Etiket: mehmet bayrak

  • Araştırmacı-Yazar Mehmet Bayrak: Aleviler örgütlenmeden ne kimliğini ne inancını koruyabilir!-VİDEO

    Araştırmacı-Yazar Mehmet Bayrak: Aleviler örgütlenmeden ne kimliğini ne inancını koruyabilir!-VİDEO

    PİRHA- Araştırmacı-Yazar Mehmet Bayrak, Madımak Katliamı’nın Alevi toplumunda örgütlenme bilincini büyüttüğünü belirterek, Aleviliğin statüsü, diasporadaki örgütlenme ve devletin inanç alanındaki rolüne ilişkin dikkat çekici değerlendirmelerde bulundu.

    Araştırmacı-Yazar Mehmet Bayrak, 55 yılı aşan yazarlık serüvenini, Alevi örgütlenmesinin tarihsel gelişimini, Sivas katliamının yarattığı kırılmayı, diasporadaki örgütlenme ve Aleviliğin statüsüne dair tartışmaları değerlendirdi.

    Yazarlık hayatı boyunca ezilen kimliklerden yana olduğunu belirterek, “ Hangi soydan, hangi boydan olursa olsun emeği önceleyen, emeği ve emekçileri öne alan bir çizgi izledim. Başta Aleviler olmak üzere redde uğrayan, inkar edilen, hakkı gasp edilen inançları ve dilleri esas aldım. Aynı zamanda cinsiyet olarak da ezilen, kadını önceleyen bir çalışma içinde oldum. Ezilen kimliklerin hiçbirisini ötelemedim, ertelemedim, red ve inkâr etmedim. Tüm bunlara sahip çıkarak geldim” ifadelerini kullandı.

    Yaklaşık 40’a yakın kitabı bulunduğunu hatırlatan Bayrak, ‘Alevi Kimliği Mücadelem’ adlı çalışmasında hem yürüttüğü çalışmaların yanında Avrupa’da katıldığı yaklaşık 100 toplantının afiş ve belgelerinin yer aldığını belirtti.

    “HACIBEKTAŞ FELSEFESİNİN ÇAĞDAŞ YORUMU PANELİNE KATILARAK SÜRECE DAHİL OLDUM”

    Konuşmasında Alevi örgütlenmesinin tarihsel seyrine değinen Bayrak, 1980’lerin başında Ankara’da düzenlenen “Hacıbektaş felsefesinin çağdaş yorumu” paneline fiilen katılımıyla sürece dahil olduğunu anlattı. Panelin konuşmacılarından Ümit Kaftancıoğlu’nun etkinlikten bir gün önce katledildiğini hatırlattı.

    Hemen akabinde Banaz’da yapılan 1. Pir Sultan Festivali’ne konuşmacı olarak giden tek Alevi yazar olduğunu ifade eden Bayrak, Ankara’da Pir Sultan Abdal Dernekleri’nin kuruluş sürecinde kendisi ve eşinin ilk kurucu üyeler arasında yer aldığını da sözlerine ekledi. Bayrak bu nedenle hayatında Alevi örgütlenmesinin de, Alevilik konusunun da her zaman ayrı bir yeri olduğunu belirtti.

    “1987’DE AVRUPA’YA GELDİĞİMDE ALEVİ DERNEKLERİ YOKTU”

    Diasporadaki Alevi varlığına ve örgütlenmeye dikkat çeken Bayrak, 1987’de Avrupa’ya geldiğinde Almanya ve Hollanda’da Alevilik konusunda konferanslar verdiğini söyledi. Bayrak, „Avrupa’nın tüm ülkelerinde varlar ancak en yaygın oldukları ülke Almanya’dır. İşçileşme süreciyle başlayan göç, 1978’deki Maraş Katliamı sonrasında gerek zorunlu nedenlerle gerekse devletin adeta bir politika olarak bunu teşvik etmesiyle devam etmiş, ardından politik nedenlerle Avrupa’ya gelenlerle birlikte son derece önemli kitleler oluşmuştur.” ifadelerini kullandı.

    “MADIMAK KATLİAMI ALEVİ ÖRGÜTLENMESİNE GÜÇLÜ BİR İVME YARATTI”

    1993’teki Madımak katliamının talihsiz de olsa Alevi örgütlenmesine güçlü bir ivme yarattığını belirten Bayrak, “Alevi toplumu gördü ki örgütlenmedikleri takdirde ne Alevilerin ne Aleviliğin korunması mümkün. Ondan sonra bir patlama yaşandı Alevi örgütlenmesinde” ifadelerini kullandı.

    Bayrak devamında şunları söyledi:

    “Bugün, başta Almanya olmak üzere birçok ülkede Alevi örgütlenmesi yaşanıyor. Ancak bu süreç yürütülürken doğru bir Alevilik değerlendirmesi yapmak son derece önemlidir. Çünkü bir dönem Alevi kimliği resmen tanınmıyordu. Hatta burada, yani bu uygar ülkelerde bile Alevi kimliği resmi olarak kabul edilmiyordu. Alevileri, Diyanet İşleri temsil ediyordu. Ancak verilen mücadeleler sonucunda Aleviler, kendi temsilcilerini doğrudan belirleyerek platformlara göndermeye başladılar ve Alman makamları da bunu kabul etti. İşin özeti şudur: Geçmişten bugüne çeşitli isim değişiklikleriyle dönüşerek gelen ve bugün Alevilik adıyla anılan bu inanç sisteminin, doğal ve felsefi bir din/inanç olduğu gerçeği ortaya konmadan ve bu durum kanıtlanmadan bu hakların elde edilmesi mümkün değildi. Bu nedenle Alman makamları çeşitli bilim insanlarına raporlar hazırlattı. Yapılan değerlendirmeler sonucunda Aleviliğin kendine özgü, ayrı bir inanç sistemi olduğu kabul edildi. Bunun ardından Aleviler, hem kendi öz örgütlerini kurma hem de Alevi inancının okullarda din dersi olarak okutulması konusunda çeşitli haklar elde ettiler. Zaten başka türlü bu mümkün olmazdı.”

    “ALEVİLİK KATEGORİK OLARAK DİN KATEGORİSİNDEDİR”

    Aleviliğin tanımı ve statüsüne ilişkin değerlendirmelerde bulunan Bayrak, “Alevilik kategorik olarak din kategorisindedir. ‘Din’ demekten imtina edilmemeli. Tüm dinler İslamiyet, Hristiyanlık, Musevilik gibi semavi dinler değildir. İnsanlık tarihi boyunca doğal ve felsefi dinler de vardı. Hazreti Musa’nın milattan önce yaklaşık 1300 yıllarında yaşadığı kabul edilmesine rağmen, Museviliğin kutsal kitabı olan Tevrat’ın milattan önce yaklaşık 300 yıllarında tamamlandığı ifade edilir. Ondan yaklaşık 300 yıl sonra İncil, İncil’den yaklaşık 600 yıl sonra ise Kur’an ortaya çıkmıştır. Bugün, ‘semavi’ olarak adlandırılan dinlere mensup insanların sayısının, bilindiği kadarıyla dünya nüfusunun tamamını oluşturmadığı görülmektedir. Yeryüzündeki inanç çeşitliliğine bakıldığında, geriye kalan geniş kesimlerin daha çok doğal ve felsefi inanç sistemleri içinde yer aldığı anlaşılmaktadır. Örneğin bugün Çin’de yaklaşık 1,5 milyara yakın, Hindistan’da ise yüz milyonlarca insan yaşamaktadır. Bu tablo, doğal ve felsefi temellere dayanan inanç sistemlerinin de insanlık tarihinde önemli bir yer tuttuğunu göstermektedir. Bu nedenle, bu tür inançları kategorik olarak ‘din’ kavramının dışında değerlendirmemek ve doğal-felsefi din tanımlamasından gocunmamak gerekir.” dedi.

    “DEVLETİN GÖREVİ DİNİ YA DA İNANÇ SİSTEMİNİ DİZAYN ETMEK DEĞİLDİR”

    Devletin inanç alanındaki rolüne değinen Bayrak, Türkiye’de cemevleri ve dergahların resmen tanınmamasını eleştirdi. Nüfus cüzdanlarında yer alan din ve mezhep hanesine ilişkin kişisel deneyimini ve Alevilik bağlamındaki eleştirilerini paylaşan Bayrak, ilkokul yıllarına uzanan bir anısını şu sözlerle aktardı:

    “Bir vesileyle yine söyledim, ben ilkokulu bitirdim. Babam memur olduğu halde kazamıza gidiyorum. Kazada nüfus cüzdanı çıkaracağız. Çıkardım nüfus cüzdanını. Bir baktım ki benim nüfus cüzdanımda dini İslam, mezhebi Caferi yazıyor. Şimdi yakından uzaktan ne Caferiliği biliyorum ne de İslam’la bir alakam var.”

    Bayrak, Alevi örgütlenmelerinin yaygınlaşmasının ardından Türkiye’de atılan adımlara da değinerek, Kültür Bakanlığı bünyesinde kurulan enstitülere işaret etti. Bayrak, Hacı Bektaş Veli ve Türk kültürünü araştırma adı altında oluşturulan kurumsal yapılara yönelik eleştirilerini de dile getirdi.

    Bülent Ecevit dönemine de atıfta bulunan Bayrak, enstitü yönetiminde görev alan Abdülkadir Sezgin hakkında, “Cunta döneminde Alevi köylerine cami yapma projesinin başında olan bir isimdi.” değerlendirmesinde bulundu.

    Bayrak, Ankara’daki Kültür Bakanlığı bünyesinde kurulan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’na ilişkin ise, “Bakanlıklar Caddesi’nde görkemli bir binada, görkemli bir tabelayla en görülür yerde koskoca bir tabela var. İçi boş. Yani sadece tabela var.” ifadelerini kullandı.

    “ALEVİLERİN RIZALIĞI ALINMADAN BU YÖNTEMLE OLMAZ”

    Konuşmasında çözüm önerilerini de sıralayan Bayrak, “Alevilerin rızalığı alınmadan, görüşlerine yer verilmeden bu yöntemle olmaz. Devletin görevi dini ya da inanç sistemini dizayn etmek değildir. Eğer finansman varsa eşitlik ilkesi gözetilmeli, yoksa gönüllülük esası esas alınmalı” dedi.

    Bayrak diasporadaki tabloyu ise Berlin’den bir örnekle şöyle anlattı:

    “ Yıllar önce Berlin’de, Berlin Alevi Derneği’nde Dersim Soykırımı ile ilgili bir sunum yapmıştım. Yaklaşık 20 yıl önceydi. O zaman sormuştum: ‘Berlin’de ne kadar cami ve mescit var?’ diye.

    O tarihte sayı yaklaşık 60 civarındaydı. Yakın dönemde Berlin’e tekrar gittiğimde ise bu kez sayının 150 civarına çıktığını öğrendim.Yani sadece Berlin’de yaklaşık 150 civarında cami ve mescit bulunduğu ifade edildi. Bu nedenle bu verileri de dikkate almak gerekiyor.”

    “YUNUS EMRE’DEN ÖNCE YÂRESAN GELENEĞİNDEN 35 KÜRT ŞAİR VAR”

    Bayrak, eğitim yıllarında kendilerine aktarılan bilgileri sorguladığını belirterek şunları söyledi:

    “İstanbul’da ve Ankara’da iki Türkoloji bölümü vardı. Ben Ankara’da okudum. Bize söylenen şey, en eski Alevi şairin Yunus Emre olduğu yönündeydi. Ancak ben bunu hiçbir zaman kabullenemedim. Çünkü bir Alevi ve müzik ortamından geliyorum. Dışarıdan birinin sana Aleviliği öğretmeye çalışması bana inandırıcı gelmedi.”

    Bayrak, sonraki yıllarda yaptığı araştırmalara da değinerek, Yunus Emre’den önceki döneme işaret etti:

    “Bilgilerimiz artıp çalışmalarımız derinleşince şunu gördük: 13. yüzyılda yaşayan Yunus Emre’den önce Yâresan geleneğinden 35 Kürt şair var. Yâresan, Aleviliğin doğru adlarından biridir. ‘Yâr’ sevgili demektir. Sevgi ve dostluk inancı anlamını taşır. Bu şairlerin 12’si kadındır.”

     “RESMİ İDEOLOJİ ALEVİLİĞİ YALNIZCA TÜRK İNANCI GİBİ GÖSTERMEYE ÇALIŞTI”

    Bayrak, tarihsel ve kültürel değerlendirmelerinde resmi ideolojinin etkisine de vurgu yaptı:

    “Gerçekler bilinmeyince ve tarihsel arka plan kavranmayınca, resmi ideolojinin etkisiyle Aleviliğin yalnızca Türk inancı olduğu, ibadet dilinin sadece Türkçe olduğu yönünde yanıltmalar yaygınlaştırıldı.”

    Araştırmalarında Alevilik, Kürtler, Batıni gelenek ve kutsal metinler üzerine yoğunlaştığını belirten Bayrak, inanç tarihine dair değerlendirmelerin ideolojik kabullerden arındırılması gerektiğini savundu.

    Alevi erkanı ve ritüellerine yönelik tartışmalara da değinen Bayrak, hakka uğurlama erkânında bağlama ve deyişlerin kullanılmasının Alevi adabına uygun olduğunu vurguladı: “Bu bir eğlence değil, geleneğin özüdür. Çocukluk yıllarımda dedemin böyle uğurlandığını bizzat gördüm.”

    “ÖNEMLİ OLAN DOĞRU BİR ÖRGÜTLENME”

    Diasporadaki toplumsal sorunlara da değinen Bayrak, örgütlenmeden uzak duran ailelerin genç kuşaklarda yarattığı kırılganlığa dikkat çekerek, kimlik eksenli dayanışmanın önemini vurguladı. “Önemli olan doğru bir örgütlenme. Diğer kimlik örgütlenmelerine karşı çıkmak değil; dayanışma içinde olmak gerekir” dedi.

    Birlik çağrısını yineleyen Bayrak, sözlerini şu ifadelerle tamamladı: “Örgütlenme son derece önemlidir. Birlikten güç doğar. Tek elin nesi var, iki elin sesi var.”

    Elif SONZAMANCI PİRHA-BONN

  • Bayrak’tan Rojava değerlendirmesi: Tek Tipçi Model Suriye’nin Dokusuna Aykırı(2)-VİDEO

    Bayrak’tan Rojava değerlendirmesi: Tek Tipçi Model Suriye’nin Dokusuna Aykırı(2)-VİDEO

    PİRHA- Araştırmacı Yazar Mehmet Bayrak Rojava’daki gelişmelere dikkat çekerek, “ Rojava’da Kürtler ilk defa doğrudan kendileri için savaştılar Orada insanların kendi kimlikleriyle yaşayabilecekleri yeni bir model oluşturuluyordu. Bu özerklik olabilir, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi olabilir, federatif yapı olabilir. Bir yönetim tarzının cumhuriyet ya da krallık olması o kadar önemli değil. O kovanın içi balla dolmuyorsa anlamı yoktur. Esas demokrasi o petek içindeki baldır” dedi.

    Suriye’de siyasi dengeleri etkileyebilecek iki kritik gelişme peş peşe yaşandı. 30 Ocak 2026’da Şam yönetimi ile Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi arasında varılan entegrasyon anlaşması, uzun süredir devam eden belirsizlikler ve gerilimler açısından önemli bir eşik olarak değerlendiriliyor.

    Bu gelişmenin hemen ardından Rojava yönetimi, Münih Güvenlik Konferansı’na resmi bir heyetle katılarak uluslararası diplomasi sahnesinde dikkat çekti. Heyette, Suriye Demokratik Güçleri Genel Komutanı Mazlum Abdi ile Özerk Yönetim Dış İlişkiler Dairesi Eşbaşkanı İlham Ahmed yer aldı.

    Şam ile Rojava arasındaki entegrasyon arayışı ve Rojava’nın küresel platformlardaki artan görünürlüğü, Suriye’de çatışma sonrası siyasal çözüm ve istikrar tartışmalarını doğrudan etkileyebilecek nitelikte.

    Araştırmacı yazar Mehmet Bayrak, Kuzey ve Doğu Suriye’ye yönelik son dönemdeki saldırıları değerlendirerek bölgenin çok kültürlü yapısına dikkat çekti.

    Son dönemdeki çatışmalara değinen Bayrak, “Bu son süreç aslında son derece talihsiz bir süreç. Sonuçları önceden belli olan talihsiz bir süreç. Çünkü Amerika’nın daha onlarca yıl önce Afganistan’da gerçekleştirdiği Talibanlar öncülüğündeki bir yönetimi çağrıştırıyor bu süreç”dedi.

    Bayrak, Afganistan örneği üzerinden Soğuk Savaş dönemine atıfta bulunarak şunları söyledi:

    “Orada sözde Sovyet eğilimli güçlere karşı dindar unsurları, Taliban öncülüğündeki unsurları destekleyerek iktidar yaptılar. Afganistan’da nelerin yaşandığını gördük. Bunun devamı olarak Pakistan’da da çeşitli girişimler oldu. Bunlar Yeşil Kuşak dediğimiz operasyonun parçalarıydı.”

    “BENZERİ TABLOLAR GÖRÜLMÜŞKEN SURİYE’DE YAŞANANLAR BÜYÜK TALİHSİZLİK”

    Bayrak, Afganistan ve İran örneklerinin ardından Suriye’deki gelişmelere değindi:

    “Bunlar fiyaskoyla sonuçlanmışken ve İran’da da benzeri gelişmeler yaşanmışken, bu sefer de Suriye’de IŞİD kökenli bir hareketin getirilip yönetime oturtulması gerçekten büyük bir talihsizliktir.”

    Suriye’nin çok kimlikli yapısına dikkat çeken Bayrak, bu tabloyu şu sözlerle değerlendirdi:

    “Suriye gibi çok halklı, çok etnisiteli, çok kültürlü bir yapının despotik hatta faşizan, İslamcı bir güce teslim edilmesi doğrudan doğruya diğer halklara ihanettir, diğer kültürlere ihanettir.”

    Bayrak, yönetim değişikliği sonrasında yaşananlara da işaret ederek, „Nitekim iş başına geldikten hemen sonra nelerin yaşandığını gördük” dedi.

    “HASAN REŞİT TANKUT BÖLGEYİ BİLEN BİR AKIL OLARAK GÖREVLENDİRİLDİ”

    Bayrak, konuşmasının devamında Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan süreçte önemli bir isim olarak Hasan Reşit Tankut’un biyografisine değindi. Tankut’un ailesinin Abdülhamit döneminde Yemen’e sürgün edildiğini belirten Bayrak, şu bilgileri paylaştı:

    “Babası Hassa Subayı iken Abdülhamit döneminde Yemen’e sürülüyor. Orada hayatını kaybediyor. Eşi dul kalıyor. Oğulları Hasan Reşit genç bir insan. Dürziler içerisinde yaşıyor. Dürzilerle ilgili ilk bilgileri raporlarında verenlerden biridir. Elbistanlı Sünni Türk bir aileden Hasan Reşit. Seydo ağa adında Alevi Kürt bir köy önderi  tanıdıklarının çocuğunun ortada kaldığını, öksüz kaldığını haber alınca alıp götürüyor ve 4 yıl himayesine alıyor. Böylece Alevi Kürtleri de içeriden tanıma imkanı bulan bir şahsiyet.“

    Bayrak, Tankut’un eğitim sürecini ve kariyerini ise şöyle aktardı:

    “Şam İdadisi’ni bitiriyor. Arapçayı, Farsçayı, Türkçeyi, Osmanlıcayı biliyor. İstanbul’da Mekteb-i Mülkiye’de Hukuk’ta okutuluyor, ardından Avrupa’ya gönderiliyor. Döndükten sonra Hafik’te maiyet memurluğu, İstanbul’da Emniyet Müdür Yardımcılığı yapıyor.”

    Cumhuriyet’in ilanı sonrasında Tankut’un kritik görevler üstlendiğini belirten Bayrak,“Mustafa Kemal, 1925’te Şark Islahat Planı’nın hazırlandığı dönemde Hasan Reşit Tankut’u tam yetkiyle ‘Şark İlleri Asayiş Müşaviri’, ‘etnopolitika uzmanı’ ve ‘Türk Ocakları Genel Direktörü’ olarak görevlendiriyor” ifadelerini kullandı.

    Bayrak, Hasan Reşit Tankut’un hazırladığı gizli raporlara ulaştığını ve bunları yayımladığını belirterek, “Benim ulaşabildiğim 1929’dan itibaren Diyarbakır Ahmet Türk Ocakları’ndaki konferansından başlayarak 1960 darbesi sonrası hazırlatılan Kürt raporuna kadar on dolayında gizli raporunu ilk kez ben yayımladım.Vefatından sonra kitaplarının bir bölümü ailesi tarafından alındı. Diğer bölümü bir arkadaş tarafından satın alındı. Kitaplığı taradım. İlk etapta aradığım belgeler yoktu. Uyarım üzerine konağın çatı arasında yapılan araştırmada şeker torbaları içinde gizli dokümanlara ulaşıldı“ diye kaydetti.

