Etiket: nesimi aday

  • PSAKD Diyarbakır Şubesi, Dersim Katliamı paneli düzenledi – VİDEO

    PSAKD Diyarbakır Şubesi, Dersim Katliamı paneli düzenledi – VİDEO

    PİRHA- Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Diyarbakır Şubesi, Dersim Tertelesi’nin yıl dönümünde panel gerçekleştirdi.

    PSAKD Diyarbakır Şubesi öncülüğünde Halkların Demokratik Partisi (HDP) Halklar ve İnançlar Komisyonu, Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Halklar ve İnançlar Komisyonu ile Demokratik İslam Kongresi ortak olarak panel düzenledi.

    Çok sayıda yurttaşın katıldığı ve moderatörlüğünü PSAKD Diyarbakır Şube Başkanı Cafer Koluman’ın yaptığı panele HDP Urfa Milletvekili Nimetullah Erdoğmuş, HDP PM üyesi Nesimi Aday panelist olarak katıldı. Katliamda hakka yürüyenler ve demokrasi şehitleri için bir bir dakikalık saygı duruşundan sonra Axuçan Piri Hidayet Uluerçek gülbeng verdi.

    “ALEVİ KURUMLARI OLARAK KAMUOYU OLUŞTURAMADIK”

    Açılış konuşmasını yapan PSAKD Diyarbakır Cemevi Başkanı Cafer Koluman, Dersim için halen yeterli bir kamuoyunun oluşturulmadığına dikkat çekerek, “Ulus devlet politikaları sonucu tek tipleştirme adına ne varsa farklı etnik kimlikler ve inançlar tasfiye edildi. Nerede farklı bir unsur varsa tek tipleştirme adına Dersim’e sefer düzenlendi. Altı kez yoğun bombardıman yapıldı, Munzur kan aktı. Bu soykırım politikası sonucu Dersim bir çıban başı görülüyordu. Dersim dönemin koşullarında kendi kimliğiyle, kendi özgünlüğü ile özgür ve özerk olarak yaşamıştır. Bu soykırım sık yönetim şeklinde 1947’ye kadar devam ediyor. Başta Alevi kurumları olmak üzere Dersim için yeterli bir kamuoyu oluşturulmamıştır. Acılarımız diri duruyor, bu yarayı taşıyoruz. Demokratik İslam Kongresi’nin, HDK Halklar ve İnançlar Komisyonu’nun ve biz Alevi kurumlarının burada olması çok anlamlı” diye konuştu.

    “ŞARK ISLAHAT PLANI İLE DERSİM VURULACAKTI”

    “Tarihi iyi bir bilince çıkaramazsak doğru sonuç alamayız” diyen HDP PM Üyesi Nesimi Aday ise, katliam tarihinin hala açığa çıkarılamadığı ve bu yüzden iktidarların hep katliam tarihlerini farklı anlattığının altını çizdi. Koçgiri ve Dersim Katliamı’nın tarihsel süreçlerine dair aktarımda bulunan Aday, şunları vurguladı:

    “Dersim anmasının Amed’de yapılması çok kıymetli. 4 Mayıs Roca Şaye’dir bizim için. Dersimle hala yüzleşilmedi. Tarihi iyi bir bilince çıkaramazsak doğru sonuç alamayız. Bizim tarihimizi hep bizden çaldılar ve farklı anlattılar. Şark Islahat Planı’nda der ki Fırat’ın batısında oturan Kızılbaş Kürtleri asimile edip 500.000 nüfusu Anadolu içlerine sürelim. İsmet İnönü’nün 1930 tarihli raporunda ise Erzincan’ın hızla Kürtleştiği ve oradaki ağaların Kürt maraba bile çalıştırmasını tembihliyor. Şimdi ise Erzincan’da bir avuç Kürt-Alevisi kalmış ve oraya da Ahıska Türklerini yerleştirerek onları göçertmek istiyorlar. Şark Islahat Planı halen devam ediyor. 1935 yılında Tunceli Kanunu çıkarılarak Dersim’i yakmayı kafaya koyuyor ve uygulamasına geçiyor. Soykırımın asıl Dersim anmasının Amed’de yapılması çok kıymetli.”

    Dersim’de yaşananların soykırım olduğunu belirten Aday, Şark Islahat Planı politikaları sonucu Dersim’in hedef olduğunu hatırlattı. Bu planın hala devam ettiğine dikkat çeken Aday, “Dersim’de toplu katliam var, çocuklar ve kadınların öldürülmesi var, ekonomik kaynakların bitirilmesi var, insanların götürülmesi var. 15 Kasım 1937’de idam edilen Seyit Rıza’nın idamında Kemal Atatürk’ün de bulunduğuna dair belgelerin ortaya çıktığını ifade eden Aday, babanın gözünün önünde oğlunu asıyorlar. Yitirdiklerimizi saygıyla anıyorum” diye konuştu.

    “DERSİM’DE İSYAN DEĞİL SOYKIRIM VAR”

    Panelistlerden bir diğeri HDP Milletvekili Nimetullah Erdoğmuş ise, tertele yani soykırımın başlangıcının Ermeni Katliamı ile başlayıp Şeyh Sait ve Dersim Katliamı ile devam ettiğinin altını çizdi. Şark Islahat Planı ve gizli devlet raporlarının buna delil olduğuna dikkat çeken Erdoğmuş, arşivlerin açılarak katliamla yüzleşilmesi çağrısında bulundu. Erdoğmuş “Birinci tertele Ermeni Soykırımı ile ilgili ifadedir. İkinci tertele Şeyh Said dönemindeki terteledir. Son tertele ise Dersim Soykırımı ile ilgilidir. Dersim’de yaşanan bir isyan değil. Çünkü felaket ben geliyorum zaten diyordu. O kara günlerin sorumluları kim, bunu hazırlayan olaylar sebepler nedir bunlar birbirine bağlıdır. İsmet İnönü’nün, Fevzi Çakmak’ın, bakanların raporları var. Bütün bu raporları bir araya getiren devlet refleksi var. Bu bir devlet projesidir. Devlet genelkurmay arşivlerini açmalıdır. Her şeyin ortaya konulması lazım” diye belirtti.

    Panel Dersimli sanatçı Doğan Çelik’in Kırmancki (Zazaca) müzik dinletisi ile devam etti.

    PİRHA / DİYARBAKIR

     

  • Dersim Katliamı’nda kullanılan zehirli gazlar Almanya’dan alınmış- VİDEO

    Dersim Katliamı’nda kullanılan zehirli gazlar Almanya’dan alınmış- VİDEO

    PİRHA- Dersim Katliamı’nda kullanılmak üzere Atatürk ve Bakanlar Kurulu imzalı hazırlanan belgede 20 ton zehirli gaz ve bombardıman uçaklarının Almanya ve Amerika’dan satın alındığı ortaya çıktı. Dersim Araştırmalar Merkezi’nden Yazar Nesimi Aday, ilk defa PİRHA’ya açıkladı.

    4 Mayıs 1937 tarihli Bakanlar Kurulu kararı Dersimlilerin başına gelen felaketin “resmi belgesi”.

    Bu belgedeki en önemli cümle ise şu:

    “Sadece taarruz hareketiyle ilerlemekle iktifa ettikçe isyan ocakları daimi olarak yerinde bırakılmış olur. Bunun içindir ki, silah kullanmış olanları ve kullananları yerinde ve sonuna kadar zarar vermeyecek hale getirmek, köyleri kamilen tahrip etmek ve aileleri uzaklaştırmak lüzumlu görülmüştür.”

    Bu karar ile Osmanlı’da çözülemeyen Dersim sorunu kan ile bir kere daha çözülmek istendi. 1938 trajedisi, geride sadece ölü ve yaralılar ve sürgünler değil; Cumhuriyet’e güveni erken bitmiş ve öfkesi artmış bir halk bıraktı.

    Aradan geçen 82 yılda köy boşaltmaları, çatışmalar ise hiç bitmedi. Her yıl katliamın yıldönümünde bir araya gelenler yaşamını yitirenleri anıyor ve ‘yüzleşme’ çağrısında bulunuyor. Dersim Araştırmalar Merkezi’nden Yazar Nesimi Aday da 4 Mayıs 1937’ye ilişkin PİRHA’ya konuştu.

    4 MAYIS DERSİM KATLİAMI’NA GİDEN SÜREÇ

    Dersim Katliamı’nı doğru okumak için Koçgiri’yi, Ağrı’yı hatırlamanın önemli olduğuna değinen Aday, 4 Mayıs 1937’de katliama ilişkin alınan karara giden sürece ilişkin şunları söyledi:

    “4 Mayıs 1937 yılında Bakanlar Kurulu kararıyla bir soykırım kararı alınmıştır. Bu karardan sonra 15 Kasım 1937’de Seyit Rıza ve arkadaşları idam edilmişlerdi. 1937-1938 Dersim’de soykırım yapılmıştı. Dersim Soykırımı’nı doğru anlamak için birkaç kritere değinmek gerekiyor. Bunlardan biri 1921 Koçgiri Halk Hareketi’dir. Lozan’dan sonra Koçgirili Kürtler, Cumhuriyete tepki vermişlerdi. Çünkü halkları inkâr edilmişti. Koçgirili Kürtler, 1921’deki halk hareketinden sonra yenilmişlerdi. Yenilgiden sonra Koçgiri liderleri Alişan Bey, Alişer Bey, Nuri Dersimi gibi liderler Dersim’e sığınmışlardı ve Dersim’de siyasal örgütlenme yapmaya başlamışlardı. Bu insanlar Kürdistan Teali Cemiyeti üyeleriydi aynı zamanda. 1925 Şeyh Sait İsyanından sonra, devlet, 1926 yılında da Çemişgezek bölgesinde Kocan (Koçuşağı) üstüne gitmişti. Kocan Direnişi öncesi, Şeyh Sait isyanından kaynaklı Dersim Milletvekili Hasan Hayri Bey asılmıştı. Bunlardan neden bahsediyorum? Çünkü hepsi birbiriyle ilişkili. O aralar çeşitli kanunlar çıktı. Şark Islahat Planı, İskân Kanunu gibi. Dolayısıyla topyekun bölgenin üzerine gidiyorlardı. Bugünkü KHK ve kayyumlara benzer mantık o zaman da vardı. Daha sonra 1930 yılında Pülümür hareketi yapıldı. Çünkü Pülümür hareketi de Ağrı isyanıyla ilişkilendirilmişti. Pülümür’deki Dersimlilerin Ağrı’ya katılmaması için üzerine gidilmişti, orada da bir katliam gerçekleşmişti. 1933 yılına gelindiğinde, Seyit Rıza’nın oğlunun öldürülmesi olayı var. 1935 yılında Tunceli Kanunu ile Dersim Tunceli yapılmıştı. Devlet bir il için özel kanun çıkartılmıştı. Bu bir katliam kanunuydu. 1935’den sonra zaten katliam süreci başlamıştı. 4 Mayıs 1937 tarihli belge de bunun kanıtıdır.”

    ZEHİRLİ GAZLAR ALMANYA’DAN, BOMBARDIMAN UÇAKLARI AMERİKA’DAN

    Dersim Katliamı’na ilişkin günümüze kadar pek çok belge açığa çıkartıldı. Nesimi Aday, Dersim Araştırmalar Merkezi olarak daha önce de dönemin başbakanlarından Refik Saydam’ın sözleriyle buldukları belgede, Dersim’de zehirli gazların kullanıldığını açıkladıklarını hatırlatarak, yeni ulaştıkları bilgiyi de PİRHA ile paylaştı.

    Aday, “Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk ve Bakanlar Kurulu imzalı bu belgeye göre zehirli gazlar Almanya’dan satın alınmıştır. Bunları daha önce defalarca söyledik. Ben de çeşitli defalarca yazılarımda belirtmiştim. Bu gazları Almanlar mı İngilizler mi verdi diye sormuştum. Bu gazların Almanlardan satın alındığı netleşti. 1937 Temmuz’unda 20 ton klor gazı satın alındığının belgesini bulduk. Bombardıman uçakları da satın alınmış yine. Onları Amerika’dan almışlar. Dersim soykırımı için hem klor gazı, hem bombardıman uçakları alınmış. Türk havacılık tarihinin duayeni kabul edilen Nuri Demirağ’ın fabrikasına indirilmiş. Bunların hepsi detaylı olarak belgelerde geçiyor” ifadelerini kullandı.

    “DERSİM’DE ORGANİZE BİR SOYKIRIM YAPILMIŞTIR”

    “Dersim’de organize bir soykırım yapılmıştır.” diyen Aday, bu soykırımlarla yüzleşilmesi gerektiğini kaydetti. Aday sözlerini şöyle sürdürdü: “Daha önce Recep Tayyip Erdoğan başbakan iken özür dilemişti. Kimilerine göre yarım ağız, samimi değildi ama. Ben öyle düşünmüyorum. Bir başbakan sıfatıyla dilediği için önemlidir, kıymetlidir. Fakat bunun arkası getirilmedi. Dersim belgeleri açıklanmadı. 150 bin belge halen duruyor. Bu belgelerin açıklanmasını istiyoruz. Çünkü bu belgelere göre Seyit Rıza ve yol arkadaşları mezarların yerlerini öğrenmiş olacağız. Evlatlık olarak verilenlerin akıbetleri halen bilinmiyor. Sürgüne gönderilenlerin akıbetini bilemiyoruz. Bu sürgüne gidenler 1945’den sonra geri döndüler ama çoğunun akıbetini bilmiyoruz. Bu belgelerin de akıbetinin açıklanmasını ve kamuoyuna duyurulmasını talep ediyoruz. İyileşmek için yüzleşmek gerekiyor.”

    DERSİM, İSTANBUL VE DİYARBAKIR’DA ANMA

    Bu yıl da İstanbul, Dersim ve Diyarbakır’da anmaların yapılacağını da söyleyen Aday, “Diyarbakır’da ilk kez olacak bir anma var. Çeşitli Dersimli kurumlar ve HDP yapacak bu anmaları. Biz de Dersim Araştırmalar Merkezi olarak bu anmalara destek vereceğiz.” dedi.

    PİRHA/İSTANBUL

  • Devrimci Güç Birliği’nden PSAKD Dersim Şubesi’ne ziyaret-VİDEO

    Devrimci Güç Birliği’nden PSAKD Dersim Şubesi’ne ziyaret-VİDEO

    PİRHA – Dersim Devrimci Güç Birliği Merkez Belediye Eş Başkan adayları Nurşat Yeşil, Hıdır Demir ve beraberindeki partililer, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Dersim Şubesi’ni ziyaret etti.

    Dersim Devrimci Güç Birliği Merkez Belediye Eş Başkan adayları Nurşat Yeşil, Hıdır Demir, HDP Antalya Milletvekili Kemal Bülbül, PM Üyesi Nesimi Aday ve Dersim Devrimci Güç Birliği bileşenleri PSAKD Dersim Şubesi’ni ziyaret etti.

    Ziyarette Pir Sultan Abdal Kültür Derneği yöneticilerine ve üyelerine yönelik gözaltılara karşı birlik çağrısında bulunulurken adaylar Nurşat Yeşil ve Hıdır Demir, inanca, kültüre yapılan saldırılar karşısında Pir Sultan örgütlülüğüyle her zaman yan yana mücadele edeceklerini belirttiler.

    Ziyarette HDP Antalya Milletvekili Kemal Bülbül, Pir Sultan Abdal’ın nefesiyle selamlayarak dünyada hakikat makamının kurulması gerektiğini ifade etti.

    Ziyarette konuşan HDP PM üyesi Nesimi Aday, Ovacık’ta tutulan Xızır ceminde polislerin bulunması ve Tunceli Cemevi dedesi Mehmet Halis’in kayyumu Xızır’a benzetmesine tepki göstererek Dersim halkının bu asimilasyon politikalarına karşı boyun eğmeyeceğini belirterek bu politikalara karşı birlikte mücadele edilmesi gerektiğini belirtti.

    PİRHA/DERSİM

  • HDP Halklar ve İnançlar Komisyonu üyesi Nesimi Aday: Bakan Soylu neyin peşinde?

    HDP Halklar ve İnançlar Komisyonu üyesi Nesimi Aday: Bakan Soylu neyin peşinde?

    PİRHA- İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun Maraş ve Çorum katliamları için  ‘Tamamen tiyatroydu, tamamen kurgulanmış bir fitneydi’ şeklindeki sözleri tepki çekti. HDP Halklar ve İnançlar Komisyonu ve PM üyesi Yazar Nesimi Aday bir açıklama yaparak, “İçişleri Bakanı Soylu neyin peşinde?” diye sordu. 

    Yüzlerce Alevinin vahşice öldürüldüğü Çorum ve Maraş katliamlarına ilişkin açıklamada bulunan İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, ‘Tamamen tiyatroydu, tamamen kurgulanmış bir fitneydi’ dedi.

    Soylu’nun bu açıklamasına tepki gecikmedi. HDP Halklar ve İnançlar Komisyonu ve PM üyesi Yazar Nesimi Aday bir açıklama yaparak, “İçişleri Bakanı Soylu neyin peşinde?” diye sordu.

    “MEKAN SEÇİMİ ÇOK ZEKİCE VE O KADAR DA HİN”

    “Süleyman Soylu, ‘Çorum ve Maraş tamamen tiyatroydu, kurgulanmış bir fitneydi” demiş. Peki nerede demiş? Dersim’de. Mekan seçimi çok zekice ve o kadar da hin! Alevi diyarında Alevilerin tarihiyle, acısıyla ve aklıyla alay etmiyorsa, asıl tiyatro (oyun anlamında) bu söylenenler değil de nedir?” diyen Aday şöyle devam etti:

    “Daha geçen gün (Kemal Göktaş haberi) yazıldı. Maraş olaylarının MİT kontrolünde Ülkücülere nasıl yaptırıldığı, Alevi-Sünni çatışması değil de Türk – Kürt çatışması olarak tezgahlandığı mahkeme kayıtlarına girmiş. 1978 yılında yapılan Maraş Katliamı devletin derin odakların bir projesi olarak uygulandığı belgelerle ortada. Süleyman Soylu İçişleri Bakanı olduğuna göre bu ‘derin’ ve gizli bilgilere vakıftır. O halde hala neyin peşinde?”

    “MARAŞ’TA VE ÇORUM’DA NELER OLMUŞTU?”

    “Maraş ve Çorum’da neler olmuştu?” diyen Nesimi Aday şunları hatırlattı:

    “Maraş’ta 19-26 Aralık 1978 tarihinde, resmi verilere göre 111 kişi katledilmiş, 100’ün üzerinde kişi yaralanmıştı.
    1925 yılında gizlice hazırlanan Şark Islahat Planı, Fırat’ın batısındaki Kızılbaş Kürtlerin Anadolu içlerine sürülmesini emrediyordu. Maraş Katliamı’ndan sonra, Maraş’ta toplu Alevi göçleri yaşanmıştı. Bu demografik operasyon hala devam ediyor. Terolar’daki paramiliter kamp ile Narlı’ya yerleştirilen ve koruculaştırılan göçmenler bu siyasete örnek verilebilir.
    1980 Mayıs-Temmuz aylarında Çorum’da yapılan katliam da diğer Alevi katliamları gibi Özel Harp Dairesi ve uzantılarının işiydi. 1980 yılının Mayıs ve Temmuz ayları arasında ülkücülerin, Alevi mahallesi olarak bilinen Milönü Mahallesi’ne saldırması üzerine, resmi kaynaklara göre 57 Alevi yurttaş öldürülmüş ve yüzlercesi de yaralanmıştı. Yine bu katliamdan sonra binlerce Alevi, yurtlarını terk edip büyük şehirlere göçmek zorunda kalmıştı. Bu büyük şehirlerde başlarına ne geldiği merak edilirse Gazi Mahallesi olaylarına bakmak yeterli bilgiyi verecektir.”   (HABER MERKEZİ)

  • Dersim Araştırmalar Merkezi’nde Gağand kutlaması-VİDEO

    Dersim Araştırmalar Merkezi’nde Gağand kutlaması-VİDEO

    PİRHA- Dersim Araştırmalar Merkezi (DAM) İstanbul Taksim’deki dernek binalarında  ‘Gağandı’ kutladılar.

    Dersim coğrafyası ve Mezopotamya’nın çeşitli hakları tarafından kutlanan Gağand   İstanbul Taksim’de DAM dernek binasında kutlandı. Yapılan Gağand kutlamasında Dersim Pertek’te su değirmeninde öğütülen 150 yıllık buğday unu ile zerefet yapıldı ve pay edildi.

    DAM’da gerçekleşen Gağand kutlamasına 78’liler Vakfından Celalettin Can, İnsan Hakları Savunucu Nimet Tanrıkulu, Şair ve Yazar Nesimi Aday,  Sanatçı Doğan Çelik, Taylan Yıldız, Musa Baki, DAM Dernek Üyeleri ve çok sayıda Dersimli yurttaş katıldı.

    Gağand kutlamasında konuşan DAM Üyelerinden Songül Yalçın, “Biz Dersimliler burada Gağandı kutluyoruz. Gağand demek eski yılı uğurlamak yeni yılı mutlu, sağlıklı ve barış içerisinde geçirmektir. Bugün lokmalarımızı yaparken de amacımız barışmak, helalleşmek, hak alıp hak vermektir” diye konuştu.

    Sanatçı Doğan Çelik ise, “Gağand Dersim rütielinde hak ve hakikat manasını taşır. Çünkü Gağand’da dost, komşu bir birini ziyaret eder. Kurdun, kuşun lokması verilir ve güneş karşılanır. Gağand aynı zamanda bizim için payda yaşamı, birlikte olmayı, eksiklerimizi gidermeyi ifade ediyor” diye konuştu.

    DAM’da gerçekleşen Gağand kutlamasında herkesin ortaklaşa yaptığı zerefet pay edilip yenildikten sonra Sanatçı Doğan Çelik, Taylan Yıldız ve Musa Baki hep birlikte Dersim klamlarını seslendirdikten sonra kutlama sona erdi.

    PİRHA/İSTANBUL

  • ‘Gağand-Khalek’in Ölümü’ belgeselinin galası İstanbul’da yapıldı-VİDEO

    ‘Gağand-Khalek’in Ölümü’ belgeselinin galası İstanbul’da yapıldı-VİDEO

    PİRHA – ‘Gağand-Khalek’in Ölümü’ belgeselinin galası İstanbul Fransız Gösteri Merkezi’nde yapıldı. Belgeselde, Gağand Bayramı konu alınıyor.

