Etiket: kızılbaş

  • Tarihsel süreç içerisinde Kızılbaş toplumunun sınıfsallığı

    Tarihsel süreç içerisinde Kızılbaş toplumunun sınıfsallığı

    RIZA HÜSEYİN

    Tarihsel süreç içerisinde din toplumsal kontrol mekanizmalarından en önemlisidir. İlk günlerde insanların pratik dünyada anlamlandıramadığı olaylar karşısında örgütlenmenin sonucu olarak doğmuştur. Zamanla gündelik hayatın tamamını kaplamakla birlikte tamamen pratik hayatın kendisi olmuştur. Evlilikten ticarete sosyal hayatın bütün pratiklerini belirleyen bir niteliğe bürünmüştür. Örneğin ilk muhasebe defterlerini Sümer tapınaklarının rahiplerinin tuttuğu artık herkesin malumudur. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, her dinin ortaya çıkmış bir ekonomik altyapının sonucu olmasının yanında, o yapının sağlamlaştırıcı harcı olmasıdır da aynı zamanda.

    Bir anlamda din sınıflı toplumun veya toplumsal örgütlülüğün sonucu devletin ortaya çıkmasıyla da ilişkilidir. Sınıflı toplum öncesinde belirli bir tecrübeye veya ortak kabule dayalı, tamamen eşitlikçi olan topluluk liderliği olgusu, sınıflaşan toplumla beraber kendisine daha güçlü bir referans bulma ihtiyacı duymuştur. Bu referans doğal olarak Tanrı kavramını yedeğine alırken, devlet ve yönetici sınıfın konumunu daha da sağlamlaştırmıştır. Kısacası doğal örgütlenmeler zamanla insanların üzerinde ve onlardan tamamen uzaklaşan bir yapıyı doğurmuştur. Burada toplumların kendilerine yabancılaşmasının ürünü olarak oluşan iki yapıdan bahsediyoruz; bu yapılardan birisi din diğeri devlettir. Bu iki yapı da zorunlu olarak birbirine ihtiyaç duyar, birbirini gerektirir. Çünkü ikisi de zorunlu bir hiyerarşinin sonucu olmakla beraber, kendisine koşulsuz itaat edilmesini dayatır. Geçmişe gitmeden de günümüzde her devletin bir dini olduğu gibi, her dinin de bir devlete ihtiyacı olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Tabi bütün bu değerlendirmeler, ortaya çıktıkları zamanlarda (en azından) tek tanrılı dinlerde bir başkaldırı veya itiraz olmadığı anlamına gelmemektedir. Günümüz itibariyle bu olumlu durum da tek başına dinleri masum kılmamaktadır. Sosyolojik olarak her yapı gerekli zaman ve mekânda dönüşümünü sağlayamadığı sürece yozlaşır ve özünden uzaklaşır. Dinlerin günümüzdeki durumu buna en iyi örnektir.

    İslam bu topraklarda sadece emperyal bir devlet algısının malzemesi olmaktan öteye bir anlam taşımamıştır. Sonuç itibariyle İslam da bir dindir ve birden fazla devletin ideolojik altyapısını oluşturmaya da devam etmektedir. Öyle bir dindir ki Cumhuriyet’in kuruluşunda referans olmaktan çıkarıldığı söylendiği zaman bile en güçlü referans olma özelliğini kaybetmemiştir. Bu güç tam olarak nereden gelmektedir, kendi doğasında olan bir güç müdür yoksa sınıfsal ilişkilere aracı olma yeteneğinin bir sonucu mudur, bu konuda farklı değerlendirmeler mümkündür. Yukarıda da değindiğimiz gibi devlet ve dinin içiçeliği özellikle yaşadığımız topraklarda daha belirgindir. İslam’ın bu toprakların baskın inancı olmaya başladığı zamandan günümüze devletle olan ilişkisi çok güçlü olmuştur. Elbette bu sadece İslam’a özgü bir durum değildir fakat önemli devrimler yaşamış, toplumsal dönüşümler geçirmiş Batı’da bu durum 500 yıllık bir kesintiye uğramıştır. En azından göreceli olarak din devletin bir meşrulaştırma aracı olmaktan çıkarılarak, bireyin gündelik yaşamı içerisine yerleştirilmiştir. Çünkü dinin yerini almış olan kocaman bir kapitalizm olgusu ortaya çıkmıştır orada ve bu da uzun bir tartışmayı gerektirir. Toplumsal dinamiklerin yetersizliği veya devlet mekanizmasının toplum içerisindeki örgütlü yapısı (buna devletin ideolojik ve zor aygıtının sıkı örgütlenmiş olması da diyebiliriz) Batı’da yaşanan durumun bu topraklarda yaşanmasına engel olmuştur. Bir nevi devlet dininin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Çünkü Osmanlı’dan Cumhuriyet’e kadar devletin içinde bulunduğu bütün çıkmazlarda İslami söylemden vazgeçilmemiştir. Peki, böyle olmasının nedeni ne olabilir? İslam’ı bir devlet argümanı haline bu kadar kolay getiren nedir? Elbette öyle kısa cevaplarla geçiştirilebileceğimiz sorular değil bunlar fakat elimizden geldiğince, en azından üzerinde bulunduğumuz topraklar açısından durumu irdeleyebiliriz.

    Kısa bir giriş olması itibariyle İslam’ın ilk zamanlarına baktığımızda Peygamber’in ölümüyle beraber başlayan ve sonu neredeyse gelmeyen bir iktidar savaşı görürüz. Öyle bir iktidar savaşı ki kutsal bütün referansları aynı olduğu halde, peygamberin torunlarını katletmekten endişe duymayan bir iktidarla karşılaşırız. Bunu yapmakta olan gücün kendisini Peygamber’in devamı olarak nitelemesi de ayrı bir çelişkidir. Konuyu buradan Osmanlıya kadar getirdiğimizde yaşadığımız topraklarda dinin niteliği hakkında daha net fikirler elde edebiliriz.

    Osmanlı tarihte İslami referansı en yoğun kullanan imparatorluk olarak bilinir. Resmi tarihçilere kalırsa ezelden ebede kadar Türkler Müslüman’dır diyebilecekleri gibi, Osmanlı’nın başlangıçta bir İslam devleti olarak kurulduğunda ısrar edecekleri de kesindir. Fakat artık böylesi su götürür gerçeklerin dışında da kaynaklara ulaşabilmek mümkün olduğu için böyle olmadığını rahatlıkla anlamak mümkün. Birbirinden farklı inanç gruplarının şekillendirdiği coğrafyada İslam’la karışık, geçmişten getirdikleri pagan inançlarının bir sentezini yaşamakta olan bir beyliktir Osmanoğulları. Bu beylik de diğer bütün diğer beylikler gibi yok olmamak için genişleme ihtiyacı duymakta ve etrafındaki beyliklerle bu çerçevede ilişkiler kurmaktadır. İçinde bulunduğu coğrafyada İslam dışındaki dinlere mensup yapıların fazla olmasından dolayı onlarla nispeten daha esnek ilişkiler geliştirerek bir nevi ortaklaşa yaşamı kotaran beylik zamanla devletleşir. Devletleşmek aynı zamanda kurumsallaşmış bir dini de dayattığı için İslam vurgusu hız kazanmaya başlar. Bu vurgu öyle bir hal alır ki beylik döneminde ilişki kurmaktan sakınmadığı Hristiyan topluluk “kâfir” olurken, şehzadelerin aralarına girmekte sakınca görmedikleri Batıni mezhepler “sapkın” olur. Öyle ki emperyal bir amaçla işgal edilen Konstantiniye saldırısına dinsel referans dahi ayarlanmıştır; o referans  “Konstantiniye elbet bir gün fetholunacaktır, onu fetheden kumandan ne güzel kumandandır” diye bilinen ve Peygamber’in hadislerinden olduğu iddia edilen sözdür. Fakat burada devreye giren yine devletin referansı olarak kullanılan din argümanından başka bir şey değildir. Çünkü Peygamber’in söylediği iddia edilen yukarıdaki söz başka bir emperyal devlet oluşturmaya çalışan Emevilerin lideri Yezid’in (İstanbul’u işgal eden ilk Müslüman komutan) kendisi için yazdırdığı ve hadis kitaplarına koydurttuğu sözdür. Burada dinin özellikle de İslam dininin iktidar sürecinde araçsallaştırmaya ne kadar açık olduğu da gözler önüne serilmektedir. Osmanlı’ya tekrar gelirsek; daha düne kadar Kalenderi tarikatının içine kadar girmiş, ibadetlerine katılmış ve onlardan biri olmayı bile düşünmüş olan bir padişahın (Fatih) iktidarı alır almaz bütün Kalenderi tekkelerini yıkarak dervişlerini katletmesi de dikkat edilmesi gereken bir husustur. Bu anlatılanları Bektaşi Dergâhı’nda yaşananlar üzerinden de değerlendirebiliriz; örneğin bir zamanlar sapkın diye tabir edilen Batıni hareketlerin merkezi olan dergah, Osmanlı’nın emperyal ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde yeniden dizayn edilmiştir. Böylece Osmanlı Balkan topraklarındaki emperyal amaçlarına Bektaşi Dergâhı’nın esnetilerek ucubeye çevrilmiş olan inanç yaklaşımıyla ulaşmıştır.

    Geçmişte bunlar olurken yakın tarihte din argümanı daha mı farklı kullanılmıştır acaba diye sorabiliriz ama cevap hiçbir şeyin değişmediğidir. Çünkü sadece bir isim değişikliği söz konusudur. Nitelikler tamamiyle aynı olmakla beraber, ortaya çıkan devlet eskinin daha sınırlı alanda hareket eden ve günün gereklerine uygun şekilde tasarlanmış şeklinden başkası değildir. Cumhuriyet boyunca adı konmamış bir şekilde değişik Sünni tarikatlara mensup isimler, devletin önemli mevkilerinde söz sahibi olmuşlardır ve bu uygulama laiklik adı altında yapılmıştır. Burada da İslam önemli oranda devletin meşruiyetini sağlamak için kullanılırken sadece biraz şekil verilmek istenmiş fakat bugün itibariyle başarısız olduğu ortaya çıkmıştır.

    Tarih boyunca devletleşmenin en önemli aracı halindeki İslam’la Kızılbaşlık nerde çatışmıştır? Soruyu şöyle de sorabiliriz: Devletleşmeden önce güç sahiplerinin rahatlıkla kendilerine yakın buldukları Kızılbaş (veya aynı niteliklere sahip diğer) unsurlar neden devletleşme sürecinden sonra olağan düşman konumunu almaktadırlar? Bu sorunun cevabı inançsal farklılıktan çok devlet olgusunun sınıfsal temellerinde yatmaktadır. Bu sınıfsal ayrımlar doğal olarak İslam’ın içerisinde şekillenmiş ama Peygamber’in ölümünden sonra tamamen netleşmiştir. Örneğin Rafızî ve Harici v.b gibi grupların muhalefeti bunun en iyi örnekleridir. Bu dönemde İslam tam bir ayrışma dönemine girerken sınıflar da gerçek anlamda ortaya çıkmıştır. Kızılbaşlar da günümüze gelmeden önce İslam içerisindeki ilk şeklini bu aşamada almıştır ve ortaya çıkan muhalefeti kendisine koruyucu kimlik olarak benimsemiştir. Ayrıntılara girmeden ifade etmek gerekirse; geçmişten bugüne Kızılbaşlık olgusunu şekillendiren özellikler, sınıfsal anlamda devlet aracına karşı sürekli muhalif olmasından gelmektedir. Bu sınıfsal muhalefet İslam içerisinde tam anlamıyla Kerbela’da doruk noktasına ulaşmıştır. Çünkü yaşanmakta olan esas itibariyle bir devletleşme, coğrafyayı işgal etme çabasından başka bir şey değilken eşitlik, hak ve adalet çerçevesinde muhalefet eden unsurlar tasfiye edilmiştir. Bu tasfiye ilk olmasa da aslında İslam içerisinde yaşanan son tasfiye süreci olmuştur dönem itibariyle. Ondan sonra Emeviler bulundukları coğrafyanın hâkim gücü haline gelirken İslam’ı da yedeklerine alarak devlet olmanın bütün gereklerini yerine getirmişlerdir.

    Gelinen aşamada devletleşme anlamında önünde artık hiçbir engel kalmayan İslam modeli yayılmasına (işgale) devam ederken bünyesine dâhil ettiği birçok unsur olmuştur. Bölgesel anlamda emperyal bir güç olan İslam karşısında mücadele veren unsurlar, önemli oranda bir sınıfsal mücadeleyi de beraberinde vermişlerdir. Kızılbaş toplumunun şekillenmesi de bu aşamadan sonra gerçekleşmiştir diyebiliriz. Bu şekillenmeyi önemli kılan; devletleşmiş ve bütün yaşam alanlarına nüfuz etmiş bir İslam karşısında Kızılbaş toplumunun sınıfsal bir duruşa sahip olmasıdır. Kızılbaş toplumunun sınıfsal duruşunun fark edilebilmesi tarihe nasıl baktığımızla doğrudan ilgili bir durumdur. Tarihe bakışımız sadece dinlerin gelişimi, idealist bir bakışın yayılması sürecinde yaşanan sıradan ilişkiler şeklinde olursa bahsedilen sınıfsallığı algılamamız mümkün değil. Dolayısıyla tarihe biraz daha bilimsel çerçeveden baktığımızda yaşanan dönüşümlerin sınıfsal temelde olan, her ne kadar içerisinde tanrı referansı hâkim olsa da meydana gelenin bir mülkiyet ilişkisi olduğunu görmekte zorlanmamış oluruz. Tarihte irili ufaklı belirli alanlarda güç ve iktidar sahibi olma fırsatları yakalayabilmiş olmalarına rağmen, Kızılbaşlar’ın (klasik anlamda) devletleşme ihtimalini dikkate almamış olmaları da tamamen sınıfsal yapılarının gerektirdiği bir olgudur. Bu sınıfsallık, mülkiyeti ve iktidar ilişkisini reddeden bir pencereden hayata bakan bir sınıfsallıktır. Tarihteki bütün Kızılbaş önderler de öz itibariyle bu sınıfsallığın neferi olma konusunda tartışılmaz bir konuma sahiptirler. Referanslarının doğaüstü veya sembollerinin dinsel olması Kızılbaş toplumunu sınıfsal olmaktan çıkarmamaktadır. Aksine varoluş sürecinde meydana geldiği için semboller ve referanslar da ona göre şekillenmiştir. Fakat bugün bile bahsi geçen referanslarını terk etmeden günümüze özgü sınıfsal muhalefet yürütmekten geri durmamışlardır.

    Tarihsel süreç içerisinde Kızılbaşlar sahip oldukları sınıfsal özelliklerinden taviz vermedikleri gibi, her dönemde muhalefet argümanlarını dönemin felsefi gelişmelerine denk bir şekilde geliştirebilmişlerdir. Dolayısıyla yaşadıkları her dönemde iktidar sahiplerinin doğrudan saldırılarına da maruz kalmışlardır. Osmanlı’dan bugüne kadar halklara yönelik bütün katliamlarda Kızılbaş toplumu ilk sırada yer almıştır. Devlet algısında meydana gelen hiçbir dönüşüm Kızılbaşların yaşamlarını garantiye almadığı gibi sosyal yaşamdaki faaliyetlerini de daha görünür kılmamıştır.

    Sonuç olarak; Kızılbaşlar kendilerini tarif ederken her ne kadar teorik yöntemden yola çıksalar da bin yıllardan beri sürdürdükleri hayat pratikleri, onların kim ve ne oldukları üzerine iktidar sahiplerinde net bir kanı oluşturuyor. Bundan dolayı da iktidarların gözünde daima rahatsız edici unsur olarak görülmelerine sebep oluyor. Bugün itibariyle de bu algı değişmediği gibi günümüzün iktidar içi olan İslami unsurları, Kızılbaş toplumunu tüm anlayışlarından sıyırıp sistemin yedeğine alabilmek için eski ve sorunlu argümanları tekrar devreye sokmaktadırlar. Doğal olarak Kızılbaş toplumunu şekillendiren tarihsel birikimin yeterince farkında değiller. Dolayısıyla bu birikimin, var oldukları müddetçe Kızılbaş toplumunu hayatın bütün haksızlıkları karşısında sınıfsal muhalefet yürütmesini sağlayan en önemli güç olduğunu da anlayamayacaklardır. Bu aşamadan sonra esas sorumluluk Kızılbaşların kendilerine düşmektedir. Geçmişleri boyunca varoluşlarının en önemli özelliği olan sınıfsal muhalefet etme, itiraz etme özelliklerini koruyarak mı var olacaklar? Yoksa bütün niteliklerinden sıyrılıp, özünden uzaklaşarak başka muhalefetleri etkisizleştirmek için kullanılan, sistemin meşrulaştırma araçlarından biri olmayı mı tercih edecekler…

  • Alevilikte  semahın anlam ve içeriği;

    Alevilikte  semahın anlam ve içeriği;

    Asırlar boyunca gizli kalmış bir inanç, bu inancı yaşatmak uğruna can vermiş yüzbinlerin direngenliğinde, günümüzde karın altındaki kardelenler gibi başını göğe uzatıyor; yüzyıllardır üzerini örten kar ve soğuğa aldırmadan… Bu öyle bir inanç ki, renkleriyle göz alıcı, direngenliği ile şaşırtıcı… Bilinmek, sevilmek, korunmak, tarif edilmek istiyor bu kardelen…Rengini, kokusunu, güzelliğini yalnızca ıssız dağ başlarına çıkanlar değil, herkes fark etsin istiyor. Çünkü artık yalnızca ıssız dağ başlarında değil, dünyanın dört bir yanında yaşıyor  bu inancın mensupları.

    Sözünü ettiğimiz, hem tarihsel hem de sosyolojik olarak bir kardelene benzettiğimiz şey, Anadolu ve mezopotamya topraklarının çok özgün inancı olan, onca araştırma ve incelemeye karşın hala gerçek anlamıyla bilinmeye, keşfedilmeye, fark edilmeye ihtiyaç duyulan Aleviliktir.  Bizim ise bu kısa yazıda üzerinde asıl durmak istediğimiz Alevilikte Semah konusudur.

    Semah, Arapca kökenli bir sözcüktür. İşitmek, uçmak ve gökyüzü gibi anlamları vardır. Ayrıca terim olarak, müzik ezgilerini dinlemek, kendinden geçip dönmektir. Bu nedenle Alevilerin yaptıkları inançsal ritüele semah deniyor. Eldeki verilere göre semah sadece Alevilikte değil, bölgemizin eski  inaçlarında da görülmektedir. Günümüzdeki yaygın inanışa göre Aleviler semahın ilk defa arşı aladaki kırklar ceminde dönüldüğüne inanırlar. İyi incelendiğinde semahın her figüründe bir anlam olduğu görülecektir. Semahta esas olarak gezegenlerin, güneş çevresinde dönüşleri simgelenir. Semah, günümüz inanışına göre ilk defa Kırklar meclisinde gerçekleştirilen inançsal bir ibadettir.

    Semahın temel figürü bir yandan kendi ekseni etrafında dönerken, bir yandan da bir daire üzerinde yapılan dönüştür. Semah hem kendi ekseni hem de güneş çevresinde dönen gezegenlere,  kendi çevrelerinde ve başka gök adalarının çevresinde dönen gök adalarına kadar, en küçükten en büyüğe  yaşamın varoluşunun her evresinde var olan temel döngünün stilize edilmiş halidir.

    Evrende her şeyin dönmesi olgusu Alevi ayetlerinde “bütün evren semah döner” dizesi ile en güzel ifadesine kavuşur. Semah yürümek Cem ayinine görsel olduğu kadar anlam bakımından da bir zenginlik katar.  Aslında Semah ile Kozmos’un ruhu Cem Ayinine taşınmış olmaktadır. Semah aynı zamanda kadim bir bilginin görsel bir şölene ve kutsal bir gösteriye dönüştürülmüş halidir. Semah aynı  zamanda Hakk ile bütünleşme halinin, yani var oluşun sembolüdür.  Ana rahminde Kırkların  tek bir cana dönüşmesini kutlamanın sembolüdür.

    Aleviler için nasıl ki toplu olarak cemsiz ibadet düşünülmezse,  semahsız da cem yürütülmesi düşünülemez. Alevilik gerçeğin kendisi olduğu için semah da gerçeğin parçasıdır.

    Bir inanışa göre semah ilk defa Arş-ı Ala’da  kurulan Kırklar Meclisinde Kırklar tarafından dönülmüştür. Yeryüzünde dönülen semah bu semahı yad etmek içindir. Bu yüzden semah yürünürken, “semahımız Kırklar Semahı olsun” diye dua edilir.

    Bu duada şunlar söylenir; “semahlar saf ola, münafıklar berbat ola, gönüller abad ola.  Yiğitler meydan ola, yardımcımız mert ola. Hizmetlerimiz boşa gitmeye, seyir için olmaya. Hak için ola. Döndüğümüz semahlar Kırklar’ın döndüğü semah ola. Birliğimiz, dirliğimiz ve beraberliğimiz kaim ola, daim ola. Dergah-ı ilahiye kayıt ola. Gerçeğe Hü.”

    Kırklar Meclisi ve Kırklar Cemi günümüz Aleviliğinde değişik söylencelere konu olmuştur. Bunun en bilineni ise  Muhammedin misafir olduğu Kırklar Meclisi ve Cemi söylencesidir. Günümüzde içeriği hayli boşaltılmış olsada, eğer dikkatle incelenirse Muhammed’in girdiği Kırklar Meclisinde ne yöneten, ne de yönetilen vardır. Herkes eşittir bu mecliste. Nitekim Muhammet ne zamanki ”yoktan var olmuş bir yoksul oğluyum” demiş, ondan sonra içeri girmesine müsaade  edilmiştir. Yani kırklar meclisine katılan Muhammet artık bir peygamber değildir. Sıradan bir insandır. Çünkü Alevi yolunda yöneten seçilerek o makama gelir ve istenmediği zaman görevden alınır. Her Alevi ceminde Mürşit-Pir- Rehber katılanların rızalığını alarak cem yürütebilir.

    Kırklar Meclisi söylencesinde görüldüğü üzere  Kırkların tanrı katında yürüttükleri ibadet Namaz değil, kadın erkek birlikte yüz yüze yapılan cem olup semah yürümektir, burada hiyerarşi tanımaz bir eşitlik esastır. Öyküde de görüldüğü gibi Kırklar Muhammed’in Peygamberliğini tanımıyorlar. Ancak Muhammet bu kimliğininden sıyrılarak bu meclise giriyor. Muhammed’in “siz bu mecliste kimsiniz?” Sorusuna “Biz Kırklarız”, “küçüğünüz ve ulunuz kimdir?” sorusuna ise; “küçüğümüz de ulumuz da uludur,  kırkımız bir, birimiz kırktır” diye cevap verilmiştir.  Evet Muhammet Kırkların Meclisine katılmıştır.  Kırkların sayısı önceden tamdır. 22 erkek, 17 kadın ve onlara yiyecek aramaya giden Selmanı Farisi eder 40.

    Anlaşılacağı gibi, Kırkların Meclisine katılan Muhammet bu mecliste yapılan cem ile Alevi yoluna kabul edilmiştir. Yola kabul edilmiş ve Mürşit makamına seçilmiştir. Kırklar Meclisinde bir üzüm tanesini şerbet yaparak 40’a bölen Muhammet sınavı geçmiştir. Yani 40. Günün bitiminde ana rahmindeki cana verdiği şerbetle can katmıştır. Ve Kırklar bu yüzden Muhammedin de katılmasıyla hep birlikte semaha durarak  bu bir oluş anını kutlamıştır.

    Yine bazı Alevi araştırmacıları ise Kırklar söylencesini bir başka açıdan değerlendirmektedir.  Bu anlayışa göre ; aslında Kırklar meclisi ismini Ana rahminde  40. Günün bitimiyle bir can haline gelen insan embriyonundan almaktadır. Alevilik varlığın doğum kapısından geldiğine inanır. Doğum kapısından çıkıp gelenler Hakk’ın varlığını ve birliğini ispat etmişlerdir. Hakk doğumda ispat olduğundan dolayı, doğumda olan sevgi Hakk’ın sevgisidir.  Bu sevgi her kimde olursa Hakk onlarda mevcuttur. Hakk’ın emri ile doğan evlat ta Hakk ile bir doğar ve ana babasını Hakk bilir.  Yani sözün özü Ana rahmi cem olunan yer, rahim kapısı ise hak kapısıdır. Hakkın evi ana rahmidir. İnsan ruhunun hakka ulaşacağı güne değin yaşama açılan kapısıdır.

    Zaman içinde takiyye yapmak zorunda kalan Aleviler Arş-ı alada tutulan ilk cem söylencesini ortaya atarak sırrı Muhammet-Ali perdesi ile örtmüşlerdir. Çünkü kendilerini İslam perdesi ile perdeleyen Aleviler özellikle 16. Yüzyıldan itibaren yaşamlarını sürdürebilmek için inançta takiyye yoluna giderek varlıklarını sürdürme kararı almışlar, bunun yanında bölgenin egemen devletlerinin baskısıyla birlikte de giderek zaman içinde, kuşaklar arası bilgi aktarımının zayıflığının da etkisiyle takiyeyi bir gerçeklikmiş gibi algılamaya başlamışlardır.

    Alevi inanç önderleri de bu yolu sürdürebilmek için sırrı sadece, sır saklayacaklarına inandıkları çok küçük bir kesime aktarmışlardır. Batında başka, Zahirde ise başka davranılmıştır. Alevinin hakikati doğum kapısıdır. Çünkü Alevi hiç bir şeyin yoktan var olmayacağını bilir.

    “Kırklar  arş üstüne kurdular cemi

    Muhabbet hakkoldu sürdüler demi

    Balçıktan yarattı Mevla Adem’i

    Ben ol zaman atam belinde idim” (Yeksani)

     

    Aleviler yaradılışa değil varoluşa inanırlar;

    “Alevilerde temelde Allah anlayışı yoktur. Yaradılışa inanmazlar. Aleviler, insanin evrimci bir mantıkla yaratıldığına inanırlar; ancak, Müslüman olmak zorunda kaldıklarında, bu inanışlarını saklamak zorunda kalmışlardır. Bu sırrı bildiğini inandığım Başköylü Hasan Efendi adlı Alevi piri, “Varlığın Doğuşu” adlı kitabında bu konuyu şöyle açıklar: “Baba mayayı ana sütüne katar, ana rahminde vücut tutar. Mayalanan maya 40 gün mayada kalır. 41. gün vücut  hasıl olur.” Yani anne rahmindeki mayalanma 40 gün sürer. 41. gününde insanin ilk şekli oluşur. İlk insanın oluşumu 40. günden sonra, 41. günde gerçekleşir. Anne rahminde bebeğin ilk nüvesi tamamlanır. Bu da Alevi inancında çok önemli bir yer işgal eden “Kırklar Cemi-Meclisi” inancıdır.

    “Kırklar Cemi”, insanin ilk kez belirmesi, ilk insanin ana rahminde toparlanması, cem olmasıdır. Bu da başka bir alemde, “Kubbe-i Rahman’da yani ana rahminde gerçekleşmektedir. Cem kavramı anne rahminde oluşan insanin ilk toparlanmasını, cem olmasını anlatmaktadır. Kırklar cemi ve semah insanın ana rahminde mayalandığı ilk 40 gün ile ilgilidir. 40 günden sonra da 41 yoktur. Yani Kırklar bir’e dönüşmektedir. Zaten Kırklar Söylencesi’nin bütün anlatımları da buna dönüktür. Kırklar cinsiyetsizdir, cinsiyet henüz oluşmamıştır. Bu yüzden Sırrı Hakikat Kapısı’ndan geçip Kırklar Cemi’ne girenlerin cinsiyetinin olmadığı kabul edilir. Bir başka deyişle, Adem’in Allah tarafından çamura şekil verilerek; kadının da onun kaburgasından yaratıldığı inanışına karşı, Aleviler evrimci bir mantıkla meseleye bakarlar. Ve insanın evrimin bir sonucu olarak doğduğuna inanırlar. Kırklar Cemi’yle de, erkeğin spermlerinin, kadının rahim içinde bulunan yumurtasını döllemesiyle ortaya çıkan embriyonun yolculuğunu tasvir ederler. Yani Semah sözle söylenemeyen bilimsel gerçeğin dans ile anlatılmasıdır. İlk 40 günün anlatılmasıdır. Alevi inanışı bu bilimsel düşüncenin sır edilmesidir.

    Bugünün yaşayan Aleviliğine dışardan baktığımızda müslüman gibi görülen, ancak kendi içlerinde evrim inancını yasamaya çalışan bir topluluk görmekteyiz. Kendilerine ne kadar öz müslümanız deselerde kendilerini “Hak Ehli Erenleri” diye tanımlayan bir grup, İslam kapıyı çaldığında korkudan, “Biz de Müslüman olduk” diyorlar. Ama kendi inançlarını, bir nevi Sebataycılar gibi sırra büründürüyorlar.

    Oysa yaşam biçimlerine baktığımızda, inanç ritüellerini incelediğimizde Alevilerin bilimle ilgileri olduğunu görürüz. Alevilerin tanrı/kul ilişkisi üzerine kurgulanmış, oluşa değil yaratılışa inanan, semavi dinlerle ve dolayısıyla islam diniyle öz itibariyle bir ortaklığı yoktur. İşin özü Alevilerin inanılan biçimiyle herhangi bir dinle de ilişkileri yoktur.

    Aleviler tarihte kendi dünyalarında doğuma inanıyorlar. “Bunlar, çok büyük bir ihtimalle Harran Üniversitesi ya da bu üniversiteye bağlı çevredeki eğitim kurumlarında çalışmalarını sürdürüyorlar. Bunların ortaya koyduğu bilim felsefesi de zamanla, özellikle Anadolu coğrafyasına yayılıyor. Bu felsefeye inananın topluluklar sayesinde kitleselleşiyorlar. Örneğin Baba İshak, Baba İlyas gibi erenlerin köyleri Harran etrafındadır. Onların izlerini sürerseniz, o coğrafyaya ulaşırsınız.

    Aleviliğin Orta Asya’dan gelmediği bellidir. İddiam da şudur, bundan böyle hiç kimse Alevilerin cemlerinin ve semahlarının Orta Asya’dan eski Türk inançlarından ve Şaman ayinlerinden geldiğini söyleyemez. Çünkü aralarında çok farklı kozmik ve mitolojik farklılıklar var. Birbirine çok zıt iki sistemdir. Orta Asya kültürü ve Şaman, Kutup Yıldızı merkezli düşünür, dünya merkezli düşünmez. İnanışa göre Kutup Yıldızı’nın etrafında dönen bütün gök cisimleri dönmektedirler. Orta Asya’dan gelmedikleri bellidir ama kimdir bu Aleviler? Dediğim gibi evrimci düşünceyi benimsemiş farklı topluluklardır. “ (Sırrı Öztürk)

    Semah Nedir?

    Semah, Aleviliğin önemli inanç-kültür unsurlarındandır. Semavi dinlerde kadın ve erkeğin birlikte ibadet olarak müzik ve söz eşliğinde semah dönmesi kabul edilemez bir olgudur. Bu nedenle Semah geleneğinin kökeni bir çok araştırmacı tarafından ve bir çok pir-dede tarafından  gerek Kırklar Cemi ile gerekse İslam’dan çok öncesi birçok inanç ve gelenekler ile açıklanmaktadır. Semah aynı zamanda Aleviliğin temel ibadeti olan Cem’in de önemli bir parçasıdır. İlahi bir aşk olarak görülür.

