PİRHA-Geçtiğimiz gün Suriye Geçici Hükümeti tarafından Türkiye’ye teslim edilen Ankara Gar Katliamı davasının firari sanıkları arasında yer alan Ömer Deniz Dündar’a dair açıklama yapan 10 Ekim Barış Derneği, canlı bomba yeleklerinin üstünde parmak izi bulunan Ömer Deniz Dündar hakkında insanlığa karşı işlenmiş suçtan iddianame düzenlenmesi çağrısında bulundu.
Suriye’den Türkiye’ye teslim edilen Ankara Gar Katliamı davasının firari sanıkları arasında yer alan Ömer Deniz Dündar, Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesi’ne verdiği ifadede, Ankara Tren Garı saldırısı sırasında Türkiye’de olmadığını iddia etti. Dündar, Suriye’de yeni yönetim tarafından yetkililere teslim edildiğini ve 2021 yılından itibaren İdlib’de cezaevinde bulunduğunu söyledi.
10 Ekim Barış Derneği IŞİD üyesi Ömer Deniz Dündar’ın Türkiye’ye iadesine ilişkin açıklama yaptı.
“CANLI BOMBA YELEKLERİNİN ÜSTÜNDE PARMAK İZİ BULUNDU”
Yapılan açıklamada şunlara yer verildi:
“Ülkemiz demokratik siyaseti bütünüyle engellenmesi sayılabilecek olan ve tarihinin en ağır siyasi ve toplumsal kırılmalarından birini yaşarken 23 Mayıs 2026 Cumartesi günü Anadolu Ajansı mahreçli bir haber az da olsa basında, medyada kendine yer buldu. Bu habere göre, MİT ve Suriye Haberalma Örgütünün Suriye’nin Idlip bölgesinde yaptıkları ortak operasyonla, aralarında 10 Ekim Ankara Garı Katliamının firari sanıklarından olan Ömer Deniz Dündar’ın da olduğu 10 IŞİD’li yakalanıp Türkiye’ye getirilmiştir. Ömer Deniz Dündar, iddianamede “örgüt üyeliği” ve “resmi evrakta sahtecilik” le suçlanmaktadır. Oysa yargılama sürecinde diğer sanık ifadeleri ve somut deliller Ömer Deniz Dündar’ın 10 Ekim Ankara Garı Katliamını planlayan ve gerçekleştiren Dokumacılar grubunun önde gelen isimlerinden olduğunu göstermektedir. Canlı bomba yeleklerinin üstünde parmak izinin bulunduğu sabittir.”
Hakkında ispatlanmış suçlar olan Ömer Deniz Dündar’ın “etkin pişmanlıktan” yararlanmak istediğini basın yoluyla öğrenildiğinin belirtildiği açıklamada, “Ömer Deniz Dündar, başta 10 Ekim Katliamı olmak üzere pek çok katliamın planlayanı ve asli failidir. Bu kadar önemli bir sanığın üstün körü bir suçlamayla yargılanması hukuksuzluğun, adaletsizliğin doruk noktası olacaktır. 10 Ekim Ankara Garı Katliamı, Suruç Katliamı, 5 Haziran Amed Katliamı insanlığa karşı işlenmiş suçlardır. Bu katliamların önde gelen ismi olan Ömer Deniz Dündar için etkin pişmanlık değil katliamın asli faili olarak ve insanlığa karşı işlenmiş suçtan dolayı iddianame düzenlenmelidir” denildi.
“ADALET VE BARIŞ İSTEMEKTEN ASLA VAZGEÇMEYECEĞİZ”
30 Haziran 2026 tarihinde yapılacak olan 10 Ekim Katliamı duruşmasına dikkat çekilen açıklamada, “Dernek ve aileler olarak, bu taleplerimizi bugüne kadar olduğu gibi dile getireceğiz ve mahkemenin bu yönde karar almasını isteyeceğiz. Adalet ve hukuk ancak ve ancak bu katliamların aydınlatılması ile sağlanabilecektir. Demokratik bir ülke ve barış ancak o zaman gerçekleşebilecektir. Adalet ve barış istemekten ve bunun gerçekleşmesi için mücadele etmekten asla vazgeçmeyeceğiz” ifadelerine yer verildi.
PİRHA- ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), Suriye ile Rojava’daki hapishane ve kamplarda tutulan IŞİD üyelerinin Irak’a nakledilmesine yönelik 21 Ocak’ta başlattığı misyonun tamamlandığını duyurdu.
Açıklamaya göre 5 bin 700’den fazla tutuklu Irak’a transfer edildi. Nakledilenler arasında en az 165 Türkiye vatandaşı da bulunuyor. Operasyon, bölgede güvenlik risklerinin artması ve IŞİD’lilerin tutulduğu bazı tesislerin denetimine ilişkin yaşanan gelişmelerin ardından yürütüldü.
Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin, Reuters’a yaptığı değerlendirmede, Suriye’de IŞİD’in son dönemde yeniden aktif hale geldiği uyarısında bulundu. Hüseyin, özellikle Rojava’ya yönelik saldırılar ve sahadaki çatışmaların örgütün hareket alanını genişletmiş olabileceğini belirterek, Irak’ın hem güvenlik hem de mali yükü tek başına taşıyamayacağını, uluslararası desteğin zorunlu olduğunu vurguladı. Binlerce tutuklunun uzun süre Irak’ta kalmasının ciddi güvenlik riskleri doğurabileceğini söyledi.
Irak Adalet Bakanı Halid Şivanİ, 11 Şubat’ta yaptığı açıklamada, Irak’a nakledilen IŞİD tutukluların büyük kısmı Suriyeli olmak üzere 60 farklı ülkenin vatandaşı olduğunu söylemişti. Sivani, 11 Şubat itibarıyla nakledilenler arasında 165 Türkiyeli bulunduğunu da kaydetmişti, ancak daha sonra tranfer edilenler arasında kaç Türkiyeli bulunduğuna ilişkin henüz bir bilgi bulunmuyor.
Iraklı yetkililer, transfer edilen IŞİD üyeleri hakkında yargı sürecinin sıfırdan başlatıldığını açıkladı. Irak Silahlı Kuvvetleri Başkomutanlığı Sözcüsü Sabah Noman, soruşturma dosyalarının yargıya teslim edildiğini, Êzidîler başta olmak üzere IŞİD saldırılarının mağdurlarının şikayetçi olabileceğini ve dava açma haklarının bulunduğunu ifade etti. Özellikle Şengal’de Êzidî toplumuna karşı işlenen suçların yargılamalarda en ağır başlıklardan biri olacağı belirtildi.
DW’den Alican Uludağ’a konuşan diplomatik kaynaklar ise, “Irak’a getirilenler, Suriye’deki tutukevlerinde kalan kişiler. Her ‘Ben Türküm’ diyen kişiyi doğrudan Türk vatandaşı olarak kabul etmiyoruz. İçlerinde, örneğin Çin’e teslim edilmek istemediği için Türk olduğunu söyleyen Uygur kökenliler var. Almanya vatandaşı olan Türkler de bulunuyor. Birçoğunun pasaport gibi resmi evrakı yok. Bu nedenle beyanları araştırıyor, kimlik tespitini sürdürüyoruz” bilgisini verdi.
Diplomatik kaynaklara göre, Irak’tan iade edilecek Türk vatandaşı IŞİD mensupları Türkiye’de yargılanacak. Suça karışmamış kadın ve çocuklara yönelik ise entegrasyon çalışmaları yürütülecek. Bu sürecin Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından koordine edilmesi bekleniyor.
PİRHA –IŞİD’lilerin tutulduğu kampların SDG kontrolünden alınması ardından kadın ve çocukların Türkiye’ye getirileceği yönündeki haberler, yeni bir tartışmaya sebep oldu. 10 Ekim Barış Derneği, sadece kadın ve çocukların yer aldığı bir geri alma ve entegrasyon/rehabilitasyonun tek başına bir sonuç doğurmayacağını belirtti. Yapılan açıklamada, söz konusu planlama ile IŞİD’in bertaraf edilemeyeceği ifade edildi.
10 Ekim Barış Derneği, Türkiye’nin, Suriye’deki Al Hol ve Roj kamplarındaki IŞİD’lilerden Türkiye kimliği taşıyan kadın ve çocukları geri alma kararına dair açıklama yaptı.
‘Entegrasyon ve rehabilitasyon’ adı altında geri almanın yapılacağına değinen 10 Ekim Barış Derneği, uygulamaya dair yazılı açıklama ile itirazlarını paylaştı.
“GERİ İSTEME, IŞİD’İ BERTARAF ETMEZ!”
Açıklamada, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük sivil katliamı olan 10 Ekim Katliamı aileleri ve yaralıları olarak 10 yıldır, IŞİD’lilerin Suriye’den geri istendiği, katliamda rolü, bilgisi olan kamu görevlilerinin yargılanmasının talep edildiği vurgulandı. Bu hususların sağlanmadan söz konusu geri istemenin bir sonuç yaratmayıp, IŞİD’i bertaraf etmeyeceği de ifade edildi.
Dernek açıklamasında, katliam yargılamalarında planlayıcı olduğu ortaya çıkan pek çok IŞİD’linin, Suriye’deki cezaevlerinde ya da kamplarda olduğu da hatırlatıldı. Geri isteme süreci başlayacaksa eğer “ilk bu isimlerle başlanmalı” diyen 10 Ekim Barış Derneği, açıklamanın devamında şu ifadelere yer verdi:
“Dikkat edilmesi gereken bir başka nokta da IŞİD örgütlenmesinin çok karmaşık ve aile ilişkilerini de içeren bir düzeyde olduğudur. Bunu göz ardı ederek atılan adımlar sorunu ve tehlikeyi büyütmekten başka bir anlam taşımayacak, sadece kadın ve çocukların yer aldığı bir geri alma ve entegrasyon/rehabilitasyon tek başına bir sonuç doğurmayacaktır.
2015 yılında ülkemizde yaşanan kanlı dönemin ve katliamların yargılama süreçlerinde ortaya çıkan gerçekler, devletin içinde yer alan kimi kurumların ve kişilerin, bu katliamlarda bilgisi olduğu, dahli olduğu yönündedir. Bu gerçekler çerçevesinde soruşturmaların yargılamaların derinleştirilmesi, genişletilmesi gerekmektedir. Bu yapılmadan IŞİD ile mücadele edilemez, IŞİD yok edilemez.”
“GERİ ALMA KATLİAMLARIN BİLİNEN FAİLLERİNDEN BAŞLASIN”
Türkiye Cumhuriyeti’nin ilgili birimlerine seslenen 10 Ekim Barış Derneği, açıklamada şu cümlelere de yer verdi:
“IŞİD eliyle gerçekleştirilen katliamların perde arkasında devletin hangi kurum ve kişilerinin olduğuna yönelik soruşturmalar bir an önce başlatılsın.
Geri alma süreci evvela katliamların bilinen IŞİD’li faillerinden başlasın, firari sanıkların iadesi için mahkeme kararları bir an önce yerine getirilsin.
3 polis için verilen soruşturma izninin gerekleri Gaziantep savcılığı tarafından bir an önce başlatılsın.
IŞİD’i besleyen, büyüten zemin, halklara karşı yürütülen savaşın kirli ve karanlık yüzünden gelişmektedir. Bunun panzehiri ise barışçıl bir ortam ve demokrasinin yerleşmesidir. Başlayan görüşme ve müzakere sürecinin hem ülkemiz hem de bölgemiz için barışın inşasına imkan verecek bir adıma dönüşmesi için gereklilikler bir an önce yerine getirilmelidir.”
PİRHA-Son dönemlerde Suriye’de yaşanan katliamların bir insanlık suçu olduğunu belirten Alevi Kültür Dernekleri Kemer Şube Başkanı Alirıza Akar, bütün ülke liderlerine çağrıda bulunarak barış için acilen girişimde bulunmaları gerektiğini belirtti.
Alevi Kültür Dernekleri (AKD) Kemer Şube Başkanı Alirıza Akar, Suriye’de HTŞ ve Selefi çetelerin Alevilere, Kürtlere ve Dürzilere yönelik saldırılarına ilişkin PİRHA’ya konuştu. Akar, “Savaşlar olmasın insanlar ölmesin” dedi.
