Etiket: mehmet bayrak

  • Emekçi’nin ‘varımı yoğumu döktüm’ dediği destanı: Feryad-ı İsyanım-VİDEO

    Emekçi’nin ‘varımı yoğumu döktüm’ dediği destanı: Feryad-ı İsyanım-VİDEO

    PİRHA- Ozan Emekçi , ‘tüm öğrendiklerinin özeti’ olarak adlandırdığı destanı Feryad-ı İsyanım hakkında, “Bir anlamda kendimle de bir hesaplaşmaydı. “Bir kendini koy ortaya sen kimsin, necisin, ne yaptın bugüne kadar, birikimin nedir. Kendini, bölgeni, insanını ne kadar tanıyorsun. Tarihini ne kadar tanıyorsun” diye sordum kendime. Varımı, yoğumu feryad-ı isyan’a döktüm” diyor. 

    Haberin Videosu

    Ali Haydar Levendiz… Çoğu bilmez bu ismi. Belki kendisi de unutmuştur. Zira o herkes için Ozan Emekçi. Düşünceleri nedeniyle baskılara maruz kalan Emekçi, politik içerikli türkülerinden dolayı da yargılandı.

    1955 yılında Maraş’ın Afşin ilçesi Kaşanlı Köyü’nde dünyaya geldi. 1956 yılında ise ailesi ile birlikte Maraş’a yerleşti. Bağlamayı babasından öğrenen Emekçi, Aşık Meçhuli, Aşık Perişan Güzel, Aşık Vicdani, İhsani, Aşık Mahzuni, İsmail İpek  gibi değerli Halk ozanlarından beslendi.

    İlk kasetini 1973, ilk plağını ise 1975 yılında çıkardı. Cezaevi serüveni de olan Emekçi, 1980 yılından bu yana Almanya’da yaşıyor.

    Birlikte katıldığımız, Maraş Katliamı’nın 39. yıldönümü vesilesiyle yapılan bir panelden dönerken, trende konuşma fırsatı buluyoruz Emekçi ile. Emekçi’yi yakalamışken okurken muazzam keyif aldığım, bestesini dinlerken başka bir dünyaya gittiğim destanı Feryad-ı İsyan’ı konuşmak istiyorum. Aslında hikayesini daha önce Mehmet Bayrak’tan dinlemiştim. Sahibine sormak gerek diyorum ve kayıt altına alıyorum. Emekçi de,  “Tüm öğrendiklerinin özeti” olarak adlandırdığı destanı feyz ile anlatmaya başlıyor:

    İLK SERÜVEN HAMBURG YOLCULUĞUNDA BAŞLIYOR…

    “Mehmet Bayrak ile Hamburg’a gidiyorduk. Ben arabayı kullanıyordum. Birinci dörtlük geldi kafama, okudum kendisine. “Abi yaz” dedim. Hemen bir kağıt kalem çıkarttı. O gün 4 kıta tamamlandı. O kıtalar :

    Mem nelere gark olmadı Zîn’in ateşi için
    Ferhad dağları delmedi mi Şirin’in düşü için
    Kusur ise her saniye her yerde seni anmak
    Mecnun az mı yemin etti Leyla’nın başı için

    Cümle cihan güzelleri yüzlerine ben örsün
    Gözlerin, balyozu oldu içerimdeki örsün
    Ruhumdaki fırtınalar Merih’i usandırdı
    Nuh’a haber eyleyin de, gelsin de tufan görsün

    MEHMET BAYRAK’IN TEŞVİKİYLE 77 KITA ÇIKIYOR ORTAYA…

    El yazısı ile yazılmış bu ilk nushaları kitaba da koyuyor Emekçi. Zira Mehmet Bayrak Emekçi’ye 72 kıta yazması halinde kitap olarak basacağına dair söz veriyor. 72 millet sembolünü şiiri ile bütünleştirmesini istiyor. Derken ilk basım 77 kıta ile yapılıyor. Tamamının yazımı 3 yıl sürüyor. Her dörtlüğü de Bayrak’a okuyor Emekçi.

    Bunları anlattıktan sonra bir dörtlük daha okuyor:

    Bilirsin ki sevenlerin ayrılığı kâbustur
    Tahir’i Zühre’ye bahşet, zemmedenleri sustur
    Sen istesen Sina Çölü bin çeşit çiçek açar
    Suya sudan köprü kurmak, yalnız sana mahsustur

    Kahreden ateş bilinem, yananı sen olsaydın
    Nal olurdum aşk atına, bineni sen olsaydın
    Deseler ki şu kadehte ağu var, içen ölür
    Bir solukta bitirirdim sunanı sen olsaydın

    “KENDİMLE BİR HESAPLAŞMAYDI, VARIMI YOĞUMU DÖKTÜM”

    Ve devam ediyor anlatmaya:

    “Bir anlamda kendimle de bir hesaplaşmaydı. “Bir kendini koy ortaya sen kimsin, necisin, ne yaptın bugüne kadar, birikimin nedir. Kendini, bölgeni, insanını ne kadar tanıyorsun. Tarihini ne kadar tanıyorsun” diye sordum kendime. Hem böyle bir hesaplaşma olsun dedim. Aynı zamanda bir sevda şiiri. Aşk ile şehveti birbirinden ayıran bir şiir. Burada memleket aşkı, insanın şahsi aşkı var, hasret var, ülkesine aşkı var. Varımı, yoğumu feryad-ı isyan’a döktüm.”

    MAZLUM ÇİMEN BESTELEDİ…

    Birde Mazlum Çimen’den dinledik Feryad-ı İsyanım’ı. Onun hikayesini ise şöyle aktarıyor Emekçi:

    “Mehmet Bayrak ile Frankfurt’ta Kürdistan Aleviler Birliği’nin bir etkinliğine katılmıştık. Orada Mazlum Çimen ile karşılaştık. Mazlum ile gençliğim beraber geçti. Ben onlarda çok kaldım. Dilber Ana ikimizi küvete koyar birlikte yıkardı. Oradan bir arkadaşın evine gittik. Mehmet Bayrak ona bir kaç dörtlük okudu. Çok güzel okuyordu. O zaman daha kitaplaşmamıştı. Parça parça kağıtlara yazılı. O kağıtları da atmadım.Mazlum etkilendi ve değerlendireceğini söyledi. Besteledi. Sözlerle müzik et ve tırnak gibi olmuştu. Çok  ilgi gördü. Fakat kitabın hak ettiği ilgiyi görmediğini düşünüyorum.”

    Topraklarında nice ozan yetiştirmiş, nice ozana ev sahipliği yapmış Maraş’tan özünü alan Emekçi’den, ‘varım yoğum’ dediği muhteşem destanından yine dörtlükler okumasını istiyoruz. Ve devam ediyor Emekçi:

    Yokluğuna dayanamam âhım arşı boyladı
    Gölgeni Nil’de görmüşler, Piramidler söyledi
    Hele bir bak şu sevdaya, kimler yanmış ben gibi
    Dediği üzre Yunus’un, gör beni aşk neyledi

    Sana, yine sana yandım Nesimî’de dün gece
    Gözlerinle yüzüleyim, bend olayım Hallac’a
    Öyle hüküm buyurmuşlar tanrılar Divanı’nda
    Ha ben sana yollanmışım, ha Muhammed Mi’rac’a

    Elif SONZAMANCI

  • HDK-Almanya Soykırım Konferansı düzenledi

    HDK-Almanya Soykırım Konferansı düzenledi

    PİRHA-HDK-Almanya tarafından ‘1915’ten günümüze Soykırımlara Hayır’ konferansı düzenlendi. Köln kentinde Alte Feuerwache’da düzenlenen konferansa konuşmacı olarak Mehmet Bayrak, George Aryo, Alexis Kalk, Ali Mitil, Faysal Sarıyıldız ve Şükran Sincar katıldı.

    Konferansta açılış konuşmasını Mahmut Şakar yaptı. Açılış konuşmasının ardından sanatçı Mehmet Akbaş küçük bir dinleti verdi.

    Moderatörlüğü Elif Sonzamancı tarafından yapılan konferansın ilk oturumunda soykırım tarihi ele alındı.

    “SOYKIRIMLAR HALA SONLANDIRILMADI”

    Nor-Zartonk Avrupa Temsilcisi Alex Kalk konuşmasına soykırım tanımını anlatarak başladı. Ermeni soykırımın tarihini aktaran Kalk , Ermeni ve Süryani soykırımının birlikte ele alınması gerektiğini söyledi. Soykırım politikalarının bugüne kadar sürdüğünü kaydeden Alex Kalk, ”Soykırımın uluslararası arenada hala tartışılmasının nedeni  ‘hala sonlandırılmamış bir siyasi faaliyet’ olmasından dolayı.  Bu politikaları uygulayan tekçi, soykırımcı zihniyetin hala Türkiye’de egemen olmasından dolayı gündeme gelmesi de engelleniyor’’ dedi.

    Ermeni soykırımı başladığında bir tarafta Ermenilere yardım edenlerin, diğer tarafta da onları katledenlerin olduğuna dikkat çeken Kalk, ”Çok nadir de olsa bir takım Osmanlı bürokratlarından bu kararları uygulamak istemeyenler çıkıyor. Dersim yöresinde Ermenileri koruyan Alevi Kürtler var. Yine Sincar bölgesinde de Ezidiler, soykırımda kurtulanları koruyorlar. Diğer tarafta katledenler var. Aşiretler, Hamidiye Alayları’nda olduğu gibi. Bu suç ortaklığı 1915’te kalmıyor. Bugüne kadar nesilden nesile devam ediyor. Bu insanlar suç işledikleri bölgelerde mal, mülkü bir şekilde pay ediyor. Hatta bu paylaşım için komisyonlar kuruluyor. Bu insanlardan nüfuzlu olanlar daha fazla pay alıyorlar” dedi.

    “MÜSLÜMAN OLMAYANLARA ÖN YARGILAR DEVAM EDİYOR”

    Tarihte Süryani soykırımına değinen George Aryo ise, “Siyasi bir örgütlememiz olmadığı halde bazı yerlerde öz direnişler oluyor. Bagok’un dağ köylerinde ve İdil’de direnişler vardı. Maalesef direnişlere rağmen katledildik ve katliamlar hala devam ediyor. DAİŞ’in çıkışıyla beraber halkımıza yönelim oldu’’ şeklinde konuştu.

    Aryo ayrıca Süryanilerin Hristiyan oldukları için katledildiklerini kaydetti. Soykırımdan geri kalanların müslümanlaştırıldığını ifade eden Aryo, “Askerde bir çoğu zorla sünnet ediliyor. Günümüzde bu Süryanilerin müslümandan daha müslüman oldukları gerçeği var. Kutlu Doğum haftasına gidenler, ön plana çıkanlar, o dönemde katliamdan kurtulanlar. Dünyanın dört bir yanına dağılanlar da maalesef asimile oldu’’ diye konuştu.

    Erdoğan’ın darbe sonrası kaçma teklifi karşısında ‘benim vatan topraklarında ölmem varken, ben gidip gavur topraklarında, orada esir hayatı yaşayamam.” sözlerini hatırlatan Aryo, müslüman olmayanlara hala ön yargıların olduğunu,  hala insan yerine konulmadığını belirtti.

    “TÜRK-İSLAM POLİTİKASIYLA HALKLAR KATLEDİLİYOR”

    Araştırmacı Yazar Mehmet Bayrak ise sınıfsal açıdan emekçiler, ulusal planda Kürtler ve diğer azınlıklar, inançsal planda Aleviler başta olmak üzere, Hanefilik dışındaki diğer inançların görmezlikten gelindiğine dikkat çekerek,  “Buna bağlı olarak demokratik haklar ret ve inkâr edilirken, özellikle 19. yüzyılın son çeyreğinden bu yana sistematik bir etno-dinsel arındırma, İttihat ve Terakki yönetiminden bu yana ise tek tipleştirme ve Türk-İslamlaştırma politikası çerçevesinde kültürel, inançsal ve fiziki yöntemlerle katledilmektedir’’ dedi.

    Türk Devleti‘nin resmi ideolojisinin Türk-İslam sentezi olduğuna vurgu yapan Bayrak, “Türklük adına Türk ırkçılığı, İslâmlık adına bir Sünni mezhep olan Hanefilik temel alınarak oluşturulan bir devlet Müslümanlığı devlet ideolojisinde başat kılınmış, ulusal, inançsal ve kültürel alandaki diğer tarihsel ve toplumsal gerçeklikler ret ve inkâr edilmiştir. Bu anlayışın doğal sonucu olarak da, Türk ve Hanefi kitle dışındakiler çağdaş demokratik haklardan yararlandırılmamışlardır’’ diye konuştu.

    “SOYKIRIMLARDA AVRUPA’NIN ROLÜ AÇIĞA ÇIKARILMALI”

    Soykırımın güncelliğinin tartışıldığı ikinci oturumda ilk sözü HDP Milletvekili Faysal Sarıyıldız aldı. Sarıyıldız şahit olduğu vahşetler hakkında şunları belirtti:

    “Bir toplumun, grubun, inancın yaşam alanını tüketmek dahi soykırımdır. Mesela 2009 yılında Kürt siyasal hareketine karşı yine bir kırım yaşandı. Biz siyasal soykırım olarak tanımladık. Tartışılması gereken bir anlayış var ve soykırım hala yaşanıyor. Kürtlere yapılmış soykırım, daha zamana yayılmış bir soykırım. Daha sonra yöntemlerini değiştirdiler. Son dönemlerde yaşananlar korkunç. Cizre’de insanları diri diri yaktılar. Yüz yıllık bir geleneği devam ettirdiler.’’

    Tarihte kadın kırımına değinen Şükran Sincar da, tarih boyunca kadının iradesine el konulduğunu söyledi. Mitolojiden örnekler de veren Sincar, kadının günümüzde sadece az gelişmiş coğrafyalarda değil, aynı zamanda Avrupa gibi modern toplumlar da da şiddet gördüğüne dikkat çekti. AKP döneminde yaşanan kadın katliamlarına da vurgu yapan Sincar, AKP iktidarı döneminde şiddetin meşrulaştırıldığını dile getirdi.

    HDK-Almanya Eş Sözcüsü Ali Mitil ise Avrupa devletlerinin coğrafyamızda  yaşanan katliamlardaki rolünü açığa çıkarmak gerektiğini belirterek, soykırım mağdurlarıyla buluşmak gerektiğini söyledi. Mitil, bu kadar zulmün üstüne bir iktidar kurulamayacağını ifade ederek, toplumsal barış içinde demokratik bir ülke temennisini dile getirdi.

    Elif SONZAMANCI

  • Maraş Girişimi, Maraşlı sanatçı ve yazarları ağırladı- VİDEO

    Maraş Girişimi, Maraşlı sanatçı ve yazarları ağırladı- VİDEO

    PİRHA- Maraş Girişi Frankfurt’ta düzenlenen Newroz etkinliğinde Maraşlı yazar ve sanatçıları ağırladı. Etkinliğe katılan yazar ve sanatçılar kitap ve CD’lerini imzaladı, okuyucu ve dinleyicileriyle sohbet etti.

    Maraş Girişimi standında halkla buluşan yazar ve sanatçılar, Maraş’a yönelik örgütlenme model önerilerini PİRHA’ya değerlendirdi.

    “ÖZGÜN ÖRGÜTLENME ÖNEMLİ”   

    Araştırmacı Yazar Mehmet Bayrak İç Toroslar’ın Alevi-Kürtlerin yaşadığı  en yoğun havza olduğuna dikkat çekerek, “Hem bir insan havzası, hem bir kültür havzası. Geçmişte mahalli örgütlenmelere karşı çıkılırdı. Oysa her örgütlenme biçiminin özgünlükleri var. İnsanlar ulusal, inançsal, sınıfsal ya da cinsel planda örgütlenebilir. Ama mahalli örgütlenmelerin ayrı bir yeri var. Çoğu insan genel örgütlenmelerde kendini bulamazken, böyle mahalli örgütlenmelerde kendini görebiliyor. Bir de bu bölgede Alevi-Kürt, iki kimlik azınlık içinde azınlık statüsünde iki kimlik iç içe geçiyor. Gerek İç Toroslar bağlamında, gerekse köy dernekleri bağlamında özgün bir örgütlenme önemlidir’’ diye konuştu.

    “HEM RUHEN HEM DE KÜLTÜREL KOPUŞ YAŞANDI” 

    Avrupa’ya en çok göç veren Kürt bölgelerinin başında Maraş’ın geldiğine vurgu yapan Araştırmacı Yazar Ali Köylüce ise, bu göçün bir çok nedeni olduğunu, fakat en çok Maraş Katliamı ve daha sonra devletin etno-dinsel arındırma politikasından kaynaklı olduğunu söyledi. Giderek bölgeden hem ruhen hem de kültürel bir kopuş süreci yaşandığını belirten Köylüce, Maraş’ı özüne döndürecek etkinlikler ve projelerin önemine dikkat çekti.

    “MARAŞ GİRİŞİMİ KENDİNİ YEREL BİR ÖRGÜTLÜLÜK OLARAK TANIMLAMAMALI”

    Maraş Girişimi’nin kendisini bir yerel örgütlülük olarak tanımlarsa kendisini sınırlandırmış olacağını ifade eden Araştırmacı Yazar Aziz Tunç, “Maraş’taki toplumsal süreç bugün devletin temellerinin atıldığı sürecin başladığı bir yerdir. Aynı zamanda Ermeni katliamının başladığı yerdir. Yine Babai İsyanı’nın yaşandığı bir coğrafyadır. Bu özgünlüklerini hesaba kattığımız da Maraş Girişimi’nin kendini yerel bir örgütlenme olarak sınırlandırmasının eksik olacağını düşünüyorum’’ dedi.

    “ÇOCUKLAR ANADİLLERİYLE BÜYÜTÜLMELİ”

    Ozan Temeli ise özellikle Maraş’ta çoçukların kendi anadilleri ile büyütülmeleri gerektiğini söyledi. Örgütlenmenin önemine de vurgu yapan Ozan Temeli, toplumun daha fazla okuması gerektiğini ifade etti.

    “BİRBİRİMİZLE ÇATIŞMAMALIYIZ” 

    Sanatçı Zeynep Enhas ise birlik olmanın önemini belirterek düşüncelerini şöyle aktardı: ‘’Birbirimizle çatışmadan, kültürel, siyasal alandaki yeteneklerimizi hayata aktararak değerlendirmeliyiz.’’

    Maraş’ın çok önemli bir bölge olduğunu aktaran Pir Hüseyin Bildik, maalesef bu bölgenin büyük bir bölümünün Avrupa’da yaşamak zorunda bırakıldığını kaydetti. Maraş’ta ciddi bir asimilasyon yaşandığını ifade eden Bildik, buradaki insanları değerleri ile buluşturması açısından Maraş Girişimi’nin önemli olduğunu söyledi.

    Elif SONZAMANCI

  • Musul-Kerkük kimin yurdu ?

    Musul-Kerkük kimin yurdu ?

    DAİŞ’in işgal ettiği Musul’u kurtarma operasyonu ikinci haftasına girdi. DAİŞ’ten sonra Musul kimin eline geçecek? Nasıl bölüşülecek? Statüsü ne olacak? konusunda Türkiye-Irak-İran ve büyük paylaşım mücadelesi başladı. Türk devleti tüm gücüyle Musul’da Kürt etkinliğini önlemeye ve Musul’un Sünni Arapların eline geçmesini sağlamaya çalışıyor.

    Tıpkı Birinci Dünya Savaşı gibi, Üçüncü Dünya Savaşı da dönüp dolaşıp en sonunda gelip Musul üzerinde odaklandı. Mehmet Bayrak, Musul ve Kerkük üzerinde 200 yıldır yapılan pazarlıkları yazdı.

    Gerek son Osmanlı Meclis-i Mebusanı‘nda, gerekse Ankara’daki ilk Millet Meclisi’nde kabul edilen Misk-i Milli sınırları, Anadolu ve Mezopotamya’da yaşayan Türklerle Kürtler‘in yaşadıkları coğrafyayı kapsıyordu. Nitekim, Osmanlı Meclis-i Mebusan’ının 28 Ocak 1920’de yaptığı gizli oturumda kabul ettiği ve daha sonra Ankara Hükümetince de benimsenen Misak-i Milli’nin daha 1. maddesinde “Mütareke çizgisinin içinde ve dışında kalan yerlerin İslam ve Osmanlı çoğunluğunun oturduğu bölgelerin hepsi, hüküm ve fiil bakımından Anayurttan hiçbir sebeple ayrılmaz” deniliyordu. Mustafa Kemal de, 1 Mayıs 1920’de yaptığı Meclis konuşmasında; “Hududu Milliyemiz İskenderun cenubundan geçer, Şarka doğru uzanarak Musul’u, Süleymaniye’yi, Kerkük’ü ihtiva eder” demektedir. (1)

    İsmet İnönü de esas olarak Türklerle Kürtler‘in yaşadıkları toprakları kucaklayan Misak-ı Milli sınırlarına verdikleri önemi, Lozan öncesinde şöyle vurguluyordu: “Bizim uğrunda her türlü fedakârlığa katlandığımız gayelerimiz çok mütevazi ve çok haklıdır. Bu gayeler iki kelime içindedir: Misak-ı Milli” (2)

    Ancak, Mustafa Kemal daha Ocak-1923’de Musul sorununa gerçek yaklaşımını şu sözlerle açıklar: “Musul bizim için çok önemlidir. Birincisi, Musul’da sınırsız servet oluşturan petrol kaynakları vardır… İkincisi, onun kadar önemli olan Kürtlük sorunudur. İngilizler orda bir Kürt Hükümeti kurmak istiyorlar. Bunu yaparlarsa, bu düşünce bizim sınırlarımız içindeki Kürtlere de yayılır. Buna engel olmak için sınırı güneyden geçirmek gerekir.” (3)

    Görüldüğü gibi, Mustafa Kemal Musul’u sahiplenmeyi iki gerekçeye bağlıyor: birincisi, sınırsız servet oluşturan petrol kaynakları; ikincisi ise Kürt sorunu…

    Oysa, aynı dönemde Meclisteki Kürt milletvekilleri daha içtenlikli bir tavır sergileyerek, başka nedenlerle bölünmeye karşı çıkıyorlardı. İki yıl sonra idam edilen Bitlis Mebusu Yusuf Ziya Bey, ayakta alkışlanan konuşmasında; Musul ve Kerkük’ün dışarıda kalmasının yaratacağı sorunlara dikkat çekerek, bu sorunun ertelenmeden mutlaka Lozan’da çözümlenmesini istiyordu: “Musul’u ertelemek, Musulsuz barış yapmak, barış sonrası Doğu Anadolu’da önemli bir cephe hazırlamak demektir. Türk-Kürt, işbirliği yaparak yaşamazlarsa ikisi için son yoktur. Bugünkü vaziyet böyle geliyor; toplumsal durumumuz bunu gösteriyor. Dolayısıyla herhangisi herhangisine ihanet ederlerse ikisi için de son yoktur. Kürdün birliği, Kürdün itaati, Kürdün iki parçaya ayrılmasında değil, bir parça halinde idare edilmesindedir.” (4)

    Yusuf Ziya Bey, konuşmasının sonunda, galip gelen İngiltere’nin direngenliği karşısında Musul’un elden çıkacağını görerek, sözlerini şöyle sürdürür: “Ben Musul’u istemiyorum, Musul’u kime verirlerse versinler; Süleymaniye’yi Kerkük’ü almakla Türk’ün Kürd’ün birliği onunla sağlanmış olur.”(age)

    Bu iki yaklaşım, bir bakıma Musul-Kerkük sorunu ortaya çıktıktan bu yana devam ediyor. Kürtler, Kürt bloğunun parçalanması adına hayıflanır ve eşitlik temelinde Türk-Kürt bütünleşmesini savunurken; Türk yönetimleri soruna petrol kaynakları ve Kürt haklarını önleme temelinde yaklaşmışlardır. Geçmişten beri ibretle izlenen bu politika, günümüzde de tüm çıplaklığıyla devam etmektedir.

    Bin yıllık Türk-Kürt kardeşliği veya sınırın ötesindekilerin beridekilerle akrabalığı gibi söylemlere rağmen; uzun bir süre Türkiye, İran, Irak ve Pakistan’ın asli, Amerika ve İngiltere’nin gözlemci üye olduğu Merkezi Antlaşma Teşkilatı CENTO aracılığıyla; kimi zaman pek de anlaşmadığı bu ülke rejimleriyle işbirliğine girilerek Kürt haklarına karşı bir ittifak kurulur. Zaman olur bu halka karşı sınır-ötesi operasyonlar düzenlenir… Öyle ki, Balkanlar’da ya da Kafkaslar‘da Türkler‘e karşı büyük duyarlılık gösteren Türkiye; Kürt sorunu yüzünden Irak’taki Türkmenleri bile görmezden gelir…

    Oysa, şimdi yeni ve önemli bir sürece giren Güney Kürdistan dolayısıyla, özelde Musul-Kerkük üzerinde Türkmenler adına hak iddiasında bulunuyor ve yeni tezler geliştiriyor…

    Öyleyse, bu bölgenin dününe ve yakın geçmişine birlikte göz atalım.

    Osmanlı belgelerinde Musul-Kerkük

    Osmanlı döneminde Kerkük, Musul Vilayetine bağlı bir sancak konumunda olduğu için bu iki şehri birlikte anmak gerekiyor. Musul-Kerkük bölgesi, gerek içinde yer aldıkları Mezopotamya coğrafyası, gerek petrol kaynakları gerekse insan dokusu açısından bir bütünlük göstermektedirler. Öte yandan, tarihte Yukarı Cezire olarak nitelendirilen bölgede yer alan bu şehirler, Kürdistan’ın doğal uzantısı olan bir coğrafyada kurulmuşlardır.

    Ünlü coğrafya bilgini Prof. Besim Deakot, bu gerçekliği şöyle vurgulamaktadır:

    “Musul havalisi, gerek engebeli tabiatı, gerekse iklimi ile, arazisi alüvyon birikmesinden meydana gelmiş, yağışları yetersiz ve tabii bitkiler âlemi bakımından yarı-çöl durumunda bulunan Irak’tan pek farklı olduğu gibi, nüfusunun yapısı ve yaşayış tarzı ile de daha çok Diyarbekir bölgesine benzemekteydi.

    Esasen Musul havalisi, Birinci Dünya Savaşı sonlarına kadar, Batının coğrafya eserlerinde genellikle Irak’tan ayrı olarak Yukarı Elcezire bölgesi içinde sayılıyordu.” (5)

    16. yüzyılın sonlarında Osmanlı ordusuyla birlikte bölgeyi gezen Kâtip Çelebi de, “Keşfü’z-Zünun” adlı eserinde Mezopotamya bölgesini Kürdistan, Cezire ve Irak olmak üzere üçe ayırıyor. Bu ve benzeri kaynaklardan yola çıkılarak günümüzde ulaşılan yaygın kanı, “El-Cezire bölgesinin, Osmanlıların Musul ve Şehrizor’unu, günümüzün Kuzey Irak’ını içine alan bölge” olduğudur. (5/b)

    Bu topraklar, geçmişte Doğulu, daha sonra Batılı yönetimlerin hep ilgi kaynağı olagelmiştir.

    Milattan önceki yıllarda Musul bölgesinin de içinde yer aldığı Mezopotamya’da çok önemli uygarlıkların kurulduğu bilinmektedir. Bunların en önemlileri Asur ve Babil uygarlıklarıdır. Asur devleti, bu topraklarda yaklaşık 1300 yıl varlığını sürdürüyor.

    Asur devletinin merkezi şehirlerinden biri olan Musul Vilayeti, bu devletin yıkılmasından sonra sırasıyla İranlılar‘a, Büyük İskender‘e, Seloküslüler‘e ve Sasaniler‘e geçiyor. Halife Ömer döneminde ele geçirilerek İslam topraklarına katılıyorsa da daha sonra Abbasi halifeleri döneminde Bin-i Mervan, Bin-i Hemdan, Selçuklular, Atabegler, Eyyubiler, Cengizler, Timurlar, Akkoyunlular, Karakoyunlular ve Safevilerin eline geçtikten sonra Çaldıran Savaşıyla Yavuz Sultan Selim tarafından fethedilerek Osmanlı yönetimine geçiyor. (6)

    Görüldüğü gibi, Musul bölgesi, tarihte belli bir milliyete mal edilemeyecek birçok yönetimin eline geçiyor. Şemseddin Sami, Abbasi Halifeliğinden sonraki kozmopolit yönetim değişikliklerini şöyle değerlendiriyor:

    “Abbasi Halifeliğinin zayıf düşmesiyle, İslam Memleketlerinin her tarafında birtakım emirler ve melikler ortaya çıkmaya başladığı sırada, Kürt reislerinden birçok adamlar da Musul, Diyarbekir ve Cezire yörelerinde birer kale veya memleket ele geçirip birçok küçük hükümetler kurmuşlarsa da, tüm kıtayı (Kürdistan’ı MB) yönetim altına alarak, soy, milliyet esasına dayalı bir hükümet kurmayı düşünmemişlerdi. Nihayet bu cinsiyete mensup olan meşhur Selahaddin-i Eyyubi Mısır’da devlete nail olup, kendisi ve çocukları Şam, Halep, Hicaz ve Yemen’de hüküm sürdükleri ve evlatlarıyla akrabalarının yönetimi altında birçok seçkin hükümetler kurdukları zaman bile hüküm ve nüfuzları dışında kalmış idi.”(7)

    Bu süreçte Musul, Mervani Kürtleri‘nin merkezi şehirlerinden biri; Irak Selçukluları ile Atabekler’in başkenti konumundadır. Musul çevresi, bu aşamada Bizans İmparatorları yakınında güçlü bir ordugâh oluşturulmak üzere Irak’tan ayrılarak yeni kurulan Elcezire vilayetinin iki büyük ordugâhından biri haline getirilir. Ordugâhın diğeri ise Harran’dır. Aynı zamanda Diyarbekir, Azerbaycan ve Ermeniyye kıtaları da bu ordugâhlara bağlanmıştır. Görüldüğü gibi, Musul ve çevresi tarih boyunca değişik kozmopolit yönetimlerce yönetilmiş, ancak her halükârda Kürt halkı ve ülkesiyle bir bağlantı içerisinde olmuştur.

    Musul’un bu niteliği, yakın dönem Türk askeri kaynaklarına da yansımıştır: “Musul’un kuzeyinde ve Süleymaniye bölgesinde Arap yoktu. Buralarda Kürtler yaşamaktaydılar. Türkler de Kerkük, Erbil ve Altunköprü bölgelerinde bulunuyorlardı. (…) Ovalarda çöllerdeki Araplar ve diğer bölgelerdeki Kürtler, daha çok göçebe ve yarı-göçebe aşiretler halindeydiler. Aşiret reisleri aşiretlerinin kayıtsız şartsız hakimi ve idarecisiydi. Osmanlı Devleti, aşiret reislerinden bazılarına paşalık rütbesi ve nişanlar vermesine karşın, bunlar üzerinde tam bir otorite kurmaya muvaffak olamamıştı.” (8)

    Aynı dönemde bölgede Kürtler, Araplar, Türkmenler dışında Êzîdî Kürtler, Keldaniler, Süryaniler, Ermeniler, Yahudiler ve az sayıda Latin ve Protestan’ın yaşıyor olması, bölgenin kozmopolit yapısını açıklıkla ortaya koyuyor. (9)

    Bölgenin idari yapısı ve rakamlar

    Kuşkusuz bu noktada nüfus oranları önem kazanıyor. O halde, bölgenin idari yapısı temelinde bu rakamlara göz atmakta yarar var. Hemen belirtelim ki, Osmanlı istatistikleri genellikle rakamları milliyet esasına göre değil, din esasına göre veriyorlar. Ancak konu uluslararası organlara yansıyınca milliyet esasına dayalı rakamlar öne çıkıyor. (10)

    1306/1890 tarihli Musul Vilayeti Salnamesi’nde; Musul vilayeti ahalisi 3 kümeye ayrılır. Büyük bölümü Kürtler‘den oluşan birinci kümenin Musul, Şehrizor, Süleymaniye, Akra, Duhok, Zaho, Sincar, Erbil, Selahiye (Kifri), Revanduz, Gülanber, Köysancak, Ziybar gibi yarı-medeni denebilecek köy ve kasabalarda yaşadıkları belirtilir. İkinci kümede değerlendirilen Kürtler‘in diğer bölümününse aşiret ve kabile halinde yarı-göçer olarak yaşadıkları ve daha çok hayvancılıkla geçindikleri bildirilir.

    Üçüncü kümeninse tamamen bedevi olan aşiretlerden oluştuğu; ilk iki kümeye girenlerin yazımının yapıldığı, ancak bu son kümenin genelde yazım dışı kaldığı vurgulanır. (II)

    Tarihteki ilk Türkçe ansiklopedi kabul edilen Şemseddin Sami’nin Kamusü’l-Alam adlı eserinde; Musul, “Cezire‘nin kuzeydoğu bölümü ile Kürdistan‘ın güneydoğu bölümünden oluşan ve Dicle’nin iki yanında yer alan bir il” olarak nitelendirilir ve nüfusu 300.280 olarak verilir.(12) Bu nüfusun 159.680’i Musul’da, 89.000’i Şehrizor’da, 51.600’ü Süleymaniye’de yaşamaktadır. O tarih itibarıyla henüz idari yapı değişmeden, Musul’da yaşayan Kürtler‘in nüfusu 59.380’i Müslüman, 14.900’ü Êzîdî olmak üzere toplam 74.280 olarak verilmektedir. Geriye kalan nüfus ise, Arap, Türkmen, Keldani, Süryani, Yakubi, İsrailliler‘den ve diğer mezheplerden oluşmaktadır. (age,s.186-187)

    Aynı eserde, Kerkük, “Kürdistanın Musul ilinde Şehrizor sancağının merkezi” olarak nitelendirilir ve halkının yapısı şöyle yansıtılır: “Halkının dörtte üçü Kürd, geriye kalanları da Türk, Arap vs. 760 İsrailli ve 460 Keldani de vardır.” (age.s.151)

    Ali Cevat’ın, ünlü Lugat’ında ayrıntıya girilmeksizin Musul’un nüfusu 300.280 olarak verilir. (13)

    Ali Rıza’nın Atlaslı Memâlik-i Osmaniye Coğrafyası’nda; 1902 tarihi itibarıyla Musul şehrinin nüfusu 61.000, Musul vilayetine bağlı Süleymaniye kasabasının nüfusu 15.000, Kerkük kasabası 30.000, Sincar kasabası 7.000, Erbil kasabası 6.000, Köysancak kasabası 10.000, Amadiye kasabasının nüfusu ise 5.000 olarak verilir. (14)

    Aynı dönemde Musul’a bağlı Tuzhurmato, Gülanber, Rizan ve Kifri kasabaları mevcuttur ki, ünlü divan şairi Fuzuli, bu bölgede yaşayan Bayati Kürt aşiretine mensuptur. (15)

    Ali Tevfik’in Memâlik-i Osmaniye Coğrafya Lugati’nde; “Musul Vilayetinin, Elcezire bölgesinin kuzeyinde yer aldığı, doğuda İran’la ve kuzeyde Van, Bitlis ve Diyarbekir vilayetleri, batıda ise Zur mutasarrıflığı ile çevrili” olduğu belirtildikten sonra söz konusu vilayetin yaklaşık nüfusu 500.000 olarak verilir. (16)

    İbrahim Hilmi’nin Memâlik-i Osmaniye’nin Cep Atlası adlı eserinde, 1907 tarihi itibariyle yeni idari bölünmeye tabi tutulan Musul Vilayetinin toplam nüfusu 351.200 kişi olarak verilir. (17) Adı geçen esere göre; Musul merkez sancağının nüfusu 65.000, Kerkük sancağı 30.000, Süleymaniye sancağı 15.000 ve Köysancak’ın nüfusu 10.000 olarak verilir.

    Bu tarihte Musul Vilayetinin idari bölünmesi şöyledir:

    I- Musul Sancağı

    1-İmadiye Kazası

    2- Zaho Kazası

    3- Duhok Kazası

    4- Akra Kazası

    5- Sincar Kazası

    II- Kerkük Sancağı

    1-Revanduz Kazası

    2-Köysanak Kazası

    3-Raniye Kazası

    4-Erbil Kazası

    5-Selahiye (Kifri) Kazası

    III-Süleymaniye Sancağı

    1-Gülanber Kazası

    2-Mamuretü’l-hamid Kazası

    3-Bazyan Kazası

    4-Şehr-i Bazar Kazası

    Aynı esere göre, toplam olarak Musul Vilayetine bağlı 3 Sancak, 14 Kaza, 28 Nahiye ve 3394 Köy bulunmaktadır. (age.s.220-221)

    Hemen belirtelim ki, Kerkük sancağı 1309/1892 yılı ortalarına kadar resmi yazışmalarda Şehr-i Zor olarak geçerken, bu ismin, Diyarbekir ve Halep’in güneyinde yer alan Zor Mutasarrıflığı ile olan benzerliğinin birçok idari karışıklığa yol açmasından dolayı değiştirilmesine karar verilmiş ve 1893 tarihinden itibaren Kerkük ismi kullanılmaya başlamıştır.

    Uluslararası nitelikteki İslam Ansiklopedisi’nin “Kerkük” maddesinde; Irak Hükümetinin kurulmasından sonra kırsal kesimdeki nüfusun ve göçebelerin gelip şehre yerleşmesiyle Kerkük’teki Kürt nüfusunun oldukça fazlalaştığı savunulur. (20) Oysa, yukarda da vurgulandığı gibi, daha 1890’lı yıllarda Şemseddin Sami, Kerkük sancağı nüfusunun dörde üçünün zaten Kürt olduğunu söylüyordu.

    Osmanlı Devleti’nin 1870’li yıllardan itibaren yaptığı düzensiz nüfus sayımlarında, halk Müslim, Rum, Ermeni, Katolik, Yahudi, Protestan (1881-83 Sayımı gibi) veya İslam, Keldani, Süryani, Katolik, Ermeni, Protestan, Rum, Yahudi, Yakubi, Yezidi, Maruni (1895 ve 1906/7 sayımı) gibi unsurlar şeklinde ele alınır. (21) Ancak Ordu Raporları gibi belgelerle, aşiret temelinde etnik toplulukların –kesin olmayan-sayıları belirlenebiliyor.

