Etiket: meclis

  • Gülistan Kılıç Koçyiğit: Somut ve bağlayıcı yasal düzenlemeler bir an önce yapılmalıdır!-VİDEO

    Gülistan Kılıç Koçyiğit: Somut ve bağlayıcı yasal düzenlemeler bir an önce yapılmalıdır!-VİDEO

    PİRHA- DEM Parti Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, bölgesel gelişmelerin, savaş riskinin bütün Ortadoğu’yu kasıp kavurma riski karşısında Türkiye’nin gerçek anlamda iç barışını sağlaması için demokratik ve yasal adımları hızla atması gerektiğini belirterek, “Dünya üzerinde hiçbir devleti özgürleştiren dışsal müdahaleler değildir. Bir devleti özgürleştiren kendi halklarının yürüttüğü eşitlik, özgürlük ve demokrasi mücadelesidir” dedi.

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın yıl dönümünde gönderdiği mesaja ve ABD-İsrail’in İran’a yönelik saldırıları ve güncel gelişmelere ilişkin Meclis’te basın toplantısı düzenledi.

    “SORUNLAR SAVAŞ VE ÇATIŞMA YERİNE DİYALOGLA, DEMOKRATİK MÜZAKERE İLE ÇÖZÜLMELİ”

    Abdullah Öcalan’ın çağrısının tüm Ortadoğu’yu kapsadığını ifade eden Gülistan Kılıç Koçyiğit, şunları ifade etti:

    “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın yıldönümünde Sayın Öcalan tarafından paylaşılan mesaj, Türkiye’nin demokratik geleceği açısından aslında son derce önemliydi. En önemlisi de demokratik bir çerçeve sunmasıydı. Bu mesaj; silahın değil; siyasetin, inkarın değil; demokratik uzlaşı ve müzakerenin, çatışmanın değil; birlikte yaşamanın esas alınması gerektiğini bir kez daha açık ve net bir şekilde ortaya koymuş oldu.

    Özellikle bölgesel krizler, bu çağrının önemini bir kez daha ortaya koyuyor. Sayın Öcalan mesajında, çağrısını sadece Türkiye’ye değil, aslında bütün bir Ortadoğu’da yaşanan sorunlara çözüm perspektifi içerdiğini ve bütün bölgenin barışını ve demokrasisini hedeflediğini de açık ve net bir şekilde ortaya koyuyor. Yanı başımızda kendisini demokrasiye kapatmış İran’da neler olduğunu açık ve net görüyoruz. İran’a yönelik müdahalenin daha da büyümesi ve bölgesel çatışmanın daha da derinleşmesi ve yayılması riski ortadayken bir kez daha dönüp Sayın Öcalan’ın çağrısına kulak kabarması gerektiğinin de altını çiziyoruz.

    Sorunların savaş ve çatışma yerine diyalogla, demokratik müzakere ile çözülmesi konusunda Sayın Öcalan’ın yaptığı çağrı aslında bütün Ortadoğu’ya demokratik bir model önermesidir. Sadece bu modeli ortaya koymamış, bu modelin yaşam bulması için de gerekenleri, devlete, siyasete, Meclis’e, topluma düşen sorumluluğunda altını çizmiştir. O anlamıyla bu çağrının siyasal, hukuksal ve toplumsal bir sorumlulukla ele alınması gerektiğinin altını çizmek gerekiyor.

    SÖZÜ EYLEME GEÇİRME VAKTİ!

    Bu sürecin sağlıklı ilerleyebilmesi için sözü eyleme geçirme vakti gelmiştir. Somut ve bağlayıcı yasal düzenlemelerin hayata geçirilmesi için bir dakika bile kaybedilmemesi gerekmektedir. Meseleyi güvenlikçi bir dil ve anlayış yerine siyasetin ve hukukun çözüm dili ile sürece hukuksal açıdan yaklaşmak gerekmektedir.

    BARIŞ YASALARI ŞART!

    Demokratik entegrasyon; Meclis’in devreye girmesini, siyasi partilerin daha fazla sorumluluk almasını ve toplumun tüm kesimlerini kapsayan bir hukuk mimarisinin kurulmasını zorunlu kılmaktadır. Barış yasaları, ifade ve örgütlenme özgürlüğünün önündeki engellerin kaldırılması ve güvence altına alınması bu sürecin temel ayaklarını oluşturmaktadır. Bugün yaşadığımız pek çok sorunun kaynağında demokratik hukukun yokluğu yer almaktadır. Kürt meselesi başta olmak üzere Türkiye’nin temel sorunları güvenlikçi politikalar ile değil; demokratik siyaset ve hukuk temelinde çözülebilir. 27 Şubat Çağrısı tam da buna işaret etmektedir.

    KADININ SÖZÜ SÜRECİN BAŞARISINI ARTTIRIR

    Kadın özgürlüğünü merkezine almayan, kadının sözünün ve eyleminin içinde yer almadığı bir sürecin başarı şansı da demokratik bir süreci ilerletmesi de mümkün olamaz o nedenle demokratik entegrasyon aynı zamanda özgürlükçü, eşitlikçi ve kadın özgürlüğünü esas alan bir anlayışla yürütülmelidir. Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin ikinci yılında bu tarihi fırsat iyi değerlendirilmeli, doğru ele alınmalıdır. Sorumluluk başta çatısı altında bulunduğumuz Meclis’e ve tüm siyaset kurumlarına düşmektedir.

    YASAL ADIMLARI ATMALI

    Sayın Öcalan’ın Kürt meselesini çatışma zemininden siyaset zeminine çeken 27 Şubat Çağrısı’nın birinci yıl dönümünden sonra şimdi de ikinci 27 Şubat çağrısı gelmiştir. İkinci 27 Şubat’ı demokratik yasal adımların ve hukukun 27 Şubat’ı yapmak gerekmektedir. Meseleyi demokrasi ve siyaset yolunda tutmanın yolu, çözüm adımlarını hukuksal çerçeveye ve güvenceye oturtmaktan geçiyor. İktidar elini çabuk tutmalıdır. Bölgesel gelişmelerin, savaş riskinin bütün Ortadoğu’yu kasıp kavurma riski karşısında Türkiye’nin gerçek anlamda iç barışını sağlaması için demokratik ve yasal adımları hızla atması gerekiyor.

    Meclis Komisyonu raporunda da olduğu gibi süreç yasalarının hızlı bir şekilde Meclis’e getirilmesi ve yasalaşması gerekiyor. Silah bırakanlarının siyasal ve sosyal hayata katılımını sağlayacak yasayı yapmadan bu sürecin ilerlemesinin koşullarını sağlamaları mümkün olmadığını da ifade etmemiz gerekiyor.  Bir kez daha çağrıda yer alan ‘Türksüz Kürt, Kürtsüz Türk olmaz ‘ belirlemesinin de gereğini de eşitlik temelinde bir hukukla taçlanması gerektiğini de ifade etmek istiyoruz. Bu çağrı bütün Türkiye halklarınadır.”

    8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’ne dikkat çeken Gülistan Kılıç Koçyiğit, “Aile Bakanlığı’na sormak istiyoruz, bir günde 6 kadın katledilirken siz ne yaptınız? Ne yaptıklarını bilmiyoruz ama ne yapmadıklarını çok iyi biliyoruz: Önlem almıyorlar, kadınları korumuyorlar ve savunmasız bıraktıkları kadınlar erkekler tarafından katlediliyor. Bu meselelerin siyasi tutsaklar açısından daha da katmerli yaşandığını söyleyelim. Aslında insanlık suçu işleniyor ama buna herkes gözünü kulağını kapatmış durumda” dedi.

    “BİR DEVLETİ ÖZGÜRLEŞTİREN KENDİ HALKLARININ YÜRÜTTÜĞÜ EŞİTLİK, ÖZGÜRLÜK VE DEMOKRASİ MÜCADELESİDİR”

    ABD ve İsrail’in amacının İran’ı özgürleştirmek değil bölgeyi kendileri için dikensiz gül bahçesi haline getirmek olduğunu belirten Gülistan Kılıç Koçyiğit, ” İran Molla rejiminin; İran idam rejimi olduğunu, muhaliflere, Kürtlere, Belluclara, özgürlük için sokağa çıkan birçok kesimi idam sehpalarında sallandırdıklarını çok iyi biliyoruz. Jîna Emînî’ye yapılanlar halâ hafızalarımızda. Sokağa çıkan binlerce insanın nasıl katledildiğini de biliyoruz. Temel ilkemiz dünya üzerinde hiçbir devleti özgürleştiren dışsal müdahaleler değildir. Bir devleti özgürleştiren kendi halklarının yürüttüğü eşitlik, özgürlük ve demokrasi mücadelesidir” şeklinde konuştu.

    PİRHA/ANKARA

     

  • DBP Eş Genel Başkanı Çiğdem Kılıçgün Uçar: Rapor güvenlikçi kodlardan kurtulamadı!-VİDEO

    DBP Eş Genel Başkanı Çiğdem Kılıçgün Uçar: Rapor güvenlikçi kodlardan kurtulamadı!-VİDEO

    PİRHA – DBP Eş Genel Başkanı Çiğdem Kılıçgün Uçar, demokratik entegrasyon sürecinin başladığını açıkladı. Ancak kadın cinayetleri, yoksulluk ve siyasal dışlanmanın sürdüğüne dikkat çekerek, barış ve demokratik adımların toplumun tüm kesimlerine yansıması gerektiğini vurguladı.

    “NEGATİF BARIŞ DÖNEMİNDEN POZİTİF BARIŞ DÖNEMİNE GEÇTİK”

    Sayın Uçar, demokratik entegrasyon sürecine girildiği açıklandı. Bu açıklama ne anlama geliyor?

    Çiğdem Kılıçgün Uçar: Şimdi Sayın Öcalan, heyetle yapmış olduğu son görüşmede toplantıyı ikinci aşama ve demokratik entegrasyon toplantısına giriş olarak ifade etti. Dolayısıyla devletten henüz böyle bir tanımlama olmadığı için tek taraflı bir tanımlama söz konusu. Hatta kendisi “negatif barış döneminden pozitif barış dönemine geçtik” diye önemli bir tabir de kullanıyor.

    Demokratik entegrasyon meselesi hem geçiş yasalarını zorunlu kılıyor hem de çok daha önemli bir şeyi gerekli kılıyor, o da kabul. Kabulden kastımız şu: Bu ülkede yaşayan birçok farklı kimlik ve inanç, farklı toplumsal kesimler var. Bunların kabulü çok çok kıymetli. Demokratik entegrasyon meselesi, sanki devlet mevcudiyetini koruyacak,bu kadar antidemokratik yapının, adaletin ve hukukun çiğnendiği sistem korunacak ve bu haliyle diğer kesimler, başta da Kürtler olmak üzere, bu yapıya entegre olacak gibi anlaşılıyor. Öyle değil. Tam tersine, asimilasyonun ve inkârın karşısında duran herkesin kendi kimliğiyle var olabildiği bir sistemi ifade ediyor. Biz entegrasyon meselesini bir yere entegre olmaktan çok, karşılıklı kabul ve birbirini tamamlayan yeni bir şey oluşturmak olarak tarif ediyoruz. Bu da 100 yıllık devlet aklında demokrasiye ve adalete dönük bir değişimi ve dönüşümü, hem zihni hem pratik açıdan zorunlu kılıyor.

    “KÜRT SORUNU RAPORDA KENDİ İSMİYLE BİLE TANIMLANMAMIŞ”

    Meclis komisyonunun raporu beklentileri karşılıyor mu? Bundan sonra nasıl bir yol izlenecek?

    Çiğdem Kılıçgün Uçar: Şimdi elbette ki Kürt sorununun çözümü başlığında Meclis’te bir komisyonun kurulması çok kıymetli. Komisyonun yapmış olduğu dinlemeler ve almış olduğu sorumluluk önemli ama komisyonun bütün çalışmaları sonucunda açığa çıkan rapora baktığımızda çok ciddi bir yetersizlik olduğunu söylemek lazım.

    Şimdi Kürt sorunu raporda kendi ismiyle bile tanımlanmamış. Yine bir güvenlik zemininde ve güvenlikçi politikalar ışığında bir değerlendirme var. Ama her birimiz biliyoruz ki bu ülkede yaşayan herkesin tanıklık ettiği Kürt sorununu çözümsüz bırakan esas şeylerden biri, güvenlik zemini dışında bir tartışmanın olmamasıydı. Dolayısıyla komisyon raporu hem Kürt halkının taleplerini karşılamadı hem de bizim açımızdan devletin bugün ihtiyaç duyduğu demokratik çerçeve anlamında ihtiyacı karşılayan bir yerde değil. Ama bir başlangıç olarak almak durumundayız.

    Dem Partiden şerhler var maddeler ile ilgili olarak ama ona rağmen bu sürecin ilerlemesi yönünde daha sorumlu davranmak açısından açığa çıkan böyle demokratikleşme zeminini güçlendiren başlıklara dönük bir itici güç olma ve onun takibini yapmak gibi bir sorumluluğumuz da var. Rapor maddelerinde başlıklar var ama meseleyi sadece PKK’nin silah bırakması üzerinden ve tırnak içinde söylüyorum, “terörün bitmesi” üzerinden tanımlamak, bu ülkenin ya da demokratik kamuoyunun beklemiş olduğu çözümü çözüme açılan bir kapı olarak görünmüyor.

    Elbette ki Sayın Öcalan’ın 27 Şubat çağrısında en başta vurgu yaptığı şeylerden biri, demokratik siyasetin hayat bulması ve bundan sonraki mücadele hattının da demokratik siyaset üzerinden yürütülmesi. O zaman silah bırakan PKK’lilerin Türkiye’de yaşama katılım biçimlerinin nasıl olacağı konusunda en büyük sorumluluklardan biri de devlette. Bir müstakil yasa tartışması var. Önemli. Ama bu müstakil yasanın gerçekten kendi cümleleri olan işte onur ve gurur meselesini de kapsayan bir şekilde yapılmasının kıymetli olduğunu düşünüyoruz. Umut hakkı tabiri kullanılmıyor ama umut hakkı önemli aşamalardan biri. Diğer birisi, terörle mücadele kanununda ciddi bir değişikliğe ihtiyaç var. Yine Türk Ceza Kanunu’nda değişikliklere ihtiyaç var bir anlamda. Hasta tutsakların çok hızlı bir şekilde bırakılması gerekiyor.

    “SAVAŞIN ORTADAN KALKMIŞ OLMASI AYNI ZAMANDA ŞİDDET POLİTİKALARININ ORTADAN KALKMASI GEREKLİDİR”

    Barış ve demokratik entegrasyon söylemi var ancak kadın cinayetleri, yoksulluk ve siyasal dışlanma sürüyor. Bu süreç kadınların hayatında gerçekten neyi değiştirecek?

    Çiğdem Kılıçgün Uçar: Şimdi ülkede savaş en önemli başlıklardan birisiydi ve barış gerçekleşirse savaş berhava olmuş olacak. Bu bir anlamda şiddet politikalarının azalması demek. Kürt’ün varlığı savaşa gerekçe yapıldı ve savaşı meşru kıldı. Savaşın varlığı yoksulluğu gerekli kıldı ve bu da yoksulluğu meşrulaştıran bir durum oldu.

    Şimdi her ikisinin ortadan kalkmış olması başta kadınlar olmak üzere bütün toplumsal kesimlerde ciddi anlamda hak ettiği yaşamı yaşamasına vesile olacak ama kadınlar açısından şöyle bir başlık var. Biz olası barış ve demokratik çözüm sürecinde kadınları sadece izleyen değil tam tersine aktif rolde olmasını önemsiyoruz. Türkiye’deki kadın hareketi ve Kürt kadın hareketi ile birlikte belli başlı mekanizmalar kuruldu.

    Kadın cinayetleri bağlamında şiddet çok meşrulaştırılmış durumda. Hem hukuk sisteminde, hem adalet sisteminde. Özellikle Muğla’da katledilen Pınar Gültekin. Pınar’ı katleden kişi yakalandığında mahkemeye verdiği ifade ibretliktir. Kendisinin Ak Tütün baskınında yer aldığını, o baskından sonra yaşamış olduğu psikolojik sorunlardan kaynaklı olarak bu cinayeti işlediğini söylemişti. Bakın savaş, erkek ve kadın cinayetleri.

    Savaşın ortadan kalkmış olması aynı zamanda şiddet politikalarının ortadan kalkmasını gerekli kılar. Bu da kadınların mücadelesinin açmış olduğu özgürlük alanını genişletmiş olur. Savaşın beslediği iki şey daha var. Birisi milliyetçilik, diğeri de onun kardeş ideolojisi olan cinsiyetçilik. Barışın ve demokratik adımların atıldığı her yerde insanlar milliyetçiliğe sarılmaktan da, cinsiyetçiliğe sarılmaktan da vazgeçecekler. Dolayısıyla esas olan şey kadınları barışın kurucu mekanizmasında yerlerini verdirtmek, orada birlikte emek harcamak ve oluşacak olan barışın demokrasinin de kadının eliyle ve emeğiyle gerçekleşmesini sağlamak.

    Nuray ATMACA / DERSİM

     

  • Tülay Hatimoğulları: Devlet vatandaş bağı inkarla değil, kabul adalet ve onurlu barış temelinde kurulmalıdır!-VİDEO

    Tülay Hatimoğulları: Devlet vatandaş bağı inkarla değil, kabul adalet ve onurlu barış temelinde kurulmalıdır!-VİDEO

    PİRHA- DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, partisinin TBMM’deki Grup Toplantısında konuştu. Hatimoğulları, devlet vatandaş bağının inkarla değil, kabul, adalet ve onurlu barış temelinde kurulması gerektiğini belirtti.

     

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları partisinin haftalık Meclis grup toplantısında gündeme ilişkin değerlendirmirmelerde bulundu.

    Tülay Hatimoğulları, 21 Şubat Dünya Anadil Günü dolayısıyla konuşmasını anadili olan Arapça ile yaptı. Salondakileri Arapça selamlayan Tülay Hatimoğulları, anadilin insanlığın zenginliği olduğunu, birçok dilin yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu söyledi.

    Tülay Hatimoğullar, konuşmasını şöyle sürdürdü:

    “TÜRKİYE’DE EKONOMİ HAYATİ BİR GÜNDEM”

    “Türkiye’de ekonomi hayati bir gündem. Türkiye’de dört kişilik bir ailenin açlık sınırının 43 bin 415 lira, yoksulluk sınırının ise 105 bin lira. Eskiden tek asgari ücretle geçinen bir ailenin bugün dört asgari ücretle dahi yoksulluk sınırını aşamıyor. Açlığın, yoksulluğun idare edilebilir bir yanı yoktur, kalmamıştır. Buradan AKP iktidarına sesleniyorum; en düşük emekli maaşı ve asgari ücret en az yoksulluk sınırının yarısına denk gelecek şekilde belirlenmelidir.

    Bu çarpık düzen sadece halkın cebindeki parayı değil, nefes aldığımız doğayı da yandaşlarına aktaracak ve yandaşlarının bunu sömürmesini sağlayacak bir kaynak olarak görmektedir. Öyle ki Avrupa’da doğal alan kaybında Türkiye açık ara 1’inci sıradadır. Hava, su, toprak, doğa, deniz sizlerin kar edeceği ticari mal değildir. Bu sebeple bizler DEM Parti olarak iktidarın rant tercihleri uğruna milyonların yoksulluk içinde bırakılmasına, ormanlarımızın ve kıyılarımızın talan edilmesine asla izin vermeyeceğiz.

    Bakın OECD verilerine göre bugün ülkede her dört gençten biri ne eğitimde ne de istihdamda. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) makyajlı verilerinin bile gizleyemediği yapısal işsizlik sarmalında gençlerin yüzde 70’inden fazlası geleceğini bu topraklarda değil, yurt dışında görüyor. 2025’in son çeyreğinde her beş genç kadından birinin işsiz olduğu tespit edilmiş.

    “ÖZELLİKLE GENÇ KADINLARIN HAYATINA DİJİTAL KELEPÇE VURULMAK İSTENİYOR”

    Özellikle genç kadınların hayatına dijital kelepçe vurulmak isteniyor. Reşit bir üniversite öğrencisinin yurda giriş saatinin ailesine SMS yoluyla bildirilmesi devlet eliyle kurulan patriyarkal vesayetin ta kendisidir. Yani genç kadınlar için bu tablo çok ama çok daha fazla ağır.

    “ÖNÜMÜZDE DURAN GÜNLER SIRADAN GÜNLER DEĞİL”

    Türkiye tarihin en kritik, en kırılgan ama gerçekçi bir çözüm çizgisinde de ilerlenirse umut dolu günler vadeden bir dönemden geçiyoruz. Önümüzde duran günler sıradan günler değil. 100 yıllık bir düğümün çözülüp çözülmeyeceğine karar vereceğimiz günler.

    Bu çerçevede İmralı heyetimizin 18 Şubat’ta yaptığı açıklamadaki Sayın Öcalan’ın ifadesi çok önemli, bir siyasi beyan niteliğindedir. Bu beyanda Sayın Öcalan’a ait bir cümlenin altını özellikle çizmek istiyorum. ‘Biz artık nasıl bir araya geleceğimizi ve barış içinde bir arada nasıl yaşayacağımızı tartışmak istiyoruz. Evet, birlikte nasıl yaşayacağız?’ Bu soru Türkiye’nin temel sorusudur. Bu soru ve cevabı bulmak, yeni dönemin pusulasını bulmak demektir.

    Dönem şiddetin devreden çıktığı, sözün ve siyasetin konuştuğu bir demokratik bütünleşme dönemi olmalıdır. Toplumsal uzlaşıyı esas alan Meclis zeminindeki yasal güvenceler hayata geçirilmelidir.

    “KOMİSYON RAPORUNUN EKSİKLİKLERİ, YETERSİZLİKLERİ VAR”

    Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun Raporu kamuoyuyla paylaşıldı. Açık söylemeliyim ki komisyon raporunun eksiklikleri, yetersizlikleri var. Toplumsal gerçeklerle uyumlu olmayan yönleri var. Raporda kullanılan dil eski ve ezberlere dayanıyor.

    Kürt sorunu terör parantezine sıkıştırılarak ancak kendinizi kandırırsınız. Kürt meselesini sadece bir güvenlik sorunu, bir terör sorunu gibi parantezler içinde sıkıştırmaya kalkmanız kabul edilebilir bir şey değildir.

    AİHM ve AYM kararlarını hayata geçirmek için bir yasal düzenlemeye gerek yok. Bu bekleme son derece keyfi bir beklemedir. Mesela Demirtaş Yüksekdağ, Kavala, Can Atalay neden hala içeride?

    Gelin bu hayırlı ayda hayırlı işleri hep beraber yapalım. İnfaz Kanunu’nu çerçeve kanun, demokratikleşme kanunu bu ay çıkaralım.

    “SOMUT YASAL ADIMLAR ATILMALI”

    Peki, bu süreçte ne yapmalı; kalıcı bir barış için Sayın Öcalan’ın statüsü yasal bir düzenleme ile tanınmalı ve hukuki güvence altına alınmalıdır. Bu süreç; sözde kalmamalı, Meclis çatısı altında yasal düzenlemeler hızlıca yapılmalı. Kürt’e barış Türkiye geneline ise demokrasi yaklaşımı hızlıca hayata geçirilmeli. Muhaliflere dönük soruşturmalar derhal son bulmalı. Kayım düzeni bitmelidir. Halkın iradesine ve seçilmişlere kesintisiz saygı esas alınmalıdır. Kürtlerle ilişki ‘terör’ ve güvenlik parantezinden çıkarılmalı. Eşit yurttaşlık ve demokratik ortaklık zeminine oturmalı. Devlet vatandaş bağı inkarla değil, kabul adalet ve onurlu barış temelinde kurulmalıdır. Siyasi barış ve toplumsal barışa ekonomik barış eşlik etmelidir. 27 Şubat’ın yıl dönümüne yaklaşırken; sadece iyi niyet beyanları değil, somut yasal adımlar atılmalı. Bizler bunları bekliyoruz.

    “GELİN BARIŞI HATIRLANAN BİR GÜN OLMAKTAN ÇIKARIP, İŞLENEN DÜZEN HALİNE GETİRELİM”

    Gelin barışı hatırlanan bir gün olmaktan çıkarıp işleyen bir düzen haline getirelim. Her daim teklifimiz budur ve bu konuda emek veriyoruz. Daha da emek vermeye hazırız. Silahların sonsuza dek sustuğu ve siyasetin konuştuğu o yeni dönemi birlikte kuralım. Demokratik siyaset dışında bir yol yok mu? Ve biz bu yolu sonuna kadar yürüyeceğiz. Çünkü bu memleket bizim. Çünkü bu memleket hepimizin. Çünkü biz bu memlekette yaşamak istiyoruz. Sevgili Nazım’ın dediği gibi; ‘Yaşamak, yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine’.”

    PİRHA/ANKARA

  • DEM Parti, ortak taslağa şerh koydu!

    DEM Parti, ortak taslağa şerh koydu!

    PİRHA- DEM Parti Meclis Komisyon Üyeleri, ortak rapor taslağına ilişkin şerh koydukları maddeleri paylaştı. Komisyon üyeleri, “Kürt halkı ve Kürt meselesi vardır” diyen milyonlara karşı sorumluluk ve saygı gereği “terör örgütü” kavramının Ortak Rapor Taslağında kullanılmasını doğru bulmadıklarını belirterek, “Bu kapsamda; coğrafyamızda Türkler, Kürtler ve Araplarla birlikte birçok farklı etnisitelerin ve inanç gruplarının yaşadığını, halkların ve inançların arasındaki ilişkinin demokratik temelde kurulması gerektiğini düşünüyoruz” dedi.

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti)  Meclis Komisyonunun ortak rapor taslağına  muhalefet şerhi düştü.

    DEM Parti Meclis Komisyon Üyeleri, Gülistan Kılıç Koçyiğit, Meral Danış Beştaş, Hakkı Saruhan Oluç, Celal Fırat Cengiz Çiçek, yaptıkları açıklamada şunlara yer verdi:

    “Ortak Rapor Taslağının hazırlık sürecinde DEM Parti olarak ısrarla uzlaşma zeminini zorladığımızın, bunun için yapıcı bir rol üstlenmek konusunda özenli hareket ettiğimizin bilinmesini isteriz.

    Ortak Rapor Taslağının, özellikle “SÜRECE İLİŞKİN YASAL DÜZENLEME ÖNERİLERİ” ve “DEMOKRATİKLEŞME İLE İLGİLİ ÖNERİLER” başlıklarında yol gösterici rolünü oynayacağına inanıyor; bu konuda demokratik geleceğe olan inancımızın bir gereği olarak elimizden gelen katkıyı sunacağımızın bilinmesini istiyoruz.

    Komisyon çalışmaları ve Ortak Rapor Taslağı yazım sürecinde olduğu gibi bundan sonra da Barış ve Demokratik Toplum sürecinde üstlendiğimiz tarihsel rolün sorumluluğuyla hareket edeceğimizi vurguluyor, sürecin gerektirdiği demokratik ve yapıcı yaklaşımdan taviz vermeyeceğimizi belirtiyoruz.

    Ancak tüm çabalarımıza rağmen Ortak Rapor Taslağında yer alan kimi kavramlar ve yaklaşımlar hakkında farklı düşünüyoruz. Farklı düşüncelerimizi, gerekçeleriyle birlikte paylaşmak istiyoruz.

    Komisyon Ortak Rapor Taslağında, “Terörsüz Türkiye süreci”, “terör örgütü”, “terör belası” gibi kavramların kullanılmasını uygun bulmuyoruz. Buna göre;

    Sürecin adı konusunda Komisyona üye veren siyasal partiler arasında bir uzlaşı olmadığı için bu durumu gözetmeyen tek taraflı yaklaşımları doğru bulmadığımız gibi bu türden yaklaşımlar ortak rapor yazımına ve uzlaşı arayışına da denk düşmemektedir.

    DEM Parti olarak mevcut süreci, Sayın Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat 2025 tarihinde yaptığı çağrıya ismini veren Barış ve Demokratik Toplum Süreci olarak tanımlamaktayız.

