Etiket: gazi katliamı

  • Aleviler, Berkin Elvan’ı mezarı başında andı

    Aleviler, Berkin Elvan’ı mezarı başında andı

    PİRHA -Gezi direnişi sırasında polisin attığı gaz fişeği ile başından vurulan Berkin Elvan’ın bugün 3. ölüm yılı. Hastanede 269 gün yaşam mücadelesi veren ve 3 yıl önce bugün hayatını kaybeden Elvan, Feriköy’de mezarı başında anıldı. 

    2013’teki Gezi Parkı Direnişi günlerinde Okmeydanı’ndaki evinden ekmek almaya giderken polisin attığı gaz fişeğiyle başından vurulan 15 yaşındaki Berkin Elvan, ölümünün 3’üncü yıl dönümünde anıldı.

    Elvan için ilk tören bugün saat 14:00’da Feriköy’deki mezarı başında yapıldı.

    Alevi Bektaşi Federasyonu öncülüğünde çok sayıda Alevi kurumu, 12 Mart 1995 tarihinde Gazi Katliamında hayatını kaybedenlerin mezar ziyaretlerini gerçekleştirdikten sonra Gezi Direnişinin simgesi olan Berkin Elvan’ın mezar ziyaretini gerçekleştirdiler.

    Elvan, 269 gün boyunca verdiği yaşam savaşını 11 Mart 2014’te 16 kiloya düşerek kaybetmişti.  Elvan’ın ölümünün ardından Okmeydanı’ndaki cemevinde, binlerce kişinin katıldığı bir cenaze töreni düzenlenmişti.

    Cenaze, yaklaşık beş saatlik bir yürüyüşün ardından Feriköy Mezarlığı’nda toprağa verilmişti.

    ALEVİ KURUMLARI YARIN DA GAZİ KATLİAMINI PROTESTO EDECEKLER

    Gazi Katliamı’na ilişkin Alevi Bektaşi Federasyonu’nun anma programı ise şöyle;

    • 12 Mart Saat : 14:00 Gazi Cemevinde toplanma ve saldırıya uğrayan yerlere Karanfil bırakma ve Mezar anması yapılacak.
    • 15 Mart : Saat.13.00 PSAKD Mustafa Kemal Cemevinde yemek, saat 14.30 Cemevinde toplanma ve saldırıya uğrayan yerlere karanfil bırakma

     

     

     

  • Ozan Emekçi: Maraş ne ilk ne de son katliamdır

    Ozan Emekçi: Maraş ne ilk ne de son katliamdır

    Ozan Emekçi, 70′li yıllardan bu yana sosyalist hareket ile tanışmış ya da tanışmamış hemen herkesin tanıdığı bildiği bir isim.Yıllar sonra bile dillerden düşmeyen, bir çok eseri üretmiş ve yaratmış bir ozan.
    Maraş Katliamı bugüne kadar bir çok kişi tarafından yazıldı, çizildi, konuşuldu. Ancak babası dahil 17 akrabası katledilen Ozan Emekçi 36 sene sonra ne düşünür, ne anlatır diye merak ettim ve belli sınırlar içinde, kendi özelini de biraz katarak konuştuk.
    Ozan Emekçi ile daha önce anlaştığımız gibi bir konser sonrası, haftalık proğram yaptığım tv çekimi için buluşuyoruz. Çok uzun olan bu söyleşiyi kısaltarak yazılı hale getirdim.
    Abidin Çetin

    Ben öncelikle biraz geriye gidip sizin müziğe ne zaman ve nasıl başladığınızı sorarak başlamak istiyorum.

    Köyde herkes bağlamayı tanır ve çalardı. Bizim ailede saz vardı. Babam da çalar ve söylerdi ve ben ilk bağlamayı babamdan dinledim. Dayım çok iyi cura çalardı. Yani aileden başlayan bir bağlama ve müzik tanışıklığım oldu.

    Yani klasik bir Alevi ailesinde olan bir durum. Bunu bir ozanlık geleneği olarak devam ettirmek istemenizin nedeni neydi?

    Tabii köyümüzde çok sayıda halk ozanı vardı. Mesela Aşık Meçhuli vardı. Yine frelsefi derinliği olan Aşık Perişan Güzel’i tanıyordum. Daha çocuk yaşlarda Aşık Mahzuni ile tanışmıştım. Bunların benim üzerimde çok etkileri olmuştur. Ayrıca aynı zamanda abim Aşık Vicdani ve yine başarılı yorumculardan İsmail İpek gibi çevremizde yöremizde yetişmiş bir çok ozandan bahsedebilirim. Yani bizim köyden çok sayıda halk ozanı yetişmiştir, yetişmeye devam etmektedir.

    Bütün bu saydığınız isimler içinde siyasi çizgisi daha belirgin olan ya da sosyalist bir rotada ilerleyen siz vardınız sanıyorum.

    Söylediğiniz doğru. Ben halkların kurtuluşunu ve özgürlüğe kavuşmasını sosyalist sistemde gördüğüm için daha açık bir ideolojik duruşum vardı. Bugün de buna inanıyorum. Türkiye ve Kürdistan’da insanların Demokratik Sosyalizm ile kurtulacağına inanıyorum. Bizler öyle bir ortamda yaşıyoruzki; bir sanatçı aynı zamanda hem siyasetçi hem de her toplumsal konuda konuşmak ve faaliyette bulunmak durumundadır. Yeri geldiğinde gerilla da olursun. Gerilla hareketinde hayatını kaybeden sanatçıların sayısı az değildir. Coğrafyamız bunu mecbur kılmıştır.

    Biraz da o dönemin Maraş’ından bahsedin. Kimler yaşardı o dönem Maraş’ta?

    Kürtler, Türkler, Çingeneler, gizli Ermeniler ve az sayıda da olsa Araplar yaşardı Maraş’ta. İnanç olarak da Aleviler ve Müslümanlar yaşardı. Müslümanlar çoğunlukta Aleviler ise katliamdan önce hatırı sayılır bir çoğunlık olan yüzde otuz beş oranında.

    Maraş merkezden bahsediyorsunuz?

    Tabii ki bahsettiğim Maraş merkezidir. Tabii bu sayı katliamdan sonra yüzde birlere kadar geriledi. Örneğin bizim köyde 300 aile vardı. Şimdi 3 tane aile bile sayamıyorum. Alevileri ya da başka bir deyişle Kürtleri sürgün ettiler. Mallarını gaspettiler ya da haraç mezat satın aldılar. Bir çok Alevinin arsasının üzerine apartmanlar yapılmış, gidip hakkını arayamıyor.

    Foto 2

    Ben öncelikle Katliam öncesine gidelim istiyorum. Nasıl bir ortam vardı ve siz saldırılar başladığında neredeydiniz?

    Ben Maraş’ta büyüdüm. Ailem ben bir yaşındayken 1956′da Afşin’e bağlı Tavşanlı köyünden Maraş’a taşınmış. Babamın anlatımına göre o dönem 20 veya 30 aile ya vardı ya yoktu. İnsanlar köylerinden gelir, ayak işlerinde veya pamuk çapalamada çalışır ve geri giderlerdi. Daha sonra çocuklarını okula göndermek isteyenler Maraş’a yerleşmeye başladılar. Tek odalı evlerde 7 veya 8 aile kalırdı. Zamanla arsalar almaya aldılar, üç tekerlekli arabalarla sebze meyve satmaya başladılar. Gittikçe esnaflaşma başladı, kendi işyerini kurmaya başladılar. Maraş’ın ekonomisi eskiden beri Pazarcık’tan gelen köylülerin ticaret yapmasına bağlıydı. Pazarcık ekonomik olarak zengin bir bölgedir. 78 zılına gelindiğinde Maraş’ta hemen her iş kolunda bir Alevi görmek mümkündü. Fabrikatöründen tutun restauranta veya kuyumculuk yapanına kadar. Merkez dışından gelen Aleviler onlardan alış veriş yapıyorlardı. Aleviler zamanla ekonomik gücü ellerine almaya başladılar. Bu da bazı çevreleri rahatsız etmeye başladı.
    Maraş Katliamı’nın önemli nedenlerinden birisi de budur sanıyorum; Alevilerin mallarına el koymak.
    Evet, önemli nedenlerinden birisi de budur. Çünkü Aleviler ekonomiyi yönetmeye başlamışlardı ve bu durum bir çok kesimi rahatsız ediyordu. İkinci neden ise; oradaki Alevilerin aynı zamanda Kürt olmalarıdır. Orada bütün Kürtlerin Alevi, bütün Türklerin de Sünni olduğu gözüyle bakılırdı. Çünkü Alevilik ve Kürtlük bu kadar iç içe geçmişti. Biy hem Kürdüz hem Aleviyiz hem de sol dünya’ya sempati ile bakmaya başlamışız. Yani 3K’nın tam kendisiyiz. Tabii bir de Maraşlı faşistlerin Ermeni katliamı mirası var. Ermenilerden kalan bir çok yer bugün müslümanlar tarafından kullanılmaktadır. Maraş’ta bugün kullanılan tarihi binalar ve köprüler Ermenilere aittir.