    Tablo-1’de 1905 tarihli Osmanlı Ordu-yu Humayun Raporu’na göre, Musul ve Şehrizor (Kerkük) Vilayetlerindeki Kürt Aşiretleri görülmektedir. (18)

    1905 Senesinde Musul ve Şehrizor Vilayetlerinde Göçebe,
   Yarıyerleşik ve Yerleşik Kürt Aşiretleri

     Tablo-1

    Adı Fırkaları Nüfusları Bölgeleri

    Yezidi 38 18.980 Sincar

    Tayyârî 14 48.100 İmadiye

    Sûrçî  4 14.900 Akra, Revanduz

    Sûrçî  1    250 Erbil, Altınköprü

    Kakaî  1    220 Erbil, Kelek

    Kakaî  1    850 Dakuk

    Rizârî  2    630 Revanduz

    Herkî 12 12.270 Akra, Revanduz

    Şirvan  1  4.670 Revanduz

    Mezûrî  2  4.400 Revanduz

    Bradost  3  4.500 Revanduz

    Hoşnâv  2  7.500 Köysancak

    Pişkelî  1  3.500 Raniye

    Bezîrî  1  2.140 Raniye

    Mandımıra  1    430 Raniye

    Belbâs  7  1.800 Raniye

    Aker  5  2.610 Raniye

    Yerli Babulî  2    435 Raniye

    Susnî  1    265 Raniye

    Körk  1    341 Raniye

    Balekî  2  1.360 Revanduz

    Şeyh Bızınî  2  2.710 Erbil

    Pişter  3  5.260 M. Hamid

    Kafroş  1  1.588 Çemçemal

    Bâne  1  2.310 Bane

    İsmail Azîzî  7  2.275 Süleymaniye

    Berzenci  2  2.730 Süleymaniye

    Guvara –    650 Süleymaniye

    Adı  Fırkaları Nüfusları Bölgeleri

    Caf  25 45.460 Süleymaniye

    Palânî  7   1.330 Karatepe

    Hemavend 6    840 Çemçemal

    Şuvan  3  4.500  Şuvan

    Talabânî  1  1.670 Karatepe

    (Kaynak: Osmanlı Ordu-yu Humayın Raporu-1905)

    Aşağıdaki 2 nolu tablodaysa, Kerkük iline bağlı Kürt aşiretleri görülmektedir (19)

    Tablo-2

    Yönetim Bölgesi Aşiret  Bölümleri

    Kerkük İli  Şerefbeyani  Koraki

    Emirhanbeğî

    Azizbeyî

    Kahar

    Nadirî

    Kerkük İli  Delo  Camrızi

    Pencenkeştî

    Kaşkehrızî

    Tarkondveysî

    Kazaniye

    Kerkük İli  Berzenci

    Kerkük İli  Ömermil

    Kerkük İli  Tilşani

    Kerkük İli  Zengene Faris Ağa

    Rüstem Ağa

    Kerkük ili  Cebbari

    Kerkük İli  Leylani

    Kerkük İli  Talabanî

    Kerkük İli  Şuvan

    Xaniqin ilçesi Süremiri Kelheri

    Totik

    Yönetim Bölgesi Aşiret  Bölümleri

    Mamecan

    Eyne

    Anteri

    Xaniqin ilçesi Bacillan Cumur

    Kazanlu

    Xaniqin ilçesi Kahur

    Xaniqin ilçesi Geze  Sadeleguhta

    Baramserkala

    Xaniqin ilçesi Palani

    Xaniqin ilçesi Zende  Muhammed

    Salih Ağa

    Ulyan

    Tahiran

    Gani

    Xaniqin ilçesi Davude

    Xaniqin ilçesi Salihi

    Xaniqin ilçesi Şeyh Bezinî

    Xaniqin ilçesi Kakeyî

    Xaniqin ilçesi Keganlu

    Xaniqin ilçesi Beybanî

    Xaniqin ilçesi Zerğuş

    Xaniqin ilçesi Hilani

    Xaniqin ilçesi Feylî

    Xaniqin ilçesi Gevazi

    (Kaynak: M. Emin Zeki, Kürdistan Tarihi, Beybun Yayınları, ank. 1992, sh.170-171)

    YARIN: Güney Kürdistan’ın yakın geçmişi

    MEHMET BAYRAK

  • Toplumların söz ustaları destancılar ve destanlar

    Toplumların söz ustaları destancılar ve destanlar

    İnsanlar, tarih boyunca meramlarını anlatabilmek ve bir biçimde bilince çıkarabilmek için çeşitli anlatım yöntemlerine başvurmuşlardır.

    Mehmet Bayrak

    Anlatı şiirinden destana

    İnsanlar, tarih boyunca meramlarını anlatabilmek ve bir biçimde bilince çıkarabilmek için çeşitli anlatım yöntemlerine başvurmuşlardır. 12.500 yıl önceye tarihlenen, Harran’daki Göbeklitepe (Xirabreşk) tapınak kalıntılarında, çok sayıda insan ve hayvan figürünün bulunuyor olması, kuşkusuz bu gerçeklikten kaynaklanmaktadır.

    Dahası, sadece o bölgeye özgü olduğunu bildiğimiz “kelaynak” kuş figürlerinin de bu taşlara oyulmuş olduğunu görmemiz; aynı zamanda toplumsal ortamla bu sanatsal/inançsal yapı arasında bir paralellik bulunduğunu göstermektedir. Bir başka söyleyişle, topluma sözcülük eden bu halk sanatkârlarıyla toplumsal bellek arasında bir koşutluk söz konusudur.

    Nitekim geçmişte heykel veya resimde ifadesini bulan bu anlatım biçimi, yazının icadından sonra yerini halkın sözcülüğünü yapacak olan halk şairleri ile saz şairlerine ve âşıklara bırakıyor. Daha önce sözlü gelenekle devam eden şiirsel anlatım ise giderek yazılı anlatıma dönüşüyor ki, bunun en gelişmiş biçimi “destan”la ortaya çıkıyor. Bundan dolayı diyoruz ki, toplumun söz ustaları olan halk şairlerinin destanları ile içinden çıktıkları toplumsal ortam arasında bir diyalektik birlik vardır.

    Öte yandan, “Destanı olmayan bir millet, kökleri suya ermemiş bir ağaç gibidir” söylemi bir gerçekliğin ifadesidir. (1) Çünkü tüm komşu halkların destanlarında ortak temalar olabileceği gibi kimi destanlar adeta belirli halklarla özdeşleşmiş gibidir. Benzer tarihlere ve toplum yapılarına mensup halkların ortak “kültür havuzları” oluştuğu gibi bu halkların kültürel künyelerine dönüşmüş destanlar da söz konusudur.

    Bir manzum anlatı türü olarak…

    Halk şiirinde nazım türleri üzerinde duran hemen tüm araştırmacılar, ünlü halkbilimci Prof. Dr. Pertev Naili Boratav’ın destana ilişkin şu tanımını tekrarlar veya sınırlı eklemeler yapar; şöyle özetliyor Boratav:

    Destan, dörder dizelik bendlerden meydana gelir. Bend sayısı 100’ü bulan destanlar olduğu gibi 8-10’u geçmeyenler de vardır. Ölçüsü çokluk 11 hecelidir; konularıyla destanlara yaklaşan 8’li şiirlere de seyrek olarak rastlanır.

    Destan, uyak düzeni ile koşma biçimindedir. Destanlar, toplumu geniş ölçüde ilgilendiren olayları konu edinir; belli bir savaş, bir önderin başarıları, salgın hastalıklar ve deprem gibi toplumu derinden sarsan âfetler, başkaldırılar ve önemli siyasi olaylar gibi. Anlatı tekniği çeşitli olur; kimi destanlarda âşık olayları kendi ağzından anlatmakla yetinir, kimilerinde kısa bir girişten sonra destanın önemli kişilerini konuşturur, destanın sonunu âşık gene kendi sözleriyle ve adını vererek bağlar. Âşıkların bir de (destan parodileri) niteliğinde yaratmaları vardır: Sivrisinek, pire destanları, züğürtlük destanları, güldürücü destanlar vb. gibi.” (2)

    Konuya Kürt destanları açısından yaklaşan müzikolog Dr. Nura Cewari ise, “Destanlar zengin bir içeriğe sahiptir ve insanın duygularını açık, yalın bir şekilde yansıtırlar. Doğu şiirinde seçkin örneklerdir. Tarih, yaşam, ahlak ve halkın eski yiğitliklerini yansıtırlar” şeklinde özetlemektedir bu türü. (3)

    Yine araştırmacılar, “abab/cccb/ dddb/eeeb” kafiye düzeninde yazılan destanı türlerine göre şöyle sınıflandırmaktadırlar:

    1- Savaş destanları

    2- Deprem, yangın, salgın hastalık gibi olaylarla ilgili destanlar

    3- Eşkıya ve ünlü kişilerin serüvenlerini anlatan destanlar

    4- Mizahi/ Güldürücü destanlar

    5- Toplumsal taşlama ya da eleştiri niteliğinde destanlar

    6- Atasözleri destanları

    7- Hayvan destanları

    8- Yaş destanları. (4)

    Burada 5 ve 6. maddelerde anılan destanların aynı zamanda “felsefi destanlar” olduğunu belirtelim. Ayrıca, âşık edebiyatında destan türünün, “âşıkların sevgilerini, kahramanlık olaylarını, günlük olaylarla ilgili durumları ve bazı acıklı olayları anlatan bir anlatım biçimi” olarak nitelendirildiğini de ekleyelim. (5)

    Ayrıca destan türünü

    1- Koçaklama

    2- Güzelleme

    3- Ağıt

    4- Taşlama

    5- Ezgi, şekil ve konuya bağlı diğer destanlar

    olarak tasnif edenler olduğu gibi (6); Bekçi destanlarını ve Öğüt destanlarını ana temalar olarak verenler de vardır. (7) Aynı araştırmacı, “Değişik konulu destanlar” başlığı altındaysa şu destan türlerini sıralıyor:

    * Şehir, kasaba, köy destanları

    * Yaradılış destanları

    * Harf destanları (Elifnâmeler)

    * İlâçlar destanı

    * Yemekler destanı

    * Esnaf destanları

    * Meyveler destanı

    * Yol/seyahat destanları

    * Âşıklar destanı (Şairnâmeler)

    * Deyişmeli destan (Agy, s.104)

    Görüldüğü gibi destansı anlatım geleneğinde hemen hemen el atılmadık konu yok gibidir. Kuşkusuz bu sadece Türkçe edebiyat için değil; benzeri edebiyat havuzunda yer alan diğer komşu halkların edebiyatları için de söz konusudur. Nitekim Ermeni âşuğlar da destanlarında bunların tümünü işleyegelmiştir.

    Türkçe folklora ilişkin ilk çalışmalar Batı’da yapılmakla birlikte Türkiye’de halkbilimi çalışmalarının ilk kez Pertev Naili Boratav’ın öncülüğünde 1940’lı yıllarda Ankara Dil ve Tarih- Coğrafya Fakültesi’nde sistemli biçimde yapılmaya başlandığını söyleyebiliriz. Bu çalışmalar ancak birkaç yıl sürdürülebilmiş; 1946’daki üniversite tasfiyesiyle sonlandırılmıştır. Fakülte’deki Halk Edebiyatı Bölümü lağvedildiği gibi Boratav başta olmak üzere Behice Boran, Niyazi Berkes, Mediha Berkes, Muzaffer Şerif Başoğlu, Güzin Dino, İlhan Başgöz, Orhan Burian gibi birçok bilim insanı Fakülte’den uzaklaştırılmış ve haklarında davalar açılmıştır. Bu davalardan sıyrılabilen söz konusu bilim insanlarının büyük bölümü, daha sonra Avrupa’ya ve Amerika’ya çıkmak zorunda kalmıştır.

    1950’de “demokrasi ve özgürlük” sloganıyla iktidara gelen Demokrat Parti de, ne yazık ki önceki tek parti rejimini aratır duruma gelmişti. Bundan dolayıdır ki Demokrat Parti yönetimi de, söz ustası olan halk şairi Ali İzzet Özkan’ın eleştiri- destanının oklarından kurtulamamıştır:

    Demokrat Parti’yi taze kız sandık

    Kahpe çıktı çirkin çıktı dul çıktı

    Alnım açık yüzüm ağ dedi kandık

    Yüzü kara çıktı başı kel çıktı.

    Hırsızı vatandan sürek dediler

    Köylünün dileğin verek dediler

    Son zamanda bir gün görek dediler

    Afat çıktı tufan çıktı yel çıktı.

    Bakın hallarına şu milletlerin

    Açın kapısını adaletlerin

    Mehdi diye gözlediğimiz zatların

    Koltuğundan haç put çıktı nal çıktı.

    Bunların mevki kazanmak fikiri

    Düşünen kim bizim gibi fakiri

    Has kumaşık dedi bize her biri

    Kendir çıktı keten çıktı çul çıktı.

    Söz milletin dedi kendi söyledi

    Hürriyet var dedi zulum eyledi

    Altın paraları n’etti n’eyledi

    Hazineden bakır çıktı pul çıktı.

    Al’izzet ne dersin git sazını çal

    Hikmete karışma tez gelir zeval

    Celallenip celala gelen Celal

    Fitne çıktı Deccal çıktı mal çıktı. (8)

    İşte size 1950’lerin Demokrat Parti’sini anlatırken, yaklaşık 50 yıl sonra onu örnekseyerek ortaya çıkan AKP önderlikli günümüz iktidarını da anlatan bir “parti destanı”. Bilmem, fazla söze gerek var mı?…

    Yüz yılların ötesinden seslenenler

    Üstteki çarpıcı destan, tıpkı Boratav gibi üniversiteden uzaklaştırılan ve geçimini çıkarmak için “Ali Balım” adıyla halk kitapları hazırlayan İlhan Başgöz’ün ilk kez bilince çıkardığı bir eserdi. Onlar gibi üniversiteden uzaklaştırılan toplumcu bilim insanlarından Orhan Burian da, “Bozuk İdareden Şikayetçi İki Şair”le bugüne sesleniyordu. (9)

    Bunlardan biri, 1554-1608 yılları arasında yaşamış olan şair Gazi Giray’a ait. Şair, 1892’de Avusturya seferi dolayısıyla yönetime sesleniyor:

    Arsa-i rez içre biz kanlar töküb kan ağlarız

    Vadi-i işretde siz câm-ı sefa zevkin sürün.

    Diğer sesleniş ise 16. yüzyılın ikinci yarısında yaşamış olup “Sarhoş” lakabıyla tanınmış şair Abdî’nin, tam da Estergon Kalesi Savaşı sırasında kaleme aldığı destansı bir manzumedir. Şair Abdî, halkın Saray karşısındaki acıklı hâlini anlatmaktadır:

    Za’îmün şimdi noksanı katı çok

    Sipâhinün devede kulağı yok

    Kanı ser-hadde tîmâr ü zeâmet

    Alubdur ekserin erbâb-ı devlet

    Sitanbul’da çoğu saklı

    vü gümdür

    Sorulsa her biri dir evümdür (…)

    Çoğunun adı var kendüsi yokdur

    Bu gûna kullarun gayetde

    çokdur.

    Bu türden örnekleri alabildiğine çoğaltmak mümkün. Ancak biz bunları bir yana bırakarak Osmanlı toplumunun önemli bir geçiş döneminde, 1845-1916 yılları arasında yaşamış olan Kütahyalı Âşık Pesendî’nin, bugünkü köylü sorunlarına da ışık tutan “Ortakçı Destanı”na kısaca değinmek istiyoruz. Zira Mehmet Ali Şevki adlı bir araştırmacı-sosyolog, bu destandan yola çıkarak önemli bir ülke sorununu açımlıyor. (10)

    “Yâr derd-i aşkınla bilmem ki n’oldum/ Açtı bu sinemde yare gözlerin/ Müselsel zülfüne düşüb bendoldum/ Çekeli Mansur-veş dâre gözlerin” sözlerinin sahibi Mevlevi âşık Pesendî, tıpkı mahlasdaşı Malatya/Sivaslı Ermeni Âşuğ Pesendî gibi yetenekli bir âşıktır ve sadece aşk şiirleriyle yetinmeyip çeşitli toplum olayları üstüne destan yazma ihtiyacı da duymuştur. Nitekim burada söz konusu edilen Ortakçı Destanı, ortakçılık geleneğinin köylerde nasıl istismar edildiğini ve köylülerin tefeciler eliyle nasıl soyulduğunu anlatmaktadır. “Şehirliyle köylü arasında söyleşme” tarzında kaleme alınan Destan’da, “Tefeci Kirkor” da nasibini alır:

    Köylü der, yarınlık da burda kalsak

    Biraz basma kesme, yemeni alsak

    Kirkor’a borcum var, kolayın bulsak

    Yenilesek sırtımdaki abayı. (11)

    Âşuğlarda doğa, toplum olayları ve psiko-sosyal olgular

    Birer “manzum halk tarihçisi” olarak nitelendirdiğim Ermeni âşuğların, toplumsal ortamla onu yetiştiren sanatçı arasındaki diyalektik birlik ve etkileşim gereği, tüm toplumu etkileyen doğa ve toplum olayları karşısında kayıtsız, sessiz kalmaları ve bunları destanlar yoluyla dillendirmemeleri kuşkusuz düşünülemez. Bunlara ayrıca psiko-sosyal olaylara ilişkin destansı anlatımları da eklemek gerekiyor. Nitekim Ermeni âşuğ destanlarından giderek yapacağımız tematik döküm, bu gerçekliği çarpıcı biçimde ortaya koyacaktır.

    Doğa olayları içinde en çok işlenen konuların başında, tüm toplumu etkileyen kuraklık, kıtlık, deprem, yangın ve salgın hastalık gibi olgular geliyor. Nitekim Âşuğ Abdî’nin kuraklık ve kıtlık; Ağasyan’ın Edirne ve Tulumbacı Yangını; Aznavuroğlu’nun ve Cüdayi’nin İstanbul yangınları; Ceryanoğlu’nun İstanbul depremi; Niranî’nin deprem ve kolera salgını; Ohanoğlu’nun taun salgını; Petre’nin İstanbul depremi üstüne destanları bulunuyor.

    Ermeni âşuğların en çok işlediği konulardan biri de kuşkusuz toplumu derinden sarsan savaşlardır. Nitekim Ceyhunî’nin, Lekeci Ali’nin, Mahcubi’nin, Ravzî’nin, Remzî’nin, Rûşenî’nin, Sefilî’nin ve Zârî’nin “Osmanlı-Rus Harbi”ne ilişkin destanları bulunduğu gibi; Fakirî’nin Vidin Savaşı, Dildarî’nin Sırp/Hersek Savaşı, Elbendî’nin ve Levhî’nin Nizib Savaşı, Lisanî’nin Bedirxan Bey ve Yemen Savaşları, Mecnunî’nin Osmanlı- Avusturya Savaşı, Ravzî’nin Sivastopol Savaşı, Seyyahî’nin Kandiye Savaşı üstüne destanları bulunuyor.

    Keza 1895/96 yıllarında cereyan eden Ermeni olayları ve katliamı da, geçmişte birçok Ermeni âşuğun destanlarına konu olmuştur. Kul Davud’un Zeytun/1895 Harbi; Elfazî’nin, Ferdî’nin, Ferrî’nin, Melul’un, Mercanî’nin, Niranî’nin ve Sefil’in Zeytun destan ve mersiyeleri bulunduğu gibi; 1915 Soykırımı’ndan kurtulabilen Sarkis Serdaryan, İmanım Mennuş ve Mertekanyan gibi şairler de bu katliamın devamı niteliğindeki Ayıntab (Antep) katliamlarını destana dökmüşlerdir.

    Yine Derunî’nin Pazvandoğlu ve Nâirî’nin Eşkıya Çello/Çöllo destanları bulunduğu gibi; Eremya Çelebi’nin Geyig, İrfanî/ Urfanî’nin Turnalar, gerçek kimliği belirlenemeyen (Lâedri) bir Ermeni âşuğun Bülbül ve Nihadî’nin Hayvanlar Destanı bulunuyor.

    Ermeni âşuğlara özgü “Kudüs’ü Tavaf” ve “Patrik” destanlarının yanında; baskın, hapishane, seyahat ve göç konuları da işlenen temalar arasındadır.

    Tüm bunların yanında, “geleneksel felsefi destan konuları” diyebileceğimiz şu konularda destan düzüldüğünü gözlemliyoruz: Güzeller, muhabbet, evli ile bekâr, elem-beyan, nasihat, çapkın, muhacirlik, dilek, perçem, açgözlü, aile, ilenç/ beddua, er ile avrat, ahirzaman, zamane, yer ile göğün söyleşmesi, yaş, nasihat, devriye, feryad, zendost, atalar sözü…

    Öte yandan, Lezizî ve Nihadî gibi Ermeni âşuğlar aynı zamanda geleneksel bir tür olan şairler ve âşıklar destanı (Şâirnâme) yazdıkları gibi, Zülalî de “Ani Antik Şehri”ni destan konusu yapar.

    Şunu da hemen vurgulayalım ki; 1915 Soykırımı sonrası diyasporaya çıkan birçok Ermeni şairi ve âşuğu da, özellikle tehcir adı altında yürütülen bu soykırımı ve toplama kamplarındaki acılı yaşamı, “Nizamsız Hareketler, Muhacirlik, Barakalar, Vadesiz Ölüm, Zulüm ve Ermeni Felaketi” adları altında destanlaştırır ve Kudüs, Halep, İskenderiye ve Beyrut gibi Ortadoğu’nun çok kültürlü metropol şehirlerinde yayımlar. Bu destanların hüzün ve öfke dolu olduğunu söylemeye sanırım gerek bile yok…

    Sanırım bu noktada anonimleşmiş bu ağıtlama-destanlardan birine kulak vermenin tam zamanı:

    Deyrizor çöllerinde naneler biter

    Nanenin kokusu dünyaya yeter

    Bu ayrılık bize ölümden beter

    Dini bir uğruna giden Ermeni

    Dini bir uğruna giden yiğitler

    Yürüce yürüce geldik Arap çölüne

    Aç kala kala düştük bizler evlere

    Mevlam Ermeni’ye sabırlar vere

    N a k a r a t

    Tuzsuz olur Arabistan fıstığı

    Taştanımış Ermeni’nin yastığı

    Böyle miymiş Osmanlı’nın dostluğu

    N a k a r a t

    Suvarın dağında bir sele mişmiş

    Ermeni muhaciri tifoya düşmüş

    Kuvveti olanlar Sincar’a kaçmış

    Kuvveti olmayan çöllerde kalmış

    Yol verin jandarmalar biz gideceğiz

    Anamız babamız biz bulacağız

    Sabahtan kalkmış da güneş parlıyor

    Çeçenler oturmuş mavzer yağlıyor

    Ağama baktım ki yaman ağlıyor

    Dini bir uğruna giden Ermeni

    Ermeni Ermeni sefil Ermeni

    Ermeni’nin yoktur asla dermanı

    Padişah’dan gelmiş kırım fermanı.

    Kaynaklar ve Dipnotlar

    (1) Baki Yaşa Altınok: Öyküleriyle Kırşehir Türküleri, Destanları, Ağıtları; Oba yay. Ank. 2003

    (2) Prof. Dr. Pertev Naili Boratav: 100 Soruda Türk Halk Edebiyatı; Gerçek yay. İst. 1969, s. 28

    (3) Dr. N. Cewari: Kürtler’in Halk Türküleri Dalı ve Sistemi, Deng, Sayı:8/1990

    (4) Cem Dilçin: Örneklerle Türk Şiir Bilgisi, TDK yay. Ank. 1983, s. 314- 331

    (5) Prof. Dr. Erman Artun: Aşıklık Geleneği ve Aşık Edebiyatı, 2015, s.141

    (6) Prof. Dr. Özkul Çobanoğlu: Aşık Tarzı Destan Geleneği ve Destan Türü, Ank. 2000, s. 14-16

    (7) M. Sabri Koz: Aşık Edebiyatımızda Destan ve Destan Konuları, (Haz. Fevzi Halıcı: Türk Halk Edebiyatı ve Folklorunda Yeni Görüşler içinde), 1985, s.92-104

    (8) İ. Başgöz: Âşık Ali İzzet Özkan’dan aktarılarak, Nilgün Çıblak: Aşık Şiirinde Taşlamalar, Ürün yay. Ank. 2008. Ayrıca bkz. Ali Balım (İlhan Başgöz): Destanlar ve Türküler, Emek yay. Ank. 1957

    (9) Orhan Burian: Bozuk İdareden Şikayetçi İki Şair, DTCF Dergisi, Sayı: 4/ 1950

    (10) Mehmet Ali Şevki: Osmanlı Tarihinin Sosyal Bilimle Açıklanması, Elif yay. İst. 1968

    (11) Kütahyalı Aşık Pesendi: Ortakçı Destanı, (Yay. Muallim Mustafa Hakkı), Kütahya, 1930

    (12) M. Bayrak: Özel Arşiv.

    Halk şairi Ali İzzet Özkan

    Nura Cewari: Destanlar zengin bir içeriğe sahiptir ve insanın duygularını açık, yalın bir şekilde yansıtırlar. Doğu şiirinde seçkin örneklerdir. Tarih, yaşam, ahlak ve halkın eski yiğitliklerini yansıtırlar.

  • Kürdistan’ı bölen gizli plan: SYKES-PICOT ANTLAŞMASI

    Kürdistan’ı bölen gizli plan: SYKES-PICOT ANTLAŞMASI

    Gizli Sykes-Picot Anlaşması ile başlayıp Lozan ile bağıtlanan ve Kürt halkını “ülkesi ve milletiyle” dörde bölen menfaat temelli bu uğursuz mutabakat, aynı zamanda her parçada bir Kürt sorununa da kapı açıyordu.
    Sykes-Picot Antlaşması’na giden tarihi süreç
    Bundan 100 yıl önce, 1916 yılında, yani Birinci Dünya Harbi’nin tam ortalarında İngiltere’den Sir Mark Sykes ve Fransa’dan M. George Picot tarafından hazırlanıp o günden bugüne kendilerinin ismiyle anılan ve Ortadoğu’nun yeniden şekillenmesiyle sonuçlanan bir anlaşmaya varılmıştı.
    Aslında konuya ilişkin ilk gizli görüşmeler 1915’te başlamıştı. Ancak bu sürece nasıl gelindiğini doğru anlamak için çok daha eskilere gitmek ve bu süreci belki Batı’nın reform ve rönesansını yaptığı 16. yüzyıla götürmek gerekiyor. Çünkü Osmanlı, daha 400 yıl önce reform ve rönesansını yapan Batı karşısında tutunamıyor ve sürekli geriliyordu. Osmanlı’nın imparatorluğa dönüştüğü 16. yüzyılın son dönemleri, aynı zamanda duraklama ve gerileme sürecine de tanıklık ediyordu.
    Nitekim 19. yüzyıla gelindiğinde artık Batı karşısında tutunamayacağını anlayan Osmanlı Devleti, çağa ayak uydurabilmek için Tanzimat Hareketi adıyla bazı yenilenme hareketlerine girişiyor ve Alman müşavir subaylarının gözetiminde ordusunu modernleştirmeye çalışıyordu. Yüzyılın ortalarına gelindiğinde ise Fransa ve İngiltere ile birlikte ortak cephede Rusya’ya karşı savaşmak durumunda kalıyordu. Dahası, savaşı finanse edebilmek için de bu ülkelerden borç para almak zorunda kalıyor ve böylece 100 yıl sürecek bir borçlanmaya giriyordu. Düyun-u Umumiye denilen devlet borçlanması süreci de böylece başlıyor ve Osmanlı’yı yarı- bağımlı duruma getiriyordu.
    19. yüzyılın son çeyreğinde, kendisini sömürgelerin paylaşılmasında geri kalmış gören Almanya, dönemin ilerici aydınlarının deyişiyle “tıpkı etobur bir hayvan gibi” Osmanlı‘ya yöneliyor; II. Wilhelm ile II. Abdülhamid arasında bir dostluk kuruluyor ve Anadolu-Bağdat Demiryolu’nun imtiyazı Almanya’ya veriliyordu. Batılı emperyalist devletlerin bu canhıraş rekabeti, 1914- 1918 yılları arasında cereyan eden Birinci Dünya Harbi’nde Alman-Osmanlı ve İngiliz-Fransız ittifakıyla bu ülkeleri karşı karşıya getiriyordu.
    Bu, aslında sonucu belli bir mücadeleydi. İttihat ve Terakki yönetimi, Hz. Muhammed’in Sancak-ı Şerif’ini ortaya çıkarıp bunu bir Harb-ı Mukaddes yani Kutsal Savaş ilan etse de, sonranın galip devletleri olan diğer müttefik güçler, daha 1915’ten başlayarak Uzak Doğu’nun ardından Yakın ve Orta Doğu’nun paylaşılması konusunda görüşmeler yürütüyorlardı. Bu gizli paylaşım planına 1916 yılından itibaren Ruslar da müdahil oluyordu.

    Kürdistan’ı ve Arabistan’ı bölen plan
    Buna göre; tüm Arap Yarımadası İngiliz ve Fransızlar arasında nüfuz bölgelerine ayrılıyor; Lübnan ve Suriye Fransa’ya; Bağdat dahil Güney Mezopotamya İngiltere’ye bırakılıyordu. Akdeniz’de İngiltere’ye Hayfa ve Akra gibi bazı limanlar verilirken; İskenderun serbest liman olarak bırakılıyordu. Daha Abdülhamid döneminde kimi toprakları Yahudi zenginlere satılmış olan Filistin, kimi kutsal yerler barındırdığı gerekçesiyle uluslararası bir yönetim altına sokulacaktı.
    Kürdistan ise bu üç büyük devlet arasında paylaşılıyordu. Kuzey kesimi Rusya’ya, Doğu Kürdistan’ın bazı kesimleri ile Rojava Fransızlara, Güney Kürdistan ise ağırlıkla İngilizlere bırakılıyordu. Antalya başta olmak üzere Güneybatı Anadolu’nun bazı yerleri ise, sonradan savaşa katılan İtalya’ya vaat ediliyordu.
    İşte, daha sonraki Sevr ve Lozan Antlaşmaları’na temel teşkil eden tüm bu gizli paylaşım planları, sonradan bu iki diplomatın adına izafeten “Sykes-Picot Anlaşması” olarak tarihe geçti.
    1917 Ekim Devrimi üzerine, sonradan Sovyetler Birliği adını alacak olan Rusya, işgal ettiği toprakların önemli bir bölümünden çekiliyor ancak 1920’de Ankara’da işbaşına geçen Kemalist hükümetin 1921-22’de Fransızlar ve İngilizlerle yaptığı gizli Ankara Anlaşmaları ile güneydeki İtalyanlar ve Ege’deki Yunanlıların “ipi çekilerek” Türk toprakları güvenceye alınıyor; Kürdistan gizlice ve hileyle moda deyimle “ülkesi ve milletiyle” dörde bölünüyordu. Efrîn bölgesindeki Kürt Dağı Kürtlerinin 1922’de Ankara’ya gelip bir “muhtıra” vermeleri de sonucu fazla değiştirmiyor ve Lozan’a bu gizli mutabakat üzerinden gidiliyordu. 1923 Lozan Antlaşması ile tam çözüme ulaşmayan Musul-Kerkük petrolleri sorunu, Musul Komisyonu’na havale ediliyor; Komisyon’un raporu doğrultusunda Milletler Cemiyeti’nce İngiltere’ye bırakılıyordu. Türkiye, kendisine verilen yüzde 10’luk hisseyi de 500 bin sterlin karşılığında İngiltere’ye satıyor ve işin içinden çıkıyordu.

    İşgalcilerle Kemalistler arasında sıkışan Kürtler
    Yüzde 90’ı eski İttihatçı kadrolardan gelen yeni Kemalist yönetim, bir yandan Kuzey Kürtlerini ittifak içinde tutup “ortak ve eşit gelecek” vaat ederken, bir yandan da Güney Kürtlerini Şêx Mahmud Berzenci öncülüğünde, muhtariyet öneren İngilizlere karşı kışkırtıyor ve bu ikili politikada maalesef başarılı oluyordu. Kemalistler, daha 1921/22’de Fransız ve İngilizlerle Ankara’da gizlice görüşüp Türk topraklarını güvenceye alırken; Berzenci Hindistan’a sürgüne yollanıyordu. M. Kemal’in “büyük politikacı” olarak sunulması da herhalde buradan kaynaklanıyordu!
    Aslında Güney ve Batı Kürtlerinin yönü her zaman Kuzey’e dönüktü. Zaten 90 yıl önceye kadar da tümünün kader birliği söz konusuydu. Ancak işgalci devletlerin sömürgeci uygulamalarına daha sonra yerli işbirlikçi hakim devletler de eklenecek ve Lozan’la başlayıp yakın dönemdeki Merkezi Antlaşma Teşkilatı’yla (CENTO) devam eden Kürt karşıtı bir sömürgeci politika hüküm sürecekti.
    Nitekim gizli Sykes-Picot Anlaşması ile başlayıp Lozan ile bağıtlanan ve Kürt halkını “ülkesi ve milletiyle” dörde bölen menfaat temelli bu uğursuz mutabakat, aynı zamanda her parçada bir Kürt sorununa da kapı açıyordu. Her parçada, bu bölünmüş halka tahakküm eden egemen sömürgeci devletler de, bu sistemin devam etmesi için ellerinden geleni yapmaktan geri durmuyorlardı. Türkiye’nin sözde “demokrasi”, İran’ın “monarşi”, Irak ve Suriye’nin sözde “cumhuriyet” olmasına bakılmaksızın tüm bu devletler, önce Bağdat Paktı ile daha sonraysa merkezi Ankara’da bulunan CENTO ile Kürtlere karşı bir araya geliyor; ABD ve İngiltere ise “hami devlet” sıfatıyla koruyucu görev üstleniyordu.
    1979’daki İran İslam İhtilâli ile bu ittifak resmiyette sonlanıyor ama yeri geldikçe gizlice yürütülüyordu. Bu sürece karşı en amansız mücadele ise Güney Kürdistan’da veriliyordu. 19. yüzyıldaki mücadele bir yana, 20. yüzyıl başlarında Şêx Abdusselam Barzani ile başlayıp günümüze kadar uzanan bir süreçtir bu.

    Kürt trajedisinde bir milat: Enfal Soykırımı
    Kuzey Kürdistan’da yürütülen silahlı, silahsız/demokratik ve yeniden silahlı mücadele ise yakından bilinmektedir. Ancak bana göre Sykes-Picot Anlaşması ile başlayan talihsiz süreçte “sonun başlangıcına” gelinmesi asıl, ırkçı-faşist Saddam yönetiminin 1988’de gerçekleştirdiği kimyasal Halepçe Katliamı’nın akabinde, referansını Kur’an’dan aldığı söylenen ve 200 bine yakın Kürt’ün katledilmesiyle sonuçlanan Enfal Soykırımı’dır. 20. yüzyılın sonlarına doğru gerçekleştirilen bu “kimyasal soykırım”, Kürt sorununun dünya gündemine ve çözüm sürecine girmesinde bir milattır…
    İşin ilginç yanı, yeri geldikçe NATO’ya karşı çıkan Türkiye sol akımları, hiçbir zaman CENTO’yu sorgulama ihtiyacı duymadıkları gibi, kimi -sözde- solcu yazarlar da Saddam’ın davetine icabet ederek ırkçı Arap Baas yönetimine övgü kitapları yazıyordu.
    Öte yandan, büyük bölümü Kürt kökenli gençlerden oluşan kimi solcu gruplar, bilmem 20 kaçıncı Arap devletinin kuruluşuna katkı sunmak üzere onların safında İsrail’e karşı mücadele ederken; Filistin yetkilileri de dahil hiçbir Arap yöneticisi, 20. yüzyılın son büyük kimyasal katliamından dolayı ırkçı-katliamcı Saddam yönetimini eleştirmeye yanaşmıyordu.
    Hiç unutmam, 1988-89 yıllarında Ankara’da çıkardığım Özgür Gelecek Dergisi için Filistin Kurtuluş Örgütü Ankara Temsilcisi Ebu Firaz’la Halepçe Katliamı sonrası röportaj yapmaya gittiğimde, ısrarlı sorularıma rağmen bu kişinin ırkçı Saddam yönetimine hiçbir eleştiri yapmamasını hayretle izlemiştim.
    Kanıyla Kur’an yazdırmakla övünen ırkçı Saddam başta olmak üzere İslamcı-Arap yönetimlerinin neredeyse birleştikleri başlıca hedef İsrail varlığını tanımamak ve bu topluma aman vermemektir. Oysa bilindiği gibi İsrailoğulları bu toprakların en kadim halklarından biri olduğu gibi en eski semavi dinin mensubudur. 1000 yıl içinde, milattan 300 yıl önce tamamlanan Tevrat’ta Yahudi çıkarlarına vurgu yapılırken bundan yaklaşık 900 yıl sonra ortaya çıkan Kur’an’da ise İsrailoğulları kötülenir, Arap çıkarları öne çıkarılır. Musevilik bir dönem o toprakların en yaygın diniyken, o topraklardan zorbalıkla çıkarılır…

    Zorbalıkta ve insan düşmanlığında son durak: DAİŞ

    Saddam türü ırkçı-faşist Arap yönetimlerinin döl yatağından beslenen 20. ve belki de 21. yüzyılın en karanlık ve insanlık düşmanı yapılanmalarından biri olarak gördüğüm DAİŞ’in, gerek mazlum halklar ve gerekse insanlık mirası Mezopotamya tarihine yaptığı kötülük, kanımca hiçbir zaman silinmemek üzere insanlığın hafızasına kazınmıştır. “Mazlumiyet” iddiasıyla ortaya çıkan bu “zalim sopası”nın yüzündeki kirli örtü yırtılmıştır. Keza, Irak’ın ikinci büyük şehri konumundayken çeşitli sömürgeci menfaat güçlerinin açık ya da örtülü desteğiyle Musul’u ele geçiren ve mazlum halklara, topluluklara saldıran bu insanlık düşmanı çeteyi, kimlerin gerilettiği ve darbelediği ise ortadadır.
    Eğer Türkiye’nin de çok yönlü ve çok boyutlu desteğinin ardından son müdahalesi olmasa, bugün Rojava’nın tümü ve Suriye, bu işgalci çetelerden tamamıyla arındırılmış olacak ve beli kırılacaktı. Açıktır ki, her şeye rağmen bu süreç ilerlemekte ve büyük hasarlar verilse de aydınlık bir geleceğe doğru yürünmektedir. Çünkü unutmamak gerekir ki, hak ve haklılık her şeyin üzerinde olduğu gibi toplumsal gelişme kanunları da, şeriat kanunları dahil, insanlık düşmanlarının çıkardığı tüm kanunların üzerindedir.

    MEHMET BAYRAK

  • Kürt şarkılarında Newroz

    Kürt şarkılarında Newroz

    Mehmet BAYRAK

    14. yüzyıl şairlerinden Melayê Cizirî’den başlayarak, divanlara veya cönklere geçerek günümüze ulaşan çok sayıda Kürt şiiri bulunmasına rağmen, zamanında notaya geçirilememesinden dolayı ezgileri bugünlere ulaşamadı. Günümüzde söylenen  şarkılarının büyük bölümü son 50-60 yıla tarihlenmektedir.