    DÜRZİLERE YÖNELİK RAPOR

    Bayrak, söz konusu raporların içeriğine dair dikkat çekici değerlendirmelerde bulundu:

    “Bu gizli raporlarda Dürzilerle ilgili ilk analizler var. Fransa’nın bölgeden çekilmesi sonrası Suriye için raporlar hazırlanıyor. Alevi Arapların Sünnilere karşı kışkırtılması öngörülüyor.Orayı da Türk resmi ideolojisine uyarlamaya çalışmışlar. Raporun birinde Nusayrilerin Horasan’dan geldikleri, aslen Türk oldukları iddia edilebilecek kadar.”

    “TEK TİPÇİ MODEL SURİYE’NİN DOKUSUNA AYKIRI”

    Bayrak, Suriye ve Rojava’nın çok kimlikli yapısına vurgu yaparak “Tek tip bir devlet kurma çabası gerek Suriye’nin gerek Rojava’nın dokusuna aykırıdır. Çok halklı, çok kültürlü bir coğrafyada tek din, tek millet esasına dayalı model yaşayamaz” ifadelerini kullandı.

    “ÖNCE DÜRZİLER, SONRA ALEVİLER, ARDINDAN KÜRTLER” 

    Bayrak, Dürzilerin hedef alınmasına ilişkin değerlendirmesinde şu ifadeleri kullandı:

    “Tek taraflı olarak getirilip yönetime oturtulan bu HTŞ yönetimi Dürzilerle işe başladı. Saldırılar ve katliamlar yaşandı. İsrail’e komşu Dürzilerin başvurusu ve İsrail’in himayesiyle büyük bir katliamdan kurtuldular.”

    DÜRZİLİĞİN ALEVİLİK İLE BENZERLİKLERİ VAR

    Dürziliğin inançsal özelliklerine de değinen Bayrak,“Dürzilik insan tanrıcı bir dindir. Alevilik ile büyük benzerlikleri vardır. Dürziler köken olarak eskiden Antep’e bağlı Kilis’ten geliyor. Çok sayıda bu türden aile var. Canpolatoğulları olarak nitelendirilen aile, Kilis’ten giderek güneye yerleşiyorlar. Suriye’nin güneyine ve orada Canpolatoğulları olarak tanınıyorlar.  Yani bu da iki yönüyle, gerek Kürt kimliği dolayısıyla, gerek inanç sistemi, Dürzilik dolayısıyla resmi görüşe, resmi ideolojiye, HTŞ’ye külliyen aykırı, tamamen ters bir topluluktur. Bunun böylece bilinmesi lazım.

    Batı’da muhtelif çalışmalar yapılmışken biz maalesef yakın tarihe kadar Dürziler hakkında yeterince bilgi sahibi değildik.

    Dürziler aynı zamanda  Alevilerin ana merkezi olan yine Akdeniz, Doğu Akdeniz sınırında Arap Alevilerinin merkezi konumunda olan Lazkiye’ye komşular. Onun devamı olan güney tarafında da Dürziler yaşıyor. Bu bakımdan bunların ikisi de bugünkü ideolojiye, resmi ideolojiye, HTŞ ideolojisine külliyen aykırıdır, terstir. Onun için öncelikle bunların üzerine gidildi . Sonradan Kürtlere yönelince kayaya çarptılar tabiri caizse.

    “KÜRTLER ROJAVA EKSENİNDE İLK KEZ BU ÖLÇEKTE BİRLEŞTİ”

    Bayrak, Kürtlerin birlikteliğine dikkat çekerek, “Kürtler belki tarihlerinde ilk defa Rojava ekseninde bu boyutta bir araya geldiler, bütünleştiler. Bu direnişi son derece önemsiyorum.” dedi.

    “SÜNNİ ARAP KEMERİ POLİTİKASI”

    Bayrak, geçmiş röportajlarına atıf yaparak demografik müdahale iddialarını gündeme getirdi:

    “Rojava’nın kuzey hattına mayınlı sınıra paralel biçimde bir Sünni Arap kemeri oluşturulmaya çalışıldı. Kürtler ve diğer azınlık unsurlar güneye kaydırıldı.”

    Bu yaklaşımın Türkiye’de de benzer biçimde görüldüğünü kaydeden Bayrak şunları söyledi:

    “Bir dönem Beşar Esad’la gidip Emevi Camii’nde namaz kılmayı hedefleyen ilişkilerinin iyi olduğu dönemde şimdiki yönetimin başındaki kişinin öncülük ettiği,  Ne yazık ki bu sefer de iç hatta yani Maraş’tan başlayarak Antep, Urfa, Hatay istikametinde ikinci bir Sünni Arap kemeri oluşturulmaya çalışıldı.İç Toroslardan. İkinci bir Sünni Arap kemeri. Yani daha önce oraya yerleşmiş olan dediğim gibi Kürtleri güneye sürerek oraya bir Sünni Arap kemeri yerleştirilmeye çalışıldı.“

    LAZKİYE VURGUSU: ALEVİLİĞİN BÖLGEDEKİ BAŞKENTİ

    Bayrak, Lazkiye’nin Alevi kimliğine de dikkat çekerek, “Lazkiye, Alevilerin adeta başkentidir. Nasıl Dersim bölgesi  İç Toroslar hattından Dersim’e kadar olan kesimde önemli Alevi Kızılbaş Yaresan ocakları dergahları var  ise , ki bunların hepsi Hasan Reşit Tankut’un hazırladığı gizli belgelerde var,  Bunların bir uzantısının da Lazkiye’de olduğu, yani Aleviliğin temel merkezlerinden birinin de Lazkiye‘de olduğunu gizli belgelerde söylüyor” dedi.

    Bayrak, bölgedeki siyasal arayışlara dair   ise şu değerlendirmede bulundu:

    “ Rojava’da Kürtler ilk defa doğrudan kendileri için savaştılar Orada insanların kendi kimlikleriyle yaşayabilecekleri yeni bir model oluşturuluyordu. Bu özerklik olabilir, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi olabilir, federatif yapı olabilir.Bir yönetim tarzının cumhuriyet ya da krallık olması o kadar önemli değil. O kovanın içi balla dolmuyorsa anlamı yoktur. Esas demokrasi o petek içindeki baldır.”

    Bayrak, son olarak imzalanan protokollere rağmen sahadaki kırılganlığa dikkat çekti:

    “Tepki büyük olunca anlaşma yönüne gidildi. Protokoller imzalandı. Ancak çok bileşenli despotik yapı nedeniyle bazı unsurlar depreşiyor, yağmalar, saldırılar yaşanıyor. Bu sürecin bundan sonra barış içinde, karşılıklı görüşmelerle, kansız yürütülmesi gerekir. Kürt halkının artık geri adım atması söz konusu değil.”

    Elif SONZAMANCI PİRHA-BONN

    İLGİLİ HABERLER

    Resmi Tarihin Sustukları: Bayrak’tan Arşiv Belgeleriyle Rojava Değerlendirmesi(1)-VİDEO

  • Resmi Tarihin Sustukları: Bayrak’tan Arşiv Belgeleriyle Rojava Değerlendirmesi(1)-VİDEO

    Resmi Tarihin Sustukları: Bayrak’tan Arşiv Belgeleriyle Rojava Değerlendirmesi(1)-VİDEO

    PİRHA- Araştırmacı yazar Mehmet Bayrak,resmi tarih anlatılarının görmezden geldiği demografik veriler, yerleşim politikaları ve sınır uygulamalarının kolektif hafızada derin kırılmalar yarattığını vurguladı.

    Tarihsel gerçeklik, siyasal iktidarların inşa ettiği resmi anlatılardan ibaret değildir. Arşiv belgeleri, demografik kayıtlar ve dönemin tanıklıkları, çoğu zaman egemen tarih yazımının dışladığı, görünmez kıldığı olgulara işaret eder. Araştırmacı yazar Mehmet Bayrak’ın Osmanlı arşivlerine ve kayıtlarına dayandırdığı değerlendirmeler, Rojava ile Anadolu arasındaki ilişkilerin sürekliliğini ve sınır politikalarının tarihsel arka planını yeniden tartışmaya açıyor. Bayrak’ın vurguladığı üzere mesele, yalnızca geçmişin bir yorumu değil, arşivlerin şeffaflığı, tarih yazımının güvenilirliği ve kolektif hafızanın bütünlüğü sorunudur.

    Araştırmacı yazar Mehmet Bayrak, resmi ideoloji, arşiv belgeleri ve Kürt meselesinin tarihsel arka planına ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

    Bayrak, değerlendirmesine devlet aklı ve resmi ideoloji tartışmasıyla başladı:

    “Her zaman söylediğim bir şey var. Araştırmacılıkta diyorum ki devlet aklı açık planda red ve inkarcı buna resmi ideoloji de diyebiliriz. Resmi ideoloji açık planda red ve inkarcı gizli planda itirafçı ve kabulcu.”

    Bayrak, Türkiye’de resmi ideolojinin kuruluş sürecine ve tarih yazımına dair eleştirilerini sürdürdü:

    “Bizim ülkemizde de Türkiye’de de resmi ideolojiyi kotaran şahsiyetler başta olmak üzere açık planda tamamen düzmece bir tarih ve düzmece bir ideolojiyi oluşturmuşlar, kuramsallaştırmışlar ve Türkiye’de önemli görevlerin başına getirilmiş bu şahsiyetler. Bunlar aynı zamanda gizli raporlar da hazırlayan, gizli çalışmalar da yapan devlet adına şahsiyetler. Gizli planda her zaman itirafçı ve kabulcu olmuşlar. Açık planda bu gerçeklikleri red ve inkar etmişler.”

    “KÜRT DAĞLILARIN MUTALEBATI” BELGESİ

    Bayrak, Rojava’yı yakından ilgilendirdiğini belirttiği tarihsel bir belgeye dikkat çekerek “Öncelikle buna ilişkin bir iki çarpıcı örnek vermek istiyorum. Rojava konusunu son derece yakından ilgilendiren, son derece önemli bir belge var elimizde. 55 yıllık yazarlık hayatımda ortaya çıkardığım çok sayıda önemli bilgi ve belgelerden bir tanesi 2004 yılında gazetede tefrika edilen ve daha sonra Kürdoloji belgelerinin 2. cildinde yine aynı yıl içinde yer verdiğim bir konu. Kürt dağlıların mutabakatı” hatırlatmasında bulundu.

    Bayrak, belgenin tarihsel bağlamını şu sözlerle anlattı:

    “Konu Ankara’daki hükümetin ahde vefa etmeyerek, sözünde durmayarak Fransızlarla gizli anlaştığını haber alıp kendi yerlerinden, yurtlarından atlarıyla, arabalarıyla çıkıp Ankara’ya gelerek Ankara’da Hakimiyet-i Milliye Matbaası’nda bir memorandum tarzında muhalefat hazırlayıp broşür halinde bütün milletvekillerine dağıttıkları bir süreçten söz ediyorum.”

     

    ANKARA’YA GELEN KÜRT HEYETİ

    Bayrak sürecin 1922 başlarında yaşandığını belirterek,  “Yani Rojava Kürtleri 1922 başlarında Ankara hükümetinin daha önce yani 1921’de Fransa’yla gizli anlaşarak adeta kendilerini şehir şehir, kaza kaza, köy köy, belde belde ortadan ikiye böldüğünü haber alıp bunu protesto etmek ve Ankara hükümetiyle hesaplaşmak amacıyla, heyet halinde atlarıyla, arabalarıyla Ankara’ya geliyor.“Sonraki adı Ulus olan Hakimiyet-i Milliye Gazetesi matbaasında bu broşürü basıyorlar ve bütün milletvekillerine dağıtıyorlar.  Türkiye’de sadece iki yerde vardı bu broşür. Ben İstanbul Atatürk Kitaplığı’ndan kopyasını alarak çevirdim. 1922 tarihli bunun Osmanlıcadan çevirim yazısını yaptım.  Kürdoloji belgelerinin 2. cildinde de yayınladım” diye belirtti.

    GİZLİ CELSE TARTIŞMASI

    Bayrak, TBMM kayıtlarına ilişkin iddiaları da gündeme getirdi:

    “Ankara hükümeti bunu kesinlikle redde inkar ediyor” diyen Bayrak, ” Böyle bir şeyin olmadığını, Fransa’yla ya da İngiltere ile gizlice anlaşma yapılmadığını iddia ederek, Kürdistan’a muhtariyet verilmesi konusunda bir kanun tasarısı hazırladıklarını ve gizli celsede görüştüklerini beyan ederek 10 Şubat tarihi de var.Daha sonra da 10 Temmuz 1922’de bunun kanunlaştığını açıklıyorlar.Fakat gel gör ki meclisteki gizli celse zabıtlarını yayımlayan Türkiye Büyük Millet Meclisi kitap olarak ciltler dolusu kitap olarak bunu yayımlıyor” dedi.

    Ancak yayımlanan zabıtlardaki eksikliklere dikkat çekti:

    “Bakıyoruz 10 Şubat ve 10 Temmuz boş bırakılmış. Yayımlanmamış. 9 Şubat, 11 Şubat var. 9 Temmuz, 11 Temmuz var. Fakat 10 Şubat var ve 10 Temmuz yok.”

    ROBERT OLSON VE ARŞİV BELGELERİ

    Bayrak, Amerikalı Kürdolog Robert Olson’un çalışmalarına atıfta bulunarak “Profesör Robert Olson gerek Amerikan arşivini, gerek Büyük Britanya arşivini taradığı için yakın döneme kadar bizim bilmediğimiz birçok bilgi ve belgeyi ilk defa bilince çıkardı.” ifadelerini kullandı.

    SİVAS KONGRESİ VE TARİH ANLATILARI

    Bayrak, Sivas Kongresi sürecine ilişkin değerlendirmesinde dönemin yeterince bilinmediğini savundu. Nuri Dersimi’nin hatıratına atıfta bulunan Bayrak, Mustafa Kemal’in çağrısıyla Alevi Kürtlerle kurulan ilişkilere değindi:

    “Nuri Dersimi’nin hatıratı son derece önemli ayrıntılar içerir. Mustafa Kemal’in çağrısı üzerine Hacı Bektaş Postnişini Cemalettin Çelebi ile birlikte Alevi Kürtleri Kuva-i Milliye’ye katmak için yürütülen temasları ayrıntılarıyla anlatır.”

    Bayrak, kongre fotoğraflarındaki bir isme de dikkat çekti:

    “Mustafa Kemal’in hemen sağında oturan kişi Ağuçan mürşidi Seyyid Aziz’dir. Fakat Türk basınında bu bilgi çoğunlukla farklı biçimde yansıtılır. Bu ya İslam müftüsü ya İslam hocası diye yansıtılır.Bundan dolayı her zaman bu resmi tarih kuramına, resmi tarihe kuşkuyla bakmak gerekir. İrdeleyici bir gözle, sorgulayıcı bir gözle bakmak gerekir. Mustafa Kemal o zaman belli sıkıntılar dolayısıyla herkesin kendi silahlarıyla gelmesini, aynı zamanda da bu aşiret mensuplarının alayda yer alacak olan kişilerin kendi milli gizlileriyle gelip katılmalarını önerir. Nitekim dedemin de kendi milli giysileriyle ve kendi silahıyla olan resmi var, bu alaya katılırken.“

    Bayrak, konuya kaynak gösterdiği bir çalışma üzerinden dikkat çekti:

    “Elimde yine devlet yanlısı, devlete yakın ama yine de objektif davranan Cemil Türkay’ın başbakanlık arşiv belgelerinden yola çıkarak Osmanlı İmparatorluğu’nda oymak, aşiret ve cemaatler kitabı var.Yüzlerce Kürt Aşiret Federasyonu, Kürt Aşireti, cemaatleri, oymakları yer alıyor.Buradan görüyoruz ki, Rojava, Kuzeydoğu Suriye’de yer alan, konuşlanan Rojava her zaman Kürdistan’la iç içe olmuş. Çok eski çağlardan beri bu böyle.”

    OSMANLI DÖNEMİ YERLEŞİM POLİTİKALARI

    Bayrak, Osmanlı yönetimi dönemine ilişkin değerlendirmesinde ise şu ifadeleri kullandı:

    “Özellikle Osmanlı yönetiminde iken, Osmanlı’ya bağlı iken Osmanlı yönetimi kimi zaman Orta Anadolu’da, İç Toroslarda ya da Toroslarda yer alan çeşitli göçebe ya da aşiretleri, cemaatleri, oymakları da o bölgeye yerleştirmiş zaman zaman.Ve aşiretler bazında da o bölge ile Rojava’yla özellikle başta işte Rojava bölgesi olmak üzere Anadolu aşiretleri, cemaatleri, oymakları arasında da yakın bir diyalog, bir ilişki var.”

    Bayrak, Lozan öncesi idari yapıya da değinerek, “Semsur dediğimiz Adıyaman bölgesi, Maraş, Antep, Urfa, Hatay bölgesi Halep’e bağlıydı.Yani bizim de içinden geldiğimiz, benim kendi payıma benim de içinden geldiğim bir bölge olan İç Toroslar bölgesindeki belli başlı vilayetler ki çok inançlı, çok kültürlü bir bölgedir o bölge” diye belirtti.

    DEMOGRAFİK YAPI VURGUSU

    Bayrak, Osmanlı dönemde Maraş’a ilişkin şu ifadeleri kullandı:

    “Osmanlı döneminde Maraş bölgesi nüfusunun %40’ı gayrimüslim yani Hristiyan unsurlardan başta Ermeniler olmak üzere Hristiyan unsurlardan oluşuyor idi. Bu dört önemli vilayet Halep’e bağlıydı.Bu bakımdan ülkedeki aşiretlerin gerek ticari ilişkileri, gerek kültürel faaliyetleri genellikle Rojava’yla bağlantılıydı. Rojava’yla ilişkiliydi. Ticari bağlamda da bu böyleydi.”

    Bayrak, dönemin ekonomik ilişkilerini ise şöyle anlattı:

    “Nitekim, canlı hayvan ticareti konusunda olsun ya da işte kumaşçılık konusunda, muhtelif giyim kuşam konularında bölgedeki insanlar şelekçilik (sırt kaçakçılığı) yöntemiyle o bölgeden alışveriş yapar getirirlerdi. Ya da canlı hayvanlarını sürüler halinde bölgeye götürür bölgede pazarlarlardı.Yani eşimin dedesi de dahil çok sayıda o dönemde bu işin ticaretini yapan şahıslar vardı. Bizim bizzat tanıdığımız.”

    Bayrak, çocukluk anıları üzerinden sınır politikalarına dikkat çekerek, Demokrat Parti döneminde bölgenin mayınlandığını ve  çok sayıda mayınlara basıp patlama sonucu hayatını kaybeden insan olduğunu söyledi.

    Bayrak son olarak, “Gerçekten meclisin 10 Şubat’taki kanun tasarısıyla ve 10 Temmuz’daki kanunla Kürdistan’a muhtariyet verilmesine ilişkin kanunu mutlaka gün yüzüne çıkarması gerekir.Ama tarihle buluşmak, tarihle hesaplaşmak ve tarihle barışmak için bizim bu gerçeklikleri bilmemiz gerekiyor. Bu gerçeklikleri bilmeden de bugünü de doğru anlayamayız”  dedi.

    Elif SONZAMANCI PİRHA-BONN

  • Cenevre’de BM Temsilciliğinde Maraş Katliamı açıklaması: Suçluların yargılanmasını istiyoruz!-VİDEO

    Cenevre’de BM Temsilciliğinde Maraş Katliamı açıklaması: Suçluların yargılanmasını istiyoruz!-VİDEO

    PİRHA- Faşist kalabalıkların Maraş’ta gerçekleştirdiği Alevi Pogromu’nun 46. yılında, Maraş Demokratik Dernekler Federasyonu (MARDEF) öncülüğünde Cenevre’de bulunan Birleşmiş Milletler temsilciliğinde açıklama yapıldı. Araştırmacı-Yazar Mehmet Bayrak, “Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’e gönderilen belgede Maraş Katliamı’nda MİT’in parmağı olduğu yazılı ve bu durumda devletin Maraş Katliamı’nı organize ettiğini ortaya çıkartıyor” dedi. Maraş Katliamı tanığı Fidan Yıldırım da “Maraş Katliamı tanığı ve mağduru olarak yaşadıklarımı unutmayacağım” diye ifade etti.