    Çünkü üreten bir toplumdu.

    Evet. Bugün el zanaatları Ermenilerin yanında çıraklık yapılarak öğrenilenlerdir. Ama bunu söylemezler.

    Anadolu’yu sanatsal ve kültürel anlamda nasıl çoraklaştırdıklarını görüyorlardır.

    Renklerimiz gitti.

    Evet, soykırımlarla bu coğrafyayı renksiz kıldılar.

    İşte artık son renk olarak kalan Alevileri de Maraş gibi bir çok yerde katlederek yok etmek istediler.

    Sizce Maraş Katliamı mı yoksa soykırımı mı demek doğru, neden?

    İkisi de vardı. Sonuçta beni orada kovuyorsun, malıma mülküme el koyuyorsun, kökümü kurutmaya çalışıyorsun. Normal bir savaşta cephede kim varsa onu öldürürler veza ölürler. Burada hamile kadının karnındaki bebeği çıkartıp duvara yapıştırıyorsun. Bunu Maraş Belgeseli’nde rütbeli bir subay anlatıyor. Bu bir soykırımdır. Soykırım sayıyla ölçülmez. Zihniyet soykırımcıdır. Devlet sıkıyönetim ilan etmek için böyle büyük bir kırıma ihtiyaç duydu ve akabinde 13 ilde ilan edildi.

    Siz katliam olduğunda neredeydiniz?

    Ben katliam olduğunda Niğde’de cezaevindeki arkadaşlarımı ziyaret ediyordum.

    Sonra nasıl haber aldınız?

    O akşam televizyonda haberlerinde Maraş’ta olaylar olduğunu duydum. Ancak o dönem hergün olaylar vardı ve her gün üç beş kişi ölüyordu. Türkiye alıştırılmıştı bu ölümlere. Daha sonra bunun hergün olandan farklı olduğunu öğrendik. Dönemin içişleri bakanı ”olayları solcular çıkartmıştır” demişti. Ecevit hükümetinin içişleri bakanı İrfan Özaydınlı.
    Evet, İrfan Özaydınlı. Alevilerden en çok oyu alan Ecevit, Kıbrıs’a dört günde asker indirdi. Maraş’ta askeri bir alay vardı hiç bir şey yapmadı. Kayseri’den Hava İndirme Tugayı’nı günler sonra getirerek kurtarıcı rolü oynattılar. Oysa Alevilerin en çok katledildiği mahallelerden olan Yörükselim ile askeri Alayın arasında sadece bir yol geçer. Benim bir çok akrabam burada katledildi. O dönem Kayseri’den gelen bu Tugayda askerlik yapan bir arkadaşım anlatmıştı. Diyorki ” katliamdan bir kaç hafta önce bizi teyakkuza geçirdiler. Botlarımızla yatıp kalkıyorduk. Hiç olmadığı bir şekilde radyo 24 saat açıktı. 19 Aralık’ta uçaklara binme emri verdiler. Ancak biz Alevileri ayırdılar ve diğerlerini alıp götürdüler.”

    Gidenlerde nereye gittiklerini bilmiyorlar.

    Bilmiyorlar. Demek ki devletin bundan haftalar öncesinden haberi var. Teyakkuz durumundalar ve postalları ile yatıp kalkıyorlar.

    Ecevit’in, gizli bir devlet örgütünden bahsedip kendilerinin de uyutulduğu babında şeyler söylemşti. Nasıl değerlendiriyorsunuz bu tarz açıklamaları.

    Bana o dönemi sorup 3 tane usturuplu faşist kimdir diye sorsalar; birisi Ecevit, diğeri Mümtaz Soysal ve bir diğeri de İlhan Selçuk’tur derim. Alevilerin Şeriat korkusunu bilen CHP, Alevileri bu çizgide tutmak için bu korkuları hep kullanmıştır. Meselenin görülmesi gereken bir yönü de budur. Madımakta da böyle oldu. İnsanlar yakılırken askerler seyrediyordu. Yani Kürtlerle yakınlaşırsanız sonunuz bu olur demek istiyorlar. Bugünlerde de Aleviler Kobani dayanışmasından dolayı böyle bir katliama maruz kalabilir. Bu bir komplo teorisi değildir.

    Tüm katliamlar gibi bu katliam da insan olan herkesin yüreğini yaktı. Ancak bir de bunu sizin gibi bir çok yakınını kaybedenlerin duyduğu acı vardır. Hani ateşin düştüğü yeri yakması gibi. 36 sene geçti aradan Ozan Emekçi neler söylemek ister?

    Ozan Emekçi Maraş Katliamı’nı unutmuyor. Sadece babamı veya akrabalarımı değil, katledilen hiç kimseyi unutmuyor. Okul arkadaşlarım ve komşularım da vardı içlerinde. Maalesef bu katillerden hesap sorulamadı. Bu katliamın baş sorumluları milletvekili yapıldı. Bu aslında Alevilere cihat ilan etmektir. Alevilere diyorum ki bunu iyi görün ve iyi anlayın.

    Katledilenlerin bir çoğunun mezar yerleri bile belli değil.

    Evet, ben Türkiye’ye gidemiyorum. Amcamın oğlu babamın mezarını köye götürmek istemiş. Ortada mezar falan yok.

    Peki ilgili yerlere sormamış mı?

    Belediye’ye müracaat etmişler cevap yok. Pazarcıklı bir avukat arkadaş ilgileniyor. Bu isimler altında bir kayıt yok diyorlar. Yani yok hükmünde.

    Bu devletin klasik bakış açısı. Yani katliamcı zihniyetin ölüye bile saygısı yok. Bu davranışı Seyit Rızaların mezar yerlerinin gizlenmesinden tanıyoruz. Bu davranışı idamlardan sonra Denizlerin mezar yerlerinin gizlenmeye çalışılmasından tanıyoruz.

    Ölülerimizden de korkuyorlar.

    Yargılamalar sonucu bazı katiller ve sorumlular ceza aldılar. Ancak 1991 yılında çıkartılan bir yasayla serbest bırakıldılar. Yani adalet yerini bulmayınca yara kanamaya devam ediyor. Siz uluslararası düzlemde bir şeyler yapılabilineceğine inanıyor musunuz? Böyle bir çalışma var mı?

    Bir kaç ay önce Maraş Girişimi adı altında bir çalışma başlatıldı. Bir toplantısında ben de vardım. Bunu Avrupa çapında yaygınlaştırarak uluslararsı mahkemelere taşımak istiyoruz. Maraş son yıllarda tekrar hatırlanmaya başladı. Maraş zamanında sahiplenilseydi Çorum yaşanmazdı. Belki Madımak, belki Gazi yaşanmazdı. Unuttuğumuz için Madımak’ta hatırlattılar.

    Ermenilere yapılanlar unutulmasaydı belki Dersim ya da Maraş olmazdı.