    Dersim coğrafyası ve Mezopotamya’nın çeşitli hakları tarafından kutlanan Gağand Bayramı’nın konu edinildiği ‘Gağand-Khalek’in Ölümü’ belgeselinin galası İstanbul Fransız Gösteri Merkezi’nde gerçekleştirildi. Yönetmenliğini Umur Hozatlı’nın yaptığı belgeselin yapımcılığını Cemal Taş üstlendi.

    Galanın katılımcıları arasında, Dersim Dernekleri Federasyonu (DEDEF) Başkanı Ali Haydar Ben, Halkların Demokratik Partisi Parti Meclisi üyesi Nesimi Aday, sanatçı Şenol Akdağ yer aldı. Galaya çok sayıda yurttaş katıldı.

    İlk gösterimi 13 Ekim’de Dersim’de yapılan belgeselde kayıp ya da kaybolmaya yüz tutmuş kültürlere dikkat çekilerek, “Kaybolmasını önlemeye katkıda bulunmak amacıyla Gağand Bayramı’nı tüm yönleriyle belgesel film olarak beyaz perdeye aktarmaya çalıştık” denildi. PİRHA /İSTANBUL 

  • Tutuklu kızı için eylem yapan Kezban Ananın bugün önemli ziyaretçileri vardı

    Tutuklu kızı için eylem yapan Kezban Ananın bugün önemli ziyaretçileri vardı

    PİRHA – Armutlu Cemevi’nde Silivri Cezaevi’ndeki kızı Zeynep Yıldırım’ın serbest bırakılması için oturma eylemi yapan Kezban Bektaş’ı HDP İstanbul Milletvekili Zeynel Özen, Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği Başkanı Aydın Deniz ve HDP Parti Merkezi Halklar ve İnançlar Komisyonundan Nesimi Aday ve Avrupa Alevi hareketinden yöneticiler ziyaret etti. 

    İstanbul Sarıyer’de bulunan Armutlu Cemevi’nde, Silivri Cezaevi’ndeki kızı Zeynep Yıldırım’ın serbest bırakılması için oturma oturma eylemi yapan Kezban Bektaş’a destek ziyaretleri devam ediyor.

    Oturma eyleminin 111. gününde HDP İstanbul Milletvekili Zeynel Özen, Fransa Alevi Federasyonu’ndan Selma Öncücan, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu ikinci Başkanı Erdal Kılıçkaya, Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği Başkanı Aydın Deniz ve HDP Parti Merkezi Halklar ve İnançlar Komisyonu’ndan Nesimi Aday ziyaret gerçekleştirdi.

    Ziyaret’i değerlendiren HDP İstanbul Milletvekili Zeynel Özen, Armutlu’nun seçilmiş bir bölge olduğunu ve cemevine saldırının arkasında rantın olduğunu söyledi. Özen, yapılan haksızlığın son bulmasını istedi.

    Öte yandan 26 Temmuz’da tutuklanan Zeynep Yıldırım’ın serbest bırakılması için imza kampanyası ise devam ediyor.

    PİRHA /İSTANBUL

     

  • Yazar Nesimi Aday, Rıza Şehri Ütopyası ve Alevileri yazdı

    Yazar Nesimi Aday, Rıza Şehri Ütopyası ve Alevileri yazdı

    PİRHA- “Rıza Şehri Ütopyası ve ahlaki toplum örneği olarak Aleviler” başlığıyla bir yazı yazan Yazar Nesimi Aday, Aleviliği anlattı. Yer yer diğer inançlarla karşılaştırma da yapan Aday, Alevilik inanç felsefesinin gönüllülük ve akıl üzerine bina edildiğini vurguladı. 

    Yazar Nesimi Aday, Modernitede, “Rıza Şehri ütopyası ve ahlaki toplum örneği olarak Aleviler” başlığıyla bir yazı kaleme aldı.

    İmam Cafer’in, Tomasso Campanella’nın ‘’Güneş Ülkesi’’ ile Thomas More’un ünlü Ütopya eserinden yaklaşık 750 yıl önce düşünsel ütopyası Rıza Şehri’ni yazdığını belirten Aday, İmam Caferi’nin, “Sınıfların ve sömürünün olmadığı, ortak mülkiyetin toplumsallaştığı, güzel ahlakın kurumsallaştığı bir yeryüzü cennetini tasvir eden Caferi Sadık ne yazık ki More’un ulaştığı üne ve entelektüel itibara kavuşamadan, ama onun da akıbetine benzeyen bir son ile diğer Ehli Beyit ‘canları’ gibi katledildiğini hatırlattı.

    Yazar Nesimi Aday, Aleviliği anlattığı yazısında, yer yer diğer inançlarla karşılaştırma da yaparak, Alevilik inanç felsefesinin gönüllülük ve akıl üzerine bina edildiğini kaydetti.

    Aday yazısında, “Alevilik din insanları üzerine kurulu bir yol da değildir. Alevilik talip üzerine kurulu bir Yol’dur. Aleviliğin kaynağı Ocaklardır. Ocak, dede ve talip birlikteliğine dayanan sosyal bir yapıdır. Dede ve talip neredeyse Ocak da oradadır” vurgusunu yaptı.

    İşte Nesimi Aday’ın kaleme aldığı yazının tamamı:

    İmam Ali’nin torunlarından Caferi Sadık 8 Aralık 765’te, Abbasi Halifesi Ebu Cafer el‐Mansur tarafından zehirlenmeden önce, ütopik bir şehir ve düzen önermesinde bulunmuştu.

    İmam Cafer, Tomasso Campanella’nın ‘’Güneş Ülkesi’’ ile Thomas More’un ünlü Ütopya eserinden yaklaşık 750 yıl önce düşünsel ütopyası Rıza Şehri’ni yazmıştı.

    Sınıfların ve sömürünün olmadığı, ortak mülkiyetin toplumsallaştığı, güzel ahlakın kurumsallaştığı bir yeryüzü cennetini tasvir eden Caferi Sadık ne yazık ki More’un ulaştığı üne ve entelektüel itibara kavuşamadan, ama onun da akıbetine benzeyen bir son ile diğer Ehli Beyit ‘canları’ gibi katledilmişti.

    RIZA ŞEHRİ’NDE BİR SÛFΠ 

    Cafer Sadık, Rıza Şehri isimli ütopik kent devletini “Buyruk’’ isimli kitabında özetle şöyle anlatır:

    ‘Bir zamanlar bir sûfi dünyaya seyahate çıkar. Bir gün yolu, bir şehre düşer. Bu şehir, şimdiye kadar gördüklerinden farklıdır. Sabah herkes işine gücüne gitmekte, sessizlik içinde yaşam sürmektedir. Şehrin alışılmamış bir düzeni vardır. Sûfi bu düzeni görünce şaşar kalır. Öyle ki yaklaşıp birine bir şey sormaya cesaret edemez. Karnı acıkınca bir fırına girer, parayla ekmek satın almak ister. Fırıncı hayretle paraya bakar. ‘Nedir bu? Biz bunu kaldırmak için yıllarca uğraştık, büyük savaşlar verdik. Anlaşılan sen rıza şehrinden değilsin? Sen dünyalı olmalısın’ der.

    Sûfi sonra bir kadınla tanışır. Onunla buluşmaya giderken, bir nar bahçesinden bir çok nar koparır ve aceleden ağacın bazı dallarını da kırar. Kadın narları görünce: ‘Beni düşündüğün için sağol. Ama o bahçenin yerini, varlığını ben de biliyorum. Canım isteseydi gidip ben de alabilirdim. Şimdi benim canım istemiyor. Bu narlar burada boşuna çürüyecek. Başkalarının hakkını boşuna çürütmüş olacağız. Narları koparırken bahçeye de büyük zarar vermişsin. Acelen ne, burada senden kimse bir şey kaçırmıyor ki?’ der.

    Sûfînin şehre ayak uyduramayacağını anlayan kadın, onu Ulular Meclisine götürür. Sûfi, ihtişamlı bir binaya götürüleceğini sanırken, küçük bir yapıya götürürler. Yerlere basit kilimler serilmiştir. Ak sakallı ulular, bağdaş kurmuş şehrin sorunlarını tartışmaktadırlar.

    Sûfi’nin karnını doyurup, konuk ederler. Rıza Şehrinde her şeyin rızalıkla yapıldığını, paranın, pulun geçmediğini, rızalıkla istediğini alır, istediğini yaparsın,’ der ve dünyalı misafiri rıza şehrinden yollarlar…’
    Sokrates, ‘’Heraklitos’u anlamak için Delos’lu bir dalgıç olmak gerekir’’ demiş.

    KİME GÖRE AHLAK?

    Postmodern çağda Ahlâk gibi göreli bir kavram üzerine konuşmak, yazmak mayın tarlasında yürümek kadar zor.

    Özünde iyilik ve kötülük, doğru ve yanlış gibi özneye göre pozisyon alma bilgisini barındıran ahlâk, kimine göre ‘değer’ iken, ötekinin terazisinde kıymetsizlik arz edebilir. Sizin toplumsal kültürünüze göre etik görünen bir söz veya eylem, öteki sosyal tabakalarda etik dışı algılanabilir.
    Günümüzde insanların üreme organlarından utanmaları, onları gizlemeleri ne kadar ahlâki ise, geçmişte de tersine sergilenen övünç kaynakları (Kibele örneği) olduğunu, yanı başımızdaki Anadolu ve Mezopotamya arkeolojisinden öğrendik.

    DEVLETİN ARAÇSALLAŞTIRDIĞI KAVRAM…

    Çocukken benliğinize dayatılmış kimi kalıpları ömrünüzün sonuna kadar taşırsınız. Göreli bir söz olan ve hayatınızın geri kalan kısmına yapıştırılmış ‘’terbiyeli çocuk’’ etiketini Sisyphus (Sisifos) kayası gibi omuzlamak zorunda kalırsınız.

    Terbiyeden bir nebze daha göreli olan ahlâk da öyle. Bu subjektif ve soyut kavram, başta dinler ve dinsel öğretiler olmak üzere, eğitimden, siyasal örgüt-partilere kadar hemen her alanda emir kipiyle yaşamımıza biçim vermeye çalışır. Birine ‘’ahlâklı ol’’ dediğinizde, kendi siyasal, inançsal, töresel değerlerinizin cümleleşmiş kipiyle söylemiş olursunuz. Çünkü o kavramların ‘karmaşıklığını kavrayacak entelektüel bir aygıtımız yoktur’. (J. Nuttall)

    İnsanın eylem ve seçimlerine, çoğunlukla pozitif biçim veren ahlâk; evrensel olmayıp, beslendiği kültürel kodların izlerini de taşır. Bu kodlar aile, cemaat, aşiret nüveleri içerebileceği gibi, sosyalistlerin sıkça kullandığı ‘’devrimci ahlâk’’la kavramsallaşan siyasal mekanizmaların davranış özelliklerini de bireye taşır. Yumurta ve tavuk metaforu gibi açmazlar içeren bu ‘belalı’ kelimenin rasyonel olduğunu söylemek hayli zor.

    Devletin, yönetimindeki halkı siyasal iktidarı için, ahlâk kavramını araçsallaştırıp yeniden yapılandırdığı da sıkça görülmüştür. Devlet bekası için, halkı inanç ve ritüeller aracılığıyla çok kez domine etmiştir. Ortadoğu’nun despotik rejimleri bu toplum mühendisliğinin örnekleriyle doludur.

    Türkiye’de ise siyasal sağ iktidarların, daha çok kriz dönemlerinde can simidi olarak güncelledikleri ‘vatan borcu, namus borcu’ gibi deyimler, toplumun yeniden yapılandırılmasında sıkça kullanılmıştır.

    Nietszche, ‘’Ahlâk, törelere itaat etmekten başka şey değildir’’ demekte haklı mı acaba?!

    KİMİN AHLAKI?

    Devlet ve onun kurumsal aygıtlarına sahip olan egemenler, tarih boyunca heretik akım öncüleriyle, devrimcileri halkın gözünde itibarsızlaştırmak için ‘ahlâksızca’ politikalar izlemekten çekinmediler. Afrika yerlilerini ve Kızılderili kabileleri yamyamlıkla suçlayan mülkiyet hırsızları, Avustralya’da yoksulların ekmek babası Ned Kelly’i de haydut olmakla suçlamışlardı.

    Türkçe’de de hakaret ve küfür yüklemleriyle geçen ‘’Gavur’’, ‘’Dürzü’’, ‘’Kavat’’, Kızılbaş’’ gibi deyim kelimeler, iktidarda bulunan yöneticilerin elinde kırbaç görevi görmüştür. İktidar elitleri, yandaşlarını domine etmek için etnik, dinsel ya da siyasi rakiplerini küfre dönüştürdükleri bu isimlerle itibarsızlaştırma operasyonları yaptılar.

    Dersim Soykırımından önce bölgeye giden sosyal bilimci ajanlar egzotik bir coğrafya profili çizip, ‘çağdaşlaştırılması’ gereken vahşi Kızılbaş kabilelerden bahsediyorlardı. Barbaros Baykara gibi kerameti kendinden menkul kişiler yazdıkları romanlarda (‘’Dersim 1937’’, ‘’Tunceli 1938’’) özgürlüğüne düşkün Dersimli kadınları erotik imaj olarak sunuyorlardı.

    Aleviler, Osmanlı İmparatorluğundan Türkiye Cumhuriyetine kadar uzanan geniş bir zaman aralığında hep ötekileştirildiler. Osmanlı belgelerinde çoğunlukla ‘’Rafızi’’ ya da ‘’Kızılbaş’’ kelimesiyle şiddet, hatta ölümle yan yana kullanıldı.

    Sünni İslam tandanslı iktidarların ontolojik sakatlık yaratan pervasızlığı günümüzde de insafa gelmiş değil.
    Rousseau, ‘politikayı ve ahlâkı ayrıştırmamak gerekir’ demekte çok haklı!

    Bizanslılar, kendileri gibi yaşamayan Paulikanları, Osmanlılar, Muhammed Peygamber’den sonra yaşanan dogmatik İslamın kalıplarına uymayan Alevileri inanç farklılıklarından dolayı orgia yapan (törensel ayin) ‘’ahlâksızlar’’ olarak suçlayıp, katledilmelerini emretmişti.

    Alevilerin kadınlı erkekli ibadet gelenekleri ile Bizans İmparatorluğu’nun doğu sınırında yaşayan Paulikanların dinsel ayinleri, merkezi otoritenin hışımından nasibini almıştır. Paulikanlar, Hıristiyanlık dışı bir inanca sahip olmalarından kaynaklı, katliamlardan kurtulmak için Aleviler gibi dağları mesken tutmuşlardı. Bu arada Bizans’ın doğu sınırında yaşayan bu topluluğun zamanla Ezîdî ve Alevilere dönüştüğü iddiası da mevcut.

    İktidarın egemenlik alanında maneviyat biriktiren kaderci teolojinin, kendi dışında varoluşları, gayrı ahlaki olmakla suçlamaktan çekinmediğini görüyoruz.

    Genel bir ahlâk tanımı yapılsa da her topluluk bulunduğu mekan ve zamanın rengini taşır. Bu durum ahlâki edimlerin ahlâk tanımını da değişken kılmasına götürür. Dolayısıyla burada ‘’kimin ahlâkı, kime göre ahlâk?” soruları sorulabilir.

    HAKİKAT İLE SINANAN YOL 

    Kuran-ı Kerim, Hucurat Suresi’nde ‘’Mutlaka ki Allah’ın yanında en değerli olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır’’ der. İslam’ın akide kitabında korku içerikli benzeri sözlere sıklıkla rastlanır.

    Yine Mısır Firavunlarının zulmüne uğrayan Musa ve İsrailoğullarını kurtarma uğraşı veren Tanrının, bir gece evlere ölüm yağdırıp, bütün çocukları öldürdüğü rivayet edilir.

    Çocukları öldüren ‘Musevilerin Tanrısı’ ile kavimleri (Ad kavmi) helak eden ‘İslam’ın Allah’ı’ (keza Hıristiyanların) bu korkutucu buyruklarına rağmen, Alevilerin inanç önderleri, insanları sadece vicdana çağırır ve hakikati gösterme uğraşına girer. Çünkü arif isen zaten göreceksindir o hakikati. Değil isen bir Yol’a girip, bu yolu da batın ile görüp, zahir ile yürümelisin. İşte o vakit ’Arifler bir dükkân açmış, ne ararsan var içinde’’ diyen Pir Sultan Abdal’ı gönül gözüyle görmüş olursun.

    “ALEVİLİK İNANÇ FELSEFESİ GÖNÜLLÜLÜK VE AKIL ÜZERİNE BİNA EDİLİR”

    Alevi inanç felsefesi, İslam’ın ve diğer semavi dinlerin aksine korku ve emirle değil gönüllülük ve akıl esasları üzerine bina edilir. Semavi dinlerde topluluklar emir ve korku ile ‘terbiye’ edilmeye çalışılırken, Aleviler, Rıza Şehri hikayesinde olduğu gibi varoluşlarının esasını ‘rızalıkla’ açıklarlar. Keza, gönüllü gerçeklikle vardıkları üstün insan (İnsan-i Kamil) mertebesine de, dört kapının sonuncusu ve aslı olan Sırrı Hakikat kapısından geçtikten sonra ulaşacaklarına inanırlar.

    Alevilerin kutsalları olan ziyaret ve evliyalara (Hızır dahil) atfedilen hikaye ve mesellerde ise insanın öldürülmesi bir yana kurdun kuşun, börtü böceğin de hakları gözetilip, doğada yaşayan tüm canlılar yad edilip, eşitlikçi bir düzene ‘hû’ çekilir.

    Çeşmeden su içerken dahi helallik alan Alevilerin tüm canlı ve cansız varlıklara saygısı eşit mesafede olagelmiştir. Günümüzün kapitalist modernist sistemi içerisinde bu geleneksel değerlerini yitirmeye başlayan Aleviler, diğer topluluklara oranla şanslı sayılabilirler. Çünkü geleneksel öğretilerini sözlü olarak genç kuşaklara aktaran az sayıda pirî fanîleri yaşıyor daha.

    ‘’Yaradan ‘Ya Musa kendinden daha aşaği bir mehluqat getİr’ dedi. Musa şehre geldi, ‘tüccarı götırem, taciri götırem, baqqalı götırem, bilmem neyi götırem.. Orada bir köpek vardi. Binanın kenarına uzanmiş. Helqayi tağdi boynıne, sürikledi. Köpek dile geldi. ‘Ya Musa ben ğızmetımi yaptım’ dedi. ‘Gündız ağanın malıni, dewarıni qoridım, gece de sebehe qeder deyağ yiyidım ben. Sen seni götır. Ben ğızmetımi yaptım.’’ (Kişisel arşiv. Halil (Delil) Aday. Dersim, 2017)

    (‘’Yaradan ‘Ya Musa kendinden daha aşağı bir varlık getir’ dedi. Musa şehre geldi, ‘tüccarı götüreyim, taciri götüreyim, bakkalı götüreyim, bilmem neyi g götüreyim.. Orada bir köpek vardı. Binanın kenarına uzanmış. Halkayı taktı boynuna sürükledi. Köpek dile geldi. ‘Ya Musa ben hizmetimi yaptım’ dedi. ‘Gündüz ağanın malını, davarını korudum, gece de sabaha kadar dayak yedim ben. Sen seni götür ben hizmetimi yaptım.’’)

    Kuran-ı Kerim’in Zuhruf Suresi’nde ‘’Biz onların dünya hayatındaki geçimliklerini taksim ettik ve bir kısmının diğerlerine iş gördürebilmesi için, bir kısmını bir kısmından derecelerle üstün kıldık’’ diyerek insanlar arasındaki eşitsizliği meşru görürken, Aleviler, Şeyh Bedreddin’in sözüyle ‘yarin yanağından gayrı her şeyi ortak’ görmüşlerdir.

    Yedi Ulu Ozan’dan biri olan Fuzûlî de eşitlikçi toplum felsefesini şu dizelerle pekiştirir; “Fanilik köyünde akıllı ile deli birdir / Denizin dibinde inci tanesi ile taş birdir / İyilik ve kötülük ortadan kalkınca / Mescid de meyhane de birdir” der.

    Halil Aday’ın (92) anlattığı Musa Peygamber meseli ve benzerleri Alevi halk hikayelerinde ve Kürt fabllarında sıkça çıkar karşınıza. Sadece insanları değil bu alemde yaşayan her şeyi (melekler dahil) eşitlerler. Mazdeklerden, Karmatilere oradan Alevi topluluklarına (örneğin geçen yüz yıl Tokat Sıraçları) kadar sirayet eden ortakçı ahlâk yaşanır bir dünya için umut vaat etmeye devam edecek gibi.

    ELİNE, BELİNE, DİLİNE SAHİP OLMAK…      

    İnançlarından kaynaklı hakaretamiz tanımlamaları saymazsak, Alevilerin ahlaklı insanlar olduklarına dair örtük bir içtihat vardır. Bu toplumsal yüklemi de hiç kuşkusuz ki yaşamsal deneyimler yaratmıştır. ‘’Eline, beline, diline sahip ol’’ ontolojik önermesi, bu toplumun gündelik yaşam davranış kodlarını da yapılandırmıştır.

    Benzer düsturları Zerdüşt Peygamber olmak üzere diğer Ortadoğu dinlerinde de (örneğin 10 emir) görmek mümkün. Zerdüşt: ‘Ey insan doğru yolu terk etme! İyi düşün, iyi yap, doğru söyle. Kötü ruhun değil, iyi ruhun yanında ol. Bizde yemeden içmeden gün geçirmek haramdır. Bizde oruç elle, belle, dille tutulandır” der.

    Aleviliğe ise elinle çalmayacaksın, belinle cinsel arzularını kontrol edeceksin, dilinle yalan söylemeyeceksin der. Nefsi terbiye amaçlı söylenmiş olan bu üç ‘emir’ Marifet Kapısı’nda Pir yardımıyla sınanacaktır çünkü. Çoğunlukla sözlü kültürle (beyitlerle) aktarılan bu yapısal önermeler, Alevilerde grupsal belleğin inşasının temel yapı elementleri niteliği taşırlar.

