PİRHA- Cumartesi Anneleri, adalet arayışlarının 1051. haftasında, gözaltında kaybettikleri yakınlarının akıbetini sorarak, hakikatlerin açığa çıkarılması ve yüzleşme çağrısında bulundular.
Cumartesi Anneleri, eylemlerinin 1051’inci haftasında Galatasaray Meydanı’nda bir araya geldi.
Gözaltında kaybedilen ve katledilen yakınlarının akıbetini sormak ve faillerin yargılanması talebiyle her hafta Galatasaray Meydanı’nda bir araya gelen Cumartesi Anneleri/İnsanları, eylemlerinin 1051’incisini gerçekleştiriyor.
Karanfiller ve gözaltında kaybettirilen yakınlarının fotoğraflarıyla Galatasaray Meydanı’nda bir araya gelen Cumartesi Anneleri’nin bu haftaki eylemine Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan da katıldı.
Karanfiller ve gözaltında kaybettirilen yakınlarının fotoğraflarıyla meydanda buluşan Cumartesi Anneleri, bu haftaki eylemi “17-31 Mayıs Kayıplar Haftası” temasıyla gerçekleştirdi.
Açıklamayı yapan gözaltında işkenceyle katledilen Hasan Ocak’ın kardeşi Maside Ocak, bugüne dek süren cezasızlık kültürünün yeni ihlallerin önünü açtığını belirerek, cezasızlığın toplumsal barış ve hukuk devleti ilkelerinin önünde büyük bir engel oluşturduğunu söyledi.
Maside Ocak, konuşmasının devamında şunları ifade etti:
“Bugün, gözaltında kaybedilen sevdiklerimizi unutmadığımızı, unutmayacağımızı ve adalet arayışımızdan vazgeçmeyeceğimizi bir kez daha yüksek sesle dile getirerek, Kayıplar Haftası’na giriyoruz. Devlet görevlileri ya da devlet destekli yapılar tarafından kaybedilen insanların aileleri olarak yıllardır aynı soruyu sormaya devam ediyoruz: Sevdiklerimiz nerede? Israrla altını çiziyoruz: Gözaltında kaybetmeler sadece kaybedilenlerin değil, geride kalanların da hayatını karartan; kuşaklar boyu süren bir travmadır. Bu suç zaman aşımına uğratılamaz, görmezden gelinemez.
Gözaltında kaybedilen tüm kişilerin akıbeti açıklansın, suçun fail ve sorumluları yargılanarak adalet önünde hesap versin, gözaltında kaybetme Türk Ceza Kanunu’nda insanlığa karşı suç olarak tanınsın, cezasızlık uygulamalarına son verilsin. Türkiye, Birleşmiş Milletler Zorla Kaybetmelere Karşı Uluslararası Sözleşmesi’ni imzalasın ve hayata geçirsin, Galatasaray Meydanı’ndaki anayasa ve hukuk dışı mekan yasağı ile sayı sınırlamasına derhal son verilsin.
Yeni sürece; hakikat, yüzleşme ve adalet eşlik etmelidir. Gerçek anlamda barış, ancak toplumsal hafızanın onarılması, adaletin eksiksiz işlemesi ve insan haklarının tam anlamıyla tanınmasıyla mümkün olabilir. Barış fırsatı siyasi hesaplara kurban edilmemeli; adil ve kalıcı bir barışın tesisi için güçlü bir siyasi irade ortaya konmalıdır. Kayıplar Haftası vesilesiyle, silah bırakmanın gerçek bir barışın kapısını aralamasını diliyor; tüm duyarlı kamuoyunu hakikat, adalet ve onurlu bir barış talebimize ortak olmaya çağırıyoruz.”
Gözaltında kaybettirilen Cemil Kırbayır’ın kardeşi Mikail Kırbayır da, “Gözaltında kaybedilen insanlarımızın akıbetini oldu bittiye getirenlere karşı; imha, inkar politikalarına karşı; biz kayıp yakınları yoldaşlarımızla beraber adaleti, hakikati ortaya çıkarıncaya kadar mücadelemize devam edeceğiz. Rahat uyuyun” diye konuştu.
DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan ve DEM Parti İmralı Heyeti Üyesi Pervin Buldan da, toplumsal barışın olmazsa olmazlarından birinin yüzleşme olduğuna dikkat çekerek, kayıpların bulunmaması halinde barışın yarım kalacağını dile getirdi.
PİRHA-Cumartesi Anneleri, eylemlerinin 1003. Haftasında gözaltında kaybedilen Vejdin Avcıl’ın akıbetini sormak için Galatasaray Meydanı’nda bir araya geldi.
Cumartesi Anneleri, 1995 yılından bu yana gözaltında kaybedilen yakınlarının akıbetini sormak ve faillerin yargılanması talebiyle Galatasaray Meydanı’nda bir araya geliyor.
Cumartesi Anneleri, eylemlerinin 1003. Haftasında gözaltında kaybedilen Vejdin Avcıl’ın akıbetini sormak için Galatasaray Meydanı’nda bir araya geldi. Açıklamayı İnsan Hakları Derneği (İHD) Gözaltında Kayıplara Karşı Komisyon adına kayıp yakını İkbal Eren okudu. Eren’in okuduğu açıklamada şu ifadeler yer aldı:
“YARGI MEKANİZMALARI ETKİN BİÇİMDE ÇALIŞMIYOR”
“Bugün Arefe… İnsanlar bayram telaşındayken biz, Anayasa Mahkemesi (AYM) kararları uygulanmadığı için, karar vericiler hukukun üstünlüğü ilkesine karşı direndiği için Galatasaray’daki polis bariyerlerinin önündeyiz. Devletin bu direncinin yalnız bizi sınırlamakla kalmayıp, onarılamaz sosyal, siyasal, toplumsal ve ekonomik sonuçlara yol açtığını hatırlatıyoruz. Bugün bir kez daha haykırıyoruz: Türkiye’de güvenlik güçlerinin vatandaşa yönelik işkence, öldürme, gözaltında kaybetme gibi uygulamaları söz konusu olduğunda idari ve yargı mekanizmaları etkin biçimde çalışmıyor. 1003.haftamızda yargılama faaliyetinin sonuçsuz kaldığı Vejdin Avcıl dosyasını kamuoyu ile paylaşıyoruz.
“AVCIL’IN GÖZALTINA ALINDIĞI İNKAR EDİLDİ”
Mardin’in Derik ilçesindeki Adakent Köyü’ne, 12 Haziran 1994’te Derik İlçe Jandarma Komutanlığı’na bağlı askerler ve korucular tarafından operasyon düzenlendi. Operasyonda beş köylü gözaltına alındı. 25 gün içerisinde dört köylü serbest bırakıldı. 30 yaşındaki beş çocuk babası Vejdin Avcıl’ın ise gözaltına alındığı inkar edildi. Olayla ilgili Derik Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen (1994/141 sayılı) soruşturmada, dosya (21/6/1994 tarihli) görevsizlik kararıyla Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderildi. Diyarbakır DGM Cumhuriyet Başsavcılığı, 14 Temmuz 1994’te Derik İlçe Jandarma Komutanı Musa Çitil tarafından düzenlenen belgeyi esas alarak içinde Avcıl’ın da olduğu “ölü ele geçirilen toplam dört şüpheli hakkında terör örgütüne üye olma suçlarından kovuşturmaya yer olmadığı” kararı verdi. Evraklar daha sonra imha edildi.
“SİVİL VATANDAŞLAR TAMAMEN KEYFİ BIR ŞEKİLDE ÖLDÜRÜLDÜ”
Derik İlçe Jandarma Komutanı Musa Çitil tarafından düzenlenen belgede, Vejdin Avcıl’ın çatışmada ölü ele geçirildiği yazılıydı. Ancak Vecdil’in otopsi raporuna göre kafasından aldığı tek kurşun ile ölmesi bu iddiayı sarsıyordu. Ailesi, Vejdin Avcıl’ın gözaltına alındığını ve gözaltı sırasında operasyon bölgesine götürülerek ön safa sürülüp, bilerek ölümüne sebebiyet verildiğine inanıyordu. Olaydan 17 yıl sonra 22-23 Kasım 2011 tarihlerinde Derik Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yürütülen bir başka soruşturma kapsamında Derik Kimsesizler Mezarlığı’nda açılan toplu mezarda Vejdin Avcıl’ın giysi parçalarına ve kemiklerine ulaşıldı.Dönemin Derik Jandarma Komutanı Musa Çitil hakkında 2012’de, içlerinde Vejdin Avcıl’ın da olduğu “13 sivil insanı gözaltına alarak keyfi ve kısa yoldan infaz ettiği” iddiasıyla kamu davası açıldı ve 13 kez ağırlaştırılmış müebbet hapsi istendi. Savcılık makamı iddianamede, Musa Çitil’in görev yaptığı dönemde “şüphe olsun olmasın sivil vatandaşları tamamen keyfi bir şekilde öldürdüğü”, “.. ölenleri ise adli tahkikate terörist unsurlar olarak sunduğu ve bu yönde tutanaklar tuttuğu” kaydını düştü.
Tutuksuz yargılanan Musa Çitil, 21 Mayıs 2014’teki karar duruşmasında beraat etti. Yargıtay 1. Ceza Dairesi beraat kararını 2 Haziran 2015’te onadı. Aileler, kararın kesinleşmesi üzerine 2015 yılında AYM’ye bireysel başvuruda bulundu. AYM ise başvuruyu “kabul edilemez” buldu. (Başvuru Numarası: 2015/ 16290) Bunun üzerine aileler 2022 yılında AİHM’e başvurdu. Bilmeye hakkımız var: Musa Çitil değilse, Vejdin Avcıl’ın gözaltında devletin koruması altındayken, ölümüne neden olanlar, gerçek dışı tutanaklarla kimsesizler mezarlığına gizlice gömenler, mezarını 17 yıl boyunca ailesinden gizleyenler kim? Bu suçun fail ve sorumluları kim? Gözaltında kaybedilişinin 30. yılında bir kez daha tekrarlıyoruz: Kaç yıl geçerse geçsin Vejdin Avcıl için, tüm kayıplarımız için adalet istemekten; devletin evrensel hukuk normları içinde hareket etmek zorunda olduğunu hatırlatmaktan vazgeçmeyeceğiz.”
“HER TELEFON ÇALDIĞINDA BELKİ BABAMDIR DİYE UMUTLANIRDIK”
Basın açıklamasının ardından Gamze Elvan, Vejdin Avcıl’ın oğlu Yasin Avcıl’ın mektubunu kamuoyuyla paylaştı. Mektupta şu ifadeler yer aldı:
“Ben 30 yıl önce Mardin Derik’te gözaltına alınarak kaybedilen Vejdin Avcıl’ın oğluyum. 90’lı yıllarda insanlık onurunun ayaklar altına alındığı bir dönemde, hemen her gün bölgemizde insanlar; kadın, çocuk, yaşlı demeden gözaltına alınıyordu. Ağır işkencelerden geçiriliyor, öldürülüyordu. Köy ve mezralar yakılıyordu. Maalesef bizde bu zulümden nasibimizi aldık. Babam 12 Haziran 1994’te köy meydanında patozda harman vururken gözaltına alındı ve bir daha kendisinden haber alamadık. Yirmi yıl hukuk mücadelesi verdikten sonra ancak bir toplu mezarda kemiklerine ulaştık. Düşünün; babanız bir sabah köye baskın yapan kolluk kuvvetleri ve köy koruyucuları tarafından gözlerinizin önünde darp edilerek yaka paça götürülüyor ve eviniz bombayla havaya uçuruluyor. Ne hissedersiniz?Biz aile olarak çok acı çektik ve halen çekmeye devam ediyoruz. En küçük kardeşim daha kırk günlük, biri 1 yaşında, diğeri 3 yaşında, ben 11 ablam 12 yaşındaydık. Yirmi yıl boyunca her kapımız çaldığında, kapımıza bir araba geldiğinde belki babam geldi diye sevinerek kapıya koşardık. Her telefon çaldığında belki babamdır veya onunla ilgili bir haberdir diye umutlanırdık. Ama her defasında hayal kırıklığına uğrardık. Her zaman baba kelimesine o kadar hasret kaldık ki, anlatılmaz ancak yaşayan bilir. Kardeşlerim baba duygusunu hiçbir zaman yaşayamadılar. Hep bir yanımız yarım kaldı. Bir insan, insanlara bu kadar acıyı nasıl reva görür anlamış değilim. 2014’te babamın kemiklerine ulaştığımızda onun eve dönme umudunu kaybettik. Bizi teselli eden tek gerçekse en azından bir mezarının olmasıydı. Türk adalet sisteminin davamızı beraat ettirmesi bizi daha derinden sarsmıştır. Acılarımızı tazelemiştir. Suçlular hak ettikleri cezaları almadıkları sürece hukuk mücadelemiz devam edecektir. Tüm Cumartesi Anneleri’ni saygıyla selamlıyor acılarını ve mücadelelerini paylaşıyorum.”
PİRHA-Cumartesi Anneleri eylemlerinin 984. Haftasında Galatasaray Meydanı’na kayıplarının fotoğrafları ve karanfillerle geldi. 40 yıl önce polis kurşunları ile katledilen Maksut Tepeli ve tüm kayıplar için adalet isteyen Cumartesi Anneleri meydana karanfiller bıraktı.
Cumartesi Anneleri, 1995 yılından bu yana gözaltında kaybedilen yakınlarının akıbetini sormak ve faillerin yargılanması talebiyle Galatasaray Meydanı’nda bir araya geldi .
Abluka altında tutulan Galatasaray Meydanı’na gelen Cumartesi Anneleri ve insan hakları savunucuları eylemin 984’üncü haftasında yapılan açıklamayı Cumartesi Anneleri adına metni İnsan Hakları Derneği İstanbul Şube Başkanı Gülseren Yoleri okudu. Yoleri’in okuduğu metinde şu ifadelere yer verildi:
“KAYBEDİLENLER İÇİN HAK ARAMA KANALLARI KAPATILIYOR”
“Tüm insanlar, insan hak ve özgürlüklerine eşit olarak sahiptir. Bu haklar hiç kimsenin elinden alınamaz. Her devlet gibi Türkiye de bu hak ve özgürlükleri, yetki alanı içinde bulunan herkese sağlamakla görevlidir. Devlet adına yetki kullanan makam ve kişiler ise hukuku tarafsız ve eşit bir şekilde uygulamakla yükümlüdürler.
Ancak Türkiye’de devlet adına yetki kullananlar, kendilerinden farklı gördükleri kişileri temel haklara sahip bir “yurttaş” olarak görmeyip onları temel haklarından mahrum bırakıyorlar. Bu anlayışın bir sonucu olarak, gözaltında kaybedilenler ve onların aileleri için hak arama kanalları kapatılıyor. “MAKSUT TEPELİ’NİN MEZAR YERİ HALA BULUNAMADI”
984. haftamızda 40 yıldır tüm başvuruların sonuçsuz bırakıldığı Maksut Tepeli dosyasını kamuoyu ile paylaşıyor, bu insanlığa karşı işlenmiş suçu hatırlıyor ve hatırlatıyoruz.
