Etiket: nefret söylemi

  • ‘Hak temelli bir anayasal düzenleme yapmadan nefret söylemi azalmaz’-VİDEO

    ‘Hak temelli bir anayasal düzenleme yapmadan nefret söylemi azalmaz’-VİDEO

    PİRHA- Barış Vakfı Genel Başkanı Hakan Tahmaz, Alevilere yönelik nefret saldırılarını PİRHA’ya değerlendirdi. Tahmaz, nefret söylemine karşı Türkiye’de de, dünyada da hukuksal mekanizmanın olmadığına dikkat çekerek, “Mevcut eğitim sisteminin değişimini vadeden ve uluslararası normlara uygun bir yasal, hukuksal, hak temelli bir anayasal düzenleme yapmadan nefret söylemi azalmaz” dedi.

    Nefret suçu; bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi ön yargı doğurabilecek nedenlerden dolayı işlenen, genellikle şiddet içeren suçlardır.

    Nefret suçu, insanlığa karşı işlenmiş olarak görülüyor ve uluslararası hukukta karşılığı var. Ancak günlük yaşamda özellikle inancı, kültürü, yaşam biçimi, dili vb. farklı olan toplum ve topluluklar nefret diline, baskısına ve saldırısına maruz kalıyor.

    Türkiye’de geçmişten günümüze nefret saldırılarına maruz kalan toplumlardan biri de Aleviler. Alevilere yönelik nefret saldırıları artarak sürüyor. Devlet tarafından inancı ve ibadethanesi kabul edilmeyen Aleviler, okulda, sokakta, işyerinde, hastane, mahallede, yaşadığı apartmanda aşağılanıyor, hor görülüyor, hakarete uğruyor.

    Türkiye’de nefret suçları ile ilgili kapsamlı bir yasal düzenlemenin eksikliği sistematik bir biçimde bu saldırıların devam etmesine de zemin hazırlıyor.

    Peki nefret suçu kaynağını nereden ve nelerden alıyor? Yargı Alevilere dönük nefret suçuna karşı ne yapıyor? Demokrasiyi ve eşitliği savunan kurum ve kuruluşlar Alevilere dönük nefret suçlarına karşı ne yapıyor? Tüm bu soruları ve daha fazlasını akademisyen, yazar, tarihçi, hukukçu, insan hakları savunucularına sorduk.

    Barış Vakfı Başkanı Hakan Tahmaz, sorularımızı yanıtladı.

    “NEFRET SÖYLEMİNİN NEDENİ KÜRESELLEŞMENİN YARATTIĞI SORUNLARDAN KAYNAKLI”

    PİRHA: Türkiye’de ve dünyada nefret söylemi ve buna bağlı olarak da nefret söyleminin ortaya çıkardığı şiddet artıyor. Bunu neye bağlıyorsunuz?

    HAKAN TAHMAZ: Bir nefret söylemi bir de nefret suçu var. Bu ikisini ayırmak lazım. Batı dünyası nefret söyleminin yasaklanması için bir mutabakat sağlamış durumda. Nefret suçu meselesi ülkemizde de, Avrupa’da da tartışıyor. Amerika’da bir suç tanımı yapılmıyor. Nefret söyleminin son dönemde artmasının nedeni küreselleşmenin yarattığı sorunlardan kaynaklı. Ülkelerde bir içe kapanma, otoriterleşme, ulusal duyguları çoğaltma gibi eğilimleri güçlendirdi ve sosyal paylaşımda da kendisini öncelemeye başladı. Amerika’dan Avrupa’ya bu durum giderek çatışmaya ve yaşamın darlaştırmasına yol açtı.

    Şunun altını özellikle çizmek isterim. Nefret suçu ve söylemi yaşam hakkına müdahaledir. Bunun beslendiği ideolojik zemin milliyetçiliktir. Almanya’da Türkler, milliyetçi Alman grupların nefret söylemine maruz kalırken, Türkler de kendi gettolarında nefret söylemini farklı inanç topluluklarına karşı üretebiliyor.

    “ALEVİLERE DÖNÜK NEFRET SÖYLEMİ KAYNAĞINI MEZHEPÇİ SİYASETİNDEN ALIYOR”

    Aleviler, Türkiye’de nefret söylemine en çok maruz kalan toplumsal kesimlerden biri. Alevi toplumuna dönük bu dil sizce kaynağını nereden alıyor?

    Nefret söylemine sadece Aleviler maruz kalmıyor. Ancak Alevilerin özgün bir durumu var. Türkiye Cumhuriyeti 1930’lu yıllardan bu yana kuruluş kodlarından kaynaklı Aleviler, Kürtler, Sünni Müslüman olmayanlar gibi farklı inanç ve etnik topluluklara karşı nefret söylemini şırınga etmiştir. Alevilere dönük kaynağını da mezhepçi siyasetinden kaynaklanıyor. Bu durum bugün daha fazla mezhepçi siyaset iktidarın aracı haline getirdiği için Aleviler daha fazla muhatap oluyor. İkincisi çarpık laiklik anlayışından kaynaklanıyor. Çünkü devlet laizmi hem milliyetçiliği hem de nefret söylemini besleyen güçlü bir damar var. İlk ve ortaokul çağlarındaki çocuklara dil ve din konusunda verilen eğitim örnek olarak verilebilir. Bugün artmasının birinci nedeni; mezhepçiliğin önemli bir faktör haline gelmesidir. İkincisi ise; Alevilerin kalabalık olması ve günlük yaşamda görünür olmalarıdır. Üçüncüsü ise iktidar Alevileri politik olarak yakın tehlike olarak görüyorlar. Çünkü Aleviler, sorgulayan, araştıran, itiraz eden bir yapıya sahip oldukları için hem nefret söylemine hem de nefret suçuyla karşı karşıya kaldılar. Türk toplumunun çimentosunda, eğitiminde, sosyal yaşamında, nefret söylemi her gün yeniden üretiliyor. Aleviler ve Kürtler buna karşı duruyor, ancak bu nefret söylemine karşı susan, ses çıkarmayan azınlıklar var.

    “NEFRET SÖYLEMİNE KARŞI HUKUK YOK”

    Hukuksal anlamda nefret söylemine ve eylemine dönük yeterli bir mekanizmanın devrede olduğunu düşünüyor musunuz?

    Ne yazık ki Türkiye’de de, dünyada da böyle bir mekanizma yok. Avrupa Birliği, Avrupa Konseyi nefret söylemini yasaklamış olsa da, pozitif hukukta yeri yok. Aynı zamanda bunun barış hakkıyla doğrudan bağlantılı olduğunu düşünüyorum. Mesela Avrupa İnsan Hakları’nda da, BM’de de ‘barış hakkı’ temel haklardan biridir. Ancak barışı tehdit edenlere karşı herhangi bir yaptırımı var mı? Yok. Nefret söylemine ilişkinde çeşitli tanımlar yapılıyor ancak bir yaptırımı yok.

    Türkiye’de de Türk milliyetçiliğini ve Kemalizmi korumak için, çeşitli yasaları kalkan alarak yapıyor. Yani azınlıklara, ötekilere bu yasaları kullanabilme açısından sıkıntılıdır. Alevileri, Kürtleri, Ermenileri aşağılamadan tek bir suçlu yoktur.

    Avrupa hukukunda nefret söylemi suç kabul edilirken, Türkiye’de bu yok. Aşağılayan, ötekileştiren, yaşam hakkını ortadan kaldırmaya yönelik nefret söylemine yönelik bir video ya da haber suç kapsamına girerken, Türkiye’de böyle bir durum söz konusu. Bu ciddi bir sorun. Türkiye’nin bununla baş etmesi için bir arınmaya ihtiyacı var.

    “NEFRET SÖYLEMİNE MARUZ KALANLAR DA NEFRET SÖYLEMİ ÜRETEBİLİYOR”

    Nefret söylemine karşı demokratik kurumlar yeterli refleksi ortaya koyuyor mu?

    Açıkça konuşmak gerekirse nefret söylemine maruz kalanların da nefret söylemi ürettiğini düşünüyorum. Sivil toplum örgütlerinden siyasetçisine nefret söylemine dair bir muhasebeye ihtiyacı var. Aynayı kendimize tutmamız gerekir. Kendi içimizde bir muhasebe yapamazsak dünyayı değiştiremeyiz. Farklı olanın karşı tehditlerde ses çıkartabilmek ve itiraz etmek bizi nefret söyleminden uzaklaştırır. Bu dilden arınmak için hepimizin kendimizi sorgulamamız gerekiyor.

    Ben Sünni bir Müslüman isem  benim bir başkasına ya da Türk’sem, benim Kürt’e karşı hoşgörüsüzlüğüm, Aleviye karşı hoşgörüsüzlüğüm, onu yaşamıyla tehdit etmem ne kadar nefret suçuysa, ne kadar nefret söylemiyse aynı şekilde hangi gerekçeyle olursa olsun, hangi nedenle olursa olsun öfkeye kapılarak, tepkiye kapılarak, ezilmişlik duygularıyla aynı dili kullanmakta nefret suçudur. Şimdi böyle baktığımız zaman bunların arkasında ne vardır, yine Türk yönetim felsefesi vardır. Yani biz Türk’üz, Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur ideolojisiyle eğitim alan bir toplumuz. Onun için Sivil Toplum Örgütlerinden siyasetçisine ve hepimizin bir muhasebeye ihtiyacı var. En azından böyle söyleyeyim. Aynayı kendimize tutmamız gerekir diye düşünüyorum. Bu muhasebenin bir ayağı da şudur; Ben kendi kimliğimden, sosyalist kimliğimden, barış savunucusu kimliğimden örnek verecek olursam, ‘hala mı sen bu işlerle uğraşıyorsun kardeşim, sende mi teröristlerin peşine takıldın kardeşim, şimdi bunun zamanı değil, dur sende hep Kürtçülük yapıyorsun’ gibi söylemlerle karşı karşıya kalıyorum. İşte bu söylemlerin de tamamı nefret söylemidir. Politik görüş ifade etmek, görüş açıklamak değildir diye düşünüyorum. Bu yandan baktığımızda biz de yan herkesin kendi mahallesine öncelik tehditler, saldırılar karşısındaki duyarlılığı değiştirmeden bu dünyayı değiştiremeyiz. Ötekinin, diğerinin, benim gibi olmayanın, sizin gibi olmayanın, birey olarak, inanç olarak vs. tehditlerde hep birlikte ses çıkarabilmek, itiraz edebilmek, nefret söyleminden bizi uzaklaştırır. Bu kim olursa olsun, mesela yaşlılara karşı ‘moruk’ bizim günlük dilimizin parçasıdır. Bunu söylemek nefret söylemidir. Örneğin ‘ihtiyar’ başkasını inciten bir şeydir. O nedenle hepimizin arınmak için hepimizin kendini sorgulaması gerekir.

    “TÜRKİYE’DE KENDİSİ GİBİ OLMAYANI ÖTEKİLEŞTİRMEYEN BİR MEDYA ORGANI VAR MI?”

    Nefret dilinin topluma yayılmasında başat rol oynayan güçlerden biri de medya. Medya bu dili neden kullanıyor?

    Birincisi sivil toplum yöneticisinin ya da siyasetçinin aynı kumaştakilerin, ikincisi belki şunu sorgulamamız gerek , medya dediğimiz şey ne? ‘Bir beşinci kol olarak çalışan’, zaten bu tanımı benimsemiş olmak, yönetenlerin temel siyasetinin aparatı haline gelmektir. Bence medya tamda böyle bir, yani yanlış temellerde kurulmuş bir Cumhuriyet devleti var, başka ülkelere benzemeyen ve bunun bir medyasından bahsediyoruz. Ne gazeteciliğin etiği açısından, ne evrensel kuramlar açısından yani Türkiye’de bir medyadan, gazetecilikten bahsedebilmek mümkün değil. Mesela örnek verecek olursak Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ‘Gazeteciliğin temel ilkeleri’ diye temel bir çalışma yapmıştır. Avrupa’nın daha bağımsız gazetecilik kuralları vardır, bunların herhangi birine Türkiye’de uyuluyor mu ? Mesela Türkiye’de barış gazeteciliği diye bir şey var mı? Evrensel kurallara göre savaşı, çatışmayı yasaklar.

    Türkiye’de kendisi gibi olmayanı ötekileştirmeyen bir medya organı var mı? Yok.  Çünkü Türkiye Cumhuriyeti devleti kendini iç veya dış düşman olarak ayakta tutmuş. Öyle kurmuş, öyle sürdürüyor. Bunu değiştirmek gerekiyor. Bu açıdan baktığımızda geçmişiyle yüzleşemiyor. Ama bir devlet yönetimi, toplum yönetimi, siyaset olduğu gibi bir medyamız var. Bence Türkiye’de gazetecilik, evrensel gazetecilik açısından hiçbir biçimde, uluslararası normlara uygun bir gazetecilik yapılabildiğini söylemek mümkün değil. Bunun istisnası var mı pek bilemiyorum.

    “TOPLUMSAL DUYARLILIĞA İHTİYAÇ VAR”

    Yeni bir siyaset yapma tarzı oluşturmak, geliştirmek, yaratmak gerekiyor; hatta yeni öznelerin sahaya inmesi, oluşturulması, bu sürece müdahale etmesi gerekiyor. Nefret söyleminin ortadan kalkması için ya da en azından azaltılabilmesi için neler yapılmalı?

    Şimdi kabul etmek gerekir ki mevcut Türk İslam sentezini, biliyorsunuz ki Türk İslam sentezi ideolojisi 12 Eylül rejiminin, Kenan Evren icadıdır. Bugün ki hükümet, bugün ki iktidar aslında bu ideolojik hattı benimsemiş bir yönetimdir. Ki bunu sadece bir hükümet olarak ele almıyoruz. Devletin resmi ideolojisi haline geldiği bir ortamda bunun değişmeden, nefret söylemini besleyen Türk milliyetçiliğinin azalmasını beklemek pek mümkün değil. O zaman yapılabilecek iş, mevcut iktidarın ideolojik yönelimini değiştirecek bir siyasal iradenin şekillenmesi gerekir. Bu şekil siyasal irade ancak ve ancak bu ideolojiyi temel bir problem olarak görürse, yani eğitiminden başlayarak, yasal düzenlemelere kadar, uluslararası evrensel normları, kazanımları benimseyerek hareket etmesi gerekir. Bunun altını çizelim. Kişiyi, toplumları, bireyleri, yaşamını kendi kimliğiyle, kendisi kendini nasıl tanımlıyorsa öyle kabullenmeyi siyasal ilke edinmemiş bir siyasal irade nefret söylemini azaltmaz. O açıdan eğitim devlet nezdinde arasına mesafe koymalı. Mevcut eğitim sisteminin değişimini vadeden ve uluslararası normlara uygun bir yasal, hukuksal, hak temelli bir anayasal düzenleme yapmadan nefret söylemi azalmaz.