    Bir çok din ve ideoloji rakip gördüğü insan ve toplulukları  ötekileştirirken, Mevlana sadece “gel” der. Bu çağrıyı felsefesinin ‘büyüklüğünü’ bilerek yapar. Gelecek olanın orada biçim alacağından emindir. “İster kâfir ol, ister mecusi, ister yüz kere tövbe etmiş ol, umutsuzluk kapısı değil bu kapı” diyerek, ‘düşkün’ olanı dahi Alevilerden esinlenerek ‘yol’a katmak, şahlanmış olan nefsi büyülü gerçek içinde zerreye tahkim etmek ister.

    ‘’Dünya bir penceredir her gelen baktı geçti’’ diyen Yunus Emre’nin, nefsini köreltip Tapduk Emre’nin dergahına girmek için kırk yıl sırtında odun taşıdığı rivayet edilir.

    ŞARKIN SOSYALİSTLERİ MAZDEKÇİ KOMÜNARLAR   

    Toplumsal mülkiyeti savunan Mazdekler, kadınları da elit tabakanın haremlerinden kurtarıp, kamusal ve toplumsal hayatta erkekle eşitlemişlerdir. Araştırmacı Thehodor Nöldeke “Şark Sosyalizmi” derken, Arthur Christensen ise “Mazdekçi Komünizm” diye tanımlar bu ortakçı yapıyı. Mazdeklerin komünal sistemi daha sonra Karmatiler’de de vücud bulacaktır. Onlar da namazsız, oruçsuz, hacsız laik bir yönetim kurarlar.

    Bu seküler inanç toplulukları komün yaşamlarıyla, yüzyıllarca dogma taşıyan ‘adamları’ çok rahatsız eder. Başta Ebu Suud  ve Hamza olmak üzere, çoğu Şeyhülislam, Alevilerin kadınları kamusal alana taşımalarından büyük rahatsızlık duymuş, bu eşitlikçi sosyal pratiği ‘’ahlâksızlık’’ olarak fetvalarına gerekçe yapmışlardı.

    Hubyar Ocağı’ndan Anşa Bacı 1887 yılında, Tokat kadısı tarafından yargılanırken ‘’İslama ve Şeriata karşı gelip insanları dinden çıkartmak, Mezdek inancına yakın bir mezhep ortaya çıkartmak, yarin yanağından gayri her yerde ve her şeyde ortak olmak’’ ile suçlanır. (Kaynak: www.alikenanoglu.net)

    Alevi Ocak sahibi Anşa Bacı’nın yüzyıllar önce yaşamış Mazdek’in yolunu sürdürmesinden endişelenen kişi ve kurumların, bu ‘büyük’ öğreti karşısında küfür etme acizliğine düşmekten kurtulamadıkları görülüyor.

    Mülkiyet sahipleri ve onun düzen korucularının, ‘Şark Komünizmi’yle pratik bulan ortakçı yaşam felsefesi taşıyıcılarından korktukları görülüyor. Alevilere yönelik hakaret amaçlı söylenen ‘’mezhebi geniş’’ sözünün arkasında da yine bu konservatif anlayışın etkileri görülüyor.

    Manilikten ve Zerdüşt’ten etkiyle ortakçı bir yaşam kuran Mazdek’in komünlerine sahip çıkan Sasani Kralı 1.Kavaz’ın isminin zamanla ‘’Kavat’’a dönüşmesi, mülk sahiplerinin ve ruhban sınıfın, başka hayatlara karşı ne kadar töleranssız olduğunun adeta göstergesi.

    ‘KAVAZ’ İSMİ ‘KAVAT’A DÖNÜŞÜYOR     

    Mazdeklerin her türlü egemenlikçi ve mülkiyetçi ilişkinin reddi üzerine kurulu sosyal düzeni, dönemin ünlü yöneticilerinden Sasani Kral 1.Kavaz’ı da aurasına alır. Mülkün insanlara ait olmadığını, sadece yaradanın olduğunu savunan Mazdekler poligami hariç her türlü ilişkiyi de insan rızasına bırakırlar.

    Mazdeklerin kendi sosyal yaşamlarını görmesi için Kral Kavaz’ı komünlerine çağırdığı, komün hayatından çok etkilenen kralın, ziyaret sonrası, yoksulları çağırıp sarayın buğday ambarlarını kendi elleriyle ‘yağmalattığı’ (Aktaran H. Rezi, ‘’Zerdüşt’’) söylenir.

    Kavaz’ın komünarlarla birlikte hareket etmesi, bazı tarihçilere göre eşiyle birlikte orgia ayinlerine katılması, mülkiyetçi tabakayı ve ruhban sınıfı rahatsız eder. Geleneksel sistem yanlılarının ‘düşmanı’ durumuna düşen Kavaz, isim olarak lanetliler safına itilir ve ismi günümüzdeki hali olan “Kavat”a dönüşür. (Aktaran M.Anter, ‘’Hatıralarım’’)

    HALLAC-I MANSUR’DAN NESİM’YE ‘ENEL HAK’ İTİRAZI 

    Tanrıyı insanın cisminde gören Aleviler, binli yıllarda ‘’Enel Haq’’ (tanrı insan, tanrılaşan insan) diyerek O’nu gündelik hayatın bir parçasına dönüştürmüşlerdi. Madem Tanrı insanı kendi suretinden yaratmıştı Aşık Daimi’nin nefesiyle söylersek; ‘Ona eğilsin(di) melekler.’’  Aynı bin yılda Ortodoks İslam bu fikri ‘şirk’ olarak görmüş, itiraz etmiş ve bu itirazını da ölümle fetvalandırmıştı.

    Hak ile hak olan ve bunun bedelini de ‘cahillere’ canıyla ödeyen Hallac-ı Mansur “Beni gören, O’nu görür, O’nu gören ikimizi birden görür” derken yaklaşık bin yıl sonra ortaya çıkan Kuantum Fiziği de ‘’Uzaklık da mesafe de sadece görüştedir. Zerre ne ise kül de odur’’ diyecekti. Hallac-ı Mansur’dan, Baba Tahir Uryan’a ondan Seyid Nesimi ve diğer yol erkanlarına kadar bir çok ‘ermiş’ bu fikri yüzyıllarca taşıdı.

    İnsanı, felsefesinin temeline oturtan Hurufi şair Seyid Nesimi “Bende sığar iki cihan, ben bu cihana sığmazam, Cevher-i lâmekan benem, kevni mekâna sığmazam’’ diyerek, insanı iki cihana sığdıramayacak kadar yüceltir.

    Mansur gibi ‘’Enel Hak’’ diyen Nesimi, şiirlerinde Aleviliğin temel düsturlarından biri olan Sırrı Hakikate ulaşmış insanı tarif eder. Bağdat’ta derisi yüzülürken, güzel ahlâk sahibi üstün insan (İnsan-i Kamil) mertebesine ulaşıp, Tanrıyı bedeninde eritmiştir artık; Tanrı insan, insan tanrı olmuştur.

    “Zerreye aşina olanlar” der Hallâc-ı Mansûr. Onlar için her şey zerredir, noktadır, sıfırdır. Sıfırı ve zerreyi görenler de İnsan-i Kamil mertebesine yükselmişlerdir.

    “On sekiz bin alemi bir zerrede gördüm” diyerek Yol’u yürümüş Muhiddin Abdal.

    HAKİKATLE SINANAN YOL…

    Aleviler, parça iken bütün olmak, bütün iken de parçayı görmek için inanç ve toplumsal yaşamlarını koordine eden bir sistem kurmuşlardır.

    Dolayısıyla Alevilik din insanları üzerine kurulu bir yol da değildir. Alevilik talip üzerine kurulu bir Yol’dur. Aleviliğin kaynağı Ocaklardır. Ocak, dede ve talip birlikteliğine dayanan sosyal bir yapıdır. Dede ve talip neredeyse Ocak da oradadır.

    “Alevilik’te Talip Pir’e, Pir Ocağa taliptir. Talip’in Dedesi, Dede’nin de Dedesi vardır. Dede’nin Dedesi talibin Mürşididir. Mürşit ise Yol’un talibidir. Yol’a talip olmak turab olmaktır.

    Mürşit, Pir, Rehber, Talip, Yol’un talipleridir. Yol, Hakk’a giden Yol’dur. Hakikat, Yol’un sonundadır. Yol’un sonu ışığa açılmaktadır. Işık ki yer gök yok iken var olandır.’’ (Ü. Öztürk. Alevilik Sır İçinde Sırdır)

    Mürşid, Pir/Dede, Rehber, Talip, Müsahip ve Kirvelik gibi kategorik kurumlar Aleviliğin yapı taşlarını oluştururken, Dört Kapı, Kırk Makam da temel yasa ve ilkeler olarak inanç dünyasını düzenler. Bu kapı makamlar Aleviliğin adeta yol haritalarıdır. Bir insanın Alevi olabilmesi (kan bağı dışında) ve Yol’un üzerindeki sır perdesini aralaması için bu dereceleri layıkıyla alması/aşması gerekir.

    Yol’a girmek isteyen bir Alevi öncelikle bir Müsahip edinmeli ve İkrar Cemi’nden geçmelidir. Böylece Dört Kapı’ya ulaşmak için yolculuğa çıkılabilir.

    Şah Hatayi bir beytinde ‘’Arif isen bir gün (seni) seslerler’’ diyerek Yol’a yolcu olmanın kriterlerine işaret eder.

    DÖRT KAPI KIRK MAKAM  

    Aleviliğin temel yapı taşı olarak görülen Dört Kapı ve Kırk Makam, İnsan-i Kamil olmak için yürünecek yolun anahtarlarıdırlar.

    Bir Alevi, ilk olarak Şeriat Kapısına varmalı ve içsel enerjisini burada sınamalıdır. Kişi ilk Yol bilgisini Şeriat Kapısından alacaktır. Bu arada Alevi ‘’şeriat’’ının İslam şeriatıyla ilişkisi olmadığını belirtelim.

    İkinci olarak da Yol’a çıkan kişi Tarikat Kapısına varmalı. Bu kapı ikrar verip Yol’a girme kapısıdır. Burada pir, talibi Yol için sınayacaktır.

    Aleviliğin üçüncü kapısı Marifet Kapısıdır. Bu kapıya ulaşan insan bir mürşid eşliğinde dervişan olmuştur artık. Bu kapıdan geçen can İnsan-i Kamil olarak itibarlandırılır.

    Son ve en manevi kapı Hakikat Kapısıdır. Sırrı Hakikat da denilen bu kapıya varan ‘canlar’ın, Tanrıyı kendi özünde bulma yetileri oluşmuştur artık. Bu aşamaya varmış canlar’ın gözlerindeki sır perdesi kalkmış, batını da zahiri de görünür olmuştur.

    Hünkar Bektaşi Veli’nin ‘’Hararet nardadır sacta değildir, akıl baştadır tacda değildir, her ne arar isen kendinde ara, Kudüs‘te, Mekke’de, Hac’da değildir’’ sözleri tarikat kapısındaki yolcunun iç dünyasına ışık tutar.

    Aleviliğin felsefi yapısını oluşturan bu dört kapının da kırk makamı vardır. Bu kırk makamın manasına erişen kişi, sırrı hakikate erişen kişi olmuş, insan Tanrının içinde erimiş, Tanrı da insanın içinde erimiştir. Dört kapı, kırk makamın bilgisine nail olan insan Enel Hak’ka ulaşmış sayılır.

    Alevi yol katarına dahil olma arzusu taşıyan kişi, bu içsel ve düşünsel yolculuktan sonra edindiği güzel ahlakla Rıza Şehrinin kapılarını çalabilir artık…

    KÖYDEN KENTE GÖÇLER VE ALEVİLERDE YABANCILAŞMA   

    Aleviliğin yapısal değişime uğramasını iki ana kategori altında görebiliriz. Birincisi küçülen aileler ve büyük aileden miras alınan davranış ve ibadet geleneğinin sekteye uğraması, küçülen ailenin yani çekirdek ailenin de gelenekleri sürdürebilme motivasyonundan yoksun olması.

    İkincisi de dağlarda (kırsalda) yaşayan Alevilerin kapitalist yaşamın hegemonik ağına dahil olmasından sonra geçirdiği evrimle tarif edilebilir. Kapitalist modernite üretim ağı içerisinde etkisizleştirilen kişi, kültürel dünyasına da yabancılaşmaya başlar.

    Köylerde ev ev dolaşıp manevi dünyalarını besleyen pir/dedelerin kentlerde bunu fiziki koşullardan kaynaklı yapamıyor olması, toplumun direnç noktalarının kırılmasına sebep olmaktadır.

    ‘’Evrensel bütünlüğü bozucu davrandığımızda ahlak bir dereceye kadar zarar görür. Kendi dışımızdaki bütünlüğe zarar verdiğimizde ahlak iyiden iyiye zarar görür. Kendi bütünlüğümüze zarar verdiğimiz de ise ahlak tamamen çöker. (T.M.Ceylan, ‘’Dinamik Ahlak’’ )

    Kişinin kendine ve geleneksel çevresine yabancılaştığı kent yaşamıyla birlikte, pir ile olan bire bir ilişki kurulamaz olur.  Tipik bir semavi din mekanını andıran cemevlerinin görece ‘resmi’ yapısı da eskiden yaşanan o samimi ilişkinin (pir-talip) tekrardan kurulmasını bir anlamda engellemiş oldur.

    Kişinin kendine yabancılaşması, bağlı olduğu topluluk ya da inanç grubuna yabancılaşmasını da olanaklı hale getirir. Yabancılaşan kişi, sosyal yaşam ilişkileri içinde dejenerasyona neden olurken, ahlâki deformasyona da uğrar. Doğal yaşam alanlarından koparılan kişinin eline de, beline de, diline de sahip olmasını frenleyen bir mekanizma yoktur çünkü. Marx bu duruma, ‘’bireylerin birbirlerinden ve kendi türsel varlıklarından soyutlanması’’ diyor.

    Sosyal dokusuna yabancılaştırılan Alevi ‘canlar’, zamanla, tatmin olamadığı kendi sosyal çevresinden de uzaklaşır. Artık ne dinlediği saz, ne kulağına çalınan beyit / deyiş onun duygularını harekete geçirmeyecektir. Kültürel değerlerine yabancılaşan Alevi birey, zayıf düştüğü her hangi bir sosyal alanda, rakiplerinden gelen ilk zokayı yiyecektir.

    Mazdeklerden Karmatilere, Horasan’dan Dersim’e, Hallacı Mansur’dan Nesimi’ye, Pir Sultan’dan Anşa Bacı’ya miras kalan Ehli Hak (Ehli Haq) yol süreği ve onların yarattığı ortakçı ahlâk mirası; mülkiyet kaleleri kuran iktidar sahiplerini tedirgin etmeye devam ediyor. Çünkü sınıfsız, sömürüsüz bir dünyanın mümkün olduğuna inanan, bu uğurda mücadele veren yol serüvencileri var hâlâ ve bu makaleyi Güneş Ülkesinin Rıza Şehrinde yaşamak isteyen tüm ütopistlere armağan etmiş olalım…

    (HABER MERKEZİ)

    Fata Reş

  • Dersim’de ‘Tertele ve güncel siyasi gelişmeler’ konulu söyleşi gerçekleşti-VİDEO

    Dersim’de ‘Tertele ve güncel siyasi gelişmeler’ konulu söyleşi gerçekleşti-VİDEO

    PİRHA – Dersim’de Demokratik Alevi Derneği Genel Merkezi’nde ‘Dersim Tertelesi ve güncel siyasi gelişmeler’ konulu söyleşi gerçekleşti. Söyleşide, tertelede yaşananlar ve tertelenin inanç, siyasi boyutuna değinildi.

    Dersim DAD Genel Merkezi’nde HDP 25.Dönem Milettevkilleri Ali Kenanoğlu, Çilem Küçükkeleş, HDP PM Üyesi Nesimi Aday’ın katılımıyla ‘Dersim Tertelesi ve güncel siyasi gelişmeler’ konulu panel gerçekleşti.

    “İLK DEFA BİR ŞEHİR İÇİN KANUN ÇIKARILDI”
    Panelde konuşmacı olan HDP PM Üyesi Nesimi Aday, Osmanlıdan Cumhuriyet dönemine kadar Dersim’de yaşanan katliam süreçleri hakkında bilgi verdi.
    Aday, “15 Kasım 1937’de idam edilen Seyit Rıza’ya değinen Aday, Seyit Rıza Dersim’in lideriydi onun için asıldı dedi. Dersim için bir kanun çıkarılıyor, ilk defa bir şehir için kanun çıkarılmıştır” ifadelerini kullandı ve şöyle devam etti:
    “Dersim Alevi Kürt kimliğinden rahatsız olan devlet erkanı soykırım öngörmüşlerdi. Yavuz Sultan Selim Dersim’e girememiş, Türkleri katletmiştir. Soykırımın tasarlandığını görüyoruz. Soykırım kelimesinin ilk çıkışı Dersim’e tam uygundur. Çocuklar evlatlık verilmiş, insanlar sürgün edilmiş, insanlar katledilmiştir.
    Organize edilen soykırım 37’den başlayıp 38’e kadar sürdü. Mecliste belgeler var, hiçbirini alamadık. Ama önce elimizdeki belgeler soykırımı niteliyor. Mustafa Kemal’in imzaları vardır. Seyit Rıza asildiktan sonra Seyitli Köprüsünü açmıştır.” 
     “KATLİAM TARİHİNİ ERKEK ÜZERİNDEN TAŞIDIK”
    HDP 25.Dönem Milletvekili Çilem Küçükkeleş ise şunları kaydetti:
    “Kadınların 38’deki yerine değinen Küçükkeleş, hem erkek üzerinden taşıdık hem de devlet zihniyetiyle taşıdık. 2014 MGK kararlarıyla 1935 kararları arasında fark yoktur. Şu kadar insan ölecek, sürgüne gönderilecek, kentler yıkılacak deniyordu. Basın alt üst edilecek, o gün eşkıya var bugün de hendek bahane edilecek. Mesele eşkıya değildi, şimdi hendek olmaması gibi. Devletin var olan gücüyle topluma saldırması değil demokrat yollarla çözülmesi gerektiği kanısı vardır. Dersim’i anlatamıyorlardı biz de Cizreyi suru anlatamayacağız. Bu inancı bugünlere getiren Alevi kadınlardır. Dersim’in kayıp kızları işte toplanıp yok edildi. Alevi katliamların ortak noktası büyük nüfus kaybı, büyük bir asimilasyon, coğrafyadan uzaklaştırmak en büyük yöntemi barajlar HESler. Daha sıkı bir sıkıyönetim ile karşı karşıya Dersim. Dersim’e geri dönüş eğilimi vardı. Sistem dur dedi, bu coğrafyaya geri dönüp yaşamana izin vermem.”
    “KADINLARIN ELİNDEN İNŞAA OLMUŞ BİR DERSİM VARDIR”
    Biz Xızır’a inandığımız sürece en demokratik sistemler bile bize karşı çıkacaktır” diye konuşan Küçükkeleş, sözlerini şöyle sürdürdü:
    “Doğayla uyum içerisinde yaşayacağımızı kanla çözüm olmadığını bilen bir toplumuz. Bizde ceza sistemi yoktur. Vicdanına, toplumun düşüncesinde mahkum olmak en büyük cezadır. Bir toplum kadının üzerinden şekillenir.
    Kadın ayaktaysa birşey yürür. Katliamdan sonra erkeklerin yok olduğu bir coğrafyaya dönüştü. Dersim kadınlarının elinden inşaa olmuş bir Dersim vardır şimdi.
    Zarife bu topraklarda ne yaptı ne yaşadı onu bilmek gerekiyor. Alevi kadınları sistemin ahlak anlayışına karşı çıktığı için katledildiler. Ekin Van ve taybet anayı anlatacağız, anlatmaya devam edeceğiz.”
    “ALEVİLER, SİSTEM İÇİN DAĞITILMASI GEREKEN TOPLUM OLMUŞTUR”
    HDP 25.Dönem Milletvekili Ali Kenanoğlu, “Dersim’in güncel siyasi boyutunu ele alan Kenanoğlu, Dersim’de yaşananlar bilinmiyordu. Onur Öymen in sözünden kaynaklı tartışmaya açıldıktan sonra diğer bölgedeki Aleviler duydu. Batıda yaşayan Kürtler açısından da Kızılbaşlardı ondan soykırıma uğradılar bakış açısıydı” diye konuştu.
    Kenanoğlu şunları kaydetti:
    “Devletlerin makul vatandaş hattı vardır, bu çizgiye uymayanları katletme çabası vardır. Alevilik muhalif bir yapıdır. Merkezi İslam’a uymayan bir yapıdır. Aleviler sistemler için dağıtılması gereken bir toplumdur. Mezopotamya topraklarında en büyük isyanlar Alevilerin isyanlarıdır. Alevi önderler sadece cem yürüten insanlar değil aynı zamanda siyasi önderlerdir. Cumhuriyet sadece Türk kimliği değil Sünni İslam kimliğiyle buluşmuştur. İkisinden birisi olmazsa makbul kimlik yoktur. Buluşacağımız nokta din millet değildir. Ortak yaşam belgeleridir. HDP’de Seyit Rıza’nın torunları, Şeyh Sait’in torunları beraber siyaset yapıyoruz. Ortak yaşamda HDP-HDK çatısı altında başarıyoruz. Yıllarca bizi bunlar Şafi bunlar Kızılbaş diye ayırmışlardır. Buna karşı ortak mücadele yürütüyoruz.”
    DERSİM/PİRHA
  • Yazar Nesimi Aday, Dersim Katliamı’nı yazdı: Dünya kan akan Munzur’un sesini duymadı

    Yazar Nesimi Aday, Dersim Katliamı’nı yazdı: Dünya kan akan Munzur’un sesini duymadı

    PİRHA-Dersimli Şair-Yazar Nesimi Aday, 81. yılında Dersim Tertelesi ile ilgili dosya haber hazırladı. Dosyada dünyadaki soykırım örneklerine yer veren Aday, “İnsanlık tarihinin yüz karası olaylarında biri olan Dersim katliamı görülmedi, duyulmadı. Dünya kan akan Munzur’un sesini duymadı” dedi. 