    Video

    https://cantv.tv/2024/12/maras-katliaminin-46-yili-mardef-cenevredeki-birlesmis-milletler-basin-salonunda-aciklama-yapiyor-2-bolum-can-aktuel-programi-cantvde/

    Maraş’ta 19-25 Aralık 1978’de faşistler tarafından Alevilere yönelik yapılan katliamın üzerinden 46 yıl geçti. 6 gün süren katliamda resmi rakamlara göre 111 Alevi katledildi, 1000’den fazla Alevi de yaralandı. Alevilere ait 270 ev ve 270 işyeri yakıldı veya tahrip edildi.

    Maraş Demokratik Dernekler Federasyonu (MARDEF) öncülüğünde Aleviler, İsviçre’nin Cenevre kentinde bulunan Birleşmiş Milletler temsilciliğinde Maraş Katliamı’na dair açıklama yaptı.

    “MARAŞ, HEPİMİZİN KABUK BAĞLAYAN YARASIDIR”

    Açıklamanın moderatörlüğünü yapan Selda Kavak Torunoğlu, “Maraş Katliamı’nın uluslararası platformlarda başka bir aşamaya taşımak için bugün bir araya geldik. Maraş hepimizin kabuk bağlamayan yarasıdır ve bizim en büyük isyanımızdır” diye belirtti.

    “DEVLET, MARAŞ KATLİAMI’NI ORGANİZE ETTİ”

    Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’e 3 Ocak 1979 tarihinde ulaştırılan MİT belgesine değinerek sözlerine başlayan Araştırmacı-Yazar Mehmet Bayrak, “Bülent Ecevit’e gönderilen belgede Maraş Katliamı’nda MİT’in parmağı olduğu yazılı ve bu durum da devletin Maraş Katliamı’nı organize ettiğini ortaya çıkartıyor. Yaşanan bir soykırımdır ve uluslararası platformlara götürülüp incelenmesi gerekiyor. 2 saatte Kıbrıs’a çıkarma yapmakla övünen Bülent Ecevit, Maraş’ın bitişiğinde Kayseri’deki hava indirme tugayını 4 günün sonunda ancak Maraş’a indirebildi. Oysa aylar öncesinden Maraş Katliamı’nın rapor edildiğini biliyoruz. Pol-Der şube başkanlığı yapan bir Alevi arkadaş geldi istihbarat bölümünde çalıştığı için kendisinin 4 ay öncesinden bu durumdan haberi olduğunu söyledi” diye konuştu.

    “YÜZDE 50’LERDE OLAN ALEVİ VE KÜRT NÜFUSU ŞU ANDA YÜZDE 20’LERDE”

    Maraş Katliamı’nda yaşananları anlatan Avukat İbrahim Sinemillioğlu ise konuşmasında şunları dile getirdi:

    “Maraş Katliamı Türkiye’yi ırkçı, dinci ve faşist bir darbenin kıskacına almaya yönelik olaylar zincirinin en önemli halkasıdır. Bölgede yaptığımız toplantılarda daha ilk günlerde Maraş’ı terk etme dile getiriliyordu. Dilimiz döndüğünce Maraş’a sahip çıkılmasını söyledik ama geldiğimiz noktada 1960’lı yıllarda %50’lerde olan Kürt ve Alevi nüfusu günümüzde ise %20’lerde” dedi.

    “KATLİAMDAN ÖNCE EVLERİMİZ İŞARETLENMİŞTİ”

    Maraş’ta katledilenleri saygıyla anarak sözlerine başlayan Maraş Katliamı tanığı Fidan Yıldırım, “Maraş Katliamı olduğunda öğrendim Alevi ve Sünni’nin ne olduğunu. Biz insanlığı, vicdanlı olmayı, barışı öğrenirken başkaları da kin, nefret ve ayrımcılığı yaşıyordu. Kürt ve Alevilerin olduğu mahallelere saldırılar başlamıştı ve biz yerde sürünerek olanları izliyorduk. Katliamda saldırganların ‘vurun 5 Aleviyi öldüren cennete gider’ sözü aklımdan çıkmıyordu. Sonradan öğrendik ki evlerimiz öncesinden işaretlenmiş ve ölümüz bir x işaretiyle belirlenmişti. Maraş Katliamı tanığı ve mağduru olarak yaşadıklarımı unutmayacağım” diye ifade etti.

    “EKOLOJİK KIRIMIN NEDENİ ÖZ SAVUNMANIN OLMAMASIDIR”

    Prof. Beyza Üstün, “Demografik Değişimin Tamamlanma Süreci: Ekolojik Kırım” başlıklı sunumunda, toplumda öz savunmanın eksik olmasından dolayı kapitalizmin kar hırsıyla her şeye el koyduğuna işaret etti. Beyza Üstün, şöyle konuştu: “Yaşamın yeniden örülmesi gerekir. Toplumun yok edilen öz savunmasının yeniden örgütlenmesi gerekir.  Kapitalizm günümüzde kendini “yeşil kapitalizm” olarak tanımlıyor. Ancak bunu yaparken kar hırsından vazgeçmiyor. Devlet doğayı tahrip ederek insansızlaştırıyor. Mezopotamya coğrafyasını barajlarla geri dönülemez hale getiriyorlar. Dünyayı yorumlamak yeterli değil, değişim yaratmak gerekir.”

    “DEVLETİN, İNSANSIZLAŞTIRMA POLİTİKALARI SÜRÜYOR”

    Gazeteci Elif Sonzamancı ise, katliam sonrası Maraş’ta yaşanan göç üzerine konuşarak, “Maraş, katliamdan sonra çok yoğun göç verdi. Bu veriler resmi değil ama 50 bin ile 80 bin arasında olduğu varsayılıyor. Devlet bilerek göçü teşvik ediyor. Pasaport vererek bir  nevi coğrafyanın insansızlaşmasını sağladı. Yine Suriye’deki savaştan kaynaklı gelen göçmenlere Terolar köyünde kamp kurmak istediler. Alevi köylerin ortasına Selefi insanların yerleştirilmesi korkuyu ve göçü tetikledi. En son 6 Şubat depreminde binlerce insanımız yaşamını yitirdi. Yurtdışında binlerce Maraşlı var. Göç politikaları devam ediyor. Bu yeni bir politika değil. Ancak Maraş Katliamı ile başlayan insansızlaştırma politikaları devam ediyor. Depremde bile yardım götürülen köylerde Alevi-Kürt-Sünni diye ayrımcı politikalara tanık olduk” ifadelerini kullandı.

    “SUÇLULARIN YARGILANMASINI İSTİYORUZ”

    Maraş Katliamı’nın üzerinden 46 yıl geçmesine rağmen acıların unutulmadığını ifade eden Maraş Demokratik Dernekler Federasyonu Eş Başkanı Mehmet Üstek, “Eğer bir suçluya ceza verilmezse o kişi suç işlemeye devam eder. Basın toplantısını düzenlememizin amacı uluslararası kamuoyunda iç hukuku tıkanmış olan bir katliam sürecinin tekrar gündeme alınarak suçluların yargılanması. Maraş Katliamı’nın ardından halkımıza göç dayatıldı. Bizler Avrupa’daki Maraşlılar olarak uluslararası alanda kendi topraklarımıza sahip çıkabilmemiz için bize destek olunmasını istiyoruz” diye konuştu.

    PİRHA/İSVİÇRE

     

  • ‘Tunceli Sempozyumu’na Araştırmacı Yazarlardan tepki: Amaç beyin yıkamak, gençliği etkilemek!

    ‘Tunceli Sempozyumu’na Araştırmacı Yazarlardan tepki: Amaç beyin yıkamak, gençliği etkilemek!

    PİRHA- AKP hükümetinin gerçekleştireceği “Tunceli Sempozyumu” programına tepkiler gelmeye devam ediyor. Araştırmacı-Yazar Hüseyin Ayrılmaz, “Sempozyumla amaçlanan, günümüzdeki araştırmalar sonucu boşa düşen Horasan ideasını yeniden gündemleştirmek ve gençliği etkileme çabasıdır” dedi. Araştırmacı-Yazar Mehmet Bayrak ise ” Horasan, Cumhuriyet Dönemi’nden itibaren kimlik karartmada pilot bölge olarak kullanıldı” diye konuştu. Yazar Faik Bulut da ‘Horasan’dan gelen Alevilerin hepsi Türktür’ anlayışının bir parçasıdır. Bir çeşit beyin yıkamadır” ifadesini kullandı. 

    AKP hükümetinin Dersim’deki asimilasyon faaliyetleri çeşitli yöntemlerle sürüyor. Tunceli Valiliği’nin koordinasyonuyla, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ve Munzur Üniversitesi işbirliğiyle, 16-17 Ekim 2024 tarihlerinde Munzur Üniversitesi’nde “Anadolu’nun Horasan’ı Tunceli Sempozyumu” gerçekleşecek.

    HÜSEYİN AYRILMAZ: AMAÇLARI, BOŞA DÜŞEN HORASAN İDEASINI YENİDEN GÜNDEMLEŞTİRMEK

    Araştırmacı-Yazar Hüseyin Ayrılmaz, sempozyumla amaçlananın Horasan ideasının yeniden gündemleştirilmesi ve gençliği etkileme çabası olduğunu belirterek şunları söyledi:

    “Burada konusunu yaptıkları mevzuların hiçbirine biz yabancı değiliz. 100 yıllık tarihi içinde defalarca tekrarlanan sistemin idealarıdır. Bu Alevi inancı üzerindeki ideayı, ilk defa İttihatçılar ortaya attı. Dersimlilerin kim olduğu ve inancının ne olduğunu İttihatçılar öne sürdü. Aleviler için sahte kitaplar yazıldı. Ve bu inancı çarpıtmak için bir sürü tez ileri sürüldü. Bugün Tunceli Horasan Sempozyumu’yla hedeflenen onun tekrarıdır. Dersimliler dolayısıyla bu tezlerin, söylemlerin yabancısı değil. 12 Eylül’de köylerimize camiler yapıldı. Çocuklarımız imam hatip okullarına götürüldü. O yıllarda da kim olduğumuzun tarifleri yapıldı. Ama 100 yıldır tekrarlanan bu düşünceye rağmen Dersim halkı, bu yalanlara itibar etmedi. Ve hafızasına bağlı kaldı. Diline, inancına, kültürüne olan bağlılığını devam ettirdi. Dersim dün Aleviliğini nasıl yaşıyorduysa bugün de aynı şekilde yaşıyor. Birilerinin onun Aleviliğini tarif etmesine ihtiyacı yoktur. Ve bu yalanlara da inanmaz. Kim olduğunu biliyor ve yolunu, erkanını da ona göre yürütüyor. Sempozyumla amaçlanan, günümüzdeki araştırmalar sonucu boşa düşen Horasan ideasını yeniden gündemleştirmek ve gençliği etkileme çabasıdır.”

    MEHMET BAYRAK: HORASAN GEÇMİŞTEN BERİ KİMLİK KARARTMADA PİLOT BÖLGE OLARAK KULLANILDI

    Araştırmacı-Yazar Mehmet Bayrak da Horasan’ın geçmişten bu yana, özellikle de Cumhuriyet Dönemi’nden itibaren kimlik karartmada bir pilot bölge olarak kullanıldığını belirterek, şu ifadeleri kullandı:

    “Horasan 7 Kürt Alevi yerleşiminden biridir. Bu tarihsel olarak bir gerçekliktir. Kürtlerin Horasan’daki varlığı sadece Horasan’ın Safevilere geçmesinden itibaren gerçekleşmiyor. Önceden de, Sasaniler döneminde de Horasan’da önemli bir Kürt varlığı var. Esas olarak Kürtlerin orada yoğunlaşması Safevilerin, Horasan’ı Özbeklerden ve Türkmenlerden almasından sonradır. Horasan’ın alınması Şah İsmail döneminde oluyor. Şah İsmail fethediyor, kendi topraklarına katıyor ama Sünni, Müslüman Özbekler sürekli olarak Horasan’ı kendilerine tekrar bağlamak için yoğun bir çaba içine giriyorlar.

    Şah İsmail döneminde başlayıp, 16. Yüzyılın başlarında başlayıp 17. Yüzyıla kadar devam eden, yüz yıl devam eden bir savaş serüveni var. Kasr-ı Şirin Antlaşması’na kadar Dersim’in önemli bir bölümü Safevilere bağlı, bu nedenle Şah İsmail politika olarak; özellikle Urmiye bölgesinde Yaresan Kürtleri, Kızılbaş Kürtleri Horasan’a götürüyor ve yerleştiriyor. Kasr-ı Şirin Anlaşması ile sınırlar belirlenince oraya daha önce yerleştirilmiş olan Kızılbaş Kürt aşiretlerinden önemli bir bölümü eski topraklarına geri döndü. Horasan’dan gelme olayının aslı bu iken, bu bir tarihsel, toplumsal gerçeklik iken resmi ideoloji, resmi kültür politikaları bunu saptırarak, içini boşaltarak sanki Kızılbaş Kürtler köken olarak Türk Müslümanlarıymış, oradan çıkmış gelmişler gibi yansıtılır. Eskiden beri kimlik karartmada Horasan bir pilot bölge olarak kullanıldı. Şimdi yapılmak istenilen yine budur.
    Devletin yapmak istediği, ön ayak olduğu Horasan olgusunun aslı budur. Özellikle Horasan, İttihatçılar döneminden bu tarafa, Cumhuriyet Döneminde özellikle bir kimlik karartmada bir pilot bölge olarak kullanıldı. Kızılbaş Kürtlerin, Türkleştirilmesi ve giderek İslamlaştırılması hedeflenmişti. Sempozyum buna katkı olarak düzenlenmiş bir toplantıdır.”

    FAİK BULUT: DEVLET, DEVLET ALEVİLİĞİ KURMAK İSTİYOR

    Gazeteci-Yazar Faik Bulut ise yapılması planlanan sempozyuma ilişkin, “Devletin politikası bellidir. ‘Horasan’dan gelenler Türktür ve oradan gelen Alevilerin hepsi Türktür’ anlayışının bir parçasıdır. Bir çeşit beyin yıkamadır. Bu anlayış Cumhuriyet Dönemi’nden beri süre gelir. Dersim, Bingöl çevresine özgü bir Alevilik, hakikat Aleviliği dediğimiz bir Alevilik vardır. Devlet istiyor ki ‘devlet Aleviliği’ kursun. Bu Karaman Beyliği, Keykubad’tan beri devam eden bir politikadır. Bu politikayı sürdürüyorlar” dedi.

    İLGİLİ HABERLER:

    >Fırat Meclis’ten seslendi: Tunceli Sempozyumu Dersim’in inancına, diline saldırı girişimidir-VİDEO

    >Kordu: ‘Tunceli sempozyumu’ Devletin Dersim’i Türkleştirme, Sünnileştirme çabası-VİDEO

    >Kete’den ‘Tunceli Sempozyumu’na tepki: Dersim’deki Ra Heq inancını tüketme planıdır-VİDEO

    >Kurumlardan ‘Tunceli Sempozyumu’na tepki: Kırmanciye topraklarımızı anlam kaybına uğratma amaçlı

    >Afişe adını yazdılar; Ali Önal Dede’den tepki: Tunceli Sempozyumu’na katılmıyorum

    >DAM’dan ‘Tunceli Sempozyumu’ tepkisi: Dersim halkının yeni bir tarih anlatımına ihtiyacı yok!

    >‘Munzur Üniversitesi, Cemevi Başkanlığı ve Dedeler Meclisi; Dersim’in inancını, kimliğini yok etmek istiyor!’

    >Özcan’dan ‘Tunceli Sempozyumu’na tepki: İktidarın Alevilere yönelik politikasının devamı-VİDEO

    >FEDA’dan AKP’nin ‘Tunceli Sempozyumu’na tepki: Devletin uğursuz faaliyeti; Aleviliğe saldırısı

    > Kaplan’dan ‘Tunceli Sempozyumu’na tepki: Dersim’e yaptıklarını görmemek yola ihanettir 

  • “Sosyalizmin adı yokken bizim hakikatçi Alevilik anlayışımız vardı” -VİDEO

    “Sosyalizmin adı yokken bizim hakikatçi Alevilik anlayışımız vardı” -VİDEO

    PİRHA – Araştırmacı Yazar Mehmet Bayrak GADEV Kitap Fuarı’nda düzenlenen söyleşide önemli açıklamalarda bulundu. Bayrak, tarih boyunca Aleviliğe dair arşivlerin gizlendiğini belirterek “Devlet aklı, gizli planda gerçeği söyler ancak açık planda gerçeği gizler. Bugün açık plandan Alevilik eritilmek için bir çaba gösteriliyor” dedi. Bayrak, “Sosyalizmin, komünizmin adı yokken bizim hakikatçi Alevilik anlayışımız vardı” sözlerini de ekledi.

    Garip Dede Dergahı Vakfı Kitap Fuarı’nın son gününde Araştırmacı Yazar Mehmet Bayrak’ın katıldığı bir söyleşi gerçekleştirildi. Dergah bahçesinde yapılan söyleşinin moderatörlüğünü Can TV Yayın Kurulu Üyesi Veli Büyükşahin yaptı. Söyleşide, “İç Toroslarda Hakikatçi Alevilik ve Alevilere dair devlet arşivi” konuları ele alındı.

    Veli Büyükşahin söyleşinin sunumunda; “Sistemin ötekilerine dair devlet arşivleri topluma kapalı. Ancak Mehmet Bayrak, o arşivlerin izini sürdü ve açığa çıkardı. Yani gerçeğin açığa çıkarılması konusunda Bayrak’ın çalışmaları çok kıymetli” diye belirtti.
    Söyleşi, Veli Büyükşahin’in, Mehmet Bayrak’a “Arşivler neden Alevilere kapalı? Siz bu arşivlere nasıl ulaştınız?” sorusuyla başladı.

    “AVRUPA KÜTÜPHANELERİNDE DÜNYAM BÜYÜDÜ”

    Araştırmacı Yazar Mehmet Bayrak, konuşmasına, “Hiçbir zaman klasik bir sol, Kürt, Alevi yazar olmadım. Başta, tüm ezilen kimliklere sahip çıkıp bu doğrultuda yazılar yazdım” sözleriyle başladı. Bayrak, Türkoloji eğitimi aldığına işaret ederek konuşmasına şöyle devam etti:
    “Üniversitede bize ilk Alevi şair olarak Yunus Emre’yi öğrettiler. Ancak Yunus’a gelmeden önce çok sayıda Yaresan Kürt Alevi şair olduğunu ise araştırmalarımızla öğrendik.

    Resmi ideolojiye karşı bilgileri sorgularken özellikle devletin gizli dünyasına girebilmek ve batı kültürünü de taramak çok önemli.
    1994’te zorunlu yurtdışına çıktım. 15 yılım kütüphanelerde geçti. Eğer o süreç olmasaydı yeni belge ve bulgulara ulaşamazdım. Orada dünyam büyüdü. Osmanlı arşivini trenlerle çöp olarak Avrupa’ya satan aklın bize bir şey vermesi pek mümkün değil.
    Devlet aklı, gizli planda gerçeği söyler ancak açık planda gerçeği gizler. Açık planda da Alevilik eritilmek için bir çabaya girilmiş. 1826’da bir padişah, emir vererek yüzlerce Alevi dergah ve tekkesini kapatıyor. Ancak diğer bir yandan Osmanlı, Bektaşiliği bir köprü görevi görerek Hristiyanlığı bu anlayışla saraya yaklaştırdı. Ama bugün bu kapalı olan dergahların müsebbibi bir Osmanlı padişahıdır.
    Lozan Anlaşması imzalandıktan sonra Türk İslam kavramı ortaya konulur. Tekke ve zaviyelerin kapatılmasıyla birlikte İslam’ın kimi uzantıları da kapatılır. Bugün Hacı Bektaş Dergahı’nda Alevi ibadeti yapılamaz. Dergaha Nakşibendiler atandı ve halen Aleviler bunun mücadelesini veriyorlar. Bugün ise İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin cemevleri konusunda almış olduğu bir karar var. Bu önemli ve kıymetli bir karardır.”

    “SOSYALİZM DEDİKLERİ İŞTE BİZİM ALEVİLİK”

    Mehmet Bayrak, Alevilik konusunda İç Torosların zenginliğine de değindi. Özellikle Kürt Alevi coğrafyasına işaret eden Bayrak, şöyle devam etti:

    “Maraş, Sivas, Adıyaman, Malatya ve Kayseri’nin bir bölümünü kapsayan havza, bugün okunan eserlerin, türkülerin yüzde 25’ini kapsıyor. Bu bölge çok büyük zenginlik taşıyor. Bugün Aleviliği İslam içerisinde eritmek için değişik ayak oyunları oynanıyor. Marx ve Engels, “Bizim sosyalizm kaynağımız, eski ütopik şahsiyetlerdir” diyor. İşte sosyalizm dedikleri bizim Alevilik dediğimiz inanç. Sosyalizmin, komünizmin adı yokken bizim hakikatçi Alevilik anlayışımız vardı. Bu anlayış, toplumcu bir dünya görüşüdür. Kadını aşağılayan o sakat düşüncülere karşı yöreden birçok isim de çıkmıştır. Afe Ana da okuma yazma bilmeden kadın kimliğine dair çok kıymetli sözler üretmiştir.”

