Etiket: Hatay

  • Sunay Elataş’dan 12. Yargı Paketi eleştirisi: Daha çok ceza değil, daha çok nitelikli eğitim!-VİDEO

    Sunay Elataş’dan 12. Yargı Paketi eleştirisi: Daha çok ceza değil, daha çok nitelikli eğitim!-VİDEO

    PİRHA- 12. Yargı Paketi’nde yer alan ‘Çocuk Adaleti Sistemi’ ile ilgili maddenin hak temelli ve pedagojik eğitimden uzak, tamamen cezalandırıcı bir anlayışla ele alınmasını eleştiren Eğitim Sen Hatay Şube Eğitim Sekreteri Sunay Elataş, “Daha çok ceza değil, daha çok nitelikli eğitim gerekli” dedi. 

    12. Yargı Paketi’nin Meclis’e sunulması bekleniyor. Kadınlardan, eğitim sendikalarına, demokratik kitle örgütlerinden siyasi partilere kadar bir çok kesimden 12. Yargı Paketi’ne tepkiler yükseliyor.

    Eğitim Sen Hatay Şube Eğitim Sekreteri Sunay Elataş, Meclis’e sunulması beklenen 12. Yargı Paketi’ne ilişkin ajansımıza konuştu.

    “ULUSLARARASI ÇOCUK HAKLARI SÖZLEŞMESİ’NE AYKIRI”

    12. Yargı Paketi’nde yer alan ‘Çocuk Adaleti Sistemi’ ile ilgili maddenin hak temelli ve pedagojik eğitimden uzak, tamamen cezalandırıcı bir anlayışla ele alınmasını eleştiren Elataş, ilgili maddelerin Uluslararası Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne aykırı olduğunu söyledi.

    Eğitim-Sen olarak daha çok ceza değil, daha çok nitelikli eğitim istediklerinin altını çizen Sunay Elataş, şunları ifade etti:

    “Çocuk Adalet Sistemi’nin amacı özellikle çocukları cezalandıracak politikaları hayata geçirmek değil, çocukların üstün yararını sağlayacak, topluma ve okullara kazandıracak politikaların hayata geçirilmesi gerekiyor. ‘Suça Sürüklenen Çocuklar’ın özellikle bunların bireysel tercih olmadığını, özellikle sosyoekonomik ve kültürel alanda yaşanan gittikçe artan sıkıntılarının getirdiği derin yoksulluk, yoksunluk ve eğitim dışı kalmanın sonucudur.”

    “ÇOCUKLAR KENDİLERİNİ GÜVEN İÇİNDE HİSSEDEBİLMELİ”

    Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in göreve geldiği günden itibaren özellikle eğitim öğretim alanını daha çok piyasacı, tek tipleştirici ve eşitsizliğini derinleştiren, ayrıştıran, laik ve demokratik olmayan bir yaklaşımla yürütmek istediğine dikkat çeken Elataş, şunları dile getirdi:

    “Okullarımız özellikle öğrencilerimizin kendilerini ifade edebilecekleri rahat ortamların olması, yeteneklerini ortaya çıkaracak atölyelerimizin olması gerektiğini her defasında belirtiyoruz. Özellikle müzik, resim atölyeleri ve spor salonlarının olması gerekiyor her okulda. Ama maalesef bunları yeteri kadar göremiyoruz. Ayrıca çocukların kendilerini güven içinde hissedebilecekleri rehberlik servislerimizin ve psikolojik rehberlik alanlarımızın da yetersiz olduğunu da özellikle belirtmek istiyoruz. Özellikle sıkıntı yaşayan öğrencilerimizin belirlenmesi gerektiği ve burada rehberlik servisleri servislerinin hangi öğrencimizin sorun yaşadığı, sıkıntı yaşadığı belirlenip aileleriyle görüşülüp özellikle de ekonomik anlamda, sosyal anlamda da desteklenmeleri gerektiğini söyleyebiliriz.”

    “DEVLET OKULDAKİ ŞİDDETİ AZALTACAK ÖNLEM ALMIYOR”

    Pakette yer alan 12-15 ve 15-18 yaş aralığındaki çocukların ceza üst sınırının artırılmasının kabul edilemez olduğunu vurgulayan Elataş, “Devlet okuldaki şiddeti azaltacak, güveni sağlayacak yeteri kadar önlem alamamakta ve tam tersi okullardaki artan şiddetin cezasını, faturasını çocuklara kesmektedir. Okulların, çocukların düşüncelerini rahatça ifade edebilecekleri, kendilerini güven içinde hissedebilecekleri alanlar olması gerekiyor” diye belirtti.

    “MÜCADELEMİZİ SÜRDÜRECEĞİZ”

    Okullarda, veli, öğrenci, öğretmen işbirliğinin sağlıklı bir şekilde yürütülmesinin çok önemli olduğunun altını çizen Elataş, “Okullarda artan bu şiddet sarmalının önlemek için özellikle bir an önce önlem alınması gerekiyor. Özellikle çocukların daha rahat kendilerini ifade edebildiği ortamın olması çok önemlidir. Eğitim-Sen olarak her defasında yinelediğimiz ve mücadelesini verdiğimiz laik, demokratik, bilimsel, anadilde eğitim, cinsiyet eşitliğine dayalı bir eğitim talebimizi yeniliyoruz” ifadelerine yer verdi.

    PİRHA/HATAY

     

  • Ğadir-Hum Bayramı bir çok kentte kutlandı-VİDEO

    Ğadir-Hum Bayramı bir çok kentte kutlandı-VİDEO

    PİRHA- Ğadir-Hum Bayramı, Ortadoğu’da devam eden savaşlar, Suriye’de Alevilere dönük süren soykırımın gölgesinde Mersin, Adana ve Hatay başta olmak üzere bir çok merkezde kutlanıyor.

    Bugün Arap Alevilerin Ğadir Hum Bayramı. Ortadoğu’da devam eden savaşlar, Suriye’de Alevilere dönük süren soykırımın gölgesinde kutlanan bayram günü geceden bir araya gelen Mersin, Adana, Hatay başta olmak üzere bir çok kentten yurttaşlar, imece usulü hazırlıklar yaptı.

    Kutlamalardan bir gün önce başlanan hazırlıkların başında, bolluk ve bereketin yanı sıra dik duruşun da sembolü olarak görülen “Hirisi” için kazanlar kuruldu. Toplu kutlamanın olmayacağı bu yıl, yurttaşlar yaşadıkları mahallerde bir araya geldi.

    ĞADİR-İ HUM’UN ANLAMI

    Ğadir-Hum Arap Aleviler için hafızaların tazelenerek, yapılan haksızlıkların ve zulmün hatırlatılması anlamını taşıyor. Anlatılar ve tarihsel verilere göre Hazreti Muhammet, Hac ve Umre ziyaretini yapmak üzere Hicret’in 10. yılında tüm sahabeleri ile birlikte Mekke’ye hacca gider. Hac dönüşünde Ğadir-Hum denilen bölgeye ulaştıklarında kendisine vahiy gelir. Hazreti Muhammet’e gelen vahiyde “Ey Resul! Rabb’inden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah, seni insanlardan koruyacaktır. Doğrusu Allah, kâfirler topluluğuna rehberlik etmez!” ayeti indirildiği kabul edilir. Bunun üzerine, Hazreti Muhammet’in yanındaki sahabeleri toplayarak, Kur-an’dan “Ey iman sahipleri! Bugün sizin için dininizi tamamladım. Üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’ı seçtim. Allah’a itaat edin, Resul’e ve sizin içinizden olan iş ve yönetim sahiplerine de itaat edin” ayeti ile sahabelerine hitap eder.

    Hazreti Muhammet’in söz konusu ayeti okumasından sonra sahabelerin “Biz kime itaat edeceğiz?” diye sordukları ve Hazreti Muhammet’in de Hz. Ali’nin elini tutup havaya kaldırıp “Ali’nin kanı kanımdandır, canı canımdandır, teni tenimdendir, ruhu ruhumdandır, Ali ile biz bir nurun ikiye bölünmüş parçalarıyız. Ben kimin Mevla’sı isem, Ali de onun Mevla’sıdır” dediği ve Hazreti Ali’yi kendisinin halifesi olarak tayin ettiğine inanılır.

    BASKI VE ZULÜM POLİTİKALARINA KARŞI DİRENİŞİN SİMGESİ OLDU

    Hazreti Muhammet’in ölümünün ardından, Hazreti Ali’nin halifeliğinin gündeme geldiği ancak halifeliğin Hazreti Ebu Bekir tarafından gasp edildiğini savunan bazı sahabeler, halifeliğin Ali’nin hakkı olduğunda ısrarlarını sürdürürler. Hazreti Ali’nin halife olmasının ardından ise İslam âleminde Hazreti Ali’ye dönük haksızlık yapıldığı ve bu haksızlığa karşı direniş gösterilmesi gerektiğine inanan sahabeler için Ğadir-i Hum hem bir bayram hem de egemenlere karşı direnişin başlangıç zamanı olarak kabul edilir. Ğadir-i Hum Arap Aleviler arasında günümüze kadar her yıl kutlanır.

    PİRHA/MERSİN

     

  • Ğadir Hum Bayramı hazırlıkları başladı: Bu kutsal gün barışı, kardeşliği büyütsün!

    Ğadir Hum Bayramı hazırlıkları başladı: Bu kutsal gün barışı, kardeşliği büyütsün!

    PİRHA- Arap Alevilerin Ğadir Hum Bayramı hazırlıkları başladı. DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları da, Ğadir-Hum Bayramına dair kutlama mesajı yayınlayarak, “Hakkın, hakikatin ve adaletin ışığı bütün insanlığı aydınlatsın; bu kutsal gün barışı, kardeşliği ve ortak yaşam umudunu büyütsün” dedi.

    Ortadoğu’da devam eden savaşlar ve Suriye’de Alevilere dönük soykırımın gölgesinde kutlanan bayram, geceden hazırlanan bolluk ve bereketin yanı sıra dik duruşun da sembolü olarak görülen “Hirisi” lokmasıyla başlıyor.

    Mersin, Adana, Hatay başta olmak üzere bir çok kentten yurttaşlar, imece usulü Hırisi kazanlarını kurarak, lokmalarını pişiriyorlar.

    DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, Ğadir-Hum Bayramına dair kutlama mesajı yayınladı. Tülay Hatimoğulları, mesajında şunlara yer verdi:

    “Yüzyıllardır inancını, hafızasını ve lokmasını zulme, inkâra ve ayrımcılığa rağmen yaşatan Arap Alevi halkının en kutsal bayramı olan Ğadir Hum Bayramı kutlu olsun. Hakkın, hakikatin ve adaletin ışığı bütün insanlığı aydınlatsın; bu kutsal gün barışı, kardeşliği ve ortak yaşam umudunu büyütsün. Yakılan her baxur, kaynayan her hırisi kazanı ve edilen her dua; halklarımızın eşit, özgür ve bir arada yaşayacağı aydınlık yarınlara yol olsun.”

    HABER MERKEZİ

  • Avrupa Konseyi’nin Türkiye’ye verdiği ‘Umut Hakkı’ süresi doluyor: Uygulanabilecek gerçek bir mekanizma şart -VİDEO

    Avrupa Konseyi’nin Türkiye’ye verdiği ‘Umut Hakkı’ süresi doluyor: Uygulanabilecek gerçek bir mekanizma şart -VİDEO

    PİRHA- İHD Hatay Eş Başkanı Mürsel Tonguç Salmanoğlu,Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Öcalan kararında belirttiği “Umut Hakkı” kapsamında Türkiye’ye yasal düzenleme yapması için verdiği süre Haziran’da dolmasına dair yaptığı değerlendirmede, “Sadece yasanın kendisinin çıkması önemli değil. Pratikte de onu işleyebilecek gerçek bir mekanizmanın ortaya çıkarılması gerekiyor” diye ifade etti.

    Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Öcalan kararında belirttiği “Umut Hakkı” kapsamında Türkiye’ye yasal düzenleme yapması için verdiği süre Haziran’da doluyor. Sürecin hukuki ve insani boyutlarını PİRHA’ya değerlendiren İHD Hatay Eş Başkanı Mürsel Tonguç Salmanoğlu, ‘Umut Hakkı’nın evrensel bir ilke olduğunu vurgulayarak, “Sadece yasanın kendisinin çıkması önemli değil. Pratikte de onu işleyebilecek gerçek bir mekanizmanın ortaya çıkarılması gerektiğini” ifade etti.

    Avrupa Konseyi’nin, PKK Lideri Abdullah Öcalan ve diğer ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alan mahpuslar için AİHM kararları doğrultusunda Türkiye’ye tanıdığı süre Haziran ayında sona eriyor. Türkiye’nin bugüne kadar bu konuda adım atmaması, hem iç hukukta eşitlik ilkesini hem de uluslararası yükümlülükleri yeniden tartışmaya açtı.

    “UMUT HAKKI, REHABİLİTE EDİLEBİLME İHTİMALİNİN ORTADAN KALDIRILMAMASI İLKESİDİR”

    Umut hakkının temel felsefesine değinen Salmanoğlu, bu kavramın insan onuru ile doğrudan bağlantılı olduğunu ifade ederek şunları dile getirdi:

    “Umut hakkı ağırlaştırılmış müebbet veya ömür boyu hapis cezası alan bireylerin belli koşullar altında cezası ne kadar ağır olursa olsun özgürlüğüne kavuşma ihtimalinin tamamen ortadan kaldırılmaması ilkesidir. Bu tanımlama Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin içtihatlarına dayanıyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kişinin cezası sürerken tekrardan ceza tespiti süreci içerisinde gerçek bir mekanizmanın oluşturulmasını savunur. Çünkü kişinin süreç içerisinde değişebileceğini, gelişebileceğini, rehabilite edilebileceğini varsayarak bu düşünceyi ortaya koymuştur. Bizler de İnsan Hakları Savunucuları olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin içtihatlarının doğru olduğu kanaatindeyiz.”

    “KARARLAR UYGULANMADIĞINDA İHLAL VE YAPTIRIM SÜRECİ BAŞLAR”

    AİHM kararlarının doğrudan bir yaptırım gücü olmasa da zaman içerisinde siyasi ve hukuki sonuçlar doğurduğunun altını çizen Salmanoğlu, denetim sürecini şu sözlerle aktardı:

    “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararları direkt bir yaptırım söz konusu oluşturmaz. Fakat öncelikle belli bir süreç içerisinde devam eder. Bu süreç de şöyle olur; kararın kendisi uygulanıyor mu? Uygulanmadığı takdirde uygulama denetimine girilir. Bu uygulama denetiminde eğer aksamalar varsa uyarılar yapılır. Bu uyarılar dikkate alınmazsa siyasi ve hukuki bazı adımlar atılabilir. Daha sonra kararın uygulanmadığı netleştirildiği zaman artık ihlal süreci ile ilgili bir süreç başlar. Tabii bu süreç de yaptırımlarla devam eder.”

    “AYNI CEZA FARKLI İNFAZ REJİMLERİNE YOL AÇIYOR, BU ANAYASAYA AYKIRI”

    Türkiye’deki mevcut infaz rejiminin Anayasa’nın eşitlik ilkesiyle çeliştiğini ve ayrımcı bir pratik sergilediğini belirten İHD Hatay Eş Başkanı Salmanoğlu, konuşmasını şöyle sürdürdü:

    “Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alan bazı kişilerin tahliye edilmediğini belirtmek isterim. Anayasanın 10. maddesinde eşitlik ilkesi tanımlanmıştır. Bu ilke hem insan hakları savunucularının hem de hukukçuların tartıştığı ve bunun üzerine yoğunlaştığı bir ilke. Aynı ceza farklı infaz rejimlerini doğurabiliyor. Bunun dışında bazı ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alanlar tahliye edilirken bazıları tahliye edilmeyebiliyor. Bu da tabii Anayasanın 10. maddesindeki eşitlik ilkesine aykırı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bakış açısı insanlık onuru ve umut hakkı üzerine şekilleniyor. Kişinin kendisi ağır bir suç işlemiş olsa bile rehabilite edilebileceğine yönelik bir bakış açısı mevcuttur. Devletlerin ağır suçlara ağır cezalar verme durumu söz konusu olabilir fakat kişinin rehabilitasyonunu, değişebileceğini, dönüşebileceğini göz önünde bulundurmalıdır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin oluşturduğu içtihatın kendisinin evrensel ilkelerle, insan onuruyla beraber daha doğru bir hakikati barındırdığını düşünüyoruz.”

    “YASA KİŞİYE ÖZEL OLAMAZ, ON BİNLERCE MAHPUS FAYDALANMALI”

    Çıkarılacak bir yasanın sadece tek bir kişiyi değil, aynı durumda olan tüm mahpusları kapsaması gerektiğine dikkat çeken Salmanoğlu, hapishanelerdeki İdare ve Gözlem Kurulları’nın keyfi kararlarına karşı uyardı:

    “Hukuken yasalar kişiye yönelik çıkarılamaz; hem genel hem somut olmak zorunda. Oluşturulacak olan umut hakkı ya da periyodik inceleme yasası gibi farklı isimlerle adlandırılacak yasanın kendisi çıkarıldığı zaman sadece Sayın Abdullah Öcalan’ın değil, kendisiyle aynı durumda olan binlerce mahpusun da faydalanmasını sağlayacak. Yani yasanın kendisinin çıkması önemli değil, umut hakkı yasasını çıkarabilirsiniz. Ama Türkiye’de cezaevi, idare ve gözlem kurullarının aldığı keyfi kararlar doğrultusunda birçok maphusun infazının yakıldığına şahit oluyoruz. Bu yüzden sadece yasanın değil pratikte de onu işleyebilecek gerçek bir mekanizmanın ortaya çıkarılması gerektiğini vurgulamak isterim.”

    “GÖRÜŞ ENGELLERİNİN SÜREKLİLİK ARZ ETMESİ BİR TECRİTTİR”

    İmralı Yüksek Güvenlikli Hapishanesi’ndeki uzun süreli mutlak iletişimsizlik haline ve tecrit uygulamalarına da değinen İHD Hatay Eş Başkanı Salmanoğlu, uluslararası hukukun bu durumu açık bir hak ihlali olarak gördüğünü belirterek sözlerini şöyle tamamladı:

    “Türkiye’de cezaevi görüşmeleri ile ilgili bazı kanunlar var, kısıtlamalar var. Bununla ilgili yönetmelikler var. İdari ve Adli mahkemelerin ya da bunun dışında disiplin cezalarının sonucunda bazen cezaevi görüşmeleri kısıtlanabiliyor. Fakat Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bunun sürekliliğinin bir istisna olması gerektiğini her zaman vurguluyor. Bu süreklilik arz ettiği zaman bir tecrite dönüşüyor. Güvenlik gerekçesiyle ya da farklı gerekçelerle görüşmeler belli gerekçelerle engellenebilir ama bunun sürekliliğinin olması bir tecrittir. 2025 yılı eylül itibariyle bir görüşme devamlılığı var. Ama ondan önce Sayın Abdullah Öcalan’ın çok uzun süre ailesiyle ve avukatlarıyla görüşemediğini biliyoruz. Biz de insan hakları perspektifinden baktığımız zaman bunun kesinlikle kabul edilemez olduğunu söyleyebiliriz.”

    Cevahir FINDIK/ANTAKYA

  • İHD Hatay Şubesi: Dom, Roman ve Abdal toplulukları ayrımcılık ve yerinden edilme riskiyle karşı karşıya- VİDEO

    İHD Hatay Şubesi: Dom, Roman ve Abdal toplulukları ayrımcılık ve yerinden edilme riskiyle karşı karşıya- VİDEO

    PİRHA – İnsan Hakları Derneği (İHD) Hatay Şubesi, 6 Şubat depremlerinin üzerinden üç yılı aşkın süre geçmesine rağmen kentte yaşayan Dom, Roman ve Abdal topluluklarının barınma sorunlarının çözülmediğini belirterek yazılı bir basın açıklaması yaptı. Açıklamayı okuyan İHD Hatay Şube Eş Başkanı Mürsel Tonguç Salmanoğlu, kırılgan toplulukların yeniden inşa sürecinde ayrımcılık, belirsizlik ve zorla yerinden edilme riskiyle karşı karşıya kaldığını vurguladı.

    Açıklamada, deprem öncesinde de tapusuzluk, derin yoksulluk ve sosyal dışlanmayla mücadele eden bu toplulukların bugün kamusal planlama eksikliği nedeniyle büyük bir belirsizliğe itildiği ifade edildi.

    “KONTEYNER KENTLERİN KAPATILMASI YENİ MAĞDURİYETLER YARATACAK”

    Haziran ayı itibarıyla konteyner kentlerin kapatılacağı yönündeki iddiaların ciddi kaygı yarattığını belirten Salmanoğlu, henüz hak sahipliği süreçleri tamamlanmamış ve konutlarına yerleştirilememiş birçok depremzede aile olduğuna dikkat çekti. Özellikle kiracı, tapusuz veya “işgalci” statüsünde görülen Dom topluluklarına yönelik hiçbir güvence mekanizmasının sunulmadığını ifade eden Salmanoğlu, şunları kaydetti:

    “Bu koşullar altında konteyner kentlerin kapatılması, mevcut sosyo-ekonomik gerçekliklerle uyumlu değildir. Barınma hakkına erişimde yapısal eşitsizlikler yaşayan Dom, Roman ve Abdal toplulukları açısından böyle bir uygulama; zorla yerinden edilme, güvencesiz barınma, aşırı yoksullaşma ve çok yönlü hak ihlallerini derinleştirecektir.”

    Özellikle Antakya’nın Emek ve Altınçay mahallelerinde yaşayan çok sayıda tapusuz Dom yurttaşın geleceğine dair kamu kurumları tarafından şeffaf ve hak temelli bir bilgilendirme yapılmadığı eleştirisi paylaşıldı.

    “RESMİ YAZIŞMALARDA NEFRET SÖYLEMİ: ‘GURBAT’ İFADESİ KULLANILDI”

    Son günlerde Hatay’ın Belen ilçesine bağlı Şenbük ve Ötençay mahallelerinde mera alanlarının yapılaşmaya açılmasına karşı yerel halkın demokratik itirazlar yükselttiğini hatırlatan İHD, bu eylemler sırasında Dom, Roman ve Abdal topluluklarını hedef alan ayrımcı ve kriminalize edici söylemler üretildiğini belirtti.

    Sosyal medyadaki “Bakrastube” isimli yayın kanalında toplulukların hedef gösterilerek “asayişi bozacakları” yönünde iddialar ortaya atıldığını ifade eden Salmanoğlu, daha vahim bir gelişmeyi şu sözlerle aktardı:

    “Şenbük ve Ötençay mahalle muhtarlıkları tarafından ortak imzayla hazırlanan resmi bir yazıda Dom, Roman ve Abdal yurttaşlar ‘gurbat’ şeklinde aşağılayıcı ifadelerle anılmış, bu toplulukların mahalleye yerleştirilmesi halinde güvenlik ve asayiş sorunlarının yaşanacağı ileri sürülmüştür. Kamu kurumu niteliğindeki muhtarlıkların böylesi ayrımcı ve nefret söylemi içeren ifadeleri resmi yazışmalarda kullanmış olması son derece kaygı vericidir.”

    Söz konusu resmi yazının Hatay Valiliği, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü ile ilgili belediyelere iletildiği ve bu durumun ayrımcılığı resmi kurumlar eliyle meşrulaştırma riski taşıdığı vurgulandı.

    “SULUKULE VE EGE MAHALLESİ ÖRNEKLERİ TEKRARLANMASIN”

    Geçmişte Sulukule, Ege Mahallesi ve Küçükbakkalköy gibi Roman mahallelerinde yapılan kentsel dönüşüm projelerinin ağır hak ihlalleriyle sonuçlandığını hatırlatan Salmanoğlu, yoksul toplulukların kent merkezlerinden uzaklaştırılmasının toplumsal bağları parçaladığı uyarısında bulundu. Hatay şehir merkezinden kilometrelerce uzağa taşınma iddiaları karşısında yetkililerin derhal şeffaf bir açıklama yapması talep edildi.

