Etiket: kızılbaş

  • Kadınlar, Garip Dede Dergahında buluştu: Onurlu bir barış için mücadeleye omuz verin!-VİDEO

    Kadınlar, Garip Dede Dergahında buluştu: Onurlu bir barış için mücadeleye omuz verin!-VİDEO

    PİRHA- Yüzlerce Alevi yurttaş, Türkiye Alevi Federasyonu öncülüğünde “Alevi kadınlar konuşuyor” isimli buluşmada bir araya geldi. Çerağ Kadınları adına konuşan Aylin Fırat, “Kadını susturmak, aslında Hakk’ın sesini susturmaktır. Kirli ve bataklığın içinde fışkıran nilüfer çiçeği gibi, baskıya rağmen açan umut gibi, biz de varlığımızı sürdürmek ve özgürlüğümüzü büyütmek için direneceğiz” ifadelerine yer verdi.

    İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen Hacı Bektaş Buluşması kapsamında “Alevi kadınlar konuşuyor” başlıklı serbest kürsü kuruldu.

    Garip Dede Dergahının bahçesinde yapılan programa yüzlerce yurttaş katıldı.

    “KADIN ÖZGÜRLÜĞÜ HAKİKATİN MERKEZİNDEDİR”

    Buluşmada ilk olarak Çerağ Kadınları adına Aylin Fırat konuştu. Alevi toplumunda kadın ve erkeğin eşit olduğunu vurgulayan Fırat, şu konuşmayı yaptı:

    “Bu eşitlik, yalnızca sözde değil; cem meydanında, yaşamın paylaşımında, yolun hakikatinde kökleşmiş bir ilkedir. Bu yüzden kadın özgürlüğünü büyütmek, Alevi inancının özünü yaşatmaktır. Kadının susmadığı, geri çekilmediği, iradesini saklamadığı bir toplum; hakikatin de en berrak haliyle görünür olduğu toplumdur.

    Bugün, doğru yaşamın bilgisini ararken; kapanmalara, baskılara, inkârlara karşı buluşmaların dayanışmanın ve eşitlik yolunun yöntemlerini üretmeye devam ediyoruz. İflas eden ataerkil ve otoriter yönetimlerin karşısında kadın özgürlükçü muhalefetlerini ve hakikat yolunun ışığında şekillenen alternatifleri sizlerle tartışmanın gururunu yaşıyoruz ve sizlerle gurur duyuyoruz!

    Biz Çerağ Kadınları olarak; kadının; ekonomik, sosyal ve kültürel olarak güçlenmesini sağlamak, aynı zamanda inanç temelli bir dayanışma ve örgütlenmiş bir bilinç oluşturmayı hedefledik.

    “NEREDE NEFES ALSAK BASKININ GÖLGESİ ORADA DOLAŞTI”

    Biz kadınlar hep bir savaşın içinde bulduk kendimizi ve her türlü kirli savaşa karşı hakikatin, inancın ve özgürlüğün mücadelesini verdik. Nerede nefes alsak zülüm ve baskının gölgesi orada dolaştı ve doğanın dengesini bozmak isteyenler önce kadının özgürlüğünü yok etmeye çalıştılar. Oysa biz Alevi kadınlar biliriz ki her varlık Hak’tandır. Kayada da can vardır, suda da, insanda da. Yaşamın her parçası kutsaldır ve korunmayı hak eder. Kadının özgürlüğü de bu hakikatin merkezindedir. Kadın olmadan cem olmaz, eşitlik olmadan yol olmaz. Kadını susturmak, aslında Hakk’ın sesini susturmaktır. Bugün bizler, kendimizi savunarak yaşamı savunuyoruz. Çünkü yaşam, ortak bir ışık, bir can birliği, bir Hak nefesidir. Bu nefesle örgütleniyor, kadının eşitliğiyle büyüyen bu yol, hakikatin en berrak halidir. Kirli ve bataklığın içinde fışkıran nilüfer çiçeği gibi, baskıya rağmen açan umut gibi, biz de varlığımızı sürdürmek ve özgürlüğümüzü büyütmek için direneceğiz. Çünkü biliyoruz, kadının özgürlüğü olmadan toplumsal özgürlük olmaz. Yaşamı savunmak, Hakk’ı savunmaktır diyor, sevgilerimizi sunuyorum.”

    “BARIŞ SAĞLANACAKSA, BİZ KADINLARIN BU DEVLETTEN ALACAĞI VAR”

    Bahçelievler Cemevi Yönetim Kurulu Üyesi ve Bahçelievler Hacı Bektaş Veli Derneği Başkanvekili Nermin Yener de konuşma yapan bir diğer isim oldu. Yener, kadınların maruz kaldığı ayrımcılığa dikkat çekerek şunları söyledi:

    “Bugün öteki olmak nedir, ötekinin ötekisi olmak nedir? Daha da ötesi nedir? Kısaca buna değineceğim. ‘3 K’ diyorum. Öteki, ötekinin ötekisi, daha da ötekisi!

    1 K Kadın, öteki!

    2 K Kızılbaş Kadın ötekinin ötekisi

    3 K Kızılbaş Kürt Kadın ötekinin ötekisinden de öte!

    Siyasiler, sosyal bilimciler, antropologlar ve sosyologlar size bir yeni araştırma konusu sunuyoruz! 3 K’yı akademik bir çalışma olarak ele alabilirsiniz! Kadın canlar, ötekiyiz kadın olduğumuz için. Sistemin, düzenin ve içine sığdırılmaya çalışıldığımız hakim inancın ötekisiyiz. Doğurmakla kutsanıp, edeple sınananlardanız. Kadınsanız ötekisiniz. Alevi de olsanız, Sünni de olsanız, Hristiyan da olsanız, Musevi de olsanız, inançsız da olsanız ötekisiniz. Kadını yaşamın tüm alanında eşit kılmayan her ülkede ötekiyiz.

    Örneğin bu coğrafyada kadına verilmiş olan seçme ve seçilme hakkı, 21. Yüzyılda bile kadına bahşedilmiş bir ayrıcalık gibi kutlanıyor. Bu da sistemin kadına yaşattığı zulmü perdeliyor. Bugün ülkemizde demokrasi tam anlamıyla tesis edilecek ve tüm toplumsal kesimlerle barış sağlanacaksa, biz kadınların bu devletten alacağı var. Kadınlar muhatap alınmak istiyor!”

    “KURUMLARIMIZDAKİ KADIN TEMSİLİYETİ NEDEN BU KADAR AZ?”

    Nermin Yener, Alevi kurumlarındaki kadın temsiliyetine de dikkat çekerek şöyle devam etti:

    “Kızılbaş kadınlar mı? İnancımızda can var değil mi? Bugün burada çok sayıda cemevi başkanımız, kurum yöneticilerimiz var. Sormak isterim; sahi kadınlar Alevi toplumunda gerek kurumlarımızda gerekse sosyal alanda yeteri kadar temsiliyet ve rol alabiliyorlar mı? Yolumuz kadıncılsa, kurumlarımızdaki temsiliyet düzeyi neden bu kadar az sayıda? Cemevlerimizin yönetimleri kadınların da fikri katkısıyla mı yönetiliyor? Yoksa kadınların rolü mutfakta aş pişirmekten mi ibaret? Çuvaldızı önce kendimize batıracağız. Alevi toplumu gerçekten en aydın, en ilerici ve eşitlikçi toplum mu? Kadının evdeki yeri, çalışabilme özgürlüğü ve şiddetle karşı karşıya kalma oranı Alevilerde ne düzeyde farkında mıyız?

    Kadınların alacağı var demiştik bu sistemden… Peki Kızılbaş kadın kimliğiyle bakacak olursak. Bu sistemin neresindeyiz? Hem kadın olarak ötekiyken, hem Kızılbaş olarak ötekinin ötekisi değil miyiz? O halde şunu diyebilir miyiz; birileri barış diyor, eşitlik diyor… Kızılbaş kadınların hem kadın olarak hem de yüzyıllardır zulme uğramış bir inancın taşıyıcıları olarak da alacağı yok mudur?

    Gelgelelim değerli canlar, ötekinin ötekisinden daha da öteki olana. Kadın, Kızılbaş Kadın, Kürt Kızılbaş Kadın! Kimliklerin kesişim noktalarında katman katman bir dışlanma hali var. Feminist kuramda bunun bir tabiri var canlar; adı kesişimsellik! Kürt Kızılbaş Kadın öteki olmanın yükünü en ağır biçimde deneyimleyendir. Gerek kadın kimliğiyle patriyarkanın baskısına, gerek Kızılbaş kimliğiyle inanç ayrımcılığına gerekse Kürt kimliğiyle dilinin ve kültürünün yok sayılmasına maruz kalıyor. Diyeceğimiz odur ki; toplumsal eşitlik politikalarının yalnızca tek bir kimlik kategorisine odaklanmaması; aksine, toplumsal cinsiyet, inanç ve etnisitenin kesiştiği alanlarda üretilen eşitsizlikleri bütüncül biçimde ele almamız gerekiyor. Türkiye’de kadın kimliğinin ötekileştirilmesi, Kızılbaş kadın kimliğinin çifte ötekileştirilmesi ve Kürt Kızılbaş kadın kimliğinin üçlü ötekileştirilmesi önümüzde duran katmanlı bir sorundur ve barışacaksanız; Alevi kadınların bunların üzerine kuracağı sözler vardır.

    Kadın canlar, erkek canlar, pirler, analar, yarenler, yoldaşlar, kadın mücadelesine omuz verin, Kızılbaş kadın mücadelesine omuz verin, Kürt Kızılbaş kadın mücadelesine omuz verin. Onurlu bir barış, eşit temsiliyet, cinayet ve sömürüden arınmış özgür bir kadın kimliği için mücadeleye omuz verin.”

    PİRHA/İSTANBUL

  • DEM Parti: Koçgiri’de katledilen binlerce Alevi Kürt’ü saygı ve minnetle anıyoruz!

    DEM Parti: Koçgiri’de katledilen binlerce Alevi Kürt’ü saygı ve minnetle anıyoruz!

    PİRHA – DEM Parti, Halklar ve İnançlar Komisyonu’ndan sorumlu Eş Genel Başkan Yardımcısı Yüksel Mutlu, Koçgiri Katliamında yaşamını yitirenleri andı. Mutlu, açıklamasında “Koçgiri Katliamı, sadece bir bölgenin değil, adaletsizliğe ve zulme direnen herkesin hafızasında tazeliğini koruyor” ifadelerine yer verdi.

    Koçgiri Katliamının üzerinden 104 yıl geçti. 6 Mart 1921’de başlayan katliam, üç aydan fazla sürmüş, Topal Osman başta olmak üzere çok sayıda çete mensubu, Koçgiri’de binlerce Kızılbaş Kürdü katletmişti.

    “HAKİKAT MÜCADELESİNİ SÜRDÜRMEKTE KARARLIYIZ”

    DEM Parti Halklar ve İnançlar Komisyonu’ndan sorumlu Eş Genel Başkan Yardımcısı Yüksel Mutlu, katliamın yıldönümünde yazılı açıklama paylaştı.

    “Koçgiri Katliamında yitirdiklerimizi saygı ve minnetle anıyoruz” başlıklı yazıda şu ifadelere yer verildi:

    “104 yıl önce, 1921 yılında Koçgiri’de katledilen binlerce Alevi Kürt’ü saygı ve minnetle anıyoruz. Kadın, çocuk, yaşlı demeden gerçekleştirilen bu katliamda ve devam eden katliamlarda yitirdiklerimiz, halklarımıza barışı ve demokrasiyi kazandırmanın vesilesidir.

    Koçgiri Katliamı, sadece bir bölgenin değil, adaletsizliğe ve zulme direnen herkesin hafızasında tazeliğini koruyor. Koçgiri’de yaşananlar, daha sonrasında Dersim, Maraş, Sivas ve Çorum’da yaşananların ve günümüze kadar uzanan daha birçok acının yankısını taşıyor. Tarihsel hafızamızı diri tutarak adalet ve hakikat mücadelesini sürdürmekte kararlıyız.

    Koçgiri direnişinin sembol isimleri Zarife ve Alîşêr başta olmak üzere, katliamda yaşamını yitiren tüm canları saygıyla anıyoruz. Zulme karşı demokratik mücadelemizi sürdürürken, halklarımızın eşitlik, adalet ve özgürlük taleplerini ‘Barış ve Demokratik Toplum’ hedefiyle taçlandıracağız.”

    PİRHA/ANKARA

  • Mersin Cemevi’nde Hızır sohbeti yapıldı – VİDEO

    Mersin Cemevi’nde Hızır sohbeti yapıldı – VİDEO

    PİRHA – Mersin Cemevi’nde yapılan Hızır sohbetinde konuşan Ana Aysel Kılavuz Hızır’ın “Hakk’ın kendisi” olarak da anıldığını ifade etti. Kılavuz, Hızır’ın kurtarıcı ve yardımsever yönüne de değinerek “Hızır, bazen fakir bir kimse, bazen yol arayan biri, bazen de aksakallı bir derviş kılığında görünebilir” diye konuştu.

    Hızır ayının başlamasıyla birlikte Mersin’deki Aleviler de Hızır sohbetinde buluştu. Mersin Cemevi’nde düzenlenen program, Erdoğan Sevin Dedenin okuduğu gülbeng ile başladı.

    Ana Aysel Kılavuz ise Hızır Ayı’nın önemine ilişkin konuşma yaptı. Aysel Kılavuz, Hızır Ayı’nda tutulan oruçların son gününde, Kızılbaş cemlerinin en büyüğü olan Hızır Ceminin icra edildiğini söyledi. Kılavuz, Hızır Cemi’nin, “hem derin bir manevi ritüel hem de toplumsal meselelerin değerlendirildiği bir erkân” olduğunun altını çizdi. Ana Aysel Kılavuz, Hızır Ceminin, hukuki ve toplumsal sorunlara da çözüm getirme işlevi gördüğünü ifade etti.

    “XIZIR TODE BO”

    Ana Aysel Kılavuz, konuşmasında Hızır Ayı’nda yapılan ritüelleri de anlatarak şu konuşmayı gerçekleştirdi:

    “Kızılbaş inancında Hızır’ın ismine; ziyaretgâhlarda, dağlarda, göllerde, sularda ve gündelik yaşamın pek çok alanında rastlanır. Bu isim dualarda sıkça geçer:

    ‘Hızır yardımcın olsun.’

    ‘Hızır seni darda bırakmasın.’ (Xızır tu tengiyede meverdo)

    ‘Hızır yoldaşın olsun.’ (Xızır tode bo)

    ‘Hızır kılavuzun olsun.’ (Xızır qılavuzu tu bo)

    ‘Hızır elinden tutsun.’ (Xızır destu tora peciyo)

    Çaresiz kalınan her durumda, ‘Ya boz atlı Hızır, sen yetiş!’ şeklindeki dua, Hızır’ın kurtarıcı ve yardımsever yönüne işaret eder. Bu söz, zorda olana yardımın tez zamanda gelmesi için yakarıştır.

    Kızılbaşlarda ocak kutsaldır. Akşam yatmadan önce, ocakta köz halinde duran ateşin üzerine bir avuç un serpilir; ocağın sönmemesi, bolluk ve bereketin daim olması dilenir. Ahıra bırakılan bir avuç buğdayla hayvanların çoğalması, ev içine serpilen suyla da aile düzeninin ve sağlığın korunması niyet edilir.

    Gençler, Hızır Ayı’nın son gecesi ateşte kavurdukları ‘kavut’u yiyerek uyurlar. Rüyalarında kendilerine su ikram eden kişinin kısmetleri olduğuna inanırlar. Bu gelenek de Hızır’ın dilek ve murat kapısı sayıldığının bir göstergesidir.

    Kızılbaş inancında Hızır, bazen fakir bir kimse, bazen yol arayan biri, bazen de aksakallı bir derviş kılığında görünebilir. Sokakta, yolda veya kapıya gelen bir ihtiyaç sahibi olarak karşımıza çıkarak, paylaşımcılık ve merhamet duygularımızı sınar. Onu tanıyamazsak, aslında yardıma gelmiş Hızır’ı geri çevirmiş oluruz. Bu nedenle Kızılbaş inancında, yoksulu ve düşkünü geri çevirmemek manevi bir sorumluluk olarak büyük önem taşır.”

    “HIZIR, HAK İLE ÖZDEŞLEŞTİRİLEN KUTSAL BİR SİMGEDİR”

    Ana Aysel Kılavuz, özellikle Kızılbaş geleneğinde, doğanın kutsallığına büyük önem verildiğini de vurguladı. Ana Kılavuz, konuşmasına şu cümlelerle devam etti:

    “ ‘Hak, insanda ve doğada tecelli eder’ inancı, bu anlayışın özünü oluşturur. Yani, yaradılan her şeyin içinde ilahi bir cevher (Hak) bulunduğu düşünülür. Bu bakış açısı, ağaçtan dağa, taşa, suya kadar her varlığa saygı gösterilmesi gerektiği fikrini doğurur.

    Geleneksel Kızılbaş Alevi yaşam tarzı incelendiğinde, özellikle köy kültürü içinde doğayla iç içe yaşamak zaten hayatın doğal bir parçasıdır. Toprak, sadece ekmek yetiştirilen bir alan değil; ‘ana’ olarak da görülür. Hacı Bektaş-ı Veli’nin ‘Kadınlarınızı okutunuz’ sözünün yanı sıra, ‘Toprak Ana’ yaklaşımıyla da doğa, her zaman hayatın ve inancın temel unsuru kabul edilir.

    Cem ayinlerinde ve semahlarda da doğaya duyulan bu saygı ve evrenle bütünlük teması hissedilir. Mesela semah dönerken, insanın hem kendi iç yolculuğuna çıkması hem de evrendeki döngüye uyum sağlaması vardır. Tıpkı doğanın kendi döngüleri gibi, insan da bir döngünün parçasıdır.

    Kızılbaş Aleviliğinde doğayı Hak’tan ayrı düşünmeme ve onu korumayı ahlaki bir sorumluluk olarak görme anlayışı vardır. Toplumu ve doğayı bütüncül bir canlı organizma olarak görmek, hem inançta hem de çevreci bir felsefedir. Alevilik’teki ‘birlik ve dirlik’ kavramını çevre korumayla ilgili farkındalığa uyarladığımızda, doğayla barışık yaşamak ve geleceği düşünerek hareket etmektir.

    Kızılbaş inancında Hızır, Hak ile özdeşleştirilen, ‘Hak’ın yeryüzündeki fiziksel bedeni’ olarak görülen kutsal bir simgedir. Zaman içinde başka anlatılarda ‘boz bir ata binen, bir ayağı burada diğeri başka yerde olan’ veya farklı kimlik ve kişiliklere bürünen bir figür olarak betimlense de, Kızılbaş inancına göre O dar kalıplara sığmaz. Her daim darda, zorda kalanın umudu ve özleminin adıdır; yeter ki yürekten çağır. Ateşten atına biner ve fakirin, fukaranın, çaresiz kalanın yanında hazır bulunur. Kızılbaşlarda Hızır, Hakk’ın kendisi olarak da anılır.

    Bir Ocakzade ve yol talibi olarak tüm Canlara seslenmek isterim:

    Her inanç, kendi öz değerleri içinde var olur ve yaşar. Hızır, bugüne dek olduğu gibi bundan sonra da darda, zorda olanın yardımcısı olsun. ‘Ya Hızır’ niyazımızla birlik ve beraberliğimiz barışa vesile olsun.”