    Evet, Aleviler bir kaç istisna hariç Ermeni soykırımında yer almadı. Ancak olanları tarihe de aktarmadı, gençliğine aktarmadı. Bugün Alevi köylerine cami yapılıyor. Bu Kenan Evren ile başlamadı, bu 1915 Ermeni soykırımından sonra başladı. O zaman Ermeni kiliselerinin cami za da okul yapılmasına karşı çıkılsaydı, bugün Alevi köylerine cami yapamazlardı.

    Aleviler üzerindeki baskılar ya da siyasi bilinç yetersizliği etken olmuş olabilir mi? Çünkü Dersim’e de uzun süre sessiz kalındı.

    Evet korku var. Ancak birileri komşularınızı öldürüyor, mabetlerini yakıyor. Bunun için olğanüstü politik bir yapıya sahip olmak gerekmiyor. İnsani bir duruş göstermek yeterliydi. Biz bunu toplum olarak başaramadık. Aleviler Ermenileri katletmedi kormaya çalıştı ama bu katliamı engellemeye yetmedi.

    Ermeni katliamının izlerini Maraş’ta da görmek mümkün.

    Soykırım sadece öldürmekle olmadı. Mallarına mülklerine el konulmasını da bir kenara bırakalım. Ben Türk ve Sünni ailelerin çocuklarıyla büyüdüm. Çocuklar Ermeni soykırımını anlatırken, ” dedem böyle öldürmüş böyle kesmiş” diye gururla anlatırlardı. Bunlar büyüyünce bunlardan vicdan azabı beklemek hayalcilik olur. Maraş’ta iki ağır küfür vardır; ”Ermeni suratlı” ve ”58′in dölü” diye.

    Ne demek bu?

    Onlara göre Alevilerce kutsal sayılan Ehl-i Beyt mensup Zeynel Abidin’in zından numarası 58 imiş. Böyle bir fanatizm olabilir mi? Ev numarası 58 olanlara ”Sen Kızılbaş mısın” diye laf sokuştururlardı.

    Katliamdan sonra büyük bir göç yaşandı, ağırlıklı olarak da Avrupa’ya yerleştiler. Uzun yıllar sonra büyük bir çoğunlukta daha çok içe kapanma ve hemşeri eksenli bir sosyal yaşamın etkin olduğunu gözlemleyebiliyoruz. Yanılıyor muyum?

    Önemli ölçüde doğrudur. Bir çok arkadaşım Maraş yerine Elbistanlıyım, Pazarcıklıyım der. Ben bunu yanlış buluyorum. Biz binlerce yıldır oranın kadim halkıyız. Maraş bizimdir. Orayı faşistlere bırakamayız. Orayı Orta Asya’dan sırtlayıp getirmediler, orada biz vardık.

    İnsanlar doğal olarak gittikleri yerde sosyalleşiyorlar. 2 veya 3 jenerasyon sonra da otantik değerlerini kaybetmeye başlıyorlar…
    Tarih de bitiyor.

    Evet bitiyor.

    Orası bizimdir. Orada bulunanlar zoraki ilticacılardır. Ben şimdi gelip Zürih’te bir İsviçreliyi katledip malına mülküne nasıl konarım ve bu İsviçreli Cenevre’ye kaçıp ben Zürihli değil Cenevreliyim der. Böyle bir şey olabilir mi? Biz dışarıdan gelenler tarafından katledildik. Sadece Maraş yetmedi, ilçelerinden de kovdular. Bizler Avrupa’ya yayıldık ve korkularımızı da beraber getirdik.

    Bu da geri çekilme veya içine kapanmayı getirdi.

    Evet, geriye çekilme ve korku.

    Başta Avrupa olmak üzere Dünya’nın bir çok yerinde yaşayan Maraşlılar ekonomik olarak da bir güç haline geldiler. Ancak bu dava 36 yıl sonra daha yeni yeni uluslararasi hukuk düzlemine taşınıyor.

    Yeni Zellanda’dan tut Japonya’ya kadar Elbistanlı veya Pazarcıklı olan bildiklerin ve tanıdıklarım var.

    Ticarette başarılı olan bir yapısı var. Tabii çalışkan bir halk aynı zamanda.

    Maraşta’da öyleydi. Pazarcık Ovası’na taş ekseniz, taş yeşerir. Böyle verimli arazileri bırakıp, buralarda sığınma başvurusunda bulundular. Biz bu Maraş Girişimi’ni başarıya ulaştırırsak, uluslararsı alana hitap edecek tarzda bir konferans düzenleyip, bunu uluslararsı mahkemelere taşımak istiyoruz. Suçlular yargılanacak, bedeller ödenecek. Umarım Avrupa’da yaşayan 150 bin Maraşlı halkımız duyarlı olur. Bu girişimi ayakları üzerine otutacağız, sonra da en ücra köşedeki Maraşlıya kadar ulaşmaya çalışacağız.

    Peki bu soykırımı unutturmamak için ne yapmalı?

    Öncelikle devlet bununla yüzleşmeli ve özür dilemelidir. Gerekli şeyler tazmin edilmelidir. Daha da önemlisi kültürel ve siyasal anlamda yoğun çalışmalar yapılamıdır. Bakın bu kadar önemli bir olay hakkında yazılan kitap sayısı 3 veya 4 tanedir. En kapsamlısı Aziz Tunç’un yazdığıdır. Başka elle tutulur bir çalışma yok. Türkiye’dekileri bilemem ama burada bir Maraş Enstitüsü olmalı. Bu tarihi çocuklara anlatabilmeliyiz. Katliamın başladığı 19 Aralık’tan yılbaşına Maraş Günleri düzenlenebilir.

    Bunun önemini Dersim ile ilgili çalışmalardan görmek mümkün. Ne zaman ki uluslararsı boyuta taşındı, Avrupa Parlamentosu’nda konferanslar düzenlendi, hem bilinirlik ve farkındalık durumu hem de ilgi o oranda artmaya başladı…

    İşte bunun için yaşadığımız ülkelerdeki gazeteciler, aydınlar ve politikacılar ile yakın ilişkilerimizin olması gerekir ki, bu dostlarımıza hikayemizi anlatabilelim.

    Avrupalı doslarımızla ve komşularımızla oturup bir kahve içebilmeliyiz artık…

    Kendimizi anlatabilmemiz için bu şart. Yoksa Avrupalılar bizi Müslümanlığın bir kolu, bir mezhebi zannediyorlar. Aleviler Müslümanlığın düşmanı değil, ancak ben farklıyım ve bana böyle saygı duy diyorlar.

    Alevilere yönelik bir tehlikenin olabileceği görüşü son dönemlerde çok dillendiriliyor. Siz bu görüşe katılır mısınız?

    Tehlike her zaman vardı. Aleviler risk altındaki bir toplum. yaşadığı yerlerde, devlet karşı, hakim, polis, savcı, herkes karşı. Sokaktaki karşı, camideki adam karşı. Hiç bir yasal güvencesi yok. En çok da içten kemirilip yıpratılan bir toplum. Nasıl ki iç savaş en kötü bir savaştır, iç hastalık en tehlikeli bir hastalıktır; iç asimilasyon da en tehlikeli bir asimilasyondur. Bunu da dürüst olanları tenzih ederek söylüyorum, bazı alevi dedeleri yapıyorlar. İncinse de incitme gibi uyduruk sözlerle devlete karşı Alevileri tepkisiz bırakarak yapıyorlar.

    Kentleşmenin dayattığı bazı değişimler de var ve bu sosyolojik bir olgu. Köyde homojen bir yapıda olan olan Aleviler kentlerde daha heterojen bir yaşamla karşı karşıyadırlar. Dominant ve baskıcı bir yapısı olan Sünnilik, ”madem kitabımız ve peygamberimiz bir diyorsunuz o halde bizim gibi olun” anlayışını dayatıyor.

    Evet bunu deyip bunu dayatıyorlar. Diyanet diyorki, madem peygamberimiz bir, allahımız ve kitabımız bir, o halde sen neden başka bir ibadethane istiyorsun. Aslında kendi içinde tutarlı bir söylem. Bu zemini de bu söylemi terketmeyen bazı Alevi Dedeleri oluşturuyorlar. İyi de madem her şeyimiz bir o halde sen gelip cemevinde ibadet et.