Son dönemlerde Suriye’de başlayan savaşta HTŞ ve selefi güçlerin Alevileri, Kürtleri katlettiğine dikkat çeken Alirıza Akar “Bu çok üzücü aynı zamanda bir insanlık suçudur. Bunun için bütün ülke liderlerini barışa davet ediyorum” dedi.
Aleviler bu savaşın durmasını için elinden gelen her şeyi yaptığıını vurgulayan Akar, “Maalesef Alevilerin bu ülkede büyük bir hükmü yoktur. Biz ne kadar karşı gelsek ne kadar protesto etsek, ne kadar basın açıklamaları yapsak sonuç değişmiyor. Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan buna el koymalı, bu katliamları durdurmalıdır” diye konuştu.
PİRHA- Suriye’de IŞİD artığı çetelerin bir kadının saçını keserek uyguladığı şiddet, kadınlar tarafından münferit bir saldırı değil; erkek egemen iktidarların kadın bedeni üzerinden kurduğu tarihsel tahakkümün güncel bir tezahürü olarak değerlendiriliyor.
Suriye’de IŞİD artığı silahlı grupların bir kadının saçını keserek uyguladığı şiddet, kadınlara yönelik erkek egemen baskının tarihsel sürekliliğini bir kez daha görünür kıldı. Kadınların değerlendirmelerine göre saç kesme, basit bir “ceza” değil; kadın bedeni üzerinde kurulan en eski iktidar pratiklerinden biri olarak öne çıkıyor.
Kadınlar, söz konusu eylemin yalnızca bir kadının aşağılanması anlamına gelmediğini; kadın özgürlüğünün, iradesinin ve varoluşunun doğrudan hedef alındığını vurguluyor.
SAÇ: KİMLİK, HAFIZA VE ONUR
Kadınlar açısından saçın yalnızca estetik bir unsur olmadığına dikkat çekiliyor. Saçın kimlik, hafıza ve aidiyetle doğrudan ilişkili olduğu, bu nedenle tarih boyunca iktidarların “itaatsiz” olarak tanımladığı kadınların saçlarını hedef aldığı ifade ediliyor.
Ortaçağ Avrupa’sında “ahlaksız” ilan edilen kadınların teşhir edilerek saçlarından mahrum bırakıldığı, Nazi toplama kamplarında kadınların ilk olarak saçlarının kesildiği, İran’da rejime karşı çıkan kadınların saçlarının isyanın sembolü hâline geldiği ve Türkiye’de 12 Eylül askeri darbesi döneminde kadınlara saç üzerinden işkence uygulandığı hatırlatılıyor.
Bu uygulamaların ortak mesajı ise şöyle özetleniyor: “Bedenin bana ait.”
KADIN BEDENİ, CİHATÇI İDEOLOJİDE BİR SAVAŞ ALANI
Kadınların değerlendirmelerine göre IŞİD’in kadınlara yönelik şiddeti, dini ya da kültürel bir sapma değil; politik, ideolojik ve sistematik bir uygulama niteliği taşıyor. Cihatçı zihniyette kadın bedeninin kontrol edilmesi gereken bir tehdit olarak görüldüğü belirtiliyor.
Ezidî kadınların köleleştirilmesi, pazarlarda satılması, tecavüzün “ganimet” olarak meşrulaştırılması ile kadınların saçına, kıyafetine, sesine ve hareketlerine yönelik denetimin aynı amaca hizmet ettiği ifade ediliyor: Kadını susturmak ve toplumu teslim almak.
SAÇ KESME: KAMUSAL UTANDIRMA RİTÜELİ
Kadınların ortak değerlendirmelerinde saç kesme eylemi, kamusal utandırmanın en ilkel ve en etkili biçimlerinden biri olarak tanımlanıyor. Bu tür şiddetin yalnızca cezalandırmayı değil, ibret yaratmayı amaçladığına dikkat çekiliyor.
Kadının bedeni üzerinden tüm topluma şu mesajın verildiği ifade ediliyor: “Karşı gelirseniz, sonunuz budur.”
Bu nedenle söz konusu şiddetin çoğu zaman kayda alındığı, dolaşıma sokulduğu ve propaganda aracı olarak kullanıldığı belirtiliyor.
“BU ŞİDDET TANIDIK”
Kadınlar, Suriye’de yaşananların kendilerine yabancı olmadığını vurguluyor. Kadınların kıyafetine, saçına, kahkahasına karışan her anlayışın; kadın cinayetlerini “tahrik”, “namus” ya da “gelenek” kavramlarıyla açıklayan her dilin aynı zihniyetin farklı biçimleri olduğu ifade ediliyor.
IŞİD’in bu zihniyetin en silahlı, en çıplak ve en kanlı hâli olduğu, ancak köklerinin yalnızca Suriye’de değil, dünyanın her yerinde bulunduğu dile getiriliyor.
KADINLAR SAÇLARIYLA DA DİRENİYOR
Tarihsel örnekler, kadınların bedenleri üzerinden kurulan tahakküme karşı yine bedenleriyle direndiklerini gösteriyor. Ezidî kadınların saçlarını örerek dayanışma kurması, İranlı kadınların saçlarını keserek isyana dönüştürmesi, Kürt kadınlarının savaşta, sokakta ve siyasette saçlarıyla var olması bu direnişin örnekleri arasında gösteriliyor.
Bu örnekler, şu ortak gerçeğe işaret ediyor: Kadın bedeni iktidarın değil, kadının kendisinindir.
SON SÖZ YERİNE
Suriye’de bir kadının saçının kesilmesiyle yere düşenin yalnızca saç olmadığına dikkat çekiliyor. Yere düşenin, erkek egemenliğinin asırlardır susturmak istediği tarihsel bir hafıza olduğu vurgulanıyor.
O saç telinde Ezidî kadınların yarım kalmış çığlığının, İran sokaklarında yükselen isyanın ve Dersim’den Şengal’e uzanan direnişin izleri olduğu ifade ediliyor.
Kadınlar şu sözlerle noktayı koyuyor: “Saç yeniden uzar, beden yeniden ayağa kalkar, ses yeniden çoğalır. Ama tarih defalarca göstermiştir ki, kadının saçını kesenler sonunda o saçın gölgesinde kaybolur.”
PİRHA- DAİŞ’in işkencesinden kaçarak kurtulan Nadia Murad, HTŞ’ye bağlı grupların DAİŞ’lilerin tutulduğu cezaevlerine saldırıp, onları serbest bırakmasına ilişkin sanal medya hesabında açıklama yaparak, “Bunlar soykırım ve cinsel şiddet suçluları. Bunu görmezden gelemezsiniz” dedi.
Heyet Tahrir Şam’ın (HTŞ) Kuzey ve Doğu Suriye’ye yönelik saldırıları devam ederken, SGD güçlerinin saldırılara karşı direnişi sürüyor.
HTŞ’nin saldırılarında kadınlar başta olmak üzere siviller hedef alınırken, uluslararası kurumların sessizliği tepkilere yol açıyor.
2014 yılında DAİŞ’in Şengal’e yönelik saldırıları sırasında ailesinin büyük bir bölümü katledilen, kendisi de kaçırılan, rehin tutularak aylarca cinsel işkenceye ve şiddete maruz kalan 2018 yılında Nobel Barış Ödülü kazanan Êzidî hak savunucusu Nadia Murad, açıklama yaptı.
“BUNLAR SOYKIRIM VE CİNSEL ŞİDDET SUÇLULARI”
Nadia Murad, HTŞ’ye bağlı grupların DAİŞ’lilerin tutulduğu cezaevlerine saldırıp, onları serbest bırakmasına ilişkin sanal medya hesabında açıklama yaparak, şunları ifade etti:
Bölgedeki durum son derece endişe verici. Bu kriz şiddet, tanklar veya silahlanma yoluyla çözülemez. Sivillerin korunması en yüksek öncelik olmalıdır. Mevcut durum, insani bir felaketi önlemek için acil uluslararası müdahale gerektirmektedir. Suriye’de kaos daha da derinleşirken, bazı IŞİD tutukluları serbest bırakıldı, ancak binlerce kişi daha düşme riski taşıyan hapishanelerde tutuluyor. Bunlar soykırım ve cinsel şiddet suçluları. Irak sınırında, özellikle Suriye yakınlarındaki topluluklar, tarihin tekerrür etmesinden endişelenmektedir. Dünya artık bunu görmezden gelemez. Ortadoğu’da barış hakim olsun.”
PİRHA- “Suriye’de bugün Aleviler ve Kürtler, varlık-yokluk çizgisinde yaşam mücadelesi veriyor” diyen DAD Eş Genel Başkanı Zeynel Kete, yaşanan krizin halkların iradesine dayanmayan ulus-devlet anlayışından kaynaklandığını söyledi.
Suriye’de son dönemde derinleşen çatışmalar, özellikle Aleviler ve Kürtler açısından ciddi bir güvenlik ve varlık sorununu yeniden gündeme taşıdı. Halep’te Kürt mahallelerine yönelik saldırılarla başlayan çatışmalar tüm bölgeye yayılırken, Alevi yerleşimlerinde de kaygılar artıyor. Bölgesel ve uluslararası güçlerin müdahaleleriyle şekillenen savaş ortamı, halkların birlikte yaşam umudunu zorlarken, çok kimlikli toplumsal yapı ağır bir baskı altında bulunuyor.
Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eş Genel Başkanı Zeynel Kete, Suriye’de yaşanan süreci ve Orta Doğu’daki ulus-devlet krizini PİRHA’ya değerlendirdi.
“SAVAŞ MEZHEPÇİ VE HEGEMONİK PROJELERLE DERİNLEŞTİ”
Zeynel Kete, Suriye’de yaşananların yüz yıllık ulus-devlet anlayışının iflasını gözler önüne serdiğini belirterek, Orta Doğu’daki devlet yapılarının halkların iradesiyle değil, Batılı hegemonik güçlerin çıkarları doğrultusunda şekillendirildiğini ifade etti. Kete,
“Suriye’de yaşananları, yüz yıllık ulus-devlet anlayışının kanlı bir özeti olarak değerlendirmek gerekir. Orta Doğu’daki ulus-devletlerin isminde ‘ulus’ var ama bu devletler halkların demokrasi mücadelesiyle, kendi öz güçlerine dayanarak kurulmuş yapılar değildir. Bunlar Batı’dan Doğu’ya ihraç edilmiş, ithal ulus-devletlerdir. Bugün Suriye’de çöken de tam olarak bu anlayıştır. 2011 sonrası Suriye’de Alevi iktidarına karşı Emevi-Sünni İslam anlayışı üzerinden bir savaş kurgulandı. Türkiye’nin neo-Osmanlıcı politikaları, İran’ın Şii hilali hedefi ve İsrail’in rejim değişikliği beklentisi bu sürecin parçalarıdır. Bu sadece Esad rejimine karşı bir mücadele değildi; aynı zamanda Alevi varlığına yönelik açık bir tehdit oluşturdu. Bugün Aleviler, Suriye’de ciddi bir güvensizlik ve yok sayılma riskiyle karşı karşıyadır” dedi.
“ROJAVA’DAKİ MODEL HEGEMONİK GÜÇLERİ RAHATSIZ EDİYOR”
Rojava’da ortaya çıkan demokratik toplum modelinin Orta Doğu açısından tarihsel bir anlam taşıdığını belirten Zeynel Kete, bu deneyimin hegemonik güçleri rahatsız ettiğini söyledi. Kürtlerin Orta Doğu’nun temel dinamiklerinden biri olduğunu kaydeden Kete, “Rojava’da halkların kendi öz gücüne dayanarak, rıza temelinde geliştirdiği bir demokratik toplum modeli ortaya çıktı. Kürtler, Araplar, Süryaniler, Aleviler ve diğer tüm kimlikler bu model içinde kendini ifade edebildi. Bu, dünyada komünal değerlerin neredeyse yok edildiği bir dönemde son derece kıymetli bir deneyimdir. Orta Doğu’da böyle bir modelin görünür hale gelmesi, elbette hegemonik güçlerin çıkarına değildir. Kürt halk gerçekliği Orta Doğu’nun en temel dinamiklerinden biridir. Kürtler, Aleviler, Dürziler ve Süryaniler tarihsel olarak demokratik toplumun ve komünal yaşamın taşıyıcılarıdır. Ne kadar baskı uygulanırsa uygulansın bu halklar kendi öz güçleriyle var olma iradesinden vazgeçmeyecektir” diye konuştu.
