Etiket: kobane

  • Diyanet, Kobane davasına katılma talebinde bulundu; Avukattan tepki: Bu anayasal suç!

    Diyanet, Kobane davasına katılma talebinde bulundu; Avukattan tepki: Bu anayasal suç!

    PİRHA- IŞİD’in Kobane’ye dönük saldırılarına karşı 6-8 Ekim 2014 tarihlerinde gerçekleştirilen eylemler nedeniyle HDP’nin Eş Genel Başkanları ve MYK üyelerinin de aralarında bulunduğu 18’i tutuklu 108 kişinin hakkında açılan dava 1 Ağustos’ta görüldü. Diyanet İşleri Başkanlığı davaya katılma talebinde bulundu. 

    IŞİD’in Kobane’ye dönük saldırılarına karşı 6-8 Ekim 2014 tarihlerinde gerçekleştirilen eylemler nedeniyle HDP’nin eski eş genel başkanları ve MYK üyelerinin de aralarında bulunduğu 18’i tutuklu 108 siyasetçi hakkında açılan davanın görülmesine dün devam edildi.

    “DİNAYET ANAYASAL SUÇ İŞLEMİŞTİR”

    Avukat Nuray Özdoğan, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın davaya katılma talebinin olduğunu belirtti. Katılım gerekçesi ise, “Yargılanan siyasetçilerin toplumun dini değerlerini temelden sarstığı” iddiası.

    Özdoğan, “Dehşet içindeyiz. Başkanlık, bu dilekçesi ile anayasal suç işlemiştir. Dini değerleri referans alarak, dini değerler bağı üzerinden bir tartışma yürütmektedir. Bu nedenle Diyanet Başkanlığı’nın işlediği bu suç nedeniyle hakkında soruşturma açılması için suç duyurusunda bulunmak istiyorum. Ayrıca dosyadaki katılma talebine dair yer alan evrakların ivedilikle çıkarılmasını istiyorum” dedi.

    Esenyurt Belediyesi’nin de davaya katılma talebinde bulunduğunu ancak katılma talebinde herhangi bir gerekçenin yer almadığını, “Mahkemeye yardımcı olmak istiyoruz” şeklinde ifadeler yer aldığını dile getiren Özdoğan, “Bu dosyanın siyasi olduğunu herkes kabul etmiş durumda. Bu algının ürünüdür. Yazıktır” dedi.

    Özdoğan, Pertek Belediyesi’nin de katılma talebinde bulunduğunu belirtti. Bu belediyenin de aynı ifadeler kullanarak katılma talebinde bulunduğunu söyledi. Özdoğan, “Yaratılan kumpas davasının bir parçası olmak istiyorlar” dedi.

    (HABER MERKEZİ)

  • Emek ve Özgürlük İttifakı 15 Ocak’ta Kartal Meydanı’nda: Gelin birlikte değiştirelim!

    Emek ve Özgürlük İttifakı 15 Ocak’ta Kartal Meydanı’nda: Gelin birlikte değiştirelim!

    PİRHA – Emek ve Özgürlük İttifakı bir açıklama yaparak, “Cumhurbaşkanlığı seçiminde kendi adayımızı belirleme sürecinde ilkelerimizle uygun, mutabakat ile belirlenmiş ortak aday seçeneğine daha yakın olduğumuzu ilan ediyoruz” dedi. 

    Emekçi Hareket Partisi, Emek Partisi, Halkların Demokratik Partisi, Sosyalist Meclisler Federasyonu, Türkiye İşçi Partisi ve Toplumsal Özgürlük Partisi’nin oluşturduğu Emek ve Özgürlük İttifakı Genel Başkanları, Eş Genel Başkanları, Sözcüleri ve Eş Sözcüleri, siyasal ve ekonomik gelişmelere dair bir araya geldi.

    Yazılı yapılan açıklamada “Alınteriyle geçinmeye çalışan emekçilerin, baskı ve şiddete meydan okuyan kadınların, özgür bir gelecek düşleyen gençlerin, özgürlük mücadelesi yürüten tüm kimliklerin, eşit yurttaşlık isteyen Alevilerin, demokrasi ve eşitlik mücadelesi veren Kürtlerin; ezilen tüm halkların mücadelesi mücadelemiz, talepleri taleplerimizdir. Bu saldırılar, toplumun tamamına, demokrasiye, özgürlüklere ve bizlere yöneliktir” ifadelerine yer verildi.

    “TÜM SALDIRILARA KARŞI MEYDAN OKUYORUZ”

    “Ortak mücadele” vurgusu yapılan açıklamada “Türkiye’nin baskıcı bir tek adam rejiminden kurtuluşu için üzerimize düşen sorumluluğun farkındayız ve değiştirme konusunda kararlıyız” denildi. Türkiye tarihinin en önemli seçimlerinden birine gidildiğinin altını çizen örgütler, şu açıklamayı yaptı:

    “Demokratik siyasete yönelik baskılar artarak devam ediyor. 6,5 milyondan fazla yurttaşın oyunu alan, Meclis’in 3’üncü büyük partisi olan HDP’ye yönelik iktidar ve ortaklarının yürüttüğü kapatma davası, dava öncesi, 15 üyesi bulunan Anayasa Mahkemesinin başkanı dâhil 7 üyesinin muhalefetine rağmen oy çokluğuyla hesaplarına geçici bloke kararı alındı ve siyasi hesaplarla seçim arifesinde karar aşamasına getirildi. Demokratik Bölgeler Partisi’nin Eş Genel Başkanı Keskin Bayındır’ın yanı sıra üye ve yöneticileri hukuksuz şekilde tutuklandı. HDP ve DBP belediyelerine dönük kayyım gaspları sürüyor. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu siyasi yasaklı hale getirilerek, HDP belediyelerinden sonra İstanbul Belediyesinin de kayyım ile gasp edilmesinin hazırlıkları sürüyor. Gözaltı, tutuklama, saldırılar, sansür ve para cezaları ile özgür basın çalışamaz duruma getirilerek toplumun tüm itiraz mekanizmaları felç edilmeye çalışılıyor. Kobanê kumpas davası, Gezi davasında verilen cezalar, grev yasakları, İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmasını onaylayan Danıştay kararı örneklerinde de görüldüğü üzere yargı, iktidar tarafından siyasi bir araç olarak kullanılıyor. Bir avuç sermayedar ve iktidar eliti kârlarına kâr katarken, ekmeğimiz her geçen gün daha da küçülüyor. İşçiler ve emekçilerden sonra emekliler de açlığa mahkûm edildi.

    Emek ve Özgürlük İttifakı olarak, bu süreci değiştirecek güç olma irademizi ortaya koyuyor ve dişimizle tırnağımızla, mücadelemizle kazandığımız haklarımıza yönelik tüm saldırılara karşı meydan okuyoruz.

    İktidarın, kendi koltuğunu korumak için hedef aldığı tüm kesimlerle omuz omuza mücadele içinde olduğumuzu bir kez daha ilan ediyoruz. Toplumsal muhalefetin tüm güçlerini, ayrılıkları bir kenara bırakıp, iktidar baskısı ve şiddetine, yoksulluğa ve geleceksizliğe karşı tek ses olmaya davet ediyoruz. Umutsuzluğa yer yok. EYT’lilerin ısrarlı ve kitlesel mücadelesi sonuç verdi. Beakeart işçileri yasakları fiili grevle delerek mücadelenin yolunu açtı. Kadınlar yurdun dört bir yanında yürüttükleri ‘her çocuğa bir öğün ücretsiz sağlıklı yemek’ kampanyası sınırlı kazanımla da olsa sonuç verdi. Yeni yıla Adana Saya işçileri ve Gaziantep döküm işçilerinin ücret artışı talepli yerli ve mülteci işçilerin ortak eylemleriyle girdik.”

    “SİYASİ YASAK VE KAYYIM UYGULAMALARI SONA ERDİRİLMELİ”

    Emek ve Özgürlük İttifakı olarak “Yoksulluğa, Savaşa, Baskılara Dur Diyelim” şiarıyla 15 Ocak Pazar günü İstanbul Kartal Meydanı’nda ilk ortak mitingin yapılacağı da duyuruldu. “Toplumsal muhalefetin tüm güçlerini bu sesi birlikte yükseltmeye, mitingi 2023 yılında yaşanacak siyasi değişimin şölenine dönüştürmeye çağırıyoruz” denilen açıklamanın devamında şu ifadelere yer verildi:

    “Toplantımızda, bu yıl yapılacak cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimlerine kapsamlı değerlendirmelerde bulunduk. Türkiye’nin tek adam rejiminden kurtulması, yeni dönemde emeği ve özgürlükleri savunan güçlerin en kuvvetli şekilde temsili için olası yol ve yöntemleri, hazırlıklarımızı, hamlelerimizi gözden geçirdik. Gelişmeler Türkiye’ye köklü bir demokratik dönüşüm dayatmaktadır. Bu konuda ittifak olarak tarihi sorumluluğumuzun farkındayız ve Türkiye’nin mevcut koşullardan kurtulması için üzerimize düşen her türlü sorumluluğu yerine getirmeye her zamankinden daha kararlıyız. Cumhurbaşkanlığı seçiminde kendi adayımızı belirleme sürecinde ilkelerimizle uygun, mutabakat ile belirlenmiş ortak aday seçeneğine daha yakın olduğumuzu ilan ediyoruz. Değişim isteyen ve topluma karşı sorumluluk duyan ve başta muhalefet olmak üzere bütün toplumsal güçleri de bu tarihi sorumluluğun gereği olarak hem cesur olmaya hem de açık ve şeffaf bir şekilde sorumluluklarını yerine getirmeye çağırıyoruz.

    Parti kapatma, siyasi yasaklama senaryoları, cumhurbaşkanı adaylığı konusunda anayasanın ihlal edilebileceğine ilişkin ortaya çıkan güçlü işaretler, imalar ve gelişmeler gösteriyor ki, Türkiye sadece baskı ve saldırılarla değil aynı zamanda büyük bir belirsizlik ortamında seçime götürülmek isteniyor. Bu vesileyle bir kez daha haykırıyoruz: Halk iradesine ve seçimlere müdahale anlamına gelecek olan HDP’ye dönük kapatma davası bir daha açılmamak üzere ortadan kaldırılmalı, her tür siyasi yasak ve kayyım uygulamaları derhal sona erdirilmelidir.

    Emek ve Özgürlük İttifakı, seçim güvenliği konusunda ise yalnız kendi bileşenleri değil tüm demokratik kurum ve kuruluşlarla ortak harekete hazırdır. Şu ana kadar bu yönde olumlu adımlar atıldığını ve halkın iradesinin sandığa tam yansıması için gerekli önlemlerin alınmaya çalışıldığını görüyor ve bunu memnuniyetle karşılıyoruz. Seçim güvenliği için tüm halkımız görev almalı, şimdiden seferber olmalıdır.

    Şimdiye kadar Ankara, İzmir, Adana, İstanbul, Dersim başta olmak üzere pek çok kentte düzenlediği ortak çalışmalar ve halk buluşmaları Emek ve Özgürlük İttifakı’nın potansiyelini, halkımızın güven ve beklentisini göstermektedir. En temel siyasi sorumluluklarımızın başında bu potansiyelin siyasi ve toplumsal karşılığını yaratmak gelmektedir. İttifak adına, emeğin değerleri ve özgürlüklerle örülü bir gelecek isteyen tüm yurttaşlarımıza bir kez daha çağrıda bulunuyoruz.

    Gelin, birlikte değiştirelim!”

    PİRHA/ANKARA

  • Koçyiğit: Kobanê, ısmarlanmış intikam davası; ama bizi yıkmak öyle kolay bir şey değil-VİDEO

    Koçyiğit: Kobanê, ısmarlanmış intikam davası; ama bizi yıkmak öyle kolay bir şey değil-VİDEO

    PİRHA – HDP Muş Milletvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, devam eden Kobanê Davası’nı değerlendirerek, “Onlarca partisi kapatılmış, milletvekilleri ve çalışanları katledilmiş, yıllarca hapse mahkum edilmiş ama buna rağmen teslim olmamış bir geleneğiz. O anlamıyla bizi yıkmak kimsenin harcı değil. Çok açık ve net bir şekilde sarayın birebir yürüttüğü yargılama sürecinden bahsetmek gerekiyor” dedi.

    IŞİD’in Kobanê saldırısı üzerine 6-8 Ekim 2014’te yapılan protesto eylemleri nedeniyle Halkların Demokratik Partisi (HDP) yönetici ve üyelerinin yargılaması sürüyor. 17’si tutuklu 108 ismin yargılandığı Kobanê Davası’nın 19’uncu duruşmasına dek yaklaşım 300 oturum gerçekleşti.

    Yaklaşık 2 yıldır süren davanın duruşmaları Sincan Cezaevi Kampüsü Duruşma Salonu’nda görülüyor.

    AİHM KARARI DA UYGULANMADI

    Kobanê Davası kapsamında yargılanan tüm siyasetçiler, haklarında hiçbir somut delilin olmadığına ve gizli tanık beyanlarının esas alındığına vurgu yapıyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Büyük Daire de 20 Aralık 2020’de AİHM’in daha önce verdiği kararı yineleyerek eski HDP Eş Genel Başkanı Demirtaş’ın siyasi saiklerle hapsedildiğini belirtmişti.

    AİHM Büyük Daire, Selahattin Demirtaş’ın tutukluluğunun hukuki değil siyasi olması sebebiyle Türkiye’nin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 18. Maddesi’ni ihlal ettiğine hükmetmiş ve tutukluluğun derhal sonlandırılması için tüm önlemlerin alınmasına karar vermişti.

    AİHM, 20 Kasım 2018’de verdiği bir başka kararda ise Demirtaş’ın tahliye edilmesi gerektiğini ifade etmişti. Ancak Kobanê Davası’nı yürüten mahkeme heyeti, Demirtaş hakkında, AİHM Büyük Daire’nin 22 Aralık 2020 tarihinde verdiği ihlal kararının, Kobanê Davası ile ilgili olmadığını ve delillerinin AİHM tarafından incelenmediğini öne sürmüştü.

    “PARTİMİZ BU NOKTADA MÜŞTEKİ POZİSYONDADIR”

    Davada gelinen süreci HDP Muş Milletvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit ile konuştuk. Kobanê Davası’nın cumhurbaşkanlığı tarafından yönetildiğini vurgulayan Koçyiğit, mahkemenin ise “çete mantığı ile yönetildiği” ifadelerini kullandı. Milletvekili Koçyiğit, HDP’li yöneticilerin Kobanê yargılamasında “müşteki” durumunda olduğunu belirterek şunları söyledi:

    “Kobanê kumpas davasının tamamen AKP-MHP iktidarının direktifleri doğrultusunda, saraydaki hukuk birimi tarafından hazırlandığını ve özel olarak da yönetildiğini ifade etmemiz gerekiyor. Çünkü aslında o Kobanê olayları meselesi üzerinden partimizin değil aslında yargılanması, partimiz bu noktada müşteki pozisyondadır. Partimiz o saldırılarda zarar gören taraftır. Partimiz Kobanê olaylarının mağdurudur bunun özel olarak altını çizmemiz gerekiyor.
    Kobanê olayları bu ülkede devletin içerisindeki derin paramiliter güçlerin olduğunu açık ve net ortaya koymuştur. Dönemin başbakanı ‘Biz de kontrol edemiyoruz’ diyerek o dönem partimiz eş başkanları ile yaptığı görüşmeler var. Bu anlamıyla aslında Ahmet Davutoğlu’nun dinlenmesi meselesi önemli bir talepti ancak kabul görmedi. Onun için bu davanın tamamen sarayın odalarında hazırlanmış, partimizi kriminalize etmek, partimizi kapatmaya gerekçe oluşturmak, aslında demokratik siyaset üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallandıracakları bir zemini yaratmak için kurulmuş kurmaca, kumpas bir dava olduğunun altını çizmek gerekiyor. İddianamenin kendisi dahi pespaye. Kopyala yapıştır ile hazırlanmış bir iddianame ile karşı karşıyayız. İddianamede özellikle haberlerden kesilmiş metinler olduğunu görüyoruz.
    Arkadaşlarımız ‘azmettirme’ pozisyonunda suçlanıyorlar. Yani yaşanan ölüm olaylarının azmettiricisi olarak suçlanıyorlar. Sayın Gültan Kışanak, mahkemede çok temel bir soru sordu; ‘Hani biz kimi azmettirdik? Failler nerede? Biz kimi nasıl azmettirmişiz? Ortada azmettirdiğimiz kişiler yok ama böyle bir suçla karşı karşıyayız’ dedi. Bu anlamıyla aslında hiçbir hukuki maddi temelinin olmadığı bir dava.
    Zaten davanın ilk başkanı Bahtiyar Çolak çetecilik sebebiyle gözaltına alındı ve görevden uzaklaştırılıp ev hapsinde tutuluyor. Yani çete mantığıyla sürecin yürütüldüğü, çete anlayışının bütün yargıya aslında hakim olduğunun temel göstergesidir bu dava. Arkadaşlarımız ve avukatlar birçok kere Bahtiyar Çolak’ın yaptığı bütün hukuki sonuçları olan işlemlerin iptal edilmesi yönünde çağrılar yapıp talepte bulundular ancak mevcut mahkeme bunu da kabul etmedi. Şimdi bir çete üyesi olan başkanın yaptıklarını kabul eden bir yargı anlayışı var. Şimdi ortada bir hukuk olduğunu ifade etmek mümkün değil. Bu anlamıyla bir hukuksal yargılamadan değil, bir siyasi davadan, bir kumpastan ve çok açık ve net bir şekilde hükümetin, sarayın birebir yürüttüğü süreçten bahsetmek gerekiyor.”

    “FETÖ’YÜ TAKLİT EDEREK KÜRT HAREKETİNİ TASFİYE ETMEYE ÇALIŞIYOR”

    Gülistan Kılıç Koçyiğit, Kürt siyasal hareketinin en çok yargılandığı davaların 12 Eylül 1980 dönemi, 1990’lı yıllar ve KCK operasyonlarının yapıldığı süreç olduğunu belirterek “Ama hiçbirinde bu kadar pespaye bir durumla karşılaşmadık” diye de ekledi. Koçyiğit sözlerine şöyle devam etti:

    “FETÖ, kumpasçıları ile ünlüydü. Yargı içerisinde teşkilatlanmıştı. Emniyet, istihbarat ayağı vardı ve bir şekilde kumpaslar kurarak yargı üzerinde kararlar oluşturmaya, siyaseti, toplumsal yapıyı dizayn etmeye çalışıyordu. Ama bu işi profesyonel yapıyorlardı. Ancak bugün baktığımızda AKP de aynı yöntemi kullanıyor. FETÖ’yü taklit ederek Kürt siyasal hareketini tasfiye etmeye çalışıyor. Yargı eliyle yıldırmaya, Kürt hareketini silmeye çalışıyor ama gerçek anlamda çok kötü bir taklitçi olduklarını ifade etmemiz gerekiyor. Bu anlam ile hem kurdukları senaryonun kendisi hem bu senaryo içerisindeki yol alma biçimlerinin hiçbiri hukuki sonuç doğurmayacak. Çünkü hepsi ellerine ayaklarına dolandı. Çok uzun süredir gizli ya da açık tanık yöntemlerine başvuruyorlar. Özellikle belirli vaatler karşılığında insanların bir şekilde Kürt siyasetçilere karşı ifade vermeye zorlandıklarını, bu ifadelerin nerede nasıl alındığının bilinmediğini görüyoruz. Aslında polislerin yazdığı fezlekelerle arkadaşlarımız yargılanıyor. Bu gizli ve açık tanıklar, kurmaca senaryolarla arkadaşlarımıza iftirada bulunuyorlar. Yani polis ile tanık oturmuşlar bir senaryo yazıp o senaryoya herkesin inanmasını bekliyorlar. Bütün dosyayı tanıklar üzerinden götürmüş olmaları aslında ellerinde hiçbir kanıt olmadığının da göstergesidir.