    “BARIŞ DİLİNİN İNŞASI İÇİN YOĞUN BİR ENERJİ SARFINA İHTİYAÇ VAR”

    Medyanın bizim gibi kurumların, barış kurumlarının, mesela biz Barış Vakfıyız, bir barış dilinin inşası için çok müthiş yoğun bir enerji sarf etmemiz gerekir. Bunu göze almadan ucuzundan, kolayından hemen halletmek, manipüle etmek. Böyle bir hayat yok. Dünyada bütün değerler, nefret söylemi, başka bütün insanlığın değerleri büyük bedeller ödenerek kazanılmıştır. Bu haklar gökten zembille inmemiştir. Her birinin arkasında güçlü bir çıkış, büyük bir bedel, büyük bir mücadele vardır. Nefret söylemi Avrupa’sında ve Türkiye’sinde gelinen noktada bugün bir tür egemen milliyetçilikle ve milliyetçiliğin bütün yanıyla hesaplaşacak bir sivil topluma ihtiyaç var. Toplumsal duyarlılığa ihtiyaç var. Günlük hayatımızda eşimizle, çocuğumuzla kurduğumuz ilişkiden, annemizle, babamızla, iş arkadaşlarımızla kurduğumuz ilişkilerden başlayarak nefret söylemine karşı duyarlılık geliştirmekle olabilecek bir iştir diye düşünüyorum.

    Diren KESER-Diren SATI/ PİRHA

    İlgili Haberler:

    1-Akademisyen Kaya: Alevilere yönelik nefret çok derinlerde, eskiye dayanıyor-VİDEO
    2-Avukat Eren Keskin: Alevilerin hakları birçok kez ihlal edildi-VİDEO
    3-Tarihçi-Yazar Erdoğan Aydın: Nefret suçu doğrudan rejimle bağlantılıdır-VİDEO
    4-‘Alevi örgütleri nefret saldırılarına karşı ortak tavır geliştirmeli’-VİDEO
    5-‘Aleviler, tarih boyunca nefret suçuna maruz kaldı’-VİDEO
    6-‘Alevi düşmanlığı bu toplumun genlerinde var; iflah olmaz’-VİDEO
    7-‘Aleviler kuşatmayı ve tecridi yaşıyor; nefret dili ile düşmanlaştırılıyor’- VİDEO

  • ‘Aleviler kuşatmayı ve tecridi yaşıyor; nefret dili ile düşmanlaştırılıyor’- VİDEO

    ‘Aleviler kuşatmayı ve tecridi yaşıyor; nefret dili ile düşmanlaştırılıyor’- VİDEO

    PİRHA- DAD Genel Merkez Eğitim Sekreteri  Hüseyin Ozan, Alevilere yönelik nefret saldırılarını PİRHA’ya değerlendirdi. Ozan, hegemon odakların tahakküm oluşturabilmek için sürekli bir nefret dili üreterek düşmanlar yarattığına vurguda bulundu. Ozan, “Kendi tahakküm alanlarını yaratabilmek, bunları yaygınlaştırabilmek için nefret diline daha fazla sarılarak ötekileştirdikleri halkları, inanç kimliklerini, sınıfları, kadını düşmanlaştırmışlardır” dedi. 

    Nefret suçu; bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi ön yargı doğurabilecek nedenlerden dolayı işlenen, genellikle şiddet içeren suçlardır.

    Nefret suçu, insanlığa karşı işlenmiş olarak görülüyor ve uluslararası hukukta karşılığı var. Ancak günlük yaşamda özellikle inancı, kültürü, yaşam biçimi, dili vb. farklı olan toplum ve topluluklar nefret diline, baskısına ve saldırısına maruz kalıyor.

    Türkiye’de geçmişten günümüze nefret saldırılarına maruz kalan toplumlardan biri de Aleviler. Alevilere yönelik nefret saldırıları artarak sürüyor. Devlet tarafından inancı ve ibadethanesi kabul edilmeyen Aleviler, okulda, sokakta, işyerinde, hastane, mahallede, yaşadığı apartmanda aşağılanıyor, hor görülüyor, hakarete uğruyor.

    Türkiye’de nefret suçları ile ilgili kapsamlı bir yasal düzenlemenin eksikliği sistematik bir biçimde bu saldırıların devam etmesine de zemin hazırlıyor.

    Peki nefret suçu kaynağını nereden ve nelerden alıyor? Yargı Alevilere dönük nefret suçuna karşı ne yapıyor? Demokrasiyi ve eşitliği savunan kurum ve kuruluşlar Alevilere dönük nefret suçlarına karşı ne yapıyor? Tüm bu soruları ve daha fazlasını akademisyen, yazar, tarihçi, hukukçu, insan hakları savunucularına sorduk.

    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Genel Merkez Eğitim Sekreteri Hüseyin Ozan sorularımızı yanıtladı.

    “HEGEMON GÜÇLER SİSTEMATİK VE BİLİNÇLİ OLARAK NEFRET SÖYLEMİNİ GELİŞTİRDİ”

    PİRHA: Türkiye’de ve dünyada nefret söylemi ve buna bağlı olarak da nefret söyleminin ortaya çıkardığı şiddet artıyor. Bunu neye bağlıyorsunuz?

    HÜSEYİN OZAN: Nefret söyleminin kaynağına bakmak gerekiyor. Şüphesiz ki tartıştığımız konu bireyler arasındaki bir konu olarak ele alınmamalıdır. Bu sistematik biçimde geliştirilen bir nefrettir. Bunu hem yerel hem de küresel hegemon güçler zihniyet ve edimi olarak algılamak gerekiyor. Dünyanın her döneminde hegemon odaklar tahakküm oluşturabilmek için sürekli bir nefret dili üretmişler, sürekli düşman yaratmışlardır. Cinsiyetçiliği geliştirmişler. Oradan kadını düşürmüşlerdir. Kendi tahakküm alanlarını yaratabilmek, bunları yaygınlaştırabilmek için nefret diline daha fazla sarılmış, ötekileştirdikleri halkları , inanç kimliklerini, sınıfları, kadını düşmanlaştırmışlardır.

    Günümüzde de küresel hegemon güçler ve yerel odaklar benze bir pratiği yoğun bir şekilde gündemde tutmuştur. Ortadoğu’da ardı arkası gelmeyen savaşlar, buradaki çelişkilerin derinleştirilmesi, halkların-mezheplerin düşmanlaştırılması, kadınların pazarlarda satılacak kadar düşkün bir pratiğe girilmesi, milyonlarca insanın katliamına yol açılması bu nefret söylemi ile desteklenmekte, beslenmekte ve geliştirilmektedir. Bunu hegemon küresel ve yerel güçlerden, emperyalist sistemden bağımsız düşünmek mümkün değildir. Sistematik, bilinçli geliştirilen, insan düşmanı bir söylemdir.

    “TAHAKKÜM AYGITI DEVLET KARŞISINDA DEMOKRATİK UYGARLIK ÇİZGİSİ VARDIR”

    Aleviler, Türkiye’de nefret söylemine en çok maruz kalan toplumsal kesimlerden biri. Alevi toplumuna dönük bu dil sizce kaynağını nereden alıyor?

    Alevilik bir rıza yoludur. Bu öğretide nefrete yer yoktur. Kainat bir bütün olarak kavranmakta, tüm varlığın-insanlığın birbiri ile ikrarlı olduğu kabul edilmekte, cümlesinin rızalı bir yaşama tabi olması gerektiği önerilmekte ve kendi toplumsal özelinde de bu gerçekleştirmektedir. Sistematik tahakküm aygıtı olan devlet 5000 yıl kadar önce Sümer kent devletlerinde ortaya çıkmış, gittikçe gelişmiş ve yayılmıştır. Bunun karşısında bir de demokratik uygarlık çizgisi vardır. Aleviliği bu bağlamda ele almak lazım. Düşmanlaştırmanın, çatıştırmanın, kırdırmanın karşısında siz tüm insanlığı sevgi bağına davet ediyorsunuz. Tüm insanlığı rızaya dayanan bir toplumsal yaşam biçimine davet ediyorsunuz. Doğanın nesneleştirilmesi karşısında siz çar-a nasırın rızasına tabi olmayı öngörüyorsunuz. Siz ağaç keser iken ormandan rızalık alıyorsunuz ve en az zararla bu işi tamamlıyorsunuz. Toprağı sürer iken oradaki börtü böceğin, kuşun hakkını gözetiyorsunuz. Ürününüzü kaldırır iken onların payını bırakıyorsunuz. Yani alternatif düşünsel, toplumsal bir sistem.

    “ALEVİLER KATLİAMA UĞRATILDI, TECRİT EDİLDİ”

    Hegemonik zihniyetin günümüzdeki zirveleşmiş hali olan modernist sistemin karşısında siz tahakkümü, cinsiyetçiliği, talanı, sömürüyü, gaspı ve savaşı reddeden bir noktada duruyorsunuz. Bölgede, Ortadoğu’da, Anadolu’da tahakküm sürmekte olan güçler bu nefret söylemini bilinçli, sistematik olarak geliştirmiştir. Alevi halkları tecrit etmiştir. Fiziki katliamlar uygulamıştır, asimilasyon süreçleri işletmiştir. Bunları gerçekleştirmek için toplumsal tabana da ihtiyaç vardır. Bu manada da ülkenin Alevi olmayan halklarını da manipüle etmiştir. Onları hali hazırda her an kullanılabilecek potansiyel ve silah durumuna getirmiştir. Hali hazır günümüzde de aynı zihniyet ve pratik derinleştirilerek devam ediyor.

    “MİLLİYETÇİ İDEOLOJİ ALEVİLERİ ZEHİRLEDİ”

    Bu nefret söylemine dahil olan ve ideolojik zehirlenmeden Aleviler de payını aldı. Milliyetçiliğe, ırkçılığa düşen ve sistemin belli dönemlerde zehrini enjekte ettiği ve hazırda beklettiği ‘Alevi kökenliler’ ortaya çıktı. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?

    Bu nefret söylemine ve pratiğine dahil olan, etkisine düşen Alevilerden bahsediliyor. Biz buna hakikatinden, öğretimizden kopmak diyoruz. Alevi ana, babadan doğmakla insan Alevi kalamıyor, Alevi olamıyor. Bu yolun kemali ile donanmak, onu bilince çıkarmak, yola ikrar vermek, yaşamını bu hakikat üzerine sürmek Aleviler için esastır. Öte yandan dediğimiz gibi modernist zihniyetin bu topraklardaki ittihatçı versiyonunun Alevilerde yarattığı bir bilinç kirliliği, ideolojik zehirlenme söz konusudur. Bu manada ben Aleviyim deyip de kendi hakikatini inkar eden, ben Aleviyim deyip de kendini efendi gören, diğer halklara düşman olan, milliyetçi ideolojinin içerisine sürüklenen Alevi süreklerinden kimseler var. Bunların tamamı sapmadır. Bu Alevi aklı ve pratiği değildir. İnsan toplumsallığında ve bireysel yaşamımızda karşılığını bulmak zorunda olan hakikat budur.

    “HUKUKUN ALEVİLERDEN YANA BİR ARTISINDAN BAHSETMEK MÜMKÜN DEĞİL”

    Hukuksal anlamda nefret söylemine ve eylemine dönük yeterli bir mekanizmanın devrede olduğunu düşünüyor musunuz?

    Hukuk günümüzdeki biçimiyle egemenlerin hukukudur. Ahlaki ve vicdani bir hukuktan bahsedebilmek mümkün değildir. Tahakküm edenler hukuk sistemlerini tahakkümlerini sürdürebilecek, garantiye alacak biçimde inşa etmişlerdir. Bu manada bazı hukuki kırıntılar varsa da, Aleviler ve ötekiler söz konusu olduğunda bu işletilmemektedir. Hali hazırda günümüzde yaşanan tutuklamalar ile devrimci, demokrat, HDP’li vekiller ve belediye başkanlarının başlarına gelenleri görmekteyiz. Hali hazırdaki hukuk sistemi biat ve itaat içeriği ile oluşturulmuş bir hukuk sistemidir. Uyarsan sorun yok. Haksızlığa, katliamlara, asimilasyona, eşitsizliğe, cinsiyetçiliğe, sınıfsal teröre itiraz etmez isen bir sorun yoktur.

    Bizim yolumuz rıza yoludur.  Rıza yolu toplumsal ikrarlaşma ile hakkın kemali üzerine açığa çıkan toplumsal iradeyle  yaşanır, yürütülür. Hali hazırdaki hukuk sisteminin Alevilerden veya ötekileştirilenlerden yana bir artısından bahsetmek mümkün değildir.

    “MUHALEFET ALEVİLER İLE DOĞRU İLİŞKİLENMEYİ, ALEVİLİĞİ DOĞRU ALGILAMAYI BAŞARAMADI”

    Demokratik kurumlar nefret söylemine ve saldırılarına karşı yeterli refleksi ortaya koyuyor mu?

    Aleviler uzun bir tarihten beri kuşatmayı ve tecridi yaşayan halklardır. Alevilerin bu tecritten kurtulması dünyadaki gelişmelerde, Türkiye’deki devrimci-demokrat çıkışla bir parça aşılmıştır. Fakat bu topraklarda gelişen ve modernist zemin üzerinde yeşeren zihniyetin derin izlerini taşıyan muhalefette Alevilerle doğru ilişkilenmeyi, Aleviliği doğru algılamayı başaramamıştır. Sadece toplumsal taban olarak görmüştür. Evet birlikte yürümek, özgürlük, eşitlik mücadelesini beraber vermek gerekiyor. Fakat Alevilik düşünsel- toplumsal alternatif bir sistemdir, derin kamil bir komünalitedir. Yaşamın her alanında dair önermeleri vardır. Alevilerin bu hakikatin bilincine varması, bu temelde örgütlenmesi, birlikte yürüyeceğimiz dostlarımızın da bizi bu hakikatimiz ile kabul etmesi gerekiyor. Bizi tabii değil, bileşen olarak kabul etmesi gerekir. Alevileri ve ötekileri sahiplenmek bu temelde gerçekleşmek zorundadır. Devrimci-demokrat çevreler her zaman Alevilerin zor zamanlarında yanında olmuştur. Bu bir gerçektir. Alevi mücadelesinin son yıllardaki yükselişinde bu çevrelerin ciddi bir desteği, katkısı olmuştur. Fakat olanakları dardır, onlarda epeyce daraltılmış durumdadır. Çabaları vardır; yeterli olduğunu söyleyemeyiz.