    Gelişmeler üzerine Sivil Düşler Derneği tarafından Kamu Denetçiliği Kurumu (KDK) ve Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu’na (TİHEK) başvurular yapıldığı; ayrıca Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na bilgi edinme dilekçesi verildiği bilgisi paylaşıldı.

    “BARINMA HAKKI BİR LÜTUF DEĞİL, TEMEL İNSAN HAKKIDIR”

    Açıklamanın sonunda yetkililere acil çağrıda bulunularak şu ifadeler kullanıldı:

    Barınma hakkı bir lütuf değil, temel bir insan hakkıdır. Hiçbir topluluk; yoksulluğu, etnik kimliği, yaşam biçimi veya tapusuzluğu nedeniyle ayrımcılığa uğrayamaz, kriminalize edilemez ve yaşadığı kentten dışlanamaz. Yetkilileri ayrımcı söylemlere karşı açık tutum almaya, nefret söylemlerine ilişkin gerekli idari süreçleri işletmeye ve deprem sonrası yeniden inşa sürecini insan hakları, eşit yurttaşlık ve sosyal adalet ilkeleri doğrultusunda yürütmeye çağırıyoruz.

    Salmanoğlu, Dom, Roman ve Abdal topluluklarının barınma hakkı mücadelesinin sonuna kadar takipçisi olacaklarını duyurdu.

    Cevahir FINDIK/HATAY

  • İHD Hatay Şube Eş Başkanı Mürsel Tonguç Salmanoğlu: Nefret ve şiddet dilinden vazgeçilmeli!-VİDEO

    İHD Hatay Şube Eş Başkanı Mürsel Tonguç Salmanoğlu: Nefret ve şiddet dilinden vazgeçilmeli!-VİDEO

    PİRHA- Şiddetin kendisinin bir kültür haline geldiğini ifade eden İnsan Hakları Derneği Hatay Şube Eş Başkanı Mürsel Tonguç Salmanoğlu, “Bu kronikleşmiş sorunu güvenlikçi politikalarla ya da gündelik bir sorunmuş gibi algılayarak çözmenin mümkün değil. Nefret ve şiddet dilinin terk edilmesi gerekiyor. Aksi takdirde okulların önüne koyulan polislerle ya da bekçilerlerle çözülmez” dedi.

    Türkiye’de şiddet sokakta, evde, hastanede, okulda, iş yerinde artarak devam ediyor. Urfa Siverek ve Maraş’ta yaşanan okul saldırılarına dair Milli Eğitim Bakanlı ve İçişleri Bakanlığı tarafından yeni tedbirler aldı. Bekçileri okul önlerine yerleştiren yetkililer, sorunu güvenlik ekseninde çözeceğini düşünüyor.

    İnsan Hakları Derneği Hatay Şube Eş Başkanı Mürsel Tonguç Salmanoğlu, okullarda yaşanan saldırılara ve sonrasındaki tartışmalara dair konuştu.

    “ŞİDDET KÜLTÜR HALİNE GELDİ”

    Şiddetin kendisinin bir kültür haline geldiğini ifade eden Mürsel Tonguç Salmanoğlu, “Şiddet kronikleşmiş bir sorun. 100 yıllık Cumhuriyet tarihinde İttihat ve Terakki zihniyetinin o inkarcı, imhacı, ektipleştirmeci politikalarının bir ürünü olarak görüyorum. Çünkü şiddeti sadece fiziksel olarak algılamanın ne yazık ki çözümü getiremeyeceğine şahit oluyoruz. Çünkü sadece fiziksel olarak değil bugün Türkiye’de muhalifler, Kürtler, kadınlar, LGBT + bireyler de şiddete uğruyor. Bu şiddet kültürü siyasal arenada da mevcut. Medya dilinde de mevcut” dedi.

    “ÇÖZÜM ADİL, LAİK, ÖZGÜR, ANA DİLİNDE EĞİTİMDE”

    Bu kronikleşmiş sorunu güvenlikçi politikalarla ya da gündelik bir sorunmuş gibi algılayarak çözmenin mümkün olmadığını vurgulayan Mürsel Tonguç Salmanoğlu, “Bu bir süreç. Bu bir zihniyet sorunu, bu bir bilinç sorunu. Özellikle bu zihniyet ve bilinç sorununun aşılması gerekiyor. O nefret dilinin, şiddet dilinin terk edilmesi gerekiyor. Aksi takdirde okulların önüne koyulan polislerle ya da bekçilerlerle çözülmez. Daha temel demokratik çözümlerin sunulması gerekiyor. Adil, laik, özgür ve ana dilinde eğitim gerçekleşmediği sürece ne yazık ki yol alınamıyor” diye belirtti.

    PİRHA/HATAY

  • İHD MYK Üyesi Servet Üstün Akbaba: JES projesi yaşam hakkının ihlalidir, vazgeçin!-VİDEO

    İHD MYK Üyesi Servet Üstün Akbaba: JES projesi yaşam hakkının ihlalidir, vazgeçin!-VİDEO

    PİRHA- İHD MYK Üyesi Servet Üstün Akbaba, Varto ve Karlıova ilçelerini etkileyecek JES projesinin yaşam hakkının ihlali anlamına geldiğine dikkat çekerek, JES’in yapılacağı alanın Alevi toplumunun yaşadığı, inanaç merkezlerinin olduğu bir bölge olduğunun altını çizdi: “Bundan vazgeçin.”

    Muş’un Varto ve Bingöl’ün Karlıova ilçelerini kapsayan geniş bir alanda planlanan jeotermal kaynak arama ve santral projesine karşı tepkiler büyüyor. Muş Valiliği Komisyon Başkanlığı tarafından, Amerikan bağlantılı Ignis Enerji AŞ’ye verilen izinle başlatılmak istenen sondaj çalışmalarına karşı Varto ve Karlıova halkı, doğa ve yaşam alanlarını savunmak için ses yükseltiyor.

    İnsan Hakları Derneği (İHD) MYK Üyesi ve Ekoloji ve Yaşam Hakkı Komisyonu’ndan Servet Üstün Akbaba, Varto’nun kadim geçmişe sahip bir coğrafya olduğunu belirterek, “Şimdi bir coğrafyadan bahsederken oradaki yaşam biçimlerini tehdit eden bir yer aslında. Yani oradaki insanların tarım arazileri var. Özellikle hayvancılıkla uğraşıyorlar. Bir mera meselesi var. İşte hayvanları otlatabilecekleri alanlar var. Bu proje başlarsa ekolojik bir tahribat yaşanacak” dedi.

    “JES YAŞAM HAKKINI İHLAL EDEN BİR PROJE”

    JES’in faliyete geçmesi durumunda doğal güzelliğinin tümüyle tahrip olacağını, yaşamın yok olacağını vurgulayan Akbaba, “Biz bir şiddet biçiminden bahsederken sadece yaşam hakkını tehdit eden fiziksel şiddetten bahsetmiyoruz. Türkiye’nin birçok bölgesinde ciddi anlamda ekolojik bir şiddet var. Akbelen’de, Bergama’da, Mersin’de yaşanıyor. Avrupa’dan getirilen çöplerin hepsi oraya yığılmış ve Türkiye neredeyse bir çöplüğe dönüştürülmüş durumda” diye belirtti.

    “İHD OLARAK MÜCADELENİN YANINDAYIZ”

    İnsan hakları savunucuları olarak, insanların sağlıklı bir çevrede yaşama hakkını savunduklarını ifade eden Akbaba, “Elbette Varto ve Karlova halkı duyarlı bir halk. Bu JES projesine izin vermeyecekleri ve mücadelelerini yükselteceklerine eminim. Biz İHD olarak bu mücadeleye katkı sunacağımızı, destek vereceğimizi belirtiyoruz” şeklinde konuştu.

    “İNANÇ MERKEZLERİ ETKİLENECEK”

    JES’in yapılacağı alanın Alevi toplumunun yaşadığı, inanaç merkezlerinin olduğu bir bölge olduğunun altını çizen Akbaba, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “16 Alevi köyü kendisini gerçekten dışlanmış görüyor. Bir mülksüzleştirme, coğrafyadan sürgün edilmedurumu da var. Çünkü orada yaşam da tehditli ediliyor.

    Orada ziyaret alanları var. Yani insanların ibadet alanları da etkilenecek. Goşkar Baba, Alevilerin inanç simgelerinden bir yer. Hızır Çeşmesi ve birçok yer JES’ten etkilenecek. Umarım bundan vazgeçerler.”

    PİRHA/HATAY

  • Eğitim Sen Hatay Şubesi Kadın Sekreteri Sevilay Elmas: Okullarda şiddet polisiye tedbirlerle çözülmez!-VİDEO

    Eğitim Sen Hatay Şubesi Kadın Sekreteri Sevilay Elmas: Okullarda şiddet polisiye tedbirlerle çözülmez!-VİDEO

    PİRHA- Eğitim Sen Hatay Şubesi Kadın Sekreteri Sevilay Elmas, okulların güvenlikçi politikalarla çözüm üretilecek alanlar olmadığını belirterek, “Şiddeti destekleyecek eğitim politikaları geri çekilmeli, yerine bilimsel, demokratik olan bir eğitim yönteminin kullanılması gerekiyor. Çocukların daha derinlikli, daha bilimsel, daha demokratik bir eğitime ihtiyaçları var” dedi.

    Türkiye’de şiddet sokakta, evde, hastanede, okulda, iş yerinde artarak devam ediyor. Urfa Siverek ve Maraş’ta yaşanan okul saldırılarına dair Milli Eğitim Bakanlı ve İçişleri Bakanlığı tarafından yeni tedbirler aldı. Bekçileri okul önlerine yerleştiren yetkililer, sorunu güvenlik ekseninde çözeceğini düşünüyor.

    Eğitim Sen Hatay Şubesi Kadın Sekreteri Sevilay Elmas, şiddetin tırmanmasını, okullara yansımasını, iktidarın ‘çözüm’ünü ve neler yapılabileceğine dair ajansımıza konuştu.

    “ŞİDDET EŞİTSİZLİKTEN BESLENİYOR”

    PİRHA: Okullarda ardı ardına gerçekleşen saldırılar sonrası şiddetin sonuçlarına dair değerlendirmeler yapılırken, nedenleri konuşulmuyor. Siz bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Sevilay Elmas: Okullarda son zamanlarda şiddet olayı yükseldi. Aslında şiddet bugün ortaya çıkan bir şey değildi. Önceden de şiddet olayları yaşanıyordu. Yalnız yakın zamanda bu şiddet olayı ekstra gündeme geldi. Çünkü ölümlerle sonuçlanan şiddet vakaları yaşandı. Bu tabii ki bugün ortaya çıkan bir problem değil. Çünkü şiddet her zaman engellenmeye çalışılmadı,  eşitsizlikler engellenmeye çalışılmadı ve eşitsizlikler derinleştikçe şiddette arttı.

    Öğrencilerin yalnızlaştırıldığı, kendilerini ifade edemedikleri ortamlar yaratıldı. Öğrenciler sürekli bir yarış atı ve rekabet ortamında oldular. Bir dayanışmanın içerisinde değil de birbirlerine rakip olan, birbirini öteki ve düşman gören bir noktada yetişen nesiller oldu. Bu da haliyle çatışmayı ve şiddeti doğurdu.

    Şimdi günümüzde de bu şiddet durumu sanki bu aralar ortaya çıkmış gibi konuşuluyor ve sadece sonuç üzerinden değerlendirilen bir noktada bu şekilde görülüyor. Şiddetin münferit olduğu söyleniyor. İşte X öğrencinin, X çocuğunun psikolojik bir sıkıntısı olduğu söyleniyor. Sanki o çocukla alakalı tekil bir sonuçmuş gibi, tekil bir sebep varmış gibi bir değerlendirme yapılıyor. Ancak biz bunun böyle olmadığını biliyoruz. Çünkü şiddet eşitsizliklerden oluşan bir şey ve eşitsizliklerde çocuk daha çok kendini göstermeye çalışıyor. Bir yanıyla ‘ben de varım’ diyor.