    Konuşmalar ardından semahlar dönüldü ve sonrasında çerağlar sırlandı.

    PİRHA/MERSİN

  • Ali Adil Atalay: ‘Alevilere selam verilmez’ denilen yıllarda yayıncılığa başladım-VİDEO

    Ali Adil Atalay: ‘Alevilere selam verilmez’ denilen yıllarda yayıncılığa başladım-VİDEO

    PİRHA – Can Yayınları’nın kurucularından Ali Adil Atalay, yazım dünyasında nasıl yer aldıklarını PİRHA’ya anlattı. Atalay, ‘Alevilere selam verilmez, kestiği yenilmez, ana bacı bilmez, mum söndürürler’ denirdi. ‘Ben bu kutuyu açmalıyım’ dedim ve yola çıktım” diyerek 53 yıllık mücadelesini aktardı.

    Can Yayınları’nın kurucularından Ali Adil Atalay ile Alevi yayıncılığının dününü ve bugününü konuştuk. Fatih ilçesindeki tarihi Milas Han içerisinde yer alan Can Yayınları da bir çok yayınevi gibi dar bir mekanda, binlerce kitaba ev sahipliğini yapıyor.

    1972 yılında kurulan Can Yayınları, özellikle Aleviliğe dair yayınları ile yazım dünyasında öne çıkıyor.

    Ali Adil Atalay, yayıncılık alanında imza attığı birçok başarıya ek olarak Hacı Bektaş Veli Anma Törenleri’nin yapıldığı 16 Ağustos 2024’te Yaşayan İnsan Hazinesi Hizmet Ödülüne de layık görüldü. Şiir ve tarih içerikli elliden fazla kitap kaleme alan ‘Vaktidolu’ mahlası ile bilinen Ali Adil Atalay ile mütevazi ofisinde bir araya geldik.

    Çalışma masasının başında asılı duran paslı ve bir hayli eski olan makası işaret ederek hayat hikayesini anlatmaya başlayan Atalay, “1934 yılında Erzincan’ın Kemaliye ilçesi Bizmişen köyünde, bir ahırda doğdum. Annem göbek bağımı ne ile keseceğini şaşırmış olmalı ki orada bulduğu hayvanların yelesini kırptıkları paslı makasla göbeğimi kesti. 2 yaşında da yetim kaldım. 91 yıldır bu makas da benim elimde” diyerek hayata geliş hikayesini özetledi.

    “ALEVİLER, ALEVİ OLDUKLARINI SAKLIYORDU”

    Ali Adil Atalay, yetim kaldıktan sonra dedesinin yanında büyüdüğünü belirtti. “Cemlerde dedemin dizinde oturdum hep. 1955 yılına kadar da köyümde kaldım” diyen Atalay, Yaşamının sonraki dönemine dair şöyle devam etti:

    “7 yaşında aşık olmuştum. Elim kalem tutar tutmaz şiir yazmaya başladım. İlk yazdığım şiirlerden birisini bir köylüme okumuştum ve sonrasında beni aforoz etti; kara sevdaya düştüğümü söylemişti. Neyse eşimle evlendiğim vakit o şiirleri yaktık.

    Gençken çok kitap okurdum. Çocukken adeta kendimi bir deryanın içerisinde bulmuştum. Divriği’de yaşayan ablamın yanına gitmiştim. O zamanlar eniştemde Fuzuli’nin ‘Saadete ermişlerin bahçesi’ adlı kitabını gördüm ve ‘bana satacaksın’ dedim. Kitabın Kazım Çavuş’a ait olduğunu söyledi. Koşarak hemen onun yanına gittim. 12 kuruşa satın aldım o kitabı ve gelip enişteme gösterdim. ‘Satacağını bilsem öküzün tekini verirdim’ demişti. Bu eniştem zaman oldu İstanbul’a gelip para kazandı fakat gidip de bir yayınevinden ‘Bektaşiliğin iç yüzü var mı?’ diye soramadı. Aleviler, Alevi olduklarını saklıyordu.”

    CAN YAYINLARI’NA EVRİLEN SÜREÇ!

    Dede ve babasının dedelik yapmadığını, ancak kendisinin 1985 yılına kadar hizmet yürüttüğünü söyleyen Ali Adil Atalay “Fakat hiç ‘dedeyim” demedim” diye de ekledi. Ağuiçen Ocağına mensup olduğunu söyleyen Atalay, İstanbul’da ilk olarak nakliyecilik yaptığını, aynı yıllarda ‘Gerçekler’ adlı gazetede köşe yazarlığı yürüttüğünü de anlattı. Atalay, yayınevi açma sürecine dair şunları aktardı:

    “1970 yılında gazetede ‘Canlar’ köşesini yazıyordum. Bu münasebetle Can Yayınları’nı 1972’de kurdum. Yayınevini kurmadan kısa bir süre önce Kemaliye’ye gittim. Ezanın Türkçe okunduğu dönemlerdi. Tanıdığım birisini gittiğim bir ortamda sordum. Yaşlıca birisi ‘Kafir Kızılbaş, bugün günlerden nedir?’ diye sordu. ‘Cuma’ dedim. O da ‘Aradığın kişi camidedir’ dedi. Biraz büyük olsaydım ‘Evet ben Kızılbaşım, sen de Yezit’sin. Peki sen neden camide değilsin?’ diyebilirdim. Bu olay çok ağrıma gitmişti, 3 saatlik yol boyunca ağlamıştım.

    Bu yaşıma kadar zalimlere bile beddua etmedim. ‘Alevilere selam verilmez, kestiği yenilmez, ana bacı bilmez, mum söndürürler’ denirdi. Ben o yıllarda ‘Mum Söndü’ piyesine de gitmiştim. Eğer ben para için bu işe başlamış olsaydım ‘Biz mum söndürürüz’ diye bir kitap yazardım ve binlerce satardım. ‘Ben bu kutuyu açmalıyım’ dedim!

    Gazete köşesinde Ehlibeyt’i, Kerbela şiirlerini yazdığım için Gümüşhacı Köyü’nden her gün mektup alıyordum. Ayrıca 1968 yılında Karaca Ahmet Sultan Derneği’ni kurdum. 1985 yılına kadar da oranın yönetiminde yer aldım. Sonrasında ise Alevi-Bektaşi Eğitim ve Kültür Vakfı kuruculuğu ve başkanlığını yaptım. Dedem ‘Çalışmak en büyük ibadettir’ demişti, bende halen çalışıyorum. Ankara’da Gençlik Parkı’nda güvercinin ağzından bir şans kağıdı çekmiştim. Tevfik Fikret’in ‘Yükselmeli, dokunmalı alnın semalara / Uğraş, didin, düşün, ara, bul, koş atıl bağır / Durmak zamanı geçti, çalışmak zamanıdır’ şiirini muska gibi cebime koydum.”

    “MUM NASIL SÖNÜYOR ÖĞRENECEKLERDİ!”

    Ali Adil Atalay, 1997 yılına kadar Can Yayınları’na çok büyük bir ilginin olduğunu söyledi. Okur oranının o dönem daha yoğun olduğuna işaret eden Atalay, şöyle devam etti:

    “Adeta kitap yetiştiremiyordum. 25 kitabı bir set yaparak satıyordum. Eşim ve oğlum, bir günde 300 set hazırlamaya yetişemiyordu. İzmit’ten 3 tır kağıt getirtiyordum. Ancak gün geldi bir günde 750 set, 17800 kitap dolandırıldım. Ancak hiç üzülmedim. ‘O kitaplar okunacak, mum nasıl sönüyor, selam neden verilmiyor, kestiği neden yenilmiyor bunları öğrenecekler’ dedim.

    İlimdir başımızın tacı. Bir uçağı yapıp gökyüzünde uçurmak, Aya gitmek de benim nazarımda bir keramettir. ‘Benim dedem uçtu’ diyenlerden değilim. Alevilik için çok uğraştım. Sokaklarda dahi Aleviliğe dair konuşurdum, bana ‘Kafir Kızılbaş’ derlerdi, ben de onlara ‘Yezit oğlu Yezit’ derdim. 1985 yılına kadar İstanbul’daki evimin üstünde cem yaptım. Dış kapıyı dahi kapatmazdık. Mikrofana da hacet yoktu ama sonrasında ceme gitmedim. Çünkü cem yoktu, olanlar da gösteri cemiydi.”

    “ALEVİ ANSİKLOPEDİSİ KARARINI TASVİP ETMİYORUM”

    Ali Adil Atalay, devlet eliyle hazırlanan Alevi Ansiklopedisi konusunda da görüşlerini aktardı. “Nerede çarpık bir söz varsa orada kalabalık toplanır” diyen Atalay, eleştirisini şu cümlelerle sürdürdü:

    “Bu durum en güzel asimilasyondur! Paranın olduğu yerde Allah olmaz. O sebeple bu yapılanları tasvip etmiyorum. Alevi Bektaşi Eğitim ve Kültür Vakfı başkanıydım, İzzettin Doğan adeta sil baştan yaptı. Başkanlığı kendi rızamla bırakmıştım, İzzettin Doğan ise bana ‘Başkanlığı neden bıraktın?’ dedi. Ben de ‘Yönetim de burada, ne dışlandım ne de oy kaybettim. Kendi rızamla ayrıldım ki koltuğun değişmesini sizlere öğretmek için’ dedim. Kişiler, sırf ‘Başkanım’ kelimesi için başkanlık yapar, o da yoksa maaş için başkanlık yapar, onlar da yoksa tehdit yürütebilmek için başkanlık yapar. Ağaç, baş yukarı, insan ise baş aşağı büyür. Tevazuya inen yücelmiştir, benlikte olan şeytanlaşmıştır.”

    “VİCDANIM MÜSTERİH İSE CENNETTEYİM”

    Ali Adil Atalay, son olarak Can Yayınları’nın bugününe dair de değerlendirme yaptı. Atalay şunları söyledi:

    “Ağaç hakkında bir şiirim var. Demişim ki; ‘Bin yıl yaşasam dikerdim ilmek / Kağıt, kalem, ağaç.’ Kalem ağaçtan oluyor mu? Oluyor. Kağıt ağaçtan oluyor mu? Oluyor. İlim ise kağıt ve kalemin üzerinde mi? Evet. Ben de ‘Bin yıl yaşasam okurdum’ demişim ve okuyorum. Zaman buldum kitap bulamadım, kitap buldum zaman bulamadım. 1990’lı yıllar benim için altın yıllarıydı ama paraya önem vermedim. Dolandırıldığım para ile burası satın alınırdı, kirada oturmazdım. Ama mutluyum. Vicdanım müsterih ise cennetteyim.

    İsmim Adil Ali hem Vaktidolu

    Dinim insan, mezhebim vicdan yolu

    Bu dünyada her fikre saygım var

    Aşksız geçen bir an bile bana dar.

    Bu dörtlük bana yetiyor, benim hayatım bu. Başta insanım. Gerçekler isimli gazeteyi çıkardığımız dönemde yazar bulamıyorduk. Komünistlik Evrensel Beyannamesine imza atanlar Alevi yazarları oldular. ‘Alevilik benle başlayıp benle bitti’ diyenler oldu. Bunların hepsini boşa dinledim. Bugün 650. kitap baskıya veriliyor. Bunların hiçbirisinde kırmızı çizgimin dışına çıkan kitap bulamazsınız. Bir ferdin, bir dinin ya da mezhebin aleyhinde kitap bulamazsınız. Ben sadece gerçekleri, tasavvufun özünü yazarım. Güruh-u Naci’den bugüne kadar Aleviliği anlatırım. Çünkü bunları dedemden aldım!”

    Eren GÜVEN/İSTANBUL 

  • DEM Parti: Dersim Katliamı’nda sorumluluğu olan tüm siyasi aktörler kıyımın failleridir!

    DEM Parti: Dersim Katliamı’nda sorumluluğu olan tüm siyasi aktörler kıyımın failleridir!

    PİRHA – Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Dersim Katliamı’nın 87. yıldönümüne dair açıklama yaptı. Dersim Katliamı’nın asimilasyon politikalarıyla sürdürüldüğüne vurgu yapan DEM Parti, “Organize eden ve bizzat sorumluluğu olan tüm siyasi aktörler bu kıyımın failleridir” ifadelerine yer verdi.

    4 Mayıs 1937’de Bakanlar Kurulu’nun Dersim’de Tenkil Harekatı kararı ardından başlatılan katliam sonucu resmi rakamlara göre 13 bin, yerel kaynaklara göre 50 binden fazla insan katledildi. On binlerce Dersimli de göçe zorlandı.

    DEM Parti Halklar ve İnançlar Komisyonu Eş Sözcüleri Yüksel Mutlu ile Mahfuz Güleryüz, Dersim Katliamı’nın yıldönümü nedeniyle yazılı açıklama yaptı.

    “SORUMLULUĞU OLAN TÜM SİYASİ AKTÖRLER, KIYIMIN FAİLLERİDİR”

    “Dersim Katliamı asimilasyon politikalarıyla sürdürülüyor” başlıklı yazıda Dersim’e düşmanlığın nedenleri arasında “Kızılbaş-Kürt kimliği” işaret edilerek şu açıklama yapıldı:

    “Tarih boyunca baş eğmeyen ve özgür olmayı yaşam şekline dönüştüren Dersim, Osmanlı’dan günümüze kadar hemen hemen tüm iktidarların saldırılarına maruz kaldı, zapt edilmesi gereken bir coğrafya olarak görüldü. Padişahların hâkim olmak için ferman çıkardığı, şeyhülislamların ‘katli vaciptir’ dediği Dersim’e yapılan operasyonların sayısı bilinmiyor.

    25 Aralık 1935 tarihinde çıkarılan 2884 sayılı “Tunceli Vilayeti’nin İdaresi Hakkında Kanun” Tedip ve Tenkil Harekâtı için zemin haline getirildi. Dönemin resmi raporlarındaki “Dersim asileri”, “eşkıyalar”, “Dersim bir çıbandır” şeklindeki tanımlamalar ile Kazım Karabekir’in Mustafa Kemal’e yazdığı mektupta “ya ıslah, ya da iflah edilmelidir” değerlendirmeleri, gerçekleştirilecek korkunç katliamın habercisiydi. Dördüncü Umumi Müfettiş Abdullah Alpdoğan tarafından uygulamaya konulan “Tunceli Kanunu” ile Dersim Tertelesi’nin fitilini ateşleyen tekçi zihniyet, 4 Mayıs 1937’de alınan Bakanlar Kurulu kararıyla da tarihin en kanlı katliamlarından birine imza attı. 15 Kasım 1937’de Pir Seyid Rıza, oğlu ve tüm yol arkadaşları Elazığ’da kurulan bir mahkeme tarafından idam edildi.

    Dersim’e düşmanlığın nedenlerinden biri de kuşkusuz halkın “Kızılbaş-Kürt kimliği” ve bu eksende sürdüğü özgür-bağımsız yaşam arayışıdır. Dersim Tertelesi; 1925’deki Şark Islahat Planı’nın bir parçası olan Kürtleri Türkleştirmek, direnenleri ise katletme politikasının en acı sonuçlarından birisidir. Katliam politikaları daha sonra asimilasyonlarla sürdürülmüştür. Kürt-Alevilerin (Rê-haq inancının) merkezi olan Dersimli canlarımızın kadim inançları Cumhuriyetin kuruluş süreciyle birlikte yasal ve anayasal olarak yok sayılmış, kimi dönemlerde yasaklanmış, inanç merkezlerine el konulmuş, kapılarına kilit vurulmuş, yıkıma uğramış ve Pir Seyit Rıza gibi birçok inanç önderleri cezalandırılmıştır. Osmanlı’dan Cumhuriyete, Alevilere yönelik topyekûn bir asimilasyon politikası uygulanmıştır.

    “DERSİM TERTELESİ, BU ÜLKENİN KARANLIK TARİHİNİN AYDINLATILMAMIŞ SAYFASIDIR”

    Dersim Tertelesi, hala bu ülkenin karanlık tarihinin aydınlatılmamış ve yüzleşilmemiş bir sayfası olarak duruyor. Organize eden ve bizzat sorumluluğu olan tüm siyasi aktörler bu kıyımın failleridir. Dersim’de yaşanan kırım için özür dilediğini belirten AKP iktidarı, bu acıların telafisi için hiçbir şey yapmadığı gibi katliamın devamı olan asimilasyon politikalarını da sürdürmektedir. Dersim’in dili, inancı ve coğrafyası üzerindeki yasaklar hala devam etmektedir. Dersim halen tek dil, tek din uygulamalarıyla asimile edilmeye çalışılmaktadır. Bu tür uygulamalardan vazgeçilmesi toplumsal barışımız için vazgeçilmezdir. Anadolu ve Mezopotamya’nın tüm etnik ve inanç kimlikleri ortak değerlerimiz olarak korunmalıdır. Bunun için de her şeyden önce Dersim Tertelesi ile yüzleşmek amacıyla yıllardır gizli kalan arşivlerin açılıp inceleneceği bir hakikat komisyonu kurulmalıdır. Dersim’de kırımdan geçirilenlerden geriye kalanların kayıp çocuklarının kimlere verildikleri ve nerede oldukları araştırılmalıdır. İdam edilen önderlerin ve katledilen mazlum halkın mezarları bulunmalı ve Dersim ismi iade edilmelidir. Dersim coğrafyasındaki tüm canlıların ortak yaşam alanları olan Munzur topraklarındaki baraj projelerine son verilmelidir. Her yıl belirli güçler tarafından tekrarlanan orman yangınlarının Dersim’in ekosistemini daha fazla tahrip etmemesi için karanlık güçler Dersim’in doğasından ellerini artık tamamen çekmelidir.

    “DİZ ÇÖKMEYEREK BUGÜNE GELDİK”

    Koçgiri’den Dersim’e, Maraş’tan Roboski’ye kadar tüm katliam ve soykırımlarla yüzleşmeden egemen tekçi faşizmin devam ettirilmesi, yenilerinin yaşanmasına cesaret vermiştir. Biliyoruz ki bu katliamlarla yüzleşmek, devletin kendi suçlarıyla yüzleşmesi ve aslında bugün bu suçların tekrar işlenmemesi demektir.

    80’li yaşlarında katledilen Seyid Rıza ve çocukları başta olmak üzere bu katliamda kurşunlanan, süngülenen, bombalanan, uçurumlardan atılan, yakılan, zehirlenen, idam edilen, katledilen, sürgün edilen on binlerce mazlum insanımızın acılı hatıralarını yüreğimizin derinliğinde hissediyoruz. Yitirdiklerimizin onurlu mücadelesi önünde saygıyla eğiliyoruz. Seyid Rıza ve yol arkadaşlarının ve Dersim halkının katliamlara karşı geliştirdiği tarihi direnişi sahipleniyoruz. Diz çökmeyerek bugüne geldik, bu soykırımlar aydınlanana kadar mücadele edeceğiz!”

    PİRHA/ANKARA

  • ‘Ensest’i ‘Kızılbaşlık’ olarak çeviren Murat Belge’ye tepki: Kötülüğün dibi, özür dilemeli!

    ‘Ensest’i ‘Kızılbaşlık’ olarak çeviren Murat Belge’ye tepki: Kötülüğün dibi, özür dilemeli!