    Hatırlayın Diyarbakır Belediye Eş Başkanımız Selçuk Mızraklı, bir tanığın ifadesi üzerinden cezaevine girdi. Yani ‘Hukuksal olarak elimizde hiçbir şey yok, bir tek bu aracımız var, buna da sonuna kadar sarılıyoruz’ un başka bir söylenme biçimidir bu.”

    “ISMARLANMIŞ, BİR TÜR İNTİKAM DAVASI”

    Gülistan Kılıç Koçyiğit, “Kesinlikle bir intikam davası bu” dediği Kobanê yargılamalarının AKP hükümeti eliyle yapıldığını vurgulayarak, “Çünkü bizim varlığımız; HDP’nin parti olarak seçimlere girmesi, özellikle 7 Haziran’da o muazzam başarıyı kazanması AKP’yi iktidardan etti. Ve AKP bir koalisyona muhtaç olmak zorunda kaldı ama koalisyonla da yetinmeyeceği için çok hızlı şekilde devreye şiddeti, savaşı koydu. O günden bugüne aslında siyaseti yargı eliyle, polis gücü ile ve şiddetle dizayn etmeye çalışıyorlar. Bu anlamıyla mevcut siyasi davaların her birinin AKP’yi ayakta tutma, demokratik siyasetin gücünü zayıflatma, HDP’nin toplumla olan bağını koparmak ve AKP’yi iktidarda tutmanın aracı olduğunun özel olarak altını çizmek gerekiyor. Bizim siyasetimiz turnusol kağıdı gibi. AKP açısından da millet ittifakı açısından da böyle. Biz olduğumuz sürece AKP’nin iktidarda kalma süreci zayıflıyor ve ‘HDP’yi tasfiye edeyim, kapatayım ki kendime dikensiz bir gül bahçesi yaratayım’ diyen bir anlayış var” diye konuştu.

    “AVRUPA BİRLİĞİ, TÜRKİYE’NİN İHLALLERİ GİDERMESİNE GÖZ YUMUYOR”

    Kobanê Davası kapsamında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının da tanınmadığını vurgulayan Koçyiğit, “Normalde AİHM kararları iç hukuka etki etmek zorundadır. Çünkü Anayasa Madde 90 der ki ‘Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi üst hukuk olarak kabul edilir’. Hızlı şekilde bunun gereğini yapmak zorundasınız. Çünkü bu bir tercih değil yasal bir zorunluluktur. AİHM 18. Madde’den ‘ihlal kararı’ verdi. O maddede diyor ki ‘Siz HDP’lilere suç işledikleri için değil, size siyasi rakip oldukları için tutuklayıp yargılıyorsunuz. Yani siz bu davayı siyasi sebeplerle yürütüyorsunuz. Objektif değilsiniz, taraflısınız’ diyor. Şimdi bu en temel ihlal maddesi. AİHM’in tarihinde herhalde bu konuda ihlal verdiği ilk örnek Türkiye. Ama bunun gereğini yapmayan, buna göz yuman, zamana yayarak süreci çürütmeye çalışan bir yaklaşım var. Ancak tersten de şöyle bir durum var; Türkiye’nin ihlalleri gidermesine göz yuman bir Avrupa Birliği de var. Evet AİHM ihlal kararları veriyor ama bunu takip eden, bu konuda Türkiye’yi zorlayan bir Avrupa Konseyi gerçekliğini de göremiyoruz” ifadelerini kullandı.

    “BİZİ YIKMAK ÖYLE KOLAY BİR ŞEY DEĞİL”

    Milletvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, parti olarak birçok badireler atlattıklarının altını çizerek “Bize diz çöktüremediler” diye de ekledi. Koçyiğit sözlerini şu cümlelerle sürdürdü:

    “Partimizin çalışanlarının katledildiği bir süreçten geçtik. Parti binalarımızın, mitinglerimizin bombalandığını gördük. Deniz Poyraz yoldaşımızın il binamızda katledildiğini gördük. Yani o kadar çok bedel ödüyor ve saldırıya maruz kalıyoruz ki hani hangisi öbüründen daha can yakıcıdır, zarar vermiştir meselesini tasvip etmek zor. Ama şunu söyleyebiliriz; bütün bu saldırılar aslında bizim ne kadar doğru bir siyaset yapıp doğru yerde durduğumuzu ve gücümüzün de göstergesi. Fiziksel yaşamımızı yok etmeye varacak kadar bir gözü kararmış, paramiliter güçlere yol veren bir siyasi akılla karşı karşıyayız. Bu aslında durduğumuz yerin doğruluğunu, halklara umut olma potansiyelimizi ve siyasetimizin nasıl kabul gördüğünün de göstergesidir. Bu anlamıyla her bir saldırının tabii ki yarattığı tahribat var ama şunu da çok iyi biliyoruz; biz bütün buralardan süzülerek gelmiş bir siyasi gelenekten geliyoruz. Onlarca partisi kapatılmış, milletvekilleri, parti çalışanları katledilmiş, yıllarca hapse mahkum edilmiş ama buna rağmen teslim olmamış, biat etmemiş, diz çökmemiş, ne olursa olsun mücadelesini yeni yüzlerle eskinin o bütün mirasından aldığı güçle devam ettiren bir geleneğiz. O anlamıyla bizi yıkmak öyle kolay bir şey değil. Kimsenin de harcı değil.”

    “HALA DOKUNULMAZLIKLAR İÇİN EL KALDIRMALARI KABUL EDİLİR DEĞİL”

    Gülistan Kılıç Koçyiğit, Kobanê yargılamaları süresince muhalefetin tavrını da eleştirdi. “Muhalefet, AKP’nin ona biçtiği sınırlarda siyaset yapmayı marifet sanıyor” diyen Koçyiğit şunları kaydetti:

    “AKP aynı zamanda bütün siyaseti dizayn etmeye çalışıyor. Bütün muhalefetin söz söyleme sınırlarını belirlemeye çalışıyor. Muhalefetin kiminle ilişki kurup kurmayacağı gibi birçok şeyi belirlemeye çalışıyor. Bu anlamıyla da muhalefetin bu tutumu çok sorunludur. Muhalefetin ifade ettikleri gibi demokratik bir Türkiye’ye buradan ulaşamazlar. Kürt sorununu, Alevi sorununu, kadın sorununu, sermayenin emek üzerindeki sömürüsüne söz söylemeden sadece 1-2 palyatif, restorasyoncu madde ile Türkiye demokratikleşemez. O anlamıyla bizim en büyük eleştirimiz aslında onların cesaretsizliğine.

    Biz Türkiye’nin 3. büyük partisiyiz, herkes kadar meşruyuz. Bu anlamıyla bize yönelik yapılan her baskının aslında Türkiye’deki demokrasiye yapılan bir baskı olduğunu görmeleri gerekiyor. Bizi kapatmak, cezaevlerine koymak aslında Türkiye demokrasisine kaybettiriyor. Muhalefet ne yazık ki bunu anlayamıyor. Oysa ki HDP’ye yapılan şey bu ülkede aykırı, demokrat, muhalif olana reva görülendir. Onun için bu tutumlar tabii ki kabul edilemez. Hele de dokunulmazlıkların kaldırılması süreci içerisinde geri adım atmamış olmaları ve hala vekillerimizin dokunulmazlıkları kaldırılırken el kaldırmaları asla kabul edilebilir değildir. Bu aynı zamanda turnusol kağıdıdır. HDP’ye, Alevilere, Kürtlere, kadınlara yaklaşım kimin ne kadar demokrat olduğunu, kimin nasıl bir Türkiye istediğinin net göstergesidir.”

    Eren GÜVEN/ANKARA

  • İHD’den sınır ötesi operasyon eleştirisi: Kürt sorunu çatışma ve savaş politikaları ile çözülmez

    İHD’den sınır ötesi operasyon eleştirisi: Kürt sorunu çatışma ve savaş politikaları ile çözülmez

    PİRHA – İnsan Hakları Derneği (İHD) Türkiye’nin, Rojava ve Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne dönük bombalı saldırısına ilişkin açıklamasında “Türkiye hükümetini bir kez daha savaş politikaları yerine barış politikaları uygulamaya davet ediyoruz” denildi.

    İnsan Hakları Derneği, Türkiye’nin 19 Kasım gecesi Suriye’nin Rojava bölgesi ile Irak’ı bombalaması konusunda açıklama yaptı. Yazılı yapılan açıklamada “Seçim öncesi dönemde Kürt sorununda çatışmada ısrar etmek insani ve ekonomik krizi derinleştirir, siyasi kaos yaratır!” denildi.

    Özellikle Kobane kentinin bombalanmasına dikkat çeken İHD,  “Yetkililer, hava saldırısına gerekçe olarak 13 Kasım 2022 tarihinde İstanbul Taksim İstiklal caddesinde gerçekleştirilen bombalı saldırının Suriye’de faaliyet gösteren çeşitli örgütler ile bağlantılarının olduğu iddiasını dile getirmiştir. Hepimizin kınadığı İstiklal Caddesi saldırısında resmi yetkililerin sık sık farklı bilgileri kamuoyu ile paylaşmaları, soruşturmanın gizliliğini kasıtlı olarak ihlal etmeleri ve ilk günden beri Suriye’deki örgütleri suçlamaları oldukça ciddi kafa karışıklığına sebep olmuştur. Bu durum, siyasi gözlemcilerin ve biz insan hakları savunucularının 7 Haziran- 1 Kasım 2015 tekrar seçim dönemindeki ‘kanlı bir ara döneme mi giriyoruz’ şeklindeki kaygılarımızı artırmıştır.” dedi.

    “KÜRT SORUNU ÇATIŞMA VE SAVAŞ POLİTİKALARI İLE ÇÖZÜLMEZ”

    İHD, yapılan hava saldırısı sebebiyle çok sayıda sivilin öldüğü ve yaralandığını da belirterek “Hükümete saldırıları bir an önce sona erdirmesi çağrısı yapıyoruz” denildi. Siyasal iktidarın, 2015’ten beri Kürt sorununda çatışma yöntemini tercih ettiğini belirten İHD, yaptığı açıklamada şu ifadelere yer verdi:

    “Savaş politikalarına ve çatışmada ısrar siyasetine rağmen 2022 yılında gerçekleştirilen Nevroz kutlamalarında milyonlarca Kürt ve onların siyasi temsilcileri bir kez daha barış mesajları vererek, Türkiye’nin Kürt meselesini demokratik ve barışçıl yollarla çözmek için diyalog ve müzakere yöntemini seçmesi gerektiğini ve tecrit siyasetine son vermesi gerektiğini ortaya koymuştur.

    Kürt sorununun çözümsüzlüğü ile ilgili son 38 yıla baktığımızda çeşitli silahlı çatışma dönemleri ve bu dönemleri sona erdirip barış arayışlarının olduğu zamanlara tanıklık ettik. Silahlı çatışmalar 1984 yılında başlamış, Mart 1991’de ilk kez barış arayışlarına sahne olmuş ve en son Mart 2013-Temmuz 2015 arası uzun bir çatışmasızlık dönemi yaşanmıştır. Son 38 yıla baktığımızda ilk defa bu kadar uzun süren kesintisiz ve çatışmanın boyutunun coğrafik alan olarak büyüdüğü ve tüm toplumsal kesimlerin zarar gördüğü bir döneme denk gelmekteyiz. Dolayısıyla belirtmek isteriz ki, çatışmanın insani ve ekonomik maliyetinin bu kadar büyük olduğu bir dönemin sonunda barış arayışlarına yönelmenin kaçınılmaz olmasıdır.

    Akademisyen İzzet Akyol, Demokratik Gelişim Enstitüsü için hazırladığı bir araştırma raporunda 1985 ile 2021 yılları arasında doğrudan doğruya 230 milyar doların çatışma nedeni ile yok olduğunu, 2022 yılına göre güncellenen dolar endeksine göre ise Türkiye ekonomisinin 4,5 trilyon dolar kaybettiğini ve bu kayıp olmasaydı Türkiye’nin milli gelirinin %36 daha fazla büyüyebileceğini ortaya koymuştur. Kürt sorunundaki çözümsüzlüğün veya çatışmaya dayalı çözüm arayışlarının bu kadar korkunç bir ekonomik maliyeti de varken bu politikada ısrar etmenin beyhude olduğunu ve Türkiye’yi iflasa sürüklediğini belirtmek isteriz.

    İHD Dokümantasyon Biriminin 2015 ile 2021 yılları arasını kapsayan 7 yıllık silahlı çatışmalar nedeni ile tespit edebildiği verilere göre 6019 kişinin yaşamını yitirdiği, 8562 kişinin yaralandığı (Suriye ve Irak’taki çatışmalarda yaşamını yitirenlerin büyük çoğunluğu dahil değildir) bir tabloda çatışmanın insani maliyetinin ne kadar büyük olduğu anlaşılmaktadır.

    Türkiye’nin, Rusya’nın Ukrayna işgali ile başlattığı askeri operasyonda arabuluculuk yapması ve barışı destekleyeceğini açıklaması karşısında, Kürt sorunu gibi uluslararası sorun haline gelmiş, doğrudan doğruya Kürtler başta olmak üzere Türkiye, Suriye, Irak, İran ve bu ülkelerin dahil olduğu uluslararası askeri ve ekonomik birlikleri, BM ve Avrupa Konseyini ilgilendiren bir sorun karşısında çatışmada ısrar etmesini anlayamamaktayız. Kürt sorunu çatışma ve savaş politikaları ile çözülmez.

    Son hava saldırısı vesilesi ile bir kez daha hatırlatmak isteriz ki; İstanbul Taksim İstiklal Caddesi saldırısını hiçbir örgüt üstlenmediği halde, soruşturma halen gözaltılar ile devam ederken siyasi iktidarın, neredeyse Suriye ile savaş çıkaracak (mevcut silahlı çatışmayı savaş düzeyine çıkaracak) bir noktaya getirmesine karşı Türkiye’deki siyasi ve toplumsal muhalefetin karşı çıkması gerekmektedir. Aksi takdire savaş koşullarında seçime gidilemeyeceğinin bilinmesi ve durumun en hafif deyimi ile 7 Haziran-1 Kasım 2015 tarihleri arasındaki tekrar seçim döneminin daha da vahimini yaşayacağımız unutulmamalıdır.”

    “SAVAŞ POLİTİKALARI YERİNE BARIŞ POLİTİKALARI UYGULAMAYA DAVET EDİYORUZ”

    Irak’ın kuzeyinde Federe Kürdistan Bölge Yönetim topraklarında Türkiye sınır hattında Nisan 2022’den bu tarafa yürütülen askeri operasyonlar hakkında oldukça ciddi iddialar bulunmaktadır. Bu iddiaların başında birçok yerleşim yerinin bombalamalar yolu ile halkın korkutulup boşalttırıldığı ve böylece binlerce insanın zorla yerinden edildiğidir. Ayrıca, kullanılması yasak silahlar ile yasak bombaların kullanıldığı yönünde ciddi iddia ve görüntüler bulunmaktadır. Bunun yanı sıra yaşamını yitiren TSK mensubu askerlerin bazılarının cenazelerinin arazide bırakıldığı ve cenazelerinin akıbetinin bilinmediğine dair ciddi haberler çıkmaktadır. Bu iddialar hakkında da TBMM Araştırma Komisyonunun araştırma yapması gerekmektedir.

    Komisyonun yanı sıra askeri operasyonlar sırasında sivillere yönelik gerçekleştirilen saldırılar ile ilgili olarak sınır bölgesinde bulunan yetkili Cumhuriyet Başsavcılıkları ile Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının etkili soruşturma yürüterek gerçekleştirilen ağır insan hakları ve insancıl hukuk ihlallerini tespit edip gerekli kovuşturmaları açması gerekmektedir.

    BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği ile uluslararası insan hakları örgütlerinin iddia edilen ağır insan hakları ve insancıl hukuk ihlalleri iddiaları hakkında olay bölgelerinde araştırma ve inceleme yapması gerekmektedir.

    Ekim 2021’de kabul edilen Irak ve Suriye tezkerelerinin iptal edilerek, Türkiye’nin Irak ve Suriye’deki askeri güçlerini Türkiye sınırları içeresine çekmesini ve gerek bu ülkelerle gerekse de Kürt siyasi hareketi ile Kürt sorunun demokratik ve barışçıl yollardan çözümü noktasında askeri seçenekler dışı çözümler üreterek yeniden bir barış sürecinin inşa edilmesi gerektiğini belirtmek isteriz.

    İHD, savaşa karşı barış hakkını savunur. BM genel kurulun 19 Aralık 2016 tarihinde kabul ve ilan ettiği BM Barış Hakkı bildirgesini ve BM İnsan Hakları Konseyinin 22 Haziran 2017 tarihli 35/4 sayılı Barış Hakkının Desteklenmesi kararını hatırlatıyor ve Barış hakkını savunmanın bizler bakımından en öncelikli konu olduğunu belirtiyoruz. Türkiye hükümetini bir kez daha savaş politikaları yerine barış politikaları uygulamaya davet ediyoruz. Savaşa karşı barışı savunuyoruz.”

    PİRHA/ANKARA

  • TSK’nın Suriye ve Federe Kürdistan Bölgesi’ne saldırıları sürüyor!

    TSK’nın Suriye ve Federe Kürdistan Bölgesi’ne saldırıları sürüyor!

    PİRHA – Türk Silahlı Kuvvetleri’ne (TSK) ait savaş uçakları, Kuzey ve Doğu Suriye kentleri ile Federe Kürdistan Bölgesi’nde birçok bölgeye ha saldırısı düzenliyor.

    TSK’ye ait savaş uçakları, Suriye kentleri ile Federe Kürdistan Bölgesi’ndeki birçok bölgeye hava saldırısı düzenledi. Art arda kalkan savaş uçakları, Kuzey ve Doğu Suriye’de Kobanê, Şehba, Dêrik ve Girê Spî’yi bombaladı.
    DAİŞ’e karşı büyük bir mücadelenin verildiği Kobanê kentinde Miştenur tepesi hedef alındı. Ardından kentin doğusundaki Helinc köyü ve Kaniya Kurda mahallesi bombalandı.

    Şehba’nın Belûniyê ve Şêx İsa köyleri, Şera ilçesindeki Şiwarxa Kalesi ve Zirgan’ın kuzey doğusundaki Dehir Ereb buğday ambarları da bombaların hedefi oldu.

    QSD Basın Sözcüsü Ferhat Şami, Twitter hesabı üzerinden yaptığı açıklamada, “İŞİD’i yenen #Kobanê Türk işgal uçaklarının bombardımanına uğruyor” dedi.

    Uçaklar, aynı zamanda Qamişlo’nun Dêrik ilçesi sınırlarındaki Koçerat bölgesinde Teqil Beqil ile Gir Kendal köyleri arasındaki kırsal bölgeyi bombaladı. Berav bölgesindeki Til Şiyê köyündeki Girê Çelê de bombalanan yerlerden birisi oldu.
    Kuzey ve Doğu Suriye kentlerinin yanı sıra Federe Kürdistan Bölgesi’ndeki Kandil Dağı civarındaki birçok nokta yoğun bir şekilde havadan bombalandı.

    BOMBALAMA SABAH SAATLERİNDE DE DEVAM ETTİ

    Türkiye, gece başladığı saldırılarını sabah da Kobanê’deki Miştenûr tepesini bombalayarak sürdürdü. 19 Kasım akşamında başlatılan hava harekatı nedeniyle can kaybı yaşanıp yaşanmadığı konusunda henüz resmi bir açıklama yapılmadı.

    Kaynak: MA

  • Buldan: AKP-MHP ikilisinin tahayyül ettiği yüzyılda Kürtler, Aleviler, ezilenler yok-VİDEO

    Buldan: AKP-MHP ikilisinin tahayyül ettiği yüzyılda Kürtler, Aleviler, ezilenler yok-VİDEO

    PİRHA – HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan, Meclis grup toplantısındaki konuşmasında AKP’nin açıklamış olduğu ‘Yeni yüzyıl’ propagandasını eleştirdi. Buldan, “Gelecek yüzyılın sahibi faşizme karşı onurlu direnişin sahipleridir. Kürtlerdir, Alevilerdir, Ermenilerdir, Süryanilerdir, bu kadim topraklarda yaşayan ve yok sayılan, dışlanan tüm halklardır” dedi.

