Etiket: maraş

  • Aleviler kenetlendi: Turgut Öker yalnız değildir

    Aleviler kenetlendi: Turgut Öker yalnız değildir

    Turgut Öker,  hakkında açılan dava nedeniyle 5 Aralık Pazartesi günü saat 10:00’da İstanbul Anadolu Adliyesi’nde yargılanacak. Duruşmayı izlemek üzere Avrupadan ve Türkiye’den çok sayıda Alevi kurum yöneticileri, Anadolu adliyesinde hazır bulunacak. 

    PİRHA- Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu Onursal Başkanı Turgut Öker Maraş Katliamı’nın 37. yılında yaptığı konuşmadan dolayı yargılanıyor. 5 Aralık Pazartesi günü saat 10.00’da İstanbul Anadolu Adliyesi’nde duruşması görülecek.

    AABK YÖNETİCİLERİ ÖKER’E DESTEK İÇİN İSTANBUL’A GELDİ

    Cumhurbaşkanına hakaret ettiği gerekçesiyle yargılanan Turgut Öker’le Alevilerin dayanışması yükseliyor. Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu yöneticileri yarın duruşmaya katılmak ve Öker’e destek olmak için İstanbul’a geldi.

    ALEVİ KURUM YÖNETCİLERİ ÖKER’E DESTEK İÇİN ADLİYEDE OLACAKALR

    ABF, Pir Sultan Abdal kültür Derneği Genel Merkezi ve ve daha pek çok Alevi kurum yöneticileri ve Alevi yurttaşlar 5 Aralık günü İstanbul Anadolu Adliyesi’nde görülecek duruşmada olacaklarını “Turgut Öker yalnız değildir” diyeceklerini duyurdu. Alevi kurumlar yaptıkları açıklamalarda “yargılanan Tugut Öker değil, tüm Alevilerdir” ifadelerini kullandı.

    BRİTANYA PARLAMENTOSU ALEVİ SEKRETERYASI: ÖKER ADİL YARGILANMALI

    Bu arada, Turgut Öker’e Britanya Parlamentosu Alevi Sekreteryası’ndan destek geldi. Britanya Parlamentosu Alevi Sekreteryası Başkanı Rt. Hon Joan Ryan, Turgut Öker’e destek için ilgili makalara mektubu gönderdi.

    Mektupta şu ifadelere yer verildi:

    “Bu yazıyı, Britanya Parlamentosu Alevi Sekreteryası başkanı olarak, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu Onursal Başkanı Sayın Turgut Öker ve arkadaşlarının Türkiye’de yapılacak olan duruşmalarına ilişkin gönderiyorum. Sayın Öker ve arkadaşları 2015 yılında hak kısıtlaması yaşadı. Ve bu nedenle bu yıl Aralık ayında mahkemeye çıkarılmakla karşı karşıya kaldı. Bunun nedeni, Maraş’ta Alevi toplumuna yapılan saldırılarda kaybedilen insanları 37. yılında onurlandırmak.
    Geçen Yıl Maraş Valiliğine mektup yazarak 100’den fazla insanın öldüğü ve çok fazla insanın yaralandığı bu trajediden sonra mağdurların yakınları, arkadaşları ve sevenlerinin her yıl dönümünde anma yapabilmesi için gerekli güvenlik önlemlerinin alınması ve imkanlarının sağlanmasını rica etmiştim.
    Sayın Öker Alevi toplumu içinde önemli bir yere sahiptir. Arkadaşlarıyla birlikte Türkiye ve Avrupa’da Alevilerin ve Aleviliğin tanınmasına önemli katkıları olmuştur. Bir insan hakkı aktivisti olarak prensiplerinde eşitlik, dürüstlük ve sosyal adalet inancı vardır.
    Sayın Öker ve arkadaşlarının yargılanma prosedürünün adil olarak yapılmasını arz ederim. Türk demokrasisinin Aleviler dahil tüm vatandaşlarının temel haklarına saygı duyması hayati öneme sahiptir.”

  • Terolar’da konteyner kent yapımına karşı eylem yasağı uzatıldı

    Terolar’da konteyner kent yapımına karşı eylem yasağı uzatıldı

    Kahramanmaraş Valiliği, Terolar’da yapılan 25 bin kişilik konteyner kentinin yapımına karşı düzenlenecek her türlü toplanma, basın açıklaması, toplantı, yürüyüş, miting gibi eylemlere getirilen yasağı, güvenlik gerekçesiyle 8’inci kez uzattı.

    Valilikten yapılan açıklamada, Mart ayından bu yana geçici barınma merkezinin yapımına karşı hukuk dışı faaliyetler geliştirilip konunun gündemde tutulmaya çalışıldığı öne sürüldü. Daha önce alınan protesto yasağının 28 Aralık’a kadar yeniden uzatıldığı belirtilen açıklamada şöyle denildi:

    “Alınan istihbari bilgiler, sosyal ağlar üzerinde yapılan paylaşımlar, geçmiş yıllarda ilimizde yaşanan müessif olaylar ile terör örgütü yöneticileri tarafından illegal faaliyet talimatı verilmesi göz önünde bulundurulduğunda; yapılacak her türlü eylem ve etkinliklerin marjinal gruplarca provoke edilebileceği, yasadışı örgütlerce olayların propaganda malzemesi olarak kullanılabileceği, eylemler sırasında gösterici grupların arasına sızabilecek illegal örgütlere mensup kişilerce güvenlik kuvvetlerine karşı taşlı, sopalı, molotoflu, el yapımı bombalı ve silahlı saldırılar gerçekleştirilebileceği ve toplumda çatışma ortamı yaratılmaya çalışılacağı değerlendirilmektedir. Cumhuriyetin temel nitelikleri, devletin ülkesi ve milletin bölünmez bütünlüğü ile başkalarının hak ve özgürlüklerinin engellenmemesi, milli güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi ve başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla 29 Kasım-28 Aralık 2016 tarihleri arasında il genelinde Sivricehüyük Mahallesi’nde yapılan geçici barınma merkezini protesto amaçlı her türlü toplanma, basın açıklaması, toplantı, gösteri yürüyüşü, miting, oturma eylemi, stant açma, çadır kurma gibi etkinliklerin yasaklanması valiliğimizce uygun görülmüştür.”

  • DERSİM MALATYA HATTINDA – Kızılbaş Kürt katliamları ve Dümüklü olayı

    DERSİM MALATYA HATTINDA – Kızılbaş Kürt katliamları ve Dümüklü olayı

    Kızılbaş Kürtler’e karşı harekât ve katliam, sadece Dersim yöresiyle sınırlı değildir. Bu harekât, Sivas, Malatya, Hısnımansur (Adıyaman) ve Maraş’a kadar uzanır.

    Kör Yusuf Ziyaeddin Paşa’nın Dersim’de yaptığı Kızılbaş katliamı

    Gürcü kökenli Kör Yusuf Ziyaeddin Paşa, hac görevini yaptıktan sonra III. Selim döneminde 1785’te Keban/Maden Emini, 1797’de mirimiran olup, 1798’de vezir olarak Diyarbekir, Haleb, Erzurum ve Çıldır valiliklerinde bulunduktan sonra Sadrazam ve Serdar sıfatlarıyla Mısır seferine katıldı; II. Mahmud’un padişahlığa geçmesinden sonra 1809 tarihi itibarıyla Erzurum Valiliği ve Şark Seraskerliği (Doğu Bölgesi Ordu Komutanlığı) görevlerinde bulundu. (Bu dönemle ilgili olarak ayrıca bkz. Hasan Yüksel: Osmanlı Döneminde Keban- Ergani Madenleri 1776- 1794 Tarihli Maden Emini Defteri, Si)

    İki defada toplam dokuz yıl Sadrazamlık ve Serdarlık yapan, bir gözü sakat olduğu için Osmanlı literatüründe “Kör Yusuf Ziyaeddin Paşa“ olarak anılan bu Osmanlı yöneticisinin en uzun süre görev yaptığı bölge Kürdistan vilayetleri olmuş. Bu dönemde, aynı zamanda Şark Seraskerliği görevini de yürüttüğü için özellikle Fırat’ın batısında bulunan Kızılbaş-Kürt yoğunluklu yerleşim birimlerine askeri harekâtlar düzenlemiştir. “Hacı“ olması dolayısıyla literatürde “El-Hac“ unvanıyla da anılan Osmanlı’nın bu Şark Seraskeri; Dersim başta olmak üzere çevredeki Kızılbaş-Kürt yoğunluklu bölgelere ve aşiretlere karşı birçok askeri harekâta ve katliama girişmiştir.