    Semahlar normalde kadın erkek karışık, yalın ayak, baş açık, bele kuşak bağlanarak yapılmaktadır. ‘’Başım açık yalın ayak yürütün,  Sen merhamet eyle lebi balım yar’’ Ve genelde semah yapılan meydanın bir köşesine mum yakılır. Semahın yöresine ve türüne göre semah edenlerin sayısı da değişebilmektedir. Semaha kalkanlar, uzaydaki gezegenler gibi birbirlerine dokunmadan, daire şeklinde ve karşılıklı durarak semah ederler.

    Kızılbaş-Alevi yolunda semahın, Kırklar Meclisi ile başladığına inanılmakta ancak bu Meclisin kimlerden oluştuğu, nerede oluştuğu tartışması hala sürmektedir. Tartışılması da doğaldır. Çünkü 500 yıldır kendisini İslam perdesiyle perdeleyen Aleviler doğal olarak Kırklar Meclisi olayını da İslami söylemle perdelemişlerdir.  Gerçeği bilenler sadece yola inanan Pirlerdir.

    Semah ; cem sırasında Oniki hizmetten biri olan saz ve söz eşliğinde kadın erkek olarak yapılan hareketleri ifade etmektedir. Tarih boyunca  İslami anlayış için müzik ve semah eşliğinde yapılan cemler dinsel açıdan sakıncalı görülmüştür. Oysa Kızılbaş Alevilik yolunda müzik ve semah, öğretinin, inancın, ibadetin ta kendisidir. Alevilikte, sazsız sözsüz semahsız ibadet olmaz.

    Semah sırasındaki hareketlerin değişik anlamları bulunmaktadır. Gökyüzünde uçmak, evrenin dönüşü gibi dönmek, turnalar gibi  kanat çırpıp uçmak, haktan alıp halka vermek, paylaşmak gibi değişik bölümle farklı simgesel anlamlar vardır.

    Kişi Semahın manevi atmosferine adapte olarak Semaha girer, Semahlarda bireyin bağımsızlığı ana ilkedir, hiçbir biçimde Semahçılar arasında el ele tutuşulmaz, her Semazen kendi içinde bağımsızdır. Semah, nefsin kötü arzu ve isteklerinden ve korkularından arınıp ruhsal olarak özüne, aslına yönelmedir. Semah gitmek, Hakk’a ulaşmada vesiledir.

    Semah normalde Cem’de dönülür (Dönmek hiçbir şeyin durmadığını ölmediğini hareket edip değiştiğini sembolize eder.)

    Yüzün üzerinde semah çeşidi vardır, hepsinin ortak özelliği, ağır tempoyla başlar, hızlanır ve yavaşlayarak durur. Duyguların/ruhun uçuş ve geri dönüşünü sembolize eder.Semahta kadın ve erkek şarttır, bununda birlik, eşitlik, yaradılış, sevgi, karşıtların birliği gibi çok derin anlamları vardır.

    Semah yalın ayak dönülür, duygular dünyasında uçulsa da gerçeğe, doğaya/toprağa bağlılığı sembolize eder. Bazı semahlarda avuçlar yer ve gökyüzüne döndürülür, yerle gök arasında (hava ve toprak/ tanrı ve insan) arasında bağ kurulur. Gözler genellikle el/avuç içine bakar, bu da aynada kendini (insanda tanrıyı) görmeyi sembolize eder.(Aynayı tuttum yüzüme Ali göründü gözüme. Nazar eyledim özüme Ali göründü gözüme)

    Semahta kalbe, götürülen eller, Alevilerin bir tür selamıdır. İçten ve kalpten sevgi ve yola bağlılığı sembolize eder. Semahlardaki figürler doğadaki canlı varlıkların özelliklerini, emek, sevgi, birlik vb. çeşitli konuları sembolize eder.

    Alevilerin yaşadığı yörelere özgü 100’e yakın farklı semah tipleri ve değişik adları bulunmaktadır. Bunlardan en tanınmışları Kırklar Semahı, Turnalar Semahı, Gönüller Semahı, Kırat Semahı, Hubyar Semahı gibi adlarla bilinen değişik yörelere ait semahlardır.

    Bütün semah türlerinde ortak olan özellik, yavaş hareketlerle başlayıp, giderek hızlanmasıdır. Semah, ağırlama, yürüme ve hızlanma olmak üzere üç bölümden oluşmaktadır. Zakir, semah deyişini bu bölümlerin ritmine uygun çalarken, semahçılar da buna uygun olarak hareket ederler.

    “Bütün evren semah döner

    Aşkından güneşler yanar

    Aslına ermektir hüner

    Beş vakitle avunmayız”(Hüdai)

    1960’lara kadar bir kapalı toplum inancı olarak yaşayan Alevilik, bu nedenle ibadetlerinde de çeşitlilikler göstermektedir. Alevi ibadetin en önemli inanç ritüeli olan Semah’ta bölgelere göre şekilsel farklılıklar göstermektedir. Ancak öz aynıdır. İçerik aynıdır değişik olan semahın yürüyüş (dönüş) biçimleridir. Birde semah yürünmesi için saz eşliğinde çalınan deyişler farklılık gösterebilmektedir.

    Semah Çeşitlerinden örnekler;

    1) KIRKLAR SEMAHI

    Kökenini, Kırklar Cemi’nden alan Semahtır. Aleviler arasında en yaygın semahtır. Hz. Muhammet’in, Hz. Ali’nin ve kadın- erkek canların yer aldığı 40 kişinin bulunduğu Kırklar Meclisi’ni sembolize eder.

    Üç zamanlıdır. Dua, ağırlama ve yeldirme (hızlı) bölümlerden oluşur. Genellikle cemlerde yaşlı canlar bu semahı dönerler. Aleviler arasında en yaygın dönülen semahtır.

    2) TURNALAR SEMAHI

    Turna kuşunun, Alevi edebiyatında özel bir yeri vardır. Turna ile Hz. Ali arasında bir ilişkinin olduğu varsayılır. Turna semahı, turna kuşunun figürlerine dayanır. Hareketler; turnanın hareketlerine benzer. Yavaş ve olgundur.

    “Yemen ellerinden beri gelirken

    Turnalar Ali’mi görmediniz mi?

    Havanın yüzünde semah dönerken

    Turnalar Ali’mi görmediniz mi?”

    3) KIRAT SEMAHI

    Semahların geneli kadın ve erkek canların birlikte dönmesine karşın Kırat Semahını bacılar dönerler. Bu semahta; güneş çevresindeki gezegenlerin dönüşü sembolize edilir. Köklerini ateş ve güneşi kutsayan bölgenin eski inançlarından almaktadır.

    “Kırat bu dağları aşmalı bugün

    Dostun ellerine düşmeli bugün…”

    4) TAHTACI SEMAHI

    Antalya- Toros yöresindeki Tahtacı Türkmenler’in döndüğü semaha bu ad verilir.

    Bir bacı ile bir erkek can birlikte semah dönerler. Daha fazla kişi ile dönülen ve adına Tahtacı Semahı denenlerde vardır.

    Semahlarda, ellerin yukarıdan alıp aşağıya verme şeklindeki figürü Hak’tan alıp halka vermek anlamına gelmektedir. Bu sosyal bölüşümdeki adaleti sembolize eder.

    5) TRAKYA SEMAHI

    Semahlar; bulundukları yörenin halk dansları ile etkileşim içinde bulunurlar. Bu nedenle yöresel farklılıklar görülür. Trakya semahları da yöredeki halk sanatının zaman , zaman etkisini ifade etmektedirler.

    6) URFA SEMAHI

    Bu semahta Urfa’daki Aleviler’in adeta damıtılarak korunan semahlarıdır. Bunlar içinde en özgünü ise; Urfa- Kısas Semahıdır. Urfa Semahı da genel özellikleri ile birlikte biraz Urfa etkisini de taşımaktadır.

    7) AFYON SEMAHI

    Afyon denilince akla Emirdağ’ın Karacalar Köyü Alevilerinin döndüğü semahlar gelir. Muhammet- Ali Semahı, Sikke Semahı ve İllallah Semahı en bilinen Afyon yöresi semahlarındandır. Kadın ve erkek canlar birlikte semah dönerler. Genellikle 6 bacı 6 erkek birlikte semaha kalkarlar.

    8) RODOS SEMAHI

    Osmanlı döneminde Anadolu’dan Rodos’a yerleştirilen Alevi’lerin döndüğü semahlardır. Semah’ın yerel kültürden etkilenmediğini söylemek olası değil. Bu nedenle Rodos Semahı; Anadolu- Rodos karışımı bir birleşim sayılır.

    9) LADİK SEMAHI

    Adını Samsun- Ladik’ten alan Ladik Semahını 8 bacı, 8 erkek can döner.

    Semaha şu deyişle başlanır:

    “Salını salını geldim köyüne

    Güzeller başıma toplansın diye

    Herkes sevdiğini almış yanına

    Güzeller pazarı kurulsun diye”

    10) HACIBEKTAŞ SEMAHI

    Hacı Bektaş Veli’ye saygı semahıdır. 8-12 can ile dönülür. Sağ el göğüste mühürlenmiş olarak semaha başlanır.

    Söylenen nefeslerden birisi:

    “Değişmek istemem bin peygambere

    Yarab dertlilere pir eyle beni”dir.

    11) HUBYAR SEMAHI

    5 Bacı 4 erkek can ile dönülür. Kollar sarkık, öne doğru eğilmiş olarak semaha başlanır.

    Semah sırasında; hem kendi, hem daire ekseni etrafında dönerler.

    Semahlar içinde ritmik olarak en hareketli dönülen semah sayılır.

    “Beylerimiz elvan gönül üstüne

    Ağlar gelir pirim Abdal Musa’ya

    Urum abdalları postun eğnine

    Bağlar gelir Pirim Abdal Musa’ya…”

    12) Kürt Alevileri Semahları;; Sivas, Erzincan, Tokat, K. Maraş, Dersim, Malatya, Bingöl, Elazığ, Adıyaman ve Urfa gibi illerde karşılaşılan semahların  en ayırt edici özelliklerini, “usul değişimi” oluşturur. Buna göre, semahın ‘ağırlama’sından ‘çarh’ bölümüne doğru giderek artan temposu içinde, usul değişimleri meydana gelmektedir.

    Semah etmek, ibadet etmektir.

    Semah ibadet halidir, Süslü-püslü giyecekler giyerek yapılan semahın sadece foklorik anlamı olur ki ibadetten dışlanmış olur. Günümüzde bir çok cem evinde ve Alevi derneklerinde folklorik semah ekipleri oluşturulmuş bulunmaktadır. Elbette yeni kuşaklara inanç ritüellerimizi öğretmek çok iyi bir hizmettir.  Ancak Cem ve Cem’lerde yürütülen Semah hizmeti ibadet hizmetidir ve yalnızca Alevi ibadet yerlerinde semah dönmek haktır. Semahımıza ve inancımıza saygısızlık yapmıyalım, yaptırmayalım. Semah, benlikten arınmaktır, Hakk ile Hakk olmaktır. Kırklar Meclisi’nde ki aşk ve cebze halidir ve semahın adresi de “Kırklar Meclisi” dir.

    “Vardım kırklar meydanına

    Gel berü hey can dediler

    Yüz sürdüm ayaklarına

    Gir işte meydan dediler

     

    Kırklar bir yerde durdular

    Yerlerinden yer verdiler

    Meydana sofra serdiler

    El lokmaya sun dediler

     

    Gir semaha aşk ile Hakk’a

    Silinsin pak olsun ayna

    Kırk yıl bir kazanda kayna

    Daha çiğsin yan dediler”  (Şah Hatayi)

    Semah etmek; Bir kuşun kanadında, güneşin etrafında, bulutların üstünde dönmektir. Aynı dünya gibi, ay gibi, evrendeki yıldızlar gibi, kıştan yaza, geceden gündüze dönmek. Insanı merkez, elini ayna yapmak ve aynada özünü seyretmek. Insanı sevmek, paylaşmak, inanmak ve arınmak. Turna olup hakka ve hakikate doğru göçmek gökyüzüne ağmak, karanlıkta, aydınlık yürekte ışık ve bir deyiş, bir nefes  olup dönmek ve birlik olmak, birliğe, kardeşliğe, insan sevgisine ağmak ve kendi gerçeğini kavrayıp dönmektir.

    “Ay Ali’dir gün Muhammed

    Üç yüz altmış  altı sünnet

    Balıklar da suya hasret

    Çarh dönerler göl içinde

     

    Göl içinde çarha döner

    Susuzluktan bağrı yanar

    Müminler secdeye iner

    Seyir var seyir içinde” (Pir Sultan)

    Günümüzde hem sırrı bilenler azaldı, hem de sırrı aktaracak talip kalmadı. Pir ve talip ilişkisi bozuldu, bilimle, akıl ile hareket eden Pirlerin yerini, Pir maskeli müslüman imamlar aldı. Cem evlerimizde imamlar bulundurulmakta. Yolun başını  haramiler kesmiş durumda. Özellikle 12 Eylül darbesi ile başlayan son 35 yıllık süreç Alevilerin büyük kesimini Hakk gerçeğinden kopardı. Talipler görgüden geçmez oldu. Müsahipler birbirini göremez oldu. Musahiplik yeni kuşaklara aktarılamadı. Pir talibini, talip Pirini unuttu. Sırrı bilen Ocak pirlerinin yerini dernek, vakıf  dedeleri aldı. Kısacası yol bozuldu. Yolun bozulmasıyla birlikte, onun ibadeti de yapılmaz oldu. Yapılan ise Hakk için değil seyir için yapılır hale geldi.

    12 Eylül’den bu yana Alevi çocuklarına 34 yıldır zorla Sünni İslamiyet dersleri verilmektedir. Bu Alevi inancında büyük bir kırılmaya yol açmıştır. Öyle ki bugün Alevi asimilasyonu bizlere Alevi açılımı olarak sunulmaya çalışılmaktadır. Alevilerin önemli kesimi de bu Açılım oyunlarına gelmektedir. Evrensel bir inanç olan Alevilik İslami bir mezhep olarak bile kabul  görmemekte bir tarikat muamelesi görmektedir.

    Alevinin kutsal semahı, insanın var oluşunun sembolü, birliğin, kardeşliğin, eşitliğin ve özgürlüğün sembolü semahımız bu içeriklerinden boşaltılarak folklorik bir oyun derecesine indirilmekte, Alevinin ceminde deyişlerimizin, beyitlerimizin yerini kurandan sureler, abdestler, namazlar, islam ilahileri almaktadır. Kendini bu hakikat yolunun yolcusu sayanlara düşen büyük sorumluluklar bulunmaktadır. Pir ile talibi buluşturmak zorundalar. Yola yeniden ikrar vermek zorundalar. Görgüden geçmek zorundalar. Yola girmek için de müsahip olmak zorundalar.

    Yeni bir başlangıç yapmanın asgari koşulları bunlardır.  Semahımızı gerçek içeriği ile yürüyeceğimiz bir ortam yaratmanın yegane yolu bu asgari şartları yerine getirmekten geçiyor.

    Yararlanılan kaynaklar ;

    * Kadimden sonsuza Alevilik yazıları (Dede Turabi Akbal )

    * Kimlik Mücadelesinde Alevilik; (Erdoğan Yalgın)

    * Aleviliğin Gizli Tarihi; (Erdoğan Çınar)

    * Hakk’ın Emri Rızası: (Başköylü Seyyid Hasan Efendi)

    * Anadolu Aleviliği; (Esat Korkmaz)

    * Alevilerin Büyük Sırrı; (Ünsal Öztürk)

  • Katliamlarda mazlum sığınağı “Mağaralar” ve Êzidîler…

    Katliamlarda mazlum sığınağı “Mağaralar” ve Êzidîler…


    MEHMET BAYRAK

    Mazlum bir halk olan Êzidî Kürtler’in, son haftalarda yaşadığı dramatik ve trajik durum, adeta tarihin yeniden tekerrürü gibiydi. Tarihte, Kızlıbaşlar ve Êzidîler ile azınlık durumuna düşmüş diğer etnik toplulukların yaşadığı “mağara macerası”, 21. yüzyılda bir kez daha tekrarlanıyor ve en az bir yıl önce kaleme aldığımız bir konuyu yeniden gündeme getiriyordu…

    “Mağara” mazlum yaşamında bir kült!

    “Dersimliler mağaralara iltica etmişlerdi. Ordu zehirli gaz kullandı, mağaraların kapısının içerisinden, bunları fare gibi zehirledi. Ve yediden yetmişe o Dersim Kürtleri’ni kestiler…”

    Üstteki trajik sözler, birkaç yıl boyunca Dersim soykırımına tanıklık etmiş, Seyid Rıza ve arkadaşlarının idamını organize eden, dönemin Emniyet Müdürü İhsan Sabri Çağlayangil’e ait. Kime yapıyor bu açıklamayı? Yaklaşık 25 yıl önce, bizden de Dersim’le ilgili kaynak isteyen şimdiki CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na…

    1989 yılında, yayımlamakta olduğum Kürt kimlikli Özgür Gelecek Dergisi’nden dolayı iki kez tutuklanmış ve Çağlayangil’in Dersim katliamına ilişkin kimi tanıklıklarını röportaj ve anı biçiminde cezaevi koşullarında basından izlemiştim. Çağlayangil, daha 1935 yılında Malatya Emniyet Müdürü iken Dersim kasabı Kor-Vali Abdullah Alpdoğan’la yaptığı alan çalışmalarına; 1937 yılında ise Seyid Rıza’nın idamına ilişkin ilginç ve çarpıcı anekdotlar anlatıyordu.

    Bu anlatımlar, o tarihlerde bürokrat olarak kamuda çalışan Kılıçdaroğlu’nu da oldukça etkilemiş olmalı ki, ortak bir tanıdık üzerinden benden kaynak istediği gibi, bir arkadaşıyla birlikte Yalova’da Çağlayangil’i de ziyaret etmiş ve üstteki trajik sözleri de içeren bir röportaj yapmıştı. Aslında, Çağlayangil bu döneme ilişkin tanıklıklarını ve benzeri görüşleri övünerek, Nakşibendiler’in yayın organı İslam dergisinde de anlatmıştı (Bkz. İslam, Mayıs- 1990, Sayı: 81).

    Çağlayangil, Dersim harekâtının doğrudan Atatürk’ün “Dersim meselesini kesin olarak halledin” talimatıyla yürütüldüğünü; Alpdoğan’la iki yıl süreyle alan çalışması yaptıklarını, burada “Hz. İsa kılıklı, insan güzeli adamlara rastladığını” söyler. 1937’de Ankara’dan gönderilerek, Seyid Rıza ve arkadaşlarının idamını organize eden Çağlayangil, Devlet aklını şu sözlerle ortaya koyar: “Devlet otoritesi tesis edilmelidir. Bir kadının kocası belli olmalıdır. Hâkimiyet devlette olmalıdır”. (Agy)

    Evet, “medenileştirme” yani Türk-İslamlaştırma adına, silahları neredeyse tümüyle toplanmış bir bölgeye, bombardıman uçaklarının yanı sıra, tam teçhizatlı üç kolordu, iki süvari tümeniyle girmek ve can korkusuyla mağaralara sığınmış olan insanları yaylım ateşine tuttuktan sonra, içeriye zehirli gaz salarak topyekûn imha etmek… Bu, Kemalist rejimin Dersim’i “medeniyete açma” projesidir. Öyle ya, ünlü Kemalist kalemşör Hakkı Naşid (Uluğ), 1931’de “Derebeyi ve Dersim”, 1938’de ise “Tunceli Medeniyete Açılıyor” kitaplarını boşuna mı yazmıştı? Bunlar, tam da Kemalist rejimin sözcülüğünü yapan rapor- kitaplar değil miydi?..

    Koçgiri Katliamı’nda da mağaralara sığınanlar “Tütsüyle” imha edildi…

    Yaklaşık 90 yıllık bir geçmişi olmasına rağmen, Koçgiri katliamı üstündeki sır perdesi bile yeni yeni aralanıyor. Ve anlıyoruz ki, Dersim’de uygulanan imha yöntemlerinin benzeri, yaklaşık 15/16 yıl önce 1921’de Koçgiri’de de uygulanmış. Yaklaşık 140 köyün yok edilmesiyle sonuçlanan Koçgiri’de de yine insanlar can havliyle doğanın en kuytuluk ve korunaklı mekânları olan mağaralara sığınmışlar, ancak buralara da tütsü salınarak, insanlar boğularak katledilmişler.

    Bu konuda bir alan çalışması yapan, Koçgiri’nin efsanevi şairi Alişer’in yakınlarından Dr. Ali K. Yıldırım, ilginç anekdotlar aktarıyor. Katliam sırasında insanların sığındıkları mağaraları resimleriyle veren Yıldırım, sözgelimi İmranlı’nın Pevriziyan (Eskidere) köyündeki bir mağaranın acıklı öyküsünü şöyle anlatıyor: “Çevre köylerden kaçıp bu mağaraya sığınanlar, Topal Osman güçlerince mağaranın girişine yığılan samanın yakılması sonucu duman ile boğularak öldürüldü.” (Bkz. A. K. Yıldırım: Osmanlı Sonrası İlk İcraat: Koçgiri Katliamı; Rızgari Online, 23.11.2011).

    Doğanın bu derinlikli mekânları, kimi zaman gerçekten mazlumların kurtarıcıları olur. Sözgelimi, yine Koçgiri katliamı döneminde insanların sığınıp kurtuldukları ve bugün “Ana Fatma Ziyareti” olarak tavaf edilen bir başka mağaranın öyküsü şöyle aktarılıyor: “Bu mağaraya yerleşen Eskidereliler, kurtulmayı başarıyor. Mağaranın girişi dar ve içerisinde su akıyor. Ağız bölümü otlarla kaplanmış bulunduğundan, birilerinin burada saklanacağı tahmin edilmediğinden Eskidereliler kurtuluyor. Bu nedenle, buraya Ana Fatma deniliyor ve ziyaret olarak kabul ediliyor.” (Aynı yer)

    Sömürgeci Devlet ittifakıyla Ağrı/Zilan’da gelen “Dereboyu” ölümler

    Burada anlatılan iki örneğin kahramanları, “azınlık içinde azınlık” statüsündeki Koçgiri ve Dersim Kızılbaş- Kürtler’i… Ancak, biliyoruz ki 15 bin kişinin katliyle noktalanan 1925 Kürt Hareketi’nden sonra, Kürt Özgürlük Örgütü (Xoybun) tarafından örgütlenip 1928-1932 yılları arasında devam eden Ağrı/Zilan İsyanı, birçok diplomatik manevralar ve yasal aldatmacalardan sonra, Türk ve İran sömürgeci devletlerinin ittifakıyla sonlandırıldı. Türk basınının haberlerine göre, bu aşamada katledilen Kürtler’in sayısı 30 bini buluyor ve dereler “lebalep” insan cesetleriyle doluyordu.

    Burada da, savaş uçakları dâhil tüm araçlar kullanılmıştı. Bu harekâttan yıllar sonra 1944 yılında, harekâtta bizzat görev alan Yarbay Eyüp Sabri Süsoy tarafından kaleme alınan ve Genelkurmay Başkanlığı’nca yayımlanan “Eşkıya Muharebeleri ve Mağara Aramaları” konulu bir kitapçıkta; iki devlet arasında Kürtler’e karşı kurulan kanlı tuzağın birçok ipucu görülebileceği gibi insanların dağlardaki sığınağı olan “Mağara” olgusu konusunda da son derece ilginç bilgilere yer verilir.

    Mağaraların muharebe ve korunmadaki işlevi konusunda ayrıntılı bilgiler içeren kitapçık, Kürt coğrafyasında dağlık ve volkanik arazide çok sayıda mağaranın bulunduğunu, özellikle çok volkanik olması dolayısıyla Ağrı Dağı’nda çok sayıda mağara bulunduğunu ve bu mağaralardan bazılarının kışın bile sıcak dumanlar çıkardığını bildirmektedir. “Ağrı’da bulunan çeşitli mağaraların arasında, yüklü hayvanların girebileceği ve bir taburu tamamen barındırabilecek büyüklükte olanları da vardır. Bu mağaralar türlü biçimlerde olup giriş yeri dar, içerisi geniş ve serbest; koridorlu ve birkaç bölmeli, uzun dehlizli, birkaç kapılı olanları bulunduğu gibi içlerinde yakılacak ateşin dumanının çıkması için tabiattan ve sonradan yapılmış bacalı olanları da vardır.”(Age, s. 37)

    Yazar, bu mağaraların ya mıntıka adıyla ya da simgeleşmiş isyancı kişilerin adıyla anıldıklarını belirtiyor. Sözgelimi, kişi adıyla verilen mağaralardan bazıları şöyle: Haso mağarası, Timur mağaraları, Hacıali mağarası, Mato mağaraları, Ahmet Şemo mağarası, Ali Mirza mağarası, Ömerbesi mağarası, Paşo mağaraları…

    Yine bu kitapçıktan öğreniyoruz ki, önce Koçgiri’de, sonra Dersim’de başvurulan mağaralara boğucu duman salınması yöntemi Ağrı/Zilan’da da uygulanmış. Ancak yazar, mağaraların içi girintili ve bölmeli olduğundan, isyancıların bir yamçı veya keçe ile bir menfezi tıkayarak kendilerini dumandan koruduklarını, bu nedenle bu tür mağaraları çökertmek için “bomba, bomba demeti ve tahrip kalıbı” kullanıldığını bildiriyor. (Age, s. 40)

    Ağrı/Zilan direnişi aşamasında, Ağrı Dağı çevresindeki Kürt direniş noktaları ve Kürt yaylaları konusunda bugün elimizde, harekâta bizzat katılan Pilot Naim Bürküt’ün çektiği fotoğraflar da bulunuyor. (Bunun bir örneği için bkz. Haz. Yılmaz Çamlıbel: Ağrı Albümü/ Serhildana Agiriye).

    Ezidi Kürtler’in despotizm ve fanatizmle ölümcül dansı

    Biliyoruz ki, Kürdistan’da yine “azınlık içinde azınlık” statüsündeki Ezidi Kürtler’in devletle ve yöredeki fanatik Müslümanlar’la ölümcül dansı en az üsttekiler kadar trajik… Başka din mensuplarının sayısı sürekli artarken, sayıları sürekli azalan bir etnik topluluk Ezidi Kürtler. Zerdüşt dininin en yakın devamcıları olarak geçmişte büyük bir çoğunluğa sahip olan Ezidiler, bilinen İslamcı devlet baskıları dolayısıyla sürekli azalmaya yüz tutmuşlar. Osmanlı dönemindeki çok yönlü baskı ve katliamlar bir yana, son yüzyıllık sürede bile büyük bir kırılma yaşanmış. Sözgelimi, Serhad bölgesi Kürtleri’nin büyük çoğunluğu geçmişte Ezidi olup, bugün sınırın kuzeyinde kalanlar Ezidiliğini korurken, Osmanlı bölümünde kalanlar komple Müslümanlaşmışlar. Keza, 19. yüzyıl kaynakları Serhad’dan Sincar bölgesine uzanan güzergâhta büyük bir Ezidi varlığından söz ederken, bugün bu varlığın yüzde birine rastlamak mümkün değil. Yine, Rojava’nın kuzey kesimine yayılan Ezidi varlığı da önemli ölçüde eriyip gitmiş. Salt bir rakam vermek gerekirse, 1980 Cuntasına kadar Siirt, Batman, Diyarbakır, Urfa ve Mardin gibi illerde yaşayan Ezidiler’in sayısı 20 bini aşkınken, bu rakam 2000 yılında 400’lere kadar düşüyor (Bkz. Ezidilerin Sayısı 423’e Düştü, Evrensel gaz. 15.3.2005; Kürdistan’da Ezidiler’in Sayısı Azalıyor, Öz- Po, 15.3.2005).

    Ezidi denince, ilk akla gelen bölge, Ezidilerin kutsal mekânı Laleş. Oysa biliyoruz ki, geçmişte Viranşehir, Orta Anadolu’daki Kapadokya gibi hem bir uygarlık ve kültür merkezi, hem de Ezidiler’in ana karargâhlarından biriydi. Benzeri kaderleri paylaştıklarından olmalı, burada da tıpkı Kapadokya gibi yeraltı kiliseleri ve mağara barınakları vardı. Bunların bazı kalıntıları ise günümüze kadar gelebilmiş. Göbeklitepe gibi 12 bin 500 yıla tarihlenen insanlığın en eski yerleşkeleri Harran’da bulunduğu gibi, Viranşehir de bölgenin en eski kültür ve uygarlık merkezlerinden biridir.

    “Akese Kilisesi ve Mağaraları, Viranşehir-Urfa yolunun 19. kilometresinde bulunan Kırlık ya da diğer adıyla Gavurhori köyüne altı kilometre mesafede bulunuyor. Akese Kilisesi, dere yatağında yer alan kayalara oyulmuş. Kilise girişinin tam karşısında Ezidiler tarafından kutsal kabul edilen “Tavuskuşu” kabartmaları yer alıyor. Kilisenin M.S. 2. yüzyılın sonlarına doğru gizli ibadet için yapıldığı tahmin ediliyor. Yine ibadethane olarak yapılan mağaralar ise, yerden iki metre yüksekte bir girişle inşa edilmiş.” (Bkz. Uygarlıklar Merkezi Viranşehir, Öz- Po).

    Bu mağaraların hangi maceralara tanıklık ettiklerini tahmin etmek hiç de zor olmasa gerek. Bilinen dini baskılar nedeniyle, gizli ibadet yeri olarak kullanıldığı gibi, tehlike durumunda sığınak olarak kullanıldığı da açıktır. Keza, Şengal dağlarında Ezidiler’in katliamlarda sığındığı bir mağaranın öyküsü, ünlü Kürt halk destanının kahramanları Derweş ile Edule’nin acıklı macerası ekseninde verilir: “Bir yandan Edule’ye dörtnala at koşturan Derweş’in atının

    ayak sesleri, bir yandan acımasız fermanlarla gelen kılıç darbelerinden kurtulmak için Şengal dağlarına koşan, koşarken çığlıklara boğulan kimsesiz Ezidiler’in aman çığlıkları. (…) Sincar/ Şengal dağları, sadece bir büyük aşk öyküsünün tanığı değildir kuşkusuz. Onlar, 72 fermana da tanık dağlar. Her bir taşı, her bir vadisi acı, hüzün ve Ezidi kanıyla yıkanmış…” (H. Ermiş: Edule’nin Gözyaşları, Politik Art, Sayı: 132/ 2014).