    “ALEVİ KURUMLARININ TARİHSEL MİSYONA UYGUN BİLİNCİ VE DURUŞU YOK”

    Peki yüzlerce kurumunda, cemevinde bir araya gelen Aleviler bu konuda ne yapıyor? Kendi tarihsel-toplumsal hakikatlerini layıkıyla bilince çıkarıp  sahiplenebiliyorlar mı? Bunun cevabı hayırdır. Emekler, çabalar, bedeller vardır ve değerlidir. Fakat temsil ettiğimiz o tarihsel misyonun, mücadelenin kemaletine uygun bir bilinç ve duruş hali hazırda yoktur. O derinliğe ulaşılabildiğini göremiyorum, düşünemiyorum. Modernist zihniyetin farklı ideolojik akımlarının etkileri Aleviler üzerinde kendisini derinlikli olarak hissettirmektedir.

    Temel problem o ideolojik etkileşimlerdir. Alevinin enerjisi onlarca farklı alana akmaktadır. Kendisinin bir alternatif olduğu bilinciyle, kendi önermeleri, özgün örgütlülüğü ile bileşen olarak demokratik cephede yer alma iradesini gerçek manada gösterememektedir.

    “MEDYA, HÜKMEDENLERİN NEFRET SÖYLEMİNİ VE ZEHRİNİ KUSUYOR”

    Nefret dilinin topluma yayılmasında başat rol oynayan güçlerden biri de medya. Medya bu dili neden kullanıyor, kaynağını nereden alıyor?

    Medya, şüphesiz ki toplumsal yaşamda çok önemli bir yere ve etkiye sahiptir. Cılız, demokratik bazı olanaklar dışında dünyada ve ülkemizde medya netice olarak  gücü, sermayeyi ve zor aygıtını elinde tutan hegemonik odakların elindedir. Onların ideolojik propagandasını yapan bir mekanizma durumundadır. Toplumlar, halklar manipüle edilmektedir. İdeolojik zehirlenme, manipülasyon büyük oranda medya ile gerçekleştirilmektedir. Ülkemizde medya ise ele geçirilmiş, 7/24 yüzlerce kanaldan toplum ideolojik bombardımana tabi tutuluyor. Dolayısıyla ötekileştirilenlere hükmedenlerin o nefret söylemlerini, zehrini kusmakla meşguller. Hükmedenlerin zihniyetinden bağımsız bir medya düşünmek mümkün değildir.

    “SALDIRILARA KARŞI DİRENİŞİN GELİŞTİRLMESİ, ÖNÜNÜN KESİLMESİ GEREKİYOR”

    Nefret söyleminin ortadan kalkması için ya da en azından azaltılabilmesi için neler yapılmalı?

    Biz öncelikle Alevi algısından, gözünden bakalım. Rızaya dayalı yaşam, sevgi bağı, ikrarlaşma üzerine inşa edilecek insan ve varlık ilişkilenmesinde nefret söylemine yer olmaz. Ana-babalarımız, yaşlılarımız sabah kalktıklarında önce tüm insanlık için, sonra kurt-kuş-börtü-böcek ve komşuları için ve en son kendi hanesi için iyi dileklerde bulunurlardı. Bir yerde nefret söylemi diğer yerde ise böylesi bir tutum var. Çünkü bir anlayış, öğreti biçimi ve anlam dünyası ile ilgili bir olay. Bir yanda herkesi düşmanlaştıran, katliama uğratma, tahakkümü altına alma tarzında bir pratik sergileyen; doğayı, varlığı ve onun rızasını çiğneyen bir zihniyet var iken, diğer tarafta farklı bir algı var. Kainat tek bir hakikattir. İnsandan insana, insandan cümle varlığa rıza ve ikrar bağı ile bir yaşam öngörüyor. Cümlesinin rızası gözetilmelidir deniyor. Buna uygun bir anlam dünyası oluşuyor. Buradan bakıyor, buradan görüyor, buradan söylüyor ve buna göre yaşıyor.

    “TESLİM OLMAYACAĞIZ”

    Öncelikle hegemonya, tahakküm, cinsiyetçilik olduğu sürece bunlar var olmaya devam edecek. Peki buna teslim mi olacağız? Tabi ki hayır. Aleviler geniş manada kendi hakikati ile buluşacak, yeniden Alevi olmayı başaracak. Tüm ötekileştirilenleri, ezilenler bir arada olmak zorundadır. İnsanları kendi hakikati ile kabul etmek, dillere, renklere, cinslere saygı duymak, doğa ile ikrarlı bir yaşam kurmak, bilimi ve teknolojisi cümle varlığı gözetecek şekilde yaşamak temelinde bir bilinç yaratılması ve buna uygun bir direniş geliştirilmesi gerekiyor. Pratikte tahakküm eden saldırıyorsa mazlumlar da bir araya gelerek hem karşı söylemi olan barış dilini ve dayanışmasını geliştirecek; bu nefret odaklarının önünü kesecektir. Aksi takdirde hem küresel gelişmeler hem de bölgesel gelişmeler nefreti körüklemekte ve yaygınlaştırmaktadır. Çünkü buna ihtiyaçları vardır. Mazlumların ise buluşmaya, dayanışmaya ve ikrara dayalı bir yaşam biçimine ihtiyacı vardır.

    Diren Keser-Diren SATI / PİRHA

    İlgili Haberler:

    1-Akademisyen Kaya: Alevilere yönelik nefret çok derinlerde, eskiye dayanıyor-VİDEO
    2-Avukat Eren Keskin: Alevilerin hakları birçok kez ihlal edildi-VİDEO
    3-Tarihçi-Yazar Erdoğan Aydın: Nefret suçu doğrudan rejimle bağlantılıdır-VİDEO
    4-‘Alevi örgütleri nefret saldırılarına karşı ortak tavır geliştirmeli’-VİDEO
    5-‘Aleviler, tarih boyunca nefret suçuna maruz kaldı’-VİDEO
    6-‘Alevi düşmanlığı bu toplumun genlerinde var; iflah olmaz’-VİDEO

  • ‘Alevi düşmanlığı bu toplumun genlerinde var; iflah olmaz’-VİDEO

    ‘Alevi düşmanlığı bu toplumun genlerinde var; iflah olmaz’-VİDEO

    PİRHA- Yazar Doç. Dr. Fikret Başkaya, Türkiye’de Alevilere yönelik nefret saldırılarını PİRHA’ya değerlendirdi. Başkaya, Alevilere yönelik ayrımcılığın ve nefret söyleminin, rejimin niteliğini angaje eden bir mesele olduğunu belirtti. Başkaya, “Bu rejim varlığını korudukça nefret söylemiyle başa çıkma imkanı yok. O açıdan sistemi hedef almak, sistemi dönüştürmeyi hedef almak, sistemle yüzleşmek, bu sorunun çözümü için gerekli olduğunu söyleyebilirim” dedi. 

    Nefret suçu; bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi ön yargı doğurabilecek nedenlerden dolayı işlenen, genellikle şiddet içeren suçlardır.

    Nefret suçu, insanlığa karşı işlenmiş olarak görülüyor ve uluslararası hukukta karşılığı var. Ancak günlük yaşamda özellikle inancı, kültürü, yaşam biçimi, dili vb. farklı olan toplum ve topluluklar nefret diline, baskısına ve saldırısına maruz kalıyor.

    Türkiye’de geçmişten günümüze nefret saldırılarına maruz kalan toplumlardan biri de Aleviler. Alevilere yönelik nefret saldırıları artarak sürüyor. Devlet tarafından inancı ve ibadethanesi kabul edilmeyen Aleviler, okulda, sokakta, işyerinde, hastane, mahallede, yaşadığı apartmanda aşağılanıyor, hor görülüyor, hakarete uğruyor.

    Türkiye’de nefret suçları ile ilgili kapsamlı bir yasal düzenlemenin eksikliği sistematik bir biçimde bu saldırıların devam etmesine de zemin hazırlıyor.

    Peki nefret suçu kaynağını nereden ve nelerden alıyor? Yargı Alevilere dönük nefret suçuna karşı ne yapıyor? Demokrasiyi ve eşitliği savunan kurum ve kuruluşlar Alevilere dönük nefret suçlarına karşı ne yapıyor? Tüm bu soruları ve daha fazlasını akademisyen, yazar, tarihçi, hukukçu, insan hakları savunucularına sorduk.

    Yazar Doç. Dr. Fikret Başkaya sorularımızı yanıtladı.

    “SİSTEM NE ZAMAN KRİZE GİRSE BİR TAKIM DÜŞMANLAR ÜRETİR”

    Türkiye’de ve dünyada nefret söylemi ve buna bağlı olarak da nefret söyleminin ortaya çıkardığı şiddet artıyor. Bunu neye bağlıyorsunuz?

    FİKRET BAŞKAYA: Kapitalist dünya sistemi 1975’lerin ortasında krize girdi. Geride kalan yaklaşık 50 yıl da krizden çıkamadı. Şu anda krizden çıkabileceğine dair emareler de bulunmuyor. Bu sistem ne zaman sıkışsa ne zaman krize girse bir takım düşmanlar üretmek, düşmanlar peydahlamak, çatışmalar peydahlamak, çatışmalar çıkarmak, savaşlar çıkarmak, nefret söyleminin yoğunluğunu arttırmak gibi bir takım çarelere başvuruyor. Yani bununla bir zaman kazanmak, durumu kurtarmak için bu nefret söylemine daha çok sıklıkla başvuruyor. Bu sıkışmışlık hali sadece Türkiye’ye mahsus bir şey değil. Dünya ölçeğinde bir çok ülkede neofaşist rejimlerin boy göstermesinin bir nedeni de bu. Fakat Türkiye kriz bakımından çok ön saflarda bulunuyor. Genel olarak diyorlar ki bu kriz koronavirüs nedeniyle bu halde. Öyle bir şey yok. Koronavirüs öncesinde de Türkiye ciddi bir krizle yüzleşmekteydi. Bu virüs sadece onun dozunu arttırdı. Yani görünürlüğünü arttırdı. Yani bu rejimlerin sıkışmışlığı, kendi yarattığı sorunları çözmedeki başarısızlıkları, yeteneksizlikleri düşmanlık yaratarak çatışma yaratarak, nefret söylemiyle toplumun bir kesimini düşmanlaştırarak, bir kesimi öbürüne karşı kullanarak vs. böyle bir rota izleniyor.

    “ALEVİLERE YÖNELİK AYRIMCILIK VE SALDIRI HİÇBİR ZAMAN EKSİK OLMADI”

    Aleviler, Türkiye’de nefret söylemine en çok maruz kalan toplumsal kesimlerden biri. Alevi toplumuna dönük bu dil sizce kaynağını nereden alıyor?

    Tabi Alevilerin, bu nefret söylemine en çok maruz kalan bir kitle olduğunu gayet iyi biliyoruz. Fetih Devellioğlu’nun bir sözlüğü var. Ansiklopedik Osmanlıca-Türkçe sözlük. Orada nefretin karşılığı ürküp kaçma, tiksinme, iğrenme olarak karşılık buluyor. Bu Türkiye’deki rejimin niteliğini angaje eden bir mesele. Ama bu sadece Cumhuriyet dönemine mahsus bir şey de değil. Bunun evveliyatı var. Yani Osmanlı İmparatorluğunda da sürekli Alevilere yönelik ayrımcılık ve saldırı hiçbir zaman eksik değil.

    İmparatorluk çöküş sürecine girdikten sonra, çöküşü durdurmak, devleti kurtarmak için önce iddiadan asır diye  bir şey ortaya atıyorlar. Yani imparatorluk dahilinde yaşayan tüm etnik, dini mezhepsel, kültürel unsurları bir arada yaşatacak bir projeleri var. Fakat bunun imkanı yok, gerçekleşmiyor. Onun ardından II.Abdülhamit ittihad-ı islam diye ikinci bir proje ortaya atıyor. Yani dünyadaki bütün islam halklarını bir araya getirmek için. Onunda tabi gerçekleşmesi mümkün değildi. İttihatçılar çare olarak Türk ırkına dayalı bir milliyetçi, turancı bir çıkış öneriyorlar. Bu cumhuriyette onun ürünü olarak ortaya çıkıyor. Yani orada Türk olmayan, müslüman olmayan, hanefi olmayana hayat hakkı yok. Mesela 90’lara kadar benim nüfus cüzdanımda dini İslam, mezhebi Hanefi yazıyordu. Sonra da diyorlar ki Türkiye Laik vs. ama öyle bir şey yok. Şimdi zaman zaman bazı çevreler, ‘Türkiye Laiktir Laik kalacaktır’ şeklinde sloganlar atıyorlar. Hiçbir zaman Laik olmadı. Dolayısıyla o sloganın bir karşılığı yoktu. Yani rejim, Türk olacak, müslüman olacak, o kadarı da yetmiyor Hanefi olacak gibi ideolojik bir geri plana dayanıyor.

    “ALEVİ DÜŞMANLIĞI BU TOPLUMUN GENLERİNDE VAR”

    Sonuç itibariyle o zaman da Aleviler imparatorluk zamanından farkı olmayan bir saldırıyla, ayrımcılıkla, baskıyla yüz yüze geldiler. Alevilere yönelik bu ayrımcılığın, nefret söyleminin arkasında söylediğim geri plan var. Yani rejimin niteliğini angaje eden bir mesele. Bu rejim özgür düşüncenin, demokrasinin, insan haklarının iflah olmaz düşmanı. Dolayısıyla o tarakta bezi yok. Sürekli toplumu ayrıştırıp, düşmanlaştırıyor. Bu rejim, en değerli sanatçılarını, şairlerini, yazarlarını, gazetecilerini, bilim insanlarını katletmediği zaman hapishanelerde çürütmüştür, aç bırakmıştır, sürgüne zorlamıştır. Yani böyle bir niteliği var. Bu açıdan baktığımızda örneğin Madımak’ta kaç tane insanı katlettiler. Devletin gözetiminde ve denetiminde yapılan bir katliamdı. Tabi bu bir istisna değil. Alevi düşmanlığı bu toplumun genlerinde olan bir şey. Bu rejim var oldukça da iflah olunacağını sanmıyorum.