    Yanında görev yapan Darendeli tarihçi Hasan İzzet Efendi, ona atfen Ziyanâme adını verdiği ve tek yazma nüshası bulunan tarihinin önemli bir bölümünde; 18. yüzyıl sonları ile 19. yüzyıl başlarında Kürdistan’daki te’dip ve tenkilleri (askeri yöntemlerle hizaya getirme ve cezalandırma) anlatmaktadır.

    Birçok Osmanlı tarihi gibi ağdalı bir Osmanlıca ile yazılan tarihten, özetle şu bilgilere ulaşıyoruz:

    * Yusuf Ziyaeddin Paşa, şer’i ilimlerde eğitim görüp kendini yetiştirdikten sonra, Kızılbaş-Kürt yoğunluklu bölgelerde çeşitli görevlere gönderiliyor.

    * Hac görevini yerine getirdikten sonra ilk iş olarak Keban-Maden Eminliği görevi sırasında Keban bölgesindeki Kızılbaş Kürtler’i tenkil ediyor. Maden bölgesindeki Karaçorlu ve Dersim’deki Şeyh Hasan adlı Kızılbaş-Kürt aşiretleri bunların başında geliyor. İşin ilginç yanı, bu aşiretleri cezalandırırken Tatar, Laz ve Lezgiler’den yararlandığı gibi Kürdistan’daki diğer Sünni Kürt aşiretlerden de yararlanmasıdır.

    Kitapta; Dersim’deki Şeyh Hasan ve diğer aşiretlerin “Kızılbaş/Rafızi Kürt“ kimliğine özellikle vurgu yapılır ve onlar “sapkınlık ve dinsizlikle, İslâmı inkâr etmekle, İslâmın yasaklarına uymamakla ve zina yapmakla“ suçlanır:

    “Taife-i merkume rafz ve ilhad ile müttesip bir ala-yı sebbab-i çariyari melahide-i bî-din-i hiyanet-şiar olduklarından, kat-i savm u salat-âsâ şerâit-i İslâmı münkir ve tarik ve ibahe-i dema ve ihlal-i zina mümeselü miherramat ve menhiyata haris ve müteallik olduklarından…“ (Bkz. M. Bayrak: Kürdoloji Belgeleri-2, Özge yay. Ank. 2004,s. 518)

    Görüldüğü gibi, buradaki suçlamalar, geçmişteki Alevi katliamlarında kullanılan Şeyhülislam fetvalarıyla aynı içeriktedir.

    Dersim’den Maraş’a kadar uzanan bir mihver üzerindeki dağlık bölgelerde yaşayan Kızılbaş-Kürt aşiretlerin te’dip ve tenkilinde kullanılan yöntem de tipik Osmanlı yöntemidir. Burada da, yakalanan Kızılbaşlar katledilmekte, evleri-barkları talan edilmekte ve ateşe verilmektedir:

    “Vezir-i Sikender (Serasker Y.Z. Paşa, MB) cibal-i merkumenin (sözkonusu dağlık bölgelerin) zir u bâlâsında (eteklerinde ve tepelerinde) bulunan mesâkin-i Ekrad-ı rafz-itiyadın (Rafızi Kürt toplulukların) taş üstünde taş koymayıp cümlesini zir ü zeber (tümünü altüst) ve esas ve bünyanından hâk ile hemvar ve beraber eylemek üzere (evleri-barklarıyla birlikte dümdüz etmek üzere) taraf taraf sevk-i leşker eyleyip (dörtbir yandan askerlerle kuşatılıp) her ne mahallede âsâr ve ebniyaları (eserleri ve binaları) var ise cümlesini ihrak ve suzan (tümünü ateşe vererek) ve bir hane terk etmeyip ( bir tek evi bile atlamayarak) esasından hadim ve viran eylediler ( kökten yıkıp viran ettiler). (Bkz. Age,s.520)

    Söz konusu Osmanlı tarihinde vurgulanan bir başka gerçek de şudur: Bu aşiretler üzerine geçmişte yapılan seferler her defasında başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bu nedenle farklı bir yöntem daha izlemek gerekmektedir. Çevredeki Kürt aşiretlerine hediye eşyalar, atlar ve rütbeler verilerek -Hamidiye Alaylarında olduğu gibi- onlar, Şeyh Hasenan’lılara -Seyid Rıza’nın aşireti- karşı örgütlendiriliyor. Daha sonra aşiret reisleri, kitle halinde görüşmek üzere dönemin önemli yerleşim birimlerinden Çemişgezek’ e çağrılıyor; ancak gece hile ile yüzden fazla aşiret reisinin başları kesiliyor. Daha sonra Osmanlı ordusu Dersim içlerine yürüyerek; “kâffe-i nisvan ve sıbyanını iğtinam ve esir eyledikten sonra Mercan Boğazı üzerine hücum ve eşkıya-yı Ekrad ile eşeddi kıtal eyleyerek…“ yani çok sayıda kadını ve çocuğu İslami kurallara göre ganimet olarak aldıktan sonra, Mercan Boğazı’na saldırıya geçiyor ve burada çok sayıda Kızılbaş Kürt katlediliyor… (Bkz. Age, s. 520)

    Kuşkusuz Kızılbaş Kürtler’e karşı harekât ve katliam, sadece Dersim yöresiyle sınırlı değildir. Bu harekât, Sivas, Malatya, Hısnımansur (Adıyaman) ve Maraş’a kadar uzanır.

    Kürt tarihinde, bugün kadar daha çok mirliklere karşı yürütülen harekâtlar üzerinde durulmuş, ancak aynı döneme rastlayan ve daha çok Fırat’ın batısındaki Kızılbaş-Kürt aşiretler üzerinde yoğunlaşan bu harekâtlar ve katliamlar üzerinde durulmamıştır.

    19. yüzyıl ortalarında Malatya/ Arga’da (Akçadağ) Alevi Katliamı

    Zorunlu olarak Batılılaşmaya yönelen III. Selim, II. Mahmud ve ardıllarının dönemleri, Batılı gezginlerin de Anadolu’ya yöneldikleri ve dönemin toplumsal olaylarını çok sayıda seyahatname ile bilince çıkardıkları bir dönemdir. Bu yönelişte, Batılıların Doğu’yu yeniden keşfetme ve Doğu’ya açılma düşünceleri önemli rol oynamaktadır. Osmanlı yönetimi, Alman generalleri Moltke ve Müllbach gibi şahsiyetleri orduda müşavir- subay olarak görevlendirirken; yeni hukuki düzenlemelerle Batılıların Osmanlı memleketlerindeki yandaşlarını sahiplenmelerinin ve buralarda faaliyette bulunmalarının da yolu açılmıştır.

    Adı geçen müşavir-subayların görev yaptığı 1835-39 döneminde Çerkez kökenli dindar Osmanlı komutanı Hafız Paşa’nın yönetimindeki Osmanlı ordusu bir yandan Mısır Valisi İbrahim Paşa’ya karşı savaşıp yenilirken; bir yandan da İçtoroslar bölgesindeki Kızılbaş Kürt aşiretlerini hizaya getirmeye çalışıyor, başka bir deyişle yenilginin bedelini onlara ödetiyordu.