    Bilindiği gibi Ezidiler, bugüne kadar 72 katliama maruz kaldıklarını kabul ederler. Bu gerçeklik ve daha 2007 yılında Şengal’ın kadim halkı Ezidi Kürtler’e karşı yürütülen ve 600 dolayında insanın yaşamına mal olan karanlık katliam göz önüne alınırsa, Ezidiler’in dünden bugüne fanatik ve despotik güçlerle girdiği ölümcül dans daha iyi anlaşılır…

    Malatya-Viranşehir hattında bir taçsız kral: İbrahim Paşa

    Üstte de vurgulandığı gibi, Ezidiler denince Viranşehir; Viranşehir denince Batı literatüründe “Kürdistan’ın ya da Hamidiye Alaylarının Taçsız Kralı” olarak ün yapan Milli aşiret federasyonu reisi ve Hamidiye Alayları paşası İbrahim Paşa akla geliyor. Gerçekten de, nasıl 1854’te Kırım üzerinden yürütülen ve İngilizler’le Fransızlar’ın da aynen bugün gibi taraf oldukları Osmanlı-Rus Savaşı’na katılan ünlü Kızılbaş-Kürt kadını Fataraş, Osmanlı/Kürt kadınını Batı literatürüne en çok taşıyan figür ise İbrahim Paşa da, gerek Aşiret Alayları Paşası olması, gerekse çevredeki etkinliği dolayısıyla üzerinde en çok durulan ve fotoğraflanan Kürt figürüdür.

    Kendisinden söz açan Batılı kaynaklar, ondan “Malatya Kızılbaşı” olarak söz etmekte ve şu bilgileri vermektedirler: “19. yüzyılın başlarında Milan Aşireti’nin başında İbrahim Paşa bulunmaktaydı. İbrahim Paşa’nın, 2000’i geçen aile üzerinde nüfuzu olduğu biliniyor. İbrahim Paşa, bu 2000 aile arasında saygı ve hoşnutlukla anılmakta ve kendisinden Malatya Kızılbaşı olarak bahsedilmektedir. O, Dersim’de muhafız olarak gezebilecek tek aşiret lideri olarak bilinmektedir. İbrahim Paşa’nın ilginç yanlarından biri de kendisine bağlı ailelerin arasında Putperest, Şii, Ortodoks ve Müslümanların bulunmasıdır.” ( Mark Sykes ve Hugo Grothe’den aktarılarak, İ. Yazgan: Kürdistan’ın Taçsız Kralı İbrahim Paşa, Öz- Po, 9 Ocak 1998).

    İbrahim Paşa’nın, Batılı kimi kaynaklarda “Malatya Kızılbaşı” olarak sunulması, kuşkusuz ilginç bir belirlemedir. Geçmişten 19. yüzyıl sonlarına kadar, Malatya-Adyaman/Semsur-Urfa/Ruha hattında büyük bir Kızılbaş ve Ezidi nüfusunun yaşadığı bilinmektedir. İbrahim Paşa’nın da Kızılbaş veya Ezidi olarak Viranşehir bölgesine gittiği ve sonradan Müslümanlaştığı söylenebilir. Zaten, Hamidiye Alayı oluşturması için de Müslüman olması gerekiyordu. Ancak, İbrahim Paşa’nın Batılı araştırmacının söylediği gibi, farklı din ve inançtan topluluklara ne denli hoşgörülü davrandığı sorgulanması gereken bir husustur. Unutmamak gerekir ki, Koruculuk sisteminin babası bu Alaylar’ın ta kendisidir.

    Literatürde “Aşiret Alayları” olarak da anılan Hamidiye Süvari Alayları, üstteki örnekte görüldüğü gibi kimi aşiret reislerine büyük nüfuz sağlamış olsa da, izlenen yanlış politikalarla Kürt blokunda inançsal temelde bir kırılmaya da yol açmıştır. Siyasi ve manevi gücünü Abdülhamid’den alan bu milis kuvvetlerinin liderlerinin yani Alaylı paşalarının en büyük muhaliflerinden biri İttihad-Terakki kadrolarıydı. Nitekim, Diyarbekir’deki Osmanlı-Kürd İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin aktif üyelerinden biri olan Ziya Gökalp’ın yayımlanan ilk kitabı, doğrudan İbrahim Paşa’yı hedef alan “Şaki İbrahim Destanı” dır. (1908’de yayımlanan bu Destanın ayrıntılı bir irdelemesi için bkz. M. Bayrak: Alman Emperyalizminin Türkiye İle Kürdistan’a Girişi ve Ziya Gökalp; Kürdoloji Belgeleri- I içinde, Özge yay. Ank. 1994,s. 509- 515).

    Z. Gökalp, destanın bazı kesitlerinde şöyle diyor: “Berazi’yi, Aneze’yi dağıttı / Seller gibi Şammar kanı akıttı / Mızrak dikti Karakeçi yurduna (…) Her tarafı sardı azgın kurtları / Diyarbekir, Mardin, Urfa yurtları / Döndü baştanbaşa ıssız çayıra (…) Osmanlılar bu vahşete dayanmaz / Kürd kılıcı din kanına boyanmaz / Bugün millet alacaktır intikam.”

    1908 Meşrutiyet Devrimi aşamasında yayımlanan bu destanda söylendiği gibi, İbrahim Paşa gibi birçok şahsiyet tasfiye edildi. Ancak, Hamidiye Alayları tasfiye edilmediği gibi, Ziya Gökalp’in ideologluğunu yaptığı İttihad-Terakki yönetimince birçok alanda kullanılmaya devam edildi. Ziya Gökalp’in içinde bulunduğu kadro, bir etno-dinsel arındırma politikasıyla birçok halkı bu topraklardan sildi, süpürdü. Dahası, bu zihniyetin devamı olan Kemalistler de, 1924’te resmen lağvettikleri bu milis kuvvetlerini 1925’te “mahalli milis kuvvetleri” adı altında yeniden göreve koştu… Son uzantıları ise, bugünkü Korucular…

    Özetle söylersek; “azınlık içinde azınlık” kategorisindeki Kızılbaş veya Ezidi Kürt topluluklarla benzerleri, tarih boyunca nice uğursuzlar, salgınlar ve saldırganlarla ölümcül bir mücadelen geçip bugünlere geldiler. Ozan Telli’nin dizeleriyle söylersek: “Ve yine de her zaman / Tırnaklarını avuçlarına saplamış / Isırmış dişleriyle dilini / Dilememiş düşmandan aman…”

    zülfikar gazetesi – eylül 2014

     

  • 1967 Elbistan olayı

    1967 Elbistan olayı

    Ali GÖÇMEN

    Alevilere ilk toplu saldırı 1967 yılında Maraş’ın Elbistan ilçesinde oldu. Daha önce anlattığımız gibi; dağlar arasına sıkışmış bulunan Elbistan, Akçadağ, Afşin, Göksun köylerinde çoğunlukla Kürt aleviler ve bir kısmında da Türk Aleviler oturmaktadır. İlçe  merkezleri ve bazı köylerde de (asimile olduğunu bilmeyen Sünniler yaşamaktadır.) Osmanlı Devletinin politikasına uyan Sünni halk; Alevilere yabancı ve hor gözle bakarlar. Müslüman  olmadıklarını, Onlarla evlenilmeyeceğini, kestikleri etin yenmeyeceğini, ürettikleri malın alınmaması gerektiğine inanmışlardır.

    Devlet yöneticileri il ve ilçe merkezlerinde olduğu için, buralardaki ilçe merkezleri de Sünni ağaların etkisi altındadır.

    Alevi “Alğas” aşiretinden bazıları Elbistan’a gelmiş, Aleviliğini gizleyip Sünnilerle evlenmiş ve işyeri açabilmişlerdir. Bunlardan cesaret alan diğer alevi aşiret mensupları da ilçe merkezinde birkaç dükkân açtıkları gibi ürettikleri malları pazara getirebilmektedirler.

    Elbistan ve Afşin’e yakın “Berçenek” köyü bir alevi köyüdür. Ancak içlerinden bir kısmı çevrenin etkisinde kalıp namaz kıldıkları için Sünni sanılmaktadır. Aralarında ayrılık gayrılık yoktur. Birbirleri ile evlenirler; hatta akraba olanlar bile vardır. Berçenekli Zeynel Çerek, oğullarından Şerifi ilçedeki akrabasının evinde kalmak üzere ilkokula yazdırır. Okulunu başarıyla bitiren Şerif, öğretmeninin yardımıyla Ankara Astsubay okuluna girer ve son sınıfta “yabancı uyruklu Suna isimli bir kadın ile evlendiği için” okuldan atılır.

    Şerif küçük yaşta saz çalmaya meraklı, Dedelerden bilgi almış güzel sesli bir gençtir. Önce Ankara’daki Alevi evlerinde Dedelerden öğrendiği deyişlerle işe başlar. Yeteneği kısa zamanda anlaşılır. “Bestesi ve güftesi belli”, Pir Sultan ve Şah Hatai’nin deyişlerini sazı ile dile getirmektedir. Sazı güzel, sesi güzel Şerif “kendine has” makamlarla sesini tüm halka duyurmaya karar verir ve sahneye çıkar.  Antepli Hasan Hüseyin’den sonra, ilk olarak alevi türkülerini sahnelerde ve plak olarak halka duyuran Şerif, “tüm alevi şairlerinde olduğu gibi” “Mahsuni” adı ile “Alevileri anlatmak üzere” halkın huzuruna çıkan “âşık” idi. Halk şairi Mahsuni’den önce güfte ve bestesi olan ve de sahneye çıkarılan alevi şairler olmuştur. Âşık Veysel, Ali İzzet, Neşet Ertaş ve bunlar gibi ozanların sözlerinde alevi sözcüğü geçmez. Mahsuni ise tıpkı Pir Sultan Abdal, Şah Hatai gibi, Hak ve Halk aşığı olarak insanların sevgilisi olabilmiştir.

    1966’da Mahsuni İskenderun’da sahneye çıkarıldı. Koc ağanın oğlu Avukat Sıtkı Elbistan’ın yönetiminde tertiplenen geceye, İskenderun ve Kırıkhan’da oturan aleviler, Sünni ve bilhassa Türkiye Öğretmenler Sendikası(TÖS) üyesi Öğretmenlerin’de katıldıkları görüldü.

    elbistan2Bir olayın çıkacağından korkuluyor du; ancak olay çıkmadı ve alkışlar arasında konser son buldu. Aleviler için Mahsuni’nin sahneye çıkışı ve deyişlerini plak olarak halka sunması bir tarihi başlangıç olmuştur. Sonraları bu yönde sahneye çıkıp sesini duyuran ve aydınlar tarafından destek gören çok oldu. Ali Ekber, Davut Sulari, Nesimi Çimen, Kul Ahmet, İsmail İpek ve bunlar gibi birçok alevi şair medyada kabul gördü.

    1960 askeri darbe anayasası, sola açık demokrasi ümidi veren bir yasa idi. Sünni Müslüman politikasını önde tutan Demokrat Parti(DP) kapatılınca gazete, dergi, kitap yoluyla Alevilikten söz edilmeye başlandı. Ancak alevi inancı hâlâ gizliliğini koruyordu. Elbistan’ın içinde, “babası alevi, annesi Sünni” Oğuz Söğütlü isminde bir eczacı, Mehmet Ocak isminde Demircilik köylüsü alevi bir doktor ve 5–10 tane dükkân sahibi ile birkaç tane de seyyar satıcı vardı. Ayrıca iş için gelen Alevilere de rastlanılıyordu.

    Dr. Mehmet Ocak ve Oğuz Söğütlünün desteği ile Mahsuni konser vermek üzere Elbistan’a geldi, beraberinde Kul Ahmet ve Osman Dağlı da vardı. Kul Ahmet Sinemilli aşiretinden alevi halk şairi, Osman Dağlı ise Osmaniyeli Sünni bir aileden gelen solcu halk şairi. Konser davetiyeleri birkaç gün önceden dağıtılmış, Doktor Mehmet Ocak’ın himayesinde eczacı Oğuz Söğütlünün desteği ile yürütülmektedir. Akşam saat 8’den 12’ye kadar konser sürdürüldü. Elbistan’ın tüm bürokrasisi, savcısı, hâkimi, memuru gelmişti ancak alevi dinleyiciler çoğunlukta idi.

    Alevi övgülü türküler söylenince, din ağırlıklı sağcı bir grup ayağa kalkarak İstiklal Marşını okuyup aleyhte slogan atmaya başladı. Alevi önderleri olayı önlemeye çalıştı, ancak önlenemedi. Tartışma kavgaya dönüştü ve konser dağıldı. Mahzuni ile Osman Dağlı, “ Arığ Palas” oteline, Kul Ahmet ise köydeki akrabalarının evine sığındı.
    Pazartesi günü Elbistan’ın pazarı idi. Konudan habersiz alevi köylüleri , ürettikleri malları satmak için (koyun, keçi, süt, yoğurt…vs) pazar yerine henüz gelmişlerdi. Akşamdan örgütlenen Sünni sağ görüşlü bir grup “Allahu ekber, Alevilere ölüm” diye saldırdı. Dr. Mehmet Ocak dövülerek komaya sokuldu. Pazarda ve sokakta görülen Alevilere sopalarla saldırıp ağır yaralamalar oldu.

    Oğuz Söğütlünün eczanesi, Miktat Dedenin dükkânı ile birçok dükkân tahrip edilip malları yağmalandı. Alevi seyyar satıcıların “tekerli tablaları” Ceyhan nehrine döküldü ve ardından evler aranarak insan avına çıkıldı. Çoluk, çocuk, kadın, erkek demeden dövüldü yakalanarak ölüme terk edildi.

    Çömü köyü ağası Rıza Efendi ölmüş yerine 20 yaşındaki oğlu Ali Güner geçmişti. Konu ile yakından ilgilenen Ali Güner cipi ile gelip bazı hastaları hastaneye taşıdıktan sonra “Arığ Palas” otelinden Mahzuni ve Osman Dağlıyı alıp köydeki evine götürdü ve 15 gün orada sakladı. Dr. Mehmet Ocak komada kaldığı için uzun süre muayenehanesini açamadı sonra da İstanbul’a göçtü.

    Güvenlik güçleri ve savcılık saldırganları takip edeceğine “tahrik ettiler” diye Alevileri yargılayıp sorguluyordu. Artık Alevilerle Sünniler birbirlerine düşman olmuşlardı. Ali Güner ve dedenin çocukları başta olmak kaydı ile birçok alevi İskenderun, Mersin ve İstanbul’a göçtü.

    Kaynak :  http://aligocmen.blogcu.com/aleviler-ve-alevilik-22-28/5097263

  • Tayyip Beyin „Ali’siz Alevilik Takıntısı

    Tayyip Beyin „Ali’siz Alevilik Takıntısı

    Almanya Başbakanı Joachim Gauck, Türkiye ziyareti sırasında görüp, duyduklarından çok incinmiş olmalı ki, AKP iktidarının demokratikleşme yalanını yüzlerine vurmadan edemedi. „Demokrasinin sağladığı kazanımı, yaşama tecrübesinin etkisiyle herhangi bir yerde hukuk devletini ve birçok ülkede denenmiş olan kuvvetler ayrımını kısıtlama eğilimini gördüğüm zaman bunu özel bir kaygı duyarak izlerim“ dedi. „Dolayısıyla bugün burada hükümetin, hoşuna gitmeyen çok sayıda savcı ve polisi yerinden alışı, çarpık gelişmeleri aydınlatmalarına engel olur“ dedi. „Hükümet kararları kendi lehine etkilemeye veya hoşnut olmayacağı kararlardan kaçınmaya çalışırsa yargı bağımsızlığı hala güvence altında olur mu’ diye soruyorum“ dedi. „Kimi Türk vatandaşı ve kimi Türk siyasetçi bu tarz eleştiriyi kabul etmekte zorlanabilir. Beni lütfen yanlış anlamayın. İfade ettiklerim içişlerine müdahale değil, eşit düzeyde paylaşım arzusu“ dedi. „Bir demokrat olarak, kendi ülkem olmasa da ne zaman hukuk devletinin tehlike altında olduğunu görsem o zaman sesimi yükseltirim. Sesim insanlar içindir; onurları, özgürlükleri ve fiziksel dokunulmazlıkları içindir“ dedi.

    „Son zamanlarda birçok kişinin demokrasiye tehdit oluşturduğu şeklinde algıladığı bir yönetim üslubundan ötürü hayal kırıklığı, burukluk ve öfke ifade eden sesler duyuyoruz“ dedi. „Sokak protestoları zor kullanılarak bastırıldığında hatta bu yüzden insanlar canından olduğunda itiraf ediyorum; bu gelişmeler beni korkutuyor. Özellikle fikir ve basın özgürlüğü kısıtlandığı için“ dedi. „İnternet ve sosyal iletişim ağlarına erişimin kısıtlandığını; eleştirel bakış açısına sahip gazetecilerin işten çıkarıldığını hatta yargılandığını; gazetelere yayın yasağının getirildiğini ve yayıncıların hukuki baskı altına alındıkları zamanı yaşıyoruz“ dedi. „Protesto uyarıcı bir sinyaldir. Vatandaşların kendilerini birer emir kulu olarak algılamamaları ülke refahına hizmet eder. Türkiye vatandaşları ülkelerinin kaderini şekillendirmek için ortak hareket etmeye hazırlarsa bu olgunluk işareti olarak övgüye şayandır“ dedi. „Demokrasinin diyaloga ihtiyacı vardır. Kamuoyunda kullanılan dilin zehirlenmesi ve düşman imajının oluşturulması topluma zarar verir“ dedi. „Alevilerin sorunları var“ dedi. Aleviler kelimesi, yukarıda saydığım başlıkların (dedilerin) hepsinin üstünü örtmeye yetti. Cumhurbaşkanı Gauck Türk siyasetçilere beni yanlış anlamayın derken, kendisinin çok büyük bir hata işlediğini bilmiyor. Çünkü bu ülkedenin toprakları Alevi kanı ile doludur. Selçuklusu, Osmanlısı, Cumhuriyeti velhasıl hepsi Sünni ve Alevilik düşmanı iktidarlardır. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, partisinin grup toplantısında, Almanya’nın Ateist Aleviliği desteklediğini ileri sürdü ve şunları ekledi “Almanya’da Ali’siz Alevilik denen bir olay var, yani ateist bir anlayışın, Alevilik kisvesi altında, kendilerinin de desteklemiş olduğu bir yapı var”.. Alman Cumhurbaşkanı bir avuç Ali’siz Alevinin Cumhurbaşkanı olduğu için Tayyip beyin anti-demokratik tutumlarını, dilinin zehirliliğini söylemiş gibi bir gündem çarptırması. Herşeyi tersyüz etmede çok usta bir insanın en kötü acemiliği aslında. Alevilik hakkında benim söyleyeceklerimi Sevgili Ali Kenanoğlu söylemiş, ben sadece sıralayacağım:

    Madde -1: Aleviliğin teolojik boyutu, yani Ali’li ya da Ali’siz olup olmadığı bir ülkenin Başbakanının sorunu değildir.

    Madde -2 Aleviliğin iç tartışmaları Tayyip Erdoğan’ı hiç mi hiç ilgilendirmez.

    Madde -3 Başbakanı ilgilendiren Alevilerin demokratik taleplerinin evrensel insan hakları ve inanç özgürlüğü çerçevesinde yerine getirilmesidir.

    Madde -4 Başbakanın bugüne kadarki Alevilikle ilgili yaptığı açıklamalardan Ali’siz Alevilikten neyi kastettiğini çok iyi biliyoruz. Başbakana göre, Ali’siz Alevilik; camiyi değil cemevini ibadethane olarak gören, ibadetini camide namaz değil, cemevinde cem olarak yapan, oruç olarak ramazanı değil, Hızır ve muharrem orucunu gören, “Benim kabem insandır” diyen, Sünni İslam’ın yasakladığı, kadın erkek birlikte ibadeti, ibadette kadınlı erkekli birlikte yapılan semahı, ayet diye nitelediğimiz deyiş ve duvazimamlarımızı, inanç önderi olarak kendilerinin atadığı devlet memuru molla ile değil, Pir-Dede-Baba-Ana’yı gören, Sünni İslam’ın yasakladığı sazı ibadetinin baş köşesine telli kuran olarak yerleştiren, tüm canlıları eşit görüp, doğayı kutsayan, insanı da o doğanın efendisi olarak değil bütünün bir parçası olarak gören Alevilerin yüzlerce yıldır sürdürdüğü inancın tamamıdır.

    Madde -5 Başbakan konuştuğunda, çoğu zaman ne söylediğini dahi bilmeyen bir ruh hali ile konuşmaktadır. Türkiye insanı onu başbakan olarak seçti, din işleri başkanı olarak değil. “Ben dört dörtlük Aleviyim” derken camiyi, namazı, hocayı hedef göstermesi kimseyi inandıramaz.

    Madde -6 Aleviler ve Alevi örgütleri Ali’siz Alevilik diye bir tartışma yapmamışlardır. Böyle bir tartışmadan medet uman Asimilasyona uğramış, yarı Sünnileşmiş Aleviler vardır.

    Madde -7 Hz. Ali, Aleviler için Şahı Merdan Ali’dir. Şahı Merdan Ali Aleviliğin en önemli “sır” kavramıdır. Dede postunda oturan pirdir. Aleviler ölürler ama pirlerine söz düşürmezler.

    Madde -8 Alevi inkarcılarının yanıldıkları bir yer var; Aleviler dünkü Aleviler değil artık. Dostunu da, düşmanını da iyi biliyor… Almanya Cumhurbaşkanı Joachim Gauck’un söyledikleri modern dünyadaki demokrasilerin en can alıcı söylemler. Bir taraftan tüm demokratik hakları geceyarısı yasalarıyla kırpacaksınız, diğer taraftan itiraz edenlere ucuz çamur atmalarla gün kurtaracaksınız; ustalık tutmuyor… Haa; Kimi devşirme, kimi dönme, kimi çıkarcı, kimi bezirgan kişilerin kurduğu sözde Alevi Dernek ve Vakıfları, Başbakanın bu yaklaşımını geleneksel Aleviliği ve onun inanç bütünlüğünü sahiplenip sürdürmek isteyenleri dışlama ve bu konuda devletin imkanlarına yedeklenmek amacıyla, iktidarların ve egemenlerin gözünde itibar sahibi olmak adına bu söylemleri ortalığa yaymakta olduğunu sağır sultan dahi biliyor, biz de biliyoruz. Tayip Beyin Alevilik takıntısını da biliyoruz… 05.05.2014

     

  • Babek destanı…

    Babek destanı…

    Ve Babek’in Son Sözleri…

    “… Bütün müstebidler (zalim hükümdarlar) gibi sen de yanılıyorsun. Çünkü benim destanım öyle bir destandır ki, ne Babek’le başlamıştır, ne de Babek’le bitecektir. Ey zavallılar, siz hiçbir zaman özgürlük yangısının ne demek olduğunu anlamayacaksınız. O dehşetli yangı ki, yüreği yakıp küle çeviriyor. Özgürlük, o ister tatlı olsun, isterse acı; yalnız oydu benim secdegâhım!  Ve müstebid ki beni öldürüyor, o da hiçbir zaman anlamayacak ki, ölümü ile özgürlük fedaisi büsbütün yok olmuyor…”

    KAHRAMANLARINI UNUTAN MİLLETLER BAŞKA MİLLETLERE KUL OLURLAR

    Biliniyor, tarih hep dönemin egemenlerince yazılır.  Genel adlandırmayla Batini inanç mensuplarının dönemin zalimlerine karşı direnişleri de o dönemin egemenlerince yalan yanlış yazılmış ve gerçek tarihi kaleme alanların eserleri de, egemenlerin ardılları tarafından yok edilmiştir. Toplumların bellekleri silinmiş, insanlığın gerçek tarihinin yerine yalanlarla, egemenleri öven, zalimlere karşı direnenleri ise karalayan bir tarih anlayışı ikame edilmiştir.

    Döneminin en ilerici, en eşitlikçi, en devrimci akımına öncülük etmiş Babek’i anlatmak için onun mücadelesine kaynaklık etmiş düşünce akımlarını, onun öncülü hareketleri de dile getirmek gerekiyor. Babek veya Hürremdin düşüncesi köklerini Mazdek ve Zerdüşt felsefesinden almaktadır. Onun öncülü Mazdekçiliktir. Mazdekçilik ise Zerdüşti bir inanç akımıdır.

    Zerdüştlük, Dünyanın bilinen en eski tek tanrıcı dinidir. Zerdüştlük dini, ateşin kutsal sayıldığı dinlerden biridir ve ateş, bu inancın tanrısı Ahura Mazda’nın ruhu ve oğludur. Bununla ilişkili olarak ateş, iyi ve kötüyü birbirinden ayıran Tanrısal bir güce sahiptir.

    Zerdüştün yaşadığı coğrafyada sonradan egemen hale gelenler, hem Zerdüştün inancını çarpıtarak içini boşaltmış, hem de Zerdüşt’ün etnik kökenini de inkar ederek etkisini yok etmeye çalışmıştır. Oysa Zerdüşt’ün kutsal kitabı Zend Avesta’nın sade bir Kürtçe ile yazılmış olması, tek başına onun Kürt olduğunun kanıtıdır. Zerdüşt’ün kurduğu dinin adına Mazdeizm denilir. Zerdüşt  Mazdeizm’le tek tanrılığa yönelirken, egemenlerin gücüyle bütünleşen çok tanrıcılığı aşar ve tanrıyı egemenlerden alarak, insanlığın özlemleriyle birleştiren bir güce dönüştürür.

    Zerdüşt’ün felsefi inancı dünyanın beş temel elementten oluştuğunu belirtir. Bunlar toprak, su, ateş, hava ve bitkidir. Bu tespitler kuşkusuz yerindedir. Zerdüşt inancının yaşandığı Mezopotamya bölgesinin coğrafi konumu ve yaşam koşulları bu tespitlerin kaynağını oluşturur. Mezopotamya’nın elverişli topraklarını da düşünecek olursak, Kürtlerin yaşamında doğa koşulları ve tarımın dini inançlarını dahi şekillendirdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

    Gelelim mazdek felbefesine; Mazdek geliştirdiği felsefik anlayış ile Zerdüşt  sonrası Sasani egemenleri ile ortaklık kuran Zerdüşt rahiplerinin oluşturduğu erkek egemenlikçi devletçi sisteme  karşı eşitlikçi, ortakçı ve özgürlükçü bir düzeni savunmuştur.  Kürt halk önderi Sayın Öcalan bu durumu en özlü bir biçimde şöyle tarif ediyor; “Mazdek,  Hürrem ve Babek gibi ünlü komünalistler tarafından sergilenen isyan ve  direnişler, alan ve karakter unsurları nedeniyle Zerdüştizmin son  temsili olabilir. Her üçü de hem İran-Sasani çürümüş monarşizmine hem de  sefahat içindeki Abbasî sultanlarına karşı direnişleriyle kahramanlık simgesi oldular.”

    Biliniyor Ortadoğu’nun kadim tarihi;  merkezi  uygarlıkların baskılarına karşı etnisite ve din temelli direnişlerle şekillenmiştir. Günümüz insanlığının en çok borçlu olduğu komünal  değerler bu direnişlerde yaşatılmıştır. İbrani kabilelerinin direnişi, İbrahimi dinlerin çıkışı, Zerdüştilik, Karmatilik, Haricilik, Alevilik  ve daha yüzlerce aşiretsel, kavimsel, mezhepsel, felsefik hareketler baskı ve zulüm karşısında özgürlük hareketleri olarak çıkış yapmışlardır.

    Zerdüştilik İran-Sasani imparatorluğunun resmi dini haline getirilip iktidarın aracı haline gelince  doğal olarak buna karşı eşitlikçi-özgürlükçü isyan hareketleri de baş göstermiştir. Mazdek hareketi de, ardından karısı Hürremin isyanı da, Hürrem tarafından örgütlenen Babek ve isyanı da etkileri günümüze kadar gelen tarihin tanık olduğu görkemli komünalist hareketler olarak kayda geçmiştir. Başlangıçta Sasani imparatorluğuna karşı gelişen halk isyanları, Sasani devletinin İslam ordularınca yıkılmasından sonra Emevi ve devamcısı Abbasi egemenliğine karşı isyanlara dönüşmüştür.

    Aryan halklarında çok önemli bir din de Zerdüştlüktür. Avesta kutsal kitabının orjinali Büyük İskender; Medya alanına karşı yapmış olduğu savaşta on iki bin öküz derisi üzerine yazılmış on yedi cildi toplatarak yakmıştır. Zerdüşt’ün dininde, kamuculuk, bir tür ilkel sosyalist anlayış egemen olmuştur. Sasaniler döneminde devlet dini olarak kabul edilen Zerdüştlük alışagelmiş olağan bir din olmayıp iyilik-kötülük, aydınlık-karanlık düalizmini bir sistem dahilinde insanların emrine sunmuştur. Bu dinin aryan uygarlıklarında egemen olduğu, kaynağını Media olarak anılan coğrafyasından aldıkları tarihçiler tarafından belirtilmektedir. Toprağın en önemli üretim aracı olarak sayıldığı bu dönemde Zerdüşt dininde hayvanlara iyi bakılması, toprağın iyi sürülmesi gerektiği belirtilmiştir.

    Sonra aynı coğrafyada Mazdek’in kurucusu olduğu Mazdekçilik de yine ilkel komünist bir model önermiş, militan ve sosyal-reformist kişiliği ile de İslam’ın hedefi olmuştur. Mazdek için ünlü İslam Tarihçisi Taberi; “Daha Muhammed Mehdi zamanında o taife zuhur etti ki onlara zenadıka (Zındık ) derler. İslam dinini inkar ederler ve ahkam-şeriata itikadları yoktur.”… “Ez cümle bütün milletler içinde bunların mezhebinden daha necis ve murdar mezheb yoktu… Tanrı Teala hazretlerini ve peygamber aleyhisselamı inkar edip, derler ki bu cihanın evveli yoktur ve sonu da yoktur. Ve olacak da değildir. İnsan ve hayvanlar da ot gibi bitip ot gibi yok olurlar. Bunların hallerini kimse bilmez ki nereden gelirler ve nereye giderler. Ölenler tekrar dirilmez ve dünyadan başka yerde bir şey olmaz. Bu dünyada olanı biteni ay ve güneş bitirir ve yine onlar olgunlaştırır…” derlerdi.

    Mazdekçilik nedir? Mazdek Kimdir?

    Mazdek o dönemin koşulları nedeniyle savaşlara neden olan mal, mülk ve kadınlar için kamuculuk tezini savunmuş, Müslümanlar ise bu durumu; “Haram ve helal mefhumlarını tanımadıklarını, mal ve kadın ortaklığını savunduklarını, Mazdek ve taraftarlarının nihai hedeflerinin lezzet ve zevk olduğunu, bu yüzden mal ve kadın ortaklığını” savunduklarını taraftarlarına yayarak gelişen kamuculuk anlayışına karşı durmaya çalışmışlardır.

    Nizamülmülk Siyasetnamesi’nde “Dünyada ilk olarak bir dini ifsat eden kişi İran’da Adil Nuşirevan’ın babası Kubad b. Firuz’un şahlığı devrinde yaşayan Mecusiler’in başrahibi olan Mazdek’tir.” der ve Mazdek’in de sonu her yenilikçi ve kamu anlayışına sahip kişilerin sonu ile aynı olmuştur. Bir kireç kuyusuna atılarak feci şekilde öldürülmüştür.

    Savunduğu tam eşitlikçi-ortakçı fikirlerden dolayı Mazdek hareketi tarihte ilk komünist hareket olarak anılır. Tüm dünyada olduğu gibi bölgemizde de egemenlerin baskı ve zulüm tarihleri, dönemin ilerici-eşitlikçi-özgürlükçü direnişleri ve bu direnişleri örgütleyenlerin adları dahil, maddi-manevi tüm varlıklarının tarihten silinmeleri amacı üzerine  kanla inşa edilmiştir. Bu nedenle Mazdek hakkında da tanıtıcı kapsamlı bir eser geriye kalmamıştır. Fakat günümüze ulaşabilen bilgiler bile Mazdek’in İran ve Ortadoğu demokrasi tarihinde ortakçı yaşam adına geliştirdiği sistematik fikirleri ve direnişiyle adı gururla anılacak bir halk kahramanı olduğunu göstermektedir.