28 yaşındaki öğretmen Maksut Tepeli, Tüm Öğretmenler Birleşme ve Dayanışma Derneği (TÖB-DER) üyesiydi. 04 Şubat 1980 tarihinde görev yaptığı Erzincan’da tutuklandı. Dört ay hapiste kaldıktan sonra hapisten çıktı ve eşi ile birlikte İstanbul’a taşındı. 2 Şubat 1984 tarihinde bir arkadaşının İstanbul/Küçükbakkalköy’deki evine giden Maksut, eve yaklaştığında kapının kırık olduğunu fark etti. Oradan uzaklaşmaya çalışırken içeride karakol kuran polisler tarafından açılan ateş sonucu yaralandı. Yoğun kan kaybına rağmen, hastane yerine bir battaniye içinde Gayrettepe Siyasi Şube’ye götürüldü. Aynı dönemde gözaltında tutulan üç tanığın beyanlarına göre Tepeli; 5 Şubat 1984 tarihinde Gayrettepe Siyasi Şube’de gördüğü ağır işkence sonucu koma halinde hastaneye kaldırıldı ve kendisinden bir daha haber alınamadı. Resmi kurumlar tarafından gözaltına alındığı inkâr edilen Maksut’un izini süren ailesi ve avukatları, olaydan 22 yıl sonra onun 6 Şubat 1984 tarihinde Haydarpaşa Numune Hastanesi’nde öldüğüne dair belgelere ulaştı. Üç yıllık ısrarlı girişimler sonucunda da resmi makamlar, Maksut Tepeli’nin Helvacıdede Kimsesizler Mezarlığı’na defnedildiğini kabul etti. Ancak defin yeri bilgisi açıklanmadığı için Maksut Tepeli’nin mezar yeri hala bulunamadı. Maksut Tepeli’nin gözaltında kaybedilmesiyle ilgili etkin bir soruşturma yürütülmedi. Tanıklara rağmen, belgelere rağmen ailenin şikâyeti üzerine açılan dört soruşturma da takipsizlikle sonuçlandı. Maksut Tepeli’nin yaralanması ve işkence ile sorgulanmasında görevli polislerin kimlikleri tespit edildi, ancak haklarında takipsizlik kararı verildi.
Ailenin 2015 yılında AYM’ye başvurması üzerine AYM, 2017 yılında başvurunun zaman bakımından kabul edilemez olduğuna karar verdi. İç hukuktan sonuç alamayan aile, AİHM’e başvurdu.
984. Haftamızda, Maksut Tepeli’nin gözaltında kaybedilmesinin insanlığa karşı işlenmiş suç olduğunu göz önünde bulundurarak, bir kez daha söylüyoruz: Zamanaşımı kurallarını devreye sokarak adaleti engellemek, uluslararası insan hakları hukukuna aykırıdır. 40 yıl önce Gayrettepe Siyasi Şube’de kaybedilen Maksut Tepeli’nin akıbetini açığa çıkarmak ve tespit edilen faillerini yargılamak adli makamların sorumluluğundadır.
Kaç yıl geçerse geçsin Maksut Tepeli için, tüm kayıplarımız için adalet istemekten, devletin evrensel hukuk normları içinde hareket etmek zorunda olduğunu hatırlatmaktan vazgeçmeyeceğiz.”
“KIZIMIZ BÜYÜDÜ, TORUNLARIMIZ OLDU MAKSUT HİÇBİRİNİ GÖREMEDİ”
Açıklamanın ardından konuşan Maksut Tepeli’nin eşi Şehriban Tepeli, “Tam 40 yıl oldu. 40 yılda ben yaşlandım. Maksut’la gözümüz gibi baktığımız, onun deyimiyle “kzımızın yürüdüğünü, büyüdüğünü, evlendiğini göreceğiz”dediğimiz kızımız büyüdü, torunlarımız oldu. Ama sevgili eşim Maksut bunların hiç birini göremedi. 40 yıldır aramadığımız, sormadığımız, başvurmadığımız yer kalmadı. 34 yıl sonra sadece bizden habersiz gömdükleri mezarlığın adını öğrenebildik. Bize mezar yerini göstermeyenler, bizi bu sonsuz mezarsızlık ızdırabıyla baş başa bıraktılar.
8 yıldan sonra yine Galatasaray’dayım ama demir bariyerlerin arkasından bakıyorum acılarımızı bölüştüğümüz, arayışımızı büyüttüğümüz meydanımıza. Biz kayıplarımızı aramaktan hiç vazgeçmedik. Herkes bilsin ki; ne kayıplarımızdan, ne Galatasaray’da acılarımızı paylaşmaktan, ne de kaybedenler yargılanıp cezalandırılıncaya kadar bu mücadeleden vazgeçmeyeceğiz.” dedi.
Yapılan basın açıklamasının ardından kayıp yakınları meydana karanfillerini bırakarak eylemi sonlandırdı.
PİRHA-Gözaltında öldürülen Hasan Ocak ile Rıdvan Karakoç, ‘Gözaltında Kayıplara Karşı Mücadele Haftası’ kapsamında mezarları başında anıldı. Anmada konuşan HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan, “Ortada bir cinayet varken fail yok. Cezasızlık politikasından yararlananlar var. Bugün, zihniyetin, yaklaşımın aynı olduğunu görüyoruz. Mücadele eden insanları her hafta iktidar engellemek istiyor” dedi.
Gözaltında kaybedilen Hasan Ocak ile Rıdvan Karakoç, Gazi Mahallesi’ndeki mezarları başında anıldı. Cumartesi Anneleri ve İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi tarafından gerçekleştirilen anma programına Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Pervin Buldan, Yeşil Sol Parti İstanbul Milletvekili Cengiz Çiçek, HDP İstanbul eski milletvekili Musa Piroğlu, HDP İstanbul İl Eş Başkanı İlknur Birol, İHD İstanbul Şubesi Başkanı Av. Gülseren Yoleri‘nin yanı sıra kayıp yakınları da katıldı.
“DEVLET KENDİ ANAYASASINA UYMAKLA YÜKÜMLÜDÜR”
Gözaltında Kayıplara Karşı Mücadele Haftası kapsamında ilk olarak Rıdvan Karakoç’un daha sonra da Hasan Ocak’ın mezarı başında anma yapıldı. Burada konuşan Av. Gülseren Yoleri şunları söyledi:
“17-31 Mayıs gözaltında kaybedilenleri anma haftasındayız. Gözaltında kaybedilenlere dair tüm hafızamızı tazelemek istiyoruz. 28 yıl boyunca dile getirdiğimiz bir talebimiz var. Failler bulunsun hesap sorulsun. Kaybedilenlerin tarihini daha da geriye götürebiliriz. Biz o zamanlardan bu zamanlara adalet için yakınlarının mücadele ettiğini biliyoruz ve Cumartesi Anneleri’nin bu mücadeleyle en büyük etkilerinin kayıp suçunun işlenmesinin önüne geçmesidir. Bu süre boyunca engellemelere rağmen durmadılar.
İnsanlığa karşı işlenen bu suç bütün toplumu tehdit ediyor. Devlete sorumluluklarını hatırlatmaktan vazgeçmeyeceğiz. Ona şunu hatırlatmak zorundayız ‘bağlı olduğu uluslarası sözleşmelerde bu topraklarda yaşayan herkesi korumak zorundadır. Bu doğrultuda da gösteri ve protesto hakkını kolaylaştırması gerekir. Uluslararası sözleşmelere uyulmak zorundadır. Devlet kendi anayasana uymakla yükümlüdür.”
“DEVLET SUÇ ÜSTÜ YAKALANMIŞTIR”
Yoleri‘nin ardından söz alan Maside Ocak ise “Kimsesizler Mezarlığı’ndan çıkarıp buraya getirdiğimizde babam ‘burası Hasan’ın düğünüdür’ demişti. Burada bir mezar var ve üzerinde ‘Hasan Ocak’ yazılıdır. Adaletin olmadığı yerde kayıpları olan bütün ailelerle bir araya geliyor ve gelecek. Söyleyecek söz kalmadı belki ama söyleyeceklerimiz de bitmedi. Biz birbirimizden ve bizi destekleyenlerden aldığımız güçle adaletin sağlanacağı güne kadar durmayacağız” dedi.
Hasan Ocak’ın ağabeyi Ali Ocak da “Hasan Ocak nezdinde devlet suçüstü yakalanmıştır. Biz mücadele etmeye çalışırken onlar engellemeye çalışıyorlar. Bizim susmayan bir irademiz var. Biz Hasan’ın arkadaşlarıyla mücadele ettik mücadelemize de devam edeceğiz” ifadelerini kullandı.
“CEZASIZLIK POLİTİKASINDAN YARARLANANLAR VAR”
HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan ise şöyle konuştu:
“Hasan Ocak ve Rıdvan Karakoç şahsında tüm kayıpları anmak istiyorum. Hakikat ve adalet mücadelesi bitmedi, bitmeyecek. Faillerin 28 yıldır yargılanmamış olması bizim bu mücadeleyi büyütmemiz gerektiğine dikkat çekmiştir. Ortada bir cinayet varken fail yok. Cezasızlık politikasından yararlanan insanlar var. Bugün, zihniyetin, yaklaşımın aynı olduğunu görüyoruz. Mücadele eden insanları her hafta iktidar engellemek istiyor. Bu engellemeler demokrasiye yöneliktir. Biz de asla kayıplarımızın akıbetlerini sormaktan asla vazgeçmeyeceğimizi buradan bir daha ilan ediyoruz.”
Buldan, 28 Mayıs’ta gerçekleştirilecek olan ikinci tur cumhurbaşkanı seçimlerine de değinirken, “Belki de önümüzde son bir tercih fırsatı var. Bu tercih karanlık ve aydınlık arasındadır. 28 Mayıs’ta faşizmi göndermek demokrasiye erişmek gerekiyor herkesin sandığa gidip oy kullanması bu açıdan elzemdir” dedi.
PİROĞLU: SONUNDA KAZANAN BİZ OLACAĞIZ
Eski HDP İstanbul Milletvekili Musa Piroğlu ise “Devletler, kendilerine muhalif olanlara en vahşi uygulamaları yaptı. Bunların en vahşisi de gözaltında kaybetmektir. Bu politika bütün toplumu esir alma politikasıdır. Kaybedilmeleri ortadan kaldırmak toplumun bu tehditten kurtulması demektir. Cumartesi İnsanlarının yürüttüğü mücadele; ülke halkının insanca yaşama mücadelesidir. Kaybedenler, kaybedecek. Bu mücadele tarih boyunca yürüdü. Bundan sonra da yürüyecek. Sonunda kazanan biz olacağız” ifadelerini kullandı.
Gözaltına kaybedilen Murat Yıldız’ın annesi Hanife Yıldız oğlunun arandığı günden bugüne başından geçen süreci anlatarak, “Ben devleti tanımıyordum. Beni ‘oğlun silahla öldürülse daha mı iyi?’ diyerek kandırdılar. Oğlumu çağırdım ‘gel’ dedim o da beni kırmadı geldi. Sonra oğlumu kaybettiler. Her ölüm acıdır. Bir mezar olur insan teselli bulur ama bizim öyle bir tesellimiz olmadı. Ben Hanife bu da oğlum Murat Yıldız onu aramaktan vazgeçmeyeceğim” dedi.
PİRHA-Kayıplar haftası nedeniyle bir açıklama yapan Cumartesi Anneleri ve İHD İstanbul Şubesi, “Türkiye’de de gözaltında kaybetme suçu topluma korku salma ve muhalifleri susturma yöntemi olarak yaygın bir biçimde uygulandı. İnsanlık onurunu hedef alan gözaltında kaybetmelere karşı hakikat ve adalet mücadelesi yürütmekten asla vazgeçmeyeceğiz!” ifadelerini kullandı.
İnsan Hakları Derneği (İHD) 1995’ten itibaren her yıl 17-31 Mayıs tarihleri arasındaki dönemi “Kayıplar Haftası” olarak anıyor. İHD İstanbul Şubesi’nde konuya ilişkin bir açıklama yapıldı. Açıklamaya İHD İstanbul Şubesi Başkanı Gülseren Yoleri ile kayıp yakınları Zübeyde Tepe, Ayşe Tepe, Hanife Yıldız, Hanım Tosun ve Ali Tosun katıldı.
“GÖZALTINDA KAYBETME TOPLUMA KORKU SALMA YÖNTEMİ OLARAK KULLANILDI”
İHD İstanbul Şubesi ve Cumartesi Anneleri adına ortak basın açıklamasını ise Zübeyde Tepe okudu. Açıklamada şu ifadelere yer verildi:
“Her yıl olduğu gibi bu yıl da “17-31 Mayıs Gözaltında Kayıplara Karşı Mücadele Haftası” kapsamında düzenlediğimiz hafta etkinlikleri ile; uluslararası hukukta insanlığa karşı suç olarak tanımlanan gözaltında kaybetme suçuna, bu suçun işlenmesine imkan yaratan cezasızlık politikalarına, inkar edilen gerçeklere ve bu insanlığa karşı suçla mücadelenin önemine dikkat çekecek, hakikat ve adalet talebimizin karşılanmasını isteyeceğiz. Arjantin’den Şili’ye, Kolombiya’dan Pakistan’a, Filistin’den Kıbrıs’a birçok ülkede bir baskı, sindirme ve cezalandırma yöntemi olarak karşımıza çıkan “gözaltında kaybetme” insanlığa karşı suç niteliğinde olup, insan haklarının ve temel özgürlüklerin ağır ve açık ihlalidir. Uluslararası hukuka göre tüm devletler gözaltında kaybetme suçunun sorumlularını istisnasız biçimde soruşturma, yargılama ve yaptırıma tabi tutma yükümlülüğü altındadırlar.
Türkiye’de de gözaltında kaybetme suçu topluma korku salma ve muhalifleri susturma yöntemi olarak yaygın bir biçimde uygulandı. Yüzlerce insan evlerinden, işyerlerinden, kafelerden, otobüs duraklarından, otobüslerden, otomobillerinden gözaltına alındılar ve bir daha geri dönemediler. Akıbetleri ailelerinden dahi gizlendi, hakikat karartıldı. Yüzlerce insan gözaltında kaybedilmesine rağmen bu suç yok sayıldı ve iddialar derin bir suskunlukla karşılandı. Gözaltında kaybetme suçu adalet sistemi eliyle cezasız bırakıldı. Diğer ağır hak ihlallerinde olduğu gibi gözaltında kaybetmelerde de hakikatin açığa çıkartılması ve adaletin sağlanmasına yönelik politikalar hayata geçirilmedi. Aksine AİHM’in de işaret ettiği gibi Türkiye’de cezasızlık, bilinçli ve sistemli bir devlet politikası olarak uygulandı.
“GÖRÜYORUZ, BİLİYORUZ, TANIKLIK EDİYORUZ”
Hiç şüphe yok ki gözaltında kaybetmeler bu topraklarda örgütlü bir biçimde gerçekleşti ve yalnız yargının değil, ilgili tüm devlet kurumlarının iş birliği ile örtbas edildi. Bu yüzden bu suç yaygın ve sistematik biçimde işlenebildi ve sonuçsuz/ cezasız bırakılarak işlenmeye devam etti. Nitekim 1915 yılından bu yana, bu topraklarda yaşanan gözaltında kaybetme pratiğine dair hiçbir iktidar yüzleşme ve hesaplaşma iradesi göstermedi. İnkar ve cezasızlık politikaları iktidarlar değişse de devam ettirildi. Derneğimize yapılan başvurular; 2016 OHAL ilanı sonrasında kaçırılma, alıkonulma ve gözaltında kayıp iddialarının dikkat çekici bir şekilde arttığını gösterdi. Sadece OHAL süresince en az 32 kişi gözaltında kaybedilme girişimine maruz kaldı. Sonrasında 26’sı bulunurken, Yusuf Bilge Tunç’tan halen bir haber alınamadı.
2 Ekim 2018’de İstanbul’daki Suudi Arabistan Konsolosluğu’na girdikten sonra kendisinden bir daha haber alınamayan Cemal Kaşıkçı’nın kaybedilmesi ile ilgili failler bulunmazken, dava fail durumundaki Suudi Arabistan’a devredildi. Gözaltında kaybedildiği TBMM Raporu ile itiraf edilen Cemil Kırbayır dosyası; delillere, belgelere, tanıklara rağmen zamanaşımıyla kapatıldı. Hatırlanacağı üzere; 699 hafta boyunca gerçekleştirilen Cumartesi buluşmaları 700. Haftasında 25 Ağustos 2018 ve devamında Beyoğlu Kaymakamlığı tarafından yasaklandı. Anayasa Mahkemesi’nin Maside Ocak Kışlakçı, Aydın Aydoğan ve Gülseren Yoleri başvuruları üzerine verdiği kararları ile Kaymakamlık yasaklarının hukuka aykırı olduğu tespit edildiği halde yasak uygulaması sürdürüldü ve cumartesi insanları halen her hafta gözaltına alınıyorlar.