    Anılan nedenlerle sürecin adının Ortak Rapor Taslağında “Terörsüz Türkiye” olarak ifade edilmesinin doğru olmadığını, bunun yerine TBMM bünyesinde kurulan Komisyon ismindeki gibi “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi” süreci adıyla nitelendirilmesi gerektiğini belirtmek isteriz.

    Kürt meselesi “terör” kavramı ile anılamaz. Kürt meselesi vardır ve bu bir terör sorunu olarak görülemez. Kök nedenleri itibariyle tek boyutlu bir sorun değildir; siyasal, sosyal, ekonomik, kültürel, tarihsel arka planı olan bir hak ve özgürlükler meselesidir. Bugün ısrarla “terör” diye tariflenen süreç, inkara dayalı politikaların ortaya çıkardığı çatışmalı süreçtir. Bu yönüyle Kürt meselesi, bir sistem sorunu olduğu kadar, kimlik ve kültür sorunudur. Kürt halkının eşitlik ve özgürlük haklarının bütününü ve demokratikleşmeyi kapsar.

    Kırk yılı aşkın süredir yaşanan çatışmalı sürecin bin bir emekle sonlandırılmasına çalışıldığı bu dönemde halen ezber yaklaşımlarda, eski tariflerde ısrar etmek, yaşanılan acılı dönemden gerekli dersleri çıkarmamış olmaktır. Rapor taslağının ilgili yerlerinde acıları bile tek taraflı tarif etmek, Kürt halkının yaşadığı acıları görmezden gelmek, kabul edilebilir değildir. Ortak gelecek, acıları ortaklaştırmakla ve paylaşmakla mümkündür. Ülke insanına lazım gelen, ortak bir gelecek tahayyülü, ortak değerlerdir. Bu değerler ancak hakikatin kabulüyle mümkündür. Demokratik geleceğin inşasında ortak kavramlar, tanımlar ve yaklaşımlar geliştirmek önemlidir.

    Kürt halkı ve dostları, Kürtlerin özgürlük ve eşitlik mücadelesini ne terör olarak ne de örgütlü mücadelesini terör örgütü olarak tarifledi. On yıllar boyunca onca zulme, baskıya rağmen özgür ve eşit yaşam tutkusundan başka bir amacı olmayan Kürt halkı, bu tanımlamaları kabul etmedi. Rapor taslağında anıldığı üzere çatışma çözüm literatürüne gerçekten bir “Türkiye Modeli” armağan edilmek isteniyorsa tüm halkların değerlerine saygılı olmakla yola çıkılmalıdır. Toplumsal değerler tek taraflı tanımlamalarla inşa edilemez; bilakis bu tarz yaklaşımlar, Komisyon dinlemelerinde de sıkça ifade edildiği üzere siyasal ve toplumsal sorunları yaratmaktadır. Bu vesileyle bir kez daha belirtmek isteriz ki, gerçek kardeşlik, halkların-inançların değerlerine eşit yaklaşmakla, ona eşit mesafelenmekle mümkündür. Ortak Rapor Taslağında yer verilen “Kürdün onurunun, Türkün gururunun korunması” ancak bu eşit yaklaşımla söz konusu olacaktır. Tüm bu gerekçelerle “Kürt halkı ve Kürt meselesi vardır” diyen milyonlara karşı sorumluluğumuz ve saygımız gereği “terör örgütü” kavramının Ortak Rapor Taslağında kullanılmasını doğru bulmuyoruz. Bu kapsamda; coğrafyamızda Türkler, Kürtler ve Araplarla birlikte birçok farklı etnisitelerin ve inanç gruplarının yaşadığını, halkların ve inançların arasındaki ilişkinin demokratik temelde kurulması gerektiğini düşünüyoruz.

    Kürt meselesini, çatışma zemininden uzaklaştırıp siyasi ve hukuki bir zemine çekmeye çalıştığımız bu dönemin baş mimarlarından, yürütücülerinden birisi olan Sayın Abdullah Öcalan’a yaklaşım da kritik önemdedir. Unutulmamalıdır ki, Sayın Öcalan, 1993 yılından bugüne Kürt meselesinin demokratik çözümü konusunda stratejik bir çabanın sahibidir. Ayrıca son bir yılı aşkın süredir İmralı adasının elverişsiz koşullarında ilmek ilmek barışı örmeye çalışmaktadır. Tüm sorunları çözmek için olağanüstü bir çaba göstermektedir. Bu yönüyle sürecin enfekte olmaması için hem sorun çözücüdür hem de sürecin öncülerindendir. Lideri olduğu PKK’ye yaptığı çağrıyla alınan kararlar, atılan adımlar ve son olarak Rojava’daki kriz esnasında geliştirdiği çözümle siyasal, örgütsel, toplumsal gücünü göstermiştir. Tarihsel birikimi ve tecrübesi, tereddütsüz Demokratik Cumhuriyet çabası itibariyle de kurucu siyasal aktörlerden birisi olan Sayın Öcalan’ın ve mücadelesinin taslak raporda ısrarla “terör”, “terör örgütü” gibi kavramlarla birlikte tanımlanmasını, sürecin hukuku ve gereklilikleri noktasında doğru bulmamaktayız.

    Komisyon Ortak Rapor Taslağının “Hak ve Özgürlüklerin Genişletilmesi ile İlgili Düzenlemeler” başlığı altında “Doğuştan gelen dokunulamaz ve devredilemez…” hakların başta anadili hakkı ve kimlik/kültür hakları gibi insanlık değerlerini ve evrensel hakları içerdiğini özellikle belirtmek isteriz.

    Anadili, yalnızca bir iletişim aracı değil; düşünme biçimini, öğrenme süreçlerini, duygulanım dünyasını ve toplumsal aidiyet hissini belirleyen kurucu bir unsurdur. Türkiye’de farklı dil ve kültüre sahip milyonlarca insanın, başta Kürtçe olmak üzere anadili hakkına yönelik kısıtlayıcı düzenlemelerin, uygulamaların ve kamusal engellerin ortadan kaldırılması ve çok dillilik ile barışılması gerekmektedir.

    Sonuç olarak; Ortak Rapor dili, tek taraflı bir dil olmamalıdır. Birçok kesimde farklı travmatik etkiler yaratan birçok kavram yeniden değerlendirilmelidir. Metnin ruhuna, sahici ve toplumsal vicdana hitap eden bir dil yerleştirilmelidir. Barış, sadece sonuç değil; yöntemin ve dilin kendisidir aynı zamanda. Unutmayalım ki, dil kırılgansa, sonuç da kırılgan olma ihtimalini barındırır.”

  • Meclis Komisyonu’nun, son toplantısı başladı!

    Meclis Komisyonu’nun, son toplantısı başladı!

    PİRHA- Kürt sorununun çözümü kapsamında kurulan Meclis Komisyonu’nun, son toplantısı başladı. Toplantıda konuşan Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş, güç dengelerin değiştiği bir ortamda Türkiye’nin iç barış ve istikrarını sağlaması, yeni imkânları ortaya çıkaracağına dikkat çekti.

    Barış ve Demokratik Toplum Süreci sonrası kurulan Meclis Komisyonu’nun nihai raporun görüşüleceği son toplantısına başladı. Raporun açıklanması, kapsamlı biçimde tartışılması ve oylanması beklenen toplantı, Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş başkanlığında gerçekleştiriliyor. Komisyonda yer alan tüm partilerin üyelerinin katıldığı toplantıda, rapora dair son değerlendirme yapılması bekleniyor.

    Toplantı öncesi konuşan Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş, tarihi bir dönemden geçildiğinin altnıı çizerek, şunları ifade etti:

    “Bu süreçte Gazi Meclisimiz, üzerine düşen vazifeyi tereddütsüz şekilde üstlenmiştir. Bölgemizde bugün yaşanan sorunlar, emperyalist müdahalelerin bıraktığı derin izlerin sonucudur. Bu müdahalelere bizim cevabımız ise daha fazla mücadele, daha fazla kardeşliktir. Güç dengelerin değiştiği bir ortamda Türkiye’nin iç barış ve istikrarını sağlaması, yeni imkânları ortaya çıkaracaktır.  Toplumsal meşruiyet ve demokratik kapasitenin aynı anda güçlendirilmesi gerekmektedir.

    Yakın çevremizde ve bölgemizde kimlik temelli fay hatlarının diri tutulması, ülkemize çok ciddi sorumluluklar yüklemektedir. Bu konu dar siyasi hesapların çok ötesinde bir realitedir. Güvenliğin yanında hukuk devleti pratiğini ve milli dayanışma iradesini aynı anda kuvvetlendiren bir birliği gerektirmektedir.

    TBMM, her meselenin meşru adresidir. Siyasal hayatın son dönemde ürettiği temaslar, kamu vicdanının talepleri Meclis’imizin temsil gücünü gerekli kılan bir istişareyi gerekli bırakmıştır. Komisyona katkı sunan partilerimizin raporları, birer politika belgesidir. Rapor af mahiyetinde algı üretecek başlıklardan uzak duran, hukuku merkeze alan ve kamu vicdanını merkeze alan yaklaşımı ana hatlarıyla oraya koymaktadır. Raporda bahsedilen düzenlemeler ve önerilere ek olarak, siyasi partilerin daha önce kendi raporlarında ifade ettikleri yeni bir Anayasa’ya ihtiyaç duyduğu da aşikârdır.”

    Numan Kurtulmuş’un konuşmasının ardından toplantı başladı.

    (HABER MERKEZİ)

     

  • ‘Dersim’de dolaşıma sokulan bazı listelerle, gerçek suçlular aklanıyor’-VİDEO

    ‘Dersim’de dolaşıma sokulan bazı listelerle, gerçek suçlular aklanıyor’-VİDEO

    PİRHA-DEM Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu, Dersim de dolaşıma sokulan listelere ilişkin Meclis’te konuştu. Dersim’de dolaşıma sokulan bazı listelere, gerçek suçlularla mücadele etkin mücadele edilmediğini ifade eden Kordu, “Geliştirilen bu kirli oyunlara karşı, öz örgütlenmemizi hep birlikte daha fazla geliştirerek, kadim değerlerimizi koruyacağımızı bir kere daha belirtiyor, ilgili kamu kurumlarını bu çetelere karşı gerçekçi, önleyici çalışmalar yürütmeye çağırıyoruz” dedi.

    DEM Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu, Dersim’de kamuoyunda dolaşıma sokulan bazı listelere ilişkin Meclis’te konuştu. Ayten Kordu, silahlanma, fuhuş, tefecilik ve yozlaşmanıın yaygınlaştığını belirterek, “Toplumsal ahlaki değerler çürütülmek istenmektedir. Demokratik tepkiye tahammülsüz ve olağanüstü güvenlikçi politikalarla yaklaşılan Dersim gibi kentler bu saldırıların yaygınlaşıyor olması, çetelerle yeterince mücadele edilmeyeceğini, hatta göz yumulduğunu göstermektedir” dedi.

    “ÖZ ÖRGÜTLENMEMİZİ BÜYÜTELİM”

    Dersim’de dolaşıma sokulan bazı listelere, gerçek suçlularla mücadele etkin mücadele edilmediğini ifade eden Kordu, şunları ifade etti:

    “Ortaya çıkan bu sonuçtan dolayı çetelerin kendini aklamaya çalıştığı, masumiyet karinesi olan insanlarında karıştırılarak bir itibar süikasti gerçekleştirildiği ortadadır. Adli işlem başlatılmış, bunları yayanlardan ziyade asıl kaynağının tespit edilip edilmediği açıklanmamıştır. Geliştirilen bu kirli oyunlara karşı, öz örgütlenmemizi hep birlikte daha fazla geliştirerek, kadim değerlerimizi koruyacağımızı bir kere daha belirtiyor, ilgili kamu kurumlarını bu çetelere karşı gerçekçi, önleyici çalışmalar yürütmeye çağırıyoruz.”

    PİRHA/ANKARA

  • DEM Parti İmralı Heyeti, Cumhurbaşkanı Erdoğan’la görüşmek için yola çıktı!-VİDEO

    DEM Parti İmralı Heyeti, Cumhurbaşkanı Erdoğan’la görüşmek için yola çıktı!-VİDEO

    PİRHA- DEM Parti İmralı Heyeti üyeleri Mithat Sancar ve Pervin Buldan, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile yapacakları görüşme için Cumhurbaşkanlığı Küllisyesi’ne doğru yola çıktı.

    Halkaların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) İmralı Heyeti üyeleri Mithat Sancar ve Pervin Buldan, yaklaşık dört ayın ardından Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yapacakları beşinci görüşme için Cumhurbaşkanlığı Küllisyesi’ne doğru yola çıktı.

    Görüşme öncesi gazetecilerin sorularını yanıtlayan Pervin Buldan, sürecin nasıl ilerleyeceğine dair bir görüşme olacağını belirterek, “Önemli bir görüşme olacağını biz de düşünüyoruz. En son 3 buçuk ay önce bir görüşme gerçekleştirmiştik. Tabii sürecin geldiği belli bir aşama var. Meclis komisyonunun yazım aşamasına, rapor yazım aşamasına geçtiği bir dönemde büyük bir beklenti de var kamuoyunda. Sürecin nasıl ilerleyeceğine dair de var. Bugün Sayın Cumhurbaşkanı ile yapacağımız görüşmede önemli gündemlerimiz var. 4-5 gündemimiz var. Görüşme bittikten sonra yazılı bir açıklama yapacağız. Önemli bir görüşme olduğunu söyleyeyim” dedi.

    “UZLAŞMA ÖNEMLİ”

    Mithat Sancar ise, şunları ifade etti:

    “Son görüşmemizden bu yana önemli gelişmeler yaşandı. Hem burada hem Suriye’de ve ayrıca Meclis komisyonunun çalışmaları da son aşamaya gelmiş bulunuyor. Bunları Sayın Cumhurbaşkanı’yla ele alacağız. Karşılıklı tabii görüşlerimizi paylaşacağız. Bizim önerilerimiz var; onları sunacağız. Meclis komisyonunun ortak raporu ile ilgili şu an çalışma sürüyor ve bu konuda henüz son nokta konmuş değil. Partilere taslak gönderildi. Bu taslak üzerinden değerlendirmeler yapacak partiler. Mümkün ölçüde biz uzlaşmayla en geniş kesimleri kapsayacak ve onları rahatlatacak bir formülasyonla raporun çıkmasını istiyoruz. Böyle bir uzlaşma zemini var. Umarım bu zemini bütün partiler iyi bir şekilde değerlendirir. sürecin ruhuna ve gelecekte hepimizi rahatlatacak, her kesimi rahatlatacak noktalara varması önemli. Böyle bir uzlaşma için biz elimizden geleni yapacağız. Diğer partilerden de bu konuda aynı tutumun geleceğini düşünüyoruz, bekliyoruz.

    Önce ortak rapor üzerinde partilerin değerlendirmeleri olacak. Sonra yazım kurulu tekrar bir araya gelecek. Bu şartlarda bu ayın sonuna yetişmesi beklenebilir. Henüz karşılıklı görüşme ve değerlendirmeler alınmadı. Bence bir uzlaşma için herkes elinden geleni yapacaktır, yapmalıdır. Görüşmede süreçle ilgili bugüne kadar yaşanan gelişmeleri ve bundan sonra yapılması gerekenleri gündemde olan önemli konuları ele alacağız.”

    PİRHA/ANKARA

     

  • Hatimoğulları: Süreci hızlandırmanın tam zamanıdır!-VİDEO

    Hatimoğulları: Süreci hızlandırmanın tam zamanıdır!-VİDEO

    PİRHA- DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, barış için artık söz değil adım atma zamanı olduğunu belirterek, “Süreci hızlandırmanın tam da zamanıdır. Komisyon raporu temennilerin ötesine geçmelidir. Barışı gerçekten mümkün kılacak siyasal ve hukuki bir çerçeve ortaya konulmalıdır” dedi. 

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, partisinin haftalık Meclis grup toplantısında güncel gelişmelere dair değerlendirmelerde bulundu.

    Tülay Hatimoğulları, şunları dile getirdi:

    “İzmir’de 5 Şubat’ta etkili olan sağanak yağış nedeniyle 2’si çocuk 5 yurttaşımız hayatını kaybetti. Yaşamını yitirenlerin ailelerine başsağlığı diliyoruz. Kürt yazar, araştırmacı ve çevirmen Mehmet Emin Bozarslan’ın dün sürgünde hayatını kaybettiğinin haberini aldık. Kürt dilinin yazı ve edebiyat alanında gelişmesine ömrünü adayan, Mem û Zîn’i günümüz Kürtçesine kazandıran Bozarslan’ı minnetle anıyorum, hepinizin başı sağ olsun. Kürt halkının başı sağ olsun.

    İLİÇ’TE AİLELER ADALET PEŞİNDE AMA İHMALE SEBEP OLANLAR ELİNİ KOLUNU SALLAYARAK GEZİYOR

    Alevi inancında önemli bir yeri olan Hızır ayındayız. Hızır, darda kalanların umudu ve dayanışmanın simgesidir; mazlumun yol arkadaşıdır. Hızır niyetine tutulan oruçların ve dağıtılan lokmaların Hak katına katılmasını diliyorum. Tüm insanlığın, en fazla ihtiyaç duyduğu onurlu barışı, adaleti ve huzuru görmesine vesile olmasını diliyorum.

    Bugün bu salonda İliç’te yaşamını kaybeden Uğur Yıldız’ın ailesi var. İliç’teki maden ocağında bir işçi katliamı yaşanmıştı. Aileler hala adalet peşinde ama ne yazık ki İliç ile ilgili gerçek bir soruşturma yapılmadı. Şirket soruşturma geçirmediği gibi, bu ihmale sebebiyet verenler elini kolunu sallayarak dışarıda geziyor. Aileler adalet peşinde ve bugün de seslerini duyurmak için buradalar. İliç’te yaşamını kaybeden bütün işçi kardeşlerimizi bir kez daha saygıyla anıyorum. Ailelerimiz şunu bilsin ki ilk gün olduğu gibi bugün de onlarla yan yanayız, omuz omuzayız. Dayanışma içinde olmaya devam edeceğiz.

    AFAD’IN İÇİ BOŞ BİR KURUM OLDUĞU DEPREMDE ORTAYA ÇIKTI 

    6 Şubat Depreminde yaşamını kaybeden bütün canlarımızı saygıyla anarak sözlerime devam etmek istiyorum. 5-6 Şubat’ta deprem bölgesindeydik. Ben Adıyaman’daydım, Eş Genel Başkanımız Tuncer Bakırhan Hatay’daydı. Bütün MYK ve PM üyelerimiz, il-ilçe örgütlerimiz başta deprem bölgesi olmak üzere Türkiye’de anma yapılan her yerdeydi. Adıyaman’da 6 Şubat’ta saat 4.17’de duran saat kulesinin yanında binlerce insanla birlikteydik. Kitleden şu sesler yükseliyordu: “Sesimi duyan var mı?” “Üşüyorum. Kurtarın beni”. Tam üç sene öncesine Adıyaman’a, Maraş’a, Malatya’ya, Adana’ya, Antep’e, Hatay’a, Osmaniye’ye, Urfa’ya, Kilis’e götürdü bizi bu sesler. Bu sesleri ömrümüzün sonuna kadar unutmayacağız. Yüreğimize ve beynimize kazındı bu sesler.

    Sesimizi duyan olmadı. Arama kurtarma çalışmaları açısından hayati öneme sahip olan ilk üç günde devlet yoktu. İnsanlar adeta ölüme terk edildi. Depremin yaşandığı ilk günden itibaren Hatay’da, memleketimdeydim. Aylarca kaldım orada ve yaşanan her ana tanıklık ettim. Belediyelerden, sivil toplum örgütlerinden, demokratik kitle örgütlerinden, Alevi kurumlarından, kadınlardan, gençlerin örgütlenmelerinden ilk yardımlar geldi. İlk destekler onlardan geldi. Biz hepinize çok müteşekkiriz. Çünkü hayatta kalabilmemiz için bir dal oldunuz, tutunacağımız bir dal oldunuz. Devlet ilk gün de yoktu. AFAD’ın kağıttan kaplan olduğu, içi boş bir kurum olduğu bu depremde ortaya çıktı. Samandağ’da enkaz altındaki çığlıkları duyan AFAD gönüllüleri, kendi gözlerimle gördüm, hıçkıra hıçkıra ağladı. Çünkü o sesleri duyuyorlardı ama müdahale edecek eğitimi almışlardı, ellerinde ne bir kazma ne bir kürek vardı. Kızılay geçmişte uluslararası yardımlara koşabilen bir kurumdu. Şimdi içi tamamen boşalmış durumda; görüntüyü kurtaran sembolik yardımlar sağlayan, çadır ve konserve satan bir pozisyonda.

    DEPREMİN ÜZERİNDEN ÜÇ YIL GEÇTİ, İNSANLAR HALA KONTEYNERLERDE YAŞIYOR

    Kurumların içi boşaltılmış, liyakatsizlik söz konusudur derken tam da bunu kast ediyoruz işte. Acılı durumlarda o kurum el uzatamıyorsa iktidar içini boşalttığı içindir. Bakın, üç yıl geçti aradan, hala konteynerlerde yaşayan insanlar var. Adıyaman’da 40.000’in üzerinde yurttaşımız konteynerde yaşıyor. Hatay’da 150.000’in üzerinde insan konteynerde yaşıyor. Bunlar resmi rakamlar. Bir de yıkılan evinin yerine konteynerini kurmuş olan aileler var. 21 metrekareye üç yıldır sığdırılmış hayatlar söz konusu. Biz buradan bir kez daha soruyoruz: Deprem vergileri nerede? Bu vergilerle ortalama 100 metrekare büyüklüğünde depreme dayanıklı 1.000.000 ev yapılabilirdi. Ama biz bu soruyu sorduğumuzda, dönemin ve günümüzün Maliye Bakanı Şimşek, “Duble yollar yaptık” diyor. “Hava yolları, demir yolları yaptık” diyor. İşte kurumların liyakatsizliği, tutarsızlığı ve rantçı anlayışı tam da budur.

    SİZ HALA DEPREMZEDEYE MÜŞTERİ MUAMELESİ YAPIYORSUNUZ

    Şimdi toplu konutlar yapılıyor, anahtarlar teslim ediliyor. Ama depremzedeye boş kağıt, boş senet imzalatılıyor. Niye? Devlet daha sonra oraya bir rakam yazacak. Yetkililer oraya bir rakam yazacak. Defalarca söyledik. Buradan bir kez daha söylüyorum. Depremde sadece insanların evleri yıkılmadı, sadece can kayıpları yaşanmadı. İşsiz kaldı, aç kaldı, yoksul kaldı depremzede. Ve siz hala depremzedeye müşteri muamelesi yapıyorsunuz. Bunu kabul etmek mümkün değil. Çevre Şehircilik ve İklim Bakanı, özel bir ticari şirketin patronu gibi çalışıyor. İktidarın mantığı bu. Bu utanç verici bir mantık. Bir daha buradan tekrar ediyoruz. Deprem konutları depremzedelere ücretsiz verilmelidir, imzalanan o senetler yok hükmünde sayılmalıdır.

    ENKAZ ALTINDA KALAN BU İKTİDARIN KENDİSİDİR

    Ayrıca defalarca dile getirdiğimiz bir konu var ki, o da deprem bölgesinde yaşanan elektrik kesintileri. Ayıptır. İnsanlar yılbaşına bir haftalık elektrik kesintisiyle girdi. Bunu hangi vicdan kabul eder? Elektrik kesintileri giderilmelidir acil bir şekilde. Deprem bölgesindeki vergi mükellefleri ve esnaf mücbir sebebin uzatılmasını talep ediyor. Hepimize ulaştılar. Hem iktidarın hem muhalefetin milletvekillerine ulaştılar. Deprem bölgesinde mücbir sebebin uzatılması için yetkililerle defalarca görüştük ama uzatmadılar. Şu bilinsin ki oradaki esnaf, oradaki vergi mükellefi hala mücbir sebebin uzatılmasını bekliyor. Biz bunları dile getirdiğimizde, iktidar diyor ki “Deprem üzerinden siyaset yapıyorlar”. Bu da ayrı bir manipülasyon, ayrı bir pişkinlik! Acı yarıştırılmaz biliyoruz ama acımız çok büyük. Tahmin edilemeyecek kadar büyük bir acı içindeyiz. Ama bu acı üzerinden reklam yapan, propaganda yürüten, enkaz altında kalan bu iktidarın ta kendisidir. İşte bu gerçekleri toplumsal sorumluluğumuz gereği dile getirmeye devam edeceğiz.

    İSTANBUL BAŞTA OLMAK ÜZERE BÜTÜN DEPREM BÖLGELERİNDE ÖNLEM ALINSIN

    Türkiye bir deprem bölgesi. Umarım olmaz ama bilim insanları İstanbul’da büyük bir deprem ihtimalinden bahsediyor. İstanbul’da büyük bir deprem olması demek, 11 kentimizde yaşadığımız kayıpları katlayacak düzeyde bir deprem olması demektir. Dolayısıyla bu sorunları gündemde tutup dile getiriyorsak bilinsin ki başta İstanbul olmak üzere bütün deprem bölgelerinde önlem alınsın diyedir. Ders çıkarılsın diye bunları gündemde tutuyoruz. “Unutmayacağız, unutturmayacağız” sözü sadece bir slogan değil. Çünkü unutursak İstanbul için önlem alınmaz. Çünkü konuşmazsak Türkiye’deki deprem bölgelerinde önlem alınmaz. Konuşacağız ki yeni acılar yaşamayalım. Buradan soruyorum: İmar affının hesabını vermeyenleri unutur muyuz? Depremi fırsata çevirip çocuk kaçıranları unutur muyuz? Göz göre göre çöken binaların sorumlularını unutur muyuz? Depremi Allah’ın lütfu olarak görenleri, kamu gücünü kâr gücüne dönüştürüp çadır satanları, yardım çadırlarına kayyım atayanları, arama kurtarma çalışmalarında yandaş şirketlerin kepçelerini sahaya sürmeyenleri, askeri kışlada tutanları, yaşamlarımızı istatistiklere indirgeyenleri unutabilir miyiz? Zeytini ve mandalinayı kökünden sökenleri, Rezerv Alan Yasasını çıkararak tarım arazilerine ve toprağımıza çökenleri, nüfus mühendisliği yapanları unutabilir miyiz? Üç yıl geçmesine rağmen başta İstanbul olmak üzere olası yeni depremlerle ilgili hiçbir önlem almayanları, sonra da çıkıp “Söz verdik, ihya ettik” diyenleri unutabilir miyiz? Hayır, unutamayız. Unutmayacağız, unutturmayacağız. Unutursak yüreğimiz kurusun. Depremde yaşamını yitiren herkesi saygıyla anıyorum.

    YOKSULLUK, GEÇİNEMEME VE BARINAMAMA EN YIKICI SORUN OLMAYA DEVAM EDİYOR

    Bakın, ülkenin genelinde de başka bir yıkım devam ediyor: Ekonomik çöküş. Yoksulluk, geçinememe, barınamama ülkenin en yıkıcı sorunu olmaya devam ediyor. İktidar bu gerçekliğin üstünü örtmeye çalışsa da nafile. Hazine ve Maliye Bakanı Şimşek geçtiğimiz günlerde şöyle buyurmuş: “Programımızın son aşamasındayız. Kalıcı fiyat istikrarını sağlarken sürdürülebilir yüksek büyüme için temelleri atıyoruz”. Sayın Bakan, ülkenin hali harap, işsizlik patlaması yaşanıyor. Enflasyon vatandaşın belini sadece bükmedi, kırdı da. Yurttaş, emekli isyanda. Ama neymiş? Program son aşamasındaymış. Bravo valla! Ancak gerçek şudur. Halkın ekonomi yönetimine inancı %10’lara düşmüş durumdadır. Halkın ekonominin düzeleceğine olan inancı yerlerde sürünüyor. AKP’nin en fanatik seçmenleri bile ekonomi iyidir diyemiyor, diyemez çünkü. İnsanlar açlığı ve yoksulluğu iliklerine kadar yaşıyor. Yoksulluk ve işten çıkarmalar diz boyu. İşçiler, emekçiler, emekliler, yoksullar bu duruma öfke duymayıp da ne yapsın?