    PİRHA- Adam yayınlarından 1982 yılında çıkan William Faulkner’in ‘Döşeğimde Ölürken’ romanını çeviren ve bir cümlede geçen ‘ensest’ sözcüğünü ‘Kızılbaş’ olarak çevirdiği ortaya çıkan Murat Belge’ye Aleviler, aydınlar tepki gösterdi. Belge’nin derhal özür dilemesi gerektiği belirtildi. Bu arada, kitabın 2021 yılındaki baskısında ‘Kızılbaşlık’ sözcüğünün çıkarıldığı görülüyor. 

    Türkiye’de Alevilere yönelik nefret söylemleri, iftiralar çevirilere de yansıyor.

    Yazar-Çevirmen Murat Belge, Adam yayınlarından 1982 yılında çıkan William Faulkner’in ‘Döşeğimde Ölürken’ romanında “ensest” sözcüğünü “kızılbaşlık” olarak çevirmiş!

    Yazar Taylan Kara’nın yazısına göre Murat Belge aslı “One of them had to ride backward because the state’s money had a face to each backside and a backside to each face, and they are riding on the state’s money which is incest” olan cümleyi şu şekilde çevirmiş:

    “Birisinin öyle gitmesi gerek çünkü devletin parasının her yüze bir sırtı var, her sırta da bir yüzü ve onlar da devlet parasıyla trende gidiyorlar ki buna da kızılbaşlık denir.”

    Yazar Taylan Kara X hesabından şunları yazdı:

    “Türkiye’de düşünce dünyasında çok sıkı bir ilişkiler ağı var. Bazı insanlar ne yaparsa yapsın asla ama asla leke tutmuyor. O insanlara her şey serbest ve o insanlar ne yaparsa yapsın en küçük bir eleştiri yapmak dahi yasak. Bu dokunulmazların öyle fanatik bir mürit kitlesi ve öyle sıkı bir şebekesi var ki bu kitle gözlerinin önünde olan bir olayı kolayca inkar edip düşman gördüklerine her türlü iftirayı atabiliyor.”

    Ancak kitabın 2021 yılındaki baskısında çeviri düzeltilip ‘ensest’ yazılmış.

    Haberin duyulması üzerine Murat Belge’ye Alevilerden ve aydınlardan tepkiler gecikmedi. Tepkilerden bazıları şöyle:

    “İKİ ELİMİZ YAKASINDA OLACAK”

    Alevilerin Sesi Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Erdal Kılıçkaya: Kötülüğün dibi bunlar! Bu duruma önce bu ülkenin aydınları, sanatçıları, yazarları, solcuları, kadınları, gençleri tepki göstermeli. Bu kin ve nefret söyleminin muhatabı sadece Aleviler değil, bu coğrafyanın tüm kendisine insanım diyenleridir.
    Murat Belge bu kin ve nefret söyleminden dolayı derhal önce Alevilerden, sonra tüm kamuoyundan özür dilemelidir. Bu hatasını derhal düzeltmez ise her daim iki elimiz iki yakasında olacaktır. Biline…

    Prof. Dr. Bedriye Poyraz: İnanılır gibi değil, özür dilemeli!

    Doç. Dr. Ayfer Karakaya: Hep söylüyorum, Alevifobi dindarlarla sınırlı bir hastalık değil diye.

    Akademisyen Kudret Nezir Yunusoğlu: Yıllarca Güney Edebiyatı dersimde öğrencilerimle Faulkner ve ensest sembolizmi üzerine konuşmuşuzdur. Bir kere bile aklımdan geçmeyen Kızılbaşlık ifadesini Murat Belge gibi tecrübeli bir eleştirmen ve çevirmenin aklına getiren çarpık kültürel kodlama, ülkemizdeki Alevilik ile ilgili önyargıların nerelere kadar işlemiş olduğuna dair çok hazin bir örnektir.

    “TAM BİR ZAVALLILIKTIR”

    Gazeteci-Yazar Mustafa Kemal Erdemol: Murat Belge’nin ifadeleri egemen söylemden kendisini kurtaramamış liberal başıbozukluğun boşboğazlıkla birleşince ne tür pislikler saçabildiğini gösteriyor. Kendilerine ait tek bir özgün “kavramı” olmayan bu tiplerin başkalarının alçaklık dolu kavramlarına başvurması tam bir zavallılıktır. Hayattayken ölmeyi başardığı için Belge’yi “kutlarım”

    Akademisyen-Şair Abbas Karakaya: Adam Yayınları nasıl müsaade etmiş buna?

    PİRHA/İSTANBUL

     

    İLGİLİ HABER

    Nefret mi cehalet mi? Murat Belge, ‘ensest’ sözcüğünü ‘Kızılbaşlık’ olarak çevirmiş!

     

     

  • Nefret mi cehalet mi? Murat Belge, ‘ensest’ sözcüğünü ‘Kızılbaşlık’ olarak çevirmiş!

    Nefret mi cehalet mi? Murat Belge, ‘ensest’ sözcüğünü ‘Kızılbaşlık’ olarak çevirmiş!

    PİRHA-Adam yayınlarından 1982 yılında çıkan William Faulkner’in ‘Döşeğimde Ölürken’ romanını çeviren Murat Belge, “ensest” sözcüğünü “kızılbaşlık” olarak yazmış. 2021 yılında çeviri düzeltilse de Murat Belge bu konuda bir açıklama yapmadı, özür dilemedi. 

    Türkiye’de Alevilere yönelik yapılan nefret söylemleri, iftiralar çevirilere de yansıyor, Alevilere dönük çarpık bakış açısını da yansıtıyor.

    Murat Belge, Adam yayınlarından 1982 yılında çıkan William Faulkner’in ‘Döşeğimde Ölürken’ romanında “ensest” sözcüğünü “kızılbaşlık” olarak çevirmiş!

    Çevirmen Fatih Özgüven de aynı konu ile gündeme gelmişti. Özgüven kamuoyundan özür dilerken Murat Belge’den bir açıklama gelmedi.

    Yazar Taylan Kara’nın yazısına göre Murat Belge aslı “One of them had to ride backward because the state’s money had a face to each backside and a backside to each face, and they are riding on the state’s money which is incest” olan cümleyi şu şekilde çevirmiş:

    “Birisinin öyle gitmesi gerek çünkü devletin parasının her yüze bir sırtı var, her sırta da bir yüzü ve onlar da devlet parasıyla trende gidiyorlar ki buna da kızılbaşlık denir.”

    Ancak kitabın 2021 yılındaki baskısında çeviri düzeltilip ‘ensest’ yazılmış.

    Taylan Kara aynı zamanda konuya ilişkin açıklama dahi yapmayan Murat Belge’ye yeteri kadar tepki gösterilmediğini belirterek, “Türkiye’de düşünce dünyasında çok sıkı bir ilişkiler ağı var. Bazı insanlar ne yaparsa yapsın asla ama asla leke tutmuyor. O insanlara her şey serbest ve o insanlar ne yaparsa yapsın en küçük bir eleştiri yapmak dahi yasak. Bu dokunulmazların öyle fanatik bir mürit kitlesi ve öyle sıkı bir şebekesi var ki bu kitle gözlerinin önünde olan bir olayı kolayca inkar edip düşman gördüklerine her türlü iftirayı atabiliyor” diye yazdı.

    PİRHA/İSTANBUL

    Kaynaklar:
    Murat Belge’nin Ensest Kızılbaşlık Çevirisi
    Adolf Hitler’in Gerekçeleri, Ensest-Kızılbaşlık Çevirisi, Şebekenin Suskunluğu

  • ‘Cumhuriyet kavramında demek ki eksiklikler var ki AKP bunun sonucu’-VİDEO

    ‘Cumhuriyet kavramında demek ki eksiklikler var ki AKP bunun sonucu’-VİDEO

    PİRHA – Siyasi faaliyetleri nedeniyle 12 Eylül askeri darbe sürecinde işkencelerden geçen Kamber Ateş, cumhuriyetin ilk yüz yılını yorumladı. Ateş, ikinci yüzyıl için ders çıkartmak adına tarih ile yüzleşilmesi gerektiğini vurgulayarak, “Cumhuriyet kavramında demek ki eksiklikler var ki AKP bunun sonucu” dedi.

    Cumhuriyet, halkın ülke yönetiminde egemen olduğu bir devlet şekli olarak tanımlanır. Erkin tek elde toplanmasına karşı olan cumhuriyet anlayışı, Anadolu’da Osmanlı’nın tasfiyesi ile şekillendi. Saltanatın kaldırılması ile cumhuriyet ilan edildi. 100 yıl geçti. Türkiye, geride kalan 100 yılda “tek dil, tek din, tek kimlik” ile yönetildi.

    100 yılda Aleviler, kırım, yok sayma ve asimilasyon uygulamalarıyla karşı karşıya kaldı. Alevi köylerine cami yapılmaya, çocuklarına zorunlu din dersi verilmeye devam edildi. Alevi sözcüğünün yasaklı olduğu 80 yıl boyunca Alevi toplumu, kendi varlığını korumak için yoğun bir çaba harcadı.

    Aleviler, ikinci  yüzyıla eşit yurttaşlık, özgürlük, barış ve demokrasi özlemiyle giriyor. 1950’li yıllardan başlayarak örgütlenme çalışmalarına başlayan Aleviler, Sivas Madımak Katliamı sonrası hak, eşit yurttaşlık mücadelesini daha da artırdı.

    Dergahları, ziyaretgahları, kutsal mekanları işgal altında olan Alevi toplumu, son olarak Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı eliyle dağıtılmak isteniyor.

    12 Eylül 1980 Askeri Darbe sürecinde cezaevine konulan ve tam 11 yıl hapishanede tutulan Kamber Ateş ile cumhuriyetin ilk yüz yılını konuştuk.

    “ULUSAL SİMGELERİ HEP İŞKENCE ARACI OLARAK KULLANDILAR”

    29 Ekim kutlamalarının büyük bir coşkuya sahne olduğu Ankara’da adeta her sokak bayrak ve Atatürk resimleri ile kaplandı. Günlerce süren kutlamalar içerisinde Kamber Ateş’e hissettiklerini sorduğumuzda “Cumhuriyet kutlamalarında özellikle bayrak üzerinden bir süreç yaşanınca otomatikman 12 Eylül döneminin psikolojisine girdim. Bizler 12 Eylül’ü çıplak bedenlerimizle, nasıl yaşadığımızı unutmadık. Bize karşı özellikle ulusal simgeleri hep işkence aracı olarak kullandılar” cevabını verdi.

    Kamber Ateş, 1981 yılında Mamak Askeri Cezaevi’nde yaşadıklarını hiç unutmadığının altını çizerek, “Açlık grevi örgütlediğimde taleplerimiz, faşistler ile koğuşların ayrılması gerektiği yönündeydi. O dönem ‘karıştır barıştır’ hikayeleri vardı. 1981’de koğuşlarda örgütlediğimiz açlık grevindeki taleplerimizden biri de İstiklal Marşı’nın işkence aracı olarak kullanılmaması konusuydu. Yani bugün de Atatürk, bayrak, vesaire egemenler ellerinde bir işkence aracı olarak kullanıyor. Bir de garip olan bir şey var; İsrail’de özgürlükler için sokağa çıkan kitleler, İsrail bayrağı taşıyor. Ne gariptir ki bizde de öyle. Bizde de özellikle sağ kesim, talepleri ile alana çıktıklarında ellerinde bayraklar oluyor, bu bana garip geliyor” dedi.

    “CUMHURİYET KAVRAMINDA EKSİK VAR Kİ AKP BUNUN SONUCU”

    Cumhuriyetin günden güne dinci bir yönetime evrildiğini anlatan Kamber Ateş, “14 ve 28 Mayıs arasındaki seçimlerde Mona Lisa’ya dahi türban takacak kadar zihniyeti ümmetçi kafaya karşı toplumda bir refleks vardı ama bu refleksi toparlayamadılar. Muhalif kesim bunu toparlamakta yeteneksiz davrandı. Cumhuriyet kavramında demek ki eksiklikler var ki AKP bunun sonucu. ‘Yurttaşlıktan ümmete geçişin neden ve nasıl olduğu, özel nedenleri nedir?’ sorusuna cevap veremiyorlar. Daha doğrusu muhalefet de o suça ortak oluyor” ifadelerini kullandı.

    “TARİHLE ARTIK YÜZLEŞMEK GEREKİYOR”

    Kamber Ateş, Aleviler açısından Cumhuriyetin ilk 100 yılını da değerlendirdi. Katliam ve baskıların cumhuriyet tarihi boyunca devam ettiğini belirten Ateş, şunları söyledi:

    “Mesela cumhuriyetin ilk zamanlarına baktığımızda Fransız İhtilali’nden etkilenmiş bir yapı var. Bu ümmetçi anlayış haricindeki topluluklar ise daha çok gelişmiş, bilimde, sanatta, uygarlıkta mesafe kat etmişti. Bizim de buna uymamız gerekiyordu. Bir de tarihsel olarak ulus devletlerinin kuruluş aşamasında imparatorlukların ise parçalandığı bir döneme denk geliniyor. Ama bu cumhuriyetin kendi içerisinde de bir arızası var. Mesela Mustafa Suphi ve arkadaşları, Kurtuluş Savaşı’na geliyor ancak Karadeniz’de boğdurtuluyor. Bizim Alevi coğrafyası açısından ise Hasan Hayri Bey gibi bir kimlik var. Hayri Bey, Dersim Mebusu olarak padişahın meclisinde yer alan biri. ‘Sultan’ın kızılbaşları’ olarak tarif edilen bu insanlar, sonrasın cumhuriyet kurulacağı için gelip o ekibe katılıyorlar. Hatta cumhuriyet ilan edilirken Mustafa Kemal, ‘Efendiler, yarın cumhuriyeti ilan ediyoruz, herkes yöre kıyafetleri ile gelsin’ diyor. Hasan Hayri Bey de kendi coğrafyasındaki kıyafetler ile geliyor ve 2-3 sene sonrasında ise yanındakilerle birlikte idam ediliyor. Yani şimdi bizim aydınımız, öykünmeci ve cumhuriyetle yüzleşmek gibi bir sürece girmiyor. Mesela bizim coğrafyamızda bir kıyım yapılıyor, Hasan Hayri Bey de bunu dile getiriyor; Koçgiri bölgesinde büyük kıyımlar yapıldığını, insanların malına Topal Osman aracılığı ile el konulduğunu, o yüzden de orada yaşayan Alevi Kızılbaş kesimlerin, madem cumhuriyet ilan edildi durumlarının düzeltilmesini ve bu kıyıma son verilmesini istiyor. Sonuçta bir devlet aklı, ileri görüşler savunan, eşitlikçi bir düzen talebinde bulunan kesimin önderlerini idam ediyor. Yani bu cumhuriyet, bu halka ne etmedi ki! Yani bu tarihle artık yüzleşmek gerekiyor ama buradan bir intikam çıkartmak, yıkmak üzerine değil, özellikle ders çıkartmak adına bir şeylerin yapılması gerekiyor. Bu da tabii en başta Türk aydınlarının, sonra Kürt aydınlarının da görevi. Yaşadığımız şu an itibariyle Türk ve Kürt aydınlarının birbirinden epey uzaklaştığını görüyoruz. Bu uzaklaşmanın Türkiye açısından bir zarar olduğunu varsayıyorum.

    “BUNLARIN HEPSİ NETENYAHU KAFASINDA OLAN İNSANLAR”

    Cumhuriyette hatalar, eksikler nelerdir? Madem cumhuriyet bir eşitlik ideali ise bu eşitliğin sağlanması gerekiyor. Cumhuriyetin demokrasi, hak ve özgürlükler ile taçlandırılması gerekiyor ama ne yazık ki bu bilinçli şekilde yapılmıyor. Tabii burada birçok faktör de var. Şöyle bir bakarsanız dünyaya, sosyalist blok varken 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılması ile birlikte bir yerde kapitalist emperyal sistem bir kazanım elde ettikten sonra geldiğimiz bu süreç ve şu an seçilen liderlere bir bakın, bunların hepsi aşağı yukarı Netanyahu kafasında olan insanlardır. Burada kapitalizmin istemlerine, yani neokapitalist sistem dediğimiz, yani önünde ne kadar engel varsa kaldıran ve sistemleri de ona göre dizayn eden, bunun için de ne kadar çok Netanyahucu kafa varsa; işte Putin’e bakın, mesela kafası başka, Recep Tayyip’e bakın, kafa belli… Geçmişte her şeyin bir ahlakı vardı şimdi ise hiçbir şeyin ahlakı yok. O nedenle doğal olarak savaşın da bir ahlakı olmuyor. Şu an dünyada bir gerçeklik var, halkların budandığı, hakların baskı altına alındığı bir sürecin içerisindeyiz. Sonuç olarak dünya ölçeğinde halklar ve özgürlükler kapsamında hiç kimsenin güvencesinin olmadığı bir döneme giriyoruz.”

    ‘TAM BAĞIMSIZ TÜRKİYE’ SÖYLEMİNDEN NATO ÜYELİĞİNE!

    Kamber Ateş, daha karanlık bir yüz yılın Türkiye’yi beklediğini de ifade ederek şu değerlendirmeyi yaptı:

    “Önce ‘Soğuk Savaş’ deniliyordu şimdi ise kirli bir savaş söz konusu. Her türlü enstrümanı kullanabilecek, her türlü provokasyonun yapılabileceği bir dönemin içerisindeyiz. Güç savaşları içerisinde devletler, haklar ve özgürlükleri koruyacak bir yerde durmuyor. Zaten Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları dahi uygulanmıyor. Mesela Ortadoğu Projesi kapsamında bir BOP başkanı vardı. Türkiye’ye ‘NATO’da kuvvetsiniz ancak biz size ‘Irak’a gireceğiz’ diyoruz meclisiniz bunu reddediyor. Meclis kabul etse bile genel kurmayınız reddediyor. Genelkurmayınız kabul etse, anayasa mahkemeniz reddediyor. Bu nedenle kuvvetlerin tamamını bir kişide toplayalım, onunla çok daha iyi iletişim sağlayacağız’ dedi ve Türkiye’deki sistemi de bu hale getirdiler. Yani küresel güç odaklarının sistemlerine, ihtiyaçlarına cevap verecek mekanizmaları yaratmak ve ona uygun tipolojileri üretmek ve onlar üzerinden hayatlarını sürdürmek gibi bir amaç var. Yani bunlar tesadüfi gelmiyorlar.”

    Eren GÜVEN/ANKARA

    İLGİLİ HABERLER:

    1-‘Cumhuriyetin birinci yüzyılında katliamlara uğradık, artık barışla, sevgiyle yaşayalım’

    2- ‘Aleviler çok katmanlı bir dışlamaya maruz bırakıldı; farklılıklar bir potada eritildi’

  • ‘Dersim Katliamı’na dair okuması zor bir yazı’

    ‘Dersim Katliamı’na dair okuması zor bir yazı’

    PİRHA-Dersim Katliamı’na ilişkin “Dersim Katliamı’na dair okuması zor bir yazı” başlıklı yazı kaleme alan Taner Akçam, Ali Öz adlı askerin bir bakana yazdığı mektuba yer vererek, “Her büyük katliam, kendi başına ötekilerde izole ederek konuşuluyor. Herkes kendisine yapılan ile ilgili. Oysa öyle çok kesişme noktaları var ki… Bu mektup sadece bir örnek… Alpdoğan Paşa, “Ermeni’nin kökünü kuruttuk şimdi sıra Kürde ve Kızılbaşa geldi”, diyor. Bizim ayrı ayrı anlattıklarımızı onlar bir seferde anlatıyorlar” sözleriyle Anadolu ve Mezopotamya topraklarında yapılan katliamlara dikkat çekti.