    Siz yıllardır Avrupa’da sürgünde yaşıyorsunuz. Türkiye’ye girişte yaşadığınız sıkıntılar devam ediyor mu?

    Evet, 35 sene oldu. Tayyip Erdoğan Hükümeti bir karar alıyor ve diyorki ”Türkiye Cumhuriyeti’nin emniyetini ve umumi nizamını tehlikeye koymak veya koymak isteyenlere yardım etmek maksadı ile geldikleri sezilenler” diye devam eden madde bana uygulanıyor. Giriş iznim İçişlerinin iznine bağlıdır. Biz de bu müracaatı yaptık ve 3 defada toplam 19 günlük bir giriş ve çıkışım oldu. Her gidişimde protokol yapıp imzalatıyorlar. Sekiz on günlük izinlerle girmeyi kabul ediyorsan imzala ve gir diyorlar. Davetli olduğum bazı etkinliklerde yer alabilmek için gitmiştim ben de.

    Nasıl bir vicdandır diyeceğim, diyemiyorum, zira bu kavramı kirlettiler. İktidar yalakası, hiç bir değeri olmayan şarkıcılar türkücüler, saray soytarıları el üstünde tutulup saraylarda ağırlanıyor.

    Hrant’ın katiline şiir yazanlara ödüller verdiler. Böyle bir vahşilik olabilir mi? 100′e yakın kişi veya grup benim eserlerimi seslendiriyor. TRT’de bile seslendiriliyor. Demek ki bu devlet ne söylendiğine değil, kimin söylediğine bakıyor.

    Bitirirken, son cümlelerinizi almak istiyorum.

    Özellikle Maraşlı dostlarımız Maraş’ı unutmasınlar. Mutlaka çocukları köylere götürsünler ki o çocuklar bu toprakları sahiplensinler. Maraş girişimi önümüzdeki aylarda aktifleşecekö lütfen her kademesinde yer alsınlar.

    Teşekkür ederim.

    16 Ocak 2015

  • GAZİ KATLİAMI – 12 Mart 1995

    GAZİ KATLİAMI – 12 Mart 1995

    Gazi Mahallesi olayları, 12 Mart 1995 tarihinde Gazi mahallesinde bulunan Alevilerin çoğunlukta olduğu bir kahvehaneye durdukları bir taksi şoförünü öldürerek aynı taksiyle kahvehanedeki sivillere yönelik kimliği belirsiz kişilerce gerçekleştirilen silahlı provokatif saldırı sonucu başlayan ve şehrin diğer bölgelerine yayılan olaylar. 15 Mart 1995‘e dek kent geneline yayılan olaylar sonucunda 22 kişi hayatını kaybetmiş, yüzlerce kişi yaralanmış ve tutuklanmıştır.[1]

    Olayın gelişimi
    12 Mart 1995 günü akşam saatlerinde İstanbul’da Alevi vatandaşların çoğunlukta yaşadığı Gazi Mahallesi’ndeki dört kahvehane ve bir pastahane aynı anda kimliği belirsiz kişilerce bir taksiden otomatik silahlarla açılan ateşle tarandı. Saldırılar sonucu Halil Kaya adlı bir vatandaş hayatını kaybederken, beşi ağır yirmi beş kişi yaralandı.[2]
    Saldırganların olay yerinden uzaklaştıktan sonra gasp ettikleri taksinin şoförünü öldürdükleri ve taksiyi ateşe vererek kaçtıkları anlaşıldı. Olayların ardından çok sayıda Alevi vatandaş, Gazi Mahallesi’nde toplandı, emniyet kuvvetlerinin olaya geç müdahale ettiklerini öne sürerek polis karakoluna yürüdü. Polis halkın üzerine ateş açtı. Açılan ateş sonucu Mehmet Gündüz adlı bir vatandaş yaşamını yitirdi, çok sayıda kişi de yaralandı.
    İzleyen olaylaretha-20100311-gazi-katliami-00_ext
    13 Mart günü olayı protesto etmek için İstanbul’un dört bir yanından gelen yaklaşık 15 bin kişi polis karakoluna tekrar yürüyüşe geçti, çevik kuvvet ve özel timlerle desteklenen polis tekrar gruba ateş edince çatışma başladı. Çatışmalar sonunda on beş kişi hayatını kaybederken, aralarında gazetecilerin de bulunduğu birçok kişi yaralandı. Aynı gün İstanbul valiliği Gazi Mahallesi ile iki mahallede (Zübeyde Hanım ile Esentepe) daha sokağa çıkma yasağı ilan etti. Gazi mahallesi’ne giriş ve çıkışlar polis kontrolüne alındı. 14 Mart günü Cemevi önünde toplanan kitlenin kendi arasından çıkardığı komite 4 maddelik bir istek listesi hazırladı ve istekleri yerine getirilmezse protestoların devam edeceğini belirtti. Yapılması istenen 4 madde:
    1)Cenazelerin verilmesi.
    2)Sokağa çıkma yasağının iptal edilmesi.
    3)Gözaltındakilerin geri verilmesi.
    4)Asker ve polisin bölgeden çekilmesi. şeklindeydi.gaziolaylari12mart
    Ancak bu istekler reddedildi ve aynı gün içinde 15 kişi yaşamını yitirdi. 14 Mart günü, Gazi Mahallesi’nde konan sokağa çıkma yasağına rağmen olayların bir türlü yatıştırılamaması üzerine bölgeye askeri birlikler sevk edildi. Yine aynı gün Gazi Mahallesi’nde çıkan olaylar nedeniyle Ankara Kızılay Meydanı‘nda çıkan olaylarda otuz altı kişi yaralandı. 15 Mart‘ta olaylar Ümraniye‘ye sıçradı. Ümraniye’de 4 kişi yaşamını yitirdi. Mustafa Kemal Mahallesi’nde çıkan olaylarda beş kişinin ölmesi ve yirmiden fazla kişinin yaralanması üzerine bu bölgede de sokağa çıkma yasağı ilan edildi. 16 Mart’ta dönemin İstanbul Valisi Hayri Kozakçıoğlu olayların yatıştırıldığını söyleyerek bölgedeki sokağa çıkma yasağının kaldırıldığını açıkladı. Ancak 40’a yakın ölü ve yüzlerce yaralı vardı.
    Dönemin İstanbul Valisi Hayri Kozakçıoğlu’nun, Emniyet Amiri Necdet Menzir‘in, Mehmet Ağar’ın ve İçişleri Bakanı Nahit Menteşe’nin istifaları istendi. Ancak istifa yerine Kozakçıoğlu ve Menzir, bir sonraki dönemde DYP’den milletvekili oldu.
    Yargılama
    images (1)Olaylardan sonra yapılan otopsi sonucu ölen 17 kişiden yedisinin polis mermisiyle hayatını kaybettiği belirlendi. Gaziosmanpaşa Savcılığının olayla ilgili fezlekesiyle Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığı, 20 polis hakkında “müdafaa ve zaruret sınırını aşarak faili belli olmayacak şekilde adam öldürmek” iddiasıyla dava açtı. İstanbul Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Eyüp Ağır Ceza Mahkemesi’ne açılan dava kamu güvenliğinin sağlanamayacağı gerekçesiyle Trabzon‘a gönderildi. 11 Eylül 1995’te Trabzon Ağır Ceza Mahkemesi’nde başlayan yargılama süreci, beş yıl içinde otuz bir duruşma yapılarak 3 Mart 2000′de karara bağlandı.
    Yargılanan yirmi polis memurundan Adem Albayrak dört kişiyi öldürmekten altı yıl sekiz ay, Mehmet Gündoğan iki kişiyi öldürmekten üç yıl dokuz ay hapse mahkûm edilirken, (cezalar ertelendi), diğer on sekiz sanık polisin ise beraatine karar verildi. Ancak Yargıtay, Albayrak ve Gündoğan hakkında verilen kararı “Haklarında adam öldürme ile ilgili net bir açıklığın olmadığı” gerekçesiyle bozdu. Yargıtay, sanıkların Türk Ceza Kanunu 49. maddesine göre yargılanmasını istedi. Bunun üzerine dava Trabzon Ağır Ceza Mahkemesi’nde tekrar görülmeye başladı. Ancak aileler ve avukatlar Yargıtay kararı ile devletin bir kere daha kendini aklayacağı gerekçesiyle davadan çekildiklerini bildirdiler. Tekrar görülmeye başlanan dava üçüncü celsede karara bağlandı. Mahkeme heyeti Albayrak ve Gündoğan’a toplam dört yıl otuz iki ay hapis cezası verdi.
    Bunun yanında olaydan yıllar sonra çıkan Ergenekon iddianamelerinde olayın içinde emekli Tuğgeneral Veli Küçük’ün parmağı olduğu ileri sürüldü.
    Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi-11-03-2016-gazi-katliami 1995 alevi