    PİRHA/İSTANBUL

  • Mamaklı Aleviler, Yol’a hizmet eden yazarlarla buluştu!-VİDEO

    Mamaklı Aleviler, Yol’a hizmet eden yazarlarla buluştu!-VİDEO

    PİRHA – Demokratik Alevi Dernekleri Ana Fatma Cemevi, ‘İnanç kültür sanat buluşması’ kapsamında çok sayıda yazar ile okuru bir araya getirdi.

    DAD Ana Fatma Fatma Cemevi’nde ‘İnanç Kültür Sanat Buluşması’ düzenlendi. Mamak’ta dernek binasında yapılan buluşmaya yazarlar, Piri Er, Özcan Ögüt, Mesut Özcan, Mehmet Bayrak, Ali Köylüce, Adıgüzel Özgüven, Seyfi Muxûndi, Mustafa Çınar ve M.Emin Avcı katıldı.

    DAD Ana Fatma Cemevi Eşbaşkanı Mustafa Karabudak, açılış konuşmasında “85 yıl önce katledilen Seyit Rıza ve yoldaşları için özümüz dardadır. Kefensiz yatan canlarımızı saygıyla anıyoruz diyerek salonu selamladı.

    Söyleşiye başlamadan önce Zakir Murat Yılmaz ve Hıdır Çelebi, deyişler çalıp seslendirdi.

    Yol’a hizmet eden yazarlarla yapılan söyleşinin moderatörlüğünü üstlenen Hatice Çevik, siyasal iktidar tarafınca Aleviliğin kuşatma altında olduğuna vurgu yaptı. Çevik, sunumu için ilk sözü Yazar Özcan Öğüt’e verdi.

    “KORUCULUK SİSTEMİNİ ŞİMDİ ALEVİLERE DAYATIYORLAR”

    Kitaplarında Alevi asimilasyonuna vurgu yapan Özcan Öğüt, cemevi yasasını eleştirerek “Devletin, en büyük kötülüklerinin toplamı anca bu kadar olabilir. Özellikle bizim içimizdeki zayıf halkaları ele alıp muhatap gördüler. Kürt toplumuna dayatılan koruculuk sistemini şimdi Alevilere dayatıyorlar. Aleviler için de bir anlamda koruculuk sistemi yaratmaya çalışıyorlar. Şimdi bu yasa ile birilerine ödüller vererek ‘ideal Aleviliği’ dayatacaklar ancak yoğun tepki var. Sinsi bir planın süregittiğini söyleyebilirim” dedi.

    “YOL DOĞRU KADROYU OLUŞTURMAKTAN GEÇİYOR”
    Kitaplarında Alevilikteki temel felsefeyi ve örgütlerin Alevi inancındaki temsiliyeti konularına değinen Ali Köylüce de devlet dışı yapılaşmanın mümkün olduğuna dikkat çekti. Yazar Köylüce şu konuşmayı yaptı:
    “Alevilerin, inançsal ritüellerinin içini bozmadan sürdürmesi zor bir hale gelmiştir. Alevi örgütlenmesinde güncel bir örgütlenme gereklidir. Alevilerin sistemden kaynaklı yasaklamalara karşı hem siyaset anlamında hem de basın yayın konularında kendilerini iyi örgütlemesi gerekir. Yani hizmetlerde görev alacak isimlerin ikrar vermesi gerekir. Kurumlarla ilgili sorunu çözüp uygun bir model geliştiremezsek bu torba yasaya, devletin sürekli müdahalesine karşı koyamayız. Dolayısıyla yol doğru kadroyu oluşturmaktan geçiyor.”

    “RIZALIĞI ORTADAN KALDIRIYORLAR”
    Yazar Piri Er ise “Aleviliğin katledildiğini” söyleyerek “Neden Kültür Bakanlığı’na bağladıklarını Recep Tayyip Erdoğan’ın bir konuşmasında buldum. Erdoğan bir konuşmasında 2013’te ‘Cemevleri Kültürel mekanlardır’ demiş. Yine Erdoğan 2014’te ‘Alevi kardeşlerimiz cemevini ibadethane görürse kabul ederim, ancak bu bir bölünmeye sebep olabilir’ demiş. Şimdi Alevi Bektaşi Cemevi İnanç Önderi yaratıyorlar. Afilli de bir ad. Ocak sistemini, rızalığı ortadan kaldırıyorlar. Şimdi atanan biri, kimden, neye göre rızalık alacak. Bunun bakanlık bünyesinde olmasına dair Erdoğan zaten 2013’te söylemiş.”

    “İÇİMİZDEKİ DAĞINIKLIK ÖNEMLİ”

    Uzun yıllar Alevi örgütlerinde görev alan Şair Mustafa Çınar da Alevi örgütleri içerisinde uzun yıllar yer alan kadroları eleştirerek şunları söyledi:
    “Dün cemevi yoktu ama Alevilik vardı. Dün kurumlar yoktu ama Alevilik yine vardı. O nedenle bugün cemevlerinin Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlanması konusuna pek takılmıyorum. Ama içimizdeki dağınıklık önemli. 35 yıldır kurumlarda yöneticilik yapanlar var. O nedenle insanlar bir araya gelmez. Bilirim ki o cemevleri bir süre sonra yozlaşır ve ranta dönüşür. Dolayısıyla kendi içimizdeki o rızalıklar, kırklar cemi de yok olur.”

    “GELENEKLERİMİZE SAHİP ÇIKMALIYIZ”

    Pir Seyfi Muxûndi ise asimilasyonun erkanlar üzerinden süre gittiğini ifade ederek “Özellikle İslami dayatma, cenaze erkanları üzerinden kendisini göstermektedir. Bizim yapmamız gereken, eski geleneklerimizin bir kısmını almak olmalı. Geleneklerimize sahip çıkmalıyız” dedi.

    “ALEVİ ENSTİTÜSÜ OLUŞTURMAK LAZIM”
    Yazar Mesut Özcan ise Dersim Aleviliği’nin yok olma tehlikesine dikkat çekerek şunları söyledi:
    “Cemevlerini Kültür Bakanlığı’na bağlama meselesi birden olmadı tabi ki. İşaretleri çok önceden belliydi. 1961 tarihli bir taslak rapora denk gelmiştim. İskan kanunlarından bahsedip, misyoner yetiştirmek ve izlenecek kültür politikalarının bir devlet politikası haline getirilmesinden söz ediyordu. Şimdi bugün Dersim’de izlenen politikalar buna çok benzer. Binlerce çocuk Kur’an kursuna gönderiliyor ve kimselerin haberi yok. Kurulan bir cemevine getirilen bir dede insanları ihbar ediyor. O mektubu bulup yayınladık hatta. Yine Alevilerden ses çıkmadı. Şimdi peki nasıl olacak? Alevi örgütleri, aydınları da bir şey yapmadı. Alternatif bir şeyler yapmak gerek. Bir kadro oluşturmak gerek. Ama kadro yetiştiremiyoruz. Kendi payıma bir dergi kurdum ve Alevi kütüphanesi kurma çalışmamız olacak. Geleneksel inancımızı yaşatmak için uğraşacağız. Kendi ana dilimizle bunu yapacağız. Çünkü inancım, benim kendi dilimle önemlidir. Dolayısıyla cemevlerini Kültür Bakanlığı’na bağlanmasına karşı alternatif bir şeyler yapmalı. Yani bir Alevi enstitüsü oluşturmak lazım.”

    “YOLUMUZ İNSANA, SEVGİYE DAYANMAKTADIR”
    Kitaplarında Alevi toplumunun mücadelelerine dikkat çeken Adıgüzel Özgüven ise yaptığı konuşmada “Asimilasyon süreci devam ediyor. Ebu Suud fetvaları yetmemiş, halen devam ediyor. Bunu devlet yapıyor. Şimdi güncel konumuz asimilasyondur. Bizler okuduğumuz için korkuyorlar. Bizim yolumuz aydın, çağdaştır. Yol’umuz insana, sevgiye dayanmaktadır. Başta Alevi kurumları birliktelik sağlamalı. Turizm Bakanlığı’na bağlamak oy sebebiyledir. Geçmişte cami-cemevi projesi vardı tutmadı şimdi ise başka bir yerden girmeye çalışıyorlar” dedi.

    “İSLAMİYETTE KADINLAR VE ÇOCUKLAR, ERKEKLERİN KULUDUR”
    M. Emin Avcı ise Sünni bir Kürt olduğunu belirterek “İslamiyette kadınlar ve çocuklar, erkeklerin kuludur. Alevi doğan bir çocuk, Sünni bir çocuktan daha şanslıdır. Çünkü aydınlığı ve felsefesini görüyor. Ama bir Sünni çocuk kul gibi doğuyor. Önce babasının kulu ardından ise büyüdüğünde devletin kulu olur. İslamiyette erkek, kadınlara hükmeder. Sünni kadınların gördüğü zulmü Alevi kadınlar görmemiştir” şeklinde konuştu.

    “ALEVİ TOPLUMU DEMOKRATİK HAKLARINA KAVUŞACAKTIR”
    40 kitaba imza atan Mehmet Bayrak ise son kitabı “Duygular dönüştü söze” isimli eserinin içeriğine dair anlatımda bulundu. “Yazarlık hayatımda her zaman ezilenlere sahip çıktım” diyen Bayrak şu konuşmayı yaptı:
    “Bütün çalışmalarımda başta mazlum halklardan Kürt halkını, hakları gasp edilen Kürtleri, Alevileri, ezilen cins olan kadınları işledim. Devlet aklı, açık planda red ve inkarcı, gizli planda itirafçıdır. Örneğin 1945 2. Dünya harbi bitiyor ve konuyu değerlendiriyorlar. ‘Dersim’de Kürt meselesi halen ortada duruyor’ deniliyor ve bir hazırlığa başlıyorlar. Ele geçen gizli belgelerde ise Aleviliği nasıl kendilerine bağlarlar konusunu işlediklerini öğreniyoruz.
    Benim en az 30 yıldır savunduğum düşünce, Aleviliğin doğal bir din olduğu konusudur. Sırf Berlin’de sadece 136 cami-mescit var. Alevilik ise Avrupa’da kategorik olarak din olarak görülüyor artık. Tekke ve zaviyelik kanunu ile Alevilik ve Şafilik yasaklandı. Ondan dolayı Şafiler halen Hanefilere göre ibadet yürütmek zorunda kalıyor. Ama bütün baskılara rağmen Alevi toplumu doğru yolu bulup demokratik haklarına kavuşacaktır.”

    Yapılan konuşmalar ardından Pir Seyfi Muxundi lokma gülbengi verdi. Yöresel yemeklerin dağıtılması ardından program sona erdi.

    PİRHA/ANKARA

     

  • ‘Tüm yönleriyle Dersim Katliamı’ paneli zoom üzerinden saat 20.00’de

    ‘Tüm yönleriyle Dersim Katliamı’ paneli zoom üzerinden saat 20.00’de

    PİRHA- HDK Halklar ve İnançlar Meclisi, ‘Tüm yönleriyle Dersim Katliamı’nın anlatılacağı panel düzenledi. Çilem Küçükkeleş’in kolaylaştırıcılığında Mehmet Bayrak sunumunda yapılacak panel, zoom üzerinden saat 20.00’de başlayacak. 

    HDK Halklar ve İnançlar Meclisi, z00m üzerinden panel düzenledi.

    Tüm yönleriyle Dersim Katliamı’nın anlatılacağı panelde, HDK Halklar ve İnançlar Meclisi’nden Çilem Küçükkeleş’in kolaylaştırıcılığında Mehmet Bayrak sunum yapacak. Panel, bu akşam (17 Kasım) saat 20.00’de başlayacak.

    PİRHA/ İSTANBUL

     

  • ‘1937’de Dersim’de yapılan soykırım harekatıdır’ – VİDEO

    ‘1937’de Dersim’de yapılan soykırım harekatıdır’ – VİDEO

    PİRHA – Yazar Mehmet Bayrak, 1937’de yapılan Dersim Katliamı’na ilişkin konuştu. Yapılanın katliamdan da öte olduğunu söyleyen Bayrak, “Dersim için ‘soykırım’ diyorum. Yaşananlar insanlık suçudur” ifadelerini kullandı.

    4 Mayıs 1937’de Bakanlar Kurulu imzası ile başlatılan harekat sonrası binlerce Kürt-Alevi yurttaş, Dersim’de katledildi. Katliamının üzerinden 82 yıl geçmesine rağmen henüz sorumluluğu olan tek bir isim dahi yargılanmadı.

    “DERSİM İÇİN SOYKIRIM DİYORUM”

    Yaşananların hiçbir zaman unutulmayacağını vurgulayan Yazar Mehmet Bayrak, Alevi ve Kürt katliamları üzerinde hep bir giz perdesi olduğunu söyleyerek “Yapılan araştırmalar ve elde edilen bulgular karşısında bu perde yeniden aydınlanmaya başlandı. Dersim için ‘soykırım’ diyorum. Yaşananlara bu çerçevede müdahale edip, ele almak lazım” yorumunu yaptı.

    “BİR TÜR İNSANLIK SUÇU OLDUĞU ORTADADIR”

    Dersim Katliamı sürecinde kullanılan zehirli gazların Almanya’dan alındığına dair belgeler hakkında da konuşan Bayrak şöyle devam etti:

    “Elde ettiğimiz belgelere göre; Türk devleti ilk defa 1925 Kürt harekatında 16 uçaklık filo ile görev aldı. 16 uçaklık savaş gücü ile o hareket bastırılmaya çalışıldı. O aşamada da yine zehirli gaz kullanıldığına dair bugün elimizde bulgular var. Fakat bu gazların Almanya mı yoksa İngiltere tarafından mı verildiğine ilişkin de farklı görüşler mevcut. Evet gaz kullanıldığı biliniyor. Savaş hava kuvvetlerinin ilk defa kullanıldığı da biliniyor. 1928-1929 Ağrı Zilan Katliamı’nda belirgin olarak bunlar yapıldı. Dersim soykırımında ise bu daha da belirginleşti. Yani hem uçak filoları hem zehirli gaz kullanıldı. Kim yaparsa yapsın bunun bir insanlık suçu olduğu ortadadır. Katledilen insan sayısı konusunda da değişik görüşler mevcut. Devlet, 13 bin küsür olarak açıkladı. Bu rakam geçmişten bu yana elimizde zaten vardı. Ama benim değerlendirmelerime göre kesin olmamakla birlikte 40 ile 50 bin arasında katledilen insan var. Ayrıca 14 bin kişinin de sürgüne gönderildiği yönünde resmi belge var. Dersim, cumhuriyet döneminin en büyük Alevi-Kürt soykırımıdır. Tamamen planlı, programlı bir soykırım harekatıdır. Dersim Harekatı toplumu yeniden dizayn etme bağlamında başvurulmuş bir harekettir. Çünkü Türk-İslam ekseninde bir devlet-toplum yapılanması öngörüldü. Her iki kimlikle de bu amaca ters düşen Dersim ve diğer unsurlar üzerinde katliam ve soykırımlar uygulandı.”

    Eren GÜVEN – Cebrail ARSLAN / ANKARA

     

  • Kartal’daki Pir Sultan festivalinde panel: Dersim katliamlarında da orman yakıldı-VİDEO

    Kartal’daki Pir Sultan festivalinde panel: Dersim katliamlarında da orman yakıldı-VİDEO

    PİRHA- HDP Antalya Milletvekili ve Araştırmacı Yazar Mehmet Bayrak, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Kartal Şubesi’nde düzenlenen panelde konuştu.

    Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Kartal Şubesi Cemevi 5. Pir Sultan Abdal’ı Anma ve Kültür Festivali başladı. Üç gün sürecek festivalde panel, şiir ve müzik dinletisi düzenleniyor. Dün akşam yapılan panele, şair Niyazi Yaşar, HDP Antalya Milletvekili Kemal Bülbül ile Araştırmacı yazar Mehmet Bayrak katıldı.

    Panel öncesi Hasat Sanat Atölyesi’nde Karikatür sergisi yapıldı. Ardından da moderatörlüğünü şair Niyazi Yaşar’ın yaptığı panelde, ‘Alevilerin Güncel Sorunları ve Alevi Kurumları Olarak Güncel Görevlerimiz’ ve “Tarihte Alevi Katliamları” konuları işlendi.

    “YEZİDİN KİNİ BİTMEDİ”

    Saygı duruşunun ardından açılış konuşmasını Şair Niyazi Yaşar yaptı.

    Yaşar, “Seyit Rıza darağacına gittiğinde başı dikti, sözleri baba Munzur gibi ağırdı bu yüzden dersimin ters laleleri. Mart 95’de Ümraniye’de dört, Gazi’de 19 ölü yüzlerce yaralı mermiden uzak mesafede hepsi de hedefli, Muğla Ortanca’da ölü diye bırakılan Rıza’nın yediği dayaklar az geldi karısına gözleri önünde tecavüz edildi, 78 Hekimhan Maraş, Sivas durmak bitmedi yezidin kini” dedi.

    HDP Antalya Milletvekili Kemal Bülbül yaptığı konuşmada Dersim’deki orman yangınlarına ilişkin konuştu.

    “TUNCELİ İSMİ KATLİAM İÇİN YAPILMIŞ BİR YASANIN ADIDIR”

    Bülbül, konuşmasından satır başları şöyle:

    “Yakın zamanda Dersim’de devlet eliyle çıkarılan yangınlar gündeme oturdu. Bu seksen beş yıllık bir politikanın ürünü Tunceli Kanunu’nun 1935’de yürürlüğe konması ile Dersim Tunceli kanunuyla yönetilmeye başlanmış adı da zaten Tunceli olarak değiştirilmiş. Şu anda Dersimlilerin birçoğu çok üzücüdür ki hala Tunceli adını kullanıyorlar. Tunceli bir kanunun adıdır kanun katliam için yapılmıştır. Doğayı, ağacı, bört böceği, canlıyı, hakikati katliam için yapılmış bir yasanın adıdır. Nasıl dilimiz varıyor da bu ismi kullanıyoruz. Bu ismi kullanmayalım. Dilimiz alışmışsa da dilimi temizleyelim. Bu memleketin adı Dersim, Tunceli değil ve Dersim’e sefer sadece cumhuriyet döneminde olmamış ki ittihat terakki döneminde, Osmanlı döneminde, Yavuz döneminde olmuştur. Adına Dersim’i dize getirme Dersim’i modernize etme, Dersim’e medeniyet götürme adı altında defalarca seferler katliamlar yapılmış. Bugün de mesele orman yangını değil sadece orman yangını meselesi olarak ele alırsak bir tür çevrecilik yaklaşımıyla yaklaşırsak şunları ıskalamış oluruz. Dersim’de dil, kültür, inanç, doğa, tarih ve Dersim’i Dersim yapan tüm değerler yakılarak ortadan kaldırılmak isteniyor.”

    “İkinci dünya savaşından sonra Hitler faşizmi yargılanırken insanlığa karşı suç kavramı üretiliyor. İnsanlığa karşı suç bizim tarafımızdan da kullanılıyor fakat Dersim’de insanlığa karşı suçu aşan bir durum var. Çünkü Dersim’in ağacı, kuşu, doğası, varlığı coğrafyasına kastediliyor. Aslında yaşama karşı bir suç işleniyor.

    “DEVLET DİLİNDE HUZUR, BASTIRMAK, SUSTURMAK ANLAMINA GELİYOR”

    Tunceli valisi huzur değil huzuru bozmak için gelmiş. Devlet dilinde ‘huzur’ ne anlama geliyor. Toplumu bastırmak, susturmak toplumu pasifize etmek, toplumu takatten düşürmek, ses çıkaran bir toplum değil nötrleşmiş bir toplum buna da huzur diyorlar.

    Araştırmacı yazar Mehmet Bayrak, tarihten bugüne yaşanan Alevi katliamlarına değindi.

    Bayrak şöyle konuştu:

    “Zor ve zorbalık yöntemlerini seçen irade resmi irade her aşamada katliama başvurdu. İki şeyin altını özellikle çizelim. Yavuz Sultan Selim bir köprüye adı verilen Selim’in Alevi katliamı yapmadığı söylenir oysa Yavuz daha Trabzon valisi iken diyor ki ‘Rumların merkezi olan o bölgenin Müslüman olmayan halklarına ya şerefi İslam ile mükerrer olalar ya da tümünü siyaset eylerim’. Yavuz, 50 bine yakın Aleviyi öldürmüştür. Kaynaklar var. eli baba katline kardeş katline bulaşmamış Osmanlı sultanı yok kardeşine babasına oğluna acımayan zihniyet muhalif kesimlere inançlara hoşgörüyle bakabilir mi?