Bu ağır baskı ve hukuka aykırı müdahale koşullarında, kayıp yakınları ve hak savunucuları olarak 28 yıldır; “Görüyoruz, biliyoruz, tanıklık ediyoruz” diyerek, gözaltında kaybetmeler gerçeğini yüksek sesle duyurmaya, kamuoyunun gündemine taşımaya çalışıyoruz. Cezasızlığı ve adaletsizliği aşmak, hakikate ulaşmak için mücadele etmenin bir yurttaşlık görevi olduğuna dikkat çekiyoruz. Gözaltında kayıp vakalarının yeniden gündeme gelmesi ve adalet arayışımızın bastırılmaya çalışılması karşısında, mücadelenin daha etkin sürdürülmesinin bir zorunluluk olduğu gerçeği ile karşı karşıyayız ve bu kez de Gözaltında Kayıplar Haftası vesilesi ile insanım diyen herkesi mücadeleye omuz vermeye çağırıyor, bir kez daha devleti yönetenlere sesleniyoruz:
“CEZASIZLIK POLİTİKASINA SON VERİN”
Hakikat ve adalet talebimizin gereğini yerine getirin. Kayıplarımızın akıbetini açıklayın, cezasızlık politikasına son verin, kayıp dosyalarında etkin soruşturma yürütün, failleri cezalandırın.
Devletlere, Zorla kaybetmeyi suç olarak düzenleme, yargılama ve cezalandırma, gözaltında kaybetmelerin önlenmesi ve geçmişte yaşanan kaybetmelere dair hakikat ve adalete erişimin sağlanması sorumluluğu getiren, BM Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme’yi derhal imzalayın ve uygulayın.
Beş yıla yakın bir süredir hiçbir hukuki dayanağı olmadan bize ve tüm topluma kapattığınız Galatasaray’daki yasağı derhal sonlandırın, Anayasa Mahkemesi kararlarını uygulayın.
Kayıp yakınları ve hak savunucularına yönelik polis şiddetine ve yargı tacizine son verin.
İnsanlık onurunu hedef alan gözaltında kaybetmelere karşı hakikat ve adalet mücadelesi yürütmekten asla vazgeçmeyeceğiz! Kayıplarımızdan ve kayıplarımızla buluşma mekânımız olan Galatasaray Meydanı’ndan asla vazgeçmeyeceğiz.”
PİRHA-AYM, Cumartesi Anneleri’nin 700. haftasına yönelik gerçekleştirilen polis müdahalesi ile Galatasaray Meydanı’nın yasaklanmasına karşı yapılan başvuruda ‘hak ihlali’ kararı verdi. Cumartesi Anneleri, “Yarından itibaren kayıp yakınları ve İnsan Hakları Derneği olarak ilgili makamların AYM kararına kayıtsız şartsız uyma yükümlülüklerini yerine getirmeleri için girişimlerde bulunacağız. Keyfi yasağınıza son verin ve Galatasaray Meydanı’ndaki ablukayı kaldırın!” dedi.
Gözaltında kaybedilen yakınlarının akıbetini sormak, fail ve sorumluların cezalandırılması talebiyle başlattıkları adalet mücadelelerinin 700. haftasında polis müdahalesi ile karşılaşan ve darp edilerek gözaltına alınan Cumartesi Anneleri’nin konuya ilişkin Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) yaptığı başvuru ‘hak ihlali’ kararı ile sonuçlandı.
Cumartesi Anneleri, AYM’nin verdiği kararı İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi’nde gerçekleştirdiği bir basın açıklaması ile değerlendirdi. Açıklamaya İHD İstanbul Şubesi Başkanı Avukat Gülseren Yoleri, Cumartesi Anneleri/İnsanları, Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) İstanbul Temsilcisi Ümit Efe ile Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği (MLSA) ve Hafıza Merkezi temsilcileri de katıldı.
“GALATASARAY’DAN VAZGEÇMİYORUZ”
“Galatasaray bizim, Galatasaray hepimizin, vazgeçmiyoruz” başlıklı basın açıklamasını Cumartesi Anneleri adına Besna Tosun okurken, şu ifadeleri kullandı:
“Gözaltında kaybedilen insanlarımızın akıbetlerinin açıklanması ve suçun faillerinin yargı önüne çıkarılarak cezalandırılması talebiyle başlattığımız, Türkiye tarihinin en uzun soluklu adalet eylemi olan Galatasaray’daki buluşmalarımız 700. haftamızda ağır polis şiddeti ile engellendi ve kuşaktan kuşağa aktarılarak devam eden hakikat ve adalet mücadelemizle hafıza mekânına dönüştürdüğümüz Galatasaray Meydanı bize yasaklandı.
Dört yılı aşan bir süredir Galatasaray Meydanı tomalar, ağır silahlı polisler, çelik ve beton bariyerler ile kuşatıldı. Cumhurbaşkanlığı rejimi, adalet ve hukukun üstünlüğü talebimize sesimizi duyurduğumuz Galatasaray Meydanı’nı esir alarak cevap verdi. En başından beri bu yasaklamanın evrensel hukuka, Anayasa’ya ve ilgili yasalara aykırı olduğunu, keyfi olduğunu, haklarımızı ihlal ettiğini söyledik. Bu iddialarla yargı makamlarına başvurduk, maruz kaldığımız hak ihlalinin ortadan kaldırılmasını talep ettik. 23 Şubat 2023 günlü resmi Gazete’de yayınlanan 2019/21721 başvuru numaralı Anayasa Mahkemesi (AYM) kararına kadar bu haklı itiraz ve taleplerimiz görmezden gelindi.
“AYM, EYLEMİN HUKUKA UYGUN OLDUĞUNU BİLDİRDİ”
Maside Ocak’ın başvurusu üzerine verilen bu AYM kararıyla, Anayasa’nın 34. maddesinde düzenlenen toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkımızın ihlal edildiğine hükmedildi. Beyoğlu Kaymakamlığı’nın savunmasında Galatasaray’daki buluşmalarımızın yasaklanması ile ilgili ileri sürdüğü; “bildirimde bulunmadılar” ve “suç işlenmesinin engellenmesi, kamu düzenin bozulması, başkalarının haklarının korunması gibi zorlayıcı şartların varlığı nedeniyle” yasakladık şeklindeki gerekçelerinin hukuki geçerliliğini tartışan AYM, söz konusu kararı ile; idarenin buluşmalarımızın engellenmesine dayanak gösterdiği ‘bildirimde bulunulmadı’ gerekçesini; “yapılmak istenen etkinlik, yaklaşık yirmi dört yıl boyunca belirli zaman ve yerde yapılmakta olup idarenin bu etkinliğin yapılacağına ilişkin olarak önceden bilgisi olmadığı söylenemez” diyerek ve idarenin “zorlayıcı şartlar nedeniyle yasaklama yoluna gidildiği” iddiasını da; “idare, yasaklama kararında kamu düzeni bozulması, bozulma tehlikesi veya başkalarının haklarının korunması gerekliliği gibi zorlayıcı şartlar olduğunu ortaya koymamıştır. İzah edilen sebeplerle idarenin etkinliği yasaklama kararı için dayanak gerekçelerinin haklı ve ikna edici olduğu söylenemez” diyerek geçersiz kıldı.
Ayrıca AYM, “Diğer yandan başvurucunun da içinde yer aldığı grubun kaybolan yakınlarının bulunması ve kamuoyunda farkındalık yaratılması amacına yönelik oturma eylemi ve basın açıklaması yapmak istemesi demokratik bir toplumda saygı ile karşılanmalıdır.” diyerek Galatasaray’daki buluşmalarımızın demokrasinin gereği olduğuna vurgu yaptı. Kararın bir örneğinin yeni ihlallerin önlenmesi için Beyoğlu Kaymakamlığı’na gönderilmesine karar veren AYM, böylece Cumartesi Anneleri/ İnsanları’nın Galatasaray Meydanı’nda sürdürdüğü eylemin hukuka uygun olduğunu bildirerek, engellenmemesi konusunda Beyoğlu Kaymakamlığı’na açık bir ödev yükledi.
“KEYFİ YASAĞINIZA SON VERİN”
Anayasa’nın 153. Maddesi; “Anayasa Mahkemesi kararları kesindir.” “…Yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlar.” diyerek AYM kararlarının uygulanması konusunda hiçbir kuruma herhangi bir takdir yetkisi tanımamış veya bu konuda bir istisnaya yer vermemiştir. Dolayısıyla Anayasa Mahkemesi’nin anayasaya aykırılık konusunda verdiği karardan sonra idarenin Galatasaray yasağında ısrar etmesi Anayasa’yı kasten ihlâl etmek anlamı taşımaktadır.
Yarından itibaren kayıp yakınları ve İnsan Hakları Derneği olarak ilgili makamların AYM kararına kayıtsız şartsız uyma yükümlülüklerini yerine getirmeleri için girişimlerde bulunacağız. Ancak bugün buradan sesleniyoruz; keyfi yasağınıza son verin ve Galatasaray Meydanı’ndaki ablukayı kaldırın! Bütün engellemelere rağmen hakikati söylemeye devam edeceğiz. 28 yıllık pratiğimiz tanıktır; hakikati söyleme sorumluluğuna ve cesaretine sahibiz, bundan vazgeçmeyeceğiz! Kayıplarımızla buluşma mekânımız Galatasaray’dan vazgeçmeyeceğiz! Kayıplarımızı aramaya, akıbetlerini sormaya, faillerinin cezalandırılmasını istemeye, mevcut adaletsizliğe itiraz etmeye, hak ve özgürlük talep etmeye devam edeceğiz.”
PİRHA-Cumartesi Anneleri 939. hafta açıklamasında Hizbullah tarafından kaybedilen İbrahim ile Edip Çelik’in akıbetini sordu. Açıklamada “29 yıldır İbrahim ve Edip Çelik’in akıbetleri karanlıkta bırakıldı, onları kaybedenler cezasız bırakıldı. 939. haftamızda bir kez daha devleti yönetenlere sesleniyoruz: İbrahim ve Edip Çelik’in akıbetlerini açıklama ve faillerini cezalandırma yükümlüğünüzü yerine getirin!” denildi.
Gözaltında kaybedilen yakınlarının akıbetini sormak, fail ve sorumluların cezalandırılması talebiyle başlattıkları mücadeleye devam eden Cumartesi Anneleri, 939. hafta açıklamasında Hizbullah tarafından kaybedilen İbrahim ile Edip Çelik’in akıbetlerini sordu.
ERDOĞAN’IN HÜDA-PAR AÇIKLAMASINA TEPKİ
Cumartesi Anneleri ile İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi Gözaltında Kayıplara Karşı Komisyon tarafından yapılan açıklamayı Maside Ocak okurken, şu ifadelere yer verildi:
“Erdoğan’ı ve tüm siyasetçileri gerçekleri muhatap almaya davet ediyoruz. 23 Mart 2023 tarihinde Cumhurbaşkanı Erdoğan, seçim ittifakı kurduğu HÜDA-PAR için: “HÜDA-PAR’la ilgili uydurma yaklaşımlar var, çirkinlikler var. HÜDA-PAR bunları kabul etmiyor, bizim terörle hiçbir ilgimiz olmaz diyor, tamamen yerli ve milli yapı” olduğunu söyledi.
HÜDA-PAR’ın, adı tarifi imkansız vahşet uygulamalarıyla anılan Hizbullah örgütünün siyasi uzantısı olduğuna dair çok ciddi karineler varken, bu karinelerden bazıları AKP iktidarında Diyarbakır 2. Asliye Ceza Mahkemesi ve İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nin hükümlerinde yer almışken, Cumhurbaşkanı Erdoğan HÜDA-PAR’a yönelik iddiaların uydurma olduğunu söylüyor. Toplumu hakikatten uzaklaştırmayı amaçlayan bu yaklaşım, hakikati bilme hakkımıza yönelmiş bir saldırıdır, reddediyoruz. Ülkemizin selameti, bu topraklarda yaşayan herkesin huzuru için Erdoğan’ı ve tüm siyasetçileri gerçekleri muhatap almaya davet ediyoruz.
“HİZBULLAH TARAFINDAN KAYBEDİLEN BABA İLE OĞULUN AKIBETİNİ SORUYORUZ”
939. haftamızda geçmişin hakikatine sahip çıkıyor; Batman’da Hizbullah tarafından evlerinden alınarak kaybedilen bir baba oğulun inkar ve cezasızlıkla karanlıkta bırakılan akıbetlerini soruyoruz.
90’lı yıllarda Batman, özel harp stratejisi temelinde faaliyet gösteren Hizbullah’ın merkezi halindeydi. Devletle bağlantısı TBMM Faili Meçhul Cinayetleri Araştırma Komisyonu Raporunda da geçen Hizbullah, çok sayıda Batmanlıyı gündüz vakti herkesin gözü önünde infaz etti. Evlerinden aldıkları, sokaklardan kaçırdıkları insanları, kendilerine tahsis edilmiş işkence köylerinde vahşi yöntemlerle sorgulayıp katletti, kaybetti.
50 yaşındaki İbrahim Çelik Batman’ın Soğuksu Mezrasında yaşıyor ve tarımla uğraşıyordu. 10 Temmuz 1994 gecesi maskeli ve silahlı 4 kişi, Çelik Ailesinin kapısını çaldı. İbrahim Çelik’i yer göstermek bahanesiyle evinden alarak yanlarında götürdü. 19 yaşındaki Edip Çelik de babasını yalnız bırakmamak için onların peşlerinden gitti.
Baba- oğul eve dönmeyince endişelenen aile Jandarma’ya ve Emniyet’e başvurdu. Ardından olayla ilgili Hizbullahçıların isimlerini vererek savcılığa suç duyurusunda bulundu. Ancak ailenin bütün başvuruları sonuçsuz kaldı; İbrahim ve Edip Çelik’ten bir daha haber alınamadı.
“TÜM KAYIPLARIMIZ İÇİN ADALET İSTEMEKTEN VAZGEÇMEYECEĞİZ”
Merese Çelik’in, oğlunun ve eşinin bulunması için yaptığı başvurular ile ilgili etkin bir araştırma ve soruşturma yürütülmedi. 29 yıldır İbrahim ve Edip Çelik’in akıbetleri karanlıkta bırakıldı, onları kaybedenler cezasız bırakıldı. 939. haftamızda bir kez daha devleti yönetenlere sesleniyoruz: İbrahim ve Edip Çelik’in akıbetlerini açıklama ve faillerini cezalandırma yükümlüğünüzü yerine getirin!
Kaç yıl geçerse geçsin İbrahim ve Edip Çelik için, tüm kayıplarımız için adalet istemekten, devletin evrensel hukuk normları içinde hareket etmek zorunda olduğunu hatırlatmaktan, 240 haftadır bize yasaklanan kayıplarımızla buluşma mekânımız Galatasaray’dan vazgeçmeyeceğiz.”
PİRHA-937. hafta açıklamasını gerçekleştiren Cumartesi Anneleri, Jitem tarafından Dersim’de gözaltına alındıktan sonra katledilen Ayten Öztürk dosyasına değindi. Ayten Öztürk’ün babası Hıdır Öztürk yaptığı açıklamada “Bursaspor-Amedspor maçında Yeşil’in pankartının açıldığını görünce dünyam zindan oldu. Sabaha kadar ağladım. Bu pankartı açanlardan da şikayetçiyim.” dedi.
