Etiket: ezidiler

  • Şengal Katliamı 4. yılında: Katliamın sorumluları yargılanmalı-VİDEO

    Şengal Katliamı 4. yılında: Katliamın sorumluları yargılanmalı-VİDEO

    PİRHA – IŞİD’in binlerce Ezidiyi öldürdüğü, binlerce kadını esir aldığı Şengal Katliamı’nın 4’üncü yıldönümünde yapılan ortak açıklamalarda, “Tarihin karanlık sayfalarına geçen 3 Ağustos, ‘Kadın Kırımı ve Soykırıma Karşı Uluslararası Eylem Günü’ olarak kabul edilene kadar mücadeleye devam edeceğiz” denildi. 

    IŞİD’in Ezidilere yönelik 3 Ağustos 2014’te Şengal’de gerçekleştirdiği katliamda binlerce insan öldürüldü, binlerce Ezidi kadın IŞİD’liler tarafından esir alındı. 4’üncü yıl dönümünde Adana’da biraraya gelen kadınlar,  “Sadece Şengal’de değil, 10 Ekim Ankara Gar Katliamı’nın, Diyarbakır’da HDP mitingine yapılan bombalı saldırının, Antep’teki düğünü kana bulayanların, Suruç’ta Kobani’deki çocuklara oyuncak götürmek isteyen gençlerin katillerinin peşinde olduğumuzu, adil yargılamanın yapılmasını ve katiller ile destekçilerine hak ettikleri cezanın verilmesi için çabamızı sürdüreceğiz” dediler.

    “İNSANLIK  BÜYÜK BEDELLERLE DENEYİMLENMİŞ DURUMDA”

    Birçok ilde Şengal Katliamı’nın 4. yılına ilişkin Zorla Alıkonulan Kadınlar İçin Mücadele Platformu basın açıklaması gerçekleştirdi. Adana’da HDP il binasında Şengal Katliamının 4. yıldönümü için bir araya gelen kadınlar adına basın açıklamasını HDP Adana Milletvekili Tülay Hatimoğulları okudu. Hatimoğulları, “İnsanlığın, Srebrenitsa’dan, Arjantin’den, Şili’den, Bolivya’dan, Ermenilerden, Süryanilerden, Halepçe’den, Myanmar’dan, Yemen’den, Kobani’den, Afrin’den, Musul’dan, Raqqa’dan ve Filistin’den bu yana yaşadıklarından beri tarihin hangi sayfasına karanlığı, hangi sayfasına aydınlığı yerleştireceğini korkunç acılar ve büyük bedellerle deneyimlemiş durumdadır” dedi.

    “ŞENGAL’İN GERÇEK SAHİPLERİ EZİDİLER”

    Ezidilerin onbinlerce yıllık tarihine yetmiş üç ferman sığdırdığını söyleyen Hatimoğulları, “Ezidiler, 21. yüzyılın en korkunç soykırımına uğramakla kalmadı; binlerce kadın ve çocuk radikal cihadist çete örgütü IŞİD tarafından kaçırıldı. köle pazarlarında satıldı ve halen sayılarının üç bin civarında olduğunu bildiğimiz kadın ve çocukların akıbeti bilinmiyor. Aradan geçen dört yılda başta Ortadoğu olmak üzere savaşın ve silahlı çatışmaların ilk ganimeti görülen kadınlar arasında yine Şengal’in gerçek sahipleri Ezidiler gelmektedir” dedi.

    “EZİDİ KADINLAR SAVAŞ GANİMETİ OLARAK SATILDI”

    Hatimoğulları sözlerini şöyle sürdürdü:

    “3 Ağustos 2014 tarihli soykırımın yanı sıra, Ezidi kadınların IŞİD tarafından ‘savaş ganimeti’ görülerek Arap ülkelerindeki şeyhlere satılması, sistematik cinsel saldırıya maruz bırakılması ya da öldürülerek toplu mezarlara gömülmesi, Ezidi kadın kırımına da yol açmıştır. Benzer şekilde Ermeni, Süryani, Şii Şabak ve Şii Türkmen halklara dönük IŞİD’in saldırıları tüm dünyanın gözleri önünde ve egemen devletlerin korkunç sessizliği içinde gerçekleşmiştir ve halen de devam etmektedir.