    “DERSİM KATLİAMI YANGINLARLA BAŞLAMIŞTI”

    “Son yüzyıllık Türkiye tarihi bir etnodinsel temizlik bir tek tipleştirme İslamlaştırma tarihidir.

    1921’de 140 Koçgiri köyünün yerle yeksan edilmesi sonuçlanan büyük bir katliam yaşandı. Mağaralara sığındılar. içeri zehirli gazlar sıktılar, insanları katlettiler.

    1925’e gelince Müslüman Kürtlere sıra geldi. Hepsinin belgeleri var. TSK 16 uçaklık filoyla saldırdı. 1925-1927 yıllarında katledilen Kürtlerin sayısı 15 bin 500’dür o zaman. Türkiye’nin nüfusu 12 milyondu.

    Ağrı Zilan’da katledilen insanların sayısı Türk basınına göre 30 bindir.

    Dersim’e gelelim. En büyük Alevi havzalarından bir tanesi planlı bir organizasyonla belgeler burada şu sıralar orman yangını gündemde var. Onun belgesinde katliam döneminde soykırım döneminde yine ormanlar yakıldı. Bunun için broşür çıkarıldı. Evler nasıl yakılacak, ormanlar nasıl yakılacak. Büyük orman yangınları çıktı konut yangınları çıktı. 50 bin kişi katledildi. Cumhuriyet tarihin en soykırım tarihidir. 14 binde sürgün var belgeli.

    Derin devletin mili güvenlik aygıtı var. 26 Aralık 79’da ‘Alevi Kızılbaş köpeklere hadleri bildirilmiştir’ denmiştir. Açığa alınan öğretmenler Alevi kızılbaştırlar. Gözaltına alınan, işkenceye tabi tutulanlar, ırzına geçilen tüm öğrenciler Alevi Kızılbaştırlar.”

    ETKİNLİKLER SÜRÜYOR

    Kartal’daki Pir Sultan Festivali’nin yarına kadar devam edecek. Programda bugün ve yarın şunlar olacak.

    Bugün PSAKD Kartal Şubesi’nden canların semah dönmesinin ve Gülbengin verilmesinden sonra PSAKD Kartal Şube Başkanı Songül Tunçdemir, PSAKD Genel Başkanı Gani Kaplan konuşmalarını yapacak.

    Ardından, Şiir Dinletisi, PSAKD Kartal Şube Müzik Grubu “Güneşin Yolcuları”, Cumartesi Anneleri ve saat 20:00’de ise Neşe Bakay, Grup Vardiya ve Cengiz Özkan konseri verecek.

    2 Eylül Pazar günü ise, PSAKD Kartal Şubesi Cemevi Zakirleri, Şiir dinletisi olacak. Saat 19:00’da ise İsyan Ateşi, İstanbul KHK Direnişçileri, Özgür Doğan, Grup Ala Mor, Musa Kurt ve PSAKD Çocuk Korosu, Sercan Direk ve Cihan Çelik konser verecek. (HABER MERKEZİ)

     

  • Araştırmacı-Yazar Bayrak: Alevi toplumu hala tehdit, baskı altında-VİDEO

    Araştırmacı-Yazar Bayrak: Alevi toplumu hala tehdit, baskı altında-VİDEO

    PİRHA-Araştırmacı-Yazar Mehmet Bayrak PİRHA’ya yaptığı açıklamada, son zamanlarda Alevilere yönelik artan baskılara dikkat çekerek, “Adeta yaşam hakkının bile tehdit altında olduğunu gösteren ibretlik bir olay. Bundan çokça dersler çıkarmak gerekiyor” dedi.

    Son dönemde Alevilere yönelik baskıları değerlendiren Araştırmacı-Yazar Mehmet Bayrak, “Yaşanılanlar Alevi toplumunun hala özgürleşmediğini, özgür olmadığını, ibadetini, ritüellerini, erkânını hala özgürce yapamadığını, adeta yaşam hakkının bile tehdit altında olduğunu gösteren ibretlik bir olay. Bundan çokça dersler çıkarmak gerekiyor” dedi.

    Alevilere yönelik baskı ve asimilasyon politikalarının köklerinin çok eskilere dayandığını kaydeden Bayrak, “Ben bunu yedi uğursuz T olarak nitelendiriyorum. Tümü Arapça olan Tedip; askeri yöntemlerle edeplendirme, hizaya getirme, Tenkil; cezalandırma, Takdil; katletme, Tehcir; sürme, hicret ettirme, Tensil; asimile etme, Tendil; medenileştirme, yani Türk İslamlaştırma. Türk İslamlaştırma adına medenileştirme ve bunun sonu tasfiye” diye konuştu.

    Osmanlı döneminden, Cumhuriyete Alevi ve Kürt kimliğine yönelik yoğun baskı ve asimilasyon politikası uygulandığına vurgu yapan Bayrak, “Bu 7 uğursuz T uygulana gelmiştir. AKP sürekli İslam üzerinden, sürekli türban üzerinden, ya da başörtüsü üzerinden özgürlük çığlıkları atıyor. Fakat mevcut iktidarın  Alevilere reva gördüğü uygulama bu 7 T. Bundan dolayı Alevi toplumu hala önemli bir tehdit altında, önemli bir baskı altında” ifadelerini kullandı.
    Bayrak ayrıca, “Bu uğurda mücadele etmek, gerek ulusal planda, gerek inançsal, kültürel planda insanların eşit, özgür olacağı bir demokrasi için mücadeledir” dedi.

    Cebrail ARSLAN/ANKARA

  • Yazar Mehmet  Bayrak anlattı; İç Toroslar’da Hakikatçı Alevi: Momki Kosa-VİDEO

    Yazar Mehmet Bayrak anlattı; İç Toroslar’da Hakikatçı Alevi: Momki Kosa-VİDEO

    PİRHA – Araştırmacı Yazar Mehmet  Bayrak İç Toroslar’da  Hakikatçi Alevileri anlattı.  Dersim, batı Dersim olarak nitelendirilen Koçgiri’de fazla yayılmadığını belirten Bayrak,  “İç Toroslar bölgesinde yaygınlaşmış, oldukça derinleşmiştir” dedi. 

    İç Toroslar’daki Hakikatçi Alevileri PİRHA’ya anlatan Araştırmacı Yazar Mehmet Bayrak, “Hakikatçi Alevilik dediğimiz Aleviliğin son mertebesi olarak gördüğümüz bu inanç kültürü neşri neba bulmuş yaygınlaşmış oldukça derinleşmiştir” dedi.

    Momki Kosa hakkında bilgiler veren Bayrak, “Buradaki, şu ortama ilişin olarak bazı şeyleri paylaşmak isterim. Burası Momki Kosa’nın konağıdır, evidir, türbesidir. Aynı zamanda bir dergah gözüyle de bakılabilir. Momki Kosa çok eskiye dayanmayan bir süreçte yaşamış İç Toroslar bölgesinin önemli hakikatçi önderlerinden bir halk filozofu. Bunun tabi ki Dersim’e kadar uzanan bir yayılım alanı var. Bilinen birçok baskılar dolayısıyla gerek Dersim gerek Batı Dersim olarak nitelendirilen Koçgiri bu konuda çok fazla olanak bulamazken, bu düşüncenin derinleştirilmesi, yaygınlaştırılmasına iç Toroslar bölgesinde özellikle hakikatçi Alevilik dediğimiz Aleviliğin son mertebesi olarak gördüğümüz bu inanç kültürü neşri neba bulmuş yaygınlaşmış oldukça derinleşmiştir” ifadelerini kullandı.

    İÇ TOROSLAR’DA HAKİKATÇİ ALEVİLİK: MOMKİ KOSA

    “Elbette Momki Kosa ile ilgili bilinenler daha çok sözlü gelenekten gelen şeylerdir. Bunun böyle olması kaçınılmazdır. Bilindiği gibi aynen Kürt halkı gibi Alevi tarihini yazmasına izin verilmemiş, bilince çıkmasına izin verilmemiş. Bundan dolayı yeni yeni biz araştırmacılar bizim geçmiş toplum önderlerimizi, halk filozoflarımızı, aşıklarımızı dervişlerimizi, şairlerimizi, ozanlarımızı keşfediyor ve bilince çıkarıyoruz” diye konuşan Bayrak, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Nitekim Momki Kosa da bunlardan biri. Bizim yeni, yeni ortaya çıkardığımız yazılı belgelerle, kaynaklarla ortaya çıkardığımız önemli bir şahsiyet. Bu konuda bir anekdot okumak isterim;

    İç Toroslar kültürünün diğer öbekleri gibi yanları gibi hakikatçi Alevilik olgusunu da ortaya çıkarmaya çalışan bir yazarım. Nitekim büyüklerimizden duyduğumuz Alman heyetinin bu bölgeye gelmesi bizzat Momki Kosa ile görüşmesine dair söylentiler, görüşler, aktarmalar anekdotlar bize ulaştı. Bizzat ben rahmetli babamdan defaten dinledim. Bir Alman heyetinin buraya geldiğini, içinde kadınların da bulunduğunu bunların Momki kosa ile görüştüklerini, Momki Kosa ile görüştükten ve konuştuktan sonra adamın dehşete düştüğünü ve siz bu felsefenizle bu düşüncelerinizle bizden de 100 yıl daha ileridesiniz dediğini babam hep aktarırdı, söylerdi.

    İşte bunun kaynaklarına ben özellikle Avrupa’ya çıktıktan sonra ulaştım. Zaten biz biliyoruz ki diğer inançlar gibi, Alevi, Türkoloji, Kürdoloji, Arapoloji, Persoloji bir bütün olarak Oryantalizm gibi Aleviliğin de ilk araştırmaların ciddi kaynakları da batıdadır.”

    Bayrak, “Doğrudan Momki Kosa ile ilgili bir anekdot aktaracağım. 1906’da yapılan bir seyahat bu, 100 yıldan fazla bir zamanın yapılan seyahatin notlarıdır bunlar. Bizzat Almanca kaynaktan alarak söylüyorum” diyerek şunları paylaştı:

    “Kızılbaş köyü Kırkısrak’ta bunu Alman araştırmacı, bilim adamı Doktor Hugo Grotes diyor ki; Kızılbaş köyü Kırkısrak’ta kendine özgü çok zeki 50’li yaşlarda kendisine ifade veren, derin çizgileri olan ancak gözleri canlı ve muzipçe bakan uzun sakallı bu köylü, sorduğum sorulara şarkta her zaman alışık olmadığımız birçok konuya çok açıklıkla cevap veriyordu.

    Alman bilim adamı Alevilikle İslam arasındaki ilişki ve çelişkiler, Alevilikle diğer inançlar arasındaki benzerlikleri ortaya koyma amaçlı sorular yöneltiyor Momki Kosa’ya diyor ki; Kızılbaşlar kime inanır? Hak, Ali ve Hüseyin’e dikkat edilirse genel Alevilikte Hak Muhammed Ali teslisi varken bu Hak Ali ve Hüseyin’e diyor, Muhammed yok.

    Bununla yetinmeyenler Abbas ile imamlara da başvurabilirler diyor.

    Hocanız ve Caminiz var mı? sorusuna da “Bu yaşıma kadar hoca görmedim. Canı dua etmek isteyen evinde etsin. Bir gün birisi köye bir cami yapalım diye teklifte bulundu, ama öyle bir şeyi köye yaparsak ancak içine eşekler doluşur yanıtını aldı.

    Sünnet eder misiniz?

    Biliyorsunuz çok eski bir gelenek münhasıran Yahudilikten İslam’a geçirilen bir gelenekken bugün Kızılbaşlara yapılan suçlamalardan biriside sünnetsizlik suçlamasıdır. Ama bu bir gelenektir zaten bu dinimizin, inancınızın gereğidir demiyor. Bu zaten adamı fazla değiştirmiyor. Sanki horozun gerdanından ya da köpeğin kulağından bir parça kesmişsin aynı şey.

    Ramazanı tutar mısınız?

    Ramazan’ı kişileştiriyor, haa o benim dostum o gelirse ben onu tutmam istediği gibi yoluna devam eder gider diyor.

    Sizde nişan düğün nasıl yapılır?

    Nişan çiftlerin ana babası, ya da onların vekillerinin de hazır bulunmasıyla yapılır. On gün sonra da düğün nerede bulunuyorsa nikâhı o kıyar. Eğer yoksa kızın babası nikâhı kıyar ya da damat 3 şahitin huzurunda kızı eşliğe kabul ettiğini açıklar.

    Sizde tek eşlilik mi çok eşlilik mi hâkim?

    Çok önemli bir belirteç. Töremize göre eşitlik gereği tek kadın alırız diyor.

    En önemli görevleriniz nelerdir?

    En önemlisi misafirperverliktir. Hizmet için misafirinden para alan birisine iyi gözle bakılmaz. Köy halkı onu cezalandırabilir. Ya da köyden kovabilir. İnsanlar çıkar gözetmeksizin birbirleriyle yardımlaşmak ve varlıklarını paylaşmak için doğarlar.

    Öğretilerinizi yazan ve yayılması yayınlayan bir kitabımız var mı? Siz Kuran’a inanıyor musunuz? Kurana göre mi ibadetinizi yapıyorsunuz demek istiyor. böyle bir kitabınız var mı ? diye soruyor Alman bilim adamı.

    Momki Kosa ise “Bende yok. Zaten okumasını da bilmem. Yaradan’a ve insanoğluna karşı yükümlülükleri emreden bir kitap. Erdemli insanın kendi içindedir diyor.

    Yazar Mehmet Bayrak, “Sanıyorum bu Momki Kosa’yı da, hakikatçiliği de anlamak açısından yeterli bir cevap” dedi.

    Cebrail ARSLAN/ANKARA

     

     

     

     

     

  • Binboğa Doğa ve Kültür Festivali’nde birlik çağrısı

    Binboğa Doğa ve Kültür Festivali’nde birlik çağrısı

    Kayseri Sarız’a bağlı Binboğa köylerinin biraraya geldiği Doğa ve Kültür Festivali’nin 2’ncisi, Kırkısrak Köyü’nde yoğun katılımla gerçekleşti.

    Kayseri’nin Sarız ilçesine bağlı Binboğa köylerinin ortak düzenlediği 2. Doğa ve Kültür Festivali Kırkısrak Köyü’nde yoğun katılımla gerçekleşti.

    Etkinlik Halk oyunları grubunun yöresel gösterisi ile başladı. Ardından “İç ve dış politikada neler oluyor?” başlığıyla düzenlenen panele Evrensel yazarı Yusuf Karataş, HDP Antalya Milletvekili Kemal Bülbül, 26. Dönem CHP Milletvekili Mehmet Tüm ve Araştırmacı Yazar Mehmet Bayrak katıldı.

    “BİZİM GÜCÜMÜZ HAKİKATTİR”

    Seçim öncesi yaşanan zorlukların önümüzdeki yerel seçime ışık tutması gerektiğini söyleyen HDP Milletvekili Kemal Bülbül, “Tüm zamanlarda çoğunlukla kullandığımız bir kavram olan hakikat siyasetten büyüktür. Hakikat, örgütleyen, ifade eden, yaşatan, yürüten bir durumdur. Siyaset, günlük yaşam içerisinde çözüm arayan bir bilimdir ve siyaset bilimini yürütenlerin paçasından bugün pislik akmaktadır. Yezid soylu bir iktidar var. HDP’liler ve HDP’ye destek verenlere yönelik tehditleri seçim öncesinde de çok duyduk ancak tehditleri bizi yıldırmadı ve yıldıramayacak. Türkiye’de çok kimlikli, çok kültürlü, laik, demokratik cumhuriyet oturana kadar mücadelemiz sürecek. Bu bizim için ahlaki, vicdani bir görev. Bunu aşmakla da kalmayacak, Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ gibi şu an zindanda bulunan bütün arkadaşlarımızı, gazeteci arkadaşlarımızı, Enis Berberoğlunu özgürleştireceğiz. Bizim gücümüz hakikattir. Bizim gücümüz haktan aldığımız mücadele anlayışıdır. Türkiye’de saydığımız kesimler bir araya gelmeden bu ırkçı, gerici iktidara son veremeyiz” dedi.

    TÜM: SİSTEM DEĞİŞMEDİĞİ SÜRECE HEPİMİZ İÇİN SORUN DEVAM EDECEKTİR

    CHP 26. Dönem Milletvekilli Mehmet Tüm, “Seçilmiş belediye başkanları ve milletvekilleri içeride. Gazeteciler, akademisyenler içeride. İnsan haklarından söz etmek mümkün değil. Ülkede rejim tam olarak değişti. Tek bir adamdan söz etmemek mümkün değil. ‘OHAL’i kaldırdık’ dediler ancak kalıcı hale getirdiler. Valilere verilen yetkiler şimdiye kadar görülmüş bir yetki değil. Durum Hitler Almanyasından farklı değil. Yargı bağımsızlığından söz etmek mümkün değil. Burada yapılması gereken şey düzenden mağdur olan herkesin yan yana gelmesi. İktidar kendisinden olmayan yüzde 50’yi düşman görmektedir. Böyle bir ülkede huzurlu olmak mümkün değil. Kendi ülkemizde barış içerisinde, bir arada yaşayalım istiyoruz. Türkiye çok kimlikli bir ülkedir. Alevilerin kendi inancını yaşaması kimseye zarar vermez. Kürtlerin kendi dilini konuşması kimseye zarar vermez. Asıl sorun sistemde. Sistem değişmediği sürece hepimiz için sorun devam edecektir. Bu topraklarda sorunumuz ortaktır. Herkesle yan yana gelmek zorundayız” dedi.

    KARATAŞ: AYRIMCILIK YAPMADAN BURJUVA HÜKÜMETE KARŞI BİRLİĞE İHTİYACIMIZ VAR

    Evrensel Gazetesi Yazarı ve Emek Partisi MYK Üyesi Yusuf Karataş ise, “Türkiye son birkaç yılda iç ve dış politikanın ilk defa bu kadar iç içe geçtiği bir dönem yaşıyor. Ülkenin başındaki kişi dışarıya ey nidaları atarken mesajı içeriye gönderiyor. Afrin’e operasyon aslında iç politikaya yönelikti. Bu dönem boyunca iktidarın politikası hem iç politikada hem dış politikada yeni bir rejimin inşası hedefindeydi. 24 Hazirandan sonra yeni sisteme geçildi ve tek adam rejimi resmi olarak işler hale geldi. Erdoğan’ın şahsında Osmanlı sultanlarına özenen bir karaktere sahip. Bu nedenle bu rejime ‘Türk tipi başkanlık’ diyor. Ancak mesele sadece Erdoğan değildir. Onunla kader birliği yapmış burjuva kesimler, dışarıda yayılma planları yapan tekelci burjuva da başkanlık yönetimiyle başa geçmiştir” diye konuştu.

    Karataş şöyle devam etti:

    “2012’de Orta doğunun büyük ülkesi olma hevesiyle Suriye’ye müdahale eden iktidar, Erdoğan iktidarıydı. O dönem batılı emperyalistler Erdoğan’ın yanındaydı. Suriye savaşı mezhep savaşı gibi gözüküyor ve radikal İslamcı örgütlerin egemen hale geldiği bir savaş haline geldi. Esad’ın devrilmemesiyle ile batılı ülkeler Ortadoğu politikalarını değiştirmek zorunda kaldı, Türkiye’de iktidar politikasını sürdürdü. Pazarlık için olmazsa olmaz bir politika olarak gördü ve Kürtlerin ortaya koyduğu mücadeleyi etkisizleştirecek gücün radikal İslamcılar olacağını düşündü. Yabancı patronlara ‘İktidarım boyunca hiçbir yabancı yatırımcı kaybetmedi, benim dönemimde kim sizi engellemeye çalışırsa karşısında beni bulacak’ diyen Erdoğan OHAL’i de grevleri yasaklamak için kullandığını belirtmiştir. Bugün damadını da yanına alarak kabineye sokan Erdoğan, kalıcı OHAL’i devreye soktu. Bu rejim her ne kadar ABD’yle kavga ediyor gözükse de Anti Emperyalist bir odak olarak görmek mümkün değildir. Demokrasi için birliğe ihtiyacımız var. Bu kavgada kim yanımıza gelirse onunla kol kola girmeliyiz. Ayrımcılık yapmadan, burjuva hükümete karşı birliğe ihtiyacımız var.”