    Dersimli Şair-Yazar Nesimi Aday, 81. yılında Dersim Tertelesi ile ilgili dosya haber hazırladı. Dosyada dünyadaki soykırım örneklerine yer veren Aday, “Amerika kıtasında ‘beyaz adamların’ Kızılderili yerlilere uyguladığı soykırım ile  İngilizlerin, Aborjinlere yaptığı soykırım hala lanetlenmekte. İnsanlığın daha yakın tarihinde ise Nazilerin Yahudi ve Çingenelere yaptığı katliamlar hatırlanır. Sayısız film ve kitabın yazılarak lanetlendiği holokost, Almanların özür dilemesiyle bir nebze acıları dindirmiş oldu. İnsanlık tarihinin yüz karası olaylarında biri olan Dersim katliamı ise bu oranlarda görülmedi, duyulmadı” dedi.

    İşte Şair-Yazar Nesimi Aday’ın hazırladığı dosya haber…

    Dünya Kan Akan Munzur’un Sesini Duymadı…

    “İnsanlık tarihi ne yazık ki cinayetler, katliamlar ve soykırım hikayeleriyle doludur. Havva ile Âdem’in çocukları arasında başlayan kardeş kavgası çağlar boyu sürecek bir cinayetin suflesi oldu. Kâbil’in Hâbil’e vurduğu ‘hançer’, Cemal Süreya’nın dizesiyle ‘iki ciğer arasında bağlantı kuran’ bir yaraya dönüştü.

    Amerika kıtasında ‘beyaz adamların’ Kızılderili yerlilere uyguladığı soykırım ile  İngilizlerin, Aborjinlere yaptığı soykırım hala lanetlenmekte.

    İnsanlığın daha yakın tarihinde ise Nazilerin Yahudi ve Çingenelere yaptığı katliamlar hatırlanır. Sayısız film ve kitabın yazılarak lanetlendiği holokost, Almanların özür dilemesiyle bir nebze acıları dindirmiş oldu.

    İnsanlık tarihinin yüz karası olaylarında biri olan Dersim katliamı ise bu oranlarda görülmedi, duyulmadı. Çünkü o yıllarda Dersimlilerin (Kürtlerin) seslerini duyuracağı iletişim araçları yoktu. Dönemin iktidar erkleri el birliğiyle bu katliamı yapıp üstünü kapattılar. Dünyada eşi benzeri az bulunan bir zalimliğe imza attılar. Taş üstünde taş, baş üstünde baş bırakmadılar. Munzur’un günlerce kan aktığını bilen az oldu.

    Yakın geçmişte Dersimli gençlerin büyük kısmının gönül verdiği Sovyetler Birliği Komünist Partisi bile eğilip Dersim’in yarasına bakmadı.

    1937 yılında Türkiyeli bir komünist tarafından, Komitern’in yayın organı Rundshan için şu yazı kaleme alınmıştı: “İki ayı aşkın bir zamandan beri Ankara Hükümeti, Dersim bölgesindeki Kürt aşiretlerinin yeni bir gerici ayaklanmasını bastırmakla uğraşıyor. Bu bölgeye geçtiğimiz yıl Tunceli adı verilmişti.  Dersim’de devlet otoritesi sadece kağıt üzerinde kalıyordu. Feodal unsurlar, Kemalist parti tarafından gerçekleştirilen reformlara rağmen, bugüne kadar ülkenin bu sapa bölgesinde barınmayı başarmışlardır.”

    1938 Katliamı’ndan yaklaşık 30 yıl sonra Dersim’de siyasi faaliyet yürüten sosyalist yapılar da Dersim katliamına dair (istisnalar hariç) bir anma, bildiri, miting vb çalışma yapmadılar. Bunun sebebinin yukarıdaki bakış açısıyla alakalı olup olmadığı araştırmaya değer görülüyor.

    DERSİMLİLERİN YAS GÜNÜ: ROZA ŞAÊ-ROJA REŞ  

    Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en karanlık olaylarından birisi olan Dersim 1938 kırımının yapılmasına karar verildiği 4 Mayıs 1937 tarihi, ‘roza şaê – yas günü’ olarak anılıyor.

    Dersimliler, 60 binden fazla insanın katledildiği, Munzur nehrinin kan aktığı bu kanlı tarih üzerinden 81 yıl geçmesine rağmen gerçek bir yüzleşmenin yapılmasını bekliyor.

    Dersim’de 1937 ve 1938’de yaşananlar Birleşmiş Milletlerin ilgili kriterlerine göre bir soykırımdır. Soykırım (genocide) tabirini 1944 (ve 1948) yılında dünya literatürüne sokan Lemkin’in belirttiği tüm kriterler Dersim Katliamı’nda uygulanmıştır.

    DERSİM, ALEVİLERİN RIZA ŞEHRİ  

    Kadim Dersim coğrafyası, Kürt (Zaza – Kurmanç) yoğunluklu bir nüfusa sahip olsa da, Süryani, Ermeni ve Türklerin de yaşadığı bir halklar bahçesiydi. Devletin baskıcı uygulamalarından kaynaklı (Ermeni katliamında olduğu gibi) bu sosyal çeşitlilik büyük oranda dağıtıldı ve kayboldu.

    Fakat yine de Anadolu ve Kürdistan Alevileri için ‘anavatan’ imgesi taşıyan Dersim, 72  millete bir nazardan bakan bir inanç felsefesinin yaşamı şekillendirdiği bir ‘rıza şehri’ olarak, kültürel zenginliğimizin parçası olmaya devam ediyor hala.

    Otoriteye baş eğmeyen, bağımsız ve özgür olmayı yaşam şekline dönüştüren Dersim, Osmanlı İmparatorluğu’ndan Türkiye Cumhuriyeti’ne kadar hemen tüm iktidarlar tarafından operasyon yapılması gereken bir coğrafya olarak anıldı. Bu düşüncelerini ‘Dersim bir çıbandır ve derhal kesilmesi gerekiyor’ ifadesiyle rapor etmişlerdi. Bu ‘çıban’ görülme halinin Osmanlıdan günümüze pek de değiştiğini söyleyemeyiz.

    Padişahların hakim olmak için ferman çıkardığı, Şeyhülislamların ‘katli vaciptir’ dediği Dersim’e (Tunceli) yapılan askeri operasyonların sayısı dahi bilinmiyor. 1907, 1908, 1909, 1916, 1926, 1930, 1931, 1935, 1937 ve 1938’de büyük çaplı on askeri harekattan bahsedilebilir. Dersime açılan bu savaşlardan 1926 tarihli Kocan Direnişi ile 1930 yılında cereyan eden Pülümür Hareketi, Dersim Katliamı’nın artçıları olarak görülebilir.

    Yapılan tüm askeri operasyonlar başarısızlıkla sonuçlanmasından kaynaklı ‘sel seferlerinden’ dönen askerlerin ‘’Dersim’e sefer olur ama zafer olmaz’’ sözü bu ‘başarısız’ seferlerden sonra kavramsallaşacaktı.

    YAVUZ SULTAN VE ŞAH İSMAİL SAVAŞINDA DERSİM  

    1800 yılında Dersim ve Kürdistan üzerine sefere çıkan Gürcü Kör Yusuf Ziyaeddin Paşa, Dersim aşiret liderlerinden 150‘sini Erzincan’a görüşmeye çağırıp, tümünün kafasını keserek katletmişti. (Bkz. M.Bayrak)

    Yusuf Paşa, hac ziyareti dönüşü Harput Maden bölgesine gelip oradan özellikle ‘’Rafızi Ekrad/ Kızılbaş Kürt’’ dediği ve Seyid Rıza’nın da bağlı olduğu Şeyh Hesananlıları vurmuştu. Paşa katliamlarını meşrulaştırmak için de Dersimlilerin ‘oruç ve namaz gibi İslam esaslarını inkar eden, dinsiz ve sapkınlar olduklarını’ söyler.

    Şakir Paşa, 1899 ‘‘Dersim’de Nakşibendi tekkelerinin kurulması ve Nakşi Şeyhlerinin atanması’’ gerektiğini rapor etmiş padişahtı. Padişah da Kürtçe bilen Nakşi şeyhlerin bölgeye gönderilmesini ve bu şeyhlerin maaşlarının da gizli ödenekten karşılanmasını emreder.

    Günümüzde de Sünni devletin, kendi Alevi dedelerini yaratıp, toplum içinde ikilik yaratma çabalarının olması bu ilhak geleneğinin sürdürülüyor olduğuna dair gösterge niteliğindedir.

    Yine, Abdülhamit tarafından Osmanlı ordusunun modernleştirilmesi için görevlendirilen Alman Van Der Goltz da Dersim’e milyonlarca Müslümanın yerleştirilmesini önerir. Ama bu düşünce de sosyolojik değişim yapacak oranda pratik bulanmaz.

    Dersimi ilhak ve asimile etmek için yapılan program ve saldırılar ne ilk ne son olacaktı. Savaşla kazanamayanlar, Dersim’i barajlar aracılığıyla yok etmenin olanaklarını aramaya başlamıştı. Osmanlı devlet adamları ta 1896 tarihinde bir siyasi proje olarak, Dersim’de barajlardan bahsederler.

    Zeki Paşa, Babıâli’ye gönderdiği ‘Dersim Islahatı Hakkında Layiha’da ‘’Halkın birbiriyle irtibatını kesmek için kordon ve karakollar kurulmalı’’ önerisi yapmış. Yani ta 1896’da bölgenin coğrafi yapısını deforme edip, demografik yapıda tahribat yaratmak için projeler yapılmış. Bugün güncel olan Munzur Barajları problemine buradan bakmak daha objektif sonuçlara götürebilir bizi.

    SÜNNİ KÜRTLER YAVUZ’UN SAFLARINDA

    Jandarma Komutanlığı adına hazırlanan gizli ibareli ‘’Dersim’’raporunda ise “Eğer Yavuz’un garazı Dersim’in yalçın dağları içine girebilmiş olsaydı, herhalde Dersim’i de bugün maddi ve manevi başka bir yol üzerinde görürdük” denilmektedir.  Görüldüğü gibi Alevilerin makus tarihi değişmiyor hiç. Kendisine dair hep bir saldırı planı yapılmıştır. 1935 yılında çıkan Tunceli Kanunu’nu da buradan okumalı.

    Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail’in liderliğinde yaşanmış olan Çaldıran Savaşı Kürdistan tarihinde önemli bir yer tutar. Sünni Kürtler çoğunlukla Yavuz Sultan Selim saflarında yer alırken, Alevi Kürtler ise tercihlerini Şii olan Şah İsmail’den yana yapmışlardı. Bu ittifak sonucunda Sünni Kürt beyleri 1514 yılında imzalanan Amasya Anlaşması gereğince özerklik alırken, Alevi Kürtler ve Alevi Türkmenlerin payına da Yavuz’un keskin kılıcı düşmüştü. Yavuz Selim, 40 bini aşkın Alevi’yi kılıçtan geçirerek, tarihin en büyük katliamlarından biriyle anılacaktı. Katliamdan kurtulan Aleviler ise ‘şaha gidecek kapı bulamayıp’, dağları mesken tutup yeni ve zorlu bir yaşamın kapılarına düşecekti.

    19. yüzyıla kadar çeşitli beylik ve sancaklar altında yaşayan Kürtler daha sonra siyasallaşmanın etkisiyle ulusal taleplere yönelmiş ve isyanlarla sosyo-politik taleplerini görünür kılmaya başlamışlardı. Bu süreçte Aleviler ise inançlarını dağların kuytuluklarında bir sır gibi saklayıp, yol süreğini, zarar görmüş olsa da günümüze değin taşıyacaklardı.

    Türkiye Cumhuriyet’i, Alevi politikasını Osmanlı kadar şiddet güderek yapmasa da, bin yıllı aşkın bir sürede oluşan Alevi düşmanlığını da kolay kolay hazmedemedi. Dersim Katliamı’nda sonra da, Maraş, Çorum örneklerinde olduğu gibi Aleviler benzeri nefret söylem ve pratiklerle karşılaştı. Günümüzün Şeyhülislamlığı gibi çalışan Diyanet İşleri Başkanlığı, Alevilere karşı çifte standart uygulamaya devam ediyor.

    KÜRTLER, TÜRKLERLE BİRLİKTE YAŞAMAYI TERCİH ETMİŞTİ   

    23 Nisan 1920′de açılan Türkiye Büyük Millet Meclisi, Kürtlerin de meclisiydi. Mustafa Kemal’in okuldan arkadaşı olduğu söylenen Dersim vekili Hasan Hayri Bey, Lozan görüşmeleri yapıldığı 1923 yılında şal û şepiklerini giyip mecliste birlik, beraberlik konuşması yapmıştı. Çünkü Büyük Millet Meclisi Kürtlerin de meclisiydi. Onun için dönemin Kürt milletvekilleri (sayılarının 70 kadar olduğu söylenir) Lozan’a telgraf çekip Türklerden ayrılmayacaklarını, Türkiye’nin ortak vatanları olduğunu dünyaya deklare edip, bağımsız Kürdistan’ın yolunu kendi elleriyle kapatmışlardı.

    Nuri Dersimi’nin aktardığına göre, Dersim mebusu Hasan Hayri Bey ‘Mecliste konuşunca Mustafa Kemal Paşa çocuklar gibi ayaklarını yere vurarak, beni çılgınca alkışladı’ demişti. Hasan Hayri bu konuşmasından iki yıl sonra yargılanmış, mecliste giydiği Kürt ulusal giysileri bahane edilerek 23 Kasım 1925’te idam edilmişti. Mustafa Kemal’in 1926’da bir Amerikan gazetesine verdiği demeçte 60 Kürt liderini darağacında sallandırdım dediği yıllardı.

    TEÂLİ CEMİYETİ VE DERSİM     

    Türklerle birlikte yaşamak fikri 1918 yılında kurulan ve bir şubesi de Dersim/Hozat’ta olan Kürdistan Teâli Cemiyeti’nin bölünmesine neden olmuştu. Başkan Seyit Abdülkadir, bağımsızlık yanlısı üyelere ‘Türk kardeşlerimizi bu zor dönemde yalnız bırakmak Kürdün şanına ve şerefine yakışmaz’ diyerek karşı çıkmıştı. Kimi kaynaklara göre Jön Türklerin kendilerini aldattığını fark eden Danıştay eski başkanı da olan Seyit Abdülkadir, İngilizlerle ilişkilenmişse de tarih yapımına ve yazımına geç kalmış, 1925’te o da idam edilmişti.

    Yine Lozan görüşmeleri sürecinde Bitlis milletvekili Yusuf Ziya Bey, meclis kürsüsünden ‘Ben Kürdoğlu Kürdüm’ diye konuşunca, Mustafa Kemal, ‘Bu vatan Türk ve Kürtlerin ortak vatanıdır’ diye onu destekler mahiyette konuşma yapmıştı.

    Yusuf Ziya Bey’in de tıpkı KTC Başkanı Seyit Abdülkadir ve Hasan Hayri gibi aynı hazin sonla karşılaştığını hatırlayalım. Yusuf Ziya Bey’in de tıpkı Seyid Rıza gibi, asılmadan önce ‘dik durduğu’ tarihe düşülen notlar arasındadır. Garo Sasuni’ye göre son sözleri şöyledir: ‘’Bize mevki ve rütbe bahşetmek suretiyle bizi aldatabilirsiniz endişesi içindeydim. Şükür Allah’a ki bizi mermi ve iple karşılıyorsunuz ve bundan dolayı biz hiç pişman değiliz.’’

    KOÇGİRİ İSYAN EDİYOR    

    Görüldüğü gibi Kürtler, tercihini Türklerden yana yapmışlardı ve kurulan yeni devlet kendilerinin de kurucu ortağı olduğu bir cumhuriyetti. Hilafetin kendilerini düşman gören siyasetinden bıkmış, usanmış olan Kürtler, kurgulanan cumhuriyet sistemine olumlu tepki vermişlerdi. Ancak cumhuriyete olan sempati, inkar ve hak ihlalleriyle sekteye uğratılınca, Kürtler ilk tepkilerini Koçgiri Ayaklanmasıyla vermişlerdi. Dersimi ve siyasal hayatını anlamak için, ‘Koçgiri Milli Hareketi’ne bakmak gerekiyor.

    Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş sürecinde birlikte yaşamayı savunan Kürdistan Teâli Cemiyeti, 22 Aralık 1918’de, Hürriyet ve İtilaf  Partisi’yle ‘Kürdistan’ın özerkliği’ için anlaşma bile imzalamıştı. Fakat  İmparatorluğun hızla çöküş sürecine girmesi bu anlaşmanın pratik değerinin oluşmasına olanak vermemişti.

    KTC, Daha sonra Jön Türklerin inkar politikalarına karşın, ilk tepkiyi Koçgiri üzerinden verecekti. Bu süreçte ortak vatan olarak savunulan Türkiye’de temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanma yoluna gidilmesi ve Sevr Antlaşması’nda Kürt yerleşim yerlerinin Ermenilere bırakılması olasılığı Koçgirilileri tedirgin etmişti.

    Hem Hozat’ta (Dersim) hem de Koçgiri’de şubeleri olan KTC, Alişan ve Haydar beylerin öncülüğünde Alişêr efendi ve Baytar Nuri’nin propaganda faaliyeti eşliğinde siyasal örgütlenmeye gitmişlerdi. Alişêr Efendi derneğin yayın organı olan Jîn – Yaşam ve Kürdistan dergilerini bölgede ulusal bilinç uyandırmak için halka dağıtıyordu.

    21 Mart 1921 tarihinde, yani bir Newroz gününde ‘isyan ateşi’ yakılmıştı. Koçgiri isyanı, Alevi Kürtlerin yakın tarihteki en büyük siyasal eylemi olarak tarihe not edilecekti. Kısa sürede büyük başarı sağlayan ayaklanma sonucu ‘Geçici Koçgiri Hükümeti’ de kurulacaktı. Ancak bölgeye gönderilen Nasihat Heyeti’nin ‘taktiksel oyalamasıyla’ isyan zamana yayılmış, daha sonra da Dersim’de beklenen savaşçı grubun kış şartlarından dolayı alana intikal etmemesi hareketi yenilgiye uğratmıştı.

    Sakallı Nureddin Paşa’nın komutanlığında bölgeye gönderilen Merkez Ordusu ve Topal Osman çetesi “Koçgiri’yi bir daha isyan edemeyecek bir hale sokmak yahut bu aşireti şimdi olduğu bu sahadan kısım kısım uzaklaştırıp dağıtmak” için taş üstünde taş, baş üstünde baş bırakmamıştı. Koçgiri ayaklanmasının ideologlarından Alişêr Efendi ve Nuri Dersimi, Dersime sığınacak, 16 yıl boyunca burada siyasal faaliyetlerini yürüteceklerdi.

    MÜFETTİŞLER DERSİM’DE BARAJ VE KATLİAM İSTİYOR   

    ’Osmanlı devlet adamları ta 1896 tarihinde bir siyasi proje olarak, Dersim’de barajlardan bahsederler. Zeki Paşa, Babıâli’ye gönderdiği ‘Dersim Islahatı Hakkında Layiha’da ‘Halkın birbiriyle irtibatını kesmek için kordon ve karakollar kurulmalı’ önerisi yapar. Bölgenin coğrafi yapısını deforme edip, demografik yapıda tahribat yaratmak fikrindedirler.

    Benzeri görüşleri savunan Müşir Samih Paşa da blok havuzların oluşturulup, köylerin birbirileriyle olan bağlantısının koparılması gerektiğini raporunda yazmıştı. Başta Zeki Paşa olmak üzere, Dersim için hazırlanan raporlar daha sonra, yani 1935 yılında yürürlüğe giren Tunceli Kanunu’nun yazılmasında referans kaynaklar oluştururlar.

    Devlet Dersim’i ele geçirmek için çok kere müfettişler görevlendirip yöre insanını ve coğrafyasını tanımak için rapor hazırlatmıştı. Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey’in raporuna göre, ‘Dersim halkı son derece zeki, kurnaz, hileciydi ve gittikçe Kürtleşiyor’du. Hamdi Bey; “Dersim, Türkiye için cehalet, maişet darlığı, dahili ve harici tesvilat ve Kürtlük temayülatı ile bulaşmış, tehlikeli bir çıbandır. Bu çıbanın kat’i bir ameliyata tabi tutulması lazımdır” diyerek askeri operasyon öneren müfettişlerdendi.

    Jandarma Genel Komutanlığının 1931 yılında hazırladığı gizli ibareli ‘’Dersim’’ kitabında ‘’Aleviliğin en kötü ve tefrika değer cephesi Türklükle aralarındaki derin uçurumdur. Bu uçurum Kızılbaşlık itikadıdır” diyerek, Dersim Aleviliğinin, devletin tüm asimilasyon çalışmalarına rağmen, Türklükle derin farklılık taşıdığını itiraf eder.

    DERSİM’İN LİDERİ SEYİD RIZA    

    Dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya 18 Kasım 1931 tarihinde Başbakan İsmet İnönü’ye bir rapor sunar. Şükrü Kaya raporunu ilçeleri ve köyleri dolaşarak hazırlamış. Raporunda Dersimlilere sürgün öngören Kaya konu hakkında detaylı bir çalışma yapmış. Şükrü Kaya, 3470 kişinin batı illerine sürgün edilmesini önerir. 347 ailenin isimlerini vererek Tekirdağ’a 76, Manisa’ya 73, Balıkesir’e 65, Edirne’ye 38, Kırklareli’ne 56 ve İzmir’e 34 ailenin gönderilmesini önerir. 1938 katliamından sonra, çoğu kadın ve çocuk olan ailelerin Şükrü Kaya’nın raporuna istinaden sürgün edildiği söylenebilir. Şükrü Kaya raporunda Seyid Rıza’ya da yer verir ve ‘’Bu adam, kesin önlem alınmazsa, geleceğin, Dersim için hazırlanmış şefidir’’ der. Seyid Rıza’nın liderlik vasıflarını keşfeden Kaya, önlem alınması gerektiğini düşünüyor.

    1934 yılında İçişleri Bakanı Şükrü Kaya bir İskan Yasası hazırlar ve T.B.M.M.’ne sunar. Sürgün ve asimilasyon içeren İskan Yasa Tasarısı, adeta bir faşizm kanunu olarak uygulamaya konulur.