    HAKLARI İÇİN MÜCADELE EDEN İŞÇİLERLE BİRLİKTE MÜCADELE ETMEYE DEVAM EDECEĞİZ

    Bakın Mersin Limanında sendikaya üye oldukları gerekçesiyle işten çıkarılan 185 işçi 40 gündür eylemde. İşçiler, “Sendikalı olmak suç değil, anayasal haktır” diyerek güvenceli biçimde işlerine dönmeyi talep ediyor. Denizli’de Ahlatçı Holding bünyesinde Enerya firmasının taşeronu Tukan şirketi tarafından tazminatsız işten çıkarılan doğalgaz sayaç okuma işçileri eylemde haklarını arıyor. Merzifon Organize Sanayi Bölgesinde faaliyet gösteren GM Teknik Cam’da çalışan işçiler, grevi bırakmaları yönündeki tehditlere rağmen 209 gündür grevlerini devam ettiriyor. 23 Ocak’tan beri Migros depo işçileri eylemde. Seslerini duyurmak için Anadolu Grubunun sahibi Tuncay Özilhan’ın Beykoz’daki villasının önünde eylemlerini sürdürüyorlardı. Villa önünde geçim hesabı yapan işçi, emekçilerin yaşadığı koşulları çok güzel özetlemiş: “Hesabıma göre dört kişilik bir ailede üç öğün çay ve simit yese aylık 14.400 TL tutuyor. 15.000 TL de ev kirasını üstüne eklersek toplam 29.400 TL yani asgari ücretten fazla bir rakam tutuyor. 15.000 TL mutfak masrafı 5.000 TL faturalar, derken 49.000 TL yapıyor bütün bunlar. Ben bu eksikliği nasıl tamamlayacağım? Köle hayatı mı yaşayayım?” Bunu işçi diyor. Peki, ne istiyor işçiler? Maaşlarına net %50 zam, banka promosyonlarının eksiksiz ödenmesi, vergi kesintilerinin işveren tarafından ödenmesi ve ayrımsız, şartsız ve iş kolu değiştirmeksizin bütün Migros taşeronlarına kadro verilmesi. Migros işçileri, yaptıkları son açıklamada yarın patronla bir görüşmeleri olduğunu duyurdu. Yarına kadar eylemlerine ara verdiler. Ümit ediyoruz ki yarın bir anlaşma sağlanır.

    Şunu bilmelisiniz ki değerli işçi kardeşlerim, DEM Parti olarak, bu onurlu emek mücadelenizi selamlıyoruz, yanınızdayız. Her zaman sizlerleyiz, omuz omuzayız, birlikteyiz. Haklarınızı almanız için ne yapmak gerekiyorsa Meclis’teyse Meclis’te, sokaktaysa sokakta, barikat arkasındaysa barikat arkasında sizlerle birlikte mücadele etmeye devam edeceğiz. Aşı, ekmeği ve hakkı için direnen işçi kardeşlerimizi ve yürüttükleri mücadeleyi bir kez daha buradan selamlıyoruz.

    EPSTEİN DOSYALARI KAPİTALİST SİSTEMİN İĞRENÇ BİR SONUCUDUR

    Şimdi bahsedeceğim konu ise sadece Türkiye’nin değil, bütün dünyanın gündemine bomba gibi düşen bir konu. Epstein dosyaları; kapitalist sistemin kokuşmuşluğunu, çürümüşlüğünü, insanlığı yok edecek kadar pervasızlaştığını bir kez daha gözler önüne serdi. Kapitalizm, zenginlerin her istediğini yapabildiği karanlık bir dehlizdir. Bu dosyalarda ortaya çıkan isimler, ağlar, ilişkiler sadece bir sapkının hikayesi değildir. Bunlar bir sistemin nasıl işlediğinin açık kanıtıdır. Dünya basınında yapılan analizler çok açık bu konuda. Epstein sadece bir birey değildir. Dünya sistemini ve ticaretini etkileyen güç, para, iktidar ve ülkelerin istihbarat teşkilatlarıyla ortaklığın ve cinsel istismarın kesiştiği küresel bir ağın parçasıdır. Bu ağ çocukları ve kadınları hedef alan bir organize suç örgütüne dönüşmüş ve böyle çalışıyor. Bu düzen emeğin, kadının, doğanın sömürülmesi üzerine kurulan kapitalist sistemin iğrenç sonucudur. Panzehri ise yeni bir demokratik sosyalizm ufkudur. Dosyalarda adı geçen ülkelerden biri de Türkiye. Peki, Türkiye’de bu konuda ne yapılıyor? Epstein belgelerinde Türkiye’deki karanlık ilişkiler içinde defalarca adı geçen bir isim var. Susurluk kazasından, mafya-devlet-siyaset ilişkilerinden, uyuşturucu kaçakçılığına ve her türlü organize suça uzanan bir isim bu. Hepiniz tanıyorsunuz. Bu ismin Epstein dosyalarında defalarca geçiyor olması da bizleri hiç şaşırtmadı. Türkiye’de bağlantısı olanlar, hakkında kuvvetli şüphe bulunanlar, bütün bu isimler hakkında mutlaka ve acilen bir soruşturma başlatılmalıdır.

    TÜRKİYE YARGISI EPSTEİN DOSYALARI KONUSUNDA SUSKUN KALAMAZ!

    Türkiye’den Epstein’in adasına götürülen çocukları kim kaçırdı? Nasıl kaçırdı? Bunların belgeleri ortada. Kamuoyu bunları biliyor. Medya bu isimleri biliyor. Yargı neden suskun bu konuda? Yoksa bu isimlerin dokunulmazlığı mı var? Bazı karanlıklar aydınlatılmamalı mı bu ülkede? Türkiye yargısı bunu görmezden gelebilir mi? Yargı bu konuda susamaz, yargı bu konuda susmamalı. Epstein dosyasıyla bağlantısı olan her kimse mutlaka hakkında acilen soruşturma başlatılmalı. Bu sadece bir adalet meselesi değil, aynı zamanda bu ülkede yaşayan kadınların ve çocukların güvenliği meselesidir. Kimse Epstein’deki karanlık düzen bizim uzağımızda demesin. Tüm karanlık işlerin, insanlığa karşı işlenen suçların muhatabı, küresel zulüm ağının mağdurları ezilenlerdir, sömürülenlerdir. Marx’ın dediği gibi farklı isimlerle anlatılan senin hikâyendir.

    ESP TUTUKLAMALARI KEYFİ VE HUKUKSUZDUR; YOLDAŞLARIMIZ BIRAKILMALIDIR

    Bu düzene karşı çıkan sosyalistler, Türkiye’de iktidarın ve yargının hedefi haline gelmiş durumda. Ülkeden çocuk kaçırıp Epstein çetesine satanlar, uyuşturucu ticaretinin ağababaları, ülkenin hazinesini çalıp çırpanlar gününü gün ederek yaşıyorlar ama buna itiraz edenler, halkın, işçinin, emekçinin, kadının, çocuğun hakkını savunanlar yargının hedefinde. Batsın bu düzeniniz, batsın bu adaletiniz! Batsın ki bir daha hiçbir zaman yeşermeyecek şekilde yerin yedi kat dibine geçsin. Geçtiğimiz hafta bileşen partimiz ESP’ye yönelik yapılan siyasi operasyonda 96 kişi gözaltına alındı. Önceki dönemde son derece çalışkan bir milletvekilimiz olan Murat Çepni, ESP Genel Başkanı tutuklandı. Kadın Koordinasyon Üyemiz Fatma Çelik, Sosyalist Kadın Meclisi Sözcüsü Tanya Kara, Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu Eşbaşkanı Berfin Polat ile ETHA emekçisi gazeteciler Nadiye Gürbüz, Pınar Gayıp ve Elif Bayburt’un da içinde olduğu 77 yoldaşımız tutuklandı. Bir dosyadan 77 insan tutuklandı. 77 devrimci, 77 sosyalist tutuklandı. Bu tutuklama keyfidir, hukuksuzdur. Dosyalara baktığımızda içinin ne kadar boş olduğunu zaten görebiliyoruz. Ne ile suçlanıyorlar biliyor musunuz? Çocuk emeğini sömüren MESEM’lere karşı yaptıkları eylemler, Suruç Katliamı için anma düzenleme, Che Guevara posteri bulundurma, adliyede görülen toplumsal davaları takip etme. Bunları suç olarak addetmişler. Ha bir de suç sayılan bir kitap var: Komünist Manifesto. Komünist Manifesto; kapitalizme karşı işçinin, emekçinin, yoksulun, ezilenin, sömürülenin hakkını savunan bir ideolojiyi anlatıyor. Bu kitap hepimizin kütüphanesinde var. Bu kitap dünyada en çok okunan kitaplardan. Bunu suç sayanlara öneriyoruz. Bu kitabı alın, hakkıyla okuyun. Belki gücün değil; ezilenin, sömürülenin yanında olmanız gerektiğinin idrakine varırsınız. Bu kitap suç değildir. Bu kitabı suç olarak isnat edenlerin hangi kurgu içinde oldukları açıktır. Bunu bizler asla kabul etmiyoruz.

    CİNSİYETÇİ ZİHNİYETİ ÇOK İYİ TANIYORUZ

    Bu baskını düzenleyen polisler, ki bunları biz Kürdistan coğrafyasında çok gördük, Kaktüs Genç Kadın Derneğinde şöyle bir yazı yazıyorlar duvarlara: “Geldik yoktunuz”. Cinsiyetçi ve tehdit içeren söylemlerle kadınları hedef alan bu zihniyeti biz çok iyi tanıyoruz. İşte kadınlar olarak biz buradayız. Biz burada olmaya devam edeceğiz. Bu da size binlerce kez dert olsun. Ve buradan bir kez daha sözümüzü söylüyoruz. ESP’li arkadaşlarımız derhal serbest bırakılmalıdır. Yoldaşlarımızın şahsında, cezaevinde bulunan bütün siyasi tutsaklara buradan selam ve sevgilerimizi gönderiyoruz.

    İRAN’DA ÇÖZÜM NE HALKLARA KURŞUN SIKMADIR NE DE DIŞ MÜDAHALEDİR

    Değerli halklarımız, şunu belirtmeliyim ki krizleri yok saydığımızda krizler ortadan kalkmıyor. İran yıllarca kendi siyasi, toplumsal ve ekonomik krizini hep görmezden geldi, hep yok saydı. Bir tarafta öldürdüğü binlerce insanın bedeninin üzerinde varlığını sürdürmeye çalışan köhne bir iktidar, diğer tarafta ülkelerin iç çelişkilerinden siyasal ve ekonomik kazanç elde etmek isteyen emperyalist güçler var. Bu ikisinin arasındaysa siyasi baskılar ve ekonomik koşullar altında can çekişen bir toplum var. Bu coğrafya büyük bir yıkımı kaldıramaz. Bir kuşağın daha savaşlara kurban edilmesine göz yumamayız. Bunu kabul edemeyiz. İran yönünden bir tufan yaklaşıyor. İran’da çıkacak bir tufan da bölgenin tamamını vurabileceği gibi bütün dünyayı sarsacaktır. İranlı yetkililer bu sözümüzü önemsesin. İran’da halklara sıkılan her kurşun, dış müdahalelere zemin hazırlıyor. Çözüm ne halklara kurşun sıkmak ne de dış müdahaledir.

    İRAN’DA DEMOKRATİK DÖNÜŞÜMÜ SAĞLAYACAK ÖZGÜRLÜKLERİN ALANLARI GENİŞLETİLMELİDİR

    Sadece İlam ve Kirmanşah’ta 3000’e yakın kişinin hayatını kaybettiği belirtiliyor. Bunların çoğu Kürt, demokratik gösterilere katılmış insanlar. Bazı insan hakları örgütlerinin yaptıkları açıklamalara göre ise bu sayının çok daha yüksek olduğu söyleniyor. İran rejimi artık halkın taleplerini görmezden gelmeyi bırakmalıdır. Kürtlerin, Farsların, Azerilerin, Beluçların, kadınların özgürlük talebi görülmelidir. İran’da demokratik dönüşümü sağlayacak özgürlüklerin alanları genişletilmelidir. Geçen hafta Umman’da başlayan görüşmeler vardı. Herkes takip etti. Bu sürecin diplomatik yollarla çözülmesini canıgönülden ümit ediyoruz. İran halkının ekmek, adalet ve özgürlük taleplerini desteklediğimizin altını bir kez daha çiziyoruz. İran’da özgürlüğü için mücadele eden, bedel ödeyen bütün kadınlara selamlarımızı, sevgilerimizi ve direniş dayanışmamızı iletiyoruz.

    TÜRKİYE BARIŞINI BAŞKA DOSYALARIN REHİNESİ HALİNE GETİRMEYİN

    Türkiye’deki barış ihtiyacı uzunca bir süredir Suriye’ye, Rojava’ya ve sınır ötesindeki gelişmelere bağlandı. Her defasında, “Önce orası, önce orası” denildi. Barış sürecinde somut adımlar atılmadı. Biz DEM Parti olarak defalarca söyledik; Türkiye’de barışı başka dosyaların rehinesi haline getirmeyin. Gelinen noktada SDG ile Şam yönetimi arasında 30 Ocak Mutabakatı imzalandı. Bu mutabakatın gereklilikleri üzerinde pratik çalışmalar yürütülüyor. Uluslararası topluma düşen görev bu mutabakatın sağlıklı bir şekilde hayata geçmesi için destek ve katkı sunmaktır. Türkiye’ye bu konuda çok daha büyük görev ve sorumluluklar düşüyor. 30 Ocak Mutabakatı sabote edilmemeli. Komşu ülke Suriye’de bu mutabakatın hayata geçmesi için azami düzeyde katkı sağlanmalı. Bu hem Suriye’nin hem Türkiye’nin geleceği için hayati önemdedir.

    BARIŞI MÜMKÜN KILACAK SİYASAL VE HUKUKİ ÇERÇEVE ORTAYA KONULMALIDIR

    Gelelim Türkiye’deki sürece. 30 Ocak Mutabakatı ile şimdilik bir yol alınıyor. Artık Türkiye’deki iktidarın ve devlet aklının elinde mazeret kalmamış olmalı. Şimdi süreci hızlandırmanın tam zamanı. Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu ortak rapor yazım sürecinde sona gelmiş bulunuyor. Bizce bu rapor, temennilerin ötesine geçmelidir. Barışı gerçekten mümkün kılacak siyasal ve hukuki bir çerçeve ortaya konulmalıdır. Sürecin gereklilikleri yerine getirilmelidir. DEM Parti olarak bu barış sürecini üç temel perspektiften ele alıyoruz: Birincisi demokratikleşmedir. Barış, demokrasiden sonra hatırlanacak bir hedef değildir. Demokrasiyle eş zamanlı yürütülmek zorundadır. Bu yüzden demokratikleşmenin vazgeçilmez koşulu olarak kayyım uygulamaları kaldırılmalıdır. Seçilmişler makamlarına, kayyımlar kendi görevlerine dönmelidir. Komisyon raporu, barış sürecini güvenceye alacak özgürlük yasalarını ve demokratik entegrasyon düzenlemelerini açıkça önermelidir. Barış, dağda ve sürgünde olanların, ülkesinden koparılanların demokratik yaşama onurlu bir biçimde katılımını sağlayacak bir süreçtir. Siyasal faaliyetleri nedeniyle cezaevinde tutulan siyasetçilerin özgürlüğüne kavuşması bu sürecin önemli parçalarındandır. Anadilinde eğitim bir lütuf değildir, haktır. Kültürel inkar sürdükçe barış kök salamaz. Kalıcı güvence ise anayasal vatandaşlık ve tekçiliği reddeden eşit yurttaşlıktır.

    HUKUKUN ASKIYA ALINDIĞI YERDE BARIŞ KALICI OLAMAZ

    İkincisi hukuktur. Hukukun askıya alındığı yerde barış kalıcı olamaz. AYM ve AİHM kararlarının uygulanmadığı bir ülkede barış söylemi inandırıcılığını yitiriyor. Sevgili Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ ve tüm Kobanî Davası tutsakları ile Osman Kavala, Can Atalay, Tayfun Kahraman, Çiğdem Mater ve bütün siyasi mahpuslar içerideyken barış sağlam bir zemine oturamaz. Kent uzlaşısı nedeniyle tutuklu bulunanlar, bütün seçilmiş belediye başkanları derhal serbest bırakılmalıdır. Komisyon raporu ayrıca TCK, TMK ve İnfaz Kanunu’nda kapsamlı değişiklikler önermelidir. TMK, demokratik siyaseti kriminalize eden bir araç olmaktan çıkarılmalıdır. İnfaz rejimi toplumsal barışı güçlendirmelidir. Umut hakkını Sayın Abdullah Öcalan dahil ağırlaştırılmış müebbet rejimindeki siyasi tutsaklar için tanımadan hukuki zemin eksik kalır. Ayrıca şu bilinmelidir ki bu sürecin en önemli aktörü Sayın Abdullah Öcalan’dır ve buna göre hareket edilmelidir.

    DÜŞÜNCE, İFADE, ÖRGÜTLENME VE BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ OLMADAN BARIŞ OLAMAZ

    Üçüncüsü ise özgürlüklerdir. Barış, toplumun nefes alması demektir. Düşünce ve ifade özgürlüğü, örgütlenme ve basın özgürlüğü olmadan barış olamaz. İnanç ve ibadet özgürlüğü sağlanmalıdır. Aleviler başta olmak üzere bu ülkede yaşayan farklı halklardan ve inançlardan yurttaşlarımızın özgürce ibadetlerini yerine getirebilecekleri, kendini bu toprakların öz evladı olarak hissedebilecekleri bir uygulama hayata geçmelidir. Eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik gibi temel sosyal haklar üzerinde mutlaka çalışılmalıdır. Kadınların ve çocukların yaşam hakkı korunmalıdır. Şiddet ve istismara karşın etkin bir mücadele yürütülmelidir.

    BARIŞ İÇİN ARTIK SÖZ DEĞİL ADIM ATMA ZAMANIDIR

    Bugün yol alınacaksa demokrasi, hukuk ve özgürlükler ertelenmemelidir. Biz DEM parti olarak çok netiz: Barış, iktidarın ya da bir başkasının kullanacağı bir aparat olamaz. Barış, demokrasiyle birlikte yürüyen, hukukla güvence altına alınan, özgürlüklerle güçlenen bir halk iradesidir. Gerçek ve onurlu bir barış hakiki bir güvenliğin ta kendisidir. Eğer gerçekten bu sürece bir dinamizm kazandırılmak isteniyorsa aynı tas aynı hamamla devam edilemez. Gözle görülür bir değişimin başlaması şarttır. Adres demokrasi, hukuk ve özgürlüklerdir. Bunun dışındaki her söz, ertelemenin bir başka adıdır. Bu ülkenin halklarına karşı sorumluluğumuzun gereği olarak bütün görev ve sorumluluklarımızı harfiyen yerine getirmeye devam edeceğiz. Barış için artık söz değil adım atma zamanıdır. Biz DEM Parti olarak duruşumuzda gayet netiz. Neyin arkasında, neyin karşısında olduğumuzu hep açıkça ifade ettik. Biz barışın, demokrasinin, hukukun üstünlüğünün ve özgürlüğün arkasındayız. Neyin karşısındayız? Tahakkümün, inkarın karşısındayız. Baskının, yargı operasyonlarının karşısındayız. Korkutmanın, susturmanın, manipülasyonla siyasi mühendislik yapmanın karşısındayız. Çünkü biz biliyoruz ki barış geldiğinde, demokrasi güçlendiğinde bu ülkede hukuk işleyecek, özgürlükler olacak. Türkiye kazanacak, hepimiz hep beraber kazanacağız. Bunun için büyük bir inançla, bilinçle, eylemle mücadele etmeye devam edeceğiz. Yolumuz açık olsun. Hızır, yar ve yardımcımız olsun.”

    HABER MERKEZİ

  • Özel: Depremzedeye zulüm ediyorlar!-VİDEO

    Özel: Depremzedeye zulüm ediyorlar!-VİDEO

    PİRHA- CHP Genel Başkanı Özgür Özel, partisinin Grup Toplantısını Maraş’ta yaptı. 6 Şubat Depremlerinin üzerinden 3 yıl geçtiğini belirten Özel, iktidarın sorunları görmek yerine üzerini örttüğünü söyledi.

    Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Özgür Özel, 6 Şubat depremlerinin 3’üncü yılında, Kahramanmaraş’ta gerçekleştirdiği, TBMM Grup Toplantısı’nda konuştu. Cumhuriyet Halk Partisi Lideri Özel, “İstiklal madalyalı bu şehirde Sütçü İmam’ın torunlarıyla birlikte, 6 Şubat’ın üçüncü yılında, 6 Şubat’a üç kala acının merkez üssündeyiz” dedi.

    Özel, şunları söyledi:

    “‘MECLİS, MİLLETİN BAĞRININ KENDİSİDİR’ DEDİK, GELDİK”

    “Deprem bölgesinde hala daha gözyaşları kurumadı, ağıtlar dinmedi. Cumhuriyet Halk Partisi olarak bu haftayı deprem bölgesinde geçirmek ve kayıpların, acıların yaşadığı bu illerde üçüncü yılda tüm grubumuzla, Parti Meclisi üyelerimizle, Merkez Yönetim Kurulu üyelerimizle, Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi’nde görevli Politika Başkanlarımızla birlikte burada olmak istedik. ‘Grup toplantısı var salı günü’ dediler. Dedik ki ‘Cumhuriyet Halk Partisi Meclis’i kuran partidir. Meclis, sorunların tartışıldığı, görüşüldüğü, konuşulduğu yerdir. Milli iradenin tecelligahıdır, kutsal çatıdır. ‘Eğer Meclis milletin sesini duymuyorsa, sorununu çözmüyorsa, Meclis milletin bağrının ta kendisidir’ dedik. Kürsüyü sırtlandık, Kahramanmaraş’a sizin bağrınıza geldik. Dün sabah Osmaniye’den başladık, Nurdağı ve İslahiye’den sonra bugün Kahramanmaraş’ta günün erken saatlerinde gittiğimiz her şehirde olduğu gibi deprem şehitliğimizi ziyaret ettik. Tarifsiz acıları, bir kez daha yaşadık. Öyle şeyler gördük, öyle şeyler yaşadık, öyle şeyler yaşadınız ki. Gerçekten insanın ömründe görüp görebileceği en büyük acılara, en büyük yaslara tanıklık ettik. Beş kişilik bir aile; anne bir tarafta, baba bir tarafta. Sekiz yaşındaki büyükbabanın yanında, altı yaşındaki ortanca annenin yanında ve o beş kişinin ortasında iki yaşında bebe yatıyor. Ya da 2021 yılında aynı gün doğmuş, 2023’te 6 Şubat’ta birlikte Hakkın rahmetine kavuşmuş, ikişer yaşında ikiz kardeşler yan yana. Ne ömürler bitti hiç başlamadan, ne ömürler bitti gelinliğe, duvağa, damatlığa kavuşamadan. Askere gidip de dönemeyenler oldu. Yurda gidip de evine dönemeyenler oldu. Yurttan dönüp de evdekilerden hiçbirisini göremeyenler oldu. Bu büyük acıda resmi rakamlarla 53 bin 537 kaybımız, 107 bin yaralımız vardı. Kahramanmaraş’ımız da depremin merkez üssü Kahramanmaraş 12 bin 622 kayıpla, 9 bin 243 yaralısıyla birlikte büyük bir acıyı yaşadı. Hem Kahramanmaraş’ta, hem tüm bölgelerde yitirdiklerimize Allah’tan rahmetle anıyorum. Yakınlarına ve bu kahraman şehrin tamamına, tüm milletimize bir kez daha başsağlığı diliyorum. Allah ne Kahramanmaraş’a, ne de milletimize böyle bir acıyı bir daha yaşatmasın inşallah.”

    “HAL BÖYLEYKEN EN KISA SÜREDE İKTİDAR OLMA SORUMLULUĞUMUZ VAR”

    “Değerli Kahramanmaraşlılar sabahleyin şehitlik ziyaretinden sonra sanayi ve ticaret odamızdaydım. Sanayi ve Ticaret Odamızın Başkanı, odanın tüm bileşenlerini temsil eden bir heyetle bizi karşıladı. Ayrıca akademik odalara, tabip odasına, eczacı odasına, ziraat mühendisleri odasına, mühendis ve mimarların bütün odalarına ev sahipliği yaptılar. Biz orada sağlıktan tarıma, eğitimden ulaşıma Kahramanmaraş’ın hepinizi rahatsız eden, milletvekilimiz tarafından Meclis’te dile getirilen, örgütümüz tarafından, il başkanımız, yönetimi, ilçe yönetimlerimiz tarafından düzenli bize rapor edilen, bölgeye gönderdiğimiz milletvekillerimizin, Parti Meclisi üyelerimizin sürekli bildirdiği bu sorunları, gördüğümüzü – göremediğimizi konuştuk, not ettik. Bu konuda muhalefet görevimizi yapmaya devam edeceğiz. Ancak şu kadarını söyleyelim. Ana muhalefet olarak bir denetim sorumluluğumuz vardır. Eksikleri söyleme, uyarma sorumluluğumuz vardır. Ancak genel vaziyete bakınca son söyleyeceğimi ilk söyleyeyim. Kahramanmaraş’a ve deprem bölgesine bakınca, ülkedeki emeklilerin, çalışanların, çiftçinin, gençlerin durumuna bakınca elbette milletin verdiği görevle bir muhalefet sorumluluğumuz vardır. Ama memlekette hal böyleyken artık en kısa sürede iktidar olma sorumluluğumuz vardır. Bunun için de sadece sorunları gören ve söyleyen değil, bu sorunlara hangi çözümleri ürettiğimizi, geldiğimizde nasıl yöneteceğimizi, nasıl acıları dindireceğimizi, yaraları saracağımızı, nasıl Kahramanmaraş’ı yeniden kalkındıracağımızı, Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisimizde politika başkanlarımızla gölge kabinemizle birlikte anlatıyoruz, çalışıyoruz ve devam edeceğiz. Bundan önce olduğu gibi bundan sonra da Maraş’ta ve artık sorun tespit eden değil, sesinizi duyuran değil; sizi duyan ve nasıl sorunlarınızı çözeceğini, iktidarımızda 100 yıl önce olduğu gibi işgalden, yıkımdan kurtulmuş, salgın hastalıklarla, açlık ve yoksullukla baş eden bir ülkeyi nasıl ayağa kaldırdıysak, 100 yıl sonra yine kurucumuzun önderliğinde bu ülkeyi Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında nasıl birlikte ayağa kaldıracağımızı hep birlikte konuşacağız, hep birlikte başaracağız.”