    Agos gazetesi yazarlarından Taner Akçam, Dersim Katliamı’na dair “Dersim Katliamı’na dair okuması zor bir yazı” başlıklı yazı kaleme aldı. Hakk’a yürüyen araştırmacı Hasan Saltık’ın arşivinden yararlanarak kaleme alınan yazıda, 17 Aralık 1946 tarihli, askerliğini 1937/38 yıllarında Dersim’de çavuş olarak yapmış Ali Öz isimli bir kişiye ait bir mektup yer aldı.

    Yazının, devamında şunları yer alıyor:

    “Ali Öz’ün, Dersim’de katliamları doğrudan örgütleyen Abdullah Alpdoğan’ın koruması olarak görev yapmış ve birçok cinayete hem şahitlik etmiş hem de doğrudan katılmış. Özellikle Abdullah Alpdoğan’ın doğrudan işlediği cinayetleri anlatıyor.

    Mektubun, yazım ve imla (noktalama vb.) hatalarını koruduk. Sadece, okumayı kolaylaştırmak için paragraflara ayırdık.

    1988 yılından bu yana işkence ve şiddet konusuyla uğraşırım. Şiddet içeren, şiddet sahnelerinin anlatıldığı o kadar çok metin okudum ki… Zamanla, alışkanlık kazanıyor insan ve başlangıçta okumakta zorlandığınız şeyleri okumanız sorun olmuyor; deriniz kalınlaşıyor.

    Ama bu mektubu okurken böyle olmadı, çok zorlandım, okuyamadım. Gözlerim doldu. Yarısında masayı terk ettim. Bitirmek için çok zorlandım kendimi. Sonra da alacağınız cevapları bilseniz bile sizi asla tatmin etmeyecek soruları tekrar edip durdum: bir insan bir başka insana bunları niye yapar? Küçücük çocuklardan ne istiyorsunuz? Mektup şöyle:

    Hürmetli Bakanım Şükrü bey,

    Ben Dersim harekâtına katılan Çavuş Ali Öz, beni hatırlar mısınız bilemem. 937/938 Dersim harekâtında çavuş olarak görev yaptım. Alpdoğan paşamın sağ koluydum. Koruması olarak bütün harekât boyunca yanında görev yapma şerefine nail oldum. Allah razı olsun paşamızdan, tezkeremde size telefon ederek bana işe girmem konusunda yardım etmenizi rica etti. Ben direk Ankara’ya yanınıza geldim. Birlikte yemek yemiştik. Seka Genel Müdürünü arayarak işe girmemi sağlamıştınız. Allah sizden de razı olsun bakanım. Sayenizde ekmek yuva sahibi oldum, evlendim. İkisi kız, bir oğlan ellerinizden öper üç evlat sahibiyim.

    Bugüne kadar her şey mecrasında yürüyordu. İzmir’den asker arkadaşım Ethem yanıma ziyarete geldi. Tamamen kendini kaybetmiş. Onu da İzmir’de siz işe yerleştirmiştiniz. İşten kovmuşlar kendine iş arıyor. On beş gün misafir ettim. Sayın Bakanım, kafayı tamamen üşütmüş fırlayarak yataktan kalkıyor. Komutanım ben yapmayacağım, elini ayağını öpüyüm diye bağırarak sokağa çıkıyor, zor zaptediyorum. Öldürdükleri çocuklar sürekli rahatsız ediyorlarmış. Uyku filan uymuyor, zor bela İzmir’e ailesinin yanına götürüp teslim ettim. Ben geldikten sonra haber aldım. Bileklerini kesip intihar etmiş, çok üzüldüm, Bakanım.

    Bu olay beni derinden etkiledi. Benim de yaşadığım üzücü olaylar bir bir aklıma gelmeye başladı. Öldürdüğüm çocukların gözleri beynime işlemiş bende uymamaya, yememeye başladım. Sıçrayarak yataktan kalkıyorum, kendimi kaybediyorum, nereye gittiğimi ne yaptığımı bilemez duruma düştüm. Müdürlerim zorla akıl doktoruna gönderdiler. Sayın Bakanım doktor tüm yaşadıklarımı kâğıda yazdırıp imzalattı. Şimdi ilaç kullanıyorum. Üç ay izin verdiler. Yalnız Bakanım, Paşamız bu yaşananları sivilde kimseye anlatmayın, ananıza, babanıza bile. Yoksa hepiniz asılırsınız demişti. Ben olanları yazdım ve imzaladım. Başıma bir şey gelir mi şimdi bundan korkmaya başladım. Doktordan yazdıklarımı geri istedim, mümkün değil vermiyor. Sayın bakanım Paşama üç defa yazdım, cevap alamadım. Bu konuya el atıp doktordan yazıları alırsanız çok memnun olurum bakanım. Doktora yazdığım yaklaşık olarak şöyleydi.

    Mazkirt Tersemek konusunu biliyorsunuz. 937/938 Dersim harekâtına katıldım. Paşanın koruması idim. Şakilerle çok çatışma yaşandı. Kıstırdığımız veya teslim olan şakiler kadın, kız demeden öldürüyor, sonra da tamamını benzin döküp yakıyorduk. Bazen paşa canlı canlı benzin döküp yakın diyordu. Bağırışlar, çığırışlar içinde yanıp kül oluyorlardı, et kokusu bütün genzimizi yakıyordu.

    Tersemek başkaydı, Tersemek’ten paşama ihbar geldi. Çocuk ve kadınlar dere kenarına sarp bir yere saklanmışlar ne yapalım diyorlardı. Öldürün, yakın hepsini dedi paşa. İki saat sonra Teğmen bilgi verdi. Hiç kimse çocuklara zarar vermek istemiyormuş, emirleri dinlemiyorlarmış, paşa çok sinirlendi. Bir cemse askerle yola çıktık. Herkes hazır ola geçti, Teğmene ve askerlere vurmaya başladı. Küfür ederek, getirin hepsini düzlüğe dedi. Çocuklar, kadınlar çığrışarak, bağrışarak feryat figan paşanın ayaklarını yalıyorlardı. Ayaklarında üst başlarında doğru düzgün bir şey yoktu. Hepsinin ellerini ayaklarını bağlattı, ağızlarını çaputlarla kapattırdı.

    Şimdi askerler size sesleniyorum, bu kızılbaş dölleri hepsi vatan hainlerinin piçleri, arkadaşlarınızın katillerinin piçleri, bunlar büyürse kardeşlerinizi öldürmeye devam edecekler. Bunların kökü kazınmalı, ermeni döllerinin kökünü kuruttuk, bir tek bu kürtlerle, kızılbaşlar kaldı. Çocuklarınızın bu ülkede mutlu yaşamasını istiyorsanız acımadan öldüreceksiniz, hükümet, Cumhurreisimiz taş üstünde taş bırakmayın yakın yıkın talimatını vermiştir. Kimse bu yaptıklarınızdan dolayı yargılanmayacak size söz veriyorum dedi.

    Herkes sıra ile birer ikişer kişi öldürecek, bölükte sessizlik, Teğmen başla getirin iki kişi dedi, iki çocuk getirdiler, kafalarına sıktı. İkisi de öldü, üçüncü askere gelince Diyarbakırlı Salih çocukların yanına gitti, önlerine düştü. Komutanım ben yapamam, benim de çocuklarım var, çocuklar masum dedi, yazık bunlara dedi. Paşa, a.na koyduğumun kürdü. Senin ırkın ondan acıyorsun değil mi dedi. Askeri alnından vurdu. Her kim ki emri yerine getirmez sonu onun gibi olur diyerek herkes birer ikişer çocuk, kadın öldürmeye başladı.

    Her infazdan sonra paşa kesin ölmeleri için birer ikişer kafalarına kendi ateş ediyordu. Herkes mecburen görevini yaptı, bana gel çavuş sıra sende, üç kız çocuğu kalmıştı. Bunları da sen hallet dedi, çocuklar yere kapanmış altlarına yapmışlardı. Üstü başı perişan vaziyette ağlıyorlardı. Onların gözlerine baktım. Üçünü de öldürdüm, gözleri ciğerime saplandı. Gözlerini unutamıyorum. 70, 80 çocuk, 30 da kadın o gün infaz edildi. Hepsi Murat suyuna atıldı, dere kana bulandı. Birçok asker istifar (istifra. TA) etti, birçok insan öldürdüm, yaktım ama o çocukların gözleri gibi delen göz görmemiştim.

    Sayın Bakanım yaklaşık olarak bunları yazdım. İmzaladım eğer doktor bunları savcılığa verirse hepimiz zor duruma düşeriz. Emir kuluyuz, verilen emirleri yaptık ama çoluğumun çocuğumun yüzüne nasıl bakarım. Sayın Bakanım Paşamla da görüşürseniz bu anlattıklarımı kendisine anlatın.

    Acele cevap beklerim sayın Bakanım. Yalvarırım o yazıyı doktordan alın Bakanım.

    Ellerinizden öperim sayın Bakanım.

    17/12/946
    İmza

    Mektubun akla getirdikleri

    24 Nisan yaklaşıyor. Yine 1915 Ermeni soykırımı gündeme gelecek ve sonrasında konu gene ‘konuşulmayanlar’ arasında katılacak. Yayınladığımız mektubu bu gözle okumak gerekiyor. Yani, sanki 24 Nisan üzerine yazılmış gibi… 24 Nisan üzerine yazılacakları da Dersim üzerine yazılmış gibi okumak gerekiyor. Bugüne kadar bu yeterince yapılmadı.

    Dikkatinizi çekiyor mu bilemedim. Her büyük katliam, kendi başına ötekilerde izole ederek konuşuluyor. Herkes kendisine yapılan ile ilgili. Oysa öyle çok kesişme noktaları var ki… Bu mektup sadece bir örnek… Alpdoğan Paşa, “Ermeni’nin kökünü kuruttuk şimdi sıra Kürde ve Kızılbaşa geldi”, diyor. Bizim ayrı ayrı anlattıklarımızı onlar bir seferde anlatıyorlar.

    Sedat Ulugana, Bir Yarbayın Günlüğünden önemli pasajlar yayınladı. Yarbay, Dersim soykırımını anlatıyor ve “İn köyüne geldik, birçok Ermeni yakalanıp icabına bakıldı,” diyor. Dersimliyi imha ederken, Dersimin Ermeni’si unutulmuyor.

    Elinizdeki mektup birçok açıdan çok önemli. Birincisi, bir itiraf. İtiraf, bu topraklardaki kitlesel katliamlarda pek karşılaşmadığımız bir durum. Ermeni soykırımına katılmış, katliamlarda görev almış kişilerin açık itiraflarını içeren hiçbir anı hatırlamıyorum. Evet, bazı anılarda kenarda köşede geçen, “öldürdük” vb. gibi ifadelere rastlanır ama ‘hak ettiler’ havasında söylenir bunlar, sorumluluğu doğrudan üstlenen ve yaşananları açıkça anlatan metinler bulmak zordur. Genellikle, “bildiklerimi benle birlikte mezara götüreceğim,” tutumu egemendir.

    Son yıllarda, sözlü tarih anlatımlarıyla birlikte bu tür ‘itirafların’ yer aldığı görüşmeler de yapılmadı değil. Ama o görüşmelerde bile anlatan kişi kendisini soyutlar, olayların dışına çıkartır ve olayları “yaptılar”, “öldürdüler” gibi üçüncü şahıs üzerinden anlatırlar.

    Zeynep Türkyılmaz’ın, Dersim’de görev yapmış bir askere ait bulduğu bir anı defteri ve Sedat Ulugana’nın Yarbayının Günlüğü örnek olarak ele alınabilirler. Her iki günlüğün ortak bir özelliği var. Yazarlarının sadece kendilerine yazılmış notlar… İçinde, Türkyılmaz’ın aktardığı anıdaki “Her gün kafa kesmekle uğraşıyoruz”, “dere içinde kurşunla öldürdük” veya Yarbay’ın günlüğündeki “birçok Ermeni yakalanıp icabına bakıldı” gibi ifadeler olmasına rağmen, yazılanlara, Zeynep’in çok yerinde tanımladığı biçimiyle, ‘kötülüğün sıradanlığı’ egemen. Günlük sahipleri, bir ‘itiraf’ta bulunmuyor; imhalardan ‘yemek yedik’, ‘su içtik’ gibi son derece sıradan ifadelerle bahsediyorlar. Türkyılmaz’ın aktardığı günlükte imhalar, askerin soğuktan üşümesi, karnının acıkması veya İzmir’e ve sevgilisine duyduğu özlemle yan yana durur. Hatta, anı sahibi bizden, asıl acı çekenin, zorluklara göğüs gerenin ve acınması gerekenin öldürülen insanlar değil, kendisi olduğuna inanmamızı ister.

    Faillerin ismi
    Ali Öz’ün mektubunu, bu iki metinden farklı kılan ‘şahitliği’, faillerin isimlerini doğrudan anmasıdır. Örneğin, Alpdoğan Paşa’nın sadece örgütleyen değil, birincil el cinayetleri işleyen bir katil olduğunu uzunca anlatır. Alpdoğan’ın, ‘Ermenilerin kökünü kuruttuk şimdi sıra Kürtlere ve Kızılbaşlara geldi’ yollu sözleri Türkiye tarihinin çok özlü bir anlatımı gibidir. Hristiyanlarla başlayan, ‘Kızılbaşlarla’ ve Kürtlerle devam eden katliamlar ve cinayetler serisi… Bu tabloya, şiddet gösterilerine karşı çıktıkları için imha edilen gençleri, aydınları da eklerseniz, Türkiye’nin özet şiddet tarihini yazmış olursunuz.
    Abdullah AlpdoğanAbdullah Alpdoğan

    Diyarbakırlı bir Kürt askerin, çocuk öldürmeyi reddettiği için Alpdoğan tarafından öldürülmesi Kürtlerin, Hristiyanların (özellikle Ermeni ve Süryanilerin) imhasından Dersimlilere uzanan katliamlar sırasında değişen rollerine ilişkin yaşadıklarının çok özlü bir anlatımı gibi durur. Öldürmeyi, fail olmayı reddettikleri durumda öldürüleceklerdir… Bu topraklardaki Kürdün dramı budur.

    Benim için Ali Öz’ün mektubunda çok farklı olan bir boyut, anlatımdaki ‘insanilik’ ve şiddetin ‘sıcak’ anlatımıdır. ‘İnsanilik’ tanımı doğru mu emin değilim ama kastım öldürülenler, canlı canlı yakılan kadın ve çocuklar, okumaktan zorlanacağımız bir açıklıkla ve acıma duygusu ile anlatılır. Her bir kurban, bir insan olarak karşınızda durur, hepsini tek tek görür ve hissedersiniz. Sanki onları tanıyorsunuzdur… Ağlayan çocukların korkundan altlarına işediklerini okuduğunuzda tüyleriniz diken diken olur.

    Kurbanların ‘insan’ olarak tanımlandığı ender itiraf metinlerinden birisi bu. Katliamlarda öldürülenlerden genellikle ‘öteki’ olarak bahsedilir. Kurban, eğer ‘hain’, ‘düşman’ değilse ‘bilinmez’dir. Arada büyük bir mesafe vardır. Burada ise kurbanın ötekileştirilmesi değil aksine bizden birisi olarak anlatılmasına şahit oluruz. ‘Sıcak’ şiddetten kastım ise tanınmış Alman psiko-analist Alexander Mitscherlich’in Naziler örneğinde yaptığı ‘sıcak’ ve ‘soğuk’ şiddet ayırımıdır. Teknolojinin verdiği imkanları kullanarak, kurbanla araya büyük mesafe koyan endüstriyel ‘soğuk’ şiddet ile insanın içindeki vahşet duygularını da açıktan ifade ettiği, kurbanla aradaki mesafenin hemen hemen kaybolduğu ‘sıcak’ şiddet.

    Mektubun bir başka özelliği hasta olan, intihar eden faillerden bahsetmesidir. Bu çok önemli konuşulmayan bir gerçekliğimizdir, Türkiye’nin bir aynası gibidir. Öldürülen çocukların ‘gözlerinin ciğerlere saplandığı’ hasta faillerin dolaştığı bir ülkedir burası. ‘Yapamayacağım komutanım” diye uykusunda uyanan ve sokaklarda deliler gibi dolaşan faillerin ülkesi… Ve bu hastalıktan kurtulmanın tek yolunun anlatmak, konuşmak olduğu bilinir ama yapılmaz. Anlatılmaz, konuşulmaz ve susulur. Bilinenler bir sır gibi saklanır. Çünkü anlatılırsa ucunda ölüm vardır, anlatan öldürüleceğini bilir. Ama anlatılmadığı, saklandığı müddetçe de hastalıktan kurtulunamaz. Türkiye’nin bugünkü dramı budur. Öldürüleceği korkusuyla yaşadıklarını anlatmayan ama anlatmadığı müddetçe de hasta olmaya mahkûm bir ülke. Ermeni soykırımında da, Koçgiri’de, Şeyh Sait’te, Zilan ve Ağrı’da olan da budur. Bu nedenle, ayırmadan konuşmamız gerekiyor bu katliamları ve faillere ve onların torunlarına, “konuşun ve ruhunuzu kurtarın,” diye bağırmak gerekiyor. Toplumun hastalıktan kurtulmasının başka şansı yoktur.

    * Mektup, Hasan Saltık Arşivinden. Arşivdeki belgeleri benle paylaşan Nevzat Onaran’a ve belgeyi kullanmama izin veren Nilüfer Saltık’a teşekkür ederim.”

    (HABER MERKEZİ)

  • Sebahat Tuncel: Seçimlerde Kürtler ve Alevilerin tutumu belirleyici olacaktır

    Sebahat Tuncel: Seçimlerde Kürtler ve Alevilerin tutumu belirleyici olacaktır

    PİRHA – Tutuklu siyasetçi Sebahat Tuncel, güncel gelişmelere dair PİRHA’nın sorularını yanıtladı. Tuncel, Alevi toplumunun cemevleri etrafında örgütlenmesinin devleti korkuttuğunu ifade etti. Tuncel, seçim atmosferine ilişkin ise 6’lı masanın Kürt, Alevi, kadın, emek sorunu gibi alanlara ilişkin politikalarının muğlak olduğunu söyledi.

     

    Siyasete Halkın Demokrasi Partisi’nde (HADEP) başlayan Sebahat Tuncel, sırasıyla Demokratik Halk Partisi (DEHAP) ve Demokratik Toplum Partisi’nde (DTP) görevler aldı.

    Cezaevinde tutukluyken 22 Temmuz 2007 genel seçimde İstanbul’dan bağımsız milletvekili seçilen Tuncel, ilerleyen tarihlerde Demokratik Toplum Partisi’nin kapatılmasıyla birlikte Barış ve Demokrasi Partisi’nde siyasi çalışmalarını sürdürdü.