Gözaltında kaybedilen yakınlarının akıbetini sormak, fail ve sorumluların yargılanması talebiyle mücadelelerini sürdüren Cumartesi Anneleri 937. hafta açıklamasını Dersim’de gözaltında kaybedildikten sonra katledilen Ayten Öztürk için yaptı.
Açıklamayı Ferhat Tepe’nin kardeşi Ayşe Tepe okurken, şu ifadelere yer verildi:
“Ayten Öztürk’ü ve zorla kaybetme suçuna ortak olanları unutmayacağız 5 Mart 2023 tarihinde Bursaspor ile Amedspor arasında oynanan karşılaşmada, 1990’lı yıllarda işlenen faili meçhul cinayetlerin, zorla kaybetmelerin sembolü olan “Beyaz Toros”ların ve “Beyaz Toros”larla anılan insanlığa karşı suçların faillerinden biri olarak bilinen “Yeşil” kod adlı Mahmut Yıldırım’ın posterleri açıldı.
“Beyaz Toros” ve “Yeşil”, bizim hafızamızda devletin gücü ve imkanları kullanılarak işlenen faili belli cinayetlerin, zorla kaybetmelerin simgesidir. Bu nedenle Amedspor maçında Beyaz Toros ve Yeşil görselinin kullanılmasını ve Amedsporlu futbolculara yönelik saldırıları bir grup fanatiğin histerisi olarak göremeyiz. Bursa Büyükşehir Belediye Stadyumu’nda yaşananlar örgütlü bir eylemdir. Bu eylem, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Gençlik ve Spor Bakanı Mehmet Kasapoğlu, Bursa Valisi Yakup Canpolat, Bursa Emniyet Müdürü Tacettin Aslan ve stadyumda görevli hakemler ile kolluğun yol vermeleri sonucunda gerçekleşmiştir.
Bursa Stadyumu’nda yaşananlar, 90’lı yılların karanlık zihniyetinin sahiplenilmesidir. “Bu suçları biz işledik, buradayız, yine işleriz” mesajıdır. İnsanlığa karşı işlenmiş suçların yargılanan, aranan sanıklarına “korunuyorsunuz” mesajıdır. Kısacası cezalandırılması gereken bir suçtur. Suçu işleyenler ve suçun işlenmesine yol verenler yargılanarak cezalandırılmalıdır.
“AYTEN ÖZTÜRK DOSYASI ZAMAN AŞIMINDAN DÜŞÜRÜLDÜ”
Yeşil’in kim olduğunu bir kez daha hatırlatıyoruz: Yeşil, 1990’lı yıllarda adı faili meçhul bırakılan cinayetler, insan kaçırmalar, zorla kaybetmelerle anılan bir JİTEM ve MİT mensubudur. 937. haftamızda, Yeşil’in sanık olarak yer aldığı Ayten Öztürk dosyasını kamuoyu ile paylaşıyoruz. 32 yaşındaki Ayten Öztürk Mazgirt ilçesine bağlı Akpınar’daki Tunceli İl Özel İdaresi’ne ait bir fabrikada çalışıyordu. 27 Temmuz 1992 akşamı mesai çıkışı sonrası içinde 4 kişi bulunan beyaz bir arabayla kaçırıldı. 13 gün sonra Elazığ Karşıyaka Kartaltepe mevkiindeki boş arazide gömülü olarak bulundu. Bedeni parçalanmış, gözleri oyulmuş olan Ayten’in kimlik teşhisi ancak giysilerinden
yapılabildi.
JİTEM komutanları, JİTEM elemanları Ayten Öztürk’ün, Yeşil ve ekibi tarafından OHAL Valiliği’nce kendisine tahsis edilen araç ile kaçırıldığını, sonra da Diyarbakır JİTEM’e götürüldüğünü ve burada üç gün boyunca işkence gördükten sonra infaz edildiğini açıkladı. Bu açıklamalar basında da yer aldı.
Ayten Öztürk’ü kaçıranlar, işkence ile katledenler, bedenini kaybedenler bu insanlığa karşı suçu örtbas edenler biliniyor olmasına rağmen sorumluların tespitine ve cezalandırılmalarına imkan verecek şekilde etkili bir soruşturma ve kovuşturma yürütülmedi. Dosyada tanıklar, deliller, itiraflar olmasına rağmen Ankara 6. Ağır Ceza Mahkemesi’de görülen dava, 21 Eylül 2022’de zaman aşımından düşürülerek cezasızlıkla sonuçlandı.
937. haftamızda bir kez daha hatırlatıyoruz: Tüm bu yıldırma ve gözdağı politikaları karşısında yılmayacağız; mücadelemizde ısrar ederek yolumuza devam edeceğiz. Yolumuza devam ederken, bu suça ortak olanları da unutmayacağız. Kaç yıl geçerse geçsin Ayten Öztürk için, tüm kayıplarımız için adalet istemekten, devletin evrensel
hukuk normları içinde hareket etmek zorunda olduğunu hatırlatmaktan, 238 haftadır bize yasaklanan kayıplarımızla buluşma mekânımız Galatasaray’dan vazgeçmeyeceğiz.”
“YEŞİL’İN PANKARTINI GÖRÜNCE DÜNYAM ZİNDAN OLDU”
Ayten Öztürk’ün babası Hıdır Öztürk de bir açıklama yaparken, “Kızımın katilleri Jitem mensubu Yeşil kod adlı Mahmur Yıldırım ve ekibidir. Her şey dosyada mevcut. Yeşil hala kayıp. Diğer kişiler hala Türkiye’de yaşıyorlar. Bu kişiler hakkında gerekli işlemin yapılmasını talep ediyorum. Bursaspor-Amedspor maçında Yeşil’in pankartının açıldığını görünce dünyam zindan oldu. Faili meçhul cinayetleri yeniden gündeme getirdiler. Sabaha kadar ağladım. Bu pankartı açanlardan da şikayetçiyim. Artık bu zulüm yeter” ifadelerini kullandı.
PİRHA-Cumartesi Anneleri 934. hafta açıklamasında “Arama kurtarma çalışması tamamlanmadan enkazlar kaldırılmamalıdır” dedi.
Gözaltında kaybedilen yakınlarının akıbetini sormak ve fail ile sorumluların cezalandırılması talebiyle yıllardır mücadele eden Cumartesi Anneleri, 934. hafta açıklamasında Maraş merkezli depremlerde arama kurtarma çalışmasının tamamlanmadan enkazların kaldırılmaması gerektiğini vurguladı.
Cumartesi Anneleri ve İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi Gözaltında Kayıplara Karşı Komisyon tarafından yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi:
“Türkiye tektonik açıdan dünyanın en aktif bölgelerinden biri olduğu için büyük depremlerle karşı karşıya kalmamız kaçınılmaz oluyor. Bu gerçeklik ortadayken, sağlıklı kentleşmenin ve güvenli yapılaşmanın birinci derecede sorumlusu olan iktidar bu sorumluluğunu layıkıyla yerine getirmediği için depremler faciaya dönüşüyor.
934. haftamızda ömürlerini sevdiklerine ulaşmaya, onları çiçeklerle donatacakları bir mezara kavuşturmaya adayanlar olarak talep ediyoruz: Yıkılmış binaların altında hala yaşamını kaybetmiş binlerce insan olduğu unutulmamalıdır. Onların, uygun bir biçimde çıkarılmaları, kayıt altına alınmaları ve vücut bütünlükleri bozulmadan ailelerine teslim edilmeleri için azami özen gösterilmelidir. Arama kurtarma çalışması tamamlanmadan enkazlar kaldırılmamalıdır.
Vücut bütünlüğü bozulan cenazelerde DNA incelemesi yapılabilmesi için koşullar sağlanmalıdır. Üniversiteler ve Adli Tıp Uzmanları Derneği gibi uzman STK’lar bu sürece dahil edilmelidir.
İnsanların depremde kaybettikleri sevdiklerine ulaşma ve onlarla vedalaşma hakkına saygı duyulmalıdır. Ölenlerin bulunmaları, kimliklendirilmeleri ve insan onuruna uygun bir şekilde defnedilmeleri sağlanmalıdır. İktidar; depremin yaralarını sivil dayanışma ile sarabilmek için seferber olanları engellemekten vazgeçmelidir. Dayanışmaya ve acıları paylaşmaya kayyum atamaktan vazgeçmelidir.”
PİRHA-Cumartesi Anneleri 931. hafta açıklamasında Ahmet Şayık ve Mehmet Tayboğa için adalet istedi.
Gözaltında kaybedilen yakınlarının akıbetini sormak, fail ve sorumluların cezalandırılması talebiyle sürdürdükleri eylemin 931. hafta açıklamasında Ahmet Şayık ile Mehmet Tayboğa için adalet istendi. Ferhat Tepe’nin kardeşi Ayşe Tepe açıklamayı okurken, “Gözaltında kaybedilişlerinin 29. yılında, yargı makamlarını Ahmet Şayık ve Mehmet Tayboğa dosyasında hakikati açığa çıkarma ve adaleti sağlama yükümlülüğünü yerine getirmeye çağırıyoruz” denildi.
“AHMET ŞAYIK VE MEHMET TAYBOĞA İÇİN ADALET İSTİYORUZ”
Açıklamanın tamamı şu şekilde:
“Ahmet Şayık ve Mehmet Tayboğa için adalet istiyoruz! 931 haftadır, gözaltında kaybedilen sevdiklerimizin akıbetinin açığa çıkarılması ve onlardan geriye kalanların ailelerine teslim edilmesi için başvurular yapıp, çağrıda bulunuyoruz. 931 haftadır, uluslararası sözleşmelerde ağır hak ihlali/insanlığa karşı suç olarak kabul gören gözaltında kaybetme suçunu işleyenlerin tarafsız ve bağımsız bir şekilde yargılanarak cezalandırılmalarını talep ediyoruz.
Ancak; hakikatin açığa çıkarılması, adaletin sağlanması talebimizle birlikte yaptığımız tüm başvurular ve çağrılar derin bir suskunlukla karşılıksız bırakılıyor. Unutulmasın ki; yönetenlerin içine gömüldüğü derin suskunluğa rağmen gözaltında kaybedilenler ve onları kaybedenler hatırlansın diye biz sesimizi yükseltmeye devam edeceğiz.
931. haftamızda; tüm başvuruları sonuçsuz bırakılan ve tehditle susturulmak istenen Şayık ve Tayboğa ailelerinin 29 yıldır süren hakikat ve adalet taleplerine eşlik etmek için kamuoyu karşısındayız. 32 yaşındaki Ahmet Şayık Şırnak/Silopi Başverimli mezrasında, 32 yaşındaki Mehmet Tayboğa ise Silopi’de yaşıyordu. İkisi de Habur Gümrük Müdürlüğü’nde çalışıyordu.
7 Ocak 1994 tarihinde iki iş arkadaşı Mehmet Tayboğa’nın kullandığı araçla çalıştıkları işyerinden eve gitmek üzere yola çıktılar. Ahmet Şayık ve Mehmet Tayboğa gece eve gitmeyince aileleri onları aramaya başladı ve Emniyet Müdürlüğü’ne başvurdu. Yetkililer “Olayla ilgili bilgimiz yok” dedi. Aynı gün Mehmet Tayboğa’nın kullandığı aracın Doruklu Köyü yakınlarında bulunduğu haberi üzerine olay yerine giden aileler aracın tamamen yanmış olduğunu gördü. Ancak Ahmet ve Mehmet’ten hiçbir iz yoktu.
“DOSYADA HAKİKAT AÇIĞA ÇIKSIN”
Tanıkların beyanına göre; kayıpların aracı gümrükten çıktıktan bir süre sonra 34 plakalı siyah bir Tempra ve beyaz bir Renault araç tarafından durduruldu. Siyah arabada bölgede Jitemci olarak bilinen Astsubay bulunuyordu. Ancak ailelerinin resmi makamlara yaptığı tüm başvurular sonuçsuz kaldı. 30.05.1994 tarihinde Botaş arama noktasına giden aileler, yüzbaşı tarafından “Acının üzerine fazla gidersen daha büyük acıya rastlarsın” tehdidiyle karşılaştı. Ailelerin araya koyduğu kişiler vasıtasıyla ulaştığı aynı yüzbaşı, Ahmet Şayık ve Mehmet Tayboğa’yı ancak ailelerinin savcılığa “PKK veya Hizbullah yakınlarımızı kaçırdı” diye dilekçe vermesi şartıyla teslim edeceğini söyledi. Yakınları Ahmet ve Mehmet’e ulaşabilmek için savcılığa bu dilekçeyi de verdiler ancak onlardan bir daha haber alınamadı. 26.01.2009 tarihinde Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvuran Şayık ve Tayboğa Aileleri, Ahmet Şayık ve Mehmet Tayboğa’nın kaybedilmesinden BOTAŞ’ta JİTEM’ci olarak bilinen Ali Yüzbaşı, Yusuf Üsteğmen ve Bilal Astsubay’ın sorumlu olduğunu belirterek, bulunacak cesetler üzerinde DNA karşılaştırması yapılmasını talep ettiler. Ancak bugüne kadar bir gelişme olmadı.
Gözaltında kaybedilişlerinin 29. yılında, yargı makamlarını Ahmet Şayık ve Mehmet Tayboğa dosyasında hakikati açığa çıkarma ve adaleti sağlama yükümlülüğünü yerine getirmeye çağırıyoruz.
Söz konusu gözaltında kaybedilen insanlarımızın akıbetini soruşturmak olunca harekete geçmeyen yargı makamları, “sevdiklerimiz nerede” dediğimiz için, adalet istediğimiz için bizi yargılamaya devam ediyor. 03 Şubat 2023 tarihinde 700. Hafta buluşmamız ile ilgili hakkımızda açılan davanın altıncı duruşması görülecek. Hak ve özgürlüklerimizin güvencesi
olması gereken yargının, hak ve özgürlüklerimize tehdit aracına dönüştürülmesini kabul etmiyoruz.
Kaç yıl geçerse geçsin Ahmet Şayık ve Mehmet Tayboğa için, tüm kayıplarımız için adalet istemekten, devletin evrensel hukuk normları içinde hareket etmek zorunda olduğunu hatırlatmaktan, 232 haftadır bize yasaklanan kayıplarımızla buluşma mekânımız Galatasaray’dan vazgeçmeyeceğiz.
PİRHA-Cumartesi Anneleri’nin 5. duruşması öncesi yaşanan polis şiddetine dair verilen soru önergesine İçişleri Bakanı Süleyman Soylu “Kolluk kuvvetleri görevlerini, kamu düzeni ve güvenliğinin sağlanması ve devam ettirilmesi amacı ile kanunların kendisine verdiği yetkiye ve hukukun üstünlüğü ilkesine bağlı kalarak yapmakta” yanıtı verdi. Cumartesi Anneleri ve İHD yanıta tepki gösterdi.
Cumartesi Annelerinin yargılandığı davanın 21 Eylül 2022 günü görülen 5. duruşması öncesi gerçekleşen polis şiddetine İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, polisin hukukun üstünlüğü ilkesine bağlı kalarak görev yaptığını savundu.
Cumartesi Anneleri ile İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi Gözaltında Kayıplara Karşı Komisyon konuya ilişkin yazılı bir açıklama yaptı. Açıklamada, “Haktan, hukuktan, vicdan ve adaletten söz etmenin anlamını yitirdiği koşullarda Shakespeare’e başvurarak “Değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene / Değil mi ki kötüler kadı olmuş Yemen’e” demekle yetiniyoruz” denildi.