    BAYRAK: DEĞERLERİMİZE SAHİP ÇIKACAĞIZ VE BİRLİKTE HAREKET EDECEĞİZ

    Araştırmacı Yazar Mehmet Bayrak ise kültürel mirasın korunmasıyla kimliklerin korunacağını belirtti. Bayrak konuşmasında şunları söyledi:

    “Burada söyleyeceklerim yazdıklarımızın on binde biri bile olamaz. Ne söylersek söyleyelim söz uçar ancak yazı bakidir. Her insanın 4 temel kimliği vardır. Ulusal kimlik, inanç kimliği, sınıf kimliği, cins kimliği. Bunlardan kimseyi soyutlayamayız. Bunları birbirinden ayırmak eksikliktir. Bunlar horlanıyorsa inkâr ediliyorsa sahip çıkmalıyız. Batı literatüründe Batı Toroslar olarak geçen bu coğrafya çok kimlikli bir coğrafyadır. Osmanlı’ya en son biat etmek zorunda kalmış bir coğrafyadır. Bu sebeple bizim birinci görevimiz kendi değerlerimize sahip çıkmaktır. Değerlerimize sahip çıkacağız ve birlikte hareket edeceğiz.”

    Panelin ardından folklor ekibi sahne aldı. Devamında Yücel Sarpdere’nin yazdığı ve Uygur Orhan’ın yönettiği “Nasıl kalkındık ama” isimli oyunu Kayseri İşçi Tiyatrosu tarafından sergilendi. Üyelerinin işçilerden oluştuğu tiyatro grubunun oyunu festival katılımcıları tarafından büyük bir ilgi ile izlendi. Devamında yerel sanatçıların konserlerine geniş katılım gösteren yöre halkının görüşü ise ikinci defa düzenlenen şenliğin devam etmesinden yana oldu.

    (Kayseri/EVRENSEL)

  • İki dilli dergi Dilop’un üçüncü sayısı çıktı: Tarihsel mekan kültürel miras yıkımı

    İki dilli dergi Dilop’un üçüncü sayısı çıktı: Tarihsel mekan kültürel miras yıkımı

    PİRHA- Kürtçe-Türkçe yayın yapan Dilop dergisi, 3. sayısında Tarihçi Mehmet Bayrak II. Meşrutiyet’in siyaseten boğulması sürecinde ülkeyi savaşa sokan İttihatçı pragmatizmin yansımalarını ve Alevi-Bektaşi çevrelerin tutumunu, Nuri Dersimi’nin çarpıcı tanıklığına başvurarak anlatıyor.

    Kürtçe-Türkçe yayın yapan kültür, sanat, politika dergisi Dilop’un üçüncü sayısı çıktı. Hasankeyf ve Sur örneklerinden hareketle, ‘Tarihsel Mekân- Kültürel Miras Yıkımı’nı dosyalaştıran dergide, Şeyhmus Diken’in moderatörlüğünde bir araya gelen Emin Bulut, Necati Pirinçoğlu ve Büşra Cizrelioğlu Sadak, ‘tarihi-kültürel miras’ın bölgedeki akıbetini irdeliyor.

    Okay Deprem’in, “Çarlıktan Sovyetlere Kürtlerin Kısa Tarihçesi”nin ikinci bölümüyle yer aldığı dergide, Rêdûr Dîjle de Sovyet Kürtlerinden Yazar Ûsivê Beko’nun portresi üzerinden Sovyet Kürtlerine dair ayrı bir pencere açıyor… Dilop’un daimi yazarlarından Barış Avşar, Sümer mitolojisindeki Tammuz’un öyküsünden hareketle, insanın yaşama hakkına ilelebet hükmedecek bir güç olamayacağını vurguluyor, ‘Tammuz ölmez’ yazısında…

    “KUVAYİ MİLLİYE’NİN ALEVİ BEKTAŞİ ALAYI VE ŞAİR SIDKI BABA”

    Tarihçi Mehmet Bayrak ‘Kuvayı Milliye’nin Alevi-Bektaşi Alayı ve Şair Sıdkı Baba’ başlıklı yazısıyla tarihten ilginç sayfaları anlatmaya devam ediyor. II. Meşrutiyet’in siyaseten boğulması sürecinde ülkeyi savaşa sokan İttihatçı pragmatizmin yansımalarını ve Alevi-Bektaşi çevrelerin tutumunu, Nuri Dersimi’nin çarpıcı tanıklığına başvurarak aktarıyor Bayrak…

    Geçtiğimiz günlerde yeni bir albümle dinleyicilerinin karşısına çıkan Ciwan Haco ile İnanç Yıldız’ın yaptığı röportaja yer veren Dilop”ta, Cemil Oğuz ünlü bir pop şarkıcısı olan Tamilli M.I.A’nın hayatını konu alan belgesel üzerinden Tamilleri konu ediyor.

    “YERLİLİK, MİLLİLİK, TELEBELİK”

    M. Ender Öndeş, yaşanmışlıklardan yola çıkarak yazdığı ‘Yerlilik, Millilik, Telebelik’ yazısıyla Dilop’ta yer alan bir başka isim… Gazeteci  Melis Alphan’ın Mardin Bienaline dair ilgi çekici yazısının Kürtçe çevirisini de bulabileceğiniz dergide, Fehim Işık, Fatime Tekin ve Nevzat Onaran makaleleriyle yer alan diğer isimler…

    Fırat Ceweri’nin yazısıyla modern Kürt edebiyatındaki bireysellik tartışmasına  katkıda bulunurken; Eyşana Beravî’nin Fewzî Bîlge’nin ‘Rojavayê’ isimli portresini Türkçe ve Kürtçe yorumladığı derginin sabit sayfalarında, Dûrzan Cîrano da baykuşa ilişkin hikayeleri aktarıyor.

    Yine sağlık sayfasında, Dr. Erdal Sîpan’ın sağlık ve kültür ilişkisini tartıştığı dilop’un ‘best û helbest’ sayfalarında ise Şairler Berken Bereh ile Ulku Bîngol dizelerle Celadet Ali Bedirxan’a ‘nazire’ yapıyorlar. Dilop’un üçüncü sayısında şiirleriyle katılan şairler ise Nalî, Cegerxwîn, Weysel Tirpan, Muslum Aslan, Casimê Celîl ve Emmanuel D’astier…

     

  • Yazar Bayrak: Alevileri asimile etmek için kimliklerde mezhebini Alevi yazdılar-VİDEO

    Yazar Bayrak: Alevileri asimile etmek için kimliklerde mezhebini Alevi yazdılar-VİDEO

    PİRHA- Araştırmacı- Yazar Mehmet Bayrak bir dönem nüfus cüzdanlarında mezhep kısmına Alevi yazılmasını devletin asimilasyon politikası olarak değerlendirerek, “İttihat Terakki döneminde kimliklere mezhep olarak Alevi yazılıyordu. Din İslam yazılıyordu. Şimdi İslam’ın içinde Alevi demek Şii demektir. Şii Araplara verilen isimdir. Devlet aklı Alevileri asimile etmek için dinini İslam, onun mezhebini de Alevi olarak yazdı” diyor.

    Alevilik nasıl tanımlanmalı ya da tanımlanması gerekiyor mu? Alevi inancının kökeni nedir? gibi sorular hala Alevi camiasında tartışılan konular. Bu sorunlar ekseninde Alevilerin kimlik sorunu da ayrı bir tartışma konusu. Bu çerçevede yapılan tartışmalardan biri de Cumhuriyet döneminden kısa bir süre önce ve sonrasında nüfus cüzdanlarında mezhep kısmına yazılan Alevi ibaresi. Kimisi bunu devletin kimlik kabulü olarak değerlendirirken, kimisi ise devletin asimilasyon politikalarının bir parçası olarak görüyor. Hatırlarsanız Dersim’in Hozat ilçesinde 1938 Dersim Katliamı’nda askerler tarafından öldürülen Alevi dedesi Turabi Baran’a ait bir nüfus cüzdanı ortaya çıkmış, cüzdanda mezhep kısmına Alevi yazıldığı görülmüştü.

    Araştırmacı-Yazar Mehmet Bayrak ile devletin verdiği bu nüfus cüzdanlarında mezhep kısmında neden Alevi yazıldığını sorduk.

    Bayrak genel olarak bunu Aleviliğin Şiileştirilmesi politikası olarak görüyor. Temellerini ise İttihat Terakki dönemindeki uygulamaya sokulan politikalara dayandırıyor.

    “TEK TİP TOPLUM İÇİN TOPLUMUN TÜRK HANEFİ OLMASINI ÖNGÖRÜYORLARDI”

    Bayrak, sorumuzu daha detaylı cevaplıyor ve konuşmasına Aleviliğin tarih içerisindeki adlandırılmalarıyla başlıyor.

    “Bugün Alevilik olarak nitelendirdiğimiz, benim doğal felsefi bir din olarak gördüğüm ve değerlendirdiğim bu batıni inanç ve bu inancın kültünün kökleri binlerce yıl geçmişe gidiyor. Fakat en somut kaynaklardan biri olarak Zerdüştiliği görebiliyoruz. Aynı zamanda, Zerdüştiliğin akabinde gelen Mintraizmle benzerlikler görüyoruz. Aynı zamanda Mazdekçilikle, Hurremilikle, Babailikle, daha sonra Kızılbaşlık, Bektaşilik ile keza Doğu ve Güney Kürdistan’daki adlandırması Yaresanlıkla, Kakailikle, Dersim’deki adlandırması Reye Haq ile, Ahle Hak ile ilgili olarak Alevilik geçmişten günümüze birçok isim değiştirmiş. Bu hem dönemsel olarak, hem de bölgesel olarak değişiklik gösteriyor. Ama tümünün özü aynı.”

    Bayrak Alevilik isminin tarihte çok eski olmadığını vurguluyor ve devam ediyor:

    “Coğrafyamızda, münhasıran kuzey Kürdistan’da, Kuzey Mezopotamya’da, Anadolu’da bu inancın isminin Alevilik olarak belirlenmesinin tarihi oldukça yenidir. Bizim tarihimize İttihat ve Terakki döneminde giriyor. Şunu unutmayalım Osmanlı dönemindeki gelişmeler biliniyor. Kızılbaşlara ve benzeri batıni inançlara nasıl baktıkları biliniyor. Abdülhamit döneminde bu daha sistematize edilerek Osmanlı İslam Belgesi’ne dönüştürüldü. Her dönemde devletin resmi mezhebi Hanefi mezhebi idi. Onu da unutmayacağız. Yani hilafet döneminde de böyle, Selçuklu, Osmanlı döneminde de, İttihat ve Cumhuriyet dönemi de böyle. Abdülhamit bunu Osmanlı İslam Belgesi ile belirlemişti. İttihat Terakki döneminden itibaren Alevi kavramının resmi literatüre girmeye başladığını görüyoruz. Gizli belgelerde, İttihatçı geleneklerden gelen Kemalist araştırmacıların da gizli belgelerinde ifade ettiği üzere, bizim bugün Alevilik olarak nitelendirdiğimiz bu batini inanç esas itibarı ile bir dindir. Fakat İttihatçılar tek tip bir toplum öngördükleri için, Türk-İslam toplumu öngördükleri için, bu coğrafyada yaşayan bütün unsurların Türk ve Hanefi Müslümanı olmasını öngörüyorlardı.

    “ASİMİLE ETMEK İÇİN KİMLİKLERDE MEZHEP KISMINA ALEVİ YAZDILAR”

    Dolayısıyla bir bütün olarak Kızılbaş olarak nitelendirdiğimiz bu inancı asimile etmek mümkün olamadığı için,- ki bunun geçmişte de denemeleri yapıldı, bir tanesi 2. Mahmut döneminde Bektaşi Dergâhlarına karşı yapılan uygulamalardı- Sünni Arapların, Şii Araplara verdiği isim ikame edilmeye çalışıldı. Nedir bu: Sünni Araplar, Şii Araplara Aleviyum diyorlardı. Şii İslam’a da Aleviye diyorlardı. Yani Ali yandaşlığı, Ali yandaşları anlamında. Bu kavram Arapça’da Şii Araplar için vardı. Fakat İttihatçılar, bugün Alevi diyoruz artık, Kızılbaşları, Reya Haqçıları İslam’a çekebilmek için doğrudan Şiilik kulvarına sokmaya çalıştılar. Alevi önderlerine verilen secereler ile bunlar Ehlibeyt soyuna dayandırıldı. Sadece Alevi pirleri, seyitleri için bu sözkonusu değil, aynı zamanda Şafi mezhebine mensup şeyhler, seydalar için de sözkonusu. Onlar da Ehlibeyte dayandırılıyordu. Daha doğrusu devlet aklı dayandırıyordu. Dolayısıyla Selçuklu aklı, Osmanlı aklı da Ehlibeyt üzerinden Alevileri asimile etmeyi hedeflediği için bu politikanın ideolojik kültürel temellerinin atıldığı İttihat ve Terakki döneminde bunu daha bilinçli olarak hayata geçirmeye çalıştılar. O tarihte daha önce Alevi kavramı yok iken, bakıyorsun İttihat Terakki döneminde kimliklere mezhep olarak Alevi yazılıyordu. Din, İslam yazılıyordu. Şimdi İslam’ın içinde Alevi demek Şii demektir. Şii Araplara verilen isimdir. Devlet aklı Alevileri asimile etmek için dinini İslam, onun mezhebini de Alevi olarak yazdı.

    Dersimli Turabi Baran Dede’ye ait nüfus cüzdanı…

    Somalı Mehmet Halil’e ait nüfus cüzdanı…

    “1920 YILINDAN İTİBAREN TASFİYE OPERASYONLARI DEVAM ETTİ”

    Kürtlerin dağ Türkü, Alevilerin de Türk Müslümanı olduğu yolunda ilk planın hazırlandığı dönem İttihatçılar dönemidir. Keza o dönemde bağımsız gibi görünen ama temelde İttihatçı olan çeşitli şahsiyetler bu dönemde kitaplar da yazmaya başladılar. Bunlardan bir tanesi, İsmail Hami Danişmend’in. ‘Türkler niçin Müslüman oldu’ adlı kitabı vardı.”

    Bayrak Etnodinsel arındırma temelinde Türk İslam çemberinde olmayan bütün halklara karşı tasfiye politikaları uygulandığını belirtiyor. “Ermeni halkı diye bir bütüncül halk söz konusu değil, Süryani, Keldani, Ezidi, Rumlar  yok edildi. En son Lozan Antlaşması ile birlikte tasfiye edildiler. Yani Türk ve Müslüman olmayan diğer halklar bütünüyle tasfiye edildikten sonra, diğer unsurlara sıra geldi. 1920 yıllardan itibaren başta Kızılbaş Kürtler olmak üzere yeniden bu tasfiye operasyonları devam etti” diye vurguluyor.

    İttihat ve Terakki yönetiminin Birinci Dünya Savaşı’nı mukaddes harp olarak ilan ettiklerinin altını çiziyor. Buna yönelik fetvalar çıkarıldığını da hatırlatan Bayrak, fetvaların Hz. Muhammed’in Sancak-ı Şerifi eşliğinde topluma enjekte edildiğini belirtiyor.

    “MUSTAFA KEMAL İSLAM DIŞI TOPLUMLARIN DESTEĞİNİ İSTEDİ”

    İttihat ve Terakki’nin ardından Mustafa Kemal’in de aynı yolu izlediğini ifade eden Bayrak, “Ankara’da açılan ilk meclisin kapı girişinin bir tarafına Türk bayrağı, diğer tarafına da Hz. Muhammed’in Sancak-ı Şerif’ini astırdığını kaydediyor.

    “Keza aynı zihniyet 1920’li yıllarda Rumları tasfiye ederken Hz. Muhammed’in Sancak-ı Şerif’ini açmıştı” diye ekliyor.

    Bayrak, Kemalist yönetimin İslam dışı gördükleri toplulukların desteğini nasıl istediğini de şöyle aktarıyor:

    “Mustafa Kemal Mevleviler ile görüşüyor ve poz veriyor. Yine Sivas kongresi sonrası Ankara’ya gelirken Hacı Bektaş’a uğruyor. Hacı Bektaşi Postişi Cemalleddin Efendi ile görüşüyor ve desteklerini istiyor. 1925’ten itibaren Şark Islahat Planı’nın gizlice hazırlanıp yürürlüğe konmasından sonra, artık kesin karar verilmiştir. İttihattın temellerini attığı, yarım bıraktığı uygulamaları hayata geçirmek için bir dizi kararlar alındı. Bunlardan bir tanesi Tekke ve Zaviyelerin kapatılması idi. Tekke ve Zaviyelerin kapatılması ile İslam dışı diğer unsurların ibadet yerlerinin kapatılması esas alındı zaten. Alevilere ait ve benzeri inançlara ait tüm dergahlar kapatıldığı gibi Hanefi dışındaki Şafi mezhebine ait tekkeler ve zaviyeler de kapatılıyordu. Hemen akabinde kollar sıvandı. Türklere Kuran’ı Türk-İslam formatında öğretecek bir tehvile girişildi.  Yeni bir Kuran tefsiri için görevlendirme bizzat Mustafa Kemal tarafından yapıldı. 7 madde ile ortaya koyuyor, Diyanet İşleri Teşkilatı’na direktif veriyor.

    “PAZARCIK’TA CEM ASKERLER TARAFINDAN BASILDI”

    Burada çok açık olarak Mustafa Kemal, ehli sünnet dışı inançlara yer verilmeyeceğini, dolayısıyla Aleviliğe kesinlikle yer verilmeyeceğini, keza Hanefi mezhebi dışındaki diğer Sünni mezheplere yer verilemeyeceğini açıkça belirtiyor. Bununla da bitmiyor o zaman bütün Kemalist rejime yakın duran ne kadar gazete varsa, ne kadar yazar varsa bunlar da kolları sıvıyorlar, Kızılbaşlığın ne kadar kötü bir din, inanç olduğunu sergileyen yazı dizileri çıkarmaya başlıyorlar. Aleviliğin birden bastırılamayacağı bilindiği için, 1930’da bir genelge yayımladılar. Bu genelge ile Aleviliği yürütmeye çalışan, Alevi toplum önderliğini yürütmeye çalışan unsurların tutuklanması, derdest edilmesi, cezalandırılması öngörülüyor. Bir madde var ki ; Aleviler artık kutsal enstrümanları olan bağlamayı taşıyamaz duruma geldiler. Bunun çok somut sonuçları görüldü. Mesela Terolar olarak bildiğimiz köy yakınlarında, bir onbaşı cem erkanı yürütülen evi basıyor. Altmış kişiyi Pazarcık Hapishanesine dolduruyor. Dedeyi ellerinden sırt üstü yatırarak bağlıyor. Sabah tutukluyor. Bir onbaşı yapıyor bunları.”

    “ASKER KÖKENLİLER ALEVİ PARTİSİ KURDU”

    Alevilerin Cumhuriyet sürecinde CHP’ye yakınlıkları çok tartışıldı. Gerek CHP’nin, gerekse Demokrat Parti’nin Alevileri kazanma çabalarını dile getiren Bayrak, buna yönelik uygulanan politikaları şöyle sıralıyor:

    “Aleviler CHP’ye büyük destek verdiler. Atatürk’ün Etnopolitika uzmanı, Şark İlleri Asayiş Müşaviri Hasan Reşit Tankut açık açık, “Laiklik, Şeyhül İslamlığın lav edilmesi gibi konular dolayısıyla Aleviler Cumhuriyet Halk Partisi’ne sıcak bakıyorlar. Kendi dergahlarının, cemlerinin yasaklanması konusunda da rahatsızlar. Buna rağmen Alevi önderleri ile görüşerek onları kendimize bağlayabiliriz” diyor. Bu rahatsızlıklar dolayısıyla 1950 seçimlerinde Aleviler Demokrat Parti’ye yoğun bir destek verdiler. Bu sefer Demokrat Parti Alevileri elden çıkarmamak adına bir takım atraksiyonlara girişti. Onlar ne yaptılar: Alevilere, dini İslam olmakla birlikte mezheplerinin Caferi olduğu yolunda yeni kimlikler verilmeye başlandı. Alevileri CHP’ye kaptırmamak için bir Alevi partisi kuruldu. Çok fazla yayılamadı bu. 1960’tan sonra yeni rejim bu konuda çok daha ciddi, çok daha sıkı atraksiyonlara girişti. Türkiye İşçi Partisi gibi sol eksenli bir partinin kurulması ve Alevilerin ona yoğun bir destek vermesinden sonra, belli bir devlet aklı Birlik Partisi diye bir Alevi partisi kurdurdular. Bunun da üst düzey yöneticilerinin bir çoğu asker kökenliydi.