“KAOS POLİTİKALARI BİLİNÇLİ OLARAK DERİNLEŞTİRİLİYOR”
Kete, kaos ve savaş politikalarının bilinçli olarak derinleştirildiğini söyleyerek bunun hem bölgesel yeniden dizayn projelerine hem de iç siyasette otoriterleşmeye hizmet ettiğini dile getirdi. Kete, değerlendirmesini şu sözlerle sürdürdü:
“IŞİD’in bölgede gerçekleştirdiği katliamlar ve Türkiye’nin destek verdiği birçok silahlı grubun çatışmalara dâhil olması son derece düşündürücüdür. Kısa süre önce IŞİD’in saldırısı sonucu üç polisimizin hayatını kaybetmesi bunun somut örneğidir. Kendilerine rahmet diliyorum. Buna rağmen bu tür yapılara verilen destek devam ediyorsa, bu güçlerin uluslararası, NATO bağlantılı ve çeşitli küresel paramiliter ağlar tarafından örgütlendiği gerçeğiyle yüzleşmek gerekir. Bu yapıların kontrol edilememesinin nedeni de sıradan örgütler olmamalarıdır.
Türkiye’de barış ve demokratik toplum perspektifinin tartışıldığı bir dönemde, kaosun ve krizin derinleştirilmesi; içeride otoriterleşmeyi, dışarıda ise “dış tehdit” söylemiyle toplumun denetim altına alınmasını amaçlamaktadır. Bu aynı zamanda yaşanan çok yönlü krizi görünmez kılma ya da buradan bir çıkış üretme çabasıdır.”
“KADIN ÖZGÜRLÜKÇÜ PARADİGMA HEDEFTE”
“Barış ve demokratik toplum perspektifinin konuşulması gereken bir dönemde, kaos ve kriz sürekli diri tutuluyor. Dış tehdit söylemleriyle toplum denetim altına alınmak isteniyor. Bu sadece Suriye için değil, bölgedeki tüm halklar için geçerli bir durumdur” değerlendirmesini yapan Kete, kadın özgürlükçü paradigmanın Orta Doğu’da güçlü bir toplumsal karşılığı olduğunu da vurgulayarak, “Jin, jiyan, azadî bu coğrafyanın hakikatidir. Kadın özgürlükçü paradigma ile barış ve demokratik toplum anlayışı, Orta Doğu’da güçlü bir toplumsal meşruiyete sahiptir. Bu paradigmanın halklar tarafından içselleştirilmesini engellemeye dönük uluslararası bir projenin yürütüldüğünü söylemek mümkündür. Bu süreci bu çerçevede değerlendiriyorum” diye konuştu.
PİRHA- IŞİD’in Şengal’e saldırması ardından gerçekleşen soykırımın üzerinden 11 yıl geçti. Siwena Ezidi Kadın Meclisi (SMJE) üyesi kadınlar, “Bu yara adalet, demokrasi ve insan hakları içerisinde bir mahkemenin kurulması ve vahşi düşmanların cezalandırılmaları ile ancak bir nebze iyileşir” diye belirtti.
Ortadoğu’nun kadim inançlarından biri olan Ezidi inancına mensup topluluk, tarih boyunca birçok katliama maruz kaldı.
IŞİD’in Ağustos 2014 başında, Musul’un batısındaki Şengal Dağları’na, Ezidxan’a (Ezidilerin topraklarına) düzenlediği saldırıların ardından binlerce Ezidi Ezdîxan’ı terk etmek zorunda kaldı. Arkalarında yalnızca evlerini, yurtlarını değil, IŞİD’in zorla alıkoyduğu yakınlarını da bırakmak zorunda kaldılar.
IŞİD’in Şengal ve çevresini işgalinden önce 550 bin civarında Ezidi’nin yaşadığı bölgede, IŞİD kadın, erkek ve çocukların da aralarında olduğu binlerce kişiyi kaçırdı, çok sayıda kişiyi öldürdü. Kaçırdığı Ezidileri, özellikle kız çocukları ve kadınları pazarlarda “savaş ganimeti” olarak sattı. Saldırı nedeniyle yüzbinlerce insan Irak Kürdistan Bölgesi (IKB), Suriye, Türkiye ve Avrupa ülkelerine göç etmek zorunda kaldı.
İlk olarak Avrupa Parlamentosu, Şubat 2016’da IŞİD’in Ezidilere saldırılarını soykırım olarak tanıdı. Parlamento kararında “Sözde İslam Devleti Hristiyanlara, Ezidilere, diğer dini ve etnik azınlıklara soykırım uygulamıştır” dedi.
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi de Haziran 2016’da yayınladığı raporda IŞİD’in Ezidiler ve diğer azınlıklara karşı “soykırım suçu” işlediğini ifade etti ve 2014’te gerçekleştirilen IŞİD saldırısını soykırım olarak kabul ve ilan etti.
ABD, İrlanda, Kanada, Lüksemburg, Hollanda, Belçika, Almanya, İsviçre, Ermenistan, İngiltere, Portekiz’in de aralarında olduğu 20’ye yakın ülke Ezidi soykırımını tanımış durumdadır.
Yaşananların üzerinden 11 yıl geçmesine rağmen, Şengal ve çevresine 150 bin civarında insan dönmüş olsa da hala yüz binlerce Ezidi kendi toprağından uzakta, kamplarda zor şartlarda hayatını sürdürüyor.
Ezidileri Kurtarma Ofisi’nin paylaştığı son verilere göre, IŞİD Ağustos 2014’te Şengal ve çevresinde 6 bin 417 Ezidi Kürdü kaçırdı. Bunlarda 3 bin 548’si kadın, 2 bin 869’u erkekti. Aynı verilere göre, İŞİD’in yenilgiye uğradığı 2019 yılından şu ana kadar kaçırılanların 3 bin 562’si kurtarıldı. Yaklaşık 2 bin 600 kişi ise halen kayıp.
Şengal soykırımında, Bosna ve Ruanda’da olduğu gibi, planlı ve sistematik olarak tecavüz, cinsel köleliğe zorlama, zorla evlilik gibi suçlar işlendi. Ayrıca, Şengal ve çevresinde İŞİD tarafından öldürülen Ezidilere ait 85’ten fazla toplu mezarın tespit edildiği ve 15 kadar toplu mezarın açıldığı ve yüzlerce cesedin çıkarıldığı bilinmektedir.
3 Ağustos 2014 yılında Şengal’de yaşanan ve “73’üncü Ferman” olarak nitelenen soykırımda binlerce Ezidi Kürt öldürülürken, katliam insanlık tarihine kara bir leke olarak geçti.
Şengal trajedisinin üzerinden 11 yıl geçti. Halen Şengal’in yarası halen kanamaya devam ediyor ve sık sık toplu mezarlar ortaya çıkarılıyor. Şengal, 13 Ekim 2015’te IŞİD’den geri alındı.
Siwena Ezidi Kadın Meclisi (SMJE) üyesi Hazni isimli kadın, IŞİD’in Ezidi kadınlara yönelik esir alma pratiğine vurgu yaparak, “30 yıldır Almanya’dayım ve Ezidi Kadın Meclisi üyesiyim. Her 3 Ağustos yaklaştığında inanın bir Ezidi ve kadın olarak duygularımızı dile getirmekte zorlanıyoruz. O anları dakika dakika izledik ve o acıyı bedenimizde hissettik. İster ülkede ister diasporada olsun Ezidilerin gözüne uyku girmedi. Ezidi toplumu Mezopotamya’da en eski inanca sahip bir toplum. Ezidi toplumunda kadının rolü çok kutsaldır. Ezidi toplumu Kürtlüğün kökü ve esasıdır. Sünni alemi ibadeti Arapça, Hristiyan kendi diliyle yapıyor ama Ezidi toplumu ibadetini Kürtçe yapıyor. Ezidi inancında kadın kutsaldır. Vahşi düşman ise Ezidi toplumunun içerisinde ananın bu kutsallığını ve rolünü iyi biliyordu. Ferman çıkardıklarında erkekleri katlettiler ve ne yazık kadınları kaçırıp kendileriyle götürdüler. Bugün hala o insanların akıbeti belli değil, belki köle olarak satıldılar belki de öldürüldüler. Hala düşmanın elindeler” dedi.
“EZİDİ KADINLAR KENDİ GÜÇLERİNİ OLUŞTURDU”
Fermandan önce Şengal’de kadınların durumunu, 73. fermanda yaşananları ve ferman sonrası Ezidi kadınlarının fermana cevap niteliğinde olan örgütlenmesine değinen Hazni, “Fermanın üzerinden 11 yıl geçti. Ezidiler üzerinde binlerce ferman vardı. Yalnız 3 Temmuz’daki fermanın bir farklılığı vardı. Sözde onları savunan güçler tarafından yalnız bırakıldılar. Fermandan bir sene sonra Şengal kendini örgütledi ve bu vahşi düşmana karşı büyük bir direnişin içine girdi. Elbette buda emeksiz olmadı. Buda kutsal bir direniş ile birlikte önderliğimizin ideolojisi, fikri ve felsefesi ile oldu. Ferman döneminde ne yapacaklarını, nasıl çıkıp özgürleşeceklerini bilmeyen kadınlar bir sene sonra Şengal’de kendi güçlerini oluşturdu” diye konuştu.
JENOSİTİN RESMİ OLARAK TANINMASI ÇAĞRISI
Hazni, katliamın resmi olarak tanınması çağrısında bulunarak şöyle devam etti:
“Şengal’in acıları beynimizde ve bedenimizde. Açık bir yara gibi iyileşmiyor. Bu yara Irak devleti tarafından adalet, demokrasi ve insan hakları içerisinde bir mahkemenin kurulması ve vahşi düşmanların cezalandırılmaları ile ancak bir nebze iyileşir. Ezidiler üzerindeki jenosit resmi olarak kabul edilmeli. Şu ana kadar 13 devlet bunu resmi olarak kabul etti. Irak ve Bölgesel Kürdistan bölgesinde gerçekleşen bu katliama rağmen ne Irak nede Federal Kürdistan Bölgesi Yönetimi bu katliamı resmi olarak tanımadılar. Şu ana kadar da hukuka, adaletin bulmasına dair hiçbir şey yapmadılar. Kendisini örgütleyen Şengalli kadınlarda durmadan adalet arayış arayışını devam ediyor ve diyorlar ki, ‘Biz savunmamızı artık kimsenin bizi ucuza satanların eline vermeyiz’ diyorlar. Ezidi kadınlar Musul pazarında domates satar gibi vahşice satıldılar. Bu yara iyileşmez.
“JENOSİT KABUL EDİLECEKSE EZDİLERİN SORUNLARI ÇÖZÜLMELİ”
Yine Siwena Ezidi Kadın Meclisi (SMJE) üyesi Zübeyde isimli kadın ise Şengalli Ezidilerin hala dönebilecekleri ve barınabilecekleri bir evleri dahi olmamasını hatırlatarak, “73 fermana rağmen Ezidiler ayakta. Bazı annelerin gidip başında olacağını bir mezarı var. Ama hala kemikleri toprak altında olan ve mezarı olmayanlar var. Bizi acıtan şey ise hala binlerce Ezidi kadın çetelerin elinde ve akıbetleri belli değil. Suriye Demokratik Güçleri, katliamın döneminde 10 yaşında olan ve bugün 22 yaşında olan bir kadını kurtardı, onları kutluyoruz. 13 devlet katliamı kabul etmiş durumda lakin şu ana kadar hiçbir şey yapmış değiller. Bunu kabul etmiyoruz. Ezidilerin çabası olmasa jenosit olarak dahi tanınmayacak. Jenosit kabul edilecekse bu Şengal’e sahip çıkmakla olur, çıkılmıyorsa da bir şey yapmanın anlamı yok. Dönebilecekleri evleri dahi çok, halen çadırlarda kalıyorlar. Uluslarası devletlere çağrı yapıyoruz; jenosit kabul edilecekse Ezidilerin sorunları çözülmeli” diye belirtti.