    İskan Yasası’ndan bir kaç örnek

    1. Türk kültürlü nüfusun yoğunluğu istenilen yerler,
      2. Türk kültürünü temsili istenilen nüfusun nakil ve iskanına ayrılan yerler,
      3. Diğer sağlık, iktisat, kültür, siyaset, askerlik ve güvenlik nedenleriyle boşaltılması istenilen ve iskan ve yerleşimi yasak edilen yerler.a. Türk kültürüne bağlı olmayanlar, b. Anarşistler, c. Casuslar, ç. Göçebe çingeneler, d. Memleket dışına çıkarılmış olanlar, Türkiye’ye göçmen olarak alınmazlar.

    ‘’Ana dili Türkçe olmayanlardan toplu olmak üzere yeniden köy ve mahalle, işçi ve sanatçı kümesi kurulması veya bu gibi kimselerin bir köyü, bir mahalleyi, bir işi veya bir sanatı, kendi soydaşlarının tekeline alması yasaktır.’’

    “ATATÜRK, DERSİM’İ VURACAĞIZ DEDİ, VURDUK”    

    Dersim’e tek millet, tek din, tek ırk ve tek dil anlayışı çerçevesine yaklaşan Kemalistler,  25 Aralık 1935 yılında 2884 sayılı Tunceli Vilayetinin İdaresi Hakkında kanun çıkarıp, tedip ve tenkil harekatı için zemin hazırladılar.

    Özel Tunceli kanunu çıkarılıp, katliam için gerekli hazırlıklar yapıldıktan sonra da 4 Mayıs 1937’de bakanlar kurulunun ‘’Gayet Gizlidir’’ ibaresiyle yürürlüğe giren kararıyla tarihin en kanlı katliamlarından biri gerçekleştirildi.

    Karar yerleşim yerlerinin tahrip edilmesi ve sivillerin sürülmesi ‘emrettiği’ için gizli ibaresiyle ilgililere gönderilmişti. Şöyle yazılmıştı “Son günlerde Tunceli’de vukua gelen hadiselere dair raporlar 4.5.1937 tarihinde Atatürk’ün ve Mareşal’ın huzurları ile tetkik ve mütalaa edilerek aşağıdaki sonuca varılmıştır: Toplanan kuvvetlerle Nazımiye, Keçizeken (Aşağı Bor), Sin, Karaoğlan hattına kadar, şedit ve müessir bir taarruz hareketi ile varılacaktır. Bu defa isyan etmiş mıntıkadaki halk toplanıp başka yere nakil olunacaktır. Ve bu toplama ameliyesi de köylere baskın edilerek hem silah toplanacak, hem bu suretle elde edilenler nakledilecektir.’’

    Celal Bayar,”Atatürk ile Elâzığ’dayken eşkiyalar bir karakolu basarak jandarmaların silahlarına el koymuştu. Atatürk yüzüme bakarak ‘ne olacak’ dedi. Biz de memleketin selameti için Dersim’i vurduk.”

    (Tercüman Gzt. 10.09.1986)

    1 Kasım 1938’de TBMM’nin açılış törenine katılamayan Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’in konuşma metnini, Başbakan Celal Bayar okur. Konumuzla ilgili kısmı şöyle: Uzun yıllardan beri devam eden ve zaman zaman had safhaya ulaşan Tunçeli’ndeki toplu şekavet hadiseleri muayyen bir program dahilindeki çalışmaların neticesi olarak kısa bir zamanda bertaraf edilmiş o mıntıkada bu gibi vakalar bir daha tekerrür etmemek üzere tarihe devrolunmuştur.

    Devlet baştan beri Dersim’de bir isyan olduğunu ve bu isyanın da askeri harekatla bastırıldığını söylüyor. Oysa bugüne yapılan tüm bağımsız çalışmalar ve Dersim’in önemli simalarından olan Nuri Dersimi yazdığı kitaplarda, 1937-38’de Dersim’de kesinlikle bir isyanın olmadığı yönde fikir ve bilgi beyan etmişlerdir.

    DERSİM’DE SOYKIRIM YAPTILAR     

    Yıllar sonra ortaya çıkan tanık ve belgeler Dersim’de eşi benzeri görülmemiş, duyulmamış sistemli bir katliam yapıldığını kamuoyuna duyuracaktı.

    Dersimlilerin yıllarca korkuyla yüreklerinde sakladığı bu vahşi kırım hikayeleri duyuldukça Dersim insanların gündemine gelmeye başlandı.

    15 Kasım 1937 tarihinde Seyid Rıza ve yol arkadaşları Elazığ’da düzmece bir mahkemeden sonra asıldılar. Tıpkı 1925’te asılan Şeyh Said gibi, Seyid Rıza ve yol arkadaşlarının mahkemesi de tercüman ve avukatsız tamamlanacaktı.

    Seyid Rıza’yı Dersim’in lideri olarak görüp asanlar, idamlardan sonra da durmamış, 1938 baharında sistemli bir katliama girmişlerdi.

    Malatya Emniyet Müdürü Çağlayangil ile yaptığı röportajdır. Bu röportajın kamuoyuna yansıyan kısmında Çağlayangil şöyle diyor: “…Neticeyi söylüyorum. Bunlar kabul etmediler, mağaralara iltica etmişlerdi. Ordu zehirli gaz kullandı. Mağaraların kapısının içerisinden bunları fare gibi zehirledi. Ve yediden yetmişe o Dersim Kürtlerini kestiler. Kanlı bir harekât oldu. Hükümet otoritesi de köye ve Dersim’e girdi. Bugün Dersim’e rahatça gidebilirsiniz. Jandarma da girer, siz de girebilirsiniz.”

    Dersim kırımının devlet eliyle nasıl tasarlandığını ve nasıl da organize bir şekilde uygulandığına dair az sayıda da olsa gizli belge ortaya çıktı. Bunlardan biri de dönemin başbakanlarından Refik Saydam’ın, Fevzi Çakmak’a yazdığı gizli ibareli telgraftır. Başbakan Refik Saydam ‘Dersim’de halka karşı zehirli gazların kullanılmasını, bir hekim olarak doğru bulmadığını’ söylüyordu.

    Devletin en yetkili isimleri tarafından yapılan bu itiraflarda da görüldüğü gibi Dersimde boğucu kimyasal gazlar kullanılmıştır. Burada şu soruya da cevap bulmamız gerekiyor; o tarihlerde Türkiye’de kimyasal gaz üretecek bilgi ve teknoloji olmadığına göre bu gazları Türkiye’ye hangi ülke verdi?

    Dersim’de zehirli gazların kullanılması dünya soykırım tarihinde bir ilktir. Naziler, Dersim Katliamı’ndan sonra, Auschwitz benzeri yerlerde ölüm merkezleri kurup işlenmiş karbon monoksit gazlarla Yahudi ve Çingeneleri (holokost) topluca katletmişti. İngiliz arşiv belgelerine göre, Türkiye 1938 yılında İngiltere’den zehirli gaz uzmanı istemiş. Soru şu: Türkiye’ye kimyasal gazları İngilizler mi, Almanlar mı verdi?

    SOYKIRIM İTİRAF EDİLİYOR   

    Dersim katliamı bir çok kişinin tanıklığı esas alınarak yazıldı, Çayan Demirel’in ‘’38’’ isimli belgeseli gibi filme çekildi. Evlatlık verilen bazı çocuklar, ‘’Dersimin Kayıp Kızları’’ belgeselinde olduğu gibi ortaya çıkarıldı. Necip Fazıl Kısakürek gibi ‘sağcı-milliyetçi’ bir yazarın kitabında dehşet dolu hikayelerle anlatıldı.

    Yine Dersim Katliamı’nda subay olarak görev yapan Orgeneral Muhsin Batur anılarında, Dersim’de geçirdiği günler için şöyle yazmıştı: “Elazığ’ın biraz uzağında Harput’un eteklerinde çadırlı ordugâh kurduk ve bir müddet sonra ilk durak Pertek olmak üzere harekete geçtik ve iki ayı aşkın bir süre özel görev yaptık. Okuyucularımızdan özür diliyor ve yaşantımın bu bölümünü anlatmaktan kaçınıyorum.”

    General Batur’un okuyucularından özür dilemesini gerektiren şey neydi hiç öğrenemedik. Ama Türkçe yazın hayatının önemli aktörlerinden olan oğul Enis Batur’un babasının yazamadıklarını şairane bir dille yazmasını bekliyoruz hala!.

    Dünya bugüne değin daha çok Nazilerin kurduğu gaz odalarında yapılan katliamları konuştu, yazdı. Dersim görülmedi, duyulmadı. Lemkin, Ermeni ve Yahudi, Çingene katliamlarından bahsederken Dersim’den bahsetmez. İhtimalen haberdar değildi. O yıllarda Dersimlilerin seslerini duyuracağı iletişim araçları yoktu. Dünya da bugün Efrin’in işgalinde olduğu gibi Dersim’in acısına sessiz kaldı.

    Resmi rakamlara göre 13 bin kişinin öldürüldüğü Dersim’de, yerel kaynaklar 50 binin üzerinde insanın katledildiğini, on binlercesinin de yurtlarından sürüldüğünü söylüyor.

    Bugün hala Dersim’e dair tüm arşivler açılmamış olup, evlatlık verilen çocukların akıbeti açıklanmış değil.

    Devletin resmi olarak yüzleşemediği Dersim 38 Katliamı, halklarımızın vicdanında, bir yara gibi kanamaya devam ediyor…

    Etnik ve kültürel farklılıklar; toplumların ve devletlerin zenginliğidir. Bu zenginlikleri korumak ise toplulukların birbirilerine karşı tutunacakları hoş görü tavırları ve yasa yapıcıların korumacılığıyla güvence altına alınabilir. Her türlü kültürel farklılık (din, dil, ırk vb) anayasa güvencesi altına alınmalıdır. Türkiye’de toplumsal barışın sağlanması için tüm farklılıklara eşit yaklaşan bir anlayışa ihtiyaç vardır.

    – Başta Seyid Rıza olmak üzere 15 Kasım 1937 yılında asılanların mezar yerleri açıklanmalıdır.

    – 1937 yılında yapılan yargılamalarda idam dışında ceza alanların akıbeti açıklanmalıdır.

    – 1938 yılında yapılan soykırımda toplam kaç kişinin öldürüldüğü, kaç kişinin sürgüne gönderildiği resmi belgelerle açıklanmalıdır.

    – Evlatlık verilen Dersimli kız ve erkek çocukların akıbeti belgelerle açıklanmalıdır.

    (HABER MERKEZİ)


    Fotolar-Kalan Müzik arşivi

  • Şair-Yazar Nesimi Aday CHP’nin Afrin politikasını körleşme olarak değerlendirdi

    Şair-Yazar Nesimi Aday CHP’nin Afrin politikasını körleşme olarak değerlendirdi

    PİRHA – Türkiye’nin Afrin’e yönelik operasyonunu ve operasyon süreci boyunca CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun izlediği poltikayı değerlendiren bir yazıyı Gazete Peyik’te kaleme alan Şair-Yazar Nesimi Aday, “Türkiye’nin içine düştüğü siyasi ekonomik buhranı çözmekle mükellef olması gereken ana muhalefet partisi CHP, siyasi Kürt hareketlerinin kazanımları karşısında savrulduğu milliyetçi cephede patinaj yapıp duruyor” dedi.

    CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun izlediği Afrin politikasını değerlendiren Şair-Yazar Nesimi Aday Gazete Peyik’te CHP, Efrin ve körleşme başlıklı bir yazı kaleme aldı.

    “KILIÇDAROĞLU MİLLİYETÇİ TEPKİLER GÖSTERİYOR”

    “CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, Suriye sınırları içinde olan Efrin’e savaşmaya giden bir askerlerinin hayatını, 50 Efrin’e değişmeyeceğini söyledi. Kılıçdaroğlu, altı yıldır demokratik özerklikle yönetilen ve başta sosyal demokratlar olmak üzere, çoğu sol, sosyalist çevrelerce de desteklenen ‘Rojava Modeli’ni, askeri jargonla ifade edip, milliyetçi tepkiler gösteriyor.” diyen Aday şunları ifade etti;

    “Nobel Edebiyat ödüllü yazar JoseSaramago, “Bakabiliyorsan gör. Görebiliyorsan, gözle” cümlesiyle başladığı ‘’Körlük’’ romanında, araba kullanmakta olan bir adamın, yeşil ışığı beklerken aniden kör olmasını ve bu körlüğün başta göz doktoru olmak üzere, şehirde kendisiyle ilişkilenen herkese salgın bir hastalık gibi yayılmasını anlatır. Saramago’nun anlattığı körlük öldürücü olmayıp, tüm ahlaki değerleri yok etmektedir. İnsanlar, görmeyen gözlerle cinayetlere, tecavüzlere şahit olurlar. Güçlü olanların ayakta kalabildiği şehirde, körlükten kurtulan tek kişi ise doktorun karısı olur. Eşini yalnız bırakmak istemeyen kadın da hastalığa yakalandığı bahanesi ile eşinin yanında karantinaya alınır. Herkesin kör olduğu karantinada o görür, körlükle baş etmenin yollarını arar ve başarır da.Türkiye’nin içine düştüğü siyasi ekonomik buhranı çözmekle mükellef olması gereken ana muhalefet partisi CHP, siyasi Kürt hareketlerinin kazanımları karşısında savrulduğu milliyetçi cephede patinaj yapıp duruyor. Oysa Saramago’nun romanındaki doktorun karısının misyonunu cesaretle yüklenebilse, kendi körlüğünü de, iktidarın çarkları altında ezilip ses etmeyen büyük yığınları da hareketlendirebilir. Ama CHP’nin Alevi lideri, Alevileri sistemin büyük havuzunda yüzdürmekten başka bir siyasete gönülsüz duruyor” dedi.

    “SİYASET IVIR ZIVIR İLE UĞRAŞIYOR”

    “Ortadoğu savaş halindeyken, milyonlarca insan yurtlarından ölerek ya da kaçarak ayrılırken, siyaset bilimi olmasa da siyaset gerçekten de ıvır zıvırla uğraşıyor. Güney Kürdistan’da yapılan bağımsızlık referandumunda halkın % 93’ü Irak’tan bağımsız bir Kürdistan istedi ama dünya bu irade karşısında üç maymunu oynadı. Güneyli Kürtler uzun mücadeleler sonucu kazandıkları haklarından dahi mahrum kaldılar” ifadelerini kullanan Aday şunları söyledi;

    “Şimdi benzeri bir görmeme hali Efrin’de yaşanıyor. NATO’nun ikinci ordusuna sahip Türkiye, başka bir ülke sınırları içinde olan ama Kürt toprakları olmasından kaynaklı, Kürtlerin elinde olan Efrin’e, iki ay savaştıktan sonra girdi. Türkiye bu harekete, bütün tezatlığına rağmen ‘’Zeytin Dalı’’ hareketi dese de, uluslararası hukukta (BM bildirgeleri*) bunun bir işgal ya da ilhak hareketi olduğu ortada. Kürtlerin büyük miti Demirci Kawa’nın heykelini yıkıp, yerine Türk bayrağı astılar. Başta ABD, Rusya, Almanya ve İngiltere olmak üzere, Ortadoğu/Mezopotamya’nın büyük aktörleri, çıkarları gereği bu ilhaka göz yumdular. Türkiye, Avrupa’nın çeşitli ülkelerine dağılmış olan Suriyeli Arap mültecilerinin daha fazlasını, siyasi aparat olarak kullanmak istiyor. Bu isteğini de ‘kapıları açıp, milyonlarca Suriyeliyi size yollarım’ cümlesiyle tehditte dönüştürdü. Türkiye’nin elindeki mülteci kozu ekonomik sıkıntı içinde olan Avrupa’yı korkutuyor olmalı ki, dünyayı tehdit eden IŞİD’a karşı kahramanca savaşan ve onları yenilgiye uğratan Rojava Kürtleri, Türkiye’nin insafına terk edildi. IŞİD barbarlığına karşı evlerini savunan Kobanîli kadınları dergi kapaklarında pop ikon olarak görselleştiren ‘Batılılar’ suskun” diye konuştu.

    “AKP VE MHP KOALİSYONUNA CHP’DE UTANGAÇ BİR ŞEKİLDE KATILIYOR”

    “Türkiye’de, HDP gibi parti ve STK’ların dışında Efrin hareketine karşı çıkan neredeyse yok. Medyanın büyük kısmını yedeğine alan iktidar, bu kanallar aracılığıyla sürekli dezenformasyon yapıyor. ‘Efrin’e terör için girdik’ gerekçesine, yandaşları dışında inanan yok. İktidarın otoritesiyle edilgen kılınmış vatandaşlar ise Efrin ilhakını 2. Çanakkale olarak görme hezeyanında sermest olmuş durumda” diyen Aday şöyle devam etti;

    “Siyasi krizleri aşmak için milliyetçiliği pompalayan AKP ve MHP koalisyonuna CHP de utangaç bir şekilde katılıyor artık.CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu önceki gün katıldığı bir TV programında, Efrin’den sonra olası Mınbiç ilhakını da destekleyeceklerini söyledikten sonra “Eğer YPG çekilmeyip şehiriçi çatışmalar olsaydı, pek sorunla karşılaşacaktık. Bu konuda endişemizi dile getirdik. Çünkü ben kendi insanımın burnunun kanamasını istemem. 50 tane Afrin’i bir askerimin hayatına feda ederim” diyerek, yaşam alanlarını terk etmek zorunda kalan 70 bin civarındaki Efrinli’nin hayatını, partisinin politik çıkarları karşısında hiçleştirmeye çalıştı. Sosyal demokrat olduğu iddiasında bulunan bir partinin genel başkanının, savaş karşısında, barışın yanında konumlanması beklenir elbet ama Türkiye’de ‘sosyal demokrasi’ kavramı da CHP’nin milliyetçi politikaları yüzünden dejenere edilmiş durumda. “50 tane Afrin’i bir askerimin hayatına feda ederim’’ diyen Kemal Kılıçdaroğlu, konuşmasının devamında; ‘’Hendek operasyonları 265 gün sürdü, 3 bin 583 terörist etkisiz hale getirildi, 355 güvenlik görevlisi 285 de sivil hayatını kaybetti. Biz hiçbir askerimizin burnunun kanamasını istemeyiz’’ dedi” diye ifade etti.

    “KILIÇDAROĞLU YÜZÜNÜ DERVİŞLERİN MAKAMINA DÖNERSE HAK İLE HEMHAL OLACAKTIR”

    “Dersim’de soykırıma uğramış bir ailenin çocuğu olarak Kemal Kılıçdaroğlu, toplumsal katliamlara ve işgallere nasıl bu kadar acımasız yaklaşıyor, nasıl bu kadar bigane kalabiliyor hayret ediyor insan” ifadelerini kullanan Nesimi Aday, “Birilerinin hayatını başka birilerine değişmemeli. Halklar bahçesi Anadolu’nun felsefi diskuruötekinin haklarına saygı üzerine kurulmuştu. Bizler de sadece insanın değil, çevremizdeki her varlığın yaşam hakkını savunmalıyız. Ahlaki ve vicdani olan budur. Kılıçdaroğlu’nun da manevi olarak beslendiği kültürün yol erenleri de böyle buyurmuşlardı. Kemal bey şayet yüzünü, börtü böceğin hakkını, kendi hakkından ayırmayan ve 72 millete bir nazarda bakan dervişlerin makamına dönerse, hak ile hemhal olabilecektir” diye konuştu.

    (HABER MERKEZİ)

  • ‘Horasan’dan nasıl geldik?’

    ‘Horasan’dan nasıl geldik?’

    PİRHA – Yazar Nesimi Aday ‘Horasan’dan nasıl geldik?’ kitabının yazarı Faik Bulut ile görüştü. Bulut, “Bir eve gittim kadınları çarşaflı ve erkekleri namaz kılıyordu.“Sizi Kızılbaş biliyordum?! diye sordum. ‘Şiileştik, pek azımız Kızılbaş kalıverdi’ dediler” şeklinde konuştu. 

    Yazar – Şair  Nesimi Aday’ın Dersim Gazetesi’nde Yazar Faik Bulut ile yaptığı ‘Horasan’dan nasıl geldik?’ kitabına ilişkin yaptığı röportajın tamamını olduğu gibi yayınlıyoruz.

    Türkiye’deki Alevilerin çoğu ve Dersimlilerin neredeyse tamamı Horasan’dan geldik derler. Bunun maddi temelleri nedir, en azından gerçek midir araştıran soran olmamıştı pek. Oysa Horasan’dan sadece gelen olmamıştı, giden de olmuştu. Hatta gidip gelen olmuştu. Uzun bir tarih aralığına tekabül eden bu göçlerin bilinen en büyüğü ise Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail savaşı sırasında cereyan etmişti.

    Yine başka bir klişe de Horasan’dan gelenlerin Orta Asyalı Türk olduğuydu. Oysa yapılan alan çalışmaları ve tarihsel kaynaklar bunun hiç böyle olmadığını gösteriyor. Horasan’dan Anadolu’ya hele Dersim ve çevresine yerleşen Alevilerin hemen tamamının aslen Kürt (Kurmanç-Kırmanc/Zaza) oldukları, dahası sadece Alevi olmadıkları, Sünni ve Şafii Kürtlerin de bu göç yollarına düşürüldüğü/düştüğü görülüyor.

    Araştırmacı-Yazar Faik Bulut, Horasan ve Alevilik konusunda ilk çalışmalardan biri olan ‘’Horasan Kimin Yurdu’’ isimli kitabından 20 yıl sonra ‘’Horasan’dan Nasıl Geldik?’’ isimli yeni bir araştırma-inceleme yayımladı. ‘‘Alevilerin Yol Hikâyesi’’ alt başlığıyla sunulan kitap, alan çalışmaları yapılarak hazırlanmış kapsamlı bir içerik oluşturuyor. Faik Bulut, hazırlık sürecinde bir kaç kez İran Horasan’ına seyahate çıkmış, bölgede yaşayan halkların sosyokültürel yapısına dair gözlemlerde bulunmuş ve belgeler ışığında kapsamlı bir çalışma yapmış.

    Yazar, bu seyahatlerde hem kamuoyu hem de kendisi için yeni ve ilk denebilecek bilgi ve belgelere ulaşmış. Kitabın yazılma serüveni 5 yıl sürmüş. Sonuç olarak kapsamlı ve doyurucu bir eser çıkmış. Faik Bulut, ‘’Horasan’dan Nasıl Geldik?’’bağlamında Horasan, İran, Kürdistan, Azerbaycan ve Anadolu’ya göçleri, göç süreçlerinde yaşanan sosyal değişimlerin günümüze etkilerini anlatıyor.