    “ÖTEKİLEŞTİRİCİ DİLDEN UZAKLAŞILMALI”

    PİRHA: Bir tür kendini gösterme hali olarak mı görüyorsunuz?

    Sevilay Elmas: Çocukların yaşadığı yoksulluk, cinsiyetçi politikalar, görünmeme hali bunun içerisinde. Çok fazla soyutlanma, ortamdan izole edilme ve haliyle çocukların sosyalleşebileceği ortamlar olmayınca dijital ortamlara çok fazla saplanıyorlar. Oralarda kendine görünür kılmaya, kendilerine alan yaratmaya, bir grubun üyesi olmaya ve o grupta görünür olmaya çalışıyorlar.

    Öğrencilerin desteklenmesi gerekiyor. Psikososyal destek şart. Okullarda rehberlik öğretmenlerinin yetersizliği var ve rehberliğin yine bir sorumluluk olarak Milli Eğitim Bakanlığı tarafından sahip çıkılmaması, bunun desteklenmemesi sorunu var.

    Örneğin 350 öğrencinin olmadığı yerlerde rehber öğretmen bulundurulmuyor. Oysa ki biliyoruz ki 350, 500 öğrenci ile tek bir öğretmenin ilgilenmesi çok zor. Hatta bazı okullarda yeterince öğretmen ataması olmadığı için bir rehber öğretmen bile yok.

    Aynı zamanda çocukların kendini ifade ettiği bir ortam yok. Bu yüzden bu tür problemleri maalesef yaşıyoruz. Ve bu tür şiddet problemine eğer ki bakanlık üzerinden münferitmiş gibi görülüp, bu yaklaşıma devam edilirse, bu şiddet problemine çözüm olarak sadece güvenlikçi politikalar uygulanırsa, bu problem çözülmeyecek. Çünkü problem sonuç üzerinden çözülmez. Nedenlerine daha çok eğilerek, nedenleri üzerinden daha derin politikalara sahip çıkılarak yapılır.

    Bu eğitim sistemi içerisinde çocuklar, gençler yoksullukla, geleceksizlikle, umutsuzlukla da sınanıyorlar. Siyasi iktidarın kutuplaştırıcı dili, ötekileştirici söylemleri, dindar-kindar nesil yaratma çabası şiddetle kendini gün yüzüne çıkarıyor.

    “OKULLAR ASKERİ ALAN DEĞİL”

    PİRHA: Milli Eğitim Bakanlığı ve bazı partiler tarafından okullardaki şiddetin çözümü olarak güvenlikçi politikalar öneriliyor. Sizce bu çözüm mü?

    Sevilay Elmas: Okulların giriş noktalarında polis olsa veya işte orada çantalar incelense, çantada ne olduğu tespit edilse onun üzerinden bir tedbir alınabilecekmiş gibi bir algı yaratılıyor. Bu aslında sorunun derinliğinden kaçmak oluyor ve sonuç üzerinden yaşanan şiddet, ‘ölümler üzerinden biz aslında bir çözüm ürettik’ demek oluyor. Ortada bir çözüm yok. Sorumluluktan kaçılmış olunuyor. Ama sorun sadece bu şekilde çözülecek bir şey değil ve aynı zamanda okullar askeri alan değil. Orası eğitim yuvası ve biz eğitim haktır, şiddet suçtur diyoruz.

    “BİLİMSEL, DEMOKRATİK EĞİTİME İHTİYAÇ VAR”

    PİRHA: Eğitim emekçileri olarak siz ne öneriyorsunuz?

    Sevilay Elmas: Bizim önerimiz öğrencilerin daha eşitlikçi ortamlarda yetişmesi. Öğrencilerin beslenme probleminin çözülmesi şart. Öğrenciler yoksululukla sınanmamalı. Öğrenciler arasında bu eşitsizliğin çözülmesi gerekiyor. Onun dışında eğitim sistemi içerisinde çocuklara daha eşitlikçi yerden yaklaşan bir eğitim politikasının yapılması gerekiyor. Cinsiyetler üzerinden bir ayrıştırma olmaması gerekiyor. Öğrencilerin pedagojik eğitimine uygun eğitim yaklaşımı gerekiyor.

    Yani güç üzerinden veya işte daha çok şiddeti destekleyecek eğitim politikalarının geri çekilmeli, yerine bilimsel, demokratik olan bir eğitim yönteminin kullanılması gerekiyor. Sürekli din üzerinden yansıtılan bir eğitim sisteminin olmaması gerekiyor. Çocukların daha derinlikli, daha bilimsel, daha demokratik bir eğitime ihtiyaçları var.

    Öğretmenler de sorunlar yaşıyor. En temel hakkımız olan yaşam hakkımız bile işyerlerimizde tehdit altında. En güvenli alanlarımız olması gereken okullar son dönemde eğitim emekçilerinin, öğrencilerin yaşamdan koparıldığı alanlar oldu.

    Aynı zamanda okullarda yeterince rehber öğretmen olması gerekiyor. Rehber öğretmenlerin üzerine düşen öğrenci sayısının daha az olması gerekiyor ki öğrencilerin kendi problemlerini anlatabilmeleriyle alakalı bir problem yaşanmasın.

    “OKULLARDA DAYANIŞMANIN ÖĞRETİLMESİ GEREKİYOR”

    PİRHA: Öğrencilerin sosyal medya ile ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz? 

    Sevilay Elmas: Öğrencilerin sosyal medya kullanımı günümüzde oldukça yaygın. Onunla alakalı daha derinlikli ve gerçek bilgilerin verileceği eğitim çalışmaları olmalı. ‘Sosyal medyadan uzak kalın’ gibi bir yerden değil de, onun gerçek ve doğru kullanımının sağlanması üzerinden eğitimler planlanmalı.

    Birde okullarda dayanışmanın öğretilmesi gerekiyor. Okullardaki beslenme ile, yoksullaşma ile alakalı problemlerin ortadan kaldırılması gerekiyor. Onlar daha eşit bir ortamda olunca zaten bu şiddet durumu da ortaya çıkmayacak.

    Son olarak okulların polisiye tedbirlerinin alınacağı, güvenlikçi politikalarla çözüm üretilecek alanlar olmadığını tekrarlamak istiyorum. Öğrencilerin birbiriyle gerçek dayanışmayı öğrenecekleri alanlar olarak tekrardan formüle edilmesi gerekiyor.

    PİRHA/HATAY

  • İHD Hatay ve İskenderun Şubelerinde “Kifayet Ana” belgesel gösterimi yapıldı-VİDEO

    İHD Hatay ve İskenderun Şubelerinde “Kifayet Ana” belgesel gösterimi yapıldı-VİDEO

    PİRHA- İHD Hatay ve İskenderun şubeleri, 12 Eylül askeri darbe döneminden günümüze uzanan kadın mücadelesinin simge ismi Kifayet Keçeci’nin hayatını konu alan “Kifayet Ana” belgeselinin gösterimine ev sahipliği yaptı.

    İnsan Hakları Derneği (İHD) Hatay ve İskenderun şubeleri, toplumsal hafızayı diri tutmak ve hak arama mücadelesine dikkat çekmek amacıyla anlamlı bir etkinliğe imza attı. Yönetmenliğini Diren Keser’in üstlendiği “Kifayet Ana” belgeseli, Hatay ve İskenderun’da gerçekleştirilen gösterimlerle bölge halkı ve hak savunucularıyla buluştu.

    KADIN DİRENİŞİNE VURGU

    Gösterimler öncesinde yapılan açılış konuşmalarında, insan hakları mücadelesinin Türkiye demokrasisi için taşıdığı kritik öneme değinildi. Özellikle 12 Eylül askeri darbesinin yarattığı baskı ortamında, cezaevi kapılarında evlatlarının akıbetini soran kadınların başlattığı direnişin bugünkü hak arama kültürünün temel taşı olduğu ifade edildi. Konuşmacılar, Kifayet Ana şahsında simgeleşen bu mücadelenin kadınların toplumsal muhalefetteki öncü rolünü bir kez daha kanıtladığını vurguladı.

    Yönetmen Diren Keser’in uzun süren araştırmalar ve tanıklıklar sonucu hazırladığı belgesel, Kifayet Keçeci’nin (Kifayet Ana) 1980 darbesi sonrası başlayan, işkencelere ve kayıplara karşı dimdik duran yaşam öyküsünü odağına alıyor. Film, sadece bir biyografi olmanın ötesinde, Türkiye’nin insan hakları panoramasını izleyiciye sunuyor.

    “HAFIZAYI KAYIT ALTINA ALDIK”

    Belgeselin yönetmeni Diren Keser, gösterimlerin ardından yaptığı değerlendirmede, toplumsal yüzleşmenin ancak hafızayı koruyarak mümkün olabileceğini belirtti. Keser, Kifayet Ana’nın mücadelesinin bugün hala sürmekte olan adalet arayışlarına ışık tuttuğunu ve bu belgeselle o tarihi direnişi gelecek kuşaklara aktarmayı amaçladıklarını dile getirdi.

    Sivil toplum kuruluşları ve çok sayıda yurttaşın katıldığı gösterimler belgesel ekibiyle yapılan soru-cevap bölümünün ardından sona erdi.

    PİRHA/HATAY

  • Abdalların yaşam savaşı: Geleneksel meslekler bitti, gençler madde bağımlılığının pençesinde!-VİDEO

    Abdalların yaşam savaşı: Geleneksel meslekler bitti, gençler madde bağımlılığının pençesinde!-VİDEO

    PİRHA – 8 Nisan Dünya Romanlar Günü’nde, Hatay’ın Kırıkhan ilçesinde yaşayan Abdal toplumu; derinleşen yoksulluk, deprem sonrası ağırlaşan yaşam koşulları ve bitmek bilmeyen ayrımcılıkla mücadele ediyor. Kendilerini Orta Asya’dan gelen “Abdal Türkmen Alevileri” olarak tanımlayan topluluk üyeleri, hem kimliklerinin doğru tanınmamasından hem de ekonomik imkansızlıklardan şikayetçi.

     

    Hatay Roman, Abdal ve Domlar Birliği temsilcileriyle yaptığımız görüşmeler, deprem felaketinin ardından dezavantajlı grupların nasıl daha da görünmez kılındığını ve sosyal bir dışlanmışlığa itildiğini ortaya koyuyor.

    DEPREMDE BİLE AYRIMCILIĞA MARUZ KALDIK”

    Hatay Roman, Abdal ve Domlar Birliği Başkanı Veysel Toplar, yaşadıkları kimlik mücadelesini ve maruz kaldıkları önyargıları şu sözlerle dile getiriyor:

    “Abdal Türkmen Alevisi olarak tanınırım. Çünkü atalarımızdan böyle gördük, öyle yaşıyoruz. Başkası ne derse desin, bizim için hepsi aynıdır, saygımız vardır. Alevi, Roman veya Dom olmak… Önemli olan eşit ve kardeşçe yaşamak. Alevi veya Abdal olmak, benim için maalesef ayrımcılığa maruz kalmak, önyargılarla karşılaşmak ve insanların size farklı gözle bakması demektir.”

    Toplar, 6 Şubat depremi sonrası yaşadıkları en acı tecrübenin, insani yardımlara erişimde karşılaştıkları engeller olduğunu vurguluyor:

    “En son depremde ağır bir ayrımcılığa maruz kaldık. Evler yıkılmış, herkes soğukta kalmış… Bir çadır almak için gidenlere, ‘Nasıl olsa bunların evleri yıkılmadı, bunlara çadır vermeyin’ denilerek büyük bir dışlanma yaşatıldı. Marketlerde yağmalamalar oldu; her mahallede bu olaylar yaşanırken Abdallara, ‘Çingeneler gelip marketleri yağmaladı’ dediler. Böyle bir nefret söylemine maruz kaldık.”