    “NEFRET SÖYLEMİNİ ETKİSİZLEŞTİRECEK BİR ARKA PLAN YOK”

    Hukuksal anlamda nefret söylemine ve eylemine dönük yeterli bir mekanizmanın devrede olduğunu düşünüyor musunuz?

    Demokrasinin, asgari koşullarının olmadığı bir devlette, nefret söylemine karşı durulmadığı gibi ona karşı yeterli bir mevzuatta yok haddizatında. O tip mekanizmalar devreye girerek yani bu ayrımcılığı bu nefret söylemini etkisizleştirecek bir arka plan yok.

    “TÜRKİYE’DE DEMOKRASİ BİLİNCİ ÇOK ZAYIF”

    Buna ilişkin demokratik kurumlar yeterli refleksi ortaya koyuyor mu?

    Kendilerine pek faydası olmayan demokratik kurumların da özel olarak Alevilere yönelik ayrımcılığı, nefret söylemini yeteri kadar sorun ettiklerini söyleyemeyiz. Türkiye demokrasi standartlarının son derece yetersiz olduğu bir ülke. Demokrasi bilinci çok zayıf. Yani demokrasinin olmayışının bir sürü nedeni sayılabilir ama en önemli nedeni bu ülkenin geçmişinde, tarihinde bir modernite devriminin yaşanmamış olmasıdır. Yani bu eski rejimin, ancien rejimin geleneksel ideolojisiyle cepheden bir hesaplaşma yok. Yenilik hareketlerinden sonra, öyle bir izlenim yaratılsa da, eski rejim ve onun hakim ideolojisiyle, egemen ideolojisiyle cepheden bir hesaplaşma hiçbir zaman olmuyor. Olmadığı için o zaman da demokrasi standartları, hukuk, insan hakları vs. bunların bu kadar yerlerde sürünüyor olmasının en önemli nedenlerinden biri bu. O zaman tabi yurttaş bilinci de az gelişmiş durumda oluyor ve aşağı yukarı böyle bir durum var.

    Demokrasinin araçları gibi görünen şeyler de antidemokratik. Mesela siyasi partilerin demokrasinin olmazsa olmazı olduğunu söylüyorlar ama kendileri antidemokratik. Yani kendilerinin demokrasiyle hiç ilgileri yokken demokrasinin araçları olmaları mümkün mü? Böyle bir ortamda nefret dili de kendine uygun bir ortam bulabiliyor.

    “MEDYA, NEFRET SÖYLEMİNİN YAYGINLAŞMASINDA YANGINA KÖRÜKLE GİDİYOR”

    Nefret dilinin topluma yayılmasında başta rol oynayan güçlerden biri de medya. Medya bu dili neden kullanıyor?

    Bu nefret söyleminin yaygınlaşmasında ırkçı, milliyetçi siyasetçilerin önemli bir payı olmakla beraber asıl medya burada yangına körükle gidiyor. Yani hiçbir fırsatı kaçırmıyor. Her fırsatta, her durumda nefret söylemini ateşliyor. Öyle bir medya var. Zaten medyaya pek benzemeyen bir yapıyken şimdi kıymeti harbiyesi sıfır. Çünkü neredeyse televizyonların, gazetelerin, haber sitelerinin yüzde doksanı tamamen iktidarın hizmetine sokulmuş durumda. Bu artık işin tamamen zıvanadan çıktığı anlamına geliyor. Dolayısıyla medya başlı başına bir problem oluşturuyor bu açıdan.

    “ALEVİLERİN MÜCADELEYİ REJİMİN SINIRLARI ÖTESİNE TAŞIMASI GEREKİYOR”

    Nefret söyleminin ortadan kalkması için ya da en azından azaltılabilmesi için ne yapmalı?

    Bu konuda çok önemli bir mesele var. Bu rejim varlığını korudukça nefret söylemiyle başa çıkma imkanı yok. Bu rejim yerinde durduğu sürece, varlığını bu tip şeylere borçlu olan bir rejim olarak ıslah olması, insafa gelmesi potansiyeli yok. Aleviler bakımından şöyle bir şey var, mücadeleyi rejimin sınırlarının ötesine taşımak gerekiyor. Yani bu, rejimi hedef almak, rejim içinde, rejimden bir takım mevziler kazanmak elbette gerekli demek. Ama orda durmamak lazım. Şunun için; çünkü rejim dahilinde kazanılan mevziler her an geriye alınabiliyor, kaybedilebiliyor. Dolayısıyla Türkiye’deki Alevilerin kültüralist saplantılardan uzaklaşmaları, onların talepleri elbette son derece önemli ama kültüralist sınırların ötesine geçmeleri gerekiyor. Rejimi hedef almaları gerekiyor. Rejim dönüştürülmedikçe kısmi kazanımlar elde edilse bile, teorik olarak mümkün, pratikte de mümkün olabilir ama bunların kalıcı olması mümkün değildir. O açıdan sistemi hedef almak, sistemi dönüştürmeyi hedef almak, sistemle yüzleşmek, bu sorunun çözümü için gerekli olduğunu söyleyebilirim.

    YENİ AKTÖRLERİN, YENİ ÖZNELERİN SAHAYA İNMESİ GEREKİYOR

    Türkiye’de şu anda rejimin muhalefeti bu taşı yerinden oynatma potansiyeline sahip değil. Yeni bir siyaset yapma tarzı oluşturmak, geliştirmek, yaratmak gerekiyor. Yeni özneler yaratmak gerekiyor. Şimdi muhalefet, güçlendirilmiş parlamenter demokrasiye döneceğim diyor, geriye bakıyor. Niye ileriye bakmıyorsunuz da, demokratik bir cumhuriyet kuracağız demiyorsunuz? Neden yapamıyorlar, çünkü ufukları bu kadar. Bu rejimin sınırları dahilinde düşünüyorlar. Parlamenter demokrasiye dönsen ne olacak? 75 yıldır parlamenter demokrasi var. Yani adı var kendi yok. Ona geri dönmek gibi bir kaygıları var. Onun için diyorum ki, bugün ki müesses nizamın partilerinin bu yaklaşımla taşı yerinden oynatmalarının imkanı yok. Yeni aktörlerin, yeni öznelerin sahaya inmesi, oluşturulması, bu sürece müdahale etmesi yani kalıcı bir şekilde verili durumu dönüştürmesi gerekiyor.

    UYGARLIĞIN GELECEĞİNİ KORUMAK İÇİN İNSANLIĞIN ELİNİ ÇABUK TUTMASI GEREK

    Şöyle bir şey daha var, artık insanlığın yüz yüze olduğu durum, geride kalan dönemlerden çok farklı. Çünkü içinde bulunduğumuz konjonktür de sadece ekonomik kriz yok, sadece politik kriz yok, sadece iklim krizi yok, sosyal kriz yok, etik krizi yok vs. Bütün bu krizlerin harmanlandığı bir şeyle karşı karşıyayız. Dolayısıyla artık eski tarz siyaset, eski tarz yaklaşımlar, eski tarz anlayışlarla bugünkü tablodan çıkma imkanı yok. O zaman birincisi paradigmayı değiştirmek lazım. İkincisi ise bunu vakitlice yapmak lazım. Çünkü eğer geç kalınırsa, vakitlice müdahale edilmezse insanlığın ve uygarlığın bir geleceği olmayabilir. Onun için mesele şu; 19.yüzyılın ortasında, 20.yüzyılın başında, daha sonraki dönemde sosyalizm, kapitalizmi aşmak için gerekliydi. Şu anda ikinci bir gereklilik daha ortaya çıkmış bulunuyor. Bu sefer insanlığın ve uygarlığın geleceğini korumak için de insanlığın elini çabuk tutması gereken bir zamandayız. Bu açıdan eski tarz düşünme yöntemlerini bir tarafa bırakmak, ekososyalist bir geçiş sürecini oluşturmak, bir paradigma oluşturmak gerekiyor. Haysiyetli insanlar olarak bu sürece müdahale etmek zorunda olduğumuz bir zamandayız.

    Diren Keser-Diren SATI / PİRHA

    İlgili Haberler:

    1-Akademisyen Kaya: Alevilere yönelik nefret çok derinlerde, eskiye dayanıyor-VİDEO
    2-Avukat Eren Keskin: Alevilerin hakları birçok kez ihlal edildi-VİDEO
    3-Tarihçi-Yazar Erdoğan Aydın: Nefret suçu doğrudan rejimle bağlantılıdır-VİDEO
    4-‘Alevi örgütleri nefret saldırılarına karşı ortak tavır geliştirmeli’-VİDEO
    5-‘Aleviler, tarih boyunca nefret suçuna maruz kaldı’-VİDEO

     

  • ‘Aleviler, tarih boyunca nefret suçuna maruz kaldı’-VİDEO

    ‘Aleviler, tarih boyunca nefret suçuna maruz kaldı’-VİDEO

    PİRHA- Türkiye İnsan Hakları Vakfı Genel Sekreteri Coşkun Üsterci, Türkiye’de Alevilere yönelik nefret saldırılarını PİRHA’ya değerlendirdi. Üsterci, Alevilerin nefret söylemlerine maruz kalan kesimlerin ilk sırasında yer almasının çok eskiye dayanan tarihsel nedenleri olduğunu söyledi.

    Nefret suçu; bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi ön yargı doğurabilecek nedenlerden dolayı işlenen, genellikle şiddet içeren suçlardır.

    Nefret suçu, insanlığa karşı işlenmiş olarak görülüyor ve uluslararası hukukta karşılığı var. Ancak günlük yaşamda özellikle inancı, kültürü, yaşam biçimi, dili vb. farklı olan toplum ve topluluklar nefret diline, baskısına ve saldırısına maruz kalıyor.

    Türkiye’de geçmişten günümüze nefret saldırılarına maruz kalan toplumlardan biri de Aleviler. Alevilere yönelik nefret saldırıları artarak sürüyor. Devlet tarafından inancı ve ibadethanesi kabul edilmeyen Aleviler, okulda, sokakta, işyerinde, hastane, mahallede, yaşadığı apartmanda aşağılanıyor, hor görülüyor, hakarete uğruyor.

    Türkiye’de nefret suçları ile ilgili kapsamlı bir yasal düzenlemenin eksikliği sistematik bir biçimde bu saldırıların devam etmesine de zemin hazırlıyor.

    Peki nefret suçu kaynağını nereden ve nelerden alıyor? Yargı Alevilere dönük nefret suçuna karşı ne yapıyor? Demokrasiyi ve eşitliği savunan kurum ve kuruluşlar Alevilere dönük nefret suçlarına karşı ne yapıyor? Tüm bu soruları ve daha fazlasını akademisyen, yazar, tarihçi, hukukçu, insan hakları savunucularına sorduk.

    Türkiye İnsan Hakları Vakfı Genel Sekreteri Coşkun Üsterci sorularımızı yanıtladı.

    “İKTİDARLAR SÜREKLİ DÜŞMANLAŞTIRICI BİR DİL, SÖYLEM KULLANIYOR”

    Türkiye’de ve dünyada nefret söylemi ve buna bağlı olarak da nefret söyleminin ortaya çıkardığı şiddet artıyor. Bunu neye bağlıyorsunuz?

    COŞKUN ÜSTERCİ: Bunun çok kapsamlı bir yanıtı var. Çünkü bu dünyada çok temel bir sorun. Hem şiddetin toplumlarda yaygınlaşıyor olması hem de ayrımcılığın ve nefret söyleminin yaygınlaşıyor olması. Aslında biz Türkiye İnsan Hakları Vakfı olarak oldukça uzun bir zamandır, sadece ülkemizde değil, tüm dünyada insan hakları değerlerinin aşındığını, hem siyasal iktidarlar hem toplumların nezdinde insan haklarına saygının ciddi bir şekilde gerilediğini, azaldığını, iktidarların ve hükümetlerin insan haklarını referans almaktan vazgeçtiğini yani davranış ve yönetim tarzlarını insan hakları ilkelerine referansla yapmadıklarını görüyoruz, izliyoruz.

    Başta ayrımcılık ve nefret söylemi olmak üzere insan hakları ihlallerinin de çok yoğun bir şekilde arttığını gözlemliyoruz, tespit ediyoruz. Bütün bu gelişmelerin hepsini aslında bir ‘kriz hali‘ olarak tanımlıyoruz ve bunu bir insanlık krizi olarak yani insan hakları değerlerinin dibe vurduğu bir an bir moment olarak bir insanlık krizi olarak da tanımlıyoruz. Bu kriz halinin başlıca nedenlerini şöyle sıralayabiliriz: Hepimizin de bildiği gibi çok uzun bir zamandır tüm dünyada uygulanan vahşi kapitalist, neo-liberal-ekonomik politikalar sonucunda şöyle şeyler çıktı ortaya. Bir kere sosyal devlet tedbirlerinden ciddi bir şekilde uzaklaşıldı. Bunun sonucunda zaten dünyada var olan sosyal ve ekonomik eşitsizlikler daha da derinleşti. Gelir dağılımında büyük uçurumlar oluştu. Toplumsal çelişkiler uzlaşmaz hale geldi. Bu da çok net bir şekilde ekonomik ve sosyal zemin olarak dünyada yeni tip bir otoriter rejimin ortaya çıkmasına yol açtı. Bu yeni tip otoriter rejimlerin bir temel özelliği o klasik askeri veya sivil darbeler, komplolar sonucu iktidarı ele alan rejimler değil bunlar. Demokratik sistemin olanaklarından yararlanarak, seçimle halk desteğini alıyorlar ve iktidara geliyor bu rejimler. Son dönemde bunlar şöyle adlandırılıyor; Rekabetçi otoriter ve popülist rejimler.