    “KADINLAR DİRENİŞİ SEÇTİ”

    Ezidi kadınların, soykırımının ardından susmak, yaşananları kader olarak görmek yerine direnişi, özgürleşmeyi, doğup büyüdükleri toprakları canları pahasına savunmayı seçtiğini söyleyen Hatimoğulları, “Nitekim bu mücadele sayesinde, 2016’da 3 Ağustos tarihinin Kadın Kırımına Karşı Mücadele Günü olarak kabul edilmesi için öncülük yapmışlar, Avrupa’dan Kanada’ya, Avustralya’dan Afrika ülkelerine, Türkiye’den Irak’a kadar dünyanın birçok ülkesinde kadın hareketleri yapılan bu çağrıyı sahiplenmiş, aynı gün aynı dakika tek yürek olarak barbarlığa, vahşete, kıyıma karşı ortak mücadele kararlılığını sergilemişlerdir.

    Zorla Alıkonulan Kadınlar İçin Mücadele Platformu olarak, sadece Şengal’in değil, 10 Ekim Ankara Gar katliamının, Diyarbakır’da HDP mitingine 5 Haziran 2015’de yapılan bombalı saldırının, Antep’teki düğünü kana bulayanların, Suruç’ta Kobaneli çocuklara oyuncak götürmek isteyen gençlerin katillerinin peşinde olduğumuzu; adil yargılama yapılması ve katillerle destekçilerine hak ettikleri cezanın verilmesi için çabamızı sürdüreceğimizi tekrar ediyoruz.”

    “EZİDİLERİN SIĞINDIĞI KAMPLAR KAPATILDI”

    Zorunlu göçe maruz kalan Ezidilerin sığındığı DBP’li belediyelerin kamplarının, atanan kayyımlarca kapatıldığını hatırlatan Hatimoğulları, “Kayyımlar öncesinde kamplarda kendi inançlarını ve kültürlerini özgürce yaşamalarına olanak sağlanan, sağlık, beslenme ve temizlik gibi temel insani ihtiyaçları merkezi hükümetten hiçbir destek almaksızın karşılanan Êzidîler, bir anda ortada bırakılmıştır. Platform olarak AFAD kamplarına yapmak istediğimiz ziyaretler bugüne kadar her seferinde engellenmiştir” dedi.

    “KADIN KIRIMI VE SOYKIRIMA KARŞI ULUSLARARASI EYLEM GÜNÜ”

    Kadınların, tarihin karanlık sayfalarına geçen 3 Ağustos, ‘Kadın Kırımı ve Soykırıma Karşı Uluslararası Eylem Günü’ olarak kabul edilene kadar mücadeleye devam edeceğini söyleyen Hatimoğulları, “Bir kez daha Şengal’de, Rojava’da, Suruç’da, Ankara Garında, Süveyda’da, Stockholm’de yitirdiğimiz kadınları saygıyla, sevgiyle, minnetle anıyoruz” dedi. (HABER MERKEZİ)

  • ‘Afrin’de Ezidiler ve Aleviler için yaşam alanı kalmadı’

    ‘Afrin’de Ezidiler ve Aleviler için yaşam alanı kalmadı’

    Almanya merkezli Tehdit Altındaki Halklar Örgütü, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) ve Özgür Suriye Ordusu’nun (ÖSO) kontrolündeki Afrin’e radikal İslamcı Arapların yerleştirildiğini, kente şeriat hukukunun getirildiğini ve yaklaşık 7 bin Kürt’ten haber alınamadığını ve Ezidiler ve Aleviler için yaşam alanı kalmadığını belirtti.

    Deutsche Welle Türkçe’nin haberine göre Tehdit Altındaki Halklar Örgütü, Afrin kentinin kontrolünün TSK ve ÖSO’ya geçmesinin ardından yaşananlarla ilgili ağır suçlamalarda bulundu.

    Örgüt, kendisi de Afrinli bir Kürt Ortadoğu uzmanı Kamal Sido’nun şu iddiasına yer verdi: “Tüm Kürtçe yazı ve tabelaların kaldırıldığı ve okullardaki Kürtçe derslerinin de yaz tatili sonrasında yeniden müfredata alınmayacağı bilgisini edindik.”

    Örgüt, bölgedeki Kürt aktivistlerin verilerine göre temmuzun ilk yarısında yaklaşık 120 adam kaçırma, yedi cinayet, 10 soygun ve 27 baskının belgelendiğini, ayrıca dört tarlanın da ateşe verildiğini bildirdi.