“DEVLETLET KÖR, SAĞIR VE DİLSİZ”
IŞİD’in elinde esir olan Ezidi kadınlarının durumuna işaret eden Vekahad isimli Siwena Ezidi Kadın Meclisi üyesi de, “Başımıza her gün yeni fermanlar çıkarılıyor ve sürekli peşimizde. Kadınlarımız hala DAİŞ’in elinde ve pazarlarda satılıyor. Bunlar bizleri incitiyor. Bütün devletler buna karşı kör, sağır ve dilsiz. Annelerin, çocukların sesine kulak vermiyorlar. Büyüklerimiz fermandan bahsediyordu ama bilmiyorduk. 74. Fermanı bizle gözlerimizle gördük. Ezidiler sağ olduğu sürece bu fermanı ve acıları unutmaz. Ferman, aslında bütün devletlerin fermanıdır. Çünkü seslerini çıkarmıyorlar” ifadelerini kullandı.
“KATLİAMIN BİZE DERSİ OLDU; ODA ÖRGÜTLENMEK”
Ve son olarak konuşan Siwena Ezidi Kadın Meclisi üyesi Binevş de, “Şengal’in yaraları iyileşmediği sürece bizler rahat etmeyiz. Bu katliam bizler için bir ders oldu; oda örgütlenmektir. Kendi kadın meclislerimiz oluştu. Şehirlere gittiğimizde bizler kendimizi saklıyorduk ve Ezidi olduğumuzu söylemiyorduk. Bu örgütlenmeyle birlikte eğitildik, dünyaca tanındık. Kültürünü, inancını savunan herkes devlet gözünde kabul görmüyor. Bu hareket sayesinde bir seviyeye ulaştık. Dünya bu jenosidi kabul etmese de biliyoruz ki Ezidiler ve onların örgütleri var. Katledilenleri saygıyla anıyorum” şeklinde konuştu.
Programın tamamı 3 Ağustos Pazar günü CANTVekranlarında.
PİRHA- Suriye’yi yöneten HTŞ’ye bağlı güçler, IŞİD ve SMO’lu çetelerin Alevilere ve diğer inançlara yönelik soykırım saldırılarını yerinde inceleyen Dr. Kemal Sido, “Evler yakılmış, insanlar katledilmiş ve insanlar günlerce dışarıda kalarak açlık ve susuzluk çekmişler. Çok üzücü hikayalerdi” dedi. Sido, Alevilerin örgütlü olmadığı sürece katliamlarla karşı karşıya kalmaya devam edeceğine vurgu yaparak, Alevi örgütlerine bir komisyon kurarak bu suçları uluslararası mahkemeye taşımaları çağrısında bulundu.
Suriye’de 61 yıllık Baas rejiminin çökmesinin ardından yönetimi Heyet Tahrir eş-Şam (HTŞ) örgütünün devralmasıyla birlikte Aleviler başta olmak üzere diğer etnik ve dini topluluklara karşı soykırım saldırıları devam ediyor. Özellikle Alevi nüfusunun fazla olduğu Lazkiye, Humus, Hama ve çevresindeki kentlerde yoğunlaşan şiddet vakaları ile işkenceler sebebiyle Aleviler yaşadıkları yeri terk etmek zorunda kalıyor. Darp, yaralanma, cinayet, kaçırılma, konutların basılıp yakılması, işkence gibi olaylarla karşı karşıya kalan Aleviler tüm bunların yanında açlık krizi ile boğuşuyor.
6 Mart’ta başlayan saldırılardan hemen sonra Nisan ayında Suriye’ye geçen ve katliamın yaşandığı sahil kentlerindeki durumu yerinde inceleyen Dr. Kemal Sido, izlenlerini PİRHA’ya aktardı.
Sido, 61 yıllık Baas rejiminin ve Esad ailesinin Alevi kökenli olmalarına rağmen Alevileri baskıladığına, örgütlenmesine engel olduğuna işaret etti. Örgütsüz ve öz savunmasız bırakılan Alevilerin bu yüzden kolayca hedef olduğunu ifade eden Sido, katliamın yaşandığı yerlerde Alevilerin büyük sıkıntılar içerisinde olduğunu kaydetti.
“HEM HAFIZ HEM BEŞAR ESAR DÖNEMİNDE ALEVİLERE BASKI UYGULANDI”
PİRHA: Aleviler iktidarın bir parçasıdır propagandası özellikle Esad iktidarı düşüşünde sıkça dillendirildi, ardında da katliam başladı. Bu tesadüf olmayan durum bölgede nasıl hissedilmedi? Yada bu kadarını da yapmazlar mı denildi?
Dr. Kemal Sido: Beşar Esad’ın ailesi Suriye’de Arap Alevisi olarak biliniyor. Esad ailesinin babası Hafız Esad ve Beşar Esad hiç birgün Alevi olduğunu söylemedi, sadece Arap milliyetçisi olduklarını söylemekle yetindiler. Hafız Esad 1970 yılında iktidara geldiğinde Sünniler gibi camide namaz kılıyordu. Her cuma bunu tekrarlıyordu. O yüzden Esad ailesi gerçekten Alevi bir aile diyemiyoruz, öyle bahsediyoruz.
Hem Hafız hem de Beşar Esad Alevilerin pozisyonuna baskı uyguladı. Birçok tanıdığım Alevi öncüler yıllarca hapishanelerde kaldı, bir kısmı da öldürüldü. Alevilerin şeyhleri kalmadı. Buda Aleviler için kötü bir durumdu. Alevilerin ne örgütlenmesi, ne partisi ne de silahlı grupları vardı. Rejim düştüğünde ise radikal grupların Alevilerin bölgelerine saldırması, insanları öldürmesi ve kadınları kaçırması bu yüzden çok kolaydı. Alevilerin Suriye’deki genel durumu böyleydi.
“CİHATÇI ÇETELER BÜTÜN BÖLGEDEKİ EVLERİ YAKMIŞTI”
Siz Alevi bölgesine gittiniz ne gördünüz, izlenimlerinizi aktarır mısınız?
Nisan ayında Suriye’de Dürzi bölgelerine ve Şam’a gittim. Alevilerin yaşadığı bölgelere de gitmek istedim, lakin birçok kişi durum sıkıntılı olduğu için gitmemi istemedi. Yine de gideceğimi söyledim. Arapça biliyordum. Tek başıma otobüse binerek sessizce kimseye söylemeden Humus’tan geçerek Tartus, Banyas, Ceble, Lazkiye, Kadmu, Şeyh Bedir, Musyaf’a gittim. Gözlerimde gördüm. Cihatçı çeteler bütün bölgelere dağıldığını ve birçok evin yandığını gördüm. Çok üzücü hikayeler anlattılar.
GÜNLERCE DIŞARIDA AÇ VE SUSUZ KALMIŞLAR
Şeyh Bedir köyünden Alevi bir kadın bahsetti; çetelerin saldırması sonrasında günlerce çocuklarıyla dışarıda kaldığını, yiyecek ve su olmadığını anlattı. Durumları çok zahmetli ve kötüydü. Çokça fotoğraf aldım. Onlara Almanya’ya döndüğümde Alevilerin sesi olacağıma dair çaba içerisinde olacağıma dair söz verdim.
Kimse Alevilere yardım etmiyor. Alevi kurumlarından istediğim bu katliama sessiz kalmasınlar. Türkiye’de 15 milyon Alevi olduğu söyleniyor ve bu çetelere yardım eden Türk devletidir. Türkiye’deki Aleviler buna karşı seslerini yükseltmeli ve Suriye’de kardeşlerini yalnız bırakmamalı.
“ALEVİLERİN ÖRGÜTLÜ YAPILARI OLMALI”
HTŞ SMO ve IŞİD denkleminde Aleviler ne yapmalı, nasıl bir yol izlemeli?
Alevilerin genel durumu iyi değil. Başta da bahsettiğim gibi şeyhleri, pirleri kalmamış, toplumsal yapıları kalmamış. Partileri ve örgütlü yapıları yok. Bu yüzden çetelerce katledilmeleri kolay oldu. Alevilerden İstenilen tek şey örgütlenmeleri, organizasyonlarını yapmaları. Silahlı grupları olmadığı sürece çeteler bir gece kolayca katliam yaparak, kadınları kaçırırlar. Ayrıca kendilerini korumak için Suriye Demokratik Güçleri, Dürziler, demokratik Sünniler iletişimleri olmalı. Merkezi bu Suriye değil federal bir Suriye istemeliler. Aleviler evlerinde, köylerinde, şehirlerinde kendilerini yönetmeli, kendi yerel asayiş güçleri (polis) olmalı.
ALEVİ ÖRGÜTLERİNE ÇAĞRI: ULUSLARARASI KOMİSYON KURULMALI VE SUÇLAR MAHKEMEYE TAŞINMALI
Şu anda güncel olarak Suriyede durum nedir? Ne yapılmak isteniyor, nasıl değerlendiriyorsunuz?
Suriye’deki Aleviler Almanya’dan Amerika’ya, Balkanlar’dan Türkiye’ye kadar ilişkilerini güçlendirmeli. Almanya’da Alevi inancının mensup parlamenterler var. Şimdiye kadar büyük işler yapmadılar, şimdiden sonra yapmalılar. Suriye’de ne olduğunu bilmeleri gerekiyor. Suriye hükümetinin Alevilere karşı işlediği suçlar saklanıyor. 1500 insanın öldürüldüğü söyleniyor fakat bana göre öldürülen Alevilerin sayısı çok daha fazla. İslami rejim olan Şam hükümeti Alevilerin öldürülmesine dair karar vermiş durumda. Uluslararası bir komisyonun oluşmasını talep etmeliyiz. Bu komisyon bir araştırma yaparak Şam hükümeti ve Colani’nin işlediği suçları mahkemeye taşımalı.
PİRHA- Süveyda’ya saldıranlar arasında yer alan bazı paramiliter gruplar, üniformalarındaki DAİŞ (IŞİD) bayraklarıyla CNN Türk’ün canlı yayınına çıkarıldı.
Suriye geçiş hükümetine bağlı güçlerin Dürzilerin yoğun yaşadığı Süveyda’ya dönük saldırıları sürüyor. CNN Türk, saldırgan bazı grup üyelerini canlı yayında konuk etti. Söz konusu kişilerin üniformalarındaki DAİŞ (IŞİD) bayrağı kameralara yansıdı.
PİRHA- IŞİD çetelerinin bombalı saldırısıyla 33 sosyalistin yaşamını yitirdiği Suruç Katliamı’nın üzerinden 10 yıl geçti. Ailelerin ve dostlarının adalet arayışı 10 yıldır sürüyor.
20 Temmuz 2015’te Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu’nun (SGDF) çağrısıyla, Kobane’deki çocuklara oyuncak götürmek için Urfa’nın Suruç ilçesindeki Amara Kültür Merkezi bahçesinde bir araya gelen gençlere yönelik İŞİD’in gerçekleştirdiği bombalı saldırı 10. yılını geride bıraktı.
Katliamda 33 genç yaşamını yitirirken, 100’ün üzerinde kişi de yaralandı.
Suruç Katliamı’na dair firari sanıklar yönünden devam eden duruşmada aile ve avukatların talepleri reddedilmiş, ayrıca duruşmada dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun dinlenmesi talebi de yinelenmişti.
ADALET ARAYIŞI 10. YILINDA DRVAM EDİYOR
Suruç Katliamı Davası’nın 22 Ekim 2021 tarihinde görülen son duruşmasında gerçek failler bulunmadan Ankara Gar Katliamı’ndan tutuklu tek sanık Yakup Şahin’e 34 kez ağırlaştırılmış hapis cezası verilerek kapatıldı.
Dava dosyasında ortaya çıkan gerçekler kamuoyunda büyük yankı yarattı. Suruç’ta 33 gencin hayatını kaybettiği bombalı saldırının sabahında, polislerin canlı bomba Şeyh Abdurrahman Alagöz’ün ismini emniyet kayıtlarında aradığı ortaya çıktı.
MİT ve polisin teknik takipleri, ailelerin ihbarları, Alagöz kardeşler arasında yaptıkları görüşmeler biliniyor olmasına karşın Suruç Katliamı’nın önlenmediği süreç içerisinde aydınlanırken, dava boyunca bu bilgiler ve belgeler mahkeme heyeti tarafından dikkate alınmadı.
Suruç Katliamı sonrası, katliamda yaşamını yitirenlerin aileleri Suruç Aileleri İnisiyatifi’ni kurarken, 10 yıl boyunca “Suruç için adalet herkes için adalet” diyerek yaptıkları eylemler sonrası gözaltına alınıp tutuklandılar. Ailelerin adalet arayışı 10. yılında devam ediyor.