    Bu aşamada, olayların doğrudan tanıklığını yapıp eserine yansıtanlardan biri Alman generali Moltke, diğeriyse Fransız gezgin Poujoulat’dır. Özellikle Poujoulat, İçtoroslar’da yer alan Malatya ve çevresindeki Kızılbaş katliamı konusunda son derece ilginç gözlemler ve anekdotlar sunar bize. İşte, bunlardan yalnızca biri:

    “Arga’dan (Akçadağ) elli adım ötedeki Laca Dağı’nın eteğinde dörtbin kişilik bir (Kızılbaş) Kürt kabilesi ve çeşitli yaşlarda Kürt kadınları vardı. Çadır yapacak bir parça kumaşları yoktu ve yakıcı güneşin altındaydılar. Güneş ışınlarından yüzlerini tozla gizliyorlardı. Çoğunluğu kadın ve çocuk olan bu insanlar, çıplak ve çullar içindeydiler. Yüzlerinde acı bir umutsuzluk vardı, göğüslerinden ağır iniltiler yükseliyordu; kadınların ağlamaları ve ağıtları, çocukların çığlıkları yürek paralayıcıydı. Bu dörtbin (Kızılbaş) Kürt, acı durumlarıyla bana cehennem azabını hatırlatıyordu. Bu insanlar burada altı gün kaldılar, sadece çok az olan ekmekten yediler ve yakındaki bir çaydan su içtiler. İlk üç gün içinde 20 süt bebeği öldü. Bazı annelerin sütü bile yoktu. Üzgün analar ölen çocuklarını bırakmadılar. Öldüklerine inanmayarak, hissiz elleriyle çocuklarını kucakladılar. (…) Esir Kürtler, Hafız Paşa’nın, kendilerinin Malatya veya imparatorluğun diğer bölgelerine gönderilmesiyle ilgili emrini bekliyorlardı. Kürtlerin bir bölümü, onun Paşalık bölgesine yerleştirilmişti. Pek çok Kürt yolda açlıktan ve yorgunluktan öldü, geriye kalanları da köle yaşamı bekliyordu. Her yerde yıkılmış ve dağılmış köyler, ekilmemiş tarlalar görülüyordu. Yanmış–yakılmış ekin sapları, Kürdistan’daki büyük açlığı göstermektedir. Ovalar, kendilerini katliamdan koruyamamış Kürt ölüleriyle doludur.“ (Bkz. M. Bayrak: İçtoroslar’da Alevi- Kürt Aşiretler, Özge yay. Ank. 2007,s. 130)

    Osmanlı tarihçilerine göre çok daha nesnel olan Poujoulat, bölgedeki Kızılbaş Kürtlerin ve onların yöneticilerinin, bütün işkencelere kahramanca karşı koyduklarını ve Osmanlı safında savaşan hain Kürt önderlerine nefretle yaklaştıklarını vurgulamaktan da kendisini alamaz ve buna, gerçekten insanın tüylerini diken-diken eden kimi örnekler verir.

    Hafız Paşa’nın bölgede Kürtlere yaptığı zulüm, Batı literatüründe öylesine bir yankı bulur ki, olaydan 60 yıl sonra 1899 yılında bile Lördagen adlı bir İsveç dergisine konu olur. Yazıda; bölgedeki kitlesel katliamın yanısıra “Hafız Paşa’nın genç bir Kürt liderine reva gördüğü zulüm, işkence ve baskıya rağmen Kürd’ün ağzından hiçbir itiraf ve pişmanlık sözü alamadığından, onu öldürmesi“ anlatılıyor. (Bkz. Rohat Alakom: İsveç’in En Eski Gazetesinde Rewandûz Mîri’nin Sonu, Kürt Tarihi dergisi, Sayı:6/ 2013).

    19. yüzyıl sonlarında Akçadağ/ Kürecik’te Alevi Katliamı

    19. yüzyıl sonlarına doğru önemli bir Kızılbaş katliamı da Akçadağ/Kürecik’e bağlı Dümüklü köyünde gerçekleşir. Yakın bir dönemde olmasına rağmen yeterince bilince çıkmayan bu katliam, birçok yönüyle 20. yüzyıl katliamları konusunda ipuçları verir.

    Sözlü kaynaklara dayanarak, bu katliam hakkında başlıca bilgileri veren, aynı yöre insanlarından Nedim Şahhüseyinoğlu olur. Yazar, üstte özetle anlatmaya çalıştığımız toplumsal koşullara uygun olarak, 1895’te ortaya çıkan Dümüklü Ali olayını şöyle gerekçelendirir:

    “Akçadağ’ın Kürne-Kürecik Aşiretleri, yüzyıllardan beri iç ayaklanmalar gerekçe gösterilerek baskına uğramışlar, evleri yağmalanmış, erkekleri öldürülmüş. Kadınlar dul, çocuklar öksüz ve evsiz kalmışlar. Devlete, ağa ve beylere güvenleri kalmamış. Yeni kurtarıcı aramışlar… Aradıkları ve bekledikleri kurtarıcının doğaüstü gücü olmalıdır… Osmanlı yönetiminin ve ağaların, beylerin, eşkiyanın hakkından gelmelidir. Adaleti sağlamalıdır. Evet Mehdi olmalıdır. (…) Dümüklü Olayı böyle bir ortamın ürünüdür.“ (N. Şahhüseyinoğlu: Kürecik, Ank. 1993,s. 63)

    Sözlü kaynakların aktardığı ve Osmanlı resmi belgelerine geçen Dümüklü Olayı’na geçmeden birkaç hususun altını çizmemiz gerekiyor.

    Bir kez, bu yüzyılda Dersim’in Mazgirt bölgesindeki Babamansur (Bamasor) Ocağı’ndan kopup, Kangal’ın Mescid köyüne yerleşen ve birçok yönüyle Kızılbaş pirlerinden ve Bektaşi babalarından ayrışarak “Hakikatçı Alevilik Akımı“na öncülük eden pirler vardır.

    Alevilik yorumundan kaynaklı ve işleyişteki çelişkilere tepki olarak ortaya çıkan ve Kangal bölgesindeki yandaşlarının arasına yerleşen bu pirler, kurucusunun takma ismine atfen “Araboğlu“ ismiyle bir de ocak kurarlar. Bu Ocak, günümüz literatürüne şöyle yansıyacaktır:

    “Kalê Mansur Ocağı’ndan ayrılmış küçük bir ocaktır. Sivas’ın Kangal ilçesine yerleşen Araboğlu (Şıx Süleyman ve kardeşi Veyis MB), burada kendi ocağını kurar. Ocağın merkezi Kangal’ın Mescid köyüdür. Ocağın kuruluş tarihi hakkında net bir bilgi yoktur (Biz kuruluş tarihinin 19. yüzyılın ilk yarısına rastladığını düşünüyoruz MB)

    Araboğlu, mülkiyetin ortak olmasını ve sınırların kaldırılmasını savunarak, Dersim’deki Kalê Mansur Ocağı’ndan kopmuştur. Kendisini, Kalê Mansur’un (Baba Mansur’un MB) devamcısı olarak kabul etmiştir. Araboğlu, Osmanlı saldırılarına uğramış ve Kangal’da zindana atılmıştır. Yazmış olduğu kitaplar Osmanlılar tarafından yakılmıştır.

    Kangal ilçesinin sınırları içerisinde bulunan birkaç Kürt Alevi köyü bu ocağın talipleridir. Ocağın pirleri, halk içinde Kurmanci ve Zazaki cemler düzenlerler. Araboğlu Ocağı, Hacı Bektaş Dergâhı ile ilişkilenmemiş, bağımsız kalarak, Hacı Bektaş Dergâhı’na karşı çıkmıştır.“ (Bkz. Komisyon: Kürt Alevi Ocakları, Zülfikar Dergisi, Sayı:24/ 1998. Daha önce, 1997’de yayımlanan Alevilik ve Kürtler konulu çalışmamızda bu Ocağın pirleriyle ilgili üç misyoner raporu yayımladığımız gibi; Alevilik- Kürdoloji- Türkoloji Yazıları konulu çalışmamızda da, bu Ocağın İçtoroslar’daki Hakikatçı Aleviliğe yansımasına ilişkin geniş bilgi vermiştik, Özge yay. Ank. 2009, s.199- 225).

    Mazdekçilik’ten “Hakikatçı Aleviliğe“ Giden Yol…

    Mazdekçiliğin devamı olarak nitelendirebileceğimiz bu Kızılbaşlık akımı, toplumsal mülkiyeti ve kadın-erkek eşitliğini savunmaktadır. Bu özelliklerinden dolayı Batılı gezginlerin ve misyonerlerin dikkatlerini çekmiş; savundukları görüşler yöre egemenlerinin tepkisini topladığı gibi, Osmanlı gizli raporlarına da konu olmuştur. (Batılı gezgin ve misyonerlerin, konuya ilişkin kimi mektupları konusunda bkz. M. Bayrak: Alevilik ve Kürtler, Özge yay. Ank. 1997, s. 314-316, 320-322)

    16 Ocak 1899 tarihli bir gizli raporda; “Dersim ve Akçadağ ve Erguvan ve Hasançelebi ve kısmen Hekimhan’da bulunan Alevilerin Protestanlığa eğilimli oldukları“ bildirilir ve önlem alınması istenir.(Bkz. Erdal Açıkses: Amerikalılar’ın Harput’taki Misyonerlik Faaliyetleri, TTK yay. Ank. 2003,s. 136, 278)

    Hakikatçı Alevilik Akımı’na öncülük eden Şıx Süleyman ve Seyid Veyis gibi hakikatçı pirler, zaman zaman tutuklanmış ve daha sonra Sarız yöresine sürgün edilmiş veya yakınlarının yanına gitmişlerdir. Dolayısıyla bu akım; özellikle Sivas/ Kangal’dan başlayarak Malatya/ Akçadağ, Maraş/ Elbistan, Afşin ve Kayseri/ Sarız yörelerinde önemli bir kitle kazanmıştır. (Bu hakikatçı pirlerin yaşam serüveni ve felsefesi konusunda bkz. Mamo Baran: Koçgiri/ Güneybatı Dersim, Tohum yay. Ank. 2002,s. 106-119)

    Bu hakikatçı pirler üstüne yöre ozanları veya kendi çocuklarınca birçok deyiş söylendiğine tanık oluyoruz. Mamo Baran’ın üstteki eseriyle Süleyman Çiltaş’ın çeşitli romanlarında bu türden örnekler bulunduğu gibi, özel arşivimizde de Şıx Süleyman’ın torununun torunu Süleyman Metin’den alınmış bazı Türkçe ve Kürtçe deyişler bulunmaktadır.