    “MAZERETİ OLAN BİR İKTİDAR DÖNEMİNDE YAKALANMADIK BU DEPREME”

    “Şüphesiz depremin yıl dönümündeyiz. Deprem odaklı ve depremin yarattığı sorunları ve çözümlerini konuşan bir grup toplantısı olacak. Şöyle bir hatırlayalım. Biz bu felakete 6 Şubat 2023 günü sabaha karşı yakalandığımızda nasıl bir Türkiye’deydik? İki aylık bir iktidar mı vardı? ‘Ne yapsın daha? Yeni gelmişler.’ İki yıllık bir iktidar mı vardı? ‘Tamam, iki yıldır iktidardalar ama depreme hazırlık kolay iş mi?’ Böyle bir mazereti olan iktidar döneminde yakalanmadık biz bu depreme. Biz bu depreme 21 yıldır; Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e bile nasip olmayan 21 yıl süreyle üst üste, tek başına, koalisyon ortağı da olmadan, mazeret üretemeyecek bir süredir iktidarda olan bir süreçte, bir gecede yakalandık. 21 yıldır iktidarda. Depreme hazırlanmak için ne lazımsa vardı, ne lazımsa. Ne vardı biliyor musunuz en önemlisi? Toplumsal duyarlılık ve rıza vardı. 1999 depremi olmuştu. Üçüncü gün daha ‘Herkesin çadırı yok’ diye Tayyip Bey, Bülent Ecevit’e en ağır sözleri söylemişti. Bir hafta sonra ‘Efendim hala daha millete bir çorba, bir çeyrek ekmek veriyorsunuz. Nerede üç öğün sıcak yemek? Nerede şunlar, nerede bunlar?’ dedikleri bir süreçte, topluma ‘Biz olsak şöyle yaparız. Biz olsak böyle yaparız. Onu eksik yaptılar, bunu eksik yaptılar’ diyerek. Rahmetli Ecevit’e ‘Ölünce mi bırakacaksın be adam? Yaşlısın işte, hastasın. Bırak ben geleyim’ diyecek saygısız bir dil söylerken. Kendi partisinin, geçmişte siyaset yaptığı partinin kurucusu Erbakan Hoca’ya ‘Yaş 70, iş bitmiş’ deyip, ‘Ona değil, bana görev’ dediği bir sürede millet depremin acısı ve yaraları sarmak için uygulanan ekonomik programa tepkisiyle geldi, çağırdı, ‘Al yönet’ dedi.”

    “HAZIRLIK TAM, 132 MİLYAR DOLAR DA PARA VERİLMİŞ CEBİNE”

    “Toplumsal rıza tamdı depreme hazırlık için. Diğer taraftan kanuni hazırlık tamdı ve bitmişti. Hatırlayın, halen demiyor muyuz? ‘1999’dan sonraki kanunla yapılan yapılar yıkılmıyor’ diyoruz. Deprem yönetmeliği, deprem ile ilgili kanunlar, her şey hazırdı. Üç, para lazım değil mi? Para ve kaynak da hazırdı. O günlerde ‘İki yıllığına’ deyip başlayıp, bugüne kadar 26 yıldır Tayyip Erdoğan’ın sürdürdüğü, bugünkü adı ÖİV – Özel İletişim Vergisi, o günkü adı Deprem Vergisi’nin kanunu çıkmıştı ve iki yıl alınacaktı. O günden bugüne kadar… Önce 21 yıllık iktidarın 3 trilyon dolar vergi topladığını söyleyeyim. Toplam vergi. Bu, 100 yıllık Cumhuriyet tarihinde toplanan verginin toplamının iki katına yakındır. Ama o günden bugüne toplanan 41 milyar dolar sadece deprem vergisi. 41 milyar dolar toplanmış. 65 milyar dolarlık özelleştirme yapmış. Önceden kendine kalanı satmış, parayı cebine katmış. 26 milyar dolar da sekiz kez çıkardığı imar affıyla… Yani depreme dayanıksız binalar, kolonu kesilmiş, çatısı bilmem ne olmuş. Çıkardığı imar aflarından da 26 milyar lira oradan para toplamış. Toplam 132 milyar dolar iktidara geldiğinden bugüne sırf depremde harcasın diye para verilmiş cebine. Bu depremde yıkıldı ya evler, yapılıyor ya, Sayın Kemal Kılıçdaroğlu ‘Bedava verelim’ dedi, ‘Bedava olmaz’ dedi ya. Şimdi ‘Evleri yaptım’ diye övünüyor ya konuşacağız. Toplam maliyeti kendileri açıkladı, 40 milyar dolar. Depreme şu ana kadar harcanan toplam para 90 milyar dolar. Devraldığı Türkiye’den bugüne kadar toplanan deprem vergisi, özelleştirme ve aldığı imar affı paraları 132 milyar dolar. Para da gani gani. Yani şunu açık söyleyeyim. 6 Şubat gecesi biz depreme yakalandığımız sırada eğer gelirken millete verdiği sözü tutsa ve kanunu uygulasa, var olan parayı kullansa doğru yere, bu evleri yine yapardı, yıkıp kendi yapardı ve o gece bir kişi bile ölmezdi. O yüzden elbette deprem Allah’tan ama buna karşı hazırlanmak kulun görevi. Bu memleketin vatandaşları da görevi Erdoğan’a vermiş. O gece biz depreme hazırlıksız yakalandıysak bunu savunacak bir tane de mazeret vermemiş. Herkes bunu böyle bilecek. Doğrusunu bileceğiz, doğrusunu konuşacağız.”

    “TSK, 99 DEPREMİNDE 10 BİN 528 KİŞİYİ HAYATTA TUTTU”

    “Hepimiz canlı tanığıyız. Depremi duyduk. Cumhuriyet Halk Partisi grubu olarak sabah 09.00’da mesaj çektik. ‘İlk bulduğunuz vasıtayla deprem bölgesine gidin. Nerede olduğunuzu bildirin’ diye. Açık tek havaalanı Adana Havaalanı’ydı; Şakirpaşa. Çoğu arkadaşımız oraya uçtular. Karayollarıyla da varabilenle 120 milletvekiliyle ertesi gün görev dağılımını yapmıştık, sahadaydık. Kulağımızda ilk günün sesi şuydu. ‘Sesimi duyan var mı?’ Ama üçüncü, dördüncü, beşinci günün sonunda kolumuzdan tutanların sorduğu bir soru vardı. ‘Üç gün boyunca ordu neredeydi?’ Üç gün boyunca şanlı, şerefli Türk ordusu, tüm eğitimi, gencecik ve bu ülkeye adanmış yürekleriyle, bütün ekipmanlarıyla bir talimat bekledi. O talimat üç gün gelmedi. Şimdi tarih önünde tarihi bir hesaplaşmayı ifade etmek durumundayım. 1999 depremi olduktan birkaç saat sonra Deniz Birliği’ne ulaşan dönemin komutanı ‘Vaziyeti gördüm’ diyor, rahmetli Ecevit’e bir telefon açıyor. Rahmetli Ecevit derhal talimatı veriyor ve Türk Silahlı Kuvvetleri sabahın ilk ışıklarıyla 37 helikopter, 12 general, bin 392 subay, 33 bin 199 erbaş ve erle sahaya çıkıyorlar. İletişim kesilmiş. 1999 yılı. Hangimizde cep telefonu var o zaman? Çok azımızda. Üç iridyum cep telefonu merkezi, iki uydu yer terminaliyle iletişimi sağlıyorlar. 270 saat kesintisiz uçuşla binlerce yaralı, bölgeden helikopterler ve uçaklar vasıtasıyla tahliye ediliyor. Ve sonuç… Rakam söyleyeceğiz ve rakam konuşacak. O deprem bizim 1999’da Türk Silahlı Kuvvetleri’nin enkaz altından 10 bin 528 vatandaşı çıkarıp, hastaneye ulaştırıp, yaşamda tuttuğu deprem. Çıkarıp da ölenler bu rakamda değil. 10 bin 528 kişiyi Mehmetçik çıkarıyor ve yaşatıyor. Bu depremde üç gün duran ordu üç gün sonra çıkıyor ya. Aynı kayıt, o da TSK’da. Kurtardığı kişinin adı, soyadı, TC’si, hangi enkazdan çıkardığı, hangi hastaneye teslim ettiği… O gün 10 bin 528. Bu depremde sayı 327 arkadaşlar. Eğri oturacağız, doğru konuşacağız.”

    “‘İKTİDARI ELİMDEN ALIRLAR’ KORKUSUYLA ORDUYU TUTTU”

    “Hani var ya ‘Orduyu çıkaralım’ denince sarayda, danışman aklına uyup, ‘Orduyu kışladan çıkarmak kolaydır, geri sokmak zordur. Çıkralarsa yönetime el koyarlar’ vehmiyle, ‘İktidarı elinden alırlar’ korkusuyla üç gün, üç gün…“Kiminiz Facebook’tan yazdınız, kiminiz ekran başında bağırdınız, kiminiz gittiniz valinin yakasına yapıştınız. ‘Ordu nerede, ordu nerede?’ O ordu ilk gün çıksaydı bir de karşılaştırma açısından söyleyelim. Bizim bugünkü depremde 53 bin 537 kişi öldü. O gün 1999 depreminde 18 bin kişi öldü. 18 bin kişi ölmüş, 10 bin kişi kurtarmışlar. 53 bin kişinin öldüğü yerde 300 kişi kurtarmışlar. Basit bir oranla; zamanla teknoloji de artmıştır, iletişim de artmıştır, aygıtlar güçlüdür. Hiç onları düşünmeyin. Bu 53 bin kişinin en az 33 – 35 binini Mehmetçik en kritik 24 saatte, takip eden 24 saatte, o 72 saatte kurtarabilecekken, o Mehmetçiği bir vehimle, korkuyla içeride tutanlar, bugün bu milletin yüzüne nasıl bakıyorlar ben de buna utanıyorum. O yüzden millet çadır beklerken Kızılay’a çadır sattıran bunlar. Millet enkaz altında yardım beklerken, cep telefonunda yüzde iki şarj kalmış, depremzedenin o telefona IBAN yollayıp para isteyen bunlar. Orduyu içeride tutan bunlar. Verdiği sözleri tutamayan bunlar. Çıkmış bir de pişkin pişkin, ‘Verdiğimiz bütün sözleri tutmanın mutluluğundayız. Asrın felaketini atlattık.’ Asrın felaketi evet Allah bir daha göstermesin. Ama asrın ihmali, asrın beceriksizliği ve asrın pişkinliği ile karşı karşıyayız.”

    “BİR YILDA EVLERİN YAPILACAĞINI SÖYLEYİP OY İSTEDİ”

    “Gidelim övündüğü kısma. Öncesinde çalışmadı, deprem sırasında arama kurtarmada çuvalladı. Diyor ki ‘Verdiğim sözleri tuttum.’ Ne söz verdin sen? Ne söz verdin? Dedin ki, ‘CHP’ye oy verirseniz.’ O lafı ilk duyduğumda böyle kanım akıyordu, dondu. 6 Şubat’ta deprem olmuş, 8 Şubat, 9 Şubat ‘Malum’ diyor, kimsenin aklında yok ya ne depremi. O gün bize dese, ‘Ya seçim var. Bu dönemde ne seçimi, gelin bu seçimleri 5-6 ay ileri alalım.’ Vallahi Cumhuriyet Halk Partisi seçim meçim düşünmez. Adam iki gün sonra depremden ‘Malum 14 Mayıs’ta seçim var. Sakın ha oyu başkasına verirsiniz, onlar işi öğrenene kadar bir yıl geçer. Bu kardeşiniz bir yılda hepinizin evini yapacak ve sizi eve sokacak’ dedi. Dedi mi, demedi mi? Dedi. Ama maalesef o günlerde kimse ona ‘Ev yapamazsın’ demedi. Ama o bize ‘Bunlar yapamaz’ dedi,. Şimdi diyor ki, ‘Bize bu evleri yapamaz’ dediler. Bir yılda bu evlerin yapılacağını söyleyip oy istemek, depremdeki insanların çaresizliğini gösterip, ‘Bunlar gelince işe alışıncaya kadar yapamazlar, biz yaparız’ diyerek insanları kandırarak oy istendi ve o istenen oyların sonucundaki iktidarı yaşıyoruz şu anda. Peki ne oldu? Bir yıl bitti. Biz buradaydık. Tüm Türkiye’de yüzde 2,7. Yüzde 2,7’si bitmişti evlerin. İkinci yıl bitti, tüm Türkiye’de 11 ilde yüzde 30’u bitmişti evlerin. Üçüncü yıl bitti, şimdi bitiyor. Evlerin yüzde 70’i bitmiş. Şu anda daha 270 bin kişi konteynerlerde yaşıyor. Osmaniye’de gittim, Gaziantep’te gittim. Her şehirde konteynerde yaşayan toplam 270 bin kişi var. Kiracılara ev yok. Kiracıda para yok. Eve girmeye imkan yok. Geliyor konteynerdeki elektriğini kesiyor. ‘Çık artık.’ ‘Nasıl çıkacağım kiraya?’ diyor. ‘Depremden önce nasıl oturuyorsan otur’ diyor. Dün ağladı adam. ‘Lastikçiyim ben’ dedi. ‘Bir gelirim vardı’ dedi. ‘Şimdi yeniden iş buldum ama eve eşya alacağım yok, ev tutacağım 15 bin lira ev. En ucuz ve 15 bin lira. Bir depozit istiyor üç aylık da peşin kira. Ben 60 bin lira ömrümde görmedim. Nasıl çıkacağım buradan? Elektriğimi, suyumu kesti’ diye ağladı adam. Bakan Kurum, milletvekillerimizin gözüne bakarak Meclis’te komisyonda ‘O kadar çok ev yaptık ki’ diyor. ‘Şu anda deprem bölgesinde 5 bin liraya kiralık konut var kiracılar için’ diyor. Dün Osmaniye’de sordum. En ucuzu 15, ortalama 20. Gaziantep’te sordum. En ucuzu 16-17, ortalama 20-22. Kahramanmaraş’ta soruyorum ‘5 bin liraya kiralık ev var mı? 10 bin liraya var mı? 15 bin liraya var mı?’ Burada 20 bin liraya kiralık evlerin tutarı. En oturulmayacak evde 15 bin lira. Ve Murat Kurum diyor ki ‘Gidin deprem bölgesine, 5 bin liraya kiralık konut var’ diyor. Bugün gerçi salondayız. Dün iki gün meydandaydık, yarın yine meydandayız. Buradan Murat Kurum’a söylüyorum, grup toplantımızdan. Buradan Erdoğan’a söylüyorum. Öyle kapalı salonlarda kışın ısıtıp, yazın serinletip, kendi seçtiklerinize bile değil, atadıklarınıza nutuk atarak bu milletin aklıyla alay etmeyin. Sokağa çıkın, sokağa. Millete anlatın bakalım.”

    “EKSİK DE ÇOK İTİRAZ DA”

    “Bugün itibarıyla Maraş‘ta 112 bin 414 konut söz verilmiş, teslim edilen 73 bin 956. Malatya’da yüzde 22’si, Adıyaman’da 43’ü, Antep‘te 26’sı bekliyor. Hatay’da 254 bin konutun 153 bini verilmiş, yüzde 40’ı bekliyor. İnsanlar anahtarı alıyorlar, hazır değil. ‘Hazır’ diyorlar, hepiniz biliyorsunuz en az 100 bin lira ama çoğunlukla 300 bin lira masraf edilmeden geçilemiyor. Evin çatısı akmasa, borusu akıyor. Borusu akmasa, camı akıyor. Parkesi kabarmış, boyası kabarmış. Bunların tamamıyla deprem bölgesinin boğuştuğu bir sürecin içerisindeyiz. O yüzden asla ve asla boş söze, ‘Buradan konuşayım, bilen bilir bilmeyen bilmez. 11 il ne yaşarsa yaşar. Diğer 70 il işler yolunda sanır.’ Deprem bölgesinde işler yolunda molunda değil. Erdoğan’a söyledim, ‘Sen iyi diyorsun. Ben de diyorum ki; üç yıl geçmesine rağmen yapılan işler var. Zaten devletin bu konuda her imkanı var. Ancak eksikler çok, Kahramanmaraş’ta itiraz çok. Bununla ilgili de Hatay’da isyan büyük. Gel cesaretin varsa, benimle beraber deprem bölgesine gidelim.’ O gün Hatay’daydım. ‘Hatay’ı gezelim, konteynere de gidelim, TOKİ’ye de gidelim, esnafa da gidelim. Hatırını soralım’ dedim. ‘Var mısın?’ dedim, tık çıkmadı. Kahramanmaraş’a gelip de benimle birlikte Maraş‘ta gezebilir mi Erdoğan? Asla gezemez. İşte bu yüzden artık bir devir kapanmaktadır, yeni bir devir açılmaktadır. Algı siyasetinin dönemi bitmektedir, gerçek siyasetin dönemi başlamaktadır. Bakan evlatlarının devri bitmektedir, vatan evlatlarının iktidarı gelmektedir.”

    “HİÇ OLMAZSA SABİT ÖDEME OLSUN MİLLETİN İÇİ RAHAT ETSİN”

    “Şimdi bir diğer önemli bir husus. Hepinizin başında olan bir husus. Karşımızda normalde bu işi sivil hayatta yapsa Türk Ceza Kanunu 158 ve 209’a göre açığa imza attırdıkları için yargılanması gereken bir ikili var. Bu yaptıkları işi sivil hayatta yapsalar tefecilikten yargılanırlar. Boş senede imzayı tefeci attırır, başkası attırmaz. Türk Ceza Kanunu, bir kişiye verilen bir para, hizmet ya da mülk karşılığında boş senede imza attırmayı ağır bir şekilde cezalandırıyor. Oysa bugün depremzedeye mesaj atıyorlar, telefon açıyorlar. ‘Evin bitti gel al’ diyorlar. Evin anahtarını gösteriyorlar. Elini uzatıyorsun, ‘Bir dakika’ diyor. ‘Burada bir boş senet var, burada da bir sözleşme var. Bu konut karşılığında …. lira, boşluk, ödeyeceğimi, …. da faiz ödeyeceğimi.’ Genç bir avukat ailesine söylemiş, ‘Afet Kanunu’na göre faiz alamazlar. Faiz kısmını çizin’ demiş. Faiz kısmını çizene ‘Olmaz. Ya evi almayacaksın, ya o sözleşmeye imza atacaksın’ demişler. Buradan Erdoğan’a sesleniyorum. Elbette biliyorum, bazılarını faizsiz yapmaya, bilhassa dükkanları, rezerv alanlarını falan faiz ya da TEFE-TÜFE oranında memur maaş artışı oranında her yıl artırmayı hedefliyorsun. Şunu söylüyorum, bu deprem haftasında şimdi başka yerlere gitti ama 6’sında gelecek inşallah. TOKİ konutları, rezerv alana yapılan konutlar, işyerlerinden ne kadar ücret alınacağını ve bunların hiçbirinden faiz, TÜFE ve memur maaş artışı dahil hiçbir fark alınmayacağını açıkla. Bunu açıkla, benim ana muhalefet olarak senin de iktidar partisi olarak şu üçüncü yılda millete bir hizmetimiz olmuş olsun. Biz ‘Ücretsiz yapalım’ dedik. Dedin ki ‘Ücretsiz olmaz. Para verecekler.’ Dedik ki, ‘Hayır, doğru değil. Ücretsiz olsun.’ ‘Hayır, hem para verecekler, hem bana oy verecekler.’ Üç yıl önce ‘Para verecekler’ diyen kişi, o günün şartlarında milletten yetkiyi aldı. Şimdi ‘Faizle ödeyecekler’ diyor. Bana kalsa ne faiz olsun, ne para olsun. Ama Erdoğan’a söylüyorum; ‘Gel hiç olmazsa sabit ödeme olduğunu söyle, milletin için rahat olsun.’”

    “VERGİ OLARAK DEĞİL DAYANIŞMA OLARAK GÖRDÜLER”

    “Diğer taraftan bir de şöyle bir şeyi hatırlayalım. Şu ana kadar şunu anlattım; Geçmişten beri aldığı vergiler, bizi depreme hazır etmeye yeterdi. Yapmadı. Peki bu depremden beri ne yaptı? Bunu üç yılın sonunda bir hatırlamakta sonsuz fayda var. ‘Motorlu Taşıtlar Vergisi’ni bir kere ödediniz, ikinciyi ödeyeceksiniz’ dedi mi millete? Dedi, ödedi millet. Niye? Para depremzedeye gidecek. Bunu vergi değil; ibadet ve dayanışma olarak gördü insanlar. MTV’yi iki kere aldılar, KDV’yi artırdı, damga vergisini artırdı, yurt dışı çıkış harcını artırdı. Bunların sonunda toplam 15 milyar dolar bir kaynak elde etti. Ayrıca ‘Türkiye Tek Yürek’ kampanyası yaptı. Hepimiz maaşları başladık. İlk Mansur Başkan Cumhuriyeti Halk Partililerden açıkladı. Bütün meclis grubu açıkladık. Hepimiz maaşımızı, gelirimizi bu insanlar o kadar zor durumda olan insanlar, o kadar sembolik ama o kadar önemli katkılar koydular ki; toplamda o kampanyadan da 50 milyar dolar toplandı. Yurt dışından 6,5 milyar dolarlık maddi destek geldi. Toplam para 6 Şubat’tan itibaren resmi evraklarda, kayıtlarda 71,5 milyar dolar. ‘455 bin konut yaptık’ diyorlar, maliyeti 40 milyar dolar. 31,5 milyar dolar para artmış bile konut için bakarsak. Halen daha bu depremzededen para almanın, para alması yetmez faiz almanın, TEFE-TÜFE işletmenin, bir de tefeciler gibi millete bir tarafta anahtar gösteriyor, çoluk çocuk beş kişi konteynerde, çamur dize kadar gelmiş, hava soğuk. Bir tarafta önünde boş senet. Bu beş senetçilere şunu söylüyorum. Bu millete zor gününde yapılan bu zulmün, eninde sonunda sandıkta sorulacak hesabı.”

    “BUNUN İÇİN TEMİNAT İSTENMEZ”

    “Tabi sorun bir değil, rezerv alan sorunu kangren olmuş, acele kamulaştırma adı altında milletin arazisine çökülmüş. Sadece Hatay’da 50 bin kişilik bir mağduriyet söz konusu. 6 milyonluk eve 3 milyon – 2,5 milyon lira değer biçmişler. Sosyal hayat, ticaret hala ayağa kalkmamış. Maraş’ın yolları geçen Ali Öztunç söylüyor. Ali Öztunç’un anlatımı kuvvetli, severim böyle abartır bazen. Diyor ki ‘Maraş‘a gelin’, milletvekillerine söylüyor. ‘Arabaya binin, bir gün gezin. Böbrek taşınız olmaz, hepsi düşer’ dedi. Ben Maraş‘a geldim, arabaya bindim. Daha yarım gün oldu. Vallahi böbrek taşı ne, böbrek düşmezse iyi. Bir yandan asbest sorunu, bugün oturduğumuz doktorlar öyle şeyler anlattı ki. Bu asbest sorunun gelecekte ne büyük bir sıkıntıya sebep vereceğini, Aksu Çayı’nın nasıl kirlendiğini, kirletildiğini. Verilen hızlı tren sözü tutulmadığı için şehrin halen kan kaybettiğini. Sosyal hayatın, ticaretin halen daha ayağa kalkmadığını. Konteynerde siftahsız esnaflar var. Öyle bir gerçek var ki; hep birlikte bunu bu grupta konuşmayan milletvekili yok. Başta Hatay milletvekilleri. Malatya milletvekilimiz. Adıyaman milletvekilimiz kalmadı belediye başkanımız. Her gün başkasını arıyor ‘Bunu anlatın’ diye. Kahramanmaraş, Gaziantep milletvekillerimiz, Osmaniye milletvekilimiz. Hepsi anlatıyor bunları. ‘Yapın bunu, halledin bunu’ diye. 30 Kasım tarihinde mücbir sebep bitti. Zaten altı ay uzatıyorlar bitiyor bir daha uzatıyor. Van’da deprem oldu hatırlayın. Devlet Van’a, bir şehir ya, burada 10 şehir birden. Bütün gücünü Van’a verdi, ‘Onu ayağa kaldıralım’ dedi. ‘Kalkana kadar mücbir sebep’ dedi, 6 yıl sürdü arkadaşlar 6 yıl. Bir Van’a 6 yıl boyunca mücbir sebep uygulandı. Koca bölge, hal ortada, mücbir sebep uygulaması iki yıl dokuz ay depremden itibaren. Ki farkına varasın, ilk 3 ay geçti, 2,5 yıl mücbir sebep uygulanıyor ve kaldırılıyor. Bu ne demek? Pamuk eller cebe demek. Esnaf sigorta ödeyecek, vergi ödeyecek demek. Yetmedi, basit usulden gerçek usule geçirdiler esnafı. Bölgedeki esnafı da muaf tutmadılar, deprem yokken basit usulde çalışanlar deprem sonrası gerçek usule geçiyor. Hiç sormadan verilecek işte muhasebeci parası, defter parası, onay parası, noter parası. Dünya kadar para şimdiden cepten çıkıyor. Dükkan yok, altyapı yok, müşteri yok. Kepenk kapatacak, kapatılacak kepenk yok dükkanda. Bu haldeyken kredi lazım esnafa, kredi isteyene borcu yoktur kağıdı soruluyor. Borcu yoktur kağıdı için, vergi SGK’ya borcunun olmaması lazım. Zaten o halde olsa kredi kime lazım. Borcu yoktur kağıdını almak için yapılandırma yapmak istiyor. Onun için giden esnaftan da bugün Ticaret Odası Başkanı, Sanayi Odası Başkanı anlattı. Buranın, bütün bölgenin sorunu. Teminat istiyorlar, teminat. Borcu yapılandıracaksın, borcu karşılayacak kadar, hiç değilse yarısı kadar bir teminat göster. Ya adamda borcu karşılayacak kadar teminat olsa senin kapına gelmez. O borcu yapılandırmak istiyor. Bunun için teminat istenmez.”

    “HALA ‘BORCU YOKTUR’ KAĞIDI İSTİYORLAR”

    “KOSGEB’den esnaf kredi kullanmış. Daha doğrusu kullanmış demeyelim. Hatırlayın, pandemi oldu. Pandemi sırasında KOSGEB krediler oldu. Sonra deprem oldu, diyor ki ‘Yüzde 80’i hibe sandı aldı onu.’ Neye imza attığını bilmeden hibe sandı, aldı. Şimdi mücbir sebep bitmiş. Yazıları yollamışlar. 1 Mart itibarıyla KOSGEB’den esnafa verilen 400 – 700 bin lira arası paraları geri istiyorlar. ‘Ödemezsen icraya koyarız’ diyorlar ve faiz istiyorlar. Bunun için buradan bir kez daha deprem haftası ve bu kahraman şehrin, İstiklal madalyalı şehrin bağrından, bu kadar acıya katlanmış ve ayağa kalkmaya çalışan Kahramanmaraş’tan sesleniyorum. Hem deprem konutlarından faiz alınmayacağını… Mümkünse hiç para alma. Hem mücbir sebebin uzatılacağını, hem KOSGEB kredilerinin ya affedileceğini ya da faizsiz yıllar sonraya erteleneceğini, esnaftan teminat şartını ve ‘Borcu yoktur’ kağıdını kaldırın kardeşim. Bu esnafın bu şartlar altında kimseye borcu yoktur. Ondan bu kağıdı isteyenlerde de vicdan yoktur. Diğer yandan aynı sorun çiftçide var. BAĞ-KUR prim borcu olan çiftçilere tohum, gübre, mazot almak için para lazım. Ziraat Bankası’na gidiyor. ‘Borcu yoktur’ kağıdı getir. Halk Bankası’na gidiyor. ‘Borcu yoktur’ kağıdı getir. Geçmişte 1 kilo buğday satıp, 1 litre mazot alanlar bugün 6 kilo satıp, bir litre alamıyor. Perişan olmuş durumda. Hala onlardan bugün ‘Borcu yoktur’ kağıdı isteniyor.”