    Nesimi Aday:Horasan konusunda ilk kitabınız ‘‘Horasan Kimin Yurdu’’ 1998 yılında yayımlanmıştı. 20 yıl aradan sonra sizi Horasan’a yönlendiren nedir?

    Faik Bulut: İki ana neden söz konusu. İlki şu: İran’a gitmeden, alan çalışması yapmadan sadece farklı dillerde yazılmış olan çeşitli kaynaklardan yararlanarak yani masa başında hazırlamıştım Horasan Kimin Yurdu isimli kitabı. Oysa elinizdeki bu son kitabı hazırlarken,belki bine yakın kaynaktan yararlandım ve bu süre içinde Horasan’a da gittim, gözümle gördüm. Horasanlılarla konuştum.

    İkinci neden ise şudur:  Kürt kimliğinin çok tartışıldığı bir dönemde, bunu inkâr etmek isteyen resmi ya da sivil (Türkçü, Türkmenci ve kimi Alevici) kesimlerin de kulaktan dolma rivayetlere dayanarak, biraz da Kürt kimliğinin önünü kesmek için,  asıllarını Horasan’a dayandırmalarıydı. En popüler kanıtları da şuydu: “Biz Horasandan geldik!” Bu iddianın ve söylemin, çok tartışıldığını gördüm. Bu durumda  meselenin temeline, özüne esasına inmek gerektiğini düşündüm.

    Çünkü bu meseleTürklük, Kürtlük, Alevilik meselesi değildir. Horasan algısı, kavramı Türkiye’de o kadar tahrif edilmişki?! Oysa gerçekler, hep aynı gerçekler. Ben alt üst edilmiş, tahrif edilmiş,  saptırılmış bu gerçekleri ayağa kaldırıp, yerli yerine oturtmaya çalıştım.

    Nesimi Aday: Horasan’a kaç kez gittiniz?

    Faik Bulut: Horasan’a dört defa gittim. Esas olarak Meşhed’e gittim. Çünkü konaklanacak yerler burada daha olanaklı. Kürtlerin çoğunlukla yaşadığı Nişabur’a, Şirvan’a (Şirvan ismi Kürdistan’ın birçok yerinde var, Azerbaycan’da da var) Çınaran’a, Koçan’a, Bojnurd’a, Tus’a gittim, adım adım gezdim, sokaklarında dolaştım.

    Nesimi Aday: Horasan’ın kelime anlamı, etimolojik kökü nedir?

    Faik Bulut: Zaten Xuristan deniliyor. Xur güneşin doğduğu ufuk taraf, yani doğu demek, –istan da bir mekanı ifade eder. Güneşin doğduğu mekan denilebilir.

    Nesimi Aday: Dilleri nedir bu insanların? Kurmancî ya da Zazakî (Kırmanckî) konuşuyorlar mı hala?

    Faik Bulut: Genelde Kurmancî konuşuyorlar. Ama az da olsa Zazakî/Dımılkî konuşan var. Kendilerini Kürt kimliği üzerinden tarif ediyorlar. Alevilik üzerinden değil. Çünkü Şiileşmişler. Orada şov yapan bir sanatçıyla tanıştım. Bizim Kürtçemizi; Kurmancî ve Zazakîmizi espri konusu yaptı. Dedi ki ‘’gelmişkır, gitmiş kır diyerek Kürtçe konuştuğunuzu mu zannediyorsunuz?’’

    Nesimi Aday: Burası, Deylem bölgesini kapsıyor mu?

    Faik Bulut: Yok. Deylem ile  Mazanderan Horasan’dan ayrılar. Ancak Bu sonuncu mıntıkanın Horasan’la coğrafi komşuluğu var. İngilizce yayınlanan Encyclopedia Iranica ve Encyclopedia Britannica gibi ciddi kaynaklara bakılırsa, Deylem bölgesinde yaşayan Zazalar esas olarak Dicle-Fırat havzasından oralara gitmişler. Bunların bir kısmı (bir kolu veya bölüğü) ise, bir Bizans tarihçisine göre Hevraman bölgesinden, Musul-Kerkük civarından savaş nedeniyle daha önceleri Anadolu’ya veya yukarı Mezopotamya denilen mıntıkalara göçmüşler.

    Sözünü ettiğim ansiklopedinin İran ile ilgili olanını, İran’da İmam Rıza makamının içindeki devasa kütüphanede buldum. Daylam maddesine baktım. İngilizce şöyle yazıyor: Deylem halkının önemli kavim ve kabileleri (farklı kolları), daha önce Harput bölgesinde yani Dicle ve Fırat nehrinin arasında yaşıyormuş. Sonradan Deylemistan’a göçmüşler. İyi savaşçı olduklarından İsfahan’da hükümdarların (Selçuklu)Saray Muhafızı olarak görevlendirilmişler; bazı kolları da Anadolu üzerinden Mısır’a paralı asker sıfatıyla gitmişler.

    Demek ki Dersim ve çevresine, önceleri Fırat-Dicle havzasından göçtükleri Deylemistan’dan daha sonra tekrar gelip yerleşmişler. Bu tarihi gerçek, “Aslımız Deylemlidir, Deylemistan’dan geldik” iddiasında bulunarak kendilerini Kürt halkından ayrı tutan/farklı gösteren çevrelerin görüşlerine terstir. “Biz, Deylem’den geldik” söylemi, aslında sonu olan ama başı olmayan bir iddiadır. Bağlantılı olarak belirteyim: Hewraman İran’ın güneyindeki otantik Kürt coğrafyasıdır. Goran lehçesinin Hewramanî alt lehçesi konuşulur. Oraya giden Dersimli veya bir Zaza/Dımılî, bir kaç saat içinde o dille ilişki kurabilir, konuşabilir..

    Nesimi Aday: Horasan’ın yapısına geri dönersek; Anadolu’da yaşayan Alevilerin büyük kısmı,“Horasan’dan geldik” diyor. Son yıllara kadar da, Türk-İslamcı yazarların telkiniyle ‘’Horasan’dan geldik,o halde Türk’üz’’ diyenler vardı. Hatta Horasan’ı Orta Asya da bir yer sananlar bile var. Sizin gibi bir kaç araştırmacının yazdıklarından sonra bu anlayışın değiştiğini gözlemliyoruz. Horasan neresi, Alevilikte neden bu kadar başat bir yer tutuyor? Küçük Horasan ve Büyük Horasan neresi? Merv şehrinin önemi nedir?

    Faik Bulut: Horasan aslında, kadim Dersim gibidir. Bu da Bingöl’ü, Varto’yu, Gümüşhane’yi, Malatya, Koçgiri’yi kapsar. Bugün Tunceli vilayetini kapsasa da öyle değildir. Yunanlıların, Anadolu için “güneşin doğduğu yer demesi” (Anatolia) gibi Horasan da orada yaşayan halklara göre “güneşin doğduğu taraf” ve yerdir. Ucu bucağı olmayan; şu andaki 5-6 Türkî cumhuriyetini, Pakistan, Afganistan, Sibirya’nın güney kesimlerini kapsayan, hatta Moğolistan’ın belli bölgelerine uzanan bir coğrafya. Ama günümüzde bu büyük coğrafya, sanki sadece İmam Rıza’nın kabrinin olduğu bölgeden ibaretmiş gibi sunuluyor. Bu gayretkeşlik niye? Burada kasıt ve tahrifat var. Dolayısıyla Büyük Horasan ve Küçük Horasan diye ayırmak lazım. Büyük Horasan mevcut Türkistan’ın iki bölümünü yani Çin’de, Rusya’da olan Türkistan ve İran’ın da belli bölgelerini kapsıyor.Türk soylu kavim ve kabilelerin asıl çıkış yerleri büyük Horasan yani Türkistan güney Sibirya stepleridir.Türk boyları, MS 9. yüzyılda yaklaşık 700’lerden itibaren Küçük Horasan ve Maveraünnehir’in İran tarafına akınlar halinde gelebilmişler. Türkçü fikir erbabı, Alevilik ile Türklük kavramını aynılaştırmak ve özdeş kılabilmek maksadıyla genel Horasan kavramını, şu anda İran’daki İmam Rıza’nın ziyaretgâhınınbulunduğu Meşhed şehriyle mahsus özdeşleştiriyorlar. Oysa Meşhed, eskiden basit bir köymüş; sonradan gelişmiş. Şimdi de Horasan denen eyaletin başkenti olmuş.

    Nesimi Aday: Horasan’da yaşayanların Alevi/Kızılbaş olduğuna dair yaygın bir kanı var. Fakat obölgede Sünni Kürtler de varmış, doğru mu?

    Faik Bulut: Sünni Kürtler az kalmış. Aslında Yavuz-Şah İsmail mücadelesi döneminde iki ülkenin sınır boylarında yaşayıp İran tarafına taraftan gidenlerin çoğu Sünni Kürt aşiretlerdi. Azerbaycan-Ermenistan-Karabağ-Kızıl Kürdistan veya Kurdîstana Sor-Kars yöresinde yaşayan Şii/Kızılbaş Kürtlerin oranı dikkat çekecek kadar kalabalıkmış. Sünni Kürt aşiretler Silvan, Muş, Erzurum, Kars, Ağrı bölgesinden gönderilmişler veya kaçıp gitmişler. Tabii Malatya, Sivas, Çemişgezek, Bingöl, Harput, Maraş, Adıyaman bölgesinden gidenler yine Kızılbaş Kürtler var.

    Mevcut durumda beni en çok şaşırtan şey şu oldu: Sanıyordum ki İran’a geçip Horasan’da yaşayan herkes Kızılbaştır! Meğer öyle değilmiş; çoğu Şiileşmiş. Mesela bir eve gittim kadınları çarşaflı ve erkekleri namaz kılıyordu.“Sizi Kızılbaş biliyordum?! diye sordum. “Şiileştik, pek azımız Kızılbaş kalıverdi!” dediler.

    Nesimi Aday: İran Devleti’nin yoğun bir asimilasyon politikası güttüğünü ve oradaki Alevi toplulukları Şiileştirdiği haberleri doğru o zaman…

    Faik Bulut: Şah İsmail devrinde “Rıza Şehri” yani eşitlikçi ütopik toplum özlemiyle oraya giden Aleviler de var. Ama bu güzel düşün karşılığını orada (İran toprağında) bulamıyorlar. Tersine; Safevi Şahları, Kızılbaşlık yerine Şii inancını dayatıyorlar. Kızılbaşlar erenleri ve pirleri, buna itiraz ediyorlar. İtiraz edenlerin önde gelenlerini tasfiye ediyorlar; ya görevden azlediyorlar, ya bastırıyorlar, yahut katlediyorlar. Bir bölümü de Horasan’da sınır bekçileri olmak üzere bölgeye sürülüyor.

    Günümüzde ise İran’ın Şii inanç baskısından dolayı mevcut Aleviler,kendi inanç ve ayinlerini rahatlıkla yapamıyorlar. Cem cemaatlerini, adap erkânlarını gizli saklı yürütüyorlar. Kızılbaş kimliklerini ön plana çıkaramadıkları için de Şiileşme başlamış. Onlar, hem Şah Pehlevi döneminde hem mevcut İslami iktidara karşı Kürt kimliklerine sarılıyorlar: “Kürdüz” diyorlar.

    Öte yandan Horasan’dan gelenler sadece Alevilerdenibaret değil. Büyük Sünni Kürt aşiretleri de oralardan göçüp gelmişler. Brukan (Van), Perçıkan (Malatya-Adıyaman), Reşoyan/Rişvan, Rışwan (Adıyaman) Dırêjan (Malatya), Hesenan (Muş) gibi aşiretler buna örnektirler. Aralarındaki bazı kollar, zamanla Kızılbaş olmuşlar. Ama Sünni kalanlar çoğunlukta. Demek ki Horasan’dan hem Aleviler hem Sünniler; aynı zamanda Türk ve Kürt boyları da gelmişler. Dolayısıyla ‘Horasandan geldik, o halde Türküz’ lafının tarihi temeli yoktur.

    Nesimi Aday: Türkiye’deki bazı Kürt Alevilerin kendilerini inanç kimlikleri üzerinden ‘biz Kürt değil, Aleviyiz’ demeleri gibi mi?

    Faik Bulut: Evet, benzer şeyler. Ki Maraş’tan giden üç köy var. Hatta Ayetullah Maraşî diye ünlü bir öncülerinin adını okumuştum. Kum’da yaşıyorlar. Belli ki Sinemilli bunlar; ama orada Şiileşmişler.

    Bir de şöyle bir olgu var: Türklerin Maverrünnehir (Ceyhun-Seyhun) bölgesine inmeden çok önce Kürtler, Merv, Buhara ve Semerkant’a gitmişler. Hatta oraları denetimlerine geçirmiş; oymaklar ve yerleşim birimleri kurmuşlar. Bunların ki, 1514’teki Çaldıran Savaşından çok çok önceki tersine bir göç. Sonra Moğolların istila döneminde Türkler, Acemler ve diğer etnik topluluklarla birlikte batıya sürüklenmişler. İstila dalgası sona erince bu sefer tekrar İran ve Horasan tarafına dönmüşler ki, bu ters göçün tarihi de Çaldıran’dan öncesine denk düşüyor. Demek ki bahsettiğim bu son göçlerin Şah İsmail ve Kızılbaşlık ile herhangi bir ilgisi bulunmuyor. Kavim ve kabileler, can havliyle Moğol akınları önünden kaçıp Irak, Suriye, Kürdistan ve Anadolu’ya sığınmışlar. Mesela Sinemillier Abbasi döneminde, Ebu Müslim Horasani’yle birlikte önce Musul’a gelmişler, oradan Anadolu’ya geçmiş; Erzincan-Elazığ hattında bir müddet kaldıktan sonra Elbistan yörelerine yerleşmişler.Moğol istilasında yaşananların hemen aynısı Timur akınları sırasında gerçekleşmiş. İnsan korku belasına, Horasan ve İran yaylarından Azerbaycan, Anadolu, Kürdistan, Irak ve Suriye taraflarına kaçmışlar. 1400 yılına kadar gerek Timur ve Moğol akınları nedeniyle Anadolu’ya sürekli geliş ve gidişler var.

    Nesimi Aday: Peki, nereden çıktı bu Horasan Aleviliği, bu isim nasıl kavramsallaştı?

    Faik Bulut: Tarih, ortaçağda Horasan Aleviliği diye bir kavramdan söz etmiyor. Tasavvuf hareketinin Horasan ekolünden bahsediyor. Üstelik o bölgenin hemen tümüyle Sünni egemenliğinde olduğuna dair kayıtlar var. Evet, eskiden beri Bâtıniler ve Şiiler de oradaymışlar. Hatta Şiilerle akraba inanca sahip Zeydiler de varlarmış. Fakat onlar, egemen değiller; daha çok muhalif fırkalar, hizipler ve topluluklar halinde mevcutlarmış. Dolayısıyla şimdilerde Anadolu Aleviliği denilen kendine has, özgün bir Alevilik yokmuş ortaçağ devrindeki Horasan’da.

    Horasan Aleviliği; kanımca iki yerden: Birincisi, inanç esaslı yarı efsane yarı gerçek tarihi olaydan: M.S. 700’lerden sonra Emevi karşıtı muhaliflerin tümü Horasan’da toplanmışlardı; Abbasiler, Fatımiler, Şiiler, Zeydiler, İsmaililer ve Ehlibeyt sevdalıları (özellikle Hz. Ali’nin Fatma’dan olmayan oğlu Muhammed bin Hanefiye’nin izleyicileri sayılan Haşimiye fırkası veya hareketi) örgütlenme yapıyorlardı. Örgütleyiciler arasında Ebu Müslim Horasani ve çevresinde biriken Bâtıni, Zerdüşti/Mazdekçi ve Şamanist kümeler vardı. Muhammed peygamberin amcazadelerinden olan ve bu anlamda Hz. Ali’nin de akrabası sayılan aristokrat Abbasi sülalesinin desteğiyle, Ebu Müslim ön plana çıktı. Her şeyi eline aldı. İsyan hareketini yönetti. Ancak sanılanın tersine, Ebu Müslim’in isyanına katılanların büyük bir bölümü Arap kabileleriydi. Yani Türklerin, İranlıların ve Kürtlerin isyanın ilk döneminde büyük katılımları yoktu ve rolleri de azdı. Ebu Müslim Horasan’dan İran, Irak (özellikle Musul-Kerkük üzerinden) ve Anadolu’nun güney kesimine geldikçe Kürt, İranlı ve Türk katılımı biraz arttı. Örneğin Ebu Müslim, Emevi hükümdarına öldürücü darbeyi Nusaybin-Cizre hattında vurmuştu. Ebu Müslim Horasani ismi efsaneleşince, Horasani (Horasanlı manasında) lakabı da destanlaştı. Zafer sonrasında artık herkes kendini siyasi düzlemde Horasani yani Horasanlı sayıyordu ki, zulme karşı başkaldırının bir ifadesiydi bu.

    İkincisi de Cumhuriyet döneminin ideolojik Türk Tarih Tezi anlayışından türemiştir.O devrim önemli tarihçisi ve bu düzlemde teorisyeni sayılan Prof. M. Fuad Köprülü, “Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar” isimli kitabında, halk İslam’ı denilen inancın izini sürmüş; bu arada “Horasan Erenleri” diye bir kavram öne çıkarmıştı. O kitaptaki bazı notaları eleştirdim kendi çalışmamda. Şu kadarını söyleyebilirim: “Horasan Aleviliği” diye bir ekol, bir yol, bir sürek yoktur. Esasında bugün bildiğimiz anlamıyla Horasan’da Aleviler de yoktular. O devirdeki Aleviler, daha çok, “Bâtıni, Rafızi, Şii, Zeydi, Zındık” filan gibi isimlerle adlandırıyorlardı. Hepsinin ortak özelliği Ehlibeyt sevdalısı olmaktı; bu temelde muhalefet yapabiliyorlardı. Ayrıca Horasan’da bugünkü anlamıyla tek bir Alevilik tanımı yoktu; oradaki insanları örgütleyen tek bir merkez de yoktu. Ehlibeyt ve Bâtınilik propagandası yaparak insanları örgütleyenlerin bir kısmı Mısır’dan gönderilen Fatımi Devletinin görevlileriydiler; bazıları Taberistan’dan giden Zeydi propagandacılarıydılar, kimileri İsmaili mezhebinin önderi Hasan Sabbah’a bağlılarıydılar, kimileri Şii ve bazıları da Türk kökenli halk tasavvufçusu idiler.

    Horasan’dan gelen Bâtıniler, Anadolu’da henüz Alevi ismini almamışlardı: Onlara “Zındık, Işık tayfası, Rafızi” filan deniliyordu. Şah İsmail devrinde Kızılbaş diye isimlendirildiler. 1700’lü yıllardan itibaren bugünkü adlandırmayla Alevi ismiyle anılmaya başladılar.

    O halde Anadolu’daki Alevilerin,“Horasan Aleviliği” diye bir söylemi veya kavramı benimsemelerinin iki ana nedeni daha var: Bir: Türklerin Orta Asya’dan geldikleri fikri, Batılı tarihçi ve araştırmacıların tespitidir. Doğru bir tespittir. Ancak bunu okuyan Türk teorisyen ve aydınları, köklerini keşfetmenin ve uluslaşmanın hevesiyle, Orta Asya’yı, “Ergenekon Destanı”, “Manas Destanı”, “Bozkurt efsanesi”, “Dokuz Işık” hikâyesi gibi masallarla süsleyerek Turan ve Kızıl Elma ütopyaları görmeye başladılar. Sonra da bu Turancılık akımı devreye girdi. İttihat ve Terakki’nin Horasan kavramını öne çıkarması, Balkanlar ve Arabistan gibi ülkelerin kaybedilmesinden sonrasına rastlar. Osmanlı toprakları ardı sıra elden çıkınca, ellerinde bir tek Türk ve Kürt Aleviler kalmış oldu. Anadolu’nun Sünnilerine bile güven yoktu. İttihat ve Terakki adına Alevi araştırması yapan Baha Said, Sünni tarikatlar ve Saray İslamcılığına ver yansın edip, “Alevilerin ne kadar sadık, fedakar olduklarını; Türklüğün ve Müslümanlığın özünü koruduklarını” söyleyip durur. Bu bağlamda Horasan’a işaret eder. Demek ki İttihatçılar “Madem hepimiz Orta Asya’dan ve Horasan’dan geliyoruz. Horasan kavramı üzerinde durursak, böylece Türk ve Kürtleretrafımızda toplamış oluruz” diye düşündüler. İttihat Terakki’nin dağılan Osmanlıdan sonra, kalan halkları Anadolu merkezinde toplama fikri, Cumhuriyet döneminde hem mezhepsel olarak hem de etnik olarak asimilasyona çevrildi.

    Nesimi Aday: Biraz da Dersim’i, daha eski adıyla Çemişgezek’i konuşalım. Bilinenin aksine, ters yönde göçlerin olduğundan bahsettiniz, bildiğimiz kadarıyla Çemişgezek’ten (Dersim’den) ters göç de var. Siz Horasan’a yaptığınız seyahatte Çemişgezeklilere rastladınız mı?

    Faik Bulut: Osmanlı Safevi çatışmasında, kırka yakın Türkmen Alevi ileKürt Sünni beyi, Şah İsmail’e gidiyor. Onun yanında yer alabilmek için kendi şartlarını öne sürüyorlar. Her ne oluyorsa, Şah İsmail bunların çoğunu ya hapsediyor ya da öldürüyor. Bunun üzerine aşiretler tekrar toplanıp ne yapacağını konuşuyorlar. Tam bu süreçte Çemişgezekliler peyder pey İran tarafına, Safevilerin yanına göçüyorlar. Horasan’a henüz gitmiyorlar. Bir müddet Tebriz bölgesinde kalıyorlar. Çemişgezekliler ile diğer Alevi veya Sünni inançlı Kürt aşiretlerinin Horasan’a gidişleri 1550’li yıllarda başlar ama daha çok meşhur Şah Abbas’in iskân (toprağa yerleştirme) politikası çerçevesinde yaklaşık 45 ile 60 bin hane halkından Kürtleri Özbekistan ve Türkmenistan sınırına yerleştirmesiyle başlar. Maksat bu aşiretleri, hem hükümet merkezlerinden uzaklaştırmak hem de çapulculuk yapan Sünni ve Özbek akınlarından korumaktı.