    Dümüklü Ali Baba ve Yârenlerinin Katli (1895)

    Dümüklü Ali Baba bir Alevi aydınıdır. Mescid’li Hakikatçı Pirleri tutuklatıp, sürgüne yollayan sivil ve resmi çevreler, Dümüklü Ali’den yola çıkarak yeni bir katliama imza atmışlardır. Şimdi, sözlü kaynaklardan yansıyan Dümüklü Ali Olayı’nı birlikte izleyelim:

    “Dümüklü köyünde Ali’nin 100’e yakın koyunu var. Onlarla uğraşır. Gece-gündüz altlarını temizler, suyunu ve yemini eksik etmez. Can incitmez. Suskun, azıcık da dua, deyiş bilmektedir. Dinsel inançlarına sıkı sıkıya bağlıdır. Halkın istem boşluğunu doldurmaya çalışır. Adı (Ermiş)e çıkar. Yıl 1895.

    Elbistan ilçesinin Kantarma köyünden Hamza adında biri askerdir. Yıllar önce askere alınmış, Yemen’e gönderilmiş. Sıcaklık, açlık ve hastalıklar ortalığı kavurmaktadır. Yıllar geçmiş, kendisinden haber alınmaz. Yemen’den kaçıp gelmek ister, ama gözlerinde fer, dizlerinde derman kalmamıştır. Dahası yol-yordam bilmemektedir.

    Düşünür, kaçış yollarını arar. Bu arayış içindeyken, Akçadağ’ın Dümüklü köyünün Mordoğan kabilesinden Ali (Kürtçe: Ali Tumkî MB) gözüne görünür. Ali, Hamza’nın kolundan tutar, eğitim alanının dışına çıkarır, (Sana izin, evine git!) der. Kendine güveni olmayan Hamza, (bu neyin nesidir?) diye düşünür. Güç gelir kendisine. Çantasını kaptığı gibi düşer yollara. Gören olmaz, soran olmaz. Memleketin yolu kendiliğinden açılır. Güçlüklerle karşılaşmadan, soyulmadan, sıkıntı çekmeden Yemen’den Elbistan’a, oradan kendi köyüne varır. Hamza’nın yaşamından umudu kesilen ailesi ve komşuları şaşırırlar; kucaklaşır, hal-hatır sorarlar. Hamza, olup-bitenleri anlatır. Zaman geçer. (Dümüklü neresidir?) diye sorar ve Dümüklü Ali’nin evine varır. Götürdüğü armağanları sunar Ali’ye. Başından geçenleri, yardımlarını anlatır bir bir…

    Aradan aylar geçer. Bir gün Hamza, arkadaşlarıyla birlikte hayvanla Malatya’ya gelir. Köyüne dönerken Kürecik’in Karahan Gediği’nde eşkıyalarca yolları kesilir ve soyulurlar. Eşyaları, paraları ve hayvanları götürülür. Perişanlık içindedir. Hamza’nın aklına, kendisini Yemen’de kurtaran Ali gelir. Arkadaşlarıyla birlikte Dümüklü köyüne varır, Ali’nin evine giderler. Hamza, (Beni Yemen’de kurtaran sensin. Ya Ali, sen bu soyguncuları da bilirsin, sana her şey görünür) derler. Dümüklü Ali, kükremektedir. (Ben nasıl her şeyi bilirim?) deyince, Hamza ve arkadaşları (Sen Hz. Ali’sin, Sen Mehd-i Resul’sun, Hızır Aleyhisselam’sın. Her şeyi bilirsin. N’olur, perişanız, hayvanlarımızı, eşyamızı ve paramızı kurtar) diye yalvarırlar.

    Ali, (Ben kim, Hz. Ali kim!) derse de, bir defa Hamza ve arkadaşları inanmışlar ona…Yemen’de kolundan tutup yola koyan Ali’nin kendisi değil miydi? Yalvarırlar Ali’ye. Kapısının eşiğine yüz sürerler. Kapının önünde birikmiş su göletlerinin içine uzanırlar. Hamza’nın yalvarıp-yakarmalarına, ağıtına dayanamayan Ali, Hamza’nın kolundan tutar ve sudan çıkarır.

    Eşkıyalar ise götürdükleri malları evlerine sokmaya çalışırlar. Hayvanlar da, eşyalar da bir türlü içeri girmez. Gayıptan, (Malı geri ver, Ali’den duanı al) sesleri duyulur. Eşkıyalara merhamet gelmiştir. Malları, hayvanları alıp Dümüklü Ali’nin evine getirirler. Suçlarının bağışlanmasını dilerler. Ali’den dua almak isterler. Olanlar yörede yayılmıştır. Ali’nin evi dergâhtır artık. Arı kovanı gibi insanlar gelip gitmektedir. Bundan böyle Osmanlıların ve eşkıyanın gücü yöreye yetmeyecektir. Kurtulmuş olacaklar, çünkü Şeyh Ali, her şeyi bilmektedir.

    Şeyh Ali’nin adı yayıldıkça yayılır. Osmanlı yönetimine kadar duyulur. Çünkü ihbarlar yapılmaktadır. Osmanlı’nın askerleri, Şeyh Ali’nin evini sararlar; ev yakılır, yok olur. Ali ise güvercin olup uçmuştur göklere… Yakılan evin yerinde şilan denilen kuşkonmaz yeşerir…

    Dümüklü Ali’nin ermişliği ve ünü yaygınlaşır, yörenin köylerine ve halkına umut olur. İnananların sayısı ikibinlere varır. Evlerinde nesi varsa Şeyh Ali’nin evine taşırlar. Kazanlar kurulur, pişirilir aşlar… Çalışmalar, kazanlar ve kazançlar, tüketim ortaklaşadır. Ayrısı, gayrısı yoktur. Namustan başka herşeyleri ortaklaşadır…

    Şeyh Ali’nin her sözü yasadır, fermandır. (Altın, süs eşyası, para ve mal taşımaları yasaklanır. Putlara tapılmaz. Bunları evlerinde ve üstlerinde bulunduranlar, saklayanlar, taşıyanlar günah işler… Böyleleri Ehlibeyt’i sevmiş olamazlar) buyruğunu verir. (…)

    Şeyh Ali, tarikatların ve tasavvufun kurallarını örnek alır. Kendi aralarında iş bölümü yaparlar. Kimi kapıcı, temizlikçi, aşçı, sucu, ayakkabıcı, kasap, gözcü ve zakir olur. Kimi başka görevler üstlenir…“ (N. Şahhüseyinoğlu: Age, s. 64-65)

    Görüldüğü gibi, geçmişte şark sosyalizmi, Mazdekçi komünizm ve ortaçağ sosyalizmi olarak adlandırılan bir düşünce sistemi ve uygulamasıyla karşı karşıyayız. Bu, Hakikatçı Pirlerin de öngördüğü bir düzendir.

    Öte yandan, tarihten beri haksızlığa uğrayanın, hakkı yenenin, ezilen-horlanan ve zulme uğrayan mazlum toplulukların bir “kurtarıcı“ özlemi vardır. Alevilikte, 12’nci İmam Muhammed Mehdi’nin kayıplara karışıp, bir gün kurtarıcı olarak ortaya çıkacağı anlayışı, böylesi bir inancın ve tasarımlamanın sonucudur.