    Henüz tümden bir siyasi boyut ve içerik kazanmasa da Ari kültür coğrafyasında efsanevi geçmişi 2600 yılı aşan Newroz geleneğinin, Kürt toplumunu ve kültürünü etkilememesi düşünülemez. Bu ve benzeri gelenek ve ritüeller, daha çok sözlü kültürde kaldığı için de birçok kültürel ögesinin zaman içinde eriyerek yok olduğunu tahmin etmek zor değildir.
    Bugünkü siyasi içerikte olmasa da Newroz geleneğinin, Kürt toplumunda dağlarda ateşler yakılarak ve şarkılar söylenerek kutlandığını biliyoruz. Kuşkusuz, bu kutlamalar aşamasında insanlar şarkılar (kilam ve stranlar) eşliğinde çeşitli ritüeller sergiliyorlardı. Zaten, günümüzde bu şarkıların içeriği ve ritüellerin niteliği önemli ölçüde değişmiş ve kırsal kesim insanları yine dağlarda ateş yakarak kutlamalarını sürdürürken; şehir insanları meydanları ve salonları tercih etmektedirler. Bu salon ve meydanlar, artık bir mesaj verme yeri olarak da kullanılmaktadır.
    14. yüzyıl şairlerinden Melayê Cizirî’den başlayarak, divanlara veya cönklere geçerek günümüze ulaşan Kürt şiirinde “Newroziyye“ veya doğrudan “Newroz“ adıyla çok sayıda şiirsel ürün bulunmasına rağmen, zamanında notaya geçirilememesinden ve teknolojik yetersizlikten dolayı müzik ezgileri ve şarkı makamları o kadar şanslı olamadı, bugünlere ulaştırılamadı. Nitekim, günümüzde söylenen Newroz şarkılarının büyük bölümü son 50-60 yıla tarihlenmektedir.
    Konuya ilişkin bir çalışma yapan Dr. Daimi Cengiz, bu durumu şöyle özetliyor: “Notasyonun geç dönemlerde ve sınırlı alanda kullanılışı, müzik eserlerinin pek çoğunun kaybolmasına neden oldu. Elimizde Newroz’a dair 15-20 kadar türkü (lawik), halay ve marş formunda Kürtçe ezgi var. Osmanlı döneminde, Kürt bölgelerindeki önemli şehir merkezlerinde şehir musikisi içinde Türkçe icra edilen Newroz’a dair eserler de vardır. Melodi, seyir ve makam itibarıyla Kürt ezgilerine yakın olan bu ezgilerin tamamını Kürt müziğine mal etmek doğru yaklaşım olmaz. Örneğin Diyarbakır, Urfa ve Elazığ’da icra edilen, sözü Rıfat Dede’ye ait Newroz-i Divan ezgisi; Elazığ ve Erzurum’da Türkçe icra edilen Nevruz-i Tatyan ezgisi… Ayrıca Elazığ şehir musikisi içinde değerlendirilen (Nevruzi) denilen uzun havaların olduğunu da belirtmek gerekir.“ (D. Cengiz: Kürt Şiiri ve Müziğinde Newroz; Evrensel Kültür, Sayı: 137/2003).
    Cengiz, bir başka yerde de Kürt müzik makam ve ezgileri konusunda şunları söylüyor: “Kürt Newroz ezgileri genellikle son 50 yılda yapılan bestelerden oluşmaktadır. Musiki repertuarı olarak elimizde Azeri, Türk, Kürt ve Fars musikisinden Nevruziyeler, Bahariyeler var. Bu ezgilerin makam itibarıyla yüzde 50’si Hüseyni, yüzde 20’si Segah ve yüzde 25’i Mahur makamından oluşmaktadır.“ (Agy)
    Bu müzik makam ve ezgilerinin kökenlerini bilmek için özel araştırmalar yapmak gerekir. Sözgelimi, bu türden yapılan bir araştırmada, zamanında Türkiye radyolarında okunan şarkıların yarıdan fazlasının “Kürdili“ makamlarda olduğu tesbit edilmişti. Cengiz’in sözkonusu çalışmasına zamanında ben ve Ahmet Çamlıbel de kaynak katkısında bulunmuştuk. Ancak, şimdi biliyoruz ki, Kürt edebiyatında Newroz şiirleri bildiğimizden daha çok olduğu gibi, şarkı olarak bestelenip okunan kılam ve stanlar da tahmin edildiğinden çok daha fazla…
    Sözgelimi Kürt müziği ve edebiyatı üstüne ilginç çalışmalara imza atan ve bugüne kadar hem Ayşe Şan hem de Aram Tigran üstüne eserler yazan araştırmacı Kakşar Oremar, salt Newroz konulu kilam ve stran okuyan şu sanatçı ve grupların ismini veriyor: Aram Tigran, Hesen Zîrek, Eyaz Zaxoyî, Xelîl Xemgîn, Hesen Şerîf, Birader, Nasir Rezazî, Canê, Mizgîn, Zozan, Şemdîn, Ciwan Haco, Necmeddîn Xulamî, Mihemed Şexo, Saîd Yusif, Şiyar Farqinî, Dilgeş, Koma Agirî, Şehîd Sefkan, Dîno, Agirê Jiyan, Geliyê Zîlan, Cizîra Botan, Dengî Gerîla, Koma Çiya, Dengê Azadî, Dîlan, Çarnewa…
    Kuşkusuz bu isimleri daha da çoğaltmak mümkün. Zaten neredeyse bugün Newroz şarkısı okumayan Kürk müzik sanatçısı ve müzik grubu yok gibi…

    “Kilam û stranên Kurdî“de Newroz şarkıları
    Kendi payıma ben, ilk kez 1974 yılında Aram’ın Newroz şarkısını cümbüş eşliğinde solo olarak ve 1976’da Koma Dengê Azadi müzik topluluğunun Newroz şarkısını grup eşliğinde dinlemiştim… Burada dinlediğim Newroz şarkılarına da, Cumhuriyet tarihi boyunca yasaklanmış bulunun Kürt müziği ve şarkılarına ilişkin ilk kitap niteliği taşıyan ve 1991’de yayımladığım antolojide yer vermiştim. Bu, aynı zamanda iki yıl hapis cezası aldığım ilk kitap olmuştu. Kitaptaki tüm şarkılar, Emniyet Genel Müdürlüğü’ndan bir mütercim aracılığıyla Türkçeye çevirtilmiş; şarkılarda “suç unsuru“ bulunamadığı halde, yine de bazı konuşmalar gerekçe yapılarak cezaya çarptırılmıştım. Yani 70 yıl boyunca Kürt şarkıları üzerindeki yasak devam ediyordu…
    Burada yer verdiğim şarkılardan biri, sözleri Cegerxwîn’e ait olup. Aram tarafından bestelenip okunan Newroz şarkısıydı:
    Newroz e newroz e sibe ye newroz e
    Maçek bide min yar, cejna te pîroz e

    Newroz e bihar e bel bûne gul û dar e
    Bîna gul û lale destê min bi dest yar e

    Newroz e newroz e sibe ye newroz e
    Maçek bide min yar, cejna te pîroz e

    Newroz û mizgîn e, bihara rengîn e
    Kesk û zer û şîn e, xalîça rengîn e.

    Daha sonra notaya da aldırtarak yayımladığım bir diğer eser ise Aram’ın, Osman Sebri’den alarak bestelediği Newroz şarkısıydı. İlk iki dörtlüğü şöyle:

    Adar e ax Adar e/ Newroz û xweş bihar e/Adar e û rengîn e/Ev dem û banga jin e
    Zivistan weke doj e/ Adar e û Newroz e/ Dijmina derda ye/ Sersala me Kurda ye

    Cemilê Celil ve Nura Cewarî gibi Ermenistan Kürt müzikologlarının eserlerinden aldığım iki şarkının girişleri ile kavuştakları (nakarat) ise şöyle:

    Ey Newroz ey Newroz
    Bijî cejna azadî!
    Bi xêr û gelek pîroz
    Kurd te bi rihê xwe nadî

    Te pir serê me hilda
    Me ji bin destan deranî

    Diğer Newroz şarkısı da, bunun gibi politik içerikli ve marş havasında:

    Ey Newroz cejna Kurdên qehreman
    Hem pîroz tim li Kurd û Kurdîstan
    Hildin jor jor, ala rengîn be hildan
    Natewe, nakeve, naşike, namire
    Mîllete Kurd namire

    Sonradan görüyoruz ki, Aram’ın okuduğu Newroz şarkıları bildiklerimizden de fazla. Biz bunlardan sadece ikisinin girişlerini vermekle yetinelim:

    Newroz Newroz e li ve cîhanê/ Cejna Kurda ye li Kurdistanê/ Ala me yî rengîn bînîn meydanê rabin dîlanê/ Hevalno rabin serê zozanê.

    ***
    Newroz sersala me ye/ Gulên sor reng reng geş in/ Dengê bilbilan xweş in/ Dost û yar tên dimeşin.

    Bunlar dışında yukarıda da vurguladığımız gibi birçok Kürt sanatçısı ve müzik grubunun da gerek şarkı gerekse marş stilinde oldukça fazla eseri bulunuyor. En güzel parçalardan birini de Ayşe Şan seslendiriyor:

    Le dayê dêranê îro bihar e Newroza me Kurdan e
    Li me hatî bi top û tifenga şerekî giran e
    De bêje em ê hatanî kengî li welatê xwe xerib bin
    Eme bikşînin bindestî û zilma wan dijminan
    Dayê ax aman aman aman aman derdê min giran e dayê
    Kula me welatê dayê Newroz e Newroz e dayê Newroz dîlan e
    Newroz Newroz e keko ew cejna Kurdan e
    Kula me welatê dayê derdê me giran e.

    Bugüne kadar bilinen ya da bilinmeyen nice Newroz şiiri ve şarkısı bulunuyor. Şimdi de şairini bilmediğim böylesi bir örneğe yer vermek istiyorum:

    Gelo rabin bihar hat/ Ken û kefa cotkar hat/ Tirs û xofa neyar hat/ Pîroz bikin Newrozê
    Rojê avêt bi hawer/ Tav e xwe da jor û jer/ Gelo roja te bi xer/ Pîroz bikin Newrozê
    Hemû rabin ser piyan/ Ji pîn û gaz û çiyan/ Bi karker û gundiyan/ Pîroz bikin Newrozê
    Ew karpeka Kawa ye/ Cejna gele Kurda ye/ Pela dilo merda ye/ Pîroz bikin Newrozê
    De rabe lo cotkar/ Karker û xebat kar/ Lo ez mame neçar / Pîroz bikin Newrozê
    Agir bi ewarê ket/ Mizir û gavarî ket/ Mizgîn li barê ket/ Pîroz bikin Newrozê
    Newroz e lo Newroz e/ Bi agir û çîroz e/ Newroz li me pîroz e/ Pîroz bikin Newroze
    De rabin lo de rabin /Mîlyon mîlyon tev rabin/ Giş bi hevra bîrabin/ Pîroz bikin Newrozê
    Waye hatin jin û mêr/ Dil piling û pençe şer/ Li çar alî jor û jer/ Piroz bikin Newrozê.

    Çağdaş şiirde Newroz
    Çağdaş Kürtçe ve Türkçe şiirde de Newroz teması önemli bir yer tutuyor. Bunların tümüne burada değinmek ve yer vermek kuşkusuz mümkün değil. Ancak, daha 1991 yılında “Kürt Halkının Direniş ve Zafer Bayramı NEWROZ“ adıyla anlatımlı bir nehir-şiir yazıp bize ithaf eden ve gerçek ismini vermediğim için iki yıl hapis cezası almama yol açan, dostum Ozan Telli’nin nam-ı diğer Cemşid Mar’ın destan çalışmasının sadece bir bölümüne yer vererek sözlerimi noktalamak istiyorum:
    “Her 21 Mart’ta efsanevi önderim Kawa’nın kişiliğinde simgeleşen kutlu isyanın ve onun bana sağladığı özgürlüğün anısına ülkem Kürdistan’ın sarp ve mağrur dağlarının yüce doruklarında ateşler yakarım. Böylelikle şanlı geçmişi anar, ulusal ruhumu canlandırır, özgürlük ve bağımsızlığa olan tutkumu, özlemimi ve bunlar için savaşım kararlılığımı dile getiririm.
    Ve eğnimde al harmani/ Başımda sarık ve çember/ Ve ses gönül kubbelerimde çınlayan/ Def vuruyor/ Derviş dönüyor/ Yanıyor ateş/ Ve aşk Êzîdî güneşi gibi ısıtıyor kök saldığım toprağı/ Ve ben öpüyorum onu/ Tapıyorum ona/ Kürdistan’a/ Ve Demirci’nin terini sildiği/ Kutlu önlüğü sarıyorum yarama/ Derken kırmızı gül/ Sarı çiğdem/ Yeşil yaprak/ Urmiye’den Botan’a/ Beziyor şanlı yurdu/ Başlıyor Aydı-ı Kurdî.
    Aradan binlerce yıl geçti. Derken geldik bugüne. Ülkem dört parça, yüreğim bin… Başımda kara bulutlar, bağrımda ayrık otları, asalaklar… Karşımda yeni Dehak’lar… Kanlılar, kudurmuşlar, kuklalar…
    Öte yandan; “Demirci Kawa’nın / Nakışa, demire, bakıra işlediği/ Mührünü mermerlere vurduğu/ Büyük ve kutsal davanın/ Özveren adanmışları/ Dağlarda ateşler yakan/ Aşktan ve umuttan.
    Çığlığım çağlayanlarda… Irmaklar söylüyor şarkımı…Yasım bulutlarda saklı, güneşim umutlarda… Dağda ormanım, düzde harmanım ateşte…Bir yanım sürgünde, bir yanım vurgundadır… Açlık bana, acı bana…Başımda dağlanmış taç, ayaklarımda kızgın sac, kan-revan içindeyim…

    Ama yine de diyorum ki:
    Dicle- Fırat gibi birbirine/ Kavuşur kollarım günün birinde…” (Cemşid Mar: Çağdaş Kürt Destanları, Özge Yay. Ank. 1991).

  • Hakikatçı Alevilik’te 19. Yüzyıl Dönemeci

    Hakikatçı Alevilik’te 19. Yüzyıl Dönemeci

    mehmet-bayrakMehmet BAYRAK

    Hakikatçı Alevilik’te birçok açıdan 19. yüzyıl bir dönemeç niteliği taşır. Bir kez, daha çok şehir ve kasaba çevrelerinde örgütlenen Bektaşi Babalarının, 1789 Fransız Burjuva Devrimi öncesinde gidip devrimin ideologlarıyla görüşmesi, Osmanlı yönetiminin  tepkisini çekmiş ve bu süreç, 1828’de Bektaşiliğin yasaklanması ve Bektaşi Babalarının cezalandırılmasıyla noktalanmıştı.

    Öte yandan, sürekli uğradığı kayıplar karşısında kendisini Batı’ya uyarlamak zorunda kalan Osmanlı,  Tanzimat Fermanı’nı yayımlamak ve gayrımüslim topluluklara da kimi haklar vermek zorunda kalmıştı. Bu çerçevede, Osmanlı memleketlerinde dini tebaası bulunan kilise merkezleri de yaptırım gücüne kavuşmuş ve buralardaki mensuplarını sahiplenmeye, korumaya başlamışlardı.

    Bu çerçevede, merkezi Amerika’da bulunan Protestan Kilisesi de, başta Gregoryan Ermeniler olmak üzere  Anadolu, Kürdistan, Ermenistan ve Mezopotamya’daki yandaşları arasında izinli olarak çalışma yürütmeye başlamış ve birçok Konsolosluklar, okullar, işlikler, yetimhaneler ve kiliseler açmışlardı.

    Bu amaçla bölgeye giden diplomatlar, araştırmacılar ve misyonerler, Protestan unsurların yanısıra, genelde Aleviler, özelde Kürt Aleviler’le de rahat bir diyalog içine  girmişlerdi. Öyle ki, bu diyalog bir yandan mahalli yöneticilerin, bir yandan da merkezi hükümetin dikkatini çekiyor  ve Alevi toplumuna bu anlamda önderlik edenler sorgulanıyor, yargılanıyor, tutuklanıyor veya sürülüyorlardı.

    haqikat001-copy 19. yüzyılın ortalarına doğru, resmi söylemde „eşkıyalık“ yaptığı, ancak gerçekte farklı bir Alevilik söylemiyle ortaya çıktıkları için, Koçgiri bölgesinden Diyab Ağa ve 39 arkadaşı (toplam 40 kişi) Bulgaristan’ın Rusçuk kazasına; Erzincan- Sivas yerleşkesinden, aralarında Bayram Koca ve  Hıdır  Dede’ lerin bulunduğu çok sayıda Kızılbaş önderi Varna’ya sürülürken; Dersim bölgesinden Ali Gako ile arkadaşları, Sivas- Kangal bölgesinden ise Şıx Süleyman (Araboğlu/ Araboli)ve yoldaşları  Kürdistan ve Anadolu içlerinde aynı akibete uğruyorlardı.

    İşte, bu yüzyılın ortalarında Dersim’in Mazgirt bölgesindeki Babamansur (Bamasor) Ocağı’ ndan kopup, Kangal’ın Mescid köyündeki talipleri arasına yerleşen ve birçok yönüyle Kızılbaş/ Alevi pirlerinden ve Bektaşi babalarından ayrışarak ortaya çıkan Şıx Süleyman (Araboğlu), İçtoroslar’daki „Hakikatçı Alevilik Akımı“ na öncülük eden başlıca halk filozoflarından biridir.

    Mazdekçiliğin ve Yaresanlığın devamı olarak nitelendirebileceğimiz bu Kızılbaşlık akımı, toplumsal mülkiyeti , gerçek anlamda tanrı-insan algısını, Ali- İsa (Mesih) özdeşliğini ve kadın-erkek eşitliğini savunmaktadır. Bu özelliklerinden dolayı Batılı gezginlerin ve misyonerlerin dikkatlerini çekmiş; savundukları görüşler yöre egemenlerinin tepkisini topladığı gibi, Osmanlı gizli raporlarına da konu olmuştur. (Batılı gezgin ve misyonerlerin, konuya ilişkin  kimi mektupları konusunda bkz. M. Bayrak: Alevilik ve Kürtler, Özge yay. Ank. 1997)

    Sözgelimi, 15 Şubat 1891 ve 10 Nisan 1894 tarihli iki raporda Orta Anadolu Alevileri’nin,  16 Ocak 1899 tarihli bir raporda ise „Dersim, Akçadağ, Erguvan ve Hekimhan Alevilerinin Protestanlığa eğilimli oldukları“ bildirilerek, bu kaygı ortaya konur ve Protestan Kilisesi’nin faaliyetleri yasaklanarak; bunun yerine Katolik Kilisesi’nin faaliyetlerine izin verilir. (Bu konuda bkz. M. Bayrak: Misyonerlik Mi Dediniz?..; Alevilerin Sesi, Sayı:106/ 2007)

    Kızılbaş/Kürt- Hıristiyan/ Ermeni yakınlığı, tarihsel ve toplumsal bir gerçeklikti. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, yönetimleri rahatsız eden bu yakınlık, 1925’ten itibaren Atatürk’e  danışmanlık yapan Prof. Hasan Reşit Tankut’ un,  daha 1961 Darbesinden sonra yönetime verdiği gizlilik dereceli bir etno-politik inceleme raporunda da ifadesini bulur.

    Tankut, Osmanlı’nın son dönemlerinde, Sivas vilayetinde görevlidir. Hafik ilçesinin bir Alevi köyünde geceler. „Hakikatçı- Pirler“den olduğu anlaşılan yöre pirlerinden biri, onun sorusu üzerine bu yakınlığı şu sözlerle aktarır:

    „Aleviler’le Hıristiyan Ermeniler arasındaki fark, soğan zarı kadardır. Hıristiyanlar; Tarı’yı baba, oğul ve ruh olarak anar; biz bu üçlemeyi Hak- Muhammed- Ali biçiminde söyleriz.

    Onların 12 Havarisi vardır, bizim 12 İmamımız.

    İbadet ve oruçların vakit ve şekli ile bayramlar, her iki millette de aşağı yukarı aynıdır.
    Onlar tek kadınla evlenir ve kadın boşamazlar, biz de öyle.

    Onlar sakal-bıyık kestirmez, kıl düşürmezler, biz de öyle.

    Onlar gusul etmezler, biz de öyle.

    Onlar göğüslerinde haç çıkarmak yoluyla şahadet getirirler, biz açık avucumuzu bağrımıza basmak suretiyle.

    Biz, sonradan Hazret-i Ali efendimize uyduğumuz için adımız Alevi oldu, yoksa aramızda bir fark yoktur.“ (M. Bayrak: Alevi- Bektaşi Edebiyatında Ermeni Aşıklar (Aşuğlar), Özge yay. Ank. 2005, s.57)

    Hakikatçı Pir Araboğlu’nun (Şıx Süleyman) İçtoroslar Dervişlerine Etkisihqdefault

    Yukarda da vurgulandığı gibi, İçtoroslar’daki Hakikatçı Alevilik akımına öncülük eden  Dersimli Şıx Süleyman (Araboli) ve Seyid Veyis gibi hakikatçı pirler, zaman zaman tutuklanmış ve daha sonra Sarız yöresine sürgün edilmiş veya baskılardan kurtulmak için bu yöredeki yakınlarının yanına gitmişlerdir. Dolayısıyla bu akım; özellikle Erzincan-Sivas hattındaki Kangal’dan başlayarak Malatya/ Akçadağ, Maraş/ Elbistan- Pazarcık- Afşin ve Kayseri/ Sarız yörelerinde önemli bir kitle  kazanmıştır.

    Halk arasında daha çok  Araboğlu (veya Araboli) olarak anılan hakikatçı pirlerden  Şıx  Süleyman’ a ilişkin ilk yazılı belgeler, 19. yüzyılın ortalarına dayanmaktadır.

    Türkçe çevirilerini ilk kez Alevilik ve Kürtler (Ank. 1997) adlı eserimizde yayımladığımız  Batılı misyoner belgelerinin birkaçında, Şeyh Süleyman’la görüşmelere yer verilmektedir.

    W. Winchester adlı Amerikalı gezgin  ve misyonerin 28 Kasım 1860 tarihli bir mektubunda, Şıx Süleyman’ı ziyaret kapsamında şu bilgiler verilmektedir:

    „Birkaç Kürd’ün eşliğinde Şıx Süleyman’ın köyü Mescid’e gitmek üzere yola çıktık. Köy bulunduğumuz yerden at sırtında neredeyse bir günlük bir mesafedeydi. Yolculuk esnasında dört köyden geçtik. Her birinde de kahve içip, Kutsal Kitap’tan okumak ve dua etmek üzere kısa bir süre durakladık. Her yerde de büyük içtenlikle karşılandık ve yolumuza devam ederken bize eşlik edenlerin sayısı giderek artmaktaydı. Şıx’ın evine vardığımızda, onun buradan on- oniki
    mil mesafede bulunan bir köye gittiğini ve ertesi güne kadar da dönmeyeceğini öğrendik. Kendisine hemen bir haberci gönderildi. Bu arada, eşi ve oğlu tarafından tam bir Kürt konukseverliğiyle ağırlandık. Büyük bir ateşte bizim için kuzu kızartıldı. Ateşin çevresinde, kadın ve çocukların yanısıra  onbeş kadar iyi görünümlü Kürt oturmakta ve İncil’deki ‚Hakikatı’ dinlemekteydi. Sonunda, gecenin geç bir vaktinde Şıx Süleyman geldi ve bize hoşgeldiniz diyerek, bu kadar uzun bir yoldan onları ziyarete geldiğimiz için bize teşekkür etti. Neredeyse tüm geceyi İncil okuyarak ve muhabbet ederek geçirdik…Kendileri, (Biz gerçek kurtuluş yolunu öğrenmek istiyoruz)  diyorlardı…“ (Age,s. 315).

    Amerikalı gezgin Herrick’ in  18-20 Ekim  1866 tarihlerinde gerçekleştirdiği ziyarete ilişkin  bir mektubunda da; Protestan Kızılbaş Kürtler olarak nitelendirdiği Şıx Süleyman ve çevresi  hakkında birhaylı bilgi verir. Bu mektuplardan; Şıx Süleyman ve çevresinin, hem yöredeki Müslümanlar, hem de doğrudan kimi Kürt Kızılbaşlar tarafından suçlandıkları; zaman zaman bölge yöneticileri tarafından soruşturmaya uğradıkları anlaşılmaktadır. Mektuplarda, (Protestan Kızılbaş) olarak nitelenen bu Hakikatçılar’ın, diğer Kızılbaş  Kürtler’den daha zeki ve kişilikli olduklarına vurgu yapılmaktadır…(Age,s. 321)

    Mahalli Kaynaklarda Araboğlu ve Yandaşları551994_512719555410461_2128159275_n

    Bu hakikatçı pirlerin yaşam serüveni ve felsefesi konusunda, başta Süleyman Çiltaş’ın Binboğalı Kökçüler, Binboğalı Son Kökçüler , Zöre Zöre adlı romanları olmak üzere, değişik mahalli çalışmalarda  birçok anılar, anekdotlar ve belirlemeler bulunmaktadır. Çiltaş, Araboğlu ve İçtoroslarlar’da Hakikatçı Alevilik akımını, Binboğalı kökçülerin yaşam mücadelesi çerçevesinde  roman anlatımı içinde verir.

    Bölgede Hakikatçı Alevilik akımının önemli şair temsilcilerinden Meluli’ nin torunuHamdullah Erbil, dedesinin anlatımlarından yola çıkarak, Araboğlu hakkında şu bilgileri verir:

    „Sivas’ta Araboğlu namında, eskiden Dedelik yapmış, ancak daha sonra Dedeliği bırakarak Bektaşilik’i hakikat yoluyla izlemeye çalışmış birinin yanına da gidip gelir Karaca (Meluli). Araboğlu’nu Osmanlı kadısı sık sık vilayete getirtir, zındana atar, işkence ettirirmiş. Kadı’nın iddiası, Araboğlu’nun İslamiyete aykırı cemaat teşkil etmesi ve tarikat ehli insanlar yetiştirmesidir.

    Efsaneye göre, Araboğlu’na (Şıx Süleyman) zindanda işkenceye başladıklarında, işkencecilerin karşısına bir Arap çıkar ve onu korurmuş. 
    Üstünden kapıları kilitlerlermiş, ama sabahleyin bakarlarmış ki Araboğlu dışarda geziyor. En sonunda Kadı, Araboğlu’ndan ve 4 arkadaşından özür diliyor ve peşlerini bırakıyor. Asıl adı bilinmeyen Araboğlu’na bu söylenceden dolayı bu ad verilmiş. Meluli’nin felsefi eğitiminde bu Araboğlu’nun da  önemli bir yerinin olduğu söylenir.“  (H. Erbil: Meluli/ Çağdaş Bir Bektaşi Mistiği, Cumhuriyet gaz. 1 Haziran 1993).

    Öyle görünüyor ki, 20. yüzyıl başlarında Hakka yürüyen Şıx Süleyman’ın çevresinde 50 yıl içinde bir söylence bile oluşmaya başlamış. Ben, bir söylenceye bağlanan bu (Araboğlu) isminin, kovuşturmaya ve sürgüne uğrayan Şıx Süleyman ve çevresi tarafından bir kamuflaj olarak kullanıldığını ve zaman içinde  onun dervişlik ismi olarak kanıksandığını düşünüyorum.

    H. Erbil, Hakikatçı Aleviliğin güçlü temsilcilerinden  Karaca’nın (Meluli), dedegân düşünceye bakışını da şöyle özetler:

    „Karaca’nın Dedelere karşı çıkması, onların peygamber soyundan gelme düzmecelerini belgeleriyle açığa  çıkartıp, halk içerisindeki sahte davranışlarını eleştirmesiyle başlar. Der ki, (Sizin yobaz hocalardan ne farkınız var? İnsanlara dinin gerçeklerini, gerçek sevgiyi ve hakikat yönünü öğretmiyor, onun yerine dinin dıştan görünen şekilciliğini anlatıyor, halkı aldatıyor, fakir fukara demeden insanlardan bağış (Hakkullah/ Allah hakkı) topluyorsunuz. Bu bir aldatmaca ve soygun düzenidir. Hakikat yolu babadan oğula geçer mi hiç? Siz düzmece künyelerle – ki bu künyeleri Alevileri kılıçtan geçiren Osmanlılar’dan binbir armağan ve rüşvet karşılığı aldınız- insanların hüsnüniyetlerini sömürüyorsunuz.“  (Agy)

    Aslında, Hakikatçı Alevilik, dedegân düşünceye karşı çıktığı gibi, onu Bektaşilik olarak nitelendirmek de yanlıştır. Çünkü, Hakikatçılık bir tarikatın sınırlarının çok üzerinde bir düşünce akımıdır. Meluli’nin şu sözleri bile, bu gerçekliği anlatmaya yetiyor: „Biz Bektaşi tekkesine gitmedik, tekkelerde hizmetimiz yok; fakat Bektaşilerin yetişmiş, faziletli, kâmil mürşidleriyle görüşüp, hizmetlerimiz onlarla oldu. Ders aldık, onlardan ilham aldık. Daha doğrusu bizim aldığımız bütün ilham insandadır. İlahi ilham zaten insandadır.“ (Agy. Bir hakikatçı şair ve köy aydını olarak Meluli’nin felsefesi konusunda ayrıca, Batı dillerindeki şu başlıca yazıya bakılabilir. Hans-Lukas Kieser: Alevilik als Lied und Liebesgespråch: Der Dorfweise Meluli Baba (1892- 1989),  Migration und Ritualtransfer  içinde, Peter Lang yay. Frankfurt, 2005 ).

    Seydi Özcan da, İçtoroslar Hakikatçı Aleviliği’nin bölgedeki önemli temsilcilerinden Söbeçimenli dedesi ve babası  Apseyd ve oğlu Aziz Baba’ ya atfen „Aziz Baba Aleviliği“ olarak  nitelendirdiği bu akıma ilişkin aynı adlı eserinde; Hakikatçılığın , sanılanın tersine salt dedeganlıkla değil, aynı zamanda Bektaşilik’le olan çelişkisini de  şu belirlemeyle ortaya koyar:

    „Apseyd, çocukluğunda çok etkilendiği Araboğlu’nun düşüncelerine sahip çıktı. Yöre halkının deyişiyle (Hakikatlı) oldu. Yozlaşan  Çelebilik ve Dedelik müesseselerine baş kaldırdı, dostlarının da yardımıyla köyünü ve civar köyleri dedelerden arındırdı. Cemaatini genişletti, ama köyüne de Alevilik tarihinde (Dinsizler) anlamında kullanılan (Prodan) lakabının takılmasına engel olamadı“  ( S. Özcan: Aziz Baba Aleviliği, Ank. 2001,s. 1-2)

    haliloztoprakSeydi Özcan, 19. yüzyılın ikinci yarısı ile 20. yüzyılın başlarında, yörede  gelişen Hakikatçı Akımının iki önemli öncüsünü şöyle anlatıyor: „ Bölgedeki Alevi toplumunun iki önemli isminden biri Araboğlu, diğeri Kırkısraklı Mamki Kosê (Şıx Mamo) idi. Her ikisi de Alevi tasavvufuna vakıftı. Kendilerine ait cemaatleri vardı. Bu cemaatlerde söz söylenir, saz çalınır, ibadet edilir, insan-ı kâmil olmanın yol ve yöntemleri tartışılırdı. Temel öğretilerine göre, kâmil  insan olmanın ana koşullarından birisi de (ölmeden önce ölmek, dünyevi iş ve nefsani duygulardan arınmaktı)“. (Age,s.58)

    Yazar, „Avrupai fikirler“ olarak nitelendirdiği Hakikatçı Aleviliğin, „Hz. Ali’nin elinden Zülfikarını, altından Düldül’ünü çekip aldığını“ ve süreç içerisinde Sivas, Malatya ve Maraş topraklarında etkili biçimde yaygınlaştığını da vurgulamaktadır.

    Hakikatçı Aleviliğin Erzincan/ Sivas kavşağındaki bir kolundan gelen, Ağıldereli Kasım Efendi’nin torunu Hüseyin Özcan, bu akımın 1830- 1915 döneminiKuruluş ve Biçimlenme, 1915-1960 dönemini  Gelişme Dönemi, 1960’dan sonrasını ise Çözülüş ve Yokoluş  evresi olarak nitelendirmekte ve bu yeni Alevilik yorumunun ortaya çıkışını, „tekkelerin, ocakların, türbelerin, dedelerin insan aklını tutsak eden bağnazlıklarına, akıldışı söylemlerine, çağın koşullarının sorgulayıcılığına ve zorlamasına“  bağlamakta ve sözlerini şöyle sürdürmektedir:

    „Yüzlerce yılda oluşan, şekillenen ve varlığını sürdüren Anadolu Aleviliğinin inanca yönelik yüzündeki tutuculuk 19. ve 20 yüzyıllarda değişen dünya koşullarına ayak uyduramamış ve yaşamın akışına bağlı olarak, değişmesi ve yenilenmesi gerekmiştir. Belki de Purotluk bu amaçla gerekmiş ve varlık kazanmıştır. Tekkecilik, bir ocağa bağlı olma, dedelik, onlardan keramet ve 
    sorunlara umar bekleme Aleviliğin inanç yönünü ve bir anlamda da bağnaz tarafını oluşturmaktadır.“ (Bkz. H. Özcan: Aleviliğin Çağdaş Yorumu Purotluk Üzerine Bir Deneme, İzmir, 2007,s.97)

    Üzerinde durmaya değer önemli hususlardan biri de, Hakikatçı Aleviliğin Araboğlu’nun çıktığı Dersim/ Mazgirt’teki  Kalê Mansur  Ocağı’nda ya da Kangal/ Mescid’deki Araboğlu Ocağı’ nda değil; İçtoroslar bölgesinde gelişme olanağı bulmasıdır.

    Araştırmacı Mamo Baran da, Hakikatçı Alevilik Akımının, bu bölgede geliştiğine vurgu yapmaktadır: „Kendilerine sırr-ı Hakikatlı diyen Kangal’ın Mescit köyünde ikamet eden pirlerden Araboğlu ve Şeyh (Yazar, Veyis’e Araboğlu, Süleyman’a ise Şeyh dendiğini tahmin ediyor. MB), ölmeden önce yolunu sürdürmek için kendi çocuklarına değil, Kayseri/ Sarız/ Kırkısrak köyünde, aslen Ehlbeyt’ten olmayan Şıx Mamo’ ya vasiyet ederler. (…) Yani onların başlattığı ütopyayı Şıx Mamo gerçekleştirmeye çalışır. „ (Bkz. M. Baran: Koçgiri/ Kuzey-Batı Dersim, Tohum yay. İst.2002,s. 88-89)

  • Kürt’ün ağıtlama manzum tarihi

    Kürt’ün ağıtlama manzum tarihi

    Mehmet BAYRAK

    Günümüzde, Kürt müziğinin en popüler kilamlarından biri “Malan Bar Kir” adlı eserdir. Bunun okunmadığı bir düğün veya toplu etkinlik yok gibidir ve bu şarkı okunduğunda herkes govende durur. Oysa bu eser, aslında bir “şîn kılamı”dır. Şêx Said’in döneminde sürgüne gönderilenlerden geriye kalanların acılı, çaresiz ve ümitsiz durumlarını hüzünle dile getirmektedir.

    Belki içinden geldiğim Alevi Kürt toplumunun kültürel dokusu, belki aile çevresini kuşatan Alevi müziği, belki de edebiyatçı kimliğimden dolayı, “şiirle düşünüp şiirle söyleşmek” bende bir tutkudur adeta. Zaten, oldu bitti şiirsel anlatım dilini çok severim. Çünkü bilirim ki, kimi zaman bir tek dize, sıradan bir politikacının bir ömürboyu attığı nutuktan çok daha anlamlı ve değerlidir.
    Sözgelimi, “Seneler seneler kötü seneler / Gide de gelmeye o kötü sene” sözleriyle başlayan bir ağıtlama halk şarkısı, bizi nerelere götürmez ki!.. Hele, sözkonusu olan acılı bir coğrafyanın “ağıt toplumu”na dönüştürülmüş ve ızdıraba büründürülmüş kadim halk ve inançları ise bu, “Kürd’ün Ağıtlama Manzum Tarihi”ne dönüşür. Böylece, bu manzumeleri yakanlar da “Manzum Tarihçiler”“ olarak karşımıza çıkarlar.
    Bu gerçekliğe, doğrudan çocukluk izlenimlerimin yanısıra ilk kez 1985’te yayımlanan 3’üncü kitabım “Eşkıyalık ve Eşkıya Türküleri” konulu inceleme- antoloji çalışmam dolayısıyla tanık oldum. Gördüm ki, sosyal isyancılık geleneği ekseninde yaratılan bu ağıtlama-şiirler aynı zamanda “manzum halk tarihi” niteliğinde. Yönetimlerin “şaki/ eşkıya” dediği bu sosyal isyancılar, aynı zamanda birer halk kahramanı gibi. Zaten, halk sıradan bir “haydut” için bu şiirleri düzmezken, kahraman olarak gördüğü isyancılar için “özlem ve gurur dolu” şarkılar yakıyor.
    Bu sosyal isyancıları ve halk hareketlerini destanlaştıranlar, yalnızca halk sanatçıları olmamalıydı. Kürt edebiyatında ve komşu edebiyatlarda bunun birçok önemli örneğine tanık olmuştuk. Sözgelimi, aynı zamanda şair de olan 16. yüzyılın sosyal isyancılarından, efsaneleşmiş Köroğlu hakkında 30 dolayında “kol” destanı yaratılmıştı ki, bunlardan biri de “Köroğlu–Kürdoğlu” karşılaşmasıydı. Öte yandan, Köroğlu koçaklamalarında geçen ve Köroğlu’nu “suya tepen” Kiziroğlu da Akçadağ’ın Kızılbaş Kürtlerinden bir halk kahramanıydı.

    Ermeni Aşûxlar
    Bu çalışmaları yürütürken, bir şey dikkatimi çekti. Gördüm ki, gerek böylesi toplum olayları gerekse çeşitli doğa olaylarını en çok destanlaştıranlardan biri Ermeni Aşûxlar olmuş. Böylece ikinci önemli tanıklığım başladı. “Alevi-Bektaşi Edebiyatında Ermeni Âşıkları” konulu inceleme-antoloji çalışmamda, Osmanlıca Türkçe yazan 140 âşık ve şaire yer verdiğim gibi, bunların olay anlatan birçok Destan’ına da yer verdim. Çalışmalarımı yoğunlaştırınca, Ermeni Aşıklar’da destan yazmanın aynı zamanda bir gelenek hâline geldiğini gördüm. Bugün arşivimde, Ermeni âşıkların 50 dolayında destanı bulunuyor.
    Halk edebiyatında bu olgular genellikle Destan türüyle şiirleştirilirken, Divan edebiyatında daha çok Mesnevi tarzında veriliyor. Ayrıca, manzum tarihlerin de bulunduğunu belirtelim.
    Üstte de vurguladığımız gibi; çağdaş toplumcu şairler de, serbest şiir tarzındaki destanlarla önemli halk hareketlerini destanlaştırmaktan kendilerini alamamışlar. Sözgelimi, Nazım Hikmet 15. yüzyılın önemli toplumcu halk hareketlerinden olan Şeyh Bedreddin Hareketi’ni Osmanlı tarihçilerinin ve Müderris Şerafeddin gibi İttihad/Cumhuriyet tarihçilerinin kaleminden kurtarmak için “Simavne Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin Destanı”nı yazmak zorunda kalıyordu.
    Kendi payıma, ben de gerek Selçuklu/ Osmanlı dönemi halk hareketlerini, gerekse Cumhuriyet dönemi Kürt hareketlerini destanlaştırmaları için şair arkadaşları teşvik ettim. Sözgelimi, yakın şair dostlarımdan Ozan Telli’nin çoğu Alevi önderlikli Baba İshak, Şah Kulu, Pir Sultan, Kalenderoğlu Pirî Mehmed destanları ile Koçgiri, Ağrı/ Ararat, Dersim, Newroz destanlarına hem kaynak sağladım hem de Önsözler yazarak yayımladım. “Çağdaş Kürt Destanları” adıyla yayımladığım son destanlardan dolayı da 2 yıl hapis cezası aldım. Bunların büyük bölümünü de, 1984’te yayımlanan “Alevi Önderlikli Halk Hareketleri ve Çağdaş Destanlar” konulu çalışmamda değerlendirdim.
    Sadece bunlar da değil, 1988’de Diyarbekir’de doğrudan tanıştığımız Yılmaz Odabaşı’na “1925 Kürt Hareketi”nin destanını yazdırdığım gibi; Adnan Yücel’e de “Ateşin ve Güneşin Çocukları”nı yazması için kaynak yardımında bulundum.