    Kararın 11 Temmuz 2002’de Yargıtay tarafından onanması üzerine yakınlarını kaybeden 22 kişi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurdu. Yargılama sonucunda mahkeme 27 Temmuz 2005‘te açıklanan kararda Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2. maddesinde düzenlenen, “yaşama hakkı” ve 13. maddesinde düzenlenen “millî makamlara başvuru yollarının kapatılması” hükümlerine aykırı davrandığı sonucuna vardı. Mahkeme Gazi Mahallesi’nde hayatını kaybeden on iki kişi ile Ümraniye’de ölen beş vatandaşın ailelerine tazminat ödenmesine karar verdi. Olaylarda yaşamını yitiren on yedi kişi için ayrı ayrı otuz bin avro tazminat verilmesine hükmeden mahkeme, böylece Türkiye’yi toplam 510 bin avro tazminat ödemeye mahkûm etti.
    Konuyla ilgili Meclis Araştırması Önergesi
    Diyarbakır BDP Milletvekili Gültan Kışanak ve 19 BDP milletvekili, 1995’te meydana gelen İstanbul Gazi Mahallesi olaylarının araştırılması amacıyla 12 Mart 2008 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na önerge vermişlerdir.[3]
    Olaylarda hayatını kaybedenler
    Halil Kaya, Mehmet Gündüz, Zeynep Poyraz, Fadime Bingöl, İsmihan Yüksel, Ali Yıldırım, Dilek Sevinç, Reis Kopal, Fevzi Tunç, Mümtaz Kaya, Genco Demir, İsmail Baltacı, Hasan Pugan, Hasan Sel, Sezgin Engin, Dinçer Yılmaz, Hasan Gürgen, Hakan Çabuk, Yaşar Aydın.


    Kaynakça
    ^ a b 28 Şubat 1997 Darbesi “Son Darbe” 4. Bölüm (Mehmet Ali Birand – Son Darbe: 28 Şubat
    ^ Önüm, arkam, sağım,solum provakasyon!
    ^ TBMM Tutanak Dergisi

  • Gazi ve Qamişlo Katliamlarını Unutmadık Unutmayacağız

    Gazi ve Qamişlo Katliamlarını Unutmadık Unutmayacağız

    Halkların Demokratik Kongresi Eşsözcüleri Gülistan Kılıç Koçyiğit ve Ertuğrul Kürkçü’nün Gazi ve Qamişlo Katliamları’nın yıldönümünde yayınladıkları mesaj

    Gazi Katliamı

    Bugün 21 yıl önce 22 kişinin öldürüldüğü, 155 kişinin yaralandığı Gazi katliamının yıldönümü. 12 Mart 1995 gecesi İstanbul’da çoğunlukla Alevilerin yaşadığı Gazi Mahallesi’nde dört kahvehane ve bir pastahane aynı anda kimliği belirsiz kişilerce bir taksiden otomatik silahlarla açılan ateşle tarandı. Saldırılar sonucu Halil Kaya adlı bir vatandaş hayatını kaybetti, beşi ağır yirmi beş kişi yaralandı Saldırganların olay yerinden uzaklaştıktan sonra gasp ettikleri taksinin şoförünü öldürdükleri ve taksiyi ateşe vererek kaçtıkları anlaşıldı. 13 Mart’ta saldırıları protesto etmek için yürüyüşe geçen İstanbul’un dört bir yanından gelen yaklaşık 15 bin kişinin üzerine ateş açılması üzerine çatışma başladı. 15 Mart’a kadar süren ve İstanbul’un Ümraniye ilçesine de sıçrayan çatışmalar sonunda 20’den fazla kişi hayatını kaybetti.

    Gazi katliamının aydınlatılması için mücadele veren ailelerin bütün çabalarına rağmen ne katliam aydınlatılabildi ne de ölümlere sebep olanlar cezalandırılabildi. Toplam 6 yıl süren dava bir kentten diğerine sürgün edilerek 2 polis memurunun dörder yıl hapis cezası aldığı Trabzon’da sonuçlandırıldı. Bu katliam da tıpkı Dersim, Maraş, Çorum ve Sivas’ta olduğu gibi doğrudan Alevileri hedef alan bir saldırı olarak tarihin ve hukukun karanlık sayfalarında yerini aldı. Ne var ki, katliamlarda da cezasızlığın kural haline gelmesi katilleri sonraki katliamlar için cesaretlendirmeye devam ediyor. Maraş, Çorum, Sivas Katliamlarıyla hesaplaşılmaması Gazi katliamının gerçekleşmesinde özendirici oldu. Katliamın gerçekleştiği dönemin İstanbul Valisi Hayri Kozakçıoğlu, İstanbul Emniyet Müdürü Necdet Menzir’in, Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar’ın ve İçişleri Bakanı Nahit Menteşe’nin istifaları istendi. Ancak hiçbiri istifa etmedikleri gibi Ağar, Kozakçıoğlu ve Menzir de sonraki dönemde DYP’den milletvekili oldular.

    Halklara karşı işlenen insanlık suçlarını aydınlatmadan ve sorumlularını yargı önüne çıkarmadan, halklar arasında kalıcı bir barış ve kardeşliğin tesisi edilmesinin mümkün olmadığını biliyor, Gazi katliamı’nda kaybettiğimiz yurttaşlarımızın anısı önünde saygıyla eğiliyoruz. Onların anılarını barış, adalet ve özgürlük mücadelemizde yaşatacağımıza söz veriyoruz.

    Qamişlo katliamı

    12 Mart 2014’te Rojava Kürdistan’ın Qamişlo kentinde Suriye Baas rejiminin baskı ve asimilasyon politikalarını protesto eden 29 Kürt katledildi. Baas rejiminin amacı, kimliği, onuru ve statüsü için mücadele eden Kürt halkının özgürlük arayışını bastırmak, halkı sindirmek ve teslim almaktı.

    O gün bütün dünyanın sessiz kaldığı bu insanlık suçuna, Kürt halkı ve dostları dışında kimse tepki göstermedi, uluslararası güçler çıkarları gereği baskıcı rejimle işbirliğine devam etti. Bugün Suriye’de yaşanan kanlı çatışma ve kayıplar nedeniyle Esad yönetimine büyük tepki gösteren, bütün dünyayı sessiz kalmakla eleştiren AKP Hükümeti de 2004’teki Qamişlo saldırısı karşısında sessizliği seçen hükümetlerden biriydi. Erdoğan hükümeti katliam sonrasında Baas rejimiyle yeni ticari anlaşmalar imzalayarak ikili ilişkileri daha da derinleştirmişti.

    Bugün Qamişlo, Kürt halkının bedeller ödeyerek verdiği özgürlük mücadelesi sonrasında Rojava Devrimi’yle özgürleşmiş, Rojava’da hayata geçirilen demokratik özerk yönetimle Kürt halkı bir kez daha, tarih sahnesinden silinmeyeceğini, onurlu bir halk olarak, eşit ve özgür bir biçimde varlığını sürdüreceğini bütün dünyaya ilan etmiştir.

    Bütün baskıcı, otoriter, inkarcı rejimlere karşı içeride ve dışarıda süren Kürt halkının bu onurlu özgürlük mücadelesinin yanında olmak ve bu mücadeleye eşlik etmek Qamişlo katliamında kaybettiğimiz kardeşlerimize tarihsel borcumuzdur.