    “ALEVİLERİN EĞİLİMLERİ HEP BARAJLANDI”

    Bütün mesele Alevileri bu Birlik Partisi ekseninde toplamak ve yönlendirmekti. 1965’te seçimlere gidildi. Türkiye İşçi Partisi 15 milletvekili ile meclise girince, Alevilerin, İşçi Partisi’ne ilgi gösterdikleri görülünce, o tarihte Adalet Partisi milletvekili olan Hüseyin Doğan’ın devreye girmesi ile Birlik Partisi’nden seçilen 7 milletvekilinin 6’sı Adalet Partisi’ne transfer edildi. Gerçek kimliklerini de ortaya koydular. Bunlardan bir kısmı da Hacı Bektaş soyundan gelenlerdi. Ulusoy, Çelebiler vs. Bunun şöyle bir yararı oldu: Alevi toplumu gördü ki, salt Alevi olmak yetmiyor, siyaseten bunlar çok rahatlıkla yön değiştirebiliyorlar. Bu Alevi toplumunda ciddi bir kırılmaya yol açtı. Aleviler ne zaman CHP’nin olumsuzlukları karşısında yüz büküp yeni bir arayışa yaklaştılar,- söz gelimi sol partilerine, Kürt hareketlerine yaklaştılar- o dönemlerde belli bir devlet aklı Alevilerin bu eğilimini engelleyerek, söz gelimi önce Barış Partisi diye bir parti bünyesinde topladı. Orada dizginlendi. Taşan sular barajlandı. Bu kızgınlık geçtikten sonra parti fes edildi, ortada bırakıldı bu insanlar. Deniz Baykal, Kemal Kılıçdaroğlu operasyonu gerçekleştirildi. Bunlar da bilinçli yapıldı.”

    Elif SONZAMANCI/BONN

     

     

  • Tarihçi Bayrak: Alevilerin kimlik hakları kabul edilmeden sorun çözülmez-VİDEO

    Tarihçi Bayrak: Alevilerin kimlik hakları kabul edilmeden sorun çözülmez-VİDEO

    PİRHA- Tarihçi-Yazar Mehmet Bayrak, iktidarın baskısına karşı Alevilerin ne yapması gerektiğini PİRHA’ya anlattı. Bayrak, “Alevilerin çağdaş bir toplum olarak kendi demokratik ve çağdaş haklarıyla yaşamasını ön gören bir düzenleme yapılmadan, kimlik hakları kabul edilmeden bu sorunun çözülmesi mümkün değil” dedi. Bayrak’a göre, Alevi kimliği, Kürt kimliği ve emek kimliği ortaklaşmalı.

    Tarihçi- Yazar Mehmet Bayrak, Türkiye’de Alevilere yönelik artan baskılara karşı yapılması gerekenleri PİRHA’ya değerlendirdi.

    Türkiye tarihinde Alevilerin özellikle Abdulhamit’ten itibaren eritilmeye çalışıldığını aktaran Bayrak, ittihat döneminde ise bu Türk İslam’a dönüştüğünü söyledi.

    Bayrak, Abdulhamit’le başlayan politikaların Cumhuriyet döneminde de devam ettiğini belirterek, “Cumhuriyet döneminde ne yazık ki bu politika devam etti. Ve Alevilik Türk Müslümanlığı olarak sunularak bir yandan Türklük kulvarı üzerinden bir yandan Hanefi Müslümanlığı üzerinden asimile edilmeye çalışıldı” dedi.

    Bütün yaşananlara rağmen Alevilerin hak talebinde bulunduklarını söyleyen Bayrak, “Bütün yaşanan bunca olumsuzluklara rağmen asimilasyon politikalarına, sürgünlere, tehdit, cezalandırma, katliam politikalarına rağmen Aleviler hala bir varlık olarak duruyor. Ve bugün her zamankinden daha fazla haklı olarak hak talebinde bulunuyorlar” ifadelerini kullandı.

    “ORTAKLAŞARAK DEMOKRATİK MÜCADELEDE BULUNULMALI” 

    Alevilerin çağdaş bir toplum olarak kendi demokratik ve çağdaş haklarıyla yaşamasını öngören bir düzenleme yapılmadan, onların kimlik hakları kabul edilmeden sorunun çözülmesi mümkün olmadığının altını çizen Tarihçi- Yazar Mehmet Bayrak, şunları belirtti:

    “Alevilerin de bunu bilmesi gerekiyor çünkü Kürtlerin ulusal planda yaşadığının benzerini Aleviler inançsal kimlik planında yaşıyor. Dolayısıyla mesele ortaktır. Ülkenin gerçek anlamda demokratikleşmesine gerçek anlamda özgürleşmesine bağlıdır. Bu unsurlar hakkı yenilen, hakkı gasp edilen, hak talebinde bulunan bu kimlikler örf, ittifak yapmaz, güç birliği, dayanışma yapmaz ve ortaklaşmazlarsa bu mücadelede o zaman bu süreç daha uzar. Bu nedenle görülüyor ki gerek Alevi kimliği gerek Kürt kimliği gerek emek kimliği bu konuda bir ortaklaşma mutlaka yaratılması lazım ve ortaklaşa demokratik mücadele katkı sunmak lazım.” (HABER MERKEZİ)  

  • Yazar Bayrak: Newroz tüm topluluklarda toplumsal vicdanla paralellik gösterir-VİDEO

    Yazar Bayrak: Newroz tüm topluluklarda toplumsal vicdanla paralellik gösterir-VİDEO

    PİRHA-Newroz’un Türkiye halkları için anlam ve önemini anlatan Tarihçi -Yazar Mehmet Bayrak, Newroz’un ezilen halklarda daha bir önem kazandığını kaydetti. 

    Araştırmacı- Yazar Mehmet Bayrak, Newroz’un Türkiye halkları için önemini anlattı. Bayrak, Newroz’un ezilen halklarda daha da önem kazandığını belirtti. Bayrak, kelime anlamıyla yeni gün anlamına gelen Newroz’un yeniden doğuş, yeniden canlanma, yeniden güçlenme, ortaya çıkma ve giderek kurtulma günü olarak algılanması gerektiğine vurgu yaptı.

    “BÜTÜN HALKLARDA NEWROZ OLGUSU VAR”

    Bütün halklarda Newroz olgusu yaşandığı gibi Alevi toplumunda da Newroz’un farklı içerikte kutlandığını söyleyen Bayrak, Kürt toplumunda ise Newroz’un farklı bir anlam kazandığını ifade ederek “Kurtuluş arzusu olan tüm topluluklar bir kurtarıcı özlemi içindedirler. Dolayısıyla Aleviler nasıl o günü Hz. Ali’nin doğumuyla özdeşleştirir, yine bir kurtarıcı misyonu yüklerlerse, Kürtler de bunu daha da içselleştirerek bir ulusal kurtuluş bayramı gibi kutluyorlar” şeklinde konuştu.

    Bayrak, ayrıca Newroz bayramının tüm topluluklarda toplumsal vicdanla bir paralellik gösterdiğine de işaret etti.

     

  • Yazar Mehmet Bayrak: İşgalci yöntemlerle sorun çözülmez-VİDEO

    Yazar Mehmet Bayrak: İşgalci yöntemlerle sorun çözülmez-VİDEO

    PİRHA- Araştırmacı-Yazar Mehmet Bayrak devam eden Afrin harekatına yönelik PİRHA’ya yaptığı değerlendirmede işgalci yöntemlerle bu iş çözülmez” dedi. Bayrak, “Dünya kamuoyunun da, Türkiye kamuoyunun da Kürt aydınlanma hareketinin 1922’deki  uyarısına hala kulak vermesi gerekir. O uyarı işin çözümüdür. Bu işgalci yöntemlerle bu sorun çözülecek gibi değil” diye konuştu.

    Türkiye’nin ÖSO gruplarıyla beraber Afrin’e dönük saldırıları 56’ncı gününde. İki aya yaklaşan çatışmalar ve bombardımanlar kent merkezine uzanırken, çevre köylerden merkeze göç etmek zorunda kalanlarla birlikte Afrin’deki yüz binlerce sivilin tehdit altında olduğu belirtiliyor.

    Afrin’e yönelik saldırıları değerlendiren Araştırmacı-Yazar Mehmet Bayrak, Afrin’in İç Toroslarla yakın ilişkisi bulunduğunu belirterek, “Afrin bölgesi ve Mabata dediğiniz Alevi yoğunluklu bir bölümü de Ezidi Kürt yoğunluklu bir bölge. Burası Lozan Antlaşması’na kadar Türkiye’ye bağlıydı. Aynı zamanda İç Toroslar bölgesinin benim de içinden geldiğim Maraş merkezli kısmen Adıyaman, kısmen Antep, kısmen Sivas, kısmen Kayseri, kısmen Malatya’yı içine alan İç Toroslar bölgesinin doğal uzantısıydı, bunlar birlikteydi. Hatta Lozan’a kadar Maraş, Antep, Urfa, Hatay hepsi Halep’e bağlıydı gerek ticari, gerek kültürel iş birliği ve akışkanlık bu bölgeler arasındaydı. Dolayısıyla oranın İç Toroslar hattıyla doğal bir bağlantısı ve önemi var” dedi.

    “BİZİ ORTADAN BÖLDÜĞÜNÜZÜ HABER ALDIK”

    “Ne zaman bu sorun çıktı?”  diye soran Bayrak, “Bu sorun Lozan’a daha gidilmeden önce Ankara hükümetinin 1921’de Fransızlarla yaptığı gizli anlaşma dolayısıyla çıktı. O tarihte bölge Kürtleri Ankara’ya geliyorlar meclise, 1922 yılında. Diyorlar ki ‘Aldığımız habere göre siz Fransızlarla gizlice anlaşmışsınız ve bizi şehir şehir, köy köy, mahalle mahalle, aile aile ortamızdan bölüyorsunuz. Bu büyük bir yıkıma yol açar. Ayrıca Mustafa Kemal’e, “Sen daha Anadolu’ya çıkmadan önce biz o bölgede antiemperyalist ve anti işgalci bir yönelimle Fransızlarla kavgaya girdik, Fransızlarla düşmanlaştık. Şimdi bu duruma rağmen sizin söyleminiz Misak-ı Milli idi, Türklerle Kürtlerin birlikte kurtuluşu, birlikte yaşaması ve eşit yaşaması idi. Oysa daha Lozan’a gitmeden önce gizlice anlaştığınız ve bizi ortadan böldüğünüzü haber aldık’ diyerek gelip Ankara’da bir broşür basıyorlar. Bu broşürü 1922 yılında Hakimiyet-i Milliye Matbaası’nda bastırıyorlar” şeklinde konuştu.

    “İŞGALCİ YÖNTEMLERLE SORUN ÇÖZÜLMEZ”

    “Kürtdağlıları Mutalebatı adıyla yayımlanan bu broşür bilinmeden bugünkü sorun da anlaşılmaz” vurgusu yapan Bayrak, “Çünkü dediğim gibi bu Kürtdağlıların Mutalebatı’nda bütün bunlara vurgu yapılıyor, bu bölünmenin yol açacağı tehlikeler, riskler, sakıncalar anlatılıyor ve bundan mutlaka vazgeçilmesi gerektiği söyleniyor. Ama ne yazık ki bu gizli anlaşma Lozan’da realize oldu. Bir Hatay bölgesi kalmıştı. Hatay bölgesi de adeta bunlara karşılık olarak verildi. Ciddi hiçbir şey olmadan mücadele olmadan, savaş olmadan” şeklinde ifade etti.

    Bayrak devamında şunları söyledi:

    “Şimdi dolayısıyla o bölge İç Torosların doğal hattı olduğu için o bölgeden Maraş bölgesinden gidenler var, Dersim bölgesinden gidenler var oraya yerleşen. Yani orada bir Alevi Kürt coğrafyası da var, aynı zamanda Ezidi Kürt coğrafyası daha da yaygındır bütün Rojava boyunca. Bunu bilmek lazım. Yani Kürt aydınları o zaman uyardılar ve bu sakıncalar şimdi ortaya çıkıyor. Üstelik çok kötü, çok riskli biçimde hele hele 21. yüzyılda. Bu nedenle dünya kamuoyunun da, Türkiye kamuoyunun da Kürt aydınlanma hareketinin 1922’deki bu uyarısına hala kulak vermesi gerekir. O uyarı işin çözümüdür. Bu yöntemlerle bu işgalci yöntemlerle bu sorun çözülecek gibi değil, artı bir sürü yeni olumsuzluklara yol açacak niteliktedir. Bunun böyle bilinmesi lazım.”

    (HABER MERKEZİ)

     

     

  • Londra’da ‘İç Toroslar’da Alevi-Kürt İnanç Kültürü’ konulu panel düzenlendi-VİDEO

    Londra’da ‘İç Toroslar’da Alevi-Kürt İnanç Kültürü’ konulu panel düzenlendi-VİDEO

    PİRHA- İngiltere’nin Başkenti Londra’da Kırkısraklılar Dayanışma Merkezi’nde İç Toroslar’da Alevi-Kürt İnanç Kültürü konulu bir panel gerçekleşti. Panele Araştırmacı-Yazar Mehmet Bayrak ve Araştırmacı-Yazar Ahmet Güven konuşmacı olarak katıldı. 

    Panel Kırkısraklılar Dayanışma Merkezi, Gürünlüler Derneği, Tilkililer Dayanışma Derneği, El-Com, Göksunder, Kürecikliler Dayanışma ve Kültür Derneği, Alxas Com tarafından düzenlendi.

    Panele Sinemilli Ocağı Pirlerinden Etem Eyisan, Pir Mehmet Yüksel, Eski Haringey Belediye Başkanı Aligül Özbek, Alxas Dayanışma Derneği Başkanı Kazım Kılıç, Pazarcıklılar Dayanışma Derneği Onursal Başkanı Mustafa Servan, Kürecikliler Dayanışma Derneği Başkanı Mustafa Doğan, Kırkısraklılar Dayanışma Derneği Başkanı Hüseyin Kaya başta olmak üzere çok sayıda kişi katıldı.

    İÇ TOROSLAR’DA DEYİŞ VE NEFESLERİN KAYNAKLARI

    İç Toroslar’da Alevi-Kürt Aşiretler ve İç – Toroslar’da Oda Kültürü ve Kürtçe Edebiyat kitapları bulunan Araştırmacı-Yazar Mehmet Bayrak konuşmasına İç Toros’ta yetişen, şair ve ozanları tanıtarak başladı.

    “İç Toroslar Alevi-Kürt kültürünün gövdesi Maraş yöresiyse, ana kolları da Sivas’a, Malatya’ya ve Şah Hatayî, Nesimî ve Fuzûlî yoluyla Mezopotamya coğrafyasına ve kültürüne uzanıyordu. Bunlara başta Pir Sultan Abdal olmak üzere bölgedeki etkin Alevi ozanları da eşlik ediyordu” diyen Bayrak şunları söyledi:

    “Asırlar önce yaşamış bu büyük Alevi ozanlarının yanı sıra toplumda iz bırakan bölge şair ve ozanlarının ayet ve nefesleri, Alevi kültürünün sözlü taşıyıcıları pirler, dedeler, Hakikatçi dervişler/babalar ve aşıklar yoluyla günümüze taşınırken; bu kültürel geleneğin mahalli temsilcileri olan şairler, ozanlar ve aşıklar aracılığıyla daha da zenginleştiriliyordu. Bu nedenle bölgede deyiş ve nefeslerin temel kaynaklarından bir bölümünü bilinen klasik Alevi şairleri oluşturuyorsa çok önemli bir bölümünü de İç Toroslar’da yetişen bu şair ve aşıklar oluşturuyordu.”

    İÇ TOROS OZANLARI

    Bayrak ayrıca şu örnekleri verdi:

    “20. yüzyıla gelindiğinde İç Toroslar Bölgesi’nde Fakri Haydarî, Ali Hakî, Mücrimî, Melulî, Medet Haşimî, Nizarî, Seyit Meftunî, Cafer Baba, Musa Hazar, Şükrî, Ademî, Halil Öztoprak, Aladeli, Perişan Güzel, Perişan Ali, İbretî, Nesimî, Hüdaî, Kul Ahmet, Kul Hasan, Kaçıran, Fedai, Yetimi, İsmail İpek, Meçhuli, Vicdanî, Turabî, Şah Sultan, Temelî, Esrarî, Maksudi, Figani, Mecali ve Emekçi gibi şair ve ozanların tümü, bu kültür ortamının ürünleriydi.”

    “19. YÜZYIL’DAN BERİ MALATYA AKÇADAĞ OSMANLI DEVLETİ’NİN HEDEFİYDİ”

    “Alevi-Kürt yoğunluklu Malatya Akçadağ bölgesi, 19. yüzyılın ortalarından beri Osmanlı Devleti’nin boy hedefidir” değerlendirmesinde bulunan Bayrak,  “Gerek 1835-39 yılları, gerek 1860-65 yılları, gerek 1890’lı yıllar, gerekse 1914-18 yılları arasındaki I. Dünya Harbi sırasında bölge, birçok Osmanlı katliamına sahne olmuştur. Osmanlı Islahatı olarak nitelendirilen 1860-65 sürecinden de nasibini alan bölge, özellikle 1895’teki Ermeni Katliamı‘nda bir kez daha sarsılır. Üstelik bölgenin saygın hakikatçi önderlerinden Ali Tumki (Dümüklü Ali), gerek fikirlerinden gerekse Ermeniler’i sahiplenmesinden dolayı 17 yareniyle birlikte katledilir. Aynı yöreden 128 Ermeni de katledilmiştir” diye konuştu.

    Kasımoğlu Memedali’ye de değinen Bayrak şöyle devam etti:

    “Çoğu kişi gibi benim de çocukluğumda iz bırakan acı-tatlı anılar ve türlü içeriklerde anlatı şarkıları ve destanlar vardı.1915 Ermeni Soykırımı sırasında Osmanlı’ya karşı direndiği ve Ermeniler’i kolladığı için hile ile Harput’a götürülerek idam edilen Kasımoğlu Memedaliye ilişkin şîn kılamı, yani ağıtlama-türküydü.  O tarihlerde hikâyesini yeterince bilmesek bile bir direniş kahramanı olduğunu ve Osmanlı yönetimince hileyle Harput’a götürülerek, orada genç yaşta idam edildiğini biliyor ve konuya ilişkin ağıtlama-türküyü ezbere okuyorduk.”

    “ORTAK BİR HAFIZA OLUŞTURULMALI”

    Her toplumun bir dili ve kültürü olduğunu kaydeden Ahmet Güven de bu kültürel değerleri beraber yaşanılan toplumlara aktarmanın önemine vurgu yaptı. Güven, “Toplumumuz kendi dili, kültürü ve tarihini 1980’e kadar yaşattılar. Köylerde sözlü olarak aktardılar. Kentler de tabii biraz zorlandılar. 1980’de devlet baskısı arttı ve insanlar köylerini bırakıp göçmek zorunda kaldı. Bu kültürü açığa çıkartmamız gerekiyor. Bizim toplum Türk-İslam Sentezi ile kuşatma altındadır. Ortak bir hafıza oluşturmamız gerekiyor” dedi.

    Elif TABAK/LONDRA

  • ‘Afrin operasyonu ile ikinci bir Sünni Arap kemeri oluşturulmaya çalışılıyor’-VİDEO

    ‘Afrin operasyonu ile ikinci bir Sünni Arap kemeri oluşturulmaya çalışılıyor’-VİDEO

    PİRHA- Araştırmacı-Yazar Mehmet Bayrak Afrin operasyonuna yönelik, “Bugün Türkiye’de 4 milyona yakın göçmen var deniyor. Bunların büyük çoğunluğu Sünni Araplardan oluşuyor. Buraya mülteci olarak gelen Sünni Arapların yerleştirildiği bölgeye dikkat edelim. Urfa, Maraş, Malatya hattına doğru bir yerleştirme yapıyor. Terolar bunun bir uzantısıdır” dedi. Bayrak, mevcut yönetimin İç Toroslar hattında bir Arap kemeri, Kuzey Suriye hattında bir Sünni Arap kemeri oluşturmaya çalıştığını söyledi.  

    Yazar Mehmet Bayrak, Kürt ve Alevi tarihi üzerine araştırmaları ile tanınıyor. Konuyla ilgili bir çok kitabı mevcut. Özellikle İç Toroslar’da Alevi-Kürt Aşiretler kitabı bölgeyi tanımak açısından önemli bir eser. Konu Rojava, özelde Afrin olunca bölgenin demografik yapısı hakkında başvurulacak kaynaklardan biri de Mehmet Bayrak. Uzun bir dönem birlikte program da yaptığımız Araştırmacı-Yazar Mehmet Bayrak ile Afrin’in demografik yapısı ve göçertilme politikalarını konuştuk.