    “SEN PRENSE YAKINSIN, BEN MARAŞ’IN GÜZEL İNSANLARINA”

    “Sayın Erdoğan partimizi, beni, belediye başkanlarımızı bölgeye gitmemekle; hatta nerden buldularsa o lafı kendince ‘deprem turisti’ olmakla… ‘Enkaz başında yoktular, bir ara fotoğraf çektirdiler ve kaçtılar. Bir daha bölgeye uğramadılar.’ Sayın Erdoğan geçen gün hem belediye başkanlarımız hem de benim için diyor. ‘Sayın Özel, sen neredeydin bugüne kadar? Deprem bölgesinde niye yoktun?’ diyor. Dışarıdan duyan olsa, bunu size değil de Arjantin’den birine dese ‘Yazıklar olsun’ diyecek, ‘Sosyal demokrat lider bölgeye hiç gitmemiş.’ Erdoğan ‘İki kere iki, dört’ dese ben arkadaşlara ‘Kerrat cetvelini kontrol edin’ diyorum, ‘Bir yanlışlık olmasın.’ ‘Bakın ben kaç kere gitmişim, o kaç kere gitmiş?’ dedim. Grup başkanvekili ve başkanı olarak 26 kez, Genel Başkan olduktan sonra 23 kez, toplam 49 kez gitmişim. Dün 50’nci deprem ili ziyareti Osmaniye’deydim. 51’inci olarak Gaziantep’teydim. 52’nci deprem bölgesi ziyaretinde huzurunuzdaydım. Hele hele grup başkanvekili iken bir araba, bir şoför Mehmet Amca. Erdoğan’ın altında ise 13 tane uçak, devletin tüm helikopterleri, tüm imkanları ve bölgeye toplam 38 kez gelmiş. 39’uncu ziyaretini Osmaniye’ye yapacak 6 Şubat günü. Allah nasip ederse o 39’uncuyu yaparken Özgür Özel de 57’nciyi tamamlıyor olacak. Bana soruyor ‘Ya neredesin?’ Kahramanmaraş’tayım. Depremin ve acının merkez üssündeyim. Sen neredesin? Erdoğan, Suudi Arabistan’da. Yani geçmişte ‘Eli kanlı katil’ dediği, yeşil doların ucunu gösterince gidip kardeşine sarılmadığı gibi sarıldığı Suudi Arabistan’da prensin yanına koşmuş. Sen prense yakınsın, ben Kahramanmaraş’ın güzel insanlarına. Sen prense misafirsin, ben Kahramanmaraş’ın bağrına geldim. Onlara sarılmaya geldim. Şimdi ne dedim? ‘İki kere iki, dört’ dese kontrol edelim. Bunları saymaya, hatırlatmaya, bu kadar iftira varken mecburuz. Müslümanın böyle bir görevi var. Karşıda bir iftiracı varsa ona hakkını bildirmek, dokuz yetim giydirmek demektir. Dokuz yetime kaftan giydirmektir.”

    “MANSUR YAVAŞ BAŞKAN BURAYA GÖZÜ GİBİ BAKTI”

    “‘Neredeydiniz?’ diyor. 9 bin 638 araçla buradaydık. 28 bin 521 personelimizle 10 deprem ilindeydik. 7 bin 200 TIR, dört uçak, altı gemiyle gıdadan sağlık malzemelerine, çadırdan sobaya kadar her türlü yardımı ulaştırdık. Toplamda CHP’nin yönettiği belediyelerden 155 mobil mutfak, 163 ikram aracı, 18 mobil fırın, 3 milyona yakın battaniye, 266 bin ısıtıcı ve soba, 2 bin 220 jeneratör, 4 milyon 600 bin hijyen paketi, 50 bin çadır, bin 810 konteyner gelmiş. Kahramanmaraş’a İzmir Büyükşehir Belediyesi konteyner kent kurdu. Maraşlı üreticinin dallardaki narenciyesini Mersin Büyükşehir Belediyesi aldı. Doğalgaz hatlarını İBB İGDAŞ ekipleri geldi, onardı. Bunlar İzmir, Mersin ve İstanbul Büyükşehir’in Maraş’a değerli katkıları. Bir de bakın Maraş’a ne yapılmış? 5 bin 880 personelle enkazdan 431 can kurtaran, sadece Maraş’a 2 bin 150 aracını getiren, bin 381 araç dolusu yardım getiren, 6 bin 747 çadır kuran, 147 konteyner kuran, mobil fırında günde 6 bin 500 ekmek üretip dağıtan, 30 bin gıda kolisi dağıtan ve o dönem çok konuşuldu; atıl durumda garajda bekleyen otobüslerini seyyar tuvalet ve duşa dönüştürüp çok büyük bir krizi tek başına çözen, 12 cenaze aracı, 30 din görevlisiyle Maraş’taki definleri yapan, 21 bin 916 çiftçiye 1 milyon sebze fidesi dağıtan, 423 bin litre sıvı gübre dağıtan, 15 kilometre su hattını bizzat döşeyen, evde kalan 7 bin 35 depremzedeyi kendi ilinde o dönem barındıran, halen 700 kişiyi kendi ilinde misafir eden, depremin üçüncü yılında emanet ettiğimiz buraya gözü gibi bakan Başkan Mansur Yavaş. Allah ondan razı olsun. Depremin ertesi günü ‘Bana ne düşüyor?’ diye buraya koştu. ‘Sana Kahramanmaraş’ dediler. O günün Yerel Yönetimlerden Sorumlusu Sayın Seyit Torun, şimdi Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisimizde, Gölge Kabinemizde. Ve ondan sonra bu göreve gelen Gökan Zeybek. O gün bugün Mansur Yavaş Kahramanmaraş’ta kimin, neye ihtiyacı olsa bir belediyenin gücü, imkanları dahilinde yapılanı, yapılamayacağı yaptı. Ben partinin Genel Başkanı olarak hepiniz adına ona bir kez daha yürekten teşekkür ediyorum. Erdoğan’a da diyorum ki; kadir kıymet bilmezsin, hatır bilmezsin. Partiyi 33 arkadaş kurdu. 31’inin defterini dürdü, biriyle selamı yok. Asla ve asla dönüp de olan bir şeye bir saygı duymak, bir şey yok. Ama hiç olmazsa 28 bin 521 personel, kimi bir hafta 10 gün, biri bir ay, kimi üç ay, kimi altı ay, burada depremzede ne haldeyse o halde durup, kimi ilk tıraşı 15 gün sonra olup, kimi ne zaman seyyar duşlar geldi, bütün konteyner kent, bütün çadır kent yararlandı, onlardan sonra suya kavuşup, burada cansiparane gayret gösterdiler. Her görüşten insan var onların içinde. Bir belediyede bir görüşten insan yok ki, her görüşten insan var. Allah hepsinden razı olsun. Bunu inkar ettin ya, kul hakkına giriyorsun. Kul hakkına giriyorsun.”

    “KAÇAN MÜTEAHHİTİN PEŞİNDELER”

    “Şimdi öncelikle şunu söyleyeyim. Bugün sabahki toplantıda bence birçok şey dinledik ama Hatay’da Adalet Peşinde Platformu var. İlk duyunca bekliyorsun zaten. Depremde ölmüş insanlar, hayatlarını kaybetmişler. Acılı aileleri bir araya gelmiş. Müteahhit kaçmış, onun peşinde. Kamu görevlisinin kusuru var. Yargılanma izni vermemiş. Onun peşinde. Efendim devletin kusurunu her binaya yüzde 25 yazıyorlar, maksat ödenecek tazminatı küçültmek. Ona itiraz ediyor. Bunların hepsini söylemişler, hepsini yaptılar, hepsini anlattılar. Ama öyle güzel bir şey söyledi ki; ‘Bizim bu vakitten sonra işimiz geçmişle, kayıplarımızla, yaşadığımız acılarımızla değil. Onları içimize gömdük, şuramızda’ diyor. ‘Ama davetim herkese. Sorumluluğu herkes alsın. Geleceğe dönük ne yapacaksa herkes sorumluluğunu bilsin ve üstlensin. Geçmişteki acıları yaşadık ve içimize gömdük. Bir daha böyle acıyı gelecekte kimse yaşamasın. Biz bunun için bir aradayız’ diyor. Hem kayıplarının hem de bu yüce gönüllü insanların ferasetinin önünde saygıyla eğiliyorum.”

    “BU ZULMÜ HAK ETMEDİ”

    “Şimdi dedim ya, ‘haksızlık, kul hakkı.’ Güya mangalda kül bırakmıyorlar. Kul hakkını ben bir kere söylesem, onlar 50 kere söylüyorlar. Ama geçen sene gelmişim buraya. 6 Şubat depreminin ikinci yılına. İl başkanımız, milletvekilimiz ‘Elbistan’da bir anma yapacağız’ dedi, gittik. Anma programından sonra dün Gaziantep’te mevlit okutmuştuk. Geçen sene de 6 Şubat günü Elbistan’da bir mevlit okuttuk. Mevlidi çok da güzel okudu, teşekkür ettim, harika bir dua yaptı. Hepimizi duygulandırdı. Elbistan Müftülüğü’nden Abdullah Hoca okudu. Abdullah Hoca’ya ertesi gün surat asmışlar. ‘Senin orada ne işin var?’ demişler, ‘Oradan soruyorlar, buradan soruyorlar’ demişler. En son buraya geleceğim tekrar belli oldu. 23 Ocak günü Abdullah Hoca’yı Elbistan Müftülüğü görevinden almışlar, Kahramanmaraş Müftülüğü’ne bağlamışlar. Hızlı arabayla 1 saat 15 dakika, toplu taşıma ile 2 saat. Karı var, kışı var, buzu var. Abdullah Hoca’ya had bildiriyorlar. ‘Sen nasıl olur da Özgür Özel’in katıldığı, Cumhuriyet Halk Partisi’nin mevlit okuttuğu yerde gider mevlit okursun, dua yaparsın?’ Buradan Abdullah Hoca’yı alanlara, sürenlere diyorum: Abdullah Hoca bu zulmü hak eden bir şey yapmadı. Siz ne devlet, millet ayrımı bıraktınız. Ne parti, devlet ayrımı bıraktınız. Bırak acı günde, bırak ibadette, bırak cenazede, bırak mevlidde, bunları bırak. İyi gününüzü, en güzel gününüzü partiyle devleti, devleti partiyle iç içe yaşıyorsunuz. Ülkenin başındaki Cumhurbaşkanı sabah aynı kalemle il başkanı atıyor, öğleden sonra aynı mürekkeple o ile vali atıyor. Adalet Bakanı alıyor eline cep telefonunu, bir yanında AK Parti’nin Grup Başkanı, bir tarafında Adalet Komisyonu Başkanı, arkadan HSK Başkanvekili, vali bir yerde, AK Parti il başkanı onun kolunda, kar altında zevki sefa yapıyorlar. Bu kadar insan ölmüş. Elbistan’a gitmişiz. ‘Bir dua okur musun?’ demişiz. Abdullah Hoca gelmiş, bir Kur’an okumuş, bir dua okumuş. Onu ‘Sen siyasi partinin liderinin yanına nasıl varırsın?’ diye görevden alıyor. Siz Abdullah Hoca’yı ya o göreve iade edersiniz, ya biz Abdullah Hoca’ya nasıl sahip çıkacağımızı biliriz. Günü gelince de bunun hesabını hepiniz verirsiniz. Öyle kimse sahipsiz değil.”

    “YAZ BOYU ATMADIKLARI İFTİRA KALMADI”

    “Son sözlerim şu olsun. Bunların kul hakkı konusunda yapmayacakları yok. Hocaya bunu yapıyor adam, müftülüğün hocasına yapıyor. Yaz boyunca Ekrem Başkan hakkında, onun değerli çalışma arkadaşları hakkında atmadıkları iftira kalmadı. ‘Yolsuz’ dediler, ‘hırsız’ dediler. Efendim jammer olan çantalara ‘Para dolu’ dediler. Efendim ‘İBB’nin parkesinin altında 2 milyon Euro para çıktı. Videosu var’ dediler. ‘Ekrem Başkan toplantıdan para dolu çantalarla çıktı, videosu var’ dediler. ‘Bin 200 cep telefonu’ dediler. Hiçbirisi çıkmadı. Birinin kanıtı çıkmadığı gibi yalan olduğu çıktı. İddianamede bir satır bile geçmedi. Bütün yaz boyunca hırsız, yolsuz, rüşvet, ihale, yetmedi ve sonra yeni bir soruşturma. ‘Ajan’ dediler. Yetmedi şimdi bir uçak icat ettiler. ‘Uçağa o indi, bu bindi. O oldu, bu oldu’ diye insanların aile düzenlerini bozmak için, karıyla kocanın arasına nifak sokmak için yalan attılar. Bunun iki odağı var. Bir tanesi yandaş medya. Bir tanesi de eski FETÖ’cülerin oluşturduğu ekiplerle sosyal medyada haysiyet suikastları yapanlar. Bunların başında eskiden FETÖ’cülerle uçarken bir grupla uçuyordu. Şimdi FETÖ’cüler güya yok, başka bir grupla uçuyor. İki uçakta ortak bir adam var. Kim? Fettah Tamince. FETÖ’nün en aşağıdaki, devlete girmek için KPSS’de FETÖ’nün dershanesine gitmiş adamı attılar. ‘Efendim, sen de bir bağış yap, birlikte kurban keseceğiz’ diye makbuz kestikleri adamı attılar. Dairenin sahibi ‘Kirayı şu bankaya yatır’ dedi. Bank Asya çıktı. Adamı memuriyetten attılar. Okulda terfi etmek için ‘Bu sendikaya gireceğiz’ dediler, o sendikaya gireni memuriyetten attılar. FETÖ’nün bütün ihalelerini toplayan, bütün işlerini yapan adamı baş köşede oturtuyorlar. Geçen sene bu kişinin otelinde, Antalya’da, bir çocuk turizm okuyor. Otelde çalışırken, oradaki bir çocuğun babası 14 yıldır bağırıyor. Burak Oğraş için. ‘Oğlum görmemesi gereken bir şey gördü. Oğlumu tepeden boş havuza attılar.’ Diyorlar ki, adam buna inanıyor. Otel Rixos. Fettah Tamince’nin. O geceki nöbetçi savcıyı buldu bana getirdi babası. Adam diyor ki ‘Olamaz. Bir çocuk oradan oraya atlayamaz. Ben tutanağı tutarken gördüm. Bunu birisi öldürmüş. Gitmişler oraya atmışlar’ diyor. Ama o dönem FETÖ’nün başsavcısı, bilmem nesi kovuşturmaya gerek yoktur filan. Bu adam 14 yıldır bağırıyor. ‘Göremeyeceği bir şeyi gördü’ diye. Şimdi Epstein belgeleri çıktı. Oradan bu trol ordularına bizim arkadaşlarımıza haysiyet suikast yaptıran Erdoğan da diyor ya ‘Milletin parasıyla…’ Bir şey kastediyor. Bir yalanı kastediyor. Bu kişinin oteline o Epstein’ın geldikleri, orada 18 yaşından küçük kızları eğittikleri, oradan yurt dışına götürdükleri – getirdikleri, bu adamın onlarla iç dışlı olduğu ortaya çıkıyor. Bak, dur daha Allah nasıl bunları tarih yönünde mahcup edecek. Dur.”

    “HER ÜLKEDE BELİRLİ ADAMLARI VAR”

    “Uçak yalanını, oturmuş sabah – akşam attılar ya. Uçağın sahibi AK Partili çıktı. Kiralayan AK Partili çıktı, ‘Hayatta Reis’ten sapmayız. Ekrem’e selam vermeyiz, ona uçak – muçak kiralamadık’ dedi. Uçakta gezen AK Partili, iş ortağı AK Parti’nin bir önceki İstanbul İl Başkanı çıktı. O uçakla bizim alakamızın olmadığı çıktı. Bunu sabah akşam konuşan TGRT‘nin sahibinin Epstein belgelerinde adı çıktı. Haydi bakalım. Haydi bakalım. Ey Mücahit Ören, bu Epstein böyle bir çıkar grubu. Her ülkede belli adamları var. Para, pul, ilişki… Ayrıca rezaletin bini bir para… Pedofili, taciz bilmem ne falan… Bu Mücahit Ören şimdi diyor ki, ‘Evet. Ben ona mail attım. Ama o manada atmadım.’ ‘Beni içinize alın’ diyor. ‘Ben de sizin halkınız olayım’ diyor. ‘Türkiye ayağınız olayım’ diyor. Bu Epstein’in has adamına. Bak, bak, bak. Attığı şeye bak. ‘Yanlış anlamayın, başka şeye çekmeyin’ diyor. ‘Daha terbiyesiz olmak için senden çok şey öğrenmeliyim’ yazmış. Mücahit Ören, şimdi yaz boyunca olmayan uçağı bizim yapan, bize kiralayan, içinde kızlarla bilmem ne olduğu haberlerini yaptıran, yaptıran, yaptıran, iftira attıran, kul hakkına giren şimdi Epstein belgesine girmiş. Paralıyor kendini. ‘Yaptım ama o manada yazmadım. O uçağa binmedim.’ Ona da baktırıyorum. ‘Ama Türkiye’den giden, gelen küçük çocuklarla alakam yok. Ben onlarla ticari ilişki kurmak istedim.’ Herkes layığını bulur, layığını. Layığını bulacaksın iftiracı, layığını bulacaksın. Yaz boyunca haysiyetimizle oynayacaksın, kul hakkına gireceksin, bizim dua okuttuğumuz hocayı oradan oraya süreceksin, 22 bin tane belediye çalışanı burada canını ortaya koymuş, ‘Gelmediniz, hiç yoktunuz’ diyeceksin. Mansur Başkan bütün yükü sırtlanmış Maraş‘ta, görmeyeceksin. Ekrem Başkan Hatay’ı ayağa kaldırmak için canını dişine takmış. İçeri atmış, görmeyeceksin. Bu kadar kul hakkı yiyeceksin. Sonra, ‘Hakkıma girmeyin.’ Hakkınıza girmeyiz. Niye biliyor musun? Sizin kadar vicdansız değiliz. Sizin kadar ahlaksız değiliz. Buradan bütün Türkiye’ye söylüyorum. Kimse enseyi karartmasın ve moralini bozmasın. ‘Efendim, bunlar gitmezler.’ Nasıl gitmezler? Geçen seçimlerden önce de bunlar seçim kaybetmiyordu. Yenilmez armadaydı bunlar. Her seçimi onlar kazanıyordu.”

    “İKTİDAR OLACAĞIZ”

    “Aday olduğumuz ilk gün söyledim. ‘Girdiğimiz her seçimden birinci parti çıkacağız, seçimi kaybettiğim gün iktidarı bırakacağım’ diye. Buradan Kahramanmaraş’tan söylüyorum. Türkiye’yi yönetecek en iyi kadrolar bizdedir. En dürüst kadrolar bizdedir. En liyakatli isimler bizdedir. İnancımız, kararlılığımız, gençliğimiz, enerjimiz tamamdır. Birileri yorulmuştur, tükenmiştir, söylediği sözleri yerine getirememektedir. Artık bundan sonra sözünün arkasında duramamaktadır. Cumhuriyet Halk Partisi, 100 yıl önce olduğu gibi 100 yıl sonra da sizin için dimdik ayaktadır ve iktidar olacağız, Maraş‘ı da Türkiye’yi de ayağa kaldıracağız. Tüm kadrolarımızla, Belediye Başkanlarımızla, canım Grubumuzla, Parti Meclisi üyelerimizle emre amadeyiz, emre. Vaziyet bu haldeyse, vazife iktidar olmaktadır. Emrinize amadeyiz, emrinize. Hepinizi saygıyla selamlıyorum. Sağ olun, var olun.”

    (HABER MERKEZİ)

  • Bakırhan: Çözüm bastırmada değil, diyalogla müzakerededir!- VİDEO

    Bakırhan: Çözüm bastırmada değil, diyalogla müzakerededir!- VİDEO

    PİRHA- DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, partisinin Meclis Grup Toplantısında konuştu. HTŞ ve SDG arasındaki anlaşmaya dikkat çeken Bakırhan, “Kürt halkının ve ezilen bütün halkların meşru taleplerini artık görmek ve tanımak durumundayız. Bunun için çözüm bastırmada değil, idam sehpalarında değil, diyalogla müzakerede karşılıklı saygı ve diyalog zeminindedir” dedi.

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, partisinin haftalık Meclis grup toplantısında gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

    ESP’ye yönelik gerçekleştirilen operasyona tepki gösteren Bakırhan, “Bu operasyonlar tam da bu süreçte neyin nesidir? Gerçekten anlamakta zorlanıyoruz. Operasyonsuz duramıyorlar. Yani bir karşıt yaratmadan, onlara yönelmeden duramıyorlar. Umarım bu alışkanlıkları da değişir. Gazeteciler neden gözaltına alınır, siyaset yapanlar neden gözaltına alınır? Partinin eş genel başkanları, haber yapanlar neden alınır? Haber yapmak suç mudur? Ekolojiyle ilgilenmek suç mudur? Örgütlenmek suç mudur? Bu arkadaşlarımızın derhal serbest bırakılmaları gerektiğini talep ediyoruz. Yanlıştan bir an önce dönülsün” dedi.

    DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Başta Hakkari ilimizde ve ilçelerimizde olmak üzere bölgenin birçok yerinde çok yoğun gözaltı ve tutuklamalar var. Bunlar toplumsal barışı zedeliyor. Rojava ile dayanışmak suç değildir. İnsanlar Rojava’daki kardeşleriyle dayanışıyor. Sonuna kadar da bu dayanışmalar sürecek. Biz de dayanışıyoruz. Dayanışmamız sürecek diyoruz.

    Amed Kent Konseyi’nin kuşatma altında olan Kobanê kenti ile dayanışmak amacı ile başlattığı yardım kampanyaya ve kampanya kapsamında TIR’lara yüklenen yardımların Riha’nin Pirsûs (Suruç) ilçesinde bekletilmesine de tepki gösterdi. Bakırhan, “TIR’lar günlerdir Mürşitpınar Sınır Kapısı’nda bekletiliyor. Niye bekliyor? Suriye’ye sık sık araçlarla geçirip fotoğraf veren bürokratlarımıza sormak gerekiyor; Gidin gezin, resimler çekin ama ya orada ihtiyaç var. İnsanlar da dayanışmak için ihtiyaç malzemelerini toplamış, göndermiş. Niye bekletiyorsunuz? Bir an önce Mürşitpınar Sınır Kapısı’na açılarak bu yardım tırlarının Kobani’deki ihtiyaç sahiplerine ulaştırılmasını bekliyoruz. İnsanlıkla bağdaşmıyor bunlar. Yani 1071 kapılar bizim için önemli. Kapıyı açan bir toplum olduğumuz için kapların kapalı olması, bu insani yardımların ulaştırılmaması insanları rahatsız ediyor. Bu devlet aklı için bir utançtır. Bu fiili engellemeler artık kaldırılmalı. Bu meseleler siyasi hesaplara kurban edilmemelidir.

    Ekonomi iyi gitmiyor. Bunun önemli göstergelerinden biri de neredeyse Türkiye’nin dört bir yanında çeşitli kurum ve fabrikalarda çalışan emekçilerin grev yapması. Direnmeleri fotoğrafı net bir şekilde ortaya koyuyor. Migros Depo işçileri de günlerdir direnişteler. İnsani olmayan koşullarda çalıştıkları için direnişteler. Onlar depoda alın teri döküyor. Alın terlerinin karşılıklarını almadıkları için direnişteler. Migros depo işçilerinin direnişini buradan selamlıyoruz. Yanlarında olduğumuzu belirtiyor, haklarını alıncaya kadar onlarla omuz omuza mücadele edeceğimizi belirtiyoruz.

    2026 yılında dünyanın birçok yerinde çok sarsıcı gelişmelere şahitlik ediyoruz. Özellikle Rojava’da Kürtleri ve bölgeyi ilgilendiren çok önemli günler yaşıyoruz. Halep’te Kürtlerin yaşadığı iki mahalleye yönelik saldırılar katliama, zorla göçe ve kuşatmaya dönüştü. Bu saldırı dalgısına karşı dünyanın 4 bir yanında Rojava’yla dayanışma eylemleri yapıldı ve hala devam ediyor. Bu eylemler beraberinde Kürtler neden itiraz ediyor? Kürtler ne istiyor? sorularını da getirdi. Bu soruların yanıtı son yüz yılda Kürtlerin inkarı üzerine kurulan siyasi düzende saklıdır. Kürtlerin itirazı yüz yıldır dayatılan yok saymaya ve statüssüzlüğe yöneliktir. Kürtler bugüne kadar bulundukları ülkelerin tarihinde savaş, kriz, güvenlik tehdidi olduğunda yaşadıkları halklarla birlikte sahada omuz omuza durdular. Büyük bedeller ödediler. Direndiler ve sürekli dengeyi birlikte yaşadıkları halkların lehine değiştirdiler. Ama yeni bir düzen kurma vakti geldiğinde aynı Kürt varlığı bir anda stratejik tehdit ve siyasi yük olarak görüldü ve ilan edildi.

    Dün can simidi denilen Kürt halkı, ertesi gün tehdit odağı haline getirildi. Bunu biz de son 40-50 yılda yoğun yaşadık ve gördük. Bu nasıl mı oldu? Gelin biraz zamanı geriye doğru saralım. O tarihsel kavşaklarda biraz dolaşalım. Bu dediklerimi açık bir şekilde örnekleriyle siz de göreceksiniz. 1919 ve 1922’de kurtuluş gücü olan Kürtler, 1923’de hukuk dışına itildi. Hukukları tanınmadı. 1937’de Sadabat Paktı, 1955 Bağdat Paktı’nda kendi aralarında büyük çelişkiler olan devletler dahi mesele Kürtler olunca uzlaşarak Kürt karşıtlığında birleşti. 1946’da Mahabat Cumhuriyeti deneyimi olsun, 1975 Cezayir Antlaşması olsun, bir halkın kaderini nasıl pazarlık masalarına kurban edildiğini hep birlikte gördük. 1988 Enfal soykırımına, Halepçe’ye giden yolun taşlarının diplomatik sessizlikle nasıl döşendiğini acı bir şekilde hep birlikte tecrübe ettik. 15 Şubat Uluslararası Komplosu’nun Kürt tasfiyesini nasıl hedeflediği hala hafızalarımızdadır. 2015 sonrası Suriye’de IŞİD çetelerine karşı insanlığı savunanların yaşadığı yerler işgal edilirken, dünyanın nasıl Kürtleri yalnızlaştırdığını hep beraber Suriye’de bir kez daha gördük.

    İşte bu tarihsel gerçeklerin en son halkası; 10 Ocak 2026’da Paris Mutabakatı oldu. Paris Mutabakatı 100 yıllık diplomatik terk edişin tekerrürüdür. Paris Mutabakatı  tekerrür etti ama bir şey tekerrür etmedi. Kürtlerin ulusal bilinci ve direnişi de büyüyerek devam etti. Kürtler bu riyakâr döngüye ‘hayır’ diyerek her yerde ayağa kalktı. Sahada hayatını riske atıp masada yok sayılmaya itiraz ediyor. Komplolar, ve hileler artık bitsin diyor. Kürtler yaşadıkları devletlerde komplo kurbanları olarak değil eşit yurttaşları olarak yaşamak istiyor. Dilini konuşmak, kimliğini yaşamak, kültürünü korumak, varlığının tanınmasını görmek istiyor. Gerçekten bunlardan daha doğal bir şey olabilir mi? Maalesef hala doğal olarak görülmüyor bunlar.

    İki dersle karşı karşıyayız. Birincisi: Kürtlerin diplomasi masalarında dışlanmasının ne Kürtlere ne de bölgeye hakiki bir barış getirmediği dersidir. İkincisi ise şudur; hangi halk olursa olsun; bir halkın meşru taleplerini sürekli bastırmak veya görmezden gelmek sorunu ortadan kaldırmıyor. Tam tersine kuşaklar boyu süren bir çatışma sarmalığı üretiyor. İşte bu yüzden Suriye’de yok sayma, İran’da bastırma, Irak’ta boğma, Türkiye’de inkar 100 yıllık paradigmanın güncel suretleridir. Dolayısıyla bugün hep birlikte tarihten dersler çıkarmalıyız. Kürt halkının ve ezilen bütün halkların meşru taleplerini artık görmek ve tanımak durumundayız. Bunun için çözüm bastırmada değil, idam sehpalarında değil, diyalogla müzakerede karşılıklı saygı ve diyalog zeminindedir diyoruz.”

    PİRHA/ANKARA

  • AKP bunu da yaptı: Cemevi, kreş ve yaşlı bakımevi ile aynı statüde sayıldı!-VİDEO

    AKP bunu da yaptı: Cemevi, kreş ve yaşlı bakımevi ile aynı statüde sayıldı!-VİDEO

    PİRHA- Cemevi AKP tarafından spor tesisi ve kreşle aynı ketegoriye kondu. DEM Parti İstanbul Milletvekili Celal Fırat, cemevinin “kültürel tesis” olarak belirlenmesine tepki göstererek, “Bu mantıktan ivedi bir şekilde geri adım atılmalıdır. Cemevleri Alevilerin ibadethanesidir” dedi.

    Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı yeni bir yönetmelik hazırlayarak, imar planlarında cemevi yapılarının statüsünü kültürel tesis olarak belirledi. Resmi Gazete’de yayımlanan “Mekânsal Planlar Yapım Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik”te cemevinin “kültürel tesis” olarak belirlenmesinde Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’ndan da etkisi olduğunu belirtildi.

    “CEMEVLERİ ALEVİLERİN İBADETHANESİDİR”

    Konuyu Meclis gündemine taşıyan DEM Parti İstanbul Milletvekili Celal Fırat, cemevinin “kültürel tesis” olarak belirlenmesine tepki gösterdi. Bakanlığın yayınladığı yönetmelikte cami, mescid, havra, sinegog, kilise, şapelin alt alta sıralandığını vurgulayan Fırat, cemevinin sosyal ve kültürel tesis olarak ilan edildiğine dikkat çekti.

    Yönetmeliğin Aleviler nezdinde kabul edilemez olduğunun altını çizen Fırat, “Bu mantıktan ivedi bir şekilde geri adım atılmalıdır. Cemevleri Alevilerin ibadethanesidir” dedi.

    PİRHA/ANKARA

     

  • Özel: Herkesi barışı ve kardeşliği savunmaya davet ediyoruz!

    Özel: Herkesi barışı ve kardeşliği savunmaya davet ediyoruz!

    PİRHA- İktidarın, Suriye’de çatışmanın tarafı olarak değil; barışın, uzlaşmanın ve uzlaşının koruyucusu olarak davranmak durumunda olduğunu vurgulayan CHP Lideri Özgür Özel, “Türkiye barışa her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğunuz bu zamanda, bir barış ve istikrar adresi olduğunu kanıtlamalıdır. Suriye’de yaşananlar, Türkiye’deki barış sürecini sekteye uğratmamalı, kendi içimizde kardeşliğin güçlü hikayesi yazılmalıdır” dedi.

    Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Özgür Özel, partisinin TBMM Grup Toplantısı’nda konuştu. Cumhuriyet Halk Partisi Lideri Özel, “Değerli milletvekillerimiz, grubumuzun Türkiye’nin dört bir yanından gelen kıymetli konukları, televizyonlarından bizi izleyenler, radyolarından dinleyenler, hepinizi Cumhuriyet Halk Partisi adına saygı ile selamlıyorum. Hepiniz hoş geldiniz” dedi.

    “HATAY’DA İNFİAL OLUŞTU”

    Özel, şöyle devam etti:

    “Geçen hafta konuştuğumuz, sözleştiğimiz, söz verdiğimiz gibi hep birlikte yoğun bir hafta geçirdik. 81’inci eylemimizde çarşamba akşamı Beşiktaş’ta muhteşem bir kalabalıkla beraberdik. O sırada ve tüm hafta boyunca, şu an dahi Meclis Genel Kurulu kapalı olduğu her dakika Cumhuriyet Halk Partisi’nin milletvekilleri emekliler için nöbette, emekliler için adalet nöbetindeler. Hafta sonu deprem bölgesinde, Hatay’daydık. Aslında 1-7 Şubat arası, depremin olduğu hafta deprem bölgesinde olacağız. Bütün milletvekillerimiz, Parti Meclisi üyelerimiz, Cumhurbaşkanlığı aday ofisindeki gölge bakanlarımız, politika başkanlarımızla beraber hep birlikte bölgede olacağız. Ben de bölgede olacağım. Hatay’da bir miting yapmak, nisan ayı için planladığımız bir durumdu. Ancak Sayın Erdoğan’ın deprem bölgesine gitmesi, orada söyledikleri – söylemedikleri, yaptıkları – yapmadıklarıyla Hatay’da büyük bir infial oluştu. Değerli üç milletvekilimiz, il örgütümüz, Hatay halkının Hatay’da bir miting istediğini söylediler. Dedik, ‘Hava soğuk.’ Dediler, ‘Olsun.’ ‘Yağmur varmış.’ Dediler, ‘Olsun. Mutlaka Genel Başkanımızın doğruları konuşmak ve Hatay’ın duygularına ses olmak için burada bir mitingte olması lazım.’ Biz de kalktık, geçtiğimiz cumartesi günü Hatay’a gittik. Özetle durum şu… Sayın Erdoğan’ın deprem bölgesiyle ilgili şöyle bir muradı var: Deprem bölgesinde tüm sorunlar çözülmüş. Tüm sıkıntılar bitmiş, herkesin keyfi yerindeymiş. Kimsenin derdi, tasası, endişesi, isyanı yokmuş ve buna bölge ses çıkarmasın, geri kalan 70 il de buna inansın. Bu da Erdoğan’ın hanesine olumlu yazsın. Bütün hesap bu. Bunun için deprem haftasında gidip de Hatay’da insanların içinde olmak yerine, deprem gününe özel bir program yapmış ve Hatay’a önceden gidip işte en çok Hataylıları isyan ettiren… Çevre illerden oraya insanları getirip, devlet memurlarını zorlayıp… Aylar, yıllar sonra söylüyoruz, meydana çıkıp drone’lar uçuruyorlar. Drone’dan bakıyorsun; bina bitmiş. Drone aşağıya iniyor, bir bakıyorsun; branda gerilmiş. Yapılanları, taş üstüne taş koyanları takdir etmek lazım. Ama öyle bir dil tutturuyor ki ‘kendileri her şeyi tam yapmış ve kendileri dışında kimse de deprem bölgesine gitmemiş.’ Hatta utanmadan, sıkılmadan açık açık şunları söyledi. Dedi ki ‘Muhalefet enkazda yoktu. İnşa aşamasında yoktu. Taş üstüne taş koymadılar. Deprem turisti olarak geldiler. Bir gittiler ve Hatay’a, deprem bölgesine uğramadılar.’ İsyanın en büyük sebeplerinden bir tanesi de bu.

    “45 GÜNLÜK KOORDİNASYON YAPTIK”

    Deprem günü Sayın İsmail Küçükkaya’nın Halk TV’de konuğu olacağım. Şimdiki Malatya il başkanımızın telefonuyla uyandım. Uyandırabildiğim herkesi uyandırıp, programı iptal edip Ankara’ya doğru yola çıktım. Cumhuriyet Halk Partisi grubunun, grup başkanvekillerimizle birlikte, Engin Altay ve Engin Özkoç ile birlikte ‘Ne yapalım? Ankara’da bir koordinasyon toplantısı yapalım ama gruba zaman kaybettirmeyelim’ dedik. Hepsinin cep telefonunda hala durur. Merak eden basın mensubu sorsun, geçen dönem milletvekilleri göstersin. Sabah 09.21’de; ‘Tüm milletvekilleri, bulabildikleri ilk vasıtayla deprem bölgesine intikal etsinler. Açık havaalanı, Adana Havaalanı’dır. Hava yolunu tercih edecekler Adana Havalimanı’na gitsinler.’ Adana örgütüne, Adana milletvekillerini 10’ar, 10’ar grupladık. Her inen milletvekilinin hangi ile yollanacağı belli. 10 ile inen milletvekillerini dağıtmaya başladık. Pazartesi günü bölgenin milletvekilleri dışında öğle saatlerinden itibaren Cumhuriyet Halk Partisi milletvekilleri bölgeye intikal etmeye başladılar. Salı günü öğlen 123 milletvekiliyle eş zamanlı değerlendirme toplantısı yaptık biz orada. Eş zamanlı, yani herkes bulunduğu bölgedeki 8, 9, 10 arkadaşıyla telefon imkanıyla, online görüntü imkanı olanlar onunla. Değerlendirme ve koordinasyon toplantısı yaptık. 45 gün bu kardeşinizle üç grup başkanvekili bölgede koordinasyon yaptı. Rotasyonlu olarak bütün iller bizler tarafından bölüşüldü. Her ilin sabit milletvekilleri o ilde Cumhuriyet Halk Partisi’nin gayretini, emeğini, hüznünü ve oraya yapacağı katkıların karınca kararınca koordinasyonunu gerçekleştirdiler.

    “UTANMADAN, SIKILMADAN KONUŞUYORLAR”

    Boşuna mı? Ya şöyle bir düşünün; Adıyaman Belediye Başkanı, o dönemin Adıyaman’daki tek CHP milletvekili. Aday belirlemek için ekip yolladık. ‘Adıyaman kararını vermiş’ dediler. Türkçe, Kürtçe bağırıyorlar ‘Abdurrahman, Abdurrahman’ diye. Adıyaman gibi yerde CHP’nin yüzde 50’den fazla oyla belediye başkanı seçilmesi, deprem turistliğinden kaynaklanıyor olabilir mi? Malatya’da 10 ay önce yüzde 19 oy almışken, liste başı milletvekili Veli Ağbaba’yken, 10 ay sonra yapılan ankette, hata sanıp anketi yenileyip, seçimde Veli Ağbaba’nın yüzde 38 oy alması depreme turist gibi gidip bir bakıp ayrılmasıyla mı olur? Bütün Türkiye’den koordine edilen yardımları kendi elleriyle bizzat dağıtımına eşlik etmesiyle mi olur? Bakmayın Hatay’da bizim hatamızdan çeşitli yamukluklardan, seçim gününde yapılan rezilliklerden, 2 bin 500 oy farkla kıl payı kaybetmişiz. Utanmadan, sıkılmadan konuşanlara söylüyorum. Biz bunu başka zamanda çıkıp da öyle teker teker… Üstümüze düştü, yaptık. ‘Bölgeye selam vermediler’ diyen Erdoğan’a söylüyorum. Erdoğan’ın ona oy veren seçmenlerine, buna tanıklık eden deprem bölgesindeki namuslu, onurlu, vicdanlı ve haysiyetli insanlara söylüyorum. Toplamda 9 bin 600 araç, 28 bin 500 personelle 60 gün boyunca bölgedeydik. 7 bin 200 TIR, dört uçak, altı gemi gıdadan sağlık malzemesine, çadırdan sobaya kadar bölgeye yardım ulaştırdık. 155 mobil mutfak, 163 ikram aracı, 18 mobil fırın, üç milyona yakın battaniye, 266 bin ısıtıcı soba, 50 bin çadır, bin 810 konteyner ulaştırdık bölgeye. Rakamlar AFAD’dan. Merak eden gider. AFAD koordine etti bunları. İlk günler dedi ki AFAD ‘Bilmeden yardım yapmayın. Doğru bir koordinasyon kuralım.’ Hatay için sorduğunuzda; Hatay özelinde 4 bin 65 araç, 14 bin 63 personel, 3 bin 246 TIR, 85 mobil mutfak, altı mobil fırın, 25 ikram aracı… İnanmayan gelsin, bir milletvekili versin. Ben de vereyim Hatay milletvekilini yanına. Örneğin altı mobil fırın hangi mahalleye kuruldu, gösterelim. Ahaliye soralım ‘Var mıydı, yok muydu?’ 20 bin çadır, 893 konteyner, bin 188 jeneratör, 897 mobil tuvalet ve duş… ‘Taş üstüne taş koymadılar, gelip selam vermediler.’ Bunu Türkiye’ye söylüyor. Cumhuriyet Halk Partisi’nin, bunu Hatay’da söyleyince infial olması şundan; gördüğüne yalan atıldığı için, bildiği inkar edildiği için çıldırıyor Hatay. ‘Bu kadarı da olmaz’ diye.

    İktidar olmakla sahtekar olmak başka şeylerdir. Türkiye Cumhuriyeti iktidarı her türlü eleştiriyi alabilir, her türlü icraatı yapabilir ama muhalefete karşı sahtekarlık yapamaz. Ne diyorum? Duymamam gerekeni duyarsam duyman gerektiğini duyarsın kardeşim. Sen yalan attın burada. Şimdi sor bakalım deprem bölgesine; depremde vatandaşlar günlerce enkaz altında ‘Sesimi duyan var mı?’ derken, tam donanımlı Türk ordusu üç gün sahaya çıktı mı, çıkmadı mı? ‘Ordu çıksın’ çağrıları sosyal medyada üç gün yükseliyorken senin saraydaki çok bilmiş danışmanların sana ‘Orduyu dışarı çıkarmak kolay, kışlaya geri sokmak zor’ deyip o şartlarda bile ‘Aman ha darbe, marbe’ korkusunu yükseltiyorlar mıydı, yükseltmiyorlar mıydı? Millet sokaktayken Kızılay parayla çadır sattı mı, satmadı mı? Sen 1999 depreminde üçüncü gün Kocaeli’nde deprem çadırı sırasını gösterip, 1999’dan sonra yapılan seçimlerde; ‘Üç gün oldu millet çadır sırasındaydı’ dedin de Hatay’da, Kahramanmaraş’ta 33’üncü gün… Bak ‘Üç’ dedin ya rahmetlinin arkasından, 33’üncü gün halen daha çadır sırası bekleyen var mıydı, yok muydu? Vallahi arkadaşlar siz ‘Vardı’ diyorsunuz ya, ben bunu Hatay’da söyledim ve 10 bin kişi birden ‘Vardı’ diye bağırdı. Adamların ondan içi yanıyor. Olanı biliyorlar, yalanı görüyorlar. Yardım bekleyen vatandaşa, deprem altındaki cep telefonuna IBAN attın mı, atmadın mı para toplamak için? Dünya kadar deprem vergisi topladın, oraları depreme hazır edemedin. Sonrasında dünya kadar yardım toplandın, göçük altındaki depremzededen bile IBAN ile para istedin. Şimdi bunlar unutulmuş, beyefendi kendi çıkmış meydana. O süreç, o şaşkınlık, üç gündeki o büyük kayıplardan mesul değilmiş gibi çıkmış, ‘Her şeyi ben yaptım, başka kimse bir şey yapmadı.’ Böyle demese ‘Büyük felaket, artısı ve eksisi var, bilmem ne’ diyeceğiz.

    “‘OYU VERİRSENİZ BİR YIL SONRA GEÇERSİNİZ EVİNİZE’ DEDİ”

    Ama şunu da söyleyeyim. Ben Hatay Samandağ’daydım. Şahit, bir telefonla ulaşırsın; Uşak Belediyesi. O gün AKP’de, yanılmıyorsam da adı Ali Bey, Ali Başkan. Bir baktım çok güzel bir mutfak kurmuş. Samandağ’da canhıraş yemek dağıtıyor. Dedim ki ‘Belediye Başkanının telefonu kimde var?’ Sorumlularını çağırdılar. Onda var. Aldım ve aradım. Pardon, ben ilk önce telefonu buldum. Aradım, açmadı. Tanımıyor numarayı. Arattırdım birinin telefonundan. ‘Ali Bey ben Özgür Özel. Sizi tebrik ederim, Samandağ’dayım. Burada çok cansiperane çalışan arkadaşlar var. Şu kadar saattir uykusuzlarmış. Onları tebrik ediyorum, sana da teşekkür ediyorum’ dedim. Bizim siyasetimiz böyle siyaset. Öyle kötü günde ‘AK Parti yapmış, MHP yapmış’ olur mu? Ama diğer taraftan bakıyorsun, yapılanı inkar eden ve kendi kusurunu örten bir anlayış. Gelelim; o dönem deprem arkasından seçim geliyor. Yok efendim demişler ki ‘Bunlar bu enkazın altında kalır.’ Vallahi ben bir CHP’liden bunu duymadım. Demişiz ki ‘Bunlar bu evleri 10 yılda yapamaz.’ Ben böyle bir şey de duymadım. Benim duyduğum bir şey var. ‘Oyu verirseniz bu kardeşinize bir yıl sonra geçersiniz evinize’ dedi. Doğru mu, değil mi? Bir yıl bitti, teslim edilen konut verilen sözün yüzde 2,7’siydi. ‘O kardeşine’ güvenen 100 kişiden 97’si ya sokaktaydı, çadırda; ya konteynerde, ya gurbette. Bir yıl daha geçti üstünde, sözlerin yüzde 30’u tutuldu. ‘O kardeşine’ güvenenlerin yüzde 70’i çadırda, konteynerde, gurbetteydi. Üç yıl geçti. 650 bin konut demişti. ‘455 bin’ verdim diyorlar ki Hatay’da onu da duydum ki anahtarı almış, daha subasmanı yeni çıkmış. Yine de verilen rakamı doğru kabul edelim. Verdikleri sözün yüzde 70’ini tuttular üç yılın sonunda. Algı ne? ‘‘Muhalefet yapamazsın’ dedi, biz yaptık.’ Sen ‘Bir yılda yapacağım dedin, üç yıl oldu daha yüzde 70’ini yaptın.

    “DEVLET BAHÇELİ ÖNERGESİNİ VERSİN, ONUN ÖNERGESİNİ GEÇİRELİM”

    Gelelim haftanın en önemli gündemlerinden bir tanesine. Belki en önemlisine. Toplumun her kesiminde ağır sorunlar var. Ancak AK Parti’nin bu sorunları çözecek artık becerisi de enerjisi de yok. Biz sorunları konuşmaya, çözüm üretmeye devam ediyoruz. Biraz önce söyledim. Cumhuriyet Halk Partisi’nin kıymetli grubu tam 13 gündür 7 gün- 24 saat bu yüce Meclis’te emekliler için nöbet tutuyor. Olay nasıl gelişti? Emeklilere en düşük emekli maaşı 18 bin 938 lira olacak. Hiçbir emekliye seyyanen zam verilmediği, emeklilerin açlığa ve sefalete sürüklendiği bir ücret teklif ettiler. Grup Başkanvekillerimizle hızlı bir görüşmeden sonra. ‘Peki, ne yapıyor AK Parti?’ dedim. ‘AK Parti gidiyor’ dediler. ‘Nereye gidiyor?’ ‘Vallahi eve gidiyor.’ ‘Bir düzeltme yapmayacaklar mı?’ ‘Yok yapmayacaklar.’ ‘O zaman biz gitmeyelim ve Meclis’te kalalım ve dikkatleri buraya çekelim’ dedik. Grup Başkanvekillerimiz, grubumuz sağ olsunlar büyük bir emekle, gayretle, dirayetle, ayrıca meseleyi sadece eylem yaparak değil, toplumsallaştırarak, emekliler geldi, Meclis kulislerinde 300 emekli grubumuzun nöbetçilerini ziyaret etti. Bine yakın emekli ile birlikte emekliler için onurlu yaşam toplantıları yapıldı. Oradan buraya yürüyüşler oldu. Türkiye’nin dört bir yanında yağmur altında, kar altında emekliler bu eyleme etkileşim verdiler, destek verdiler. Hep birlikte takip ettik. Bu süreç zarfında çok umut verici bir gelişme oldu. Ve o gelişme şuydu. Sayın Devlet Bahçeli çıktı ve dedi ki ‘Emeklilere verilen bu ücret, sefalet ücretidir.’ Vallahi biz ‘Bak Devlet Bahçeli sefalet ücreti dedi, işte koalisyon çatırdıyor, ittifak çöküyor’ falan demedik. Dedik ki ‘Bu bir fırsat. Farklı görüşlerimiz olabilir. Ama ilk kez CHP, DEM, Yeni Yol ve MHP’nin milletvekillerini topladığımızda emekliler azınlıkta değil çoğunlukta. Biz azınlıktayız. Ama emekliler çoğunlukta. Herkes sözünü tutarsa’ dedik. Ve hem bütün gruplarla görüştük hem de bu konuda en yapıcı diyaloglarla emekliler için bu işi nasıl sağlarız onu konuştuk. MHP’den de bu konuda bir yanıt bekliyorduk. Yanıt Sayın Bahçeli’den bugün geldi. Efendim en düşük emekli maaşı konusunda Cumhur İttifakı’nın içine nifak sokuyormuşum. Ne yapacakmış? Cumhuriyet Halk Partisi’nin iyileştirme önergesine oy vermeyecekmiş. Eyvallah. Hiçbir itirazım yok. Biz kendi önergemizi vereceğiz, oy veren arkadaşlarla birlikte oy veririz. DEM iyileştirme önergesi verir, ona da oy veririz. Yeni Yol’un önergesi olur, ona da oy veririz. Hepimiz ortaklaşırız, ona da oy veririz. Açık net söylüyorum. Sayın Devlet Bahçeli önergesini versin, onun önergesini geçirelim. Buyursun. Değerli büyüğümüz, emeklilere bir büyüklük yapsın. İki elimizle birden destek verelim Devlet Bey. Emekli bu kadar perişan durumdayken, siz de bir yandan buna sefalet ücreti derken, ‘Efendim CHP bilmem ne.’ Ben yokum. Önergeyi sen var, biz kayıtsız şartsız senin dediğin iyileştirmeye destek vereceğiz. Bana diyor ki ‘Efendim bizim kitaplar var.’ Çok iyi. Neymiş kitap, baktım. Ailelere Gelir Desteği ve Hilal Kart Uygulaması. 2011’de Kemal Bey Aile Sigortası’nı deyiverince, MHP de onunla uyumlu Hilal Kart demişti. Eyvallah. 2015’te biz Aile Sigortası’nı revize ettik. Onlar Hilal Kart’ı revize ettiler. Bunun yanında ‘Beslenme, barınma, giyim konusunda kitaplarımız var’ diyor. Evet. Ne yapalım? O zaman şöyle yapalım. Hani motokuryeler şey yapıyor ya. Getir, verin sipariş. Devlet Bey getirsin, aile desteklerini, gelir desteğini, oy verin arkadaşlar. Devlet Bey getirsin beslenme desteği, barınma desteği, giyim – kuşam desteği, oy verelim arkadaşlar. Diyor ki ‘Ben ittifak ortağıyım.’ Ee? ‘İktidar ortağı değilim.’ Yani şunu söylemek istiyor. ‘Ben AK Parti’nin yaptığı riskli işlerde, tepki çeken işlerde siyasi riskleri ittifak adına sigortalıyorum. Konuşuyorum ama oy vermiyorum. Sefalet devam ediyor. AK Parti’den dökülenler olursa onları toplamak için aşağıda bekliyorum.’ Böyle siyaset yok, toplayıcılık cilalı taş devrinde bitti. Aslan gibi siyaset yapacağız burada. Koyacağız ortaya önergeyi, oy veren – vermeyen belli olacak. Devlet Bey dinlersen çok iyi. Diyor ki ‘Beslenme, barınma, giyim Türklerin 100 yıllardır, bin yıllardır en temel gereksinimleridir. Türklüğün gereğidir’ diyor. Çok doğru. Çok doğru da Devlet Bey dağılan pazarlarda çürümüş sebze – meyve kovalamak yakışıyor mu Türk milletine? Yakışıyor mu şanlı Türk milletinin emeklisine 200 liralık otellerde sefalet çekmek? Yakışıyor mu şanlı Türk milletinin emeklisine mandıranın önünden geçememek, kasaptan gizlenmek? Torunu karne getirince halının püskülünü saymak yakışıyor mu emekliye? Yakışıyor mu Türk milletine? Vallahi Türk’e, Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşlarına, Türkiye’de yaşayan kimseye bu sefalet ücreti yakışmıyor. Ne laflar duydum, hepiniz şahitsiniz. Birine dönüp bir şey demedik. ‘Büyüğümüzdür’ dedik, onu dedik, bunu dedik. Burada da şunu diyorum Devlet Bey’e: Devlet Bey siz burada bir büyüklük yapın Cumhuriyet Halk Partisi kayıtsız – şartsız destek versin. Ama hem sefalet ücreti deyip hem AK Parti’ye kızanların oyu ittifakta kalsın, emekliyi ezen düzen devam etsin. Bu kara düzeni değiştireceğiz Devlet Bey. Bitiyor bu kara düzen. Herkes tarafını yeniden belirleyecek. AK Parti’nin kara düzenine destek veren, AK Parti ile birlikte tarihin kara deliğine gider. Devlet aklı ne diyor bu konuda bilmem. Millet aklı bunu diyor. Emekliye sahip çıkacağız.

    “TASARRUFTAN ANLADIKLARI ÖĞRETMENİN KETTLE’I”

    Bir yandan emekliye lazım olan 650 milyar lirayı bulamıyorlar, diğer yandan dört katını faize veriyorlar. Fazlasını, yandaş müteahhitlerin vergisini siliyorlar. Bir taraftan üst düzey kamu görevlilerinin kiraladıkları lojman giderlerini de yüzde 230 arttırmışlar. 300 milyondan 1 milyar 24 milyon liraya çıkmış. Zavallım, garibimin infaz koruma memuru üç kişiden birine bazı şehirde, çoğu kişi de beş kişiden birine lojman var. İki odalı bir lojmanı bulursa dünyanın en mesut insanı oluyor. Yoksa dünya kadar yol gidiyor, cezaevi uzakta. 20 bin lira, 25 bin lira da kira veriyor ama başsavcı beyefendi 48 milyon TL’ye tadilat yaptırdığı villada oturuyor. Üst düzey kamu görevlilerine 1 milyar 24 milyon liralık oturdukları lüks lojmanlara para veriyorlar. Şimdi bu millete bu AK Parti diyordu ki bir buçuk yıl önce, ‘Kemer sıkacağız. Kamuda kemer sıkılacak. Ne yapacağız? Fazla arabalar belirlenecek ve satılacak.’ O işten bir sonuç yok. ‘Yeni araba alınmayacak.’ Bir buçuk yılda bin 500 yeni otomobil alımı planlamışlar. Ayrıca bir yandan bunların tasarruftan anladığı okuldaki öğretmenin kettle kullanması. Yasakladılar hatırlıyorsunuz. Öğretmenin kettle’da su ısıtıp sabah kendisine bir çay demlemesi yasak. Kim bilir ne şartlarda fırladı geldi evden. Bir kahve yapması yasak kettle elektrik yakıyor diye. Öbür taraftan bin 500 yeni araba almışlar. Bir de tutuyorlar ağzı olan, ileri – geri yok, ‘İBB’de savurganlık’ o bu bir de böyle hani birazdan söyleyeceğim tuhaf laflar.

    Peki, bu durumda Sayın Erdoğan’ın ne yapması lazım? Normalde hicap duyması lazım. Normalde bu işle ilgili bize bir özeleştiri yapması lazım. Yok, şöyle diyor, ‘Her cep telefonu bir kumarhane geldi.’ Yazıklar olsun Başbakanımız İsmet İnönü‘ye, memleketi getirdiği hale bak. Yazıklar olsun Cumhurbaşkanımız Kemal Kılıçdaroğlu’na, iki yılda memleketi ne hale getirdi. Ana muhalefet lideri de bunu söylüyor. Kardeşim memlekette her cep telefonunu kumarhane haline geldiyse bu işte herkes konuşacak, sen susacaksın. Beyefendi Varlık Fonu’nun başında. Varlık Fonu, Milli Piyango’nun sahibi. İlk iktidara geldiğinde ‘Efendim devlet kumar oynatmaz’ demiş. ‘Satacağım ben bunu’ demiş. ‘Dur, yapma, satma’ denmiş. Sonra aymış. Hem satmış gibi, hem tutmuş gibi yapmış. İhaleyle vermiş 10 yıllığına birine. O Milli Piyango’nun sitesinde 150 çeşit sanal kumar oynatılıyor. Geçen hafta gösterdim. Ballı Petek var. Arı geliyor, böyle ‘Vızz’ diye. Balı hangi peteğe yapacağını bilirsen parayı götürüyorsun. Ballı Petek’te arının bal yapacağı kovana kumar oynatıyor adamlar. Kol çektiriyorlar. İşin kötüsü; o siteye giren yakayı kaptırıyor ve envai çeşit kumar sitesinin mesaj geliyor. Oradan çerez yakalıyorlarmış, onu yapıyor. Ben bunları anlattım, ‘Bir şey yapın’ diye. Çünkü Yeşilay diyor ki raporunda ‘Sanal kumara başlayanların yüzde 70’i yasal kumar sitelerinden, yasal çekiliş sitelerinden Milli Piyango gibi oraya geçiyorlar.’ Sanal kumar orada yakalıyor onları.