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Pervin Buldan, haftalık Meclis grup toplantısında konuştu.

    Cumhuriyetin 99’uncu yıl dönümünde “inkâra dayalı tekçilik sisteminin” devam ettiğini söyleyen Pervin Buldan “Yönetimler değişse de zihniyet hiçbir dönem değişmedi” dedi. Buldan, “Kuruluşundaki âdemi merkeziyetçilik ve demokrasi fikrinin terk edilerek, yerine Kürtler ve Aleviler başta olmak üzere tüm farklılıkların ret ve inkârına dayalı tekçilik sisteminin devreye sokulmasıyla yaşanan yüz yıllık bir yıkım sürecinden söz ediyoruz. Yönetimler değişse de zihniyet hiçbir dönem değişmedi, üstelik bu dönemde aynı zihniyetin devam ettiğini görüyoruz ve toplum olarak bunu ağır bir biçimde yaşamaya devam ediyoruz. Şark Islahat Planı’nın, Umumi Müfettişliğin yerini kayyım gaspı aldı. 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat, 2 Mart darbe mantığının yerini AKP-MHP ittifakının HDP’ye yönelik 4 Kasım ve 19 Ağustos kayyım darbeleri aldı. Kürtçe anadil hala yasak. Vesayet sistemi el değiştirdi ama kendisi hiçbir zaman değişmedi. Bugün Saray ve yargı vesayeti olarak devam ettirilmektedir” ifadelerini kullandı.

    “ŞEBNEM HOCANIN DURDUĞU YER HAKİKATİN TAM YANIDIR”

    Pervin Buldan, TTB Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı’nın tutuklanma kararını da kınayarak şunları söyledi:

    “Hakikatin üzerini örtebilmek için her gün baskı ve şiddet politikasına, yalan propagandasına yöneliyorlar. Şebnem Hocayı tutukladılar hakikati cesaretle dile getirdiği için. Şebnem Hocanın durduğu yer tam da hakikatin yanıdır, demokrasinin yanıdır, barışın ve birlikte yaşamın yanıdır. Kısacası savaş karşıtlığının yanıdır. Demokrasiden ve toplumsal barıştan yana olan herkesin duracağı yer de Şebnem Hocamızın yanıdır. Buradan kendisine selam ve sevgilerimizi gönderiyor ve kucaklıyorum.

    “TUTUKLANAN GAZETECİLER DEMOKRASİNİN ONURUDUR”

    Yine tam da bu süreçte Mezopotamya Ajansı ve Jin News çalışanı gazetecileri, kadın muhabirler ağırlıklı olmak üzere tutukladılar. Hakikati yazdıkları için. Bu tutuklama, halkın haber alma özgürlüğüne doğrudan bir saldırıdır. Bu ülkenin ihtiyacı, hakikatin gereğini yerine getiren gerçek gazetecilerdir, Saray’ın talimatının gereğini yerine getiren bağımlı kalemler değil. Tutuklanan gazeteciler özgür basının onurudur, demokrasinin onurudur. Buradan hepsine kucak dolusu selam ve sevgilerimi gönderiyorum. Sizin değerli kaleminiz tarihin onurlu sayfasını yazmaya devam edecektir. Kaleminize kelepçe vuranlar ise tarihin karanlık sayfasında anılmaya devam edecektir. Ve bugün görüyoruz ki, Apê Musa’yı katleden zihniyetin fikriyatı iktidardadır. Ama bu zihniyet de bilsin ki, Musa Anterlerin, Mehmet Sincarların, Vedat Aydınların fikriyatı ve mücadele mirası da bizim haritamızdır, rehberimizdir. Onlar, baş eğmedi, geri adım atmadı. Biz de asla geri adım atmayacağız. Zulmünüz karşısında asla boyun eğmeyeceğiz!

    “YENİ YÜZYILDA RET VE İNKARI DEVAM ETTİRMEK İSTİYORLAR”

    Şebnem Hocanın ve özgür basın çalışanlarının tutuklanması tam da Cumhuriyetin 99’uncu kuruluş yıl dönümüne denk getirildi. Bu bir tesadüf değil. Verilen mesaj çok açık ve net; ret ve inkâra devam edeceklerinin sinyalini veriyorlar. Yani bir yüzyıl daha böyle sürdürmek istiyorlar. Ama bunu bir takım demokrasi söylemleriyle ambalajlayarak topluma sunuyorlar.

    AKP Genel Başkanı ‘Türkiye yüzyılı’ adı altında seçim propagandası içeren bir konuşma yaptı. Hukukun üstünlüğünden, çoğulculuktan, hakkaniyetten; inkâr ve kutuplaştırma yerine kucaklama, nefret yerine sevgi siyasetinden söz etti. Sormak istiyoruz; acaba bu söylediklerine kendisi inanıyor mu gerçekten? Mesela herkesi eşit vatandaş olarak görüyor mu? Mesela hukuka inanıyor mu? Hukukun üstünlüğüne inanıyor mu? İnkârı bitirmek mi istiyorsunuz, buyurun hemen tecridi sonlandırarak buradan başlayabilirsiniz. Madem özgürlüklerden yanasınız, haksız hukuksuz tutuklanan ve rehin alınan binlerce insanın özgürlüğünden başlayalım. Hakkaniyetten ve çoğulculuktan yanaysanız, buyurun önce tekçiliğe bir son verin. Tüm ayrımcılıkları kaldıralım, tüm kimlik ve inançlar arasındaki eşitliği sağlayalım. Var mısınız?

    Bunları söylerken, gazeteciler cezaevinde tutuklu kalmaya devam ediyor. Binlerce siyasetçi, seçilmiş cezaevinde rehin. Yaptıklarınız ortada, zihniyetiniz meydanda. Sizin zihniyetiniz geçen yüzyılın zihniyetidir.

    “İKTİDARIN YÜZYILINDA KÜRTLER, ALEVİLER, EMEKÇİLER, KADINLAR YOK”

    Yeni yüzyıldan söz edenlerin önce yüzünün olması gerekir! Kırmadık, dökmedik, tahrip etmedik bir şey bırakmadılar. Kendine ve yandaşlarına yeni bir yüzyıl hayali kuruyorlar, buna da 85 milyonu inandırmaya çalışıyor. Buradan söylüyorum: AKP-MHP ikilisinin tahayyül ettiği yüzyılda Kürtler, Aleviler, inanç ve kimlikler, ezilenler, yoksullar, kadınlar, gençler, emekçiler yok; demokrasi, özgürlük, adalet ve toplumsal barış yok.

    Acı ve yıkımdan başka bir şey getirmediniz. Şimdi kalkmış ‘ikinci yüzyıl’ diye 85 milyonu kandırmaya çalışıyorsunuz. Bir yüzyıl daha böyle devam etmeyecek, buradan topluma söz veriyoruz. Çünkü ne toplum eski toplumdur ne Kürtler eski Kürtlerdir ne bu coğrafya eski coğrafyadır ne de dünya eski dünyadır. Bu gidişat değişecek ama Türkiye halklarının mücadelesi ile değişecek. İkinci yüzyılın aktörü siz değilsiniz, Türkiye halkları olacak. Asıl kurucu ve belirleyici güç halklardır. Gelecek yüzyılın sahibi faşizme karşı onurlu direnişin sahipleridir. Kürtlerdir, Alevilerdir, Ermenilerdir, Süryanilerdir, bu kadim topraklarda yaşayan ve yok sayılan, dışlanan tüm halklardır. Kadınlardır, gençlerdir, emekçilerdir, ezilenlerdir.

    “ROJAVA’DA ORTAK DEMOKRATİK BİR YAŞAM ŞEKİLLENİYOR”

    Bakın Rojava’da halkların demokratik birliği ve dayanışması büyük demokratik kazanımları beraberinde getirdi. Orada ortak bir demokratik gelecek şekilleniyor. Bu gün aynı zamanda 1 Kasım Dünya Kobanî Günü. Buradan tüm direnen Rojava halklarını, ‘Jin, Jiyan, Azadi’ diyen tüm kadınları selamlıyor ve 1 Kasım Kobanî Gününü kutluyorum. Bu dayanışma ruhu tüm halkların mücadelesine ışık tutmaya devam edecektir. Yine Jina Emini için İran başta olmak üzere dünyanın birçok yerinde büyüyen kadın direnişi, kadınların ve halkların kendi geleceğini belirleyecek temel güç olduğunu bizlere göstermektedir.”

    “DİYALOG VE MÜZAKERE YENİ BİR YÜZYILI TAÇLANDIRIR”

    “Buradan bir kez daha vurguluyorum; içinde Kürt sorununun çözümünün olmadığı bir yüzyıl geriye gitmekten asla kurtulamaz. O yüzden ileriye gitmenin yolu bu meseleyi demokratik siyasetle, diyalog ve müzakereyle çözüme kavuşturmaktan geçer. Çatışmacı siyaset ve ağır tecrit geriye götürür hem de yüz yıl geriye. Diyalog ve müzakere ise yeni bir yüzyılı taçlandırır. Demokrasi güçleriyle, özgürlük talep eden kadın mücadelesiyle, onurlu ve adil bir yaşam isteyen emekçilerle ve adalet talep eden milyonlarla bunu başarma konusunda sonuna kadar kararlı olduğumuzu belirtmek isterim. Ama önce bu çözümsüzlük zihniyetini göndererek işe başlayacağız. HDP işte bu onurlu mücadele koalisyonundan, yüzyıllık soruna karşı yüzyıllık yeni bir yaşam tasavvurundan güç almaktadır.

    Demokratik cumhuriyet için büyük koalisyonu tam da oluşturma zamanıdır. Faşizmin ve sömürünün hegemonyasına karşı güçlü demokrasi hamlesini hep birlikte gerçekleştirme zamanıdır. Ne mevcut talan düzeni, ne de bunun restore edilmiş yamalı hali. Bunların hiçbiri halklarımızın ihtiyacını asla karşılamaz. İçi demokrasiyle, barışla, adaletle, eşitlikle, hak temelli yeni bir toplumsal sözleşmeyle, güçlü yerel demokrasiyle, sivil, demokratik yeni bir anayasayla başta anadil hakkı olmak üzere evrensel eşit yurttaşlık haklarının tanınmasıyla doldurulan yeni bir demokratik sistemden, eşitlikçi yeni bir düzenden söz ediyoruz.”

    “EŞİT YURTTAŞLIK ÜLKESİNİ İNŞA EDECEĞİZ”

    Emekçiler, ezilenler, yoksullar, işsizler için bir sömürü cehennemine dönüşen bu sistemden mutlaka kurtulacağız. Yeni bir çalışma yaşamını hep birlikte inşa edeceğiz. Kadınlar için tehdit olan sokakları özgürleştirecek, onların şiddete karşı savunmasının yasal dayanaklarını güçlendireceğiz. Gençlerin sadece geleceklerini değil bugünlerini de mutlu ve umutlu yapmak en önemli önceliğimiz. Onlarla omuz omuza bunu inşa edeceğiz. Gençlere sözümüz olsun. Başta Aleviler olmak üzere tüm inanç gruplarının haklarının anayasal güvenceye kavuşturulduğu eşit yurttaşlık ülkesini inşa edeceğiz. Doğa katliamlarına, ranta, talana karşı yaşam alanlarımızı koruduğumuz bir ülkede yaşamak hepimizin hakkı. Bunu birlikte başaracağız.”

    “HDP’NİN AÇTIĞI ÜÇÜNCÜ YOLDA BİRLEŞELİM”

    Buradan tüm topluma çağrıyı sorumluluk olarak yerine getirmek istiyorum. Gelin hep birlikte bu ortak ilke ve hedeflerde gücümüzü birleştirelim. Birlikte yürüyelim. Zoru birlikte başaralım. Ülkeyi gerçek bir demokratik cumhuriyet ortamına hep birlikte taşıyalım. Bir dönemi kapatalım ve yeni aydınlık bir dönemi hep birlikte başlatalım. Çok sesli bu ülkenin çok renkli kimlikleri ve halkları olarak tekçiliği tarihe gömelim. Ve dünde kalmak istemeyen, dünü bir daha yaşamak istemeyen, yeni bir geleceğe adım atmak isteyen her bir yurttaşımıza diyorum ki; yeni, güzel ve umut dolu bir yarını, yarınları hep birlikte oluşturabiliriz. Gelin HDP’nin açtığı Üçüncü Yolda birleşelim. HDP’de güç birliğini en kısa zamanda oluşturalım. Yarınların birliğini, umudun birliğini HDP’yle sağlayalım. Hepimizin yolu açık olsun. Hızır hepimizin yoldaşı olsun. Allah yardımcımız olsun.”

    PİRHA/ANKARA

     

  • Suruç Katliamı’ndan kurtulmuştu, oğlu ise katledilmişti: Suruç, planlı bir katliamdı

    Suruç Katliamı’ndan kurtulmuştu, oğlu ise katledilmişti: Suruç, planlı bir katliamdı

    PİRHA-Suruç Katliamı’ndan kurtulan ancak oğlu Çağdaş Aydın’ı kaybeden Feti Aydın, katliamın 7. yıl dönümü nedeniyle PİRHA’ya yaptığı açıklamada “Suruç; Ankara ve Diyarbakır’daki katliamlar gibi planlı bir katliamdı” dedi. Aydın ekledi: Bizi didik didik aramalarına rağmen nasıl oluyor da bu kişi gelip içimizde kendisini patlatıyor? Daha önce arananlar listesinde de olmasına rağmen böyle bir şeyin yaşanması bu işte kesinlikle devletin de parmağının olduğunu gösteriyor.

    Urfa’nın Suruç ilçesinde 20 Temmuz 2015 günü Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) tarafından gerçekleştirilen bombalı saldırı sonucu 33 kişinin katledildiği Suruç Katliamı 7. yılında. Katliamın yaşandığı sırada Suruç’ta olan ve saldırıda oğlu Çağdaş Aydın‘ı kaybeden Feti Aydın, 7 yıllık süreci, davalarda yaşananları ve taleplerini PİRHA‘ya anlattı.

    “YAŞANAN KATLİAMLAR PLANLIYDI”

    “Yine bir bayram günü biz yıkılan, yakılan bir kente omuz vermeye, yanan ateşi söndürmeye gittik” diyerek sözlerine başlayan Aydın, 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra yaşanan süreci hatırlatarak, şöyle konuştu:

    “Suruç; Ankara ve Diyarbakır’daki katliamlar gibi planlı bir katliamdı. Bizi didik didik aramalarına rağmen nasıl oluyor da bu kişi gelip içimizde kendisini patlatıyor? Daha önce arananlar listesinde de olmasına rağmen böyle bir şeyin yaşanması bu işte kesinlikle devletin de parmağının olduğunu gösteriyor. Zaten mahkeme süreçlerinde de aynı şeyi söylüyoruz. 5 saatlik kamera görüntüleri yok edildi. Oysa “Bir kuş uçsa bizim haberimiz olur” diyorlar ama işlerine gelmeyince bombacıyı görmüyorlar. Hatta bombacı karakolun önünden geçip gelmiş. Bu durumun işbirliği olduğunu düşünüyoruz.”

    “ADALET MEŞALELERİMİZİ SÖNDÜRMEYECEĞİZ”

    Her ayın 20’sinde İstanbul Kadıköy Halitağa’da sürdürdükleri oturma eylemine de değinen Aydın, adalet mücadelelerine devam edeceklerini söyledi. Aydın, “Adalet zincirleri, kürsüleri oluşturuyoruz. Onların adına kütüphaneler, hatıra ormanları yapıyoruz. Zor bir sürecin içerisindeyiz. Adalet isteyenlerin birlikte omuzlaması gerekiyor bunu. Suruç’ta yaşamını yitirenler Roboski, Soma gibi yaşanan bütün katliamlarda hayatını kaybedenlerin yanında yer aldılar. Adalet meşalelerimizi söndürmeyeceğiz. Adalet mücadelemizden kesinlikle vazgeçmeyeceğiz” ifadelerini kullandı.

    “ŞİMDİ NE OLDU DA DAVUTOĞLU DEMOKRAT KESİLDİ?”

    Aydın, dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun katliamlardan sonra yaptığı “Bu katliamlardan sonra bizim oylarımız arttı” sözlerini hatırlatarak, şöyle konuştu:

    “Bu süreçte baskı ve engellemelerle karşılaştık. Mahkememizi götürüp bir cezaevinin kampüsüne koydular. Çocuklarımızın ideallerini sürdürmemiz gerekiyor. Arananlar listesinde olan İlhami Bali’nin Konya’da devlet hastanesinde muayene edildiğini görüyoruz. Demek ki bunlar aramıyorlar. Katliamların bizzat savunucuları demek ki. Davutoğlu zaman zaman çıkıp “Ben konuşsam yer yerinden oynar” diyor. Demokrat kesilmiş şimdi kendisi. Katliam yaşandığında başbakandı. Mahkemede Davutoğlu’nun dinlenmesi yönünde talebimiz oldu. Çünkü Davutoğlu’nun “Bu katliamlardan sonra bizim oylarımız arttı” söylemleri vardı. Yüzlerce insan yaşamını yitirdi ama Davutoğlu, katliamlar silsilesinde oylarının çokluğundan dem vuruyor. Şimdi ne oldu da demokrat kesildi?”

    “KATLİAMIN ARDINDAN AİLELERDE BÜYÜK TRAVMALAR OLUŞTU”

    Katliamın ardından ailelerde büyük travmaların yaşandığını da belirten Feti Aydın, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Katliamların üzerine gideceğiz. Yakup Şahin isimli bir kişi üzerinden kapatmaya çalışıyorlar. Bunu tek kişi yapmadı. Organize bir katliamdı. Çünkü daha önce karakollara canlı bombaların fotoğrafları gelmiş. Ama katil karakolun önünden gelip, kendisini patlattı. O dönemde Adıyaman’da aileler “Gelin bunun önlemini alın. Kendisinde değişiklikler var” diyerek polise çocuklarını ihbar etmiş. Biz bütün bunları sorduğumuzda ise hakkımızda hakaret davası açıyorlar. Çocuklarımızın katledilmesine gözümüzü mü yumalım? Bugün olsa yine gideriz. Bir halkın fermanı verilmişse, diğerlerinin gidip onlara yardımcı olması gerekir.

    “ANNE KANSER OLDU”

    Katliamın ardından ailelerde büyük travmalar oluştu. Çağdaş öldükten sonra annesi kanser oldu. Şu anda kanserle mücadele ediyor. Polen Ünlü’nün annesi yaşamını yitirdi. Katliamların sona ermesi için barış sürecinin devam etmesi gerekiyor. O dönem cumhurbaşkanı “400 milletvekili verin huzurla çözülsün” dedi. Katliamın ardındakiler ortaya çıkıyor aslında.”

    Katliamda hayatını kaybedenler 20 Temmuz Çarşamba günü mezarları başında anılacak. Sabah saatlerinde Çağdaş Aydın‘ın Dersim Ovacık’taki mezarı ziyaret edilecek. Akşam da Seyit Rıza meydanında anma yapılacak.

    Barış KOP/ İSTANBUL

  • Paylan: Savcılık 6 yıl sonra harekete geçer mi? Talimatla geçer’-VİDEO

    Paylan: Savcılık 6 yıl sonra harekete geçer mi? Talimatla geçer’-VİDEO

    PİRHA-TBMM Plan Bütçe Komisyonu’nda konuşan HDP Milletvekili Garo Paylan, 6-8 Ekim 2014 Kobane eylemlerine değindi. Paylan; “Ben 37 insanı öldürmüşüm, yağma yapmışım, tecavüz yapmışım, bunlarla yargılanacağım ve arkadaşlarım şu anda bunlarla yargılanıyorlar. Bir suç işlendiyse, savcılık altı yıl sonra harekete geçer mi? Altı yıl diyorum bakın. Nasıl geçer ama? Bir talimat gelirse geçer” dedi.

    Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Plan ve Bütçe Komisyonu’nda gerçekleşen Adalet Bakanlığı bütçe görüşmelerinde konuşan Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkan Yardımcısı Garo Paylan, Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’e, 6-8 Ekim 2014 Kobane eylemlerine ilişkin açıklamalarda bulundu. Paylan, “Maalesef sizin yargıçlarınız da “Tayyip Erdoğan ne der?” diye bakıyor” dedi.

    “MAHKEMELERDE İKİ TÜR YARGIÇ GÖRÜYORUM”

    Paylan, mahkemelerde iki tür yargıç gördüğünü söyleyerek, “Birinci tür yargıç, zaten iktidarınızın anlayışıyla ideolojik birlik içinde. Yani Hitler’in mahkemeleri vardı biliyorsunuz, yargıçlar “Ben dosyaya değil, Führer’im, Hitler’im ne der diye bakarım” diyordu. Maalesef sizin yargıçlarınız da “Tayyip Erdoğan ne der?” diye bakıyor, dosyaya bakmıyor maalesef. İkinci tür yargıçlar da maalesef saraydan gelen pusulalara göre karar veriyor, saraydan pusula bekliyorlar. Pusula ne gelirse ona göre karar veriyorlar” diye konuştu.

    “SAVCILIK 6 YIL SONRA HAREKETE GEÇİYOR”

    “Ben size bugün 6-8 Ekim 2014 Kobane olaylarıyla ilgili açıklamada bulunacağım” diyen Paylan; şunları söyledi:

    “Bir kumpas davasıyla karşı karşıyayız ve ben de dönemin bir MYK üyesiydim. Dosya da dokunulmazlığım kaldırılırsa veya milletvekilliğim biterse 18 bin 500 yıl hapisle yargılanacağım. Ben 37 tane insanı öldürmüşüm, yağma yapmışım, tecavüz yapmışım, bunlarla yargılanacağım ve arkadaşlarım şu anda bunlarla yargılanıyorlar.

    Türkiye’de bir suç işlenirse mahkemeler veya savcılık ne zaman harekete geçer? Bir suç işlenmiştir, açıktır. Altı saat içinde harekete geçer değil mi? Veya altı gün içinde harekete geçer en geç. Bir suç işlendiyse, bu kadar büyük bir suç işlediysem ben; insanlara tecavüz ettiysem, öldürdüysem, yağma yaptıysam ülkenin ana yasal düzenini yıkmaya çalıştıysam o mahkeme, savcılık altı yıl sonra harekete geçer mi? Altı yıl diyorum bakın. Nasıl geçer ama? Bir talimat gelirse geçer.

    6-8 Ekim 2014’te Kobane’de IŞİD’in saldırısı vardı, binlerce insan katledilmek üzereydi Sayın Bakan ve biz o dönem iktidarla temas halindeydik. Çağrımız şu yöndeydi: “Kobane’de insanlar katledilecek, gelin harekete geçin.” Dönemin iktidarı taahhütte bulunmasına rağmen bunu yapmadı ve 6 Ekim gecesi Kobane gerçekten düşmek üzereyken, insanlar katledilmek üzereyken, iktidarın bu tavrını protesto etmek üzere “Gelin, sokaklara çıkın, protesto edin.” dedik, 6 Ekim akşamı ben de İstanbul’da bu protestoya katıldım. Herkes protestosunu yaptı arkadaşlar Türkiye’nin pek çok yerinde, basın açıklamasını yaptı ve evine gitti, kimsenin burnu kanamadı o akşam bizim tweetimiz üzerine.”

    “7 EKİM GÜNÜ BİR DARBE DİNAMİĞİ DEVREDEYDİ”

    Paylan, o dönem AKP iktidarı ile cemaat arasındaki iktidar mücadelesine değindi. “7 Ekim günü Türkiye’de bir darbe dinamiği devredeydi çünkü çözüm süreci bombalanmaya çalışılıyordu, iktidar ile cemaat arasında büyük bir kavga vardı ve bunu fırsata çevirmeye çalışan bir darbe dinamiği vardı” diyen Paylan, şöyle konuştu:

    “Bunun için, Sayın Bakan, Tayyip Erdoğan’a -ya kendisi ya bir başkası- bir şekilde “Kobane düştü düşecek.” dedirttiler, Tayyip Erdoğan bunu söyledi ve fay hatlarındaki enerji boşaldı ve devletin karanlığı devreye geçti.

    Polisler ilk olarak Muş Varto’da bir yurttaşımızı katlettiler ve ondan sonra olaylar patlak verdi, yurttaşlarımız hayatını kaybetti ve biz bunu durdurmak için Sayın Bakan, elimizden gelen her şeyi yaptık. Dönemin İçişleri Bakanı Efkan Ala’yla birlikte Sırrı Süreyya Önder, şimdi mahpusta olan İdris Baluken günlerce beraber çalıştılar yangına su dökmek için ama yangına benzin dökmek isteyen bir karanlık da vardı. O olayları durdurduk Sayın Bakan, kimse bizi suçlamadı. Suç işlemiş olsak derhâl harekete geçilirdi değil mi? Hayır, kimse bizi suçlamadı.

    “DEVLETİN KARANLIĞI ÇÖZÜM SÜRECİNİ BOZMAYA İSTEKLİYDİ”

    28 Şubat 2015 günü deklarasyon da açıklandı, Kürt meselesinin çözüm süreci devam ediyordu ama bu devletin karanlığı o süreci bozmaya ve darbeye yürümeye istekliydi, kararlıydı. Bunun için de çözüm süreci dinamitlendi. AKP 7 Haziran 2015’te iktidarını kaybetti. Ne oldu sonra? Bir anda Kobane Olayları akla geldi, dosya hareketlendi, yine bir şey olmadı, kimse bizi sorgulamadı, benim dokunulmazlığım da yoktu.

    O dönem bir savcı atandı dosyaya ve savcı şunu yaptı, şu dosyayı yazmış: “HDP’nin, 6-8 Ekim olaylarında şiddetin odak merkezinde bulunduğunun kabul edileceği, Anayasa’nın 69’uncu maddesine göre ise bu hususun kapatma nedeni olarak gösterileceği hukuki olarak değerlendirilmiştir. İsmi geçen şüpheliler hakkında TCK 302, terör nedeniyle cinayet, cinayete teşebbüs, yaralama, yağma suçları için iddianame düzenlenmesi hâlinde anayasal mevzuatımıza göre parti kapatma sonucunun da ortaya çıkacağı hukuken değerlendirilmiştir.”

    Kim diyor? Ankara Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Başkanlığı. Nerede bu belge? Kobane davasının dosyasında. Talimatı kim vermiş? Devletin karanlığı vermiş. Kime vermiş? Savcıya vermiş, mahkemeye vermiş. Kim verdirtti bunu?

    Maalesef Sayın Bakan, sizin dışınızda bir karanlık bu talimatı verdi ve Kobane dosyasıyla arkadaşlarımızı, şimdi tutuklu yoldaşlarımızı rehin tutma ya devam etmek için ve partimizi kapatmak için bu talimat verildi. Sayın Bakan, hiçbir şey sizin bildiğiniz gibi değil, belki biliyorsunuz ama gücünüz yetmiyor.”

    (HABER MERKEZİ)

  • ‘Türkiye’de içselleştirilmiş bir eşitlik yok, Aleviler kendilerini güvende hissetmiyor’-VİDEO

    ‘Türkiye’de içselleştirilmiş bir eşitlik yok, Aleviler kendilerini güvende hissetmiyor’-VİDEO

    PİRHA-Hakkında 1 yıl 6 ay hapis cezası verilen Yazar Erdal Yıldırım’ın avukatı Aysemin Gülmez, İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’in masumiyet karinesini’ ihlal ederek, Yıldırım hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması ve erteleme kararı vermediğini söyledi. Alevilerin kendilerini güvende hissetmediklerini belirten Av. Gülmez, “Türkiye’de içselleştirilmiş bir eşitlik yok” dedi. 

    Yazar Erdal Yıldırım, sosyal medya paylaşımları nedeniyle yargılandığı davanın ikinci duruşmasında 1 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırılırken; mahkeme heyeti Yıldırım hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması (HAGB) ile erteleme kararı vermemişti.

    Av. Aysemin Gülmez, PİRHA‘ya yaptığı açıklamada, İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nin, Yıldırım hakkındaki bir soruşturmayı gerekçe göstererek erteleme kararı vermediğini belirtti. Av. Gülmez, masumiyet karinesinin mahkeme tarafından çiğnendiğini söyledi.

    PİRHA’YA VERDİĞİ GÖRÜŞE SORUŞTURMA AÇILDI

    Yıldırım hakkındaki soruşturmanın ise “Alevi katliamı istiyoruz” diyen Mahmut Ekinci’ye dair ajansımız PİRHA‘ya 17 Eylül günü vermiş olduğu bir görüş nedeniyle açıldığı öğrenildi.

    Av. Gülmez, Yıldırım tarafından yapılan ve davaya konu olan sosyal medya paylaşımlarının “terör örgütü propagandası yapma” suçu ile ilişkilendirilemeyeceğini kaydederken; suç unsurlarının da oluşmadığını vurguladı. “İşin ilginç tarafı ise erteleme kararının verilmemesi oldu” diyen Gülmez, erteleme kararının verilmeme nedenini şöyle açıkladı:

    “SÖYLEMLER BAĞLAMINDAN KOPARILMIŞ”

    “Alt sınırdan ceza verildi fakat erteleme kararı verilmedi. Ertelemenin şartlarından bir tanesi ise daha evvel hakkınızda kasten işlenmiş suçun olmaması gerekiyor. Yıldırım’ın da böyle bir suçu yok. Ertelemenin verilmeme gerekçesi olarak da Yıldırım hakkındaki bir soruşturma gösterildi. “Alevi katliamı istiyoruz” diyen şahıs ile ilgili olarak müvekkilimin PİRHA‘ya verdiği insani bir görüş var. Yıldırım, Alevilerin örgütlü olarak hukuk yoluna başvurması gerektiğini ifade etmiş. Oradaki söyledikleri bağlamından koparılarak, cımbızla çekilmiş bir kelime nedeniyle hakkında soruşturma başlatılmış.”

    “MASUMİYET KARİNESİ, YARGIÇLAR TARAFINDAN İHLAL EDİLDİ”

    Gülmez, henüz sonuçlanmayan soruşturmanın, mahkeme tarafından erteleme kararında gerekçe gösterilmesini ise ‘masumiyet karinesinin’ ihlali olarak değerlendirdi. Gülmez şunları söyledi:

    “Burada acı olan bir durum var. Birincisi, müvekkilimiz hakkında bu nedenle soruşturma başlatılmış olması. Daha bile açılmamış. Belki takipsizlik kararı verilecek. Belki dava açılacak ve akabinde beraat kararı verilecek. Uluslararası evrensel bir ilke var. O da masumiyet karinesidir. Bir insan hakkında dava açılsa bile suçluluğu mahkeme kararıyla sabit olana kadar o kişi masumdur, suçsuzdur. Masumiyet karinesinin ihlal edildiği kanaatindeyiz.

    Müvekkilimiz hakkında açılmış bir soruşturma var ama açılmış bir dava, verilmiş bir hüküm yok. Bunu gerekçe yaparak, erteleme kararı verilmemiş olması masumiyet karinesinin çiğnenmiş olduğunu gösteriyor. Bugün baktığımız zaman Adalet Bakanlığı masumiyet karinesi ile ilgili sempozyum düzenliyor. Diğer taraftan bakıldığında ise yargıyı fiilen uygulayan yargıçlar tarafından masumiyet karinesinin ihlal edildiğini görüyoruz. Hukuki anlamda ülkemizi çok ciddi anlamda geriye götüren bir durum bu. Müvekkil açısından bakıldığında ise adalete olan güvenin sarsılmış olduğunu görüyoruz. Kaygı verici bir durum.”

    “‘ALEVİ KATLİAMI İSTİYORUZ’ DİYEN KİŞİ HAKKINDA ‘HAGB’ KARARI VERİLDİ”

    “Alevi katliamı istiyoruz” diyen Mahmut Ekinci hakkında verilen mahkeme kararına da değinen Gülmez, “O şahıs hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı veriliyor. Bir bakıma cezasızlıkla sonuçlanan bir durum söz konusu. Alevi kurumlarında temsilcilik görevi yapmış müvekkilim ise Alevilerin topyekun olarak dernekler ve hukuki bağlamda bir süreç yürütmesi, refleks göstermesi gerektiğini söylüyor. Fakat bu söyleminden dolayı bugünden itibaren bir soruşturma ile karşı karşıya. İki ayrı düzlemde hukukun çiğnenmiş olduğunu görüyoruz” ifadelerini kullandı.

    “ALEVİLER KENDİLERİNİ GÜVENDE HİSSETMİYORLAR”

    Gülmez, Mahmut Ekinci’nin Alevilere yönelik nefret içerikli başka paylaşımlarının da olduğunu fakat mahkemenin durumu bilmesine rağmen HAGB kararı verdiğini hatırlattı. Gülmez şöyle konuştu:

    “‘Alevi katliamı istiyoruz’ diyen şahıs o paylaşımının ardından bir kadının yapmış olduğu “Sayılmayız parmak ile, tükenmeyiz kırmak ile” paylaşımının altına “Yakarak deneyelim istersen” yazmış. Mahkeme bunu da bildiği halde o şahıs hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı vermiş. Bu ülkede yaşayan Aleviler çok normal olarak kendilerini güvende hissetmek istiyorlar. Ancak bu tarz yazıların yazılması ve yazanların ceza almaması, yaptırımla karşı karşıya kalmaması durumunda Aleviler kendilerini ne yazık ki güvende hissetmiyorlar.

    Bu ülkede yürekli hakim ve savcıların olduğuna inanıyorum açıkçası. Fakat gelinen noktada fiilin değil de failin yargılandığı; fiilin değil failin suçsuz bırakıldığı bir döneme girdiğimizi düşünüyorum. Faile göre cezasızlık, faile göre yaptırımlar var. Oysa olması gereken ise fiillerin cezalandırılması gerekiyor. İşte o zaman eşitlik ilkesine göre davranmış olursunuz. Günümüz Türkiye’sinde yargının gelmiş olduğu nokta hepimizin yüreğini yaralıyor.”

    “SÜNNİLER İLE EŞİT HİSSETMİYORLAR; İÇSELLEŞTİRİLMİŞ BİR EŞİTLİK YOK”

    “Alevi arkadaşlarımıza, “Kendinizi Sünniler ile eşit hissediyor musunuz?” diye sorduğumuz zaman hepsinden aldığımız tek bir cevap var. Ekonomik ve eğitim durumu çok iyi dahi olsa hiç fark etmeden kendilerini eşit hissetmediklerini söylüyorlar” diyen Gülmez, Türkiye’de içselleştirilmiş bir eşitliğin olmadığını söyledi.

    Gülmez, “İnsanların bu hissiyata kapılmaları için uzun bir sürenin geçmesi gerekiyor. Sünni arkadaşlarımıza sorduğumuzda da onlar da kendilerini eşit hissetmiyorlar. Bunun aşılması gerekiyor. Bu aşıldığı zaman “Alevi katliamı istiyoruz” tarzında bir paylaşım yapmak herhangi bir kişinin aklından dahi geçmeyecek. Aleviler her zaman barıştan, sevgiden, dostluktan yanalar. Söylenen sözlerin bağlamından koparılmaması gerekiyor. O cümleyi okuyan herkesin yargıçlar da dahil aynı sonucu çıkarması gerekiyor. Cümleden aynı sonuç çıkarılmıyorsa, yargıcın burada yaptığı niyet okuma olur. Niyet okumayla yargılama yapılamaz; sonuca gidilemez. Hukuk ilkelerine de aykırı bir durum bu” dedi.

    “KARANLIK TABLO ORTADAN KALKACAK, UMUTLUYUM”

    Erdal Yıldırım ise şunları söyledi:

    “Bu karamsar tablonun ortadan kalkacağı umudu her zaman var. Geçmişte milyonlar bir araya gelerek antidemokratik uygulamalara karşı tepkilerini gösterdiler. Bütün ötekiler, ezilenler olarak yan yana geldiğimiz müddetçe bu kötü günlerin ortadan kalkacağına yönelik inancımı taşıyorum.”

    NE OLMUŞTU?

    Yazar Erdal Yıldırım, “Alevi katliamı istiyoruz” paylaşımında bulunan Mahmut Ekinci’ye ilişkin PİRHA‘ya 17 Eylül 2021 günü verdiği görüşte şu ifadeleri kullandı:

    “Alevi örgütleri ve toplumu, güçlü bir şekilde yan yana gelmeli ve sadece salonlara sıkıştırılmış basın açıklamalarıyla değil, mutlaka kamuya mal edecek şekilde bir refleks göstermeli. Hatta bununla ilgili hem bireysel hem de kurumsal olarak çeşitli karşı davalar açılması lazım. Alevi örgütleri çok hızlı harekete geçmeli. Çünkü genelde şöyle bir hata oluyor; süreç erteleniyor, birkaç gün konuşuluyor ve sonra iş artık kanıksanmaya başlanıyor ve sonuç alma odaklı da olmuyor. Derhal vakit geçirmeksizin Alevi temsilcileri bu konuda hukuki yollarla birlikte fiili olarak tepkiyi kamuoyu ile paylaşmalılar.”

    14. ACM: SUÇA MEYİLLİ YAPISI BULUNUYOR

    İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi ise 4 Kasım 2021 tarihinde görülen ikinci duruşmada Yıldırım hakkında 1 yıl 6 ay hapis cezası verdi. HAGB ve erteleme kararı ise vermedi. Mahkeme, kısa kararında duruma gerekçe olarak da, “Sanık hakkında devam eden soruşturma içeriği dikkate alındığından, suça meyilli yapısı bulunduğu ve tekrardan suç işlemeyeceğine ilişkin mahkememizce olumlu kanaatine oluşmadığı dikkate alınarak; sanık hakkında TCK’nın 51/1, CMK’nın 231/5 maddesinin ayrı ayrı uygulanmasına yer olmadığına hükmedilmiştir” ifadelerini kullandı.

    Barış KOP / İSTANBUL

     

    İLGİLİ HABERLER

    > ‘Alevi katliamı isteyen şahsın cezasız bırakılmasına karşı derhal refleks gösterilmeli’
    > Yazar Erdal Yıldırım’a hapis cezası verildi-VİDEO

  • Yazar Erdal Yıldırım, sosyal medya paylaşımları nedeniyle yargılanacak

    Yazar Erdal Yıldırım, sosyal medya paylaşımları nedeniyle yargılanacak

    PİRHA-PSAKD’nin eski yöneticisi/ Yazar Erdal Yıldırım 2015-2018 yılları arasında yaptığı sosyal medya paylaşımları gerekçesiyle yargılanıyor. Yıldırım’ın duruşması 9 Eylül Perşembe günü saat 10.40’da Çağlayan Adliyesi’nde İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek. Yıldırım’ın, IŞİD’in Suriye’de gerçekleştirdiği katliamları protesto eden paylaşımları dava dosyasında suç olarak nitelendiriliyor.

    Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin (PSAKD) eski yöneticisi Erdal Yıldırım hakkında 2015 ile 2018 yılları arasında yaptığı sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek dava açıldı.

    Yıldırım’ın, IŞİD’in Suriye Afrin’de gerçekleştirdiği katliamları “Afrin yalnız değildir” yazısını paylaşarak, protesto etmesi; Kobani’de yine IŞİD tarafından yapılan katliamlara dair paylaşım yapması, Muş Varto’da öldürülen bir kadının bedeninin sokakta teşhir edilmesi; İbrahim Kaypakkaya’yı Çorum’daki mezarı başında anması, yine Kaypakkaya’nın fotoğrafını paylaşması dosyada suç olarak gösterildi.