    “AFRİN’E ŞERİAT GETİRDİLER”

    Sido, “Bu, buzdağının sadece görünen kısmı” derken, sözlerine şöyle devam etti: “Türk ordusunun Afrin’de kontrolü ele geçirdiği 18 Mart’tan itibaren en az üç bin Kürt’ün kaçırıldı. Tahminlere göre toplam yedi bin kişiden de haber alınamıyor.  Bir zamanlar açık ve liberal bir kent olan Afrin’e Arap radikal İslamcıların yerleştirilmesiyle uygulamada şeriat hukukunun yürürlüğe sokuldu. Kente uzun sakallı erkekler ve peçeli kadınların görüntüsü hakim. Başörtüsüz kadınlar artık sokağa çıkmaya cesaret edemiyor. Ezidiler ve Aleviler için yaşam alanı kalmadı.”

    INDEPENDENT DA YAZMIŞTI

    Benzer iddiaları İngiliz internet gazetesi Independent’ın deneyimli Ortadoğu muhabiri Patrick Cockburn de yazmıştı. Cockburn, geçen ay kaleme aldığı yazısında Afrin’de yaşanan sorunları anlatmış, cihatçı ÖSO militanlarının kadınları çarşaf giymeye zorladığını, giymeyenleriyse kafir ya da fahişe olarak nitelediğini öne sürmüştü.

  • Kenanoğlu: Alevilerin talepleri güncellenmeli-VİDEO

    Kenanoğlu: Alevilerin talepleri güncellenmeli-VİDEO

    PİRHA-Aka-Der’in “Halkların ortak mücadelesini büyütmek için bir adım daha” şiarıyla düzenlediği panelde Aleviler adına konuşan HDP’nin Alevi Milletvekili Adayı Ali Kenanoğlu, bugün gelinen noktada Alevilerin taleplerinin yenilenmesi gerektiğini vurguladı. 

    Anadolu Kültür ve Araştırma Derneği (Aka-Der), “Halkların ortak mücadelesini büyütmek için bir adım daha” şiarıyla bir panel düzenledi.
    Aka-Der genel merkezinde yapılan panele HDP İstanbul Milletvekili Adayı Ali Kenanoğlu, Mardin Milletvekili Adayı Tuma Çelik, siyasetçi Azad Barış ve Çerkes aktivist Erdoğan Boz konuşmacı olarak katılırken moderatörlüğünü ise Aka-Der Aktivisti Betül Koca yaptı.

    “TALEPLERİN YENİLENMESİ GEREKİYOR”

    İlk olarak Aleviler adına konuşan HDP’nin Alevi Milletvekili adayı Ali Kenanoğlu, gelinen noktada zorunlu din derslerinin kaldırılması talebinden vazgeçtiklerini çünkü matematik derslerinin bile din dersi haline geldiğini belirtti.

    Alevilerin tüm taleplerinin güncellenmesi gerektiğini ifade eden Kenanoğlu, Alevilerin bununla ilgili çalıştaylar, konferanslar ve forumlar yaptıklarını da ekledi. Alevilerin sorunlarının AKP iktidarı ile başlamadığını kaydeden Kenanoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Örneğin cemevlerinin ibadethane kapsamına alınmayışını sağlayan Bülent Ecevit’tir. Bülent Ecevit’in başkanlığındaki Bakanlar Kurulunda cemevleri ibadethane statüsünden çıkarıldı. Bununla ilgili kanun şöyleydi: İbadethane denmiyordu. Sadece cami deniyordu. Örneğin köyün tanımında okulu olan, çeşmesi olan, şu kadar mezra sayısı ve camisi olan, sonra imar planında bir yer ayırıyorsunuz yol katılım payı ayırıyorsunuz, okul payı ayırıyorsunuz ve cami yeri ayırıyorsunuz. Sonra Avrupa Birliği ilerleme döneminde adını ibadethane olarak koydular. İbadethane koyunca bunu tanımlayalım dediler ve açtılar parantezi (cami, kilise, havra, sinagog) dediler ve parantezi kapattılar. Cemevlerini o ibadethane tanımından çıkardılar. Bu MHP, DSP ortaklığında oldu. AKP döneminde ise cemevi din dersini bırakalım güvenlik sorunu yaşıyorlar Aleviler.  Artık aş, iş sorunu yaşıyorlar. Alevi olduğun için işinden oluyorsun, zaman zaman arıyorlar ben şu şirketten atıldım diyor. Gidiyorsun şirketle görüşüyorsun şirket küçülmeye gidiyoruz diyor yapacak bir şey yok. Ekonomik sıkıntı var diyor. Doğru küçülmeye gidiyor ama 50 kişi çıkaracaksa o 50 kişiyi Alevi ve Kürtlerden seçiyor, Ya da Sünni ve Türk olmayanlardan seçiyor.”