    Bu popülist rejimler kitleleri manipüle ederek, kontrol altında tutarak içi boş halkçı söylemler geliştirerek rejimlerini oluşturuyorlar. Her zaman her yerde bütün örneklerinde bunu görebiliyoruz. Halkın, milli iradenin tek temsilcisinin kendileri olduklarını söylüyorlar ve kendileri dışında herkesi elitist, yolsuzluklara bulaşmış, ahlak düşkünü olarak niteliyorlar. Sürekli ötekileştirici, düşmanlaştırıcı, kutuplaştırıcı bir dil, söylem kullanıyorlar ve siyasetlerini bu söylem üzerinden sürdürüyorlar, yürütüyorlar. Bu söylemin de temel özelliği şu herhangi bir konuyu ve her çeşit ayrımcılığı rahatlıkla yapabilmeleri. Bu rejimler herhangi bir siyasal başarı sağlasalar ya da bir başarısızlıkla karşı karşıya kalsalar, hemen mutlaka belirli bir konuyu, belirli bir kişiyi hatta grubu hedef göstererek onların ötekileştirilmesine, itibarsızlaştırılmasına yönelik bir söylemi de birlikte geliştiriyorlar. Dolayısıyla da bu rejimlerin, çeşitlilik gösterse bile mutlaka bir iç ya da dış düşmanı olabiliyor ve toplumlarda zaten var olan, insanın doğasından da gelen yönüyle ama tarihsel ve sosyolojik olarak da şekillenen o yabancı korkusunu, önyargıları, kalıp yargıları ve tarihsel düşmanlıkları, kışkırtarak, ayrımcılığı ve nefret söylemini geliştiriyorlar. Herhangi bir şekilde kendilerini eleştiren birileri olsa, muhalefet olan birileri olsa, ya bizdensin diyorlar ya da düşmansın, teröristsin hatta vatan hainisin diyorlar. Dolayısıyla bu söylemlerle de farklı düşünce ve inançlara sahip olan insanlara, muhalefet olanlara, kendi icraatlarını eleştirenlere yönelik baskı uygulamaları gerçekleştiriyorlar.

    Bütün bunlar bir arada değerlendirildiğinde ayrımcılığın ve nefret söyleminin, bu popülist rejimlerin ana siyaset yapma tarzı olduğunu görüyoruz ve toplumlarda çok yaygın bir şekilde bunlarla uğraşılmak zorunda kalınıyor. Dünyanın pek çok ülkesinde bu tür şeyler yaşanıyor. Filipinler’den Hindistan’a, Türkiye’den Macaristan’a, Polonya’ya, Venezuela’ya kadar çok sayıda ülkeyi örnek verebiliriz bu durumda. Dolayısıyla bu rekabetçi, otoriter ve popülist iktidarların yol açtığı ayrımcılık örnekleri tabi ki o ülkelerin tarihi, kültürel ve toplumsal özelliklerine göre değişebiliyor ama hikaye aşağı yukarı aynı.

    “REJİMLER HER TÜRLÜ İÇ VE DIŞ SORUNU ŞİDDET YÖNTEMİYLE ÇÖZMEYE ÇALIŞIYOR”

    Türkiye‘ye baktığımızda egemen mezhebin karşısında Aleviler olabiliyor ya da özgürlük talep eden Kürtlerin bu ayrımcılığa ve nefret söylemine maruz kalmasına yol açabiliyor. Dünya’da bu kadar yaygınlaşmasının da temel nedeni bu. Çünkü bu tür rejimler aynı zamanda her türlü iç ve dış sorunu şiddet ve çatışma yöntemiyle çözmeye çalışıyorlar. Bütün bunlar da ayrımcılık ve nefret söyleminin ve beraberinde de çatışma ve şiddetin, toplumsal ilişkileri düzenlemede en temel araç, yöntem halinde geniş kesimler tarafından benimsenmesine yol açıyor. Böylelikle bütün dünyada insan hakları değerlerinin ayaklar altına alındığı, insan haklarına saygının çok gerilediği bir karanlık dönemi yaşıyoruz.

    “ALEVİLERİN NEFRET SÖYLEMİNE VE SALDIRILARINA MARUZ KALMASININ TARİHSEL NEDENLERİ VAR”

    Aleviler, Türkiye’de nefret söylemine en çok maruz kalan toplumsal kesimlerden biri. Alevi toplumuna dönük bu dil sizce kaynağını nereden alıyor?

    Aleviler ayrımcılığa ve nefret söylemine çok maruz kalıyor ama aslında Türkiye’de ayrımcılık ve nefret söyleminin hedefi olan sosyal grupların çeşitliliği çok fazla. Bunu da görmezden gelmeyelim. İlk akla gelenleri sıralarsak Alevilerin yanı sıra Kürtleri, Ermenileri, Yahudileri, kadınları LGBT+’ları, Romanları sayabiliriz. Bu listeyi daha da uzatmak mümkün aslında.

    Alevilerin ilk sırada olmasının çok eskiye dayanan tarihsel nedenleri var. Osmanlıya kadar bunu götürebiliriz. Osmanlı döneminde payitahtın yani sarayın mezhebinden olmadığı için Aleviler uzun yıllar büyük baskı ve zulümler gördüler. Bu mezhep farklılığından kaynaklanan ayrımcılık zemini maalesef Cumhuriyet döneminde de devam etti. Tabi ki bu dönemde biraz daha farklılık var. Bir ulus devlet oluşturma süreci de yaşanıyor. Özellikle de 12 Eylül askeri darbesinden sonra çok daha artan bir biçimde ve bugün çok net uygulanan bir devlet ilkesi var. Tek devlet, tek bayrak, tek din gibi tekçilik üzerinden gelişen bir yaklaşım var. Dolayısıyla bu tekçiliğin, tekçilik anlayışının bir sonucu olarak da tabi ki en başta Aleviler ve diğer bütün etnik azınlıklar, inançları farklı olan toplumlar, cinsel yönelimleri farklı olan toplumlar ayrımcılığa ve nefret söylemine maruz kalıyorlar.

    “Ben 70’li yılların sonuna doğru askerlik görevimi yedek subay olarak yapmıştım. Yedek subay okulunda bir süre eğitim aldık. Bu eğitimlerin arasında ‘İstihbarata Karşı Koymak’ diye bir ders okutuluyordu. Derslerde askeri istihbaratın ana hedefinin 3K şeklinde bir formülasyonu vardı. Tabi biz merak ettik sorduk, nedir bu 3K. Askeri istihbaratın ana meselesi şudur demişlerdi: 1-Komünizmle, 2-Kürtçülükle 3-Kızılbaşlıkla mücadele etme ya da onlara karşı koyma şeklinde.

    Bu anlattıklarım tabi ki en başta Aleviler olmak üzere ama ayrımcılığa ve nefret söylemine maruz kalan bütün toplumsal kesimlerin, neden ön planda olduğunu ve aralarında bir hiyerarşinin de yapılamayacağı biçimde ciddi sorunlarla karşı karşıya olduğumuzu ifade ediyor sanırım.

    “NEFRET SÖYLEMİNE VE EYLEMİNE DÖNÜK KORUYUCU, ÖNLEYİCİ MEKANİZMALAR YOK”

    Hukuksal anlamda nefret söylemine ve eylemine dönük yeterli bir mekanizmanın devrede olduğunu düşünüyor musunuz?

    Maalesef düşünmüyorum. Koruyucu, önleyici mekanizmalar yok. Yakın bir dönemde Türk Ceza Kanunu’nda bir düzenleme yapıldı. Türk Ceza Kanunu’nun 122’nci maddesi ayrımcılık ve nefret söylemi üzerine oluşturulmuş bir madde. Böyle bir çalışmanın yapılması önemli bir adımdı tabi ama bütün tartışmalara, sivil toplumun, özellikle İnsan Hakları Örgütlerinin ve tabi ki başta Aleviler olmak üzere ayrımcılığa uğrayan, dezavantajlı grupların, sosyal kesimlerin, hepsinin özel çabasına rağmen istenildiği gibi çıkmadı maalesef bu yasa. Bu düzenlemeyle birlikte nefret suçu, ayrımcılık, nefret söylemi gibi kavramlar birden gündemimize girdi ve bunların bilinmesi zorunlu hale geldi ama ilginç bir şekilde bu yasanın içinde bu kavramlar açıkça tanımlanmıyor. Ne, nefret suçudur, ne tür eylem ayrımcılığa tekabül eder, hangi eylemler nefret saldırısıdır şeklinde nitelendirilmiyor, tanımlanmıyor. Daha çok böyle bir kişiye kamu tarafından arz edilmiş olan hizmetlerin, görevlerin, kiralama işlerinin, malzeme devrinin yapılmasıyla ilgili maddeler var bu düzenlemede. Bir kişinin işe alınması sırasında ya da bir kişinin kamuya arz edilmiş belli bir hizmetten yararlanması sırasında ya da herhangi bir ekonomik etkinlikte bulunması sırasında eğer bir ayrımcılığa maruz kalırsa üç yıl hapis cezası verilir şeklinde bu ceza. Ama yasanın bu bütünlüğüne baktığımız zaman zayıf, yetersiz olduğunu, yaptırım gücünün sınırlı olduğunu ve tabi ki fiili olarak uygulamada da karşılık bulamadığını görüyoruz.

    Bunun dışında Türk Ceza Kanunu’nun 216’ncı maddesi var. Halkı kin ve düşmanlığa sevk etmek şeklinde. Bu yasada da istediğimiz tarzda ayrımcılığı, nefret suçunu tarifleyen bir açıklama bölümü yok. Ayrıca bu madde doğru düzgün kullanılmıyor. Daha çok iktidarın muhalifleri susturmak ve bastırmak için kullandığı bir madde. Herhangi bir şekilde bir toplumsal sorunla, özellikle azınlıkların, dezavantajlı grupların, ayrımcılığa uğrayan grupların sorunlarını dile getirdiğinizde hemen bunlar 216’ncı maddeden suç unsuru haline gelebiliyor ve ifade özgürlüğü önünde ciddi engel oluşturuyor. Böyle bir bütün olarak baktığımızda mevcut mevzuatın, hukukun bu ayrımcılığı önleyecek bir kapasitesinin yeterliliğinin olduğunu söyleyemeyiz. Hatta hiç yok diyebiliriz.

    “MUHALEFET CEPHESİNİN KIRMIZI ÇİZGİSİ ALEVİLER OLABİLİYOR”

    Buna ilişkin demokratik kurumlar yeterli refleksi ortaya koyuyor mu?

    Özellikle İnsan Hakları Örgütleri açısından, başta bizim kurumumuzda olmak üzere meseleye bakarsak evet İnsan Hakları Örgütleri gerçekten ellerinden gelen çabayı sonuna kadar harcıyorlar. Bu konuda uluslararası standartları iyi kavramış ve ayrımcılıkla, nefret söylemiyle mücadele etmek için yeterli donanıma sahip kurum var ve bunlar mücadelelerini iyi sürdürüyorlar. Ancak bu İnsan Hakları Örgütleri, genel demokratik muhalefetin, demokrasi cephesi dediğimiz o geniş toplumsal atmosferin ancak küçük bir bölümünü oluşturuyor. Dolayısıyla da etki gücü sınırlı kalıyor. Bu demokrasi cephesi dediğimiz şeyi siyasi partilerden, işveren örgütlerine, üniversitelere, sendikalara, meslek birliklerine yayarsak, genişletirsek bu açıdan bakıldığında demokrasi cephesinin iyi bir sınav verdiğini düşünmüyorum. Çünkü bu cephenin içinde yer alan kurumun bir kırmızı çizgisi var. Yerine göre bunların kırmızı çizgisi Aleviler olabiliyor, Kürtler olabiliyor veya kadınlar olabiliyor. Herkes o kırmızı çizgisini ortaya çıkardığında, ayrımcılığa ve nefret söylemine karşı gerçekten değiştirici ve dönüştürücü, devlette ve toplumda davranış değişikliğine yol açacak bir bütünlüklü mücadele sürdürülemiyor. Bir bütün olarak söylersek, demokrasi cephesinin, muhalefet güçlerinin bu konuda iyi bir sınav verdiğini söyleyemeyiz.

    “MEDYA, YUKARDAN AŞAĞI DOĞRU NEFRET SÖYLEMİNİN YAYILMASININ ASLİ UNSURU”

    Nefret dilinin topluma yayılmasında başta rol oynayan güçlerden biri de medya. Medya bu dili neden kullanıyor?

    Bugün Türkiye’de basın özgürlüğünün olmadığını biliyoruz. Bu sadece bizim kendi tespitlerimiz değil. Bu alanda çalışan uluslararası kuruluşların da değerlendirmeleri, tespitleri. Özellikle de uluslararası Basın Örgütlerinin çok net söylediği bir şey. Büyük ve yaygın medya kuruluşları bugün tümüyle siyasi iktidarın kontrolü altında. Yani bağımsız bir medyanın olduğunu söyleyemeyiz. Genel medya popülasyonunun bütünlüğü içinde küçük bir bağımsız faaliyet sürdürebilen, bu anlamda kuruluşlar var. Ama onlarda siyasal iktidarın büyük bir baskısı altında. Yani herhangi bir itirazda bulunduklarında, bir karşı görüş geliştirdiklerinde hemen haklarında soruşturmalar açılıyor, gazeteciler tutuklanıyor ve cezaevine gönderiliyor. Dolayısıyla o bağımsız medyanın da ayrımcılık ve nefret söylemi konusunda  iktidarın kontrolündeki o büyük medyanın yaptığı eksiklikleri ya da yetersizlikleri düzeltecekleri gücü, etkisi de olmuyor. Bu nefret söyleminin ve ayrımcılığın toplumda yaygınlaşmasının asli sebebi mevcut rejimler. Yani insan hakları fikriyatını bir kenara atan, insan hakları düşüncesini kendi rejimlerinin referans noktası olmaktan çıkaran bu siyasal yapılar, ötekileştirici, kutuplaştırıcı ve düşmanlaştırıcı söylemi en çokta medya aracılığıyla yapıyorlar. Çünkü zaten o nedenle ellerinde tutuyorlar ve kontrol ediyorlar bu medyayı. Dolayısıyla medya doğrudan yukardan aşağı doğru nefret söyleminin ve ayrımcılığın yayılmasının asli unsuru, ana aracı oluyor.

    Ayrımcılık ve nefret söylemi konusunda, medya da çalışanların, medyayı belirleyen unsurların farkındalıklarının çok yetersiz olduğunu biliyoruz. Özensizlikleri var, dikkatsizlikleri var. Dolayısıyla bu farkındalık yetersizliği, özensizlik gibi yaklaşımlarla da, ayrımcılığın ve nefret söyleminin toplumda daha da yaygınlaşmasına aracı oluyorlar, hizmet ediyorlar. Medya mevcut durumun derinleşmesine yol açıyor, sebep oluyor.