“ADALET ARAYIŞIMIZDAN VAZGEÇMEYECEĞİZ”
“Hakikat ve adalet arayışımızdan da hak ve özgürlüklerimizden de vazgeçmeyeceğiz” başlıklı açıklamada şu ifadelere yer verildi:
“Anayasa’nın 26. Maddesi; “Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir…” demekte, bu hak Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 10. Maddesinde de güvence altına alınmaktadır. Yine Anayasa’nın 34. Maddesi; “Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir” demekte bu hak AİHS’nin 11. Maddesinde güvenceye alınmış bulunmaktadır.
Hatırlanacağı üzere, Anayasa’nın ve Uluslararası sözleşmelerin sağladığı bu güvenceye rağmen; Cumartesi Anneleri’nin 25 Ağustos 2018 günü 700. Hafta kapsamında düzenlemek istediği buluşma hukuka aykırı olarak yasaklanmış, polis müdahalesi ile buluşma engellenmiş, orada bulunan kayıp yakınları ve Cumartesi İnsanları gözaltına alınmış ve haklarında Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet iddiası ile dava açılmıştı.
Hukuki dayanaktan yoksun iddialarla açılan bu davanın 21 Eylül 2022 günü yapılacak olan 5. duruşması öncesinde, Çağlayan Adliyesi önünde düzenlenmek istenen basın açıklaması da hukuka aykırı olarak polis müdahalesi ile engellenmiş, basın mensuplarının görevlerini yapmaları engellenerek, avukatlar da dahil 13 katılımcı gözaltına alınmış, ancak devamında açılan soruşturma; “olayın hak ve özgürlükler kapsamında olduğu ve suçun unsurlarının gerçekleşmediği” gerekçesiyle 5 Ekim 2022 tarihinde kovuşturmaya yer olmadığı kararı ile sonuçlanmıştı.
SOYLU’YA GÖRE POLİS GÖREVİNİ HUKUKA UYGUN YAPIYOR
İstanbul Milletvekili, aynı zamanda kayıp ailelerinin de avukatı olan Sezgin Tanrıkulu, olaydan bir gün sonra TBMM’ye sunduğu 22 Eylül 2022 tarih ve 7/72162 sayılı soru önergesi ile, 21 Eylül’de Çağlayan Adliyesi önünde basın açıklaması yapmak isteyenlere ve basın mensuplarına yönelik hukuka aykırı müdahale ile ilgili İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun kamuoyuna açıklama yapmasını talep etmişti.
Süleyman Soylu, soru önergesinde yer alan iddiaları cevaplamak yerine ve savcılığın “olayın hak ve özgürlükler kapsamında olduğu ve suçun unsurlarının gerçekleşmediği” gerekçesiyle 5 Ekim 2022 tarihinde verdiği “kovuşturmaya yer olmadığı” kararına rağmen; 02.01.2023 tarih ve 65356889 -80836(91250)06-10134 sayılı cevabi yazısında: “Kolluk kuvvetleri görevlerini, kamu düzeni ve güvenliğinin sağlanması ve devam ettirilmesi amacı ile kanunların kendisine verdiği yetkiye ve hukukun üstünlüğü ilkesine bağlı kalarak yapmakta..” “Mevzuat çerçevesinde gerçekleştirilen hiçbir toplantı ve gösteri yürüyüşüne kolluk kuvvetlerince müdahalede bulunulmamaktadır” gibi gerçekte hiçbir karşılığı olmayan bir beyana yer vermiştir. Gerçek; yargı kararı ile de teyit edildiği üzere, yapılan müdahalenin hakkın özünü ihlal eden, hukuka ve demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı bir müdahale olduğudur. İçişleri Bakanı’nın yaptığı hiçbir açıklama bu gerçeği örtmeye yetmeyecektir. Hakikat ve adalet arayışımızdan vazgeçmeyeceğimiz gibi hak ve özgürlüklerimizden de vazgeçmeyeceğiz.
PİRHA-Cumartesi Anneleri 928. hafta açıklamasında üzerinden 27 yıl geçen Güçlükonak Katliamı’nda hayatını kaybedenler için adalet istedi.
Gözaltında kaybedilen yakınlarının akıbeti sormak, fail ve sorumluların yargılanması talebiyle başlattıkları eylemin 928. hafta açıklamasında Cumartesi Anneleri, 15 Ocak 1996’da Şırnak’ın Güçlükonak ilçesinde bir minibüsün içinde önce kurşunlanıp ardından yakılan 11 kişi için adalet istedi. “Güçlükonak Katliamı’nı unutmadık” başlıklı açıklamayı İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi Gözaltında Kayıplara Karşı Komisyon üyesi Maside Ocak okudu.
“GÜÇLÜKONAK KATLİAMINI UNUTMADIK”
Açıklamada şu ifadelere yer verildi:
“Gözaltında kaybetmelerde, yargı dahil tüm süreçler hakikatin inkârı ve cezasızlıkla sonuçlanıyor. Bu durum, zulme maruz kalan kayıp yakınlarının yaşadığı acının toplum tarafından anlaşılması ve tanınmasını engellediği gibi hakikatin toplumsallaşmasını da engelliyor. Bu yüzden 928 haftadır ısrarla yaşadıklarımızı tekrar, tekrar anlatıyoruz. Hakikate ve adalete ulaşmayı bir hak ve siyasal bir talep olarak dile getiriyoruz. 928. haftamızda bir kez daha 15 Ocak 1996’da gözaltındaki 11 köylünün bir minibüs içerisinde kurşunlanıp, yakılmasıyla sonuçlanan Güçlükonak Katliamı’nı kamuoyu ile paylaşıyoruz.
Devletin kayıtlarına da geçen Barış İçin Bir Araya Çalışma Grubu’nun raporuna göre askerler, 10-12 Ocak 1996’da Şırnak’ın Güçlükonak ilçesine bağlı Çevrimli ve Yatağan köylerine baskın yaptı. Abdullah İlhan, Ahmet Kaya, Ali Nas, Neytullah İlhan, Halit Kaya ve Ramazan Oruç bu baskında gözaltına alındı. Gözaltına alınanlar Taşkonak Jandarma Taburu’na götürüldü. Köylüler gördüğü ağır işkence sonucu öldü. 15 Ocak 1996’da da Koçyurdu köy muhtarı ve aynı zamanda korucu olan Mehmet Öner’i arayan jandarma, gözaltındakileri serbest bırakacaklarını, onları almak için tabura bir minibüs göndermelerini istedi. Durumdan şüphelenen Öner, sürücüyü yalnız göndermek istemedi.
“10 KİŞİNİN BEDENİ KÖMÜR HALİNE GELDİ”
Öner, korucular Hamit Yılmaz, Abdülhalim Yılmaz ve Lokman Özdemir’i de yanına alarak Ramazan Nas’ın kullandığı 56 AH 320 plakalı minibüsle Taşkonak Jandarma Taburu’na gitti. Tabura giden korucuları beklemeyen askerler, korucuları da öldürdü. Askerler, daha önce öldürülen altı köylüyle birlikte, toplam 10 kişinin cansız bedenini minibüsün koltuklarına bağladı, başlarına da çuval geçirdi. Ramazan Nas’ın kullandığı minibüs jandarmanın kontrolünde yola çıktı. Yol askerler tarafından trafiğe kapatıldı. Minibüs bir noktaya gelince aracın içindeki jandarmalar inerek uzaklaştı. Ardından minibüs önce silahla tarandı. Atılan roketler sonucu minibüsün içindeki 10 kişinin bedeni kömür haline geldi. Kaçmaya çalışan sürücü Ramazan Nas da taranarak öldürüldü. Adeta kül olmuş bedenler, ailelere teslim edilmedi. Üzerinde kimliklendirme çalışması yapılmadan, dini vecibeler yerine getirilmeden güvenlik güçlerince toplu halde gömüldü.
Genelkurmay Başkanlığı 16 Ocak 1996’da Ankara’dan yerli ve yabancı gazetecileri helikopterle Güçlükonak’a getirdi. Gazetecilere açıklama yapan Albay Oğuz Kalelioğlu “Katliamı PKK’nin gerçekleştirdiğini” açıkladı. Olay yerinde yalnızca 20 dakika tutulan ve köylülerle konuşmalarına izin verilmeyen gazetecilerden bazıları resmî açıklamaları kuşku verici buldu. Kuşkularını İnsan Hakları Derneği ve Barış İçin Bir Araya Çalışma Grubu ile paylaştı. Bu paylaşım üzerine Barış İçin Bir Araya Çalışma Grubu bir heyetle olay yerine gitti. Heyetin ulaştığı bilgi ve tanıklıklar resmî açıklamalar ile tümüyle çelişiyordu. Olay yerinin güvenlik güçlerinin kontrolünde olması, minibüste bulunan silahlı beş korucunun üzerlerine açılan ateşe hiçbir biçimde karşılık vermemesi, sürücü dışında aracın içindekilerin kaçmaya çalışmaması, ağır hasar alan minibüse eşlik eden askerlerin ve askeri araçların zarar görmemesi, adeta yanarak kül olmuş kişilerin kimliklerinin sapasağlam olması gibi çok sayıda çelişkili durum vardı.
“BU KATLİAMI DEVLET GÜÇLERİ YAPMIŞTIR”
Heyet, ulaştığı bütün bilgi, bulgu ve belgeler ışığında kamuoyuna, “Bu katliamı devlet güçleri yapmıştır” açıklamasında bulundu ve hazırladıkları raporla birlikte Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi, Olağanüstü Hâl Bölge Valiliği ve Genelkurmay’a başvurdu. Heyet, defalarca savcılıklara suç duyurusunda bulundu. Ancak bir sonuç alınamadı. Bugüne kadar yapılan tüm girişimler sonuçsuz kaldı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde görülen davada ise Türkiye, etkin soruşturma yükümlülüğünü ve ailelerin ulusal bir merci önünde etkili bir yola başvurma haklarını ihlal ettiği için mahkûm oldu.
928. haftamızda adli ve siyasi makamlara sesleniyoruz: Dönemin Devlet Bakanı Adnan Ekmen’in “Olayı araştırınca arkasından devlet çıktı. JİTEM’in işiydi, söyleyemedik” dediği Güçlükonak Katliamı’nın faillerinden hesap sorulmaması, işlenen suçun onaylandığı anlamına gelir. Bu katliamın hukuken suç olduğunu tespit etme, faillerin üzerindeki cezasızlık zırhını kaldırma ve toplumun yaşananları tüm açıklığı ile öğrenmesini sağlama görevinizi yerine getirin. Kaç yıl geçerse geçsin, Güçlükonak’ta katledilen 11 insanımız için, tüm kayıplarımız için adalet istemekten, devletin evrensel hukuk normları içinde hareket etmek zorunda olduğunu hatırlatmaktan, 229 haftadır bize yasaklanan kayıplarımızla buluşma mekânımız Galatasaray’dan vazgeçmeyeceğiz.”
PİRHA-Gözaltına alınan yakınlarının akıbetini sormak, fail ve sorumluların yargılanması talebiyle başlattıkları eylemin 926. haftasında Cumartesi Anneleri, 28 yıl önce kaybedilen İsmail Bahçeci için adalet istedi.
Cumartesi Anneleri gözaltında kaybedilen yakınlarının akıbeti için başlattıkları eylemin 926. haftasında İsmail Bahçeci için adalet istedi. 28 yıl önce gözaltında kaybedilen İsmail Bahçeci’nin ailesinin de müdahil olduğu Ankara Jitem davasının 20 Ocak 2023’te görülecek olan duruşmasına çağrı yapan Cumartesi Anneleri, “Adalete uygun bir karar tesis edilmeli, sanıklar insanlığa karşı suç kapsamında cezalandırılmalıdır” dedi.
“İSMAİL BAHÇECİ’Yİ UNUTMADIK”
926. hafta açıklamasını Cumartesi İnsanları’ndan, İsmail Bahçeci’nin okul arkadaşı Dursun Ege Göçmen okudu. Açıklamada şu ifadelere yer verildi:
“926 haftadır; güvenlik güçleri tarafından gözaltına alınan, hukukun koruması altında olması gerekirken varlıkları inkar edilen, “hukukun dışında bırakılan insanlarımız nerede?” diye soruyoruz. Sadece zorla kaybedilenlerin değil; geride kalan ailelerin, hak savunucularının ve işlenen bu suça tanıklık eden toplumun hukukun dışında bırakılmalarına itiraz ediyoruz.
926 haftadır; Türkiye’de, temel hak ve özgürlükleri esas alan bir hukuk ve bu hukukun üstünlüğüne dayanan bir hukuk sistemi oluşturularak, hali hazırda bize yaşatılan derin adaletsizliğin sonlandırılması için yetkilileri göreve çağırıyoruz. 926. haftamızda gözaltına alındıktan sonra varlığı inkar edilen “…kalın kara bir bantla örttüler / Koyuluğa düştü gözlerim / Kara bir koyuluğa / Sonsuza dek…” dizelerinin sahibi İsmail Bahçeci’yi unutmadık diyerek kamuoyu karşısındayız.
“İSMAİL’İN GÖZALTINA ALINDIĞI İNKÂR EDİLDİ”
İsmail Bahçeci, Marmara Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu öğrencisi ve Türkiye Öğrenci Dernekleri Federasyonu başkanıydı. Politik kimliği nedeniyle defalarca gözaltına alındı, ağır işkenceler gördü. 1993 yılından itibaren polis tarafından aranmaya başladı. Bahçeci Ailesinin Avcılar’daki evine polis baskınlar düzenledi. Bu nedenle İsmail evden ayrıldı. Kardeşi, İsmail’e acil durumlarda kendisine haber ulaştırması için bir arkadaşının işyeri telefonunu verdi.
24 Aralık 1994 tarihinde Bahçeci Ailesi’ni telefonla arayan ve kendisini İsmail’in arkadaşı olarak tanıtan bir kişi, İsmail’in siyasi şube polisleri tarafından gözaltına alındığı haberini verdi. Baba Şehmus Bahçeci hemen Gayrettepe Emniyet Müdürlüğüne ve DGM İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına başvurdu. Ancak İsmail’in gözaltına alındığı inkar edildi. 24 Aralık’tan sonra Bahçeci Ailesinin evine bir daha polis baskını yapılmadı. Kardeşinin İsmail’e telefonunu verdiği arkadaşının işyeri, polis tarafından basıldı. “Yakalanan bir örgüt mensubunun üzerinde telefon numaranız çıktı” denilerek işyeri sahibi gözaltına alındı. Gözaltına alınan M. Y.’nin de içinde olduğu bazı kişiler emniyette sorgudayken “Seni de İsmail Bahçeci gibi kaybederiz” diye tehdit edildiklerini açıkladı.
“ÖLDÜRÜLÜP, BİR ÇUKURA ATILMIŞ OLABİLECEĞİ SÖYLENDİ”
Fatma ve Şehmus Bahçeci, devletin her kademesinde oğullarını aradı. Başbakan Çiller ve Cumhurbaşkanı Demirel onların randevu talebini kabul etmedi. Görüştükleri İnsan Haklarından Sorumlu Devlet Bakanı Azimet Köylüoğlu, İsmail’in işkence ile öldürülüp bir çukura atılmış olabileceğini söyledi. İçişleri Bakanı Nahit Menteşe de, “Dua edin de oğlunuz polislerin elinde olsun. Araştırıp size haber vereceğim” dedi ama aileyi hiç aramadı.
Milletvekili Mahmut Alınak 24 Ocak 1995 tarihli meclis oturumunda yaptığı konuşmada, “İsmail Bahçeci’nin annesi ‘Çocuğumu istiyorum!’ diye feryat ediyor. Bu feryadı ben buraya taşıyorum. Bu insan gözaltında kaybolmuştur, bu insan bulunmalıdır” diyerek İsmail’in gözaltında kaybedilmesini Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin gündemine getirdi. İsmail’in arkadaşları, İnsan Hakları Derneği ve Af Örgütü düzenledikleri kampanyalarla konuyu ülke ve dünya kamuoyuna taşıdılar. Ancak İsmail Bahçeci’nin gözaltına alındığı kayıtlara geçirilmedi. Bugüne kadar akıbeti ve nerede olduğu konusunda hiçbir bilgi verilmedi. Onu kaybedenlere suçlarını gizleme ve sorumluluktan kaçma imkanı sağlandı.