    2011 yılındaki genel seçimlerde İstanbul 1. Bölge’den bağımsız milletvekili adayı olan Tuncel, 93.679 oy alarak bir kez daha milletvekili seçildi. Ertuğrul Kürkçü ile birlikte 15 Ekim 2011’de kurulan Halkların Demokratik Kongresi’nin eş sözcüsü olan Sebahat Tuncel, 2012’de örgüte üye olduğu gerekçesiyle 8 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırıldı. Hakkında yurt dışına çıkış yasağı da getirilen Tuncel’e milletvekili olduğu için ceza uygulanmadı.

    Demokratik Bölgeler Partisi’nin Eş Genel Başkanlığını da yapan Sebahat Tuncel en son HDP’li milletvekillerinin tutuklanmasını Diyarbakır’da protesto ederken gözaltına alındı. 6 Kasım 2016’da tutuklanan Tuncel hakkında “silahlı terör örgütüne üye olmak” ve “terör örgütü propagandası yapmak” suçlarından 8 yıldan 20 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı. 1 Şubat 2019’da 5. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen davada Tuncel, toplamda 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

    AKP, ALEVİLERE KARŞI ASİMİLASYON POLİTİKASINI GÜNCELLEDİ”

    Halen Ankara Sincan Cezaevinde olan Sebahat Tuncel’e, ülkenin mevcut siyasi atmosferini sorduk. İktidarın, Alevilik üzerindeki planları, Alevi hak mücadelesinin bugünü ve seçimlere giderken toplumun alacağı tavrın ne yönde olması gerektiğine dair sorularımıza Sebahat Tuncel’in cevaplarını paylaşıyoruz.

    PİRHA: AKP-MHP hükümetinin Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesindeki Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı projesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Sebahat Tuncel: AKP-MHP, Aleviler üzerinde yeni bir asimilasyon politikasını devreye koymaktadır. Bunu yaparken de sözde, Alevilerin hak ve özgürlük talebine cevap veriyormuş gibi davranmaktadır. Cemevlerinin elektrik, su giderlerinin devlet tarafından karşılanması, dedelere maaş bağlanması, Alevi dernek ve kurumlarının Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde kurulacak olan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kurma projesi esasta Alevileri devlete bağlama ve kendi ideolojik politik eksenine almaktır. Bu proje yeni değil bana göre. Hatırlarsanız daha önce Cami-Cemevi projesi ile Fetö’cüler bunu yapmak istedi. Ancak 15 Temmuz başarısız darbe girişimi sonrası AKP-Fetö ortaklığının bitmesi ile bu proje hayata geçirilemedi. Ancak AKP, Alevilere karşı asimilasyon politikasını güncelleyerek yeniden devreye koydu. Ne yazık ki bu asimilasyon projesine bazı Alevi kurum ve kişileri de alet oldu. R.T. Erdoğan’ın Ankara’daki bir cemevine yaptığı ziyaret ve yaşananları kamuoyu yolundan takip ettik.
    Alevilerin, özellikle Kızılbaş Alevilerinin önünde Türkiye’de kendi inanç kimliği etrafında özgürce örgütlenmesi, kendi inanç ve kültürünü gelecek kuşaklara taşıması konusunda hala çok ciddi engeller varken devlet, Alevilere yönelik geliştirdiği katliam, asimilasyon, baskı politikaları ile yüzleşmeden, Alevi inancını tanımadan, sadece bazı ekonomik talepleri karşılayarak Alevi toplumunun özgürlük, eşitlik, demokrasi talebini karşılamış olmuyor. Alevilere eşit yurttaş olma, Alevi inancını ve kültürünü özgürce yaşama, dergah ve cemevlerinin yasal statüye kavuşması için yıllardır mücadele eden kurumların, Alevi örgütlerinin taleplerini kadükleştiriyor.

    “ÖRGÜTLÜ VE BİLİNÇLİ BİR TOPLUM GERÇEĞİNİ ORTAYA ÇIKARDI

    -Peki neden iktidar böyle bir adım atma ihtiyacı duydu? Gerçekten Alevi halkının taleplerini mi karşılıyor? Seçimler için mi böyle bir adım attı?

    Bence bunu sadece bir seçim hamlesi olarak görmek eksiklik olur. Elbette ki iktidarın böyle bir amacı olabilir. Ama asıl amacı özellikle 90’lı yıllardan sonra gelişen Alevi muhalefetinin eşit ve özgür yurttaşlık talebi ve Alevi inancının yasal güvenceye kavuşması talepleri ve Alevilerin devletten bağımsız olarak kendi imkanlarıyla açtıkları cemevlerine Alevi toplumunun yoğun bir ilgi göstermesi ve onun etrafında örgütlenmesi devleti korkutmakta ve endişelendirmektedir. Sayısı 20 milyondan fazla olan Alevilerin II. Mahmut döneminde başlayan ve sonraki süreçlerde devam ettirilen baskı, asimilasyon politikalarına karşı güçlü itirazı ve bu itirazını örgütlemesi tekçi, otoriter, faşizan, mülkiyetçi iktidar odaklarını rahatsız etmiştir. O nedenle Alevilerin taleplerini manipüle ederek, Aleviler üzerinden devlet denetimi ve baskısını güçlendirerek, özgürlükçü talepleri bastırmak istiyorlar. Bu politika sadece AKP-MHP-Ergenekon ittifakının politikası değil. Aleviler cumhuriyetin kuruluş süreci ve sonrasında da Kemalizm eliyle asimile edildiler. Özellikle Kürt Alevilere yönelik özel inkar, imha ve asimilasyon politikası uygulandı. Öyle ki Alevilik inanç kimliği yerine inkar edilerek Kürt kimliğinin asimilasyonu Kürt ulusal bütünlüğünün engellenmesi için suni bir Alevi-Şafi çatışması yaratıldı. Tabii bu politikaların etkili olmasında bazı tarihsel gelişmelerin de etkisi oldu. Örneğin Yavuz Sultan Selim tarafından 40 bin Alevinin katledilmesi, Çaldıran Savaşı, Hamidiye Alaylarına Alevi aşiretlerin talep etmelerine rağmen sadece Sünni aşiretlerin alınması vb. tarihsel gelişmelerde merkezi devletin bilinçli olarak Aleviler üzerinde yürüttükleri politikalar Mezopotamya ve Anadolu’da Alevilerin siyasal, ekonomik, kültürel geleceğinin şekillenmesinde etkili olmuştur.
    Sonuç itibariyle Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne Aleviler üzerinde inkar imha ve asimilasyon politikası her iktidar tarafından güncellenerek devam ettirilmiştir. Bugün AKP-MHP iktidarının yaptığı da bundan başka bir şey değildir. Ama Aleviler eski Aleviler değil. Alevi aydınlarının, Alevi örgütlerinin verdiği mücadele ve emek, Alevi toplumunda da önemli değişimlere yol açmıştır. Bu aynı zamanda örgütlü ve bilinçli bir toplum gerçeğini ortaya çıkarmıştır. Bu da insana umut vermektedir.

    BU DAYANIŞMA VE BİRLİK KURULTAYLA SINIRLI KALMAMALI”

    -Alevi kurumları, iktidarın Cemevi Başkanlığı projesine karşı birtakım eylemden sonra İstanbul’da Büyük Alevi Kurultayı düzenledi. Bu kurultayda ilk kez 7 Alevi çatı örgütü bir araya geldi. Bu birliktelikteki moral ve coşkuyu, Alevi sorununun çözümü konusunda başarıya ulaştırmak adına ne yapmalı?

    İktidarın Aleviler üzerinden geliştirmek istediği, yani asimilasyon politikasına karşı Alevi Kurumu ve kişilerin yaptığı açıklamalar en son sizin de belirttiğiniz gibi İstanbul’da Büyük Alevi Kurultayının toplanmış olması oldukça önemli. Bu kurultayın bir diğer önemi de ilk kez 7 Alevi çatı örgütünün bir arada olması ve ortak bir deklarasyona imza atmalarıdır. Bu hem kurultayın büyük bir moral ve coşkuyla geçmesine hem de Alevi toplumunda büyük bir coşku ve heyecana yol açmıştır. Yukarıda da ifade etmeye çalıştığım gibi devletin sistemli olarak yürüttüğü inkar, imha ve asimilasyon politikası, Alevilerin dergah ve cemlerinin yasaklanması, sürekli bir Alevi-Sünni çatışması yaratılması; hatta bu çatışmayı 12 Eylül Darbesinin zemini olarak 1978 Maraş Katliamı kullanılarak Alevilerin sürekli bir güvenlik tehdidi altında tutulması, Alevilerin evlerinin işaretlenmesi, Alevilere karşı yaralayıcı, ayrımcı, ırkçı söylemlerin geliştirilmesi vb. daha birçok Alevilere karşı ayrımcı, ötekileştirici şiddet politikalarına karşı yan yana durmak, dayanışmak açısından da bu kurultayın toplanmış olmasını önemsiyorum. Ancak bu dayanışma ve birlik sadece bir kurultayla sınırlı kalmamalı, burada başlayan birlik, yaşamın her alanında geliştirilmelidir.

    BARIŞÇIL BİR SİSTEM GELİŞTİRMESİ, HALKLARIMIZIN GELECEĞİ AÇISINDAN ÖNEMLİDİR.

    Türkiye’deki ulus devlet geleneği Alevilerin hem birbiriyle hem diğer inanç ve kültürlerle yan yana gelmesini engellemiş, halklar arasında çatışma ve çelişkileri derinleştirmiş, toplumu kutuplaştırarak, üzerinde baskı ve denetim kurarak korku iklimini hakim kılmıştır. Devletler özellikle de ulus devletlerin kendisini ayakta tutmanın tek yolu olası şiddet, zor ve baskı mekanizmalarını toplum üzerinde kullanmaktan çekinmemiştir. Halkların, inançların, kadınların, gençlerin bu gerçekliği görerek demokratik, özgürlükçü ekolojik ve barışçıl bir sistem geliştirmesi, halklarımızın geleceği açısından önemlidir.
    Alevilik inancı ve kültürü, eşitlikçi, komünal bir yaşamı, barış ve adaleti, doğaya saygıyı önceleyen bir inançtır. Bu ilkeler, geleceğimizi kurmak açısından da oldukça önemlidir. O nedenle Aleviler önce kendi içinde birlik ve dayanışmayı esas almalı, sonra da birlikte yaşadıkları haklarla, inançlarla, eşit, özgür bir ilişki sağlaması, haklarımızın geleceği açısından önemli diye düşünüyorum. Alevi kurumları, toplumun siyasal, kültürel ekonomik, ekolojik, barış, özgürlük ve eşitlik taleplerine çözümler üretecek, katılımcı, demokratik, özgürlükçü bir yönetim anlayışı geliştirerek politikalarını toplumsallaştırma ve toplumun politikleşmesine öncülük etme sorumluluğu ile karşı karşıyadır.

    SEÇİM SÜRECİNDE ALEVİLERİN TUTUMU BELİRLEYİCİ OLACAKTIR”

    -Mevcut Alevi hareketinin mücadelesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Mevcut Alevi örgütlerinin önemli bir mücadele deneyiminin oluştuğunu düşünüyorum. Maraş, Sivas, Çorum Katliamları’nın unutulmaması, Alevilere yönelik inkar ve asimilasyon politikalarının teşhir edilmesi ve Alevi inanç ve ritüellerinin toplum tarafından yaşatılması açısından verdikleri mücadele anlamlı ve önemli. Ancak Alevi kurumlarının devlet, ulus devlet gerçeğini yeterince bilince çıkardığını düşünmüyorum. Tabii yanlış anlaşılmasın; Alevi örgütleri de yekpare değil ve farklı ideolojik siyasi perspektiflere sahipler ve bu durum Alevi örgütlerinin yan yana gelmesini engelleyen en temel etken.

    Şunun da altını çizmek gerekir, 6 yılı aşkın bir süredir cezaevindeyim ve cezaevi koşullarında dışarıdaki siyasal, toplumsal mücadeleyi, kadın hareketini, Alevi hareketini, emek-ekoloji hareketlerini ve sistem karşıtı hareketleri takip etmeye çalışıyorum. Cezaevlerinde, muhalif kesimlerin seslerinin, iktidar tarafından yasakçı zihniyetle kısıtlandığını, anti demokratik koşullar nedeniyle bazı eksiklikler, gerçeği tam anlamıyla ifade edememe durumu olabilir. O nedenle mevcut olanaklar ışığında yaptığım okumalar üzerinden değerlendirmeler yapabildiğim gerçeğini de ifade etmek isterim. Konuya yeniden dönersek, Alevi örgütlerinin dernek, kurum, kendi örgütünün çıkar ve öncülüklerinden ziyade toplumun çıkar ve önceliklerini öncelemeleri gerekir. Türkiye’de yaşanan ekonomik, siyasi kriz ve ırkçı, milliyetçi, cinsiyetçi, dinci politikalara karşı özgürlük, demokrasi, barış, adalet, insanca ve onurlu bir yaşam için gerekli olan ayrı ayrı değil, birlikte, yan yana durarak, güçleri birleştirerek cevap olabiliriz. Bu kritik dönemeçte Alevi örgütlerine büyük bir görev düşmektedir. Özellikle seçim sürecinde Alevilerin tutumu belirleyici olacaktır. İstanbul’da toplanan ve 7 Alevi çatı örgütünü birleştiren kurultayın süreklileştirilmesi halklarımızın, kadınların, gençlerin özgür geleceği için mücadeleyi yükseltmesi tarihsel bir sorumluluk olarak önlerinde durmaktadır.

    “6’LI MASANIN, ALEVİ SORUNU HAKKINDA POLİTİKALARI MUĞLAK”

    -Bir Alevi yurttaş olarak, Alevi toplumunun seçimlerde nerede ve hangi sebepler doğrultusunda taraf almasını önerirsiniz?

    Bu seçimde Kürtler kadar Aleviler de belirleyici bir rol oynayacaktır. 2023 seçimleri Türkiye’nin geleceği açısından kritik bir öneme sahip. AKP-MHP iktidarı 2. cumhuriyetin kurumsallaşması ve anayasal güvenceye kavuşması için her türlü yol ve yöntemi devreye koyacağı gerçeği herkes tarafından bilinmektedir. Tekçi, otoriter, milliyetçi, cinsiyetçi ‘tek adam rejimi’ olarak adlandırılan ucube sistemin kurumsallaşması tüm Türkiye halkları açısından ciddi bir tehlikedir. AKP sadece Kürt karşıtı değil aynı zamanda Alevi karşıtıdır, kadın karşıtıdır, emek karşıtıdır. Hem içeride hem dışarıda yürüttüğü savaş politikası, bugün yaşanan ekonomik krizin temel nedenidir. Kendi hanedanı ve etrafındaki sermayedarları zenginleştirirken toplumu derin bir yoksulluğa, açlığa mahkum etmektedir. Kendi iktidarı için özellikle Kürt siyasi hareketine yönelik zor ve baskı politikasını devreye koymuş, kayyım siyaseti ile halk iradesini gasp etmiş, HDP’nin kapatılması, demokratik siyaset alanının ortadan kaldırılması için her türlü hukuksuzluğu devreye koymuştur. Toplumun neredeyse yarısı iktidara göre terörist ilan edilmiştir. Anayasa, parlamento askıya alınmış, OHAL uygulamaları süreklileştirilmiştir. Bu toplumda büyük bir umutsuzluğa neden olmuş durumda. Bu durumu değiştirmek için seçimler önemli bir aşamadır. Tabii ki mafya düzenine dönüştürülen, her türlü hukuksuzluğun bizzat iktidar tarafından yapıldığı bir sistemi değiştirmek bir tercihten ziyade zorunluluk olarak önümüzde durmaktadır.

    MESELE TÜRKİYE’DEKİ REJİM KRİZİNİN NASIL ÇÖZÜLECEĞİDİR

    Mesele sadece Cumhurbaşkanlığı koltuğuna kimin oturacağı değil. Mesele Türkiye’deki rejim krizinin nasıl çözüleceğidir. Mevcut iktidarın nasıl bir Türkiye yaratmaya çalıştığını 20 yıllık iktidar deneyiminden biliyoruz. Millet ittifakı veya bilinen adıyla 6’lı masanın da Türkiye’de yaşanan temel meselelere, yani Kürt sorunu, Alevi sorunu, kadın sorunu, emek sorunu gibi alanlara ilişkin politikaları ise muğlak. Kayyım politikalarına karşı HDP’nin kapatılmasına, Kürt kurumlarına, Kürt siyasetçilere yönelik hukuksuzluklara karşı ciddi itiraz üretmeyen, sorunu görmezden gelen yaklaşımları toplumda yeterince umut yaratmamalarına neden oluyor.
    Tüm bu değerlendirmeler ışığında Emek ve Özgürlük İttifakı’nın geliştirmeye çalıştığı demokratik siyaset, 3. çizgi çok daha anlam kazanmaktadır. Türkiye’nin bu krizden çıkma yolu Demokratik Cumhuriyet’in inşasıdır. Türkiye’nin çok kimlikli, çok kültürlü, çok inançlı yapısını esas alacak, çoğulcu, demokratik, özgürlükçü, eşit yurttaşlığı, demokratik, laikliği esas alan, demokratik cumhuriyetin kuruluşunda Alevilerin de yer almasının önemli olduğunu düşünüyorum. Alevilerin siyasi parti tercihleri de çeşitlidir doğal olarak. Ama eşitlikten, özgürlükten, barıştan ve demokrasiden yana olan Alevilerin Emek ve Özgürlük Cephesinde veya onunla dayanışma içinde olması Türkiye’nin geleceği açısından önemli diye düşünüyorum. Türkiye’nin nasıl bir yöne gideceğini de Emek ve Özgürlük Cephesi belirleyecektir. Şimdi değişim ve özgürlük zamanı diyor herkese selam ve sevgilerimi sunuyorum.”

    Eren GÜVEN/ANKARA

  • Gazeteci Çilem Küçükkeleş: Bir yüzyıl daha Aleviler yoktur diyemezsiniz-VİDEO

    Gazeteci Çilem Küçükkeleş: Bir yüzyıl daha Aleviler yoktur diyemezsiniz-VİDEO

    PİRHA-Gazeteci Çilem Küçükkeleş, 2022 yılının Aleviler açısından nasıl geçtiğini PİRHA’ya değerlendirdi. Çilem Küçükkeleş, 2022 yılının değişimin açığa çıktığı bir yıl olduğuna dikkat çekerek, “Umut ediyorum ki yeni bir yüzyılın cumhuriyeti kurulurken tıpkı kurultayda adı konulduğu gibi “demokratik bir cumhuriyet” aynı zamanda bu cumhuriyetin en büyük paydaşlarından birinin Aleviler olacağı bir yüzyıla doğru yol yürüyeceğiz” dedi.

    Alevilerin eşit yurttaşlık talebiyle yıllardır sürdürdüğü mücadele 2022 senesinde kendisini daha da görünür kıldı. Zorunlu din derslerine ilişkin açılan davalar, Alevilere yönelik sonu gelmeyen nefret söylemleri, demokratik Alevi hareketindeki kongreler, devletin Aleviler ve cemevlerine dönük çalışmaları, AKP’li cumhurbaşkanının kararıyla kurulan ve çok tartışılan Alevi, Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ile seçimlere yaklaşınca hatırlanan Aleviler geride bıraktığımız yıl içerisinde konuşulan konu başlıkları oldu.