    ‘Yaralı Coğrafya’nın ağıtlama-şiirlerinin sunduğu gerçek
    Sözel şiirin insanlık tarihi boyunca varolduğunu söyleyebiliriz. Henüz yazı yokken, insanların duygu ve düşüncelerini gerek kaya üstlerine gerekse mağara içlerine “resim-yazı” yoluyla işlediklerine tanık oluyoruz ki, özellikle Yukarı Mezopotamya’ya tekabül eden Kürdistan’da bunun birçok örneği görülüyor.
    Nitekim, bugün elimizde bulunan en eski Kürt şiirlerinden biri de, 7. yüzyıla tarihlenen ve Güney Kürdistan’daki Süleymaniye yakınlarında bulunan Şikefta Cêşanê’de (Cêşanê Mağarası) bulunmuş olan bir ağıtlama-şiirdir.
    “Hurmuzgan riman, atiran kujan” dizesiyle başlayan bu ağıtlama-şiirde; İslam Halife ordularının Kürdistan ve Mezopotamya’da Zerdüşti/Mazdekçiler’e yaptığı katliam anlatılmaktadır. Türkçesi şöyle: “Yıkıldı Hurmuzgan, söndü ateşgehler/ Herkesten saklandı namlı büyükler/ Zalim Araplar girdi ta Fırat’a dek/ Köylerden tut da Şarezor’a dek/ Esir alındı bütün kızlar ve kadınlar/ Kendi kanında boğuldu özgür adamlar/ Kimsesiz kaldı Zerdüşt’ün töresi, dini/ Yüce Hürmüz affetmeyecek hiç birini…”
    İlk yazılı Kürt edebiyat ürünlerinden bir şiirin sunduğu acılı gerçeği burada noktalayıp, yakın dönem Kürt tarihine gelmek istiyorum. Bu konularda son derece zengin bir sözlü kültür geleneğine sahip olan Kürtlerin, yazıyla da bilince çıkan dengbêj destanlarına veya kadınların yaktığı şîn kilamlarına girecek değilim. Bunlar zaman zaman yazılara konu da oldular. Sözgelimi yazar Malmisanij, salt Dersim’de yaşananları “Ülkemizden Zulüm Tabloları” (Medya Güneşi, Sayı:14/ 1990) adıyla işlerken; biz de bir çalışmamızda “Ağıtlama-Şarkılarda Dersim Soykırımı”na ayrı bir bölüm ayırmıştık.
    “Kürd’ün Ağıtlama Tarihi” olarak da nitelendirebileceğimiz bu halk yaratmaları dışında, çağdaş toplumcu Kürt şairleri de farklı bir boyutta bu anlatı-şiirlerine katkıda bulundular. Sözgelimi Dr. Şair Ömer Civano’nun, kitabına da başlık yaptığı “Yaralı Coğrafyam“ şiirinden şu dizeleri birlikte izleyelim:
    “Dayanmıyor yüreğim/ Yeter artık ölmeyin/ Ülkemin civan çocukları/ bugün, yarın ve hep…/ direncim, umudum, sevinç goncalarım/ birlikte varmalıyız aydınlığa/ birlikte göğertmeliyiz ak nevrozları (…) Kaçınılmazdır, inanıyorum/ Yırtacağız bu kara geceyi üstümüzden/ Çünkü al- yeşildir türküsü Diyarbekir’in/ Coşarak gelir, burçlarından/ Vangölü mavisi özlemime/ Süreci barış olsun zamanın/ Ben yüreklere ses verdim/ Şiirlerin imgesinde/ Şiirden öte türkülerimle./ Ey kanayan Coğrafyam!/ Ey yadsınan tarihim!/ Bak civanlarım govend çekiyor/ Newroza kesmiş doruklarda/ Kendileri kartal, yürekleri güvercin kardeşlerim…”
    Şair, başka şiirinde de, “Şiirimin dili Kafdağı’nda kilitli/ Halaylarda, davullarda duy beni/ Ayaklarım zincirlerle düğümlü/ Boynubükük menekşeye sor beni” diyerek, bir başka Kürt gerçeğine parmak basıyor.

    Ağıtlar eşliğinde halaya durmak
    Kürt toplumundaki bu çarpıcı gerçekliğe, daha önce bir yazısında Zana Farqini de işaret ediyordu. “Ağıtlar Eşliğinde Oynar Olduk“ başlıklı yazısı bu değişime dikkat çekiyordu: “Yaşanan siyasal ve toplumsal olaylar, eski gelenek ve görenekleri değiştirdiği gibi Kürt müziğini de etkiledi. Bu mücadele esnasında müzik formatıyla birlikte geçmişe ait birçok şey değişip dönüştü. Örneğin, halk mücadelede kaybettiği evlatlarını zılgıtlarla son yolculuğuna uğurluyor. Kadın şehitlerin tabutunu kadınlar taşıyor artık. Sadece taşımıyor, gömüyor da. Siyasal mücadeleler toplumu sadece tek yönlü etkilemiyor. Kültürü de, sanatı da, örf-âdetleri de davranış kalıplarımızı da derinden etkiliyor. Onun için ağıtlar eşliğinde halaya da duruyoruz. Özel şartların özel durumudur bu. Zaten böylesi durumlarda (şîn û şahî cêwik in/ yas ve eğlence ikizdir) demiyor muyuz?” (Yeni Özgür Politika 2 Mart 2015).

    1925 İhtilâlini anlatan bir şîn ve ‘Govend’ kilamı
    “1925 İhtilâli” kavramını tabii ki bilerek kullanıyorum. Çünkü, “Şêx Sait İsyanı” nitelendirmesi, resmi ideolojinin kasıtlı bir adlandırması (Bu konuda bkz. M. Bayrak: “Neden Şeyh Said İsyanı” Değil?.. (Ronahi gaz. Sayı:52/ 1996). Şêx Said’in, bu harekette önemli bir figür olduğu bir gerçek, ancak başta Kürt Özgürlük Örgütü yöneticileri olmak üzere birçok önderden biri. Zaten, bu örgüt liderlerinin 1926’da İsmet Paşa liderliğindeki Hükümet’e gönderdiği Kürd Milli Talepleri’ne ilişkin “Muhtıra- Mektup“ta da, 1925 Hareketi, “Kürd Milli İhtilâli” veya “Kürd Milli Direnme Hareketi“ olarak nitelendiriliyor.
    Günümüzde, Kürt müziğinin en popüler kılamlarından biri “Malan Bar Kir” adlı eserdir. Bunun okunmadığı bir düğün veya toplu etkinlik yok gibidir ve bu şarkı okunduğunda herkes govende durur. Türkiye’de yayımlanan ilk Kürt Halk Şarkıları kitabı olma özelliği taşıyan Kilam û Stranên Kurdî adlı inceleme-antoloji çalışmamda (Özge yay. Ank. 1991, s.214) 2 versiyonuna yer verdiğim bu eser, aslında bir “şîn kılamı”dır ve sözlerinden de zaten bu açıkça anlaşılmaktadır.
    Şêx Said’in de içinde önemli bir figür olarak yer aldığı ve idam edildiği 1925 Kürt Hareketi bastırıldıktan sonra, iki yıl içinde 15 bin kişi katledilmiş ve Kemalist yönetim tarafından 10 Haziran 1927’de çıkarılan İskân Kanunu ile isyan bölgesi Kürtlerinin bir kısmı Anadolu içlerine sürgün edilmişlerdi. İşte, “Malan Bar Kir” ağıtlama-kılamı, sürgüne gönderilenlerden geriye kalanların acılı, çaresiz ve ümitsiz durumlarını hüzünle dile getirmektedir.
    “Dinê lê, dinê lê, dinara mın/ Gewrê lê, rindê lê, hevala min” nakaratıyla süslenen bu kılamın geriye kalan bölümlerinde; evlerin yüklenip gittikleri, geriye öksüz dul ve yetimlerin kaldığı, ölülerinin bedenlerinin yılan ve farelere yem olduğu, keklik gibi kafese tıkıldıkları, deli değilken delirtildikleri anlatılmaktadır. Öyle anlaşılıyor ki, tam da Kürt özdeyişindeki gibi, insanlar hüzünle sevinci birlikte yaşamaya alıştırılmışlar…

    Şêx Said üzerine yakılan Kirmanckî/Zazaki ağıtlar
    1945 yılında hükümet kararıyla “Kürtler ve Kürt Hareketleri” üstüne bir çalışma yaptırılır. 2. Dünya Harbi bitimi Türkiye’nin yönünü Batı’ya çevirdiği bir aşamada hazırlatılan ve bizim de önemli bir bölümüne, 1993’de yayımladığımız Kürtler ve Ulusal-Demokratik Mücadeleleri konulu belgesel
    çalışmamızda yer verdiğimiz bu doküman içinde birkaç tane de Şêx Said üzerine yakılmış Kirmanckî/Zazaki ağıt bulunuyordu.
    Raporu hazırlayan Ahmet Hasip Koylan’ın, Kürtçe bilmemesinden dolayı oldukça yanlış yazılan ve kimi yerde yanlış Türkçeleştirilen bu ağıtların doğru yazımı ve çevirileri konusunda, o zaman İsveç’te bulunan yazar ve dilci Malmîsanij’den yardım istemiştim. O da bu ağıtlarla Türkçe çevirilerini düzeltmiş ve kitapta böylece yer vermiştim (Bkz. S. 407-411). Burada ise, bu örneklerden yalnızca birine yer vermekle yetineceğiz:
    Hew wî, hey wi! Hesretê gote Qudretê: Tu rabe li derî malê binihêre vê delaletê!Sed mêrê me kuştun, du sed mêrê me birine Kela Milazgirê bira bişewiteHew wî, hey wî! Ez î hetta xweş bim li darê dinê, dengê derdê Babê Şêx Elî Riza ji dilê min dernayê.
    Hesretê gote Qudretê: Vê sibe dilê min pirr kîne- kin e; tirsa min bi wê tirsê ye, eskerê Cumhûriyetê giran e, pêşiya hêsîrê hudûdê Îranê vegerîne.
    Ez î hetta xweş bim li darê dinê, derdê Babê Şêx Elî Riza ji dilê min der nayê.
    Türkçesi şöyle:
    Eyvah, eyvah! Hesret Qudret’e seslendi: Kalk da dışarıya, şu dalalete bak sen!
    Yüz erkeğimizi öldürdüler, ikiyüzünü de götürdüler yanası Malazgirt Kalesi’ne
    Eyvah, eyvah! Ben dâr-ı dünyada yaşadıkça Şêx Ali Rıza’nın babasının (Şêx Said’in) acısının sesi çıkmayacak yüreğimden.
    Hesret Qudret’e seslendi: Bu sabah yüreğim çarpıntılı (endişeliyim); korkum o ki Cumhuriyet’in (Türkiye’nin) büyük ordusu İran sınırındaki esirlerin önünü çevirsin.
    Ben dâr-ı dünyada yaşadıkça Şêx Ali Rıza’nın babasının (Şêx Said) acısı çıkmayacak yüreğimden.

    Her Kürt direnme hareketinin destanı var…
    Şunu hemen belirtelim ki, Kürt direnme harekeleri ile katliamları üstüne yüzlerce manzume ve destan var. Bu anlamda salt son 100 yıla baktığımızda; gerek Ermeni ve Süryani soykırımı; gerek 140 köyün yok edilmesiyle sonuçlanan Koçgiri katliamı, gerek 15 bin kişinin katliyle sonuçlanan 1925 Hareketi, gerek 30 binin üzerinde insanın katliyle biten Ağrı-Zîlan katliamı, gerekse 40-50 bin arası insanın katliyle sonuçlanan Dersim soykırımı üstüne çok sayıda ağıtlama-manzumeye tanık oluyoruz. Bunlardan bir bölümü, doğrudan olayın kahramanı olan Alişêr gibi şair-önderlerce yazıldığı gibi; bir bölümü Yado gibi öne çıkan kahraman kişilikler, bir bölümü de olayın bütünü üstüne yakılan anonim eserlerdir. Bu anlamda, özellikle dengbêjler adeta gezgin tarihçiler mertebesindedir.
    Yaşadığımız bu acılı-sancılı süreçte bile, gün geçmiyor ki bir mahalli kadın ya da erkek dengbêjin, toplum vicdanının kabul etmediği bir olgu üzerine yaktığı ağıt yüreğimizi parelemesin. Hiç unutmalayım ki, (1) şiirden mahkum olup, bunun üzerinden mağduriyet ve mazlumiyet politikası yapan şimdiki Cumhurbaşkanı, belki bundan sonra (1001) şiirde anılacak!..
    Çağa tanıklık edecek yüzlerce ağıtlama- manzumeyi şimdilik bir tarafa bırakarak, Sivas-Madımak katliamında kaybettiği eşi-yoldaşı Metin Altıok’un ölümünden sonra hayata veda eden eşi Nebahat Çetin’in Kürdistan’ı anlatan bir şiiriyle sözlerimizi noktalayalım:
    “Dinlediğim en eski ezgidir doğu/ ağıtta hoyratta uzun havada/ palandöken nemrut bingöl yaylası/ zulüm bir kalleş düşmandır!/ bekler pusuda// Tanıdığım en yorgun insandır doğu/ savaşta kıtlıkta toyda düğünde/ yağlı kurşun yavan ekmek gelin kınası/ ölüm uykuda değil hiç/ sınır boylarına mayın döşendiğinde// Kokladığım en ürkek çiçektir doğu/ su boylarında koyraklarda kuytuda/ top, nergis, mor menekşe, sarı çiğdem/ bir kısa süreçtir bahar/ karasaban çiziğinde// Yaşıyorum en büyük sevdadır doğu/ kaygıda, umutta, aşkta herşeyde/ sevgi cana kıymaz bir güzel salgın/ eğer ki dostluğun gülüyse yürek/ ışıtır dağları şafaklar bir gün/ karanlığın ucu delindiğinde…”

  • Katliamlarda mazlum sığınağı “Mağaralar” ve Êzidîler…

    Katliamlarda mazlum sığınağı “Mağaralar” ve Êzidîler…


    MEHMET BAYRAK

    Mazlum bir halk olan Êzidî Kürtler’in, son haftalarda yaşadığı dramatik ve trajik durum, adeta tarihin yeniden tekerrürü gibiydi. Tarihte, Kızlıbaşlar ve Êzidîler ile azınlık durumuna düşmüş diğer etnik toplulukların yaşadığı “mağara macerası”, 21. yüzyılda bir kez daha tekrarlanıyor ve en az bir yıl önce kaleme aldığımız bir konuyu yeniden gündeme getiriyordu…

    “Mağara” mazlum yaşamında bir kült!

    “Dersimliler mağaralara iltica etmişlerdi. Ordu zehirli gaz kullandı, mağaraların kapısının içerisinden, bunları fare gibi zehirledi. Ve yediden yetmişe o Dersim Kürtleri’ni kestiler…”

    Üstteki trajik sözler, birkaç yıl boyunca Dersim soykırımına tanıklık etmiş, Seyid Rıza ve arkadaşlarının idamını organize eden, dönemin Emniyet Müdürü İhsan Sabri Çağlayangil’e ait. Kime yapıyor bu açıklamayı? Yaklaşık 25 yıl önce, bizden de Dersim’le ilgili kaynak isteyen şimdiki CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na…

    1989 yılında, yayımlamakta olduğum Kürt kimlikli Özgür Gelecek Dergisi’nden dolayı iki kez tutuklanmış ve Çağlayangil’in Dersim katliamına ilişkin kimi tanıklıklarını röportaj ve anı biçiminde cezaevi koşullarında basından izlemiştim. Çağlayangil, daha 1935 yılında Malatya Emniyet Müdürü iken Dersim kasabı Kor-Vali Abdullah Alpdoğan’la yaptığı alan çalışmalarına; 1937 yılında ise Seyid Rıza’nın idamına ilişkin ilginç ve çarpıcı anekdotlar anlatıyordu.

    Bu anlatımlar, o tarihlerde bürokrat olarak kamuda çalışan Kılıçdaroğlu’nu da oldukça etkilemiş olmalı ki, ortak bir tanıdık üzerinden benden kaynak istediği gibi, bir arkadaşıyla birlikte Yalova’da Çağlayangil’i de ziyaret etmiş ve üstteki trajik sözleri de içeren bir röportaj yapmıştı. Aslında, Çağlayangil bu döneme ilişkin tanıklıklarını ve benzeri görüşleri övünerek, Nakşibendiler’in yayın organı İslam dergisinde de anlatmıştı (Bkz. İslam, Mayıs- 1990, Sayı: 81).

    Çağlayangil, Dersim harekâtının doğrudan Atatürk’ün “Dersim meselesini kesin olarak halledin” talimatıyla yürütüldüğünü; Alpdoğan’la iki yıl süreyle alan çalışması yaptıklarını, burada “Hz. İsa kılıklı, insan güzeli adamlara rastladığını” söyler. 1937’de Ankara’dan gönderilerek, Seyid Rıza ve arkadaşlarının idamını organize eden Çağlayangil, Devlet aklını şu sözlerle ortaya koyar: “Devlet otoritesi tesis edilmelidir. Bir kadının kocası belli olmalıdır. Hâkimiyet devlette olmalıdır”. (Agy)

    Evet, “medenileştirme” yani Türk-İslamlaştırma adına, silahları neredeyse tümüyle toplanmış bir bölgeye, bombardıman uçaklarının yanı sıra, tam teçhizatlı üç kolordu, iki süvari tümeniyle girmek ve can korkusuyla mağaralara sığınmış olan insanları yaylım ateşine tuttuktan sonra, içeriye zehirli gaz salarak topyekûn imha etmek… Bu, Kemalist rejimin Dersim’i “medeniyete açma” projesidir. Öyle ya, ünlü Kemalist kalemşör Hakkı Naşid (Uluğ), 1931’de “Derebeyi ve Dersim”, 1938’de ise “Tunceli Medeniyete Açılıyor” kitaplarını boşuna mı yazmıştı? Bunlar, tam da Kemalist rejimin sözcülüğünü yapan rapor- kitaplar değil miydi?..

    Koçgiri Katliamı’nda da mağaralara sığınanlar “Tütsüyle” imha edildi…

    Yaklaşık 90 yıllık bir geçmişi olmasına rağmen, Koçgiri katliamı üstündeki sır perdesi bile yeni yeni aralanıyor. Ve anlıyoruz ki, Dersim’de uygulanan imha yöntemlerinin benzeri, yaklaşık 15/16 yıl önce 1921’de Koçgiri’de de uygulanmış. Yaklaşık 140 köyün yok edilmesiyle sonuçlanan Koçgiri’de de yine insanlar can havliyle doğanın en kuytuluk ve korunaklı mekânları olan mağaralara sığınmışlar, ancak buralara da tütsü salınarak, insanlar boğularak katledilmişler.

    Bu konuda bir alan çalışması yapan, Koçgiri’nin efsanevi şairi Alişer’in yakınlarından Dr. Ali K. Yıldırım, ilginç anekdotlar aktarıyor. Katliam sırasında insanların sığındıkları mağaraları resimleriyle veren Yıldırım, sözgelimi İmranlı’nın Pevriziyan (Eskidere) köyündeki bir mağaranın acıklı öyküsünü şöyle anlatıyor: “Çevre köylerden kaçıp bu mağaraya sığınanlar, Topal Osman güçlerince mağaranın girişine yığılan samanın yakılması sonucu duman ile boğularak öldürüldü.” (Bkz. A. K. Yıldırım: Osmanlı Sonrası İlk İcraat: Koçgiri Katliamı; Rızgari Online, 23.11.2011).

    Doğanın bu derinlikli mekânları, kimi zaman gerçekten mazlumların kurtarıcıları olur. Sözgelimi, yine Koçgiri katliamı döneminde insanların sığınıp kurtuldukları ve bugün “Ana Fatma Ziyareti” olarak tavaf edilen bir başka mağaranın öyküsü şöyle aktarılıyor: “Bu mağaraya yerleşen Eskidereliler, kurtulmayı başarıyor. Mağaranın girişi dar ve içerisinde su akıyor. Ağız bölümü otlarla kaplanmış bulunduğundan, birilerinin burada saklanacağı tahmin edilmediğinden Eskidereliler kurtuluyor. Bu nedenle, buraya Ana Fatma deniliyor ve ziyaret olarak kabul ediliyor.” (Aynı yer)

    Sömürgeci Devlet ittifakıyla Ağrı/Zilan’da gelen “Dereboyu” ölümler

    Burada anlatılan iki örneğin kahramanları, “azınlık içinde azınlık” statüsündeki Koçgiri ve Dersim Kızılbaş- Kürtler’i… Ancak, biliyoruz ki 15 bin kişinin katliyle noktalanan 1925 Kürt Hareketi’nden sonra, Kürt Özgürlük Örgütü (Xoybun) tarafından örgütlenip 1928-1932 yılları arasında devam eden Ağrı/Zilan İsyanı, birçok diplomatik manevralar ve yasal aldatmacalardan sonra, Türk ve İran sömürgeci devletlerinin ittifakıyla sonlandırıldı. Türk basınının haberlerine göre, bu aşamada katledilen Kürtler’in sayısı 30 bini buluyor ve dereler “lebalep” insan cesetleriyle doluyordu.

    Burada da, savaş uçakları dâhil tüm araçlar kullanılmıştı. Bu harekâttan yıllar sonra 1944 yılında, harekâtta bizzat görev alan Yarbay Eyüp Sabri Süsoy tarafından kaleme alınan ve Genelkurmay Başkanlığı’nca yayımlanan “Eşkıya Muharebeleri ve Mağara Aramaları” konulu bir kitapçıkta; iki devlet arasında Kürtler’e karşı kurulan kanlı tuzağın birçok ipucu görülebileceği gibi insanların dağlardaki sığınağı olan “Mağara” olgusu konusunda da son derece ilginç bilgilere yer verilir.

    Mağaraların muharebe ve korunmadaki işlevi konusunda ayrıntılı bilgiler içeren kitapçık, Kürt coğrafyasında dağlık ve volkanik arazide çok sayıda mağaranın bulunduğunu, özellikle çok volkanik olması dolayısıyla Ağrı Dağı’nda çok sayıda mağara bulunduğunu ve bu mağaralardan bazılarının kışın bile sıcak dumanlar çıkardığını bildirmektedir. “Ağrı’da bulunan çeşitli mağaraların arasında, yüklü hayvanların girebileceği ve bir taburu tamamen barındırabilecek büyüklükte olanları da vardır. Bu mağaralar türlü biçimlerde olup giriş yeri dar, içerisi geniş ve serbest; koridorlu ve birkaç bölmeli, uzun dehlizli, birkaç kapılı olanları bulunduğu gibi içlerinde yakılacak ateşin dumanının çıkması için tabiattan ve sonradan yapılmış bacalı olanları da vardır.”(Age, s. 37)

    Yazar, bu mağaraların ya mıntıka adıyla ya da simgeleşmiş isyancı kişilerin adıyla anıldıklarını belirtiyor. Sözgelimi, kişi adıyla verilen mağaralardan bazıları şöyle: Haso mağarası, Timur mağaraları, Hacıali mağarası, Mato mağaraları, Ahmet Şemo mağarası, Ali Mirza mağarası, Ömerbesi mağarası, Paşo mağaraları…

    Yine bu kitapçıktan öğreniyoruz ki, önce Koçgiri’de, sonra Dersim’de başvurulan mağaralara boğucu duman salınması yöntemi Ağrı/Zilan’da da uygulanmış. Ancak yazar, mağaraların içi girintili ve bölmeli olduğundan, isyancıların bir yamçı veya keçe ile bir menfezi tıkayarak kendilerini dumandan koruduklarını, bu nedenle bu tür mağaraları çökertmek için “bomba, bomba demeti ve tahrip kalıbı” kullanıldığını bildiriyor. (Age, s. 40)

    Ağrı/Zilan direnişi aşamasında, Ağrı Dağı çevresindeki Kürt direniş noktaları ve Kürt yaylaları konusunda bugün elimizde, harekâta bizzat katılan Pilot Naim Bürküt’ün çektiği fotoğraflar da bulunuyor. (Bunun bir örneği için bkz. Haz. Yılmaz Çamlıbel: Ağrı Albümü/ Serhildana Agiriye).

    Ezidi Kürtler’in despotizm ve fanatizmle ölümcül dansı

    Biliyoruz ki, Kürdistan’da yine “azınlık içinde azınlık” statüsündeki Ezidi Kürtler’in devletle ve yöredeki fanatik Müslümanlar’la ölümcül dansı en az üsttekiler kadar trajik… Başka din mensuplarının sayısı sürekli artarken, sayıları sürekli azalan bir etnik topluluk Ezidi Kürtler. Zerdüşt dininin en yakın devamcıları olarak geçmişte büyük bir çoğunluğa sahip olan Ezidiler, bilinen İslamcı devlet baskıları dolayısıyla sürekli azalmaya yüz tutmuşlar. Osmanlı dönemindeki çok yönlü baskı ve katliamlar bir yana, son yüzyıllık sürede bile büyük bir kırılma yaşanmış. Sözgelimi, Serhad bölgesi Kürtleri’nin büyük çoğunluğu geçmişte Ezidi olup, bugün sınırın kuzeyinde kalanlar Ezidiliğini korurken, Osmanlı bölümünde kalanlar komple Müslümanlaşmışlar. Keza, 19. yüzyıl kaynakları Serhad’dan Sincar bölgesine uzanan güzergâhta büyük bir Ezidi varlığından söz ederken, bugün bu varlığın yüzde birine rastlamak mümkün değil. Yine, Rojava’nın kuzey kesimine yayılan Ezidi varlığı da önemli ölçüde eriyip gitmiş. Salt bir rakam vermek gerekirse, 1980 Cuntasına kadar Siirt, Batman, Diyarbakır, Urfa ve Mardin gibi illerde yaşayan Ezidiler’in sayısı 20 bini aşkınken, bu rakam 2000 yılında 400’lere kadar düşüyor (Bkz. Ezidilerin Sayısı 423’e Düştü, Evrensel gaz. 15.3.2005; Kürdistan’da Ezidiler’in Sayısı Azalıyor, Öz- Po, 15.3.2005).

    Ezidi denince, ilk akla gelen bölge, Ezidilerin kutsal mekânı Laleş. Oysa biliyoruz ki, geçmişte Viranşehir, Orta Anadolu’daki Kapadokya gibi hem bir uygarlık ve kültür merkezi, hem de Ezidiler’in ana karargâhlarından biriydi. Benzeri kaderleri paylaştıklarından olmalı, burada da tıpkı Kapadokya gibi yeraltı kiliseleri ve mağara barınakları vardı. Bunların bazı kalıntıları ise günümüze kadar gelebilmiş. Göbeklitepe gibi 12 bin 500 yıla tarihlenen insanlığın en eski yerleşkeleri Harran’da bulunduğu gibi, Viranşehir de bölgenin en eski kültür ve uygarlık merkezlerinden biridir.

    “Akese Kilisesi ve Mağaraları, Viranşehir-Urfa yolunun 19. kilometresinde bulunan Kırlık ya da diğer adıyla Gavurhori köyüne altı kilometre mesafede bulunuyor. Akese Kilisesi, dere yatağında yer alan kayalara oyulmuş. Kilise girişinin tam karşısında Ezidiler tarafından kutsal kabul edilen “Tavuskuşu” kabartmaları yer alıyor. Kilisenin M.S. 2. yüzyılın sonlarına doğru gizli ibadet için yapıldığı tahmin ediliyor. Yine ibadethane olarak yapılan mağaralar ise, yerden iki metre yüksekte bir girişle inşa edilmiş.” (Bkz. Uygarlıklar Merkezi Viranşehir, Öz- Po).

    Bu mağaraların hangi maceralara tanıklık ettiklerini tahmin etmek hiç de zor olmasa gerek. Bilinen dini baskılar nedeniyle, gizli ibadet yeri olarak kullanıldığı gibi, tehlike durumunda sığınak olarak kullanıldığı da açıktır. Keza, Şengal dağlarında Ezidiler’in katliamlarda sığındığı bir mağaranın öyküsü, ünlü Kürt halk destanının kahramanları Derweş ile Edule’nin acıklı macerası ekseninde verilir: “Bir yandan Edule’ye dörtnala at koşturan Derweş’in atının

    ayak sesleri, bir yandan acımasız fermanlarla gelen kılıç darbelerinden kurtulmak için Şengal dağlarına koşan, koşarken çığlıklara boğulan kimsesiz Ezidiler’in aman çığlıkları. (…) Sincar/ Şengal dağları, sadece bir büyük aşk öyküsünün tanığı değildir kuşkusuz. Onlar, 72 fermana da tanık dağlar. Her bir taşı, her bir vadisi acı, hüzün ve Ezidi kanıyla yıkanmış…” (H. Ermiş: Edule’nin Gözyaşları, Politik Art, Sayı: 132/ 2014).

    Bilindiği gibi Ezidiler, bugüne kadar 72 katliama maruz kaldıklarını kabul ederler. Bu gerçeklik ve daha 2007 yılında Şengal’ın kadim halkı Ezidi Kürtler’e karşı yürütülen ve 600 dolayında insanın yaşamına mal olan karanlık katliam göz önüne alınırsa, Ezidiler’in dünden bugüne fanatik ve despotik güçlerle girdiği ölümcül dans daha iyi anlaşılır…

    Malatya-Viranşehir hattında bir taçsız kral: İbrahim Paşa

    Üstte de vurgulandığı gibi, Ezidiler denince Viranşehir; Viranşehir denince Batı literatüründe “Kürdistan’ın ya da Hamidiye Alaylarının Taçsız Kralı” olarak ün yapan Milli aşiret federasyonu reisi ve Hamidiye Alayları paşası İbrahim Paşa akla geliyor. Gerçekten de, nasıl 1854’te Kırım üzerinden yürütülen ve İngilizler’le Fransızlar’ın da aynen bugün gibi taraf oldukları Osmanlı-Rus Savaşı’na katılan ünlü Kızılbaş-Kürt kadını Fataraş, Osmanlı/Kürt kadınını Batı literatürüne en çok taşıyan figür ise İbrahim Paşa da, gerek Aşiret Alayları Paşası olması, gerekse çevredeki etkinliği dolayısıyla üzerinde en çok durulan ve fotoğraflanan Kürt figürüdür.

    Kendisinden söz açan Batılı kaynaklar, ondan “Malatya Kızılbaşı” olarak söz etmekte ve şu bilgileri vermektedirler: “19. yüzyılın başlarında Milan Aşireti’nin başında İbrahim Paşa bulunmaktaydı. İbrahim Paşa’nın, 2000’i geçen aile üzerinde nüfuzu olduğu biliniyor. İbrahim Paşa, bu 2000 aile arasında saygı ve hoşnutlukla anılmakta ve kendisinden Malatya Kızılbaşı olarak bahsedilmektedir. O, Dersim’de muhafız olarak gezebilecek tek aşiret lideri olarak bilinmektedir. İbrahim Paşa’nın ilginç yanlarından biri de kendisine bağlı ailelerin arasında Putperest, Şii, Ortodoks ve Müslümanların bulunmasıdır.” ( Mark Sykes ve Hugo Grothe’den aktarılarak, İ. Yazgan: Kürdistan’ın Taçsız Kralı İbrahim Paşa, Öz- Po, 9 Ocak 1998).

    İbrahim Paşa’nın, Batılı kimi kaynaklarda “Malatya Kızılbaşı” olarak sunulması, kuşkusuz ilginç bir belirlemedir. Geçmişten 19. yüzyıl sonlarına kadar, Malatya-Adyaman/Semsur-Urfa/Ruha hattında büyük bir Kızılbaş ve Ezidi nüfusunun yaşadığı bilinmektedir. İbrahim Paşa’nın da Kızılbaş veya Ezidi olarak Viranşehir bölgesine gittiği ve sonradan Müslümanlaştığı söylenebilir. Zaten, Hamidiye Alayı oluşturması için de Müslüman olması gerekiyordu. Ancak, İbrahim Paşa’nın Batılı araştırmacının söylediği gibi, farklı din ve inançtan topluluklara ne denli hoşgörülü davrandığı sorgulanması gereken bir husustur. Unutmamak gerekir ki, Koruculuk sisteminin babası bu Alaylar’ın ta kendisidir.

    Literatürde “Aşiret Alayları” olarak da anılan Hamidiye Süvari Alayları, üstteki örnekte görüldüğü gibi kimi aşiret reislerine büyük nüfuz sağlamış olsa da, izlenen yanlış politikalarla Kürt blokunda inançsal temelde bir kırılmaya da yol açmıştır. Siyasi ve manevi gücünü Abdülhamid’den alan bu milis kuvvetlerinin liderlerinin yani Alaylı paşalarının en büyük muhaliflerinden biri İttihad-Terakki kadrolarıydı. Nitekim, Diyarbekir’deki Osmanlı-Kürd İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin aktif üyelerinden biri olan Ziya Gökalp’ın yayımlanan ilk kitabı, doğrudan İbrahim Paşa’yı hedef alan “Şaki İbrahim Destanı” dır. (1908’de yayımlanan bu Destanın ayrıntılı bir irdelemesi için bkz. M. Bayrak: Alman Emperyalizminin Türkiye İle Kürdistan’a Girişi ve Ziya Gökalp; Kürdoloji Belgeleri- I içinde, Özge yay. Ank. 1994,s. 509- 515).

    Z. Gökalp, destanın bazı kesitlerinde şöyle diyor: “Berazi’yi, Aneze’yi dağıttı / Seller gibi Şammar kanı akıttı / Mızrak dikti Karakeçi yurduna (…) Her tarafı sardı azgın kurtları / Diyarbekir, Mardin, Urfa yurtları / Döndü baştanbaşa ıssız çayıra (…) Osmanlılar bu vahşete dayanmaz / Kürd kılıcı din kanına boyanmaz / Bugün millet alacaktır intikam.”

    1908 Meşrutiyet Devrimi aşamasında yayımlanan bu destanda söylendiği gibi, İbrahim Paşa gibi birçok şahsiyet tasfiye edildi. Ancak, Hamidiye Alayları tasfiye edilmediği gibi, Ziya Gökalp’in ideologluğunu yaptığı İttihad-Terakki yönetimince birçok alanda kullanılmaya devam edildi. Ziya Gökalp’in içinde bulunduğu kadro, bir etno-dinsel arındırma politikasıyla birçok halkı bu topraklardan sildi, süpürdü. Dahası, bu zihniyetin devamı olan Kemalistler de, 1924’te resmen lağvettikleri bu milis kuvvetlerini 1925’te “mahalli milis kuvvetleri” adı altında yeniden göreve koştu… Son uzantıları ise, bugünkü Korucular…

    Özetle söylersek; “azınlık içinde azınlık” kategorisindeki Kızılbaş veya Ezidi Kürt topluluklarla benzerleri, tarih boyunca nice uğursuzlar, salgınlar ve saldırganlarla ölümcül bir mücadelen geçip bugünlere geldiler. Ozan Telli’nin dizeleriyle söylersek: “Ve yine de her zaman / Tırnaklarını avuçlarına saplamış / Isırmış dişleriyle dilini / Dilememiş düşmandan aman…”

    zülfikar gazetesi – eylül 2014

     

  • Alevilik İslam mıdır?

    Alevilik İslam mıdır?

      /Alevilik İslam mıdır? (Mehmet Bayrak) -söyleşi

    Aleviliğin nereden gelip nereye gittiği, ne olduğu ve ne olmadığı tartışmaları, sıcaklığını hậlậ muhafaza ediyor. Tartışmalara ilişkin, tabiri caiz ise, “her kafadan bir ses çıkıyor” denebilir. Biz bu söyleşi ile, araştıran; bilgilere, belgelere ve bulgulara dayalı olarak düşünen kafalardan birinin sesini duyurmak istedik. Niye Mehmet BAYRAK diye sorulabilir. Hollandalı bilimadamı Martin van Bruniessen’in tamamen katıldığımız şu sözleri bu soruya yanıt oluşturuyor: “Son yirmi senede Kürt yayın ve araştırma hayatında Mehmet Bayrak’ın çok önemli bir yeri var. Yayınladığı dergi ve kitaplarla, topladığı ve yaptığı araştırmalarla ölümsüz bir mekan kazanmıştır.” BAYRAK’ın Alevilik ve Kürtler ile Ortaçağdan Modern Çağa Alevilik adlı çalışmalarına bir göz atmak bile, hem Bruniessen’in tespitinin hem de bizim tercihimizin sebeplerinin anlaşılmasını sağlayacaktır kanısındayız. Bu söyleşinin tartışmalara bir katkı sunması umuduyla…

    Bir Doğal Din : ALEVİLİK

    * Alevilerin kamusal alanda tanınmaya başlamaları bir yandan yeni olanaklar sağlarken diğer yandan da cemaat içindeki farklılıkları ve bölünmüşlükleri de gözler önüne serdi. Bu, dine ve inanca bakışa da yansıyor. Bir kesim, daha çok yaşlı kuşaklar, “Alevilik İslamdır” hatta “hakiki Müslüman biziz” diyor. Bir kesimse “Alevilik kendi başına bir inançtır, ama İslamdan etkilenmiştir” diyor. Başka bir grupsa “Alevilik yalnızca bir felsefe, bir yaşam biçimidir” diyor. Sizce bu tanımlardan hangisi gerçeğe daha yakın?

    Alevilik, çok uzunca zaman Türkiye’deki tabu konulardan biri olduğu için, açıkca, özgürce tartışılamıyordu. Tartışılamadığı için de gerçekten ne olup olmadığı ortaya konamıyordu. Benim araştırmalarım, kendi yaşamım, elde ettiğim bulgular şunu gösteriyor: Alevilik kendine özgü, ayrı bir dindir. Kuşkusuz, inanç, dini de tarikati de mezhebi de kucaklar, ama Aleviliğin bir din olduğunu özellikle vurgulamak istiyorum. Dünya yüzünde insanların mensup olduğu iki tür din vardır. Bunlardan bir tanesi geçmişten bu yana insanoğlu ile yaşayıp gelen doğal dinler’dir, ikincisi de semavi dinler’dir. Alevilik, doğal dinler kategorisinde yer alan kendine özgü, ayrı bir inanç, ayrı bir dindir. Semavi dinler’le herhangi bir alakası yoktur.

     

    İnsanlarımız, din denince mutlaka semavi dinler’i anladıkları için, Aleviliğin ayrı bir din olayı olabileceğini düşünemiyorlar. Hemen “Alevinin allahı kim, peygamberi kim” diyerek ortaya çıkıyorlar. Oysa doğal dinler diye bir kategori vardır ve bunlar hậlậ yaşıyor. Alevilik de bunlardan bir tanesidir. Alevilik semavi dinler’den çok daha önceleri başlayan, yani geçmişi Budizm’e de, Brahmanizm’e de Manihanizm’e de, Zerdüştilik’e de, belli ölçüde Şamanizm’e de, Mazdekçilik’e de, Babekçilik’e de dayandırılabilecek bir din.

     

    Öte yandan komşu dinlerden de bir takım şeyler alıp bir takım şeyler vermiş. Sözgelimi Alevilik ile Hırıstiyanlık arasındaki benzerliğin onda birini Alevilik’le Müslümanlık arasında göremezsiniz. Buna rağmen İslamiyet’ten de bir takım motifler, semboller alan, kendine özgü, ayrı, bağımsız bir dindir Alevilik. Bu sembollerin alınması da doğal. En azından 1400 – 1500 yıllık bir tarihi var İslamiyet’in. Şimdi bu coğrafyada yanyana, yerine göre içiçe yaşanıyor, dolayısıyla İslamiyet’ten kimi motifler almış ve kendi içinde eritmiş. Nasıl eritmiş? Sözgelimi Alevilik’teki Ali kültü ile İslamiyet’teki Ali arasında çok büyük bir fark vardır. Alevilik yeni, kendine özgü bir Ali kültü yaratmıştır.

     

    12 İmam olgusu da böyledir. 12 İmam eğer Ehl-i Beyt’in soyundansa, onun çocuklarıysa bunların belki de 102 veya 1002 olması gerekirdi. Oysa Alevilik bunu 12’de bitiriyor. Bakıyorsunuz bunun Hırıstiyanlık’ta bir karşılığı var: 12 Havari. Yine Ahle Haq’larda, Yezidiler’de var bunun karşılığı. Yani 12 melek kültü’ne bağlı dinlerin bir çoğunda bu 12 sayısı egemen. Çok açıktır ki İslamiyetin 5 Şartı vardır. Aleviler bu 5 Şart’ın hiçbirini yerine getirmezler. Alevilerin orucu vardır mesela, ama oruçları da İslamiyetinkinden tamamen ayrıdır. Hacca gitmez, kelime-i şehadet getirmez, namaz kılmaz… Öte yandan Amentü duasında ifadesini bulan İmanın Şartları var. Yani bir kişinin Müslüman olabilmesi için aynı zamanda imanın, yani inancın şartlarını kabul etmesi lazım. Ne diyor: “İslamiyetin öngördüğü gaybi tanrıya inanırım, onun resulüne inanırım, onun gönderdiği kitaba inanırım, ahiret gününe inanırım, hayrın ve şerrin Allah’tan geleceğine inanırım.” Alevi bunların hiçbirine inanmaz. Ne İslamın ne de İmanın Şartları’nı yerine getirir. Bundan dolayı ayrı bir inançtır, ayrı bir dindir Alevilik. Dolayısıyla, Aleviliği İslamın özü, versiyonu, tarikatı veya mezhebi olarak görmek son derece yanlıştır.