    “KİMLİĞİMİZE SAHİP ÇIKTIĞIM İÇİN YARGILANIYORUM”

    9 Eylül günü saat 10.40’da Çağlayan Adliyesi’nde İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde hakim karşısına çıkacak olan Erdal Yıldırım, duruşma öncesi PİRHA’ya yaptığı açıklamada, “Alevilik ve devrimci değerleri savunmaya devam ettiğim, kimliğimize sahip çıktığım için yargılıyorlar. Ben her şeyden önce yıllar yılı Alevi örgütlülüğünün çeşitli kademelerinde (PSAKD Kadıköy Şube ve Ankara Genel Merkezde) yöneticilik yaptım. Alevi değerleri ve benimsediğim evrensel, insani değerler sonucu olarak dünyanın neresinde olursa olsun, mazlumdan, mağdurdan yana olmayı, eşitsizliklere, haksızlıklara karşı çıkmayı bir aydın ve sol sosyalist değerleri de benimsemiş bir birey olarak görev ve sorumluluk kabul ediyorum. Bu değerleri savunmaktan vazgeçmeyeceğimi bir kez daha beyan ediyorum” diye konuştu.

    PİRHA / İSTANBUL

     

  • HDP Milletvekili Murat Çepni: O gençler devlet dersinde katledildi

    HDP Milletvekili Murat Çepni: O gençler devlet dersinde katledildi

    PİRHA- HDP İzmir Milletvekili Murat Çepni, Suruç Katliamının 6. yılına ilişkin yaptığı değerlendirmede, tüm ezilen kimliklerin HDP çatısı altında birleştiğini ve bununda iktidar ve devlet tarafından ciddi bir tehlike olarak görüldüğünün altını çizerek, “O süreçte yaşanan katliamların nedeni budur. Hukuki açıdan yapılması gerekenler ise yapılmadı. Suruç Katliamı da devletin kapalı kapıları ardında devlet dersi olarak yerini almış durumda. Çünkü o gençler devlet dersinde katledildiler” dedi.

    Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu’nun (SGDF) çağrısıyla, 20 Temmuz 2015’te, Kobane’ye oyuncak ve insani yardım malzemeleri götürmek için Suriye sınırındaki Suruç ilçesine gelen 300 kişiye, basın açıklaması yaptıkları sırada cihatçı terör örgütü IŞİD üyesi Abdurrahman Alagöz tarafından canlı bomba saldırısı gerçekleştirildi. Saldırıda 33 kişi hayatını kaybederken 100’e yakın kişi de yaralandı.

    Suruç Katliamının yıldönümünde bir çok kentte açıklama ve yürüyüşler yapılırken, Halkların Demokratik Partisi (HDP) İzmir Milletvekili Murat Çepni PİRHA’ya 6 yıl önce yaşanan Suruç Katliamını hem siyasi hem de hukuki açıdan değerlendirdi.

    Çepni, siyasi açıdan bakıldığında; bir tarafta Kürt halkının Suriye’de sosyal statü elde etmesi, bir taraftan da ülkemizde Türklerle Kürtler başta olmak üzere tüm ezilen halkların, sosyalistlerin yan yana gelerek HDP çatısı altında demokratik bir model inşa etme çabaları sergilemeleri iktidar ve devletin klasik siyasi anlayışı açısından ciddi bir tehlike olarak görüldüğünü belirtti.

    O süreçte yapılan katliamların nedeninin birlikte mücadele hattının oluşması olduğunu ifade eden Çepni, Suruç Katliamına ilişkin adil ve etkin bir yargılama yapılmadığını ve yapılmayacağını dile getirdi. Çepni devletin IŞİD’in bazı eylemlerine göz yumduğunu da iddia etti.

    “KOBANİ’DE GERÇEKLEŞTİRİLEN DEVRİMLE DAYANIŞMAK İÇİN YOLA ÇIKMIŞLARDI”

    Çepni, 300 gencin Kobani’nin yeniden inşası sürecinde yer almak için bir araya geldiğini belirterek şunları anlattı:

    “Bundan tam 6 sene önce Suruç’ta Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu’nun çağrısıyla 300 civarında genç toplandı. Basın açıklaması yapıp Kobani tarafına geçmek istiyorlardı. Kobani kenti IŞİD saldırısı altında yerle bir edilmişti. Orada çok büyük bir insanlık direnişi gerçekleştirildi. Başta Kürt halkı, sosyalistler, devrimciler olmak üzere tüm Kobani dostları IŞİD’e karşı birleşik bir direniş gerçekleştirdi. Kent düşmekten kurtuldu. Sosyalist gençler de orada yaşamı yeniden kurmak için, dayanışmayı geliştirmek için kentin yeniden inşasında yer almak istediler. Kobani’de gerçekleştirilen devrimle dayanışmak için yola çıkmışlardı. Ülkenin dört bir yanından gelmişlerdi. Karadeniz’den, İç Anadolu’dan, Ege’den, tüm bölgelerden. 300 genç oraya gitti ve henüz karşıya geçemeden Amara Kültür Merkezi’nde bir IŞİD’linin patlattığı bombayla 33 sosyalist genç katledildi.”

    “IŞİD ASLINDA ROJAVA’DA YARATILAN EŞİT, DEMOKRATİK VE ÖZGÜRLÜKÇÜ DÜZENE SALDIRDI”

    Suruç Katliamı’nın yaşandığı süreci siyasi açıdan da değerlendiren Çepni, sözlerine şu şekilde devam etti:

    “Siyasi açıdan bakarsak Rojava Devrim’i yaşandı. Bu yılda 10. yılı. Buradan kutluyorum. Tüm halkların birbiriyle savaştırıldığı, birbirine kırdırılmaya çalışıldığı bir coğrafyada, halkların bir arada kardeşçe, eşitçe yaşayabileceği bir model yaratıldı orada. Sadece Kürtler değil, Ezidiler, Araplar ve orada yaşayan tüm halklar. Tüm dünyaya örnek teşkil eden bir pratik gerçekleştirildi. Demokratik, halkçı, özgürlükçü bir düzen inşa edilmeye çalışılıyordu. Dolayısıyla IŞİD aslında bu modelin kendisine bir saldırı gerçekleştirdi. Ve bu saldırı göz göre göre gerçekleştirildi. Katil uzun zamandır takip edilmesine, aranmasına rağmen elini kolunu sallaya sallaya Amara Kültür Merkezi’ne geldi. Dava sürecinde de gördük ki devlet içindeki bazı görevliler yapması gerekeni yapmadı.”

    “TAYYİP ERDOĞAN ‘YA 400 VEKİL VERİN YA DA KAOS OLUR’ DEMİŞTİ”

    Katliamın gerçekleştiği dönemde AKP’nin 7 Haziran’da yapılan seçimlerde tek başına iktidar olamadığını hatırlatan Çepni, şunları ifade etti:

    “HDP’nin aldığı yüzde 13 oyla AKP tek başına hükümet kuramaz hale geldi. Sonrasında tüm seçim sürecini iptal ederek, bir siyasi darbe yaptı aslında. 1 Kasım’da yeniden yapılan seçimlere kadar çok şiddetli, çatışmalı ve katliamlı bir dönem geçirmiş olduk. Zaten Tayyip Erdoğan’ın kendisi de ‘ya 400 vekil verin ya da kaos olur’ demişti. Bir tarafta Kürtler Suriye’de sosyal statü elde etti, bir taraftan da ülkede Türklerle Kürtler başta olmak üzere tüm ezilenler, işçi sınıfı, sosyalistler yan yana gelerek bir HDP çatısı altında demokratik bir model inşa etmek çabalarına girdiler. İktidar açısından bu risk teşkil eden bir durum oldu. Hem iktidar açısından hem de devletin klasik siyasi anlayışı açısından ciddi bir durum ortaya çıkmış oldu. Bir çözüm süreci de yaşanıyordu ayrıca. Bu çözüm süreci Kürt sorununun demokratik çözümü açısından önemli bir gelişme idi. 40 yıllık bir çatışma süreci vardı. Binlerce insanın hayatını kaybettiği bir süreç. Bunun barışa evrilmesi Türkiye halkları açısından önemliydi. Sadece savaştan beslenenler için bu tehlikeli görüldü.”

    “URFA’DA POLİSLERE YAPILAN SALDIRININ NASIL OLDUĞUNU, KİMİN YAPTIĞINI HALA BİLMİYORUZ”

    Suruç Katliamı’ndan hemen önce Urfa Ceylanpınar’da 2 polisin öldürüldüğünü hatırlatan Çepni, “Bu polisleri kim öldürdü? Neden öldürdü? Hala belirlenmiş, ortaya çıkarılmış değil. Biz defalarca araştırma önergesi verdik ama hepsi AKP-MHP oylarıyla reddedildi. Bu durum devlet tarafından çözüm sürecinin de bitirilmesi anlamına geldi. Devlet bunu bir savaş gerekçesi haline getirdi. Bu polislere yapılan saldırının nasıl olduğunu, kimin yaptığını hala bilmiyoruz. Dolayısıyla Suruç Katliamı böylesi bir siyasal sürecin dönüm noktalarından bir tanesi oldu. Öncesinde HDP’nin mitingine saldırı oldu. Daha sonrasında da Ankara’da Gar Katliamı oldu. Gar Katliamı Suruç’taki katillerin yeterince, gerektiği gibi üzerine gidilmediğinden oldu. Etkin ve adil soruşturma ve yargılama yapılmadığı için oldu. Çünkü iki katliamı da yapanlar aynı ekiptendi. Hatta akrabalar. Abi kardeşler. Suruç’un üzerine gidilseydi Ankara Gar Katliamı yaşanmazdı” şeklinde konuştu.

    “O GENÇLER DEVLET DERSİNDE KATLEDİLDİLER”

    Çepni, Suruç’ta gerçek katillerin açığa çıkartılmadığını dile getirerek, şunları belirtti:

    “Katliamda sorumluluğu olan devlet görevlileri, Valilik, tüm bu siyasi organizasyon yani bu katliamın gerçekleşmesinin önünü açan bütün siyasilerin de devlet yetkililerinin de yargılanması gerekirdi. Oysa bunların yargılanmasını bırakın tersine Suruç’ta katliamdan yaralı olarak kurtulanlar düzenli olarak saldırıya uğradılar. Defalarca gözaltına alındılar, tutuklandılar. Her yıl yapılan anmalara saldırılar oldu. Suruç’ta saldırıya uğrayanlar cezalandırılmak istendi. Suruç davası hala sürüyor. 6 yıl geçti, tamamen göstermelik bir yargılama gerçekleştiriliyor. Ortaya çıkarılmış hiçbir şey yok, hiçbir arka plan araştırması yok. Bu katliamı yapanların daha önceden izlenmeye başlandığı süreçte, ilişkilerinin deşifre olduğu süreçte gereken önlemler alınmadı. Yapılması gerekenler yapılmadı. Tıpkı Gar Katliamı’nda olduğu gibi, tıpkı Soma Katliamı’nda olduğu gibi, tıpkı birçok katliam da olduğu gibi… Suruç Katliamı da devletin kapalı kapıları ardında devlet dersi olarak yerini almış durumda. Çünkü o gençler devlet dersinde katledildiler.”

    “TÜRKİYE SİYASİ HESAPLARINI CİHATÇI ÇETELER ÜZERİNDEN GERÇEKLEŞTİRİYOR”

    IŞİD’in paravan bir örgüt olduğunu vurgulayan Çepni, “Çok sayıda katliamlar gerçekleştirdi. Hala günümüzde Suriye’de Türkiye Devleti siyasi hesaplarını El-Nusra, IŞİD gibi katil çeteler, cihatçı şebekeler üzerinden gerçekleştiriyor. Aynı zamanda en son İzmir’de Deniz Poyraz kardeşimizin katledilmesinde rol alan katilde, burada bir memur olmasına rağmen Suriye’ye devlet tarafından gönderiliyor. Orada cihatçı çeteler içerisinde yine Türk askerinin kamuflajları ile bir eğitim alıyor ve Türkiye’ye gelip katliam gerçekleştiriyor. Dolayısıyla bu siyasi bir iklim. AKP ve MHP’nin planlı olarak geliştirdiği bir siyasi konsept. Kendilerine muhalif olan herkese karşı tutuklama ve gözaltılar yetmediği yerde, baskıların yetmediği yerde, sokakta uygulanan polis terörünün yetmediği yerde, başka türlü yasa dışı karanlık, çetevari yol ve yöntemler devreye sokulmuş durumda” dedi.

    “SURUÇ İÇİN ADALET, HERKES İÇİN ADALET”

    Çepni son olarak, “Suruç’un 6. yılındayız ve birçok kentte anmalar gerçekleştirilecek. ‘Suruç için Adalet, herkes için adalet’ sloganı ile Suruç Aileleri İnisiyatifi’nin, Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu’nun çağrısıyla birçok kentte eylemler yapılacak, anmalar gerçekleştirilecek. Sizin aracılığınızla bütün halkımızı adalet için mücadele etmeye ve bu anmalara katılmaya çağırıyorum” ifadelerine yer verdi.

    Melis CİDDİOĞLU/ANKARA

     

  • Suruç Katliamı’nda yaşamını yitiren Cebrail Günebakan mezarı başında anıldı-VİDEO

    Suruç Katliamı’nda yaşamını yitiren Cebrail Günebakan mezarı başında anıldı-VİDEO

    PİRHA- Suruç Katliamı’da yaşamını yitiren Cebrail Günebakan Elazığ’nın Karakoçan ilçesinde bulunan mezarı başında anıldı.

    IŞİD’in saldırısından kurtarılan Kobani’nin yeniden inşası sürecine katkı vermek amacıyla 20 Temmuz 2015 tarihinde Urfa’nın Suruç ilçesindeki Amara Kültür Merkezi’nde bir araya gelen Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu (SGDF) öncülüğündeki gençlere yönelik IŞİD’in canlı bomba saldırısında 33 kişi yaşamını yitirmiş ve 100’ü aşkın kişi de yaralanmıştı.

    Suruç’ta yaşanan katliamın 6. yıldönümünde katliamda hayatını kaybeden Cebrail Günebakan Elazığ’nın Karakoçan ilçesinde bulunan mezarı başında anıldı. Yapılan anmaya ailesi, arkadaşları, Halkların Demokratik Partisi (HDP) Karakoçan ilçe yöneticileri, Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP), SGDF, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) üyeleri ve köy halkı katıldı.

    Mezarın üzerine karanfiller ve SGDF bayrağı bırakıldı.

    Anmada konuşma yapan Cebrail Günebakan’ın annesi katılan ve sahip çıkan herkese teşekkür etti.

    Suruç Aileleri adına anmada yapılan konuşmada adalet mücadelesi ve Kobane davasına sahip çıkılması istendi. Ayrıca Suruç anısının unutulmaması ve yaşatılması çağrısı yapıldı.

    PİRHA/ELAZIĞ

  • Alevi kadınlardan, Gülfer Akkaya’ya destek

    Alevi kadınlardan, Gülfer Akkaya’ya destek

    PİRHA- Alevi inanç yürütücüsü Ana’lar, zakirler, Alevi kurum eşit (eş) başkanları, bölge başkan ve temsilcilerinden oluşan Alevi kadınlar 26 Nisan günü başlayacak olan HDP’lilerin yargılandığı Kobane mahkeme öncesinde bir açıklama yaparak Yazar Gülfer Akkaya’ya sahip çıktılar.

    17+ Alevi Kadınlar grubunun çağrısıyla Türkiye, Kıbrıs ve Avrupa’da yaşayan Alevi kadınlar, 26 Nisan günü başlayacak olan yazar Gülfer Akkaya’nın da yargılandığı Kobane mahkeme öncesinde bir açıklama yaptı.

    Barışı, eşitliği, özgürlüğü savunan Gülfer Akkaya’nın davada iddia edilen suçlamalarla ilişkilendirilmesini kabul etmediklerini belirten Alevi kadınlar, Gülfer Akkaya ve diğer HDP’lilerin yargılamaktan vazgeçilmesini isteyerek daha fazla mağduriyet yaşatmadan dosyanın kapatılmasını, tutukluların serbest bırakılmasını talep ettiler.

    “ALEVİ KADINLAR OLARAK, GÜLFER CANIMIZIN YANINDAYIZ”

    17+ Alevi Kadınlar grubunun çağrısıyla Türkiye, Kıbrıs ve Avrupa’da yaşayan Alevi kadınların yaptığı dayanışma açıklamasının tam metni şöyle:

    “Gülfer Akkaya emeği, aklı, enerjisi ile tüm kadınların güçlenmesi için çeyrek asırdır feminist mücadele içinde yer alan aktif, aynı zamanda yaptığı araştırmalar, yazdığı makale ve kitaplarla kadınların belleğinin oluşmasına da katkı sağlayan yazardır. On yıla yakın süredir özel olarak Alevi kadınların güçlenmesi için mücadele eden canımızdır. Bulunduğu, çalışma yürüttüğü her alanda savaşın değil barışın, ayrımcılığın değil eşitliğin, baskıların değil özgürlüğün sağlanması için çabalamıştır. Biz aşağıda imzası bulunun Alevi kadınlar, barışı, eşitliği, özgürlüğü savunan Gülfer canımızın bu davada iddia edilen suçlamalarla ilişkilendirilmesini kabul etmiyoruz. Hem Gülfer canımızı hem de diğer arkadaşlarımızı bu hukuksuz, asılsız, siyasi davadan yargılamaktan VAZGEÇİN, arkadaşlarımızı daha fazla mağdur etmeden dosyayı kapatıp herkesi SERBEST BIRAKIN diyoruz.”

    NE OLMUŞTU?

    Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, 5-8 Ekim 2014 tarihleri arasında düzenlenen Kobani eylemlerine ilişkin yürüttüğü soruşturma kapsamında 7 ilde 82 kişi hakkında gözaltı kararı vermişti. Gözaltına alınanlar arasında Alevi inancı ve kadın hareketi alanında yaptığı çalışmalarla tanınan yazar Gülfer Akkaya da bulunuyordu. Gözaltı sonrası Mahkemeye çıkarılan Akkaya adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.