    Gazeteci Çilem Küçükkeleş de geride kalan 2022 yılının Aleviler açısından nasıl geçtiğini PİRHA‘ya değerlendirdi.

    “KONGRELER YENİLENME AÇISINDAN ÖNEMLİDİR”

    Sözlerine “Her yıl gibi elbette ki 2022 de zor bir yıldı. Ama Aleviler açısından çeşitli değişimlerin olduğu bir yıldı” diyerek başlayan Küçükkeleş, dünyayı etkisi altına alan Covid-19 pandemisinden kaynaklı olumsuzluklara da değinerek, şunları söyledi:

    “Pandemi gibi çok ağır bir hastalık süreci geçirildi. Toplumsal bağların zayıfladığı, bir araya gelinemediği, bulaşıcı hastalıktan kaynaklı yan yana durulamayan ve büyük bir kısmı böyle geçen bir yıldı. Bir diğer önemli nokta ise 2015’ten beridir ağır bir atmosfer var Türkiye’de. Daha önce de ağırdı ama aslında adına ‘OHAL’ denilen, çok uzun süren, kaldırıldığı ifade edilen ama koşullarının Türkiye’de hala çok canlı yaşadığı bir yıl oldu 2022 de. Fakat şu tarz değişimler oldu. Pandemi süreci sonrası Türkiye’de çeşitli toplumsal hareketler başladı. Aleviler açısından da başladı ve uzundur kongre yapamayan Alevi hareketi bir kongre yapma imkanı buldu ki kongreler önemlidir. Yenilenme açısından, süreci tartışma, yeni dönemi kurma konusunda kongreler önemlidir. Bu kongreleri gerçekleştirebilme, pandemi sürecinin o ağır atmosferinin hafiflemesi, bir şekilde Türkiye’de siyaseten değişimin arzusunun her tarafa yansıması gibi Alevi kurumlarına da yansıdı ve çok hareketli bir baharla başladı.”

    “DEVLETİ MUTLAKA ZORLAMAK GEREKİYOR”

    Küçükkeleş, Mayıs ayında “Aleviler din, beden, cinsiyet, neşeden, kedere” başlığıyla İzmir’de yapılan sempozyumu da hatırlatırken, şöyle konuştu:

    “Kongrelerden hemen sonra üç büyük kurumun ortaklığıyla Mayıs ayında çok önemsediğim bir sempozyum gerçekleşti. “Aleviler din, beden, cinsiyet, neşeden, kedere” ismiyle kadınlarla, LGBTİ’lerle, farklılıklarla ilişkisi bir daha tartışıldı. Aynı zamanda bu sempozyumla beraber Türkiye’de, İstanbul Sözleşmesi’nin kaldırılmasıyla ortaya çıkan boşlukta, her sorumluluğu devlete atan değil aynı zamanda kendi sorumluluğumuzu da yerine getirmemiz gerekir aklıyla, “Peki İstanbul Sözleşmesi yok. Biz bunu kendi içimizde nasıl işletir hale edeceğiz? Yani genelde “Devlet ne yapar?” diye uzundur bakıyordu tüm hak mücadeleleri yöntemleri. Ama biz anladık ki, devleti mutlaka zorlamak gerekiyor. Mutlaka talep etmek gerekiyor ama bununla beraber hem kendi iç demokrasimiz konusunda bir şeyler söylemek, aynaya bakmak hem de kendi yaşadığımız mekanlarda yaşatmak konusunda bir yol güzergahı çizmek gerekiyor. Alevi kurumları çok önemli bir sempozyumu gerçekleştirdiler. Buradan çıkan ve kamuoyuna yansıyan önemli kararlardan biri de cenazelerimizdi.

    Ortada kalan, çeşitli inanç merkezlerine alınmayan, hakaret edilen cenazelerle ilgili de şunu söyledi kurumlarımız: Kim olursa olsun kapımıza gelen her cenazeyi kendi istediği ritüelle biz Hakk’a uğurlayacağız kararı o sempozyumdan çıktı. Diğer önemli çıkan kararlardan biri de şuydu: Sempozyum yapıp bırakmayacağız. Buradan Alevi hareketi olarak kadın meselesine yönelik bir tutum belgesi inşa edeceğiz ve tutumumuzu tüm kamuoyuyla paylaşacağız. Bunlar önemli sonuçlardı. Çünkü çalıştaylar, sempozyumlar elbette ki gerçekleşirken çok değerli katkılar sunuyorlar ama orada bırakıp gitmek doğru değil. Bütün o tartışmalardan çıkan sonuçla önemli adımlar atmak gerekiyor.”

    “FESTİVALLER ALEVİ HAREKETİNİN TOPLUMSALLAŞMASINA YOL AÇTI”

    Yaz aylarında Türkiye’nin birçok yerinde gerçekleşen festivallere de değinen Küçükkeleş, bu tarz etkinliklerin topluma sağladığı katkıları şöyle aktardı:

    “Haziran, Temmuz ayları başladığında festivaller başladı. Aslında toplum bir araya gelerek o moral bozukluğunu, kederini biraz neşeye evrilten bir yol izledi. Değerli festivaller oldu. Dersim festivali valilik tarafından iptal edilse de toplum kendine göre kendi festivalini gerçekleştirdi. Varto’da yine çok değerli bir festival oldu. Öyle göründü ki Alevi kurumlarının yönetici kısmı açısından bir gün bile genel merkezlerinde oturamaz hale geldiler. Mütemadiyen hareket halindelerdi. Bu hareket hali önemli bir şeyi gerçekleştirdi. Alevi hareketinin toplumsallaşmasına yol açtı. İkincisi de Alevi hareketinin toplumla buluşması, toplumun da ilgisini yeniden demokratik Alevi hareketinin üzerine çekti. Bütün bu söylediklerim demokratik Alevi hareketi üzerine. Çünkü geri kalanının zaten böyle bir alanı, böyle bir mecrası, böyle bir niyeti de yok. Yani bir hak mücadelesi alanında değiller. Onlar sadece inancın nasıl yürüyeceği konusunda hizmet vermek istiyorlar. O yüzden de demokratik Alevi hareketinden hani bahsediyorum.”

    “HEDEFLERİ PARÇALI, BİRBİRİNİ GÖRMEYEN, BİRLİKTE DURMAYAN ALEVİ HAREKETİ”

    Küçükkeleş, AKP’nin birkaç yıldır Alevilere dönük geliştirdiği çalışmaların bu yıl somutlaştığı kararlara ilişkin ise şunları kaydetti:

    “Bu süreç içerisinde aynı zamanda Alevilere yönelik gelişen bir AKP hareketi de vardı. Bir dönem çok fazla Alevilere müdahale etmeyen, belki daha inisiyatifli davranan, karşısına almamaya çalışan AKP’nin aynı zamanda yürüttüğü bir çalışma vardı. Aslında bir araya gelen, toplumsallaşmaya çalışan Alevi hareketini biraz içeriden bölmek, parçalamak, tekleştirmek ki mesela gittikleri, ziyaret ettikleri cemevlerine de “Genel merkezinizden ayrılırsanız sizinle çok daha ilişki kurabilir; size çok daha rahat yardım edebiliriz” telkinlerinde bulundular. Anlaşıldı ki hedef parçalı, birbirini görmeyen, birlikte durmayan bir Alevi hareketine doğru yol izlemekmiş. Bunu niye yapıyorlar diye çok konuşuldu, tartışıldı. Niye yaptıkları konusu aslında döndü dolaştı bir torba yasa ve cumhurbaşkanlığı kararnamesi meselesiyle ortaya çıktı. Alevilerin ziyaret ettikleri yerlerde çeşitli kurumsal eksikliklere yaptıkları yardımlar Alevilerin talepleri olarak topluma yansıtılmaya çalışıldı. Bu talepleri karşıladıklarını ifade ettiler. Toplamda karşısındakini yok sayan ama konu, çimento veriyorsa oradan bir talep sanki varmış gibi bir politika izlendi. Bu politika elbette ki Alevi toplumu tarafından çok büyük bir tepki ile karşılaştı. Cumhurbaşkanı’nın cemevi ziyaretleri yoğun eleştirildi. Bu cemevi ziyaretlerindeki görsel değişiklikler, mekana müdahaleler, oraya gitme hali, beraberinde gittiği heyeti vs. yoğun tartışmalara yol açtı. Oralardan, müjdelenen, torba yasa da Alevi kurumları açısından büyük bir itiraza neden oldu.”

    “TOPLUM HALA DEMOKRATİK BİR MECLİSİ İŞARET EDİYOR”

    AKP’nin adımlarına Alevilerin verdiği yanıt ise birçok ilde basın açıklamaları ve eylemler oldu. 8 Kasım günü ise eylem Ankara’ya TBMM önüne taşındı. Yapılan eylemleri “değerli” olarak niteleyen Küçükkeleş, şöyle konuştu:

    “Meclis önünde çok değerli bir eylem konuldu. Bu eylemin meclis önünde kurulmasının şöyle bir anlamı olduğunu düşünüyorum. Türkiye toplumları hala demokratik bir meclisi işaret ediyorlar. Hala orayı muhatap almak istiyorlar ve itirazlarını orada dile getirmek istiyorlar. Bunu yaparken de sadece hani biz Alevilere bunu yapma anlamında değil yani. “Bu meclis işlesin” mesajı da bu eylemin içeriğinde vardı aynı zamanda. Cumhurbaşkanlığı kararnamesine itiraz da yine meclis önünden yapıldı. Aleviler sert bir müdahale gördüler o meclis önünde. Ama o sert müdahaleyle beraber çıkarılmak istenen torba yasayı, cumhurbaşkanlığı kararnamesini de yine aynı meclis önünde çöpe çevirdiler. Çünkü rızalık olmadan bir topluma herhangi bir faaliyetinizi dayatmanız mümkün değil. Bir şekliyle kendi medyasında çok büyük müjde gibi yansıttığı meselenin aslında Aleviler için hiçbir müjde olmadığını çok net bir şekilde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin önünde ifşa ettiler.

    Bu önemli ve kıymetliydi, uzundur en hareketli eylemiydi Alevi hareketinin de aynı zamanda. Bu hareketin çevresinde toplum toparlandı. Burada birlikte durma gayreti çok gelişti. Bu eylemden sonra yerelde çok sayıda toplantı yapıldı. Toplumla buluşuldu ve en nihayetinde burada konuşulanlar da bir kurultaya evrilerek bu çok yakın tarihe taşındı. Birlikte takip ettik. Değerli bir kurultay gerçekleşti 25 Aralık’ta. Gerçekleşen kurultayla beraber aslında Türkiye siyasetinde uzundur varlığını kabul ettiremeyen Aleviler, “Siz böyle kentlerin çeperlerinde olun, siz hele bir yerde durun, biz size haklarınızı zaten veririz” siyasetini reddettiğini, aslında kentin merkezine, göbeğine ve siyasetin kalbine doğru artık Alevilerin de cümle kurmak istediğini çok net ifade ettiği, benim açımdan kurultayın en önemli konularından biriydi.”

    “BİR YÜZYIL DAHA BİZSİZ BİR CUMHURİYET KURAMAZSINIZ”

    Küçükkeleş, 25 Aralık günü İstanbul’da gerçekleştirilen ‘Büyük Alevi Kurultayı’na da değinirken; “Bir geçmiş yüzyılın şeyi çok iyi tartışıldı. Aleviler neler yaşadılar geçmiş yüzyılda? Kurultaya gelen tüm seyirciler açısından da çok açıklayıcı ve ön açıcı oldu. Ama bir daha böyle bir şeyi bir yeni yüzyılda yaşamayacaklarını ifade ettikleri yer de oldu. Bununla ilgili yine takip ettiğimiz Hacıbektaş’ta da önemli bir toplantı gerçekleşmişti. Pirler, analarla da Ankara’da bir toplantı gerçekleşmişti. Toplumun toplamda ifade ettiği ve kurultaya gelen şey şuydu ki; “Bir yüzyıl daha Aleviler yoktur diyemezsiniz. Bir yüzyıl daha bize katliamlar yüzyılı çizemezsiniz. Bir yüzyıl daha bizsiz yeni bir cumhuriyet kuramazsınız” mesajı çıktı aslında toplamda” ifadelerini kullandı.

    “MADIMAK KATLİAMI SONRASI KİMİNLE YÜRÜDÜYSEK ONLARLA BİR ARADAYIZ”

    Alevi hareketinin 2023’e çok daha güçlü gireceğini söyleyen Küçükkeleş, Alevilerin kendi gündemlerini yaratmalarının öneminden de bahsetti. Küçükkeleş sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Demokratik siyaset ve demokrasi mücadelesi cephesinden 2015’te beraber hızla uzaklaşan Alevi hareketi 2022’de tam tersi hızla buraya doğru bir yol çizdi. Çevresini, dostlarını genişleten bir çaba ve gayret çok gözle görülür hale geldi. Yalnızlaşan, kendini tartışan, kendi içinde mütemadiyen iktidar ve muhalefet hegemonyası yaşayan Alevi hareketi bir anda bütün bunların dışına çıkan, kendi kendiyle değil tam tersi kendisine bunu yaşatan sistemle bir mücadeleyle karşı karşıya geldi ki önemli. İşte burada dostları da çoğaldı. Burada birliktelikler de attı. Aslında nereye döndük dersek, Madımak katliamı sonrasında kiminle birlikte yürüdüysek bugün o yol arkadaşlarımızla yeni baştan bir araya gelmeye başladık. Bu değerli ve kıymetli. 2021, 2020 öncesi süreçlerde yaşanan gergin Türkiye atmosferinde aslında tartışamaz, konuşamaz, sürece dahil olamaz, kendi gündemini tutamaz haldeyken bir anda Türkiye gündemi daha büyük bir sıklıkla değişse de Aleviler gündemini ayakta tuttular. Kendi gündeminizi korumanızın ne kadar önemli olduğunu bir kez daha fark ettiler, hem de fark ettirdiler. Türkiye gündemi çok sık değişse de Aleviler kendi gündeminde kaldılar ve buradaki bileşkeyi çoğaltmak, daha fazla sayıda birleşerek hareket etmek konusunda da bir yol çizdiler.

    Toplumda uzundur bunu öneriyor aslında. Hem tüm demokratik kitle örgütlerine, hem siyasi partilere hem de aslında toplumun her kesimine böyle bir kaostan çıkmanın yolu, yöntemi, birlikte olmak olduğunu tarif ettiler. Eskiden birlik deyince birbirine benzemeyi anlaşılır ve hiç bir araya gelinmez gibi gözükürken şimdi hiç birbirimize benzemesek de bir arada durmayı bilmeliyiz formülü hem Türkiye siyasetinin hem Alevi hareketini büyük oranda etkilediğini düşünüyorum. Bu dönüşüm, bu yol, yöntem bu kadar toplumsallaşan Alevi hareketi inanıyorum ki 2023’e çok daha büyük bir güçle girecek. 2023 açısından Türkiye siyasetine çok daha büyük dahil olacak. Umut ediyorum ki yeni bir yüzyılın cumhuriyeti kurulurken tıpkı kurultayda adı konulduğu gibi “demokratik bir cumhuriyet” aynı zamanda bu cumhuriyetin en büyük paydaşlarından birinin Aleviler olacağı bir yüzyıla doğru yol yürüyeceğiz. Her dönemden çok daha güçlü Türkiye siyasetine de, toplumuna da kendini hissettirdi diyebilirim.”

    “TÜM SİYASİ PARTİLERİN ALEVİ POLİTİKASI OLMAK ZORUNDA”

    Küçükkeleş son olarak seçim sürecine giren Türkiye’de, tüm siyasi partilerin bir Alevi politikası olması gerektiğini belirtirken, “Yani bu 25 Aralık kurultayı siyasi partiler açısından da çok büyük bir mesaj. Çünkü bu kurultaydan sonra Alevilerin söyledikleri sözlerden kaynaklı başka bir siyaset üretmek zorundalar. Hani eskiden “Siz yerinizde durun biz sizin için yaparız. İhtiyacınız neyse gideririz.” bir şekliyle en ilerisindeydi; HDP’nin “Verin temsilcilerinizi gelsinler, siyaset yapsınlar” meselesinin artık sona erdiğini düşünüyorum. Meselenin temsilci olduğu değil bundan sonra Türkiye’deki tüm siyasi partilerin artık bir Alevi politikası olmak zorunda olduğunu düşünüyorum. O kurultaya cevap olamayan siyasi partiler açısından da Türkiye’deki yalnız Alevi hareketinin değil Alevilerin artık başka bir yerden başka bir cevap vereceğini düşünüyorum” dedi.

    Barış KOP / İSTANBUL

  • Ozan Leşgeri: Alevilere yapılan katliamlar Kerbela’dakinden çok daha derin-VİDEO

    Ozan Leşgeri: Alevilere yapılan katliamlar Kerbela’dakinden çok daha derin-VİDEO

    PİRHA- Ozan Leşgeri, Anadolu’da Alevilere yapılan katliamların Kerbela’da yapılanlardan çok daha derin olduğunu vurgulayarak, “Günümüzün Yezidleri bize öyle Yezidlik yapıyor ki bırakın geçmiştekileri, biz günümüzdeki Yezid’e bakalım” yorumunda bulundu. Leşgeri, 25 Aralık’ta İstanbul’da yapılacak Büyük Alevi Kurultayı’nın önemine de dikkat çekti. 

    Kocaleşger Ocağı evlatlarından Dede Ozan Leşgeri (Hüsnü İyidoğan) Maraş Katliamı’nın üzerinden 44 yıl geçtiğini belirterek, “Ömrümüz boyu unutulmaması gereken bir katliam Maraş” dedi.

    Ozan Leşgeri, 19 Aralık 1978 yılında yapılan Maraş Katliamı’nda yakın köylüsü Öğretmen Süleyman Metin’in, eşi ve iki kızı ile birlikte yakılarak katledildiğini belirterek, “Alevi toplumu 1474 yıldır Kerbela’da Hüseyin için gözyaşı döküyor. Bütün cemlerimizde ‘Hüseyin’ adı artık bayraklaşmış durumda. Her Hüseyin adı anıldığında Aleviler ağlamaklı oluyor. Oysa Anadolu’da Alevilere yapılan katliamlar Kerbela’yı da geçer” ifadelerini kullandı.

    “DEVLETİN İŞİ BU MUDUR?”

    Aynı zamanda dedelik hizmeti de yürüten Ozan Leşgeri, Maraş Katliamı’nın aydınlatılması gerektiğini vurgulayarak, “Zamanın Yezid’inin, devlet eliyle Maraş’ta başlatmış olduğu o hunharca katliamda gebe kadınların karınlarına bıçak sokularak ceninlerin ortaya saçıldığı bir katliamdan bahsediyoruz. Maraş’ta yüzlerce canımız öldü ve halen bugüne kadar aydınlatılamadı, aydınlatmıyorlar. Oysa devletin işi bu mudur?” diye sordu.