     

    Yani nasıl bir ırmak, bir küçük su bir dağdan kopuyor, bir dere yatağında ilerliyor, ilerledikçe yeni sular eklenerek büyüyor, büyüdükçe geçtiği coğrafyanın özelliklerine göre bu su yeni bir tat, yeni bir renk alıyor; işte Alevilik de aynen bu nehir gibi belli inançlardan, dinlerden, kültürlerden etkilenmiştir. Yaşadığı coğrafyadaki egemen halklardan ve kültürlerden bir takım şeyler alarak, yeni bir kompozisyon olarak ortaya çıkan, heterodoks, gizli bir dindir. Benim hareket noktam, yaklaşımım budur.

    * Dışarıdan bakanlar Aleviler’in kendi içlerine kapanık ve homojen olduğu kanısındalar, oysa çok heterojen ve çeşitli siyasi tutumlara sahipler Aleviler. Sizce dışardan niye böyle görünüyor? Ve neden Aleviler kendi içlerinde böyle bölünmüş durumdalar?

    Dışarıdaki insanın Aleviliği görmesi, zamirini anlaması ve değerlendirmesi son derece zordur. Bilinen baskıcı yöntemler dolayısı ile -ki bunları ta Selçuklu’ya, Osmanlı’ya hatta daha eskiye götürmek mümkündür; Cumhuriyet döneminde de Aleviler baskı altındadır- kendilerini hiçbir zaman serbestçe ifade edememişler, tartışıp konuşamamışlar. İbadetlerini serbestçe yapamamışlar. Bu yüzden dışardaki bir insanın Aleviliği anlaması gerçekten mümkün değil.

    Şimdi bölünmüşlük olayına gelince. Alevilik yeni yeni tartışılmaya başlanınca bu görüş ayrılıkları su yüzüne çıkıyor. Bunların olması son derece doğaldır. Çünkü bugüne kadar Aleviler kendileri üzerine tartşıp, yazıp bir sonuca varamamışlar. Bunun olanağı da olmamış bugüne kadar. Bu yeni yapılıyor, yani çok gecikmeli olarak bu süreç yaşanıyor, dolayısıyla da önemli görüş ayrılıkları ortaya çıkıyor.

     

    İlk soruda bahsettiğiniz yaklaşımların önemli bir bölümü bir yanılsamadan, bir bölümü de korkudan ibarettir. Sözgelimi, hậlậ Aleviliğin İslam dışı olduğunu söylemekten korkuluyor. Çünkü hậlậ siyasal, sosyal, kültürel belli bir baskılanmanın altında Alevi. Dolayısıyla kendini özgürce ifade edebilmesi bu nedenle de mümkün değil.

     

    Bir bölümü bir yanılsama. Onlarca, yüzlerce yıldan beri yapılan propagandaların etkisi ile kendisinin hakiki ve öz Müslüman olduğunu varsayabiliyor. Bu nedenle bize düşen görev bilimsel bulgulardan, belgelerden, yaşanan Alevilik’ten yola çıkarak ve bir de diğer dinlerle tartarak, karşılaştırarak Aleviliğin ne olup olmadığını ortaya koymaktır. Diğer dinler bilinmeden, bu karşılaştırma yapılmadan Aleviliğin nerde durduğu anlaşılmaz.

    Ayrıca çeşitli bölgelerde Aleviliğin farklı biçimlerde ortaya çıkmasının da nedenleri var. Bunun da diyalektik, sosyolojik izahı rahatlıkla yapılabilir. Kapalı kalan, iletişim içinde olmayan, iletişimi sınırlı olan topluluklarda bir içe kapanma söz konusudur. Bu, bölgesel, mahalli özellikleri katar inanca. Eğer toplum açık olsa, ibadet de açık olsa insanlar birbirlerinin ibadetlerini görecek ve etkilencektir. Böyle olmayınca mahallilikler artar. Farklı bölgelerde farklı motifler ve ritüeller bile girebilir.

     

    Sözgelimi, doğal olarak içkinin bol olduğu bölgelerde, dem olarak içki kullanılır ibadetlerde ve törenlerde. Ama biliyoruz ki Dersim’de cem törenlerinde içki kullanılması hemen hemen yok gibidir. Bu bakımdan bölgesel ritüel ve motif farklılıkları sosyolojik bir olgudur. Kapalı olmakla ilgili bir olgudur.

     

    Bir de Alevilik özellikle de Alevi-Kürt kimliği azınlık içerisinde azınlık statüsünde bir kimliktir. Buna çok dikkat etmek lazım. Azınlık içinde azınlık olan topluluklarda milliyet ve din olgusu içiçe geçer ve ulusal kültürü de dini de son derece etkiler. Mesela Yezidi Kürtler “Em e Ezidine” derler. Bunu derken aynı zamanda Kürt kimliğine vurgu yapar. Çünkü onların gözünde Yezidilik ve Kürtlük özdeştir. Bizim bölgede, Maraş bölgesinde, Alevilerin tamamına yakını Kürttür. Dolayısıyla oradakiler “Em e Alevine” derken Kürt olduklarını söylerler. Yani iki kimlik içiçe geçmiştir. Azınlık içinde azınlık statüsünde olan tüm topluluklar için bu böyledir.

    * Nejat Birdoğan’ın “Alevilik İslamın tarihine dahildir, ama ideolojisine dahil değildir” şeklinde bir tespiti var. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?

    Ben İslam’ın tarihine de dahil olduğuna inanmıyorum, çünkü İslamiyet’ten çok önceleri başlayan bir olaydır Alevilik. Alevi adlandırması çok yenidir. 19. yüzyılın sonlarında literatüre yavaş yavaş girmeye başlamıştır. Şöyle bir yanılgı da var. Geçmişte Aleviyye-Aleviyyun olarak nitelendirilen unsurlar kesinlikle Anadolu-Mezepotamya-Kürdistan Alevileri değildir. Onlar Ali yandaşlığı yapan Arap Şiileri’dir. Alevilik İslamiyet’ten önce başlar. Ama bir dönem İslamiyetle yaşamış diye İslamın tarihi içine sokulamaz bence.
    Anadolu, Mezepotamya, Kürdistan Aleviliği İslam’daki klasik iktidar kavgasından bir ayrılma değil. Hilafet üzerinde yürütülen iktidar kavgasından kopuş bugün diğer Arap ülkelerinde gördüğümüz Şiilik’tir. Ve bunun eski literatürde adı Aleviyye, Aleviyyun’dur.

     

    Ama Anadolu, Mezepotamya, Kürdistan Kızılbaşlığı ya da Aleviliği bundan tamamen farklı bir süreçtir. İslamiyet’ten çok önceleri başlar ve daha sonra İslamiyet’le buluşması dolayısıyla belli etkileşimler yaşar, bazı motif ve sembolleri farklı bir içerikle alır. Sözgelimi hiç anlaşılmayan hususlardan bir tanesi de bu Allah-Muhammed-Ali olayıdır.
    Bu olgudan yola çıkarak Aleviliğin Müslümanlık olduğu sanılır. Oysa bu her bölgede aynı biçimde görünmez. Mesela bizim bölgemizde, İç Toroslar’da, Allah-Ali-Hüseyin biçimindedir. Muhammed bu üçlemenin dışına çıkartılmıştır.

    Bu bir üçlemedir. Aslında bu üçleme aynen Hırıstiyanlık’taki Baba-Oğul-Kutsal Ruh olgusu gibidir. Aynı şeyin Yezidilik’te, Ahle Haq’ta ve Kakailik’te de versiyonları vardır. Ve Allah-Muhammed-Ali denen şey bunun tümünün Ali olarak tanımlanması, Ali’nin Allah olarak tanınması olgusudur. Bu üçte birlik, üçte birleme denen olgudur. Bu anlaşılmıyor, bu yüzden de sanılıyor ki Muhammed’le kast edilen peygamber Muhammed, Ali ile kast edilen Halife Ali, Allah da gaybi Allah’tır. Oysa Aleviliğin özünde gaybi bir tanrı inancı yoktur. Aleviliğin özünde bütün evrende mündemiç, gizil bir güç ve onun insanın kişiliğinde dışarıya kendini vurumu vardır. Yani bir bütün olarak tanrısal güç evrenin bünyesinde mündemiçtir. Bu aslında diyalektik materyalizmle de çakışan bir olgudur. Bütün evrende mündemiç bir güç; ve bu, en değerli varlık olan insanda kendini gösterir.

     

    İnsanlar arasında da belli kategoriler vardır. Ve bu güç en ço İnsan-ı Kậmil’de kendini gösterir. Çünkü İnsan-ı Kậmil bu işin sırrına ermiştir. Bu nedenle Gılgamış’ta da ifadesini bulan “insanlar ölümcül tanrılardır, tanrılar ölümsüz insanlardır” kavramı Alevilik için de geçerlidir aynen. Bundan dolayı İnsan-ı Kậmil mertebesi diye bir mertebe konmuştur. Yani işin bilincine varmayan insanla bu işin bilincine varan, iç devrimini yapmış, İnsan-ı Kậmil mertebesine ulaşmış insan arasında fark vardır. Dolayısıyla oradaki Ali motifi İnsan-ı Kậmil biçiminde görülen, yani tanrı-insan kavramının bir sembolüdür. Ve o üçlemenin tümü de aslında Ali için söz konusudur. Öte yandan Aleviler göksel bir tanrıya inanmadıkları için ondan haber getirecek bir peygambere de inanmazlar. Alevilikte peygamberlik olayı yoktur. Ayrıca Aleviler semavi denen kitapların tümünü mahluk, yani yaratılmış, yazılmış kabul ederler. Bu husus devletin gizli belgelerinde bile var. İlginçtir, Dersim bölgesinde uzun süre kalmış olan Atatürk’ün danışmanı Hasan Reşit Tankut bile bunu idrak ediyor ve söylüyor. Alevilerin kesinlikle dört kitabın gökten geldiğine inanmadıklarını, bunları mahluk, yazılmış olarak gördüklerini; Musa’nın, İsa’nın ve Muhammed’in sözleri olarak gördüklerini söyler Tankut. Şimdi böyle görünce onları kutsal kitap olarak kabul etmek söz konusu olmayacağı gibi -başkalarının dinine saygı göstermekle birlikte- kendilerini bu kitaplardan da sorumlu görmezler Aleviler.

     

    Alevilerin kitabı da, erkanı da, deyişi de, gulbangı da kendi dini önderlerinin yarattığı ürünlerdir. Aleviler onunla ibadetlerini yaparlar. Yoksa Kur’an, İncil veya Tevrat’la yapmazlar ibadetlerini.

    Uçurumun İki Yakası: Şah-ı Merdan Ali ile Halife Ali

    * Bütün bu serüven içinde Ali’nin pozisyonu nedir?

    Dinlerin hepsinde kutsal kişilikler vardır. Ayrıca dinlerin hepsini bir korku ve vehim yaratmıştır. Böyle olduğu için, her dine mensup insanlarda bir kurtarıcı beklentisi ve özlemi vardır. Bu yüzden Aleviler Ali’yi kurtarıcı özlemine bir sembol yapıyor, sadece bir isim olarak. Öte yandan bu tür heterodoks dinlerde, genellikle bunlar ezildiği, baskılandığı için her zaman mazlumdan yana bir tavır sözkonusudur. Ali’nin hakkı yendiği için, mazlumlar kampında yer aldığı için de kendisine uygun bularak, kendi inancının, kendi kültünün içine alıp sokuyor; gerek Ali’yi gerekse 12 İmamlar’ı, gerekse Ehl-i Beyt olgusunu. Yani Hırıstiyanlık’ta İsa neyse Alevilik’te Ali odur.

     

    Şunu çok açık olarak söylüyorum, Aleviliğin yarattığı Ali kültü ile Halife Ali, tabiri caiz ise, taban tabana zıttır. Aralarında çok büyük uçurumlar vardır. Esas olay Alevilerin kurtarıcı özlemi ve Ali’nin hakkının yenmiş olmasıdır.

     

    Profesör İlhan Başgöz’ün bu Ali kültü ile ilgili çok güzel bir belirlemesi var. Diyor ki: “Aslında İslam tarihinde geçen Halife Ali ile Alevilerin inandıkları, taptıkları Ali arasında büyük bir fark vardır. Halife Ali softa bir yaşam sürdü. Kadınlı erkekli semah tutmaz, ibadet yapmazdı. İçki içmezdi. Saza hoş bakmazdı. Oysa Aleviliğin yarattığı Ali kültü bunun tam zıddıdır.”

     

    Ali İslamiyet’e hizmet etmiş, bu uğurda bir sürü insan kırmış, işte “Allah’ın Arslanı” unvanına layık görülmüş… Bu, Aleviliğin beklentisinin yarattığı bir olgu. Ondan dolayı diyorum Alevilik’teki Ali kültü tamamen farklıdır diye. Yani o mazlumiyet öyle hissediliyor. Mazlumu savunma inancı var ya, onun bir sembolü haline getiriliyor. Ali, literatüre göre 10 defa evlenmiş, oğlu Hasan’sa 25 defa. Gel gör ki hiçbir Alevi bunu kabul etmez. Ali’nin adam öldürdüğünü, insanları İslam’a çevirmek için katlettiğini kabul etmez Alevi. O yüzden “Ali’nin elindeki aşk kılıcı, altındaki aşk atıydı” der. Yani burada Alevi’nin görmek istediği bir Ali’den söz ediyoruz.

    Eşyanın Tabiatına Aykırı Bir İş: Alevilik = Şamanizm

    * Aleviliğin kökenine ilişkin iddialardan biri, onun Şamanizm’den geldiğini ve Türklere – Türkmenlere has oldğunu söyler Bu iddianın dayanağı nedir, nereden geliyor?

    Hiç ilgisi yok. Öncelikle şunu söyleyeyim. Bugünkü resmi ideolojinin temelleri İttihatçılar (İttihat ve Terakki Cemiyeti) döneminde atılmıştır. Şöyle ilginç bir olay oluyor. 1912 Selanik Kongresi ile birlikte, İTC’nin dolayısı ile Osmanlı’nın yönetimi bütünüyle Balkan Türkleri’nin, yani Enver, Talat, Cemal paşaların eline geçince, daha önce İttihatçılar’a destek olan unsurlar partiden ayrılıyorlar; Kürt yurtseverleri de dahil. Bu partide kalan ve onlara iyice yaklaşanlardan biri Ziya Gökalp oluyor. Gökalp daha önce Kürtlerle ilgili gramer, alfabe, sözlük yazımına katkıda bulunduğu halde, bunları bir yana bırakıp, İttihatçıların, Balkan Türkleri’nin cephesinde yer alıyor. Onlar da Gökalp’i ödüllendirmek için, onu Genel Merkez Hocalığı’na, yani Parti Başdanışmanlığı’na atıyorlar.

     

    Şöyle ilginç bir olgu var. Eski kaynaklarda geçiyor bu. Sadrazam, yani Başbakan Talat Paşa, Başdanışman Ziya Gökalp’i çağırıyor. Diyor ki: “Ziya bey, şimdi bütünüyle partinin de devletin de yönetimi bizim kucağımıza düştü. Tek söz ve karar sahibi olan biziz. Fakat Anadolu, Mezepotamya, Kürdistan bizim için adeta kapalı bir kutu. Bu coğrafyalarda bir sürü halklar, etnik gruplar, dinler yaşıyor. Dolayısıyla bizim kendi politik, parti anlayışımıza uygun projeler üretmemiz lazım. Planlar hazırlamamız lazım.”

     

    Nedir TC’nin ideolojisi? Türkçülüktür. Yani tek tip toplum yaratma anlayışıdır. Gökalp’e bu direktif veriliyor. Gökalp o zaman İttihatçılar’ın önde gelen, eli kalem tutan adamlarını topluyor ve bu direktifi onlara da iletiyor. Sonra bunlar oturup bir çalışmaya giriyorlar. Bu çalışmada en önemli kimliklerle ilgili politikalar üretilecek, raporlar hazırlanacak.

    En önemli kimliklerden birisi Kürtler. Onlarla ilgili konuyu Arnavut kökenli Naci İsmail’e veriyorlar. Ermeniler konusunu Esat Uras’a veriyorlar. Kızılbaşlar, Aleviler, Bektaşiler konusunu Dağıstan’lı bir Çerkes olan Baha Said’e veriyorlar.

     

    Baha Said İttihatçı bir militan. Bu kişinin de yaptığı şey Kızılbaşlığı ve Aleviliği, ki Alevilik söylemi çok yenidir, bir bütün olarak Anadolu, Mezepotamya, Kürdistan Kızılbaşlığını Bektaşilik kulvarının içine sokup, Bektaşiliği de Türk Müslümanlığı biçiminde sunmaktır. Buna sonradan eklemlenen bir halka da Rusya’dan kaçan Türkçülerden, profesörlük payesi verilmiş Abdülkadir İnan’dır. Abdülkadir İnan Anadolu’daki Aleviliği bir Türk dini gibi, Şamanizm’in bir devamı olarak sunar. Referanslarından biri Baha Said’in 1927 yılında Türk Yurdu dergisinde çıkan makalesi, biri de kendisidir. Bilimsel bir temeli yok yani. İnan, Anadolu Aleviliği’ni Şamanizm’le başlatan bir kitap çıkardı, Tarihte ve Bugün Şamanizm diye. Dolayısıyla Şamanizm’in referans olarak gösterilmesi tamamen Abdülkadir İnan ile başlayan bir olay. Bundandır ki bu iddianın gerçekle bir alakası yok.

     

    Orta Asya’da çok önemli bir Sünni varlığı vardı. Ve bugün de hậlậ öyledir. Şamanizm’den etkilenen göçebe unsurlar gelirlerken elbette oradaki inançlardan, dinlerden birşeyler getirirler. Ama Anadolu coğrafyasında daha önce yaşamış bir sürü din ve kültür var.
    Bu coğrafya, Mezepotamya, adeta bütün dinlerin çıktığı bir yer. Bir yığın uygarlığın gelip geçtiği bir coğrafya. Şimdi böyle bir coğrafyayı, böyle bir kültür harmanını görmezden gelip, Aleviliği Şamanizm’e indirgemek eşyanın tabiatına aykırıdır. Son derece yanlış bir görüş ve tezdir.
    * Yukarıda andığımız iddianın bir devamı olarak, dedelik ve ocakların da Türklüğe has kurumlar olduğu söyleniyor…Bakın Zerdüştilik’te de öyle din görevlileri var ki bunların işlevi, misyonu aynen bizim pirlerinki gibi. Aralarında büyük benzerlikler var. Kehanet ve keramet göstermeye varıncaya kadar. Zerdüştilik’le Alevilik arasındaki gerek ritüeller gerekse felsefi açıdan benzerlikleri bir tarafa bırakıyorum. Demek ki bu kurumların bir önceli var. Yani bir dönüşüm, değişim, bir uyarlama söz konusu.

    Yakın döneme gelince. İslamiyet bu coğrafyada egemen olmaya başladıktan sonra, bir bakıyorsunuz mesela Dersim başta olmak üzere ocaklara verilen bu hüccetlerin, icazetname adıyla verilen bu belgelerin özellikle Selçuklular döneminde verilmiş olduğu görülüyor. Çünkü Selçuklular İslamiyeti bu devletin resmi dini haline getirmişler. Bu İslam dışı heterodoks inançları da hem saraya hem İslamiyete yaklaştırmak istiyorlar. Böyle olunca Selçuklu geleneksel olarak bölgede bu dini temsil eden, o topluma dini önderlik yapan unsurları şartlı olarak tekrar görevlendiriyor. Bunlara şecere, icazetname, hüccetname adıyla belgeler veriyor. Bunun bir şartı var: O unsurlar geleneksel olarak temsil ettikleri topluluğun temsiliyetini devam ettirecekler, ama bunu yaparken kesinlikle saraya karşı durmayacaklar. Artı, olabildiğindce İslamiyete yaklaştıracaklar kitleyi. Verdikleri bu şecereleri de kendileri düzüyorlar. Bu dini önderlikleri İslamiyete yaklaştırmak amacıyla onların bir zaafından, Ali kültü ve Ehl-i Beyt olgusundan yararlanarak İslamiyete yamamaya çalışıyorlar. Aslında söz konusu olan manevi bir zincirdir. Ama sanki bu bir soy zinciriymiş, soydan belden gelme olgusunun bir devamıymış gibi algılıyorlar bu dini önderler ve kitleye de öyle yansıtıyorlar. Daha çok söz ve karar sahibi olmak amacıyla böyle bir misyona bürünüyorlar. Halbuki Selçuklu’nun ve daha sonra Osmanlı’nın verdiği hüccetlerde kastedilen bir manevi zincirdir. “Siz ehl-i beytten geliyorsunuz, onun düşüncelerini temsil ediyorsunuz” demek istiyorlar. Bu da dedelerin işine gelmiş. Yol evlatlığını bel evlatlığına dönüştürdüler. Oysa ki bunun bel evlatlığı ile hiç alakası yok. Yönetimin de temel amacı dediğim gibi, bu yolla onları İslamiyete ve saraya yaklaştırmaktı. Çünkü bu hücceti aldığı halde saraya ters düşen olursa o hüccet alınıyordu. Ve kendisine daha yakın gördüğü bir aileye veriliyordu. Yani bu hüccetler kayıtsız şartsız alanda kalacak bir belge değildi. Yavuz Sultan Selim Hilafeti aldıktan sonra çeki düzen vermek istiyor bu unsurlara, Alevi Kızılbaş zümrelerine. Bu hüccetleri yeni durumu göz önüne alarak, bunların saraya yakınlıklarını, İslamiyete bakışlarını gözeterek yeniliyor. Kim kafasına uyuyorsa onlara o hüccetler veriliyor.

    * Alevilerin etnik kimliği konusunda işi çok uç noktalara götürenler var. Bunların başında da Cemal Şener geliyor. Şener, bütün Alevilerin etnik olarak Türkmen olduğunu söylüyor. “Bu topraklarda hiçbir Kürt Aleviliğe geçmemiştir” diyor…

    Bakın, Cemal Şener’in söylediklerinin bilimsel, tarihsel ve toplumsal gerçeklikle hiçbir alakası yok. İşin ilginç yanı, Şener’in son 10 yıl içinde ilk söyledikleri ile sonrakiler taban tabana zıttır. Sözgelimi Kürtlüğün, Türklüğün milliyet; Aleviliğin, Sünniliğin ise din olduklarını, dolayısıyla bunların karıştırılmaması gerektiğini daha önce söylediği halde, bugün Aleviliği Türk Müslümanlığı biçiminde sunuyor. Bu iki boyutuyla yanlış. Alevilik eşittir Türklük ya da Türkmenlik olamayacağı gibi, Alevilik Müslümanlık da değil. Alevilik ister batıda ister doğuda olsun, ortak temel ölçütlere sahiptir. Ortak temel doğrular ve temel inançlar var. Ama farklılaşan ritüeller ve yorumlar da var. Bu, onların ulusal kültürlerinin inançlarıyla emişmiş olmasıyla ilgilidir. Sözgelimi güneşe karşı dua etme olayı Alevi Kürtler’de yoğunken, Alevi Türkler’de, Türkmenler’de yoğun değil. Mesela ziyaret olayı iki kesimde de var.

     

    Kim resmi ideolojinin daha çok etkisinde kalmışsa onun Aleviliği biraz daha yozlaşmıştır. Müslümanlığa kaymıştır onun Aleviliği. Zaten Türk Alevileri kendilerini Türk-İslam Sentezi’nin Türklük ayağında görüyorlar. Geriye kaldı İslamlık ayağı. Bir de bu propagandaların etkisiyle yoğun bir kayış var Alevi Türklerde. Ama Alevi Kürtler’de yok. O azınlık içinde azınlık statüsünden dolayı yok böyle bir kayış. Onlar kimliklerini koruyorlar. Ama ne yazık ki Alevi Türkler belli ölçüde iğfal edildiler. Bu, Türk-İslam propagandasının o kitle (Alevi Türkler) üzerindeki etkisiyle izah edilir.

     

    Bu noktada ilginç bir şey daha söyleyeyim. Özellikle Hilafet kaldırıldıktan sonra sözde laiklik getirildi, Diyanet İşleri Başkanlığı kuruldu. Mustafa Kemal, geçmişi İttihatçı olduğu için, özellikle 1925’ten itibaren gerçek kimliğini ortaya koyan uygulamalara yöneliyor. Bunlardan bir tanesi dinle ilgilidir. Şimdi Alevilere, Bektaşilere ya da diğer şafi Kürt tarikatlerine ilişkin dergahlar, tekkeler, zaviyeler kapatılırken cami kapatılmadı. O dönem Mustafa Kemal’in tek tip toplum, tek tip din –hanefi Müslümanlığı- yaratmak amacıyla yaptığı bir girişim var. Diyaneti görevlendiriyor. Müslümanların kutsal kitabı Arapça. Herkesin Arapça okuması ve anlaması mümkün değil. İnsanlar nereden anlarlar kutsal kitabı? Tefsirlerden anlarlar. Dolayısıyla M. Kemal’in ilk el attığı işlerden biri, Kur’an’ı tefsir ettirmedir. Yani Kur’an hem çevirilecek hem yorumlanacak. Yalnız bunu yaparken, ilginçtir, Diyanet’e şu direktifi veriyor. Diyor ki: “Kur’an’ı tez elden tefsir ettireceksiniz, ne kadar para gerekiyorsa verilecek. Fakat bu tefsirde ehl-i sünnet dışındaki inançlara, öğretilere yer verilmeyecektir. Hanefilik dışındaki diğer sünni mezheplerin görüşlerine de yer verilmeyecek.” Ve “Kur’an” diyor “Türk-İslam geleneği göz önüne alınarak yorumlansın.” Elimizde belge olarak var; bu konuda Diyanet’e 7 maddelik bir direktif veriyor. Diyanet de Elmalılı Muhammed Hamdi Yazar ile sözleşme yapıyor. Diyor ki Diyanet Yazar’a: “Cumhurbaşkanının isteği budur, biz bunları 7 maddelik bir sözleşme haline getirdik. Bu sözleşmeyi imzalayacak ve Kur’an’ı buna göre tefsir edeceksin.” Yazar da bu sözleşmeye göre tefsir ediyor.
    Barlas BEYAZTAŞ – Ümit KAYA
  • Direnmekten başka seçenek yok

    Direnmekten başka seçenek yok

    Almanya’nın Hamburg, Friedrichshafen, İsviçre’nin Basel ve Fransa’nın başkenti Paris’te Maraş, Roboskî, 19 Aralık cezaevi katliamlarını konu alan paneller düzenlendi. 

    Almanya’nın Hamburg, Friedrichshafen, İsviçre’nin Basel ve Fransa’nın başkenti Paris’te Maraş, Roboskî, 19 Aralık cezaevi katliamlarını konu alan paneller düzenlendi.

    Almanya’nın Hamburg kentindeki Hak-Evi’nde, Hamburg Demokratik Dernekler Platformu (HDDP) bileşenlerinin katkılarıyla düzenlenen panele FEDA adına Pir Mustafa Deprem ve ‘Hayata Dönüş’ operasyonu tanıklarından, aynı zamanda Sınıf  Teorisi dergisinin yöneticilerinden Okan Yıldız konuşmacı olarak katıldı. Pir Mustafa Deprem, “Dün Maraş’ta Allah-û Ekber denilerek insanlar katlediliyordu. Bugün de aynı nidalarla HDP binaları ateşe veriliyor. Dünün zihniyeti bugün AKP iktidarında zuhur ediyor. Maraş’tan sonra Şırnak, Cizre, Silvan, Silopi adeta Kerbela’ya çevrildi” diye konuştu. Maraş Terolar’daki AFAD mülteci kampının masumane bir girişim olmadığının altını çizen Deprem, “Bu topraklara korkunun tohumunu ekmek istiyorlar. Buna karşı çıkmazsak, direnmezsek yarın ölülerimizin mezarına bir tas su bile dökemeyeceğiz” diye konuştu.

    Cezaevindeki katliama tanıklık eden Okan Yıldız ise “En çok direnen Kürt halkı olduğu için zulmün en büyüğünü onlara uyguluyorlar. Yarında sıra sosyalistlere ve Alevilere gelecek. Direnmekten ve örgütlenmekten başka bir seçeneğimiz yok.  Bugün sıra bizde değilse yarın bize gelmeyecek anlamına gelmiyor” dedi.

    Maraş, Koçgiri, Roboskî, Cizre…

    İsviçre Maraş Girişimi tarafından ise Basel’de düzenlenen “Maraş’tan Roboskî’ye şehitlerimizi anıyoruz” paneline HDP’yi temsilen Muş eski Milletvekili Demir Çelik, Araştırmacı Yazar Mehmet Bayrak, Alevi Dedesi Hüseyin Bildik ve Maraş Katliamı’nda kardeşini kaybeden Ayşe Tıraş katıldı. İlk konuşmayı yapan Tıraş, kardeşinin Maraş’ta nasıl yakılarak katledildiğini anlattı.

    Alevi Dedesi Bildik, Maraş’ta yüzlerce insanın katledildiğini söyleyerek, “Asıl soykırım Maraş Alevilerinin yüzde 80’inin yurtlarını terk etmiş olmalarıdır” dedi. HDP eski Muş Milletvekili Çelik, “Maraş sadece Maraşta yaşananlardan ibaret değildir. Maraş’ı anlatabilmek için Koçgiri’yi, Roboskî’yi ve Cizre’yi de anlatmak gerekir” dedi.  Yazar Bayrak ise “Türkiye Cumhuriyeti 1925’ten beri Kürtlere karşı suç işliyor. Etnik arındırma ve asimilasyon amacı güden politikalar Şeyh Sait’ten Dersim’e, Zilan’a, Maraş‘a ve Roboskî’ye, Sivas’tan Çorum’a bir çok Alevi ve Kürt katliamı yaşanmasına neden olmuştur” diye konuştu.

    Hafıza taze tutulmalı

    Fransa’nın başkenti Paris’te Halkların Birleşik Devrim Hareketi’nin (HBDH) organize ettiği panelde Atılım gazetesi temsilcisi, Sınıf Teorisi dergisi temsilcisi ile CDK-F temsilcileri birer konuşma yaptı. Konuşmalarda, “Katliamları iyi okumak, anlamak için tarih bilincine yani şuurların taze tutulmasına ihtiyaç vardır. 7 Haziran seçimlerinin ardından Saray diktası Suruç, Ankara, Antep ve Kuzey Kürdistan kentlerinde katliamlarla devam etmiştir” denildi.

    Ozan Emekçi anlattı

    Almanya’nın Friedrichshafen kentindeki Alevi Derneği’nde de Maraş Katliamı’nın 38’inci yılında katliam kınandı, yaşamını yitirenler anıldı. Anmada babası da dahil 16 yakınını katliamda kaybeden Ozan Emekçi yaptığı konuşmada, “Bugün Alevilerin hala kendilerini savunmaktan uzak ve dayanacakları bir şeyleri yoktur. Kendilerini korumak zorundalar. Öz savunmasını almayan hiçbir topluluk güvende yaşayamaz. CHP zihniyetine güvenerek Aleviler hep kaybetti. Kendimizi yeniden örgütlemek zorundayız. Yeni Maraşların olmaması için dayanacağımız tek şey kendimiz olmalıdır. Bunun için de daha çok çalışıp örgütlenmeliyiz” dedi.

    Anma Ozan Emekçi’nin deyiş ve türküleri ile sona erdi.

    (yeniozgurpolitika)

     

  • Kürt ve Alevi kültürü neden yasaklandı?

    Kürt ve Alevi kültürü neden yasaklandı?

    Kürt kimliğinin bir parçası olarak Kürt ve Alevi kültürü üzerinde uygulanan yasaklama ve asimilasyon politikaları, Şark Islahat Planı ile uygulamaya konuldu. 1940’larda ise “Alevi Kürt ozan ve âşıklarının, Kürtçe ezgilerle Türkçe söylemeye özendirilmesini” öngören gizli raporla ise iş Aşık Veysel’in sazının yakılmasına kadar götürülmüştür.

    Lozan Antlaşması’nın 38-45. maddelerinde; Kürtler gibi ulusal ve Aleviler gibi dinsel azınlıklara çeşitli kültürel ve dinsel haklar öngörülmesine ve bu haklar Kemalist yönetimce de kabul edilmesine rağmen; gerek 24 Eylül 1925 tarihinde gizlice çıkarılıp uygulamaya konan Şark Islahat Planı, gerekse aynı yıl yapılan çeşitli kanuni düzenlemelerle, bu haklar gizli ve açık planda hile yöntemleriyle gasbediliyordu.
    Şark Islahat Planı’nın 14,15,16,17’inci maddeleri “Kürt dilinin yasaklanmasını ve eğitim yoluyla Kürtler’in asimilasyonunu” hükme bağlıyordu. 14. maddede;
    Kürt yerleşim merkezlerindeki “hükümet ve belediye daireleri ile diğer kurum ve kuruluşlarda, okullarda, çarşı ve pazarlarda Türkçe’den başka dil kullananların Hükümetin ve Belediyenin emirlerine karşı gelmekle suçlanarak cezalandırılmaları” öngörülüyordu.
    Sanki 13. yüzyılın Karamanoğlu Mehmed Bey’i geri gelmiş ve Türkçe’den başka dillerin kullanılmasını yasaklıyordu!.. Türkçe’den başka dil bilmeyen K.Mehmed Bey’den 700 yıl sonra gelen bu Kemalist yasak, ötekinden bütünüyle farklı olarak diğer kültürlerin ve kimliklerin bitirilmesini hedefliyordu.
    Şark Islahat Planı’nın 17. maddesinde; “Fırat’ın batısındaki illerin bazı kesimlerinde dağınık olarak yerleşmiş olan Kürtler’in Kürtçe konuşmalarının mutlaka yasaklanması ve kız okullarına önem verilerek kadınların Türkçe konuşmalarının sağlanması” kararlaştırılıyordu. Yine aynı Plan’ın 15. maddesi, Türk Ocakları ve Okullar aracılığıyla Kürtler’in asimilasyonunu; aynı maddenin ikinci fıkrası ile Plan’ın 16. maddesi ise özellikle “Dersim’in yatılı bölge okulları yoluyla Türkleştirilmesini” öngörüyordu.
    Asimilasyon ve Türkleştirmeye tabi tutulması kararlaştırılan öncelikli bölgenin Alevi- Kürt yoğunluklu Fırat’ın batısı olması, konumuz açısından özellikle önemlidir.

    ‘Şarkı’ yerini ‘Türkü’ye terkediyordu

    Aslında Kemalist yönetim, bu tarihten sonra toplumda tektipleştirmenin doğal sonucu olarak “Türk- İslam geleneği”ne ters düşen her türlü müzik akımını da engellemeye çalışıyordu. Nitekim, M. Kemal 14 Ekim 1925’te İzmir Kız Öğretmen Okulu’nda bu niyetini şu sözlerle ortaya koymaktadır:
    Hayatta musiki lâzım değildir. Çünkü hayat musikidir. Musiki ile alakası olmayan mahlukat insan değildir…Musikisiz hayat zaten mevcut olmaz. Musiki hayatın neşesi, ruhu, süruru ve her şeyidir…” (Bkz. Cumhuriyet Hafta, 15 Kasım 2002).
    Bu çelişkili sözleri okuyan, ilk bakışta buna bir anlam veremez. Oysa, 1926 yılında geleneksel müziğin eğitimi resmen yasaklanırken; yalnızca İstanbul Belediye Konservatuvarı’nın tasnif ve derleme kurulu çalışmalarına devam eder.
    Bu derlemelerin temel amacı ise, sonradan oluşturulması planlanan Türk müziğine altyapı ve kaynak oluşturmaktır.
    Nitekim, İstanbul Belediye Konservatuvarı’nca Anadolu’nun ve Kürdistan’ın çeşitli bölgelerinde yapılan ilk derlemeler, daha çok “Şarkı” adıyla yayımlanırken, bu isim sonradan yerini tümüyle “Türkü”ye terkediyordu. Bu halk şarkılarındaki “Kürt” kavramı yerini sonradan “Türkmen” ve “Türk”e bırakıyordu.
    Türk kültürüne ve müziğine altyapı oluşturma adına, Koçgiri ve Dersim’in efsanevi şairi, “Taki” mahlasıyla Kürtçe ve Türkçe şiir söyleyen Alişêr’in de üç ezgili şarkısı hapishane ortamında başka şahsiyetlerden derlenerek, taşplak haline getirilmiştir.
    Mustafa Kemal’in 1925’te yetkilendirerek, başta Dersim olmak üzere Kürt illerine gönderdiği etno- politik raporlar hazırlamakla görevli resmi danışman Prof. Hasan Reşit Tankut, 1949’da Cumhuriyet Halk Partisi yönetimine verdiği Aleviler’e ilişkin gizli raporda; Türkler’in yanı sıra Kurmanç ve Zaza Kürtler’in ibadet dilinin Türkçe olduğunu, ancak “Alişêr’in Türk yönetimine inat olmak üzere eserlerini Zazaca verdiğini” iddia ediyor ki, bunun yaşanan gerçeklikle ilişkisi yoktur.

    ‘Her Türk’e düşen milli bir görev’

    Şark Islahat Planı, 1926 yılından başlayarak uygulamaya konmuş, ancak üstüste gelen direnişler yüzünden tümüyle başarıya ulaşamamıştır. Ancak, bellibaşlı direnişlerin bastırılmasından sonradır ki, 1930 yılında İçişleri Bakanlığı’nca Kürtler’in ve Aleviler’in yaşadığı bölgelere bir gizi Genelge gönderilir. Dersim katliamında da önemli rol oynayan Şükrü Kaya tarafından hazırlanıp illere gönderilen bu çok gizli ve önemli Genelge’nin özellikle iki maddesi konumuz açısından son derece ilginçtir.
    Genelge’nin 9. maddesinde şöyle denmektedir: “Türklüğe ve Türkçeye pay ve paye vermek, som Türklüğün ve özellikle Türkçe konuşmanın yalnız şerefli olduğunu değil, maddeten kârlı olduğunu da kendilerine doğrudan göstermek.”
    Genelge’nin 12. maddesi ise konumuz açısından daha da ilginçtir: “Kıyafetin, şarkıların, oyunların, düğün ve toplum gelenek ve göreneklerinin de milliyet ve ırk duygularını daima uyanık tutan ve toplumları geçmişlerine bağlayan bağlar olduğu unutulmamalı. (…) Ve her Türk’e düşen milli ve önemli bir görevdir.” (Bkz. M. Bayrak: Kürtler ve Ulusal- Demokratik Mücadeleleri, Özge yay. Ank. 1993,s. 508)
    Görüldüğü gibi, günümüzde “Türk- İslam Sentezi” olarak değerlendirilen “Türk- İslam geleneği”ne aykırı görülen tüm zenginliklerin yokedilmesi ve toplumun bu yolla “temdin” edilmesi yani Türkleştirilmesi öngörülmektedir. Bu kavram, resmi kalemşörler tarafından “Dersim” olgusu için sıklıkla kullanılmıştır.
    Kürt kimliğinin bir parçası olarak Kürt ve Alevi kültürü üzerinde uygulanan yasaklama, asimilasyon ve ipotek koyma politikaları; Kürt aydın ve örgütlerince her vesileyle eleştiri konusu edilmiştir. Sözgelimi Kürt Xoybun Örgütünce 1945 yılında Sanfransisko Konferansı’na verilen “Muhtıra- Mektub”un 4. maddesindeki şu belirleme, özellikle Kürt ve Alevi kültürüne konan yasak ve ipotek açısından daha bir anlam kazanmaktadır:
    “Türkler; Kürt dilinin kullanılmasını, Kürt giyim- kuşamının taşınmasını, Kürt şarkılarının söylenmesini yasaklamışlardır. (…) Resmi Türk politikasıyla, zararsız halk şarkıları, ‘irtica şarkıları’ oldu.” (Bkz. M. Bayrak: age, s. 595)
    Açıktır ki, Kürt aydınlarınca bir uluslararası platformda 1940’larda dillendirilen, 1930 tarihli gizli Genelge’ye tepki niteliğindeki bu belirleme, özellikle konumuz açısından son derece önemlidir.