AMARA KÜLTÜR MERKEZİNDE ANMA
20 Temmuz 2015 tarihinde “Beraber savunduk beraber inşa edeceğiz” kampanyası kapsamında Kobane’ye yola çıkan yüzlerce kişi mola verdikleri Urfa Suruç’ta bulunan Amara Kültür Merkezinde canlı bomba saldırısına uğradı.
33 düş yolcusunun ölümsüzleştiği, çok sayıda kişinin yaralandığı Amara Kültür Merkezinde her yıl olduğu gibi bu sene de 11.50’de anma yapılacak.
PİRHA – ASİ-DER Başkanı Tevfik Usluoğlu, Suriye’de devam eden Alevi katliamıyla birlikte kaçırılan kadınların durumuna ilişkin konuştu. Suriye’de birçok kadının kayıp olduğunu belirten Usluoğlu, “Kendi coğrafyalarında birer köle olmanın ötesinde uluslararası güçler tarafından Alevilere şu ana kadar bir şey biçilmedi. 12 bine yakın kadının kaçırıldığı ve İdlib ya da Türkiye’ye gönderilip cariye olarak satıldığı konusunda birçok bilgi paylaşılmakta” dedi.
Uzun yıllardır süren Suriye’deki Alevi katliamları 2025 Şubat ayı itibariyle farklı bir yöne evrildi. Toplu kıyımların ardından HTŞ’ye bağlı gruplar, Alevi kadınlarını kaçırarak tecavüz edip köle pazarlarında sunmaya başladı. Kimi kadınların ailelerinin aranıp fidye istendiği bilgileri de yaygınlık gösterdi.
Antakya Samandağ İskenderun İlçeleri Kültür Yardımlaşma Dayanışma ve Çevre Gönüllüleri Derneği (Asi-Der) Başkanı Tevfik Usluoğlu da katliamların yaşanmaya devam ettiğini belirtti.
“TOPLU MEZARLAR ÇIKMAYA BAŞLADI”
Tevfik Usluoğlu, Aralık 2024’de Suriye’deki yönetimin el değiştirmesiyle birlikte “bölgenin kaderinin de değiştiğini” söyleyerek gelinen süreci şu cümlelerle anlattı:
“Suriye Devleti çöktü ve insani felaket daha da büyük bir noktaya geldi. Devletin çökmesiyle birlikte Alevi örgütlenmesi de çöktü. İnsani, vatandaşlık kimlikleri ellerinden alındı. 6 Mart’la birlikte bu süreç artık düşük yoğunluklu bir tehdit ya da düşük yoğunluklu bir tehdit katliam olmaktan çıkıp sistematik bir katliama ve soykırıma dönüştü. Özellikle Hama-Humus hattında birçok köyün boşaltıldığını çok iyi biliyoruz. Birçok köyden şu an toplu mezarlar çıkmaya başladı. Bunun temelinde uluslararası komplonun getirdiği yeni bir proje var. Bugün uluslararası güçler bunu açık açık söylüyorlar.
Banyas şehir merkezinde neredeyse şu an Alevi bırakılmadı. Katliamlardan sonra denizden cesetler çıktı. Cesetlerin yakıldığı konusunda birçok görüntü geldi. Örneğin Muhtariye köyünde bir tane insan kalmadı ki tanıdığımız, bildiğimiz birçok insan katledildi.
ALEVİ KADINLARIN TÜRKİYE’DE PAZARLANDIĞI İDDİASI!
Yazar Tevfik Usluoğlu, Suriye’de 2011’den buyana katledilen Alevilerin sayısının 300 bini geçtiğini vurguladı. Kaçırılan kadınların birçok ülkede pazarlandığını söyleyen Usluoğlu, şu bilgileri paylaştı:
“Son dönemde Lazkiye kırsalında yangınlar öne çıkarıldı. Tabiat parkı olarak kabul edilen ve özellikle Ortadoğu’daki en gelişkin ormanların olduğu bölge olarak kabul ettiğimiz bu alanda neredeyse yeşil alan bırakılmadı.
Burayla ilgili iddia şu; bu alanlar yakılıp özellikle kemer oluşturmak isteniyor. Alevilerin, Türkiye’de ve diğer Alevilerle iletişimini kesmek ve onları denize doğru kaydırmak amacıyla burada cihadistleri yerleştirmeye dönük bir çabanın olduğu iddiası var var.
6 Mart’tan şu ana kadar katledilen Alevi sayısı konusunda kesin bilgilere sahip olmazsak da iddia şudur; 55 binin üzerinde Alevi’nin katledildiği, 12 bine yakın kadının kaçırıldığı ve İdlib hattında ya da farklı ülkelere; Türkiye’ye gönderilip cariye olarak satıldığı konusunda birçok bilgi paylaşılmaktadır.”
6 MART’TAN SONRA KATLİAMLARIN YÖNTEMİ DEĞİŞTİ!
Suriye’deki Alevilerle temas halinin sürdüğünü söyleyen Usluoğlu, kaçırma vakalarıyla ilgili şu bilgileri verdi:
“Motivasyon Alevi öldürme üzerine kuruluydu. Erkekler ağırlıklı olarak öldürülürken 6 Mart’tan sonra artık herkes öldürülmeye başlandı ve kaçırılan kadınlar, Ezidi kadınları gibi özellikle buna IŞİD döneminde şahit olduk, kadınlar kaçırılıyor ve cariye olarak satılıyor, birçok cihadistin tecavüzüne uğruyor ve ardından biriyle evlendiriliyor. Mesela Muhtariye’deki birçok kadın kaybolmuş durumda. Zeytin koparmaya giderken, işte okuluna gitmeye çalışan kadın ya da evinden çıkıp başka bir alana geçmeye gitmeye çalışan kadınların kaçırıldığı konusunda birçok bilgi gelmeye başladı. Aleviler, kendi coğrafyalarında birer köle olmanın ötesinde Alevilere uluslararası güçler tarafından şu ana kadar bir şey biçilmedi.”
“BİRİLERİNİN DÜŞMAN İLAN EDİLMESİ GEREKİYORDU!”
Suriye’de kaçırılan kadınların ailelerine Türkiye’ye ait telefon numaraları ile ulaşıldığı iddia edilmekte. İstenilen fidyenin de yine Türkiye’deki bankalara yönlendirildiği iddialarına yönelik Tevfik Usluoğlu, şu yorumu yaptı:
“Şu an uluslararası güçlerin ya da emperyalizmin en kullanışlı aparatı siyasal İslam ve selefilik. Evet bugün kara para aklama ya da eroin ticareti ya da kadın ticareti anlamında cihadistlerin parasını Türkiye üzerinden aktarması ya da buradan aklaması meselesi ise çok ciddi bir mesele. Bu iddialar karşısında uluslararası hukukun, Türkiye’deki ilericilerin ve bu konuda yetkili olan herkesin bir an önce devreye girmesi gerekiyor. Çünkü bu mesele açıkçası Türkiye’deki her kesimi yakacak bir mesele. Ve bu açıklamaları yaparken kimse yanlış anlamasın. Biz Antakyalıyız. Şu evde doğsaydık Sünni olabilirdik. Şu evde doğsaydık Hristiyan ya da Yahudi. Bu evde doğduğumuz için Alevi olduk.
Alevilik, Şiilik ya da Sünnilik olmaktan çok, dünyada yaşanan ekonomik krizin finansını sağlamak amacıyla birilerinin düşman ilan edilmesi ve coğrafyalarının barbarca talan edilmesi üzerine kurulu ve bugün Alevilerden, Şiilerden ya da Hristiyanlardan çok en kullanışlı aparat Sünni gençlik olarak devreye girmiş durumda. Çünkü Selefilik ya da cihadist söylem ile Sünni gençler, uluslararası güçlerin birer kullanışlı askeri haline getirilip birçok alanda savaştırılıyor.
Sünni – Şii ulemanın ya da Alevi dede ve şeyhlerin, tüm dini guruplar adına insani yaşam koşullarını önceleyen ortak bir açıklama yapması anlamlı olur. Bu fetva ve katliamlara karşı ortak bildiri yayınlayıp, Hristiyan papazlarla, patriklerle ortak bir bildiri yayınlayıp, insanca yaşamanın öncelenmesi konusunda bir tavır koymalarını beklerdim. Bu ciddi bir mesele ve bugün özellikle para aklama ya da para akışkanlığı konusunda birçok ülke alan olarak seçiliyor ve bu paraların transferi için kullanılıyor. Buna izin veren güçlerin niye buna göz yumduğu düşündürücü. Bu konuda bir an önce yetkililerin devreye girmesi, iddialara açıklık getirmeleri ve iddialar doğru ise gerekli yasal sürecin başlatılması gerekir.
“HER ALEVİ’NİN SİYASİ BİR TAVRININ OLMASI GEREK”
“Türkiye’de %10 oranında bir aklın, IŞİD aklına yakın bir noktaya geldiğini rahatlıkla söyleyebilirim. Bu noktada Aleviler ne yapmalı, nasıl yapmalı sorusunu önümüze koyarsak eğer bir kere Alevilerin mağduriyet psikolojisinden çıkması lazım.
Bakın Suriye’de Alevileri bekleyen şey, eğer örgütlü bir mücadeleye girmezlerse daha ciddi adımlar geliştirmezlerse onları bekleyen tek şey kölelik. Örneğin Lübnan’daki Aleviler biraz da Suriye’den güç alıyordu. Şimdi durumlar negatif yönde değişti. Aleviler kendi uygarlık birikimlerini, kendi bilim insanlarını, bugüne kadar ürettikleri her şeyi kendi çocuklarına öğretebilmeleri gerekiyor. Suriye Savaşı, Alevilerin sınavı olmaya devam ediyor. Kimliğe saygı temelinde daha ciddi ilişkiler geliştirmeleri gerekiyor ve uluslararası alanda tanınma adaletini gerçekleştirmeleri için birçok alanda görüşme, iletişim, uzlaşı alanlarını öne çıkarmaları gerekiyor.
Alevi örgütlenmelerinin sürdürülebilir hareket edebilmesi için tarih, kültür, dil, Alevi dili, kimlik bilincinin öne çıkarılması gerekiyor ve bu konu daha ciddi örgütlenme modellerinin geliştirilmesi gerektiğini söyleyebilirim. Bunun da yöntemi, tüm diasporanın, tüm Alevilerin bir arada hareket ederek, federasyon konfederasyon konseptini geliştirerek, Alevilerin her alandan kendilerine dönemsel sözcüler seçip bu sözcüler üzerinden hitaplarını vermeleri ve her alanda Alevi meclislerini oluşturmaları gerekiyor.
Avrupa’daki Alevi mücadelesinin incelenmesi ve bu konuda ki olumlu sonuçların değerlendirilmesi açıkçası anlamlı olur. Bunları ifade ederken şunu asla söylemiyorum; Aleviliğin siyasallaştırılmasını ifade etmiyorum ama her Alevi’nin siyasi bir tavrının olması gerektiğini rahat söylüyorum. Suriye’de bu kadar katliamların bu kadar insanların göçertildiği bir yerde tabii ki öncelikli talep nedir? Güvenliktir, yaşam hakkıdır ve açlığın önüne geçmektir. Alevilerin bu konuda ekonomik, politik örgütlenmesini yapmaları gerekiyor.
Şu çağrıyı yapmak istiyorum; İstanbul’da mümkünse böyle bir girişimimiz var şu an; Türkiye’deki tüm Alevilerin bir araya gelerek bir sempozyum oluşturmak, bu sempozyumdan çıkacak ortak bildiriyle aslında Alevilerin sorunlarını ve çözüm önerilerini ortaklaştıran bir bildiri yayınlamaları ve bu bildirinin altına imza atmaları açıkçası çok anlamlı olur. Aleviler bu konuda ciddi bir çalışma yürütmezse 20-30 sene sonra Aleviliğin esamesi kalmaz. Ortak kimliğin öne çıkarılması anlamlı olur ve buradan bir çalışma yürütülürse çok kıymetli sonuçlar alır.
Hepimiz için eşit, adil, demokratik, laik bir ülke ve dünya konseptinin öne çıkması, insana, doğaya saygı temelli, cinsiyetçi ayrım yapmak yerine kadının da hakkını vererek bir tavır içerisinde olmak, Aleviler ve tüm gruplar açısından insani temelde bir süreç geliştirmek hepimizin geleceği açısından zorunludur.”