    “BÜTÜN KİMLİKLERİ BİRARADA YAŞAYAN KÖYLER VAR”

    Süryaniler adına konuşan HDP Mardin milletvekili adayı Tuma Çelik ise “Baduk Dağı’nın etrafında bir bölgede Süryaniler yaşıyor, Kürtler yaşıyor, Ezidiler yaşıyor ve kendilerine Arap diyenler yaşıyor. Sınırlarla belirlenmiş coğrafyada yaşamıyor bunlar. Bütün kimlikleri birarada yaşayan köyler var. Ben böyle bir köyde doğdum. Benim köyümde 1974 yılında çıktım köyden 400’e yakın aile yaşıyordu. 370 aile Süryani, 30 aile de Kürt’tü. Bizim yanımızda başka bir köy, çoğunluğu Kürt ve diğerleri ile beraber yaşıyorlardı. Başka bir köy çoğunluğu Arap ve diğerleri ile birlikte yaşıyorlardı. Çok doğal bir yaşamımız vardı ve hiç kimsenin bir diğerini inkar etmediği bir yaşam.” şeklinde konuştu.

    “ZENGİNLİK DİYE BİR YAŞAM VARDI”

    Kendi yaşadığı köyde çoğunluğun Süryani olduğu için Süryanice konuştuklarını ifade eden Çelik, “Çoğunluğu Süryani olduğu için çoğu ortak Süryanice konuşurdu. Kürtler de Süryanice konuşurdu. Ama eve gittiklerinde herkes kendi içinde kendi dilini konuşurdu. Çoğunluğu Kürt olan köyde ortak dil Kürtçe’ydi. Ama diğerleri evlerine gittiklerinde kendi dillerini konuşurdu. Zenginlik diye bir yaşam vardı. Herkes üç dil bilirdi, orada yaşayan insanlardan bir tanesi üç dili bilmiyorsa özürlü olarak görülürdü” dedi.

    “EZİDİLER HİÇ YOK”

    Ezidiler adına konuşan siyasetçi Azad Barış da hayatın düşünüldüğü gibi kolay olmadığını aslında yaşandığı gibi zor olduğunu ifade ederek şunları belirtti:

    “Asuriler, Süryaniler, Aleviler diğer halklar hatta bir kaçının ismini duymadığımız inanç grubundan insanlar halklar vardı. Bunların bir şekilde acı dolu bohçaları yamalı bohçaları var. Biz kendimize baktığımızda kendimizi hiçbir yere koyamıyoruz. Tabi bugün Ezidileri anlatacak değilim. Biz hiç yokuz. Ezidiler hiç yok. Ne Müslüman ne Kürt. Yeni sosyal medyada bizlerle ilgili not düştüklerinde ya da bir haber yaptıklarında Ezidi Kürt diye geçerler.”

    “YİNE DE UMUTLUYUZ”

    35 yıl Almanya’da yaşadığını ve orada Alman olmayanlara bakış açısını anlatan Barış, “Orada her hangi bir vaka olduğunda olaya sebebiyet veren yabancı ise hemen ‘Yabancı şunu yaptı’ derlerdi. Alman olduğu zaman da ‘Bir olay oldu’ denilirdi. Bize en yakın olan Kürt modern hareketi bile bizimle ilgili haber yaptığında Ezidi Kürt diye geçiyor, gerisini siz düşünün. Biz yine de çok umutluyuz. Çünkü kendi umudumuzu bir araya getirebiliyoruz. 370 kişi kalmışız. Çok az çok dağınık değiliz. Bu coğrafyada homojen diyebiliriz. Bu tabi ki iyi bir şey” dedi.