    İmzacılar:
    1 Narin Gülçiçeği-Ana
    2 Ela Kaya- Ana
    3 Ayten Şimşir- Ana
    4 Yaprak Dengiz- Zakir
    5 Ayten Yaşar- AKM Karlsruhe
    6 Afife Varan- Berlin Arap Alevileri Birliği Kadınlar Kolu Üyesi
    7 Belgin Baklacı- Den Haag Türkiye Akdeniz Alevi Kültür Birliği Yönetim Kurulu Üyesi
    8 Beyhan İpek- Baden-Würtemberg AABF Bölge Kadınlar Birliği Başkanı
    9 Destina Çiçek- Uppsala Alevi Kültür Dernegi Eşit Başkanı
    10 Dilek Güneş- Alevi Bektaşi Federasyonu Yönetim Kurulu Üyesi
    11 Dilek İncedal- Britanya Alevi Federasyonu Yönetim kurulu
    12 Dilek Odabaş Bakır
    13 Elif Duman- Bremen Cemevi Disiplin Kurulu Başkanı
    14 Elife Bozar- Ingolstadt Cem Evi
    15 Emine Enhas- Hamburg Hak Evi Eşbaşkanı
    16 Emire Hamurcu- Berlin Arap Alevileri Birliği Kadınlar Kolu Başkanı
    17 Ergül Altunkaymak- Nürnberg Cem Evi İkinci Başkanı
    18 Evrim İnan- Bodrum Alevi Bektaşi Kültür Derneği – Cemevi / Avukat

    19 Fadime Varlı Augsburg Alevi Kültür Merkezi ve Cem Evi Birinci Saymanı
    20 Feriha Mavigöz Stuttgart AKM Eşbaşkanı
    21 Fidan Kabayel Mardef Kadın Eşsözcüsü
    22 Güler Akgül Kiel Cemevi Kadınlar Birliği Başkanı
    23 Gülhanım Kızılkaya Devrimci Alevi Birliği (DAB) Eşsözcüsü
    24 Hasret Aydoğdu Galler Alevi Kültür Merkezi ve Cemevi Başkanı
    25 Hatun Terzi Maraş Alevi İnisiyatifi
    26 Hülya Elmas Hollanda Ehlibeyt Kültür Derneği Başkanı
    27 Hülya Özdemir Yıldız HAAK BİR Yönetim Kurulu Üyesi
    28 Huriye Tosun Ingolstadt Cem Evi
    29 Mehtap Durmuş Ingolstadt Cem Evi
    30 Melek Şakar Göteborg Alevi Derneği Eşit Başkanı
    31 Meryem Summakoğlu Berlin Arap Alevileri Birliği Kadınlar Kolu Üyesi
    32 Nadiye Dağ Berlin Arap Alevileri Birliği Başkanı
    33 Necmiye Gülbol Berlin Arap Alevileri Birliği Kadınlar Kolu Başkan Yardımcısı
    34 Nilgün Yıldırım Hollanda Alevi Kadınlar Birliği Sekreteri
    35 Nuran Yılmaz Devrimci Alevi Birliği (DAB) Kadın Komitesi Üyesi
    36 Nursel Çiçek Cemre Alevi Kadın Grubu
    37 Öznur Özyıldîz Berlin Arap Alevileri Birliği Kadınlar Kolu Üyesi
    38 Pervin Giyik Devrimci Alevi Birliği (DAB) Kadın Komitesi Üyesi
    39 Selma Kara Ingolstadt Cem Evi
    40 Selver Kaya Kıbrıs Pir Sultan Derneği Eşbaşkanı
    41 Serap İşçi AABF Bavyera Bölge Temsilciliği Sekreteri
    42 Şerife Köylüce Hamburg ve Çevresi Alevi Kültür Evi Eşbaşkanı
    43 Seval Ünlü Haak-Bir
    44 Seval Uzun Berlin Arap Alevileri Birliği Kadınlar Kolu Üyesi
    45 Sevda Mor Devrimci Alevi Birliği (DAB) Basın Yayın Sorumlusu
    46 Sevim Kaplan Hollanda Alevi Kadınlar Birliği Başkanı
    47 Sevinç Hamurcu Berlin Arap Alevileri Birliği Kadınlar Kolu Üyesi
    48 Songül Çelik FEDA İsviçre Eşbaşkanı
    49 Ülkü Bingöl Kiel Cemevi Kadınlar Birliği İkinci Başkanı
    50 Yıldız Kavak Devrimci Alevi Birliği (DAB) Kadın Komitesi Üyesi
    51 Zeynep Arslan Kamu Görevlisi , Akademisyen (Avusturya)
    52 Zeynep Demir Enfield Alevi Kültür Dernek Başkanı

    (HABER MERKEZİ)

  • Kobanê Davası’ndan tahliye çıkmadı

    Kobanê Davası’ndan tahliye çıkmadı

    PİRHA-Kobanê Davası’nda tahliye çıkmadı. Mahkeme, 28 HDP’linin tutukluluk halinin devamı yönünde karar verdi.

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) önceki dönem Eş Genel Başkanları Figen Yüksekdağ ve Selahattin Demirtaş’ın da aralarında bulunduğu 108 kişi hakkında açılan davada tutuklu olan 28 kişiye yönelik tutukluluk incelemesi için ara duruşma yapıldı.

    Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen ara duruşmada, kararını açıklayan mahkeme başkanı, tüm sanıkların tutukluluk hallerinin devamı yönünde karar verdi.

    Mahkeme başkanı, tutuklu yargılanan siyasetçiler Bülent Barmaksız, Can Memiş ve Zeki Çelik’in sağlık sorunları nedeniyle tedavi gördükleri hastanelerden gelecek rapora göre tutukluluk hallerinin yeniden incelenmesine karar verdi.

    Kobanê Davası’nın duruşması 26 Nisan’da Sincan Cezaevi Kampüsü’nde görülecek.

    PİRHA/ANKARA

  • HDP’den Kobanê yargılamalarına dair açıklama: Mahkeme, iktidarın suçlarına ortak olmamalı-VİDEO

    HDP’den Kobanê yargılamalarına dair açıklama: Mahkeme, iktidarın suçlarına ortak olmamalı-VİDEO

    PİRHA- HDP’li milletvekilleri, Kobanê protestoları gerekçesiyle tutuklu olan önceki dönem HDP Eş Genel Başkanları ve MYK üyelerinin durumuna ilişkin Ankara Adliyesi önünde açıklama yaptı. Eş Genel Başkan Yardımcısı Ümit Dede, “Yargıçlar ve savcılar AİHM kararları bizi bağlamıyor diyemezler” dedi.

    Kobanê protestoları gerekçesiyle tutuklu olan önceki dönem HDP Eş Genel Başkanları ve MYK üyelerinin yargılamaları Ankara 22’inci Ağır Ceza Mahkemesinde görülüyor. Duruşma öncesinde HDP’li Milletvekilleri de Ankara Adliyesi önünde mahkeme sürecine ilişkin açıklama yaptı.

    Basın açıklamasını okuyan Eş Genel Başkan Yardımcısı Ümit Dede, “Mahkeme, AİHM kararı gereği tüm arkadaşlarımızı serbest bırakmalıdır” dedi. Ümit Dede, açıklamasında, “7 Haziran 2015 seçimlerinden bu yana partimize karşı kumpas yargılamaları gerçekleştirmektedir” dedi.

    “AİHM, YARGILAMALARIN ADİL OLMADIĞINI BELİRTMİŞTİR”

    Ümit Dede, Ankara Adliyesi’nde görülen davanın da Kürt siyasetçilerine yönelik kumpas davalarından biri olduğunu söyleyerek şunları dile getirdi:

    “Bu davanın ve benzer mahiyetteki binlerce davanın kumpas davası olduğunu sadece bizler ifade etmiyoruz. AİHM Büyük Dairesi, önceki dönem Eş Genel Başkanımız Selahattin Demirtaş’ın başvurusuna dair verdiği kararda; özelde Selahattin Demirtaş genelde ise tüm muhalifler hakkında yapılan yargılamaların hukuki olmadığını, siyasi iktidarın vesayeti altına girmiş olan yargı mensupları tarafından verilen siyasi kararlarla tutuklandıklarını ve yargılandıklarını belirtmiştir. Ayrıca AİHM büyük dairesi, bu dosya kapsamında bulunan delillerin hukuka uygun olmadığını ve bu delillere dayanılarak yürütülen yargılamanın da adil olmadığını oldukça net bir şekilde ayrıntılı olarak belirtmiştir.”

    “YARGIÇLAR ÜZERİNDE BASKI OLUŞTURMAYA ÇALIŞIYORLAR”
    HDP Eş Genel Başkan Yardımcısı Ümit Dede, partilerine dönük kapatma iddianamesini de eleştirerek “Siyasi kumpas belgesidir” dedi. Dede, sözlerine şöyle devam etti:

    “Partimiz HDP’nin kapatılması talebiyle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen soruşturma sonunda, Anayasa Mahkemesi’ne iddianame adı altında bir siyasi kumpas belgesi sunulmuştur. Anayasa Mahkemesi ise bizlerin ve Türkiye’nin tüm saygın hukukçularının da belirttiği gibi, söz konusu belgenin yasalarda belirtilen niteliklere haiz bir iddianame olmadığını, böyle bir belge ve ekindeki delillerle dava açılamayacağını, 2 gün önce oybirliği ile kabul ederek Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na iade etmiştir.

    Bu karara ilişkin iktidarın küçük ortağının lideri, ‘AİHM kararları bizi bağlamaz. Biz karşı hamlemizi yapar, işi bitiririz’ diyen iktidarın büyük ortağından esinlenerek, ‘Anayasa Mahkemesi’nin iade kararı milli vicdanda hükümsüzdür’ değerlendirmesini yapmış ve hızını alamayarak, Anayasa Mahkemesi’nin kapatılması gerektiğini söylemiştir. Ne yazık ki siyasi iktidarın ortaklarının başkanları ve sözcüleri AİHM kararlarını, Anayasa Mahkemesi kararlarını tanımadıklarını ifade ediyorlar. Evet siyasi iktidarın sözcüleri yüksek mahkeme kararlarına dair demagoji yapıyorlar, halkı aldatmaya, kandırmaya ve yargıçlar üzerinde baskı oluşturmaya çalışıyorlar.”

    “AİHM KARARI GEREĞİ TÜM ARKADAŞLARIMIZ SERBEST BIRAKMALI”

    Ümit Dede, tutuklu olan tüm HDP’lilerin serbest bırakılması gerektiğini vurgulayarak, “Mahkeme, hukuk tanımayan siyasi iktidarın suçlarına ortak olmamalıdır” ifadelerini kullandı. Dede, sözlerini şu cümlelerle sürdürdü:

    “Ancak unutulmamalıdır ki, mahkemeler demagoji yapma yerleri değildir, yargıçlar ve savcılar AİHM kararları bizi bağlamıyor diyemezler, Anayasa Mahkemesi kararları bizi bağlamıyor diyemezler, kendilerine Anayasa tarafından verilen yetkiyi, iktidar partisi başkanının ‘karşı hamlesi’nin aracı haline getiremezler. Dolayısıyla Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi yargıçları, hukukun üstünlüğü ilkesine bağlı kalarak, AİHM Büyük dairesi kararı ile hukuki dayanaktan yoksun olduğu tespit edilen önündeki dosyada, tüm arkadaşlarımız hakkında derhal beraat kararı vermelidir.

    HDP Eş Genel Başkan Yardımcısı Ümit Dede, Milletvekilliği düşürülen Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun durumunu takip ettiklerini de söyleyerek “Siyasi iktidarın verdiği kararları uygulamayı kendisine iş edinmiş hakimlerin, yargıçların ve yargıtay üyelerinin verdiği kararlar doğrultusunda bugün cezaevine götürülmek üzere evinden alınmak isteniyor. Bizler milletvekillerimizle birlikte hem duruşmayı hem de Ömer Faruk Gergerlioğlu vekilimizin durumunu takip edeceğiz” dedi.

    PİRHA/ANKARA

  • Kobane iddianamesi kabul edildi: 108 kişi hakkında ceza isteniyor

    Kobane iddianamesi kabul edildi: 108 kişi hakkında ceza isteniyor

    PİRHA-HDP’nin önceki dönem başkanları Figen Yüksekdağ ve Selahattin Demirtaş’ın da aralarında olduğu 108 kişi hakkında hazırlanan ‘Kobane iddianamesi’ mahkeme tarafından kabul edildi.

    6-8 Ekim 2014 yılında yaşanan Kobane olayları ile ilgili Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan iddianame, Ankara 22’nci Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi. İddianamede 108 kişi için ‘devletin birliği ve ülke bütünlüğünü bozma’ ve 37 kez ‘insan öldürme’ başta olmak üzere çeşitli suçlardan cezalar isteniyor.

    Kobane iddianamesinde, mahkeme tarafından henüz duruşma tarihinin belirlenmediği belirtildi.

    108 kişi hakkında şu suçlamalar yöneltiliyor: “İnsan öldürme (37), insan öldürmeye teşebbüs (31), yağma (24), alıkoyma (38), alıkoymaya teşebbüs (2), mala zarar verme (1750), yakarak mala zarar verme (397), kamu malına zarar verme (1060), yakarak kamu malına zarar verme (503), işyeri dokunulmazlığını ihlal (53), geceleyin işyeri dokunulmazlığını ihlal (294), geceleyin açıktan hırsızlık (26), açıktan hırsızlık (20), hırsızlık (114), geceleyin hırsızlık (272), basit yaralama (5), silahla basit yaralama (43), kamu görevlisini silahla basit yaralama (264),kamu görevlisini kasten basit yaralama (7), kemik kırığı oluşacak şekilde kasten silahla yaralama (1), kamu görevlisini kemik kırığı oluşacak şekilde kasten silahla yaralama (1), silahla kasten yaralama (78), kamu görevlisini silahla yaralama (51), iş ve çalışma hürriyetinin ihlali (3), ibadethanelere zarar verme (4), düşük yapmaya neden olma (1),bayrak yakma (24), 5816 Sayılı yasaya muhalefet (25), suç işlemeye tahrik etme, devletin birliğini, ülkenin bütünlüğünü bozma.”

    CUMHURBAŞKANI İDDİANAME İÇERİĞİNİ AÇIKLAMIŞTI!

    Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Daire, tutuklu bulunan Selahattin Demirtaş hakkında 22 Aralık’ta karar vererek “derhal tahliye edilmeli” demişti. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise, 28 Aralık 2020’de yapılan hükümet toplantısının ardından yaptığı açıklamada Selahattin Demirtaş’a ilişkin “Hakkındaki iddianameye göre, 37 nitelikli adam öldürme, 29 adam öldürmeye teşebbüs, 3 bin 777 mala zarar verme, 25 alıkoyma, 395 hırsızlık, 15 yağma, 308 iş yeri ve konut dokunulmazlığını ihlal, 13 Türk bayrağını yakma, 7 Atatürk’ü Koruma Kanunu’na muhalefet suçunun işlendiği, ayrıca 326 güvenlik görevlisi ile 435 vatandaşın yaralandığı 6-8 Ekim 2014 olaylarının baş sorumlusu. Üstelik bu kişinin burada sayılmayan teröre destek mahiyetinde daha pek çok sözü ve eylemi var” demişti.

    PİRHA/ANKARA

     

  • ‘1 Kasım Dünya Kobanî ile Dayanışma Günü kutlu olsun’

    ‘1 Kasım Dünya Kobanî ile Dayanışma Günü kutlu olsun’

    PİRHA- HDP MYK’si 1 Kasım Dünya Kobanê Günü ile ilgili yaptığı açıklamada, Dünya halkları; Kürt kadınları ve gençlerinin yaşamları pahasına sergiledikleri bu direnişe, insani değerlere olan bağlılığa ve adanmışlığa anı anına tanıklık ettiğine işaret ederek, “İnsanlık geldiği aşamada hiçbir şekilde kendi özgürlüklerinden geri adım atmayacaktır. Zorba-faşist zihniyetin bu yüzyılda yeri yoktur, dolayısıyla yenilmeye mahkumdur” ifadelerine yer verdi.

     

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) Merkez Yürütme Kurulu (MYK), 1 Kasım Dünya Kobanê Günü’ne ilişkin yazılı açıklama yaptı.

    Yapılan açıklamada, şunlar ifade edildi:

    “Kobanî halkı, bundan 6 yıl önce, vahşi ve insanlık dışı yöntemlerle dünyaya korku salan IŞİD barbarlığına karşı sadece kendi varlığını, kimliğini, geleceğini değil aynı zamanda özgür insanlığı korumak için 133 gün boyunca destansı bir direniş sergiledi. Bölgesel ve küresel şer ittifaklarıyla büyütülüp dünya halklarının başına bela edilen katil ve tecavüz ordusu IŞİD, Kobanî’de yenildi, Kobanî direnişi IŞİD’in fiziksel olarak sonunu getirdi.

    IŞİD KARANLIĞINI YIRTAN ENTERNASYONALİST DAYANIŞMA RUHUNU SELAMLIYORUZ

    Dünya halkları; Kürt kadınları ve gençlerinin yaşamları pahasına sergiledikleri bu direnişe, insani değerlere olan bağlılığa ve adanmışlığa anı anına tanıklık etti. 7’den 70’e halkın onurunu korumak için geliştirdiği bu direniş üzerine Nobel Barış Ödülü sahiplerinin, akademisyenlerin, aydınların, yazarların ve demokratik kitle örgütlerinin çağrısı ile 1 Kasım 2014’te Dünya Kobanî ile Dayanışma Günü ilan edildi. Dünyanın dört bir tarafından halklar, tarihin akışını değiştiren Kobanî’ye destek ve dayanışma amacıyla ayağa kalktı. HDP olarak 6’ıncı yıldönümünde IŞİD karanlığını yırtan, geleceği aydınlatan direniş meşalesini, dünya halklarının enternasyonalist dayanışma ruhunu selamlıyoruz.

    KOBANÎ SORUŞTURMASI BİR İNTİKAM OPERASYONUDUR

    2014 yılında Kobanî’de yaşananlar özgürlükle barbarlığın, karanlıkla aydınlığın, demokrasiyle despotizmin kaçınılmaz hesaplaşmasıydı. O gün IŞİD şahsında barbarlık, karanlık, despotizm yenilgiye uğratıldı. Ancak IŞİD’in karanlık zihniyeti halen varlığını sürdürüyor. Bu tarihsel mücadele sonuçlanmış değil; Kobanî direnişi ve onun etrafında şekillenen dayanışma ile IŞİD zihniyeti arasındaki mücadele biçim değiştirerek her alanda sürüyor. IŞİD karanlığı bulduğu her fırsatta özgürlük düşüncesine, onu var edenlere saldırıyor. Bu zihniyet bugün farklı görüntülerle temel insani değerleri hedef alıyor. Partimize yönelik 6 yıl sonra başlatılan Kobanî soruşturması daha önce de ifade ettiğimiz gibi bir intikam operasyonudur, Kobanî zaferine karşı rövanşist bir saldırıdır.

    KOBANÎ DEVRİMİ BİR KADIN DEVRİMİDİR

    Çünkü bu iktidarın “Kobanî düştü düşecek” sevinci kursağında kalmıştır. Çünkü Kobanî-Rojava devrimi bugün körüklemeye çalıştıkları inançlar ve halklar arası çatışmanın panzehiri haline gelmiştir, halkların ve inançların bir arada demokratik ve eşit bir şekilde yaşayabilecekleri bir modele dönüşmüştür. Bu model dünya halklarının ve mücadele güçlerinin ilham kaynağı olmuştur. Çünkü, Kobanî devrimi bir kadın devrimidir, kadınların öncülüğünde gelişen bu direniş aynı zamanda erkek ve eril tahakkümcülüğü yerle bir etmiştir. IŞİD’in köle pazarlarında meta haline getirmeye çalıştığı kadınlar, Kobanî başta olmak üzere Kuzey ve Doğu Suriye’de yeni yaşamın öncü gücü haline gelmiştir. AKP’nin kriminalize ettiği eşbaşkanlık sistemi başta olmak üzere, Kadın Bakanlığı, Jînwar, kadın komünleri, kadın kooperatifleri olmak üzere birçok kazanım bu erkek iktidarını korkutmaktadır.

    ZORBA-FAŞİST ZİHNİYETİN BU YÜZYILDA YERİ YOKTUR, YENİLMEYE MAHKUMDUR

    Kobanî ruhunun yüksek sesle haykırdığı hakikat değişmemiştir: Ne kadar saldırırlarsa o kadar kaybedecekler. Halklar nerede bir IŞİD veya farklı veçhelerine bürünmüş bu karanlık zihniyet varsa onunla aynı inanç ve kararlılıkla mücadeleyi sürdürecektir. İnsanlık geldiği aşamada hiçbir şekilde kendi özgürlüklerinden geri adım atmayacaktır. Zorba-faşist zihniyetin bu yüzyılda yeri yoktur, dolayısıyla yenilmeye mahkumdur.

    Partimiz bu mücadelede IŞİD karanlığına karşı özgürlük ve demokrasi talep edenlerin yanındadır. Bu mücadeleyi yükseltme sorumluluğuyla hareket etmektedir ve Kobanî direnişinden aldığı ilham ve kararlılıkla yürüyüşünü sürdürmektedir. Bu vesileyle bir kez daha 1 Kasım Dünya Kobanî ile Dayanışma Gününü kutluyor; Kürt halkına, dostlarına, demokrasi ve özgürlük talep eden herkese ortak mücadele çağrısı yapıyoruz.

    (HABER MERKEZİ)

     

     

  • ‘Suriye’nin kuzeyine 12 gözlem noktası inşa edilecek’

    ‘Suriye’nin kuzeyine 12 gözlem noktası inşa edilecek’

    PİRHA – Suriye’ye dönük harekat konusunda ABD ile yapılan anlaşmanın ardından konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, oluşturulması düşünülen “güvenli bölgede” 12 gözetleme noktası inşa edeceklerini söyledi.