    MESLEKLERİMİZ ELİMİZDEN ALINDI, GENÇLER MADDE BAĞIMLILIĞINA İTİLİYOR”

    Ekonomik krizin ve değişen sistemin Abdalların geleneksel geçim kaynaklarını yok ettiğini belirten Toplar, geleceğe dair kaygılarını şöyle özetliyor:

    “Erkeklerimiz davul zurna işinin haricinde hurdacılık yapıyorlardı. Kadınlar ise evlere temizliğe giderdi; artık bu meslekleri de yapamaz duruma geldiler. İnsanlar artık geçim derdi yüzünden kâğıt işçiliğine ve göçe zorlanıyor. Gençlerimizin iş bulması çok zor; sadece kaba güç gerektiren işleri yapabiliyorlardı, onlar da ellerinden alındı. Şu an işsiz gencimiz çok. Devlet kurumlarından bu gençlere iş gücü ve meslek sağlamasını bekliyoruz. Çocuklarımız, ailelerin geçim sıkıntısı ve göç zorunluluğu nedeniyle daha ilkokul 2. veya 3. sınıftayken okuldan kopuyor. İşsizlik ve yoksulluk; erken evliliklere, boşanmalara ve maalesef madde bağımlılığına sebep oluyor. Eğer bu insanlara iş imkanı sunulmazsa, korkarım ki eski göçebe döneme geri dönecekler.”

    BİZ ROMAN DEĞİL, ORTA ASYADAN GELEN ABDALLARIZ”

    Hatay Roman, Abdal ve Domlar Birliği Üyesi Mehmet Gizlenir ise kimlik tartışmalarına açıklık getirerek, kökenlerinin Horasan ve Orta Asya erenlerine dayandığını ifade ediyor:

    “Bize burada ‘Roman’ diyorlar ama biz Roman değiliz. Bizim kökenimiz Abdal’dır. Abdal demek; Pir Sultanlar, Hacı Bektaş-ı Veliler, Hoca Ahmet Yeseviler, Abdal Musalar demektir. Biz Orta Asya’dan sazıyla, sözüyle gelen Türk soyuyuz.”

    Gizlenir, Kırıkhan’daki inanç ve kültür iklimindeki eksikliklere dikkat çekiyor:

    “Kırıkhan’da bulunan topluluğun yüzde 99’u Abdal diyebilirim. Abdal; Pir Sultan, Bektaşi ve Alevi demektir. Ancak diğer büyükşehirlerdeki gibi burada Kültür Evi, Cemevi, semahlar olmuyor. Biz yine de kendi ışığımızı yaşatmaya çalışıyoruz.”

    KENDİ MEMLEKETİMDE EKMEK YİYEMİYORUM”

    Hurdacılık faaliyetlerine getirilen yasakların Abdalları açlığa mahkum ettiğini söyleyen Gizlenir, yetkililere şu sözlerle sitem ediyor:

    “Hurdacılık işi geri dönüşüm şirketlerine verildiği için bitti. İnanır mısınız, geçim hiç yok. Haftada bir davul-zurna işi çıkarsa şükrediyoruz. Her yer yasak olmuş. Hurdaya gidiyorsun ‘yasak’ diyorlar. Ben Hataylıyım, oyumu buradaki yöneticilere verdim ama kendi memleketimde ekmek yiyemiyorum. Başka şehre gitsem ‘Senin memleketin yok mu?’ diyorlar. Bize bir imkan sağlasınlar, belirli bir düzen çerçevesinde ekmeğimizi kazanmamıza izin versinler.”

    GENÇLERİMİZİ KAYBEDİYORUZ”

    İşsizliğin yarattığı en büyük yıkımın uyuşturucu olduğunu belirten Gizlenir, mahalledeki acı tabloyu paylaşıyor:

    “Kırıkhan depremden sonra daha kötü oldu. Gençlerin yüzde 80-90’ı madde bağımlılığına düşmüş durumda. Sadece Barbaros mahallesinde 20-25 yaş arası 15 gencimizi bu yüzden kaybettik. Bizim beklentimiz; hurdacılık yasağının kalkması veya bize yasal bir çalışma alanı gösterilmesi. Biz ‘eline, beline, diline sahip ol’ felsefesiyle büyüdük; kimseyi incitmeyiz ama artık sesimizin duyulmasını istiyoruz.”

    Gizlenir, son olarak toplumdaki “Abdal” ve “Aptal” kelimeleri üzerinden kurulan yanlış algıya değinerek çağrıda bulunuyor:

    “Düğüne gidiyoruz, ‘Çalın lan Abdallar’ diyorlar ama aslında ‘Aptallar’ demek istiyorlar. Biz o laflara alıştık çünkü Abdal’ın ne demek olduğunu, ne büyük bir mertebe olduğunu bilmiyorlar. Bu Dünya Romanlar Günü’nde çağrımız şudur: Gelin birlik olalım, bizi tanıyın, bizi dinleyin. Kapımız herkese açık.”

    Cevahir FINDIK/HATAY

  • İskenderun Cemevi Başkanı Bilal Özkan: Alevilikte Ramazan Cemi yoktur, bu bir asimilasyon oyunudur! – VİDEO

    İskenderun Cemevi Başkanı Bilal Özkan: Alevilikte Ramazan Cemi yoktur, bu bir asimilasyon oyunudur! – VİDEO

    PİRHA – İskenderun Cemevi Başkanı Bilal Özkan, son günlerde tartışmaya açılan ‘Ramazan cemi’ iddialarına tepki gösterdi. Özkan, “Alevilikte böyle bir uygulama yoktur. Bu, kurumlarımızı birbirine düşürmek için çıkarılan bir dedikodudur” diyerek Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı işaret etti.

    Alevi kurumlarının ve inanç önderlerinin itirazlarına rağmen iktidar eliyle kurulan Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın faaliyetleri tartışılmaya devam ederken HBVAKV İskenderun Şubesi/Cemevi Başkanı Bilal Özkan, inanç ritüellerine yönelik müdahale girişimlerine dair PİRHA’ya değerlendirmelerde bulundu.

    “RAMAZAN CEMİ YOK, HIZIR VE NEWROZ CEMİ VARDIR”

    Alevilikte ibadet takviminin ve cem erkanlarının belli olduğunu vurgulayan Özkan, Ramazan ayında cem yapılacağına dair iddiaların gerçeği yansıtmadığını belirtti.

    “Alevilikte ‘Ramazan Cemi’ diye bir cem yoktur” diyen Özkan, “Bizim inancımızda Hızır ayında Hızır Cemimiz, baharın gelişinde Newroz Cemimiz ve her perşembe yürüttüğümüz perşembe cemlerimiz vardır. Ancak Ramazan’da cem yapmak gibi bir pratiğimiz kesinlikle mevcut değildir. Bu iddia tamamen Alevi kurumlarını karşı karşıya getirmek ve kafaları karıştırmak için üretilmiştir” dedi.

    “CEMEVİ BAŞKANLIĞI’NIN OYUNLARINA GELMEYELİM”

    İddiaların kaynağında Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı kurulan başkanlığın olabileceğine dikkat çeken Özkan, Aleviliğin bir “kültür” değil inanç olduğunun altını çizdi: “Bu, Alevi kurumlarını birbirine düşürmek için yapılan bir oyundur. Biz en başından beri söyledik; Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesindeki bu başkanlığı tanımıyoruz. Alevilik bir inançtır, cemevleri de bizim ibadethanemizdir. Birileri Aleviliği kültürel bir öğeye indirgemeye çalışsa da biz özümüzden ödün vermeyeceğiz. Bu tür dedikodularla kurumlarımızı ayrıştırmak isteyenlerin oyununa gelinmemelidir.”

    “MUHARREM AYINDA CEMEVİNDE OLACAĞIZ”

    Alevilerin asıl yas sürecinin Muharrem ayı olduğunu hatırlatan Özkan, tüm canları 12 İmam orucu ve sonrasında yapılacak cemlere davet ederek, “Biz hangi tarihte ne yapacağımızı çok iyi biliyoruz. Önümüz Muharrem; orucumuzu tutacak, aşuremizi pay edecek ve cemimizde buluşacağız” dedi.

    Cevahir FINDIK/İSKENDERUN

  • Aleviler, Harîrît Edâr Bayramını kutladı!

    Aleviler, Harîrît Edâr Bayramını kutladı!

    PİRHA-Suriye, Lübnan ve Türkiye’de yaşayan Aleviler, Harîrît Edâr Bayramını kutladı. “Mart’ın İpeği” veya “İpek Zamanı” anlamını taşıyan bayram, bereketin, toplumsal dayanışmanın ve paylaşmanın da günü.

    Arap Aleviler bulundukları coğrafyalarda Harîrît Edâr Bayramını kutluyor. Hatay, Suriye kıyıları ve Lübnan’daki Alevi toplulukları tarafından kutlanan bayram, baharın gelişi ve bereketli bir yılın başlangıcı anlamını taşıyor.

    Bu yılda Aleviler, Suriye’de Alevilere yönelik soykırım ve baskıların son bulması dileğiyle Harîrît Edâr kültür bayramını huzur ve berekete vesile olması dileğiyle kutladı.

    HARÎRÎT EDÂR BAYRAMI!

    İsmin anlamı; Harir (حرير): Arapçada ipek demektir. Edar ise eski takvimde Mart ayı anlamına gelir. Bu nedenle Haririt Edar, kelime olarak “Martın ipeği” veya “ipek zamanı” gibi bir anlam taşır.

    Tarihçesi;

    Haririt Edar’ın kökeni çok eskiye, Levant bölgesindeki tarım ve özellikle ipek böcekçiliği geleneğine dayanır. Antakya, Lazkiye ve Lübnan çevresinde yaşayan halk eskiden ipek böceği yetiştiriciliği yapardı. İpek böcekleri dut yapraklarıyla beslenir. Mart ayı dut ağaçlarının filizlenmeye başladığı ve ipek böcekçiliğinin başlayacağı dönemdir. Bu yüzden halk bereketli bir üretim yılı dilemek için bu günü kutlamaya başlamıştır.

    Yani bayramın kökeni: doğa döngüsü + ipek üretimi + baharın gelişi ile bağlantılıdır.

    Haririt Edar sadece bir yemek veya kutlama değildir. Aynı zamanda: baharın gelişi, doğanın canlanması, toplumsal dayanışma, paylaşma kültürü, anlamlarını taşıyan bir Alevi kültür bayramıdır.

    Bayramın gelenekleri

    Haririt Edar’da yapılan bazı gelenekler: Sütlü tatlı (muhallebi veya sütlaç) yapılır. Komşulara ve akrabalara dağıtılır. Bereket, barış ve iyi bir yıl dileği edilir. Bazı eski geleneklerde evlerin kapısına süt damlatma veya beyaz renk kullanma gibi ritüeller de vardı.

    PİRHA/HATAY

  • Kırıkhan 5 Mart 1971: 55 yıl sonra hatırlanan kanlı Cuma!

    Kırıkhan 5 Mart 1971: 55 yıl sonra hatırlanan kanlı Cuma!

    PİRHA- Hatay’ın Kırıkhan ilçesinde 5 Mart 1971’de Alevi toplumunu hedef alan ırkçı saldırılarda 3 kişi yaşamını yitirdi, 17 kişi yaralandı. Evler ve iş yerleri tahrip edildi. Olay, Türkiye’nin 1970’li yıllardaki mezhep temelli şiddet tarihinin unutulmaz kırılma noktalarından biri olarak kayıtlara geçti.

    Hatay’ın Kırıkhan ilçesinde 5 Mart 1971 tarihinde Alevi toplumunu hedef alan sağcı gruplar, organize bir saldırı gerçekleştirdi. O dönemde Kırıkhan, farklı etnik ve inanç gruplarının bir arada yaşadığı bir ilçe olarak tanınıyordu; Alevi, Sünni, Kürt ve Arap toplulukları bir aradaydı.

    Tanıklıklar, saldırının öncesinde bölgede siyasi ve mezhep temelli gerginliklerin yükseldiğini ortaya koyuyor. Sağcı-ırkçı grupların, Alevi mahallelerini hedef almak için çevre ilçelerden organize şekilde geldiği ifade ediliyor.