    “CANLI CENAZELER OLARAK YAŞADIK”

    “Biz tarih olarak canlı cenazeler olarak yaşadık” diyen Barış, “Katliamın çocukları bunu çok iyi bilir. Ama bir umudumuz var oda o kadar büyük ki; Çünkü ölüm bedensel ve ruhsal olarak elimine olduktan sonra gerçekleşmiyor. Unuttuğunuz andan itibaren gerçekleşiyor. Eğer unutursanız o zaman ölüm gerçekleşmiş oluyor. Hatıra, hatırat unutulduktan sonra ölüm gerçekleşiyor. Eğer biz bugün burada isek demek ki yaşıyoruz. Ali canın söylediği gibi canlı cenazeler gibi olsak ta unutulmamışız umudumuz var demektir” şeklinde konuştu.

    “ÇERKESLERİ DIŞINDA BIRAKMIŞ OLURUZ”

    KHK ile işinden ihraç edilen Çerkes Aktivist Erdoğan Boz da yaşananları dinledikçe ne kadar acayip bir coğrafyada yaşadıklarının gözler önüne serildiğini vurguladı. Kardeşlik hukukuna çok ihtiyaç duyduklarını ancak işlerinin zor olduğunu belirten Boz, kimlik siyasetine değindi. Boz şunları kaydetti:

    “Kimlik siyaseti kendi içinde açmazları olan bir biçimde doğru temelde kullanılırsa bizim gibi birçok kimliğin yaşadığı coğrafyada bize yol gösterebilecek bir yol da sağlayabilir. Her şeyden önce kendi içinde bir eşitsizlik ilişkisi yaratmayacak şekilde kurgulanmış kimlik siyaseti yürütülmesi gerekir. Bir taraftan eşitsiz ilişkilere karşı çıkarken diğer taraftan farklı bir eşitsiz ilişki kuracak nitelikten arındırmak gerekir. Çerkeslerden bahsedecek olursak Anadolu’da her zaman bir kimlikten bahsedilir. Bunu söylediğimiz andan itibaren Çerkesler açısından eşitsiz bir ilişki yaratılmış oluyor. Kadimler üzerinden bir kimlik siyaseti yapmaya kalktığımızda Çerkesleri bunların dışında bırakıyoruz. Bu aynı Sünni bir kimlik kurmaya kalktığımızda Aleviler ya da dinsel bir kimlik kurmaya kalktığımızda onun içinde olmayan Ezidiler, Süryaniler ve Hristiyanlar dışında kalıyorsa bu da böyle bir şey. Dolayısıyla bu kardeşlik hukukunu gerçekten modern bir hukuk üzerine oturtmamız gerekiyor. Kadimlik ya da kimliklerin kendi arasındaki ilişkiden ziyade modern bir kimlik inşa edip alt kimlikleri inşa edebilmemiz gerekiyor. Böyle olmadığı sürece kendi içerisinde sürekli çatışmalar yaratan yeni eşitsizlikler yaratır. Dolayısıyla da aslen bu solun istediği ya da solun her zaman gözlediği gibi eşit ilişkileri kuramayacak bir siyasete dönüşme riski var.”

    Cebrail ARSLAN/ANKARA

  • HDP’li Doğan: Bir Alevi olarak vergilerimi Diyanet’e helal etmiyorum

    HDP’li Doğan: Bir Alevi olarak vergilerimi Diyanet’e helal etmiyorum

    Diyanet bütçesi üzerine konuşan Doğan, “Diyanet İşleri Başkanlığına ayrılan bütçe, her sene bir önceki yıla kıyasla çok ciddi artışlarla da önemli boyutlara ulaşmış durumdadır. Alevi yurttaşların ve Müslüman olmayan inançlardan insanlarımızın vergisiyle Diyanet bütçesini oluşturuyorsunuz, bunu biz kabul edemeyiz. Bu, doğru ve ahlaki bir durum da değildir. Kurumun literatüründe de böyle bir şey söz konusu” dedi.

    Doğan, “Bir Alevi olarak vergilerimi Diyanet’e helal etmiyorum” diye konuştu.

    Doğan’ın konuşmasının tamamı şöyle:​​​

    “İnsanlığın ulaştığı bilinç ve yaşam düzeyi anlamında kimsenin yaşam hakkı elinden alınamaz. Cinsiyeti, cinsel yönelimi, kimliği, dini ve dili yüzünden kimse dışlanamaz, ezilemez. Aleviler, Hristiyanlar, Asuriler, Süryaniler, Museviler, Ezidiler gibi ezilen ve dışlanan tüm inanç ve kültür grupları üzerindeki baskıların kaldırılması için mücadele etmek de insani bir duruş ve gerekliliktir.