    Doğum tarihi tam olarak bilinmeyen Mazdek, Hamedanlı olup M.S 499 tarihinde katledilen reformcu bir halk önderidir. Mazdek geliştirdiği felsefik anlayış ile  Zerdüşt rahipleri ile Sasani aristokratlarının ortaklığıyla oluşan erkek egemenlikçi devletçi sisteme karşı eşitlikçi, ortakçı ve özgürlükçü bir  düzeni savunmuştur. Bu temelde de; mal ve servetlerin eşit paylaşımını, kadın-erkek eşitliğini, insanlar üzerinde iktidar ve tahakküm kurulamayacağı düşüncesini felsefesinin merkezine koymuştur.

    Mazdek, Tüm kötülüklerin ve günahların kaynağı olan özel mülkiyet, şiddet, haset, öfke ve aç gözlülüğün insandan uzak tutularak toplumun bir sevgi  ve aşk toplumu haline getirilmesi gerektiğini savunmuştur. Daha sonra islam tarihçileri bu haklı çıkışı karalayabilmek için Mazdekçilerin kadınlar üzerinde de ortak mülkiyeti savunduklarını söylemişlerdir. hala günümüzde Aleviler hakkında söylenen “ana-bacı tanımazlar, mum söndürürler” söylemleri de köklerini ta buralardan almaktadır. Buradan geçerken belirtmeliyiz ki; Alevilik köklerini işte bu ilk tek tanrılı din olan Mazdaizm’den almaktadır. Tıpkı bölgenin diğer batini inançları olan Karmatilik, Ehli Hakçılık, Ali ilahicilik, Dürzilik, Nusayrilik, ve benzeri eşitlikçi-özgürlükçü ve kadını eşit gören inançlar gibi. Zaten “yol bir sürek binbir” özdeyişi de bu durumu açıklıyor aslında.

    Kısaca bu şekilde özetlenebilecek olan Mazdek’in düşünceleri ve savunduğu  toplumsal düzen anlayışı hızla toplum içinde kabul görüp  yaygınlaşmıştır. Bunun en temel sebebi de Mezopotamya topraklarında yaşayan halkların ortakçı yaşama aşinalığı ve o günkü koşullarda halen  canlı olan köy komünlerinin varlığıdır.

    Mazdek, Hamedan Kürtlerindendir. Ve iktidarla bütünleşerek bozulan Zerdüştiliği, reformdan geçirerek devlet yönetiminde de reformu hedefleyen Mazdek ve taraftarları gittikçe güçlenmişti.Hatta 496’da Sasani kralını tahttan düşürüp ve sonradan kaçıp Ak-Hunlara sığınmış olsa da, Kral Kavas’ı zindana bile atmışlardı. Kavas’ın yerine bir emanetçi olarak geçen Jamaspa, halk içinde etkisini bildiği Mazdek’e hoşgörülü yaklaşmış ve onun düşüncelerini benimser görünmüştür. Ancak sığındığı Ak-Hunların desteğini alan Kavas, 30 bin kişilik Ak-Hun ordusuyla saldırıya geçmiş ve 499’da Mazdek’i tutuklatmış, taraftarlarını yenilgiye uğratmış, Jamaspa da tahtı ona bırakmıştır.

    Bir rivayete göre de Mazdek taraftarlarının katliamını başlatan Kavas’ın daha sonra tahta geçecek olan oğlu I. Hüsrev, Mazdek’i halkın önünde yeni dini açıklayabileceğini söyleyerek onu konuğu olarak saraya davet etmiştir. Mazdek ve adamları daveti kabul edip saraya geldiklerinde kurulan tuzakla etkisiz hale getirilmişlerdir. (T.C’nin Seyit Rıza’ya; gelin anlaşalım deyip anlaşmaya gelen Seyit Rıza ve arkadaşlarını idam etmesine benziyor).  Hüsrev, Mazdek’in adamlarını ayakları dışarıda kalacak şekilde baş aşağı olarak toprağa gömmüş ‘o şeytani mezhebinin mahsulünü gör’ dedikten sonra Mazdek’i de aynı yöntemle katletmiştir. Hüsrev’in bu katliamına karşılık Mazdek’in ölmeden önce “Bütün halkı katledebilir misin?” diye sorduğu rivayet edilir. Bu soru, aslında Mazdekçiliğin halk arasında ne denli yaygınlaşmış olduğunu göstermektedir.

    İslam’ın bölgeye gelmesinden sonra ortaya çıkan isyancı hareketlerden Hürremiler ve onların lideri Babek-Hürremi’nin (798-838) siyasi ve ekonomik görüşleri Mazdekizm’den etkilenmiştir. Bundan kısa bir süre sonra 9. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan ve kısa sürede devlete dönüşen Karmatiler ile Mazdekizm arası benzerlik ise daha ileri boyuttadır.

    Mazdek’in Avrupa üzerinde de etkileri olmuştur. Mazdek gibi ortak mülkiyeti savunanlardan bir Avrupalı, 1478-1535 yılları arasında yaşamış ve Kral VIII. Henri’ye özel danışmanlık yapmış olan Thomas More’dır. More’un ideal toplum düzeninde özel mülkiyet sözkonusu değildir. Mazdek ve Thomas More’un düşüncelerine benzer bir görüş de Babuef adındaki bir Fransız tarafından savunulmuştur. Fransız devriminin yaşandığı yıllarda Babeuf (1760-1797) adında bir isyancı, mükemmel eşitliğin ancak mal ortaklığı ile sağlanacağını savunmaktaydı ve bu amaçla 1796 yılında “Eşitler Örgütü” nü kurdu. Babuef’in ortak mülkiyet düşüncesi daha sonra başka düşünürler tarafından da savunuldu.

    Mazdekçilik ya da Mazdekizm, Aryen kökenli Zerdüşt din adamı Mazdek’in düşünce felsefesine verilen isimdir. Mazdekizm, İsa’dan sonra 5. yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıkan; insan eşitliği ve mal ortaklığını savunan bir akım olarak bilinmektedir. Mazdek, hava ve su gibi, paranın, malın-mülkün de insanlar arasında eşit olarak paylaşılmasını savunuyordu.

    Özgürlüğün Yüzyıllarca Yankılanan Derin Çığlığı: Hürremizm

    ‘Ta hazarda aradım seni

    saçların kara mıdır hala

    ve döver mi dizlerini

    ey isyanın anası

    anlatabilir mi seni yalnız

    bir payizin savrulan yaprakları’ (Babek Destanı şairi Tuğrul Keskin)

    Mazdek’in katledilmesinden sonra eşi Hürrem bu mücadeleyi üstlenmiştir.. Tarih kayıtları ataerkil egemenlerin yazıcılarına kaldığından dolayı Hürrem hakkında pek fazla bilgiye rastlanmaz ve adeta yok sayılır. Hürrem’den beş yüz yıl sonra yaşamış olan Nizamülmülk ve kimi tarihçiler dönemlerine ulaşabilen birkaç bilgi kırıntısını aktarmış olsalar da, bir büyük gerçeğin aydınlanmasında önemli bir rol oynamışlardır. Sonraki hareketlerin özelliklerinden de anlaşılmaktadır ki, Mazdekizm Hürrem tarafından sürdürülmüş ve daha sonra Hürremdin adını alacak olan harekete de kaynaklık yapmıştır.

    Anadolu ve Mezopotamya Aleviliğinin de temel çıkış  kaynağı olan Hürremizmin kavramsal olarak birden çok kökeni bulunmakta ve muhtemelen tümünün de birbiriyle bağlantılı olarak geçerliliği vardır. Hürrem kasabasından yapılan çıkış veya Hürrem’in anlamı olan hoş sözcüğünden dolayı hoş, iyi, güzel din anlamlarında Hürremizmin kullanıldığı iddia edilse de bunların Mazdek’in eşi ve yoldaşı Hürrem’den bağımsız olması düşünülemez.  

    Hürrem önderlikli ve eşitlikçi-özgürlükçü komünalist  isyan hareketi, Mazdekçi geleneğin emevi-Abbasi İslamına ve bölgenin tüm egemen gerici iktidarlarına karşı son kadın isyanı olmaktadır. Kaldı ki Mazdekizmin ve daha sonra gelişecek olan Hürremi hareketlerin kadın eşitliği ve özgürlüğüne yaptıkları vurgu, Hürrem’in sadece bir simge değil tarihi bir karakter olduğunu göstermektedir.

    Hürrem Sasani katliamından sonra Rey şehrine giderek burada Mazdek’in katliamdan kurtulan birkaç yoldaşı tarafından düşüncelerinin yayılmasını örgütlemiştir. Nizamülmülk Siyasetname adlı kitabında hadiseyi şöyle nakletmiştir:

    “Mazdek, mal insanlar arasında ortaktır, diyordu. Çünkü insanlar, tanrının kulları ve Âdemin çocuklarıdır. Her biri ihtiyacına göre yek diğerinin malını kullanmalı ve hiç kimse bu haktan yoksun kalmamalıdır. Herkes malca eşit olmalıdır. Mazdekin bu sözleri üzerine herkes malını ortaklığa koymuştu… Mazdek öldürüldükten sonra karısı Hürrem Binti Qade, iki adamıyla birlikte Medayin’den kaçtı. Rey kasabasına giderek halkı kocasının yoluna çağırdı. Peşine takılanlara Hurrem Din adı verildi… Hurrem Dinliler her yana dağıldılar ve her kentte başka bir ad aldılar ve her yerde de sürekli olarak baş kaldırdılar. Bâtınîler onlarla beraber oldu, çünkü her iki mezhebin aslı birdir.”

    Mazdekilere karşı takibatlar Mazdek’in öldürüldüğü katliamla birlikte bitmemiş, I. Hüsrev tahta geçtiğinde de ikinci dalga katliamları gerçekleştirmiştir. Bu katliamcı zihniyetten dolayı Hürremizm yayıldığı her yerde farklı adlar almış, bazen yer altına çekilmek zorunda kalmış ve kültürel olarak etkisini toplum içinde ve direnişlerde sürdürmüştür… yani yukarda söylediğimiz gibi, yol bir olmak kaydıyla farklı süreklerde de olsa inanç yaşatılmıştır.

    Hüsrev ve kendisinden sonra gelen Sasani kralları Hıristiyanlık, Yahudilik gibi diğer dini inançlara genellikle idareci bir mantıkla yaklaşsalar da, Mazdekçi akımlara tavırları  katliamdan başka bir şey olmamıştır. Bunun nedeni bu akımların özünde var olan komünalizm ve rejime alternatif olmalarıdır. İran içte bu tür bastırma hareketlerini geliştirirken Arabistan’da yeni bir din zaferini ilan etmiş ve hızla yayılmaya başlamıştı. Sasani İmparatorluğu da yayıldığı kadar yayılmış ve gücünün doruğunda olduğunu düşünmesine rağmen yayılım gösterdiği geniş toprakları kontrol edememiş ve esasen de kokuştuğu, çürüdüğü için 642 tarihinde nihai olarak İslam’ın kılıcına yenik düşmüştür.

    Orta Asya içlerine kaçan İran soyluları daha sonra burada Samaniler devletini kurarak varlığını sürdürürken, İran da dâhil tüm Ortadoğu toprakları 661’de kurulan Emevi Arap İmparatorluğu’nun eline geçmiştir. Bilindiği gibi İran bundan sonra İslamiyet’in Şii kolunu kendine uyarlamış ve İran Şialığını ortaya çıkarmıştır. Kürtler başta olmak üzere bölge halklarının birçoğu zor kullanılarak Müslüman yapılmıştır. Zor karşısında bile Müslümanlığı kabul etmeyen aşiret ve kabileler ise açık veya gizli direnişlerini sürdürmüşlerdir.

    Babek,  Düşüncesi ve mücadelesi;

    Mazdekçiliğin bir devamı olan Hürremizm hareketinin gücünün zirvesine ulaşması Babek
    döneminde gerçekleşmiştir. Babek bazı kaynaklara göre;Zerdüşti bir Kürt olan Abdullah ile Azeri olan Matar’ın oğludur. Babası köylerde gezerek kandil yağı satmaktadır. Matar adı Friglerde doğurganlık ve bereket tanrıçasının adı olup anne anlamına da gelmektedir. Babek’in anne ve babasına dair bilgiler onun iddia edildiği gibi ne sadece Kürt, ne Azeri olduğunu göstermesi açısından bir önem taşımakla beraber, öncülüğünü yapacağı Hürremi harekette milliyetlerin fazla bir öneminin olmadığını da belirtmek gerekir. Azeri halkı daha sonra Babek direnişini kendi uluslaşmasının temeli yapmıştır; burada belirtmeliyiz ki, dönemin Azerbeycanında yaşayanlar Türk Azerileri değildi. Türklerin Azerbeycana gelişi Babek isyanından sonrasına rastlamaktadır. İsmi Aderbeycandır ve ateş ülkesi anlamına gelmektedir.  Kürtler ise Babek’i taşıdığı Zerdüşti-Mazdeki karakter ve direnişçiliğiyle sahiplenmişlerdir. Bölge halklarının bu tarz sahiplenmeleri ve kendilerinden saymaları Babek’in taşıdığı toplumcu, özgürlükçü ruhtan kaynaklanmaktadır. Özcesi o dönemin yoksul köylü hareketinin destanını  Babek yazmıştır.

    Babek Savaşları, tarihsel olarak en az Kadisiye savaşı kadar önemlidir. Özellikle erken dönem Kürt tarihi, Arap yayılmacılığı tarihi, Türklerin Müslümanlaşarak Ön Asya ve Anadolu’ya yerleşmeleri açısından bilinmesi, araştırılması, incelenmesi gereken son derece önemli bir olgudur Babek.

    İslam’ı yayma adı altında gelişen Arap yayılmacılığına karşı tarihte en güçlü direniş Abbasiler döneminde Babek (795-838) önderliğinde gelişti. Zalim Emevi iktidarının yıkılmasında çok büyük rolü olan Kürt Ebu Müslim’in torunu olduğu söylenen Babek karşısında orduları defalarca Kürdistan dağlarında bozguna uğrayan, tutunamayan Abbasi iktidarı, artık kurumaya başlayan Orta Asya stepnelerinden paralı asker olarak getirdikleri Türklerden kurdukları orduların desteğinde Babek’e saldırdı. Neticede Ermeni bir keşişin tuzağına düşerek esir edilir ve 4 Ocak 838 tarihinde Samarra şehrine getirilerek, Halife Mu’tasım’ın gözleri önünde kol ve bacakları kesilmek suretiyle işkence ile idam edilir.

    Babek önderliğinde Arap işgalcilerine, fetihçilere direnenler sadece Hürremiler değildi. Bu topraklarda yaşayan birçok eski din ve tarikatlara mensup milletlerin yanı sıra Arapların zulmünden kaçan Müslümanlar da bu direnişte yerlerini almıştı.

    Babek’in yenilgisi, bu topraklarda, özellikle Kürdistan’da, yine günümüzde Azerbaycan olarak bilinen topraklarda yaşayan halkların soykırımdan geçirildiği, göçertildiği, yoğun bir nüfus hareketliliğinin yaşandığı bir dönem oldu. En önemlisi de Türklere Ön Asya ve Ortadoğu sahası açılmış oldu.

    Anlaşılan o ki Azerbaycan Türkleri arasında yakın dönemlerde Babek’in milliyeti hakkında önemli tartışmalar olmuş. Bunlardan bir tanesi gazeteci Keramet Büyükçöl’ün araştırmacı yazar ve şair Güntay Gençalp ile yaptığı röportajdır.

    Babek’in babası Savalan dağında soyguncuların saldırısında öldürülünce, annesi başkalarına sütanneliği yaparak geçimlerini sağlar ve Babek’i bu sayede büyütür. Babek on yaşından sonra annesinden ayrılarak Tebriz bölgesinde çobanlık yapar ve sekiz yıl sonra köyüne, annesinin yanına döner. Mimed bölgesindeki Bilalabad köyünde yaşamaktadırlar. Bu sıralarda Hürremiler tekrar tarih sahnesine çıkmışlardır.

    808 yılında Azerbaycan’ın Bezz bölgesinde bir isyan başlatmış olan Hürremi hareketin başında Cavidan bin Sehl bulunmaktadır. Rivayete göre bir gün yoğun kar yağışı nedeniyle Cavidan ve adamları bu köye sığınırlar. Köyün ileri gelenlerinden ilgi ve hürmet görmeyince Matar’ın evine konuk olurlar. Matar ve oğlu Babek misafirlerini büyük bir saygıyla karşılar ve gerekli alakayı gösterirler. Burada Babek’in zekâsı ve İran dilini öğrenmiş olması Cavidan’ın dikkatini çeker ve neticede kendilerine katılmasını ister. Böylece Cavidan Babek’i Bezz dağındaki karargâhına götürür ve hocalığını yaparak yetiştirir.

    Bir devlet modeli olarak İslam’ın kurucusu Hz. Muhammed’in ölümü ile başlayan İslam karşıtı ayaklanmaların en önemlisi Hürremiyye ayaklanması ve ayaklanmanın önderi Babek’tir. Bu hareketin, İslam devlet modeline ilk karşı duruşu, önerdiği düzen ve devlet biçiminin Ortaçağ’ın aydınlanmasına çok büyük katkısı olduğu tartışmasız bir gerçektir. Kavimci Arap ordularına ve İslam İmparatorluğunun şeriatçı devlet yapısına karşı savaşmış, savaş konusunda ustalıklara sahip bir “gerilla” komutanıdır Babek.

    İran’da Sasaniler devrinden beri takibata uğrayan Mazdek taraftarlarının Komünalist amaçlı hareketleri, İslam istilasından sonra da türlü adlar altında zuhur etti. “Babek isyanı, İslam alemi için teşkil ettiği tehlike bakımından, bunların en ehemmiyetlisi addolunabilir. Onun (Babek’in) babası Median’lı, yağ satan bir kişi idi.” Babasız büyüyen ve çobanlık yapan Babek daha sonra Yezidi bir aile olan “Şabl ibn Mengi Ezdi’nin yanında 18 yaşına kadar kalmıştır. Cavidan adında, bölgede etkin olan bir kişi tarafından, hizmetçisi olarak alınarak Bezz dağında bulunan yerleşim alanına götürülmüştür.

    Cavidan’ın ölümüyle birlikte, Cavidan’ın tüm ekonomik ve siyasi değerlerinin tek temsilcisi olan Babek, Mazdekçi yaşam tarzını yaygınlaştırmak amacı ile halkları Abbasi  devletine karşı birlikte olmaya çağırmış çok kısa zaman aralığında, büyük başarılar elde etmiştir. İslam Tarihçileri daha önce İslam karşıtı hareketler için ne söylemişlerse Babek için de aynısını tekrarlamışlardır.

    Babek’in etnik yapısına ilişkin veri yok denecek düzeydedir. Ortaya koymuş olduğu felsefe, özlediği düzen, etrafına topladığı halklar mozaiği, etnik kişiliğini önemsiz hale getirmiştir. Çünkü Babek ezilen bölge halklarına ortak bir vatan, özgür bir gelecek vaat etmiştir. Babek’in çeyrek yüzyıl boyunca yaşattığı, özgür ve eşitlikçi devlet modeli, bölge halkları için önemli bir rehber işlevi görmüştür. Bundan sonraki tüm ayaklanmalar, yaşadıkları düzenin yeniden inşası için olmuştur.

    Bazı araştırmacıların ısrarla ve Babek’in Azerbeycan bölgesinde ayaklanmasından dolayı onun Türk kökenli olduğunu söylerler. Kendisi de bir Azeri Türkü olan Güntay Gençalp bakın onlara nasıl cevap veriyor;

    “Babek’in zamanında Azerbaycan’da Türk yoktu. Türkler Babek’in yenilgisinden sonra bu ülkeye yerleşmeye başladılar. Babek’i mağlub eden Orta Asya’dan getirilen paralı Türk savaşçılardı. Babek yenildikten sonra yerli ahaliyi katletmeye başladılar. Çünkü o zaman savaş kuralları böyleydi. Eli kılıç tutanı ya öldürdüler ya da esir olarak yakalayıp köle pazarında satarak altın kazandılar. Sonra Babek’i mağlub eden Türk ordularının askerleri kendilerine onlarca yerli kadın ve cariye aldılar. Çok güzel kızları Abbasi Halifesine ve vezirlerine gönderdiler, geride kalanlar da kendilerinin oldu. Yani Babek’in yenilgisinden sonra bu ülkede doğan Türklerin ataları Türk, anaları yerli milletlerdendir. Bu, Azerbaycan’a yerleşen ilk Türk dalgasıydı. Selçuklular zamanındaki ikinci dalga, Türk varlığını daha da güçlendirdi. Babek’in etnik mensubiyeti tam olarak belli değil, lakin o zaman bölgede Tat, Talış, Gilek, Kürd ve başka milletler yaşamışlar. Yani Babek’in etnik mensubiyeti Sasani ülkesinin halklarına ait olmuştur. Hatta Azerbaycan’da kurulan ilk Türk devleti Saciler de Babek’in yenilgisinden sonra meydana çıkmıştır. Saciler devleti Hürremileri mağlub eden Uşruseneli Türkler idi.

    –Babek’in Türk olmadığını nasıl açıklanır? Hangi kaynakta yazılıyor ki, Babek Türk değil. Kaynak yoksa eğer, bunu hangi mantıkla diyorsunuz?

    Güntay Gençalp: Babek’in Türk olmasına ait en önemli mantığı açıklayayım. Türkler, hiç bir zaman bir kaleye, dar bir mekana sığınarak devlet kurup mücadele yapmamışlar. Türk devletçilik formülü ve savaş şekli, yayılmacılık olmuştur. Büyük imparatorluklar kurmak için savaş yöntemi Türklere has olmuştur. Türk tarihinde bir kaleye sığınarak savunmaya geçmek olmamış, Türkler daima hücumcu metodu seçmişler. Kaleye sığınmak hücumu değil, savunmayı gösterir.”

    Yine Gençalp; Ebu Hanife Dinaveri’nin  “Exbar-ul Teval” kitabında Babek’in, Ebu Müslim Xorasani’nin kızı Fatime’nin torunu olduğunu yazdığını belirtiyor.

    Hürremi Hareketi Ebu Müslim Horasani’nin ölümünden sonra 754 yılında ortaya çıktı. Ebu Müslim, Emevileri devirip, Abbasi devletinin kurulmasına yardımcı olsa da, Abbasiler tarafından öldürüldü. Bazıları Ebu Müslim’in ölümüne inanmadılar ve onun geri döneceğine inandılar. Onun geri dönüp ve Emevileri devirdiği gibi, bu defa da dünyayı adaletle dolduracağına inanırdılar. Bazıları da onun ölümüne inanıyor ve kızı Fatime’yi imam olarak kabul ediyorlardı. Onun kızını imam olarak kabul edenlere “Müslimiyye” veya “Fatimiyye” diyorlardı. Horasan’da Sünbad, Ebu Müslim’in intikamını almak için isyan etti. Ancak onun isyanı 70 gün sonra bastırıldı.

    Hürremilikle Ebu Müslim arasında bağ kuranlar da var. Hürremi hareketi Mazdekilere yakın idi. Hürremiler, muhtelif fırkalara bölünmüştüler. Ancak bütün fırkalar tenasühe (ruhun bedenden bedene geçmesine, reenkarnasyona) inanırdı. Hürremilerin kendilerine has imamları vardı. İhtilaf zamanı onlara müracaat ediyorlardı. Hürremi inancının esasında ışık ve karanlık durmaktadır. Kızılbaşlarda reenkarnasyona inanıyorlar. Aleviler de ihtilaflarını Pir huzurunda cemde toplumla yüzleşerek çözüyorlar.

    Babek’in sağlam ve devrimci kişiliği içinde İslam tarihçileri istemeyerek de olsa “O düşüncelerinde tavizsiz ve çok gururlu bir kişiliğe sahip idi.” sıfatını kullanmışlardır. Abbasilerce esir alınan oğlunun ve bir mektupla kendisine teslim olması için çağrıda bulunması karşısında “O benim oğlum değilmiş, ona söyleyin bir gün özgür yaşaması, 40 yıl esir ve hakir olarak yaşamasından iyidir.” dediği belirtilir. Abbasilerin altı düzenli ordusunu yenen Babek, kurmuş olduğu adil, özgürlükçü devlet düzeni ( ilkel-komünalist model) Abbasi devletinin sürekli baskısı ile karşılaşmıştır. Altı düzenli ordusu imha edilen İslam devletinin, Babek’ i ve kurduğu düzeni nasıl yok edeceği hususlarında sürekli plan yapmasını zorlaştırmıştır.

    Bütün tarihi bilgiler Babek’in karizmatik bir lider olduğunu gösterir. Babek’in emri yolunda ölmeye hazır olan yüz binler olmasaydı, o, dünyanın en büyük imparatorluğu ile savaşa girmezdi. Babek’den önce Hürremilik dağınık haldeydi. Babek kendi liderliği ile Hürremiliği bütünleştirdi ve bir inanç çatısı altında bölge halklarını İslam işgalciliğine karşı birleştirdi.

    Babek’in ordularına karşı başarısız olan İslam devleti, Emeviler zamanında başlayan ancak kurumsallaşamayan ordu teşkilatına özel kuvvetler diyebileceğimiz maaşlı ve tarihte Hassa ordusu olarak anılan ve tamamen Orta Asya steplerinden getirilen Türklerden oluşan bir ordu kurarak Babek’i yenebilmişlerdir. Yirmi yıl süren savaş için tarihçiler İslam orduları tarafından yüz binlerce canın katledildiğini yazmışlardır. Afşin bir meydan muharebesinde sahte ricatla kaçmış ve Babek’ tuzağa çekerek seksen binden fazla Babek askerini öldürmüştür.” Bir halk kahramanı, özgür birleşik demokratik ve de eşit paylaşmaya dayanan bir devletin yaratıcısı, “ilkel-komünist gerilla” olan Babek bir ihanet sonucu İslam’ın şeriatçı ellerine teslim edilir.

    Babek – Hürremi hareketinin çeyrek asırlık direnişi;

    Cavidan’ın ölümünden sonra eşi Hürrem,  Babek’in sonradan Hürremdin olarak adlandırılacak  hareketin başına geçmesini sağlamıştır. Hürremileri toplayıp Cavidan’ın vasiyeti olarak şu sözlerle hitap ettiği kayıtlara geçmiştir: “Genç Babek, ölen Cavidan’ın kutsal ruhunu taşıyor. Babek bundan böyle topluluğun önderi olacak… Mazdek’in dinini yeniden ihya edecek. Babek sayesinde en düşkünümüz bile azizler gibi olacak, çaresizliğiniz son bulacak.” 

    Bunun üzerine Hürremiler Babek’i yeni liderleri olarak kabul etmiş ve kabul için daha önceki liderlere yapıldığı gibi geleneksel kabul törenini gerçekleştirmişlerdir. Topluluğun geleneklerine göre de Cavidan’ın eşi Babek’le evlenmiştir.

    Babek; hareketin güçlendirilmesi için gerekli tüm hazırlıkları yapar ve 816 yılında Bezz bölgesinde programının tebliğlerine başlar. Programı en sade haliyle eşitlikçi, ortakçı bir yaşam kurmaktır. Bu yaşamı korumak için bir nevi kurtarılmış alanlar yaratmanın mücadelesini başlatmıştır. Bunun üzerine Halife Memun ordusunu harekete geçirir. Bu ilk saldırıda Babek güçleri zorlanır ve geri çekilmek zorunda kalır. Erdebil ve Zencan
    arasındaki kaleleri ele geçer ve halkı katliamdan geçirilir. Bundan sonra Halife Memun Bağdat’a döner. Babek gücünü toplayınca Halifenin Hürremileri bitirme görevi verdiği Ermeniye ve Azerbaycan valisi Yahha İbn-Maaz’ı 820’de yenilgiye uğratır. Ardından gelen vali İsa İbn-Muhammed’de bir yıl sonra yenilince Ali İbn-Sadaka bu görevi üstlenir. O da yenilince Memun bu kez Ahmet İbn-Cüneyt’i gönderir. Fakat Babek bu valiyi yenilgiye uğrattığı gibi esir alınca korkudan bu bölgeye kimse vali olmak istemez. Halife rüşvet olarak Musul’u da vererek 826 yılında Muhammed İbn-Tusi’yi Babek’le savaşmaya ikna edebilmiştir. Ancak Muhammed İbn-Tusi’nin sonu da farklı olmamış, hatta savaş meydanında canından olmuştur. Ondan sonra gelen Ali İbn-Hişam ise Babek’le savaşmayı göze alamayınca Halife ondan şüphelenmiş, Hürremilere katılabileceği korkusuyla 833’te Hişam’ı öldürtmüştür.

    Aynı yıl Hürremilerin başka bir kolu da Ali Mazdek öncülüğünde İsfahan’da ayaklanma başlatmış ve Babek’le birleşmek üzere Azerbaycan’a doğru ilerlemiştir. Bu sırada Halifenin orduları İshak İbn-İbrahim İbn Museb komutasında Hürremilere saldırır ve yaşanan çatışmalarda her iki taraf da ağır kayıplar verip yenişemezler. Hürremilerin Hamedan kolu
    zorlandığı için Bizans topraklarına geçmek durumunda kalır. Ali Mazdek ise on bin kişilik gücüyle İsfahan’a döner. 833 yılı zorlu savaşların yılı olsa da Halife Memun bir sonuç elde edemeden ölür. Yerine Mutasım geçer.

    Halifenin görevlendirdiği valiler Hürremilerle savaşta kaynaklarını kendileri bulmak zorundaydı ve bu nedenle de valisi oldukları bölge halkını vergilerle eziyor, talan seferleriyle,
    katliamlarla halkı canından bezdiriyorlardı. Halk üzerindeki baskı arttıkça Babek’in saflarına katılım da artmıştır. Bölgede ezilen birçok halk bu isyana katılmış ve Halifeliği ciddi olarak sarsmıştır. Babek genellikle Bezz karargâhından savaşları yönetse de birçok savaşa bizzat
    katılmıştır.

    Mutasım iktidara geldikten sonra 835’te Babek’e karşı sarayındaki devşirme Türk komutan Afşin’i hazırlar. Afşin Mısır’daki bir halk ayaklanmasını bastırmıştır. Halife öncekilerden farklı olarak her türlü maddi ihtiyacını ve sürekli takviyelerle asker desteğini karşılayıp Bezz
    üzerine gönderir.

    Savaş birçok cephede yürür ve üç yıl boyunca sürer. Afşin orduları yenildikçe Halife destek gönderir ve en son Bezz kalesini kuşatmaya almayı başarırlar. Kuşatma karşısında Babek kent halkının savaş bölgesi dışına çıkması için anlaşma önerir. Afşin bunu reddedip üstelik Halifeden bir af belgesi isteyip ardından teslim olursa ancak o zaman bağışlanacağını söyler. Babek’in yanıtı kimsenin affına ihtiyacının olmadığı şeklinde olur ve bir yarma hareketiyle kuşatmayı aşıp Ermeni topraklarına doğru yol alır. Kaledeki halk –Müslümanlığı kabul edenler hariç-kılıçtan geçirilir.