    12 Mart 2016

    Halkların Demokratik Kongresi Eşsözcüleri

    Gülistan Kılıç Koçyiğit-Ertuğrul Kürkçü

  • 12 Mart 1995’te ne olmuştu?

    12 Mart 1995’te ne olmuştu?

    1995 yılında, hatta 90’lı yılların tamamında pek çok olay yaşandı. Bugün, günün anlam ve önemini belirten bir olaydan bahsedelim. 12 Mart 1995 günü İstanbul’da Alevilerin yoğun olarak yaşadığı Gazi Mahallesi‘nde bir taksiden üç kahvehaneye uzun namlulu silahlarla ateş açıldı. O taksinin içindekiler kimdi bilinmiyor. Olayın sonunda bir Alevi dedesi ile birlikte iki kişi yaşamını yitirirken, 25 kişi yaralandı. Bu olayın sonucunda Gazi’de üç günlük bir ayaklanma başladı.

    Katliamın olduğu gece binlerce insan sokaklara döküldü. Bu olay açıkça derin devletin işiydi, hatta yıllar sonra ortaya çıkan Ergenekon iddianamelerinde Gazi katliamının altından emekli Tuğgeneral Veli Küçük çıktı. Tabii katliamın olduğu gün, olay her zamanki gibi ilk olarak PKK’nin üstüne kaldı ama bu sefer halk yemedi.

    Ertesi gün çevre ilçeler ve mahallelerden gelen halk, karakola doğru yürüyüşe geçti. İşte o andan itibaren devlet terörü en sert şeklini aldı. Direkt olarak insanların üzerine ateş edildi, onlarca insan sokak ortasında hunharca dövüldü. Öldü zannedilip çöpün yanına bırakılan Özlem Tunç’un görüntüleri hâlâ hafızalardadır. Devletin bu şiddetine rağmen polis halktan korktu ve kaçmaya başladı, ek olarak bölgeye özel tim, çevik kuvvet ve asker sevk edildi ve şiddet daha da sertleşti, sokağa çıkma yasağı ilan edildi.

    Daha sonra Cemevi önünde toplanan kitleden oluşan bir komite, 4 maddelik istekleri yerine gelmezse protestoları sürdüreceklerini açıkladılar. Bu istekler şu şekildeydi: cenazelerin verilmesi, sokağa çıkma yasağının iptal edilmesi, gözaltıların geri verilmesi ve asker ve polisin bölgeden çekilmesi. Bu istekler reddedildi ve yeni barikatlar oluşturuldu. Bunun üzerine sadece o gün 15 kişi öldürüldü. Direniş Gazi‘de kalmadı. İstanbul’da Nurtepe ve Ümraniye bölgelerine sıçradı. Ankara’da Kızılay meydanında binlerce kişilik bir yürüyüş gerçekleşti. Buralarda da polis, gösterilere vahşice saldırdı. Ümraniye‘de 4 kişi öldürüldü.

    Üçüncü günün sonunda cenazeler teslim edildi, sokağa çıkma yasağı kaldırıldı. İsyan sona erdi, ancak 40’a yakın ölü ve yüzlerce yaralı insan vardı. Olaylar esnasında Emniyet Genel Müdürü’nün Mehmet Ağar olması herhalde bizi şaşırtmamıştır. Olayların sorumlusu sadece Gaziosmanpaşa Emniyet Müdürü Mehmet Han Tokuş ilan edildi ve açığa alındı. Ayrıca sonradan 20 polise açılan davada, polislerden sadece 1 (bir) tanesi ceza aldı, bu davalar ‘güvenlik’ gerekçesiyle Trabzon‘a alındı, yine bu davalarda Gazi’de öldürülmeye karşı meşru savunma hakkını kullanan 100’e yakın insan suçluymuş gibi yargılandı.

    Dönemin İstanbul Valisi Hayri Kozakçıoğlu‘nun, Emniyet Amiri Necdet Menzir‘in, Mehmet Ağar’ın ve İçişleri Bakanı Nahit Menteşe’nin istifaları istendi. Ancak istifa yerine Kozakçıoğlu ve Menzir, bir sonraki dönemde DYP‘den milletvekili oldu. Menzir döneminde Türkiye’de yargısız infaz denilen katliamlar yaygınlaşmıştı, Kozakçıoğlu ise OHAL‘de bölge valisiydi, onun döneminde sayısız Kürt katledildi.

    Türkiye tarihinde bu tip ayaklanmaları pek göremeyiz. Daha önce yine 2001 yılında esnaf ayaklanmalarında çeşitli eylemler düzenlenmiş ve orada polis barikatının üzerine kamyon sürülmüştü. Bu iki ayaklanmada da kitleler işçi sınıfının desteğini göremedi. Gördüğü an ise iş işten geçmişti. Oysa 90’lı yıllarda iki kere hükümet devirecek güçte yüzlerce kişilik eylemler yapan Türk-İş ve KESK‘in mücadeleleri oldukça dikkat çekici ve önemliydi, onların anında desteği bu direnişleri daha da büyütebilir ve farklı noktalara taşıyabilirdi.
    /Sinan Canbay

    https://www.youtube.com/watch?v=zMwNEDcigLM

     

  • Devlet Katilleri Hala Koruyor

    Devlet Katilleri Hala Koruyor

    12 MART GAZİ KATLİAMI
    “Gazi katliamı sırasında cami hiçbir zaman Alevilerin hedefi olmadı. Halk, kendisine bunu yapanın devlet olduğunu biliyordu, o nedenle de yürüyüşün hedefi baştan beri karakoldu…”

    “Devlet başından beri orada var olan örgütlülüğü kırmaya çalışıyordu. O zaman da amaç buydu, şimdiki saldırıların sebebi de bu.”/12 Mart 1995.

    Gazi Mahallesi‘ne giren araçlardan açılan ateşle üç kahvehane, bir pastane tarandı.

    Halk silahlı saldırıyı protesto etmek için sokağa döküldü. Karakola doğru yürüyüşe geçen halk, ölülerin hesabını sormak istiyordu.

    Polis bu kez yürüyenlere ateş açtı.

    İki gün süren silahlı saldırılar ve eylemlerin sonunda, geride 22 ölü, resmi kayıtlara göre 300 yaralı kaldı.

    20 polis yargılandı, ikisi ceza aldı, cezaları ertelendi. Polisliğe devam ettiler.

    Hüseyin Ocak‘ın kardeşi Hasan Ocak, Gazi direnişinin ön saflarındaydı.

    Bir hafta sonra gözaltına alındı, işkence edilerek öldürülmüş vaziyette bulundu.

    19 Mayıs’ta Gazi Mezarlığı’na defnedildi.

    Ocak ailesi ve diğer kayıp yakınları 27 Mayıs’ta Galatasaray Meydanı’na oturarak Cumartesi Anneleri eylemini başlattı.

    Bu hafta 363. kez aynı meydanda kayıplarının bulunması ve faili meçhul cinayetlerin sorumlularının yargılanması için oturacaklar.

    Hüseyin Ocak, bianet’e, Gazi katliamını, ardından açılan ve kendi deyimiyle “hüsranla sonuçlanan” davayı, Cumartesi Anneleri/İnsanları’nı anlattı.

    Gazi Mahallesi Şubat ayının başında yine silahlı saldırılara tanık oldu. Sokağa dökülenler yine polis müdahalesiyle karşılaştı.

    Ocak, “Failler bulunana, geçmişle yüzleşene dek bu provokasyonlar da devam eder” diyor…

    “Bilinçaltımız önceki katliamlarla doluydu”
    Hasan Hüseyin Ocak gazi katliamı

    12 Mart’ta ne oldu Gazi Mahallesi’nde?

    Mahallede huzursuzluk bu tarihten çok önce başladı aslında. Sık sık operasyonlar düzenleyerek halkı rahatsız ediyorlardı, bir simitçi karakolda dövülerek öldürüldü.

    O akşam, sivil bir otomobilden açılan ateşle, üç kahvehane ve bir pastane tarandı. Halil Kaya isimli Alevi Dedesi öldürüldü.