    Aleviler’e uygulanan ‘Saz’ yasağı

    Nitekim, 1960 Cuntası’nın, “Alevi Kürt ozan ve âşıklarının, Kürtçe ezgilerle Türkçe söylemeye özendirilmesini” öngören gizli Raporundan ve üstteki gizli Genelge’den habersiz olduğu anlaşılan ünlü romancı Yaşar Kemal’in, daha 1960’lı yılların başlarında Ant Dergisi’nde anlattığı ilginç bir olay, son yıllarda yeniden bilince çıkarılmış bulunuyor. Yaşar Kemal’in, düzenle her dönem barışık yaşamaya çalışan ünlü halk ozanı Aşık Veysel’den kaynaklı anlatımı şöyle:
    “Bir zamanlar sazımla Sivas’a inemez olmuştum. Bir polis, bir jandarma sazımı görmesin; hemen elimden alıyor, doğru fırına atıyorlardı. O zamanlar Sivas’ta niçin Aşık Veysel’in sazını alırlar da yakarlardı? Şükrü Kaya’nın Dahiliye Vekilliği sıralarındaymış. Ahmet Kutsi Tecer de tam bu sıralar Sivas’ta öğretmenmiş. Bir gün Veysel ona gelmiş. Tecer (Hani sazın?) diye sormuş. Veysel de başına gelenleri anlatmış. Ahmet Kutsi Tecer, Vali’ye gitmiş. (Vali Bey) demiş, (Bugün polisler Aşık Veysel’in sazını elinden alıp fırınlamışlar. Doğru mu bu?). Vali, (Doğru) demiş. Tecer (Neden?) diye sormuş. Vali: (Saz çalmak gericiliktir. Saz gerici bir müzik âletidir. Dahiliye Vekaletinden böyle emir aldık. Tecer Vali’ye, sazın öyle bir şey olmadığını dili döndüğünce anlatmaya çalışmış, olmamış. Anan yahşi, baban yahşi…Kutsi Tecer gelmiş Ankara’ya, sazın gerici bir âlet olmadığını anlatmak için akla karayı seçmiş ama anlatmış sonunda. Halk şairlerinin sazları da fırınlanmaktan kurtulmuş.” Bu konuda yapılan yorumlarda; Aşık Veysel bile sistemin hışmına uğruyorsa, artık muhalif olan âşıkların halini varın düşünün!” deniyor. Kemalistler, sözkonusu olayın perde arkasını bilmeden, 1930’lu yıllarda Fransa’da eğitim yapmış Ahmet Kutsi Tecer’in öncülüğünde Sivas’ta “Aşıklar Bayramı”nı düzenlemek ve birçok âşığın tanınmasını sağlamakla övünürler. Oysa, işin içyüzü budur ve bu türden asimilasyoncu ve ipotekçi politikalar, ne yazık ki özellikle Alevi- Kürt Âşık ve Ozanlar üzerinde son derece etkili olmuştur…

    ‘Ne sen söylemiş ol, ne ben…’

    1950’li ve 60’lı yıllarda Kürt toplumu arasında Kürtçe/Türkçe şarkı derlemeleri ve röportajlar yapan ve bu röportajları Ahmed Arif’in şiirleriyle süsleyen gazeteci- yazar Fikret Otyam, konuyla ilgili ilginç bir anekdotu şöyle aktarır: “(Yazı ve kitaplarımı) yayımlarken yıllarca (Kürt) diyemedim, (Türkmen) demek zorunda kaldım. Öyle bir manevi baskı vardı ki…Gazete koymazdı yazımı.
    Doğu’dan Kürtçe türküler derlemiştim. Akılalmaz şeyler…Mustafa Geceyatmaz diye bir türkücü vardı. Şahittir. Ankara Gazeteciler Cemiyeti’nde, rahmetli Cemal Gürsel, o zaman Devlet Başkanı, sordu: “Ne haber, ne yaptın?”. “Doğu’dan geldim paşam, türkü derledim. Kürtçe türküler.”
    Ben biliyorum, bunları alacaklar, Türkçeye çevirecekler. Dedim ki: “Zaten Ankara Radyosu orada zor çeker. İran, Irak, Suriye radyoları dinleniyor. Bunları burada yayınlasak.”
    Şöyle bir etrafına baktı: Yahu, bunu ne sen söylemiş ol, ne ben duymuş olayım” dedi.” (Fikret Otyam: Yıllarca Kürt Diyemedim, Özgür Ülke, Sayı: 221/ 1994)
    Fikret Otyam, başka bir açıklamasında ise, Kürt toplumundan derlediği Kürtçe şarkıların, sözleri çevrilerek veya üstüne Türkçe sözler yazdırılarak, 1960’lı yıllarda radyolarda yayımlandığını itiraf etmektedir. (Bkz. Baskın Oran: Türkiye Kürtleri Üzerine Yazılar, İletişim yay. İst. 2010, s. 413).
    Geçmişte Kürt müziği icra eden nice mahalli sanatçı, Cumhuriyet’ten sonra zorunlu olarak Türk kültürü kulvarına girerken; bu sanatçılar “özü Kürt, sözü Türk” olan şarkılarla kitlenin karşısına çıkıyorlardı. Gerçekten Atatürk’ün döneminden beri Halk Müziğinin en ünlü isimleri, bir anlamda “Türkçe sözlü Kürt halk müziği” icra eden Kürt sanatçılar veya bu gelenekten gelenler olmuş. Atatürk döneminin ünlü sanatçılarından Diyarbekirli Celal Güzelses’in; Urfalı Mukim Tahir, Cemil Cankat ve Kel Hamza’nın; Erzincanlı Salih’in , Zaralı Halil’in, Malatyalı Fahri’nin ve bunların günümüzdeki devamcısı Kürt kökenli sanatçıların bu anonim halk şarkılarını tepe tepe kullandıklarını kim inkâr edebilir?..
    Acı gerçek buyken; Diyarbakır’daki görevi sırasında Celal Güzelses’e “Şark Bülbülü” unvanı veren Atatürk’ün, 1930’lu yıllarda onun “Türk”lüğünü kanıtlamak için, Almanya’dan getirttiği kafatası ölçüm âletiyle kafatasını ölçtürmesine ne demeli?..

    Kürdistan’dan Horasan’a Ozanlık…türk öğün şark ıslahat asimilasyon türkleştirme

    Milat’tan önce 4. yüzyıldan başlayarak, belli dönemlerde konaklayarak, 8-10. yüzyıllarda yükselişe geçen Kürt halk şiirinin, Kürt halkının anlatım dünyasında özge ve özgün bir yeri vardır. Kürt halkının çok zengin bir halk edebiyatı yarattığı bilinmektedir. Ancak ne yazık ki, bu yaratmalar daha çok “Sözlü Halk Edebiyatı” geleneğine dayalı olduğu için, bu ürünlerin büyük bir bölümü günümüze ulaşamadan yitip gitmiştir. Bunun önceki sorumlusu, modernleşip halk katında yazılı edebiyata geçemeyen gerikalmış toplumlar ve yönetimler ise, yakın dönemdeki sorumlusu ise bu ürünlerin yazıya aktarılmasını engelleyen, yukardanberi anlatmaya çalıştığımız şovenist- asimilasyoncu yönetimlerdir.
    Yaşayageldiğimiz bu acılı süreci, 1970’li yıllarda Eşkıyalık ve Eşkıya Türküleri adlı çalışmayı hazırlarken bir kez daha duyumsamıştım… Eşkıya ağıtlama- türküleri denince; ilk akla gelen bölgelerden biri Kürdistan, ilk akla gelen toplumlardan biri de Kürt toplumudur. Böyleyken, yöremizde sözlü edebiyat geleneği çerçevesinde üretilen eşkıya türkü ve ağıtları, anlatım dili Kürtçe ile yazılı edebiyata hemen hiç yansımamış, yansıyanlar ise Türkçe olarak verilmişti…
    Yalnız müzik folkloru açısından değil, Âşıklık ve Ozanlık Geleneği açısından da durum aşağı yukarı aynıdır. Türk Müziği üzerine çalışma yapan başlıca Batılı araştırmacılardan Bela Bartok ile Kurt ve Ursula Reinhard, bunu doğrudan bana söylediği gibi; “Sânger und Poeten mit der Lute/ Türkische Âşık und Ozan” (Berlin, 1989) adlı çalışmasıyla ortaya koyuyor. Dünden bugüne bu geleneği sürdürüp, kitapta yer verilen Âşık ve Ozanlar’ın büyük bir bölümünün Sivas, Maraş, Antep, Urfa, Malatya, Elazığ, Dersim, Erzincan, Erzurum, Kars ve Çorum’lu olması anlamlı değil midir? Buradaki Sivas, Maraş, Malatya, Elazığ, Erzincan ve Erzurum’un bir biçimde Dersim’le ilişkili olduğunu da unutmamak gerek.
    Çalışmalarını başta İran ve Horasan mistik müziği olmak üzere Doğu müzikleri üzerinde yoğunlaştıran ünlü Fransız araştırmacı- müzikolog Jean During; önemli bir bölümü Dersim bölgesinden göçmüş ya da göçürtülmüş olan Albruz ve Horasan Kürtleri’nin müziği ile Anadolu arasında karşılaştırma yaparken, “Türkçe sözlü Kürt müziği geleneği”nin ikinci versiyonu konusunda şu ilginç sonuca varıyor:
    “Türkçe şarkı söyleyen ve atalarının dilini bilmeyen Anadolu saz şairleri ve âşıklarının büyük çoğunluğunun aslen Kürt Alevileri oldukları ve Kürt müzik kültürünün mirasçıları oldukları genelde bilinmiyor… Gerçekten, amatörce korunan başlangıçtaki repertuarları dışında dörtyüz yıldan beri bulundukları topraklara yerleşmiş olan Horasan Kürtleri, Türk şiirini ve dilini birleştirip Horasan’ın Türkçe konuşan saz şairleri haline gelmişlerdir. Bu sayede de mükemmel bir ortak yaşam standardı yakalamışlardır. Bu olay pek de bilinmiyor. Horasan’daki Türk bakhsi (baxşi) ve ozanların oluşturdukları büyük ailelerin orijinlerinin Kürt olduklarını ortaya çıkarmak için titiz bir araştırma gerekiyor.” (Bkz. J. Düring: Kürt Müziği Üzerine Notlar, Özgür Politika Eki, Sayı: 55/ 1998).

    ‘Ahlê Haq Kürtler’de tambur kutsaldır’mehmet_bayrak_0 Mehmet Bayrak Alevilik

    Jean Düring, “Çalgıları, Batı Kürtleri’nin de kullandığı ve saz veya tanbur gibi adlarla adlandırdıkları uzun saplı dotar olacaktır. Bu çalgıların, tipik Kürt çalgıları olduğu yaygın olarak söylenmektedir. Araplar bu çalgıyı çalmazlar, çünkü Kürt diline uygundur. Ahlê Haq Kürtler’de tambur kutsaldır ve Êzîdîler’de kamış flüt, ney, darbuka ile aynı kutsal yerlere uygun görülür. Aleviler’de de aynı şekilde saz yaygın ve semboller yüklenen bir çalgıdır.”(Agy)
    Gerçekten de Kürdistan’da va Anadolu’da özellikle Aleviler arasında tambur, saz ya da Türkçe deyişiyle bağlama; töre ve törenlerin vazgeçilmez çalgı aracı ve kutsal simgesidir. Ancak, saz çalma tekniği, Anadolu Alevileri arasında bile değişmektedir. “Teke yöresinde yani Burdur, Antalya, Fethiye dolaylarında üç telli cura ile sap üzerinde çalınarak müzik icra edilmektedir. Denizli yöresinde özellikle Zeybeklerde ‘dövme’ diye adlandırabileceğimiz, parmak uçlarıyla perde üzerinde tellere vurularak çalınmaktadır. Buna karşılık Horasan’da yaşayan Alevi ozanları, sazı‚ şelpe ve pençe’ tekniğiyle çalmaktadırlar. Maraş, Dersim, Malatya, Erzincan, Sivas bölgelerinde sıkça kullanılan şelpe tekniğinde, özellikle Elbistan dedelerinin ustalığı ve otantikliği dikkat çekmektedir.” (Bkz. Ali Alagöz: Bağlama ve Şelpe’nin Tarihi ve Kökeni, Gözcü der. Sayı:2/ 1998).

    Kürtçe âyet ve beytler azaldı

    Konuya “Alevi- Bektaşi Müziği” açısından yaklaşan araştırmacılar da, Anadolu ve Kürdistan’da aşağı- yukarı aynı müzik coğrafyası ve insan dokusuyla karşılaşmaktadırlar. Sözgelimi Alevi- Bektaşi Müziği konusunda bir çalışma yapan araştırmacı Melih Duygulu’nun üzerinde yoğunlaştığı ve odaklandığı bölgeler şunlardır: Adıyaman, Çorum, Erzincan, Antep, Maraş, Malatya, Sivas, Urfa, Tokat, Tunceli.
    Atatürk’ün etno- politika danışmanlarından Prof. Hasan Reşit Tankut da, Anadolu ve Kürdistan Alevileri’nin bağlı bulunduğu şıx, seyyid, pir, dede ve babalar’ın, bilimsel deyimle bablar’ın Malatya, Elazığ, Tokat, Dersim, Merzifon ve Suriye’de Lazkiye gibi yerlerdeki Ocaklar’dan çıktığını söyler ki; bu gizli belirleme de, Alevi- Bektaşi Müziği yayılım alanıyla çakışmaktadır. (Bkz. M. Bayrak: Kürdoloji Belgeleri-I, Özge yay. Ank. 1994,s. 298).
    Burada, değişik kaynaklardan giderek verdiğimiz iller dökümünün “Fırat’ın batısı”na rastlayan ve sıkı bir eritmeye tabi tutulan Alevi- Kürt yoğunluklu coğrafyaya tekabül ettiği hemen dikkat çekmektedir. Yine Cumhuriyet dönemi boyunca uygulanagelen politikalar sonucu, başta Dersim/Sivas/ Malatya ekseni olmak üzere Alevi- Kürt kökenli unsurlar önemli ölçüde eriyerek Türkleştiği gibi; sanatsal üretimde de gizli ve açık politikalarla özendirilen ve kayırılan Türkçe’ye bir akışın olduğu ortadadır. Bu konudaki önemli dönemeçlerden biri, Kemalist yönetimin baskı ve zoraki asimilasyonu ise, ikinci önemli dönemeç de 1950’lerde yoğunlaşan köyden kente göçler ve 1960 Askeri yönetiminden sonraki bilinçli yönlendirme ve edebiyatı “Türkleştirme” dir…
    Kürtçe eğimin yasaklı olduğu Kürt yerleşimlerinde bir bütün olarak Kürt yazarların, özelde de Kürt halk ozanlarının Türkçe’ye yönelmelerinde bu süreç son derece etkili olmuştur. 1960’dan sonraki Sosyalist hareket de, kitlelere ulaşmak için Türkçe söylemede bir itme görevi görmüştür, dersek sanırım yanılmış olmayız. İki kimliğinden dolayı da rejimle ters düşen Alevi- Kürt halk ozanlarının yoğun biçimde Türkiye İşçi Partisi saflarında va daha sonraki sol akımlar içinde yer almaları, bu açıdan anlamlıdır.
    Evlerinde, sokakta Kürtçe konuşup, Kürtçe düşünürken eserlerini ağırlıkla Türkçe vermelerinin kuşkusuz ana etkenlerinden biri de, Kürt yazı dilini bilmemeleridir. Bir bölümü okuma- yazmasız olan bu halk ozanlarının Türkçe eğitim görenleri de, Kürt yazı dilini bilmemektedir. Bilindiği gibi Kürt dilinde, Türkçe’de bulunmayan bazı farklı sesler vardır: î, ê, v, w, q, x, xw gibi. Kürt yazı dilini bilmeyen bir kişinin Kürtçe düşünse bile, düşünce ve anlatımlarını yazıya aktarması mümkün değildir. Bu nedenle, Kürt literatüründe âyet ve beyt olarak nitelendirilen ve sözlü gelenekte kalan Kürtçe Alevi deyişlerinin önemli bir bölümünün yitip gittiğini, yukarda vurguladığımız gerekçelerle Alevi- Kürt ozanların da ürünlerini çoğunlukla Türkçe vermek zorunda kaldıklarını belirtmeliyiz. Alevi deyişlerinin çoğunlukla Türkçe olmasının temel nedenleri bunlardır. Nitekim, sözlü gelenek çerçevesinde Dedem tarafından söylenen yaklaşık 20 dolayında Kürtçe âyet ve beytin; dayılarım zamanında 10 dolayına indiğini, günümüze ise bunlardan yalnızca birkaçının kalabildiğini üzülerek hatırlıyorum. Boşuna dememişler, “hafıza-i beşer nisyan ile maluldür” diye. Yazılı literatüre geçmeyen bir zihinsel ya da sanatsal üretim, süreç içerisinde yitip gitmeye mahkumdur.
    Ancak belirtelim ki, bu deyişler Türkçe bile verilmiş olsalar, özünde Kürt Aleviliğini terennüm ederler. Zaten deyiş makamları da, hemen tümüyle Türk Alevileri’nin makamlarından farklıdır. Öte yandan, gerek Kürt Alevi ezgileri, gerekse Kürt kökenli Alevi ozanları, günümüz Aleviliğinin adeta omurgasını oluşturmaktadır.

    MEHMET BAYRAK

  • Bir Kızılbaş-Kürd Amazon: Kara Fatma (Fâtê Râş)

    Bir Kızılbaş-Kürd Amazon: Kara Fatma (Fâtê Râş)

    Fâtê Râş
    ‘Hasta adam’ Osmanlı’nın mirasını almak isteyen Rusya, Fransa ve İngiltere pay alma kapışmasına girdiklerinde, Almanya ve İngiltere Osmanlı’yla ittifak yaparak Rusya’ya karşı 3 yıl süren büyük bir savaşa giriştiler. Aslında savaşı başlatan taraf Rusya’ydı. Marx o günler şöyle yazıyordu:
    Gerçekten, Rusların tüm davranışları, düzenli, modern bir savaş girişiminden çok, Timur’un Kürdistan kentlerini almak üzere giriştiği barbarca yöntemleri anımsatıyor. Öte yandan, apaçık görülüyor ki, Silistre’nin güçlü ve kahramanca savunulması, müttefik devletleri olduğu kadar Osmanlı Devleti’ni de şaşırttı. ‘
    Evet, O Silistre ki gerçekten büyük kahramanlıkların gösterildiği bir yerdi ve orda çarpışanlardan bazıları da kadındı. Namık Kemal’e ilham olan Silistre’nin bir kahramanı vardı ki, resmi tarihçiler ‘Kara Fatma’ yı Türk diye lanse etmişlerdir.
    Oysa, İngiliz The Illustrated London News, Fransız Illustration, Jornal Universal ve Le Tour de Monde, Alman Globus, İsveç Svenska Familj-Journalen gibi zamanın batı gazetelerinin manşetinde yukarıdaki gravürle birlikte şu başlıklar kullanılmıştı:
    Kürt Amazon İstanbul’da’ ‘Kürt Aşiret Reisi Kadın 300 Amazonla İstanbul’da’ ‘Kürt Prensesi Savaş’ta’ Kürdistan Kahramanı Kürt Fatma’
    İngiliz The Illustrated London News, 24 Haziran 1854 tarihli sayısında hemşehrimiz Kara Fatma’nın nerden geldiğini de yazıyordu:
    ‘Kara Fatma’nın kendisi, bir Kürdistan şehri olan Maraş’tan. Gezgin bir İrani kavim olan Kürtler’in yiğitlikleri düşmanlara büyük korku verir…’
    Bir kadının savaşa katılması Osmanlı’da büyük bir moral kaynağı olmuş ve savaşa katılmak için insanlar İstanbul’a akın etmiştir. Kara Fatma’nın bizzat padişah Abdülmecit tarafından da kabul edildiği ve aralarında şöyle bir konuşma geçtiği belirtilir:

    Padişah
    : Senin gibi böyle kahramanlıklar gösteren birisi nasıl olur da Türkçe bilmez.
    Kara Fatma: Padişahım eğer siz Kürtçe bilseydiniz, sizin Türkçe konuşmanıza gerek kalmazdı.
    Savaşın sonuçlarını az çok biliriz. Konumuz bu değil zaten. Tarihçiler, Kara Fatma’nın bu davranışını, Osmanlılar tarafından bir adada tutuklu bulunan kocasını kurtarmak için bir jest yapmak istediklerini belirtirler.
    Kara Fatma’nın, Batı literatürüne Kürt Prensesi olarak geçmesinin sebebi ise aşiretin başında kendisinin olması. Kitabından alıntı yaptığım değerli hocam Mehmet Bayrak’ın Fate Reş’in soyundan gelen Mustafa ve Hasan Fotaraş ve Asaf Koçdağ’la yaptığı görüşmede anlatılanlara göre, Fate Reş, Sinemilli aşiretinin reisi Kara Bilal’in kızkardeşidir. 1840 yıllarında Kara Bilal ölür ve yerine Beko Ağa getirilir. Ancak aşiret bu kişiyi aşireti kötü yönettiği için ağalıktan indirir ve onun yerine Kara Bilal’in oğlu Ali’yi getir.
    Ali Ağa 5 yıl yönetimde kaldıktan sonra ölür. Çocuklar yetim kalınca, bunlara ‘Mole Delükan’ denmiş. Aşiret de bu aşamadan sonra en yetkin kişi olarak Fatareş’i aşiret reisliğine getirmiş. Fotaraş’ın Savaş sırasındaki yaşı yaklaşık 65′tir.
    Yaralı olarak savaştan dönen Fotaraş, kocasını hapisten kurtarmış mıdır, bilinmiyor ama savaştan sonra yayınlanan Islahat Fermanı’yla azınlıklara bazı haklar verildiği biliniyor.
    Kaynak: Mehmet Bayrak-Geçmişten Günümüze Kürt Kadını
    Gundi

  • DERSİM MALATYA HATTINDA – Kızılbaş Kürt katliamları ve Dümüklü olayı

    DERSİM MALATYA HATTINDA – Kızılbaş Kürt katliamları ve Dümüklü olayı

    Kızılbaş Kürtler’e karşı harekât ve katliam, sadece Dersim yöresiyle sınırlı değildir. Bu harekât, Sivas, Malatya, Hısnımansur (Adıyaman) ve Maraş’a kadar uzanır.

    Kör Yusuf Ziyaeddin Paşa’nın Dersim’de yaptığı Kızılbaş katliamı

    Gürcü kökenli Kör Yusuf Ziyaeddin Paşa, hac görevini yaptıktan sonra III. Selim döneminde 1785’te Keban/Maden Emini, 1797’de mirimiran olup, 1798’de vezir olarak Diyarbekir, Haleb, Erzurum ve Çıldır valiliklerinde bulunduktan sonra Sadrazam ve Serdar sıfatlarıyla Mısır seferine katıldı; II. Mahmud’un padişahlığa geçmesinden sonra 1809 tarihi itibarıyla Erzurum Valiliği ve Şark Seraskerliği (Doğu Bölgesi Ordu Komutanlığı) görevlerinde bulundu. (Bu dönemle ilgili olarak ayrıca bkz. Hasan Yüksel: Osmanlı Döneminde Keban- Ergani Madenleri 1776- 1794 Tarihli Maden Emini Defteri, Si)

    İki defada toplam dokuz yıl Sadrazamlık ve Serdarlık yapan, bir gözü sakat olduğu için Osmanlı literatüründe “Kör Yusuf Ziyaeddin Paşa“ olarak anılan bu Osmanlı yöneticisinin en uzun süre görev yaptığı bölge Kürdistan vilayetleri olmuş. Bu dönemde, aynı zamanda Şark Seraskerliği görevini de yürüttüğü için özellikle Fırat’ın batısında bulunan Kızılbaş-Kürt yoğunluklu yerleşim birimlerine askeri harekâtlar düzenlemiştir. “Hacı“ olması dolayısıyla literatürde “El-Hac“ unvanıyla da anılan Osmanlı’nın bu Şark Seraskeri; Dersim başta olmak üzere çevredeki Kızılbaş-Kürt yoğunluklu bölgelere ve aşiretlere karşı birçok askeri harekâta ve katliama girişmiştir.

    Yanında görev yapan Darendeli tarihçi Hasan İzzet Efendi, ona atfen Ziyanâme adını verdiği ve tek yazma nüshası bulunan tarihinin önemli bir bölümünde; 18. yüzyıl sonları ile 19. yüzyıl başlarında Kürdistan’daki te’dip ve tenkilleri (askeri yöntemlerle hizaya getirme ve cezalandırma) anlatmaktadır.

    Birçok Osmanlı tarihi gibi ağdalı bir Osmanlıca ile yazılan tarihten, özetle şu bilgilere ulaşıyoruz:

    * Yusuf Ziyaeddin Paşa, şer’i ilimlerde eğitim görüp kendini yetiştirdikten sonra, Kızılbaş-Kürt yoğunluklu bölgelerde çeşitli görevlere gönderiliyor.

    * Hac görevini yerine getirdikten sonra ilk iş olarak Keban-Maden Eminliği görevi sırasında Keban bölgesindeki Kızılbaş Kürtler’i tenkil ediyor. Maden bölgesindeki Karaçorlu ve Dersim’deki Şeyh Hasan adlı Kızılbaş-Kürt aşiretleri bunların başında geliyor. İşin ilginç yanı, bu aşiretleri cezalandırırken Tatar, Laz ve Lezgiler’den yararlandığı gibi Kürdistan’daki diğer Sünni Kürt aşiretlerden de yararlanmasıdır.

    Kitapta; Dersim’deki Şeyh Hasan ve diğer aşiretlerin “Kızılbaş/Rafızi Kürt“ kimliğine özellikle vurgu yapılır ve onlar “sapkınlık ve dinsizlikle, İslâmı inkâr etmekle, İslâmın yasaklarına uymamakla ve zina yapmakla“ suçlanır:

    “Taife-i merkume rafz ve ilhad ile müttesip bir ala-yı sebbab-i çariyari melahide-i bî-din-i hiyanet-şiar olduklarından, kat-i savm u salat-âsâ şerâit-i İslâmı münkir ve tarik ve ibahe-i dema ve ihlal-i zina mümeselü miherramat ve menhiyata haris ve müteallik olduklarından…“ (Bkz. M. Bayrak: Kürdoloji Belgeleri-2, Özge yay. Ank. 2004,s. 518)

    Görüldüğü gibi, buradaki suçlamalar, geçmişteki Alevi katliamlarında kullanılan Şeyhülislam fetvalarıyla aynı içeriktedir.

    Dersim’den Maraş’a kadar uzanan bir mihver üzerindeki dağlık bölgelerde yaşayan Kızılbaş-Kürt aşiretlerin te’dip ve tenkilinde kullanılan yöntem de tipik Osmanlı yöntemidir. Burada da, yakalanan Kızılbaşlar katledilmekte, evleri-barkları talan edilmekte ve ateşe verilmektedir:

    “Vezir-i Sikender (Serasker Y.Z. Paşa, MB) cibal-i merkumenin (sözkonusu dağlık bölgelerin) zir u bâlâsında (eteklerinde ve tepelerinde) bulunan mesâkin-i Ekrad-ı rafz-itiyadın (Rafızi Kürt toplulukların) taş üstünde taş koymayıp cümlesini zir ü zeber (tümünü altüst) ve esas ve bünyanından hâk ile hemvar ve beraber eylemek üzere (evleri-barklarıyla birlikte dümdüz etmek üzere) taraf taraf sevk-i leşker eyleyip (dörtbir yandan askerlerle kuşatılıp) her ne mahallede âsâr ve ebniyaları (eserleri ve binaları) var ise cümlesini ihrak ve suzan (tümünü ateşe vererek) ve bir hane terk etmeyip ( bir tek evi bile atlamayarak) esasından hadim ve viran eylediler ( kökten yıkıp viran ettiler). (Bkz. Age,s.520)

    Söz konusu Osmanlı tarihinde vurgulanan bir başka gerçek de şudur: Bu aşiretler üzerine geçmişte yapılan seferler her defasında başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bu nedenle farklı bir yöntem daha izlemek gerekmektedir. Çevredeki Kürt aşiretlerine hediye eşyalar, atlar ve rütbeler verilerek -Hamidiye Alaylarında olduğu gibi- onlar, Şeyh Hasenan’lılara -Seyid Rıza’nın aşireti- karşı örgütlendiriliyor. Daha sonra aşiret reisleri, kitle halinde görüşmek üzere dönemin önemli yerleşim birimlerinden Çemişgezek’ e çağrılıyor; ancak gece hile ile yüzden fazla aşiret reisinin başları kesiliyor. Daha sonra Osmanlı ordusu Dersim içlerine yürüyerek; “kâffe-i nisvan ve sıbyanını iğtinam ve esir eyledikten sonra Mercan Boğazı üzerine hücum ve eşkıya-yı Ekrad ile eşeddi kıtal eyleyerek…“ yani çok sayıda kadını ve çocuğu İslami kurallara göre ganimet olarak aldıktan sonra, Mercan Boğazı’na saldırıya geçiyor ve burada çok sayıda Kızılbaş Kürt katlediliyor… (Bkz. Age, s. 520)

    Kuşkusuz Kızılbaş Kürtler’e karşı harekât ve katliam, sadece Dersim yöresiyle sınırlı değildir. Bu harekât, Sivas, Malatya, Hısnımansur (Adıyaman) ve Maraş’a kadar uzanır.

    Kürt tarihinde, bugün kadar daha çok mirliklere karşı yürütülen harekâtlar üzerinde durulmuş, ancak aynı döneme rastlayan ve daha çok Fırat’ın batısındaki Kızılbaş-Kürt aşiretler üzerinde yoğunlaşan bu harekâtlar ve katliamlar üzerinde durulmamıştır.

    19. yüzyıl ortalarında Malatya/ Arga’da (Akçadağ) Alevi Katliamı

    Zorunlu olarak Batılılaşmaya yönelen III. Selim, II. Mahmud ve ardıllarının dönemleri, Batılı gezginlerin de Anadolu’ya yöneldikleri ve dönemin toplumsal olaylarını çok sayıda seyahatname ile bilince çıkardıkları bir dönemdir. Bu yönelişte, Batılıların Doğu’yu yeniden keşfetme ve Doğu’ya açılma düşünceleri önemli rol oynamaktadır. Osmanlı yönetimi, Alman generalleri Moltke ve Müllbach gibi şahsiyetleri orduda müşavir- subay olarak görevlendirirken; yeni hukuki düzenlemelerle Batılıların Osmanlı memleketlerindeki yandaşlarını sahiplenmelerinin ve buralarda faaliyette bulunmalarının da yolu açılmıştır.

    Adı geçen müşavir-subayların görev yaptığı 1835-39 döneminde Çerkez kökenli dindar Osmanlı komutanı Hafız Paşa’nın yönetimindeki Osmanlı ordusu bir yandan Mısır Valisi İbrahim Paşa’ya karşı savaşıp yenilirken; bir yandan da İçtoroslar bölgesindeki Kızılbaş Kürt aşiretlerini hizaya getirmeye çalışıyor, başka bir deyişle yenilginin bedelini onlara ödetiyordu.

    Bu aşamada, olayların doğrudan tanıklığını yapıp eserine yansıtanlardan biri Alman generali Moltke, diğeriyse Fransız gezgin Poujoulat’dır. Özellikle Poujoulat, İçtoroslar’da yer alan Malatya ve çevresindeki Kızılbaş katliamı konusunda son derece ilginç gözlemler ve anekdotlar sunar bize. İşte, bunlardan yalnızca biri:

    “Arga’dan (Akçadağ) elli adım ötedeki Laca Dağı’nın eteğinde dörtbin kişilik bir (Kızılbaş) Kürt kabilesi ve çeşitli yaşlarda Kürt kadınları vardı. Çadır yapacak bir parça kumaşları yoktu ve yakıcı güneşin altındaydılar. Güneş ışınlarından yüzlerini tozla gizliyorlardı. Çoğunluğu kadın ve çocuk olan bu insanlar, çıplak ve çullar içindeydiler. Yüzlerinde acı bir umutsuzluk vardı, göğüslerinden ağır iniltiler yükseliyordu; kadınların ağlamaları ve ağıtları, çocukların çığlıkları yürek paralayıcıydı. Bu dörtbin (Kızılbaş) Kürt, acı durumlarıyla bana cehennem azabını hatırlatıyordu. Bu insanlar burada altı gün kaldılar, sadece çok az olan ekmekten yediler ve yakındaki bir çaydan su içtiler. İlk üç gün içinde 20 süt bebeği öldü. Bazı annelerin sütü bile yoktu. Üzgün analar ölen çocuklarını bırakmadılar. Öldüklerine inanmayarak, hissiz elleriyle çocuklarını kucakladılar. (…) Esir Kürtler, Hafız Paşa’nın, kendilerinin Malatya veya imparatorluğun diğer bölgelerine gönderilmesiyle ilgili emrini bekliyorlardı. Kürtlerin bir bölümü, onun Paşalık bölgesine yerleştirilmişti. Pek çok Kürt yolda açlıktan ve yorgunluktan öldü, geriye kalanları da köle yaşamı bekliyordu. Her yerde yıkılmış ve dağılmış köyler, ekilmemiş tarlalar görülüyordu. Yanmış–yakılmış ekin sapları, Kürdistan’daki büyük açlığı göstermektedir. Ovalar, kendilerini katliamdan koruyamamış Kürt ölüleriyle doludur.“ (Bkz. M. Bayrak: İçtoroslar’da Alevi- Kürt Aşiretler, Özge yay. Ank. 2007,s. 130)

    Osmanlı tarihçilerine göre çok daha nesnel olan Poujoulat, bölgedeki Kızılbaş Kürtlerin ve onların yöneticilerinin, bütün işkencelere kahramanca karşı koyduklarını ve Osmanlı safında savaşan hain Kürt önderlerine nefretle yaklaştıklarını vurgulamaktan da kendisini alamaz ve buna, gerçekten insanın tüylerini diken-diken eden kimi örnekler verir.

    Hafız Paşa’nın bölgede Kürtlere yaptığı zulüm, Batı literatüründe öylesine bir yankı bulur ki, olaydan 60 yıl sonra 1899 yılında bile Lördagen adlı bir İsveç dergisine konu olur. Yazıda; bölgedeki kitlesel katliamın yanısıra “Hafız Paşa’nın genç bir Kürt liderine reva gördüğü zulüm, işkence ve baskıya rağmen Kürd’ün ağzından hiçbir itiraf ve pişmanlık sözü alamadığından, onu öldürmesi“ anlatılıyor. (Bkz. Rohat Alakom: İsveç’in En Eski Gazetesinde Rewandûz Mîri’nin Sonu, Kürt Tarihi dergisi, Sayı:6/ 2013).

    19. yüzyıl sonlarında Akçadağ/ Kürecik’te Alevi Katliamı

    19. yüzyıl sonlarına doğru önemli bir Kızılbaş katliamı da Akçadağ/Kürecik’e bağlı Dümüklü köyünde gerçekleşir. Yakın bir dönemde olmasına rağmen yeterince bilince çıkmayan bu katliam, birçok yönüyle 20. yüzyıl katliamları konusunda ipuçları verir.

    Sözlü kaynaklara dayanarak, bu katliam hakkında başlıca bilgileri veren, aynı yöre insanlarından Nedim Şahhüseyinoğlu olur. Yazar, üstte özetle anlatmaya çalıştığımız toplumsal koşullara uygun olarak, 1895’te ortaya çıkan Dümüklü Ali olayını şöyle gerekçelendirir:

    “Akçadağ’ın Kürne-Kürecik Aşiretleri, yüzyıllardan beri iç ayaklanmalar gerekçe gösterilerek baskına uğramışlar, evleri yağmalanmış, erkekleri öldürülmüş. Kadınlar dul, çocuklar öksüz ve evsiz kalmışlar. Devlete, ağa ve beylere güvenleri kalmamış. Yeni kurtarıcı aramışlar… Aradıkları ve bekledikleri kurtarıcının doğaüstü gücü olmalıdır… Osmanlı yönetiminin ve ağaların, beylerin, eşkiyanın hakkından gelmelidir. Adaleti sağlamalıdır. Evet Mehdi olmalıdır. (…) Dümüklü Olayı böyle bir ortamın ürünüdür.“ (N. Şahhüseyinoğlu: Kürecik, Ank. 1993,s. 63)

    Sözlü kaynakların aktardığı ve Osmanlı resmi belgelerine geçen Dümüklü Olayı’na geçmeden birkaç hususun altını çizmemiz gerekiyor.

    Bir kez, bu yüzyılda Dersim’in Mazgirt bölgesindeki Babamansur (Bamasor) Ocağı’ndan kopup, Kangal’ın Mescid köyüne yerleşen ve birçok yönüyle Kızılbaş pirlerinden ve Bektaşi babalarından ayrışarak “Hakikatçı Alevilik Akımı“na öncülük eden pirler vardır.

    Alevilik yorumundan kaynaklı ve işleyişteki çelişkilere tepki olarak ortaya çıkan ve Kangal bölgesindeki yandaşlarının arasına yerleşen bu pirler, kurucusunun takma ismine atfen “Araboğlu“ ismiyle bir de ocak kurarlar. Bu Ocak, günümüz literatürüne şöyle yansıyacaktır:

    “Kalê Mansur Ocağı’ndan ayrılmış küçük bir ocaktır. Sivas’ın Kangal ilçesine yerleşen Araboğlu (Şıx Süleyman ve kardeşi Veyis MB), burada kendi ocağını kurar. Ocağın merkezi Kangal’ın Mescid köyüdür. Ocağın kuruluş tarihi hakkında net bir bilgi yoktur (Biz kuruluş tarihinin 19. yüzyılın ilk yarısına rastladığını düşünüyoruz MB)

    Araboğlu, mülkiyetin ortak olmasını ve sınırların kaldırılmasını savunarak, Dersim’deki Kalê Mansur Ocağı’ndan kopmuştur. Kendisini, Kalê Mansur’un (Baba Mansur’un MB) devamcısı olarak kabul etmiştir. Araboğlu, Osmanlı saldırılarına uğramış ve Kangal’da zindana atılmıştır. Yazmış olduğu kitaplar Osmanlılar tarafından yakılmıştır.

    Kangal ilçesinin sınırları içerisinde bulunan birkaç Kürt Alevi köyü bu ocağın talipleridir. Ocağın pirleri, halk içinde Kurmanci ve Zazaki cemler düzenlerler. Araboğlu Ocağı, Hacı Bektaş Dergâhı ile ilişkilenmemiş, bağımsız kalarak, Hacı Bektaş Dergâhı’na karşı çıkmıştır.“ (Bkz. Komisyon: Kürt Alevi Ocakları, Zülfikar Dergisi, Sayı:24/ 1998. Daha önce, 1997’de yayımlanan Alevilik ve Kürtler konulu çalışmamızda bu Ocağın pirleriyle ilgili üç misyoner raporu yayımladığımız gibi; Alevilik- Kürdoloji- Türkoloji Yazıları konulu çalışmamızda da, bu Ocağın İçtoroslar’daki Hakikatçı Aleviliğe yansımasına ilişkin geniş bilgi vermiştik, Özge yay. Ank. 2009, s.199- 225).