    Ermeni emirlerinden Sehl İbn-Sumbat, yanına sığınmış olan Babek’e ihanet eder. Babek Bizans topraklarına geçip gücünü toparlamak isterken onu oyalayıp bir komployla, yanındaki yoldaşlarıyla birlikte Abbasilere teslim eder.

    “Benim Destanım Öyle Bir Destandır ki, Ne Babek’le Başlamıştır, Ne De Babek’le Bitecektir!”

    Emevilerle başlayan imparatorluk serüveni İslamiyet’in kullanılarak bir yandan bölgenin
    Araplaştırılmasını, bir yandan kadim Mezopotamya ve Anadolu kültürlerinin yok edilmesini, öte yandan da iktidarların saray yaşamlarının zevk ü sefa içinde sürdürülmesini hedefliyordu. Emeviler Hz. Ali’nin katli üzerine kanlı iktidarlarını kurmuş ve Abbasi hanedanlığı bu kan üzerinden yükselen zenginlikleri ele geçirmişti. Buna karşı Hürremi isyan ruhu halkların özgürlük ifadesi olarak konumu ile zulmü temsil eden emevi  İslamına ve sonrasında da Abbasi hanedenanı  karşı toplumcu bir devrimcilik şeklinde kendisini göstermiştir.

    Emevi saltanatını yıkan Eba Müslüm oldu. “Horasanda bir serrac oğlu meydana çıktı ve Horasan’ın devletsizlerinden nice kişiler ona uydular…” İslam’ın kavimci devletine karşı savaşta Ebu Müslim kara elbiseler giyerek, Kürt Acem, Türk ve Nabatiler’den bir ordu oluşturarak savaşmış (748), bu nedenledir ki bu hareket Karabayraklılar olarak da anılmıştır. Ancak yeni şeriat düzeni de, Ebu Müslim’i Abbasi Devleti’ni bir tür “Dervişan Cumhuriyetine” dönüştürmesini hazmetmeyerek, bu devrimciyi katlederek aslına dönmüştür. Bu olay gelecekteki birçok ayaklanmanın başlangıcı da olacaktır.

    İslam’ı kabul etmiş gibi görünen ancak korunma amaçlı takiyede bulunan halklar her an bir isyan için hazır beklemişlerdir. Bu gruplar içinde eski Aryan dinleri olan Mazdekizm, Zerdüştlük ve Manizm’i savunanların yanında, İslam’a karşı doğrudan karşı çıkanlarda vardı. Ebu Müslim’in öldürülmesi, yüzünü gizleyen ve örtüsü düşen Abbasi devletine karşı başkaldırılarda bir kıvılcıma dönüşmüştür. Başta Sicistan’da, Horasan’da ve Deylem bölgesinde başkaldırılarda bulundular. Halklar bu bölgede oluşan sosyal mozaiğin gereği olarak birlikte hareket ediyor, hareket içerisinde her farklı yapı kendisini ifade edebiliyordu. Bundan sonraki tüm süreçlerde Babek’e kadar olan süreçte toplum adına bu başkaldırıların tümüne İslamcılar tarafından Hürremiye adı verilmiştir.

    Said Nefisi’nin aktarımına göre; “Hürremilerin yürüttükleri savaş dönemi, dakik hesaba göre 61 yıl sürmüştür. Çünkü Hürremiler 778-779 yılında başkaldırmıştır. Babek ise 837-838 yılında esir düşerek öldürülmüştür. “ Tabii bu başkaldırı ve özgürlük hareketleri Babek’in ölümünden sonra da 300 yıl devam etmiştir. Yani Babek’in kendi deyişiyle “benim destanım öyle bir destandır ki, ne Babekle başlamıştır. Ne de Babekle bitecektir” Sözü gerçek olmuştur.

    Babek’in takipçileri her türlü katliam ve asimilasyon politikalarına karşı, gerektiğinde direnmiş,  gerektiğinde dağlara sığınarak bu inancı değişik isimler altında bu geniş coğrafyada yaşatmasını bilmişlerdir. Kızılbaş Aleviler de Babek’in özgürlük-eşitlik ve kardeşlik bayrağını bugüne kadar onurla taşıyan süreklerden biridir. Tarihte ilk defa Hürremiler döneminde Kızılbaş adlandırmasına rastlıyoruz. Hüremilerin bir diğer adı da albayraklılar, yani kızılbayraklılardır.

    Babek kendi döneminde kurduğu toplumsal düzenle eşitlikçi, ortakçı yaşamı hâkim kılmış ve ezilen bölge halklarının umudu haline gelerek çeyrek yüzyıl sürecek olan isyanlara katılımını
    sağlamıştır.

    Abbasi orduları zulüm ve vahşette sınır tanımıyordu. Bu durumda Babek ve halkı özgürlüklerini kaybetmektense direnerek ölmeyi seçtiler. Haklı bir davada fiziken bir yenilgi yenilgi değildir.  Haklı bir dava uğruna ölümü göze alan bir direniş tarihe yazılmış bir özgürlük destanıdır aslında. İşte Babek’in ve halkının yenilgiyle sonuçlanan direnişi de tarihe bir özgürlük destanı olarak geçmiştir. Onun ardılları yüzyıllar boyunca zalimlere karşı canlarını kaybetme pahasına bu özgürlük çığlığını günümüze kadar taşımışlardır.

    Başkentliği tekrar Bağdat’a iade edene kadar 57 yıl süreyle Abbasilere başkentlik yapan
    Samarra Babek’in katledildiği yer olarak anılacaktır. Bağdat’a yakın bir yerde Dicle Nehri’nin kıyısında kurulan Samarra 4 Ocak 838 tarihinde büyük bir halk önderinin katliyle lanetlenecektir. Bu katl olayında Samarra, tek bir çığlık sesini bile duymadan, kanlar içinde parçalanmış kolları, baş ve ayakları şaşkınlıkla seyretmişti. İşte tek bir çığlık bile atmadan katledilen Samarra’daki direnişin kahramanı Hürremilerin lideri Babek’di.

    Sonuçta dost bildiğinden gelen ihanet Babek’i Samarra meydanına kadar getirmiştir. Samarra’da ölüme giderken bile Babek’in sergilediği tutum tek başına insanlığa bahşedilmiş çok büyük bir onur ve direniş mirası olmuştur. Af dilerse kurtulacağını söyleyen Halifeye karşı ölürken de diz çökmemiştir. Said Nefisi Babek’i anlattığı kitabında bu son anları şöyle hicveder: “Babek, Mutesim’in yanına geldiğinde, Mutesim ona şöyle demiş: Ey Babek, sen öyle bir şey yaptın ki, hiç kimse böyle bir şey yapmamıştır. Şimdi de hiç kimsenin tahammül edemeyeceği kadar tahammül etmelisin. Babek de ‘yakında benim tahammülümü görürsün’ demiş. Mutesim: ‘Bunun iki elini benim gözümün önünde kesin’ diye emir verdi.” 

    “Mutesim onun ellerinin ve ayaklarının kesilmesini emretti. Onun bir elini kestiklerinde, öteki elini kana batırıp yüzüne sürdü ve yüzünü gözünü kanlı kıpkırmızı yaptı. Mutesim, ‘ey it bu ne iştir?’ diye sordu. Babek şöyle dedi: ‘… İnsanların yüzü, bedenlerindeki kan nedeniyle kırmızı oluyor. Kan bedenden akıp gittiğinde, yüz sararır. Bedenimden kan akıp gittiği zaman halk, ‘yüzünün rengi korkudan sararmıştır’ demesin diye yüzümü kana boyadım.”    “Ona acı çektirmek amacıyla Mutesim, cellada kılıcı onun iki alt kaburgasının arasından yüreğine sokmasını emretti. Bunu yaptıktan sonra, Mutesim’in emri üzerine onun dilini kestiler, onun vücudunu darağacına astılar. Başını Bağdat’a götürüp, köprü üzerinde bir ağaca taktılar. Sonra aynı başı, Horasan’ın kent ve kasabalarında dolaştırdılar. Nedeni ise şuydu ki; o, halkın yüreğinde kök salmış büyük bir nüfuza sahipti.”

    Babek Bir Destandır

    Babek!… Aradan 1177 yıl geçmesine karşın, tarihin derin ve karalık kuyularından günümüze ışıyarak dökülen bir haklı isyan ve başkaldırıdır. Özgürlük, eşitlik, ortak paylaşımcı, kardeşiliği esas alan bir yaşam felsefesinin adıdır  Babek aynı zamanda.

    Tarih zulümler, acılar, baskılar ve güçlülerin kıyımlarıyla doludur. İhanetin her devirde kol gezdiği, sultanlara uşaklığın insanlığa ve hakka ve adalete hizmetten yeğ tutulduğu sayısız örneklerle doludur. Ne varki yine tarihin her döneminde, kul olmaya karşı çıkan, onurunu çiğnetmeyen halklar ve önderlerde var olmuştur ve bu kahramanlar yenileceklerini de bilseler inançlarından dönmemişlerdir.  İşte Babek’te bu yiğitlerden, bu öncülerden biridir.

    “baktı babek, dört yanında dört yoldaşı

    baktılar dökülen yıldızlara, baktılar bezz’e

    ay saklanıyordu utancından, bulutları yoktu gecenin”

    tarihin her döneminde mazlumların çığlığı olanlar bilrler ki, mücadele sonucu yenilseler de gelecek kuşaklara yenilgileriyle birlikte eğilmemiş bir baş, bitmemiş bir kavga ve bir yiğit duruş bırakacaklardır. Bıraktıkları bu miras sayesindedir ki, onların ardılları yeniden, bırakılan bayrağı devralacaklardır. Nitekim bu hep böyle olmuş ve “dipten gelen dalga” misali tarih boyunca çoşkun bir sel gibi akıp gelmiştir bu direnişler.

    Mazdeklerin, Hürremlerin ve Babeklerin  mücadelesi hiç bitmemiş, onların mücadelesi de, onların isimleri de tüm unutturma ve tarihten silme çabalarına karşı günümüze kadar ulaşmıştır. Ama dünya Mutaasim’a kalmadı. Altın bir bardaktan içti zehirli şarabı.

    Babek’in idam edildiği Samarra şehri Mutaasimin ölümünden sonra terk edildi ve bu gün hala harabeleri duruyor. Afşin, Babek’in ölümünü hazırlayan Afşin; mükafat olarak zindana atıldı. Üç yıl kaldığı zindanda  açlıktan öldü .

    Ve hala turna sürüleri Samarra üzerinden geçerlerken acı acı öterler. Gariptir ama onlar hala Babek’in yasını tutarlar.
    Yararlanılan kaynaklar;

    1-    Said Nefisi, Babek, Berfin Yayınevi,

    2-    Ali Şeriati , Dinler Tarihi, Seçkin Kitaplar Yayıncılık

    3-    Orhan Hançerlioğlu, Düşünce Tarihi, Remzi Kitapevi,

    4-    Ebu Cafer, Tarihi Taberi Tercemesi, Can Kitabevi,.

    5-    Nizamülmülk, Siyasetname, Dergah Yayınları,

    6-    İslam Ansiklopedisi, Cilt 2, M.E.B,

    7-    Abdullah Öcalan, Sümer Rahip Devletinden Demokratik Uygarlığa isimli eseri

    8-     Kendal Doğan, BABEK isimli makalesi

    9-    Güntay Gençalp  ile Röportaj: Keramet Büyükçöl (Zazaki.Net sitesinden alındı)

    10-  Abdullah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi imzasıyla yayınlanan Mazdek, Babek Ve Hürremizm isimli araştırma yazısı.

  • Neden Alevi İnancına Özellikle de Bugünlerde Sahip Çıkmalıyız

    Neden Alevi İnancına Özellikle de Bugünlerde Sahip Çıkmalıyız

    PINAR YİĞİTOĞULLARI

    Geçtiğimiz günlerde Neşet Ertaş’ın aramızdan ayrılışının 2. yılıydı ve onu güzel sözlerinden biriyle hatırlamıştık. ‘ Türkü söyleyen birini görürsen korkma yanına otur, kötü insanların türküleri yoktur ‘ . Bu güzel sırlarla dolu sözü bırakmıştı bize. Peki bunca yıldır, Emevilerden tutun, Abbasiler, Osmanlılar ve Cumhuriyet dönemi dahil olmak üzere , neden sayısız kez katliam ve zulümler görmüştü bağlaması ve türküsünden başka tutunduğu değeri olmayan bu günahsız halk. Neydi özellikle de bu coğrafyanın egemen olanının , Alevi inancı ile derdi? Uygulayıcısı değişse de ,zulüm hala devam ediyor.

    Alevi inancına biraz derinlemesine bakacak olursak, köklerinin , -birbiriyle olan bağın ne derece olduğuna dair eksik veriler olsa da- , Zerdüşt öğretisinin ilk dönemine kadar uzandığını görürüz . Reya Heqi İtikadı ( Batıni Alevilik) son dönemlerde bazen İslami bir örtü altında ,bazen de açıktan açığa yaşayıp/yaşatılarak bugünlere dek gelmiştir.

    aleviler35Türk’lerle ilk karşılaşması ;

    Tarihsel olarak varlığı İslamiyetten çok daha eskilere dayanmaktadır. Milattan once 3000 yılına kadar uzanan , Afganistan’ın kuzeyinden, Doğu Avrupa’ya, İran,Azerbeycan ve Mezopotamya’yı kapsayan çok geniş alana yayılmıştır. Kendinden sonra gelen tek tanrılı dinleri de etkisine alan Alevi inancının, Türklerle ilk buluşması 10. YY’ a kadar Göktürkler (MS. 552-744) ve ardından Uygur Türkleri (MS. 745-840) ile devam eder.Bu süreçte ,resmen dinin teolojik ritüellerini toplumsal yaşamlarında uygulamışlardır.

    İslamiyetle ilgilisi ;

    İslamiyetin doğuşundan sonra Emevi ve Abbasi zorbalığı karşısında kendilerini koruyabilmek için sürekli direnmişler ,en sonunda Kerbela (MS. 680) şehitlerine şahit olan Mevali halkları (Arap değillerdir) yol erenleri, takkiye’ye başvurarak, Kerbela vakasını kullanıp Araplar içinde Ali yandaşlarını da yanlarına alarak ayaklanırlar. Alevi inancının Ali’yi sahip çıkması bundan ileri gelir. Günümüzde sanıldığı üzere, Alevilik İslamın Hz. Ali ile doğan bir mezhebi değildir. Bu isyan ruhu ve kültürü Aleviliğin, tarih boyunca egemen, inkarcı sistemler arasındaki çatışmalarda da kendini göstermiştir. Bu bir iktidar savaşı değildir, hak ve hakikatin egemenle çatışmasıdır. Zulümler, baskılar,haksızlıklar karşısında Alevilik bir isyan geleneğinin kimliği olarak da tanımlanır. Der ki; ‘Akıl kıblesine döndük, inancın beyni kitleyen zincirlerini kırdık, severken Hakikati bulduk’. Hakikatin sevenin, sevilende kendini eriterek aşka ulaştığı, sevilenin kamil insan olarak hakikate erdiği bir yol meydanıdır Alevilik.

    alevi_cocukToplumsal hayatla ilişkisi ve sosyo-dinsel özellikleri;

    Alevilik öğretisi/felsefesinde insan gönlü Tanrı evidir. Hak ,Tanrının adı olduğu gibi, Tanrısal öz olarak ‘hakikat’ gerçek ya da aşk anlamındadır. İnsan ‘ Ben hakikatim ,aşkım’ diyerek Tanrıyı kendi kılar. İnsan Tanrının görünür halidir ve insan olmadan Tanrı olmaz. Bildiğimiz pek çok dinden farklı olarak, kul olmayı salt günah işleyen, aciz, Tanrı tarafından cezalandırılması ve dolayısıyla ondan sürekli korkması gereken bir varlığa indirgemez, düşünmeye ve sorgulamaya imkan vermeyen bir kısır döngüye hapsetmez. Bilakis Tanrıyı dışarda değil, insanın kendi öz varlığında bulması gerektiği gerçeğiyle vicdan olgusunu güçlendirir. Alevilik öğretisi /felsefesinde toplumsallaşmak ,hakça yaşamak, eşit olmak, topluma adanmak, an’a hizmet etmek esastır. Alevilikte geleneksel tasavvuf anlayışının dışında,kendini tanrıya ,hakka ulaştırmak için, dünya işleri yaşamsal değerdedir. Toplumsal ağırlıklı bir eylemin sahibi olmanın farkındalık yaratıyor olması dolayısıyla , inancı dünyalılaştırarak, cenneti an’da yaşadığımız hayat olarak algılar ve buna inanır.

    alevikadinlarKadın-erkek eşitliğine dayalı bir aile yapısına ve özellikle kadın kimliği etrafında şekillenen demokratik ve özgürlükçü bir toplumsal yaşam birliğine sahiptir. Tarihte bilinen pek çok Alevi kadın şair, ozan ve sanatçı vardır. Toplumda kadın öncü durumundadır. Sınıfsal olarak derin ayrılığın olmadığı, toprağa ve doğaya bağlı olmakla beraber, suyu, ağacı özellikle kutsal sayarlar. Paylaşmamak, çıkarcı olmak, ezenden yana olmak asla kabul edilemez. Toplumsal dayanışma biçimi olarak gelişen, ‘Musahiplik ‘ yani, yol arkadaşlığı (yoldaşlık) geleneği vardır. Her bir kimsenin ikrar verecek, kendine kefil olacak yol arkadaşını seçme ve belli bir sınama süreci sonunda, Pir’in de huzurunda yapılan yeminle, hayat boyu kardeşden yakın olarak yaşarlar. Musahipler birbirleri arasında evlilik yapmazlar (kaynağım burada ‘kız alıp vermezler’ cümlesini kullanıyor ancak ben bu söylemden hoşlanmadığımdan ‘evlilik yapmak’ olarak geçiyorum). Hırsızlık, zina ve yalan söylemek gibi suçlar ‘düşkünlük’ olarak nitelendirilir ve cezası teşhir ve tecrit yani, kişiyi toplum dışına almaktır. İnançsız olmanınsa cezası yoktur. Asla işgalci ve yayılmacı değildir. Tüm bu özellikleri dolayısıyla kapitalist üretim ilişkileri ve onun artı değer üzerinden kurguladığı dünyası, Alevilerin anlayışına uymaz, bu nedenle onu hedef almıştır. Osmanlı’nın emperyalist büyüme planları ve yöntemleri, bu öğretiyle aynı yerde duramazdı. Alevi yaşam biçimi, Marx’ın diyalektik materyalizm üzerinden idealize ettiği komünal yaşam biçimiyle birebir örtüşüyor. Aynı zamanda inanların, teolojik değerlerle kurduğu ilişki anlamında da yine İslam toplumlarıyla derin zıtlıklar içinde. Tıpkı bugün olduğu gibi. Malesef, Osmanlı-Türkiye tarihyazıcılığındaki boşluklar, ideolojik söylemin bir parçası ve uzantısından doğmaktadır. Yaşadığımız coğrafyanın köklü ve özgün unsurlarından ve bu coğrafyayı oluşturan Anadolu, Rumeli ve Mezopotamya ‘yı birbirine bağlayan ana damarlardandır. Bu tarihi ve toplulukları görmezden gelerek veya onların hikayesini dar sınırlara hapsederek, coğrafyamızın kapsayıcı ve sahici tarihini yazmak, onun ruhundan ve mirasından faydalanmak mümkün değildir.

    Tasavvufu ve tarikatları şeriat odaklı medrese İslam’ına bir eleştiri olarak okursak, gezginci dervişleri de tarihsel olarak tarikatların içinden çıkmış, ama onlara, onların kurumsallaşmış yapısına tepki duyan, bu tepkisini de yarı çıplak gezmek, yüz kıllarını kesmek,mücerret kalmak gibi sosyal normların dışında yaşayarak ifade eden, daha radikal bir sosyo –dinsel muhalefet hareketi olarak konumlandırabiliriz. Bu konuyu daha derinlemesine bilmek isteyenler , Ahmet Karamustafa’nın ‘Tanrı’nın kural tanımaz kulları: İslam dünyasında derviş toplulukları’ adlı kitabında bulabilir. Yaşadıkları coğrafyalarda ,çağlar boyu değişen koşullara ki buna devletler ve inançlar da dahil, hep bir uyum içinde ,çoğu zaman onları reddetmek yerine bir nevi yol arkadaşı ilişkisine girmiştir, İslamı Kabul etmediği halde , Ali’yi ve Kur-an ‘ı kutsal saymışlar hatta ,19. YY ‘da Anadolu’da faaliyet gösteren Protestan misyonerlerine; Hristiyanların , Anadolu’nun kadim halklarının bakiyesi olması dolayısıyla sahip çıkarak misyonerlik çalışmalarına meşruiyet kazandırmışlardır. İslam’dan başka dine geçmek şeri hukukuna gore mümkün olmamasına ragmen, hayatlarını riske sokmayı bile göze alabilmişlerdir.

    Tarihte yaşadıkları bilinen en büyük katliamlar;

    755 Ebu Müslüm Horasani ( Medayin / Rumi Bağdat)

    922 Hallacı Mansur (Bağdat)

    1238 Baba İlyas (Amasya Kalesi)

    1239 Baba İshak (Molya Ovası)

    1393 -94 Fazlullah /Fazlı ( Nahçivan )

    1417-18 Seyit Nesimi ( Halep-Şam)

    1511 Şahkulu Sultan (Tekke Yöresi/Gökçay)

    1514 Yavuz II. Selim

    1518 Bozoklu Şeyh Celal (Erzincan )

    1519 Sah Veli (Sivas)

    1526 Baba Zünnun (Höyüklü)

    1527-28 Şah Kalender Çelebi (Nurhak)

    1533-34 I. Süleyman

    1547-51 ve 1578-90 Koca Haydar Pir Sultan Abdal (Sivas)

    1606 -11 Kuyucu Murat Paşa

    1826 II. Mahmut soykırımı.

    Cumhuriyet Dönemi;

    6 Mart 1921 -20 Haziran 1921 (Koçgiri Soykırımı)

    4 Mayıs 1937-6 ağustos 1938 (Dersim )

    2 Haziran 1966 (Ortaca-Muğla)

    1968 (Hekimhan – Malatya )

    11 Haziran 1968 (Maraş –Elbistan katliamı)

    1 Mart 1971 (Hatay-Kırıkhan)

    18 Nisan 1978 (Malatya)

    19-24 Aralık 1978 (Maraş katliamı)

    3-4 Temmuz 1980 (Çorum)

    2 Temmuz 1993 (Sivas-Madımak)

    12 Mart 1995 (Gazi-İstanbul)

    14-15 Mart 1995 (Ümraniye)

    Bu tarihlerden de anlaşılacağı üzere, Aleviler yüzyıllardır farklı devletler tarafından, sistematik olarak yok edilme, dinleri ve kültürleri de devlet kontrolünde tekke ve zaviyeler kanunu ile oluşturulan diyanet işleri bakanlığı aracılığı ile yok edilmeye ,en olmadı yine devlet tarafından üretilmiş Hacı Bektaş-ı Veli gibi sözde dergah ile devletleştirilmeye, asimile edilmeye çalışılmıştır. Alevilerin devlet kurumlarında ‘odacı’ olarak ‘istihdam’ edildiği halk ozanlarımız bile vardır. Aşık Daimi, Feyzullah Çınar ,Aliekber Çiçek, Aşık Hüdai bunlardan sadece bazıları. 1960- 70’li yıllarda , Cumhuriyet döneminden itibaren süregelen katliamların olduğu coğrafi hat üzerinden, Türkiye Devrimci Hareketinin destansı önderlerinin çıkması bir tesadüf değildir. İbrahim Kaypakkaya (Çorum- Dersim), Mahir Çayan ve arkadaşları (Kızıldere, Niksar-Tokat) , Deniz Gezmiş ve arkadaşları (Şarkışla- Gemerek) ve daha pek çok örnek. Geçtiğimiz yıl Gezi isyanında yitirdiğimiz can’ların çoğunlukla Alevi olmaları bile hem devletin sure gelen eyilimindeki aynılığı, hem de toplumun isyan kültüründe ve egemenle kurduğu ilişki anlamında günümüz Alevi halklarının etkisini ve rolünü yaşayarak görmekteyiz. Devletin tek tip kimlik yaratma ideolojisinin hedefindeki en önemli unsur olmaya devam etmektedir.Devlet, Işid çetelerini maşa olarak kullandığı Şengal ,Rojava, Kobane başta olmak üzere, tüm Suriye ve Irak bölgesinde yaşayan Alevi ve Kürtleri kapsayan bu soykırıma da bu nedenle, bırakın engel olmayı adeta çanak tutan bir siayset yürütmektedir. Rojava’da hayata geçmiş tarihsel öneme sahip olan özerk yönetim ve halkın kendi insiyatifiyle gerçekleştirdiği yaşam pratiği de ,tıpkı Alevi öğretisinde var olan yaşam pratiğiyle örtüşmektedir. Bölgedeki bu tip özgürlükçü,demokratik ve insani gelişmeler belli ki hükümeti sıkıntıya soktu. Her ne kadar Cumhurbaşkanı Erdoğan, Birleşmiş Milletler ‘in geçtiğimiz günlerde toplanması dolayısıyla orda yaptığı konuşmasında ; çocukların öldürüldüğü bir dünyada hiç kimsenin masum olmadığını söylese de, bu katliamlara hükümetin neden sessiz kaldığı ,engel olmak bir yana, meclisten geçen savaş tezkeresiyle, bu halkları katleden çetelere değil de, neden onların öz savunma birliklerinin hedef olarak zikrediliyor olduğu meselesi, önümüzde karanlık bir soru olarak duruyor. Hükümet açıkça yeni bir Kürt-Alevi katliamı gerçekleştiriyor. Tarihte bu coğrafyada defalarca yaşanmış katliam yineleniyor ,aynı halklar benzer egemen güçler tarafından yok edilmeye çalışılıyor. Bu sadece bir etnik ve mezhep soykırımı değil, aynı anda bir sistemler savaşıdır. Emperyalist, işgalci güçlerin içine İslami motifler işlenmiş, ama aslında islamı’da aşağılamaktan başka sonuç doğurmayan ,insani değerlerini ,vicdanını yitirmiş güçlerin ,eşitlikçi, özgür ,onurlu ve dayanışma içinde komünal yaşam biçimini benimseyen halklara karşı savaşıdır. Bu güçler Alevi öğretilerinin sahip olduğu tüm değerlere düşman olduğundan, onun izlerini taşıyan herşeyle, özellikle kadınlar başta olmak üzere insanları sömürmek ve sindirmek üzerine kurguladığı krallığını sağlamlaştırmak için ne gerekiyorsa yapmaktan çekinmiyor, vahşice kan dökmeye devam ediyor. Bu korkunç olaylara tanıklık ettiğimiz şu günlerde, özellikle Alevi ve Ezidi inaçlarını ve bu toprakların kadim halklarının varlık ve değerlerini tekrar düşünmemiz gerekiyor. Aksi takdirde gelecek nesiller daha büyük karanlık ve kaos ortamı içinde, doğanın öldüğü, yaşam ve insanlık değerlerinin sıfırlandığı korkunç bir sömürü hayatına mahkum olacaklar. Bu savaş aslında bir değerler savaşıdır. Bu ortamda savaşa iştirak etmek yalnızca uzun namlulu silahı alıp Kobane’ye veya Rojava’ya gidip meydanda çarpışmak olmayabilir. Keşke bunu yapabilme yürekliliği de gösterebilsek. Ancak evimizde ,kendi ait olduğumuz düzen içinde yaşarken bile, savaşın iki tarafı arasında bir tahlil yapıp karar verebiliriz. Tüketim alışkanlıklarımızdan, sosyal ilişkilerimizin biçimine, insanlık değerlerinden ,ekolojik değerlere varıncaya dek seçeceğimiz saf, tarihin akışını belirleyecek olan en önemli direniş hareketinin bir parçası haline sokabilir bizleri. Yaşadığımız bu günleri, bu bilgi ve farkındalıkla tekrar değerlendirmenizi ve savaşın sizden aslında kilometrelerce uzakta değil, gönül evinizde meydan bulduğunu bilmenizi isterim. Hepimiz bu nedenle aslında bu savaşın tam da orta yerindeyiz.

    REFERANSLAR

    Mesele Dergisi eylül 2014 Eren Barış Ayfer Karakaya Stump söyleşisi
    Özgürlüğün dinmeyen ezgisi- Kemal Bülbül Demokratik Modernite sayı 7
    İnançlar İnsanın Toplumsal düzeyiyle Zihniyetini Yansıtır – Abdullah Öcalan -Demokratik Modernite 10. sayı
    Hakikatin anlamlaşan değeri olarak Alevilik ve Aleviler- Nesrin Akgül -Demokratik Modernite 10. sayı
    Batını Aleviliğin kökenindeki Zerdüşti bazı niteliklere kısa bakış. -Erdoğan Yalgın DM 10. sayı
    Alevilik gerçeği -Şükrü Yıldız -DM 10. sayı

    jiyan

  • Aleviler ve kurban bayramı

    Aleviler ve kurban bayramı

    MUSA KAZIM ENGİN / Kureyşan Ocağı

    Kurban, kelime olarak Arapça “Kurb” sözcüğünden türemiştir. Anlamı “yakın olmak”, “yaklaşmak” demektir. Dini bir terim olarak kurbanlık, Hakk’a yaklaşmak niyetiyle belli günlerde kesilen hayvana verilen addır.

    Tevrat’ta ve Kur’an tesfirlerinde anlatıldığına göre, İbrahim Peygamberin Hakk’a “Eğer bir oğlum olursa onu senin yoluna kurban ederim” diye yakarışının arından dünyaya gelen oğlu İsmail’i, verdiği söz de durarak, Hakk yoluna kurban etmek ister. Bunun üzerine Cebrail tarafından bir koç indirilir ve İsmail kurban olmaktan kurtulur. O günden bu yana, kurban geleneği bütün inançlarda yerini almıştır.

    Eski uygarlıkarda çok tanrılı dönemde, “doğa üstü” güçlere “hoş görünmek”, onlardan kötülüklere engel olmalarını istemek, şükranlarını sunmak için yapılan dinsel törenlerdi. Tarihsel süreçte inanç mensupları yalnız insan ve hayvan kesmek yoluyla değil, çeşitli ürünler sunmak yoluyla bu dinsel törenleri gerçekleştirmişlerdir.

    En eski inançlardan, günümüz çağdaş toplumların inancına kadar kurban olgusunun kaynağı üstüne çeşitli varsayımlar ileri sürülmüştür.

    Kurban hemen bütün inançlarda kanlı ve kansız olmak üzere iki biçimdir.

    Kanlı kurbanlar insan ve hayvanlar, kansız kurbanlar yiyecek ve içeceklerdir. Kurban inancı adak inancıyla da bağımlıdır. İnanç gereği Tanrıya her zaman, ya da o an için haz vermek üzere kurban sunulur. İnsanların kurban edilmesi ilk çağların yakın dönemlerine kadar sürmüştür. Bu öykülerin mitolojik açıdan gerekçelerini bilimadamları açıklamaktadır. Bir takım doğa afetlerine karşı “Tanrıların gazabından” kurtulmak için genç insanların kurban edildiği tarihi tapınaklara halen Anadolu’da rastlanmaktadır. Maalesef bu tip “insan kurban edilmesi” anlayışı şeriatçı-yobaz çevrelerin bir kısmında zaman zaman görülmektedir.