    Alevilerin bilinçaltı zaten daha önceki katliamlarla doluydu. Sivas, Çorum, Malatya… Sivas’ta, Madımak Oteli’nde 35 kişinin yakılmasının üzerinden daha iki yıl geçmişti.

    Bu olayın ardından halk hemen tepki verdi, insanlar toplanarak karakola yürüdüler.

    Mahallelinin önce camiye yürümek istendiği söylenmişti, doğru mu?

    Hayır, değil. Her Alevi, Sünnilerin onların düşmanı olmadığını bilir. Cami hiçbir zaman hedef olmadı. Mahalle halkı o gün kendisine zulmedenin devlet olduğunu biliyordu, o nedenle de yürüyüşün hedefi karakoldu.

    Ertesi gün neler oldu?

    O gece kimse uyumadı, halk 13 Mart sabahı tekrar toplandı, İstanbul’un farklı semtlerinden, mahallelerinden Aleviler ve sosyalistler destek vermek için mahalleye geldi. Tekrar yürüyüşe geçildi, polis yine ateş açtı. O sabah 12 kişi öldürüldü.

    İnsanlar cenazelerini almak için yürümeye devam ettikçe, polis de ateş açmayı sürdürdü, beş kişi daha öldü.

    Hedef gözetmeden kalabalığa uzun namlulu silahlarla ateş açtılar. Hiçbir şeyi gizleme gereği duymadılar, zaten tüm bunlar kamerayla, fotoğraf makineleriyle kayıt altına alındı. Her şey, herkesin gözü önünde oldu.

    İkinci günün sonunda Gazi Mahallesi’nde 17, Ümraniye’de yapılan yürüyüşlerde beş kişi öldürüldü. Resmi kayıtlara göre 300 ama gerçekte 1000’e yakın insan yaralandı, yarısında kurşun yarası vardı.

    “Devlet bu kanı nasıl temizleyecek?”

    Korkmadınız mı karakola yürürken, üzerinize ateş açılırken?

    Korku değil öfke hissiyle doluyduk. Devletin resmi polisi 22 insanı öldürdü. Halk, “Devlet, bu kanı nasıl temizleyecek?” diye soruyordu.

    “Susmanın, yok olmak anlamına geldiğini” biliyorduk.

    Basının yazdığı gibi orada halkı kışkırtan “provokatörler” yoktu, sadece halkın tepkisi vardı. Cenazeler defnedilinceye kadar kimse uyumadı, herkes sokaktaydı.

    Katliamı kimin, neden yaptığını biliyorlardı.

    Kim yaptı? Amaçları neydi?

    Bugünden geriye baktığımızda, Gazi katliamını kimin ne amaçla planladığı çok açık olarak görülüyor.

    Bir kaos ortamı yaratmak istediler, Sivas’ta da yapılan da buydu. Bir dini çatışma varmış gibi gösterilmek istendi. Ancak tüm bunların sorumlusunun şimdi “derin devlet” denilen, devletin içindeki yapı olduğu açık.

    Çorum ve Malatya‘dan farklı değil 90’larda olanlar da…

    Örneğin Sivas katliamının sorumlularından biri ölünceye dek Sivas’ta kent merkezinde yaşadı, ölene kadar tutuklanmadı, yargılanmadı. Şimdi dava zamanaşımına uğrayacak.

    O zaman Sivas’a adı karışanların bazıları şimdi devletin farklı kademelerinde görevli, vekil olan da var, belediye başkanı olan da…

    “Katlettikleri yetmedi, dava da ayrı eziyet oldu”

    Katliamın ardından 20 polise dava açıldı, Ahmet Albayrak ve Mehmet Gündoğdu isimli polisler ceza aldı. Bu sonuç sizi tatmin etti mi?

    Katlettikleri yetmedi, dava süreci de aileler için ayrı bir eziyete dönüştü.

    Yargılama önce Eyüp 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde başladı, sonra “güvenlik gerekçesiyle” Trabzon Ağır Ceza Mahkemesi’ne taşındı.

    Duruşmalarda da devletin tavrı açıkça belliydi. Örneğin, Emniyet, mahkemenin istediği uzun namlulu silahlar listesini eksik yollayarak polisleri korumaya çalıştı.

    Dava, olaydan altı yıl sonra, Kasım 2001’de, üç şehir gezdikten sonra sonuçlandı. Albayrak hakkında, Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 50. maddesine göre indirim yapılarak 3 yıl 24 ay hapis cezası ve 9 ay kamu hizmetlerinden geçici mahrumiyet kararı verildi.

    Gündoğan ise bir kişi öldürmekten 1 yıl 8 ay hapis ve 3 ay kamu hizmetlerinden yasaklı olma cezası aldı. İkisinin cezası da 4616 sayılı İnfaz Yasası’na göre ertelendi.

    Davadan kısa süre sonra da polisliğe geri döndüler.

    İkisi de mahkemede suçlarını inkar etti ama ateş ettiklerini gösteren fotoğraflar vardı.

    “Ahmet Şık’ı sevgiyle anıyorum”

    Şimdi OdaTV davasından tutuklu olan Ahmet Şık’ın çektiği fotoğraf…

    Ahmet Şık’a selamlarımı yolluyorum, onu sevgiyle anıyorum.

    Gazi’de o fotoğrafı çeken, katliamı belgeleyen Şık, şimdi dönemin Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanı Hanefi Avcı’yla birlikte yargılanıyor. Katliamın sorumlularından olan Avcı ise Gazi davasında sanık olması gerekirken, tanık olarak bile dinlenmedi.

    İstanbul Emniyet Müdürü Necdet Menzir, İstanbul Emniyeti’nde Terörle Mücadeleden Sorumlu Şube Müdürü Reşat Altay, Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar, Başbakan Tansu Çiller, İçişleri Bakanı Nahit Menteşe, İstanbul Valisi Hayri Kozakçıoğlu…

    Bu isimlerin çoğu sonradan “görevlerini layıkıyla yaptıkları için” ödüllendirildiler, terfi ettiler, vekil oldular.

    Hepsinin sorumluluğu var.

    Davanın sonucu başından belli miydi yani?

    Trabzon’da mahkeme başkanı Hüseyin İmamoğlu, “Ben bu davada polislerden yana tarafım, polis cinayet işlemez” diyerek davadan çekildiğini açıkladı.

    Bunu “doğru davranış” olarak algıladılar ancak hakim, bundan sonraki mahkeme heyetini etkilemek, onları da zan altında bırakmak için böyle bir tavır sergiledi.

    Ve biz böyle bir ortamda mahkemede adalet aramak için yola çıkmıştık.

    “Devletin tüm kurumları elbirliğiyle örtbas etti”

    O yollarda neler geldi başınıza?

    Aynı baskılara devam ettiler. Devletin tüm kurumlarının katliamı nasıl elbirliğiyle örtbas ettiğini de gözlerimizle gördük.

    Yaklaşık 70 bin km yol yaptık duruşmalara gidip-gelerek ve sonuçta iki kişiye göstermelik cezalar verildi. Otobüslerimizin yolu sürekli polis barikatlarıyla kesiliyordu.

    Polis sabaha karşı ıssız bir yolda otobüsü kimlik kontrolü bahanesiyle durdurup daha önce örgütledikleri sivilleri ailelere saldırtıyordu.

    Önceden bir örgütlenme olmasa, sabahın 05:00’inde kim gelip otobüsümüzün durdurulduğu yerde aracı taşlamak için bekler ki?

    Her yolculuğumuzda böyle organize saldırılarla karşılaştık. Mahkemede bile saldırıya uğradık.

    Davanın nasıl biteceğini tahmin ediyorduk ama yine de davayı takip eden, adalet bekleyen aileler için sonuç tam bir hüsran oldu.

    İki hafta sonra Hasan Ocak “kayboldu”hasan ocak gazi katliamı

    Katliamdan kısa bir süre sonra, kardeşiniz Hasan Ocak gözaltına alındı, kaybedildi. Neden sizin kardeşiniz hedef seçildi?

    Kardeşim Hasan, Gazi olaylarında ön saflardaydı, bir sosyalist olarak katliamda halkın yanındaydı.