    Zorunlu din dersinin kaldırılması, Alevilerin eşit yurttaşlık taleplerinin kabulü, cemevlerinin ibadet yerleri olarak kabul edilmesi, ayrımcılığa maruz kalan inançların ibadet yerlerine eşit muamele edilmesi, yaşanan tüm kimlik sorunlarının eşit haklar temelinde çözülmesi artık kaçınılmaz bir görev olarak karşımızda durmaktadır. Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması, inanan ve inanmayan tüm kimliklerin kendilerini özgürce ifade etmelerinin olanaklarının yaratılması, eşitlik ve özgürlük kapsamlı laik ülkenin de demokratikleşme sürecine girmesini sağlayacaktır.

    “ZORUNLU DİN DERSİNE SON VERİLMELİ”

    Bu tutum, aynı zamanda Sünni Müslümanların da inançlarının devlet tekelinden kurtarılması, özgürleşmesi ve kendi inançlarını istedikleri için yaşamaları için mücadele anlamına gelmektedir. Açıkçası, özgürlükçü laiklik anlayışının egemen olması temel bir ihtiyaçtır artık. Aslında farklı din ve inanca sahip olan ya da herhangi bir dini inancı olmayan yurttaşların inanç ve vicdan özgürlüğünün, eşit yurttaşlık temelinde anayasal güvenceye kavuşturulması gerekmektedir. Zorunlu din dersleri uygulamasına son verilerek her bir öğrencinin kendi inancı doğrultusunda seçmeli olarak ders ve eğitim alma hakkı yasal güvence altına alınmalıdır. Sivil din eğitimi tümüyle serbest olmalı, Diyanet İşleri Başkanlığı mevcut yapısı yalnızca koordinasyon yapacak kurum statüsüne dönüştürülmelidir.

    Günümüz ihtiyacı göstermiştir ki değerli milletvekilleri, devletin din ve inanç alanından elini çekmesi, din ve inanç işleri topluma, inanç sahiplerine bırakılması artık zorunlu bir durumdur. İnanç topluluklarının örgütlenme özgürlüğünün önündeki tüm engeller kaldırılmalı, kendi inançlarını istedikleri gibi yaşayabilecekleri koşulların hukuk zemini yaratılmalıdır.

    “ALEVİLERİN VERGİSİYLE DİYANET BÜTÇESİ OLUŞUYOR”

    Diyanet İşleri Başkanlığına ayrılan bütçe, her sene bir önceki yıla kıyasla çok ciddi artışlarla da önemli boyutlara ulaşmış durumdadır. Alevi yurttaşların ve Müslüman olmayan inançlardan insanlarımızın vergisiyle Diyanet bütçesini oluşturuyorsunuz, bunu biz kabul edemeyiz. Bu, doğru ve ahlaki bir durum da değildir. Kurumun literatüründe de böyle bir şey söz konusu. Yayın organlarına bakarsanız Müslim ve gayrimüslim kelimeleri kullanılmaktadır. Aslında, bu da ötekileştirici bir anlayıştır, bundan da kurumun derhal uzaklaşması gerekmektedir.

    Diyanet İşleri Başkanlığı, aralarında Kültür ve Turizm, Ekonomi, Kalkınma, Gümrük ve Ticaret, Şehircilik, Dışişleri, Bilim, Sanayi ve Teknoloji, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlıklarının bulunduğu 9 bakanlığın tekil bütçelerinden ve Kalkınma artı Dışişleri artı Avrupa Birliği Bakanlığı ve artı Çevre ve Şehircilik Bakanlıklarının bütçelerinin toplamından fazla bir bütçeye sahiptir arkadaşlar. Çok ciddi bir bütçeyle karşı karşıyayız. Kurum bünyesinde istihdam edilen personelin sayısal dağılımı, merkezi bütçenin, AKP’nin topluma dayattığı tekçi mezhepçi din anlayışını da maalesef ortaya koymasına neden olmaktadır.