    Bu örnekte de görüldüğü gibi, bir köy ölçeğinde de olsa, bir komünal düzenin kurulması söz konusudur. Zaten tanrısal gücü insanda gören bu inanç, kurtarıcı misyonunu Ali Tumkî’ ye vermiştir…

    Buna karşılık, yöredeki Sünni köyler boş durmamakta ve Osmanlı makamlarına ihbarlar yağdırmaktadırlar. Özellikle Sünni inançlı komşu Yalınkaya ve Sarıhacı köyleri bu işin önünü çekmektedirler.

    Mehmet Bayrak

  • MARAŞ-Terolar halkından açıklama: Haklı olduğumuz mücaledemizi kazanana kadar sürdüreceğiz

    MARAŞ-Terolar halkından açıklama: Haklı olduğumuz mücaledemizi kazanana kadar sürdüreceğiz

    PİRHA-Maraş Terolar’da yapılmak istenen AFAD kampına karşı 3 Nisan günü yapılan eylemde polis ve jandarma müdahalesine maruz kalan 28 kişi hakkında hazırlanan iddianamede, her kişi için 1 yıl 6 aydan 5 yıla kadar hapis ve para cezasıyla cezalandırılmaları istendi. İddianamenin açıklanmasının ardından direnişi sürdüren Terolar halkı adına Maraş Yaşam Platformu’ndan açıklama geldi.

    Açıklamada, “Terolarla ilgili sözü geçen davalar 3 nisan 2016’da yapılan etkinlikte gözaltına alınan canlarımızla ilgilidir. Avukatlarımız tarafından takip edilen söz konusu davaların duruşması 12.12.2016 tarihinde görülecek.” denildi. Avukatlar, Terolar halkı ve Maraş Yaşam Platformu olarak bu işin takipçisi olunacağının da ifade edildiği açıklamada, “Haklı olduğumuz yaşam alanı mücaledemizi kazanana kadar sürdüreceğiz, kamuoyu ile paylaşıyoruz.” vurgusu yapıldı.

    3 Nisan’da binlerce kişi ile birlikte kampı istemediklerini duyurmak için yürüyüş yapan Alevilere asker ve polis müdahale etmişti. Yapılan müdahale sırasında atılan biber gazı nedeniyle Üsteğmen Ali Erol’un yaralandığı tespit edilirken, konuya dair açılan soruşturma kapsamında Cumhuriyet Başsavcısı Salim Demirci tarafından 3 müştekinin yer aldığı dosyada 28 kişi hakkında “Hakaret ve görevi yaptırmamak için direnme” suçlaması ile iddianame hazırlanmıştı. İddianamede 28 kişinin ayrı ayrı 1 yıl 6 aydan 5 yıla kadar hapis ve para cezası ile cezalandırılmaları istendi.

  • AFAD kampına direnen Terolar halkına 140 yıl hapis istemi

    AFAD kampına direnen Terolar halkına 140 yıl hapis istemi

    Terolar’da yapılmak istenen mülteci kampına karşı seslerini duyurmak istedikleri sırada polis ve jandarma müdahalesine maruz kalan 28 kişi hakkında hazırlanan iddianamede, her kişi için 1 yıl 6 aydan 5 yıla kadar hapis ve para cezasıyla cezalandırılmaları istendi.

    Maraş’ın Dulkadiroğlu ilçesine bağlı ve yoğunlukta Alevilerin yaşadığı Sivricehöyük (Terolar) Mahallesi’nde Suriyeli mülteciler için planlanan konteynır mülteci kampı, halkın tepkisine neden oldu. Alevi halkı, katliam tehdidi ile karşı karşıya kalacakları gerekçesi ile kampın yapılmasına karşı çıktı. Bunun üzerine Türkiye’nin  birçok yerinde bulunan Aleviler, yapılmak istenen kamp çalışmalarını durdurmak için bölgede nöbet eylemi başlattı.

    3 Nisan’da binlerce kişi ile birlikte kampı istemediklerini duyurmak için yürüyüş yapan Alevilere asker ve polis müdahale etti. Yapılan müdahale sırasında atılan biber gazı nedeniyle Üsteğmen Ali Erol’un yaralandığı tespit edilirken, konuya dair açılan soruşturma kapsamında Cumhuriyet Başsavcısı Salim Demirci tarafından 3 müştekinin yer aldığı dosyada 28 kişi hakkında “Hakaret ve görevi yaptırmamak için direnme” suçlaması ile iddianame hazırlandı. İddianamede 28 kişinin ayrı ayrı 1 yıl 6 aydan 5 yıla kadar hapis ve para cezası ile cezalandırılmaları istendi.

    Hazırlanan iddianamede, olay örgüsü anlatılırken gazdan etkilenen yurttaşların kullandığı iddia edilen ifadelere şöyle yer verildi:

    “Ben böyle devletin, ben böyle emniyetin, ben böyle adaletin ….. sözlerine gelince burada kastedilen ve kendisinden rahatsızlık duyulan kurumun devletin, emniyetin ve adalet teşkilatının bizatihi kendisi değil, mağdur polis memurları tarafından kamu görevlisi sıfatı ile ifa edilmeye çalışılan kamu görevidir. Bu nedenle sinkaflı sözler de sonuç olarak devlete, emniyete ve adalet teşkilatına değil, o sırada muhatap durumda olan mağdur polis memurlarına dönük olarak söylenmiştir.”

  • ‘Hocaların hocası’ bir Kürt aydını: FANİ EFENDİ

    ‘Hocaların hocası’ bir Kürt aydını: FANİ EFENDİ

    MEHMET BAYRAK

    Arapça ve Farsça’ya son derece hakim; bilgin, şair ve hattat bir aydın olan Fani Efendi; ebcetle tarih düşürmekte de usta bir şairdir. 

    Asıl adı Mehmed Abdülbaki Fani olan, ancak bilinen yaygın adıyla  Fani Efendi, Güney Kürdistan’daki Süleymaniye şehrinden Ahmed İnayet Efendi’nin oğludur. Fani Efendi, 1266(M. 1850) yılında Süleymaniye’de doğar.

    Küçük yaşta Sıbyan Mektebi’nde Kuran’ı hıfz edip, Bağdat’ta medrese eğitimini tamamlayarak, dönemin ünlü Bağdat müftüsü Zehavi’den icazet alır.

    19. yüzyılın ikinci yarısı ortalarında Süleymaniye’den gelip Adana’ya yerleşir ve 1876 yılında Kozan sancağına bağlı Kars-ı Zülkadiriye (Kadirli) Rüştiyesi (ortaokulu) öğretmenliğine atanarak, burada yedi yıl çalışır. Daha sonra buradaki görevinden ayrılarak sırasıyla Kozan Nüfus Memurluğu, Aşar Başkâtipliği, Feke Aşar Memurluğu, Kozan Aşar Müdürlüğü görevlerinde bulunur. Aşar memurluklarının kaldırılması üzerine Kozan ve Feke’de bu kez müfettişlik ve malmüdürlüğü görevlerinde bulunur. 1887’de İstanbul’a gelerek sınava girip başarı gösterdikten sonra sırasıyla Cebelibereket (Osmaniye) ve Maraş sancakları tahrirat müdürlükleri görevlerinde bulunur.

    1893 yılında Fani Efendi, bu görevinden alınarak Bingazi’ye sürülür. Bunun üzerine İstanbul’a giden Fani Efendi, bazı dostlarının yardımıyla durumu düzelterek yeniden Maraş Tahrirat Müdürlüğüne atanır. Yazar, manzum özgeçmişinde bu durumu şöyle yansıtır:

    Beni Bingazi’ye baht-ı siyahım eyledi tahvil

    İlahi sen bilirsin hâlimi bilmem ne hikmettir

    Mevani hep müheyya bende yokken bir adet lira

    Yedi etfal ile Bingazi’yi bulmak ne külfettir

    Haziran altısında 311 sal-i malide

    Yine tayin oldum Maraş’a lutf-u Sadarettir

    Sekiz yıl Maraş’ta görev yapan Fani Efendi, kendi isteğiyle ikinci kez Cebeliberek, daha sonra da Mersin Tahrirat Müdürlüğü görevlerinde bulunur. Meşrutiyetin ilanından sonra tazminatını alarak görevden çekilir ve eşinin memleketi olan Kadirli’ye yerleşir.