    İbrahim peygamber zamanında, İsmail’in yerine “inen koç”un kurban edilmesiyle, insan kurban etme geleneği iyi yürekli Tanrı tarafından kaldırılmıştır. Müslümanlıkta kurban kesmek Hicrettin ikinci yılında emredilmiştir.

    Kurban kesmek farz değildir. Kurban namazı da farz değildir. Hanefi mezhebine göre kurban kesmek vaciptir. Sünni mezhebe göre bayram namazına giden sevap kazanır, yapmayan inkar eden dinden çıkmaz. Sünni İslam’da 5 çeşit kurban vardır. Hac farizesini yerine getirenlerin veya hacca gidenlerin kestiği kurbana Udhiyye (Vacip) kurban denir. Hacca giden bir kişi hac yolunda veya hac yerinde bir günah veya kusur işlerse, bir hatta yaparsa kestiği kurbana Hedy kurban denir. Nezir (Adak) kurbanı vardır. Nesike (Akika) denilen kurban yeni doğan çocuklar için kesilen kurbandır. Nafile Kurban, Allah için kesilen kurbandır. Sünni İslam inancında olanlar her sene hacca giderken kestikleri kurbana Udhiyye ve yapılan törene bayram derler.

    Son zamanlarda İslam teologları ve bir takım bilimadamları Kur’an’da kurban kesmenin emr edilmediğini söyleyip duruyorlar ve tartışmalar gittikçe yoğunlaşıyor. (Yaşar Nuri Öztürk, Zekeriye Beyaz, Hüseyin Hatemi vb) ama buna rağmen Türkiye’de bilinçsizce dinin hiç emr etmediği bir şekilde hayvanlara işkence ve eziyet yaparak ortalığı kan gölüne çevirmek ibadet değildir.

    Piri evine geldiğinde, Cem yapıldığında, Hızır ve Muharrem ayı geldiğinde, Müsahiplik tutulduğunda, herhangi bir dilekte bulunulduğunda adağını yerine getirmek ve Hakk’a yürüyen bir aile bireyi niyetine lokma vermek için kurban kesilir.

    Aleviler esas olarak kurbanı “YOLA KURBAN OLMAK VE YOL UĞRUNDA GEREKİRSE BOYNUNU VURDURMAK” olarak algılarlar. Alevilerde ise kurban dendiği zaman asıl kurban nefsini tığlamaktır .Çünkü Alevilerde dualarda “canım kurban tenim tercüman” diyerek ikrar verip ikrarında durmaktır, ilim ve irfanla olgunlaşıp erenler yolunda el ele el hakka insani kamil mertebesine erip o meydana gelmektir

    Allah Allah deyip gel bu meydana
    Can baş feda edip götür kurbana
    Boyun eğip yüz sür Şahı Merdana
    Erenler bu meydan er meydanıdır.

    Canım erenlere kurban
    Serim meydanda meydanda
    İkrarım ezelden verdi
    Canım meydanda meydanda

    Gerçek olan olur gani
    Gani olan olur veli
    NESİMİ’yim yüzün beni
    Derim meydanda meydanda

    Alevi inancının temeli ikrar vermektir ve ahdine sadık olmaktır. Yani “ÖL İKRAR VERME, ÖL İKRARINDAN DÖNME” anlayışı ile ikrarına sadık, sözünden dönmeyen, ahde vefalı, ve yolu uğruna canını seve seve verecek kamil insanı yaratmak Aleviliğin temel anlayışıdır. Alevilikte hak yemeden, hak yedirmeden insanca mutlu yaşamak “dünyada cennet” için mücadele etmek, insanlık yoluna hizmet etmek en büyük kurbandır.. Hüseyin, Eba Müslüm, Hallac-ı Mansur, Seyid Nesimi, Pir Sultan, Bedreddin, Seyit Rıza ve tüm Alevi uluları bu yolda, kaç baş koç veya deve kurban kestikleri ile değil, gerektiğinde insanca yaşama uğruna, bu yola (amaca) kendi başını ‘kurban’ verdikleri için anılır. Amaç canlara işi, aşı yaşamı, kan akıtmadan her şeyi paylaşmayı, birbirine ‘kurban olmayı’ sevmeyi öğretmektir. Alevilerin birbirine tüm canlara ve Hak’a vereceği en büyük kurban SEVGİDİR.. Alevilikte “kurban” lokmadır.

    Bu temel anlayışı yine çeşitli törenlerle kurban adayarak yerine getirmekteyiz. Aleviler Piri evine geldiğinde, Cem yapıldığında, müsahiplik tutulduğunda, uzun süre çocuğu olmayanların çocuk sahibi olması halinde, sünnet, kirvelik, düğün sırasında, Hakk’a yürüyen Can’a yapılan hizmet, Hızır ve Muharrem oruçları, Hıdırellez şenlikleri, Hz. Ali’nin doğumu ve Nevruz törenleri, sırasında ve özel adaklarında Kurban keserler. Bunların tümü aslında ikrara yöneliktir ve ahde vefayı simgelerler. Kurban gece kesilmez. Aleviler ulu orta yerlerde kurban kesmezler ve cana kıymazlar, geçmişte Ahiler kendi cemaatlerine avcıları almamışlardır, “Can olan hiçbir şeye kıyılamaz”dı onlar için.. Alevilerde kurban vardır fakat bayram namazı yoktur.

    Yetmiş deve ile Kabeden gelsem
    Amentü okusam abdestim alsam
    Ulu camilerde beş vaktim kılsam
    Mürşide varmadan yoktur çaresi

    Arafatta kurban kessem yedirsem
    Hac kurbanın kabul oldu dedirsem
    Pir aşkına su doldursam su versem
    Mürşide varmadan yoktur çaresi (Kul Himmet)

    Bu gün Alevi-Bektaşiler artık kanlı görüntülerden uzakta özellikle şehirlerde kurumlarımıza maddi katkı yaparak, olanakları bulunmayan kişilerin çocuklarına eğitim katkısı ve bursu vererek kurbanlarını “kansız” ve en yararlı bir şekilde yapabilirler.

    Bu konuda dedelerimizin de sünni etkileşimden uzak gerçekleri halka anlatmasında fayda vardır. Kurban Bayramı vesilesi ile de dedelere gerçeklerin anlatılması, halkımızın aydınlatılması konusunda büyük görevler düşmektedir. Bu konuda gerekli bilgi kendi tarihimizde, nefeslerimizde, deyişlerimizde, yol önderlerimizin sözlerinde ve davranışlarında mevcuttur.

    Bozatlı Hızır hepimizin yoldaşı olsun.

  • Türk Devleti ve Dersim

    Türk Devleti ve Dersim

    İMAM CANPOLAT

    1937-1938 Soykırım harekâtından önce Hozat, Dersim’in merkezidir. Burada Türk hükümeti adına bir vali veya mutasarrıf, ilçelerde ise birer kaymakam, bir müddei Umumi ve birer Sulh Hâkimi vardır. Güvenlik kuvvetleri birkaç jandarmadan ibarettir. Küçük memurlar daha çok yerli halktandır.

    İl merkezi olan Hozat’ta ve bazı ilçelerde üç derslik birer ilkokul ve sadece il merkezinde olmak üzere üç sınıflık bir ortaokul vardı. Ovacık (Pulur), Nazimiye (Qısle), Çarsancak (Peri), Pax merkezinde ilkokul yoktu. Kürtler kendi dillerinde okul istemişler fakat karşılık alamamışlar. Dersim’de açılan okullarda öğretim Türkçe yapılıyordu. Buna rağmen okuyanların ezici çoğunluğunda Kürt milli duyguları gelişmiştir.

    Dersim’in büyük çoğunluğu Kırmanckii/zazaca, küçük bir kesim de Kurmanci konuşur. Dersimliler eski Aryalıların orjin dilini önemli oranda korumuşlar. Örneğin; Medlerin anavatanına Ma deniliyordu. Kırmancki (zazaca) dilinde anneye Ma denilir. Kurmanci konuşanlar da Alevidir. Yani Dersimlilerin hepsi Aleviliğe inanır. Dersimin kutsalları çar anasır: Ateş, Su, Hava ve Toprak’tır. Güneş, Hak’kın nuru olarak görülür.

    Türk devleti Dersim’in ekonomik ve sosyal yapısını hiçbir zaman düşünmemiştir, devlet desteği yapılmamıştır. Dersimlilerin de bu yönlü bir talepleri olmamıştır. Devlet daima Dersimlilere köle muamelesi yapmıştır. Dersimliler, devlete asker ve vergi vermemişlerdir. Tam olmasa da bir anlamda kendi topraklarında özgürce yaşamışlardır.

    Kürdistan’ın diğer beylikleri gibi kendi topraklarını yabacılardan korumuşlardır. Denilebilir ki asırlarca ne Türk ne de İran askerleri Dersim’e girmiştir. Osmanlı döneminde de birçok kez Dersime sefer düzenlenmiştir, ama başarılı olamamıştır. Bu nedenle “Dersime sefer olur ama zafer olmaz” tespiti yapılmıştır.

    Dersimliler sorunlarını devlete götürmezler. Gerek bireysel, gerekse toplumsal sorunları kendi sosyal işleyişleri çerçevesinde, Kızılbaş Alevi yaşam felsefesi kurallarına göre çözerlerdi. Kızılbaş Alevilikte cemler en ağır sorunların tartışıldığı ve çözümlendiği bir mekândır. Sorunlarını devlete taşıyanlar düşkün ilan edilir ve toplumdan dışlanır, işlediği suç ağırsa sürgün edilebilir, düşkünlerin eğitildiği Ocaklarda eğitime tabi tutulur.

    Dersim’in bu özgün yapısı 1936 yılına kadar devam etmiştir.

    Devletin mutasarrıf ve kaymakamları Kürtçe bilenler ve Kürt usulünden anlayanlar ya da vakıf olanlar arasından seçilmişlerdir.

    Mutasarrıf ve kaymakamların aslında bir tek görevi vardır. Dersimliler arasına nifak sokmak, aşiretsel yapıyı bozmak, aşiretleri bir birine düşürmek ve devletten yana tutum almalarını sağlamaktır. Bu amaca ulaşmak için Kürtçe ve Kürt usullerine vakıf olmak yetmiyordu. Örneğin; Diyarbekir valisi Ali Cemal (Bardakçı) Dersimleri ikna etmek için çeşitli dönemlerde yaptığı toplantılarından birini, Munzur gözelerinde yapar. Birçok aşiret lideri bu çağrıyı dikkate alıyor ve toplantıya katılıyor. Vali Ali Cemal Dersimlileri ikna etmek için her türlü manevrayı yapıyor, fakat yine de Dersimlileri ikna edemeyince, Munzur’dan bir tas su alıp içiyor ve “Munzur üzerine yemin ederim ki M. Kemal Alevidir, Dersim için kötülük değil, iyilik istiyor” diyor. Dersimliler kendi aralarında yaşanan husumetleri ortadan kaldırmak için başvurdukları bir inançtır Munzur’dan bir tas su içmek. Munzur üzerine yemin edildi mi sonuna kadar verilen söze bağlı kalınır. Vali Ali Cemal yine de Dersim üzerinde etkili olamıyor.  Devletin en çok geliştirdiği yöntem aşiret ileri gelenlerine rüşvet vererek satın almak olmuştur.

    Türk devleti Dersimlilerin birliğini parçalamak üzere geliştirdiği çabaların önemli oranda etkili olduğu söylenebilir. Direnişe bütünlüklü katılmamalarında devletin etkisi küçümsenemez. Örneğin; Seyit Rıza’ın damadı olan Abbasan aşireti ağalarından İbrahim’i, bin lira karşılığında Hozat kaymakamı Kazım, Meço oğlu Hüseyin’e öldürtüyor. (1928) Bu tür yöntemlerle aşiretlerin Türk devletine karşı ortak hareket etmelerinin önüne geçmek istenmiştir. Bu tür suikastlar çok yapılmıştır.

    Dersimliler sadece kendi dar çevresiyle sınırlı kalmamışlardı. Dersim bir eyalettir, sınırları şimdi bildiğimiz Dersim il merkezi ile sınırlı değildi. Dersimlilerin sıkı bir şekilde olmasa da Dersim eyaletinin diğer bölgeleriyle de ilişkileri vardı. Hatta Kürdistan’ın diğer eyaletleri ile zaman zaman dayanışma içerisinde olmuşlardır.

    Dersim ve Koçgiri

    Kürdistan tarihi içerisinde Koçgiri halk hareket önemli bir özelliğe sahiptir. Koçgiri serhildanı aşiretsel yapıya dayansa da onun ayrı bir özelliği vardır. Nedir ayrı olan özelliği?

    1-O günkü ortamda (Sevr Konferans kararlarını da arkasına alarak) uluslararası koşulları değerlendirmek isterler. Koşullar buna elverişlidir.

    2-Ermenilerle ciddi bir ilişki içerisine girerler. Bu ilişkide, Ermeni Soykırımı döneminde Dersimlilerin Ermenilere yaptığı yardımların etkisi vardır.

    3-Sovyetler Birliği ile diyalog geliştirmek isterler.

    4-Zayıfta olsa Kürdistan’ın diğer bölgeleriyle ilişki kurmak isterler. Bunun için Dersim’de geniş bir toplantı yaparlar.

    5-Koçgiri Halk Hereketi, Dersimle birlikte planlanmıştır. Bir anlamda, Koçgiri halk hareketinin arkasında Dersim vardır denilebilir.

    Koçgiri halk hareketinin iki önemli ismini anmak gerekir. Biri siyasi önderlik yapan Alişer, diğeri de Koçgiri yöresinde halk arasında etkinliği olan Alişan Bey’dir. Alişer Efendinin amacı Koçgiri ve Dersim aşiretlerinin birliğini sağlayarak önce, Sivas’ı Türk ordusundan arındırmak ve ardından bağımsız Kürdistan ilan etmektir.

    Bir taraftan bir halk hareketi gelişir ve mücadele yükseltilir/savaş geliştirilirken, diğer taraftan da Türk devleti ile pazarlıklar sürmekteydi. Taleplerini içeren dilekçeler Türk devletine gönderilmektedir. İşte o telgraflardan iki tanesi:

    *Ankara Büyük Millet Riyasetine

    Nefsi Zara hariç olmak üzere ekseriyet azimesi Kürtlerle meskûn olan Koçgiri kazasıyla Divriği, Refahiye, Kuruçay ve Kemah kazalarının mümtaz bir vilayet haline ifrağ ve teşkiliyle yerli Kürtlerden bir valinin tayinini, memurin adliye ve mülkiyenin yine vazifeleri başında bulunmasını dileriz. 11 Mart 1337 (1921)  Koçgiri aşiret reisi: Muhammed ve Taki Sadattan: Alişer Dersim aşiretleri reislerinden: Mustafa, Seidhan, Muhamed, Munzur

    *Sivas valisi Elazığ vilayeti vasıtasıyla Dersim aşiret reislerine bir telgraf çekmiş ve mücadeleye devam edip etmeyecekleri hakkında bilgi vermelerini istemişti. Bu telgrafa cevap olarak yine aynı yolla gerek Sivas vilayetine ve gerekse Ankara hükümetine:

    “Türk hükümetinin, Kürtleri de Ermeniler gibi tehcir etmek emelinde olduğunu bildikleri için, milli istekleri uğrunda ve meşru müdafaa durumunda savaşa devam edeceklerini” bildirmişlerdi.

    Kürdistan Teali Cemiyeti bu durumu görüşmek üzere İstanbul’da genel bir toplantı yapar. Kürdistan Teali Cemiyeti Başkanı, Devlet Şurası Reisliği yapan Seyit Abdulkadir’dir. Kürdistan Teali Cemiyeti bünyesindeki gençler müstakil/bağımsız Kürdistan’ın ilanına karar verilmesini ve Kürdistan’da bundan sonra tek bir yabancı kuvvet kalmamasını isterler.

    Seyit Abdulkadir, gençleri kandırmak için; “Türklerin bu zor durumunda Kürdistan ilan etmek onlara darbe indirmek anlamına gelecektir. Bu bize yakışmaz, Kürtlük şiarına uymaz. Şimdilik Türklere yardım etmemiz gerekir. Türklerin esasen bir Kürdistan kurma isteğimizi kabul etmiş olduklarını ve Osmanlı Padişahına bağlı muhtar bir Kürt idaresi razı olduklarını, eğer Türkler bu vaatlerinden vazgeçtikleri takdirde, Kürt milleti kendi kuvvetiyle hakkını almaya muktedirdir. Vilson prensipleri doğrultusunda Kürdistan’ın birçok vilayetini de içine alan, Kızılırmak boylarına kadar uzanan bir Ermenistan kurulmasına razı olmayacaklarını, Sevr anlaşması gereğince Kürdistan istiklalinin müdafaa edilmesi” gerektiğini ileri sürer. Seyit Abdulkadir bu söylemleriyle Kürt gençlerinin milli duygularını, gururunu okşamış ve etkili olmuştur.

    Seyit Abdülkadir’in bu söylemleri gerek Osmanlı hükümeti, gerekse M. Kemal ve arkadaşları tarafından, hem uluslararası arenada hem de iç politikada etkili kullanılır.

    O dönemde Erzurum ve Sivas yöresinde çalışmalar yapan M. Kemal Alişan Beyle Sivas’ta görüşür. M. Kemal de muhtariyet sözü verir ama, Seyit Abdülkadir’i İngiliz ajanı ilan eder.

    Dersim’de yapılan toplantıda alınan kararlar:

    1-Kürdistan muhtariyet idaresine muvafakat eden İstanbul Saltanat Hükümetinin bu baptaki kararını Mustafa Kemal hükümetinin de resmen kabul edip etmeyeceğinin açıklanması.

    2-Kürdistan muhtariyet idaresi hakkında Mustafa Kemal hükümetinin görüş noktası ne olduğu hususunda Dersimlilere acele cevap verilmesi.

    3-Elaziz, Malatya, Sivas ve Erzincan mıntıkaları hapishanelerinde mevcut bulunan Kürt mevkufların hemen serbest bırakılması.

    4-Kürt çoğunluğu bulunan mıntıkalardan Türk hükümeti idari memurlarının çekilmesi.

    5- Koçgiri mıntıkasına gönderildiği haber alınan askeri müfrezenin derhal geri alınması. (25 Kasım 1920)

    Dersim toplantısında alınan bu kararları acilen Ankara hükümetine bildirmek üzere mutasarrıfa veriliyor ve 24 saat içerisinde cevap verilmesini şart koşmuşlardı. Mutasarrıf hemen Elazığ’a gider ve acil bir telgraf ile talepleri Ankara’ya bildirir.

    Dersimliler, Ankara hükümetine aynı gün bir telgraf çekerler, Elazığ vilayeti aracılığıyla:

    Ankara Büyük Millet Riyasetine.

    Sevr muahedesi mucibince Diyarbekir, Elaziz, Van ve Bitlis vilayetlerinde müstakil bir Kürdistan teşekkül etmesi lazım geliyor, aksi takdirde bu hakkı silah kuvvetiyle almaya mecbur kalacağımızı beyan eyleriz.  25 Teşrisani 1336 (1920)            Garbi Dersim aşair rüesası

    Bu telgraflara Ankara hükümeti yazılı cevap vermiyor. Ancak zaman kazanmak için Elazığ vilayeti üzerinden hükümetin, Kürdistan isteklerini kabul ettiği bildirilmiştir.

    Piran, Xani, Palu (Şeyh Sait) İsyanı ve Dersim

    Kürdistan’da sadece Kürtler yaşamıyor, Ermeni, Asuri-Süryani, Arap, Türkler gibi daha çok ya da az nüfusa sahip halklar yaşamaktadır. Bu işin bir kısmı ama, burada işaret etmek istediğim Kürtlerin kendi arasındaki inançsal farklılıktır. Kürtlerin büyük kesimi Şafii (genel anlamda Sünni) mezhebine inanırlar. Dersimin merkez rolü üstlendiği önemli bir kesimi de Kızılbaş Aleviliğe inanmaktadır. Buraya kadar anlaşılmayan bir husus yoktur.

    Türk ve İran egemenlik/sömürgecilik sistemleri Kürtler arasındaki bu inançsal farklılıktan yararlanmışlar, Kürtleri bölmüşler ve uzun bir tarih kesitinde Kürdistan üzerinde etkili olmuşlardır. Tarihi sürecinin bu detayına girmeden, Şeyh Sait isyanı olarak bilinen aslında gerçek anlamda tanımlarsak Piran, Xani ve Palu İsyanı olan harekete karşı Alevi ve Sünni Kürtlerin ilişkisi nasıldı, birlikte hareket ettiler mi, etmediler mi? Kısa değinmelerle bu husus üzerinde durmamız gerekmektedir. Bu konuda ortalıkta hala yanlış bilgilere, çarpıtmalara, kasıtlı geliştirilen politikalara inananlar vardır.

    Öncelikle şunun altını çizmek gerekiyor. Tarihsel süreç içerisinde Şafii/Sünni Kürtlerle Alevi Kürt veya Türkler arasında bir çatışma, bir savaş yaşanmamıştır. Ama Yavuz Selim’den bu yana (sınırlı bir dayanışma dışında) düşmana karşı birlikte savaşmamışlar, ta ki Reber Apo önderliğinde PKK’nin geliştirdiği Ulusal Kurtuluş Savaşı’na kadar.

    Rivayete göre, Piran, Xani, Palu İsyanı döneminde Şeyh Sait destek almak için, Seyit Rıza ile görüşmek için Dersim’e gider. Güya Seyit Rıza, “siz, elimizden kesilen kurbanı yemiyorsunuz, biz size destek olmayız” cevabını vermiş. Seit Rıza’nın musayıbı (sağdıç) 1970’li yıllara kadar yaşıyordu, kendisine soruyorlar ‘böyle bir görüşme olup olmadığını’, musayıbı şu cevabı veriyor: “haşa haşa, ne Şeyh Sait Efendi Ağdat’a (Seyit Rıza’nın köyü)geldi ne de başka yerde böyle bir görüşme oldu.” Aslı olmayan bu özel savaş propagandasının kaynağı Türk devletidir. Devlet, bir kere daha Kürtlerin birlikte davranmasının önüne geçmiştir, hatta Bingöl ve Elazığ’lı bazı Alevi aşiretlerin (Hüseyin Doğan’ın da özel çabasıyla, İzzettin Doğan’ın babası) devlet güçleriyle birlikte Kürt kuvvetlerine saldırmışlardı.

    Aynı dönemde, Seyit Rıza ile birlikte hareket eden Dersim aşiretlerinin bir kesimi savaşan Kürt komutanlardan Şeyh Şerif’le anlaşarak, Elazığ’dan sonra Şeyh Şerif’in Malatya üzerine hücum etmesi ve Seyit Rıza önderliğindeki Dersim güçleri de Erzincan ve Koçgiri aşiretleriyle birlikte Sivas üzerine yürümeleri planlanmıştı. Türk devleti bu planı, Hüseyin Doğan’ın pirlik/mürşitlik unvanını kullanarak ve bazı aşiretleri de etkileyerek boşa çıkarmıştır.

    Böyle bir süreçte Türk devleti Dersimlileri öfkelendirmemeye özel çaba göstermiş, Piran, Xani ve Palu’da başlayan, Elazığ’dan Diyarbekir ve Bitlis’e kadar etkili olan isyana Dersimin dâhil olmasını engellemiştir. Büyük kahramanlıklar gösterilmesine rağmen Şeyh Sait’in bacanağı Binbaşı Kasım gibi birçok ihanetçi yüzünden Pİran, Xani, Palu’da başlayan ve neredeyse bütün kuzey Kürdistan’ı etkileyen isyan ateşi sönmüş, yenilgi ile sonuçlanmıştır.

    Seyit Rıza ve Dersimliler Şeyh Sait ve arkadaşlarının idamını durdurmak için Ankara hükümetine büyük baskılar yapmış, bunun etkin çabası içerisinde olmuşlardı, ama idamları engelleyememişlerdi.

    Türk devleti bu dönemde Diyarbekir valisi Ali Cemal’ı görevlendirerek Dersim üzerinde etkili olmaya ve kazanma çalışmalarını hızlandırmıştır. Ali Cemal, Dersim’e gider, bazı seyit ve aşiret temsilcilerini toplar, Seyit Rıza’nın katılması için özel çaba sarf eder, buna rağmen Seyit Rıza toplantıya iştirak etmez. Vali Ali Cemal, Nuri Dersimi üzerinden Seyit Rıza’ya; “Elazığ ve Erzincan’da el konulan Ermeni arazilerini Dersimlilere verileceğini, okullar açılacağını bu okullarda Alevi inanç ve ananelerine uygun eğitim yapılacağını, Koçgiriler için af çıkarılacağını bildirir. Kendisinin de bir Alevi olduğunu” söyler.

    Seyit Rıza daha sonra Türk paşası İzzet ile Hozat’ta görüşür, yine vali Ali Cemal’in ısrarlı çabaları sonucu. İzzet paşa, Seyit Rıza’nın da aralarında bulunduğu Dersim aşiret liderlerine, Elazığ’da veya başka vilayetlerde arazi vermeyi, çiftlik kurmayı önerir, maksat onları Dersim’den çıkarmaktır. Bu öneri karşısında Seyit Rıza’nın hiçbir şart altında Dersim’den çıkmayacağını, Nuri Dersimi’nin teklif edilen, Elazığ’ın Holvenk köyündeki yere yerleşeceğini kabul ederler.

    Seyit Rıza ve arkadaşları bir taraftan devletin kendileri ile bu kadar ilgilenmelerinin neye delalet olacağı üzerinde kafa yormaya çalışmışlardı, diğer taraftan da Şeyh Sait ve arkadaşlarının idamından sonra garba sürgün edilen ve zindanlara atılan Kürtlerin serbest bırakılması için yoğun bir çalışma yürütürler. Bu konuda devlet temsilcileriyle ciddi görüşmeler ve pazarlık içerisine girerler.

    Bu çalışmaları sonucu Nuri Dersimi’nin de içinde bulunduğu aşiret temsilcilerinden oluşan bir heyet, vali Ali Cemal refakatinde Ankara’ya M. Kemal’le görüşmeye gider. Ali Cemal’in bütün çabası heyete Seyit Rıza’yı da dâhil etmektir. Nuri Dersimi’nin verdiği bilgiye göre devlete duyulan güvensizlik nedeniyle Seyit Rıza heyette yer almaz.

    Heyette yer alan isimler:

    Nuri Dersimi, Karabal reisi Kango oğlu Mehmet Ali, Koç Mustafa, Abbasan reisi Meço,oğlu Hüseyin ve kardeşi Beko, Ferhadan reisi Cemşid, Daip oğlu Veli, Pilvenk reisi Süleyman ve Hıdır, Kırgan reisi Ağa, Bahtiyar reisi Yusuf, Seyit Rıza’nın kardeşinin oğlu Rehber, Arslan, Maksudan reisi Keko, Yusufan reisi Kamber, Alan reisi Ali, Hıran reisi Mustafa, Şadan reisi Veli Hakii,Kiğı adına Mehmet, Süleyman, Elaziz Belediye reisi mütekait Miralay Halil, Hususi idare reisi Sabri, Encümen üyelerinden İbiş Zeki ve vali Ali Cemal.

    Heyeti, Ankara’da, Büyük Millet Meclisi dairesinde, M. Kemal’i temsilen Meclis Başkanı Kazım paşa kabul eder. Kazım paşa, “ziyaretlerinden Gazinin ve kendisinin memnun olduğunu, Seyit Rıza ve diğer aşiret reislerinin gelmemelerinden üzüntü duyduklarını, Dersimin pek yakında şoselere, mekteplere ve ümran vasıtalarına malik olacağını, vali Cemal’in iktirahı mucebince Doğudan Batıya sürgün edilmiş olan bütün Kürtlerin memleketlerine döndürüleceklerini, bu hususta pek yakında meclise bir af kanunu tasarısı sunulacağını, Gazinin dahi bu hususu kesin olarak vadettiğini ve Dersimlilere Elazığ, Erzincan ve Malatya yayla ovalarında toprak dağıtılacağını, Dersimlilerden sükûneti muhafaza etmelerini beklediğini” söyler. Kazım paşa, M. Kemal’in nutkunu yazmakla meşgul olduğu için görüşmeye gelmediği bilgisini heyete verir.

    Heyet, İsmet paşayı da ziyaret eder, heyet üyeleri aynı nakaratı ondan da dinler.

    Dersimlilerin bu girişimi kısa sürede sonuç verir, Türk meclisi, heyete söylendiği gibi bir genel af çıkarılır, zindanlarda olanlar serbest bırakılır ve sürgün edilenler memleketlerine geri dönerler.

    dersim_katliami_01Şeyh Abdürrahim Dersim direnişi yolunda.

    Burada bir hususa daha değinmek gerekiyor. Sömürgeci Türk devleti ve onun yerli işbirlikçilerinin propaganda ettiği gibi, Sünni/Şafii Kürtlerle Kızılbaş Alevi Kürtler birbirlerine düşman değildir. Söylenenlerin tam tersine birlikte hareket etmeye çalışmışlar. Bunun bir örneğini de; Dersim direnişi sırasında görüyoruz:

    Şeyh Abdürrahim, Şeyh Sait’in kardeşidir. İsyandan sonra Türk devletin eline geçmemek için Güneybatı Kürdistan’a (Rojava) geçer. Dersim direnişi gelişince (1937) Dersim’e geçmek için yola çıkar. Bir ihbar sonucu yol arkadaşlarıyla birlikte Bismil’de Türk askerleri tarafından katledilir. Bu katliam o zamanın Türk basınında geniş yer bulur. Türk devleti bu katliamla bir kez daha Kürtlerin birlikte savaşmalarının önünü kesmiştir.

     

    Ağrı isyanı ve Dersim.

    1925-1926 yıllarından başlayarak Kürt milli davası çerçevesinde Ağrı’da çalışmalar yürütülüyordu, 1930’a gelindiğinde Kürdistan’ın diğer bölgelerini de heyecanlandıran bir boyut kazanmıştı. Ağrı İsyanını örgütleyenler hareket hakkında Seyit Rıza’yı bilgilendirmişlerdi. Ağrı’da isyan başlayınca Dersim aşiretleri de harekete geçeceklerdi. Nitekim, Ağrı isyana geçtiği sırada, Seyit Rıza önderliğinde Dersimli aşiretlerinin bir kısmından oluşan kuvvetler, 1930 yılının ilkbaharında isyana kalkışırlar, Erzurum ve Erzincan yöresinde bulunan Türk kuvvetlerine karşı şiddetli taarruza başladılar.  Seyit Rıza’nın başlattığı bu isyan günden güne genişliyor, Türkleri zorluyordu. Doğu Dersim’de gelişen bu hareketi bastırmak için Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’ın emri ile kara harekâtı başlatılır, Dersimliler bu kara harekâtını geri püskürtürler. Bu kez havadan, başta Danziğ, Askirek ve Harsi köyleri olmak üzere Pülümür’e bağlı birçok köy bombalanmasına rağmen istediği sonucu alamazlar. Bu, Kemalist hükümetin Dersim’e karşı geliştirdiği ikinci harekât olarak kayda geçer.

    Dersim direniş cephesini bölme çalışmaları hızlanıyor.