    Bayrak, Afrin’in yapısını anlamak için bir bütünen Kürt coğrafyasını incelemek gerektiğini düşünüyor ve açıklıyor:

    “Kürdistan dediğimiz coğrafya esas itibarı ile 7 ana bölgeden oluşuyor. 7 Ana bölgenin 5’i doğrudan Kürdistan ana kıtası üzerinde Kuzey, Batı, Doğu, Güney ve Sentral Kürdistan. Bir de Albruz dağları ve Horasan Kürt yerleşim yeridir. 7. Bölge de Orta Anadolu Kürt yerleşkesidir. Bugün üzerinde durduğumuz ve gündemde olan Afrin’i de içinde barındıran Güneybatı Kürdistan ya da Rojava dediğimiz bölge Kürdistan ana kıtasının bir parçasıdır. Tarihten bu yana böyledir. Binlerce yıllık tarihi olan bir Kürt yerleşkesidir. Buranın Kuzey parçasından ayrılması da sanıldığı kadar eski değil, Lozan ile birlikte ortaya çıkan bir durumdur. 1923’de bağıtlanan Lozan antlaşması ile Kürdistan 4’e bölündü. Tabiri caizse Lozan’ın bedeli Kürtlere ödetildi. Çünkü daha önce Osmanlı ve Safevi’ye bağlı Kürt toplumu olmak üzere iki parça halindeyken 4’e bölündü. Nitekim gerek Kuzey, gerek Güneybatı, gerekse Güney Kürdistan bölgeleri, Orta Anadolu Kürt yerleşkesi ve Sentral Kürdistan Osmanlı toprakları içerisindeydi. Bunun dışında sadece Doğu Kürdistan, Albruz Dağları ve Horasan Kürt yerleşkesi İran sınırları içerisindeydi. Bunlar ne zaman bölündü: Esas itibarı ile resmi dağıtılması 1923 Lozan ile oldu. Güney ve Güneybatı Kürdistan son Osmanlı Meclisi Mebusan’nında ve Ankara’daki ilk mecliste kabul edilen Misak-ı Milli sınırları Türklerle Kürtlerin yaşadığı coğrafyayı kapsıyordu. Doğu Kürdistan’ı bunun dışında bırakarak söylüyorum. Kürtlerin bir bölümü bağımsızlık istese de , önemli bir kısmı Türklerle birlikte eşit olarak yaşamayı istiyorlardı.”

    “KÜRTDAĞI KÜRTLERİ ATLARINA ATLAYIP ANKARA’YA GELİYORLAR”

    Bayrak, Afrin coğrafyasının içinde barındırdığı Kürtdağı Kürtlerinin Hakimiyet-i Milliye matbaasında bastırdıkları ve Kürtdağı Mutelebatı adı verilen talepler metninin tarihine vurgu yapıyor. Bu metni bilmeden Rojava tarihinin anlaşılamayacağına dikkat çekiyor ve şöyle açıklıyor:

    “Daha Lozan’a gitmeden önce Ankara’daki hükümetin gerek İngilizlerle, gerek Fransızlarla 1921-1922 yıllarında gizli anlaşmalar yaparak Güney ve Güneybatı Kürdistanı, yani Rojava’yı el altından İngiltere ve Fransa’ya peşkeş çektikleri ortaya çıktı. Bunu haber alan dönemin Kürtdağı Kürtleri ki bugün Afrin o coğrafyaya düşüyor zaten, Çiyayi Kurden denen bölgenin Kürtleri kendi aşiret liderleri öncülüğünde atlarına atlayıp Ankara’ya geliyorlar. Ankara’da Hakimiyet-i Milliye matbaasında bir broşür basıyorlar. Bu broşür Kürt Dağlıların Mutalebatı adını taşıyor. Bu broşürü bilmeden bugünkü Rojava olayını anlamak mümkün değil. Bu muhtıra mektup, bir talepler dilekçesidir. Burada Kürtdağı Kürtleri, Mustafa Kemal Anadolu’ya çıkmadan önce antiemperyalist, antiişgalci bir tutumla Güneybatı’da Fransızlara karşı, güneyde İngilizlere karşı nasıl hareket ettiklerini ve direnişe geçtiklerini anlatıyor. Adeta savaş güncesi tarzında veriyor. Daha Samsun üstü Anadolu’ya çıkılmadan önce, Ankara’da Hakimiyet-i Milliye matbaasında basılarak tüm milletvekillerine dağıtılan bir istekler dilekçesidir.

    “VERİLEN SÖZLERİN TUTULMAMASINA İTİRAZ EDİYORLAR”

    Demin söylediğim etkenlere, Fransızlara ve İngilizlere karşı direndik diyor. Nitekim bu direnişin yoğunlaştığı coğrafyalar, bugün dikkat edin Kahramanmaraş, Gaziantep, Şanlıurfa adı ile anılıyor. Bu ünvanlar oradan geliyor. Bunların tümü Rojava’ya sınır olan Serxet’te kalan vilayetlerdir. Binxet (tren hattının altı) Rojava’ya, Serxet (tren hattının üstü) ise bu vilayetlere tekabül ediyor.

    Antep bölgesinden gelen araştırmacılar, Cahit Tanyol mesela, deniliyor ki antiemperyalist bir yöneliş ile Fransızlara karşı mücadele eden 18 çeteden 14’ü Kürt çetesiydi. “Biz 1918’de başladık” diyorlar, “Siz 1919 ortalarında ortaya çıktınız” diyorlar. “Şimdi haber alıyoruz ki siz bizi şehir şehir, belde belde, köy köy, aşiret aşiret, ev ev ikiye bölmüşsünüz. Verilen sözler bunlar mıydı” diye itiraz ediyorlar. “Eğer bu sorun düzeltilmezse bu coğrafya da onulmaz yaralar açılır” diyorlar. Olayın püf noktası şu: Adeta bugün olabilecekleri o tarihlerde gösteriyor Kürtler. Mutlaka Misakkı Milli’ye uyulmalı, Kürt coğrafyası Kuzey parçasına eklemlenmiş olarak kalmalı. Yoksa bir sürü olumsuzluklar çıkar deniyor.Her tarafta benzer sorunlar yaşanıyor.”

    “İÇ TOROS KÜRTLERİ VE ROJAVA KÜRTLERİ ARASINDA SİYASİ, KÜLTÜREL BİR BİRLİKTELİK VARDI”

    Son dönemlerde konuşulan en önemli konulardan biri de Afrin ve çevresinin demografik yapısı. Nüfusun ne kadarının Arap, ne kadarının Kürt olduğuna dair kesin bilgi yok, zira asimilasyon ve göçertilme politikaları neticesinde demografik yapı hakkında net bir şey söylemenin mümkün olmadığını belirtiyor Bayrak. Oradaki göç ve göçertilme dengesini de şöyle anlatıyor:

    “1922’deki anlaşma çerçevesinde gizlice satılan Rojava Kürtleri, 1923 Lozan Antlaşması ile resmen bölünmüş oldu. Unutmayalım ki bizim de içinden geldiğimiz İç Toroslar bölgesinin Maraş, Antep, Urfa, Antakya, Hatay tümüyle Halep’e bağlıydı. Bütün nüfus ilişkileri, ticari, kültürel ilişkileri bölgeyle bağlantılıydı. Rojava Kürtleri ile Serxet’te kalan Kürtler yoğunlukla Alevi, Sünni, Ezidi Kürtler arasında doğal bir birliktelik vardı. Böyle olduğu içindir ki bu iki parçayı birbirinden ayırmak mümkün değil. Aynen hattın kuzeyindekiler gibi, Rojava Kürtlerinin büyük bölümü Ezidi, bir bölümü Alevi Kürttü. Sonradan müslümanlaşan unsurlar var, fakat Müslümanlar o hatta daha azınlıktaydı. Bu kuzeydeki Kürt yapılanmasının bir uzantısıydı. Mardin Ezidi yoğunluklu mesela, keza Urfa, Maraş bölgesi Alevi Kürt yoğunluklu. İç Toros bölgesindeki Kürtlerle, Rojava Kürtleri arasında tarihsel bir demografik, beşeri, siyasi, kültürel birliktelik vardı.

    “İÇ TOROS’TAKİ BAZI AŞİRETLER SURİYE’YE YERLEŞTİRİLİYOR”

    Sonradan göç hareketleri de olmuş. Bir bölümü 19. Yy’ın ortalarında Osmanlı’nın göçebe ya da yarı göçebe aşiretleri iskanı sürecinde gerçekleşmiş. Bunlar sonraki gidişler. Diyelimki İç Toroslar’da göçebe ya da yarı göçebe aşiretler (Bunlar sadece Kürt Alevi aşiretler de değil, Sünni Türk aşiretlerde var. Cerit aşireti, Tecirli aşireti gibi)  Osmanlı Alman müşavir subayların önermesine uyularak yerleşik hayata geçiriliyor. Fakat kendi topraklarında bırakılmıyor, doğrudan Suriye’ye gönderiliyorlar. Osmanlı yönetimi Suriye’yi kendi doğal yerleşim yeri yapmak istiyor. Dolayısıyla bu aşiretler oraya iskan edildiklerinde, (hatta Maraş bölgesinden giden Kılıçlı aşireti var) oradaki sürgün aşiretlerle iletişime geçmek için Türkçe öğreniyorlar ve kendi dillerini unutuyorlar. Bunların bir bölümü topraklarına geri döndü. Osmanlı gösterilen yerde iskan edilmek şartıyla serbest bıraktı. 1925 Hareketi ardından, Ağrı Zilan, ardından Dersim Tertelesi gibi etkenlerle kendi topraklarından ayrılmak zorunda kalan unsurlar var o bölgeye giden.”

    “BÖLGEDEKİ TEMEL ALEVİ OCAKLARINDAN BİRİ LASKİYE’DEDİR”

    Yazar Mehmet Bayrak, bölgede önemli ölçüde Ezidi Kürt varlığından bahsediyor ve Alevi Kürtlerin de bölgede yine önemli bir nüfusu olduğuna dikkat çekiyor. Bu nüfusun büyük bir bölümünün asimile edildiğini, ya da kendilerini korumak adına gizlendiğinin altını çiziyor. Bölgede demokratik bir yaşamın hayata geçmesi halinde baskı altında kalan toplumların kendi kimlikleri ile ortaya çıkacaklarına vurgu yaparak şöyle devam ediyor:

    “Atatürk’ün etnopolitika uzmanı Prof. Hasan Reşit Tankut en temel Alevi Ocaklarını anlatırken birinin de Rojava ve Laskiye bölgesinde olduğunu söylüyor. Üryan Hızır Ocağı bu ocaklardan bir tanesidir. Bu coğrafyadaki temel Alevi Ocaklarından biridir Laskiye. Oradaki ocak çevredeki Alevilere de hitap eden büyük bir ocaktı. Aleviler, Sünni egemenlik içerisinde ya ona benzeşiyor ya da kimliğini kamufle etmek zorunda kalıyor. Nitekim katliamlara maruz kalan Ezidiler de Müslüman görünüyorlar. Onların durumu Alevilerden daha kötüydü. Demokratik bir ortam olduğunda ancak bu unsurlar kendi kimlikleri ile ortaya çıkıyor. Orada bu komünal özerk yaşam hayat bulursa o zaman insanlar gerçek kimlikleri ile ortaya çıkacak. Şimdi Türk ideologlarının Afrin’in yüzde 35’inin Kürt olduğunu söylemelerinin hiç bir kıymeti harbiyesi yok. Kesin bir sayım yapılabilmiş değil. Arap yönetiminde, Baas ırkçılığı döneminde de Kürtler arasında göçertmeler yaşandı. Dolayısıyla bu bizi yanıltmamalı. Demokratik bir ortamda gerçek demografik yapı ortaya çıkabilir. Halk arasındaki adı Çiyayi Kurdan olan yerleşim yerini bile Türk dağı diye sundular. Aynen Antep’in içindeki Kürt isimlerini Türk yapmaları gibi mesela.

    EZİDİ HATTI…

    Özellikle diğer dinlerin etkisinde kalmayan coğrafyada Serxet Binxet olarak nitelendirdiğimiz Kafkasya bölgesi, Gürcistan’tan Ermenistan’a, oradan Azarbeycan’a, oradan Türkiye İran sınır hattından Şengal’e kadar olan coğrafyadan, oradan da Güneybatı yönünden Akdeniz istikametine kadar yaşayan Kürtlerin büyük çoğunluğu yüzyıl önceye kadar Ezidiydi. Bunu bilmek için kahin olmaya da gerek yok, bunu kitabımda da işledim. Bu toplulukların büyük çoğunluğu şimdi Müslüman görünüyor. Afrin bölgesi, Kobane bölgesi de dahil bu söylediklerime.”

    KOCO AĞA’NIN TARİHİ…

    Afrin denince Elbistanlı Koco Ağa’ya değinmeden olmaz. Zira Hatay Kırıkhan’a yerleşen Koco Ağa’nın tarihi o bölgenin göçertilme politikasının da bir parçası aynı zamanda. Nuri Dersimi’yi de saklayan kollayan Koco Ağa’nın o dönemdeki duruşunu da şöyle anlatıyor Bayrak:

    “Afrin denince ilk akla gelen isimlerden biri Nuri Dersimi’dir. Onun Hatıratım kitabını ilk kez yayınlayan bir yazar olarak bende çok şey öğrendim. Nuri Dersim’in iki kitabı var: 1952 Halep basımlı  Kürdistan Tarihinde Dersim, bir tanesi de Hatıratım’dır. Ben Hatıratım kitabını sadeleştirerek, fotoğraf ekleyerek tekrar yayınladım. Afrin’in, Antakya’nın yakın tarihi konusunda yakın bilgiler edindim.

    Bugün Antakya olarak nitelendirdiğimiz bölge İç Toroslar’ın bir uzantısıdır. 1923 Lozan’ı ile sınırlar belirlendikten sonra diğer yerleşim yerleri iskanı belli oldu, fakat Antakya 1938’e kadar muallakta kaldı. Bu konuda önemli bilgileri Nuri Dersimi vermiştir. Aynı zamanda Dersim Soykırımı sırasında Suriye’yi geçtikten sonra Xoybun’un koruma amaçlı Nuri Dersimi’yi götürüp teslim ettiği Koco amca var. O tarihte Hatay Kırıkhan bölgesinde çok önemli bir şahsiyet. Kendisi Elbistanlı. Orada çok saygın bir yer ediniyorlar. Odun kömürü üretimi yapıyorlar. Bu odun kömürünü Fransız mandasına da satıyorlar. Öylesine saygınlık kazanıyor ki, Fransız müsteşarı da Koco amcayı ve çevresini kendi tarafına çekmeye çalışıyor, Ankara’daki yönetimi de çekmeye çalışıyor. Orası muallakta olduğu için bir oy sayımı veya referanduma gidildiğinde toplumda etkin insanlar oldukları için yanına çekmeye çalışıyorlar. Bölge ile ilgili önemli bilgiler veren Nuri Dersimi çarpıcı anekdotlar da anlatıyor. Nuri Dersim’i gittikten sonra Kürt Özgürlük Örgütü gidiyor onu Koco amcaya teslim ediyor. Koco amcanın iki oğlu (Dr. Koco, Avukat Sıtkı Elbistan, sonradan Elbistan soyadını aldılar, 1959’taki 49 Hareketi’nin içinde yer alan Kürt aydınlarıdır)  ve Koco amca koruyor Nuri Dersimi’yi.

    “KOCO AĞA NURİ DERSİMİ’NİN HAYATINI KURTARIYOR”

    Fakat Türk devleti boş durmuyor. Mit Bölge Başkanı çeşitli suçlar işlemiş iki kardeşi Nuri Dersimi’yi Koco amcanın Hatay Kırıkhan’daki evindeyken öldürmekle görevlendiriyor. O tarihte Mit Bölge Başkanı bunlara 500 bin lira da rüşvet öneriyor. Fakat durumu anlayan Nuri Dersimi ile Koco amca bunlarla tartışıyor, Koco amca bunları evden kovuyor, böylece Nuri Dersim’in hayatı kurtuluyor.
    Öyle iddia edildiği gibi büyük mücadele ile alınmadı Hatay. Fransızlar alacağını alıyor bir bakıma bağışlıyorlar Hatay bölgesini.

    Koco amcanın bu bölgeden götürdüğü, Alevi Kürtlerle, Afrin bölgesindeki Kürtlerle nasıl bir yakınlaşma olduğu anlatılıyor kitapta. Bu bloku bölmek için çekilen hatta Demokrat Parti döneminde mayınlama yapıldı. Bundan önceki dönemde geçişler daha kolaydı. Sürü ihracı, ihtiyaçlar, kumaş gibi alışveriş ilişkisi vardı. 1950’li yıllarda oraya mayın döşenmesi ile birlikte ciddi kopuş yaşanmaya başladı. Devletin de istediği buydu zaten.

    Nuri Dersimi 1973’te vefat ettiğinde Afrin’in bir köyüne gömüldü.

    Bir bütün olarak Rojava, Afrin ile kuzey bölgesinde kalan Kürtler arasında çok yakın bir ilişki var.”

    KIRIKHAN’DA ALEVİ KATLİAMI VE AFRİN’E GÖÇLER…

    Yine 1971 yılında vuku bulan Kırıkhan Olayı da bölgenin tarihini anlamak açısından önemli. Yazar Mehmet Bayrak, Kırıkhan’da yapılmak istenen Alevi katliamını da özetle şöyle aktarıyor:

    “Antakya’nın o bölgesinde çok önemli bir Alevi Kürt nüfusu var.
    1971’de Kırıkhan’da bir Alevi katliamı yaşandı. Yine bu Elbistan bölgesinden giden Koco amcanın katipliğini yapan Mehmetali Göçmen diye bir şahsın çocukları o dönemde bir gazete çıkarıyorlar Kırıkhan’da. Bu devletin işine gelmiyor. Gazeteyi basıyorlar, yakıyorlar, daha sonra Alevi evlerine dağılıyorlar. Alevi katliamı öyle gerçekleşiyor. Elbistan ya da Afrin bölgesinden oraya yerleşen büyük bir Alevi Kürt varlığı var. Onlara dönük yapılıyor. Sınırlar netleşince bir bölümü kalıyor. Bir bölümü tekrar eski topraklarına geçiyor.”

    “AFRİN OPERASYONU İLE İKİNCİ BİR SÜNNİ ARAP KEMERİ OLUŞTURMAK İSTENİYOR”

    Devam eden Afrin operasyonuna tepkiler devam ediyor. TSK orada IŞİD’e karşı da mücadele ettiğini belirtiyor, fakat buna yönelik bir emare henüz ne görüntülendi ne de yansıdı. Afrin operasyonuna yönelik düşünlerini ise Bayrak şöyle açıklıyor:

    “Kendi sınırları dışında kalan Kürtlerin önünü kesmek amacıyla yapılan saldırıları onaylamak mümkün değil. Kürtlerin en büyük talihsizliği sırtını dayayacak bir yerin olmamasıdır. Kendi iradeleri dışında dörde bölündü diyoruz ya: Sırtını Türkiye’ye dayasa Kürt sorunu var, İran’ın, Irak’ın, Suriye’nin Kürt sorunu var. 1925’ten itibaren bu devletler arasında zımni ve daha sonra açık bir ittifak yapıldı.

    Fransa, Suriye topraklarından geçen demiryollarını Türkiye’ye açarak, askeri sevkiyat yapılmasını sağladı. Demiryolları Suriye toprakları içinde geçtiği halde, orası Fransa sömürgesi olduğu halde, Fransa Türkiye’ye açtı demiryollarını. Kürtleri kuşattılar. 1925’teki hareketi bastırmak için Türk devleti 16 filoluk bir uçak kullandı ilk defa. Bir görüşe göre Almanya, diğer görüşe göre İngiltere’den alınan zehirli gaz atmak suretiyle 15.500 civarında Kürt katledildi. Türkiye nüfusu o zaman 12 milyondu. Fransa İngiltere gibi ülkelerle ittifakı olduğu gibi daha sonraki süreçlerde Sadabad Paktı, Bağdat Paktı, daha sonra SENTO’ya evrilen ortak bir örgütlenme var. Bir üye Türkiye, İran, Irak, Suriye Kürt sorunu var, Pakistan’ın Pencap sorunu var. Hami devletler kim Amerika ve İngiltere. Dolayısıyla Türkiye İran rejimini sevmez, Irak’taki Şii yönetimi sevmez, Saddam ile ilişkileri daha iyiydi. Yine Suriye’deki Baas yönetimiyle sıkı fıkıydı. Orada Sünni Arap devleti kurmak istediği için ilişkiler de bozuldu. ABD’de yeşil ışık yakmadı. Türkiye dışa düştü. Oradan toplu göçleri de özendirdi. Bugün 4 milyona yakın göçmen var deniyor. Bunların büyük çoğunluğu Sünni Araplardan oluşuyor. Buraya mülteci olarak gelen Sünni Arapların yerleştirildiği bölgeye dikkat edelim. Urfa, Maraş, Malatya hattına doğru bir yerleştirme yapıyor. Terrolar bunun bir uzantısıdır. Mevcut yönetim İç Toroslar hattında bir Arap kemeri oluşturmaya çalışıyor. Kuzey Suriye hattında bir Arap kemeri oluşturmaya çalışıyor. Halkları bertaraf ederek buraya yerleşmiş olan Sünni Arapları oraya yerleştirerek ikinci bir Sünni Arap kemeri oluşturmaya çalışıyor.
    Bu kabul edilebilir bir olay değildir. Yeni kurulan toplumsal düzen rahatsız ediyor.”

    Elif SONZAMANCI/BONN