    KALABALIK VE ORGANİZE SALDIRI

    Olay günü, 20–30 bin civarında sağcı kalabalığın Kırıkhan’a akın ettiği bildiriliyor. Ellerinde sopalar ve demir çubuklar bulunan grup, özellikle Alevi mahallelerini hedef aldı. Tanıklar, saldırganların sokaklarda yürürken “cihad” çağrıları ve milliyetçi, ırkçı sloganlar attığını aktarıyor.

    Saldırının başlamasında Hamidiye Camii civarına atılan ses bombasının da etkili olduğu belirtiliyor. Provokasyon, kısa sürede kitlesel saldırıya dönüştü.

    Sağcı gruplar Cuma namazı sonrası evlere, iş yerlerine ve kamu binalarına yöneldi. Olaylarda:

    Evler ve işyerleri yakıldı, yağmalandı

    Mahallelerde kaos ve tahribat hakim oldu

    İnsanlar darp edildi, 17 kişi yaralandı

    Tanıklar, saldırganların özellikle Alevi kimliği taşıyan öğretmenleri ve esnafı hedef aldığını vurguluyor. Saldırı sadece maddi değil, psikolojik ve toplumsal bir travmayı da beraberinde getirdi.

    Resmî kaynaklara göre:

    3 kişi yaşamını yitirdi

    17 kişi yaralandı

    Onlarca ev ve işyeri tahrip edildi

    Bu saldırılar, bölgedeki Alevi toplumu için uzun yıllar sürecek toplumsal travma ve güvenlik kaygısı yarattı.

    Kırıkhan olayları, Türkiye’nin 1970’li yıllarında artan sağcı-ırkçı şiddetin ve mezhep temelli kutuplaşmanın bir örneği olarak kayıtlara geçti. Olay, sonraki yıllarda Malatya, Sivas, Maraş ve Çorum gibi toplumsal şiddet vakalarının toplumsal ve tarihsel zeminini hazırladı.

    Tarihçiler, Kırıkhan saldırılarını Türkiye’deki Alevi toplumu için derin toplumsal travma ve güvenlik kaygısı yaratan ilk büyük örnek olarak değerlendiriyor.

    HABER MERKEZİ

  • ‘Halkımızı Suriye’de soykırıma uğrayan Alevilerin sesine omuz vermeye davet ediyoruz!’ -VİDEO

    ‘Halkımızı Suriye’de soykırıma uğrayan Alevilerin sesine omuz vermeye davet ediyoruz!’ -VİDEO

    PİRHA – Suriye’de 7 Mart 2025 tarihlerinde yaşanan ve onbinlerce sivilin yaşamını yitirdiği saldırıların yıl dönümünde, Hatay’ın Samandağ ilçesinde büyük bir buluşma gerçekleşecek. “Suriye’de Soykırıma Dur De” şiarıyla düzenlenecek miting öncesi ajansımıza konuşan SYKP, Kaldıraç Hareketi ve DEM Parti temsilcileri, inanç kırımına ve emperyalist kuşatmaya karşı “halkların ortak mücadelesi tek kurtuluştur” mesajını verdi.

    Suriye’de Alevilere dönük süren soykırımın birinci yılı geride kalıyor. 7 Mart’ta başlayan saldırılarda on binlerce Alevi katledildi, yerinden edildi, kadınlar kaçırılıp tecavüze uğradı, satıldı, çocuklar ailelerinden koparıldı, Alevilerin topraklarına ve mallarına el konuldu, işlerinden atılarak açlığa mahkûm edildi.

    Saldırıların yıl dönümünde birçok coğrafyadan Alevi ve dostları soykırımın durması için çağrıda bulunmaya devam ediyor. 7 Mart’ta birçok merkezde alanlara çıkılacak. Bu merkezlerden biri de Samandağ olacak. 7 Mart’ta Samandağ’da büyün bir miting yapılacak. Alevi kurumları, kadınlar, sanatçılar, yazarlar ve aydınlar mitinge katılım çağrısında bulundu.

    Suriye’de 7 Mart 2025 tarihlerinde yaşanan ve onbinlerce sivilin yaşamını yitirdiği saldırıların yıl dönümünde, Hatay’ın Samandağ ilçesinde büyük bir buluşma gerçekleşecek. “Suriye’de Soykırıma Dur De” şiarıyla düzenlenecek miting öncesi PİRHA’ya konuşan SYKP, Kaldıraç Hareketi ve DEM Parti temsilcileri, inanç kırımına ve emperyalist kuşatmaya karşı “halkların ortak mücadelesi tek kurtuluştur” mesajını verdi.

    TUNCAY YILMAZ: SİVİLLER SIRF KİMLİKLERİ ÜZERİNDEN HEDEF ALINDI

    Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi (SYKP) Parti Meclis Üyesi Tuncay Yılmaz, yaşananların hukuksal ve siyasal olarak bir soykırım olduğunu vurguladı. Mitingin sadece bir dayanışma değil, mezhepçi politikalara karşı bir duruş olduğunu belirten Yılmaz, şunları kaydetti:

    “Geçen yıl Alevlerin yoğun yaşadığı bölgelerde binlerce insan öldürüldü. Siviller sırf kimlikleri üzerinden hedef alındı ve köyler boşaltıldı. Bu artık bir katliamın ötesinde, soykırımdır. 7 Mart mitingi mezhepçi politikalara bir ‘dur’ deme yeridir. Emperyalistlerin müdahalesi hiçbir zaman barış getirmez; sadece yeni göçler ve yıkımlar doğurur. Hemen karşımızda, Lazkiye’de kardeşlerimizin katledilmesi buradaki halkı çok öfkelendirdi. Bu yüzden bütün halkımızı bu sese omuz vermeye davet ediyorum.”

    MUSTAFA ÇELİK: ÖRGÜTLÜ HALK YAŞAMI KURTARABİLİR

    Kaldıraç Hareketi’nden Mustafa Çelik, Suriye’deki paylaşım savaşının bir sömürgeleştirme hamlesi olduğunun altını çizdi. Halkların ancak kendi özgücüyle bu kıskacı aşabileceğini belirten Çelik, şöyle konuştu:

    “2011’den bu yana Aleviler ilk hedefler arasındaydı. Bugün bölgeyi dizayn etmek isteyenler halkları birbirine kırdırıyor. Ancak biliyoruz ki bir halk eğer örgütlüyse o savaştan ve katliamlardan kurtulabiliyor. Kürtlerin ve Dürzilerin örgütlü direnişi bunun en büyük örneğidir. Miting sadece bir ses verme değil, örgütlü bir zemin yaratma çabasıdır. Kapitalist emperyalizmde katliamlar bitmez, geleceğimizi ancak devrimci bir mücadele ile insanca yaşanabilir bir hale getirebiliriz. Tek çağrımız işçi sınıfının ve halkların örgütlü gücüdür.”

    NAİM ÖZBEK: HİÇBİR İKTİDARIN SUÇU BİR İNANCA YÜKLENEMEZ

    DEM Parti Hatay İl Eş Başkanı Naim Özbek ise Suriye’deki rejim değişikliğinin ardından Alevi kimliğinin hedef tahtasına oturtulmasına ve suçların bir inanç grubuna yıkılmasına tepki gösterdi. Özbek, şu ifadeleri kullandı:

    “Yeni gelen iktidar, önceki yönetimin bütün günahlarını bugün orada yaşayan Alevilerin sırtına attı. Biz bunu baştan reddediyoruz. Hiçbir devletin veya iktidarın suçu bir inanca, bir kimliğe yüklenemez. Bu, katliamlara alan açan faşist ve ırkçı bir siyasettir. 7 Mart’ta uluslararası kamuoyuna şunu duyurmak istiyoruz: Alevilerin yaşadığı bu soykırım bir daha tekrarlanmasın. Suriye’deki insanlık dramına karşı sesimizi duyurmaya hep beraber omuz verelim.”

    Cevahir FINDIK/SAMANDAĞ

  • Antalya Alevi kurum temsilcileri: Suriye’deki katliamın birinci yılında Samandağ’da olacağız!-VİDEO

    Antalya Alevi kurum temsilcileri: Suriye’deki katliamın birinci yılında Samandağ’da olacağız!-VİDEO

    PİRHA- Suriye’de Alevilere dönük süren soykırıma karşı 7 Mart’ta Samandağ’da yapılacak mitinge katılım çağrısında bulunan HBVAKV Antalya Şube Başkanı Nurettin Erdoğan ve AKD Antalya Şube Başkanı Kazım Uçarcan, Suriye’de Aleviler ve diğer halklara yönelik katliamlara son verilmesi ve halkların özgür, kardeşçe bir arada yaşayabilmesi için duyarlı olan herkesi 7 Mart’ta Samandağ’da yapılacak mitinge davet etti.

    Suriye’de Alevilere dönük süren soykırımın birinci yılı geride kalıyor. 7 Mart’ta başlayan saldırılarda on binlerce Alevi katledildi, yerinden edildi. Kadınlar kaçırılıp tecavüze uğradı ve satıldı, çocuklar ailelerinden koparıldı. Alevilerin topraklarına ve mallarına el konuldu, işlerinden atılarak açlığa mahkûm edildi.

    Saldırıların yıl dönümünde birçok coğrafyadan Aleviler ve dostları, soykırımın durdurulması için çağrılarını sürdürüyor. 7 Mart’ta birçok merkezde alanlara çıkılacak. Bu merkezlerden biri de Samandağ olacak. Hatay Samandağ’da büyük bir miting düzenlenecek. Alevi kurumları, kadınlar, sanatçılar, yazarlar ve aydınlar mitinge katılım çağrısında bulundu.

    “7 MART’TA SAMANDAĞ’DA OLACAĞIZ”

    Suriye’de Alevilere dönük katliamların son bulmasını arzuladıklarını belirten Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Antalya Şube Başkanı Nurettin Erdoğan, da Alevi kurumlarının ortak bir açıklamayla kamuoyuna mesaj vereceğini söyledi.

    Erdoğan, bu eylemde Alevi kurumlarının, federasyonların ve konfederasyonların ortak bir basın metniyle mevcut iktidarlara duyuru yaparak ülke ve dünya kamuoyuna mesaj vereceğini aynı zamanda Suriye’deki Alevi canlara bir ses, bir nefes olacağını ifade etti.

    Suriye’de bir yılı geride bırakan Alevi soykırımına dikkat çekmek amacıyla miting düzenleyeceklerini belirten Erdoğan, “Suriye’de insanların huzur içerisinde yaşaması için 7 Mart’ta Hatay Samandağ’da Maçka Demokrasi Parkı’nda bir eylem gerçekleştirilecek” dedi.

    “SURİYE’DE İNSANLARIN ÖZGÜR VE KARDEŞÇE BİR ARADA YAŞAMALARINI İSTİYORUZ”

    Suriye’de insanların özgür ve kardeşçe bir arada yaşamalarını arzuladıklarını vurgulayan Erdoğan, yapılacak ortak açıklamanın ardından Suriye Büyükelçiliği önüne siyah çelenk bırakılacağını belirtti.

    Erdoğan, “Yapılacak eylem ve çelenk bırakma ile Suriye yönetimine mesaj verilecek. Eğer bundan bir sonuç çıkarırlarsa ne ala, çıkarmazlarsa eylemlilik süreci devam edecektir. Suriye’de Alevilere yapılanların arkasını kesinlikle bırakmayacağız” diye konuştu.

    “TÜM TOPLUMSAL KESİMLER SURİYE’DEKİ KATLİAMA DUR DEMELİ”

    Samandağ’da yapılacak mitingin yalnızca Alevileri değil, Suriye’de katliama uğrayan tüm kesimleri kapsadığını ifade eden Erdoğan, şöyle konuştu:

    “Toplumların inancı, etnik yapısı ne olursa olsun herkesin birlik içinde ‘Bu insanlık katliamına dur’ demesi gerekiyor. Aydın, demokrat ve özgür yaşamı kendine bir felsefe olarak gören tüm toplum kesimlerinden beklentimiz budur. Biz herkesi eşit gördüğümüz için herkes de bize eşit şekilde bakmalı ve oradaki canların sesi olmalıdır. Buradan tüm halklara çağrımızdır: 7 Mart’ta Samandağ’da yapılacak mitinge katkı sunulsun. O bölgede yaşayan canlarımızın da eyleme daha güçlü katılım göstermelerini bekliyoruz.”