    Nesimi Aday: İdris-i Bitlisi’nin bu süreçteki rolü ve konumu nedir?

    Faik Bulut: İdris-i Bitlisi, Halvetilikbenzeri Sünni Suhreverdi tarikatı mensubudur. Sünni inançlı Akkoyunlu hükümdarının sarayında (Tebriz’de) kâtiplik yapmıştır. Başarılı biri olduğundan Şah İsmail, kendisini yanında çalıştırmak istemiş ama Bitlisi, bunu reddetmiştir. Çünkü babası, bir Safevi hükümdarı tarafından katledilmişti. Yavuz’un babası II. Bayezid daveti üzerine, İdris-i  Bitlisi Osmanlı Sarayı’na gitmiştir. Yavuz Selim tahta geçince, onu,  Doğu siyasetini (İran Şahları ve sınır Kürt Beyleri) konusunda danışman yaptı.  Evet, İdris, Yavuz’la birlikte Çaldıran seferine katıldı; savaş sonunda Osmanlı eline geçen Tebriz’de bir süre kaldı. Ulu Cami’de halka vaaz vererek Tebriz halkını Osmanlı yönetimine ısındırmış oldu. Buraya kadar İdris’in görevi, belirleyici değildir. Asıl işbirliği bu tarihten sonra başlamıştır: Şah İsmail, 1514’teki Çaldıran yenilgisinden iki yıl sonra, tekrar harekete geçmiş, kaybettiği toprakları yeniden ele geçirmek için Osmanlıya karşı büyük bir askeri hamle hazırlığı yapmıştır. Mesela bu çerçevede Diyarbakır şehrini kuşatmaya almıştır. İdris-i Bitlis’i hemen devreye girmiş; Yavuz ile bölgedeki Kürt aşiretlerinin beyleri arasında irtibat kurmuştur. Osmanlı tarafına geçmeleri için Kürt mirleri arasında propaganda yapmış; padişah tarafından kendilerine verilecek ödül vaadinin imzalı ve mühürlü senedini götürüp mirlere teslim etmiştir. Bunun üzerine Kürt aşiret reisleri ve mirleri, Osmanlı tarafını tutmaları karşılığında istenen taleplerini “Ariza” adlı bir mektupta sıralamışlar. Saray dilini ve siyasetini iyi bilen İdris-i Bitlisi, mektubu bizzat kaleme almış, kendi eliyle götürüp Yavuz Sultan Selim’e sunmuştur. Şöyle ki; mirlerin ve reislerin ortak mektubunu imzalayan Bitlis Hâkimi Şerefüddin Bey, Hizan Meliki Emir Davud, Hısn-ı Keyfâ (Hasankeyf) Emiri Eyyubîlerden II. Halil, İmâdiye Hâkimi Sultan Hüseyin olmak üzere 25-30 kadar Kürt beyi (Ümerâ-yı Ekrâd yani Kürt Mirleri), özetle şunu dile getirmişler: Şah İsmail’in Kürdistan beylerine ve halkına yaptığı zulümden kurtulmak için Osmanlıyla birlikte çalışma isteği; buna karşılık devletten beklenen mükâfat yahut Kürt mirlerinin talepleri.

    İdris’in öncülüğünde yapılan bu ittifak, mühürlü imzalı bir anlaşmayla sonuçlanınca Kürt beyleri ve aşiret reisleri, Osmanlı nezdinde temsilci saydıkları İdris-i Bitlisi’nin başını çektiği 10 bin kişilik bir gönüllü ordu oluşturdular; Şah İsmail’in Diyarbakır kuşatması için gönderdiği askerlerle savaşa girdiler. Şah ordusunu bozguna uğrattılar.

    Çemişkezekliler,  son yüzyıla kadar bu isimle biliniyorlardı ve çatısı altında 5-15 kabileyi topluyordu. Tam bilemediğim bir nedenle, bu isim (Fars aksanına uygun biçimde Çemişkezeklû deniliyordu) değişmiş; yerine Zaferanlû kabile federasyonu geçmiş.

    Nesimi Aday: Zaferanlılarla görüştünüz mü?

    Faik Bulut: Onların en önemli merkezi olan Koçan’da bazı mensuplarla görüştüm. 106 kabile var Horasan’da.Sanırım Şah Abbas döneminden sonra bir idari sistem kurulmuş. Özerklik değil yerel yönetimlerde inisiyatif tanımak için orada yerleşik veya göçebe olan Kürt ezbet, boy, kabile ve aşiretlerini birkaç aşiret federasyonu çatısı altında toplamışlar. Bu idare mekanizmasına “hanlık” adı verilmiş. Buna göre toplumsal/kültürel açıdan birbirine daha yakın olan kabileler, tek federasyon altında bulunuyorlar. Her federasyon, bünyesinde irili ufaklı 5 ile 20 kabileyi barındırıyor. Bu bağlamda 5-6 önemli aşiret federasyonu var. Eskiden Çemişkezeklû diye bilinen federasyon, sonradan Zaferanlû ismiyle anılmaya başlanmış. Muhtemelen Çemişkezeklûların sosyal ve ekonomik gücü azaldığından bu isim değişikliği yaşanmıştır yahut devletin Çemişkezeklûlere karşı bir tutumu olmuştur. Çünkü Çemişkezeklûlar, Qaçar ve Pehlevi hükümdarları devrinde birkaç kez isyan edip, başka mıntıkalara sürülmüşler; kızları gelinleri esir alınarak Türkmenistan Sünnilerine cariye diye satılmıştır. Hanlık yönetimini hatırı sayılır bir şahsiyet temsil ediyormuş; o da devlet ile aşiret federasyonu arasında bir köprü işlevi görüyormuş. İslam Cumhuriyeti kurulduktan sonra, hanlık sistemi ortadan kaldırıldı. Han sıfatı taşıyan temsilcilerin de pek hükmü kalmadı.

    Nesimi Aday: Göçlerle ilgili ‘doğudan batıya olur’ şeklinde klişe bir kavram var. Sizce bu yoğun göçün nedeni nedir?

    Faik Bulut: Çoğu savaşlardan kaynaklı olsa da yaşamsal nedenler de var. Bunlar, çoğunlukla küçükbaş hayvancılığı (koyun-keçi vs) yaptıklarından yaylalara gidiyorlar. Zamanla, ihtiyaca göre daha uzak yerlere göçebiliyorlar. O yıllarda develeri ve atları varsa uzun göçlere (Moğolistan’dan Ukrayna’ya) gidiliyor. Ama koyun keçi besliyorsa,(Horasan’dan Anadolu ve Mezopotamya’ya) daha kısa göçler yapılıyor.

    Nesimi Aday: Dersim’deki Şekakiler (Şavaklar) gibi. Şekakiler iç savaştan dolayı, yani son 40 yılda Dersim’den Erzurum ve Erzincan’a göçtüler.Dolayısıyla hayvancılık yapan yarı göçer Kürt aşiretlerinin binlerce yılda nerelere göçmüş olduklarını, ne kadar dağıldıklarını tahmin etmek zor olmasa gerek. Bu kitabın yazılma sürecinde Şekakilere dair yeni bilgilere ulaşabildiniz mi?

    Faik Bulut:Turistik bir gezi münasebetiyle İran’daki Hewraman, Luristan ve Kürdistan bölgelerini gezerken, şunu öğrendim: Meğer Celali denen aşiret konfederasyonu, Şikak üst konfederasyonunun bir koluymuş; bir ucu da Irak Kürt bölgesinde Gelalê veya Gilala denen mıntıkaya kadar uzanıyormuş. Şavak topluğunun da Şikakların bir kolu olması muhtemeldir. Ama kesin kayıt olmadan konuşamam. Onlar iki koldan gitmiş olabilirler: Şikakların bir kolu Dersim’e gelmişken, diğer bir kolu Musul’a kadar gitmiş. Türkçe kayıtlara yanlışlıkla Şebek diye geçen, aslından Arapça Şabak diye okunması gereken bu topluluk, Musul ile Kerkük çevresinde 40 köyden oluşuyor. Hepsi Bektaşi’dir. Kökenleri konusunda, bu topluluk içinde farklı görüşler var. Çoğu, “Kürt” olduğunu söylüyor; bazıları, soylarını Araplara ve Acemlere  bağlıyorlar  ya da Azerbaycan taraflarından geldiklerini belirtiyorlar; bir kısmı da “bağımsız bir etnik topluluk, millet olduğu” iddiasındadır. Sadece Türkiye’deki kimi Türkçü ve Alevi çevreler, Şavakların “Türk olduklarını” ileri sürüyorlar.

    Nesimi Aday: Haklısınız. Kürdistan Kültür Bakanlığı da yapan Felakettin Kakaî, bir söyleşisinde Kakaîlerin ‘Dersim’den Güney Kürdistan’a göçtüklerini’ söylemişti…

    Faik Bulut: Mümkün tabi. Aynı zamanda Kirmanşah dolayından Dersim’e de göç yaşanmış. Mesela Sivas Gürün’de Yaresan inancından olan Goranilerin olduğunu biliyorum. Tabii, yüzyıllardan bu yana asimile olmuşlar veya Kızılbaş inancını benimsemişler. Acaba Gürün ismi Goran adından mı geliyor diye düşünüyorum.Elimde belge olmadığı için sadece olasılıktan bahsediyorum.

    Nesimi Aday:Horasan’a geri dönersek; ortaçağda oradaki tasavvuf inancının Bâtınilik, Şiilik ve Alevilik Üzerindeki etkisi nedir? Hacı Bektaş Veli-Ahmed Yesevi ve Horasan Erenleri ilişkisi hakkındaki görüşünüzü merak ediyorum?

    Faik Bulut: Kazaklarla bir görüşmem olmuştu. Ahmet Yesevi’nin Türk değil Arap olduğunu söylemişlerdi. Aslında genel kanı da budur. Yesevi’nin anlayışında, bizim halk İslam’ı, popüler İslam dediğimiz tasavvufçuluk var. Onun Divan-ı Hikmet isimli derlemesini: Çerçevesi İslam olan bilgece sözler içeren bir kitap. Manas Destanı, İslam öncesi Şamanizm, Tengiricilik gibi Orta Asya inançlarının İslam anlayışıyla sentezlenmiş halidir Divan-ı Hikmet. Sözgelimi Türkî topluluklarda baskın olana Tengri (Gök Tanrı) kavramı çıkarılmış, yerine Allah inancı konulmuştur. Dış kabuğu İslam, içi hala Tengricilik’tir kitapta yazılanların.

    Ahmed Yesevi’nin Hacı Bektaş ile direkt bir alakası yoktur; aynı zamanın insanları değiller, uzun bir yaş farkı var aralarında. Dolaylı yollardan bir irtibattan, temastan ziyade bazı ayrıntılarda etkilenmeler olabilir. Mesela Hacı Bektaş’ın ondan feyz aldığı dini hocalardan biri, Hanefi mezhebine mensuptur. Fakat bu nokta, belirleyici olamaz. Çünkü İsa peygamber, Yahudiliğin bir mezhebine mensuptu; bu mezhep üzerinden bağnaz Hahamları ve Ortodoks Yahudilik inancını eleştiriyordu. Sonuçta Yahudilik’ten farklı bir din olan Hıristiyanlık ortaya çıktı. Keza Şeyh Addiy bin Musafir, başlangıçta İslam tasavvufundan etkilenmişti ama kurulmasına öncülük ettiği inanç, İslam ile uzaktan yakından ilgisi olmayan Ezdilik (Yezidilik) oldu.
    Buradan hareketle, Ahmed Yesevi ile Hacı Bektaş’ın farklı yollardan benimsedikleri inançsal öğreti, bildiğimiz anlamda tasavvuf bile değildi. Ayrıca tasavvuf akımı,  Ortodoks İslam’dan ayrışmadır; ona itirazdır. Tasavvufun bazı uç noktaları, bugünkü Bâtıniliğe, Kızılbaşlığa, Yaresanlığa, Nusayriliğe hatta Ezidiliğe kadar gidebilmiştir. Bir kolu da geleneksel pasifist tarikatçılık yoluyla Sünni mezhebininçerçevesinde kalmıştır. Bir anlamda düzen içi, sistem dışı akımların ayrışması gibidir.

    Horasan’daki tasavvuf da böyle bir şeydi. Koyu olanı da vardı,radikal Bâtıni olanı da. Aynı tasavvufçu dönüşümü, Kızılbaşların kutsal kabul ettikleri Erdebil Ocağı’nda görüyoruz. Ocak şeyhleri (Şeyh Cüneyd ve Şeyh Haydar, vs.) başlangıçta Sünni ve Şafii inançlıydılar; Erbil’deki Sünni tarikat dergâhlarıyla yakın ilişkisi vardı. Siyasal ve toplumsal nedenlerle, Safeviye tarikatı giderek Sünnilikten koptu; Kızılbaşlık erkânını benimsedi. Şah İsmail’in ölümünden sonra Şii-Kızılbaş sentezi oluşturuldu; torunu II. İsmail Sünniliğe meyletti ama zehirlenerek öldürüldü. Son durakta Kızılbaşlık yerine resmi Şiilik kurulmuş oldu.  Onun için Ortaçağ’da Horasan’da o benimsenen Aleviliğe,bugünkü anlamıyla Alevilik diyemiyorum.

    Nesimi Aday: O vakitEhli Haqya da Yaresan diyebilirmiyiz?

    Faik Bulut: O dönem genelde kendilerini Bâtıni olarak ifade ediyorlar. Ehli Beyt fikri değil de Ehli Beyt sevdalısı denilebilir. Çok sonradan, Alevi uzmanı akademisyen İréne Mélikoff’un dediği gibi 17-18. yüzyıllarda gelindiğinde bugünkü Alevilik oluştu; sonradan Anadolu Aleviliği şeklinde kavramlaştı. Bizim kafamızdaki kalıba göre Horasan’daki Alevilik tektir. 12 İmam olayıyla beraber ortaya çıkmıştır. Oysatarihi gelişim tersini kanıtlıyor: Mısır’da devlet kuranİsmaili inancından olan Fatımiler, kendi örgütçülerini Anadolu üzerinden Horasan ve Orta Asya’ya göndermişler; Fatımilerin radikal kolu sayılan Nizari İsmaililiği yani Hasan Sabbahçılar kanalıyla önemli oranda Orta Asya’da ve Horasan’da Bâtıni akım örgütlenmiş; geliştirilip yayılmış. Üstelik Şiiliğin tutucu ve uzlaşmacı, hatta İslam içi anlayışıyla mücadele ederek bu tür faaliyetlerde bulunmuşlar. Mesela herkesin gariban tasavvufçu diye bildiği Hallac-ı Mansur, Hasan Sabbahçıların Basra’daki örgüt sorumlularının önde gelenidir. Hacı Bektaş bile, Moğol akınları önünden kaçarken sığındığı Hasan Sabbah kalelerinde radikal İsmaili öğretisinden etkilenmiş, nasibini almıştır.

    Biz sanıyorduk ki Kerbela’dan ve Necef’ten Horasan’a giden örgütlü bir  grup var. Belli bir yere kadar doğrudur; Abbasiler ile Hz. Ali’nin Fatma’dan olmayan oğlu Muhammed’in Haşim isimli evladına bağlı (Haşimiye fırkası) dava sahibi yetkin örgütçüler, Irak ve Suriye çevresindeki propagandacıları Horasan’a göndermişler; Horasan’dan hac ziyaretine veya ticaret için Arabistan yarımadasına gelen kafileler arasında örgütleme yapmışlar. Ancak tek grup, bunlar değildir. Yukarıda bahsettiğim diğer Bâtıni inanç misyonerleri, Anadolu ve Kürdistan üzerinden İran ve Orta Asya’ya gitmişler.  Bu durumda dört beş çeşit Bâtınilik’ten (yani Ön Alevilik’ten) söz edilebilir. Ama bugünküne en yakın olan, felsefi olarak alt yapısını oluşturan Fatımilerin inanç propagandacılarısayılan (Dai) lakaplı “davetçiler”dir.

    Nesimi Aday: Hacı Bektaş-ı Veli’nin bu süreçteki konumu, etki ve yetki alanları nelerdir?

    Faik Bulut: Tatar istilasından kaçan Hacı Bektaş, Horasan’ın güneyindeki Kuhistan (Afganistan sınırına yakın Belucistan ve Sistan) denen dağlık bölgeye sığınıp bir süre orada kalmıştır. Keza Hacı Bektaş, bir süre için Hasan Sabbah’ın kalelerinde (birinin adı Girduh Kalesi) kalmış; İsmaili öğretiden feyz almıştır. İsmaililiği tam benimseyip benimsemediğini bilemiyoruz.

    Yetmemiş, Hacı Bektaş,  İran tarafındaki Kürdistan’a (Yaresanların olduğu bölge) geçmiş ve Anadolu’daki Kürt coğrafyasında bir süreliğine kalmıştır. Muhtemelen Malatya’nın Arguvan ve çevresi olmalıdır ki, onun talipleri, şimdilerde Hünkarlılar diye biliniyor. Demek ki Hacı Bektaş, her şeyi Orta Asya’daki Türkistan’dan almamış; yukarıda anlattığım yerleri dolaşarak çeşitli felsefi ve Bâtıni görüşlerle tanıştıktan sonra pişmiş; böylece kamil insan,”hünkar” olarak kabul görmüştür. Bütün şekillenmesi, o süreç içerisinde oluşmuş.Türkistan’dan yani Büyük Horasan’dan beri halis muhlis Alevi değildir yani. Aleviliği, muhtemelen Baba İlyas döneminde olgunlaşıp billurlaşmıştır. Onun üzerinde Baba İlyas’ın büyük etkisi de vardır. O da Ebu’l Vefa el Kurdî (yani Kürt Ebu’l Vefa) ve Dede Garkın süreğinden gelmiş; Baba İlyas’tan sonra yerine geçmiştir.

    Nesimi Aday: Mazdeklerin inanç felsefeleri ve komünal yaşayış şekilleri göz önüme alındığında, Aleviliğe etkileri büyük gibi görünüyor. Siz ne dersiniz?

    Faik Bulut: Mazdeklerin etkisine ilişkin iki yabancı kaynak okudum. Bu kaynaklar Türk olsa veya Kürt olsa, önyargıyla yazılmış, kendi milletlerini kayırıyorlar derdim. Bu iki kaynağa göre; Ebu Müslim Abbasiler tarafından katledildikten sonra, onun başyardımcılarından olan bir İranlı ilkçağlardaki ortakçı Mazdekçilik üzerinde bazı değişiklikler yapmış;  Horasan’daki Bâtıniakımla harmanlayıp bir sentez yapmış. O sentez, bugünkü anlamda tam Alevilik değildir ama ön Alevilik denen radikal bir koldur. Onun gerçekleştirmek istediği şey, şimdilerde komünal yaşam denen ama Batınilik ve Alevilik’teki “Rıza Şehri” (bir çeşit dünya cenneti toplumu)projesiydi.

    Alevi aydınları arasında yaygın olan şöyle yanlış bir kanaat oluşmuş:“Alevilik bir senkretik, yani bir sürü inançtan almış, harmanlamış, özümsemiş ve onlardan bir Alevi aşuresi yapmış.. Bu doğru ama yarım doğru.Farklı inançlardan birtakım öğe ve öğretiler alıp sentezlemek sadece Aleviliğe mahsus bir husus değildir. Benzer bir harmanlama ve sentez, Sünnilerde de olmuş.Özellikle Sünnilerin tasavvufi kesiminde çok olmuş. İçinde Eflatunculuk, Kabalcılık, Şamancılık, Zerdüştilik ve Polisyencilik gibi farklı dinlerdeki tasavvufçu anlayışları bulabilirsiniz. Hatta üstü kapalı doğa inançları (mesela dağ ziyaretleri, ağaçlara çaput bağlama gibi) bulabilirsiniz. Aleviler ay tutulunca, cinleri kovmak için teneke falan çalar, bu Sünnilerde de vardır. Bu, eski inançların Sünniliğe de gizlice yansımış halidir. Anadolu’da (Hatay-Tarsus-İzmir hattında) son şeklini almış Hıristiyanlık içinde eski animist ve putperest inançlar çok yaygındır. İncil’in satır aralarında bunların izini bulmak mümkün.

    Nesimi Aday: Ehli Beyt Aleviliğinin ya da Arap Aleviliğinin “Rıza Şehri” ütopyasında yeri var mı? Bir de bu komünal ütopyayı Mazdeklere bağlayabilir miyiz?

    Faik Bulut: Arap Aleviliğiyle ilişkisi yok. Diğer yandan Rıza Şehri ütopyası Mazdekçilere dayanabilir tabi. Bence Rıza Şehri’ni İslam içinde bir çerçeveye oturtan Fazilet Şehri’ni yazan Farabi’dir. Günümüzdeki Bahreyn’de İsmaili Fatımilerin radikal kolu olan Karmatiler, “Rıza Şehri” ütopyasını gerçekleştirmiş; yüz yıldan fazla yaşatmışlar. Farabi’den esinlenen Şah İsmail, Kızılbaşları ve Anadolu Alevilerini yanına çekebilmek için, “Rıza Şehri” (yani Safeviler devrindeki eşitlik ve özgürlük yurdu) fikrini ortaya atmış; bu cennetin kendi topraklarında olduğuna dair propaganda yapmıştır. “Şah’a gidelim” deyişi, biraz da bu propagandadan kaynaklanıyor…

    Nesimi Aday: Erdebil Ocağı mı bu ütopyayı güncellemiş oldu?