    Dersimlilere karşı gösterilen bu yaklaşıma rağmen başta Seyit Rıza olmak üzere çoğunluğu Türk devletine güvenmediler. Kürt milli davası için taleplerini dillendirmeyi ve devlete bildirmeyi sürdürdüler. Bu isteklerin başında da Kürtçe okullar açmak geliyordu. Vali Ali Cemal bu isteklerden son derece rahatsız oluyor, “Dersimlilerin ırkken dağlı Türk olduklarını ve esasen bütün Türkler ilk önce Alevi iken sonraları Sünni mezhebine girmiş olduklarını” ileri sürerek Kürtleri kandırmaya çalışır.

    Ali Cemal, uzun uğraşlar sonucunda artık Seyit Rıza’yı etkileyemeyeceği kanaatine varmış olacaktı ki, önce itibarsızlaştırmaya, hatta fırsat olursa bir komplo ile katletmeyi düşünüyordu. Nuri Dersimi’nin aktardığına göre, bu iş için Dersimli İbiş Zeki’yi görevlendirmiş. Bu soysuzun girişimleri sonucu vali Ali Cemal (Elazığ valisi olarak atanmış, daha önce Diyarbekir valisiydi) bazı Doğu ve Batı Dersimli aşiret reislerinin katılımı ile Hozat’ta bir toplantı (Nuri Dersimi buna Kongre diyor) yapar. Toplantı sonucunda, Dersim ve yöresinde Türk devletine karşı gelişen bütün serhıldanların sorumlusu yurtsever olan Koçan aşireti sorunlu ilan edilir ve imhasına karar verilir. Bu karar başta Seyit Rıza olmak üzere direnen bütün Dersimliler için kabul edilemezdi. Çünkü Seyit Rıza ve direnişçileri önemli bir dayanaktan yoksun bırakmak anlamına geliyordu. 1926 yılında yapılan Batı Dersim harekâtı bu karar gereğidir. 1930 yılında da Doğu Dersim’i imha etmek için harekât yapılmıştı.

    Newede Dersim Gazetesi, Çarşamba, 19 Kasım 2014

    İşte Dersim soykırımının belgesi Özel


    Başbakan’ın ağzından;
    Dersim’de zehirli gaz kullanıldı.

    Belgede açıklananlar 1937/1938’de Dersim’de yapılan soykırımın 2. Dünya Savaşı’nda Nazi faşizminin Yahudilere yaptığı soykırımdan aşağı kalır yanı olmadığı görülüyor.

    1942 yılında dönemin Başbakanı İbrahim Refik Saydam’ın 19.02.1942 tarihinde Fevzi Çakmak’a gönderdiği bir belgede Dersim Soykırımı’nı tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor. İşte o belgede yazılanlar:

    “Çok sayın komutanım Fevzi Çakmak, Tedip ve Tenkil harekâtının neticeleri ve sonuçları hakkında rapor hazırladığımızı bir üst yazı ile size iletmiş idim. Alpdoğan Paşa’ya kızmanıza gerek yok, bir hekim olarak, yakıcı ve boğucu gazların, düşman askerlerine bile uygulanmasına karşı olduğunu belirtmeliyim. Tunceli’de kullanılan bu gazların bir daha kullanılmaması için yasa teklifi hazırlamaktayız. Ön hazırlıklar raporda ifade edildiği üzere kendi halkına kullanılan bu gazların toplu sivil ölümlere yol açtığı görülmektedir. Bir hekim olarak da, bir insan olarak da bundan utanç duyduğumu belirtmeliyim. Bir daha tekerrür etmemesi için gerekli yasal çalışmaları başlattığımı belirtmek isterim.”

    dersim_katliami_02

    dersim_katliami_03

     

    Kemal’in intikam emri:

    dersim_katliami_04

     

    Dersim Katliamı’nda gönderilen belgelerden birinde de M. Kemal, Dersim’de yaşanan gelişmelerden dolayı Kalan Aşireti ve diğer aşiretleri sorumlu tutarak, “Bedelini çok ağır şekilde ödetileceğinden kimsenin kuşkusu olmasın” diyor. M. Kemal, Dersim üzerine asıl konuşmasını TBMM’de Dersim kanunu görüşülünce yapar. “Dersim bir çıbanbaşıdır, kesilip atılması gerekir” diyecektir.

    Türk basınından Dersim haberleri:

    dersim_katliami_05

    Fareler gibi zehirlediler.

    dersim_katliami_06

    Zehirli gaz kullanımına ilişkin harekâta öncülük edenlerden İhsan Sabri Çağlayangil de şunları yazmıştı: “Ordu zehirli gaz kullandı. Mağaraların kapısının içerisinden bunları fare gibi zehirledi. Ve yediden yetmişe o Dersim Kürtlerini kestiler. Kanlı bir harekât oldu. Dersim davası da bitti. Hükümet otoritesi de köye ve Dersim’e girdi.”

    İhsan Sabri Çağlayangil anlatımından

    Seyid Rıza’nın son sözleri…

    Oğlu ve 5 arkadaşı ile Xarpêt Buğday Meydanı’nda asılan Seyid Rıza’nın idamını harekata öncülük eden ve infazda yer alan İhsan Sabri Çağlayangil’in anılarından şöyle aktarılmıştı: Seyid Rıza, sehpaları görünce durumu anladı. “Asacaksınız” dedi ve bana döndü: “Sen Ankara’dan beni asmak için mi geldin?” Bakıştık. İlk kez idam edilecek bir insanla yüz yüze geliyordum. Bana güldü. Savcı, namaz kılıp kılmayacağını sordu. İstemedi… Seyid Rıza’ya son sözü soruldu. “Kırk liram ve saatim var. Oğluma verirsiniz” dedi… Seyid Rıza’yı meydana çıkardık. Hava soğuktu ve etrafta kimseler yoktu. Ama Seyid Rıza, meydan insan doluymuş gibi sessizliğe ve boşluğa hitap etti. “Evlâdı Kerbelayıh. (Kerbela soyundanız) Bi hatayıh (günahsızız). Ayıptır. Zulümdür. Cinayettir” dedi. Benim tüylerim diken diken oldu. Bu yaşlı adam rap rap yürüdü. Çingeneyi itti. İpi boynuna geçirdi. Sandalyeye ayağı ile tekme vurdu, infazını gerçekleştirdi…  Ayrıca Seyit Rıza’nın “beni oğlumdan önce asın” talebi de kabul edilmedi.

    Resik Hüseyin’in son sözleri; babasına döner, “Kürt milleti sağ olsun” der.

    İdam edilenlerin naaşları Elazığ sokaklarında teşhir edilir. Mezar yerleri hala belirsizdir.

    dersim_katliami_07

    Dersim gerçekleştirilen Soykırımda 60-70 bin kişi katledildi.

    Dersim Soykırımı süreci 1926’da başladı. 1934 İskân Kanunu ve 25 Aralık 1935’de çıkarılan “Tunceli Vilayetinin İdaresi Hakkında Kanun” ile Dersim adının Tunceli olarak değiştirilmesiyle devam etti. 1936’da Dersim’in en stratejik noktaları olarak gösterilen Amutka, Pulur, Karaoğlan, Sin, Haydaran, Danzik ve Burnak bölgelerine karakol yapımlarıyla başlayan işgal süreci, 11 Haziran 1938’de başlayan katliamlarla devam etti. 1938’de “yasaklı bölge” ilan edilen Kalan, Kutudere, Kırmızıdağ, Sin, Halvori, Aliboğazı, Laç bölgelerinde binlerce Dersimli, toplu şekilde katledildi. Katliam sonucunda resmi rakamlara göre 16 bin, resmi olmayan rakamlara göre ise 70 bin kişi yaşamını yitirdi. Yüzlerce köy boşaltıldı. Onbinlerce Dersimli ise zorla sürgün edildi, binlerce kız çocuğu ise asker ailelerine evlatlık verildi.

     

    “Özgürlük için gökyüzünü satın almanıza gerek yok, ruhunuzu satmayın yeter.”  Nelson Mandela

    İhanetin rolü:

    Dersim direnişinin kırılması ve tarihte ender rastlanan bir Soykırımın gerçekleşmesinde birçok eksiklik, yetersizlik vs sıralanabilir. Ancak ihanetin rolünü ayrı değerlendirmek gerekir. Dersim direnişinde ihanet eden çok olmuştur. Burada en çarpıcı olan ve bilinen isim üzerinde durmak, onun kişiliğinde ortaya çıkan çarpıklığı ve onursuzluğu bilince çıkarmak yeterli olacaktır.

    Dersim direnişinin en büyük haini Seyit Rıza’nın yeğeni Rayver’dir. (Rehber) Rayver, Türk devleti ile gizli işbirliğine girer ve Alişer’le daha yakın olmak ve güvenini kazanmak için kirve olur. Kızılbaş Alevilikte kirvelik çok büyük anlam taşır, kardeşten de önde gelir. Seyit Rıza, yeğeni olmasına rağmen Rayver’e güvenmediği için Alişer’in kirve olmasını doğru bulmaz.

    Rayver, Türk ordusunun hizmetine giren, direnişin kırılmasında önemli rol oynayan bir haindir. Düşman hesabına yaptığı her hizmet karşılığında para verilerek ödüllendirilmiştir. Direnişin siyasi liderliğini yapan en önemli kişisi Alişer ve Zarife Hatun’un da aralarında bulunduğu yüzlerce yurtseverin kellesini Türk ordusuna taşımış ve karşılığın kirli/kanlı liraları almış, ruhunu, kişiliğini, onurunu en ucuz, en aşağılık bir tarzda satmıştır.

    dersim_katliami_08

    Seyit Rıza ve yol arkadaşları idam edildikten sonra, Türk genelkurmayın emriyle Taştek mevkiinde oğlu ile birlikte kurşuna dizilir. Askerler Rayveri ve oğlunu öldürdükten sonra, Pehami köyündeki evini işgal ederek, milletin kanı pahasına Türk istihbaratından (hatta Abdullah Alpdoğan’dan) alıp biriktirdiği binlerce liraya el koyarlar, eşini çeşitli işkencelerden geçirdikten sonra Batıya sürgün ederler.

    Kürtlerin hainlerle başı hep dertte olmuştur, hatta Kürtler kadar haini bol olan başka bir halk yoktur denilir. Son Kürt başkaldırısı tarihine bakıldığında da büyük ihanetçilerin çıktığını görürüz. Ulusal harekete çok zarar vermesine rağmen, çağdaş bir önderlik ve örgütlülüğü sayesinde her seferde başarıyla atlatılmasını ve daha da güçlenerek çıkmasını bilmiştir.

    Kadın ve çocukların arasında olduğu onbinlerce Dersimli katledilmeye böyle götürüldü.

    dersim_katliami_09

    Vasiyetleri yerine getiriliyor.

    Bugün Seyit Rıza ve Kürdistan’ın diğer şehitlerinin idam sehpalarında haykırdıkları o son sözlerinin gerekleri, Kürdistan’ın dört parçasında adım adım gerçekleşmek üzere büyüyor, gelişiyor, zafere doğru ilerliyor.

    Kürdistan’ın her bölgesi eşsiz kahramanlıklar gösteren yiğitlerle doludur.  Biliyorsunuz, son isyan otuz seneyi geride bıraktı, bunun tarihi henüz yazılmadı. Son başkaldırıda gelişen kahramanlıkların sadece çok cüzi bir kısmını duyduk. Yiğit Kürt kızlarının, oğullarının gösterdikleri kahramanlıkların anlamını önümüzdeki dönemde daha iyi anlayacağız. Daha şimdiden Kürt kadınlarının geliştirdiği mücadele ve yeni yaşam tarzı dünyanın duyarlı insanları tarafından takdirle karşılanıyor, gıpta edilerek izleniyor.

    Kürdistan direniş tarihi, Kürtlük onuru ve özgürlüğü için savaşan, idam sehpasını direniş alanına çeviren, idam kararı verenleri adeta idam ettiren bu yiğitlerle doludur.

    dersim_katliami_10

    Tarihin bu kesitinde onlar için söylenmesi gereken en iyi söz:  Evlatlarınız başta Rojava’nın Kobanê Kantonu olmak üzere Kürdistan’ın bütün parçalarında, sizin eksik bıraktığınızı tamamlıyor. Onlar sizin gösterdiğiniz yolda özgür bir yaşam için savaşıyor. Kimsesiz ve çaresiz değiliz. Rahat uyuyun. Başkan Apo’nun önderliğinde PKK saflarında örgütlenen torunlarınız sizin öcünüzü alıyor.

    Asimilasyonist algı:

    Türk egemenlik/sömürgecilik sistemi, Kızılbaş Alevilik üzerine Kürdistan ve Anadolu’da ilk kapsamlı araştırmayı 1914-1915 tarihlerinde yaptırır. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin yönetimde olduğu ve Birinci Dünya Savaşı’nın yaşandığı bir dönemdir. İttihatçı yönetim, Kürdistan ve Anadolu’da ne kadar Kızılbaş Alevi, ne kadar Bektaşi Alevi olduğunu araştırmak üzere Arapça, Rusça, Almanca ve Fransızca bilen Baha Said Beyi görevlendirir.

    Baha Said Bey, yaptığı araştırma sonucunda hazırladığı raporda; Kızılbaş ve Bektaşi Aleviliğin Orta Asya’da Türk inancı olan Şamanizm ile İslamiyet’in karışımından oluşan Türk kökenli inançlar olduğunu belirtir. Baha Said Beyin çalışmaları bununla sınırlı kalmaz. Ayşe Hür’ün verdiği bilgiye göre Baha Said Bey, Anadolu halkını Milli Mücadeleye katılmaya ikna etmek için kurulan İrşad Heyeti’ne dâhil edilir. Ardından, Tayyare Cemiyeti Müfettişi olarak Samsun’a tayin edilir. Baha Said Bey, bu görevi sırasında özellikle Kürdistan’ın dağlık bölgelerinde yaşayan Kızılbaş Kürt aşiretlerinin soy, dil ve mezhep ile gelenek ve göreneklerinin incelemeyi esas alır. Baha Said Beyin yürüttüğü çalışmanın amacı; Kızılbaş Kürtlerin Kemalist “modernleşme” projesi çerçevesinde asimilasyonun kapısını aralamak, zemini yaratmaktır.

    Baha Said Beyin çalışmaları, 1926-1927 yıllarında Türk Yurdu Dergisi’nde şu başlıklar altında yayınlanmıştır: “Türkiye’de Alevi Zümreleri, Tekke Aleviliği, İçtimai Alevilik, Sofiyan Süreği-Kızılbaş Meydanı, Anadolu’da Gizli Mabetler: Nusayriler ve Esrar-ı Mezhebiyeleri, Bektaşiler.”

    Baha Said’den sonra aynı görev Hasan Reşit’e  (Tankut) verilir.  Hasan Reşit Dersim ve çevresinde yaptığı çalışmanın ilk raporunu 1928 yılında Birinci umumi Müfettişi İbrahim Tali’ye (Öngören) sunar. Hasan Reşit Tankut uzun yıllar bu görevde çalışır. Bu araştırmalara ilişkin 1930, 1938, 1949 ve 1961’de M. Kemal’e ve CHP’ye gizli raporlar sunar.

    Hasan Reşit Tankut’un hazırladığı raporlarda geliştirdiği bazı öneriler günümüzde yürütülen asimilasyon politikasının temelini oluşturur.

    Tankut raporların birinde; Kürt coğrafyasının kuzeyinde Zaza Kızılbaşlar, Batısında Alevi Kızılbaş Kurmançlar ve doğusunda Şafii Kurmançların yaşadığını belirtir. Bu belirlemeden sonra, bu Kürt grupları birbirinden ayırmak için aralarına Türkleri yerleştirmek gerektiğini, yani bir “Türklük barajı” oluşturulmasını önerir. Hükümetler değişse de Türk devletinin Aleviliği inkâr ve asimilasyonist politikası değişmez.

    Birkaç yıldır hükümet yeni bir Alevi algısı geliştirme çabası içerisine girmiştir. AKP hükümeti arka arkaya “Alevi Çalıştayları” yapmaktadır. CHP Alevi söylemini değiştirme telaşı içerisindedir. İktdarı ve muhalefetiyle tek bir hedefe odaklanmışlardır.  O da, Türk-İslam sentezi çerçevesi içerisinde Alevi asimilasyonunu gerçekleştirmektir. Erdoğan ve Davutoğlu’nun açıklamaları İttihatçı ve Kemalist Baha Said ve Hasan Reşit’in önerdiği politikaları esas aldıklarını göstermektedir. Davutoğlu Dersim’de yaptığı konuşmada, Kızılbaş Alevi Ocaklarının köken olarak Türklüğe ve Araplığa bağladı. Sosyolojik gerçekliğe o kadar aykırı beyanlarda bulundu ki, Qures Ocağı mensuplarını, Arabistan’daki Küreyiş kabilesinden geldiğini ve Dersim Aleviliğini İslam’ın merkezine yerleştirdi. Varsayalım ki Alevilik İslam’ın tasavvufi bir yorumudur, ama Dersimliler Arap değil Kürt’tür.  CHP genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da kâh Akşehirli, kah Türkmen, kah Dersimli Alevi Kemal olduğunu söyler. Aslında CHP ve AKP bezer görüşleri savunmaktadırlar. Biri (CHP) Kemalizm’in sekülarist (bu da artık şüpheli), diğeri (AKP), Kemalizm’in yeşil versiyonudur, ikisi birbirini tamamlayan Kemalizm’in farklı kanatlarıdır.

    20 Aralık 2014

  • Dersim’de anma: Kefensiz yatanların mezar yerini açıklayın

    Dersim’de anma: Kefensiz yatanların mezar yerini açıklayın

    PİRHA DERSİM- 15 Kasım 1938’de 6 yoldaşıyla birlikte Elazığ’da idam edilen Seyit Rıza bir çok kentte olduğu gibi ana ocağı Dersim’de de anıldı. Anmada yapılan konuşmada 38’in günümüzde de devam ettiğine vurgu yapıldı.

    75 yaşında 6 yoldaşıyla birlikte Elazığ Buğday meydanında asılan Seyit Rıza Dersim’de anıldı. Kendi adının verildiği alanda anılan Seyit Rıza için Dersim Emek ve Demokrasi Güçbirliği üyeleri bir araya geldi. Dersim Belediye eşbaşkanlarının da katıldığı açıklama da Güçbirliği adına konuşan Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eş Genel Başkanı Dursun Demirtaş konuşmasına yaşamını yitirenleri anarak başladı.

    “TEKÇİ YAPILAR BU TOPRAKLARI HER ZAMAN KANA BULADI”

    Demir yaptığı açıklamada 1921’de Koçgiri’de başlayan katliamların Palu, Ağrı, Zilan, Dersim, Maraş, Çorum, Sivas,Gazi, Roboski ve günümüzde de devam ettiğini söyledi. Demirtaş, bu katliamların egemen ideolojinin ürünü olduğunu söyledi. Demirtaş, “38’de Dersim’de CHP’nin katı ulusalcılığı ile günümüzde AKP’nin yeşil asimilasyoncu pratiği arasında fark yoktur. Tekçi yapılar bu toprakları her zaman kana bulamıştır” dedi.

    “RED VE İNKAR HALA DEVAM EDİYOR”

    Dersim’de 70 yıl önce Şark Islahat Planı ile uygulanan asimilasyon, red ve inkarın halen devam ettiğini belirten Demirtaş, Kürt Kızılbaş Alevilerin varlığı, özgürlüğü ve demokratik hakları kabul edilmediği sürece Dersim’in Seyid Rıza’ların ruhuyla haklı mücadelesini sürdüreceğini söyledi.

    “KEFENSİZ YATANLARIN MEZAR YERLERİNİ AÇIKLAYIN”

    Dersim katliamına götüren zihniyet ve anlayışın günümüzde hala hakim olduğunu da hatırlatan Demirtaş, buna karşı örgütlü bir şekilde mücadele edilmesi gerektiğini söyleyerek, “Hukukun evrensel normlarına saygılı, eşit, özgür ve demokratik bir ülkede yaşamak istiyoruz. Kefensiz yatanlarımızın mezar yerlerini açıklayın, dilimize inancımıza saygı gösterin, her taşını kutsal bildiğimiz coğrafyamızdan ellerinizi çekin. Dersim’in kayıplarını ve arşivlerini açıklayarak bu topraklarda bir daha katliam ve soykırım yaşanmaması için adım atın” taleplerinde bulunuldu.

    Yapılan açıklamanın ardından dağıtılan lokmalarla anma son buldu.

  • Tahtacılarda Yas-I Matem Orucu geleneği

    Tahtacılarda Yas-I Matem Orucu geleneği

    kerbelaMehmet ŞAHİN

    İçinde bulunduğumuz muharrem ayı nedeniyle alevi inancına sahip canlarımızın tuttukları yas-ı matem oruçlarının haktan kabul ve makbul olmasını niyaz ederim.

    İslam aleminin Hicri takvime göre Yılbaşı olarak kabul ettiği Muharrem ayının ilk gününü bu yılda 4 Kasım 2013 Pazartesi günü idrak ettik. Kerbela katliamı öncesinde bereket ve hayır ayı olarak kabul edilen muharrem ayı, alevi bektaşilerce kerbela olayından sonra yas-ı matem ayı olarak kabul edilmiştir. Muharrem ayının ilk gününden itibaren 10 gün oruç tutmak ve 10. Gün aşure pişirmek faziletli bir ibadet olarak kabul edilmiştir.Bu nedenle Muharrem ayına aşura ayı da denilmektedir.Değişik yörelerimizde suçsuz günahsız öldürülen 14 çocuk için 3 gün Masumu paklar,1 günde Fatma Ana için olmak üzere oruç tutulmaktadır.

    Bu genel tespitlerin dışında” yol bir sürek binbir “anlayışımız gereği olsa gerek, Tahtacılar, Bektaşiler,Abdallar ,Çepniler gibi alevi canlarımızın esasları aynı olmakla birlikte yöresel olarak ritüellerinde farklılıklar vardır.Bildiğimiz ve yaşadığımız uygulamaların farklı isimlendirme ve sıralamaya tabi tutulması inancın özüne etki yapmamaktadır.

    Tahtacılarda masumu pak orucu genelde tutulmaz.Tahtacılar İmam Hüseyin´in ve 72 yol arkadaşının 680 yılında acımasızca Kerbela´da şehit edilmesinin anısına bazı yörelerde 10 genellikle 12 gün boyunca Matem içinde yas ve oruç tutarlar. Zalime boyun eğmeyen,mazlumların yanında yer alan İmam Hüseyin`e bağlılıklarını dile getirirler ve onun çektiği acıları ve uğradığı haksızlığı, zulmü adeta hissetmek isterler. Ehl-i Beyt`e sonsuz sevgi duyarlar. Muharrem Ayını Matem ayı olarak kabul eder. Halk İmam Hüseyin ve diğer İmamların Yasını tutar ve onları anar. Tahtacılar 12 imam orucu olarak da adlandırdıkları bu ibadetlerine Miladi takvime göre Kurban Bayramından 20 veya 21 gün sonra başlar.

    Orucun nefsi terbiye için her zaman tutulabileceğini,yas-ı matemin oruçtan daha fazla kutsiyet ifade edeceğini düşünen tahtacılar oruç yerine yas-ı matem tabirini kullanırlar Muharrem ayının ilk 11 günü oruç tutup yas çekerler.Tahtacılarda “ Eline beline diline sahip olmak “günlük yaşamda da “Yası Matem”de de esastır.

    TAHTACILAR YAS-I MATEM DE GELENEKSEL OLARAK:

    -Su icilmez ,Kerbela şehitlerine saygı gereği su yerine şerbet hoşaf,komposto veya ayran tercih edilir.

    – Kız isteme,Düğün ,Nişan gibi eğlenceler yapılmaz.Nikah kıyılmaz.Müzik dinlenmez,saz çalınmaz,türkü söylenmez

    – Hic bir canlı kesilmez.canlılara zarar verilmez.Yaş kesen baş keser düşüncesiyle ağaç kesilmez.Tırnak ,saç kesilmez.

    -Her Perşembe akşamı yapılan Cuma akşamı erkanı yapılmaz.Adak,kurban kesilmez.

    – Et,balık,yumurta yenmez,buğday öğütülmez.Soğan kesilmez.İçki içilmez.

    – Kari koca ilişkilerinden uzak durulur.

    -Onbir gün boyunca saç,sakal traşı olunmaz.Aynaya bakılmaz ters çevrilir.

    -Sabun kullanılmaz,ancak vücut ve elbise temizliğine dikkat edilir.çamaşır yıkanmaz.

    -Küskünlük,kırgınlık olmaz,kin taşınmaz.Hoşgörülü davranılır.

    -Gösteriş ve israfa dayalı iftar sofrası kurulmaz.

    -Zorunlu olmadıkça sıradan işlerin dışında bağda-bahçede-ormanda çalışılmaz.
    -Geçerli mazereti olmadan ikrarlı kişinin orucunu bozması veya yukarıda yasaklanan şeyleri yapması düşkünlük sebebidir.

    Tahtacılarda oruç tutma ve yas çekme iç içedir.Oruç açma (iftar) ve erlik yeme,ertelek (sahura kalkma) bizim geleneğimizde vardır.Tahtacılar varsa cem evinde veya olanaklar ölçüsünde yakın komşular , akrabalar oruçlarını beraber açar,sahura birlikte kalkarlar,her can lokmasını beraber getirir ve birlikte paylaşırlar.Tahtacılar orucunu” Destur İmam,Destur Şah “ diyerek tuzla açarlar.İsteyenler tuttuğu orucu ölmüşlerine veya yaşayan bir büyüğüne verebilir. Akşam yemekten sonra Sofralarımızda Oniki İmamlar, Ehlibeyt ve Hz. Hüseyin muhabbetleri yapılır,nefesler söylenip göz yaşı dökülür.Cavidan,Kumru ,Sakiname,İmam Cafer Buyruğu ,Faziletname gibi kitaplar okunur.

    Tahtacılarda Güneşin batışını takiben Akşam karanlığı(yöş) çökmeden oruç açılır.Sabah olmadan seher vaktinde (gavur-müslüman ayırt edilene kadar) erlik yeme,ertelek (sahur) son bulur.Sahurda davul çalmak gibi gelenek yoktur.Şimdilerde neredeyse alevi köylerinin tamamına zorla cami yapıldığı için akşam ve sabah ezanı dikkate alınmaya başlanmıştır.

    Tahtacılarda Orucun onbirinci günü yas-ı matem sona erer.Orucun onuncu günü akşam canlar mürebbi-dede veya cem evinde bir araya gelerek oruçlarını açıp, yas-ı matemi kaldırma erkanını yaparlar.Ağaç ve kurban kesecek görevliler belirlenir. Bazı köylerde Şah Hatayi,Kul himmet,Pir Sultan’dan nefes ve dolu üçlemesi yapılmaktadır..Bir gün sonra aşure pişirileceğinden ve yarım günlük oruç aşure ile açılacağından köy meydanında bulunan taştan dibekte hiç kullanılmamış ağaç solgularla döğme (buğdayın kabuğunun soyulması) hazırlanır.Taş Dibeğe önce dede veya mürebbinin döğmelik buğdayı konur,mürebbi ile delilci ya allah,ya muhammet ya ali diyerek 3 defa dibeğe vururlar,sonra görev diğer canlara bırakılır.Sırayla herkesin döğmesi hazırlanır.
    Tahtacılarda yası matem ,oruç tutma ve aşure pişirilmesi hep birlikte kutsal bir ibadet olduğundan Oruçsuz, kurbansız, aşure yapılamaz Yas-ı Matemi tutan canlardan İmam Hüseyin aşkına istekli olanlar Cebrail Kurbanı (horoz) keserler.Ayrıca ilk defa orucun tamamını tutan gençler için büyükleri horoz kurban ederler.Horoz’un cebraili temsil ettiği,zamanı bildiği ve kötülüklere karşı insanları koruduğuna inanılır.Tahtacılar dışında Alevilerde bu inanışa pek rastlanmaz.Adağı olan veya maddi durumu uygun olanlar koç kurban edebilirler.Maddi durumu uygun olmayanlar ise bişi(katmer), helva , kabak tatlısı,çörek(kömbe) hazırlayıp lokma olarak getirirler.Kadınlar bir araya gelerek sabaha kadar buğday,mısır, nohut,fasulye,badem, ceviz,üzüm gibi en az 12 malzemenin karışımından meydana gelen aşureyi pişirirler,şeker şurubunu kaynatırlar.Buna tuzluklama denir. 12.gün için erliğe,erteleğe ( sahura) kalkılmaz

    Yas-ı matem sona ermiş,aşure kaynatılmış,. 12.gün sabah kuşluk vakti ( Saat 09-10 arası) cem evinde veya dede-mürebbinin evinde toplanılır. Kadınlar bir taraftan aşure kaynatmakla uğraşırken diğer taraftan sabah güneş doğman önce kesilen horoz kurbanının taşlık (midesi) ve ciğerini pişirip aşureleri ile birlikte cemevine gelirler.Kesilen kurbanın ciğeri,taşlık ve aşure ile oruç açılır.Aşure üstüne su içilmez.Bazı yörelerde aşure dedenin evinde pişirilmektedir. Canlar dağıldıktan sonra Saç –sakal traşı olunup Genel temizlik yapılır,çamaşırlar yıkanır.Artık yası matem ve oruç sona ermiş aşure bayramı başlamıştır.kurbanlar pişirilmiş,çörekler çekilmiş,helva hazırlanmıştır.

    Aşure evlere dağıtılmaz.Aşure çorbasının sırayla evlerde yenilmesi esastır.Fakir ve kimsesizler zaten evlere çağrılmaktadır.Bu nedenle kalabalık bazı yörelerde iki-üç gün boyunca aşure yemek için toplanılmaktadır.
    Aşure bayramı günü akşam canlar cem olur.Aşure erkanı olarak (süpürge,el suyu ve saka suyu dağıtma gibi) yerine getirildikten sonra canlar tarafından getirilen lokmalar ortaya sofraya konulur ve hayırlısı (duası) verilir.Lokmaların yenilmesinden sonra sakilerce -“İmam Hüseyini sevenlere selam olsun.İmam Hüseyini katledenlere lanet olsun. Aşk olsun içenlere,rahmet olsun göçenlere,deşti kerbelada susuz can verenlerin aşkına diyerek su dağıtılır.Tahtacılar Türkmendir ve Türkçeden başka dil bilmezler.Bu nedenle erkanlarında okudukları hayırlı ve gülbengler Türkçedir. Yası matem orucu süresince tahtacılar selamlaşırken “Yuh münkire” diye selam verene “Lanet yezide” diye karşılık verirler.Aşure çorbasının içilmesinden sonra aşure cem erkanı sona erdirilir. Kurban edilen horozlar parçalanmaz ve bütün olarak cem erkanına lokma olarak götürülür..Tahtacılarda Cem’e çocuklar, ikrarsızlar (bacağı çıplaklar) ve müsahibsizler(bacağı açıklar) giremeyeceği için gelen lokmaların bir kısmı bir evde toplanmış ve cem evinde ayrı bir yere sofra kurmuş olan gençlere ve çocuklara gönderilir.