“ANKARA JİTEM DAVASINDA ADALETE UYGUN BİR KARAR TESİS EDİLMELİ”
Bahçeci Ailesinin de müdahil olduğu, Ankara Jitem davası Ankara 1. Ağır ceza mahkemesinde devam ediyor. 20 Ocak 2023’de görülecek duruşmada İsmail Bahçeci ve dosyada adı geçen tüm kaybedilen, katledilenler için hukuka ve adalete uygun bir karar tesis edilmeli, sanıklar insanlığa karşı suç kapsamında cezalandırılmalıdır. Kaç yıl geçerse geçsin İsmail Bahçeci için, tüm kayıplarımız için adalet istemekten, devletin evrensel hukuk normları içinde hareket etmek zorunda olduğunu hatırlatmaktan 227 haftadır bize yasaklanan kayıplarımızla buluşma mekânımız Galatasaray’dan vazgeçmeyeceğiz.”
PİRHA-Arjantin’de cunta döneminde kaybedilen oğullarını aramak için düzenledikleri eylemlerle insan hakları mücadelesinin simgelerinden biri haline gelen ‘Mayıs Meydanı Anneleri’nin kurucularından Hebe de Bonafini hayatını kaybetti. Arjantin’de üç günlük ulusal yas ilan edildi.
Arjantin’de askeri diktatörlük döneminde kaybedilen oğullarını arayanların kurduğu ve Türkiye’de de Cumartesi Anneleri’ne ilham veren ‘Mayıs Meydanı Anneleri’nin (Plaza de Mayo Anneleri) kurucularından Hebe de Bonafini, 93 yaşında yaşamını yitirdi. Ülkenin 1970’ler ve 1980’lerdeki askeri diktatörlük sırasında yaşanan insan hakları ihlallerine karşı mücadelenin öne çıkan isimlerinden biri olan Bonafini’nin ölümünün ardından ülkede üç günlük yas ilan edildi.
Mayıs Meydanı’nda toplanan çok sayıda kişi de, Bonafini’ye teşekkür eden pankartlar taşıdı.
İKİ OĞLU KAYBEDİLDİ
Arjantin’deki cunta döneminde, çoğu solcu olmak üzere en az 30 bin muhalif eylemci öldürüldü veya kaybedildi. Bonafini de bu dönemde askerler tarafından götürülen iki oğlundan bir daha haber alamadı.
13 başka anne ile birlikte Buenos Aires’teki devlet başkanlığı konutunun önünde bulunan Mayıs Meydanı’nda her hafta eylem yapmaya başladı. Bu süreçte onlarla aynı durumda olan çok sayıda kadın, güvenlik güçlerinin kaçırdığı çocuklarının geri dönmesi veya başlarına ne geldiğinin açıklanması talebiyle eyleme katıldı.
DEVLET BAŞKANI KIRCHNER: ARJANTİN’İN ONURUSUN
Bonafini’nin ölümü Arjantin’i yasa boğarken, Devlet Başkanı Cristina Fernandez de Kirchner “Sevgili Hebe, Mayıs Meydanı Annesi, sen insan hakları mücadelesinin bir simgesi ve Arjantin’in onurusun” ifadelerini kullandı. Kirchner, ülkede üç günlük ulusal yas ilan edildiğini açıkladı.
PİRHA-Cumartesi Anneleri eylemlerinin 917. haftasında gözaltına alındıktan sonra kendisinden bir daha haber alınamayan Hüseyin Toraman’ın akıbetini sordu. Yapılan açıklamada “Topluma sesleniyoruz: Meşrulaştırılmak istenen hukuksuzluğa, keyfiliğe, yasa tanımazlığa ve yasaklara rıza göstermeyin” denildi.
Gözaltında kaybedilen yakınlarının akıbetini sormak, fail ve sorumluların cezalandırılması talebiyle sürdürdükleri eylemlerin 917’nci haftasında Cumartesi Anneleri, 31 yıl önce gözaltına alındıktan sonra kendisinden haber alınmayan Hüseyin Toraman‘ın akıbetini sordu. Cumartesi Anneleri ile İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi Gözaltında Kayıplara Karşı Komisyon tarafından “Hüseyin Toraman’ı aramaktan vazgeçmeyeceğiz” başlığıyla yapılan açıklamayı Hasan Ocak’ın yeğeni Dilcan Acer okudu.
24 yaşındaki Hüseyin Toraman’ın 27 Ekim 1991 günü gözaltına alındıktan sonra bir daha kendisinden haber alınamadığının belirtildiği açıklamada şu ifadelere yer verildi:
“917 haftadır, gözaltında kaybedilen insanlarımızın akıbetinin açıklanması, tüm fail ve sorumluların yargılanarak cezalandırılması talebimizde ısrar ediyoruz. 917 haftadır, iktidarların hukuk ve adaletten yoksun uygulamaları sonucunda temel hak ve özgürlüklerimizin yok sayılmasına itiraz ediyoruz. 917 haftadır, adaletin sağlanması ve hakların korunması için en büyük sorumluluğu üstlenmesi gereken yargının, adalet beklentimizi karşılamadığını söylüyoruz.
917. haftamızda 31 yıldır adalet beklentisi karşılanmayan Toraman Ailesi’nin evlatlarına ulaşma ısrarına eşlik ediyoruz. 24 yaşındaki Hüseyin Toraman, 27 Ekim 1991 sabahı İstanbul/Kocamustafapaşa’daki evinin önünden silahlı, telsizli, sivil giyimli ve kendilerini polis olarak tanıtan kişiler tarafından 34 ATZ 56 plakalı Beyaz Toros’a zorla bindirilerek götürüldü. Olaya mahalleliler ve Hüseyin’in eşi de tanık oldu. Mahallelinin ihbarı üzerine Çınar Polis Karakolu’ndan gelen polis ekibi işlem yapmadan olay yerinden ayrıldı.
“OĞLUMU KAÇIRANLARA NEDEN MÜDAHALE ETMEDİNİZ?”
Baba Ali Rıza Toraman, Çınar Karakolu amirine ulaşarak, “Oğlumu kaçıranlara neden müdahale etmediniz?” diye sordu. Karakol amiri Hüseyin’in kaçırılmadığını, siyasi polisler tarafından gözaltına alındığını, bu nedenle müdahale edemediklerini söyledi. Baba Toraman karakol amiri ile yaptığı görüşmenin ses kaydını aldı.
Aile, İstanbul Emniyetine ve savcılığa başvurdu. Ses kaydı ve tanıklara rağmen Hüseyin’in gözaltına alındığı inkar edildi. Ailenin ısrarlı arayışı olayı basının ve kamuoyunun gündemine taşıdı. Oluşan kamuoyu baskısı karşısında İstanbul Emniyet Müdürlüğü suskunluğunu bozdu. Emniyet Müdürlüğü, 5 Aralık 1991 tarihinde Hüseyin Toraman’ın polis tarafından arandığını ancak kesinlikle gözaltına alınmadığını açıkladı. Hüseyin’in gözaltında kaybedilmesi soru önergesi ile meclise taşındı. Aile dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Mehmet Ağar, Başbakan Süleyman Demirel ve İçişleri Bakanı İsmet Sezgin ile görüştü. İçişleri Bakanı İsmet Sezgin, 13 Aralık 1991 tarihinde Hüseyin Toraman ile ilgili soru önergesine verdiği cevapta tüm iddiaları reddetti.
“TORAMAN’IN GÖZALTINA ALINDIĞI İNKAR EDİLDİ”
Toraman Ailesi’nin Hüseyin’in akıbetinin araştırılması talebiyle başvurduğu TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu hazırladığı raporda; “Kayıt dışı gözaltına alınan oğlumuz kaybedildi” diye feryad eden aileye “Gözaltına alındığı ileri sürülen Hüseyin Toraman’ın gözaltına alındığına dair hiçbir kayıt bulunamadı” dedi. Ailenin ve İHD’nin tüm ilgili kurum ve kişilere yaptığı başvurular sonuçsuz kaldı.
Hüseyin Toraman’ın gözaltına alındığı inkar edildi. 1991 yılında Fatih Cumhuriyet Savcılığı tarafından açılan soruşturma bir sonuca ulaşmadı. 2011 yılında yapılan başvuru sonucunda İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’nın başlattığı soruşturma ise “Zamanaşımı süresi dolduğundan soruşturmaya yer olmadığı” kararı ile kapatıldı. Yapılan itiraz sonucunda dosya üzerindeki kapatma kararı kaldırıldı. Ancak dosyada bugüne kadar bir gelişme yaşanmadı.
“KEYFİLİĞE, YASAKLARA RIZA GÖSTERMEYİN”
Yargı makamlarına sesleniyoruz: Hüseyin Toraman dosyasında etkin soruşturma yürütmeme ısrarına son verecek, fail ve sorumluların yargılanmasını sağlayacak adımları atın. Adaleti sağlama görevinizi yerine getirin. Gözaltında kaybedilişinin 31. yılında Hatice Toraman’ın “Oğlum gözaltında kaybedildiğinde bir tek benim başıma geldi sanıyordum. Galatasaray’da oturma eylemi başlattık. Yedi kişiyken yüzlerce kişi olduk. Korkuyla, baskıyla, bizi Galatasaray’dan koparmak istiyorlar ama biz susmayacağız, vazgeçmeyeceğiz” ısrarının herkesin ısrarı olması gerektiğini bir kez daha söylüyoruz.
Topluma sesleniyoruz: Meşrulaştırılmak istenen hukuksuzluğa, keyfiliğe, yasa tanımazlığa ve yasaklara rıza göstermeyin. Kaç yıl geçerse geçsin; Hüseyin Toraman için, tüm kayıplarımız için adalet istemekten, devletin evrensel hukuk normları içinde hareket etmek zorunda olduğunu hatırlatmaktan, 218 haftadır bize yasaklanan kayıplarımızla buluşma mekânımız Galatasaray’dan vazgeçmeyeceğiz.”
PİRHA-Cumartesi Anneleri 916. hafta açıklamasında gözaltında kaybedilen Fehmi Tosun ile Hüseyin Aydemir’in akıbetini sordu. Dava avukatlarından Eren Keskin dosyaya ilişkin “Deliller var olmasına rağmen değerlendirilmemiş olması zorla kaybetme olaylarında hukukun bir kılıf olarak kullanılması ve hukukun araç olarak kullanılan bir devlet suçu olduğu ortadadır” ifadelerini kullandı.
Cumartesi Anneleri, gözaltında kaybedilen yakınlarının akıbetini sormak, fail ve sorumluların yargılanması amacıyla sürdürdükleri eylemlerinin 916. haftasında Fehmi Tosun ile Hüseyin Aydemir’in akıbetini sordu. Cumartesi Anneleri ile İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi tarafından yapılan açıklamaya Fehmi Tosun’un eşi Hanım Tosun ile dava avukatlarından Eren Keskin de katıldı.
“CEZASIZLIK SONUCU KAYIPLARIMIZA VE ADALETE ULAŞAMIYORUZ”
İHD İstanbul Şubesi’nden Leman Yurtsever‘in okuduğu açıklamanın tamamı şu şekilde:
“Türkiye’de yüzlerce insan gözaltında kaybedilmesine rağmen, bu insanlığa karşı suç, yönetenler tarafından yok sayılmaya devam ediliyor. Zorla kaybetme suçunda sistematikleştirilen cezasızlık uygulaması sonucu, kayıplarımıza ve adalete ulaşamıyoruz. Kayıp yakınlarının “sevdiklerimizin biz öldükten sonra bulunmasını istemiyoruz” haykırışı ise 916 haftadır karşılık bulmuyor. Devletin kayıpları bulmama ve sorumluları cezalandırmama geleneği yüzünden, bir babamız daha son nefesini evladının adıyla verdi.
916. haftamızda; geçtiğimiz günlerde 27 yıllık arayışını bize miras bırakarak aramızdan ayrılan Selahattin Aydemir’in
bıraktığı yerden, ‘Hüseyin Aydemir ve Fehmi Tosun’u unutmadık’ diyerek kamuoyu karşısındayız. 35 yaşındaki 5 çocuk babası Fehmi Tosun ve 34 yaşındaki 6 çocuk babası Hüseyin Aydemir Liceliydiler. Yaşadıkları ağır baskılar nedeniyle Lice’yi terk ederek aileleriyle birlikte İstanbul’a taşınmak zorunda kaldılar. 19 Ekim 1995 sabahı Fehmi Tosun ve arkadaşı Hüseyin Aydemir, birlikte kahvaltı ettikten sonra Tosun ailesinin Avcılar’daki evinden çıktılar.
“AİLE TÜM YASAL YOLLARA BAŞVURDU”
Fehmi Tosun; akşam saatlerinde, silahlı ve telsizli sivil polisler tarafından, 34 UD 597 plakalı beyaz Toros bir araçla evinin önüne getirildi. Kendisini gören eşi ve çocuklarına “Gözaltına alındım, beni öldürecekler!” diye bağırdı. Onlar Fehmi’nin yanına koşunca, zorla araca bindirilerek evinin önünden götürüldü. Olaya çevredeki komşular da tanık oldu. Hemen Avcılar Karakolu’na giden Hanım Tosun olanları anlattı, aracın plakasını verdi ve duruma müdahale edilmesini istedi. Plakayı kontrol eden ve telefonla görüşmeler yapan görevliler “Bizim yapacağımız bir şey yok” dedi.
Hüseyin Aydemir’in İstanbul Aksaray’da sivil polisler tarafından gözaltına alındığını öğrenen Aydemir Ailesi de, tüm yasal yollara başvurdu.
Her yerde oğullarını arayan aile, Hüseyin’in polisler tarafından Ankara’ya götürüldüğü, Ankara emniyetindeyken de askeri yetkililerce teslim alındığı bilgisine ulaştı. Tosun ve Aydemir Aileleri tüm yasal yollara başvurdu, ancak Fehmi Tosun ve Hüseyin Aydemir’in gözaltına alındığı devletin bütün kademelerince inkâr edildi. İç hukuktan sonuç alınamayınca, dava Hanım Tosun tarafından AİHM’e taşındı. 2003 yılında sonuçlanan davada, hükümet AİHM’e verdiği savunmada; “Hükümetimiz Fehmi Tosun’un kaybolması olayının meydana gelmesinden dolayı üzgündür. Bir kimsenin kaybolması olayı hakkındaki soruşturmanın eksik yapılmasının, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2.
maddesinin ihlalini oluşturduğu kabul edilmektedir.” dedi ve yaşam hakkı ihlallerinde gerekli tüm önlemleri alıp, etkili soruşturmaların yürütülmesini zorunlu kılan talimatları vermeyi taahhüt etti.
“İKTİDARI, GEREKLİ ADIMLARI ATMAYA ÇAĞIRIYORUZ”
Zamanaşımı nedeniyle takipsizlik kararı verilen Fehmi Tosun dosyası, İHD avukatı Eren Keskin tarafından Anayasa
Mahkemesi’ne taşındı. Hükümetin taahhüdüne rağmen cezasızlık geleneğini bozmayan Anayasa Mahkemesi de zamanaşımı gerekçesiyle dosyayı kapattı. Aile, Fehmi Tosun’un götürüldüğü aracın araştırılması ve tanıkların dinlenerek yeniden soruşturma yapılması talebiyle 31 Mayıs 2022 tarihinde Küçükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurdu. Fehmi Tosun’un gözaltında kaybedildiğini uluslararası mahkeme önünde kabul eden AKP hükümetini, verdiği taahhüdü yerine getirmeye ve bir an önce gerekli adımları atmaya çağırıyoruz.