    Mazdekçilik’ten “Hakikatçı Aleviliğe“ Giden Yol…

    Mazdekçiliğin devamı olarak nitelendirebileceğimiz bu Kızılbaşlık akımı, toplumsal mülkiyeti ve kadın-erkek eşitliğini savunmaktadır. Bu özelliklerinden dolayı Batılı gezginlerin ve misyonerlerin dikkatlerini çekmiş; savundukları görüşler yöre egemenlerinin tepkisini topladığı gibi, Osmanlı gizli raporlarına da konu olmuştur. (Batılı gezgin ve misyonerlerin, konuya ilişkin kimi mektupları konusunda bkz. M. Bayrak: Alevilik ve Kürtler, Özge yay. Ank. 1997, s. 314-316, 320-322)

    16 Ocak 1899 tarihli bir gizli raporda; “Dersim ve Akçadağ ve Erguvan ve Hasançelebi ve kısmen Hekimhan’da bulunan Alevilerin Protestanlığa eğilimli oldukları“ bildirilir ve önlem alınması istenir.(Bkz. Erdal Açıkses: Amerikalılar’ın Harput’taki Misyonerlik Faaliyetleri, TTK yay. Ank. 2003,s. 136, 278)

    Hakikatçı Alevilik Akımı’na öncülük eden Şıx Süleyman ve Seyid Veyis gibi hakikatçı pirler, zaman zaman tutuklanmış ve daha sonra Sarız yöresine sürgün edilmiş veya yakınlarının yanına gitmişlerdir. Dolayısıyla bu akım; özellikle Sivas/ Kangal’dan başlayarak Malatya/ Akçadağ, Maraş/ Elbistan, Afşin ve Kayseri/ Sarız yörelerinde önemli bir kitle kazanmıştır. (Bu hakikatçı pirlerin yaşam serüveni ve felsefesi konusunda bkz. Mamo Baran: Koçgiri/ Güneybatı Dersim, Tohum yay. Ank. 2002,s. 106-119)

    Bu hakikatçı pirler üstüne yöre ozanları veya kendi çocuklarınca birçok deyiş söylendiğine tanık oluyoruz. Mamo Baran’ın üstteki eseriyle Süleyman Çiltaş’ın çeşitli romanlarında bu türden örnekler bulunduğu gibi, özel arşivimizde de Şıx Süleyman’ın torununun torunu Süleyman Metin’den alınmış bazı Türkçe ve Kürtçe deyişler bulunmaktadır.

    Dümüklü Ali Baba ve Yârenlerinin Katli (1895)

    Dümüklü Ali Baba bir Alevi aydınıdır. Mescid’li Hakikatçı Pirleri tutuklatıp, sürgüne yollayan sivil ve resmi çevreler, Dümüklü Ali’den yola çıkarak yeni bir katliama imza atmışlardır. Şimdi, sözlü kaynaklardan yansıyan Dümüklü Ali Olayı’nı birlikte izleyelim:

    “Dümüklü köyünde Ali’nin 100’e yakın koyunu var. Onlarla uğraşır. Gece-gündüz altlarını temizler, suyunu ve yemini eksik etmez. Can incitmez. Suskun, azıcık da dua, deyiş bilmektedir. Dinsel inançlarına sıkı sıkıya bağlıdır. Halkın istem boşluğunu doldurmaya çalışır. Adı (Ermiş)e çıkar. Yıl 1895.

    Elbistan ilçesinin Kantarma köyünden Hamza adında biri askerdir. Yıllar önce askere alınmış, Yemen’e gönderilmiş. Sıcaklık, açlık ve hastalıklar ortalığı kavurmaktadır. Yıllar geçmiş, kendisinden haber alınmaz. Yemen’den kaçıp gelmek ister, ama gözlerinde fer, dizlerinde derman kalmamıştır. Dahası yol-yordam bilmemektedir.

    Düşünür, kaçış yollarını arar. Bu arayış içindeyken, Akçadağ’ın Dümüklü köyünün Mordoğan kabilesinden Ali (Kürtçe: Ali Tumkî MB) gözüne görünür. Ali, Hamza’nın kolundan tutar, eğitim alanının dışına çıkarır, (Sana izin, evine git!) der. Kendine güveni olmayan Hamza, (bu neyin nesidir?) diye düşünür. Güç gelir kendisine. Çantasını kaptığı gibi düşer yollara. Gören olmaz, soran olmaz. Memleketin yolu kendiliğinden açılır. Güçlüklerle karşılaşmadan, soyulmadan, sıkıntı çekmeden Yemen’den Elbistan’a, oradan kendi köyüne varır. Hamza’nın yaşamından umudu kesilen ailesi ve komşuları şaşırırlar; kucaklaşır, hal-hatır sorarlar. Hamza, olup-bitenleri anlatır. Zaman geçer. (Dümüklü neresidir?) diye sorar ve Dümüklü Ali’nin evine varır. Götürdüğü armağanları sunar Ali’ye. Başından geçenleri, yardımlarını anlatır bir bir…

    Aradan aylar geçer. Bir gün Hamza, arkadaşlarıyla birlikte hayvanla Malatya’ya gelir. Köyüne dönerken Kürecik’in Karahan Gediği’nde eşkıyalarca yolları kesilir ve soyulurlar. Eşyaları, paraları ve hayvanları götürülür. Perişanlık içindedir. Hamza’nın aklına, kendisini Yemen’de kurtaran Ali gelir. Arkadaşlarıyla birlikte Dümüklü köyüne varır, Ali’nin evine giderler. Hamza, (Beni Yemen’de kurtaran sensin. Ya Ali, sen bu soyguncuları da bilirsin, sana her şey görünür) derler. Dümüklü Ali, kükremektedir. (Ben nasıl her şeyi bilirim?) deyince, Hamza ve arkadaşları (Sen Hz. Ali’sin, Sen Mehd-i Resul’sun, Hızır Aleyhisselam’sın. Her şeyi bilirsin. N’olur, perişanız, hayvanlarımızı, eşyamızı ve paramızı kurtar) diye yalvarırlar.

    Ali, (Ben kim, Hz. Ali kim!) derse de, bir defa Hamza ve arkadaşları inanmışlar ona…Yemen’de kolundan tutup yola koyan Ali’nin kendisi değil miydi? Yalvarırlar Ali’ye. Kapısının eşiğine yüz sürerler. Kapının önünde birikmiş su göletlerinin içine uzanırlar. Hamza’nın yalvarıp-yakarmalarına, ağıtına dayanamayan Ali, Hamza’nın kolundan tutar ve sudan çıkarır.

    Eşkıyalar ise götürdükleri malları evlerine sokmaya çalışırlar. Hayvanlar da, eşyalar da bir türlü içeri girmez. Gayıptan, (Malı geri ver, Ali’den duanı al) sesleri duyulur. Eşkıyalara merhamet gelmiştir. Malları, hayvanları alıp Dümüklü Ali’nin evine getirirler. Suçlarının bağışlanmasını dilerler. Ali’den dua almak isterler. Olanlar yörede yayılmıştır. Ali’nin evi dergâhtır artık. Arı kovanı gibi insanlar gelip gitmektedir. Bundan böyle Osmanlıların ve eşkıyanın gücü yöreye yetmeyecektir. Kurtulmuş olacaklar, çünkü Şeyh Ali, her şeyi bilmektedir.

    Şeyh Ali’nin adı yayıldıkça yayılır. Osmanlı yönetimine kadar duyulur. Çünkü ihbarlar yapılmaktadır. Osmanlı’nın askerleri, Şeyh Ali’nin evini sararlar; ev yakılır, yok olur. Ali ise güvercin olup uçmuştur göklere… Yakılan evin yerinde şilan denilen kuşkonmaz yeşerir…

    Dümüklü Ali’nin ermişliği ve ünü yaygınlaşır, yörenin köylerine ve halkına umut olur. İnananların sayısı ikibinlere varır. Evlerinde nesi varsa Şeyh Ali’nin evine taşırlar. Kazanlar kurulur, pişirilir aşlar… Çalışmalar, kazanlar ve kazançlar, tüketim ortaklaşadır. Ayrısı, gayrısı yoktur. Namustan başka herşeyleri ortaklaşadır…

    Şeyh Ali’nin her sözü yasadır, fermandır. (Altın, süs eşyası, para ve mal taşımaları yasaklanır. Putlara tapılmaz. Bunları evlerinde ve üstlerinde bulunduranlar, saklayanlar, taşıyanlar günah işler… Böyleleri Ehlibeyt’i sevmiş olamazlar) buyruğunu verir. (…)

    Şeyh Ali, tarikatların ve tasavvufun kurallarını örnek alır. Kendi aralarında iş bölümü yaparlar. Kimi kapıcı, temizlikçi, aşçı, sucu, ayakkabıcı, kasap, gözcü ve zakir olur. Kimi başka görevler üstlenir…“ (N. Şahhüseyinoğlu: Age, s. 64-65)

    Görüldüğü gibi, geçmişte şark sosyalizmi, Mazdekçi komünizm ve ortaçağ sosyalizmi olarak adlandırılan bir düşünce sistemi ve uygulamasıyla karşı karşıyayız. Bu, Hakikatçı Pirlerin de öngördüğü bir düzendir.

    Öte yandan, tarihten beri haksızlığa uğrayanın, hakkı yenenin, ezilen-horlanan ve zulme uğrayan mazlum toplulukların bir “kurtarıcı“ özlemi vardır. Alevilikte, 12’nci İmam Muhammed Mehdi’nin kayıplara karışıp, bir gün kurtarıcı olarak ortaya çıkacağı anlayışı, böylesi bir inancın ve tasarımlamanın sonucudur.

    Bu örnekte de görüldüğü gibi, bir köy ölçeğinde de olsa, bir komünal düzenin kurulması söz konusudur. Zaten tanrısal gücü insanda gören bu inanç, kurtarıcı misyonunu Ali Tumkî’ ye vermiştir…

    Buna karşılık, yöredeki Sünni köyler boş durmamakta ve Osmanlı makamlarına ihbarlar yağdırmaktadırlar. Özellikle Sünni inançlı komşu Yalınkaya ve Sarıhacı köyleri bu işin önünü çekmektedirler.

    Mehmet Bayrak

  • Mehmet Bayrak’a göre Türkiye teokratik bir devlet

    Mehmet Bayrak’a göre Türkiye teokratik bir devlet

    Araştırmacı yazar Mehmet Bayrak: Türkiye’nin laik değil, adeta ‘Devlet Müslümanlığı’ eksenli teokratik bir devlet olduğu; inanç özgürlüğünün de bulunmadığı açıktır. Düşünün ki, Kürt kimliğinin kabulü gibi Alevi kimliğinin kabulü de henüz hukuksal bir statü kazanmamıştır.
    Siz hem Alevilik, hem de Kürt tarihi üzerine önemli çalışmaların sahibisiniz. İlk sorum: Alevilik nedir? Bir yaşam biçimi mi, ya da bir felsefe mi sadece? Semavi dinlerden farkı nedir?
    Hemen belirtmeliyim ki, hem Alevilik hem de Kürdoloji alanında çalışma yapmam, herşeyden önce benim dünyagörüşümle ve tarihsel-toplumsal olguları kavrayışımla ilgili bir konudur.

    1970’te Üniversiteyi bitirip 1971’de yazmaya başladım, 1973’te Tevfik Fikret ve Devrim konulu çalışmam yayımlandı. Tevfik Fikret’i seçmem sıradan bir tercih değildi, ilk yazım da onunla ilgiliydi. Tevfik Fikret, 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında hümanist düşünceyi, emeği ve özgürlüğü temsil ediyordu. Bu nedenle, Nazım Hikmet diğer İttihadçı ve Kemalist yazarları eleştirirken; Tevfik Fikret’in, yaşadığı dönemde ve içinde bulunduğu ortamda en iyi ve en ileri ne olmak mümkünse, onu olduğunu vurguluyordu.

    Daha sonraki Türkoloji çalışmalarımda da; Cumhuriyet döneminin en önemli kazanımlarından biri olarak eğitimi ve edebiyatı halklaştıran bir hareket olan Köy Enstitüleri ve Köy Edebiyatı üzerinde yoğunlaştım. Bundan sonra, tarihsel , sosyolojik ve folklorik boyutu ağırlık kazanan çalışmalara yöneldim. Bu çalışmalarda da, Selçuklu’dan buyana egemenlerin baskı ve zulmüne karşı koyan toplumsal ve bireysel başkaldırı hareketlerini işledim. Yani, yerim emek dünyasının yanı idi.

    1970’li yıllardan itibaren Halk ve Tekke Şiiri bağlamında Aleviliği işlerken, 1984’te yayımladığım Halk Hareketleri ve Çağdaş Destanlar konulu çalışmam esas olarak Alevi önderlikli halk hareketleri üzerinde yoğunlaşıyordu. Zaten bu tarihten dört yıl önce Pir Sultan’ın köyü Banaz’da düzenlenen I. Pir Sultan Abdal Şenliği’ne konuşmacı olarak katılan tek Alevi kökenli aydındım. 1986’da yayımlanan Pir Sultan Abdal konulu çalışmam da, bu alanda bir Alevi yazar tarafından kaleme alınan ilk biyografik çalışmaydı.

    Bundan sonra hazırladığım Aleviliğe ilişkin dört eserde; Türk-İslam Sentezi eksenli resmi ideolojiyi mahkum eden çalışmalar yaptım. İttihad ve Terakki kaynaklı Resmi ideoloji, Aleviliği „Türk Müslümanlığı“ olarak sunmaya çalışırken, bunun tarihsel ve toplumsal gerçeklikle ilişkisi bulunmadığını belgeleriyle ortaya koydum…

    Kürdoloji alanına yönelmem de, salt Kürt kökenli bir aydın olmamdan değil; red ve inkâr edilen bir halkın ulusal kimliğine ve demokratik haklarına duyduğum saygıdan kaynaklanıyordu. Selçuklu ve Osmanlı döneminde nasıl ezilen yoksul Türk halkının yanında yer aldıysam, burada da yoksanan ve hakları gasbedilen
    bir halkın yayında yer almam gerekiyordu. Tıpkı, ezilen bir cins olarak kadının yanında yer alıp, bu alanda da çalışma yapmam gibi.

    Özetle, hiç bir zaman klasik bir sol, klasik bir Alevi ve klasik bir Kürt aydını olmadım. Zaten, bu gerçekliği dünden bugüne eserlerimle ortaya koyduğuma inanıyorum.

    Şimdi, asıl sorunuza gelebiliriz. Üstte de anlattığım gibi, yaklaşık 30 yıldır Alevilik konusunda çalışma yapıyorum; yaklaşık 20 yıldanberi geldiğim nokta şudur: Alevilik, geçmişi binlerce yıla dayanan bir evrensel- doğal dindir. Araştırmacılar, kısmen sol resmi ideolojinin, kısmen Kemalist resmi ideolojinin kısmen de İslam dininden gördükleri zararın etkisiyle, Aleviliğin bir „din“ olduğunu söylemekten kaçınıyorlar… Oysa, dinler ve inançlar insanlık tarihi boyunca vardı ve bugün de devam ediyor. Dahası, ilk semavi kitap olan Tevrat’ın tamamlandığı tarih, bundan 2300 yıl öncesidir. Ondan önceki dinler „doğal dinler“ olduğu gibi; bugün de insanlık ailesinin yaklaşık üçte ikisi doğal dinlere mensupturlar. Konfüçyüs dini ve Budizm bunların en büyükleridir.

    İnsanlar, ya İslamcıların etkisinde kalarak Aleviliği mezhep veya tarikat olarak nitelendiriyorlar, ya Kemalistlerin etkisinde kalarak Türk Müslümanlığı olarak değerlendiriyorlar ya da Sol aydınlar gibi öğreti, felsefe, yaşam biçimi, inanç veya erkân olarak adlandırıyorlar. Aleviliğin felsefe, kültür, yaşam biçimi, inanç ve erkân boyutu vardır, ancak bunların hiç biri Aleviliği tek başına anlatamaz…

    Alevi aydınlar son 20 yıldır Aleviliğin kökenleri, tarihi gelişimi vb. konularda birçok eser ortaya koydular. Siz de bu konuda önemli araştırmalar yaptığınız. Sizi bu konuya yönelten nedenleri ve sonuçları anlatabilir misiniz?
    Sorunuzun cevabını yukarda önemli ölçüde verdiğimi sanıyorum. Üstte de vurguladığım gibi, Alevilikle ilgilenmem yaklaşık 35 yıla dayanıyor. İlk kitabım yayımlandıktan hemen sonra, yaşayan Alevi ozanları ve halk şiiriyle ilgili bir yazıdizimin Aralık- 1973’te Ankara’da yayımlanan Yenigün Gazetesinde yayımlandığını söylersem, sanırım bu konuda bir fikir verebilirim.

    O tarihlerde „Alevi“ adıyla dernek kurmak ve örgütlenmek yasaktı. Bunun yerine Hacı Bektaş, Anadolu, Banaz ve Çevresi türünden kültür ve dayanışma dernekleri kuruluyordu. Nitekim, 1980’de katıldığım Sivas- Banaz’daki I. Pir Sultan Festivali ile Ankara’daki „Hacı Bektaş Felsefesinin Çağdaş Yorumu“ konulu bir paneli Banaz ve Çevresi Kültür ve Yardımlaşma Derneği organize ederken; 1986’da İstanbul’da katıldığım „Alevilik- Bektaşilik ve Sorunları“ konulu bir paneli de, Hacı Bektaş Veli Kültür Derneği adlı bir dernek düzenlemişti. Bu örgütlenmeleri, daha çok Maraş ve Çorum katliamlarına bir tepki olarak ortaya çıkan örgütlenmeler olarak görüyorum. Aslında, 27 Mayıs 1960 darbesinden sonraki ilk Alevi katliamı girişimi 1967’de Elbistan’da yaşanmıştı. Daha sonra, Malatya, Sivas ve Alaca’da da kimi olaylar yaşanmıştı.

    Kuşkusuz, bunların hiç biri Devlet aygıtından bağımsız değildi. Nitekim sonradan ortaya çıkan kimi gizli belgeler, bunu açıkça gösteriyordu. Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in kasasından çıkan bir gizli rapor, 1978’deki Maraş katliamının kimlerin elleriyle örülüp hayata geçirildiğini gösterdiği gibi; 1960 darbesi sonrasında hazırlanan bir gizli plan da; Alevi Kürtler’in asimilasyonuna ve halk ozanlarının Türkçe söyleyişe yöneltilmesine ilişkin ilginç önermelerde bulunuyordu.

    1960’a gelinceye kadar Alevi müziğinin radyolarda icrası yasakken, aynı zamanda bir radyo sanatçısı olan Ali Ekber Çiçek, „Haydar, Haydar“ redifli ünlü deyişi, ancak Muzaffer Sarısözen’in özel izniyle İstanbul Radyosu’nda okuyabildiğini bana anlatmıştı. Aşık Veysel, Aşık Davut Sulari , Aşık Daimi, Aşık Kul Hasan, Aşık Kul Ahmet, Aşık Mahzuni ve Aşık Şah Turna gibi ozanlar bireysel olarak Alevi müziğine katkıda bulunurken; çoğunluğu Alevi Kürt toplumundan gelen bu âşıklar ve halk şairleri eserlerini Türkçe icra ettikleri halde; Alevi kimliğini ve kültürünü bilince çıkarmalarından dolayı kitlesel etkinliklerde tehlikelerle yüzyüze gelmekteydiler. 1967’deki Elbistan konseri bunun çarpıcı bir örneğiydi.

    1980 Darbesi, Türk- İslam Sentezi doğrultusunda dini toplum yaratmada bir dönemeçti. Bu tarihte, ayrımcılık yarattığı gerekçesiyle Kürt halk danslarının bile televizyonlarda gösterilmesi yasaklanırken; büyük bir olasılıkla Alevileri de dindar topluma katma ve 1984’te ortaya çıkan Kürt ulusal hareketine katışını engelleme amacıyla, Alevi müziğine yeşil ışık yakılıyordu. Keza, Milli Güvenlik Kurulu, bu başkaldırıdan bir süre sonra içerde ve dışarda dini akımların ve vakıfların desteklenmesi doğrultusunda bir karar alıyor ve bu amaçla önemli bir bütçe ayırıyordu… İçerde ve dışarda, bu dini örgütlenmenin koordinasyonu da, dönemin Kültür Bakanı eski MHP’li Namık Kemal Zeybek’ e veriliyordu. Bu asimilasyon çabasına karşın, Kürt hareketindeki yeni yöneliş, Alevi toplumunda da bir itme yaratıyordu.

    Nitekim, Muhlis Akarsu dışındakilerin tümü geçmişte Radyolarda bağlama sanatçısı olarak görev yapan Muhabbet grubu üstüste kasetler çıkarıyor ve ürünler ogüne kadar duyguları bastırılmış Alevi toplumunda büyük yankı yapıyordu. Bu kasetlerde okunan türkü ve deyişlerin büyük bölümü İçtoroslar Alevi kültürünün ürünleri olduğu gibi; bu bölge, muhabbet ve hasbıhal geleneğinin de en yoğun yaşandığı yörelerdendi. Bölgenin en büyük Alevi müziği icracılarından, Dedem Haydar Bayrak’ ın Hakka yürümesi üzerine, oğulları Haydar ve Hacı Bayrak tarafından gerçekleştirilen müzikli uğurlama törenine ilişkin kasetin, bu muhabbet kasetleri dizisine kaynaklık ettiği söylenmektedir…

    Ancak, Alevi örgütlenmesinde asıl dönemeç 1993’teki Sivas Katliamı ile yaşanıyordu. Bu katliamda Devlet suçüstü yakalanıyor ve bu, Gazi katliamıyla daha da perçinleniyordu. Alevi toplumunun sözde laik rejime olan „tek yanlı aşkı“ da böylece büyük darbe yiyor ve Alevi toplumu yoğun bir örgütlenmeye yöneliyordu.

    Kuşkusuz, bu yeni yöneliş bir „moda“yı da birlikte getiriyor ve Kürt kimliği „riskli“ olduğu için, sol gelenekten gelen ve ogüne kadar Alevilik gibi bir sorunu olmayan nice insanlar, Aleviliğe yönelerek kitaplar çıkarmaya başladılar. Daha önce Alevilik ve Alevi edebiyatını yazanlar, çoğunlukla asker ve sivil bürokrat Kemalist yazarlardı. Bu nedenle, Alevilerin doğrudan kendilerini yazmalarını önemsemekle birlikte, bunların yazdığı kitapların çok büyük bir bölümünün bilimsellikten uzak, eski çalışmalardan bile geri olduğunu söylemek durumundayım.

    Kürt Aleviliğinin ortaya çıkışı, Kürtlerin İslamlaşması konularında kısaca bizi bilgilendirir misiniz?

    Öncelikle şunu vurgulamalıyım ki, hiç bir dinin ve inancın başlangıç tarihini tam olarak belirlemek mümkün değildir. Belirli insani kaynaklı yazılı metinlere dayalı Budizm, Konfüçyüzm, Brahmanizm, Mazdeizm ve Manihaizm gibi birçok eski din bile geçmişteki inanç ve kültür kaynaklarına yaslanıp, birbirini etkilerken; Musa’ya atfedilen Tevrat bile, Musa’dan bin yol sonra tamamlanıyor ve eski dinlerden etkileniyordu. Ondan 300 yıl sonra gelen İncil ve bundan 600 yıl sonra gelen Kuran da, keza öncekilerden önemli ölçüde etkilenmiş, hatta kopye edilmişti.

    Nitekim, 17. yüzyıl Fransız filozoflarından Volney, „Kalıntılar“ adlı ünlü eserinde eski din adamlarını karşılaştırırken, Zerdüşti din adamını „Museviler, Hıristiyanlar, Muhammedanerler; sizlerin tümü Zerdüşt’ün yolunu sapıtmış çocuklarısınız!..“ şeklinde konuşturarak, bu gerçekliğin altını çizer.

    Alevilik konusunda öncelikle söylenecek şey, bu inanç ve kültürün bugünkü Mezopotamya ve Anadolu toprağından kaynaklandığıdır. Tarihin kendisiyle başlatıldığı Sümer uygarlığıyla Hitit uygarlığından artakalan ürünler, bu uygarlıkların inançsal- kültürel yapılanmasıyla Alevilik arasında büyük bir benzerlik bulunduğunu ortaya koyuyor. Nitekim, İlahi gücün insanda görülmesi, ibadetin kadın- erkek birlikteliği ve eşitliği temelinde yapılması, müzikli ibadet yapılması, dini törenlerde ilahiler/nefesler eşliğinde raks/ semah yapılması ve öğütler verilmesi gibi temel motiflerde büyük benzerlikler vardır.

    Öte yandan, İslamiyetin etkisine girmeden önce özellikle Yukarı Mezopotamya Kürtleri arasında Yaresan- Aleviliği’ nin yaygın olduğunu gösteren çok önemli bulgular vardır elimizde. Bilinen en eski Kürt şairi, Milat’tan 400 yıl önce yaşayan Borazboz adlı şairdir. İslamiyetin yayılmaya başladığı 7. yüzyıla ait bir Kürtçe şiirde, İslam halife ordularının büyük bölümü Zerdüştiliğin güçlü devamı niteliğindeki Mazdekçiliğe ve Hurremiliğe mensup Mezopotamya’da yaptığı yıkımlar anlatılır. Bu şiirin Türkçesi şöyledir:

    Kutsal yerler yakıldı
    Kutsal ateşler söndü
    Herkesten saklandı namlı büyükler
    Zalim Araplar girdi ta Fırat’a kadar
    Köylerden tut da ta Şehrizur’a kadar
    Esir alındı bütün kızlar ve kadınlar
    Kendi kanında boğuldu özgür adamlar
    Kimsesiz kaldı Zerdüşt’ün töresi, dini
    Yüce Hürmüz affetmeyecek hiç birini

    11. yüzyıllar arasında yani İslamiyetin henüz nüfuz edemediği Kürt coğrafyasında yetişmiş ve eski Kürtçe’nin Lur lehçesinde yazmış 30 dolayında Kürt şairi bilinmektedir bugün, ki bunların yarıya yakını kadın şairlerdir. Bu kadın şairlerin yarısı ise tanbur eşliğinde eserlerini terennüm etmektedirler. Bu şairlerin dinsel unvanları Babe/ Baba; kadınların sıfatı ise Daye veya Xatun’ dur. Kürtler’in „Ömer Hayyam“ı olarak nitelendirilen ve onun yanısıra Mevlana ve Yunus Emre’yi önemli ölçüde etkileyen ünlü filozof- şair Baba Tahir Uryan bunlardan yalnızca biridir.

    Literatürde Yarsanizm, Ahlê Haq gibi adlarla anılan bu Yaresan Aleviliği, Batı’da doktora tezlerine konu olurken, Türkiye’de bilinmemektedir bile. Bu bilinmeyince de, Babailiğin nereden geldiği, Hakikatçı Alevilik’teki ve Bektaşilikteki Baba’ lık ve Ana’ lık sıfatlarının nereden geldiği bile bilinmez.

    İslamî Kürtler’e gelince. Göreceli olarak İslamı geç kabul eden Kürtler, öyle görünüyor ki bir yandan Selçuklu yönetimine, öte yandan Safeviler’le büyük bir rekabet içine giren ve Yavuz Selim’le başlayan Osmanlı- Halife yönetimine yaranmak amacıyla İslamiyette yoğunlaşmıştır. Buna rağmen, eski din ve geleneklerinin İslamiyetle çatıştığı yerlerde Tarikatlere yönelmişlerdir. Sünni Kürtler’in, Şafiî mezhebinin yanısıra Nakşibendi, Sühreverdi, Rifai ve Nurculuk tarikatlarına yönelmesi, bu açıdan ilginçtir. Bu tarikatlerin çoğu ibadetlerini erbane türü çalgılarla yapmaktadırlar.

    Türkmen ve Kürt Aleviliği arasında fark var mı? Varsa nelerdir? Türkler Anadolu’ya gelmeden önce hangi inançtandı, sonra nasıl bir inançsal evrim geçirdiler?

    Türkmen ve Kürt Aleviliği arasında çeşitli inanç, kültür ve ritüel farklılıklarının olması kaçınılmazdır. Bir defa Türkmen unsurlar bu topraklara gelmeden önce , esas olarak Sibirya halklarının dini olan Şamanlıktan sonra, farklı yer ve dönemlerde Budizm, Taoizm, Manihaizm, Hıristiyanlık ve Hazar İmparatorluğu döneminde topluca Yahudiliği benimsedikleri gibi, 8-9. yüzyıllardan sonra büyük çoğunlukla İslamiyete geçmişlerdir. Anadolu’da yaşayanların önemli bir bölümü Aleviliği benimserken; söylenenin tersine Orta Asya ve Kafkasya’da kalanlar bağnaz bir Müslümanlığa yöneldiler. Öyle ki, bölge Türklerini yansıtan 19. yüzyıla ait gravür ve seyahatnamelerde, şeriat kurallarının buralarda nasıl uygulandığını gösteren çarpıcı görüntüler vardır. Bu nedenle, resmi ideolojinin kalemşörlerinden, Rusya kaçkını Abdülkadir İnan gibi sözde bilimadamlarının, Aleviliğin kökenlerini doğrudan buralara bağlaması, tamamen güdümlü bir politikanın sonucudur.

    Kısaca söylemek gerekirse, iddia edilenin tersine , Türkmenler esas olarak Alevilikle, Anadolu ve Mezopotamya topraklarında buluştular. Alevilikle ilgili ilk Türkçe şiirlerse 13. yüzyılda, Yunus Emre ile başlıyor.

    Aleviliğin iki halk arasındaki farklı zaman ve mekan konuşlanışıyla farklı kaynaklanmalar dolayısıyla Kürt ve Türkmen Aleviliği arasında bazı gelenek ve töre farklılıklarının olması doğaldır. Sözgelimi „kirvelik“ ve „müsahiplik“ kurumu Kürt Alevilerine özgü bir gelenektir. Müsahiplik kurumu, Aleviliğe akraba Ezidilik ve Ahlê Haqlık gibi dinlerde „ahiret kardeşliği“ olarak nitelendirilen, Kürt Aleviliğinde de son derece önemsenen bir kurumdur. Öyle ki, müsahibi olmayanların cem’e girmesi bile mümkün değildir ve sorumlulukları son derece ağırdır.

    Kirvelik de, Kürt Aleviliğinde salt bir sünnet olgusuyla özdeşleştirilemeyecek ölçüde önemlidir. Bir Yahudi geleneği olan „sünnet“ olgusu, İslamlığın bir ölçütü olarak yansıtılsa da, Alevilerde hiç de böyle algılanmamaktadır. Özellikle, Hakikatçı Aleviler sünneti, bir horozun gerdanından veya bir köpeğin kulağından bir parça kesmekle aynı şey olarak kabul ederler. Bu nedenle, Kürt Aleviler, sorumluluğu büyük olan müsahiplik yerine kimi zaman iki işlevi birlikte yürüten kirveliğe bu misyonu yüklemektedirler. Bu nedenle, Türk Alevilerinde önemsenmeyen bu kurum da, Kürt Aleviliğinde önem kazanmaktadır.

    Bu arada, tıpkı Hıristiyanlar’da ve Museviler’de olduğu gibi, sakal kesmeme ve kıl düşürmeme geleneği de, Alevi Kürtler’e özgü bir gelenektir. Ayı, güneşi ve ateşi kutsal sayma; doğanın kutsanmasının bir göstergesi olarak dilek ağacını kutsama ve dilek dileme de, esas olarak Alevi Kürtler’e özgü bir olgudur.

    Öte yandan, iki kesim arasında bir de politik ayrımcılık yapılmıştır. Sözgelimi, 1925’te yasaklanan Bektaşi tekkeleri 1927’den itibaren yeniden açılırken; Alevi Kürtler’e özgü dergahlar üzerindeki yasak hep devam etmiştir.

    Kürt Alevileri arasında yaygın bir inanç var, Kürt Müslümanların Aleviler’e zulm ettikleri konusunda. Osmanlılar döneminde Aleviler’in katledilmesinde Devlet yandaşı davrandıkları gibi. Sizce bu söylentilerin gerçeklik payı nedir? Ve sebepleri nelerdir? Kürt ve Türkmen Aleviler neden Kürt ulusal hareketleri ile mesafeli olmuşlardır?
    Babai, Bedreddini, Kızılbaş, Rafızi ve Sorser Aleviler’in, gerek Selçuklu gerekse Osmanlı yönetimlerince horlanan, aşağılanan ve yeri geldikçe tasfiye edilmeye çalışılan topluluklar olduğu açıktır. Bunlar içinde en çok aşağılanan unsurun yoksul Kızılbaş-Türkmen tabakalar olduğu da bilinmektedir. Onlara yakıştırılan sıfatlar „Etrak-i bi- idrak, Etrak-i napak, Etrak-i merkeb-etvar“ dır. Bu nedenledir ki, Selçuklu’dan başlayarak katliama en çok uğrayan unsurlar bunlardır. Ancak unutmamak gerekir ki, Babai ve Bedreddin hareketine katılanlar her soydan, her dinden ve her inançtan insanlar olduğu gibi; bunları bastıranların içinde de Türkler, Kürtler ve paralı Frank askerleri gibi değişik kesimlerden askerler vardır. Bu arada, unutmamalı ki Türkmenler’e Anadolu’nun kapısını açan 1071 tarihli Malazgirt Savaşı’nda da, Alpaslan’ın ordusunda 10-15 bin dolayında Kürt savaşçı yer alırken, Romen Diyojen’in komutasındaki Bizans ordusunda da 20 bin dolayında Hıristiyan Türk askeri yer alıyordu…

    Yavuz Selim dönemindeki 50 bin kişilik Kızılbaş katliamı konusunda da, kanıtsız- belgesiz saptırmalara başvurulmaktadır. Bir kez katliam, Yavuz daha başkent İstenbul’dan çıkmadan başlatılmış ve güzergah üzerindeki bölgelerde sefer boyunca devam etmiştir. Konuya ilişkin en ayrıntılı araştırma, Prof. Dr. M. Şehabettin Tekindağ’ ın „Yeni Kaynak ve Vesikaların Işığı Altında Yavuz Sultan Selim’in İran Seferi“ konulu geniş oylumlu araştırmasıdır. Bu sefer sırasında, düzenli ordu birliklerinin ve Anadolu’daki sipahi güçlerinin yanısıra, kuşkusuz Doğu bölgelerinde yandaş Kürt mirliklerinden de yararlanılmıştır. Hatta bu seferde katledilenlerin büyük çoğunluğunun, Osmanlı’ya ve Safeviler’e yakınlaşmayı reddeden Alevi Kürtler olduğu da söylenmektedir. Çünkü Yavuz’dan sonra gerek Batı’ya gerekse Doğu’ya en çok savrulan unsurlar, bunlar olmuştur. Bu arada, unutmayalım ki Osmanlı’nın düzenli ordusu olan Yeniçeriler, Bektaşi ocaklarından elalmış unsurlardan oluşmaktadır. Ancak onların Bektaşiliği, tümüyle „Kızılbaşlığa düşman“ bir karakterdedir. Öyle ki, Priştineli bir Bektaşi şairi, 17. yüzyılda şöyle diyebilmektedir:

    Yetmiş kâfir öldürmekten sevaptır
    Kim öldürür ise bir Kızılbaş’ı…

    Ancak , özellikle vurgulanması gereken tarihsel gerçeklik şudur: Gerek Selçuklu, gerek Osmanlı, gerekse Cumhuriyet yönetimleri, çıkarları için her zaman Sünni- Müslüman Kürt unsurlardan yararlanmıştır. Yukardakilere ek olarak Abdülhamid dönemindeki Hamidiye Aşiret Alayları ile Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki Mahalli Kürt Milis Kuvvetleri’ ni ve günümüzdeki Korucular Ordusu’ nu buna örnek gösterebiliriz.

    Özellikle, II. Abdülhamid döneminde tümüyle Sünni Kürtler’den kurulan Hamidiye Alayları, hem Ermeniler’e hem de Alevi Kürtler’e karşı kullanılmışlardır. Bu ise, Alevi ve Müslüman Kürt bloku arasında bugün de etkileri silinmeyen büyük bir kırılma yaratmıştır. İlginçtir, Abdülhamid’in durumdan şikayet eden Kızılbaş Kürt liderlerine armağanı ise, birkaç kişiyi okutup, buna karşılık Dersim’e ellerinde Kuran’larıyla Hanefi din adamları sokması ve Dersimlileri asimile etmeye çalışması olmuştur…

    Türkiye’de inanç özgürlüğü var mı? Türkiye Devleti laik bir devlet mi? Sizce laiklik nedir?

    Türkiye’nin laik değil, adeta „Devlet Müslümanlığı“ eksenli teokratik bir devlet olduğu; inanç özgürlüğünün de bulunmadığı açıktır. Düşünün ki, Kürt kimliğinin kabulü gibi Alevi kimliğinin kabulü de henüz hukuksal bir statü kazanmamıştır. Laikliğin en kısa tanımı ise, Devlet’in dinler ve inançlar karşısında eşit mesafede bulunmasıdır.

    Batı dünyası, daha 16. yüzyılda reformunu ve rönesansını gerçekleştirip, dinin egemenliğini kaldırırken; Türkiye ne yazık ki aradan geçen 400-500 yıllık sürece rağmen bunu hâlâ gerçekleştirebilmiş değil.

    Aleviler özgürce ibadet edebiliyorlar mı? Yaşayan Alevilikten biraz bahseder misiniz? Yeni kuşak Aleviler Aleviliği ne kadar yaşıyor? Bundan sonra neler yapılmalı?
    Aleviler’in ibadetlerini geçmişte olduğu gibi, Cumhuriyet döneminde de özgürce yapamadıkları açık bir gerçektir. Düşünün ki, Aleviler’in ibadet yerleri olan Cemevleri ve Dergâhlar bile hâlâ resmen kabul edilmiş değildir. Bugün bu konuda fiili bir durum yaşanmaktadır. Bu nedenle, Aleviler’in Kemalist rejime bağlılıkları „ tek yanlı bir aşk“tan başka birşey değildir. Neyse ki, Sivas ve Gazi katliamları gibi kimi müsibetler, Aleviler’in gerçeği kavramalarında sarsıcı bir itme görevi görmüştür.

    Bektaşilik ile Alevilik arasında belirgin bir fark var mıdır? Bazıları fark olmadığını, bazıları da çok farklı olduğunu söylüyor. Siz bu konuya nasıl yaklaşıyorsunuz? Sizce Kürt Aleviler arasında Bektaşilik etkisi var mı? Yoksa Türkmen Aleviliği mi Bektaşiliğe yakındır?

    Öncelikle şunu bilmeliyiz ki, Alevilik geçmişi binlerce yıla dayanan bir evrensel- doğal dindir. Bektaşilik ise, 13. yüzyılda yaşamış Hacı ( Hace) Bektaş Veli adına, ancak ondan 200 yıl sonra yani 15. yüzyılın sonlarında Kızılbaşlığı Müslümanlığa ve Saray’a yaklaştırma amacıyla kurulmuş bir köprü- tarikat. Nitekim, Bektaşiliğe temel oluşturan ve Hacı Bektaş’a atfedilen eserler de ondan 200 yıl sonra başkaları tarafından kaleme alınmıştır. Hacı Bektaş’tan günümüze ulaşan şiir ve sözler ise sınırlıdır. Gerisi sonradan başkaları tarafından ve Arapçe olarak kaleme alınmıştır. Bu nedenle de, Anadolu’nun göbeğinde kurulan Hacıbektaş Tekkesi’nin postnişinlerinin büyük bölümü bile Anadolulu değil, Balkanlı’dır. Zaten kuruldukları bölgeler de Kızılırmak’ın batısında kalan Türkmen bölgesi ile sonradan fethedilen Balkan ülkeleridir. Amaç, gerek Kızılbaş Türkmenler’i, gerekse fethedilen Balkan ülkelerinin halklarını Müslümanlığa ve Saray’a yaklaştırmaktır. Güçlü Kızılbaş/ Alevi ocaklarına sahip Kürt coğrafyasında ise bu güdümlü tekkelere cevaz verilmemiştir.

    Bu özelliklerinden dolayı Bektaşi tekkeleri, Kızılbaş isyanlarında hep Saray’ın yanında yer almış ve Kızılbaş topluluklarla ters düşmüşlerdir. Ancak gerileme döneminde Bektaşi tekkelerin ellerindeki malların alınmasından sonra, Bektaşi babalarıyla Saray’ın ilişkileri bozulmuş ve kimi Bektaşi babaları 1789 Fransız Burjuva Devrimi’nde bu hareketin ideologlarıyla ilişkiye girmişlerdir. Bektaşilik, özellikle bundan sonra bir muhalefet hareketidir ve kanımca 19. yüzyılın başında lağvedilmesi daha çok bununla ilişkilidir…

    Aleviliğin bir „din“, Bektaşilik ve Mevleviliğin birer „tarikat“ olduğu, Devletin gizli etno-politik inceleme raporlarında da yer almaktadır. Bugün belirli mensupları bulunan bu iki tarikat, günümüzde Aleviliğin bir parçası ve yorumu olarak algılanmaktadır.