    Çocukları

    Yukarda da vurgulandığı gibi onun (yedi etfali), yani yedi çocuğu bulunmaktadır. Tümü erkek olan bu çocuklardan üçü, Cumhuriyet’ten sonra 150’likler listesine alınan Kürt aydınlarındandır. Kürt literatüründe 150’lik Fanizadeler  olarak bilinen bu kişilerden Ali İlmi Fanizade (1878-1964), edebiyat öğretmeni, şair ve Adana’da yayımlanan Ferda gazetesinin sahibidir. 1884 doğumlu Zeynelabidin  Fanizade, Hürriyet ve İtilaf Fırkası Umumi Kâtibi, yani Genel Sekreteriydi. Diğer kardeşlerden Mesud Fanizade (1889- 1979) ise, sürgünden sonra Paris’e giderek orada eğitim görmüş ve Le National Kurde et son Evolution Sosyale (Kürt Ulusunun Sosyal Gelişimi) konulu doktora tezini hazırlamıştır (1933). 1938 Affı’yla ülkeye dönen yazar, aynı yıl döndüğü Hatay’da ‘Atatürk’ün Hayat Felsefesi’ konulu bir kitapçık yayımlamıştır. Fanizadeler’den Dr. Baki Bilgili ise, Türkiye’de İstiklâl Madalyası ile ödüllendirilmiş olup, 1979 Haziranında 100 yaşındayken İstanbul’da ölmüştür. Diğer üç kardeşin kimliği konusunda ise bilgimiz yoktur.

    Edebi Kişiliği

    Manzum özgeçmişinde; kimsenin kendisinden şikayetçi olmadığını, kendisinin de kimseden şikayeti bulunmadığını şu sözlerle anlatır:

    Beşer benden şikayet etmemiş Mevlaya şart olsun

    Kaderden ben de şekva eylesem küfran-ı nimettir

    Gerçekten, memurluk hayatı belli bir düzen içinde geçen Fani Efendi’nin özel yaşamında da büyük bir saygınlık uyandırdığı, söz ustası ve hoşsohbet bir kişiliğe sahip olduğu belirtilir.

    Arapça ve Farsça’ya son derece hakim; bilgin, şair ve hattat bir aydın olan Fani Efendi; ebcetle tarih düşürmekte de usta bir şairdir.

    Kendi çocuklarının yanısıra çevresinde birçok gencin yetişmesine de yardımcı olur. Bütün çocuklarını okutur ve tümü alanlarında önemli bir düzeye ulaşırlar. Dönemin Adana Valisi Abidin Paşa’nın çocuklarına Arapça, Farsça dersleri verdiği gibi; Türkiye’de eserleri bilim çevrelerine kaynaklık eden İbnülemin Mahmud Kemal İnal gibi bilginlere de hocalık yapar. Bundan dolayı kendisi „Hoca Fani Efendi“ olarak da anılır.

    İbnülemin, onun hocalık serüvenini şöyle anlatır:

    „Babam 1886 yılında Kozan Mutasarrıflığına atandığı sırada, Fani Efendi orada Aşar Başkâtibi idi. Bana ve kardeşim Ahmed Tevfik Bey’e, Arap ve Fars edebiyatı ve Ta’lik yazısı konusunda ders verdi. Kendisinin edebiyattaki derinliğinden yararlandık. (…) Adana ve çevresinde pek çok genç, üstadın bilim ve edebiyat birikiminden yararlanmıştır.“

    (İ.M.K. İnal: Son Asır Türk Şairleri,  Dergah yay. 3. bas. 1988, s.364)

    Şiirlerinden Örnekler

    İbnülemin Mahmud Kemal İnal, onun Türk, Arap ve Acem edebiyatının binlerce şiirini topladığı halde kendi şiirlerini toplayıp yayımlamamasını üzüntüyle belirterek, birkaç şiirini verir.

    Gazel

    Senin âya esir-i dest-i gaddar olduğun var mı

    Teselli verme candan böyle bizar olduğun var mı

    Ser-i mu’aşkile rabt ü alâkan yoktur ey zahid

    Senin zülf-ü perişana giriftar olduğun var mı

    Mariz-i aşka müşküldür şifa ey İbni Sina ah

    Nigâh-ı çeşm-i mahmur ile bimar olduğun var mı

    Enelhak nârasından urma dem ey şeyh-i bi-nusrat

    Deminden Pir-i Mansur’un haberdar olduğun var mı

    Beşer şeklindeki İblis-i pür- telbise aldanma

    Mazallah zelil-i kayd-ı mekkâr olduğun var mı

    Nu mucizdir, ne sahir adeta bir şair-i mahir

    Leb-i Fani gibi sen de dürerbar olduğun var mı

    Gazel

    Baran-ı belâ yağsa semadan hazer etme

    Tufan-ı fena bassa cihanı keder etme

    Yaran-ı safanın kadeh-i kalbini kırma

    „Bintülinab“ın kanını zahid heder etme

    Âyine-i vicdanına bak çeşm-i edeble

    Pertevsiz olup ayb-ı cihana nazar etme

    Manend-i sedef ağzını açtıkça güher saç

    Mercan gibi bir kimseyi hunin-ciğer etme

    Ey şahs-ı fürumaya çıkıp sadra oturma

    Miktarını bil meclis-i zir ü zeber etme

    İnsaf kıl ey hayr ü şer’e muktedir adem

    Nefin yok ise kimseye bari zarar etme

    Her lahza rakib ile niçin böyle gezersin

    Ey ömr-ü azizim ecel ile güzar etme

    Baki kalacak âlem-i fanide sühandır

    Fani bu yeter çok tama-i sim u zer etme.

  • PİRHA ÖZEL-Terolar’da direniş kışa giriyor

    PİRHA ÖZEL-Terolar’da direniş kışa giriyor

    Maraş Terolar’da halkın inşa edilen AFAD Kampına karşı yedi ayı aşkın zamandır sürdürdüğü direniş kışa hazırlanıyor. Yaz boyunca ateşler yakarak Cemevi bahçesinde nöbet tutan halk, havaların soğumasıyla birlikte Cemevi’ne soba kurdu. Kampın yapımının tamamlanması ve 6000 civarında kişinin yerleştirilmesiyle sorunlar da artarak devam ediyor. Kampın yetersiz altyapı koşulları yine Terolar halkını mağdur ediyor.

    tero3

    Altyapı sorunları Terolar halkını mağdur ediyor

    Terolar halkı 6000 civarında kişinin yerleştirildiği kampın altyapı sorunlarından şikayetçi. Çiftçilerin  mısır, buğday, pancar, biber, pamuk ve salatalık  gibi ürünlerini sulamak amacıyla kullandığı Karaçay Suyu atık sular nedeniyle kullanılamaz hale geldi.  Terolar halkının yetkililere yaptığı çağrılara rağmen sorun uzun süre çözülmedi.  Öyle ki Terolar’ı ziyaret eden Prof. Dr. Beyza ŪSTŪN, bu atık suların devamı halinde tüm köylülerin “Hepatit-B ve Hepatit -C” aşısı yaptırması uyarısında bulunmuştu.  

    terosu

    Kanalizasyon kokusu temiz havayı yok etti

    Kampın tamamlanması ve insanların yerleştirilmeye başlanmasıyla ortaya çıkan bir diğer sorun ise kampın kanalizasyonunun köyün deresine akıyor olması. Kamp öncesi tertemiz bir havası olan köyde halk kokudan duramaz hale geldi.

    tero4

    Kamp tamamlanarak Suriyeli mülteciler yerleştirilmeye başlanmasına rağmen Aralık ayı içinde devam etmesi beklenen hukuki sürecin de yaklaşmasıyla halk direnişini sürdürüyor. Yurt içi ve yurt dışından yüzlerce kişinin ziyaretleriyle destek verdiği Terolar direnişine destekler de hala sürüyor. Direnişi son olarak geçtiğimiz günlerde Mersin Yenice Sıtkı Baba Cemevi Derneği ziyaret etti. Halka dayanışma duygularını ileten dernek üyeleri, mücadeleye devam çağrısı yaptı. (Ç.M)

  • Nurhak halkı direnişte: “Öğretmen halk el ele, faşizme karşı omuz omuza”

    Nurhak halkı direnişte: “Öğretmen halk el ele, faşizme karşı omuz omuza”

    Nurhak halkı görevinden ihraç edilen öğretmenleri için direnişi büyütüyor. Öğrenciler öğretmenleri için dersleri boykot ederken, bölge halkı da öğretmenlerin geri dönmesi için imza kampanyası başlattı.

    29 Ekim’de yayımlanan 675 sayılı KHK ile Maraş genelinde 56 Eğitim Sen üyesi görevinden ihraç edildi. Görevinden ihraç edilen Eğitim Sen üyelerinin 18’i Nurhak Eğitim Sen üyesi.