    DOĞRU ORGANİZASYONLARLA KATILIMI GÜÇLÜ KILMALIYIZ”

    Hatay Samandağ’da yapılacak mitingin güçlü geçmesi için tüm kesimlerin bir araya gelmesi gerektiğini belirten Alevi Kültür Dernekleri (AKD) Antalya Şube Başkanı Kazım Uçarcan da geniş katılım çağrısı yaptı.

    Uçarcan, “Örgütlü olduğumuz ve ilişkide bulunduğumuz tüm kesimlere doğru çağrılar yaparak, doğru organizasyonlarla çok daha geniş bir katılım sağlamak gerekiyor” dedi.

    Suriye’de yaşananların yalnızca Alevilere yönelik saldırılarla sınırlı olmadığını vurgulayan Uçarcan, “Bizim açımızdan görülen Alevi katliamı olsa da Suriye’de diğer halkların da mağdur olduğu, onların da uğradığı zulümleri kınamak, bunu bilince çıkarmak ve toplumsal birlikteliği doğru temelde örgütlemek daha doğru olacaktır” diye konuştu.

    “SAMANDAĞ’DA TÜM HALKLARA YÖNELİK KATLİAMLARI KINAMALIYIZ”

    Samandağ’da yapılacak mitingin sadece Alevilere yönelik katliamı değil, diğer halklara yönelik saldırıları da gündeme taşıması gerektiğini belirten Uçarcan, Samandağ’a gidemeyenler için de farklı kentlerde programlar yapılabileceğini söyledi.

    Uçarcan, “Bulunduğumuz yerlerde de bu tür organizasyonlar yapmak ve bu meseleyi toplumsal bilince çıkarmak en doğru olandır. Bununla ilgili Antalya’dan da otobüsler kaldırılacak. Biz de buna yönelik çalışmalar yapacağız” dedi.

    Cebrail ARSLAN/ANTALYA

     

  • Ender Dağ: İnancımızı doğru yaşayabilmemiz anadilimizi yaşatmakla mümkündür!-VİDEO

    Ender Dağ: İnancımızı doğru yaşayabilmemiz anadilimizi yaşatmakla mümkündür!-VİDEO

    PİRHA – Samandağ Alevi Kültür ve Araştırma Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Ender Dağ, 21 Şubat Dünya Anadili Günü sebebiyle açıklama yaptı. Video mesajında ana dilin önemine değinen Dağ “inancımızı doğru ve anlaşılır bir şekilde yaşayabilmemiz anadilimizi yaşatmakla mümkündür” dedi.

    UNESCO tarafından 17 Kasım 1999’da ‘21 Şubat’ Uluslararası Anadili Günü olarak kabul edildi.

    Samandağ Alevi Kültür ve Araştırma Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Ender Dağ da 21 Şubat Dünya Anadili Günü vesilesiyle video mesaj paylaştı.

    “Dünya Anadil Günü bütün halklara kutlu olsun” diyen Ender Dağ, Türkiye’de yaşayan Arap Aleviler için ana dilinin önemine dikkat çekti. Ender Dağ, inançlara ait yazılı kaynakları, orijinal dilinde okumak gerektiğini belirterek “Bunun da tek yolu ana dilin yaşatılmasıyla mümkündür” dedi.

    “İNANCIMIZI DOĞRU YAŞAYABİLMEMİZ ANADİLİMİZİ YAŞATMAKLA MÜMKÜNDÜR”

    25 Yıldır ücretsiz anadili kurs verdiklerini de söyleyen Ender Dağ, ana dilin yaşatılması için mücadelelerinin süreceğini aktardı:

    “Anadilimiz olan Arapça bizim için çok önemli çünkü bütün dini ibadetlerimizi Arapça olarak yapmaktayız. İnancımızın tüm yazılı kaynakları başta Kur’an-ı Kerim olmak üzere Arapça’dır. Bu nedenle inancımızı doğru ve anlaşılır bir şekilde yaşayabilmemiz anadilimizi yaşatmakla mümkündür. Ana dilinin unutulması Arap kökenli alimler için inancın kaybolması anlamına gelir. Çünkü bizde ibadet, okuduğunu anlamaktan, araştırmak ve sorgulamaktan gelir. Okuduğumuzu anlamaz isek, sorgulamaz, araştırmazsak sadece taklit etmiş oluruz. Bilgiye dayalı bir inancı orijinal kaynağından öğrenip yaşatmak gerekmektedir. Taklit şeklinde bir inanç doğru olmadığı gibi kaybolmaya da mahkumdur.”

    PİRHA/HATAY

  • İskenderun konteyner kentlerinde yaşam: Kendi kaderimize terk edildik – VİDEO

    İskenderun konteyner kentlerinde yaşam: Kendi kaderimize terk edildik – VİDEO

    PİRHA-İskenderun’da konteyner kentlerde yaşam mücadelesi veren yurttaşlar, konteynerlerden tahliye baskısı yaşadıklarını belirterek, “Sadece gelsinler ve buradaki yaşamı kendi gözleriyle görsünler” diyerek, yetkililere çağrıda bulundular.

    6 Şubat depremlerinin üzerinden geçen üç yıla rağmen İskenderun’daki konteyner kentlerde yaşam mücadelesi veren yurttaşlar belirsizlik ve zorlu yaşam koşullarıyla karşı karşıya. Barınma hakkı konusunda ciddi sıkıntılar yaşayan depremzedeler konteynerlerdeki altyapı yetersizliklerine dikkat çekiyor. PİRHA olarak İskenderun’daki konteyner kentleri ziyaret ettik ve depremzedelerin güncel sorunlarını dinledik.

    “GİDECEK YERİMİZ YOK, KİRALAR ÇOK YÜKSEK”

    Depremde ailesini kaybeden Elmas Çekirge, konteynerlerden tahliye baskısı yaşadıklarını belirterek şunları söyledi:

    “Bize ev sözü verildi ama şimdi konteynerlerden çıkarmaya çalışıyorlar. Gidecek yerimiz yok, kiralar ateş pahası. İki yetim torunuma bakıyorum, ufak tefek eşyalar satarak geçiniyoruz. Suyumuz, elektriğimiz sorunlu. Kaderimize terk edilmek istemiyoruz; hazır biten evlere yerleştirilmemiz lazım.”

    “KİRACILARIN ALİM GÜCÜ BİTTİ”

    Hatay’da ev kiralarının 25 bin liraya kadar çıktığını vurgulayan Sertan Mimişker, kiracılara öncelik verilmesini talep etti:

    “Ev sahipleri bir şekilde evlerini alıp gidiyor ama kiracılar çıkmazda. Esen Kart gibi yardımlar da kesildi. İnsanların çocuk mu okutacağı, geçineceği mi belli değil. Konteynerde yaşam zaten zor; çatılar akıyor, kışın geçmek bilmiyor. Bizlere ek kontenjan tanınmalı ve bu belirsizlik son bulmalı.”

    “ALTYAPI VE HİJYEN SORUNU YAŞIYORUZ”

    Depremzede yurttaşlardan Derya Katırcıoğlu ise konteyner kentteki fiziksel yetersizliklerin sağlığı tehdit ettiğini dile getirdi:

    “Musluklarımızdan kum akıyor, sebze meyveyi bu suyla yıkıyoruz. Sokaklarda lağım taşmaları yaşanıyor, altyapı yok. Annem engelli, çöken yollarda düşmesinden korkuyorum. Kimse burada keyfinden oturmuyor, TOKİ anahtarlarımızı alana kadar bize esneklik sağlanmalı.”

    “EŞYA YARDIMI ALMADIK, TEHDİT EDİLİYORUZ”

    Depremden hiçbir eşyasını kurtaramayan Tülay Kuzu, eşya yardımı sözünün tutulmadığını ancak mevcut bağış eşyaları için baskı gördüklerini belirtti:

    “Eşya parası vereceğiz dediler, hiçbir şey görmedik. Şimdi ise konteynerdeki emanet eşyaları götürürsek hırsızlıkla suçlanacağımız söyleniyor. Birine muhtaç kalmak çok zor. Sadece gelsinler ve buradaki yaşamı kendi gözleriyle görsünler.”

    İskenderun’daki konteyner kentlerde yaşayan yurttaşlar, özellikle kiracıların konut sahibi yapılması veya TOKİ konutları bitene kadar barınma garantisi verilmesi noktasında devletten somut adımlar bekliyor.

    Cevahir FINDIK/İSKENDERUN

  • Antakya’da 6 Şubat’ın öfkesi diri: Dün enkazda bırakanlar bugün rant peşinde! – VİDEO

    Antakya’da 6 Şubat’ın öfkesi diri: Dün enkazda bırakanlar bugün rant peşinde! – VİDEO

    PİRHA – 6 Şubat Maraş Depremlerinin yıl dönümünde Antakya’da acı ve öfke dinmiyor. Enkaz altında bırakılan binlerce insanın ardından bugün halk; rezerv alan ilanları, mülksüzleştirme politikaları ve altyapısızlığa mahkûm edilen konteyner kentlerde yaşam mücadelesi veriyor. Konuya dair PİRHA’ya konuşan depremzedeler, hak savunucuları ve sivil toplum temsilcileri, “Doğal afeti toplumsal bir katliama dönüştürdüler” diyerek ranta karşı direniş vurgusu yaptı.

    6 Şubat depremlerinin üzerinden geçen zamana rağmen Antakya’da yaralar sarılmadı, aksine devlet eliyle yeni mağduriyetler üretildi. Yapılan anma ve açıklamalarda, devletin deprem anındaki ihmalleri ve sonrasındaki “ihya” adı altındaki rant politikaları eleştirildi.

    “ENKAZLARA DEĞİL, BANKA KASALARINI KORUMAYA GELDİLER”

    Deprem anında yaşananları anlatan 6 Şubat Platformu’ndan Mehmet Ali Ceylan, devletin refleksini “sınıfsal bir tercih” olarak nitelendirdi. Ceylan, ilk üç gün boyunca tek bir resmî yetkilinin gelmediğini vurgulayarak, “Geldiler ama banka kasalarını korumak için, bir avuç zenginin mal varlığını korumaya geldiler. Enkazlara gelmediler. Gönüllü gelen dostlara, yoldaşlara engel olundu, tırlara el koyuldu. Bu düzenin savunucuları enkazlara gelmeyerek doğal bir depremi toplumsal bir katliam sürecine dönüştürdüler” dedi.

    Yurttaşlardan Süleyman Kocaoğlu da devletin gelmeyeceğini ilk saniyelerde anladıklarını belirterek, “Devlet buraya rant için geldi ve bu rantı insanlara depremden daha büyük zorluklar çektirerek yürüttü. Çocuklar hala çamurlu yollardan okula gidiyor, insanlar umut pazarlanarak konteynerlere mahkûm ediliyor” ifadelerini kullandı.

    REZERV ALAN ADI ALTINDA YAĞMA VE RANT

    İktidarın yürüttüğü projelerin aslında bir “yağma” süreci olduğunu belirten İHD Hatay Şube Eş Başkanı Mürsel Tonguç Salmanoğlu, rezerv alan ilanlarının halktan gizlendiğini kaydetti. Salmanoğlu, “Rezerv alanı ilan edilirken şeffaf olunmalıydı ama halk bilgi sahibi değil. Yüzde 40’lık bir borçlandırma var; tek evi olan insanların tamamen ücretsiz ev sahibi olması gerekirdi. Ofisler kuracağız dediler, o da kurulmadı. İnsanlar mülksüzleştiriliyor” dedi.

    Ceylan ise şehir merkezindeki inşaat yükselişini “gözler önünde bir yağma ve rant” olarak tanımlayarak, doğaya ve çevreye uyumlu olmayan yapılaşmanın kültürel kimliği de tehdit ettiğini belirtti.