    “HEPİMİZİN ÖNCELİKLİ SORUMLULUĞU KENDİ DİLİMİZİ DEĞİŞTİRMEK”

    Nefret söyleminin ortadan kalkması için ya da en azından azaltılabilmesi için ne yapmalı?

    Her şeyden önce zihniyetlerin değişmesi gerekiyor. Bu söylediğimiz tarz siyaset yapma ve yönetme biçiminin ortadan kalkması gerekiyor. Ama bunun çok daha farklı bir demokratik süreçten geçen, uzun soluklu bir mücadele olduğunu biliyoruz. Ama yine de bazı şeyleri madde madde söyleyebiliriz. Öncelikle mevcut yasalar yetersiz. Onların yerine ayrımcılığı ve nefret söylemi tanımını ayrıntılı bir şekilde yapan ve yaptırım gücü yüksek olan kapsamlı yeni yasaların çıkarılması gerekiyor. Böyle ki toplum üzerinde yasanın eğitici gücünden yararlanabilelim. Her işin başı eğitim. Ülkemizde 90’lı yılların sonundan başlayıp 2000’lerin ilk dönemlerinde 10 yıllık bir sürede özellikle de ilk ve orta eğitim de İnsan Hakları Eğitimi programları müfredata koydular. Eksikleri yetersizlikleri olmasına rağmen bunların ciddi şekilde katkılarının olduğunu düşünüyorum. Bütün bu eksiklerden, yetersizliklerden arınmış, kapsamlı, nitelikli İnsan Hakları eğitiminin, temel eğitime, örgün eğitime yedirilmesi, programına koyulması gerekiyor. Çünkü davranış değişikliğini, zihniyet değişikliğini başka türlü sağlamak mümkün değil. Ama tabi ki öncelikle iş siyasal iktidarlara düşüyor. Siyasal liderler başta olmak üzere, toplumdaki bütün kanaat önderleri, dini liderler vs. olmak üzere hepimizin sorumluluğu kendi dilimizi değiştirmemiz gerekiyor.

    Diren KESER-Diren SATI/PİRHA

    İlgili Haberler:

    1-Akademisyen Kaya: Alevilere yönelik nefret çok derinlerde, eskiye dayanıyor-VİDEO
    2-Avukat Eren Keskin: Alevilerin hakları birçok kez ihlal edildi-VİDEO
    3-Tarihçi-Yazar Erdoğan Aydın: Nefret suçu doğrudan rejimle bağlantılıdır-VİDEO
    4-‘Alevi örgütleri nefret saldırılarına karşı ortak tavır geliştirmeli’-VİDEO
    6-‘Alevi düşmanlığı bu toplumun genlerinde var; iflah olmaz’-VİDEO

  • Alevi kadınlardan Göynücek imamına tepki: İftiralarını aynen iade ediyoruz-VİDEO

    Alevi kadınlardan Göynücek imamına tepki: İftiralarını aynen iade ediyoruz-VİDEO

    PİRHA- Amasya’nın Göyüncek İlçesindeki Merkez Camii imamı A.Ş.’nin, Alevilere dönük nefret ve hakaret söylemine kadınlardan tepki geldi. Gazi Cemevi Yönetim Kurulu Üyesi Arzu Erdoğan, yapılan nefret suçuna yönelik ““Alevi kadınını, inancını karalamak beyhude bir çabadır” derken, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Mamak Şube Başkanı Fadime Türkyılmaz, “Hocanın iftiralarını aynen iade ediyorum” dedi. 

    Amasya’nın Göyüncek İlçesindeki Merkez Camii imamının, Alevilere dönük nefret ve hakaret söylemine tepkiler sürüyor.

    İstanbul Gazi Cemevi Yönetim Kurulu Üyesi Arzu Erdoğan, “Türkiye’de genelde Alevi inancına özelde de Alevi kadınlara yönelik oluşturulan dil ve söylemlerin sıradan, münferit bir davranış olduğunu düşünmüyorum” dedi. Erdoğan, süren saldırıların, “Türk- İslam sentezi ideolojisi çerçevesinde bilerek ve isteyerek yapılmaktadır” şeklinde yorumlayarak şunları söyledi:

    “İnancımız aşağılanıp itibarsızlaştırmak istenmektedir. Alevi inancının özü candır. Canın içindeki kadın en büyük değerdir. Alevi inancının kadına vermiş olduğu değeri, özgürlüğü, kadın-erkek eşitliğini günümüzde bile birçok devletin hukuk sisteminde bulamazsınız.
    Biz Alevi kadınlar Alevi inancına göre yaşamımızı dizayn ederiz. 4 Kapı 40 Makam öğretisinin gereğini yerine getirmek için çabalarız. İnancımızın özü; ‘Eline, beline, diline hâkim ol’ şeklindedir. Hiçbir söylem Alevi kadınlarını karalayamaz. Alevi kadınını, inancını karalamak beyhude bir çabadır.”

    “BU KARALAMALARA BOYUN EĞMEYECEĞİZ”

    Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Mamak Şube Başkanı Fadime Türkyılmaz ise “Hocanın iftiralarını aynen iade ediyorum” diyerek şunları söyledi:

    “Bin yıllardır üzerimizdeki asimilasyon yetmemiş gibi iftiralara karşı da her zaman mücadele ediyoruz. Unesco’nun 2021 yılını ‘Hacıbektaş ve Yunus Emre Yılı’ olarak ilan ettiği Aleviliğin evrensel değerlere kavuştuğu böylesi bir dönemde bu karanlık zihniyetler hakkında kesinlikle savcılığa suç duyurusunda bulunmalı ve gereken cezayı almaları sağlanmalıdır.

    Biz iftiralara, karalamalara boyun eğmeyeceğimizi bir kez daha buradan deklere ediyoruz. ‘Yaşasın dayanışma’ diyoruz. Alevilik haktır, Alevilik vardır. Alevilik değerleri evrenseldir. Biz elimize, dilimize, belimize sahip olan bir gelenekten geldiğimiz için de bu iftiraları tarih çöp sepetine atmaya devam edecektir diyorum.”

    Cebrail ARSLAN/ANKARA

  • Göynücek’te Alevilere hakaret eden imama soruşturma!

    Göynücek’te Alevilere hakaret eden imama soruşturma!

    PİRHA-Amasya’nın Göynücek ilçesinde Alevilere hakaret eden din görevlisi hakkında adli ve idari soruşturma başlatıldı.

    Amasya’nın Göynücek ilçesindeki Merkez Camii imamı A.Ş.’nin, bir Alevi yurttaşa, “Siz Aleviler evlenmeden önce eşinizi dedeye sunuyormuşsunuz. Sonra kendiniz gerdeğe girip eş olarak kabul ediyorsunuz” sözlerinin ardından, imam hakkında suç duyurusunda bulunulmuştu.

    Amasya Valiliği, Göynücek ilçesinde Alevilere yönelik hakaret ve nefret söyleminde bulunan cami imamıyla ilgili yazılı açıklama yaptı. Valilik açıklamasında “Çeşitli basın yayın organları ile Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunda dile getirilen ‘Göynücek ilçemizde bir din görevlisinin Alevi vatandaşlarımıza hakaret ettiğine’ yönelik iddiaların çeşitli kesimler tarafından istismar edilerek, siyasi bir malzeme olarak kullanılması sebebiyle bu açıklamanın yapılması uygun görülmüştür” denildi.

    Amasya Valiliği, konuyla ilgili cumhuriyet savcısının talimatları çerçevesinde ‘Halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama’ suçundan soruşturma başlatıldığını duyurarak şu ifadelere yer verdi:

    “İddia sahibi vatandaş, olayın 1-1.5 yıl önce olduğunu, şüpheli sıfatıyla dinlenen din görevlisi ise olayın 4-5 yıl önce iddia sahibinin beyanlarından farklı mahiyette gerçekleştiğini dile getirmişlerdir. Görüldüğü üzere güncel olmayan iddiaların, üzerinden uzun bir süre geçmesine rağmen şu anda dile getirilmesi ve çeşitli siyasi kesimler ile basın yayın organlarının konuyu hükümetimize ve devletimize bağlamaları kabul edilemez bir tutumdur.
    Amasya farklı dinlerden ve mezheplerden insanlara kucak açmıştır. Bu aşamadan sonra iddialar yargıya taşındığından, Türk milleti adına karar veren bağımsız mahkemeler olayı tüm yönleriyle aydınlığa kavuşturacaktır. İdari yönden de ilgili kişi hakkında Valiliğimizce yürütülen soruşturma devam etmektedir.”

    (HABER MERKEZİ)

  • ‘Alçakça söylemde bulunan imama acilen hukuki yaptırım uygulanmalı!’

    ‘Alçakça söylemde bulunan imama acilen hukuki yaptırım uygulanmalı!’

    PİRHA-Alevi Dernekleri Federasyonu (ADF) Yönetim Kurulu Başkanı Celal Fırat, Amasya’nın Göynücek ilçesindeki bir cami imamının, Alevilere yönelik nefret içerikli konuşmasına tepki göstererek “Alçakça söylemde bulunan bu kişiye karşı acilen idari ve hukuki yaptırımlar uygulanmalıdır” dedi.

    Amasya’nın Göynücek ilçesindeki Merkez Camiide imamlık yapan A. Ş.’nin, Alevilere yönelik nefret içerikli konuşmasına tepkiler gelmeye devam ediyor.

    “BU ALÇAKÇA SÖYLEME ACİLEN HUKUKİ YAPTIRIM UYGULANSIN”

    ADF Yönetim Kurulu Başkanı Celal Fırat, “Amasya’nın Göynücek ilçesinde bulunan merkez camisinin imamı Alevilere yönelik yaptığı alçakça söylemiyle inancımıza ve pirlerimize saldırıda bulunmuştur” diyerek tepkisini şu cümlelerle dile getirdi:

    “Bu açıklamada dile getirdiği hakareti belirtmek istemiyorum.

    Ancak bilinsin ki biz Aleviler bu imama değil, imamı yöneten Diyanet İşleri Başkanlığına ve hükümete sesleniyoruz. Bizim değerlerimize karşı alçakça söylemde bulunan bu kişiye karşı acilen idari ve hukuki yaptırımlar uygulanmalıdır. Yürütülen soruşturma kamuoyu ile paylaşılmalıdır. Bu söylemlere sessiz kalan bütün resmi makamlar bu suça ortaktır.

    Acilen gereğinin yapılmasını talep ediyoruz. Bu yol hoşgörünün, kamil insan olmanın yoludur. Hakaret ettiğiniz pirlerimiz yüz yıllardır zalimin zulmüne karşı direnmiş, doğru insan olmanın yolunu inşa etmiştir.”

    (HABER MERKEZİ)

  • Göynücek’te cami imamından Alevilere hakaret ve nefret söylemi!

    Göynücek’te cami imamından Alevilere hakaret ve nefret söylemi!

    PİRHA-Amasya’nın Göyüncek İlçesindeki Merkez Camii imamı A.Ş., bir Alevi yurttaşa yönelik, “Siz Aleviler evlenmeden önce eşinizi dedeye sunuyormuşsunuz. Sonra kendiniz gerdeğe girip eş olarak kabul ediyorsunuz” dediği ortaya çıktı. Amasya Cem Vakfı Başkanı Haydar Kılıç, imam Şahin hakkında suç duyurusunda bulundu. 

    Amasya’nın Göyüncek İlçesindeki Merkez Camii imamı A. Ş. bir Alevi yurttaşa “Siz Aleviler evlenmeden önce eşinizi dedeye sunuyormuşsunuz. Sonra kendiniz gerdeğe girip eş olarak kabul ediyorsunuz” şeklindeki sözleri Alevi toplumunda tepkiyle karşılandı.

    Amasya Cem Vakfı Başkanı Haydar Kılıç, Göynücek İlçe Emniyet Müdürlüğü’ne suç duyurusunda bulundu.

    İddiaya göre Cami İmamı A.Ş., yaklaşık bir yıl önce Göynücek ilçesi Yeni Mahalle’deki Sümer Manifatura önünde Hüseyin Altun ve Ali Kara Demir’le sohbetleri esnasında “Siz Aleviler evlenmeden önce eşinizi dedeye sunuyormuşsunuz. Sonra kendiniz gerdeğe girip eş olarak kabul ediyorsunuz” dedi.

    Amasya Cem Vakfı Başkanı Haydar Kılıç’ın suç duyurusundaki bilgilere göre; İmam Şahin’in konuşmasının ilçede infial yarattığı ve büyük olayların çıkmasının güçlükle engellendiği belirtildi.

    “EBUSSUUD’TAN BU YANA BU İFTİRALARI SÖYLÜYORLAR”

    PİRHA’ya konuşan Haydar Kılıç, cami imamının Alevilere yönelik hakaretinin yaklaşık bir yıl önce olduğunu ancak geçen hafta ortaya çıktığını söyledi.

    Nefret sözlerini duyar duymaz Göynücek Kaymakamlığına ve Amasya Valiliği’ne başvurduklarını belirten Kılıç, daha sonra da suç duyurusunda bulunduklarını söyledi.

    İmama sert tepki gösteren Kılıç, bu iftiraların Ebussuud ve Yavuz Selim zamanından bu yana hala söylenmesinin kabul edilemeyeceğini ifade etti.

    PİRHA/ AMASYA

     

     

  • Roman yurttaşlardan Erman Toroğlu tepkisi: Tüm medya ilişkisini kessin!-VİDEO

    Roman yurttaşlardan Erman Toroğlu tepkisi: Tüm medya ilişkisini kessin!-VİDEO

    PİRHA-Roman yurttaşlar, Erman Toroğlu’nun Roman halkına yönelik sarf ettiği ırkçı sözlerle ilgili suç duyurusunda bulundu. Yapılan açıklamada, “Erman Toroğlu’ndan başlayarak hak ettiği cezayı alması gereken kimselerin cezalandırılmasını talep ediyoruz. Verilen ceza sadece Romanlar için değil ayrımcılığa uğrayan tüm gruplar için umut ışığı olacaktır” denildi. 

    Futbol yorumcusu ve eski hakem Erman Toroğlu’nun bir televizyon programında Gaziantep FK teknik direktörü Marius Sumudica’yı eleştirirken “Böyle çingenelik olur mu… Affedersin çingenelik bu… Ne diyeyim, dilenci mi diyeyim ya” sözlerine tepkiler sürüyor.