Gözaltında kaybedilişlerinin 27. yılında; adli mercileri, Fehmi Tosun ve Hüseyin Aydemir’in gözaltında kaybedilmesiyle işlenen suça ortak olmaktan vazgeçerek, etkin soruşturma ve kovuşturma faaliyeti yürütmeye çağırıyoruz. Kaç yıl geçerse geçsin; Fehmi Tosun ve Hüseyin Aydemir için, tüm kayıplarımız için adalet istemekten, devletin evrensel hukuk normları içinde hareket etmek zorunda olduğunu hatırlatmaktan, 217 haftadır bize yasaklanan kayıplarımızla buluşma mekanımız olan Galatasaray’dan vazgeçmeyeceğiz.”
“ORTADA, HUKUKUN ARAÇ OLARAK KULLANILDIĞI BİR DEVLET SUÇU VAR”
Okunan açıklamanın ardından söz alan Hanım Tosun ise “Devlet yetkililerine sesleniyoruz. Bir an önce Galatasaray Meydanı’nı açın. Galatasaray Meydanı’nı kapatmak, ağzımızı kapatmak değil. Son kayıp bulunana, devlet hesap verene kadar ne olursa olsun kayıplarımızı aramaktan asla vazgeçmeyeceğiz” ifadelerini kullandı.
Av. Eren Keskin ise şunları söyledi:
“Türkiye’deki zorla kaybetme dosyalarında 20 yılda hiçbir delil toplanmadan bütün dosyalar zaman aşımına düşürülüyor. Fehmi Tosun dosyasında aile bütün delilleri en başında savcılığa sunmuş. Tosun’un kaçırıldığı aracın plakası elimizde. Yeniden Küçükçekmece Savcılığına başvurduk. Savcıların yapacağı aslında çok basit bir şey. Söz konusu olay tarihinde bu aracın kime ait olduğunu sormak. Ama aylar geçmesine rağmen hala bir sonuç alamadık. Deliller var olmasına rağmen değerlendirilmemiş olması zorla kaybetme olaylarında hukukun bir kılıf olarak kullanılması ve bunun sistematik olması, sadece gözaltına alan polisleri değil soruşturmayan savcıların, dava açılsa bile karar vermeyen mahkemelerin hepsinin sistematik olduğu yani bunun çok açıkça hukukun araç olarak kullanılan bir devlet suçu olduğu ortadadır.”
PİRHA-Cumartesi Anneleri 914. hafta açıklamasında 1995 yılında gözaltına alındıktan sonra bir daha kendisinden haber alınamayan 21 yaşındaki Düzgün Tekin’in akıbetini sordu. Açıklamada “Annesi Elif Tekin hala oğluna kavuşmayı bekliyor. Onun, Galatasaray Meydanı’ndan “Dağlar, taşlar, kuşlar bana yön verin, ben oğluma kavuşayım” haykırışıysa hafızalarımızdan asla silinmeyecek” ifadelerine yer verildi.
Cumartesi Anneleri / İnsanları 914. hafta açıklamasında 27 yıl önce gözaltında kaybedilen Düzgün Tekin‘in akıbetini sordu. Av. Ümmühan Kaya tarafından okunan “Gözaltında kaybedilişinin 27. yılında Düzgün Tekin’i unutmadık” başlıklı açıklamada 21 yaşındaki Düzgün Tekin’den 21 Ekim 1995 tarihinden itibaren hiçbir haber alınamadığı belirtildi.
“ELİF TEKİN’E YAŞATILAN İŞKENCENİN TANIĞIYIZ”
Cumartesi Anneleri ile İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi Gözaltında Kayıplara Karşı Komisyon tarafından yapılan ve açıklama şu şekilde:
“Uluslararası hukuk; gözaltında kaybedilen kişilerin akrabalarının yaşadığı ağır ıstırapla ilgili yetkililerin sergilediği kayıtsızlık nedeniyle, işkence görmeme haklarının ihlal edildiğini değerlendirmektedir. Yani kayıp yakınlarına yaşatılan belirsizlik uluslararası hukuka göre işkencedir. Kayıp yakınlarının hakikati bilme hakkının yetkililer tarafından sistemli olarak ihlal edilmesi ise suçtur.
914. haftamızda 27 yıl önce gözaltında kaybedilen Düzgün Tekin’in annesi Elif Tekin’e yaşatılan işkencenin ve onun “Oğlum Düzgün neredesin? Seni bulmak için Cumartesi Anneleri’ne katıldım. Cevapsızım, yönsüzüm!” haykırışının tanığıyız diyerek kamuoyu karşısındayız.
“TEKİN, SENDİKAL MÜCADELE İÇERİSİNDE SOSYALİST BİRİSİYDİ”
Sosyalist kimliğiyle bilinen 21 yaşındaki Düzgün Tekin; sendikal mücadelenin içerisindeydi ve DİSK Tekstil –İş Sendikası 2 No’lu Şube delegesiydi. Ailesine bir haftadır polis tarafından takip edildiğini söyleyerek, kendisini takip eden araçlardan birinin plakasının 34 F 6676 olduğunu kağıda yazarak eve bıraktı. Evdekiler de içinde sivil giyimli şahısların bulunduğu bir otomobilin günlerdir evlerinin önünde beklediğini gördü.
Düzgün Tekin, Bayrampaşa’daki işyerine gitmek için 21 Ekim 1995 tarihinde, İstanbul Güneşli Evren Mahallesindeki akrabasının evinden çıktıktan sonra bir daha kendisinden haber alınamadı. O günden sonra evin önünde bekleyen otomobil de bir daha gelmedi. Düzgün Tekin’in ailesi avukatlarıyla birlikte tüm resmi kurumlara başvurdu. İnsan Hakları Derneği yasal girişimlerde bulundu, Af Örgütü kampanya düzenledi. Ancak Düzgün Tekin’i günlerce takip eden güvenlik birimleri onun nerede olduğunu bilmediğini söyledi.
“DÜZGÜN TEKİN’İ ÇADIRKENT ÇÖPLÜĞÜNE GÖMDÜK”
Olaydan 18 ay kadar sonra, JİTEM’le bağlantılı itirafçı Kasım Açık, Düzgün Tekin ile ilgili açıklamalarda bulundu. Basına da yansıyan itiraflarda Açık, Düzgün Tekin’in kendisinin de içinde bulunduğu itirafçılar, polis memurları ve askerlerden oluşan JİTEM birimi tarafından sorgulanarak öldürüldüğünü söyledi. Düzgün’ün bedenini de Edirne yakınlarında askeri alan içinde bulunan Çadırkent çöplüğüne gömdüklerini anlattı. Düzgün’ün eşkâl bilgilerini ve üzerindeki giysilerini tarif eden Kasım Açık, olay yeri ile ilgili de bir kroki çizdi.
Bu gelişme üzerine, 27 Mayıs 1997 tarihinde, arama faaliyetinde bulunmak için Düzgün’ün ailesi, arkadaşları ve insan hakları savunucuları Çadırkent’e gitti. Ailenin ve avukatların tüm ısrarlı taleplerine rağmen yetkililer göstermelik bir arama çalışması yaptı ve sonuç alınamadı. Kasım Açık’ın itirafları kendi el yazısı ve imzası ile savcılığa verilse de, etkin bir soruşturma yürütülmedi. Bugüne kadar yetkili makamlardan Düzgün Tekin’in akıbetine yönelik hiçbir açıklama yapılmadı, hukuk işletilmedi ve dosya cezasızlık zincirinin bir halkasına dönüştürüldü.
“DAĞLAR, TAŞLAR, KUŞLAR BANA YÖN VERİN OĞLUMA KAVUŞAYIM”
Çadırkent’teki çöplükte elleriyle oğlunun kemiklerini bulmaya çalışan baba Veli Tekin, oğluna kavuşamadan aramızdan ayrıldı. Annesi Elif Tekin hala oğluna kavuşmayı bekliyor. Onun, Galatasaray Meydanı’ndan “Dağlar, taşlar, kuşlar bana yön verin, ben oğluma kavuşayım” haykırışıysa hafızalarımızdan asla silinmeyecek.
Kaç yıl geçerse geçsin; Düzgün Tekin için, tüm kayıplarımız için adalet istemekten, devletin evrensel hukuk normları içinde hareket etmek zorunda olduğunu hatırlatmaktan, 215 haftadır bize yasaklanan kayıplarımızla buluşma mekânımız Galatasaray’dan vazgeçmeyeceğiz.”
PİRHA-Cumartesi Anneleri, 911. hafta açıklamasında 12 Eylül 1980 askeri faşist darbesinde kaybedilenler için adaletin sağlanmadığını belirtirken, “12 Eylül’ü aşmak ancak bütün bir 12 Eylül anlayışıyla, anayasası, yasaları ve kurumlarıyla yüzleşmek, hesaplaşmakla mümkündür. Bu yüzden herkesi 12 Eylül’le yüzleşmek ve hesaplaşmak konusunda talepkâr olmaya çağırıyoruz” ifadelerini kullandı.
Cumartesi Anneleri, gözaltında kaybedilen yakınlarının akıbetini sormak, fail ve sorumluların cezalandırılması talebiyle sürdürdükleri adalet mücadelesinin 911. haftasında 42. yıl dönümüne giren 12 Eylül askeri faşist darbesine değindi. 12 Eylül kayıplarından Hayrettin Eren’in kardeşi İkbal Eren’in İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi’nde okuduğu basın açıklamasında “12 Eylül işkencehanelerinde kaybedilen insanlarımızı unutmadık! 12 Eylül rejimi anayasası, yasaları, kurumları ve zihniyetiyle bugün de devam eden eşitlik, özgürlük ve demokrasi karşıtı bir düzen yarattı. 12 Eylül’ü aşmak ancak bütün bir 12 Eylül anlayışıyla, anayasası, yasaları ve kurumlarıyla yüzleşmek, hesaplaşmakla mümkündür. Bu yüzden herkesi 12 Eylül’le yüzleşmek ve hesaplaşmak konusunda talepkâr olmaya çağırıyoruz” ifadelerine yer verildi.
“TÜRKİYE’DE DARBECİLER HİÇBİR ZAMAN HESAP VERMEDİ”
Cumartesi Anneleri ile İHD İstanbul Şubesi Gözaltında Kayıplara Karşı Komisyon tarafından yapılan açıklamanın tamamı şu şekilde:
“911. hafta açıklamamızı 12 Eylül Askeri Darbesi’nin 42. yıldönümüne girerken yapıyoruz. 42 yıl önce 12 Eylül 1980 tarihinde Türk Silahlı Kuvvetleri emir-komuta zinciri içinde askeri bir darbe gerçekleştirdi. Darbe sürecinde insan yaşamının, onurunun, hak ve özgürlüklerinin ayaklar altına alındığı koşullarda yarası hala kapanmayan ağır suçlar işlendi. Türkiye’de fiili darbe dönemleri kısa sürmesine rağmen darbecilerin kurdukları sistem sivil yönetimler tarafından sürdürülerek bugüne taşındı. Öyle ki ülkemizin siyasal tarihi sıkıyönetimler ve olağanüstü haller tarihi olarak şekillendi. Bu durum insan hakları, demokrasi ve hukuk devleti değerlerine dayanan bir siyasal kültür ve sistem inşasını da imkansız kıldı.
Şili, Arjantin ve Yunanistan gibi askeri darbeler yaşamış ülkelerin aksine, Türkiye’de darbeciler hiçbir zaman yaptıklarının hesabını vermedi. Bu yüzden12 Eylül Askeri Darbesi yüzleşilmemiş, hesaplaşılmamış, yaraları sarılmamış toplumsal travmalarımızdan biri olarak kalmaya devam etti. 911. haftamızda 12 Eylül Askeri Darbesi döneminde işlenen insanlığa karşı suçlardan biri olan gözaltında kaybetmeleri bir kez daha hatırlıyor ve hatırlatıyoruz:
“12 EYLÜL’DE KAYBEDİLENLER İÇİN ADALET SAĞLANMIYOR”
Kars’ta Cemil Kırbayır ve Mahmut Kaya, Bingöl’de Hüseyin Morsümbül, Ankara’da Nurettin Öztürk, Yalova’da Zeki Altunbaş, İstanbul’da Hayrettin Eren, Nurettin Yedigöl, Süleyman Cihan, Mustafa Hayrullahoğlu ve Maksut Tepeli 12 Eylül işkencehanelerinde kaybedildiler. Süleyman Cihan’ın işkence ile öldürülen bedenine 3 ay sonra, Mustafa Hayrullahoğlu’nun işkence ile öldürülen bedenine 5 ay sonra “kimliği meçhul kişi” olarak gömüldükleri kimsesizler mezarlığında ulaşıldı. Diğerlerinin mezarları ise hala gizleniyor. 12 Eylül rejiminde Antep’te Veysel Güney, İzmir’de İlyas Has idam edildi. Onların bedenleri ailelerine teslim edilmedi, mezar yerleri açıklanmadı. İlyas Has’ın mezarına 28 yıl sonra ulaşılabildi. Veysel Güney’in mezarı ise hâlâ gizleniyor.
Tanıklara rağmen, belgelere rağmen, Adli Tıp raporlarına rağmen, TBMM raporuna rağmen tüm hukuki yollarını kullanmamıza rağmen 42 yıldır 12 Eylül işkencehanelerinde kaybedilen insanlarımız için adalet sağlanmıyor. 12 Eylül’ün gözaltında kayıpları inkâr eden ve kaybedenleri cezasız bırakan zihniyeti bugün de sürüyor. 12 Eylül Askeri Darbe’sinin 42.yılına girerken bir kez daha “12 Eylül işkencehanelerinde kaybedilen insanlarımızı unutmadık! Onları kaybedenleri, kaybedenleri cezasızlıkla koruyanları, 12 Eylül zihniyetini yaşatanları affetmeyeceğiz! 12 Eylül’le yüzleşme ve hesaplaşma talebimizden vazgeçmeyeceğiz” diyoruz.
12 Eylül Askeri Darbesi’nin 42.yılına girerken bir kez daha hatırlatıyoruz: 12 Eylül rejimi anayasası, yasaları, kurumları ve zihniyetiyle bugün de devam eden eşitlik, özgürlük ve demokrasi karşıtı bir düzen yarattı. 12 Eylül’ü aşmak ancak bütün bir 12 Eylül anlayışıyla, anayasası, yasaları ve kurumlarıyla yüzleşmek, hesaplaşmakla mümkündür. Bu yüzden herkesi 12 Eylül’le yüzleşmek ve hesaplaşmak konusunda talepkâr olmaya çağırıyoruz.”
PİRHA-Cumartesi Anneleri, 910. hafta buluşmasında Altınşehir Kimsesizler Mezarlığı’nda açıklama yapmak isterken darp edilerek gözaltına alınmalarına tepki gösterdi. Açıklama yapılmasını engelleyenler hakkında suç duyurusunda bulunacaklarını belirten Cumartesi Anneleri, “10 saat süren hukuksuz gözaltı yıldırma ve gözdağı vermeyi amaçlıyordu” dedi.
Cumartesi Anneleri, gözaltında kaybedilen yakınlarının akıbetini sormak, fail ve sorumluların yargılanması talebiyle sürdürdükleri eylemlerin 910. haftasında İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi’nde açıklama yaptı. Bu haftaki buluşmada, 30 Ağustos Salı günü İstanbul Küçükçekmece’de bulunan Altınşehir Kimsesizler Mezarlığı’nda açıklama yapmak isterken darp edilerek gözaltına alınmaları protesto edildi. Açıklamaya, kayıp yakınları Maside Ocak, Hanım Tosun, Hanife Yıldız, Ali Ocak, Hasan Karakoç ile Avukat Ahmet Cihan katıldı.