    Erdoğan, Dolmabahçe Ofisi’nde yabancı basın mensuplarıyla bir araya geldi. Barış Pınarı Harekatı hazırlığının yılları bulduğunu söyleyen Erdoğan, “Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) 32 kilometre genişliğinde ve 440 kilometre uzunluğundaki ‘güvenli bölgede’ kontrolü sağlamak istiyor. Bu bahsettiğimiz bölgeye Deyrizor ve Rakka da dahil edilirse 2 milyon Suriyeliyi yerleştirebiliriz.” İfadelerini kullandı.

    Erdoğan YPG kontrolündeki bazı bölgelere Esad güçleri askerlerinin konuşlandırmasına da değinerek,”Rejim eğer TSK’ya saldırırsa bizden cevabını alır. Salı günü niçin Soçi’ye gidiyorum? Soçi’de de bunları konuşacağız. Eğer böyle bir yanlışın içerisine girerse, onlar da cevabını alır bunu bilmeleri lazım. Zaten de biliyorlar.” dedi.

    Erdoğan, şu anda YPG kontrolündeki Kobani şehri hakkında da konuşarak “Ayn-El Arab (Kobane) bir Kürt toprağı değil, burası Araplara aitti, ismiyle müsemma. Fakat daha sonra teröristler Arapları, Arap nüfusu çıkardılar. Hatırlayın Obama döneminde de burada Kürtler bizim topraklarımıza geldiler ki bu rakam da 350 bin civarında. Şu anda bizde yerleşik konumdalar. Ayn-El Arab ile Tel Abyad arasında, burada sıkıntılı bir durum söz konusu. Bölgeyi huzur bölgesi haline getirmenin hesabı içerisindeyiz.” ifadelerini kullandı.

    “SAVAŞ UCUZ BİR KAVRAM DEĞİL”

    Bir gazetecinin “SDG’nin komutanı verdiği röportajda, ‘ABD Başkanı Trump, Suriye hükümetine yaklaşmamız konusunu anlayışla karşıladığını iletti.’ dedi. Bu konuyu ABD’den gelen heyetle görüştünüz mü? Bu konudaki yorumunuz nedir?” sorularına Erdoğan, şu karşılığı verdi:

    “Siz herhalde hala Tayyip Erdoğan’ı tanımadınız. Tanımış olsanız, bu soruyu bana sormazsınız. Ben bir terörist başının ne söylediğiyle ilgilenmem. Ben, millet ne söyler ona bakarım. Suriye’de de Suriye halkı ne söyler, ona bakarım. Bu anlaşma Amerika ile. Biz ‘Terör örgütüyle savaşıyoruz.’ da demedik, ‘Mücadele veriyoruz.’ dedik. Niye? Savaş kavramı o kadar ucuz bir kavram değil. Savaş kavramı devletler arasında söz konusudur.”

    ERDOĞAN – TRUMP GÖRÜŞMESİ

    Dolmabahçe’deki görüşme sonrası ABD Başkanı Trump’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan’la telefon görüşmesi yaptığı açıklandı.

    Görüşmeyi Twitter’dan duyuran Trump, Erdoğan’ın kendisine bölgeden küçük çaplı keskin nişancı ve topçu atışı yapıldığını, bunların da hemen etkisiz hale getirildiğini söylediğini aktardı. Trump, Kürt ve Türk taraflarının “ateşkes veya aranın” işe yaramasını istediğini de yazarken Erdoğan’ın ‘terörizmi yendiğimizde daha çok hayat kurtulacak” iletisine de yanıt verdi. Trump “Terörü yen” diyerek Erdoğan’ın iletisini cevapladı.

  • Düşleri yarım bırakan Suruç katliamının ardından kalan acı ve adaletsizlik-VİDEO

    Düşleri yarım bırakan Suruç katliamının ardından kalan acı ve adaletsizlik-VİDEO

    PİRHA- Barışa, umuda, sevgiye ve ortak bir yaşamı hakim kılmaya giden gencecik 33 can bundan tam 4 yıl önce Suruç’ta katledildi.

    Bundan 4 yıl önce 20 Temmuz 2015 tarihinde SGDF üyesi sosyalist gençler ellerinde kitaplar ve oyuncaklarla Kobane’deki çocuklara umut olma, bir anlamda Kobane’yi temsili olarak yeniden inşa etme düşüyle yola çıkmıştı. Kobane’ye geçmek için Türkiye’nin dört bir tarafından gelen 300 genç Urfa’nın Suruç ilçesinde toplanmışlardı. Geçiş için kaymakamlıktan izin alınmasını beklerken birbirleriyle umutlarını, heyecanlarını paylaşıyorlardı. Ama o umutlar ve heyecanlar yaşanan patlamayla yerini acı, öfke ve nefrete bıraktı. Tarihe Suruç katliamı olarak geçen olay, henüz hayatlarının baharında olan 33 düş yolcusunu hayattan kopardı. IŞİD tarafından canlı bomba kullanılarak düzenlenen katliam düşleri yarım bıraktı…

    68 kuşağının önderlerinden Mahir Çayan ve beraberinde 9 kişinin katledildiği Kızıldere katliamından sonra gençliğe yönelik ilk kitlesel katliamdır Suruç katliamı.

    Gazeteci Havva Cuştan, Suruç katliamının tanıklarından biri. Suruç’a giderkenki heyecanı ve umudu katliamın ardından öfke ve nefrete dönüşmüş. Sadece Suruç katliamının acısını hissetmiyor Cuştan. Sur ve Cizre’deki vahşet bodrumları, Ankara katliamı, Reina katliamı, Çorlu tren kazası gibi toplumu derinden etkileyen olaylar ve katliamlarda da aynı acıyı hissediyor. Ona göre yaşanan acı da içinde yaşanılan karanlık da adaletsizlik de ortak. İşte bu ortak adaletsizliğe karşı ortak bir mücadele örülmesi gerektiğini düşünüyor Cuştan.

    Suruç katliamının 4. yılında Cuştan ile Kobane’ye gitmenin gençler için anlamını, katliam günü yaşananları, Suruç katliamının Cuştan’ın hayatındaki etkilerini konuştuk.

    “KOBANE’Yİ SAVUNMAK ORADA SADECE SAVAŞIP HAYATINI KAYBETMEK DEĞİLDİ”

    Bundan 4 yıl önce 20 Temmuz 2015 tarihinde Suruç’ta bir katliam oldu. Öncesinden başlarsak, Suruç’a gidişinizi, gitmeye karar verişinizi biraz anlatabilir misin?

    Aslında Suruç’a gitmek özgürlük ve adalet arayan sosyalist gençler için bir zorunluluktu. Şuradan doğan bir zorunluluktu; Kobane direnişi dünyada adı geçen bir direniş olmuştu. Dünyanın birçok yerinde vahşetiyle insanları katleden, kana bulayan, tecavüzcü, katil IŞİD çetelerine karşı bir direniş vardı. Suphi Nejat’tan Sinan Sağır’a kadar birçok insan Kobane’de hayatını kaybetmişti. Bunların hepsi batılı gençlerdi. Sadece gidip orada savaşmak hayatını kaybetmek değildi Kobane’yi savunmak, sınır nöbetleri tutmaktı, burada alanları tutmaktı, Kobane’den gelen insanların yaralarını sarmaya çalışmak, onlar için kıyafet toplamaktan çocuklar için oyuncak toplamaya kadar birçok şeydi Kobane’yi savunmak. Kobane sadece Kobane de değil dünyanın birçok yerinde savunuldu. Biz de ‘Beraber savunduk beraber inşa edeceğiz’ şiarıyla Kobane zaferinden sonra Kobane’ye gidişe karar verdik SGDF’nin genel kurulunda ve bu çalışmamızı örmeye başladık.

    “KOBANE’YE GİTMEK ‘BARIŞ KÖPRÜSÜ’ KURMAKTI”

    5 günlük bir gidiş planı yaptık. O dönem gidip kaymakamlığa kimliğinizi bıraktığınız anda 3-5 kişilik gruplarla karşıya geçebiliyordunuz. Biz de böyle bir niyetle bir haftalık izinle Kobane’ye gitmek oraya dokunmak istedik. Oraya dokunmak temsili bir şeydi aslında. 5 gün bir hafta ya da 10 günlük bir süreyle yıkılmış, yerle bir edilmiş bir kenti inşa edemezdiniz ama politik bir anlamı vardı bunun. Yıllardır doğu-batı, Kürt-Türk, Alevi-Sünni gibi karşıtları düşmanlaştıran bir sisteme karşı bir barış köprüsü kurmaktı Kobane’ye temsili olarak gitmek. Aslında batıdaki gençler Gezi’den başlayan barış isteğini göstermiş oldular.

    “KİMSENİN AKLINDA ‘ACABA’ DİYE BİR TEREDDÜT YOKTU”

    300 kişiyle gittik oraya. Çok söylenen bir şey var ‘ellerimizde oyuncaklarla, kitaplarla’ diye gerçekten de öyleydi. Oyuncaklarımızdan tut dans hocamıza, psikoloğumuza ya da inşaat işçisinden öğretmenine kadar birçok çeşitli renk vardı ve bu insanların çoğu batılı denen insanlardı, üniversite öğrencileriydi çoğu ve gerçekten bir barış köprüsü kurmak için gitmişlerdi. Giderken herkes çok heyecanlıydı, herkes oraya dokunmak, görmek için hem çok heyecanlıydı hem çok cesurdu hem de çok netti ve onu hissetmek istiyordu. Kimsenin aklında ‘acaba’ diye bir tereddüt yoktu, bunu çok net görebiliyordunuz. Herkes birlikte kahvaltı yapıyor, gülüyor, eğleniyor, tanışıyor. Aslında o patlamanın nedeni korkuydu. Bugün çok net görüyoruz ‘MİT tırları IŞİD’e silah sevkiyatı yaptı’ haberini yapan gazeteciler vatan haini ilan ediliyorlar, ülkelerine giremiyorlar. IŞİD’i bu kadar besleyen kanlı bir örgüt haline getiren iktidar bunu birçok katliamın yargılamalarında da görüyoruz aslında. IŞİD karanlığı karşısında Alper’in anarşistliğinde Koray’ın Trabzonsporlu olmasına kadar birçok renkliliğimizden, yan yana gelişimizden korkmuştu. Bu renkliliğe bir saldırıydı o günkü patlama.

    O günkü planlamanız neydi? İnsanların heyecanından bahsettin sen de heyecanlı mıydın, neler hissediyordun?

    Sabah erkenden gittiğimizde başka şehirlerden bizden önce gelen insanlar vardı. Onlarla tanıştık sohbet ettik. Çok heyecanlıydım. Daha önce Suruç’a gitmiştim ben ama bu Kobane direnişi sırasında sınır nöbetleri zamanındaydı. Ama ilk kez anlayarak gidiyordum aslında. Zafer kazanmış olarak gidiyorduk. Kimliklerimiz toplanmıştı kaymakamlıktan izin almayı bekliyorduk. Bu bekleyiş sırasında basın açıklaması gerçekleştirecektik. Kafamızda ‘sınırda ne olur, geçemezsek ne olur, geçersek ne olur, insanlar bizi karşıda nasıl karşılar, buraya döndüğümüzde ne yaparız?’ gibi birçok düşünce vardı. Aslında gündem karşıya geçmekti. Birbirlerini tanımayan insanlar birbirlerine ne hissettiklerini, neler olduğunu soruyordu. Bendeki de öyleydi. Hem merak duygusu hem de hiçbir sorun çıkmaması isteğiydi.

    “7 KİŞİ POLİSİN ATTIĞI GAZDAN DOLAYI NEFESSİZ KALARAK HAYATINI KAYBETTİ”

    Patlama esnasında ben karşıdaydım fotoğraf çekiyordum ve bir şey yazıyordum. Sadece bir ses duyduğumu hatırlıyorum, yere hiç bakmamıştım. Amara’nın camları inmiş, ağaçlar yanıyor. Canlı bomba olabileceği hiç aklıma gelmiyor. Bir arkadaş beni arka bahçeden çıkardı sonra hafif yarası olanlarla birlikte hastaneye gittik. Ben de bir yara yoktu ama ilk hastaneye gidenlerden birisiyim. Yani bacağına, koluna şarapnel parçası gelenler, kendisi katliamın olduğu yerden çıkabilenler falan geliyordu. Bomba deniyor ama ben hala bir çöp konteynere vardı orada ‘oraya konmuştur bomba’ diye düşünüyorum. Canlı bomba olabileceği ve insanların ölebileceği falan hiç gelmiyor aklıma. İlk zaten polisin ses bombası attığını ve ağaçların o yüzden yandığını düşünmüştüm. Sonra yaralıların gelmesi kesildi. O anda polis gaz atıyormuş Amara’nın bahçesine. O yüzden ağır yaralılar gelemiyormuş. Bir süre sonra ağır yaralılar geldiğinde durumun ciddiyeti biraz daha ortaya çıktı. O gün orada gerçekten Suruç halkı Kürt halkı olmasa hepimiz ölmüştük. Kolluk kuvvetleri, polis hepimizi öldürmeye gelmişti. Bir katliam oluyor, katliamın olduğu yere siz plastik mermi ve gazla saldırıyorsunuz, hastane bahçesine saldırmak istiyorsunuz. Ama o gün orada Kürt gençleri, anneleri, Kürt halkı o bahçeye sokmadılar polisi. Polisler basmak istedi hastaneyi oradaki ağır yaralıların düşünün ki keza polis o gün gaz bombası atmasaydı 7 kişi şu an hayatta olabilirdi. 7 kişi polisin attığı gazdan nefessiz kaldığı için hayatını kaybediyor. Çok üzüldüler 33’ü çok az buldular çünkü. Hepimizi katletmekti niyetleri. Sonraki süreçlerde çok daha net gördük bunu zaten. Hepimizin hedef gösterilmesinden tutun tutuklanma, gözaltı furyası, aileleri hedef etme dava sürecinde birçok yerde gördük aslında.

    “POLİSE GARİP GELMELİYDİ”

    Peki öncesinde sana garip gelen, dikkatini çeken herhangi bir şey var mıydı?

    Biz ‘bir polis ya da jandarma müdahalesi olursa herhalde sınırda olur’ diye düşünüyorduk. Amara’da bir şey olabileceği aklımıza gelmiyordu. Diyarbakır’da vardı ama canlı bomba değildi çöp konteynerine yerleştirilmişti. Böyle bir şey olabileceği hiç aklımıza gelmedi. Dönemi şöyle bir değerlendirdiğimizde barış ve müzakere süreci dediğimiz bir süreçti. Polis zaten basın açıklamalarına çok az gelirdi. Suruç’ta o dönemde sadece biz değil bizden bağımsız birçok genç, gazeteci, yazar, Avrupa’dan gelen bir sürü insan vardı. Dolayısıyla etrafta çok polis olmaması bana garip gelmemişti. Ama polise garip gelmeliydi. Canlı bomba Abdurrahman Alagöz, o yaz gününde Suruç gibi havanın 40 derece olduğu sıcak bir yerde montla emniyetin önünden 3 kez geçiyor. Bu polise garip gelmeliydi. Durdurmalıydı ki Suruç gibi MİT’ten, polisten habersiz kuş uçmaz bir yerde öyle birini zaten durdururlardı. Ama hiçbirini yapmadılar. Dava dosyalarından da görüyoruz bunu. Ankara katliamının dava dosyası bunu çok net ortaya koydu. Hepsi biliyordu, yazı gitmiş zamanında. Dikkate almadılar değil dikkate almak istemediler.

    “AYNI ACI, ADALETSİZLİK VE KATLİAM…”

    Suruç Katliamını yaşamış biri olarak Suruç haberleri yapıyorsun, duruşmaları takip ediyorsun. Neler hissediyorsun?

    İlk başta çok net öfke hissediyorsunuz tüm adaletsizliklere karşı. Suruç’un haberini yaparken de öfke hissediyorum Çorlu ailelerinin haberlerini yaparken de öfke hissediyorum. Çünkü aynı acı, adaletsizlik ve katliam. Çorlu ailelerine de saldırıyor bugün devlet adalet istediği için, Suruç ailelerine de saldırıyor. Elbette ki birebir yaşadığınız bir katliam sizi daha fazla etkiliyor ama adaletsizlik öyle bir durumda ki kime dokunsan devletten canı yanmış ve sen onu anlıyorsun. Suruç’tan sonra devlet katliamlar zinciriyle geçtim toplumsal muhalefeti toplumu öyle bir konuma getirdi ki gezmeye gelen Alman turist de katlediliyor aynı karanlıkla Taksim’deki İranlı turist de katlediliyor, aynı karanlık havalimanında da insanları katlediyor. Ben 5 dakika sonradan geçmiş olsaydım Taksim katliamını da görmüş olacaktım. Benim Suruç’a gitmem politik bir tercihti bu tercihe saldırdı devlet ama bu şiddeti öyle bir tırmandırdı ki yolda yürüyen insana da saldırıyor artık. Suruç’a adalet gelseydi hiçbiri olmayacaktı. Keza dava dosyalarından hepsinin bir merkezde planlandığı çok net ortaya çıkıyor.

    “SURUÇ BENİM KİŞİSEL TARİHİMDE BİR MİLAT”

    Senin kişiliğinde nasıl bir etkisi oldu Suruç Katliamı’nın?

    Suruç benim kişisel tarihimde bir milat, bu toplumda da bir milat. Çünkü Suruç’tan sonra bir savaş süreci başladı. Savaş sürecinin butonuna bastılar Suruç Katliamı’yla birlikte. Bunu Suruç’ta ne olduğunu söylediğimde insanların bakışından da görüyorum. İki ayrı hapishanede kalan iki ayrı kadın tutsakla yazışıyordum ve Suruç’ta ne olduğunu söylediğimde ikisinin de diğer mektubunun başlangıcı şöyleydi; ‘Suruç bizim için bir milat’. Birbirlerini tanımayan iki ayrı hapishanede iki ayrı kadın aynı duyguyu hissediyor, aynı şeyi düşünüyor.

    “KATLEDİLMİŞSİNİZ DAHA ÖTESİ YOK”

    Kişiliğimde yarattığıysa sizi katletmişler, ölmek ya da ölmemek orada bir şeyi değiştirmiyor. Bir katliamdan kimse sağ çıkamaz yani böyle bir gerçekliği var bu durumun. Dolayısıyla hiçbir şey gözünüzü korkutmuyor. Adalet mücadelesini verirken de öyle. Gözaltına alınma, tutuklanma, polis saldırısı, hedef gösterilmeniz falan değil orada katledilmişsizin daha ötesi yok yani. Keza gözaltına da alındım daha önce defalarca, tutuklandım da bir kez. Hiçbiri adalet mücadelesinde bizi yıldırabilecek şeyler değildi. Suruç olmasaydı belki yıldırabilecek şeylerdi benim açımdan ama katliamlar zincirinden sonra bu kadar adaletsizliğin olduğu bir yerde yıldırmıyor sizi hiçbir şey.

    “ÇOCUKLARININ SAĞ ÇIKMASINA SEVİNEMEDİLER”

    Ailendeki etkisi ne oldu peki?

    Çok korktular önce, üzüldüler haliyle. Annemin ilk sözünü hiç unutmam. Ezgi’den bahsediyordum anneme bu yüzden biraz tanıyordu Ezgi’yi. ‘Benim kızım sağ çıktı ben şimdi Ezgi’nin annesinin yüzüne nasıl bakarım’ demişti. Kendi çocuklarının sağ çıkmasına bile sevinemediler aslında. İlk başta adalet mücadelesi vermeme karşı durdular ama bir süre sonra devletin kirli yüzünü, o politik tercihi yapsam da yapmasam da bir gün bir yerde katledilebileceğimi fark edip bana destek olmaya başladılar. Çok net onların da büyük bir değişimi oldu. Onlar için de Suruç bambaşka bir yerde. Ben olmasaydım da eminim onları da çok etkileyen bir yerde duracaktı Suruç katliamı, benim olmam daha farklı bir yerde durdu tabi.

    “VAHŞET ZİNCİRİ TOPLUMA ÖFKE EKTİ”

    “Suruç ile bir butona basıldı ve katliamlar zinciri yaşandı” dedin. Suruç’tan sonra Sur, Cizre, Şırnak, Reina, Ankara katliamları yaşandı. Bunlar seni nasıl etkiledi?