    Nurhak halkı ise ilk günden beri öğretmenleri için direnişi sürdürüyor. Kararın yayımlandığı gece Nurhak Eğitim Sen Temsilciliği’nde toplanan Nurhak halkı; günlerce veli, öğrenci, öğretmen birlikte eylemleri sürdürdü. Yoğun halk katılımının görüldüğü eylemlerde, ihraç edilen öğretmenlerin fotoğrafları taşındı.

    Nurhak halkı, “Öğretmenlerin hiçbir gerekçe gösterilmeden görevlerinden ihraç edilmesi AKP iktidarının toplumsal aydınlanmaya, bilime ve geleceğe olan düşmanca tutumunun bir sonucudur. İhraç edilen Nurhak Eğitim Sen üyesi öğretmenler mesleki anlamda üst düzey başarıları olan, yerel mülki ve idari yetkililerin çocuklarını okutturmak için sıraya girdikleri öğretmenlerdir.  Çocuğu olmayan tek yetkili Nurhak Kaymakamı olup onun da yaptığı tek iş Nurhak Eğitim Sen üyesi öğretmenlerin geleceğini; Nurhak halkının aydınlık geleceğini karartmaya çalışmaktır” dedi.

    “Öğretmen halk el ele, faşizme karşı omuz omuza”

    Nurhak Eğitim Sen Temsilciliği önünde Nurhak Eğitim Sen, Nurhak Tüm Bel  Sen Temsilciliği, Nurhak Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı, Nurhak Doğal Çevreyi Koruma Derneği, K. Maraş ve Nurhak CHP yönetimi ve üyeleri, HDP Elbistan ve Nurhak yönetimi ve üyeleri, Nurhak Belediye Başkanı ve belediye meclis üyeleri, CHP Adana Milletvekili İbrahim Özdiş’in katılımıyla yaklaşık 2500 kişinin katıldığı bir basın açıklaması gerçekleştirildi. Nurhak halkının yoğun ilgi gösterdiği eylemde, “Öğretmen halk el ele, faşizme karşı omuz omuza”,  “Öğretmenlerimiz onurumuzdur”, “Öğretmenlerimiz sahipsiz değildir”, “Direne direne kazanacağız”, “Nurhak sizinle gurur duyuyor” sloganları attı.

    n1

    Kaymakam: “Elimden gelse bütün Eğitim Sen’li öğretmenleri işten atarım”

    Basın açıklamasından sonra ilçede kahvehanelerde velilerin ve halk temsilcilerinin sürece ilişkin bilgilendirme çalışmalarına ağırlık verildi. Öğrenciler üç gün boyunca derslere girmeyerek öğretmenlerinin ihraç edilmesini protesto etti. Öğrenciler İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’nü, Kaymakamlığı ve Nurhak Belediyesi’ni öğretmenlerinin geri dönmelerini sağlamak için her gün ziyaret etti. Ziyaretler yoğun öğrenci, veli ve halk katılımıyla gerçekleştirildiği için Nurhak Kaymakamı ilkokul öğrencilerini Hükümet Konağı’nın içine dahi almadı.

    Mahalle muhtarları ile görüşmede bile sorun çıkaran Nurhak Kaymakamı, görüşmelerde “Elimden gelse Nurhak’taki bütün Eğitim Sen’li öğretmenleri hemen atarım, hem de diğerleriyle birlikte” ifadesini kullandı. Bu söz halkın tepkisini daha da büyütürken, Nurhak halkı öğretmenlerini sahiplenme tutumunu daha da yükseltti.

    İhraçlarla ilgili Maraş Valiliği ve TBMM’yi ziyaret etme programları olan Nurhak halkı, bütün bölgede “Atılan Öğretmenlerimizi Hemen İstiyoruz” başlıklı imza kampanyasını başlattı.

    n3

  • Büyük projeler değil, büyük yıkımlar!

    Büyük projeler değil, büyük yıkımlar!

    Türkiye’deki demografik yapı hızla değişiyor. İktidarın Büyük Projeler diye gündemden düşürmediği bu betonlaşmanın, yok etmenin, kuraklaştırmanın neler getirip neler götüreceğini şöyle bir düşünelim.

    Toki ve benzeri inşaat firmaları tüm yerleşim alanlarına sığmadığı gibi dağlara, ovalara durmadan bina yapıyor.

    Sahil bölgelerinde yeni yetme paralıların yaptığı yapılar deniz kenarlarını yaşanmaz bir hale getirdiği gibi, sahillerdeki meyve bahçelerini, zeytinlikleri, sebze bahçelerini de yok ediyor. Ormanlık arazilere iktidar destekli kaçak yapılar soluduğumuz havayı yok ettiği gibi, hızla her tarafı betonlaştırıyor, doğal alanları tüketiyor.

    Her şey en ince detayına kadar hesaplanmış. Kimisi gökdelen kimisi villa olan bu yapıların su, yol, ulaşım, alışveriş merkezlerine kadar para kazanmanın sürekliliği yönünden.

    Dünyanın her yanında evler yapılır ama böylesi ilkel, böylesi düşünceden uzak, böylesi hesapsız, böylesi açgözlülükle yapılan binalar ancak bizim ülkemizde olur. Tüm bu binaların yapılabilmesi için malzemeye ihtiyaç var, asıl gözü doymazlık burada aşlıyor.

    Uçakla Türkiye üzerinden geçerken dikkat edin yada Google Earth haritasını bilgisayarınıza kurun ve yukarıdan aşağı dağlarımızın haline bir bakalım. Ne kadar dağ varsa Taş ocağı, mermer ocağı, çakıl ocağı nedeniyle delik deşik edilmiş durumda. Ocaklar açılmadan önce ormanlar yok ediliyor, kazılan topraklar gelişigüzel her tarafa dökülüyor. Dağlardaki tüm canlıların doğal yaşamı yok ediliyor. Kuşlar ölüyor, karıncalar ölüyor, sincaplar ölüyor, arılar ölüyor, çiçekler ölüyor. Çeşmeler kuruyor, dereler kuruyor ve kazılıp dökülen topraklar ilk yağmurlarla beraber derelere çamur olarak akıyor. Balıklar ölüyor, kurbağalar ölüyor, suda yaşayan tüm canlılar ölüyor.

    Toprağından çıkarılan taş ve mermerler kesilirken tüm havaya toz bulutları salıyor, ilk önce o taş sökenlerin ciğerlerine yerleştiriyor kanser mayasını.

    Yaşlılarımız eski taş ustalarını anlatırlardı. “Her taştan bina yapılmaz” derlermiş büyük ustalar. Taş kazılacak yerin üstünde, altında, yakınında su olduğunda oradan taş çıkartılmazmış. “Börtü böcü rahatsız olmasın” derlermiş, “kurdun, kuşun suyuna zarar gelmesin” diye de eklerlermiş. Su içene yılan dokunmaz halk sözünde olduğu gibi.
    Ormanların ve orman canlılarının yok olduğu, akarsuların kuruduğu bir ülkede yaşam nasıl olacak? Toprak ekilmezse, bağ, bahçe dikilmezse ne yiyecek, ne içecek bu insanlar?

    Büyük çıkar projelerindeki en ince hesap burada yapılmış. Alış-veriş merkezleriyle denetlenebilir tüketim toplumu yaratmak ve bağımlı kılmak. Kendi toprağında yetiştiremeyen insanlar ithal yiyecek, giyecek gibi ihtiyaç gereksinimlerini buralardan alacakları için uluslararası ticari şirketlere muhtaç hale getirilecek. Şirketlere muhtaçlık, iktidar yandaşlığına doyumsuz ve süresiz bir ticaret devamlılığı demek olacak.
    Su şirketleri kazanacak. Su şirketlerinin kazanması için kaynak suları yetmeyecek, daha çok baraja ihtiyacımız olduğu söylenen projeler peşinden gelecek.

    Elektrik şirketleri kazanacak, elektrik şirketlerinin kazanması için daha çok Termik Santrallere ihtiyaç olduğu iddia edilerek projeler geliştirilecek.

    Büyük projeler adı altında sunulan ve toplum tarafından kabul gören bu durum, insanımızın kendi kendisini yok etmesi projesinden öte bir şey olmayacak. Sorunun bilincine varan insanlar iktidarın büyük projelerine tepki gösteriyor, topraklarını, ormanlarını, sularını korumak için direniyorlar.