“İSTANBUL EMNİYET MÜDÜRLÜĞÜ ADETA GÖVDE GÖSTERİSİ YAPTI”
“Ne Kayıplar Mücadelesinden Ne De Haklarımızdan Vazgeçmeyeceğiz!” başlıklı 910. hafta açıklamasını Maside Ocak okurken, 30 Ağustos günü Altınşehir Kimsesizler Mezarlığı önünde yaşanan polis müdahalesine değindi. Ocak şunları söyledi:
“BM tarafından 21 Aralık 2010 tarihinde ilan edilen 30 Ağustos Uluslararası Zorla Kaybedilenler Günü nedeniyle kayıplar sorununa dikkat çekmek amacıyla dünyanın dört bir yanında etkinlikler düzenleniyor. Zorla kaybetmelerin sorumlularının yargılanması için devletlere çağrılar yapılıyor. Biz de kayıp yakınları ve insan hakları savunucuları olarak bu kapsamda 30 Ağustos günü Altınşehir Kimsesizler Mezarlığı önünde bir basın açıklaması yapmak, ardından da kimsesiz mezarlara karanfil bırakmak istedik. Altınşehir Kimsesizler Mezarlığı’nı seçme nedenimiz 1995 yılında gözaltında kaybedilen Hasan Ocak ve Rıdvan Karakoç’un işkence izleri taşıyan bedenlerine aylar sonra burada ulaşmış olmamızdı. 90’lı yıllarda İstanbul’da gözaltında kaybedilenlerin tıpkı Hasan ve Rıdvan gibi “kimliği meçhul” kişi olarak Altınşehir’e defnedilmiş olma ihtimalleriydi.
30 Ağustos sabah saatlerinde gittiğimiz Altınşehir’de tüm bölgeyi kapsayan polis ablukası vardı. Ağır silahlı bir polis ordusu, çok sayıda toma, gözaltı aracı bize basın açıklaması yaptırmamak üzere konuşlandırılmışlardı. Bu orantısız güç yığılması ile ellerinde yalnızca karanfil bulunan kayıp yakınlarına ve hak savunucularına karşı İstanbul Emniyet Müdürlüğü adeta gövde gösterisi yapmıştı. Mezarlık girişine yöneldiğimizde, bizleri bir polis ordusu karşıladı ve ablukaya aldı. Kayıp yakınlarına müdahale eden kolluk güçlerinin başında, daha önce çok sayıda barışçıl gösteri hakkı kullanımı sırasında provokatif tavırları ve görev sınırlarını aşan müdahaleleriyle bilinen İstanbul Güvenlik Şube Müdürü Hanifi Zengin bulunuyordu. Hanifi Zengin, Kaymakamlık tarafından etkinliğimizin yasaklandığını söyledi ve açıklamaya izin vermeyeceklerini belirtti.”
“10 SAAT SÜREN HUKUKSUZ GÖZALTI YILDIRMA AMAÇLIYDI”
Ocak, gözaltına alındıktan sonra yaşananları ise şöyle anlattı:
“Yapılan müzakere sonuç vermeyince; içimizde yaşlı, açık kalp ameliyatlı, yüksek tansiyon hastası, geçirdikleri operasyonlar nedeniyle kol ve omuzları sargılı arkadaşlarımızın da bulunduğunu, gaz ve şiddete maruz kalınması durumunda ağır sonuçlar doğabileceğini değerlendirerek açıklamamızı başka bir yerde yapmak üzere dağılmaya karar verdik. Dağılma kararımızı kendisine açıkladığımız halde, Hanifi Zengin keyfi olarak gözaltı kararı verdi. Ayrıca basın mensupları polis tarafından olay yerinden zorla uzaklaştırıldığı için polis rahatça bir yandan “dağılın” anonsu yaparken bir yandan da ablukayı kaldırmayarak dağılmamızı engelledi. Dağılması engellenen 14 kişi “Niye dağılmadınız” suçlamasıyla kelepçelenerek gözaltına alınıp, İstanbul Emniyet Müdürlüğü Güvenlik Şube’ye götürüldük.
Bu arada ailelerimize ve avukatlarımıza ulaşma hakkımız engellendi. Hukuki destek vermek üzere Emniyet Müdürlüğü’ne gelen avukatlarımızdan ikisi “fazla avukat var” denilerek ifadeye alınmadı. İfadeler alındıktan sonra bizlere ve avukatlarımıza “hastane kontrolünden sonra serbest bırakılma kararı var” dendi ancak, hastaneye götürülmek üzere bindirildiğimiz ve dışarıdaki yoğun sıcağa rağmen iklimlendirme imkânı olmayan araçta iki saat tutulduk ve bu arada hiçbir açıklama yapılmadı. Biz emniyet bahçesinde araç içinde, avukatlarımız ve ailelerimiz dışarıda serbest bırakılacağımızı beklerken, iki saat sonra üst araması için tekrar emniyete götürüleceğimiz söylendi ve araçtan indirilerek emniyet binasına geri götürüldük. Rutin gözaltı işlemleri yapılarak hiçbir açıklama yapılmadan nezarete konulduk. Bu hukuksuz gözaltı İHD’nin, siyasi partilerin, milletvekillerin girişimleri sonucunda saat 22.00’de son buldu. Tam 10 saat boyunca süren bu hukuksuz gözaltı hiç şüphe yok ki yıldırma ve gözdağı vermeyi amaçlıyordu.”
“ANAYASAL HAKKIMIZ ENGELLENDİ”
Anayasal haklarının engellendiğini belirten Ocak, müdahaleye ilişkin suç duyurusunda bulunacaklarını kaydetti. Ocak, “30 Ağustos Uluslararası Zorla Kaybedilenler Günü’nde basın açıklamamızı yasaklama kararı veren Küçükçekmece Kaymakamlığı, basın açıklaması yapmamızı şiddet yoluyla engelleyen kolluk güçleri ve ortada bir suç yokken iki kez gözaltı kararı veren Küçükçekmece Cumhuriyet Savcısı görevlerinin gereklerine aykırı davranarak hukuka aykırı işlem tesis etti ve görevlerini kötüye kullandı. Toplantı ve gösteri hakkının kullanımını sağlamak ve kolaylaştırmak devletin yükümlülüğüdür. Kamu görevlilerinin başlıca görevi bu hakkın güvenli bir şekilde kullanılması için gerekli önlemleri almak ve görevlerini insan hakları yaklaşımı içinde yapmaktır. Ancak bizim Anayasal hakkımızı kullanmamız, Küçükçekmece Kaymakamlığı, İstanbul Güvenlik Şube Müdürlüğü ve Küçükçekmece Cumhuriyet Savcılığı tarafından engellendi. Bu yüzden yasal haklarımızı kullanarak haklarında suç duyurusunda bulunacağız. Gözaltında kaybedilenlerin yakınlarını susturmak isteyen iktidara sesleniyoruz: Anayasal hakkını kullananların engellenmesi, gözaltına alınması hukuku ve Anayasa’yı yok saymaktır. Ülkeyi anayasasızlaştırmak suçtur” diye konuştu.
“YAŞANAN GERÇEKLERİ ORTADAN KALDIRMAYA GÜÇLERİ YETMEYECEK”
Açıklamaya katılan kayıp yakınları da polis müdahalesine tepki gösterdi. Hanım Tosun, Diyarbakır’daki sokağa çıkma yasakları sırasında ölen oğlunun kemiklerinin 7 yıl sonra bir kutu içerisinde babası Ali Rıza Arslan’a verilmesini hatırlatırken, “Biz seneye yine orada olacağız. Biraz utansınlar. Kayıplarımızın kemiklerini kargo ile ailelere gönderdiler yıllar önce. Kargodaki kemikleri bile kaybettiler. Demek ki o kadar korkuyorlar mücadelemizden, kemiklerimizden. Kimsesizler mezarlığına bir çiçek bırakmak istedik. O çiçekten de korkuyorlar. Biz mücadelemize devam edeceğiz. Kayıplarımızı aramaktan hiçbir zaman vazgeçmeyeceğiz” dedi.
Hanife Yıldız ise “Ben evladımı devlete teslim ederken, başına bir şey gelmesin diye götürdüm oraya. Ama ne yazık ki onu yaşatmadılar. Yaşam hakkını elinden aldılar. Mezar hakkını da vermediler. Cumhurbaşkanının 2011 yılında Berfo Ana’ya verdiği sözü tutmasını isterdim. Ama sokaklar, eylem alanımız yasak edildi. Ancak mezar ziyaretinin yasak edilmesini de ancak AKP’de gördüm” ifadelerini kullandı. Hasan Karakoç ise “Kayıp yakınlarının içinde ne acıdır ki en şanslı ailelerden birisiyiz. Çünkü bizim çiçek koyup, ziyaret edebileceğimiz bir mezarımız var. Binlerce insan bu haktan mahrum bırakıldı. Yakınlarının kemiklerine hasret yaşadılar” diye konuştu.
Ali Ocak “Belki susturabilir, ortadan kaldırabilirler bizi. Ama yaşanan gerçekleri ortadan kaldırmaya güçleri yetmeyecektir” derken; kayıp yakını ve Avukat Ahmet Cihan da “Düşman hukukunu uygulayan bir zihniyetin ürünüdür. Saat 22.00’ye kadar müvekkillerimin gerekçesiz ve hukuka aykırı bir şekilde hürriyetleri tahdit edilmiştir. 700. hafta ile beraber başlayan yasak, “Artık kıpırdayamazsınız” denilen noktaya gelmiştir” şeklinde konuştu.
PİRHA-Cumartesi Anneleri 903. hafta buluşmasında gözaltında kaybedilişinin 30. yılında Hasan Gülünay’ı andı. 903. hafta açıklamasında “Kaç yıl geçerse geçsin; Hasan Gülünay için, tüm kayıplarımız için adalet istemekten vazgeçmeyeceğiz” denildi.
Cumartesi Anneleri, gözaltında kaybedilen yakınlarının akıbetini sormak, fail ve sorumluların cezalandırılması için sürdürdükleri eylemlerin 903. haftasında gözaltında kaybedilişinin 30. yılında Hasan Gülünay‘ı andı.
Cumartesi Anneleri ile İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi Gözaltında Kayıplara Karşı Komisyon tarafından yapılan “30 yıldır soruyoruz: Hasan Gülünay nerede?” başlıklı açıklamada “Kaç yıl geçerse geçsin; Hasan Gülünay için, tüm kayıplarımız için adalet istemekten, devletin evrensel hukuk normları içinde hareket etmek zorunda olduğunu hatırlatmaktan, 204 haftadır bize yasaklanan kayıplarımızla buluşma mekânımız Galatasaray’dan vazgeçmeyeceğiz” ifadelerine yer verildi.
“İŞYERİNE GİTMEK ÜZERE YOLA ÇIKAN HASAN GÜLÜNAY BİR DAHA DÖNMEDİ”
Gözaltında kaybedildikten sonra cesedi kimsesizler mezarlığında bulunan Hasan Ocak’ın yeğeni Dilcan Acer‘in okuduğu 903. hafta açıklamasının tamamı şu şekilde:
“Gözaltında kaybedilen insanlarımız için sürdürdüğümüz hakikat ve adalet arayışımızın 903. haftasındayız. 903 haftadır haykırıyoruz: Söz konusu gözaltında kaybetmeler olunca yargılama adaleti işlemiyor. Yargılama sürecinin kendisi haksızlık ve hukuksuzluk üretiyor. Gözaltında kaybetmeleri suç olmaktan çıkaran, kaybedenleri cezasızlık zırhıyla koruyan mevcut sistem, kayıplarını arayan aileleri cezalandırıyor. Bu yüzden her yolu, her yöntemi kullandığımız halde sonuç alamıyoruz.
903. haftamızda 30 yıldır sonuçsuz bırakılan Hasan Gülünay dosyası ile kamuoyu karşısındayız. 23 Mayıs 1992 tarihinde Artvin’de gözaltına alındıktan sonra işkence ile öldürülen Ali Ekber Atmaca’nın üzerinden İstanbul’da aynı mahallede yaşadığı Hasan Gülünay’ın kimliği çıktı. Bu nedenle 32 yaşındaki 4 çocuk babası Hasan Gülünay, polis tarafından aranmaya başlandı. Eşine bir süredir polis tarafından takip edildiğini söyleyen Gülünay, 20 Temmuz 1992 günü Tarabya’daki evinden işyerine gitmek üzere çıktı ve bir daha geri dönemedi.
Hasan’ın işyeri telefonunu arayan bir kişi, Terörle Mücadele Şubesi’nden aradığını ve Hasan Gülünay’ın gözaltında olduğu bilgisini verdi. Ancak savcılık ve İstanbul Emniyeti’ne başvuran aileye, Hasan’ın gözaltında olmadığı, arandığı söylendi. Bunun üzerine aile memleketlileri olan ve o dönem İstanbul Emniyetin’de üst düzey yetkili olan Hüseyin Kocadağ’la görüştü. Kocadağ aileye “Hasan Gülünay sağ, içeride işkence yaraları iyileştikten sonra gözaltına alındığını açıklayacaklar” dedi.
Aile bu bilgiyi kamuoyuna duyurdu. Hasan’la aynı tarihlerde İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde sorguda olan bir tanık da yüzünü görmediği bir kişinin işkencede “Ben Hasan Gülünay, beni gözaltında kaybetmeye çalışıyorlar!” diye bağırdığını açıkladı. Bu iki açıklamanın ardından hem ailenin hem de tanıklık yapan kişinin evleri polis tarafından basıldı ve konuşmamaları için tehdit edildi.
Aile; Başbakan, İçişleri Bakanı ve TBMM başta olmak üzere tüm resmi mercilere başvurdu. Yargı makamları, olayla ilgili delilleri toplamadan, tanıkları dinlemeden ve etkili bir soruşturma yürütmeden zaman aşımı süresinin dolduğu gerekçesiyle “kovuşturmaya yer olmadığı” kararı verdi. Karara yapılan itiraz reddedildi. Bunun üzerine aile 2013 yılında Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yaptı.
“HASAN GÜLÜNAY İÇİN ADALET İSTEMEKTEN VAZGEÇMEYECEĞİZ”
Anayasa Mahkemesi de davada AİHM’nin zorla kaybetmelerle ilgili kabul ettiği delil standartlarını uygulamadı. 21 Nisan 2016 tarihinde yalnızca “yaşam hakkı kapsamında etkili soruşturma yürütme yükümlülüğünün ihlal edildiğine” hükmetti. Ancak dosyayı etkili bir soruşturma yapılması için yetkili savcılığa göndermedi. Zamanaşımını gerekçe göstererek etkili bir giderim yolu sunmadı. Gülünay hakkındaki hakikatin ortaya çıkması uluslararası hukuka aykırı olarak zamanaşımı uygulamasıyla engellendi.
Gözaltında kaybedilişinin 30. yılında Hasan Gülünay için bir kez daha hakikat ve adalet çağrısında bulunuyoruz. Gülünay’ın güvenlik güçlerince gözaltına alındığını ve onların kontrolleri altında öldüğünü doğrulamaya yetecek ciddi ve tutarlı emareler mevcuttur. Hakikatin açığa çıkarılması ve adaletin sağlanması ancak uluslararası insan hakları hukukuna uygun bir soruşturma ve kovuşturma yürütülmesi ile mümkün olacaktır. Bu yüzden siyasi ve adli makamları uluslarası hukuktan kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmeye çağırıyoruz.
Kaç yıl geçerse geçsin; Hasan Gülünay için, tüm kayıplarımız için adalet istemekten, devletin evrensel hukuk normları içinde hareket etmek zorunda olduğunu hatırlatmaktan, 204 haftadır bize yasaklanan kayıplarımızla buluşma mekânımız Galatasaray’dan vazgeçmeyeceğiz.”