    Diyanet İşleri Başkanlığı, yaklaşık 120 bin personel istihdamından kaynaklı her yıl artan bir bütçeye sahiptir. Ayrıca, bütçenin yüzde 93,35’i personel giderleri, sosyal güvenlik giderleri, mal ve hizmet alımı olarak, geriye kalan da transferler ve sermaye giderleri olarak yerini almıştır.

    Diyanet İşleri Başkanlığının yine bu yıl için ek ödenek talebinde bulunduğunu da biliyorsunuz. 2016 kesin hesabına göre 2016 yılı için Diyanete ayrılan bütçeden fazla olarak da 89 milyonu aşkın ödenek gideri olduğu görülmektedir. Yine, Diyanet İşleri Başkanlığının 2017 yılı için 1,3 milyar liralık ek ödenek talebinde bulunduğu da basına yansımıştır.

    “ALEVİLERE YÖNELİK SALDIRILARA KARŞI DİYANETİN BİR TEPKİSİ OLDU MU?”

    ABD Başkanının Kudüs’le ilgili verdiği karar inanç kurumları tarafından ağır bir şekilde eleştirilmiştir. Ama bizim ülkemizde verilen kararlarda Diyanet İşleri Başkanlığı bu konuda bir tavır alabilmekte midir? Hiç duydunuz mu bir açıklamasını? Özellikle Alevilere yapılan yok sayma ve yönelimlere ilişkin, ev işaretleme ve benzeri ötekileştirme çalışmalarına karşı Diyanet İşleri Başkanlığının bir tepkisi, açıklaması olmuş mudur? “Bu bir provokasyondur, bu provokasyona gelmeyin. Barış içerisinde, inançlar, birbirinize saygılı olun” diye bir açıklamasını duydunuz mu arkadaşlar?

    Özellikle Diyanetin ölümler sonrası yapılan uygulamalara sessiz kalması bu kurumun ne durumda olduğuna da ayrıca bir işarettir. Bildiğiniz gibi, ölümle her ne olursa olsun hüküm ortadan kalkmaktadır. Bir insan öldükten sonra, onun insan onuruna yaraşır şekilde cenazesinin defni ve bir mezar taşına sahip olması ve ardından dini gereklerin yerine getirilmesi en tabii haktır ve bu özellikle de geride kalanlar için çok önemli, vicdani bir meseledir. Bu daha çok ahlak meselesidir de aslında ama biz geçen yıldan beri özellikle bu konuda bariz bir ayrımın yapıldığını açıkça gördük. İnsanların cenazelerinin sokaklarda teşhir edilmesinin, cenazelere yönelik muamelelerin kabul edilebilir hiçbir yönü olamaz. Kurumun bu konudaki tavrı ise kabul edilemez bir boyuttadır.

    “TEK KESİM, TEK İNANÇ VE TEK MEZHEBE DÖNÜK HİZMET”

    Anayasa’nın 10’uncu maddesine göre herkes din, ırk ayrımı gözetmeksizin kanun önünde eşittir ve “Hiçbir kişiye, zümreye imtiyaz tanınamaz.” der. Devlet organları bütün işlemlerinde eşitlik ilkesine göre hareket eder ama Diyanet İşleri Başkanlığına baktığımızda maalesef tek bir kesime dönük, tek bir inanca dönük ve hatta tek bir mezhebe dönük hizmet verdiği de tartışmasız bir gerçektir.

    Baktığımızda Osmanlı Dönemi’nde aslında durum tam tersi. Bu kurumlar, vakıflar ilişkisi çerçevesinde genelde örgütlenen ve kendi içinde o dinî örgütlenmeleri yapan kurumlardı, şeyhülislamlık makamı da aslında bu hizmetleri bu şekilde sürdürüyordu. Her dinî topluluk kendi cemaatleri çerçevesinde bu dinî örgütlenmeleri yapar durumdaydı ve mesela Ermeni Patrikhanesi de bu anlamda 2.500 kiliseyi organize edebiliyordu, din insanı yetiştiriyordu, vakıflar çerçevesinde yerelde kaynaklar aktarabiliyordu ve bu örgütlenmeyi yapabiliyordu.