    Bir de Aleviler tarihleri boyunca hep muhalif olarak yaşamışlar ve iktidar olamamışlar. Sizce bunun gerekçeleri nelerdir?

    Bazı araştırmacılar, küçük bir isim benzerliğinden yola çıkarak, Alevilerin bundan 8000 yıl önce Anadolu’da yaşamış, bilinen ilk halklardan biri olan Luviler’ den geldiğini ve geçmiş binyıllarda Avrupa’da muhtelif dönemlerde devletler kurduklarını iddia etseler de; gerçekte Aleviler tarihleri boyunca hep muhalif olarak yaşamışlardır. Alevilik, gerçek kimliğinden uzaklaştırılıp, Şiilik formuna girince ve resmi din haline gelince de zaten tutuculaşmıştır. Bununsa, farklı biçimlerde algılanan „Ali“ ve „12 İmam“ kültlerindeki zahiri benzerlik dışında Alevilik’le hiç bir ilgisi yoktur.

    Mehmet Bayrak AlevilikBir kez, Alevilikle semavi dinler arasında kimi simgesel benzerliklerin ötesinde köklü bir fark vardır. Bunlar ise, tarihi akışı içerisinde semavi dinlerle etkileşimi sürecinde ortaya çıkan motiflerdir. Sözgelimi, Hıristiyanlıktaki (Baba- Oğul- Kutsal Ruh) teslisinin, Aleviliğe sonradan eklemlenen (Hak- Muhammed- Ali, Hakikatçı Aleviler’de Hak- Ali- Hüseyin) üçlemesine dönüşmesi; (12 Havari’nin 12 İmam’a) dönüşmesi türünden benzerliklerdir. Dinler arasındaki en büyük belirteç, Tanrı ve İnsan algılamasıdır. Alevilik, tanrısal gücü bir bütün olarak evrende mündemiç, en belirgin yansımasını insanda bulan gizil bir güç olarak algılarken; başta İslamiyet olmak üzere semavi dinler insanı „kul“ düzleminde, etkisiz bir element olarak görmektedirler. Semavi dinler tarihinde sayısız Alevi, bu anlayıştan dolayı katledilmiştir. Bugün adı bilinmeyen nice ergin-insan içinde sadece Ebu’l- Wefa-yı Kürdi, Hallac-ı Mansur, Baba İlyas, Baba İshak, Seyyid Nesimi, Pir Sultan Abdal gibi birkaç ulu kişinin adı bilinmektedir. Salt Seyyid Nesimi’nin yoldaşı onlarca Hurufi- Kalenderi derviş-
    şairin 16. yüzyıl başlarında Kayseri’de katledildeğini söylersek, sanırım bu konuda bir fikir vermiş oluruz…

    Son olarak, Sizce Alevilerin Türkiye siyasetinde duruşları nasıl olmalı? İnanç özgürlüğü için nasıl bir yol izlemeli? (Kürt sorunu, demokratikleşme, insan hakları ve AB’ye giriş gibi konular bağlamında).

    Açıkça söyleyeyim ki, Aleviler’in bugün karşıkarşıya bulundukları sorunun temeli, tek tip toplum yaratma eksenli politikalar ikame eden 1912 sonrası İttihad ve Terakki yönetimi ile bunun güçlü devamı niteliğindeki Kemalist rejim tarafından atılmıştır.
    Gerek 2. Meşrutiyet gerekse 3. Meşrutiyet olarak nitelendirilen Cumhuriyet rejiminin yapmak istediği şey, Hanefi mezhebi ekseninde bir Devlet Müslümanlığı yaratmak ve Aleviliği de bunun içinde eritmektir. İttihad yönetiminin bu konuda gizli raporlar hazırlatması, Kemalist rejimin bir dizi yasal ve dinsel düzenlemeyle bunu uygulamaya koyması ve günümüzde hâlâ Alevi köylerine cami yapılmaya çalışılması, başka türlü izah edilebilir mi?.. Bunun için Müslümanların kutsal kitabı Kur’an bile yeri geldikçe kullanılabilmiştir. Sözgelimi Kuran’ın Cumhuriyet döneminde Diyanet aracılığıyla yapılan ilk tefsirinde M. Kemal’in verdiği direktif şöyledir: „Kur’an, Türk- İslam geleneği gözönünde bulundurularak tefsir edilecektir.“

    Aynı dönemler, Kürt kimliğinin red ve inkâr edildiği; Lozan Antlaşmasıyla verilen kimi kültürel ve inançsal hakların, açık ve gizli kararlarla gasbedildiği; çok sınıflılık gerçeği yerine „imtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir kitleyiz“ yutturmacasının dayatıldığı dönemlerdir.

    Öyleyse, bu sistemde hakları gasbedilen Aleviler’in, doğal müttefikleri en başta Kürtler ve emek cephesinin bileşenleridir. Müslüman çoğunluk karşısında Aleviler ve diğer azınlık inançların; Türk çoğunluk karşısında Kürtler ve diğer etnik grupların; egemen sınıflar karşısında emekçilerin çıkarbirliği vardır. Tüm din ve inançların özgürlüğünü öngören gerçek bir laiklik; tüm halkların kendi kimlikleriyle yaşamasını sağlayan ve emekçilerin tüm sınıfsal haklarına kavuştuğu gerçek bir demokrasi, tüm bu katmanların ortak bileşkesidir.

    Günümüzde bunu gerçekleştirecek en önemli etkenlerse, iç dinamiklerin yanısıra, Türkiye’nin içinde yer almaya çalıştığı Avrupa Birliği’dir. Avrupa Birliği’nin çizdiği yol haritası ve öngördüğü kriterler, bu kesimlerin beklentileriyle de buluşmaktadır.

    YAZAR CAFER SOLGUN: ALEVİ DERNEKLERİ ERGENEKON’A SESSİZ

    ‘Alevilerin Kemalizmle İmtihanı’ kitabını neden yazdın?
    Dersimli bir Kürt Alevisiyim. 1970’li yıllarda Dev-Genç’liydim. 17,5 yıl yattım. 12 Eylül’de ve 90’lı yıllarda. Alevi meselesinin önemini sonradan kavradım. Aleviler asimilasyondan şikâyetçidir. Bunun en önemli nedeni, devlet politikaları. Biz bu topraklarda devrim yapacaktık fakat bu toplumun gelenekleri ve inançlarıyla ilgili merakımız yoktu. Marksizm’i ezbere bilirdim, sosyalist devrimleri araştırırdık, Mao’nun neler söylediğini bilirdik ama bu toprakları tanımazdık. Sol hareketlere destek veren Alevilerin dertleriyle ilgilenmezdik. “Dedelik feodal bir kurumdur, din toplumun afyonudur” dedik. İçinden çıktığımız toplumu araştırmadık bile, merak dahi etmedik.
    Alevilerin sorunu nedir diye düşünmedik.

    Ne zamana kadar ibadetler gizli yapıldı?
    1990’ların başına kadar böyle yapıldı. Çünkü 60’lı ve 80’li yıllarda baskılar hep oldu. Cemler jandarmalar tarafından basılmıştır. Dinine uyacaksan camiye gidecektin; Aleviliğinden vazgeçmek gerekiyordu. Solun yanlışıysa şuydu; özgürlükleri kısıtlanmış bir topluma destek vermemek, onların özgürlükleri için savaşamamak. Buna karşılık Alevilerin rejime, devlete karşı besledikleri eleştiri kültürünü kullanmıştır, sol. Aleviler tüm sol hareketlere destek verdiler.

    Cumhuriyet Alevileri dışlamasına rağmen, Aleviler cumhuriyete ve Kemalizme sahip çıktılar diyorsun…
    Çizdiğiniz tablo çok çarpıktır. Özellikle 1990’lı yıllarda bu daha da arttı. 2007 yılı içerisinde yaşadığımız, devasa kitlelerin katıldığı Cumhuriyet Mitingleri’ne Alevilerin destek vermesi çok çarpıcı.
    Alevi örgütlerine sordum desteklediniz mi diye, hayır, dediler. Alevi internet sitelerine girerseniz görürsünüz verilen desteği. Aleviler yakın zamana kadar bu mitinglerin görüntülerini yayınladılar. Cumhuriyet Mitingleri’ne saf duygularıyla katılanlar olabilir. Bazıları darbe çağrıları yaptılar. Alevilikle darbe çağrısı yapmanın yan yana gelmesi bile çok kötü bir şey. Gündemde şu an Ergenekon terör örgütü var. Bu operasyonların derinliğinin sığ olduğunu söyleyebilirsiniz, sulandırma çabası olduğunu söyleyebilirsiniz ama Ergenekon bu devletin bir ürünüdür. Üç kişinin bir araya gelip oluşturduğu bir şey değil. Alevilerin hiçbir tepkisini gördünüz mü, duydunuz mu? Derin devletten ve Ergenekon’dan en çok zarar görenler Alevilerdir. Darbe süreçlerinde Alevilere uygulanan baskıları söylemeleri gerekir Alevi derneklerinin. Sessiz kalmaları üzücüdür.

    Aleviler, Cumhuriyeti ve laikliği özgürlükleri için güvence görüyorlar. Alevilerin Cumhuriyete destek vermesi anlaşılır. Ya da laikliğe benzer bir yapının kurulmasına destek vermelerine şaşırılmaz. Çünkü özellikle Yavuz’dan beri baskı altında olan Alevilerin, böyle bir sisteme destek vermesi anlaşılır. Fakat sonrasındaki uygulamalar işin rengini değiştirdi. Tekke ve Zaviyeler Kanunu’yla Alevilerin dergâhları kapatılırken cami sayısı arttı. Bunlardan doğrudan etkilenenler Alevilerdir. 1924’ten itibaren Diyanet İşleri Başkanlığı kuruldu. Ondan beri Türkiye’de bir laiklik yok, şeriat tehlikesine karşı korunması gereken bir yapı yok.
    Bu topraklarda takiye kültürü çok yaygındır. Aleviler de kendi içlerinde uydurdukları şayialara sonradan inandılar. Diyanetinkaldırılması tüm Alevilerin ortak düşüncesidir. Ama bu kurumu Atatürk kurmuştur. Derler ki böyle deyince, “Atatürk onu tarikatlara karşı kurdu.” Akılcı bir tarafı var mı bunun? Atatürk, Cumhuriyeti kurarken Hacıbektaş’a geldi, dedelerle sohbet etti, hatta onlarla şarap içti. Olabilir. Atatürk başka yerde de şeyhlerle oturup konuştu, Kürtlere de özerklik vereceğini söyledi. Bir mücadeleye başlarken herkesin desteğini almak için bunlar yapılabilir. Mustafa Kemal açısından bu anlaşılabilir. Fakat Aleviler, bir inandırıcılığı olmamasına karşısın bunlara inanmışlardır. Bunun sebebi, güçlü olana, “Aslında ben sendenim, beni bu kadar farklı görme hor görme” demektir.

    Siyasi arenada CHP’nin ayakta durmasını sağlayanlar Alevilerdir” deniliyor. Statükodan en çok zararı görenler Aleviler?
    Aleviler, iktidarlar geçip giderken bu ülkedeki asıl gücün kim olduğunu içgüdüsel olarak sezmişlerdir. Bu güç ordu ve kurucu parti olan CHP’dir. Onun için CHP’ye dayanmışlardır. Bu takiyyedir. Alevilerde kendilerinin yaşamasının en önemli sebebinin laiklik olduğu düşüncesi hâkimdir. İçten içe körüklenen şeriat korkusuyla Aleviler sistem partisini desteklemişlerdir. Dinci partiler iktidara geldiğinde ordu ve CHP olmasa bunlar bizi kesecek diye bir düşünce hâkimdir. Bu demagojik bir korkudur. Tabi ki bu ülkede şeriat getirmek isteyen birileri vardır. Aleviler açısından son dönemde bir sorgulama süreci başladı. Alevi derneklerinde bunu göremezsin ama kişisel olarak insanlar sorgulamaya başlamışlardır.

    “Aleviler Türktür” kampanyaları yapıldı son zamanlarda. Aleviler gerçekten Türk mü?
    Alevilik bir inanç sistemidir. Kürt de, Türk de, Arap da Alevi olabilir. Aslında bu, Kürt Alevilerle ilgili bir tez. Kimse Hatay’daki Arap Alevilere “Türksünüz” demiyor. Kürt de, Türk de, Arap da Alevi olur. “Tüm Aleviler Kürttür” diyen uçuk insanlar da var.

    AKP ve Alevilerle ilgili ne düşünüyorsunuz?
    Meseleye ‘Alevi Açılımı’ demek için yeni birtakım adımlar atılmalı. Reha Çamuroğlu’nun istifa etmesi bunun olmadığını gösteriyor zaten. AKP herhangi bir politika uygulamaktan kaçındı. AİHM’in kararlarına uyulması gerektiğine dair bir çalışma yapmadı. “Bu klasik din dersi değildir, din kültürü dersidir” diyerek savunma yaptı. “Ali’yi sevenlere Alevi denmektedir.” Çok ciddiyetsiz bir çalışma. O kitaplar Hanefi mezhebini anlatıyor. “Müslümanların tek ibadet yeri camilerdir” gibi bir şey çok yanlış. AKP’ye ön yargım yok. Keşke önceki iktidarların biraz önüne geçebilseler, eleştirenlerin eleştirilerine cevap verebilselerdi.
    /radikal

  • Destanlara yansıyan manzum tarih

    Destanlara yansıyan manzum tarih

    MEHMET BAYRAK

    XIX. Yüzyıl’da Önasya ve Mezopotamya halklarının tarihi konusunda önemli çalışmalara imza atan Avusturyalı ünlü Doğubilimcilerden Schweiger-Lerchenfeld, özellikle Osmanlı ordusunun İçtoroslar bölgesinde Alevi ve Êzidî Kürtlere karşı giriştiği katliamları anlatırken, “Bölgede bu durumları destan hâline getiren bir ozan her zaman bulunurdu” diyerek bir gerçekliğe parmak basıyor ve konuya ilişkin kimi Kürtçe ağıtlama-destanların Almanca çevirisini veriyordu.

    Yine ünlü Türk tarihçilerinden Prof. Dr. Kemal Karpat, gerçek tarih ile düzmece tarih kuramı konusunda şu çarpıcı belirlemeyi yapıyor: “Biz Türklerin üç çeşit tarihi vardır: Biri (resmi tarih), biri (Avrupalılar’ın yazdığı tarih) ki bu ikisi de şüphelidir. Bir de (halkın zihninde kalmış tarih) vardır. İşte (hakiki tarih) odur; nesilden nesile geçen tarih odur…”

    İşte sözünü ettiğimiz ürünler; destanı, şiiri, manisiyle tam da bu türden manzum eserlerdir.

    Gerçekten de bir halklar, dinler, diller ve kültürler bahçesi olan Osmanlı toplumunda; birbirine karışan-katışan halklar gibi onların dinleri, dilleri ve kültürleri de birbirini etkiliyor ve yeni tat ve renkte meyveler veriyordu. İnsanlar, kendi özgün dil ve kültürleriyle ürünler verirken, birbiriyle emişen ve gerek tema, gerekse stil olarak paydaş ürünler de yaratıyorlardı.

    Ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısına gelinceye kadar şiir boyutunda bu ortaklık doğal akışı içinde seyredip geliyordu. İster özgün dillerinde yaratılmış olsun, ister komşu halkın dilinden, insani ilişkiler tüm doğallığıyla bu ürünlere yansıyordu. Ortak tabiat ve toplum olayları üstüne ortak destanlar düzülüyor, ortak niyetler üstüne ortak maniler söyleniyor, ortak aşklar üstüne ortak şiirler yazılıyor ya da ortak türkü ve kilamlar yakılıyordu.

    Manilerin söylediği…

    Geçmiş yüzyıllarda çeşitli tabiat ve toplum olayları üstüne düzülen destanlar bir yana; sözgelimi Sivaslı Ermeni kadınlarının yaktığı şu Türkçe manileri, bir Türk’ünkinden ya da Kürt’ünkinden ne kadar ayırabiliriz.

    Vicag vicag gül ola

    İçi dolu nur ola

    Bu vicagı çıkaran

    Niyeti hayır ola

    Burada “vicag”ın “niyet/ kısmet” anlamına geldiğini ve bu tür niyet manilerinin Hıdırellez’e denk düşen bahar bayramında okunduğunu belirtelim. Yine Van bölgesine ilişkin şu vicag manisi… Ermenice söyleyişiyle:

    Gananç gananç gançetsin

    Gançi meydan vazetsin

    Boz boz tziyank kaşetsin

    Noraharsner hedzutsin

    Şod muradin hasutsin

    Hars, han vicagin i parin

    Türkçe söyleyişiyle:

    Yeşil yeşil çağırdılar

    Çağrı meydanına koştular

    Boz boz atlar çektiler

    Yeni gelinleri bindirdiler

    Tez murada indirdiler

    Gelin, uğurlu bir niyet çek.

    Kürt, Ermeni, Süryani ve Rum gibi başka halkların müzik kültürüne Türk müziği adına ipotek konması, son dönemde daha çok bilince çıkarılarak görünür hâle getirildi. (Bunun birçok örneğine, daha 1991’de yayımlanan Kilam û Stranên Kurdî adlı inceleme-antoloji çalışmamızda yer vermiştik.) Özellikle Ağçik ve Sary Gyalin (Sarı Gelin) şarkılarından yola çıkılarak bunun birçok örneğine yer veriliyor. Nusret Gürgöz, Ağçik türküsünün Dersim versiyonunu şu sözlerle aktarıyor:

    Ahçik’i yolladım Urum êline

    Eser bad-ı saba zülfün teline

    Gel seni götürem İslam êline

    Serimi sevdaya salan o Ahçik

    Aklımı başımdan alan o Ahçik

    Vardım kiliseye, taptım haçına

    Gönlümü bağladım sırma saçına

    Gel seni götürem İslam içine

    N a k a r a t

    Vardım kiliseye, haç suda döner

    Ahçik’i kaybettim, yüreğim yanar

    Ben din’en dönersem el beni kınar

    N a k a r a t (1)

    Gerek bu türden aşk ve sevda türküleri, gerekse yüzlerce Ermeni harfli Türkçe ve Ermenice mani örneği için iki kitaba bakmak yeterlidir. (2)

    Bu ve benzeri eserler dışında, Erivan’daki “Toros Azadyan Arşivi”nden sağladığım çok sayıda mani ve halk türküsü örneği bulunuyor. Burada bunun kimi örneklerine yer vereceğiz.

    Gögde yıldız maşallah

    Sen benimsin inşallah

    Baş yastıkta göz yaşta

    Kavuşuruz inşallah

    X

    Bahçelerde mor meni

    Aşkından oldum deli

    Bak ne hale düş oldum

    Yâre göynül vereli

    X

    Şinci asır gelinleri

    Yalan soksun dillerini

    Yedi sene sıtma dutsun

    Doğrutmasın bellerini

    Kaynananın adı Hüri

      Kör olsun gözünü biri

      Koca hortlak benden diri

    Kaynanam kara tazı

    Ürüyor bazı bazı

    Ürüdüğünü aramam

    Isırıyor bazı bazı

    Kaynanalar arsız olur

      Eli yüzü nursuz olur

      En eyisi hırsız olur

    Hayasız güğüm m’olur

    Çalgısız düğün m’olur

    Kaynanan’sın elini

    Öpmeyen gelin m’olur

         Kaynananın çatal dişi

      Görüncenin keldir başı

      Oğlanları yüzük taşı

    Kaynanam ğazan kapağı

    Görüncem kapu köpeyi

    Yukarda da vurguladığımız gibi; kuşkusuz Ermeniler, yalnız Türkçe değil kendi dillerinde de niyetlerini ortaya koyan nice maniler düzmüşler. Türkçe söyleyişiyle “Kapı önüne çıkayım/ Onun önünde durayım/ Sekiz çift camız sürüp/ Senin niyetine vereyim” anlamına gelen şu Ermenice mani, bunun küçük bir örneği:

    Yellem tur taşdin vıra

    Gaynim tur taşdin vıra,

    Ohdı ludz komeş lıdzem,

    An al ku pahdit vıra. (3)

    Kültürel dostluk köprüsü

    Bu dönemlerde halklar arasında herhangi bir sorun yaşanmadığı gibi büyük bir dostluk ilişkisi vardır. Üstte Ermeni kadınlarca yakılan maninin bir versiyonu niteliğindeki şu Türkçe mani, bu ilişkinin ilginç bir göstergesi değil midir?

    Bahçelerde mor meni

    Verem ettin sen beni

    Ya sen İslâm ol Ahçik

    Ya ben olam Ermeni.

    Şunu hemen belirtelim ki, Ermeniler arasında da yansımasını bulan “mani” türü, “dûrik veya çarin” adıyla özellikle Maraş-Kayseri-Sivas-Malatya mihverindeki Kürtler arasında da yaygındır. (4) Genellikle 4+4=8 hece ölçüsüyle yakılan manilerin uyak düzeni ise “aaba” şeklindedir.

    Anadolu ve Mezopotamya’daki bu mozaiğin İstanbul’daki bir yansımasına Kurtuluş semti özelinde tanıklık eden Sivaslı Alevi Kürt araştırmacı Hüseyin Irmak soruyor: “Anadolu’nun Türkçe, Kürtçe, Ermenice, Zazaca bilen Sivaslıları, Diyarbakırlıları; Süryanice’den başka Kürtçe, Zazaca, Türkçe konuşabilen Mardinlileri şimdi neredeydi? Çerkezce, Kürtçe, Zazaca bilen Sivaslı Türk Rıza Özen amca neredeydi?” (5)

    Bu kayboluşun, erimenin nedenlerini burada irdeleyecek değiliz. Bu aşamada konumuzu ilgilendiren, bu kültürel emişmenin günümüze yansıyan ürünleridir.

    Soruna halklar arası ezgi alışverişi açısından bakan Melih Duygulu, aynı ezginin pek çok halk tarafından benimsenerek kullanılmasına Anadolu’nun doğusundaki halklarda sıklıkla rastlandığını belirterek sözlerini şöyle sürdürüyor:

    “Anadolu coğrafyası üzerinde bu türden örnekler hiç de azımsanmayacak sayıdadır. Bu bağlamda ele alınabilecek, Trakya’daki Rumeli havalarıyla, Ege’deki Yunan ve adalar müzikleriyle, Güney’deki Arap havalarıyla, Doğuda ise Ermenice ve Kürtçe şarkılarla yakın ilişkisi olan Türk şarkıları bulunmaktadır.” (6)

    Tahir Abacı da, “Anadolu müziği de İstanbul müziği gibi değişik etnik kökenden insanların ortak üretimine dayanmaktadır. (…) Anadolu ezgilerinin oluşumunda Kürt, Süryani, Arap, Gürcü, Azeri müziğinin katkıları büyüktür”  diyerek bu görüşe katılmaktadır. (7)

    Kuşkusuz burada unutulmaması gereken hususlardan biri, Ermeni ezgilerinin katkısıdır. Bunun birçok örneğin yanı sıra en tipik örneğini, bir zamanlar Türkçü unsurların neredeyse ulusal marş haline getirdikleri “Çırpınırdı Karadeniz” şarkı ve ezgisinde görüyoruz. 1717-1795 yılları arasında yaşayan ve “Ermenilerin Yunus Emre’si” olarak kabul edilen, Ermenice’nin yanı sıra Farsça, Gürcüce ve Azerice’yi ana dili gibi kullanıp eserler veren Sayat Nova’nın daha önce notasıyla birlikte yayımlanmış olan “Kemençe” şarkısı ipotek altına alınıp karşımıza Türk milliyetçilerinin marşı olarak çıkıyordu. (8)

    Ezgileri korunup sözleri ya çevrilen ya da değiştirilen Türkçe sözlü Kürt müziği örnekleri de, Cumhuriyet dönemi boyunca alabildiğine yaygınlaşmıştır. Cumhuriyet döneminin müzik politikası dolayısıyla buna önayak olan baş kişilerden biri, Atatürk’ün “Şark Bülbülü” adını taktığı Diyarbekirli Celal Güzelses’tir. Bu oluşumu ve Celal Güzelses’e ilişkin ilginç bir anekdotu Naci Kutlay aktarıyor:

    1950’li yılların başında, Ankara’da beş gün süren (Doğu Geceleri) yapmıştık. Tüm Doğu ve Güneydoğu illerinin dernekleri organize etti. Diyarbakırlı Celal Güzelses, Malatyalı Fahri ve Urfalı Cemil Cankat da vardı.Başarılı oldu Doğu geceleri. Celal Güzelses Diyarbakır’a dönmeden Çubuk Barajı’nda, Diyarbakırlı gençlerle bir kır eğlencesi düzenlendi. Gençlerin ısrarı ile Celal Güzelses bir de Kürtçe türkü okudu: Gewrî, li li Gewrî/ Ez qurbana Gewra xwe me…” diyordu başlarken. Kırk beş yıl sonra ancak bu kadarını anımsıyorum türkünün. Gençler, (niye Kürtçe türküleri Türkçeleşetiriyorsun?) diye sordular. (Onların o canlı ve tatlı melodileri kaybolmasın istiyorum) dedi.” (9)

    Tahir Abacı, Cumhuriyet dönemindeki bu şoven yönelişi şöyle açımlıyor:

    “Cumhuriyet’ten sonra ‘yüksek irade’ şarkıyı değil, türküyü işaret etti. Bütün dillerin Türkçe’den türediğini öne süren ‘güneş-dil teorisi’ne paralel bir tez vardı o yıllarda: ‘Pentatonik’  ezgilerin tümü Türk müziği kökenliydi! Halil Bedii Yönetken, Ferruh Arsunar, Sadi Yaver Ataman, Mahmut Ragıp Gazimihal, Muzaffer Sarısözen vd. araştırmacılar, Anadolu’da pentatonik Türk müziğinin peşine düştüler, ama tam tersine pentatonik olmayan dizilerle karşılaştılar.” (10)

    Ayrı bir incelemenin konusu olan bu sorunu bir yana bırakıp, yine şiirlere ve türkülere geçelim.

    Şiir ve türkülerin dilinden

    Kuşkusuz Ermenilerin diğer komşu halklarla ilişkileri sadece manilerde kalmayacak, tersine edebiyatın her türüne yansıyacaktı. Halk hikâyeleriyle türkülerin bu konuda özge bir yeri vardır. Bu ürünlere yansıyan öncelikli tema ise evrensel bir motif olan “aşk” motifidir. Ancak bu motifler işlenirken bile ince mesajlar verilir.

    Bunun Kürt-Ermeni ilişkilerindeki bir yansımasını Kerem ile Aslı hikâyesinde görüyoruz: “Ermeniler ve Kürtler bin yıllardır aynı toprakların üzerinde yaşamışlardır. Acıları, sevinçleri bir olmuştur. İki halk da aynı anadan doğmuş birer ikiz gibi dünyaya aynı kederle bakarlar. Aşkları da oldukça dokunaklıdır. Kerem Kürt, Aslı Ermeni’dir. İki sevgili dinsel nedenlerden dolayı birbirlerine kavuşamazlar. Kerem ile Aslı düğün gecesinde birbirlerine kavuşamaz. Kerem kavuşamayınca yanıp kül olur, Aslı Kerem’in külleri arasındaki bir kıvılcımla ateşe tutulur, o da kül olur. Kül külü arar, küller kavuşur.” (11)

    Dinsel nedenlerle sevgililerin kavuşamaması motifi, halk şiirine ve türkülerine de yansır. Bu örneklerin birinde, Sivas-İstanbul mihverindeki Hıristiyan Ermeni-Alevi Türk aşkı, Keşişkızı-İslamoğlu ikilisiyle gündeme getirilir. Birçok versiyonu bulunan ve “Ermeni Kızı Türküsü” olarak bilinen bu örnekte; Ermeni kızı ile İslam oğlu karşılaştırılır. Müslüman genç, Hıristiyan Ermeni kızını sevmekte ve onu ikna etmeye çalışmaktadır. Karşılıklı yoğun söyleşmeye girilir. Aradaki başlıca engel, dinsel ayrılıktır. Ancak sonunda oğlan, Ermeni kızına şu dörtlükle Alevi olduğunu söyleyince işi kolaylaşır:

    İsmimi sorarsan ismim Ali’dir

    Dinimiz de hak Muhammed dinidir

    Bizim din de cümle dinden uludur

    İmana gel kömür gözlüm imana

    Gencin Alevi olduğunu öğrenen Ermeni kızı, yumuşar ve genci kabul eder:

    İsmimi sorarsan Benli Emine

    Çok yiğitler geldi benim yanıma

    İsmin Ali ise döndüm dinine

    Sıva kollarını dola boynuma

    Burada verilen mesaj, Ermeni aşıklarının kolayca Aleviliği ve Bektaşiliği benimsemesi örneğinde olduğu gibi Alevi yakınlığı ve dostluğudur. Başlangıçta, “Ermeni’den İslam olmak güç olur/ Var git İslamoğlu var git dönmem dinine” diye itiraz eden Ermeni kızı, gencin Alevi olduğunu öğrenince daha fazla direnmez ve aşkına karşılık verir.

    Ermeni Kızı Türküsü’nün çeşitli versiyonları üzerinde karşılaştırmalı bir inceleme yapan Fuat Özdemir de aynı sonuca varıyor:

    “Burada dikkati çeken en önemli nokta, Ali adının anahtar işlevi görmesidir. Hazret-i Ali’den dolayı Ali adı Alevi- Bektaşi inanç sistemini benimseyenlerce çokça kullanılan bir addır. Ermeni toplumunun Anadolu’da Türk toplumuyla birlikte uzun süre yaşadığı düşünülürse, onların toplumda varolan inançlardan kimilerine eğilim duyduklarını söylemek pek yanlış olmaz. Bu eğilimin daha çok Bektaşilikte olduğu da bilinmektedir.” (12)

    Kuşkusuz, aynı temayı Ermeni türkülerinde de görmek mümkün. Aşık Civan, Ermenice olarak söylediği “Papaz Kızı“ adlı şiirinde; yine Müslüman bir delikanlıyla bir Ermeni papaz kızını karşılaştırır ve Müslüman gencin ağzından Ermeni kızına Türkçe söylemiyle şu göndermede bulunur:

    İnancını kolay değiştirmez Ermeni

    Gönülden sımsıkı bağlıdır kimliğine

    Sen de samimi bir Hıristiyansın

    Ben ise Müslüman

    Gelmedin imanıma ben nasıl etsem (13)

    Kuşkusuz bu türden daha birçok türkü bulunuyor. Sözgelimi, Vartanoş adlı Ermeni kızın Kekil Ağa tarafından Dersim’e kaçırılması üstüne yakılan “Dersim Türküsü” ilk akla gelen örneklerden birisidir.

    Toros Azadyan Arşivi’nden örnekler

    Halkbilimci İhsan Hınçer, 1959 yılında Türk Folklor Araştırmaları Dergisinde (Sayı:125) yayımladığı “Türkçe Yazan Ermeni Şairler” konulu bir yazısında bu konunun başlıca uzmanının Toros Azadyan olduğunu, Fuat Köprülü ve M. Halit Bayrı gibi araştırmacıların zaman zaman onun yardımına başvurduklarını, ancak 1955’te vefat eden Azadyan’ın arşivinin nerede bulunduğunun bilinmediğini belirtiyordu.

    Daha sonra Alevi-Bektaşi Edebiyatında Ermeni Aşuğlar konulu çalışmam sırasında, Erivan’da Çarenz Sanat-Edebiyat Müzesi’nde olduğunu öğrendiğim bu arşive ulaştım ve yüzlerle ifade edilebilecek Ermeni harfli Osmanlıca/Türkçe manzum esere eriştim. Bunlar arasında birçok nazım türünden eser bulunduğu gibi Halk Türküleri de bulunuyordu. İşte bunlardan sadece konumuzu ilgilendiren birkaç örnek… Diline dokunmadan sunduğumuz aşağıdaki örnekler, anonim halk türkülerinin komşu halklarca nasıl benimsendiğini gösteren ilginç örneklerdir.

    Arapgir Halk Türküsü

    Gülişan bağçenin ne sefası var,

    Gülinen bilbilin ne sefası var.

    Ben o yari sevmişim, o yar da beni,

    Bu zalim ğonşuların ne ğerezi var.

    Arapgir ğarşusi Çobanlu düzi,

    Canıma kâr etti ellerin sezi.

    Duşmanlar istiyor ayrıla bizi,

    Gül dalından ayrılmaz, ben de o yardan.

    Ğırmızı gül has bağçede haraben,

    Ne demişim kömür gözlü yara ben.

    On barmağım, ğandil ettim yandırdım,

    El yaradı, yaramadım yara ben.

    Gülişan bağçede güller solmasın,

    O gülin dalında bilbil ğonmasın.

    Ben o yarı sevdim murad almadım,

    Benden ğayru saran murad almasın.

    Böyük Olur Istanbul’ın Havlısı

    Böyük olur Istanbul’ın havlısı

    Ğaş ğaş olmuş bahar deli kanlısı

    Bilemedim benim ağam hangisi

    Usul boylu kidan boylu kendisi.

    Istanbıl’ın yolları tozdır dumandır

    Ağam getdi geleceyi gümandır

    Gümanın elinden halım yamandır

    Tez gel ağam eyleneyim bir zaman.

    Ağamın altında sırmalı minder

    Ağam atının başı sılaya dönder

    Ağam sen gelmesen bir mektub gönder

    Bir mektubun bile gelmesse neyinen eylem?

    Bir kâğıt yazdım içi kareli

    Bugün posta günü ciger yareli

    Bir murad almadım gelin olalı

    Muradın karnına kala dediler

    Yegid sevdiyinden ger’kal dediler.

    Sağ Olan Gelir Evine

    Posda yollarını dolanıyorum

    Kaybetdim yarimi aranıyorum

    Ağam sağlığına güveniyorum

    Sağ olan gelir evine.

    Ekdim bahçenize bitmedi üzüm

    Mektuba ğalmadı yazacah sözüm

    Bu sene de gelmessen kann ağlar gözüm

    Sağ olan gelir evine.

    Ekdim tarlanıza bitmedi bosdan

    Bene selam geldi gülyüzlü dosddan

    Bir kolun ağrırsa olbirine yaslan

    Sağ olan gelir evine.

    Bu noktada sözü ilginç bir anekdot aktaran Rıza Tevfik’e vermenin tam zamanı:

    “Ben henüz Mülkiye Tıbbiyesi’nde talebe iken, ekseriya Ayasofya meydanında gelir geçer iki gözü kör bir Ermeni dilenci vardı. Biraz kısık, fakat çok mahzun ve müessir bir sesle şu türküyü söylerdi ki, ilk kıtasını nakaratıyla hatırlıyorum:

    Eğin viran olmuş, bülbül ötmüyor

    Ağam ırak yerde, elim yetmiyor.

    Sayı tutam dedim, sayı getmiyor

    Gel ağam, gül ağam, gel de gine get!

    Ahdı gözüm yaşı sil de gine get!..

    Bana pek dokunan bu türküyü dinlemek için her tesadüfte o adamcağızı bir müddet yavaş yavaş takip eder giderdim. Ve her zaman da bir iki kuruş sadaka verirdim. Tekerrür eden bu sükûtî münasebetimizden, nihayet beni tanıdı ve her defasında (efendi, sağ olasın!) derdi. Bu güfte kendisinin sözü müdür, kimdir, nerelidir, diye sordumdu. Eğinli imiş, öksüz ve yoksul büyümüş ve bakımsızlıktan beş altı yaşlarında kör olmuş. (Benim değildir; ben Ermenicesini uydurdum, onu da Ermeni mahallelerinde okurum!) dedi. Düşündüm. Bu;

    (Kara gözlerim, karalar giydim seninçün ağlarım

    Âşık-ı çeşmânın oldum lütfuna el bağlarım.)

    şarkısı gibi âdi ve şahsi bir güfte değil, bir vakitler sefalet içinde yaşamağa mahkum olan Anadolu’da zavallı Türk kadınını -henüz birkaç haftalık gelin iken- bırakıp para kazanmak derdiyle gurbete çıkan ve senelerce İstanbul kaldırımlarında sürünen ve belki de pis bir han köşesinde kimsesiz ölen Türk köylüsü uğruna karısının derin ye’sini, şiddetli hasretini ve her zaman döktüğü sıcak gözyaşlarını –üç-beş satırlık sözle- o kadar beliğ ve müessir bir surette söylüyor ki, bu kıta bütün Anadolu gelinlerinin felâket destanıdır.” (14)

    Sonuç

    Ermenilerin XIX. yüzyıldaki hak istekleriyle başlayan yeni süreçte II. Abdülhamid’in “ihtida” ve “katliam”la etkisizleştirme, ardından da İttihadçılar’ın soykırımla yok etme politikaları yaşanmadan önce, Ermenilerle diğer halklar arasında bir dostluk ilişkisi kurulmuş ve bu, sözlü ve yazılı edebiyatlarına da yansımıştı. Bu alanda Alevi-Bektaşi süreğini izleyen diğer âşıklarla bütünleştikleri gibi din dışı edebiyatta da adeta Osmanlı toplumunun manzum tarihçiliğini yapmışlardı. Bu bütünleşmeden ve kültürel alışverişten yine de günümüze büyük bir külliyat kalmış bulunuyor…

    Dipnotlar ve kaynakça

    (1) Nusret Gürgöz: Gağant, Dersim’de İklim, Mart- 2010

    (2) A) Hüseyin Irmak: Dinlerarası Sevda Türküleri, Punto yay. 3. Bas. İst. 2010 ; B) M. Sabri Koz: Gül Ağacı Boy Vermez (Ermeni Harfli Türkçe ve Ermenice Maniler), Turkuaz yay. İst. 2014

    (3) M. Sabri Koz: Bir Ermenice Yazmadan Türkçe Niyet Manileri, Kaşgar Edebiyat Seçkisi, Mayıs- 2000, s. 143- 169

    (4) – Bu türden İçtoroslar yöresinden derlediğimiz yüzlerce Kürtçe mani için bkz. M. Bayrak: İçtoroslar’da Oda Kültürü ve Kürtçe Edebiyat, Özge yay. Ank. 2015

    (5) Sennur Sezer: Düzensiz Bir Uyum: Kırk Yama, Evrensel , 8.11.2003

    (6) Melih Duygulu: Anadolu Ermeni Müziğinde Bölgesel Etkileşimler, Uluslararası Anadolu İnanç Kongresi Bildirileri, Ervak yay. Ank. 2001

    (7) Tahir Abacı: Bir Zamanlar Anadolu’da, İletişim yay. İst. 1999, s. 210

    (8) Halil Nebiler: “Çırpınırdı Karadeniz Ermeni Bestesi Çıktı” (Aktüel Dergisi)nden aktarılarak, Necdet Hasgül: Cumhuriyet Dönemi Müzik Politikaları, Folklora Doğru, Sayı:62/ 1996, s. 47

    (9) Naci Kutlay: Diyarbakırlı Suzan Samancı, Öz- Po, 16.8.1997

    (10) T. Abacı: Age, s. 204

    (11) Müslüm Yücel: Ermeni Ezgileri Hüzün Dolu, Öz-Po, 9.1.1999. Ermeni harfleriyle basılmış halk hikâyeleri konusunda bkz. A. Turgut Kut: Ermeni Harfleriyle Basılmış Türkçe Halk Kitapları, Halk Kültürü, 1984/1, İst.1984

    (12) Fuat Özdemir: “Ermeni Kızı Türküsü”, Halk Edebiyatı Yazıları içinde, Kültür Bak. Ank. 1999

    (13) Raffi A. Hermon: Müzik Kardeşliğin En Belirgin Simgesi, Özgür Bakış, 5.6.1999

    (14) Rıza Tevfik’in Tekke ve Halk Edebiyatı İle İlgili Makaleleri (Ha. A. Uçman), Kültür ve Turizm Bak. Yay. Ank. 1982, s.330- 331

    özgür politika