PİRHA- Suriye’deki cihadist çetelerce 2 Alevi kadının kaçırıldığı ve bir kadının ise işkenceyle katledildiği bildirildi. Son 3 gün içerisinde kaçırılan 2 kadının akıbeti bilinmiyor.
HTŞ’ye başlı gruplar, IŞİD ve Türkiye’nin de desteklediği SMO tarafından Suriye’de Alevilere yapılan katliamlar günden güne artıyor. Alevi kadınlara yönelik sistematik kaçırma, işkence, cinsel istismar ve infazlar bir savaş suçu olarak devam ediyor. 8 Aralık’tan bu yana kaçırılan çok sayıda kadından haber alınamıyor.
Son 3 gün içerisinde Lazkiye ve Tartus’ta kaçırılan Atab Selim ve Basmala Samer Ahmed Omar isimli 2 kadından haber alınamazken, kaçırılan bir diğer kadının ise işkence edilerek katledildiği bilgisi kamuoyu ile paylaşıldı.
PİRHA- Suriye’de son 10 gün içinde 50’den fazla kadın ve kız çocuğunun kaçırılmasına ilişkin uluslararası mekanizmaların harekete geçirilmesi yönünde çağrı yapılarak suçluların tespit edilmesi ve cezalandırılması talep edildi.
Suriye’nin batısındaki Lazkiye, Dera, Humus ve Tartus kentlerinde HTŞ’ye bağlı gruplar, SMO ve IŞİD’in, Alevileri hedef aldığı saldırılarda binlerce sivil katledildi, binlercesi ise alıkonuldu veya yerlerinden edildi. Bu saldırılardan en çok etkilenen kesim ise kadınlar ve çocuklar oldu. Soykırım saldırıları devam ederken son bir ayda çok sayıda kadın, çeteler tarafından kaçırıldı.
Son 10 gün içinde Humus, Tartus, Lazkiye, Ceble, Selhab, Süveyda ve Kardaha dahil olmak üzere birçok kentte evlerinden, kontrol noktalarından ve kamuya açık alanlardan onlarca kadın ve kız çocuğu kaçırıldı. Kaçırılan kadınların ve kız çocuklarının akıbeti bilinmiyor ve güvenlikleri ile sağlıkları konusunda büyük endişe duyuluyor.
TALEPLER SIRALANDI
Görgü tanıklarının aktardığına göre failler bu kaçırmaları gerçekleştirmek için şiddet, tehdit ve kontrol noktalarını atlatma gibi yöntemlere başvuruyor. Azınlık topluluklarının hedef alınması kasıtlı ve sistematik bir yaklaşım izlenildiğini gösteriyor ve insan kaçakçılığı, cinsel şiddet veya aşırılık yanlısı intikam amaçlı saldırılar olasılığı konusunda ciddi endişeler var.
Kaçırılmalara yönelik talepler şu şekilde:
“- Soruşturma: Bu vakaların acilen doğrulanması ve yerel otoriteler/silahlı gruplar üzerinde kurbanların yerini açıklamaları yönünde baskı kurulması.
-Koruma: Kaçırılan kadın ve çocukların derhal serbest bırakılmaları için uluslararası mekanizmaların harekete geçirilmesi.
-Duyurma: Bu krizin görünür hale getirilmesi, daha fazla kaçırılmanın önlenmesi ve faillerin sorumlu tutulması.”
Kaçırılan Kadın ve Kız Çocuklarının (Kısmi) Listesi:
Şadiye Kamel El-Adl / Masyaf
Hayat Muhammed El-Neccar / Homs
Dr. Reşa El-Ali / Homs
Buşra Yasin El-Mufric / Ceble
Dalaa Muhammed Mahmud / Tartus
Lubna ve Lana Muhsin Hamud ile kardeşleri Hamza / Tartus
Maya Alou ve kardeşi Arzouna / Tartus
Hazama Nayif El-Abbud / El-Mowa’a, Tartus
Ravan Şaban Rasud / Selhab
Karolin Nahli / Süveyda
Lana Ahmad / Lazkiye
Huda Mansur – El-Zafarana El-Garbiyye, Homs
Nadia İssa Radvan / El-Safarqiyye, Ceble
Dua Fuad Abbas / Selhab – Evinden kaçırıldı
Neğhem İssa – Kaçırıldı ve öldürüldü / Hırbet el-Hamam
PİRHA – Dersim Milletvekili Ayten Kordu, Suriye’deki Alevi katliamı üzerinden AKP hükümetini eleştirdi. Genel Kurulda söz alan Kordu, “Buradan, Meclisten iktidara sesleniyoruz: Alevi katliamlarını seyretmekten ve sessiz kalmaktan sizleri vazgeçmeye çağırıyoruz” diye konuştu.
HTŞ öncülüğünde Suriye’de devam eden Alevi katliamına tepkiler yükseliyor. Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Dersim Milletvekili Ayten Kordu, yaşananalra ilişkin Meclis Genel Kurulunda söz aldı.
“ACİLEN GEREKLİ ADIMLAR ATILMALI”
DEM Parti Milletvekili Ayten Kordu, Türkiye ve Birleşmiş Milletler’in, katliamı durdurmak adına tutum alması gerektiğini belirterek şu konuşmayı yaptı:
“Suriye’de HTŞ ve IŞİD’in devamı olan tekçi, Selefi zihniyetine sahip çeteler tarafından başta kadınlar ve çocuklar olmak üzere Aleviler katledilmektedir. Kaçırılan kimi Alevi kadınların cesetleri bulunmakta, çoğunun akıbeti bilinmemektedir. IŞİD’in, Şengal’de Ezidi kadınlara karşı işlediği soykırım suçları aynı kirli zihniyet tarafından Suriye’de Alevi kadınlara uygulanmaktadır. Bu insanlık suçlarını gerçekleştiren ve destekleyen bu tekçi, erkek egemen zihniyetin sahiplerini bir kez daha lanetliyoruz.
Buradan, Meclisten iktidara da sesleniyoruz: Alevi katliamlarını seyretmekten ve sessiz kalmaktan sizleri vazgeçmeye çağırıyoruz. Tüm dünya kamuoyuna tekrar çağrıda bulunuyoruz: Katliamların durdurulması için acilen gerekli adımlar atılmalı, insani koridor oluşturulmalıdır. Türkiye, Birleşmiş Milletler ve tüm kamuoyunu Alevi katliamına karşı tutum almaya, seyretme pozisyonundan çıkmaya davet ediyoruz.”
PİRHA- DEM Parti İstanbul Milletvekili Celal Fırat, Suriye’de Alevilere karşı yapılan saldırılara yönelik konuştu. Fırat, Türkiye’nin Suriye üzerinde etkin bir rolü olduğunu söyleyerek, “Hükümet, ‘Colani’nin ipleri bizim elimizde’ diyor, orada büyük bir devrim yaptıklarını söylüyorlar. Eğer bunu söylüyorlarsa, bu katliama da yönelik Türkiye’nin söz kurması lazım” diyerek Türkiye’yi yaşanan katliamlarla ilgili sorumluluk almaya davet etti.
Suriye’de Aleviler’e dönük saldırılara her gün yenileri ekleniyor. HTŞ tarafından Alevilerin en çok yaşadığı Lazkiye, Tartus, Humus gibi şehirlerde çok sayıda sivil insan katledildi, kaçırıldı, yerinden edildi.
Suriye’deki Alevilere yönelik saldırıları değerlendiren Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) İstanbul Milletvekili Celal Fırat, saldırılarla ilgili Alevi camiasında çok tepki geldiğini ve Alevi kurumlarının ülkede ve dünyada saldırılara karşı ses çıkardığını vurguladı. Fırat, tepkilerin sürdürülmesi gerektiğinin altını da çizdi. Celal Fırat, Türkiye’nin, HTŞ yönetimi üzerinde etkili olduğunu hatırlatarak, Alevilere yapılan katliamın önüne geçmesi gerektiğini ifade etti.
“ALEVİ KURUMLARI GÜR BİR ŞEKİLDE SESLERİNİ DUYURABİLMELİ”
İstanbul’a atanan kayyımlardan dolayı Alevilere yapılan katliamların geride kaldığını, Alevilerin daha sesli bir şekilde eylemlerini sürdürmesi gerektiğini söyleyen Fırat, “Son dönemlerde Alevilere yönelik büyük bir katliam var. Türkiye’nin desteklediği HTŞ büyük bir kıyım yapıyor. Oradaki katliama dair Türkiye’deki Alevi kurumları olsun, dünyanın başka yerinde yaşayan Aleviler olsun bunu kamuoyuna büyük bir çerçevede duyurdu. Özellikle son dönemlerde İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde yapılan operasyonlarla beraber bu biraz gölgelendi. Tabi ki önümüzdeki günlerde bunu kamuoyuna duyurmak gerekiyor. İstanbul’a atanan kayyımlardan dolayı bu katliamlar görünmeyecek durumda. Tabi Alevi halkı, Alevi kurumları ve vicdan sahibi herkes, buna dair söz kurabilmeli, yine eylemlerini gür bir şekilde devam ettirebilmeli” diye konuştu.
“EMEVİ CAMİ BİZİM İÇİN BÜYÜK BİR YARA”
Türkiye’nin, Emevi Camisi’nde namaz kılmak için yarışa girdiğini söyleyen Fırat, Aleviler açısından söz konusu yerin hassasiyet taşıdığını belirterek şöyle devam etti:
“HTŞ lideri Colani’nin Türkiye gelmesi, Recep Tayyip Erdoğan’la görüşmesi, Emevi Camisi’ne yapılan ziyaretler… Türkiye, Emevi Camisi’ne girmek için sıraya girmiş vaziyette. Türkiye’de 90 bin cami var, sanki kendilerine yetmiyormuş gibi… Emevi Camisi’nin de Aleviler açısından çok büyük bir trajedisi var; Özellikle Hz. Hüseyin’in başının orada 3 gün bekletilmesi, Zeynep Ana’nın orada söylediği sözler, kelamlar… Bu bizler için büyük bir yara olarak duruyor.”
“TÜRKİYE’NİN SÖZ KURMASI LAZIM”
Esad’ın ülkeyi yönettiği dönemde Alevi olmasına karşın Alevilerin söz sahibi olamadığını, Beşar Esad’ın Alevileri yalnız bıraktığını söyleyen Fırat, devamında şu ifadelere yer verdi:
“Türkiye’de yaşayan 20-30 milyon Alevi’nin oradaki olaylara müdahil olması, söz söylemesi lazım. Hükümet, ‘Colani’nin ipleri bizim elimizde’ diyor, orada büyük bir devrim yaptıklarını söylüyor. Eğer bunu söylüyorlarsa, bu katliama da yönelik Türkiye’nin de söz kurması lazım. Esad’la ilgili birçok şey söyleniyor ama biz bir şey söylediğimiz zaman ‘siyasal Alevilik’ gibi sözler duyuyoruz. Biz Esad’la beraber tatil falan yapmadık, ‘kardeşim’ demedik. Bugünkü Suriye’de yapılan katliamlarının bir sebebi de Esad’ın kendisi. Belki kendi döneminde çok baskı görmüyorlardı ama devletin içinde de yer almadılar. Esad dönemine baktığımız zaman Aleviler çok iyi bir pozisyonda da değillerdi.”
“ROJAVA, DÜNYAYA ROL MODEL OLACAK BİR HALE GELDİ”
Fırat, “Gönül isterdi ki Suriye’de büyük bir demokratik şölen yaşansın ama buna karşın Rojava’ya baktığımızda büyük bir demokratik yapı oluşmuş, kadının çok etken olduğu bir yönetim haline gelmiş. Söylemleriyle, projeleriyle dünyaya rol model olacak bir hale geldi. Umut ediyorum ki orada yaşayan Alevilerin, Dürzilerin ve demokratik güçlerin bir arada yaşayabileceği bir güç yaşanır” şeklinde konuştu.