    Ankara’da yaşayan Roman yurttaşlar, Erman Toroğlu hakkında suç duyurusunda bulunarak basın açıklaması yaptı.

    Adliye önünde yapılan açıklamayı Tuğçe Tutal okudu. Tutal, “Roman yurttaşlarının derin yoksulluk ile mücadele ettiği bugünlerde spor yorumcu Erman Toroğlu aşağılayıcı ve ırkçı söylemlerde bulunmuştur” diyerek Erman Toroğlu’nun nefret suçu işlediğini ifade etti.

    “TOROĞLU’NUN GÖREVİNE SON VERİLSİN”

    Tuğçe Tutal, spor yorumcusu Erman Toroğlu hakkında yargı mercilerinin harekete geçmesi gerektiğini belirterek şunları söyledi:

    “Bu sözler başta ülkemizin asli unsurlarından biri olan Romanlar olmak üzere yıllardır ‘hepimiz kardeşiz’ diyen, ‘Hepimiz Adem ile Havva’nın çocuklarıyız’ diyen; dili, dini, ırkı ne olursa olsun tüm insanlar eşittir’ diyen ve bunun için mücadele eden tüm kişileri, kurumları derinden üzmüştür.

    Daha önceki programlarda da sporculara, hakemlere ve spor yöneticilerine karşı kullandığı dil de göz önüne alındığında Toroğlu’nun herhangi bir kanalda program yapmasını doğru bulmuyoruz ve televizyon kanallarının da bu konuda hassasiyet göstereceğini umut ediyoruz. Bununla birlikte söz konusu yayının yapıldığı kanalın Toroğlu’nun görevine son vermesi gerektiğini düşünüyoruz.

    Ayrımcılık yapan kişilerin cezalandırılması ve bu yapılanların yanlarına kalmayacağını gösterilmelidir. Roman toplumunun hak ettiği değeri bulması için Erman Toroğlu’ndan başlayarak hak ettiği cezayı alması gereken kimselerin cezalandırılmasını talep ediyoruz. Verilen ceza sadece Romanlar için değil ayrımcılığa uğrayan tüm gruplar için umut ışığı olacaktır. Nitekim ‘Sovoremiz phrala isinam’ ( hepimiz kardeşiz!)

    Yaşanan durum münferit olarak görülmemesi gerekmektedir. Ne yazık ki çeşitli televizyon programlarında, istihdam alanlarında, eğitime erişim süreçlerinde ve başka kurumlarda Roman yurttaşlar nefret söylemlerinin ve ırkçı söylemlerin hedefi olmaktadır.

    Yaşamın her alanında ırkçı ve nefret söylemlerine karşı gereken tolerans gösterilmemelidir. Aksi halde cezasızlığın oluşması nefret söylemleri ve ırkçı söylemlerin artması için emsal olmayacaktır.”

    “TOROĞLU İLE İLGİLİ YASAL İŞLEM BAŞLATILSIN”

    Tuğçe Tutal, bütün televizyon kanallarının, Erman Toroğlu ile ilişkilerini sonlandırması gerektiğini söyleyerek şöyle devam etti:

    “Nefret söylemlerine, ayrımcılığı, ırkçı söylemlere ve Romanları hedef alan aşağılayıcı söylemlere TEPKİLİYİZ! Okullarda, sokaklarda, televizyon programlarında kısaca yaşamın her alanında ayrımcı söylemler ile karşılaşmak istemiyoruz!

    Irkçı söylemlerini nefret söylemlerinin cezasız kalmamasını istiyoruz; Erman Toroğlu ile ilgili gerekli yasal işlemlerin başlatılmasını talep ediyoruz.”

    PİRHA/ANKARA

  • ‘Yeni medyada nefret söylemi’ paneli 8 Kasım’da

    ‘Yeni medyada nefret söylemi’ paneli 8 Kasım’da

    PİRHA- Hrant Dink Vakfı, ‘Yeni medyada nefret söylemi’ başlığıyla 8 Kasım’da panel düzenliyor. Panelde nefret söylemi ve ayrımcı söylem tartışılacak. 

    Hrant Dink Vakfı, ‘Yeni medyada nefret söylemi’ başlığıyla panel düzenliyor. Panel, 8 Kasım Cuma saat 19.00’da Hrant Dink Vakfı Anarad Hığutyun Binasında gerçekleştirilecek.

    Orhan Şener’in moderatörlüğünü yaptığı panelde konuşmacılar ise Nilay Erdem, Zeynep Özarslan, Aras Türay.

    PİRHA/İSTANBUL

     

  • HDPli Gülüm, medyadaki nefret söylemlerini meclise taşıdı

    HDPli Gülüm, medyadaki nefret söylemlerini meclise taşıdı

    PİRHA- HDP İstanbul Milletvekili Züleyha Gülüm, medyada kullanılan nefret söylemleri hakkında Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Erson tarafından yanıtlanması istemiyle soru önergesi verdi.  

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) İstanbul Milletvekili Züleyha Gülüm, medyada kullanılan nefret söylemleri hakkında Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Erson tarafından yanıtlanması istemiyle soru önergesi verdi.

    Milletvekili Gülüm, önergesine gerekçe olarak şunları ifade etti:

    “Medyanın toplumun kültürel ve sosyal yapısını derinden etkileme gücüne sahip olduğu ve bireylerin düşüncelerine ve davranışlarına büyük etkisi olduğu bilinmektedir. Türkiye’de medya toplumsal sorunların çözümünde, toplumsal barışın sağlanmasında pozitif bir rol oynamak yerine ne yazık ki genel olarak şiddeti, ayrımcılığı, nefreti, cinsiyetçiliği ve yabancı düşmanlığını körükleyen bir dil kullanmaktadır. Yazılı, görsel ve sosyal medyada farklı etnik ve dini gruplara, kadınlara, LGBTİ bireylere, mültecilere, yabancı uyruklu kişilere ve diğer pek çok kesime yönelik önyargılı, aşağılayıcı ve ayrımcı bir dilin kullanılması ise toplumda huzursuzluk ve savunmasız gruplara yönelik yaygın bir önyargının yerleşmesine yol açmaktadır. Bu kışkırtıcı dil kullanımı zaman zaman düşmanlaştırılan ve hedef haline getirilen gruplara yönelik saldırılarla sonuçlanmaktadır. Medyada kullanılan sözkonusu ayrıştırıcı ve düşmanlaştırıcı nefret söylemlerinin pek çok kez cezasız bırakılması ise bu dilin giderek daha da yaygınlaşmasına neden olmaktadır.”

    6 BİN 517 NEFRET SÖYLEMİ

    HDP Milletvekili Züleyha Gülüm, Hrant Dink Vakfı tarafından hazırlanan ‘Medyada Nefret Söylemi ve Ayrımcı Söylem 2018 Raporu’na göre; 2018 yılında ulusal, etnik ile dini grupları hedef alan 4 bin 839 köşe yazısı ve haber metni tespit edilmiştir. 98 farklı grup hakkında 6 bin 517 nefret söylemi içeren metinlerin 2 bin 577’sinin köşe yazılardan, 2 bin 45’inin ise haberlerden oluştuğu belirtilmiştir. Nefret söylemlerinin yüzde 40’ı ulusal, yüzde 60’nın da yerel gazeteler tarafından üretildiğini hatırlattı.

    EN ÇOK YAHUDİLERE YÖNELİK NEFRET SÖYLEMİ

    Gülüm, “Rapora göre incelenen metinlerde ilk sırada bin 133 yazıda Yahudilere dönük nefret söylemi yer alırken, Ermenilere 973, Suriyelilere 918, Yunanlara 672 ve Rumlara yönelik ise 439 yazıda nefret söylemi yer almıştır” dedi.

    Bu bağlamda HDP İstanbul milletvekili Züleyha Gülüm, Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Erson’a şu soruları yöneltti:

    • 2018 yılı ve 2019’un ağustos ayı itibariyle Bakanlığınızın verilerine göre yazılı, görsel ve sosyal medyada yer alan nefret söylemi içerikli haber ve metin sayısı kaçtır? Bunlarla ilgili ne tür işlemler yapılmıştır?
    • Bahsi geçen kesimlere yönelik yapılan nefret söylemleri nedeniyle ilgili basın ve yayın kuruluşlarına veya kişilere dönük herhangi bir cezai yaptırım uygulanmış mıdır? Hangi basın ve yayın kuruluşuna veya kişilere ne tür cezai yaptırımlar uygulanmıştır?
    • Medyada hükümete karşı yapılan en ufak eleştiriler dahi soruşturma konusu olabiliyorken muhalif ve diğer farklı kesimlere yönelik kullanılan ayrımcı ve düşmanlaştırıcı söylemlere karşı neden duyarsız kalınmaktadır?
    • Yazılı, görsel ve sosyal medyada yer alan nefret söylemlerindeki artışın uygulanan cezasızlık politikasıyla ilgili olduğunu düşünüyor musunuz? Medyadaki söz konusu nefret söylemlerini önlemek Bakanlığınızın görevi değil midir?
    • Hükümetin kullandığı siyasi dil ve yürüttüğü güvenlikçi politikaların medyada yer alan nefret söylemlerinin önünü açtığını düşünüyor musunuz? Bakanlık olarak medyanın bu dilinden sorumluluk duyuyor musunuz?
    • Türkiye’de farklı etnik ve dini gruplara, kadınlara, LGBTİ bireylere, mültecilere ve diğer kesimlere yönelik Yazılı, görsel ve sosyal medyada kullanılan nefret söylemlerinin önlenmesi için yürütülmekte olan herhangi bir çalışmanız bulunmakta mıdır?

    (HABER MERKEZİ)

  • ‘Aleviler peygambere inanmıyor’ diyen din öğretmeni görevden alındı-VİDEO

    ‘Aleviler peygambere inanmıyor’ diyen din öğretmeni görevden alındı-VİDEO

    PİRHA- Alevilere yönelik “Aleviler Peygamber’e inanmıyor. O yüzden namaz kılmıyor” gibi ayrımcı ifadeler kullanan ve buna tepki gösteren Alevi öğrenciyi sınıftan kovan din dersi öğretmeni görevden alındı.

    İstanbul Arnavutköy’de bulunan Şehit Demet Sezen Çok Programlı Anadolu Lisesi’nde din dersinde bir öğrencinin “Aleviler neden oruç tutmuyor? Neden namaz kılmıyor?” sorusuna öğretmen M.Y. “Çünkü onlar peygambere inanmıyorlar, Hz. Ali’ye inanıyorlar. O yüzden namaz kılmıyor, oruç tutmuyorlar” gibi Alevilere yönelik ayrımcı ifadeler kullanmıştı. Öğretmenin bu sözlerine tepki gösteren C.E. adlı bir öğrenci, öğretmen tarafından sınıftan dışarı çıkartılmıştı. Teneffüs olana kadar dışarıda bekleyen öğrenciye din öğretmeni M.Y.,  “notunu kıracağım” tehdidinde bulunmuştu.

    27 Aralık 2018 tarihinde gerçekleşen bu olayın ardından psikolojisi bozulan ve ailesine “Bugün okullar tatil” diyerek okula gitmeyen C.E. “Her defasında gündeme gelen bu konunun bir an önce kapanmasını istiyorum. Her yerimden sivilce çıktı. Yine tartışma çıkacak diye okula gitmek istemiyorum” diyerek okulu bırakmak zorunda kalmıştı.

    Öğretmen M.Y.’nin görevden alınması için resmi başvurularda bulunan Arnavutköy Cemevi Başkanı Yüksel Yılmaz, sürece ilişkin Pir Haber Ajansı’na konuştu.

    “TOPLUM KORKU HİSSEDİYOR”

    Din öğretmenin görevden alındığını kaydeden Yılmaz, “Ankara’da Milli Eğitim Bakanlığı’na, Cumhurbaşkanlığı’na ve siyasi partilere vermiş olduğumuz dilekçe doğrultusunda iki müfettiş göndermişlerdi. Bunların söylemi ile duyduk. Tabi şu an diğer soruşturmalar da devam ediyor. Ümidim o ki burada eksiği bulunan diğer yöneticiler de görevden alınacaktır. En azından Alevilerin de Arnavutköy’de yaşama şansının olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu tür olayların üst üste gelmesinden dolayı toplum bir korku hissediyor” diye konuştu.

    ÖĞRENCİ AYNI OKULDA VE AYNI SINIFTA OKUMAYA DEVAM EDİYOR

    Öğretmenin sınıftan atarak notunu düşürmekle tehdit ettiği C.E. adlı öğrenciye olayın yaşanmasının ardından psikolojik ve maddi destek amaçlı bağlama ve burs sözü veren Yılmaz, öğrencinin cemevinde bulunan saz kursuna başladığını belirtti. C.E. adlı öğrencinin okul ve sınıfını değiştirmek istediklerini ancak danışman öğretmenlerin bunu onaylamadığını söyleyen Yılmaz, öğrencinin hala aynı okul ve sınıfta eğitime devam ettiğini ancak moralinin iyi olduğunu söyledi. Yılmaz ayrıca C.E.’nin psikolojik destek almaya devam ettiğini de kaydetti. Öğrencinin durumunu sürekli takip ettiklerini söyleyen Yılmaz, kendisinin kızı olmadığını ancak şimdi bu öğrencinin manevi kızı olduğunu ve okulu bitinceye kadar her şeyiyle ilgileneceklerini de ekledi.

    “OKUL MÜDİRESİ HALA RANDEVU VERMEDİ”

    Konuyla ilgili görüşmek üzere okul müdiresinden randevu istediklerini ancak hala randevu alamadıklarını söyleyen Yılmaz, bu konuda okul müdiresinin de eksiklikleri olduğunu belirtti.

    “ALEVİ KURUMLARI YETERİNCE TEPKİ GÖSTEREMİYOR”

    Alevi kurumlarının bu konular üzerinde durmaları gerektiğine vurgu yapan Yılmaz, özellikle dedelerin cemlerde bu konuları işlemesi gerektiğini kaydetti. Türkiye’nin her yerinde bu tür olayların yaşandığına dikkat çeken Yılmaz, Alevi kurumlarının bu konularla yeterince ilgilenmediklerini ve yeterli tepkiyi ortaya koymadıklarını belirtti.