    Devlet bu olayı birilerinin üzerine yıkmak için “Gazi provokasyonu” adı altında bir operasyon başlattı, 30 kişi gözaltına alındı. Kardeşim de 21 Mart’ta gözaltına alındı.

    Hemen Emniyet’e ve diğer kurumlara başvurduk, kardeşimi aramaya başladık.

    Çünkü daha önce de iki kez gözaltına alınmıştı ve bize haber verilmemişti, mahkemeden tahliye edilince gözaltına alındığını öğrenmiştik.

    Başvurduğunuz yerler ne cevap verdi size? Kabul ettiler mi Hasan’ın gözaltına alındığını?

    Beşiktaş’taki Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne (DGM) gittik, oradaki savcı önce Hasan’ın gözaltına alındığını, Emniyet Müdürlüğü’nde olduğunu söyledi, ancak biz dilekçeyle başvurunca cevabını değiştirdi, resmi yanıtı “Gözaltına alınmamış” oldu.

    “Haftada böyle 2-3 ceset geliyor buraya”

    Nasıl bulundu Hasan?

    Gözaltına alındıktan beş gün sonra, vücudunda işkence izleri ve kırıklar olduğu halde ölmüş olarak bulunmuş.

    Üzerinde sigara söndürülmüş. Elektrik verildiğine, askıda bekletildiğine dair izler, kızarıklıklar, yanıklar vardı. Telle boğarak öldürmüşler. Yüzünde de kırıklar ve kesikler vardı.

    Kemeri, saati, ayakkabı bağcıkları yokmuş, bunlar da gözaltına alındığının kanıtı.

    Beykoz Buzhaneler mevki Dedeler köyünde, köylüler bulmuş cesedini, jandarmaya haber vermişler.

    Jandarma da cesedini Beykoz Devlet Hastanesi’ne götürmüş. Sonradan görüştüğüm Beykoz’daki memurlar, “Haftada bize böyle 2-3 ceset geliyor, raflarda onlarca dosya var” dediler.

    Altı gün sonra İstanbul Adli Tıp Kurumu’na gönderilmiş. Parmak izleri, kan örneği alınmış, fotoğrafı çekilmiş.

    İstanbul ve çevre illere dağıtılıyor bu bilgiler, ama İstanbul Emniyet Müdürlüğü, o kişinin Hasan olduğuna dair Adli Tıp’a bilgi vermiyor.

    Ama daha önce gözaltına alınmıştı, kaydı yok muymuş İstanbul Emniyeti’nde?

    Vardı tabii. Gözaltına alındığında parmak izini de almışlardı, fotoğrafını da çekmişlerdi. O cenazenin Hasan’a ait olduğunu bilmelerine rağmen sessiz kaldılar.

    Ben sürekli Adli Tıp’a gidiyordum, bir gün kayıpların olduğu deftere bakarken fotoğrafını gördüm, öyle bulduk cenazesini. 26 gün morgda bekletmişler, belki de hiç bulamayacaktık.

    Ölümünden yaklaşık iki ay sonra Gazi Mezarlığı’na defnettik.

    “Devletin polisi insan öldürmez”

    Cenazeden sonra, yasal yollara başvurmaya devam ettiniz mi?

    Ettik, hala da ediyoruz.

    Kardeşimi işkencede gören çok insan vardı. Örneğin Baki Düzgün isimli biri, işkenceden çıkıp cezaevine yollandığında Hasan’ın fotoğrafını görünce tanıyor, “Emniyet’te benim yanımdaydı” dedi.

    Onunla birlikte Gazi’den alınanlar da işkencede Hasan’ı gördüklerini söylediler ama yine de devlet gözaltına alındığını kabul etmedi.

    Fatih Cumhuriyet Savcısı, otopsi raporlarına rağmen verdiği takipsizlik kararına, “Ben devletin polisinin insan öldüreceğine inanmıyorum” yazmıştı.

    Tüm başvurularımız takipsizlikle sonuçlanınca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) başvurduk, devlet, “Yeterince araştırma yapılmadığı” gerekçesiyle tazminata mahkum oldu. Biz de bu kararın ardından, tekrar soruşturma açılması için başvurduk. Ama nafile…

    “Devlet korumaya devam ediyor”

    Ergenekon iddianamesinde, Gazi katliamı ve Hasan Ocak’ın kaybedilmesiyle ilgili bir bölüm var. Gizli tanık, kahveyi, Veli Küçük’le birlikte hareket eden Osman Gürbüz’ün tarattırdığını, Sedat Peker’in de işin içinde olduğunu söylüyor. Peker de “Üç beş tane faili meçhul cinayet yapacağız” diyor. Bunun üzerine başvuru yaptınız mı tekrar?
    Evet, bu isimlerle ilgili suç duyurusunda bulunduk. Reddedildi.

    Ne gerekçeyle?

    “İddianamede olay anlatılıyorsa da mahkememiz bu tür bir yargılama yapmamaktadır” diyerek reddettiler. Geçen yıl suç duyurusunu yineledik, hala cevap bekliyoruz…

    “Kardeşini gömdün, çok şanslısın”

    Cumartesi oturmaları nasıl başladı?

    Hasan’ın cenazesinde, Hüseyin Toraman‘ın annesi Hatice Ana gelip sarılmıştı, “Oğlum, çok şanslısınız” diye…

    Verecek cevap bulamadım. Bir yandan gencecik kardeşimi toprağa verdim, diğer yandan o oğlunun cenazesini bulamamış, bir mezar taşı bile yok… Sustum kaldım.

    Hasan ilk kayıp değildi tabii ama kayıplar mücadelesi o dönemde önemli bir yere gelmişti, kamuoyu oluşmuştu.

    Hasan’ı 19 Mayıs’ta defnettik.

    “Türkiye’de artık kayıplar olmasın, akıbetleri açıklansın ve sorumlular yargılansın” diyerek 27 Mayıs Cumartesi günü ilk eylemi yaptık.

    Zamanla kaybedilenlerin ailesi, yakınlarının fotoğrafını alarak yanımıza gelip oturmaya başladılar.

    Rahat bıraktılar mı sizin eylemlerinizde?

    Olur mu hiç! Annem, babam, kardeşlerim defalarca gözaltına alındı, her hafta saldırılar oluyordu, 60 yaşın üzerindeki kadınlar yerlerde sürüklenerek götürüldüler.

    Bu arada gazeteciler, milletvekilleri, Avrupa’dan gelen insan hakları savunucuları da bizimle birlikte oturmaya başladı. Tabii saldırılar da devam ediyordu. Ama biz inadına orada olmaya devam ettik. Saldırılar dayanılmaz hale gelince ara verdik.

    Ergenekon davası başladığında, bizim eylemlerimizde dillendirdiğimiz şeyler bu kez mahkemeye yansıdı. Biz de Cumartesi eylemlerine tekrar başladık.

    “Devlet değil halk isterse cinayetler aydınlanır”

    Dava başladı ama Hasan’ı öldürenler hala ortada yok. Gazi katliamının gerçek sorumluları yargılanmadı diyorsunuz. Devlet korumaya devam mı ediyor?

    Evet. Toplumun ne kadarı gerçeğin ortaya çıkmasını istiyor? Önemli olan bu. Halk, katliamların, kayıpların sorgulanmasını isterse cinayetler de katliamlar da aydınlanır.

    Gazi Mahallesi yine “karıştı.” 29 0cak‘ta yıkımlara karşı toplanan halka çeteler saldırdı, üç kişi ağır yaralandı. Eylemlere polis müdahale etti, sanıklar serbest bırakıldı… Neden hep Gazi Mahallesi?

    Devlet başından beri orada var olan örgütlülüğü kırmaya çalışıyor. O zaman da amaç buydu, şimdi de bu. Sadece Gazi’de değil, birçok yerde yapılıyor böyle provokasyonlar. İki hafta önce Adıyaman’da Alevilerin evlerini işaretlediler, örneğin.

    Bu provokasyonlar yeni değil, bitmesi de ancak örgütlü bir karşı koyuşla olur. (AS)
    /Ayça Söylemez