    Devletin her dine, inanca eşit mesafede olması gerektiğine işaret eden Leşgeri, günümüz asimilasyonunu ise şöyle özetledi:

    “Osmanlı, Sünni inancı devletin resmi dini yaptı, bugün Türkiye Cumhuriyeti’ndeki resmi din de Sünni inanışa göre yapılmış durumda. Ve 1950’den sonra Sünni erk, çok büyük bir güç kazandığı için tekrar Türkmenlere, Alevilere, Alevi Kürtlere baskılara devam etmiş.
    Selçuklu asmış, kesmiş, yüzmüş ama Aleviliği, Kızılbaşlığı bitirememiş bir türlü. Sürekli ayaklanmalar olmuş. Devletin kendi koymuş olduğu anayasal düzene ‘Yok efendim bu yanlış’ dediğin zaman düşman oluyorsun. Dolayısıyla Aleviler de yanlışı kabul etmedikleri için kendilerine bir Yol kurmuşlar. Buna da bizler ‘Alevi Yol’u’ diyoruz. Bu Yol’a ikrar verdin mi dönmek de olmaz. Alevi Yol kurucuları öylesine bir Yol kurmuşlar ki ‘ben Aleviyim’ demekle Alevi olunmuyor. İçtiğin o ahta, verdiğin söze sadık kalacaksın.
    Asimilasyonun en büyük ayağı ise Abdülhamit Hamidiye Alaylarını kurduğu gibi İstanbul’da aşiret okulları kuruyor. Buraya da Sünni imamları koyuyorlar. Bunların hedefi ‘asıp kesmekle olmaz’ deyip bütün Alevi köylerine devlet görevlilerini gönderelim ve Alevi fakir çocuklarını toplayalım yönünde oluyor. Ailelere ‘Çocuğunuzu İstanbul’da okutacağız ve dolayısıyla yetişkin, münevver adam olacak bunlar’ diyorlar. Aleviler de buna seviniyor ancak kurulan tuzaktan haberleri yok.

    “BİRÇOK ALEVİ KÖYÜ SÜNNİLEŞTİ”

    Bugün Anadolu’da birçok köy Alevi iken böylelikle Sünni olmuştur. Örneğin yanı başımızda Yakup Abdal ve yanındaki Tekke Köyü Alevi köyleriymiş ancak bu dediğim şekilde asimile edilip sünnileştirilmiş. Bunun en büyük örneği de Pir Sultan’dadır.
    Hafik’in Sofular köyünde Pir Sultan’ın talipleri vardır. Devlet yetkilileri bu köye giderek Pir Sultan’ın talibinin oğlunu almak istiyor. O fukara da bilmiyor ne olacağını ve gelip talibinden himmet istiyor. Pir Sultan’a ‘Ben İstanbul’a gideceğim, okuyacağım’ diyor. Pir Sultan da öngörüsü yüksek bir insan olduğu için işi anlıyor ve diyor ki ‘Tamam ben himmet veririm, sen de gider İstanbul’da okursun. Ama gelir ilk beni asarsın’ diyor. Ve ilerleyen yıllarda o çocuk köyüne dönüyor ve Pir Sultan’ı asıyor.”

    “GÜNÜMÜZÜN YEZİTLERİ BİZE ÖYLE BİR YEZİTLİK YAPIYOR Kİ”

    Ozan Leşgeri, 25 Aralık’ta İstanbul’da yapılacak Büyük Alevi Kurultayı’nın önemine de değindi. Leşgeri, Alevi dedelerinin, devlet tarafından maaşa bağlanması konusunu sert dille eleştirdi.

    Leşgeri, Yenikapı’da yapılacak kurultaya dair şunları söyledi:

    “Eğer Alevi örgütleri böyle bir karara talip olmasalardı bir Alevi dedesi olarak tepkimi gösterirdim. Hocalar, üretmeden, kamuya hiçbir faydası olmadan 20 bin lira maaş alıyor. Emek harcamadan maaş almak ne demektir? Bu tezgah geçmişte de birkaç kez denendi ama olmadı. Şimdi AKP hükümeti tarafından tekrar sahneleniyor. Alevi toplumu Kültür Bakanlığı’na bağlı bir daire başkanlığı ile yönetilemez. İkincisi, bıraksınlar Aleviler kendi kendilerini yönetebilir, kendi ibadetlerini, kendi cenaze ve cem erkanlarını yapabilir. Bıraksınlar Aleviler kendi kendilerini yönetsinler. Bizim imam dedeye ihtiyacımız yok. Devletten maaş alacak dedeye ihtiyacımız yok. Öncelikle dede dediğin emek verecek. Alevi dedesi kendini halkına adaması lazım. Hangi Alevi dedesi gider devletten maaş alırsa zıkkım haram yemiş olur. Haram olsun o dedeye. Dede Alevi toplumunun ruhani önderidir. Alevi toplumunda ‘Dede’ demek yüce, münevver insan demektir. Günümüzün Yezidleri bize öyle bir Yezidlik yapıyor ki bırakın geçmiştekileri, biz günümüzdeki Yezid’e bakalım.”

    Eren GÜVEN/ANKARA

  • Doğan: Çatı örgütlerinin ortak mücadele etmesi önemli, Alevilerin talepleri canlı tutulmalı

    Doğan: Çatı örgütlerinin ortak mücadele etmesi önemli, Alevilerin talepleri canlı tutulmalı

    PİRHA-DAD Eş Genel Başkanı Kadriye Doğan, Alevi kurumlarının yaptığı bölge toplantılarına ilişkin “Çatı örgütlerinin birleşip, ortak mücadele ediyor olmasına Alevilerin çok büyük önem verdiğini gözlemledim. Olumlu bir etki bırakmış. Birlikteliğin devamı konusunda bir talep vardı” dedi. Doğan, Ankara’da Meclis önünde yapılan açıklamanın enerjisini devam ettirmek, arkamıza aldığımız rüzgarı sürdürmek ve Alevilerin taleplerini canlı tutmak önemli” ifadelerini kullandı. 

    Cemevlerini, Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlayan Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ve torba yasaya karşı Alevi örgütleri, bağımsız cemevleri ve yöre derneklerinin üye ve yöneticileri ülke genelinde toplantılar yapmaya devam ediyor. İstanbul’da da 26 Kasım Cumartesi günü Küçükçekmece’de bulunan Garip Dede Cemevi’nde, 27 Kasım Pazar günü de PSAKD Sultanbeyli Şubesi’nde toplantı gerçekleştirildi.

    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eş Genel Başkanı Kadriye Doğan, bölge toplantılarının nasıl geçtiğini, gelen tepkiler ve hedeflenen sonuçlara dair PİRHA‘ya açıklamalarda bulundu.

    “ALEVİLERİN ORTAK MÜCADELE EDİYOR OLMASINA ÇOK ÖNEM VERİLİYOR”

    25 Aralık günü İstanbul’da yapılması planlanan kurultay öncesi ülke genelinde bölge toplantıları yapıldığını aktaran Doğan, şöyle konuştu:

    “25 Aralık günü büyük bir kurultay yapılacak. Ardından Alevilerin taleplerini ortaya koyabileceği bir miting çalışması yapılıyor. Yani bir mücadele alanına dönüştürmek gibi bir gayretimiz var. Türkiye genelinde buluşmalar gerçekleştiriliyor. Çok iyi saha çalışması yapılsaydı belki daha kalabalık bir katılım olurdu ama yine de oldukça yoğun diyebileceğim bir katılım vardı.

    Çatı örgütlerinin birleşip, ortak mücadele ediyor olmasına Alevilerin çok büyük önem verdiğini gözlemledim. Olumlu bir etki bırakmış. Birlikteliğin devamı konusunda bir talep vardı. Mevcut yasaya dair de insanlarda biraz kafa karışıklığı var. Devletten gelen maddi kaynağın kullanılması, toplumun aydınlatılması gereken bir konu. Bunun Aleviliğe getirisi ve götürüsü noktasında bilgilendirme ve ciddi tartışmalar yürütmek gerekiyor. Yeni gelen yasa ile ikinci bir Diyanetin oluşmasını engellemek gerekiyor. Bunun topluma katkı değil; laikliğin olmayışının toplumsal gerilemede ikinci bir engel oluşturacak yapının olmamasını vurgulamak gerek. Buna eğilimli olan bazı kesimlerin de olduğunu gördük.”

    “DEVLET, YEREL YÖNETİMLER ÜZERİNDEN ALEVİ İNANCINA ULAŞMIŞ”

    Doğan, Alevi kurumlarının yerel yönetimler ile kurduğu ilişkiye de dikkat çekerken, “Benim önemli bir gözlemim de şu ki: Devlet, yerel yönetimler üzerinden Alevi inancına ulaşmış. Yerel yönetimler üzerinden oralara ufak tefek yardımlar ile kontrol etmeye başlamışlar. Bunu da Alevi kurumları masumane niyetle algılamışlar. Ama bunun devleti cesaretlendirdiğini, “Maddi olarak bir şeyler sunarsam eğer bu yapıyı kontrol edebilirim” gibi bir cesarete neden olduğunu da söylemek lazım. Bu da tabi kurumların geçmişteki yerel yönetimlere yönelik yaklaşımlarından kaynaklı bir eksiklik. Genel olarak toplantılarda “İnanç nedir? Devletin inanca karşı yaklaşımı ne olmalıdır?” gibi soruları vurguladık. Eşit yurttaşlık talebi Alevilerde karşılığını bulmuş. Bunu fark ettim. Bu talep birçok katılımcı tarafından dillendirildi. Alevilerin, Anayasada kurucu eşit yurttaş olarak tanımlanmaları, bununla beraber devletin bütün dinlere eşit mesafede olması gerektiği konusuna toplumsal olarak karşılık bulduğumuzu söylemeliyim. Alevilerin önümüzdeki süreçte alanlarda olması, mücadele etmesi konusunda toplumun bir talebi var” diye konuştu.

    “ALEVİLERİN GÖRÜNÜR OLDUĞU DÖNEMDE DEVLET GÜNDEMİ DEĞİŞTİRDİ”

    Taksim İstiklal Caddesi’nde gerçekleştirilen bombalı saldırının ardından gündemin değiştiğini belirten Kadriye Doğan, Alevilerin tüm demokrasi kesimleri ile ortak hareket etmesi gerektiğini söyledi. Doğan şunları söyledi:

    “Alevilerin görünür olduğu, taleplerinin yükseldiği dönemde devletin gündemi değiştirecek başka olaylar sergilediğini de gözlemledik. Taksim’deki bombanın patlaması tam da bugüne denk geldi. Arkaya alınan rüzgarı çok daha farklı yerlere taşımaya çalışırken, biraz gündemden düşmesine neden oldu. Ankara’da Meclis önünde yapılan açıklamanın enerjisini devam ettirmek, arkamıza aldığımız rüzgarı sürdürmek ve Alevilerin taleplerini canlı tutmak, hedefe ulaştıracak yolları, hangi kesimler ile ortaklaşacağımızı bulmak önemli. Kadın mücadelesi bugün çok önemli bir noktada. İstanbul’da kadınları durdurmak için devlet hayatı durdurdu. Emek kesimleriyle ortaklaşılması, Kürtlerin anadilde kimlik mücadelesiyle ortaklaşılması, tüm demokrasi, özgürlük, eşitlik, adalet isteyenlerin ortaklaşması Alevilerin de bu kesimler ile bir araya gelme yollarının bulunması noktasında görüşlerimizi bildirdik.”

    PİRHA/İSTANBUL

  • Aleviler, AKP’nin torba yasasına karşı yarın TBMM önünde olacak

    Aleviler, AKP’nin torba yasasına karşı yarın TBMM önünde olacak

    PİRHA-8 Alevi örgütü, AKP tarafından torba yasa içerisinde Meclis’e getirilen cemevleri düzenlenmesine karşı 8 Kasım Salı günü saat 10.00’da TBMM Çankaya kapısında olacaklarını duyurdu. 

    AKP tarafından vergi kanunlarındaki düzenlemeleri de içeren torba yasa içerisinde Meclis’e getirilen cemevleriyle ilgili düzenleme Aleviler tarafından tepkiyle karşılandı. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) yarın görüşülecek olan yasa tasarısı için bugün Ankara’da bulunan Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAVK) Genel Merkezi’nde bir araya gelen Alevi kurumları yarın saat 10.00’da Meclis önünde olacaklarını duyurdu.

    Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF), Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK), Alevi Dernekleri Federasyonu (ADFE), Alevi Vakıflar Federasyonu (AVF), Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAVK), Alevi Kültür Dernekleri (AKD), Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) ile Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) 8 Kasım Salı günü saat 10.00’da TBMM Çankaya kapısı önüne çağrıda bulundu.

    PİRHA /ANKARA

  • Baba Mansur Ocağı Vakfı: Torba yasa geri çekilmelidir

    Baba Mansur Ocağı Vakfı: Torba yasa geri çekilmelidir

    PİRHA-AKP’nin cemevlerine dönük düzenlemesiyle ilgili olarak yazılı bir açıklama yayımlayan Seyyid Baba Mansur Ocağı Kültür Ve Tanıtma Vakfı, torba yasanın geri çekilmesi gerektiğini kaydetti.

    Seyyid Baba Mansur Ocağı Kültür Ve Tanıtma Vakfı, AKP’nin torba yasa içerisinde Meclis’e getirdiği cemevleri düzenlemesine ilişkin yazılı bir açıklama yaptı. Açıklamada yapılacağı duyurulan düzenlemeye tepki gösterilirken, Alevi kurumlarının muhatap alınması gerektiğine değinildi.

    “DERNEK, VAKIF VE FEDERASYONLARIMIZI SAHİPLENİYORUZ”

    Açıklamanın tamamı şöyle:

    “Alevi Yol ve erkanlarımızı asırlar süren tüm zorluklara rağmen bugüne taşıyan ocaklarımızı ve onlara ikrar verip Yol süren talip, muhip ve ozanlarımızı selamlıyoruz. Cemevlerimizi bin bir zorluklar ile ayakta tutmaya çalışan dernek, vakıf ve federasyonlarımızı sahipleniyoruz.

    Son günlerde kamuoyunda tartışılan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı yasa tasarısının, konunun muhatapları federasyonlar ve ocaklar ile müzakere edilmeden meclise gelmesi nedeniyle ortaya konulan itirazları haklı buluyoruz.

    Cemevlerinin imarı, inşası, onarımı, su, elektrik, temizliği gibi hususların ne şekilde çözüme kavuşturulacağını federasyonlarımız ile görüşülmesini öneriyoruz. Cemevlerinde Yol ve erkan hizmeti görecek dedeler, zakirler, cenaze hizmetlileri konusunun da ocaklarımızın oluşturacağı bir üst kurul ile görüşülmesini öneriyoruz. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Alevi inançlı yurttaşların taleplerinin haklılığı kararının gereğini daha fazla gecikmeksizin yapılmasını istiyoruz.

    Ancak gelinen noktada torba yasa ile getirilen bu düzenlemenin geri çekilmesini, konunun muhatapları kurumlarımız ile görüşülerek müstakil bir yasal düzenleme sürecinin acil başlatılmasını öneriyoruz.”

    PİRHA / İSTANBUL

  • Garip Dede Cemevi gençleri: Maddi bir şey talep etmiyoruz, sadece eşit yurttaşlık istiyoruz-VİDEO

    Garip Dede Cemevi gençleri: Maddi bir şey talep etmiyoruz, sadece eşit yurttaşlık istiyoruz-VİDEO

    PİRHA-AKP’nin cemevlerine yönelik düzenlemelerine tepki gösteren Garip Dede Cemevi gençlerinden Merve Demir, “Tek ağızdan çıkan bir emirle Kültür Bakanlığı’na bağlanan yarın bir gün Diyanet’e de bağlanabilir. İbadetlerimizin devlet tarafından tanımlanmasını istemiyoruz” dedi. İsmail Anıktar ise “Yapılmak istenen Alevi inancına mensup kişilere hakarettir. Kimse bizim nerede, nasıl, ne şekilde ibadet yapacağımıza karar veremez” ifadelerini kullandı.

    İstanbul Küçükçekmece’deki Garip Dede Cemevi üyesi gençlerinden Merve Demir ile İsmail Anıktar, AKP’nin cemevleri düzenlemesini PİRHA‘ya değerlendirdi.

    “YARIN BİR GÜN DİYANET’E DE BAĞLANABİLİR”

    Merve Demir, siyasi iktidarın birçok alan üzerinde baskıcı politikalara imza attığını ifade etti. Demir, iktidar üyelerinin şimdi ise Alevilik tanımlaması yapıp cemevlerine müdahalede bulunmasının doğru olmadığını belirterek şunları söyledi:

    “Avukatlara sormadan barolara müdahale edilmeye çalışılıyor. Tabiplere sorulmadan Tabipler Odası’na müdahale ediliyor. Öğrencilere, öğretmenlere sorulmadan eğitime müdahale ediliyor. Aleviler olarak bizler de yakın dönemde bunun farklı bir boyutunu yaşadık. Kurulacak Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın ne amaç güdeceğini tahmin etmek zor değil aslında. Tek ağızdan çıkan bir emirle Kültür Bakanlığı’na bağlanan yarın bir gün Diyanet’e de bağlanabilir. İbadetlerimizin devlet tarafından tanımlanmasını istemiyoruz. Olduğumuz gibi kabul edilmek istiyoruz.

    Geçmişte bize yaptıkları yaftalamalar, karalamaları düşündüğümüz zaman bu durumun ne kadar samimiyetsiz olduğunu da görüyoruz. Dedelerimiz, pirlerimiz, kanaat önderlerimiz, başkanlarımız gerekli açıklamaları yaptı. Bizlere düşen de bu mücadeleyi sürdürmemizdir. Olanları boğazımızı saran bir el gibi düşünebiliriz. Korktuğumuz sürece bu el boğazımızı daha da sıkacak ve öldürmeye doğru götürecek.”

    “YAPILMAK İSTENEN ALEVİLERE HAKARETTİR”

    İsmail Anıktar ise yaşananları “Alevilere hakaret” olarak tanımlayarak, şöyle konuştu:

    “Kültür ve Turizm Bakanlığı denildiğinde herkesin aklına ilk olarak turizm geliyor. Bunu duyduğumda ‘Acaba biz bu ülkenin turisti miyiz?’ diye sordum. Yapılmak istenen Alevi inancına mensup kişilere hakarettir. Kimse bizim nerede, nasıl, ne şekilde ibadet yapacağımıza karar veremez. Geçmişten gelen ibadet sistemimizi mevcut iktidar da belirleyemez. Kimsenin haddine de değildir bu. Geçmişte ‘ucube’, ‘cümbüş evi’ şeklinde nitelendirilen yerlere şimdilerde iyimser gözükmenin de hiçbir tutarlılığı yoktur. Göz boyamaktan başka bir şey değil. Bin beş yüzün üzerinde cemevinden bahsediliyor. Bunlar da muhtemelen ‘Aliyi sevmek Alevilikse biz de Aleviyiz’ diyen zihniyetin getirdiği cemevleridir diye düşünüyorum. Siyasal İslam’ın dayattığı birçok sorun ile mücadele ederken yeni bir gündem yaratmak tamamen göz boyamak. Umarım bu tuzağa düşülmez. Yol’un, erkanın gerektirdiği gereksinimleri yerine getirirler. Yolumuzda pirimiz, mürşidimiz, talibimiz var. Hiçbirinin yer almadığı bir kurumun söz sahibi olması kabul edilemez. Maddi bir şey talep etmiyoruz, sadece eşit yurttaşlık istiyoruz. Elektrik faturalarımızı ödemelerini değil, inancımızı tanımalarını istiyoruz. İnanan, inanmayan herkesin eşit olmasını istiyoruz. Zorunlu din derslerini istemiyoruz. Dayatmayı kabul etmiyoruz. Mücadelemiz devam edecek.”