    “BİR ALEVİ OLARAK VERGİLERİMİ DİYANET’E HELAL ETMİYORUM”

    Sayın Cumhurbaşkanı Batı Trakya ziyaretinde, Bulgaristan’daki ziyaretinde demişti ki: “Müftüleri seçimle elde edin.”Bugün ben de öneriyorum, partimiz de öneriyor. Müftülerin bence halk tarafından seçilmesi gerekiyor. Camiler özerkleştirilsin, cami dernekleri kendi bütçelerini kendileri oluştursunlar ve Diyanet’e de böyle bir bütçe kesinlikle tahsis edilmemesi gerekmektedir. Buradaki Diyanet İşleri Başkanlığında çalışan tüm emekçilerin de haklarını korumamız gerekiyor ama bir Alevi olarak, bir Alevi yurttaşı olarak, bu ülkenin bir yurttaşı olarak da ben vergilerimi bu kuruma helal etmiyorum.”   (HABER MERKEZİ)

  • AFAD kampında bulunan Ezidilerden haber alınamıyor

    AFAD kampında bulunan Ezidilerden haber alınamıyor

    HDP Milletvekili Feleknas Uca, 1 yıl 3 aydır AFAD kampında bulunan Êzidîlerden haber alınamadığını söyledi. Uca, AFAD’a defalarca başvuruda bulunduk; ancak bütün uğraşlarımıza rağmen görüşme gerçekleştiremedik” dedi. 
     Mezopotamya Ajansında yer alna haberde, DAİŞ’in Şengal Dağı’na yönelik saldırıları sonucu 33 bin Êzidî’nin Türkiye’ye göç ettiğini ve bölge kentlerinde aylarca kaldıklarını anımsatan Uca,“Son olarak yaklaşık 3 bin Êzidî’nin yerleştirildği Yenişehir Belediyesi bünyesindeki Fidanlık Kampı boşaltıldı. Buradaki Êzidîler belediyeye atanan kayyum tarafından Midyat’ta bulunan AFAD kampına gönderildi. Belediyeyle birlikte Êzidî kampına da kayyum atandı. 1 yıl 3 aydır AFAD kampında bulunan Êzidîlerden haber alamıyoruz. AFAD’a defalarca başvuruda bulunduk; ancak bütün uğraşlarımıza rağmen görüşme gerçekleştiremedik” diye konuştu.
    “MİLLETVEKİLİ KAMPI ZİYARET EDEMİYORSA BİR GERÇEK SAKLANIYORDUR”
    Êzidîlere göçmenlik statüsünün dahi tanınmamasına tepki gösteren Uca, “Türkiye’de Suriyeli sığınmacılar belli hak ve imkanlardan faydalanabiliyor. Ancak Şengal’den gelenler hastanelere dahi gidemediler. Êzidîler, Rojava ve Şengal’de zulüm gördükleri farklı gruplar ile birlikte AFAD kampında kalıyorlar. Ancak biz koşullarını, kamplarda nasıl sorunlarla karşı karşıya kaldıklarını tam olarak bilmiyoruz. Kampı ziyaret etmemiz engelleniyor. Devlet neyi saklıyor? Orada neler oluyor? Êzidîler kampta kendi inançları ve örf ve adetleriyle yaşayamıyor. Biliyoruz ki zorunlu bir şekilde Türkçe eğitim görüyorlar. Bir milletvekili kampı ziyaret edemiyorsa, devlet orada bir gerçeği saklıyordur” diye konuştu.
    ‘ÖZEL KONSEPT UYGULANIYOR’
    Devletin bir yandan Şengal’i hedef aldığını, diğer yandan Türkiye’de bulunan Êzidîleri statüsüz bıraktığını ifade eden Uca, şunları kaydetti:
    “Devlet Şengal’e saldırılarda bulunarak, orayı sürekli hedef alıyor. Bunlar bir biri ile bağlantılıdır. Êzidîlere yönelik bir konsept uygulanıyor. Bilinçli bir uygulama olmasaydı, devlet Şengal katliamını soykırım olarak kabul eder, katliamın hesabını sorardı. Ezidîlere yönelik zulmü, Fatiha okumak gibi görüyorlar. Ezidîler bunlara karşı sessiz kalmayacaktır. Katliamlara rağmen bugüne kadar inançlarını, kültürlerini örf ve adetlerini sürdürdüler ve inancımızı asimile edemediler. 73 fermana rağmen baş eğmediler. Bugün hala yaşadıkları her yerde asimilasyona karşı direniyorlar. Şengal’de yaşamlarını savunmaya ve inançlarını korumaya devam ediyorlar. Êzidîler bugün olduğu gibi, yarın da zulme karşı direnmeye devam edecekler.”