“DEVLET YETKİLİLERİ TEK BİR SÖZ SÖYLEMEDİ”
Alevilere yapılan saldırılara karşı Türkiye’nin sessiz kaldığını belirten Fırat, “Colani’den bir demokrasi beklemek, taktığı kravat ile dünyaya bir güzellik, demokrasi getireceğine kesinlikle inanmıyoruz. Tek başına ülkenin yönetimine geçti. Oysa 8 maddelik bir anlaşma yapıldı. Herkesin dahil edildiği bir anlaşma oldu, umut ediyoruz ki bu maddeler bir karşılık bulsun, bu katliamlar son bulsun. Biz bundan önce dışişleri bakanlığından bu konuyu konuşmak amacıyla, katliamlarla ilgili randevu istedik, aradan yaklaşık 2 ay geçmesine rağmen geri dönüş olmadı, tek bir söz söylenmedi. Normalde ülkeyle ilgili bir sorun olduğunda bütün bakanlıklar, yetkililer söz söylerken bu konuyla ilgili tek bir söz söylenmedi. Sadece Ömer Çelik bu konuyla ilgili klasik de olsa bahsetmiştir. Bunlar yetersiz de olsa değerlidir. Colani ile bu meseleyi hızlı bir şekilde konuşmaları gerekiyor. Bu HTŞ mantığının, İŞİD mantığının, El Kaide mantığının bu coğrafyadan temizlenmesi gerekiyor” ifadesinde bulundu.
Fırat, Alevilerin yaşanan bu katliama karşı demokratik haklarını kullanarak tepkilerini dile getirmesi gerektiğine dikkat çekerek şunları söyledi:
“Her kesimin kardeşçe yaşayabileceği demokratik bir coğrafyanın yaşanabilmesi için koşulların yaratılması gerektiğine inanıyoruz. Ortadoğu’nun ve Türkiye’nin de içinde olduğu bir demokratik cumhuriyet kurulmasını temenni ediyoruz. Bununla ilgili ufukta bir şey görünmüyor gibi olsa da bütün Alevilerin, demokratların buna yönelik çalışmaları devam ediyor. Bundan bir ay önce yaratmış oldukları kamuoyunun tekrar yaratılacağına inanıyorum. İvedi bir şekilde Suriye’de yaşanan bu katliamı gündemleştirmemiz gerekiyor. Bunun için mecliste birçok defa dile getirdik, dile getirmeye de devam edeceğiz. Özellikle Türkiye’de dışişleri bakanın bu konuda baskı yapması gerektiğini söylüyoruz. Bu konuyu kendilerine söyletmemiz gerekiyor.”
PİRHA- Suriye’yi yöneten HTŞ’ye bağlı güçler, IŞİD ve SMO’lu çeteler Alevilerin yaşadığı bölgelerde soykırım saldırılarına devam ediyor. Son gelen görüntülerde Lazkiye ve Ceble’deki Alevi köyleri ve kasabalarına giden yolların kapatıldığı görüldü. Halk yeni bir katliamın yapılacağından endişe ediyor.
Suriye’yi yöneten HTŞ’ye bağlı güçler ile birlikte IŞİD ve Türkiye destekli SMO çetelerinin 6 Mart’tan bu yana Alevilere yönelik başlattığı soykırım saldırıları devam ediyor. Alevilerin yaşadığı bölgelerde kötü muamele, hakaret, darp, kaçırma ve infazlarla birlikte bir soykırım yaşanıyor.
ALEVİ KÖYLERİNE GİDEN YOLLAR KAPATILDI
Son çekilen fotoğraflarda HTŞ’nin Alevi köy ve kasabalarına açılan yolları iş makineleriyle yardımıyla kapattığı görülüyor. Yerel kaynakların aktardığı bilgilerde bütün Lazkiye ve Ceble’nin giriş ve çıkışları kapatılarak bölgeye yoğun bir HTŞ gücü sevk edildiği kaydedildi. Barikatların kurulduğu Tartus ve Dreykist’te kent girişlerinde ayrıca gece boyu kurşun ve ses topları duyulduğu ve tüm bu önlemlerin halk içerisinde yeni bir katliamın hazırlığı olabileceği endişesini oluşturduğuna dikkat çekiliyor.
100’ÜN ÜZERİNDE ALEVİ KADIN KAÇIRILDI
Lazkiye, Humus ve Tartus’ta Alevi nüfusun yoğun olduğu bölgelere düzenlediği soykırım saldırılarında yine çok sayıda kişi gözaltına alınmış durumda. Son bir haftalık saldırılarda ayrıca 100’ün üzerinde kadının çeteler tarafından kaçırıldığı biliniyor.
Akdeniz kıyısında Alevi nüfusun yoğun yaşadığı “sahil” denilen bölgede bulunan Tartus ve diğer bölgelerinden sanal medyaya düşen videolarda HTŞ güçlerinin Alevileri hakaretler eşliğinde gözaltına aldıkları, tekmeledikleri hatta infaz ettikleri görüldü.
CEBLE’YE ASKERİ YIĞINAK YAPILDI
Yine Alevilerin yoğun yaşadığı Ceble şehrinde sanal medyaya düşen görüntülerde yüzlerce ağır silahlı HTŞ’linin sokaklarda yürüyerek şehri kontrol altına almaya çalıştığı görülüyor. Yerel kaynaklar Alevilerin soykırım saldırılarına karşı bölgeden çıkmak istemesine engel olmak için şehrin her yerine barikatlar ve askeri kontrol noktaları kurulduğunu aktardı.
PİRHA- BM İnsan Hakları Ofisi, Lazkiye, Hama ve Tartus’ta yaptığı incelemeleri raporlaştırdı. Raporda, belgelenen vakaların çoğunun yargısız infaz olduğuna dikkat çekilerek, “Bu infazların Tartus, Lazkiye ve Hama vilayetlerinde mezhep temelli olarak gerçekleştirildiği anlaşılmaktadır. Kimliği belirsiz silahlı kişiler, bakanlık yetkililerinin güvenlik güçlerini desteklediği iddia edilen silahlı grupların üyeleri ve eski hükümetle bağlantılı unsurlar tarafından gerçekleştirildiği bildirilmektedir” denildi.
Suriye’nin kuzeybatısında bulunan Lazkiye, Dera, Humus ve Tartus’ta HTŞ’ye bağlı gruplar, IŞİD ve Türkiye’nin desteklediği SMO’nun, Alevileri hedef aldığı saldırılarda 3000’e yakın sivil katledildi. Çok sayıda kişi ise alıkonuldu veya yerlerinden edildi.
Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Ofisi, Lazkiye, Dera, Humus ve Tartus’ta HTŞ’ye bağlı gruplar, IŞİD ve Türkiye’nin desteklediği SMO’nun katliamına dair ilk raporunu paylaştı.
BM İnsan Hakları Ofisi şu ana kadar 111 sivilin öldürüldüğünü belgelediklerini, doğrulama süreci devam ettiğini ve öldürülen gerçek insan sayısının önemli ölçüde daha yüksek olduğuna inanıldığını aktardı.
Açıklanan raporda şu değerlendirmeler yer aldı:
“Belgelenen vakaların çoğu yargısız infazdır. Bu infazların Tartus, Lazkiye ve Hama vilayetlerinde mezhep temelli olarak gerçekleştirildiği anlaşılmaktadır – kimliği belirsiz silahlı kişiler, bakanlık yetkililerinin güvenlik güçlerini desteklediği iddia edilen silahlı grupların üyeleri ve eski hükümetle bağlantılı unsurlar tarafından gerçekleştirildiği bildirilmektedir.
Son derece rahatsız edici bazı vakalarda, kadınlar, çocuklar ve çatışmaya girmemiş bireyler de dahil olmak üzere tüm aileler öldürülmüş, özellikle Alevi şehir ve köyleri hedef alınmıştır. Ofisimiz tarafından toplanan birçok tanıklığa göre, failler evlere baskın düzenleyerek sakinlere Alevi mi yoksa Sünni mi olduklarını sorduktan sonra onları öldürmeye ya da bağışlamaya başladılar. Hayatta kalan bazı kişiler, birçok erkeğin ailelerinin önünde vurularak öldürüldüğünü anlattı.
6 ve 7 Mart tarihleri arasında, eski hükümetin güvenlik güçlerine bağlı olduğu bildirilen silahlı kişiler de Lazkiye, Tartus ve Baniyas’taki çeşitli hastanelere baskın düzenledi. Bu kişiler, geçici yönetimin güvenlik güçleri ve onlara bağlı silahlı gruplarla çatıştı. Bunun sonucunda aralarında hastalar, doktorlar ve tıp öğrencilerinin de bulunduğu onlarca sivilin hayatını kaybettiği ve hastanelerde hasar meydana geldiği bildirildi.
Son günlerde kaydedilen diğer ihlaller ve suiistimaller arasında, çoğunlukla sahadaki kaotik durumdan yararlandığı anlaşılan kimliği belirsiz kişiler tarafından evlerin ve dükkanların yaygın bir şekilde yağmalanması yer almaktadır. Çok sayıda sivil evlerini terk ederek kırsal bölgelere kaçarken, bir kısmının da bölgede Rus güçleri tarafından kontrol edilen bir hava üssüne sığındığı bildirildi. Bekçi yetkililer 10 Mart’ta kıyı bölgelerindeki güvenlik operasyonlarının sona erdiğini duyurdu. Ancak aralıklı çatışmalar rapor edilmeye devam etmektedir.
İhlal ve suiistimallere ilişkin belgelenmiş anlatım ve görüntülerimiz var. Ancak, çevrimiçi ve çevrimdışı olarak artan nefret söylemi ve bağlamından koparılmış görüntüler de dahil olmak üzere yanlış bilgilerin yaygın bir şekilde yayılması da halk arasındaki korkuyu daha da arttırarak gerilimi körükledi.
Nefret söylemi ve yanlış bilgilendirmedeki ciddi artışın, Suriye toplumundaki gerilimi daha da alevlendirme ve sosyal uyuma zarar verme riski taşımasından endişe duyuyoruz.”
BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri Volker Türk tüm bu suçlar için hesap verebilirlik çağrısında bulunmaktadır. Geçici yetkililer tarafından bağımsız bir soruşturma komitesinin kurulduğunun açıklanmasını memnuniyetle karşılayan Türk, yetkililere yürütülen soruşturmaların hızlı, kapsamlı, bağımsız ve tarafsız olmasını sağlamaları çağrısında bulunur. İhlallerden sorumlu olduğu tespit edilen herkes, mensubiyetlerine bakılmaksızın, uluslararası hukuk normları ve standartları doğrultusunda hesap vermelidir. Mağdurlar ve aileleri hakikat, adalet ve tazminat hakkına sahiptir.
Bu tür üzücü ihlal ve istismarların tekrarlanmaması için, silahlı grupların incelenmesi ve Suriye’nin askeri yapılarına entegre edilmesi sürecinin, ülkenin uluslararası insan hakları ve insani hukuk kapsamındaki yükümlülükleriyle uyumlu olması ve Suriye’de geçmişte veya yakın zamanda meydana gelen insan hakları ihlallerine karışan herkesin sorumluluğunun tam olarak ele alınması zorunludur.”
PİRHA-Suriye’de Alevilere yönelik saldırılara tepki gösteren Demokratik Alevi Derneği Eş Genel Başkanı Zeynel Kete, “Aleviler hiçbir şekilde HTŞ yönetimi kontrolü altında güvende değildir. Birey, toplum ve doğa HTŞ yönetiminde güvende değildir. Bunun esnetilecek ve yumuşatılacak hiçbir yanı yoktur” dedi.
Suriye’de Esad rejiminin yıkılmasıyla beraber yönetime geçen Hey’etu Tahrîri’ş-Şâm (HTŞ) şeriatçı örgüt, kısa bir süre içerisinde Alevilerin yaşadığı bölgelere saldırılar gerçekleştirdi. Alevi inancına sahip yurttaşlara işkence edilirken bazıları da vahşi bir şekilde öldürüldü.
Demokratik Alevi Derneği (DAD) Eş Genel Başkanı Zeynel Kete, Suriye’de Alevilere yönelik yapılan saldırıları değerlendirdi.
Aleviliğin tarihten bu yana kadar iktidarcı devlet anlayışını kabul eden bir anlayış olmadığının altını çizen Kete, “Komünal değerler içerisinde dar-didar olarak bir üst akla ihtiyaç duymadan sorunlarını kendi çözmüş, kendi toplumsal hafızasıyla, komünal değerlerle toplumunu bugüne kadar getirmiş, devletçi yapılara muhtaç etmemiştir” diyerek şeriatçı örgütlerin farklılıkları içselleştirmeyen, kadın özgürlükçü yapıya tahammül etmeyen, toplumsal ekolojik karşıtı, kendisi gibi düşünmeyen tek tipçi bir anlayışa sahiptir” dedi.