    Tahtacıların zor bir arzusunun gerçekleşmesi için Aşır Goca’dan (Sünni gelenekte var olan Oruç Baba) ve evliyalardan dilekte bulunanların Uğundurma orucu tutması gibi bir geleneği vardır.Yas-ı matemin 10.gecesinde erliğe(erteleye) kalkan uğundurma orucuna niyetli canlar biraya gelerek , 11 akşam iftarda oruç açmaz, yaklaşık 36 saat boyunca uyumadan ve hiçbir yemeden içmeden 12.gün kuşluk vaktine kadar uğundurma orucu tutarak dileklerinin yerine geleceğine inanırlar.Yedi yıl yası matemde uğundurma tutanların hacca gittiği kabul edilir.Bu canlar diğer canlarla birlikte aşure ile oruçlarını açarken bu orucu AŞIR GOCA’ya gönderdim diye niyaz ederler.
    Bir çok yörede aleviler gibi tahtacılarında muharrem ayının 10.günü şehit düşen İmam Hüseyin için mersiyeler söyleyip ağıtlar yakarken 12.gün aşure bayramı yapmak bazı alevi canlarımıza aykırı gelen bir geleneği vardır.İmam Zeynel Abidinin Zulümden kurtulması ve ehlibeyt soyunun devam edeceğinin sevinci,ayrıca 12.İmam Muhammet Mehdi’nin sır olmadan önce girdiği mağaradan muharremin 12.gün çıkacağına “ bin üçyüzde çıkmam bindörtyüze kalmam” dediğine olan inanç nedeniyle tahtacılar Şükür Kurbanı Kesip 12.gün aşure pişirerek,güzel giyinerek AŞURE BAYRAMI yapmaktadırlar.

    Buraya kadar anlattığımız yası matem ve oruç tutma da asla zorlama yoktur.Kişinin sağlık sorunları ve mesleki sorumlulukları,çevresel etkenler göz önüne alınmaktadır. Kudreti yetmeyenler bu ibadeti yerine getiremediği için ayıplanmaz.Ancak yola ikrar vermiş olanların oruç tuttuğu bilinmektedir.Başta da belirttiğimiz gibi Gaziantep-İslahiyeden başlayıp Toros dağları boyunca Maraş,Adana, Mersin,Antalya, Muğla,İzmir, Aydın,Denizli ve Çanakkale’ye kadar uzanan coğrafyada yaşayan tahtacıların bağlı olduğu Hacı Emirli ve Yanınyatır Ocaklarının ve değişik tahtacı oymaklarının geleneklerinin farklılık arz edebileceği açıktır.İnancın kişisel iradeye,algılama gücüne bağlı bir olgu olması ve yazılı olmayıp tamamen sözlü kaynaklarla günümüze ulaşması nedeniyle farklı görüşler ortaya konabilir.Bu farklılıklar bizim inançsal zenginliğimizdir.Bunun yanında çeşitli kaygılarla ve bazende aymazlıklarımız sonucunda geleneklerimizi anlatmaktan, yazılı hale getirmekten kaçınıyoruz.Bu sebeple her geçen gün işin özü kaybolmakta,geleneklerimiz bozulmaktadır.

    Bunun yanında Anadolu coğrafyasında anlattığımız ve tüm eksikliklerine rağmen yaşamaya ve yaşatmaya çalıştığımız Alevilik kırsal kesimde yaşayan ve birbirlerini tanıyan,koruyup,kollayan toplumsal bir yaşam ve inanç biçiminin değerleridir.Genel olarak konar göçer yaşam sistemine sahip aleviler, zorunlu iskan sonucu yerleşik sisteme geçmiş , Feodalizmin tasfiyesi ve Kapitalizmin gelişmesi ile birlikte köyden kente gelerek varoşlarda yaşamak zorunda kalmışlardır. Aleviler kentte,zorunlu yaşam koşulların dayatması sonucu yol erkanından uzaklaşmış, aleviliğin olmazsa olmazlarından dede-talip ilişkisi kopmuş,görgü ve sorgu erkanı ,müsahiplik geleneğinin yok olmaya başladığı bir dönemi yaşamıştır.Taliplerinden ayrı kalan yol önderlerimiz günlük geçimleri için başka işler yapmak zorunda kaldıkları için meydanlar açılamamış,cemler kesintiye uğramıştır. Tahtacılarda bu dağılma sürecini geçte olsa yaşamış ve hızla gelenekler asimilasyona uğramıştır. Yüzlerce yıldır yok sayılan,ötekileştirilen aleviler tüm baskılara rağmen cumhuriyetle birlikte kulluktan vatandaşlığa geçmişse de son yıllarda yeterince örgütlenemediği için başta inançsal olmak üzere temel hak ve özgürlüklerini kaybetmeye başlamıştır.Bu süreçte kentlerdeki Alevileri birleştirmeyi hedefleyen dernek,vakıf gibi kurumların oluşturduğu cem evlerinde zorunlu olarak alevi yol erkanıda değişimlere uğrayarak aslından uzaklaşmaya ve başkalarına benzemeye başlamıştır.

    Aradan geçen 1400 yıllık süreye rağmen haksızlığa boyun eğmeyen ,zalime direnen ve mazlumların yanında yer alan İmam Hüseyin’in canı pahasına yoluna ihanet etmemesi hala Kerbela ateşi olarak yüreğimizi yakıyor ve içimiz burkuyorsa Yezite lanet etmeye devam edeceğiz.Bu dava bir mezhep davası değil insanlık davasıdır.

    Günümüzde Yezit ile bütünleşmiş olan ikiyüzlü, hilekar,hain, ahlaksız emperyalizmin uşağı olan işbirlikçilerin aramızda olduklarını unutmamak gerekir.Bu gün her yer kerbeladır.Ortadoğuyu kan gölüne çevirenler,aydınları,yurtseverleri haksızca ve zalimce zindanlara tıkanlara,Cumhuriyet değerlerimizi,Atatürk devrimlerimizi yok etmek ve vatanımızı parçalamak isteyenlere karşı İmam Hüseyin duruşuyla mücadele etmek, Hallac-i Mansur’un, Nesimi’nin, Hacı Bektasi Veli’nin, Pir Sultan Abdal’ın, Şeyh Bedretin’in evlatları olarak bizlerin boynumuzun borcudur.Bu uğurda mücadele edenlere ,yolda düşenlere selam olsun.

    İmam Hüseyin ve yoldaşlarının Kerbela’daki mücadelesi ve 12 İmamların ve diğer yol önderlerimizin, insani değerler için vermiş oldukları onurlu mücadele, bugün de bizlerin yolunu aydınlatmaya devam ediyor. Kendine insanım diyen her canın, bu onurlu mücadeleyi yaşatması gerekiyor. Bu değerlere sahip çıkmak ve bunları yaşatmak, bütün canların görevi olmalıdır.Yol için baş verip sır vermeyenlere aşk ola. Kerbela şehitlerinin ruhu ruhumuz, canı canımızdır.

    Kerbela şehitlerinin, erenlerin, evliyaların, enbiyaların yüzü suyu hürmetine, tuttuğumuz oruçlar yaptığımız ibadetler kabul ola.Yas-ı matem orucumuz cümle canlarımızın birliğine, dirliğine vesile olsun. Bozatlı Hızır cümlemizin kılavuzu ve yoldaşı ,Hak-Muhammed-Ali cümle canlarımızın yardımcısı olsun. Aşk-ı muhabbetlerimle…

    Mehmet Şahin ..Mersin 02.11.2013

    ————
    YARARLANDIĞIM KAYNAKLAR:

    1-Tahtacı Aşiretleri-Rıza Yetişen..Memleket Matbaacılık- 1986-İzmir
    2-Cemaat-ı Tahtacıyan..Murat Küçük..Horasan Yayınları.İstanbul.2009
    3- İnançları ve Gelenekleriyle Tahtacılar-Y.Hüseyin Biçen. Tekağaç yayınları- Nisan 2005-Ankara
    4-Anadoluda Aleviler ve Tahtacılar.Prof.Dr.Yusuf Ziya Yörükan.T.C.Kültür Bakanlığı Yayınları 1998-TTK Basımevi-ANKARA
    5-Tahtacılar..Ali Selçuk.Yeditepe Yayınları 2005-İstanbul
    6-Mersin Tahtacıları..Doç.Dr.Nilgün Çıplak-Ürün Yayınları Eylül 2005-Ankara

  • Aleviliğin kadim merkezi Çorum

    Aleviliğin kadim merkezi Çorum

    Mehmet KABADAYI
    “Bir Toplum Gerçeklerden Ne Kadar Uzaklaşırsa, Gerçeği Söyleyenlerden O Kadar Nefret Eder” George Orwell.

    Kızılırmak yayının ortası Anadolu’da uygarlığın ortaya çıktığı coğrafyadır Çorum… Yerleşim bölgeleri insanların toplandığı, sözlerin, davranışların dolayısıyla fikirlerin, inancın, kültürün yeniden üretildiği, akışkanlık kazandığı, tabiatla irtibat kurduğu, tabiata ikrar verdiği, varoluşun görünür kılındığı mekânlardır. Toplumsallık birlik, ortak hareket etme, geçmişi hatırlama, geleceğe yönelik planlamayı hayal etme, doğum, ölüm ve evlilik gibi toplumu ilgilendiren bütün foksiyonlar kutsal mekânlarda çeşitli ritüellerle devam ettirilir. Bu yönüyle de kutsal mekânlar Kızılbaş-Alevi-Bektaşi inancının yeniden varoluş mekânlarıdır.

    alevi-kadim-kenti-corum-mehmet-kabadayi-01

    Alaca-Çorum. Hattuşa Yazılıkaya’da 12 Tanrı Motifi İ.Ö 1250/1275 arası.  12’ler… 12 Tanrı, Kadın erkek eşit tanrılar… Kaynak: Kemal Soyer/www.yolunezeli.com

    Selçuklular ve Osmanlılar dönemi Kızılbaş Türkmen boyları kendi güvenlikleri ve beslenme, hayvancılık, tarım için uygun gördükleri kışlak ve yaylaklara yerleşerek yurt edinmişlerdir. Alaca’ya (Hüseyin Abâd (Hüseyin Ova’ya) ilk yerleşen köylerinden bazıları; Bozdoğan, Büyük Söğütözü, Eskiyapar, Kızıllı, Kargın, Kara Mahmut, Alamas, Camili ve Geven. Kafkas- Rus Savaş’ında sonra, 1864’te Osmanlı topraklarına sürgün edilen Çerkesler, Osmanlı’nın taraflı iskân politikalarıyla, ülkenin diğer bölgelerine olduğu gibi bu bölgeye de yerleştirilmişlerdir. Çorum ili sınırları içerisinde 30’a yakın Çerkez (Abhaza) köy vardır. Tarihi kaynaklarda Hüseyin Abâd (Hüseyin Ova) “Ankara ilinin Yozgat (Bozok) Sancağı’na bağlı küçük bir kasaba” olarak yer alıyor. XIV. Yüz yıla ait bir belgede, Hüseyin Ova’da aynı adı taşıyan bir KIızılbaş-Alevi köyden söz edilmektedir. Önceleri bucak olan Hüseyin Abâd (Hüseyin Ova) 1919’da ilçe yapılmıştır. 1932’de Hüseyin Abâd (Hüseyin Ova) adı değiştirilerek, Alaca yapılmıştır.

    Çorum’da Kızılbaş-Alevi yerleşkelerinin 16’cı yüz yılda var olduğunu kanıtlayan iki BELGE: Bozok’ta Cuma Namazı Kılmak ve Hutbe Dinlemek İstemeyenlerin Cezalandırılmalarına İlişkin Buyruk:  “Hüseyin Abad ilçesinde (Hüseyin Abad diye geçen ilçe, Çorum’un Alaca İlçesidir.)  üç dört yerde cami var iken onurlu hutbeleri ve dört halifenin yararlı adlarını duymak istemeyen, bu nedenle de Cuma namazı kılmak istemeyen Bozdoğan bölgesinin sipahisi olan Hüseyin Kayabüken bölgesinden Yolkulu, Yerkulu ve Yakup, Minşar bölgesinden Hızır Şah yanlısı oldukları, bunlardan kimilerinin eşkıyalık ettikleri ve yargılamadan kaçtıklarını duydum. Şimdi, buyurdum ki: Bunların durumlarını gizlice araştırıp bilgi edinesin. İmamlarının, hatiplerinin ve topluluklarının durumları nedir bilesin. İmam ve hatipleri karıştırıcı mıdır, şeytani midir? Anlayasın. Cuma namazı kılmayan bu adamlar nasıl şeylerdir bilesin. Asıl hutbecileri dinlemeyen bu adamlar nerelerde otururlarsa öğrenesin. Bütün bunları yazıp bana gönderesin ve sonra durum üzerinde buyruklarımı bekleyesin. Bu adamların yukarıdaki durumlar aleyhine işleri varsa bekletmeden yakalayıp içeri atasın.” (6 Recep 976  (1568, II. Selim Dönemi)” (Kaynak: M. Kabadayı, Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemi Kitle Katliamları, s. 34.)

    “Çorum Dul Köyü’den Beğ Adlı Kızılbaş’ın Cezalandırılmasına Dair HÜKÜM: KİMDEN: Padişah’tan, KİME: Çorum Beği’ne ve Osmancık ve Çorum Kadıları’na HÜKÜM. KONU: Çorum İlçesinin Dul köyünde Beğ adında bir kişi çevresinde birçok kişileri toplayarak kadın erkek birlikte içki içtikleri, bu kişinin yakalanıp hakkında soruşturma yapılması.  BELGENİN MEÂLİ: Hacı Paşa Hazretlerinin hizmetinde olan Fazlullah Çorum Beği’ne ve Çorum ve Osmancık Kadıları’na HÜKÜM Kİ, Sen ki Sancak Beğisin mektup göderüp Çorum kazasına tabi “Dul nâm karyede Beğ nâm kimesne üzerine karye-i mezbhurdan (yukarıda adı geçen) nice kimesneler CEM’ olup KIZILBAŞ tavrı üzere kendü avreti ve oğlanları ile sürb-i hamr (içki içme) muâşeret (birlikte) idüp ve nice yerden dahi mezbûre (yukarıda adı geçene) nezir ve cerrare ve kurban cem’ olup bu minval üzere envâ’-ı fiil-i şeni’ (çeşit kötü işler yapıldığı) eyledükde karye-i mezbûre (adı geçen) ahalisinden emir ve Mehmet keyfiyet-i ahvâli a’yan-ı vilâyetden ve bî-garaz (tarafsız) müselmanlardan suhal olındıkda vech-i meşrûh üzere (anlatıldığı gibi) aldığın haber virdiklerin bildirdüğin ecilden BUYURDIM Kİ, vardıkda te’hîr (geçiktirmeden) itmeyüp mezkûrı ele getirüp dahi meclis-i şer’de (mahkemede) ahvâli a’yan-ı vilâyetten ve bhi-garez kimesnelerden hakk üzere teftiş idüp göresin hakkında ne vechile şahadet iderler ise sicil idüp shuret-i sicil ile arz eyliyesin eğer vech-i meşrûh üzere mülhidler (sapık) olduği şer’le sâbit olur ise habs eyliyesin sonra emrim nevechile sâdır olur ise mûcibi ile ( gereği gibi) amel eyliyesin. (Kaynak: M. Kabadayı, Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemi Kitle Katliamları, s. 38.) Bu iki BELGE: BOA Mühimme Defteri, Cilt: 31, s. 234/517. 22 Cemaziyelahîr sene 985 (Ağustos 1577), Padişah 3. Murat Dönemi.   (Kaynak: M. Kabadayı, Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemi Kitle Katliamları, s. 38.)  Bu iki belgeden de  (Buyruk ve Hüküm) anlaşılacağı üzere Kızılbaş-Alevi toplumu, 16’ıncı yüzyılda Çorum merkez köylerinde ve Hüseyin Abad’ta var ve yerleşik olarak yaşıyor

    Çorum İlinde 238–240 köy Kızılbaş-Alevi yerleşkesidir, bu köylerden bazıları karışıktır. Bazı karışık köylerde ise alevi sayısı yok denecek kadar azdır, hatta hiç yoktur. Genelde de Alevi köylerinin çoğu göçten dolayı ya tamamen ya da kısmen boşalmıştır. Günümüzde Kızılbaş-Alevi nüfusun büyük bir çoğunluğu Ankara’da ve Çorum Merkez’de yaşamaktadır.    Çorum Merkez Kızılbaş-Alevi Köyleri: Düdüklü, Eymir, Harmancık, Sarmaşa, Hızırdede, Büğet, Güvenli, Karasar, Palabıyık, Atçalı, Pancarlık, Kavacık, Eskiekin-(karışık), Kazıklıkaya, Turgut, Tolamehmet, Şekerbey-(karışık), Yoğunpelit, Sazak, Çobandüven, Ahmetoğlan, Üçköy, Örencik, Karagöz, Hımıroğlu, Gökçepınar, Kadıderesi, Mollahasan, Şanlıosman, Kuşsaray, Mustafaçelebi, Gökköy, Kozluca, Sevindikalan, Mühürler, Teslim, Karacaköy, Kılıçören, Büyükdivan, Budakören, Yenice, Kadıkırı-(karışık), Tahran, Çayhatap, Sapaköy, Narlık, Karadona, Çağşak, Evciortakışla, Evciyenikışla, Evcikuzkışla, Yenihayat, Sarinbey, Seyfe, Mislerovacığı, Bürüoğlu, Hamdiköy, Serban, Sırıklı, Morsümbül, Bektaşoğlu, Seydimçakallı, Arpalık, Altınbaş, Kertme, Karakeçili, Şahinkaya, Ülkenpınarı, Dereköy, Eskiören, Kızılkır, İnalözü (karışık), Hacıbey, Dut, Çaltıcak, Aslanköy, Eşençay, Eskiköy, Çalyayla, Kızılpınar, Acıpınar, Dutçakallı, Erdek, Çukurören, Çanakçı, Deller, Ömerbey, Laloğlu, Karabayır. İğdeli (karısık),  Bogazönü,  Kirazlipinar, Sazdegirmeni

    Alaca’nın (Hüseyin Abad) Kızılbaş-Alevi köyleri: Çırçır, Harhar, Karkın, Kalınkaya, Çevreli, Karamahmut, Alacahöyük, İmat, Keşlik, Çelebibağ, Eskiyapar, Gıcıklı, Külah, Çomar, Perçem, Velet, Değirmendere, Haydar, Büyük Söğütözü, Onbaşılar, Akçaköy, Kayabüğet, Kuyumcusaray, Yenice, Karetepe, Koçhisar, Balçıkhisar, İsaağacı, Akören, Yeniköy, Kürkçü, Soğucak, Bozdoğan, Büyük Keşlik, Kılavuz, Akpınar, Dutluca, Dereyazıcı, Büyük Camili, Küçük Camili, Geven, Kuzkışla, Değirmenözü, Akçasoku, Küre, Koyunoğlu, Mazıbaşı, Çikhasan.

    Mecitözü’nün Kızılbaş-Alevi köyleri: Köseeyüp, Boğazkaya, Kalecik, Dağsaray, Kayaı, Alancık, Totali, Kavaklı, Koyunağlı, Karacuma, Yeşilova, Boyacı, Geygoca, Hisarkavak, Kozören, Körücek, Karacaören, Sorkoğlan, Akpınar, Konak,  Emirbagı (karışık)   Sungurlu’nun Kızılbaş-Alevi köyleri: Karakaya, Beyyurdu, Şekerhacı, Gökçam, Kamışlı, Körkü, Çiçeklikeller, Sarıkaya-(Karışık), Alembeyli-(karışık), Kemallı-(karışık), Akpınar, İnegazili-(karışık), Oğlaközü, Cevheri, Çayan, Mağmatlı, Akçalı, Topuz, Besevler, Bağdatlı, Çavuş, Beylice, Çukurlu, Çayyaka-(karışık), Aydogan, Ciftlikköy, Dertli, Oyaca. Ortaköy’ün Kızılbaş-Alevi köyleri: Aşar, Büyükkışka, Senemoğlu, Cevizli, Kavakalan, İncesu-(karışık), Kuyucak, Kızılhamza, Fındıklı, Yaylacık,  Salbas, Yukari Kuyucak, Esenkent (Dirgenli) Osmancık’ın Kızılbaş-Alevi köyleri: Çampınar, Kumbaba, Baltacı Mehmet Paşa, Yağsiyen, Karağaç, Fındıcak,  Çampınar (Seciğen)  Dutludere (Yahu), Sütlüce, Umaç, İskilip’in Kızılbaş-Alevi köyleri: Kılıçdere, İbik-(karışık), Veletler-(karışık), Hasandeğen, Karlık, Cıngıllıoğlu, Soğucak. Boğazkale’nin Kızılbaş-Alevi köyleri: Sarıçiçek, Yazı, Yanıca. Uğurludağ’ın Kızılbaş-Alevi köyleri: Büyükerikli, Küçükerikli, Gökçeağaç-(karışık). Laçin’in Kızılbaş-Alevi köyleri: Gökgözler, Kuyumcu(bir mahallesi), Gözübüyük. Dodurga’nın Kızılbaş-Alevi köyleri: Obruk, Mehmet Dede Tekkesi.  Kargı’nın Kızılbaş-Alevi köyleri: Karapürçek. Bayat’ın Kızılbaş-Alevi köyleri: Eskialibey. 

    alevi-kadim-kenti-corum-mehmet-kabadayi-02

    Birinci resim; Çorum-Alaca-Büyük Keşlik (Nesimi Keşlik) Köyünde Şıx (Şıh) Çoban Ocağı Piri Nesimi Dedenin Türbesi ve Yanında Bulunan Tarihi Mezarlık.  Şıx (Şıh) Çoban Ocağının Merkezi Dersim’in Mazgirt İlçesindedir. İkinci Resim; 1996’da yapılan Nesimi Dede Cem Evine ait, Bu tarihe kadar köyümüzde yapılan Cemler, İbrahim Dede’ye ait Büyük Evde yapılırdı.

    Aleviliğin kökleri bu kutsal mekânlardadır. Belki de tarihteki ilk kutsal mekânlar mağaralarla birlikte mezarlıklardır. Mezarlıklar insanların toplumsal kimlikleridir. Bir mezar taşına sahip olmak geçmişi hatırlamaktır, geçmişi örüp, geleceğe yol almaktır. Alevilerde her ferdin, her kabilenin, her köyün kendi yeminleri, yemin ettikleri kutsal mekânları ve kutsal şahısları vardır. Çorum çevresinde genellikle yeminler, Şıx (Şıh) Çoban Ocağı üzerine ve Ocağın Piri Nesimi Dede üzerine yapılır.

    Çorum İli Sınırları İçerisinde Bulunan Bazı Kürt-Kızılbaş-Alevi (yerleşkeleri) Köyleri:  Alaca (Hüseyin Abad) İlçesine bağlı, Kavili-Gavili-Kâvli aşiretine mensup Büyük Keşlik  (Nesimi Keşlik) Köyü, Şıx (Şıh) Çoban Ocağı’nın bir kolu bu köydedir. Şıx (Şıh) Çoban Ocağı Kâvli aşiretinin bağlı olduğu Ocak’tır. Ocağın ana merkezi Dersim’in Mazgirt ilçesindedir. Şıx (Şıh) Çoban Ocağı Talibi ve Kâvli aşiretine bağlı köyler. Düdüklük Köyü Alaca ilçesinden Çorum Merkeze aktarıldı.  Bekâroğlu (köyü) Düdüklü Köyüne (muhtarlığına bağlı bir   mahalledir. Soyucak Köyü, Kadıderesi Köyü, Mollahasan Köyü, Fındıklı Köyü, Mustafaçelebi Köyü,  Kirazlıpınar  (Haydutoğlu) Yaylacık (Göpsen) Köyü, Şanlıosman (Kanlıosman) Köyü,  18.5.1956 tarihli kararnameyle Şanlıosman adı verildi. Değirmenönü (Dibareş) Köyü, Koyunoğlu Köyü, Mazıbaşı Köyü, Kozulca Köyü, Çikhasan Köyü, Kuzkışla Köyü, Ağcasoku Köyü Bu Köy’ün bir kısmı Alaca’ya bir kısmı da Geven Köyüne nakledilmiştir. Bunların dışında Alaca İlçesine bağlı Haydar Köyü,  Çorum merkeze bağlı  Palabıyık Köyü, Ortaköy’e bağlı  Kavakalan Köyü ve  Sungurlu’ya bağlı Yeşilova (Büyükkızıl) Köyü de  Kızılbaş-Alevi Kürt yerleşimidir. Bu köyler Şıx (Şıh) Çoban Ocağı Talibi değildir. Ayrıca Çorum’da, Çorum merkeze bağlı Sarılık Köyü örneğinde olduğu gibi, Sünni-Kürt köyleri de vardır. Şıx (Şıh) Çoban Ocağı Talibi Türk- Türkmen köyler. Kılavuz Köyü, Akpınar Köyü, Tutluca Köyü, Çırçır Köyü, Camilli Köyü, Kızılhamza Köyü, Dereyazıcı Köyü ve Gökköy.

    alevi-kadim-kenti-corum-mehmet-kabadayi-03

    Çorum’un Alaca İlçesine bağlı Büyük Keşlik (Nesimi Keşlik) Köyü Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği tarafından 22 Şubat 2014 tarihinde Nesimi Dede Cem Evinde gerçekleştirilen Hıxır Cemi ritüelleri. Cemi Hacı Bektaş Hüdadat Çelebi’ye bağlı, aynı zamanda Çorum Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı’ Şube Başkanı Nurettin Aksoy Dede, Ağuçan Dedelerinden Niyazi Bozdoğan Dede ve Şıx (Şıh) Çoban Dedelerinde aynı zamanda Büyük Keşlik (Nesimi Keşlik) Köyü Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği Başkanı Garip Aygün Yürütüyor. Cem Evi Hakk Yol’a inananların yani Kızılbaşların-Alevilerin-Bektaşilerin inanç merkezidir. İnanç merkezlerinde birey-toplum ve evren arasında kurulan sisteme inanç ritüeli diyoruz. Ritüeller mesajları, hafızayı ve kabulleri kapsamaktadır. Toplumsal değerler inançsal ritüellerle Cem Evlerinde ve kutsal mekânlarda (ziyaretlerde) her daim canlı tutulur. Cemde her can kendini tanımlar, konumlar, ikrar verir, hesap sorar, hesap verir ve küskünler barışır. Bu çaba aynı zamanda doğayı, evreni anlama ve ona yoldaş olma çabasıdır.

    alevi-kadim-kenti-corum-mehmet-kabadayi-044

    Çorum Merkez Seyfe Köyü Kırklar Türbesinden görüntüler.

    Aleviliği toplumsal ve kuramsal olarak tanımak istersek kutsallarını incelememiz lazım. Hakk Yol toplumsallığı rızalık ve ikrarlık ekseninde dostluk üzerine kurulur. Hakk özünde toplumun kimliğidir, bu kimlik kutsal mekânlarda tazelenmektedir. Kutsal mekânlar yani Ziyaretler toplumsallığın yeniden üretildiği mekânlardır. Kutsallığı bundan kaynaklıdır. Aslında kutsanan toplum, kutsallığın ta kendisidir. Bu yönüyle ziyarete atfedilen, temizlik, bereket ve bolluk aynı zamanda kadın merkezli üretimi anlatmaktadır. Yine ziyaretlerde bazı anlarda adaklarla, niyazlarla, lokmalarla bazen dualarla dile getirilen minnettarlık, aslında toplumsal hakikatin ve doğanın kutsanmasıdır. Cemlerde olduğu gibi ziyaretlere gitmeden önce de küskünler varsa barışır, iç huzurla kutsal mekâna gidilir. Çünkü bireyin toplumla, toplumun ise tabiatla, evrenle bir olduğu alanlardır bu kutsal mekânlar.

    alevi-kadim-kenti-corum-mehmet-kabadayi-06

    Hititlerin Kartal Semahı-Tokat Amasya Corum Yöresinde Yasamaya Devam ediyor. İlk resim Alacahöyük-Yazılıkaya-Hattuşa’da, Hitit dönemine ait bir kaya kabartması, İ.Ö 1250/1275 arası bir tarihe dayanıyor… Bu Motif’i Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde görmek mümkün… İkinci resim günümüze ait, Hakk için semah dönen Tokat’lı canlarımız… Semah erenlerindir, Çarka da dönenlerindir. Bu yola eğri girmez, Doğru da sürenlerindir… Hakk ve Hakikatin yolcusu Canlar Anadolu’da 4 bin yıldır pervaz vurup çark ediyor… Yol yürüyor, Erkan kesintisiz sürüyor…

    Çorum’da Kızılbaş-Alevi Çoğunluğun yaşadığı mahalleye mescit yapılmış. Evet, asimilasyoncu akıl boş durmuyor. Siz ‘Sünni’leştiremiyorsanız bırakın biz ‘Şii’eştirelim mantığı devam ediyor.

    alevi-kadim-kenti-corum-mehmet-kabadayi-07

    Yüzyıllardır sistematik olarak asimile edilmeye çalışılan Aleviler, yurt dışında ve yurt içinde kendi öz kimliğiyle yakalamaya başladığı yeni özgürleşme mücadelesi, hem dıştan, hem de içten çürütülmeye ve etkisizleştirilmeye çalışılıyor. Selçuklu’da, özellikle Osmanlı’da ve Cumhuriyet döneminde uygulanan baskı-inkâr ve etkisizleştirme çabaları, ne yazık ki günümüzde de devam etmektedir.

    Çorum-Osmancık’ta Bulunan Koyun Baba (Türbesi) Dergâhı.

    alevi-kadim-kenti-corum-mehmet-kabadayi-05

    Evliya Çelebi’nin anlatımlarına göre Bektaşi Erenlerinden Koyun Baba, Bizzat Hacı Bektaş’ın halifesidir. Yine Evliya Çelebi’nin anlatımlarına göre Osmancık Halkı, çoğunlukla Alevi-Bektaşi’dir. Gel gelelim ki, asimilasyon ve baskılardan dolayı günümüzde bu ilçe de Alevi-Bektaşi nüfusu yok denecek konumdadır. Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı ve Çorum Alevi Kültür Merkezi tarafından her yıl geleneksel olarak “Koyun Baba Anma Etkinlikleri” düzenleniyor. Koyun Baba Hazretlerinin türbesinin ziyaret edildiği etkinliklerde kurban kesiliyor, cem yapılarak lokma dağıtılıyor, semahlar dönülüyor. Koyun Baba (Türbesi) Dergâhı Alevi-Bektaşi canların inanç mekânı olmasına rağmen Diyanet buraya mescit yapıp imam atadı. Bu durum üzerine Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Çorum Şubesi, Çorum Valiliği, Müftülük ile Vakıflar Bölge Müdürlüğü hakkında suç duyurusunda bulunarak, Çorum Bölge İdare Mahkemesine Dava Açtı. Koyun Baba (Türbesi’nin) Dergâhı’nın bir Alevi-Bektaşi inanç merkezi olduğunu belirterek, dergâhın kendilerine verilmesini talep etti. Konuyla ilgili bana bilgi veren Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Çorum Şubesi Başkanı Nurettin Aksoy Dede, 30 Mart Çarşamba günü Çorum İdare Mahkemesi’nde yapılan duruşmada, mahkeme Dergâhı Osmancık Müftülüğüne verdiğini söyledi. İnancımızı yok sayan, susturan, kutsalımıza saldırıp el koyan, tekçi-inkârcı, asimilasyoncu anlayışlara karşı, kendi tarihi hakikatimizle bütünleşerek özümüze dönüşü hızlandırabiliriz. Aşk İle.