    “BATAKLIĞI ORTAYA ÇIKARANLAR, BATAKLIĞI KURUTAMAZ”

    Biraz önce söylediğim toplumu çürüten en ağır sorunlardan bir tanesi de çeteler. Özellikle 18 yaşın altındakileri istismar eden, eğiten, suça iten ve birer suç makinesi haline getiren çeteler var. Bunlar suçu da büyütüyorlar ve normalleştiriyorlar. Geçen yıl 14 yaşındaki Ahmet Minguzzi katledilmişti. Ardından Alperen Ömer Toprak kardeşimiz, ardından Hakan Çakır kardeşimiz. Son olarak da Atlas Çağlayan evladımız katledildi. Annesi Gülhan Ünlü‘yü hepiniz izlemişsinizdir. Ben televizyonlarda izledim. ‘Ben yandım başkası yanmasın. En ağır cezayı alsın.’ Ve birçok haklı serzenişi ve yakarışı var. Kendisiyle konuştum, üzerimize düşeni yapacağımızı, Minguzzi davasında olduğu gibi kendisini bir an olsun yalnız bırakmayacağımızı, hukuki destek sağlayacağımızı, elden geleni yapacağımızı söyledik. Suç çetelerinin şantaj yaparken, tehdit ederken, tahsilat yaparken, hatta cana kıyarken çocukları kullandıklarını gördük. Bu konuda dün Sayın Erdoğan Gerekeni yapacağız’ diyor. Ben Ahmet Minguzzi davasından sonra hangi gerekeni yaptığını kendisinden bir duymak istiyorum. Gereken yapılsaydı, ki bu sadece böyle bir vahim olay, elim olaydan sonra bir şey yapmakla değil, 23 yıldır yaptıklarının sonunda… Her cep telefonu kumarhane, sen yaptın. Senin iktidarında oldu. Şimdi 15 yaşında, 14 yaşında katiller. Burada tartışma, ‘Efendim çocuk da katil, öldüren de katil.’ Öyle diyeni o linç ediyor, böyle diyeni bu linç ediyor. Hrant Dink’in sevgili eşi Rakel Dink ne diyordu? ‘Masum bir bebekten bir katil çocuk yaratan bu sistemi sorgulamak zorundayız’ diyordu. Kim yarattı bunu? Kimse anasından katil doğmuyor. İçine doğduğu ortam, oradaki devlet otoritesinin üzerine düşenleri yapmaması, bu çocukları suça itiyor. Suç makinası haline dönüştürüyor. Ama dönüp de buna da ‘Ya bu çocuk yaştadır’ dediğinde, bu sefer esas meseleyi de ıskalamış oluyorsun. Bir yandan da meselenin caydırıcılığı var. Boşuna mı 18 yaşından küçükleri kullanıyor? Az ceza alsın diye. Ekonomik şartlar öyle ki bu çocuklar üzerinde çalıştığınızda şu çıkıyor ortaya. Suçu işleyen işliyor ya. 10 gün önce ‘Nereden geldin oğlum?’ ‘Sosyal medyadan davetlerini aldım. Geldim katıldım. İlk işini verelim dediler. Gittim dediklerinin önce dükkanını taradım, sonra git vur dediler. Gittim, vurdum. Sonra bana içeride bakıyorlar, dışarda aileme bakıyorlar.’ Yedi kişilik ailesine çete bakıyor. Devlet bakmayınca çete bakıyor. Suçu işleyen çocuğa çete bakıyor. Oradan düş, buradan düş. Cezası bitince yeni suç için örgüte yeniden katılıyor. Burada sivrisineğin nasıl yakalanacağından, sivrisineğin nasıl bertaraf edeceğinden değil; bataklığın nasıl kurutulacağıyla ilgilenmek lazım. Bataklığı ortaya çıkaranlar, bataklık kurutamaz arkadaşlar.

    “HERKESİ BARIŞI VE KARDEŞLİĞİ SAVUNMAYA DAVET EDİYORUZ”

    Bir yandan bu yakıcı gündemler varken, bir yandan da gözümüz kulağımız Suriye’de. Hep birlikte takip ediyoruz. Komşumuz Suriye, uzun yıllar boyunca derin acılar ve kayıplar yaşadı. Bu durum ülkemizi de derinden etkiledi. Tabii bu konuda da Sayın Erdoğan her zamanki gibi buradaki grup başkanvekili korkunç laflar etti. Ömer Çelik lafı dolandırdı, bir şey demedi. Sustular ve ‘Yıllarca Müslümanlar katlediliyorken şimdi Aleviler katlediliyor diye bağırıyorlar’ diyen grup başkanvekilinin ayıbına, suçuna ortak oldular. İlk an fırsatçılık yapmadı Gökhan Günaydın, gözümle gördüm. Döndü dedi ki, ‘Bu laf yanlış bir yere gidiyor, düzeltin isterseniz’ dedi. Doğru mu Gökhan Bey? Düzeltmediler. Düzeltmediği gibi ‘Israr ediyorum’ dedi. Ömer Çelik özür dilemediği gibi sahiplendi. Erdoğan göreve devam ettirdi, partiye mal etti bunu. Şimdi geldiğimiz bu noktada dönmüş diyorlar ki bize, ‘Suriye o haldeyken susuyorsunuz.’ Ne susması? Faruk Loğoğlu başkanlığında heyetlerimiz üç kez Suriye’ye gitmedi mi? Hele hele Türkiye’den gitmiş muhalif gazeteciyi ailesine Cumhuriyet Halk Partililer vermedi mi? Sonrasında defalarca söyledik. Söyledik diye suçlu olduk. ‘Aman Suriye’deki kan dursun, gözyaşı dursun’ diye. Sonra İdlib’de tutulan bir grup, farklı farklı yerden gelen selefi örgütler ve çeteler Şam’a doğru harekete geçince, iki gün öncesine kadar Erdoğan’ın açık beyanı var. ‘İdlib’den harekete geçen gruplarla bağlantımız yoktur, endişeyle takip ediyoruz’ diye. Sonradan öğreniyor ki Colani İngiltere – Amerika tarafından hazırlanmış, İsrail tarafından sıvazlanmış, ona ortak oluyor. Geçen sene aralık ayını hatırlayın. Erdoğan’ın büyük zaferini dinleyerek geçirdik. Sonra ne oldu? Sonra bir baktık ki o işlerde başka işler var. Şimdi gelmişler burada bugünlerde yine olan bitene bakıp bir şeyler yapmaya çalışıyorlar. Burada sağduyulu, akılcı ve Türkiye’yi de düşünen, bölgeyi de düşünen sözler söylemek lazım. Yaşanan acıların herkese ders olmasının, artık sorunların diplomasi ile çözülmesinin öğrenmesini ve çatışmaların bitmesini Suriye’deki tüm acılı süreçler boyunca hep arzu ettik, talep ettik. Suriye’nin toprak bütünlüğünü ve istikrarını her zaman savunduk. Tüm inanç ve kimliklerin anayasal güvence altında yaşamasını istedik, istemeye devam ediyoruz. Politikalarımızı ve siyaset dilimizi buna göre kurduk. Ancak Suriye’nin yeniden çatışmalı bir ortama sürüklendiğini üzülerek takip ediyoruz. Bu yüzden diplomasiye, masada oturmaya, verilen mutabakatlara sahip çıkmaya ve herkesin verdiği sözleri tutmasına vurgu yapıyoruz. Suriye’deki gelişmeleri yakından izliyor ve sorumlulukla değerlendiriyoruz. Gerilim ortamının Suriye’ye de Türkiye’ye de bölge ülkelerine de kazandırmayacağı görülmeli, herkes aklıselimle hareket etmelidir. Kolaycı yargılardan bilinçli bir kopuş gerçekleşmeli, serinkanlı, uzun vadeli, barışçıl bir akıl inşa edilmelidir. Bu akıl hepimizin güvenliğini, sürdürülebilir barışı, silahtan ve gözyaşından kalıcı bir kurtuluşu, demokratikleşmeyi, eşitlik temelli kardeşliği ve kalkınmayı sağlayacak olan akıldır. Bu akıl, birbiriyle kardeş olan ülkelerimizin, kimliklerimizin ve inançlarımızın ortak aklıdır. Emperyalist heveslerden ve çıkarlardan hiçbir zaman fayda gelmediği ve gelmeyeceği görülmeli, gerçek kurtuluşun kardeş olan tüm kimliklerimizin ortak gelecek inşasıyla sağlanacağı idrak edilmelidir. Bu anlayışla; Suriye’de taraflar arasındaki mutabakatın kesin bir biçimde uygulanmasını temenni ediyoruz. Herkesi de savaşı körüklemeye değil, barışı ve kardeşliği savunmaya davet ediyoruz. Bu çerçevede akrabalarımız olan Suriye Kürtleri için büyük bir hassasiyet duyuyoruz. Akrabalarımız olan Suriye’deki Alevilerin durumu için hassasiyet duyuyor, endişe duyuyoruz. Suriye’deki Arapları, Kürtleri, Türkmenleri, Dürzileri ve Alevileri kardeşimiz, akrabamız, komşumuz, ayrılmaz parçamız olarak görüyoruz. Bugün iktidar medyası ve beslenen besili trollerin yeni algı operasyonları peşinde koştuğu, Kürtleri rencide eden, aşağılayan, onurlarıyla oynayan ifadeleri kullanmaktan çekinmediklerini üzülerek takip ediyoruz. Bu saldırgan söylemlerin tamamını reddediyoruz. Yeniden ‘Kürt eşittir terörist’ diye bir denklem oluşturmaya çalışanlara ‘Aklınızı başınıza alın, Türkiye’deki Kürt kardeşlerimizi de, Suriye’deki akrabalarını da incitmeyin’ diyoruz.

    “ÇELİK’İN AÇIKLAMASI SKANDALDIR”

    AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik’in IŞİD Kobani’ye saldırdığında Kuzey Irak’tan peşmergelerin desteğe gelmesi için kapıları ABD Başkanı Obama’nın Erdoğan’a açtığı bir telefon üzerine açtırdıklarını itiraf etmesi bir skandaldır. Kendisinin açıklaması, bir gerçeğin itirafıdır, AK Parti açısından da bir skandaldır. Kürtleri IŞİD saldırısına karşı korumak için Obama’nın telefonunu günlerce beklemiş olmaları, bugün de bir IŞİD tehdidinde Trump’tan talimat bekleyeceklerinin en açık göstergesidir. Bu açıklama AK Parti’nin bölgeye bakışının da ne yazık ki itirafı niteliğinde olmuştur.

    Bugünlerde azılı IŞİD’li canilerin tutuldukları cezaevleri ile ilgili durumu endişeyle takip ediyoruz. Cezaevlerindeki kontrolün el değiştirmesi noktasında ortaya çıkabilecek otorite zafiyeti ya da geçmişten gelen bazı ilişkilerden dolayı oradaki IŞİD tutuklularının, hükümlerinin serbest kalma ihtimali ya da son günlerde işte ortadaki çatışmalardan istifadeyle firar ihtimalleri hepimizin yüreğini ağzına getirmektedir. Unutmayalım; IŞİD dediğiniz Yalova’daki üç polisimizi şehit eden canilerdir. IŞİD dediğiniz Atatürk Havalimanı’nda 46 vatandaşımızı hedef gözetmeksizin tarayan canilerdir. IŞİD dediğiniz kafa kesenlerdir. IŞİD dediğiniz Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanı, Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’in en büyük düşmanı ve hasmıdır.

    İktidar Suriye’de çatışmanın tarafı olarak değil; barışın, uzlaşmanın ve uzlaşının koruyucusu olarak davranmak durumundadır. Türkiye barışa her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğunuz bu zamanda, bir barış ve istikrar adresi olduğunu kanıtlamalıdır. Suriye’de yaşananlar, Türkiye’deki barış sürecini sekteye uğratmamalı, kendi içimizde kardeşliğin güçlü hikayesi yazılmalıdır. Cumhuriyet Halk Partisi olarak Türkiye’nin demokratikleşmesi, Kürt meselesinin herkesin içine sineceği bir şekilde çözülmesi için elimizden gelen gayreti göstereceğimizden herkesin emin olmasını isteriz. Gün, ‘Elim güçlendi, elin güçlendi’ kolaycılığına kaçmadan, terörsüz ve demokratik Türkiye yolunda kararlılıkla yürüme günüdür. Gün, Türkiye ve Suriye için Türkler, Kürtler, Araplar ve tüm dinlere mensup insanlar için emperyalist planların figüranı olmadan kendi öz irademizle barışa, kardeşliğe ve bölgesel kalkınmaya yürüme günüdür. Türkiye’de de Suriye’de de Türkler ve Kürtler kardeştir. Cumhuriyet Halk Partisi Türkiye’de ve Suriye’de bu kardeşliğimizin bozulmasına izin vermeyecek, birileri istiyor diye kavga edip ayrı düşmemize ve birilerinin terörden – çatışmadan beslenmesine, sonra da Türkün de Kürdün de Alevinin de Sünninin de çocuğunun beslenememesi, geleceğine güvenle bakamamasına itiraz etmektedir. Bu oyunları bozacağız, bu konuda kararlıyız.”

    Son sözüm şudur; Kartalkaya’daki acıyı da Soma’daki acıyı da yapılan haksızlıkları da çekilen zulümleri de bugüne kadar çektik, katlandık. Bıçak kemikte. Bundan sonra bunların hiçbirine katlanmak zorunda değilsiniz. Biz katılabilirsiniz, hep beraber iktidara yürüyoruz. Kökünü kazıyacağız bu pisliğin. Kökünü kazıyacağız. Hepinize saygıyla selamlıyorum.”

    PİRHA/ANKARA

  • Perihan Koca: Leyla Şahin Usta Alevilerden derhal özür dilemelidir ve istifa etmelidir- VİDEO

    Perihan Koca: Leyla Şahin Usta Alevilerden derhal özür dilemelidir ve istifa etmelidir- VİDEO

    PİRHA Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi Mersin Milletvekili Perihan Koca, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde basın açıklaması gerçekleştirdi. Perihan Koca, dünyadaki gelişmelere değinirken, AKP grup başkanvekiliği görevini yapan Leyla Şahin Usta’nın Alevilere yönelik sözlerine de tepki gösterdi, “Leyla Şahin Usta Alevilerden derhal özür dilemelidir ve istifa etmelidir” dedi.

    “2026 yılı dünya ölçeğinde krizleri ve hegemonya mücadelesini derinleştiren kritik çıkışlarla, yaşamsal çıkışlarla başladı. Özellikle ABD’de Trump’ın 2026 ajandasının oldukça hızlı ve agresif başladığına tanıklık ettik” diyen DEM Parti Mersin Milletvekili Perihan Koca, “Görüyoruz ki ABD emperyalizmi hem içeride hem dışarıda dünya halklarına şok darbeleri dayatıyor. Faşist bir diktatörlük kurmak için de tüm tuşlara aynı anda basıyor. Aslında bu yönelimi 2026 yılı sonunda ilan etmiş oldukları yeni emperyal doktrinle açıklamışlardı. İlk Adresleri Venezuela oldu. Hiçbir kural, hiçbir kaide tanımadan uluslararası hukuku, sözleşmeleri tanımadan Venezuela’ya bir darbe yaptılar ve Maduro ve Flores’i kaçırdılar” dedi.

    “ABD DARBELERİ DEVAM EDECEK”

    ABD’nin bu saldırılarının devam edeceğine dikkat çeken Koca, “Dünyanın en büyük petrol üreticisi konumunda olan ve ürettiği petrolün %80’ini Çin’e satan Venezuela’nın petrolüne el koymuş oldular. Aslında bir nevi işgal hareketi başlatmış oldular. Tabii bu darbeler pratiği Venezuela’yla sınırlı kalmayacağını” söyleyerek sözlerine şu şekilde devam etti:

    ”Çünkü Trump ardı ardına Kolombiya, Küba, İran, Grönland’a yönelik tehdit ve müdahale çıkışlarıyla bu darbelerin süreceğini tüm dünyaya ilan etti.”

    “İRAN’DAKİ MOLLA REJİMİ ÇÖKÜŞÜN EŞİĞİNDE”

    Öte yandan İran halklarının çürümüş rejime karşı ayaklanma başlattığına dikkat çeken Perihan Koca, “Bu ayaklanma tabii İran için yeni bir ayaklanma, yeni bir durum değil. Zira 47 yıldır iktidarda olan Molla rejimine karşı özellikle son 20 yıldır süreklileşen, kitleselleşen ve giderek politikleşen bir isyan dinamiği söz konusu” dedi.

    “İran halkları 18 gündür ayaktalar, isyandalar, sokaklardalar, ekonomik krize Karşı, derin yoksulluğa karşı, İran riyalinin dolar karşısında artık pula dönüşmesine karşı eyleme geçmiş durumda” diyen Koca, eylemlerin rejimin kendi tabanı tarafından da sahiplenildiğini ve bu yüzden protestoların artarak devam edeceğini kaydetti.

    İran halklarıyla dayanışma içinde olacaklarını vurgulayan Koca, “Bizler de emperyalizmin bu müdahalelerine karşı, emperyalizmin planlamalarına karşı, İran’ı yeniden dizayn hamlelerine karşı, İran halkının özgürlük mücadelesinin eşitlik mücadelesinin ve demokrasi mücadelesinin sesi olmaya, İran halklarıyla dayanışmaya devam edeceğiz” dedi.

    ”HALEP’TEKİ SALDIRILAR KÜRT HALKININ KAZANIMLARINI YOK ETMEYE YÖNELİKTİR”

    “Geçtiğimiz hafta Halep’te Kürt halkına yönelik çok açıktan bir soykırım denemesi yapıldı” diyen Koca, konuşmasının devamında şunları dile getirdi:

    “ABD ve İsrail’le yapılan Paris buluşmasının hemen ardından Kürt halkının Suriye’de kazanmış olduğu siyasal ve toplumsal iradeye yönelik bir tasfiye planı, bir kıyım planı, bir imha planı devreye sokuldu. Sivilleri katlettiler. Hastaneler bomba Korkunç bir katliama tüm dünyanın gözleri önünde girişildi. İnsanların canice parçalanan bedenlerine tanıklık ettik. Binalardan atılan kadın bedenlerine tanıklık ettik. İşlenen savaş suçuna tanıklık ettik ne yazık ki.”

    Türkiye’nin HTŞ ile girmiş olduğu ilişkilere dikkat çeken Koca, “Bir yandan Türkiye’de kardeşlik edebiyatı yapıp, Türk, Kürt, Arap ittifakından bahsedip, bir yandan da Kürt halkını imha etmek için eli kanlı çetelere açıktan destek veren, HTŞ’yi açıktan kucaklayan bir Türkiye gerçekliğiyle, bir AKP gerçekliğiyle karşı karşıyayız. Bu gidişatın farkındayız” dedi.

    “LEYLA ŞAHİN USTA, ALEVİ HALKINDAN ÖZÜR DİLEMELİDİR”

    Geçtiğimiz günlerde AKP grup başkanvekili Leyla Şahin Usta’nın “Müslümanlar katledilirken sessiz kalanlar bugün Aleviler öldürülüyor diye ortalığı ayağa kaldırıyorlar” sözlerine tepki gösteren Perihan Koca, “Bu skandal sözleri ne yazık ki Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden Alevilere hakaret ederek ifade etti. Bu asla bir dil sürçmesi değil. Müthiş bir mezhepçilikle Alevi düşmanlığı yapılarak nefret suçu işleyen bir AKP iktidarı gerçekliği ile karşı karşıyayız. Ve bu nefret suçunu işleyen Leyla Şahin Usta Alevi halkından özür dilemek yerine bir dergaha gidip Hazreti Ali’nin posteriyle fotoğraf çektirip hamaset yapmayı, propaganda yapmayı ne yazık ki tercih etti” dedi ve son olarak Leyla Şahin Usta’yı istifaya davet etti:
    “Leyla Şahin Usta Alevilerden derhal özür dilemelidir ve istifa etmelidir.”

    PİRHA/ANKARA

  • AKP Grup Başkanvekili Leyla Şahin Usta’nın sözlerine Alevilerden tepki gecikmedi!

    AKP Grup Başkanvekili Leyla Şahin Usta’nın sözlerine Alevilerden tepki gecikmedi!

    PİRHA- Meclis Genel Kurulu’nda konuşan AKP Grupbaşkan Vekili Leyla Şahin Usta, Suriye’de Müslümanlar katledilirken gıkını çıkarmayanlar, bugün Aleviler öldürülüyor diye, ortalığı ayağa kaldırıyor” dedi. Usta’nın sözlerine tepki gösteren PSAKD Genel Başkanı Cuma Erçe, “AKP hükümetinin ve sahip olduğu zihniyetin ne olduğunu o kadar net ortaya koymuş ki hanımefendi; biz ne desek bunların zihniyetini bu kadar açık anlatamazdık” dedi.

    AKP Grupbaşkan Vekili Leyla Şahin Usta, Meclis Genel Kurulu’nda Suriye’deki süren Alevi katliamını meşrulaştıran bir konuşma yaptı. Konuşmasında, “Suriye’de Müslümanlar katledilirken gıkını çıkarmayanlar, bugün Aleviler öldürülüyor diye, ortalığı ayağa kaldırıyor” diyen Usta’ya tepki gecikmedi.

    “GERİCİ, IRKÇI, FAŞİST ZİHNİYETİNİZE LANET OLSUN”

    Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Başkanı Cuma Erçe, AKP Grupbaşkan Vekili Leyla Şahin Usta’nın sözlerine şu şekilde tepki gösterdi:

    “AKP hükümetinin ve sahip olduğu zihniyetin ne olduğunu o kadar net ortaya koymuş ki hanımefendi; biz ne desek bunların zihniyetini bu kadar açık anlatamazdık. Bizim için yeni bir şey değil, sürpriz hiç değil. Dil sürçmesi hiç ama hiç değil. Bu zihniyetin başı, Sivas Madımak Katliamı davası zaman aşımına uğratıldığında “vatanımıza milletimize hayırlı uğurlu olsun” dememiş miydi?

    Bu zihniyet, cemevleri cümbüş evi diyen bir zihniyet değil mi? Bu kafa Sivas katillerini savunan, savunma avukatlarını devletin üst kademelerine taşıyan, katilleri serbest bırakan kafa… Bu anlayış, Suriye’de kelle kesen cihatçı, selefi çetelere arka çıkan, eğiten donatan bir anlayış… Bunlar, Berkin Elvan’ın annesini miting meydanlarında yuhlatanlar… Söylenecek çok şey var ama, boğazımıza düğümleniyor sözler… Gerici, ırkçı, faşist zihniyetinize lanet olsun…

    Biz hala aynı noktadayız. Halkı kin ve nefrete teşvik edenler sizlersiniz. Bu halkı birbirine karşı kışkırtmaya devam ediyorsunuz. Çünkü buna ihtiyacınız var. Halka karşı uyguladığınız zulmün üzerini örtmek istiyorsunuz. Aç, sefil bıraktığınız emekçileri kendi gündemlerinden uzaklaşmasını istiyorsunuz…

    Biz hala aynı yerdeyiz. 72 millete aynı nazarda bakmaya devam edeceğiz. Halklar arasına düşmanlık değil, dostluk tohumları ekeceğiz. Sizinle ve zihniyetinizle değil ama, halklar ile barış içinde kol kola, bir arada yaşamı savunacağız…

    Kimsenin dilinden, inancından, milliyetinden, cinsiyetinden, renginden dolayı ötekileştirilmediği, katledilmediği bir dünyayı mutlaka kuracağız…”

    AKP’li Leyla Şahin Usta’nın TBMM’de sarf ettiği sözlere tepki gösteren DEM Parti İstanbul Milletvekili Celal Fırat, “Yalnızca bir dil sürçmesi değil; Alevi toplumunu hedef alan, inanç temelli ayrımcılığı derinleştiren nefret dolu ve son derece tehlikeli bir siyasi tutumdur” dedi.

    Usta’nın sözlerinin Suriye’de Alevilere yönelik katliamları meşrulaştırmaya hizmet ettiğini vurgulayarak, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Biz Aleviler için insan hayatı mezheple ölçülmez. Alevilikte zulme uğrayanın kimliği değil, uğradığı zulüm esastır. Bu nedenle Aleviler, Suriye’de hangi topluma yönelik olursa olsun sivil katliamlara dün de bugün de karşıdır. Ancak kamuoyunu yanıltan önemli bir gerçek görmezden gelinmektedir: Esad yönetiminin devlet aygıtı ve bürokrasisinin ezici çoğunluğu (%90’a yakını) Sünni Araplardan oluşmaktaydı ve şu an birçoğu görev yapıyor. Tüm yaşananları mezhepsel bir “Alevi iktidarı” anlatısına indirgemek, tarihsel bir çarpıtmadır. Bu çarpıtmayı şu soruyla netleştirelim: IŞİD on binlerce insanı katletti, kadınları köleleştirdi, çocukları infaz etti. Peki bunları yaptı diye Sünnileri suçlayıp “Sünniler yaptı” demek mi gerekiyor ? Demek ahlaksızlık olurdu.

    Çünkü hiçbir inanç topluluğu, bir suç örgütünün ya da iktidarın işlediği suçlarla özdeşleştirilemez. O halde bugün de açıkça söylüyoruz: Alevilere yönelik katliamları meşrulaştırmak için kurulan mezhepçi dil, IŞİD vahşetini tüm Sünnilere maal etmek kadar yanlıştır.

    Bir halkın acısını başka bir halkın acısıyla yarıştırmak vicdansızlıktır. Bir inanç grubunu kolektif suçlu ilan eden her söylem, savaş kışkırtıcılığıdır.

    Aleviler savaşın tarafı olmadı. Bizim yolumuz rıza yolu, canı kutsal sayan, barışı savunan yoldur. Bu nedenle diyoruz ki: Alevi ölümlerini önemsizleştiren her söz, yeni ölümlerin yolunu açar.

    Mezhep diliyle kurulan her cümle, savaşı büyütür. TBMM çatısı altında konuşan herkes bilmelidir: Aleviler bu topraklarda susarak değil, bedel ödeyerek var oldu. Hiçbir halkın acısı üzerinden başka bir halkı hedef göstermeye izin vermeyeceğiz. Katliamın mezhebi olmaz. Zulmün bahanesi olmaz. Savaş diliyle barış kurulmaz. Bu coğrafyanın ihtiyacı mezhepçi kışkırtmalar değil; Barış dili olmalıdır.”

    AHAD DER: ALEVİLİK HAKSIZLIĞA BOYUN EĞMEMENİN ADIDIR

    Arap Halkı Alevileri Dayanışma Derneği (AHAD DER) de, AKP Grup Başkanvekili Leyla Şahin’in Aleviler hakkında kullandığı ifadelerin, İslam’ı tarihsel, ahlaki ve inançsal bütünlüğünden koparan, açıkça mezhepçi ve ötekileştirici bir anlayışın yansıması olarak değerlendirdi.

    Kullanılan dilin, toplumsal barışı zedeleyen ve farklı inançları hedef haline getiren tehlikeli bir yaklaşım olduğununun belirtildiği açıklamada şunlar ifade edildi:

    “Emevi siyasal geleneğini kutsayan, dışlayıcı ve tahakkümcü bu “Müslümanlık” yorumu biz Alevilerin inancı değildir. Alevilik, iktidarın değil vicdanın; baskının değil adaletin yanında duran bir yol ve yaşam felsefesidir.

    Aleviler; Hz. Muhammed’e, Ehl-i Beyt’e ve 12 İmamlar’a bağlı, hak ve hakikat yolunu esas alan halklardır. İnancımız; insanı merkeze alan, zulme karşı direnmeyi, eşitliği, paylaşımı ve kardeşliği ilke edinen bir yaşam anlayışıdır. Bu yol, tarih boyunca mazlumdan yana olmanın, haksızlığa boyun eğmemenin adıdır.

    Aleviliği çarpıtan, inancımızı siyasal hesaplara malzeme eden ve bizleri ötekileştiren her söylem, yalnızca Alevileri değil, birlikte yaşama iradesini de yaralamaktadır. Aleviler bu ülkenin eşit yurttaşlarıdır; inançları üzerinden hedef gösterilemez, tahkir edilemez.

