Biz 5 Haziran’daki saldırıyı gerçekleştirdiği neredeyse kesin olan sanığa verilen tahliyeye itiraz etiğimizde ‘Hayır siz itiraz edemezsiniz.’ demişlerdi. Yani böyle çifte standartların olduğu, cezasızlıkla kayırmanın da gerçekleştirdiği bir savaş politikası, çatışma şiddet politikası gerçekleştiriliyor. Çünkü iktidarını kaybettiği için iktidarını artık bu şekilde sürdürebilir. OHAL ile ve KHK’lerle ilelebet bu ülkeyi yönetmek istiyor. Onun için de bu kadar saldırgan, bu kadar operasyon yapıyor. O yüzden bizim milletvekillerimizi tutukladı. Belediyelere kayyum atadı, belediye eş başkanlarımızı tutukladı. Demokratik siyaseti tasfiye ederek ayakta kalmaya çalışıyor. Elinde sadece silahlar kaldı, zor kaldı, kendisine bağladığı yargı var. Yani saraydan yönetilen yargıyla, saraydan tuşuna bastığı SİHA’larla, saraydan emirler yağdırdığı ordusuyla, polisiyle, özel harekatıyla ve paramiliter güçleriyle tıpkı bizim Hatun annenin cenazesinde karşılaştığımız şekilde paramiliter güçlerle de böyle bir gerçekten karanlık bir ülke yarattı. Fakat umudumuzu asla kaybetmiyoruz. Biz bu karanlığa karşı halkların umuduyuz. Bütün demokrasi güçleri 16 Nisan’da bunu gösterdiler. Bu halkın itiraz etiğini, kendisine dayatılan faşist iktidarı kabul etmediğini gösterdi. Mutlaka bir yol, bir çözüm ve çareyi el birliğiyle bulacağız ve bu karanlığı dağıtacağız.

    “5 BİN PARTİLİMİZ HAPİSTE”

    Ülkede bunca hak ihlali yaşanıyor. İşsizlik var, ekonomi kötüye gidiyor. Pek çok kötülükler yaşanıyor. Ama yeterince ‘muhalefet edilemiyor’ diye toplumda bir eleştiri de var; hem HDP’ye hem CHP’ye yönelik. Bu görüşe katılıyor musunuz?

    Tabi daha güçlü bir muhalefete ve aslında demokrasi mücadelesine ihtiyacımızı var. Bunu el birliğiyle yaratmamız gerekiyor. Bunun önündeki engeller nedir? Aslında bu soruyu herkes kendisine sormalı ve dürüstçe cevap vermeliyiz. Eğer bu cevabı dürüstçe verebilirsek o zaman herkes demokrasi mücadelesinde ve muhalefet dediğimiz mücadele içerisindeki eksiklik tamamlanabilir. Sadece partilere yönelik olarak düşünemeyiz. Partilerin kurumsal yapıları evet burada sorumluluk sahibidir ama bizler de sorumluluk sahibiyiz. Eğer kurumsal yapılar bazı konuları aşamıyorsa, tıkanmışsa, kireçlenmişse, donup kalmışa o zaman halk bu birlikteliği, bu muhalefet etme ve mücadele etme dinamiklerini kendisi yaratır, yaratacaktır. Bugün işsizlik rakamları açıklandı %10.2 ki bu resmi rakamlar. TÜİK’in kozmetik rakamları. Çok daha yüksek olduğunu biliyoruz işsizlik rakamlarının ve özellikle çalışma yaşamının çok büyük acılar yaşadığını, iş cinayetleriyle ve güvencesizlikle baş etmeye çalıştığını biliyoruz. Dolayısıyla biz hem çalıştığımız yerden, yaşadığımız alanlardan, inanç ve kimlikle ilgili yaşadığımız sorunlardan, en temel demokratik sorunlardan hareket ederek içinde bulunduğumuz siyasi yapıları, oy verdiğimiz yapıları zorlamamız gerekiyor. Siyasete katılmamız gerekiyor. Siyasete katılımı engelleyen, bunun için korku kültürü yaratan bir iktidarla karşı karşıyayız. O yüzden bizim 5 bin üyemiz, partilimiz bugün içeride. Sevgili eş başkanlarımız, milletvekillerimiz bugün rehin alınmış durumda. O yüzden herkes muhalefeti eksik görüyorsa, aslında sadece muhalefeti değil mücadeleyi güçlendirecek inisiyatif almalı. Bu inisiyatif hepimizde diye düşünüyorum.

    “15 TEMMUZ ARTIK SARAY DARBESİDİR”

    CHP ile bir ittifak düşünülür mü gelecek seçim için? Bu kapsamda görüşmeler yapılıyor mu?