    200 ÇOCUK PROTEZ BEKLİYOR, KADINLAR TRAVMAYLA BAŞ BAŞA

    Depremin en ağır yükünü kadınların ve çocukların omuzladığını dile getiren yurttaş Necla Daloğlu, Antakya’da şu an 200’ün üzerinde ampüte çocuk bulunduğu gerçeğini paylaştı. Daloğlu, “Bu çocukların protezlerinin her 6 ayda bir değişmesi gerekiyor, maliyetler çok yüksek. Kadınlar kendi mahallelerinden koparılıp kilometrelerce ötedeki TOKİ’lere yerleştirilerek travmaya sürükleniyor. Antakya bir dünya mirasıdır; Hristiyan’ı, Yahudi’si, Ermeni’si bir arada yaşadık. Şimdi bu bağlar koparılıyor” diye konuştu.

    “DAYANIŞMA VE DİRENİŞ SÜRECEK”

    Tüm bu kuşatmaya karşı, depremin ilk günlerinde kurulan Dayanışma ve Direniş Koordinasyonları’nın hâlâ ayakta olduğu belirtildi. Suyunu, ekmeğini ve enkazdaki canını kendi tırnaklarıyla çıkaran Antakya halkı; rezerv alanlara, tarım arazilerinin gaspına ve mülksüzleştirme politikalarına karşı mücadelesini sürdüreceğinin altını çizdi.

    Cevahir FINDIK/ANTAKYA

  • Hatay’da acı da, öfke de dinmiyor: Unutmak yok, affetmek yok, helalleşmek yok!-VİDEO

    Hatay’da acı da, öfke de dinmiyor: Unutmak yok, affetmek yok, helalleşmek yok!-VİDEO

    PİRHA- Maraş merkezli yaşanan 6 Şubat depremlerinde ölümün ve yıkımın en çok vurduğu şehirlerden bir olan Hatay’da depremin 3’üncü yıldönümünde yapılan anmada acı ve öfke hakimdi. Anmaya yurttaşlar yaşamını yitirenlerin fotoğraflarını taşıyarak gelirken, anmada yapılan konuşmalarda, iktidarın depremin yaralarını sarmak yerine sermayeye rant sağlamanın derdine düştüğü ifade edildi.

    6 Şubat 2023’te merkez üssü Maraş olan depremlerde 53 bin 537 kişi yaşamını yitirdi, 37’si çocuk olmak üzere en az 140 kişinin cenazesine ulaşılamadı. Depremin üçüncü yıldönümünde birçok kentte yapılan anmalarla yaşamını yitirenler anıldı.

    Hatay’da da Emek ve Demokrasi Güçleri depremin yaşandığı 4:17’de KESK Koordinasyon Merkezi önünde bir araya gelerek sessiz yürüyüş düzenledi. Uğur Mumcu Meydanı’nda tamamlanan yürüyüşün ardından, meydanda bulunan saat kulesine yaşamını yitirenler anısına karanfiller bırakıp, bahur yakıp, şarkılar söyledi. Acı ve öfkenin hakim olduğu anmada birçok yurttaş gözyaşlarına hakim olamadı.

    Anmada Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, Halkların Demokratik Kongresi (HDK) Eş Sözcüsü Meral Danış Beşta, EMEP Genel Başkanı Seyit Aslan, CHP Hatay Milletvekili Nermin Yıldırım Kara, TİP Milletvekili Sera Kadıgil, KESK Genel Sekreteri Sevgi Yılmaz, Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) Yönetim Kurulu Üyesi Arif Balkanay, DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu birer konuşma yaptı.

    EMEP GENEL BAŞKANI SEYİT ASLAN: ÇÜRÜMÜŞ, YOZLAŞMIŞ BİR DÜZEN VAR

    İlkk olarak söz alan EMEP Genel Başkanı Seyit Aslan, “Ülkede yaşayan işçilerden emekçilere, kadınlardan gençlere, üreticilerden demokratlara, aydınlara ve yurtseverlere kadar tüm toplumsal kesimlerin, kendilerine dayatılan politikalara karşı mutlaka birleşmesi gerektiğini belirterek, iktidarın halklara reva gördüğü politikalara karşı bu düzeni yıkacak ortak bir gücün oluşturulması zorunludur. Bütün dünyada ve Türkiye’de son yaşanan gelişmeler bize şunu gösteriyor; Çürümüş, yozlaşmış bir düzen var. Bu düzen yıkılmadan, bu düzen yerle bir edilmeden acılarımızı ve öfkemizi asla ve asla dindirmeyeceğiz. Unutmayacağız, affetmeyeceğiz, helalleşmeyeceğiz” dedi.

    DEM PARTİ EŞ GENEL BAŞKANI TUNCER BAKIRHAN: SUÇLULAR BELLİ

    DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan da, yaşananları büyük bir felaket ve derin bir acı olarak tanımlayarak, şunları ifade etti:

    “Asıl felaketin depremin kendisi değil, afet sürecinde devletin ortada olmamasıydı” dedi. Dünyanın birçok yerinde benzer doğal olayların yaşandığını ancak bu ülkede asıl sorunun devletin yokluğu olduğunu ifade eden Bakırhan, şöyle konuştu: “Büyük bir ihmal vardı. Önlem alınamadı. Günlerce insanlar enkazların altında bağırarak, ailesiyle helalleşerek yaşamlarını yitirdiler. Faili bulmada cevval olan, tweet atanı sokak sokak, çatı çatı arayıp bulan devlet, bu büyük felakette yoktu. Bu katliamda yoktu. Bu bir felaket değil, bir katliamdır. Bunu açıkça söylemek gerekiyor. Deprem suçlarının açığa çıkması için yeterince mücadele ettik mi? Bir daha benzer katliamların, felaketlerin yaşanmaması için yeterince örgütlendik mi, dayanıştık mı? Bu soruların cevabı bizdedir. Yaşamını yitirenler bizden bunu bekliyor. Adalet arayan aileler bizden bunu bekliyor.

    Her yıl bir araya gelmek önemli ancak bu buluşmaların her defasında yaşanan katliamların sorumlularının açığa çıkarılması için güçlü ve sürekli bir mücadeleyle taçlandırılmak gerekiyor. Yangın oluyor, yangın uçağı yok. Deprem oluyor, yıllarca hazırladıkları deprem vergileri ortada yok. Suçlular belli, suçlular ortada. Şimdi bizlere düşen, o suçluların yargı önüne çıkarılması ve yargılanmasıdır. Meclis’te olduğu gibi sokakta da her daim, sizlerle dayanışma içinde, bu katliamda payı olanların yargılanması için elimizden gelen bütün çabayı ve mücadeleyi ortaya koyacağımızın sözünü veriyoruz. Bir daha benzer felaketlerin olmaması için bu tür durumlardaki sorumluların yargılanması gerekiyor. Devletin görevini yapması gerekiyor. Muhalifle uğraşacağına, bu tür felaketlerin sonuçlarının ortadan kaldırılması için büyük bir çaba içerisinde olması gerekiyor.”

    HDK EŞ SÖZCÜSÜ MERAL DANIŞ BEŞTAŞ: HATAY BİR HAFIZADIR

    HDK Eş Sözcüsü Meral Danış Beştaş ise, “Saat 04.17 yüzleşme anıdır” diyerek, “Yıllarca ne kadar süre geçerse geçsin, bu yüzleşmeyle yaralarımızı onarmak, geleceğimizi inşa etmek için dayanışmanın önemini buradan bir kez daha vurgulamak istiyorum. Hep söyledik, deprem değil, öldüren; ihmal ve cezasızlık rantıdır. Ve yeni depremlerde Yeni kayıplar yaşamamak için çok çalışmamız gerekiyor, mücadele etmemiz gerekiyor. Mücadeleyle bu hafızayı diri tutmak ve bunu kesinlikle onarmak için el ele vermek durumundayız ve bugün depremin yaraları bir nebze hafiflemişse bu dayanışmayla aslında mümkün oldu. Bundan sonra da dayanışmayı büyütmek hepimizin elinde. Hatay bir hafızadır. Ortak dirilişin adıdır Hatay. Hatay birlikte el ele tutarak ayağa kalkma iradesidir ve bu iradeyi görüyoruz” şeklinde konuştu.

    CHP Hatay Milletvekili Nermin Yıldırım Kara, yaşananların “asrın felaketi değil, asrın katliamı” olduğunu söylerken, TİP Milletvekili Sera Kadıgil de  “Anahtar verdik diye övünüyorlar ama açılacak ev yok” ifadelerini kullandı.

    Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) Yönetim Kurulu Üyesi Arif Balkanay, KESK Genel Sekreteri Sevgi Yılmaz ve DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu da yaptıkları konuşmada, “Unutmak yok, affetmek yok, helalleşmek yok” dedi.

    PİRHA/HATAY

  • 6 Şubat Platformu’ndan depremin 3. yıl çağrısı: Buradayız ve vazgeçmiyoruz!

    6 Şubat Platformu’ndan depremin 3. yıl çağrısı: Buradayız ve vazgeçmiyoruz!

    PİRHA- 6 Şubat Platformu, depremin üçüncü yıldönümü sebebiyle Hatay’da iki ayrı yerde yürüyüş yapacaklarını duyurdu. Yapılan açıklamada, “Bu yürüyüşler, biz buradayız ve vazgeçmiyoruz; Hatay’ın duyulmayan sesini duyurma yürüyüşleridir” denildi.

    Hatay’da depremin ardından kentte bulunan meslek örgütleri, sendikalar, dernekler, siyasi partiler ve demokratik kitle örgütlerinin dahil olduğu 50’yi aşkın kurumun bir araya gelerek oluşturduğu 6 Şubat Platformu, depremin yıldönümü sebebiyle basın toplantısı yaptı. Depremin üçüncü yılında yaşamını yitirenleri anmak için 5 Şubat Perşembe günü saat 17.00’de Necmi Asfuroğlu Anadolu Lisesi önünde, 6 Şubat Cuma günü ise  saat 04.17’de ise sessiz bir yürüyüşle Uğur Mumcu Meydanı’na yürüyeceklerini belirttiler.

    “HATAY’DA HAYAT NORMALLEŞMEDİ”

    Yapılan basın açıklamasında, depremin ardından geçen 3 yıla rağmen Hatay’ın hala enkaz içinde yaşam mücadelesi verildiğinin vurgulandığı açıklamada, şu ifadelere yer verildi:

    “Yitirdiklerimize verdiğimiz sözü unutmuyoruz; üç yıldır sorularla, belirsizliklerle ve sorunlarla yaşıyoruz. 6 Şubat’ta on binlerce canımızı toprağa verdik. Aradan üç yıl geçti ama biz hâlâ enkazın içindeyiz. Hala barınamıyoruz, sağlıksız koşullarda yaşıyoruz. Hala yoksulluğa, güvencesizliğe, belirsizliğe, günlerce süren elektrik kesintilerine, toza, çamura mahkum ediliyoruz. ‘Hatay’da hayat normalleşti’ diyor, buraya geldiklerinde kameraların önünde ‘muazzam bir kent yarattık’ diye masallar anlatıyor. Hatay makyajlanıyor, vitrin süsleniyor. Ama enkazın altındaki gerçekler yaşamlarımızı dayanılmaz, memleketimizi yaşanmaz kılıyor.

    Yitirdiklerimizi anmak, üç yıldır çözülemeyen sorunlarımızı haykırmak ve memleketimizin gerçek sesini duyurmak için yürüyoruz. 5 Şubat Perşembe günü saat 17.00’de Necmi Asfuroğlu Anadolu Lisesi önünde buluşuyor, Saray Caddesi’ne yürüyoruz. Bu yürüyüş, bir itirazdır. “Biz buradayız ve vazgeçmiyoruz” yürüyüşüdür. Bu yürüyüş, Hatay’ın duyulmayan sesini duyurma yürüyüşüdür. 6 Şubat Cuma günü saat 04.17’de ise sessiz bir yürüyüşle Uğur Mumcu Meydanı’na yürüyecek, yitirdiklerimizi anacağız.”

    PİRHA/ HATAY