    Suruç’tan sonra öfkeyle yaşıyorsunuz. Sur, Cizre bodrumları vahşet, insanların göz göre göre bodrumlarda katledilmesi, Ankara, Sultanahmet, havalimanı hepsi öfkemi daha çok arttıran bir yerde durdu. Bugün Cizre bodrumlarına ses çıkaramadığımız için diğer katliamlar silsilesi oldu ya da Suruç’a ya da Ankara’ya ‘dur’ diyemediğimiz için diğer katliamlar silsilesi oldu. Aslında biraz daha geriye gidersek Roboski’ye ‘dur’ diyemediğimiz için bunlar oldu. 90’lardan çok bahsediyorlar iktidar da bahsediyor 90’larda bile olmayan bu vahşet zinciri kişisel tarihimde de toplum tarihinde de öfke ekti. Ben sormak isterim ‘Cizre’deki çocuklar nasıl sevsin ki bu devleti, iktidarı?’ sevmesin. Keza batıyı da sevmesin. Biz sessiz kaldık sevmesin, niye sevsin ki niye karşı durmasın, niye iktidar yanlısı olsun ki?

    Peki alıştık mı sence tüm bunlara toplum olarak, kanıksadık mı ya da?

    Ben bunun çok ikilemini yaşıyorum. Bazen çok alışmışız gibi geliyor. Ankara’dan sonra aslında büyük bir sessizlik hakimdi. Bu sessizlikten sonra çok alışmışız gibi geldi. Ama diğer taraftan toplumsal muhalefet kanalını bulduğu andan itibaren karşı duruşa geçiyor aslında. Bunu referandumda da gördük, 31 Mart seçimlerinden sonra mazbatanın iptal edilmesinde de gördük ya da kadın kırımının yaşandığı bir süreçte 8 Mart’ta da gördük. Tüm bu süreçte tek başına bir seçim öfkesi değil o yani, birikmiş bir öfke. Referandum değil aslında insanların ‘Hayır’a sahip çıkma sebebi. Baskılı sürece karşı bir birikmişin hali. Bu hala toplumsal muhalefetin buna alışmadığını gösteriyor. 10 Ekim’den sonra doğru düzgün miting yapılmadı çünkü insanlar korkuyordu ama artık mitingler çok yaygın bir biçimde yapılmaya başlandı. Bunu Leyla Güven’in açlık grevi sürecinde de çok net gördük. İnsanlar o korku duvarını aşarak buna ses çıkarmaya başladı. Bu böyledir zaten. Toplumsal şiddeti öyle bir duruma tırmandırdı ki ‘yürürken de katlederim seni’ diyor, ‘uçağa binerken de katlederim, Reina’da da katlederim seni’ diyor. Reina katliamı çok çarpıcıdır bence. Çok sınıfsal bir temeli de var. ‘Aynı sınıftanız ama hayat tarzını da hedef alıyorum, o da benim karanlığımın karşısında bir şey çünkü’ diyor. Tek başına ezilenler, ötekiler, Kürt halkı ya da barış isteyenleri katletmek, toplumsal muhalefeti katletmek değil dolayısıyla insanlarda da kaybedecek hiçbir şey kalmıyor. Katlediliyorsunuz çünkü kaybedecek bir şey bırakmıyor. Dolayısıyla insanlar bir yerden kendi öfkesini kanalize ediyor bence.

    “ADALET ARAYANLAR OLARAK SAFLARIMIZI GENİŞLETEBİLMELİYİZ”

    Peki bunları unutmamak, unutturmamak için neler yapılabilir?

    Bence öncelikle tüm bu katliamların adalet mücadelesine sahip çıkmak gerekiyor. Bu sadece Suruç adalet mücadelesi değil, Ankara adalet mücadelesi, Reyhanlı adalet mücadelesi, Reina adalet mücadelesi yani çok geniş bir toplumsal kesim var saldırıya uğrayan. Gezi var, Roboski var, Soma var sayamayacağımız o kadar çok bu durumda olan insan var ki Şule Çet var. Genç bir kadın göz göre göre bir plazanın 7’inci katından atılarak katlediliyor dava duruşmalarını siz görüyorsunuz. Çok geniş bir adalet mücadelesi ve arayışı var. Bu kadar saflar keskinleşmişken bu kadar güçlünün, egemenin yanındayken yargı ve adalet sistemi biz de adalet arayanlar olarak saflarımızı bu kadar genişletebilmeliyiz. Bu adalet mücadelesi Reina’daki sınıfsal olarak üst düzeyde olup hayatını kaybedenlerden birinin ailesini de kapsamalı, Soma’daki bir işçinin ailesini de kapsamalı. Hepsi birbirine çok bağlantılı şeyler çünkü. Bu adalet mücadelesinden güç alarak başka bir yerde adalet mücadelesi veriyoruz ki aynı biçimde Çorlu ailelerine de saldırıyor bu devlet, Ankara ailelerine de saldırıyor. Aynı biçimde saldırıyor, aynı biçimde yanıt vermek gerekiyor.

    SURUÇ İÇİN ADALET HERKES İÇİN ADALET

    Son olarak eklemek istediğin bir şey ya da çağrın var mı?

    Biz hep Suruç adalet çalışmalarını ‘Suruç için adalet herkes için adalet’ diye yaptık. Burada şunu özel olarak vurgulamak istiyorum; Suruç aslında toplumsal muhalefete bir saldırıydı ama özelde gençliğe bir saldırıydı. Kızıldere’dir Suruç’tan önce gençlik katliamı, 10 kişi katledilmiştir ama Suruç’ta 33 kişi katledildi. Gençlik, gençlik örgütleri, gençlik mücadelesi aslında bunu iyi okudu. Biz Suruç adalet mücadelesini verirken Suruç’tan sonra da bu 4 yıl içerisinde birleşik bir mücadele ördü gençlik. Birleşerek bir adalet mücadelesi vermek gerektiğini gençlik iyi öğretti aslında topluma önder oldu. Dolayısıyla bizim bunu gençlik mücadelesinden öğrenmemiz gerektiğini düşünüyorum. Başta 20 Temmuz’da Süreyya Operası’nın önünde yapacağımız anmaya, 3 Ağustos’ta da Abbasağa Parkı’nda yapacağımız anma etkinliğine herkesi çağırıyorum. ‘Suruç için adalet herkes için adalet’ diyorum.

    Suay ABAK/İsmet SEFER

    İSTANBUL

  • Katliam siyasetine karşı adalet isteyenler ‘Vazgeçmiyoruz’ şiarıyla buluştu-VİDEO

    Katliam siyasetine karşı adalet isteyenler ‘Vazgeçmiyoruz’ şiarıyla buluştu-VİDEO

    Katliam siyasetine karşı adalet isteyenler ‘Vazgeçmiyoruz’ şiarıyla bugün Taksim Hill Otel’de buluştu. Sempozyumda yaşanan katliamların unutulmayacağı ve unutturulmayacağı mesajı verildi. 

    Suruç Aileleri İnisiyatifi ile 10 Ekim Barış ve Dayanışma Derneği’nin “Katliam siyasetine karşı adalet isteyenler buluşuyor: Vazgeçmiyoruz” çağrısıyla düzenlediği etkinlik bugün İstanbul Taksim’de bulunan Hill Otel’de yapıldı.

    Suruç İçin Adalet Platformu, İnsan Hakları Derneği, TMMOB, DİSK ve KESK’in de destekçi kurumlar olarak katıldığı etkinliğe Halkların Demokratik Partisi (HDP) Milletvekilleri Murat Çepni, Oya Ersoy, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu’nun yanı sıra, Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP) Genel Başkanvekili Şahin Tümüklü, Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu (SGDF) Eşbaşkanı Okan Danacı, DİSK Yönetim Kurulu üyesi Kamber Saygılı, Sosyalist Kadınlar Meclisi MYK üyeleri, HDP PM üyesi Ahmet Ayva, Berkin Elvan’ın ailesi Gülsüm Elvan ve Sami Elvan, Cumartesi Anneleri, Hasan Ocak’ın kardeşi Ali Ocak, Diyarbakır Katliamı’ndan yaralı kurtulan Lisa Çalan da katıldı.

    3 oturumdan oluşan etkinlikte ‘Yaşadık’ oturumunun açılış konuşmasını düzenleyici kurumlardan Suruç Aileleri İnisiyatifi adına Yoldaş Aydın yaptı. Aydın, “Katliamlara maruz kalanlar olarak yan yana gelmeliyiz, seslerimizi daha güçlü haykırmalıyız” diyerek başladığı konuşmasında, katliam siyasetinin yüzbinlerce insanın hayatını etkilediğini ifade etti.

    ‘Yaşadık’ oturumunda, Suruç Aileleri İnisiyatifi, 10 Ekim Barış ve Dayanışma Derneği, Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu (SGDF), Ankara Barış Mitingi çağrıcılarından KESK Yürütme Kurulu, Diyarbakır patlamasında yaralı kurtulan Lisa Çalan, Sultanahmet patlaması tanıkları konuştu.

    ÇAĞDAŞ AYDIN’IN BABASI: BİZ ÖLMEDİK DİYE BİZİ DE ÖLDÜRMEYE ÇALIŞIYORLAR

    Suruç Aileleri adına, katliamda hayatını kaybeden Çağdaş Aydın’ın babası Fethi Aydın  konuşma yaptı. Aydın, SGDF’nin çağrısıyla, savaşın etkilerini silmeye çalışan Kobane halkıyla dayanışmaya gitmeye karar verdiklerini, kaymakamlıkla yaptıkları görüşmelerde peyder pey Kobane’ye gidebileceklerinin söylendiğini ifade etti.

    Buna rağmen katliamın yaşandığını anlatan Aydın, “Biz mahkemelere giderken cep telefonlarımız dahi elimizden alınıyor, acılı ailelere joplarla saldırılıyor. Geride kalan bizleri, ölmedik diye öldürmeye çalışıyorlar. Bu katliam siyaseti değil de nedir? Mahkeme sonralarında yapmak istediğimiz basın açıklamalarını dahi engellemeye çalışıyorlar” dedi. Aydın, insanlık için Suruç’a, Kobane’ye giden gençlerin ideallerinin gerçekleşmesi için mücadelenin sürdürücüsü olacaklarını söyledi.

    “KOBANE İÇİN ‘DÜŞTÜ, DÜŞECEK’ DİYORLARDI, DÜŞEN AKP VE ORTAKLARI OLDU”

    Kobane çağrıcısı Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu (SGDF) adına Okan Danacı konuştu. “Kaybettiklerimizi sevgi ve özlemle anıyoruz” diyen Danacı, şunları söyledi:

    “Kobane için, ‘Düştü, düşecek’ diyordu IŞİD’in ortakları, düşen AKP ve onun ortakları oldu. Ezilenlerin ve halkların sahip çıktığı bir kent oldu Kobane. Biz de “Beraber savunduk, beraber inşa edeceğiz” diyerek yola çıktık. 20 Temmuz’la başlayan sürecin arkasından Suruç yaralılarına yönelik tutuklamalar, ailelere tehditler de yaşadığımız savaş konseptini gösteriyordu. Tüm bu atmosferde, adalet mücadelesinde birleşmemiz gerektiğini gördük. Suruç’un 1’inci yılında adalet talebiyle bir buluşma gerçekleştirmek istedik, Valilik tarafından yasaklandı. Bu da adalet talebi ile bir araya gelmemizden korktuklarını bir kez daha gösterdi.”

    “YAŞAMAYA DEVAM EDİYORUZ, BİZ UNUTMUYORUZ”

    10 Ekim Barış ve Demokrasi Derneği adına konuşan Mehtap Ekinci Çoşgun da, “Ayrı ayrı çokça etkinlik ve anma yapmış olsak da IŞİD çetesinin hedefindekiler olarak ilk kez bugün burada buluştuk ve yalnız olmadığımızı gördük” dedi.

    Çoşgun, salonda duyulan çocuk sesleri için “Sesini duyduğunuz çocukların bugün babası yok ama çok büyük bir ailesi var. Barışa ve kardeşçe yaşamaya dair umutları var” diye belirtti.

    Ardından 10 Ekim dava dosyasına da giren ve daha önce basına çok az bir kısmı düşmüş olan, polis kamerasından çekilmiş görüntülerden oluşan bir sinevizyon gösterimi yapıldı. Görüntülerde ambulansın katliamdan 50 dakika sonra alana geldiği, IŞİD’lilerin şehirde nasıl rahatça dolaşabildiklerinin görüldüğünü ifade eden Coşgun, “Biz bu katliamı unutturmayacağız, unutturmaya çalışanlara da hatırlatacağız. Yaşadık demekle de bitmiyor, yaşamaya devam ediyoruz. Biz unutmuyoruz” dedi.

    “100 YILLIK KATLİAMLAR VE ORTAK ACILAR TARİHİ”

    10 Ekim Barış ve Demokrasi mitinginin düzenleyecilerinden KESK Yürütme Kurulu adına söz alan Mehmet Bozgeyik bu topraklardaki 100 yıllık sürecin katliamlar ve ortak acılar süreci olduğunu ifade etti. Bozgeyik, mitingi düzenleme kararı almalarına giden süreci şöyle ifade etti:

    “AKP’nin son 10 yılda Ortadoğu’da izlediği saldırgan politikalar, emperyalistler aracılığıyla Ortadoğu halklarının birbirine kırdırılması ve IŞİD eliyle zulme uğratıldığı bir dönemde, bu savaş politikasına karşı ses çıkarmaya karar verdik.”

    “BİRLİKTE MÜCADELE ETMEK ZORUNDAYIZ”

    Bozgeyik, 10 Ekim katliamından önce Diyarbakır ve Suruç katliamları ile başlayan sürecin Ankara ile devam ettirildiğini, Türkiye’de işçi ve emekçilerin sendikal haklarına karşı yapılan saldırıların, siyasetçilere dönük baskının da bu savaş politikaları aracılığıyla hayata geçirildiğini kaydetti. Bozgeyik, önümüzdeki dönem hem katliamlara hem AKP’ye karşı birlikte mücadele etmenin zorundalık olduğunun altını çizdi.

    LİSA ÇALAN: DİYARBAKIR KATLİAMININ SORUMLULARI BULUNMALI 

    Bozgeyik’in ardından sözü, 5 Haziran 2015’te Diyarbakır’da HDP mitingine yönelik bombalı saldırıdan yaralı kurtulan Lisa Çalan aldı. Çalan, açlık grevindeki Leyla Güven’i selamlayarak konuşmasına başladı.

    Aradan geçen 4 yılda Suruç, Nusaybin ve Cizre başta olmak üzere birçok katliamın yaşandığını ifade eden Çalan, Kürt halkının adalete olan inancının kaybolduğunu ve bu inancın ortak mücadele sonucu kazanılması gerektiğini söyledi. Çalan, Diyarbakır katliamının sorumlularının bulunmasının tüm katliamların düğümünün çözülmesi için önemli olduğunu ifade etti.

    POLİS SALDIRIDAN 1 SAAT SONRA BOMBACININ FOTOĞRAFINI GÖSTERMİŞ!

    Lisa Çalan’ın ardından söz alan, Sultanahmet’te turist kafilesini hedef alan katliamın tanığı ve grubun rehberi Sibel Şatıroğlu, katliamdan 1 saat sonra polisin bombacının fotoğrafını kendisine gösterdiğini aktardı. Sık sık sesi titreyen ve gözleri dolan Şatıroğlu, Türkiye’de bu katliamı konuşabileceği kimse olmadığını söyledi.

    Gaziantep’te bir düğüne yönelik bombalı saldırıda hayatını kaybeden Orhan Yavuz’un babası Kasım Yavuz da söz alarak adalet talebini yineledi.

    ‘GÖRDÜK’: YÜZLEŞMEDİĞİMİZDE, HESAP SORAMADIĞIMIZDA BİZİ HAREKETSİZ BIRAKAN SÜREÇ BİZİ DE KATLEDİYOR

    “Gördük” oturumunda ise HDP Milletvekili Oya Ersoy, Adli Tıp Uzmanı Dr. Şebnem Korur Fincancı, Avukat Kazım Bayraktar, gazeteci Arzu Demir, yazar Erdoğan Aydın söz aldı.

    İlk konuşmayı yapan, Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı, sözlerine dayanışmanın son derece kıymetli olduğunun altını çizerek başladı. “Yüzleşmediğimizde, hesap soramadığımızda ardı ardına bizi hareketsiz bırakan süreç bizi de katletmeye devam ediyor. Tanıklıkları paylaşan tüm dostlar çok kıymetli bir iş yapıyor” diyen Fincancı, Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın da Suruç Katliamı ile sürece dahil olduğunu söyledi.

    2015-2016 yılında yaşanan katliamlarda hayatını kaybeden, yaralanan yurttaşların sayısının yaklaşık rakamlarla ifade edildiğini söyleyen Fincancı, bunun sebebinin de katliamlara gelen yayın yasağı olduğunu söyledi.

    “İMAR AFFI ADI ALTINDA KATLİAM YAŞANDI VE YİNE YAYIN YASAĞI GETİRİLDİ”

    Fincancı, “Kartal’da yaşanan bina çökmesinde de imar affı adı altında bir katliam yaşandı ve yine yayın yasağı getirildi.” dedi.

    Fincancı’nın konuşmasından öne çıkanlar şöyle:

    “Bu sürecin bir başka yansıması da sokağa çıkma yasaklarıydı. Bütün büyük illerde yokmuş gibi görünen yasaklar küçük yerlerde sürüyor. İnsanlar günlerce aylarca hapis hayatı yaşıyor. Büyük bir göç süreci yaşadı Türkiye, Sokağa çıkma yasakları bir yandan, ölümler bir yandan, şehirlerin ortasında patlayan bombalar bizi aslında evlerimize doğru kapatmaya zorladı.”

    “BU KATLİAMLARIN HİÇBİRİSİNİN FAİLİ MEÇHUL DEĞİL”

    Fincancı’dan sonra sözü alan Avukat Kazım Bayraktar toplumsal davalardaki hukuki süreci anlattı. Bayraktar, sözlerine “Bu katliamların hiçbirisinin faili meçhul değil. Katliamlarda kullanılan, tetikçilerin yanında kamu kurumlarının içindeki işbirlikçileri, devletin hangi kamu görevlilerini nerelerde konumlandırdığı artık meçhul değil” diyerek başladı.

    Bayraktar, katliamların organize bir suç örgütü olarak örgütlendiğini ve bunun Emniyet, MİT ve Yargı aracılığıyla yapıldığını söyledi. Ankara ve Suruç katliamlarında adları geçen Mustafa Delibaşlar, Yunus Durmaz gibi isimlerin 2012 yılında Antep Vali Yardımcısı ve Emniyet Müdürü’yle yapılan ortak bir toplantıda takibe alındığını aktaran Bayraktar, 2014 yılına kadar takibin devam ettiğini, biriken tüm delillere rağmen operasyon yapılmadığını ifade etti.

    2 YIL BOYUNCA TAKİP EDİLDİLER, SAVCILIK OPERASYON İZNİ VERMEDİ!

    AKP’nin 7 Haziran 2015 seçimlerine giden süreçte korku ve kaos ortamı yaratarak oylarını artırmak istediğini söyleyen Bayraktar, şunları söyledi:

    “2 yıl boyunca takip edilen çeteler için, 2015 Mayıs ayında yani Diyarbakır katliamından 1 ay önce Emniyet Başsavcılığı’ndan operasyon için yazılı izin istendi. Savcılar katiller için talimat vermedi. Katilleri, katliamın ertesi gününde Gaziantep’te elleriyle koymuş gibi buldular. Katliamdan bir gün sonra nasıl yakaladınız? Gün gelip yargılandıklarında o kamu görevlilerine bunları soracağız”

    Tüm bu katliamların devlet takibi altında yapıldığını söyleyen Bayraktar, “Tarih bir gün hesap soracak, bu yüzden kayıtlarını tutmaya devam edeceğiz” dedi.