    Şimdi biz 16 Nisan referandumunu yaşadık. Nasıl yaşadığımızı hepimiz biliyoruz. 16 Nisan meşru olmayan bir referandumdu ve orada kabul edildiği iddia edilen anayasa, toplum anayasası değildir, tek adam anayasasıdır.  15 Temmuz darbesine darbe girişimi diyoruz ama aslında bir darbe gerçekleşti. AKP saray darbesi açık bir şekilde gerçekleşti. 15 Temmuz’u artık böyle anmak gerekiyor. Bu darbeye dayanarak gerçekleşen bir referandum ve iktidar ile karşı karşıyayız. Eğer biz bir seçme gideceksek o zaman eşit koşularda seçim olur değil mi? Demokratik koşullarda olur. Dengenin ve denetimin olduğu koşularda olur. Parlamentonun işlevli olduğu, yasama, yürütme, yargının rollerini oynadığı bir ortamda seçime gidilir. Ama biz bunların tek elde toplandığını parlamentoya da bir darbe yapılarak parlamentonun da işlevsizleştirildiğini görüyoruz.

    “GEÇMİŞTEKİ GİBİ BİR SEÇİM TABLOSU YOK, TOPLUM SÖZLEŞMESİ YAPMAMIZ GEREKİYOR”

    Bu koşullarda seçim ittifaklarıyla olabilecek, bir çözüm üretebileceğimiz, geçmişte yaptığımız şekilde bir seçim tablosu ile karşı karşıya değiliz. Aslında bir mücadele ile karşı karşıyayız. Toplum sözleşmesi yapmamız gerekiyor. Öncelikle de bu meşru olmayan iktidarın meşru olmayan anayasasını ve OHAL’i ve KHK süreçlerini ortadan kaldırmamız gerekiyor. KHK’leri yırtıp atmamız gerekiyor, OHAL’i kaldırmamız gerekiyor. Bizim konuşmamız gereken öncelikli meseleler bunlar. Bunar için bir araya geldiğimiz zaman zaten aslında sorunları da yavaş yavaş çözmeye başlamışız demektir. Daha sonra seçimler gelebilir ve seçimler gerçekten Türkiye halklarının iradesini yansıtabilir. Yani daha demokratik bir seçim sistemiyle, demokratik bir anayasayla gidebileceğimiz bir seçimle ancak böyle gerçekleşebilir. Bizler bütün muhalefet olarak, tarif ettiğimiz tüm kesimler hatta biraz önce bahsettiğimiz toplumun pek çok sorunları var. İşsizlik var, tarımla ilgili sorunlar var. Mevsimlik işçiler yaşamını yitiriyor. Periha,n çadırında vuruldu. Bir mevsimlik tarım işçisiydi. Urfa’dan Samsun’a gitmişti. Böyle o kadar derin sorunlarımız, o kadar üstünde yeterince tartışamadığımız sorunlar var ki; o sorunların sahibi olan herkesin bu sürecin bir parçası olması gerekiyor.

    “OHAL KADINLARA YAPILMIŞ EN BÜYÜK DARBELERDEN BİRİDİR”

    Türkiye’de neredeyse her gün kadınlar bir yakını erkek tarafından öldürülüyor. Kadın cinayetlerinin önüne nasıl geçilir sizce?

    15 yılda binlerce kadın yaşamını yitirdi. Büyük bir sıradanlaşma içerisinde yaşanıyor. OHAL aynı zamanda son dönemde kadınlara yapılmış en büyük darbelerden bir tanesi. Çünkü bu kadına yönelik şiddet meselelerine çözüm arayan pek çok dernek kapatıldı aynen Tv10’un kapatıldığı gibi. Kayyumlar atanan belediyelerin o kadar çok kadınlara yönelik politikası vardı ki; bir kere her belediyede kadın politikaları üreten bölümler, müdürlükler vardı. Onların gerçekleştirdiği şiddete karşı pek çok dernek, meclis, kurum vardı. Bütün hepsi kapatıldı. Yani kadına yönelik şiddetle mücadelenin olanakları demokrasiyi zaten dinamitleyerek ortadan kaldırılıyor.

    “HUKUKSUZLUĞUN OLDUĞU ORTAMDA KADIN CİNAYETLERİ ÖRTBAS EDİLİYOR”

    İnsan hakları savunucuları ajan diye alınıp hapse kondu. Bu kadar keyfiyetin ve hukuksuzluğun olduğu bir ortamda kadın cinayetleri de örtbas ediliyor, gene cezasızlık politikasıyla karşı karşıya kalıyor ve giderek te artıyor. İstatistiklere bakın giderek artıyor. Bunun karşısında kadınlar ne yapıyor öz savunmalarını gerçekleştirmek için o zaman bir araya gelmek durumundalar ya da Nevin’in yaptığı gibi kendini savunmak, topluma bu şekilde itiraz etmek durumunda kalıyor. Böyle bir durumda da Nevin, ömür boyu hapis cezası alırken kadın cinayetlerini işleyen erkeklerse iyi hal indirimi alabiliyorlar. Bu bir erkek devlet anlayışından, erkek yargı anlayışından, erkek adalet anlayışından kaynaklı bir durum. Tabi ki bütün kadınların bu mücadeleyi ve dayanışmayı güçlendirmesi lazım. OHAL’e karşı mücadele, faşizme karşı mücadele aynı zamanda kadınların en önemli gündemlerini oluşturuyor şuanda.