    PİRHA / İSTANBUL

    -Garip Dede Cemevi gençleri: Düzenleme değil, eşit yurttaşlıktır istiyoruz-VİDEO

  • Garip Dede Cemevi gençleri: Düzenleme değil, eşit yurttaşlıktır istiyoruz-VİDEO

    Garip Dede Cemevi gençleri: Düzenleme değil, eşit yurttaşlıktır istiyoruz-VİDEO

    PİRHA-Alevi gençler, AKP’nin cemevlerine dönük çalışmalarını seçim çalışması olarak gördüklerini belirtirken, “İktidardaki partinin yaptıkları açılım değil de bizim gözümüzde saldırıdır. Alevilerin dedelere maaş, faturaların ödenmesi gibi ihtiyaçları yok. Cemevleri ibadethane, cem de ibadetimizdir” ifadelerini kullandı. 

    AKP tarafından cemevlerine yönelik yapılan düzenlemeler tepki çekmeye devam ediyor. Garip Dede Cemevi gençleri de son süreci PİRHA‘ya değerlendirdi. Nazan Şahin Karabıyık ile Muhammed Karabulut, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde kurulacağı duyurulan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı “Alevilere hakaret” olarak yorumladı.

    “ALEVİLİK BİR TARİHİ ESER DEĞİLDİR”

    AKP’nin attığı adımları kabul etmeyeceklerini belirten Nazan Şahin Karabıyık, “Şu an mevcut iktidar olan partinin Aleviler için yaptığı çalışmalar bizler tarafından onaylanmayan bir durum. Alevilik bir tarihi eser değildir. Yapılan Aleviliğe darbedir. İbadethanemiz cemevi, ibadetimiz de cemdir. Laik bir devlette inançlar arası ayrım yapılmaz. Devletin dini olamaz. Herkesin inancına saygı gösterilmelidir. Eşit yurttaşlık için mücadelemiz devam etmektedir. AKP sanırım kendisine yakın olan kesim ile görüştü. Açılım adı altında yapılanları, Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlanmasını kesinlikle kabul etmiyoruz” ifadelerini kullandı.

    “YAPILANLAR TAMAMEN SEÇİM ÇALIŞMASIDIR

    Muhammed Karabulut ise eşit yurttaşlık istediklerini kaydederken, şöyle konuştu:

    “İktidardaki partinin yaptıkları açılım değil de bizim gözümüzde saldırıdır. Alevilerin; dedelere maaş, faturaların ödenmesi gibi ihtiyaçları yok. Cemevleri ibadethane, cem de ibadetimizdir. Bunun tanınması gerekiyor. Onun dışında dedelere maaş, aydınlatma giderlerinin karşılanması vs. tamamen seçim çalışmasıdır. Yapılanları kabul etmiyoruz. Kimliğimizin tanınmasını, eşit yurttaşlık istiyoruz. Gerçekten Alevi açılımı yapılacaksa bu şekilde yapılmalıdır. Alevi gençleri mülakat denilen prosedüre takıldığı için işsiz kalıyor. Tamamen kimliğinden dolayı yaşanıyor bunlar. Biz de bu ülkenin vatandaşıyız.”

    PİRHA / İSTANBUL

  • ‘Mersin Alevi Toplulukları Çalıştayı’ 1’inci günü tamamlandı

    ‘Mersin Alevi Toplulukları Çalıştayı’ 1’inci günü tamamlandı

    PİRHA-Mersin Cemevi tarafından düzenlenen ‘Mersin Alevi Toplulukları Çalıştayı’nın 1’inci gününde Alevi sürekleri temsilcileri tarafından Tahtacı, Çepni, Roman, Bektaşi ve Kızılbaş Aleviliği üzerine sunumlar aktarıldı.

    Mersin’de yaşayan Alevi süreklerine ilişkin Mersin Cemevi öncülüğünde “Mersin Alevi Toplulukları Çalıştayı” başladı. Çalıştayın ilk gününde Alevi sürekleri temsilcileri tarafından Tahtacı, Çepni, Roman, Bektaşi ve Kızılbaş Aleviliği üzerine sunumlar aktarıldı.

    Prof. Dr. Şükrü Aslan’ın moderatörlüğünde gerçekleşen oturumda, rof. Dr. Şükrü Aslan, Prof. Dr. Ayten Kaplan, CHP İzmir Milletvekili Özcan Purçu, Araştırmacı yazar Ali Aksüt ve Bektaşi-Kanaat Önderi Ali Yıldız, Alevilerin yaşadıkları coğrafyalara ve inanç ritüellerine ilişkin paylaşımlarda bulundular.

    Çalıştayın ikinci gününde ise, saat 13.00’te Prof. Dr. Şükrü Aslan, Prof. Dr. Ayten Kaplan, CHP İzmir Milletvekili Özcan Purçu, Araştırmacı yazar Ali Aksüt ve Bektaşi-Kanaat Önderi Ali Yıldız’ın katılımıyla panel düzenlenecek.

    Panelin sonunda ise sanatçı Musa Eroğlu’nun dinletisiyle çalıştay sona erecek.

    PİRHA/MERSİN

  • Alevi Yol evlatlarından İzzettin Doğan’a çağrı: Yanlıştan dönmesini bekliyoruz

    Alevi Yol evlatlarından İzzettin Doğan’a çağrı: Yanlıştan dönmesini bekliyoruz

    PİRHA-Alevi Yol evlatları yazılı bir açıklama yayımlayarak AVF Genel Başkanı Haydar Baki Doğan’ı görevden aldığını duyuran AVF Onursal Başkanı İzzettin Doğan’a çağrıda bulundu. Açıklamada “AVF genel başkanını görevden almaya yönelik girişimi, Aleviliğin en büyük değeri olan rızalık esasını da yok sayması anlamına gelmektedir. Alevi Yol evlatları olarak bu yanlıştan dönmesini bekliyoruz” ifadelerine yer verildi.

    Alevi Vakıfları Federasyonu (AVF) Onursal Başkanı İzzettin Doğan tarafından görevinden alındığı bildirilen AVF Genel Başkanı Haydar Baki Doğan “Yola devam” mesajı vermişti. Konuya ilişkin yazılı bir açıklama yayımlayan Alevi Yol evlatları, aldığı kararı Alevi hukukuna uygun şekilde gözden geçirmesi talebiyle İzzettin Doğan’a çağrıda bulundu.

    “GÖREVDEN ALMA GİRİŞİMİ RIZALIK ESASINI YOK SAYMA ANLAMINA GELİR”

    Açıklamada şu ifadelere yer verildi:

    “Aleviliğin günümüzde yaşatılması ve ileriye aktarılmasında etkin rol alan derneklerimiz ve vakıflarımızın sadece yasa ve tüzüklerle değil Alevi öğretilerinin ve değerleri ile de yönetilmesi Yolumuz ve inancımız açısından önemlidir.

    Alevi Vakıfları Federasyonu Genel Başkanı Haydar Baki Doğan’ın Alevilerin birliğine ve dirliğine yönelik hizmetlerinden dolayı rahatsız olan Prof. Dr. İzzettin Doğan’ın onursal başkan olarak AVF genel başkanını görevden almaya yönelik girişimi, Aleviliğin en büyük değeri olan rızalık esasını da yok sayması anlamına gelmektedir. Seçilmiş bir şekilde göreve gelen ve Alevi hukukunda herhangi bir suça bulaşmamış olmasına rağmen bir kişinin keyfi inisiyatif göstermesi kabul edilebilir bir durum değildir.

    Prof. Dr. İzzettin Doğan’ın aldığı kararı Alevi değerlerine ve Alevi hukukuna uygun bir şekilde gözden geçirmesini ve Alevi toplumuna örnek olmasını diliyor Alevi Yol evlatları olarak bu yanlıştan dönmesini bekliyoruz.”

    İzzettin Doğan’a çağrı yapan Yol evlatları ise şöyle:

    Ağuiçen Ocağı’ndan Ercan Kazım Özer, Mehmet Şahin, Hüseyin Elmas, Türkan Akbıyık, Rıza Kılıç; Baba Mansur Ocağı’ndan Ali Tekin, Ali Haydar Kurt, İbrahim Erenler, Hüseyin Sevin, Hüseyin Moğoltay, Eren Yıldırım; Kantarma Sinemilli Ocağı’ndan Tacim Bakır; Kureyşan Ocağı’ndan Kazım Açıktepe; Hubyar Sultan Ocağı’ndan Erdal Ahi, Ali Haydar Gökden; Cemal Abdal Ocağı’ndan Hasan Doğan; İmam Rıza Ocağı’ndan Hüseyin Doğan; Musa Kazım Ocağı’ndan Ahmet Ütebay; Üryan Hızır Ocağı’ndan Mustafa Mısır; Yalıncak Sultan Ocağı’ndan Mahmut Yalıncakoğlu; Hıdır Abdal Ocağı’ndan Güroymak Bakır; Derviş Cemal Ocağı’ndan Ali Şanlı; Güvenç Abdal Ocağı’ndan Emrah Çolak; İlyas Baba Ocağı’ndan Cem Sultan Ermiş; Köse Süleyman Ocağı’ndan Mustafa Oğuz; Şah İbrahim Veli Ocağı’ndan Haydar Behlül Arkovan ile Topçu Baba Postnişi Mehmet Işık.

    PİRHA / İSTANBUL

  • Ocak evlatlarından asimilasyonculara uyarı: Dersim’den ellerinizi çekin!

    Ocak evlatlarından asimilasyonculara uyarı: Dersim’den ellerinizi çekin!

    PİRHA-Alevi Ocak evlatları “Yol gerçektir, Yol yaşar, yol şifadır” başlığıyla yaptıkları ortak açıklamada, Dersim’de sürdürülen asimilasyon politikalarına tepki gösterirken, bunun son bulması çağrısında bulundu. Açıklamada “Atalarımız bize başı dik bir tarih bıraktı. Dünya bu tarihimizle bizi tanıyor. Bize bu zulmü yapmayın nehak önünde eğilmeyin” ifadeleri kullanıldı. 

    Dersim genelinde sürdürülen asimilasyon çalışmalarına karşı “Yol gerçektir, Yol yaşar, Yol şifadır” başlıklı ortak bir açıklama yayımlayan Dersim Ocak evlatları, yürütülen politikalara son verilmesi çağrısında bulundu.

    Açıklamada “Atalarımız bize başı dik bir tarih bıraktı. Dünya bu tarihimizle bizi tanıyor. Dersim’e gün içerisinde çıkın bakın tüm dünyadan insanlar görürsünüz. Bu gerçek Harde Dewreş’indir. Hardê Dewrêş’te her meşede, her Ziyarette, dağda bedenleşmiş hakikatin şifa eli vardır. Bu şifa eli nehakın eline düşmez, yol gösterir. Bize bu zulmü yapmayın nehak önünde eğilmeyin” ifadelerine yer verildi.

    “DERSİM HALA HER BİRİNİN BAŞINDA DERMANSIZ DERTTİR”

    Yapılan açıklamanın tamamı şöyle:

    “Dersim sevginin, vicdanın, Sırr-ı Hakikat’in kemalet dilinin cümle can ile rızalık meydanı kurduğu mekan. Mekan iman etmiştir, imanı gerçek üzeredir. Bu gerçek ise edep erkan düsturuna bağlıdır. Rıza makamına edep ile giden şifa bulur. Rıza makamına nefsani zulüm ile giden, yedi ceddi için zulme davet çıkarmış olur. Bu vesile ile “Dersime sefer olur, zafer olmaz” kelamı tarihi bir hakikati dile getirir. Lakin Dersim’de zafer aldığını ilan edenler abad olmamıştır, olamayacaktır.  Dersim halen her birinin başında dermansız derttir.

    Hakk Yol evlatları bu nedenle düşmanına bile kolay kolay beddua etmez. Hakk Yol coğrafyasında, iman ehli bedduanın sırr-ı hakikat dilinde kendisinin de payı olacağını bilerek vicdana meydan açmıştır. Bahtına düşen zulümkara bile meydan kurar.

    İnancımızın hakikatine zulmedenler, yol düşkünleri ile ocaklarımızı, ziyaret makamlarını, kutsal değerlerimizi istilayı görev bilmektedirler. Bir maaşa tamah edip ikbal arayanların Hardê Dewrêş’te sadece kendilerine değil yedi ceddlerine lanet topladıklarını bilmiyorlar mı?

    “DERSİM OCAKLARININ HEPSİ MANA İLE AYAKTADIR”

    Hardê Dewrêş’te ikrarından dönenlerle ilgili ibret alınacak binlerce hikaye vardır. Keçi avlarken uçurumdan düşenler. İspiyonculuk yaparken dermansız derde düşenler. Hakikat deryasına kulak kapatmanın zamanı değildir. Çok yakındır elinizden lokmanızı alacak komşunuz kalmayacak. Bu gidişat bilen için dertlerin en büyüğüdür.

    Dersim, sadece üstünde değil, toprağın altında kefensiz yatan hakikat elçileri ile sırlıdır. Ocaklarımızın hakikat kelamları, taliplerin çerağları, anaların kemaleti Munzur’u aydınlatıyor. Dersim ocakları, Düzgün Bawa, Haskar, Jelê, Ana Fatma, Gola Çeto hepsi mana ile ayaktadır, toplumsal hafızamızdır, Dar-Didar mekanlarıdır. Bahtına sığınanın derdine derman olur.

    Gelin bu nehaklıktan vazgeçin. Dersim Hakk Yol’un gerçeği hepiniz için edep-erkan şirazesidir. Dersim kendisi gibi yaşar ise şifa olur. Dersim’i hakikatinden koparmak hepinize dermansız dert olur. Dersim’de asimilasyon ve zulüm politikalarından derhal vazgeçin. Bizi tarihimiz ve gerçeğimizle kabul edin.

    “NEHAK ÖNÜNDE EĞİLMEYİN”

    Dersim’in toprağına her gün kan doğrayanlar; bu yola ikrar ile bağlı olanlar, gözleri önünde evlatları düşerken bile haram lokmaya tamah etmedi. Bu coğrafyanın her hanesi evladı ile sınandı. Gelin bu Nehak yoldan vazgeçin, uşaklık, velayet nurunu taşıyan Dersim coğrafyasının Ehl-i Beyti’ne yakışmaz. Haramdan hileden uzak durun. El verenlerin evlatlarının el pençe durması bizi derinden hırpalamaktadır.

    Atalarımız bize başı dik bir tarih bıraktı. Dünya bu tarihimizle bizi tanıyor. Dersim’e gün içerisinde çıkın bakın tüm dünyadan insanlar görürsünüz. Bu gerçek Harde Dewreş’indir. Hardê Dewrêş’te her meşede, her Ziyarette, dağda bedenleşmiş hakikatin şifa eli vardır. Bu şifa eli nehakın eline düşmez, yol gösterir. Bize bu zulmü yapmayın nehak önünde eğilmeyin.

    “DERSİM’DEN ÇEKİN ELLERİNİZİ”

    Canlarımıza;

    Biz  ocak evlatları olarak son dönemlerde Dersim’e sefer düzenleyen tekçi zihniyetin temsilcileri ile iş tutan kişilere, ocak evlatlarına diyoruz ki, biz Yol Evlatları olarak eksik kaldık, yetişemedik ama yolumuz yaşar, yolumuz şifadır. Tutunun Yol’un gerçeğine. Nehak karşısında ancak Yol’un hakikati ile kom olunursa zulümden kurtuluruz. Dersim Ocak evlatları olarak sesleniyoruz; bu zulüm ve asimilasyon politikalarından vazgeçin, utanın artık. Yetmeyen nedir size? Dersim’den çekin ellerinizi!

    “GELİN PİR DİVANINDA DAR-DİDAR OLUN”

    Ey Talipler!

    Zulme karşı direnmek Hakktır. Gücünüz yetmiyor ise lokmanızı vermeyin, selamınızı kesin, yüzüne bakmayın, düğününe gitmeyin, ölüsüne gitmeyin ki bu zulme ortak olmayasınız. Nehakla iş tutanların kapısında karataş vardır, boynunda ise yolun vebali. Gelin Pir divanında Dar-Didar olun. Can veririz, can almayız, ellerinizi çekin canımızdan. Hakikati yaşamaktan vazgeçmeyin. Lokma ile niyaz olun birbirinize, sahip çıkın karıncaya, kurda kuşa, dağa, taşa onlar da size sahip çıkacak korkmayın. Hakk Aynamız, Xızır Yardımcımızdır.”

    1- Hamza Takmaz, Kureş Ocağı

    2- Ergün Haydaroğlu, Six Delil Berxecan

    3- Süleyman Deprem, Sinemilli

    4-Hüseyin Soysüren, Sinemilli ocağı

    4- Mustafa Mısır, Üryan Derveş Ocağı

    6- Aziz Güler, Aguçan ocağı

    7- Mahmut Utbey, Ağuçan ocağı

    8- Haydar Buğa, Derveş Cemal ocağı

    9- Mehmet Yapıcı, Sinemilli ocağı

    11- Bülent Yaşar, Bamasur ocağı

    12- İbrahim Kete, Şıx Çoban Ocağı

    13- Seyit Atıcı, Sinemilli Ocağı

    14- Celâl Demircioğlu, Üryan Xızır Ocağı

    15- İnanç Dolu, Ağuçan Ocağı

    16- Fırat Gezici, Şıx Delil Berxecan ocağı

    17- Garip Aygün, Şıx çoban Ocağı

    18- Mahir Şahin, Bamasur Ocağı

    19- Narin Gülçiçeği, Bamasur Ocağı

    20- Didar Canan, Ağuçan Ocağı

    21- Cemal Canan, Ağuçan ocağı

    22- Ali Kemal Öztürk, Üryan Xızır Ocağı

    23- İbrahim Erdoğan, Ağuçan ocağı

    24- Rıza Yağmur, Dewreş Cemal Ocağı

    25- Hayri Şanlı, Dewreş Cemal ocağı

    26- Kazım Açıktepe, Kureş Ocağı

    27- Baki Erdoğan, Bamasor ocağı

    28- Tacim Bakır, Sinemilli Ocağı Piri

    29- Ali Doğan, piri sevdin ocağı

    30- Garip Bozkurt, Kureyş ocağı

    31- Kemal Güzel, Ağuçan ocağı

    32- Mithat Büyükşahin, Üryan Xızır ocağı

    33- Haşim Kızılveren, Baba Mansur ocağı.

    34- Düzgün Dağ, Kureyşan ocağı

    35- Yasin Kendigelen Baba Mansur ocağı

    36- Serdar Ergül, kureyşan ocağı

    37- Veysel Kara, Baba Mansur ocağı

    38- Hasan Ali Sönmez, Baba Mansur ocağı

    39- Hüseyin Erdoğan, İmam Rıza ocağı

    40- Mehmet Karabulut, Baba Mansur Ocağı

    41- İbrahim Erdoğan, Ağuçan Ocağı

    42- Süleyman Eroğlu, Baba Mansur Ocağı

    43- Seyfi Müxündi (Elaldı), Babamansur Ocağı

    44- Pir Hasan Doğan, Cemal Abdal Ocağı

    45- Müslüm Metin, Hüseyin Abdal ocağı

    PİRHA / İSTANBUL