Kete, Suriye’de iktidarda olan HTŞ’ye dair de “Aleviler hiçbir şekilde HTŞ yönetimi kontrolü altında güvende değildir. Birey, toplum ve doğa HTŞ yönetiminde güvende değildir. Bunun esnetilecek ve yumuşatılacak hiçbir yanı yoktur” diye konuştu.
“100 YIL BOYUNCA ULUS DEVLETLER BÖLGEDE YAŞAYAN HALKLARA DERMAN OLAMADILAR”
Şeriatçı örgütlerin emperyalist devletler tarafından kurulduğunu ve desteklendiğine dikkat çeken Kete, bu tür örgütlerin ulus-devlet anlayışıyla hareket ettiğini belirterek şunları söyledi:
“Ortadoğu’da yaşananlar birer sonuç. Biz tarihsel perspektife baktığımızda üçe ayırıyoruz; geçmiş, gelecek ve an… An, geçmişin yükünü omuzlarında taşıyor. Bugün yaşamış olduğumuz kötü olayların hepsinin geneli geçmişte yaşanılanların birer sonucudur ve bunun sonucunda da an, kendini geleceğe taşır. 1’inci Dünya Savaşının sonucunda da Ortadoğu’da masa başında çizilen devletler vardır. 100 yıl boyunca Ortadoğu’da ve dünyanın birçok yerinde devletler kendini tekçilik üzerine inşa etmiş. Yani 100 yıl boyunca ulus devletler bu bölgelerde yaşayan halklara derman olamadılar. Aynı zamanda bu hegemonik güçler kendi elleriyle kurmuş oldukları ulus devletleri kendi sermaye birikimlerini, kendi önünde engel olacağını anladıkları anda bu devletlere yöneldiler. Bunlardan bir tanesi de Suriye’dir. Suriye coğrafyası bir çok inanç ve kimlikten oluşmuş bir şehirdir” Hegemonik güçler özellikle İŞİD üzerinden bunu yapmaya başladılar. Şimdi de HTŞ bu görevi yerine getiriyor.”
“SURİYE’DE CİDDİ BİR ALEVİ KATLİAMI SÜRECİ SÖZ KONUSUDUR”
Şeriatçı örgütlerin Alevilere saldırarak onları kendi kontrolleri altına almaya çalıştığını ifade eten Kete, “Alevilere yönelmesinin tarihsel arka planı vardır. Devletler kendileri için tehlike oluşturabilecek yaşam tarzlarını ilk olarak etkisiz hale getiriyorlar. Alevi süreği tarihten bu yana kadar iktidarcı, devlet anlayışını kabul eden bir anlayışta değildir. Komünal değerler içerisinde dar-didar olarak bir üst akla ihtiyaç duymadan sorunlarını kendi çözmüş, kendi toplumsal hafızasıyla, komünal değerlerle toplumunu bugüne kadar getirmiş, devletçi yapılara muhtaç etmemiştir. Bu devlet dışı oluşumların kontrol altına alınması gerekiyordu. Bu inanç devlet dışı kaldığı taktirde kültürel direniş damarı kendini yenileyecektir. Suriye’de Hey’etu Tahrîri’ş-Şâm (HTŞ), Alevilerin yoğun olarak yaşadığı Lazkiye’de katliamlar yapıyor. Onların zihinsel kodlarına göre, ‘Aleviler dinsizdir, katli vaciptir’ deniliyor. Suriye’de ciddi bir Alevi katliamı süreci söz konusudur” şeklinde konuştu.
“ESAD YÖNETİMİNDE ALEVİ BÜROKRAT YOKTU”
Beşar Esad’ın Alevi devleti başkanı olduğu propagandasının son zamanlarda bilinçli olarak yapıldığını vurgulayan Kete, “Türkiye’de AKP’de ve bu tekçi zihniyeti savunanlar da oradaki yönetimle ilişkilerini geliştirirken Suriye’ye bir Alevi devleti gibi baktılar. Esad yönetimi hiçbir zaman Alevi devleti olmamıştır. Bürokraside Alevi yönetici yoktu, buna rağmen orada bir Alevi katliamını meşrulaştırmak için Suriye’ye bir ‘Alevi devletidir’ diyerek katliama giriştiler. Şimdi Beşar Esad yok, eğer Esad yoksa bu kadar katliamın nedeni niye? Mesele Esad’tan ziyade Alevilere karşı gelişmiş bir katliam fikri bilinçaltında yatıyor. Aleviler hiçbir şekilde HTŞ yönetimi kontrolü altında güvende değildir. Birey, toplum ve doğa HTŞ yönetiminde güvende değildir” şeklinde ifade etti.
“DÜNYA VE TÜRKİYE SURİYE’DEKİ ALEVİ KATLİAMINA KARŞI DERİN BİR SESSİZLİK İÇERİSİNDE”
Arap Alevilerinin kendilerini saldırılara karşı koymada yeterli olmadığını, dünyadan ve Türkiye’den desteklenmesi gerektiğinin altını çizen Kete, şunları dile getirdi:
“Arap Alevilerinde ciddi bir sessizlik vardır. Tarihsel olarak da zorlu travmalarla karşı karşıya kalmışlardır. Nusayriye Dağları eteklerinde yüzlerce yıl baskılardan kaçarak o coğrafyada kendi yaşamlarını devam etmeyle uğraşmışlardır. Tarihsel arka planlarında devletçi yapılarla karşı karşıya gelip bir savunma oluşturma, direniş oluşturma kültürü olsa da bile bu kültür bugün kendini koruyabilecek çerçevede güçlü bir kültüre sahip değil. Dünya’da ve Türkiye’de, Suriye’deki Alevilere yapılan saldırılara karşı derin bir sessizlik hakim. Bu sorun sadece Alevi sorunu değil; Türkiye’de emek ve demokrasi mücadelesi veren sol sosyalist güçler başta olmak üzere üçüncü alanı oluşturan bütün toplumsal kesimlerin çok yoğun olarak bu katliamı etkinlikleriyle, panelleriyle, sınırda nöbet tutarak, perşembe günleri çerağ uyandırarak tepki göstermesi gerekiyor.”
“ALEVİLER İKRAR VE RIZALIĞI ESAS ALAN BİR TOPLUMDUR”
Kete, Alevi toplumunun tekçi anlayışa karşı komünal yaşamı esas aldığını belirterek, “Alevi sürekleri hangi coğrafyada yaşarsa yaşasın hiçbir zaman iktidarcı, tekçi, devletçi zihniyetle uyum sağlamamıştır. Alevi inancı beslenmiş olduğu kaynaklar itibariyle güçlü bir Aryenik direnişe sahiptir. Bu direniş hala devriye halinde mücadele kültürü vardır. Aleviler ikrar ve rızayı esas alan bir toplumdur ve komünal yaşamı ele alıyor. İkrar vermek politik tutumlarını belirliyor” ifadesinde bulundu.
“ROJAVA MODELİ ALEVİ İNANCIYLA ÖRTÜŞEN BİR PERSPEKTİFE SAHİPTİR”
Kuzey Suriye’de ortaya koyulan demokratik modelin Alevi inancıyla örtüştüğüne dikkat çeken Kete, demokratik, komünal yaşamın emperyalist güçlerin işine gelmediğini söyledi. Kete, etnik kimlik ve inançtaki toplumların yaşam reçetesinin bu demokratik modernite ile aşılacağını ifade ederek, şunları söyledi:
“Ortadoğu’da kapitalist güçlerin bir korkusu vardır. Ortadoğu’da bütün bu saydığımız, demokratik moderniteyi oluşturan, üçüncü alanı oluşturan devlet dışı kalan toplumların bir araya gelmesi Rojava tarzı bir model oluşturur. Alevi toplumu tek olan bir zihniyeti kabul etmiyor, bir olmayı kabul ediyor. Kısacası cem erkanı, kırklar meclisi, rıza şehri bugün Rojava’da politik bir perspektifle bir dünya nizamı haline gelmiştir. Bundan dolayıdır ki bölgedeki ve dünyadaki güçlerin hedefi haline gelecektir. Bu güçler aynı zamanda komin gücünü, direniş gücünü en fazla kendi içinde barındıran güçlerdir. Bundan dolayı Rojava modeli Alevi inancıyla örtüşen bir perspektife sahiptir. Bundan dolayıdır ki bütün tekçi zihniyetler, ulus devletçi anlayışında direnen bütün yapılar Rojava’daki direnişe düşmandır.”
PİRHA – 10 Ekim Barış Derneği, Atatürk Havalimanı Katliamı sanıklarının tahliye edilmesine tepki gösterdi. IŞİD’liler hakkında verilen kararın tam da Atatürk Havalimanı Katliamı ile Maraş Katliamı’nın yıldönümüne denk getirildiğini belirten dernek “Bu karar, katliamcı zihniyetlerin devam etmesinin önünü açmaktadır” ifadesini kullandı.
10 Ekim Barış Derneği, Atatürk Havalimanı Katliamı ile Maraş Katliamı’nın yıldönümü sebebiyle yazılı açıklama yaptı.
“Adalet için kaç kişinin daha katledilmesi lazım?” sorusunu gündeme getiren 10 Ekim Barış Derneği, Atatürk Havalimanı katliamcılarının tahliye edilmesi kararını da kınadı.
“YARGI, ADALETTEN UZAKTA”
10 Ekim Barış Derneği tarafından yapılan açıklamada, IŞİD’lilerin insanlık suçu işlediklerine vurgu yapılarak şu ifadelere yer verildi:
“Adalet için kaç kişinin daha katledilmesi lazım?
Bugün 19 Aralık. Maraş Katliamı’nın başladığı gün. Diğer katliamlarda olduğu gibi, katliamı planlayanların, gerçekleştirenlerin adı, sanı, yeri, yurdu belli iken hiçbir kovuşturmaya tabii tutulmadılar, ceza almadılar. Türkiye yargısı tam da Maraş Katliamı’nın 46. Yıldönümünde Atatürk Havalimanını basıp 45 kişiyi katleden IŞİD’lileri ‘verilen cezaların hakkaniyete uygun ve adil olmadığı’ gerekçesiyle, hatta neredeyse masum ilan ederek tahliye etti. 10 Ekim 2015’de Ankara Gar önünde 104 canını kaybetmiş, fiziken ve ruhen yaralanmış bir aile olarak, 10 Ekim Barış Derneği olarak soruyoruz: IŞİD’lilerin katliamcı ve katil olduğunun, insanlık düşmanı olduğunun yargı tarafından anlaşılması için daha kaç katliam olması gerekiyor? Kaç kişinin daha ölmesi gerekiyor?
Bu katliamların yargı sürecinde devletin bu katliamlardan önceden haberi olduğu, hiçbir önlem almadığı, katliam için IŞİD’lilerin adeta sırtının sıvazlandığı, yol verildiği ortaya çıkmışken hala neyin kanıtı bekleniyor? ‘Hakkaniyet ve adil olma’ niye IŞİD’lilere tanınan bir ayrıcalığa dönüşüyor? Bu sorular çoğaltılabilir ve aslında bu soruların cevabını hepimiz biliyoruz.
CEZASIZLIK POLİTİKASI
Bir yargı kuralı haline gelen cezasızlık politikasının göstergesi olması yanında katliamcı zihniyetin devam ettiğinin göstergesi olması yanı sıra, IŞİD’in içinden çıkan HTŞ’nin Suriye’de iktidarı ele geçirmesi ile de ilintili olup olmadığı sorusu biz ailelerin ve kamuoyunun aklına gelmektedir. Yargının adaletten ne kadar uzak olduğu bu kararla bir kez daha ortaya çıkmıştır. Bu karar, katliamcı zihniyetlerin devam etmesinin önünü açmaktadır. Bu karar, katliamların hala devam ettiğine işaret etmektedir. Eğer bir nokta kadar dahi adalet duygusu, insanlık duygusu kaldıysa, bu karardan derhal vazgeçilmelidir. Yoksa tamir edilemez bir yaranın daha açılacağı kesindir. Biz derneğimiz ve 10 Ekim Ailesi olarak bu yaranın açılmaması için, adalet için, barış için, mücadeleye devam edeceğiz.”