    “EŞ BAŞKAN POZİSYONUM SALDIRIYA MARUZ KALABİLİR”

    Bir kadın eş genel başkan olarak yerleşik olan erkek politikası karşısında bir zorluk yaşıyor musunuz? 

    Şu andaki en büyük zorluğumuz OHAL ve basındaki ambargo, demokratik basın mecralarının kapatılmış olması ve HDP’nin üzerindeki siyasi baskılar, bütün bahsettiğimiz sorunların üstünü örtmüş görünüyor. Bir kadın siyasetçi olarak bizim kolektif olarak mücadelesini verdiğimiz ve kazandığımız haklarımız var. Eş genel başkan olmak ya da eş başkanlık sistemi gibi. Bu sisteme yönelik saldırıların da arttığını biz bu dönemde gördük. Özellikle belediyelerde bir suç olarak tarif ediliyor eş başkan olmak. Suç kategorisine sokuldu ve cezalandırılmaya çalışılıyor. Oradan hareketle de herhalde adım adım partiye yönelecekler ve benim de buradaki bir eş başkan pozisyonum bu anlamıyla bir saldırıya da maruz kalacak. Bu gündelik politikada, siyasette görünememek tabi ki en büyük sorunlardan bir tanesi şu anda.

    Sizi en çok ne mutlu ediyor ya da ne mutlu eder?

    En çok kadınların arasında mutluyum. Onlarla bir şeyler yaparken birlikte mücadele ederken, eylemlerde en çok mutlu olduğum şimdiye kadar hep birlikte şarkılar söylemek, eylem hazırlığında bulunmak, birlikte bir şeylere hazırlanmak, umut etmek, kadınlarla birlikte umut etmek beni en çok mutlu eder.

    “GEZİ’DE BİRBİRİMİZİN ELİNİ TUTMUŞTUK, BUNU DEVAM ETTİRİRSEK BARIŞ GELİR”

    En çok ‘barış gelsin’ diyoruz. Ne olursa bu ülkeye barış gelir sizce?

    Herhalde o da bizlerin yüreğine ve onu ifadesine çok bağlı. Hatun annenin cenazesine gösterilen infial onun bir göstergesi. Eğer biz her çatışmacı ve savaş politikasına böyle yaklaşabilirsek, her ayrımcılığa, ötekileştirmeye bu şekilde yaklaşabilirsek barış gelir diye düşünüyorum. Burada özellikle Alevi toplumunun, kadınların, gençlerin, emekçilerin çok büyük bir rolü olduğunu düşünüyorum. Kürt halkı büyük bir mücadeleyi bugüne kadar taşıdı ve çok bedel ödedi. Barış Anneleri hala barış diyor. Ben iki gün önce onlarla birlikteydim. Bütün acılara rağmen, kuşatılmışlığa rağmen bir sömürge hukukunun uygulandığı o şartlara rağmen kendi bürolarından aşağı inip basın açıklamaları yapmaları bile engelleniyor. Buna rağmen anneler ‘barış gelsin’ diyorlar. Bilge bir halk, bilge bir yaklaşım. Biz batıdan doğru da bu bilgeliği gösterdiğimiz zaman özellikle toplumun en dinamik kesimleri bu konuda daha çok adım attıkları zaman, ellerini uzattıkları zaman bunu başaracağız. Cizre’ye ellerimizi uzatmıştık, daha önce Lice’ye ellerimizi uzatmıştık. Gezi’de birbirimizin elini tutmuştuk. Buna devam edersek bunu güçlendirebilirsek ve buradan vazgeçmezsek, inat edersek barışın geleceğine inanıyoruz. Barış ancak biz istersek gelebilir ve biz yeterince çaba harcarsak, halk buna karar verirse ve bu sorumluluğu almak isterse, bu sorumluluğu alırsa gelir ve almalıyız. Barışın bedeli ne olursa olsun bunu hepimiz ödemeliyiz. Çünkü aksi halde bu tek adam rejimi, faşizm asla gitmeyecek. Bugün faşizm ile karşı karşıya olmamız, bugün Alevi kurumlarının kapatılması, Alevi toplumunun ibadethanelerinin tanınmaması, laikliğin ortadan kaldırılması, inançlara saldırı, kimliklere saldırı bunların altında yatan şey aslında bir halkı esir almak, bir halkı inkar etmek, imha etmek, teslim almaktan kaynaklanıyor. İşte o halk inkar edildiğinde biz de inkar ediliyoruz.

    Bitirirken son mesajınızı alalım Türkiye halklarına ne söylemek istersiniz?

    Ellerimizi bırakmayalım, birlikte barış içinde mücadele edelim. Birlikte bir yaşamı bu topraklarda ortak bir yaşamı savunmaya da el birliğiyle devam etmeliyiz, diye düşünüyorum.

    Röportaj: Nilgün METE

    Kamera ve foto: Suay ABAK