    Yılmaz, Türkiye’de yaşayan Alevilere bu tür olayları duydukları anda kendilerine haber vermeleri çağrısında da bulundu.

    PİRHA/İSTANBUL

  • Kestel cemevinin kapısına yazılı saldırı

    Kestel cemevinin kapısına yazılı saldırı

    PİRHA- Bursa Kestel Hacı Bektaş Veli Derneği ve Cemevi’ne kimliği belirsiz kişiler nefret içerikli yazılama yaptılar. Yaşananlara tepki gösteren Aleviler, suç duyurusunda bulunacaklarını söyleyerek açıklığa kavuşuncaya kadar olayın takipçisi olacaklarını ifade ettiler.

    Dün gece Bursa’da bulunan Kestel Hacı Bektaş-ı Veli Derneği ve Cemevine sabaha karşı 03.12 sularında  sprey boya ile nefret söylemleri içeren yazı yazıldı. Binanın giriş merdivenlerine yazı yazan kişi güvenlik kamerasına doğru el işareti yaparak olay yerinden ayrıldığı görüldü. Çevredeki esnaf sabah iş yerlerindeki duvarlarda nefret söylemleri içeren yazılarla karşılaştı. Çevre sakinleri ve cemevi yönetimi durumu emniyete bildirdi. Konuyla ilgili araştırma başlatıldı.

    “BU OLAYLAR İNANCIMIZA YAPILAN BİR SALDIRIDIR”

    Yaşananlara tepki gösteren Bursa Alevi Dernekleri Platformu olay ile ilgili bugün basına açıklama yaptı.

    Kestel Cemevi önünde bir araya gelen Alevi dernekleri yöneticileri ve üyelerin katılım sağladığı basın açıklamasını Kestel Hacı Bektaş-ı Veli Derneği Başkanı Türkan Çiftçi yaptı. Çiftçi, “Şahsıma ve temsil ettiğim kuruma yapılan bu saldırıyı kınıyorum ve lanetliyorum” dedi.

    Kapısında Doğruluk Dost Kapısıdır’ yazan bir yere yapılan bu nefret söyleminin oldukça kaygı verici olduğunu dile getiren Çiftçi, giderek artan toplumsal ayrışmaların dost kapılarına nefret kusmaya kadar vardığını vurguladı.

    Çiftçi, “İzlenilen görüntülerden anlaşılıyor ki bu aniden verilmiş bir karar değil tasarlanarak düşünülerek planlı bir davranıştır. Toplumsal olarak farklılıklarımızı bir zenginlik olarak görmek yerine ötekileştirme düşüncesi hepimiz için üzüntü vericidir. Kapılara yazılar yazma, kapılara işaretler koyma bunları biz çok iyi biliyoruz, hatırlıyoruz ve unutmaya da niyetimiz yok. Bu ülkenin tarihinde Maraş, Çorum ve Sivas Katliamları halen belleğimizde tazeliğini korumaktadır. Bu acılar hala kapanmamışken Alevi demokrat insanlarımızın iş yerlerine ve Cemevimize yöneltilen bu olaylar bir arada yaşama inancımıza yapılan bir saldırıdır. İhtiyacımız olan daha fazla acı değil ihtiyacımız olan beraber yaşama idealidir” dedi.

    “TAKİPÇİSİ OLACAĞIZ”

    Çifti konuşmasına şöyle devam etti:

    “Bizler Hünkarımız Hacı Bektaş-ı Veli’nin ‘İncinsen de incitme’ anlayışını benimsemiş insanlarız. Ama unutulmamalıdır ki bu söz boyun eğeceğimiz anlamına da gelmemektedir. Tarihe bakıldığı takdirde hiçbir zaman da boyun eğmediğimiz görülecektir.

    Bir ay önce başladığımız bu yeni görevimizde amaçlarımızdan biri ‘sevginin dilini yaymak olacaktır’ demiştik. Niyetimiz sadece yönetimde olduğumuz dernek çatısında değil yaşadığımız tüm toplumsal alanlarda bunu kurmak ve yaşatmaktır. Bu saldırı bir arada yaşama irademize saldırıdır. Biz inatla bir arada Türkü, Kürdü, Alevisi ve Sunnisiyle kardeşlik içerisinde yaşayacağımızı buradan bir kez daha ifade ediyoruz.

    Bu olayın faili ve arkasında yer alan gerici odakları hakkında suç duyurusunda bulunduğumuzu, cezalandırılacağı güne kadar olayın takipçisi olacağımızı ifade ediyoruz. Giderek artan nefret ve öfke söylemlerinin yerini toplumsal birliğin ve beraberliğin, dayanışmanın alması en büyük temennilerimizdendir.” (HABER MERKEZİ)

  • Cemevine gönderilen nefret içerikli mektup Meclis gündeminde

    Cemevine gönderilen nefret içerikli mektup Meclis gündeminde

    PİRHA- HDP Antep Milletvekili Mahmut Toğrul, İstanbul Sultanbeyli’de bulunan Cem Vakfı’na bağlı Hubyar Sulltan Cemevi’ne gönderilen nefret ifadelerinin yer aldığı mektubu Başbakan Binali Yıldırım’a sordu. Toğrul, “TDK sözlüğünde Alevilik için yapılan tanımlamanın da “hakaret” içerikli olması  ile mektubun içeriğindekiifadelerin benzer olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?” dedi. 

    İstanbul Sultanbeyli’de bulunan Cem Vakfına bağlı Hubyar Sultan Cemevine geçtiğimiz günlerde kimliği henüz belirlenmeyen kişi ve/veya şahıslar tarafından Alevi inancı için “sapkın, çarpık” gibi söylemler içeren bir mektup göndermişti. Mektupta Kızılbaş Alevi dedelerine “kafir” denilerek, ibadetleri hakkında; “Çok sayıda kafir olan Kızılbaş dedelerinin (mezar öpme, mezara mum yakma gibi ölüye hiçbir yararı olmayan adetler, kadınlı erkekli cem-dans-sazlı ayinleri ile camileri ve mescitleri tahkir-hakir görme, rezilliklerin peşinden gitme, tesettür emrini inkar” gibi tanımlamalar yer alıyordu. Ayrıca mektupta Alevilerin inancı, “çorba inanç” olarak lanse edilmişti. Alevilik, “Şia ve kalıntısı Kızılbaşlık, Hristiyanlık, Yahudi esatirleri yani efsaneleri karışımı sapkın bir inanç” olarak tanımlanırken,  Ermeniler ve Dersimlilerle ile ilgili şu ırkçı ifadeler yer alıyordu: “Atatürk döneminde ise Ermeni tehcir emrine uymayıp aynı soydan veya kültürden geldikleri Ermenileri saklayıp göçlerini engelleyen Dersim halkının çoğunun üzerine Atatürk’ün emri ve Pilot Sabiha Gökçen’in de uçakla bombardımana katıldığı operasyonla isyan bastırılmış.. SSorumlular idam edilmiştir.”  Son olarak mektup, Alevileri, son nefeste Müslüman olarak ölmeye davet ediyor.

    Alevi inancına hakaret eden söylemler olarak Alevi kamuoyunda, bir arada yaşam inancını zedeleyen ve vicdani olarak kabul görmeyen söylemler olarak karşılanan bu mektubu HDP Antep Milletvekili Mahmut Toğrul da meclis gündemine taşıdı.

    “IRKÇI SÖYLEMLERDE BULUNANLAR KİMLER TARAFINDAN TEŞVİK EDİLİYOR?”

    HDP’li Toğrul Başbakan Binali Yıldırım’ın cevaplandırılması istemiyle verdiği soru önergesinde, “Geçmişten günümüze süregelen bu tür durumlarda bu şahıslar hakkında herhangi bir  hukuki iş ve işlemler yürütülmüştür?” gibi sorular yöneltti.

    Yazılı olarak cevaplaması istemiyle Toğrul şu soruları sordu:

    • Alevi inancına karşı bu tür nefret söylemi içeren mektuplar kim ve/veya kimler tarafından gönderilmiştir? Bu şahıs ve/veya şahısların kimliğinin belirlenmesi için bir girişimde bulunacak mısınız? Alevi inancına karşı yapılan bu saldırıların derhal durdurulması için bir çalışma yürütecek misiniz?
    • Alevilere yönelik çok çeşitli hakaret içeren tanımlar yapılmaktadır. Bu tanımların yapılmasının temel nedeni nedir?
    • Alevi inancı için yapılan ırkçı tanımlama ya da hakaret içerikli mektup ile Alevi yurttaşlar kimler tarafından hedef gösterilmektir? Bu ırkçı tanımlama veya hakaret içerikli mektuplar hakkında bir inceleme başlatacak mısınız? Bu kişi ve/veya kişiler, resmi ya da gayri resmi kuruluşlar kimler tarafından teşvik edilmektedir?
    • TDK sözlüğünde Alevilik için yapılan tanımlamanın da “hakaret” içerikli olması  ile mektubun içeriğindeki ifadelerin benzer olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Alevilik inancına ilişkin bu algının üretilmesinde resmi kurumların tezlerinin payı nedir?
    • Alevi inancına karşı bu tür söylemler içeren mektuplar daha önce de pek çok kez Alevi kurumlarına gönderilmiştir. Geçmişten günümüze süregelen bu tür durumlarda bu şahıslar hakkında herhangi bir  hukuki iş ve işlemler yürütülmüştür? (HABER MERKEZİ)

  • Ceme sızan gericinin nefret söylemi Alevilerde tedirginlik yarattı-VİDEO

    Ceme sızan gericinin nefret söylemi Alevilerde tedirginlik yarattı-VİDEO

    PİRHA-Geçtiğimiz Perşembe günü İstanbul Kadıköy Cemevi’nde ceme sızan bir gerici şahıs, sosyal medya hesabından Aleviliğe yönelik nefret söyleminde bulundu. 

    Haberin Videosu

    İstanbul’da 4 Ocak Perşembe günü Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Kadıköy Cemevi’ne ibadet sırasında kimliği henüz belirlenmeyen bir gerici sızdı. Cem sonrasında sosyal medya hesabından paylaşım yapan şahıs, ceme, Aleviliğe ve Alevilere yönelik nefret söylemlerinde bulundu.

    Konuyu PİRHA’ya değerlendiren Kadıköy Cemevi Başkanı İsmail Ay, cemevine gelen kişinin paylaştığı konumlardan Tekirdağ’dan geldiğinin anlaşıldığını söyleyerek, şahsın sosyal medyada şu yazıyı paylaştığını belirtti:

    “Bugün perşembe merak ettik ve gittik Alevilerin cemevine. İnanın bu yaşıma geldim geleli bu kadar saçmalığın bir arada olduğunu görmedim. Gittiğimde bin pişman oldum. İlk ve son oldu benim için. ALLAH bizleri doğru yoldan ayırmasın. Gerçek ve tek yol sadece ” İSLAM ” Orada görünen lamba karşısında secde ediyorlar daha çok şey gördüm söylemek istemiyorum neyse. ALLAH bizleri İSLAM’DAM AYIRMASIN. BEN ORADAKİ İNSANLARI KÖTÜLEMIYORUM AMA YOLLARI YANLIŞ. RABBİM: ALLAH, PEYGAMBERIM: HZ. MUHAMMED S.A.V. KİTABIM: KUR’ANI KERİM, DİNİM: İSLAM BU KADAR…!” (Bu yazıdaki yazım yanlışları sözkonusu şahısa aittir)

    MUHATAP BULAMADILAR

    Ceme katılan kişinin paylaşım yaptıktan sonra cemden çıktığını söyleyen Ay, kamera görüntüleri ve yazmış oldukları dilekçeyle beraber Ataşehir İlçe Emniyet Müdürlüğü’ne gittiklerini ve bir muhatap bulamadıklarını söyledi.

    Ataşehir’de muhatap bulamamaktan şikayetçi olan İsmail Ay, güvenlik şubesinde görüştüğü kişinin kendilerini savcılığa yönlendirdiğini ifade etti. Ay, hafta içinde savcılığa başvuracaklarını ifade etti.

    “TEDİRGİNLİĞİMİZ VAR”

    Kadıköy Cemevi Başkanı İsmail Ay, bu sızma girişiminin neden yapıldığını ise şöyle açıklıyor:

    “Aleviler üzerindeki baskılar malum. Paylaşım yaparken yer bildirimi yapması maalesef bizi endişelendirdi. Sanki birilerine konumunu veya birine ‘ben geldim’ dercesine ibarede bulunduğuna dair bir kanıya kapıldık. Umarım yanılıyoruzdur tamamen cahilce yapılmış bir şey olsun. Ama Aleviler üzerindeki baskılar malum bu sebeple tedirginliğimiz var. Devletin bu konuya hassasiyet göstereceğine inanıyoruz. Tabi ki endişelendik. Birkaç gencimizin içerisinde sanki onlarla geliyormuş da katılıyormuş gibi görünmesi aslında bizi daha da tedirgin etti. Beraber girdiği arkadaşları sorguladık ama kesinlikle o simayı tanımadıklarını beyan ettiler. Umarım bizler yanılıyoruzdur. Tedbiri elden bırakmamak için gerekli başvuruları yaptık ve yapacağız.” (HABER MERKEZİ)

     

     

  • ‘Ateist’ ailenin kapısına ‘defol dinsiz’ yazılarak çarpı işareti konuldu

    ‘Ateist’ ailenin kapısına ‘defol dinsiz’ yazılarak çarpı işareti konuldu

    PİRHA- İstanbul Bahçelievlerde Ateist olduğu iddia edilen ailenin kapısına X işareti konularak, nefret söylemi yazıldı.   

    İstanbul Bahçelievlerde yaşayan aile bir yıl önce kimliklerinden İslam ibaresini sildirdi.

    Bir süre önce evine hırsız giren vatandaş polise şikayette bulunup işlemler için kimlik vermişti. Emniyette kimliğin boş din hanesine dolma kalem ile İslam yazan polis kimliği iade etti.

    Dün gece kimliğinden İslam ibaresini kaldıran vatandaşın kapısına, “defol dinsiz” yazılarak üç hilal ve çarpı işareti konuldu.  

    Evinin girişine çarpı işareti konan, nefret söylemi yazılan ailenin ise kaygılı olduğu bildirildi.

    Geçtiğimiz hafta da Malatya’da 13 Alevi ailenin evlerinin kapısı kırmızı boyayla çarpı işareti konulmuştu.

    (HABER MERKEZİ)