    Faik Bulut: Seni şaşırtacak ama Erdebil Ocağı, başlangıçta Şafi ve Sünni’dir. Hatta Şeyh Cüneyd, Şafi Kürtlerin yaşadığı Erbil’deki Sünni tarikat şeyhlerinden el almıştır. Ayrıca Erdebil Safevilerin siyasi sahneye çıkmasından önceki Azerbaycan’da, Şafilik çok üstün bir mezhepti. Moğolhanları geldikten sonra Şiilik yavaş yavaş gelişiyor. Sonraki  süreçte siyasete hızla giren Erdebil Ocağı, yine politik amaçlarla önce Şafi inancını bırakıp tasavvufa meylediyorlar; Ehlibeyt’ten yana tutum alıyor ve Kızılbaş oluyor, dört kuşak sonra da Şiileşiyor. Alevilikteki 12 İmam inancı,Şah İsmail döneminden gelir. Şah İsmail bile o dönem Kızılbaş değildir. Kendisini idam etmek üzere takip eden Akkoyunlardan kaçıyor;Hazar Denizi’nin Lahican isimli yöresinde gizleniyor; Kızılbaşlığa yakın bir felsefeyi altı sene boyunca oradaki mürşit ve pirlerden alıyor. Bir ara Bingöl’e geliyor. Gerek Türkmen gerek Kürt aşiretleri onu govend çekerek karşılıyorlar. Orada bir müddet kalıyor.Şah İsmail’in Kızılbaşlığı benimsemesi sürecinde Yaresan dediğimiz Ehli Haq inancınınetkisine değinmek lazım. Yaresan pirleri (veya sultan lakaplı din önderleri)  Şah İsmail adap erkan öğretmeleri için birkaç pir göndermişler. Bu münasebetle belirtmem gerekir: Yaresan inancının ulu önderi,  Sultan Sahak diyor ki; “ ben de güvercin donunda gidip Hacı Bektaş’ı ziyaret ettim.” Her iki olay, Ehli Haq öğretilerinin hem Kızılbaşlık hem de Alevilik üzerindeki dolaylı etkilerine ilişkin kanıt sayılabilir.

    Nesimi Aday: Hasan Sabbah ve Alamut Kalesi’nin Alevilikteki yeri etkisi nedir sizce? Ya da var mı böyle bir etki?

    Faik Bulut: Özel bir etkisi yok. Ama Fatımi davetçilerinin (Anadolu üzerinden Horasana gitmeleri) misyonunu,İsmaili önderi Hasan Sabbah devralmış. Gerek Fatımiler gerekse Hasan Sabbahçılar, Horasan’da örgütleme ve propaganda yapmışlar. Yukarıda ayrıntılarını verdik zaten. Onların en önemli şahsiyeti de Nasır-i Hüsrev’dir. O da Türkistan ve bölgesinde bir hayli çalışmış. Özbekistan ve Tacikistan gibi ülkelerde Hacı Bektaş pek bilinmez ama onun ayarındaki Nasır-i Hüsrev, hünkâr ve serçeşme olarak görülür.

    Nesimi Aday: Türk mü bunlar?

    Faik Bulut: Yok, değiller. Acemler. Hasan Sabbah’ın dip ataları Arap olabilir ama zamanla İranlılaşmışlar. İrani bir hikmet felsefesini yayıyorlar. Burada şunu söyleyeyim; Turancıların, Türkçülerin çok övündüğü Hacı Bektaş neden Türkistan, Özbekistan, Tacikistan ve çevre ülkelerde benimsenmedi; benimsenmiyor? Neden oralarda Kızılbaşlık yok denecek kadar az? Demek ki, Alevilik-Bektaşilik, öyle iddia edildiği gibi öz be öz Türk inancı değildir. Buna karşılık aynı coğrafyada Nasır-i Hüsrev ve İsmaili felsefesi benimsenmiştir.

    Nesimi Aday: Hacı Bektaş’ın bilinmemesi, tanınmaması konusunu az daha açsak mı, oralarda tanınmama sebebi ne olabilir sizce?

    Faik Bulut: Demek ki Hacı Bektaş Büyük Horasan denilen yerde bulunduğu devirde, bugünkü anlamda henüz Aleviliği benimsemiş değildi.O, yukarıda açıkladığım gibi İran’ın Kuhistan (Horasan eyaletinin güney kesimine komşu şimdiki Sistan ve Belucistan) ve Kürdistan gibi bölgelerine yaptığı yolculuk sırasında farklı Bâtıni inançlarla tanışmış, Hasan Sabbah kalelerine (Girduh Kalesi gibi) sığındığında İsmaili öğretisini almış ve nihayet Baba İlyas felsefesini benimsemiştir. Bunlardan sonra Alevi olabilmiştir.

    Nesimi Aday: Bu durumda Hacı Bektaş’ın Bektaşilik öğretisini İran ve Türkiye Kürdistan’ında yapılandırdığını söyleyebilir miyiz?

    Faik Bulut: Sana bahsettiğim bölgelerdeki yolculuğu sırasında Hacı Bektaş, mesela Anadolu’daki kadar bilge, olgun ve tanınmış bir inanç önderi, diğer bir deyimle hünkâr ve ser çeşme olmuş olsaydı; kaldığı Horasan, Kuhistan, İran Kürdistan’ı gibi bölgelerde taliplerinin, gönül erlerinin ve izleyicilerinin olması gerekirdi. Bu üç önemli bölgedeki yol ve inanç haritasına bakıyoruz; kendisinin etkilediği bir topluluk bulunmuyor; tersine, oradaki radikal Bâtıni inançtan, öğretiden ve felsefeden bizzat Hacı Bektaş etkilenmiş, olgunlaşmış ve bilgisine bilgi katmıştır. Bu sayede Hünkâr Hacı Bektaş oluvermiştir. Bu öğretiyi ta başından beri (yani Horasan’dayken) kurgulamış, kurmuş olsaydı o bölgeyi mutlaka etkilemiş olurdu. Buradan yola çıkarak şunu bile söylemek mümkün: Türkistan ve Horasan’dan yola çıkan inanç önderleri, pirler, serçeşmeler, erenler ve Türkmenler, normal göçlerle yola revan olmuşlar ama esas olarak Moğol akınları önünden kaçarak yola düşmüşlerdir. Bunların önemli bir bölümü, Hasan Sabbah’ın İran’da bulunan 40 kadar kalesinden birine veya birkaçına sığınmış; oradaki İsmaililerle tanış olmuşlardır. Aynı şekilde İran Kürt bölgesindeki Yaresan mensuplarıyla da karşılaşıp fikir alışverişinde bulunmuşlardır. Demek istediğim şudur: Sanılıyor ki topluluklar, erenler, pir ve mürşitler Horasan’da tam Aleviydiler; o halleriyle Anadolu’ya gelip yaşadılar. Bu, mantıklı değildir. Evet, insanlar Horasan’dayken Bâtıni akımlardan (ön Alevi) birini benimsiyorlardı; Ehli Beyt sevdalısıydılar ama Horasan’dan Anadolu’ya gelirken onlarca durakta konaklamış; belki aynı yerde 20-30-50 yıl kalmış, oradaki farklı inanç topluluklarıyla kaynaşmış ve daha sonra ya sürüsüne otlak bulmak için tekrar uzak diyarlara doğru yola revan olmuşlar; yine duraklamış 40-70 yıl kalmışlar. Yahut Moğol ve Timurlenk ordularının akınları karşısında Anadolu’ya, hatta Balkanlara kadar gidebilmişler. Bu sefer de oradaki farklı Bâtıni inançlarla tanışmışlardır. Alevilik, Bektaşilik ve Kızılbaşlık, bu tanışma ve kaynaşma serüveninden sonra yavaş yavaş şekillenip bugünkü halini almıştır.

    Nesimi Aday: Bugün Orta Asya dediğimiz bölgede yaşayan yoğun bir Alevi nüfusu yok? Şunun için soruyorum; Türkiye’de halen Orta Asya’dan geldik Türk’üz diyen Aleviler var. Biliyorsunuz bir kısım Kürt Aleviler de bunu söylerler. Ama o coğrafyada çok az Alevi Türk var.

    Faik Bulut: Evet, Alevi yoğunluğu yok. İsmaililer var. Ama İsmaililik İran’da yasak olduğu için gizlenmiş. Ama şimdiki Horasan’ın sınır bölgelerinde yaşayan az sayıda Kızılbaş var. Bunlar tipik Anadolu Yörükleri, Tahtacıları, Çepnileri gibi giyim kuşam olarak da bir birilerine benziyorlar.Fakat çok küçük bir topluluk bunlar.

    Nesimi Aday: Bu topluluklara gerçek Türkmen diyebilir miyiz?

    Faik Bulut: Evet. Diyebiliriz.

    Nesimi Aday: Sizce Kürdistan’ın batı çeperinde yaşayan; yani Serhat bölgesinden alıp; Erzurum,  Gümüşhane, Erzincan, Tunceli,Malatya, Sivas, Kayseri, Maraş ve Antep’te yoğun olarak yaşayan Alevilerin Türklükle bir ilişkisi var mı?

    Faik Bulut: Hayır. Yok böyle bir şey. Bir defa Türkmen ismi bile yanlış sunuluyor. Ya da tarih sürecinde değişmişveya bir algı operasyonu olarak dolayıma sokulmuş. Bunu Claude Cahen “Osmanlılardan Önce Anadolu’’isimli kitabında anlatır. Türkmen ismini ilk kez Oğuzlar, Müslüman oldukları zaman, kendilerini Müslüman olmayan diğer Türk boylarından ayırmak için kullanmışlar. Yani Türkmen demek, “Sünni Müslüman olmuş Türk boyu” demekmiş. Dikkat edin: Oğuzlar ve Selçuklar Alevi değil,  Sünni Müslüman idiler. Türkmen sözünü bunun için icat edip kendilerine marka yapmışlar.

    O halde; Türkmen kavramı, Aleviliğe tekabül etmiyorAyrıca Osmanlı zamanında Türk kavramı yok. O kavram oluşmamış henüz. Sadece şu oymak, bu aşiret, falanca boy ismi geçer kayıtlarda. Türkmen sözcüğü Horasan ve Türkistan’da “Sünni Müslüman Türk” manasında kullanılırken, Anadolu’da anlam değişikliğine uğramış; bu kez Selçuklu ile Osmanlı’ya itiraz eden, yerleşik olmayan ve iskan (toprağa bağlı sabit yerleşim) politikasına karşı çıkan göçebe topluluklarını tarif eden bir kavram olmuş. Daha da önemlisi; madem Alevilik öz be öz Türklük idi; o zaman Alevilik-Kızılbaşlık, Horasan, Türkistan ve ardından Anadolu’daki bütün Türkboyları, oymakları ve toplulukları tarafından benimsenmedi! O tarihlerde İran’ın geneli Sünni’ydi, Şah İsmail yani Safeviler, Sünni Kürtler gibi İranlı Sünnileri de önce Kızılbaş yaptı; evlatları da her iki kesimi Şiileştirdiler.

    Nesimi Aday: Ebu Müslim Horasani’nin soy kimliğiyle ilgili bir bilgi belge var mı?

    Faik Bulut: Tartışmalıdır. Arap diyen var, Kürt diyen var, Fars diyen var. Oxford Üniversitesi’nde görevli M. A. Shaban diye bir Ortadoğulu akademisyen, “Abbasi Devrimi” başlıklı İngilizce eserinde yazmış: Ebu Müslim’e sormuşlar “Kimsin; aslın, faslın nedir?” Ancak o, bu soruyu şöyle cevaplamış: “Emevi zulmüne karşı yaptığımız bu büyük devrimin yanında benim etnik kimliğimin ne önemi var.” Ağzından işittiğimiz, belge addettiğimiz tek şey budur.

    Nesimi Aday: Ebu Müslim’in duruşu ve pratiği, modern zamanların kavramı enternasyonalizme denk düşüyor demek ki! Irki kimliğini başat kılmıyor.

    Faik Bulut: Geçmişte de birçok tarihçi Kürt, Türk, Arap aidiyet kavramını kendi doğallığı seyrinde kullanırdı. Bu, enternasyonalizm sayılmaz. Ebu Müslim’in Kürt olduğuna dair bir görüş var. Onun dip atalarının mensup olduğu aşiretin Kars yöresindeki Şeddadilerin bölgesinden, Rewandilerden geldiği söylenir.

    Nesimi Aday: Şeddadiler veya günümüzdeki ismiyle Şadiler, Selahaddin Eyyubi’nin de aşireti olarak biliniyor. Ebu Müslim, Eyyubilerle akraba mı?

    Faik Bulut: Net olarak bilemiyoruz onu ama muhtemelen aşiret soyağacı yoluyla uzaktan akrabalar.Emeviler yıkıldıktan sonra Abbasi Saray’ında Ebu Cafer Mansur isimli zalim hükümdar ile Ebu Müslim arasında sert tartışma yaşanıyor. Çünkü Abbasiler, Emevileri deviren bu ünlü komutan sayesinde iktidara gelmişler. Yani Ebu Müslim’e borçlular. İşte bu Ebu Cafer, onu ortadan kaldırmayı kafaya koymuş ve huzura çağırmış. Neyse, tartışma sonunda ölüm fermanı veriliyor. O sırada Saray Divanı’ndan bulunan bir yalaka şair, şunu söylüyor: “Geber git! sen de baban gibi Kürt’tün ve hain çıktın!”Başka bir somut kanıt yok.

    Nesimi Aday: Baba Tahir Uryan Hemedani’nin Ehli Haq inancına, dolaylı ya da direkt katkısı olmuş mudur?

    Faik Bulut:Baba Tahir Uryan, Luristan-Hemedan doğumlu olup Kürdistan coğrafyasında bilinenilk tasavvufçulardandır. Ehli Haq inanç topluluğunun başındaki bir kişi değildir; ama dolaylı etkisi çoktur. Bence Baba Tahir ile Şahabeddin Suhreverdi Maktul’unfelsefesi bir birine yakındır. Öncül olan,Baba Tahir’dir. Gerçek hayatı hakkında az şey bilinir ama rivayetlere göre; sokaklarda çırılçıplak gezmesi yüzünden kendisine “Üryan” lakabı takılmış ve  “meczup” denilmiştir. Ömer Hayyam veya Mevlana’dan yüzyıllar önce yaşamasına rağmen onlar kadar iyi bir dörtlük (rubai) ustasıdır. Baba Tahir Üryan bir Yarêsan (Ehli Haq) şairive ereni sayılır. Şiirlerini Gorani/Luri lehçelerinde yazmıştır. Yarêsanların kutsal kitabı sayılan “Serencam”da bazı dörtlüklerine rastlamak mümkündür. Muhtemelen 937’da doğup, 1010 yılında ölmüştür. Kürt kökenlidir; şairliğinin yanı sıra  filozof olarak da kabul edilir. Yarêsan topluluğunun nazarında o bir veli ve eren’dir. Selçuklu Sultanı Tuğrul, onu ziyarete gidince, Baba Tahir’den “adil ol” nasihatini almıştır. Baba Tahir’in dörtlükleri, zaman itibariyle kendisinden sonra gelen şu isimlerin felsefi ve inançsal fikirlerini bir şekilde etkilemiştir: Ömer Hayyam, Mevlana, Hacı Bektaş, Yunus Emre, Suhreverdiyê Şehrizorî, Molla Sadra, Melayê Cizirî, Ehmedê Xanî, Kuşçuoğlu, Esterabadlı Fazlullah, Fuzuli, Genceli Nizami, Viran Abdal, Şah Hatayi (Şah İsmail), Pir Sultan, Kazak Abdal, Kaygusuz Abdal. Çünkü Baba Tahir, Farsça ve Goranice/Lurca şiirleriyle, İran edebiyatının ilk yazılı kaynağı sayılır.

    Nesimi Aday: Kürt Aleviliğinde etki gücü ve alanı oldukça yüksek görünen Suhreverdi hakkında pek bilgimiz yok.

    Faik Bulut: Ortodoks İslam’a aykırı Bâtıni fikirlerinden ötürü katledildiği için “Maktul” lakabını alan Suhreverdi (doğumu1155 Suhreverd şehri- öldürülmesi 1191 Halep), Fars veya Kürt asıllı bir filozoftur. İşrakilik (Işıkçılık/Aydınlanmacılık) diye ünlenen bir fikirsel ve inançsal akımın kurucusudur. Şafii mezhebinden görünmesine rağmen ciddi biçimde Bâtıni fikirler taşıyordu. Antik filozofları yüceltiyor ve Fars uygarlığının kültürel üstünlüğüne vurgu yapıyordu. Medrese hocalarıyla çatışma halindeydi. Ortodoks Sünni İslam’a aykırı fikirleri Halep’teki Bey sarayına kadar girmiş; herkesi etkilemiştir. Tasavvuf akımının en önde gelen isimlerinden Muhiyeddin Arabi’nin ulaşmak istediği mistik senteze, o felsefi yöntemle ulaşıyordu. Fikirlerinde önemli oranda Aristo, Eflatun ve Zerdüşti öğelerle önermeler bulunuyor. Güçlü felsefesiyle Bâtıniliği sentezledi. Bu nedenle öğrencileri tarafından “peygamber, Allah’ın resulü” diye anılınca ve bu fikir halk tarafından tutulunca, hakkında idam fermanı çıktı ve idam edilmiştir. Sonuç olarak Suhreverdi’nin fikirleri, Kızılbaşlığın önemli yol açıcılarındandır.

    Nesimi Aday: Çoğu ilk kez konuşulacak olan bilgi ve argümanlar sundunuz, son sözünüz ne olabilir?

    Faik Bulut: Orta Asya, Türkistan, Horasan ve İran tarihi hakkında sadece yerli kaynaklardan değil; farklı dil ve kaynaklardan ne kadar çok bilgi edinirsek, gerçekleri o kadar çabuk fark ederiz. Evet, ata dedelerimizin anlattıklarını dinleyelim ama her rivayet ve hikâye doğru olmayabilir. Çünkü onlar da, bizler gibi, yüzyıllardan beri ve özellikle son 150 yıldan bu yana devletin bize belletmek istediği tahrif edilmiş sözlü ve yazılı tarihin etkisi altındadırlar. Düşünün ki, bir vali yahut komutan Dersim, Malatya ve Elbistan’a gidip; “Biz araştırdık bulduk; Sizler Horasan’dan geldiniz ve has Türksünüz” dediğinde, oradaki Kürt kanaat önderlerinin (pir, mürşit, muhtar, aşiret reisi, aile büyüğü)  buna karşı çıkıp çürütme şansı yoktur. Yerli ve yabancı kaynaklara bakıp, söylenenin doğru veya yanlış olduğunu anlama imkânı da yoktur. Ne yapacak! “Devlet, en iyisini bilir; madem Türk tarihinde böyle yazmış, o halde mutlaka doğrudur” demekten başka yapıp edeceği bir şey de yoktur. Prof. İzzettin Doğan gibilerinin bilerek isteyerek devlet propagandası yapmalarının toplum içindeki olumsuz etkilerini de saymıyorum. Dolayısıyla ne kadar çok farklı bilgi ve kaynak, o kadar iyi ve doğru Alevilik öğretisi. Rivayetle yetinmeyelim; araştıralım, okuyalım, bize dayatılan ve ezberletilen tarihin çemberini yarıp hakikat kapısına ulaşalım.

  • Fadıl Öztürk’ün gözaltına alınmasına tepki: Artık şairlerden korkmaya başladılar

    Fadıl Öztürk’ün gözaltına alınmasına tepki: Artık şairlerden korkmaya başladılar

    PİRHA- Dersim Araştırmalar Merkezi (DAM) yöneticisi, Şair-Yazar Fadıl Öztürk’ün Artı Gerçek’teki yazıları dolayısıyla gözaltına alınmasına tepki gösteren yazar Nesimi Aday, “Hükumet şairlere kadar indi artık şairlerden de korkmaya başladılar” dedi. 

    Artı Gerçek yazarı, şair ve yazar Fadıl Öztürk sabah saat 06.30’da evine yapılan baskınında gözaltına alındı. Hakkında yakalama kararı olduğu belirtilerek gözaltına alınan Öztürk’ün, yazılarında “Örgüt propagandası” yaptığı ileri sürüldü.

    “İKTİDAR ŞAİRDEN VE ŞİİRDEN KORKAR DURUMA GELMİŞSE DURUM VAHİM”

    Öztürk’ün gözaltına alınmasına tepki gösteren Dersim Araştırmalar Merkezi üyesi Nesimi Aday, hükümetin şairlerden korkmaya başladığını ifade ederek  “Şiir okuduğu için hapse giren bir cumhurbaşkanının ülkesinde şairler gözaltına alınıyor. İktidar eğer şairden ve şiirden korkar duruma gelmişse gerçekten durumlarının vahim olduğunu düşünüyorum.” dedi.

    “ŞİİR CENAHINA İLK KEZ OLUYOR”

    Öztürk’ün gözaltına alınma sebebi olarak gösterilen Artı Gerçek’te yazdığı yazıların lirik metinler olduğuna dikkat çeken Aday, şöyle konuştu:

    “Tabi ki güncel konjonktürle siyasete değiniyordu ama  daha çok şiirsel metinlerdi. Bu anlamda tedirgin edici yazdığı yazılardan dolayı bir şairi gözaltına almaları. İktidar ve iktidar yandaşları milletvekilleri, siyasi parti liderleri siyasetin her alanında faaliyet gösteren insanlara zaten orantısız bir güç kullanıyor ve saldırıyorlar bu anlamda. Ama edebiyat, şiir cenahına ilk kez oluyor sanırım. Bu yeni bir başlangıç mı acaba diye de düşünmüyor değilim. Fadıl Öztürk’ün bu gözaltısı başka boyutlara, başka insanlara ulaşır mı ondan emin değilim. Ama bir şaire yönelmeleri edebiyat açısından da üzücü.”

    “TOPLUMDA ŞOK ETKİSİ YARATMIYOR”    

    Bu gözaltılara karşı toplumsal duyarlılık oluşturmaya çalıştıklarını kaydeden Nesimi Aday, özellikle sosyal medyada bir takım duyuru çalışmalarına başladıklarını belirtti. Toplumun her kesiminin bu anlamda saldırı altında olduğunu ifade eden Aday, “Bütün ötekiler, ötekileştirilenler, farklı dünya görüşünde olan insanlar, farklı etnik kimliklerde olan insanlar buna Kürtler, Aleviler dahildir, herkes saldırı altında olduğu için toplumda bir şok etkisi yaratmıyor bu tür gözaltılar ya da tutuklamalar.” dedi.

    “FADIL’A GÜÇLERİ YETMEYECEKTİR”

    Yazar Nesimi Aday son olarak şunları belirtti:

    “Fadıl Öztürk, 12 Eylül süreçlerinden geçmiş bir devrimci arkadaşımızdır. Uzun yıllar hapis yattı. Bu süreçleri yaşadı geçti. Buna da direnecektir. Fadıl’a güçleri bu anlamda yetmeyecektir. İktidarların hiçbir zaman sanatçılara gücü yetmemiştir. Tarih boyunca böyle olmuştur onlar hep yenilmiştir, sanatçılar yazarlar, şairler kazanmıştır hep.” (HABER MERKEZİ)