    Artvin

    Her şeyi çıkar gözüyle görenler, kendi savunmasını yapan herkesi, her şeyi karşı görürler. Hem laf cambazlığı, hem aba altından sopa gösterme yoluna başvururlar. Artvin, Maraş Terolar, Soma Kozluören köylerindeki direniş tam da bu söyleme denk düşüyor. Oysa Artvin 25 yıldır, özellikle son 5 yıldır genç, yaşlı, kadın, esnaf, partili, siyasetsiz topyekûn madenlere karşı topraklarını, sularını korumaya çalışıyor.
    Sahip çıkılan her ağaç, her yeşil alan, her orman, her akarsu, her kaynak suyu, bu sularda ve ormanlarda yaşayan tüm canlılar doğamızın bir parçasıdır diye korumaya çalışıyorlar. Tüm bu canlılar toplumsal yaşamın bir parçasıdır. Ağaçları kadar şehirlerine, geleneklerine, kültürlerine, sağlıklarına, sağlıklı su ve havaya erişim haklarına, dağ çiçeklerine ve yırtıcı hayvanlarına, kısaca hem maddi hem manevi yaşam alanlarına sahip çıkıyorlar.

    Çünkü madencilik yapılmak istenen bölge sadece ağaçlık değil. Cerattepe yamaç üzerine kurulmuş Artvin kentinin birkaç yüz metre yukarısında yer alıyor. Artvin’in bütün su kaynakları bu bölgeden geliyor. Dolayısıyla Artvinliler, kendi devletlerinden kendi geleceklerini, kendi sağlıklarını kurtarmaya çalışıyorlar. Dağların altında altın olması birilerinin iştahını kabartırken, üstündeki en değerli altın olan “Sağlıklı Yaşam”ı korumak görevi Artvinlilere düşüyor.

    Pazarcık Terolar Köyü

    Maraş ile Pazarcık arasında Alevi köylerinin bulunduğu bölgeye 25 bin kişilik mülteci kampı yapılıyor. Yöre halkına hiç sorulmamış, kendilerine yakın buldukları bir iki insan ile anlaşmışlar ve iş makineleriyle çalışmaya başladılar.

    Yöre halkı “Obama Dokunma” diye, yine kendi devletlerinden kendi topraklarını korumak için direnmeye başladılar. Aleviler, en çok da Maraş Alevileri Katliamın ve mülteci olmanın ne olduğunu en iyi bilenlerdir. Türlü baskılar yetmemiş, katliamlar yaşamış, dünyanın her yanına mülteci olarak göç etmiş insanlar çoğunluğu. Yaşlandıklarında köylerine, anılarını üstünde yaşadıkları topraklarında yaşamak istiyorlar.

    Sorun şu; yapılacak olan kampa getirilecek insanlar Mülteci değil, IŞID taraftarı katillerin yaşayacağı kamp olacağından endişe ediyorlar. Bu kamplar üzerine daha önce Antakya ve Antep’e birçok olumsuz haber çıktı medya kanallarında. Terolar’daki kampın aynı gruplar için yapıldığı söylemleri de ortada dolaşırken, yöre halkına topraklarına, kendi deyimleri ile obalarına sahip çıkmaktan öte bir şey kalmıyor ve Aleviler kendi gelecekleri, kendi yarınları için değil ülkenin yarınları için direniyorlar.

    Suriyeli göçmenlere karşı olmadıklarını ancak hükümetin ve AFAD’ın bu güne kadar yaptıklarına güvenmediklerini, yapılacak kampın IŞİD, El Nusra gibi cihatçı örgütleri buraya yerleştirilmek istendiğinden kaygı duyduklarını söylüyorlar. Çok haklı olarak dile getirilen bu kaygılı sorulara karşı hükümetten herhangi güvenilir bir açıklama gelmemesi kaygıları daha da derinleştiriyor. Terolar ve yöre köylülerine topraklarını korumaktan başka çare kalmıyor.

    Soma Kozluören Köyü

    Soma, batısında Bakırçay, doğusunda Kırkağaç ovalarının buluştuğu çok verimli topraklarla anılır Yunan mitoloji yazıtlarında. 1913 yılında Linyit kömürü bulunmasıyla beraber Madencilik başlamış. 1980’li yıllara kadar yeraltı madenciliği olduğu için çevre zarar görmüyordu.  1980’ler sonrası “Açık İşletme” adını verdikleri sistemle, önce ormanların yok ettiler, daha sonra kömürün üzerindeki toprağı alarak bir başka alana dökmeye başladılar. Yetmedi, dağların (örneğin Sivri dağı) yarısını kazarak, bir başka ormanlık alanı yok ettiler. Şu an güneyde Deniş köyü, doğuda Tekeli Işıklar, kuzey de Çerkez Sultaniye, batı da Kozluören köylü olarak çok geniş bir merayı, ekin tarlalarını yok ettiler. Yine yetmedi, Soma’nın güneyindeki dağları yıkarak, Kınık ovasına kadar olan ormanlık bölge ortadan kaldırıldı. Bu kadar katliama hangi mühendislerin vicdanı, hangi çıkar karşılığı onay verdi bilemiyoruz. Ancak, o soğuk sulu çeşmeler, kuzuların, oğlakların otladığı, binbir kuşun konduğu, yaşadığı güzelliklerin nasıl yok edildiğini sadece izliyoruz.

    Kömür madenlerinin çoğalmasıyla, 1940’larda Almanların yapmış olduğu bir Termik Santrali vardır. 1980’lerde Japonlara iki üniteli bir Termik Santrali daha yaptırdı devletimiz. Yaptırmaz olaydı! Soma kül bulutu altına alınmış oldu. Akşam yıkanan arabaların üzeri sabah tozdan görünmez hale geliyor şimdi. Bakırçay kömür renginde akmaya başladı. Bakırçay ovasındaki topraklar da sebze yetişmez hale geldi. İlk önce Tespih ağaçları öldü.

    Yetmedi; 2014 yılında iktidar yanlısı Kolin adında bir şirket Yırca köyüne Santral yapma girişiminde bulundu. Yircalıların 6 bin Zeytin ağacı kesildikten, köylüler asker dayağından geçtikten bir gün sonra Mahkeme İşletmeyi durdurma kararı verdi.

    İktidar kafasına koymuştu ve bu zehir fabrikasını Soma’ya kuracaktı. Kazaya 25 KM uzaklıktaki Türk Piyala ve Kayrakaltı köylerinin bir avuç arazisini satın alarak inşaata başladı. Termik Santrali yapılacaktı ama kömür bandı nereden geçecekti, yüksek gerilim hattı güzergâhı neresiydi? Bunlardan kimsenin haberi yoktu. Şirket birkaç muhtar ile iş bitirmeye çalışıyordu.

    Yukarıda bahsettiğim açık işletme madenler nedeniyle Soma’nın nefes alacak bir avuç ormanı Tahtacı Alevi Kozluören köyünün ormanları kalmıştı. Köylülere haber verilmeden ormanları kesilmeye başlandı. Ormanların niçin kesildiğini soran köylülere verilen cevap; “Ormanların Gençleştirileceği” yalanıydı.

    Daha sonra ortaya çıktı ki, Soma’dan başlayan Kömür bandı güneyden kuzeye Kozluören köyü ormanları içinden ve köye 150 metre mesafeden, bu da yetmiyor; Yeni dede ile Çakmak dede ziyaretleri üzerinden geçirilecekmiş. Köylülerden bir iki kişinin tarlasını satın aldıktan sonra, köylülerden herhangi bir tepki gelmeyince bir başka gizli proje daha ortaya çıktı; Köyün altındaki dereye baraj yapacaklar ve buradan aldıkları suyu Termik Santralinde kullanacaklarmış.

    Kozluörenli köylüler kendi devletlerinden, kendi topraklarını, ormanlarını, sularını korumak için dağlarda nöbet tutuyorlar şu an. Sadece ormanları, suları değil, Soma, Kırkağaç, Kınık, Savaştepe kazalarındaki köylerde yaşayan insanları, hayvanları, velhasıl tüm canlıları kanser ve nefes darlığı hastalıklarından korumak için mücadele veriyorlar.

    Son olarak; Ülkenin demografik yapısı çıkar siyaseti üzerine değişirken, topraklarını gerçekten sevenler ile sahte vatanseverleri not ediyor tarih anamız…

    Şimdi birbirimize el verme, gönül verme, cesaret verme zamanı, yarın çok geç olmadan, Sevgili Hrant’ın deyimiyle, Bizim bu toprakların üstünde gözümüz yok, altında soyumuz, erlerimiz, pirlerimiz, mezarlarımız var. Bu topraklar hepimizin…
    28.04.2016