    Bu nedenle Leyla Şahin’in mezhepçi ve ayrıştırıcı söylemleri nedeniyle Alevi toplumundan açıkça özür dilemesini, kullandığı dili düzeltmesini ve kamusal sorumluluğunun gereğini yerine getirmesini bekliyoruz. Eşitlikten, laiklikten ve halkların kardeşliğinden yana mücadelemiz sürecektir.”

    PİRHA/ANKARA

     

  • ‘Kürt’e sıkılan kurşun Suriye’nin geleceğine sıkılmıştır, gelin hep beraber kurşunların önüne geçelim!’-VİDEO

    ‘Kürt’e sıkılan kurşun Suriye’nin geleceğine sıkılmıştır, gelin hep beraber kurşunların önüne geçelim!’-VİDEO

    PİRHA- DEM Parti Grup Başkanvekilleri ve Meclis Grubu, Kuzey ve Doğu Suriye’de yaşanan saldırılara dair Meclis’te basın toplantısı düzenledi. Sezai Temelli, “Herkes, sessizliğe gömülmüş durumda. Neyi bekliyorsunuz?” diye sorarken, Gülistan Kılıç Koçyiğit, “Kürde sıkılan kurşun demokrasiye sıkılmış. Kürt’e sıkılan kurşun barışa sıkılmıştır. Kürt’e sıkılan kurşun Suriye’nin geleceğine sıkılmıştır. Gelin, gelin hep beraber bu kurşunların önüne geçelim.  Hiç kimse bu süreçte sessiz kalmamalıdır. Herkes Suriye halkları için, Suriye’nin geleceği için taraf olmalıdır” dedi.

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Meclis Grubu, Suriye Geçici Hükümeti’nin Halep’in Sêxmaqsûd ve Eşrefiyê mahallelerine yönelik saldırılarını protesto etmek için Meclis’in Basın Kapısı önünde açıklama yaptı.

    DEM Parti Grup Başkanvekili Sezai Temelli, saldırılardan kaynaklı öfkeli olduklarını vurgulayarak, Ortadoğu’nun insanlık suçu ile karşı karşıya olduğu uyarısında bulundu.

    “MECLİS SALDIRILARA KARŞI SORUMLULUK ALMALI”

    Sezai Temelli, “Herkes, sessizliğe gömülmüş durumda. Neyi bekliyorsunuz?” diye sorarak, şunları dile getirdi:

    “10 kişi değil, 10 bin kişinin katledilmesini mi bekliyorsunuz? Sivillere yönelik bir saldırı vardır. İnsanlık suçu söz konusudur. Bu katliamlar bir soykırıma doğru gitmektedir. En başından bu uyarıyı yapmak istiyoruz. Bu insanlık suçuna karşı herkes gerekli inisiyatifi almalı, sesini yükseltmek zorundadır. Gazze’de olanları biliyoruz. Bugün ayın şey, Halep’te de söz konusu. 2018 yılında Afrin’de söz konusu olmuştu. Ortadoğu halkları, Kürtler, Filistinliler, o bölgede yaşayan Süryaniler tehdit altındadır. Bu tehdit IŞİD tehdididir, IŞİD zihniyetidir. Üniformalarını değiştirmiş olmaları zihniyetlerinin korunmadığı anlamına gelmez. O zihniyet iş başındadır.

    Buna karşı hem Türkiye Cumhuriyetini hem de bütün ülkeleri bu konuda sorumluluk almaya, inisiyatif almaya davet ediyoruz. Bu saldırıların bir an önce durdurulması gerekir. Bu konuda garantör devletler, uluslararası kuruluşlar, bu konudaki bütün kamuoyu gerekli sorumluluğu almalı, inisiyatif almalı ve sesini yükseltmelidir. Eğer bu konuda sessizliğe gömülürseniz orada insanlar katledilmeye devam edecektir. Bu, bir vicdani sorumluluk, bir ahlaki sorumluluktur. Ama buna karşılık biz ne ile karşı karşıya kalıyoruz? Buna karşılık, aslında çeşitli medya ve kurumlar eliyle yine bir algı operasyonu, yine bir yalan haber dalgası her yeri kaplamaya devam ediyor. Yok, efendim orada SDG varmış, onlara karşı bir operasyon düzenleniyormuş. Yok, efendim Suriye’nin toprak bütünlüğüymüş, yok efendim tek devletmiş. Bu tekçi anlayışın bir kez daha IŞİD eliyle maalesef sahnelendiğini görüyoruz.

    Adeta orayı dinamitleyen, oradaki toplumsal barışı yok etmeye çalışan açıklamaları duyuyoruz. Bu kabul edilebilir bir şey değil.  Buna bir an önce son vermek, sorumlu davranmak ve Suriye halklarının bir arada demokrasi içinde, barış içinde yaşayabilecekleri koşulların sağlanmasına olanak sağlayacak bir siyasete ihtiyacımız var.

    Burada tüm siyasi partilere de çağrıda bulunmak istiyoruz. Bugün Meclis’te siyaset sorumluluk almalıdır. Türkiye’deki tüm kamuoyuna da buradan çağrıda bulunmak istiyoruz. Barolara, sivil toplum örgütlerine, sendikalara, duyarlı olan demokratik tüm kamuoyuna çağrıda bulunmak istiyoruz; bu katliama, bu insanlık suçuna sessiz kalmayın.”

    Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit  söz alarak şunları ifade etti:

    “Bir katliam riski nedeniyle bugün karşınızdayız” diyerek konuşmasına başladı. Sivil halka yönelik saldırıları kınadıklarını belirten Gülistan Kılıç Koçyiğit, “Evet, bir meskun mahalde Halep’in ortasında yerleşim yerinde tanklarla, toplarla oradaki çeteler bir saldırı düzenliyorlar. Üstelik minareyi çalan kılıfını hazırlar misali yalanlarını da baştan hazırlamışlar. Neymiş efendim? Orada SDG varmış. Oysa ki yeni kurulan geçici Şam hükümeti ile SDG arasında imzalanan 1 Nisan Antlaşması var. Ve bu 1 Nisan Antlaşması nedeniyle de oradan askeri güçlerin çekildiğini bütün Türkiye kamuoyu da, bütün dünya kamuoyu da, bütün Suriyeliler de gayet iyi biliyorlar. Orada saldırının gerekçesi yapılan, bir askeri birimin, askeri bir yapının olmadığını bizzat oraya saldıranlar biliyorlar. Çünkü beraber imzaladıkları bir anlaşma var. Ama bu anlaşmayı ihlal edenler, günlerdir süren müzakere ve diyalog çağrılarına olumlu yanıt vermeyerek askeri yöntemleri tercih edenlerin tabii ki bir amaçları var.

    Bakın, günlerdir Türkiye’ye baktığınız zaman şu pompalanıyor.  ‘Efendim, Kürtler SDG ile İsrail arasında anlaşma yapmışlar.’ Soruyoruz! Paris’te, Amerika’nın aracılığıyla yeni rejimle İsrail arasında yapılan anlaşmayı tartışanı gördünüz mü? Suriye’nin güneyinin İsrail’e bırakıldığını, Golan Tepeleri’nin İsrail’e bırakıldığını siz bir basın organında okudunuz mu? Kimmiş İsrail’le anlaşma yapan? Kimmiş sırtını İsrail’e dayayan? Kimmiş İsrail’le anlaşma yapıp Suriye topraklarından vazgeçen? Yalanlarla, dezenformasyonlarla, karalamalarla bugün Kürt’ün yaşam hakkı başta olmak üzere bütün hakları yok sayılmaya çalışılıyor. Biz bu anlayışı kabul etmiyoruz. Bugün Suriye’nin barışının, bölge barışının önündeki en büyük temel taş olduğunu bu ülkedeki yönetim görmüyor mu?

    Bugün Kürt mahallelerini kuşatmışlar ve Kürt anasını görmesin diye ellerinden geleni ardına koymuyorlar. Ama açık ve net söyleyelim; ne Suriye’deki Kürtler yalnızdır ne oradaki Aleviler yalnızdır, ne oradaki Süryaniler yalnızdır, ne oradaki Dürziler yalnızdır ne de diğer halklar yalnızdır. Bütün bu algı operasyonlarına rağmen, bütün bu kriminal odaklara rağmen biz, Suriye halklarının eşit, özgür, demokratik bir ülke kurma mücadelesinin yanında yer alıyoruz ve sonuna kadar da bu mücadeleyi destekleyeceğiz.

    Bugün Türkiye’ye düşen, oradaki çetelerin sırtını sıvazlamak değildir. Bugün Savunma Bakanlığı’na düşen, oradaki çetelere ‘Yürü ya kulum’ demek, ‘Devam edin’ demek değildir. Bugün Türkiye’ye düşen, orada kurşunlarla hedef alınan her bir Kürt’ün canının, bu ülkedeki insanların yaşamına kastetmekle aynı olduğunu görmektir.

    Eşrefiyê’de, Şêxmaqsûd’da ve diğer mahallelerde sıkılan her kurşun bize sıkılmıştır. Biz bunu kendimize sıkılmış bir kurşun olarak görüyoruz. Amedli’ye, İstanbullu’ya, Ankaralı’ya sıkılmış bir kurşundan farkı yoktur.

    Türkiye bugün gerçek anlamda Suriye’de doğru bir şey, iyi bir şey, yapıcı bir şey yapmak istiyorsa; ilk elden bu çatışmanın önüne geçmelidir.  DEM Parti olarak, Kürt halkı olarak, Türkiye demokratları olarak beklentimiz budur.

    Buradan büyük bedellerle topraklarını korumuş, IŞİD barbarlığını yenmiş, dünyayı, insanlığı kurtarmış olan Kürtlerin dostlarına da çağrı yapıyoruz. Uluslararası kurumlara da çağrı yapıyoruz. Türkiye’deki demokratlara, devrimcilere, siyasi partilere ve vicdan sahibi olan herkese çağrı yapıyoruz. Kürde sıkılan kurşun demokrasiye sıkılmış. Kürt’e sıkılan kurşun barışa sıkılmıştır. Kürt’e sıkılan kurşun Suriye’nin geleceğine sıkılmıştır. Gelin, gelin hep beraber bu kurşunların önüne geçelim.  Hiç kimse bu süreçte sessiz kalmamalıdır. Herkes Suriye halkları için, Suriye’nin geleceği için taraf olmalıdır.”

    PİRHA/ANKARA

  • Meclis Komisyonu’nun süresi oy birliğiyle 2 ay daha uzatıldı!

    Meclis Komisyonu’nun süresi oy birliğiyle 2 ay daha uzatıldı!

    PİRHA- Barış ve Demokratik Toplum Süreci kapsamında Meclis’te kurulan ve çalışma süresi 31 Aralık’ta bitecek olan Meclis Komisyonu’nun süresi 2 ay uzatıldı.

    Komisyon,  hazırlayacağı ortak raporun 31 Aralık’a kadar yetişmeyeceği gerekçesiyle bugün toplandı.

    Toplantıda Prof. Dr. Havva Kök Arslan ve Murat Sevecen, komisyonun yaptığı toplantılar boyunca yapılan konuşmaların analizine dair sunum yaptı. Her iki isim, söylemler arasındaki benzerlikler, farklılıklar ve gereklilikler üzerinde durdu.

    Milletvekilleri de sunuma ve gereklilere dikkat çekti. Daha sonra yapılan oylamada komisyonun çalışma süresinin 2 ay uzatılması kararı alındı. Karar oy birliği ile alındı. Karar sonrası komisyon toplantısı sona erdi.

    PİRHA/ANKARA

     

  • AKP-MHP geri adım attı!

    AKP-MHP geri adım attı!

    PİRHA- Meclis’te görüşülecek olan ve depremde yurttaşların ölümünden sorumlu olanlara da tahliye yolu açan madde, tepkiler sonucu 11’nci Yargı Paketi’nden çıkarıldı. Kararı sevindirici bulan Adalet Peşinde Aileleri Platformu, 11’inci yargı paketinin Meclis’te görüşmeleri sürene kadar nöbetlerini sürdürme kararı aldı. 

    Siyasi tutukluların dışında binlerce kişinin tahliye edilmesinin önünü açacak olan 11’inci Yargı Paketi bugün Meclis Genel Kurulu’nda görüşülecek. Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti), Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ve çok sayıda siyasi parti, bu pakete yer alan ve depremde yurttaşların ölümünden sorumlu olanların kapsam dışı bırakılması için itirazda bulundu. Depremzedeler de pakete yer alan ve bu durumu düzenleyen 27’nci maddenin çıkarılması için Meclis önünde nöbet tutuyor.

    İtiraz ve eylem nöbeti sonuç verdi. Paketi Meclis’e getiren AKP yetkilileri ile siyasi parti temsilcileri bugün Meclis’te toplantı düzenledi. AKP, söz konusu madde ile ilgili geri adım attı. Söz konusu düzenlemeyi yapacak olan madde, AKP ve MHP’nin önerge vermesi sonrasında paketten çıkarılacak. Konuya ilişkin konuşan AKP’li Abdullah Güler, “Depremde yıkılan binalarının sorumlularıyla ilgili Covid düzenlemesinde bir eylem tanımı üzerinde çalışıyoruz. İstisna kısmına ekleyeceğiz” dedi.

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi Milletvekilleri Nevroz Uysal Aslan, Ali Bozan, Pehian Koca ve İbrahim Akın Meclis önünde nöbette olan depremzede ailelerini ziyaret etti.  Ziyarette konuşan Nevroz Uysal Aslan, ailelerin gelip adalet talebini Meclis önünde duyurmasının yargı paketindeki değişiklikte büyük payı olduğunu dile getirerek, “Dünkü toplantıdan sonra bugün bir kez daha Adalet Komisyonu üyesi parti ve grup başkanvekilleriyle bir toplantı gerçekleşti. Ve burada sizlerin adalet talebiniz üzerine tüm partilerde bir uzlaşma sağlandı. Maalesef ki bu ülkede adalet ancak direnince, sesini duyurunca, ifade edince açığa çıkıyor. Doğalında adalete erişen, doğalında eşitliği sağlayabilen ne bir ceza ne de bir infaz sistemimiz yok. Ancak mücadele bitti mi? Tabii ki hayır. O maddede halen kadınlara karşı yaralama suçlarında, ısrarlı takipte, diğer meselelerde hala failler yararlanacak” diye konuştu.

    Aileler 11’inci yargı paketi Meclis Genel Kurulu’nda görüşmesi bitene kadar nöbete devam edecek.

    PİRHA/ANKARA

     

     

  • DEM Parti İmralı Heyeti, Adalet Bakanı Tunç ile görüştü!-VİDEO

    DEM Parti İmralı Heyeti, Adalet Bakanı Tunç ile görüştü!-VİDEO

    PİRHA-Adalet Bakanıyla görüşen DEM Parti İmralı Heyeti, barış sürecine uygun yasaların çıkması için çalışmaların sürdüğünü belirterek, “Barış ancak adalet zemininde ve hukuksal güvencelerle kalıcı hale gelebilir” dedi.

    DEM Parti İmralı Heyeti Üyeleri Pervin Buldan, Mithat Sancar ve Faik Özgür Erol, Adalet Bakanı Yılmaz Tunç ile bir görüşme gerçekleştirdi.

    Görüşme sonrası Adalet Bakanlığı önünde açıklama yapan heyet üyelerinden Mithat Sancar, görüşmede Adalet Bakanlığının kapsamlı hazırlıklar yaptığını öğrendiklerini ifade etti.

    “BARIŞ ANCAK ADALET ZEMİNİNDE VE HUKUKSAL GÜVENCELERLE KALICI HALE GELEBİLİR”

    Yapılan görüşmede adalet ve hukuk sorunlarını ele aldıklarını belirten Sancar, şunları dile getirdi:

    “Barış ancak adalet zemininde ve hukuksal güvencelerle kalıcı hale gelebilir. Bu açıdan Adalet Bakanlığına da önemli bir rol ve görev düştüğünü Sayın Bakan ve ekibi de söylüyor. Bunun farkındalar. Pek çok konuda çalışmalar devam ediyor. Şu an Meclis’te görüşülmekte olan 11. Yargı Paketi dahil hukuksal zeminin barış için güçlü hale getirilmesi konusunu ele aldık. İnfazda eşitlik ve adalet de konuşmalarımızın ve görüşmelerimizin bir konusuydu. Süreçle ilgili düzenlemelerin çeşitli boyutlarda ele alınması da yine bu görüşmede söz konusu oldu. Biz Adalet Bakanlığında yoğun bir çalışma olduğunu gördük ve verilen bilgilerden de Adalet Bakanlığının kapsamlı hazırlıklar yaptığını öğrendik. Kendi önerilerimizi de sunduk. Hedefimiz, amacımız barışı hukukla güvence altına almak ve adalet zemininde kalıcı hale getirmektir. Bu konuda çalışmalarımız ve temaslarımız devam edecektir. Sonuçta bu süreci barışa, adalete ve demokrasiye götürmek hep birlikte yapılacak çalışmalarla mümkün olacaktır.”

    “HAZIRLIKLARI KONUŞTUK”

    DEM Parti İmralı Heyeti Üyesi Pervin Buldan da, barış süreciyle ilgili çıkarılacak yasa konusunda nasıl bir hazırlık yapıldığına dair görüş alışverişinde bulunduklarını aktararak, şunları ifade etti:

    “Sayın Adalet Bakanı ile yaklaşık bir buçuk saatlik verimli bir görüşme gerçekleştirdiğimizi belirtmek isterim. Birçok konu konuşuldu. Özellikle barış süreci ile ilgili çıkarılacak olan yasa konusunda nasıl bir hazırlık yapıldığına dair görüşmemiz oldu. Ama bunun dışında cezaevlerinde yaşanan hak ihlalleri başta olmak üzere; yaşlı ve hasta tutuklular, yine infazı yakılan tutuklular da gündemdeydi. Biliyorsunuz çok sayıda yaşlı ve hasta tutuklu var cezaevlerinde ve idari gözlem kurullarında yaşanan sorunlardan kaynaklı tahliyeler gerçekleşmiyor. Bununla ilgili de görüşlerimizi ve önerilerimizi yaptık. Yine bunun dışında COVID Yasası ve infaz eşitliği meselesinde bizlere gelen çok sayıda talep var. Bununla ilgili de bir düzenleme olursa iyi olur diye görüşümüzü belirttik. Sayın Adalet Bakanına bu konudaki yapıcı yaklaşımından dolayı teşekkür ediyoruz. Hazırlıkların en kısa zamanda bitmesi konusunda kendisi de bizimle aynı fikirde. Biz takip edeceğiz, istişare halinde olacağız, diyalog halinde olacağız. Sürecin selametle yürümesi açısından da bunun önemli olduğunu düşünüyoruz.”

    PİRHA/ANKARA

  • Akın Birdal: Anneler barışı bekliyor!-VİDEO

    Akın Birdal: Anneler barışı bekliyor!-VİDEO

    PİRHA- İnsan Hakları Derneği Onursal Başkanı Akın Birdal, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne dair değerlendirmelerde bulundu. Birdal, sürecin zamana yayılmadan somut adımlarla ilerletilmesi gerektiğini belirterek, barışın en güçlü talep sahiplerinin barış anneleri olduğunu vurguladı.

    İnsan Hakları Haftası çerçevesinde vefa ziyaretleri gerçekleştirdiklerini ifade eden Birdal, birkaç gün önce İzmir’de barış anneleriyle bir araya geldiklerini aktardı. Görüşmelerde annelerin yaşadığı derin acıların bir kez daha görünür olduğunu söyleyen Birdal, ağır kayıplar yaşamalarına rağmen barış talebini en güçlü biçimde dile getiren kesimin yine anneler olduğunu belirtti.

    Birdal, “İki ya da üç evladını yitirmiş, evlatları cezaevinde ya da dağda olan anneler, yaşadıkları onca acıya rağmen en çok barışı istiyor. Silahların sustuğu, herkesin diliyle, kimliğiyle, kültürüyle korkusuzca yaşayabildiği bir Türkiye talep ediyorlar” dedi.

    “SEMBOLİK ADIMLARIN ÖTESİNE GEÇİLMELİ”

    Sürecin geldiği aşamaya ilişkin değerlendirmelerde bulunan Birdal, sembolik adımların ötesine geçilmesi gerektiğini ifade etti. İmralı’daki tecridin fiilen sürdüğünü ancak bazı gelişmelerin sürece dair bir eşik oluşturduğunu söyleyen Birdal, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde komisyon kurulmasını ve İmralı’ya ziyaretlerin yeniden gündeme gelmesini bu çerçevede değerlendirdi.

    Sürecin asıl muhatabının Abdullah Öcalan olduğunu vurgulayan Birdal, tecridin tamamen kaldırılması ve Öcalan’ın “umut hakkı”nın kullanılır hale getirilmesi gerektiğini belirtti. Birdal, “Sayın Öcalan’ın düşüncelerini doğrudan Türkiye halklarıyla paylaşabileceği koşulların yaratılması, barışın toplumsallaşması açısından belirleyicidir” ifadelerini kullandı.

    “BİR KUŞAK BARIŞI GÖRMEDEN HAYATA VEDA ETMEMELİ”

    Zaman faktörüne özellikle dikkat çeken Birdal, sürecin ağırdan alınmasının barış talebini zedeleyeceğini söyledi. Annelerin yaşlı olduğunu hatırlatan Birdal, bu kuşağın barışı görmeden hayata veda etmemesi gerektiğini vurguladı.

    Sürecin ilerleyebilmesi için cezaevlerine dair acil adımların atılması gerektiğini de dile getiren Birdal, siyasi tutukluların ve hasta mahpusların serbest bırakılması çağrısında bulundu. Cezaevlerindeki idare ve gözlem kurullarının kaldırılması gerektiğini ifade eden Birdal, Terörle Mücadele Yasası ve Türk Ceza Kanunu’nun demokratik siyasetin önünde engel oluşturduğunu söyledi.

    Birdal, sürecin başarıya ulaşmasının ancak demokratik bir ortamın yaratılması ve Türkiye’nin geçmişle yüzleşmesiyle mümkün olacağını belirterek, barışın hakikat ve adalet temelinde inşa edilmesi gerektiğini vurguladı.

    DİREN KESER/MERSİN

  • CHP Lideri Özel, Dem Parti İmralı Heyeti ile görüştü: Türkiye yarınlarına barış içinde girsin!-VİDEO

    CHP Lideri Özel, Dem Parti İmralı Heyeti ile görüştü: Türkiye yarınlarına barış içinde girsin!-VİDEO

    PİRHA- CHP Genel Başkanı Özgür Özel İmralı Heyeti ile yaptığı toplantı sonrası yaptığı açıklamada, “Barış elbette ki Türkiye’ye yakışan bir şey. Uzun yıllar çatışmalı bir süreç yaşadık bu ülkede. Bu coğrafyada çokça kan aktı. Anneler ağladı. Gencecik insanlar toprağın altına girdi. Gencecik bedenler toprağın altına girdi. Dolayısıyla bundan sonra böylesi bir sürecin yaşanmaması için hepimizin elini artık gövdesini taşın altına koyma zamanı gelmiştir diye düşünüyorum” dedi.

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) İmralı Heyeti üyeleri Pervin Buldan, Mithat Sancar ve Asrın Hukuk Bürosu avukatlarından Faik Özgür Erol ile CHP Genel Merkezi’nde, CHP Genel Başkanı Özgür Özel ile görüştü Görüşmenin ardından heyetler basın toplantısı düzenleyerek, görüşmeye ilişkin kamuoyuna bilgi verdi.

    Toplantıda ilk olarak söz alan Özgür Özel, Barış ve Demokratik Toplum Süreci kapsamında yaşanan gelişmeleri, komisyon çalışmalarına dair görüş alışverişinde bulunduklarını paylaştı. Özel ayrıca siyasetçi Leyla Zana’ya yönelik küfür ve hakaretlere de işaret ederek, durumu sert bir dil ile kınadıklarını ifade ederek, “Bu toprakların üzerinde Anadolu’da böyle bir şeyin yapılmasını asla ve asla kabul etmiyoruz. İnancımızda da, kültürümüze de aykırıdır. Hele hele bir siyasetçiye ülkede gelişen siyasi olaylar üzerinden stadyumları bu anlamda kullanmaya çalışan bir anlayışa hiçbirimizin kapı aralamasının mümkün olmadığını ifade etmek isterim” dedi.

    Komisyonun rapor yazım sürecini hızlı bir biçimde ele alması gerektiğine dikkat çeken Özel, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Bu konuda partiler ortaklaşıyor. Herkesin kabul edebileceği Türkiye’nin hem ‘Terörsüz Türkiye’ hedefini hem de demokratik Türkiye hedefini birlikte hayata geçirebilecek birbirinin peşine değil, ama iç içe böyle bir süreci gerçekleştirebilecek. Bu topraklar üzerinde gözyaşlarının durmasını, kardeşliğin, barışın hakim olmasını sağlayacak ve Türkiye’nin yarınlarına barış içinde, el ele omuz omuza, Türk’ün de, Kürt’ün de evladının geleceğinde endişe duymadığı en iyi eğitimi alabileceği hep birlikte hızla kalkınacağımız ve adil bir şekilde bölüşebileceğimiz yarınları umut ediyoruz.

    Hem Türkiye’de hem de Suriye’de Türkler için de, Kürtler için de, Dürziler için de, Aleviler için de, Türkmenler için de anayasal demokratik ve barış içinde iki devlet ümit ediyoruz. Türkiye’de de Suriye’de de barışın, kardeşliğin, demokrasinin hakim olmasını, iki tarafta da tam anlamıyla bir barışın hakim olmasını, Türkiye ile Suriye arasında iyi ilişkileri sınırın iki yanındaki kardeşliğin iki ülkenin yarınlara birlikte güvenle adım atmasını ümit ediyoruz. Türkiye ile Suriye arasında ilişkileri, sınırın her iki yanındaki kardeşleri, iki ülkenin yarınlarını birlikte ve güvenli şekilde kurmasının hem Türkiye’ye hem Suriye’ye hem Türkler hem Kürtlere hem de bütün Ortadoğu‘ya ve insanlığa iyi geleceğini ümit ederek sözü sayın başkanlarıma bırakıyorum.”

    Ardından konuşan İmralı Heyeti Üyesi Pervin Buldan, CHP’nin yapıcı rolüne önem veriyoruz. Çünkü Kürt sorunu siyaset üstü bir meseledir ve bu meseleyi çözmek hepimizin görevi ve sorumluluğudur. Barış elbette ki Türkiye’ye yakışan bir şey. Uzun yıllar çatışmalı bir süreç yaşadık bu ülkede. Bu coğrafyada çokça kan aktı. Anneler ağladı. Gencecik insanlar toprağın altına girdi. Gencecik bedenler toprağın altına girdi. Dolayısıyla bundan sonra böylesi bir sürecin yaşanmaması için hepimizin elini artık gövdesini taşın altına koyma zamanı gelmiştir diye düşünüyorum” diye konuştu.

    Mithat Sancar da, “Müzakere ise birbirini dinleme, diyalog, diyalogla ilerleme sanatıdır. Bizler de bugün müzakerenin çok değerli bir örneğini birlikte yaşadık. Kaygıları, eleştirileri, itirazları karşılıklı birbirimizle paylaştık ama bir konuda da mutabıkız. Süreç müzakereyle, diyalogla, karşılıklı görüşmelerle yürüyecektir. Bu konuda da siyasal mutabakat ve toplumsal uzlaşma hayati önemdedir. Bir kez daha gördük ki Cumhuriyet Halk Partisi bu süreçte bu rolü olumlu bir şekilde oynamaya devam edecek iradeyi gösteriyor. Bu son derece önemli. Bizler yayılmak istenen gerilim, çatışma, ırkçı tahrik ortamına karşı hep birlikte demokrasinin ve barışın birlikteliğiyle ortak mücadeleyi yürütmek zorundayız. Bunun da önümüze barışın ve demokrasinin yolunu gerçekten sonuna kadar açacağına inanıyoruz” diye belirti.

    PİRHA/ANKARA