PİRHA- 36. Pir Sultan Abdal Anma Etkinlikleri kapsamında Banaz’da gençlik buluşması gerçekleştirildi.
Sivas’ın Yıldızeli İlçesine bağlı Banaz Köyünde düzenlenen 36. Geleneksel Pir Sultan Abdal Anma Etkinlikleri’nin ilk gününde gençlik buluşması yapıldı.
Buluşmanın açılışında Hakan Erol Dede, Birkan Sağlam ve Hüseyin Güngör, deyişler seslendirdi.
Yapılan sohbette, Alevi gençlerinin ortak sorunları gündeme getirilerek, çözüm önerileri üzerine fikirler paylaşıldı.
PİRHA- AKD Altınoluk Şube tarafından yapılan 4. Altınoluk Alevi Kültür ve Sanat Festivali’nin ikinci gününde Alevi örgütlenmesinin bugünü ve yarını değerlendirdi. Alevi kurum başkanları, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne dair de görüş belirterek “Bir araya gelmemizi istemiyorlar. Bizler, birlikte yürümeye hassasiyet gösteriyoruz. Son noktaya kadar birlikte mücadele yürütecek, siyasetin her alanında söz kuracağız” denildi.
Dördüncüsü yapılan Altınoluk Alevi Kültür ve Sanat Festivali, yoğun katılım eşliğinde sürüyor.
“Yıldız Dağı’ndan Kaz Dağı’na Pir Sultan Aşkına” temasıyla düzenlenen festivalin 2. gün programları da Altınoluk Alevi Kültür Derneği’nde yapıldı.
Yönetim Kurulu Üyesi Müslüm Güller’in konuşmasıyla başlayan 2. gün programında şube faaliyetleri aktarıldı. Programın devamında ise AKD Canlar Korosu sahne aldı.
“YASAYI KULLANMAMAK İÇİN MÜTHİŞ BİR ÇABA SARF EDİYORLAR”
Festival kapsamında “Alevi Örgütlenmesi: Sorunlardan Çözümlere Birlik ve Gelecek İnşası” başlıklı panel düzenlendi. Alevi Kültür Derneği (AKD) Genel Başkanı Seher Şengünlü Yılmaz, panelin moderatörlüğünü yaptı.
Panelin ilk konuşmacısı Avrupa Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF) Genel Başkanı Hüseyin Mat oldu. Avrupa’daki Alevi örgütlenmesi hakkında bilgi veren Mat, şu sunumu yaptı:
“Ben Erzurum’da doğup büyüyen birisi olarak, orada Alevi olarak yaşamanın ne kadar zor olduğunu birebir yaşadım. O nedenle bizim bir derdimiz var. Değerlerimizin bilinmesi için mücadele veriyoruz. Geçmişte bir araya gelip dernekler kurduk. Tabi bizlerin Avrupa’da şu şansı vardı; ne kadar burjuva sistemi var olsa da kısmen bir demokrasi ve anayasa var. Doğal olarak bizler de eşit yurttaşlık haklarını talep ettik. Bugün AABK’ye bağlı 300’e yakın cemevi var. Doğal olarak devletler, haklarımızı verdiler. Cemevleri de kiliseler gibi aynı haklara sahip oldu. Ama Türkiye, ‘Alevilere bu hakkı vererek bizlerin arasını bozmaya çalışıyorlar’ diyerek anlamsız bir iş peşine düşüyor. Elde edilen hakların altını boşaltmaya çalışıyorlar. Baktığımızda Türkiye’nin anayasası da Avrupa Birliği devletlerinden alınmış. Ama yasayı kullanmamak için müthiş bir çaba sarf ediyorlar. Türkiye’nin demokratikleşmesi, özgürleşmesi, insanların bir arada özgürce ve kardeş hukuku içerisinde yaşaması adına Alevilerin de Kürtlerin de Ezidilerin de hakkı verilsin istiyoruz. Bu devlet ne kadar ısrar etse de Aleviler, tüm haklarına ana sütü kadar haklı olarak elde edecektir.”
ASİMİLASYONCU EĞİTİM!
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Başkanı Cuma Erçe ise Alevi toplumunun eğitim alanında yaşadığı zorlukları anlattı. Egemenlerin istediği anlayışın eğitimde dayatıldığını söyleyen Erçe, şöyle devam etti:
“Cumhurbaşkanı, ‘dindar ve kindar nesil yetiştirmek’ istediğini söylemişti. Bunu sadece okullarda değil; televizyonlarda, özel dizilerle de gerçekleştiriyorlar. Hatta şimdi okullarda yeni din dersleri de müfredata sokuyorlar. Asimilasyoncu eğitim sistemlerini kreşe giden çocuklarımızın dahi akıllarına kazıyorlar. Burada en büyük yanılgı; bütün bu gerici eğitim sisteminin sadece Alevi çocuklarının sorunu olarak görünüyor. Bu sorun, tüm toplumun kesimlerini, herkesin zihinlerini karıştırıyor.
Birkaç gün önce Cumhurbaşkanı imzasıyla Sivas katilini serbest bıraktı. Bu zihniyet, kadın tüccarlarını, uyuşturucu satanları da serbest bıraktı. Ama binlerce hasta tutsak halen içeride tutuluyor.”
“SİYASET, ALEVİLERİN VAZGEÇİLMEZİDİR”
Türkiye Alevi Dernekleri Federasyonu (ADFE) Genel Başkanı Zeynel Abidin Koç ise Alevi kurumlarının siyasetle olan ilişkisini değerlendirdi. Koç, “Çokça cemevi yaptık ama siyaseten yok olduk” diyerek şu değerlendirmeyi yaptı:
“Bizler, ‘Alevi kurumlarında siyaset yapılsın demiyoruz. Bugün bir barış süreci yaşanıyor. Alevilerin içinde olmadığı bir barış sürecinin ne kadar sağlıklı olacağını sorumlulara da iletiyoruz. Kim bize ‘Aleviler, siyaset yapmasın’ diyorsa bizi kendi kabukları içerisinde tutmak istiyordur. DEM Parti’den Celal Fırat dedemiz, Mecliste sadece Alevilerin sorunlarına değiniyor. Bu çok kıymetli. Vekilimiz, bizi temsil ettiği için diplomasiyi de geliştirebiliyor. Siyaset, Alevilerin vazgeçilmezidir. Karşımızdakilerin en az 100 yıllık siyaseti var. Ama biz, 35 yıllık siyaset geçmişi olan örgütleriz. Kürtlerle, Aleviler bir araya geldiği zaman yüzde 50’nin üzerinde oran yapıyor. Bizim bir araya gelmemizi istemiyorlar. Bizler, birlikte yürümeye hassasiyet gösteriyoruz. Son noktaya kadar birlikte mücadele yürütecek, siyasetin her alanında söz kuracağız.”
“ARTIK OCAKZADELER, BİZE KÜFÜR EDİYOR!”
Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Başkanı Mustafa Aslan da “İç ve dış asimilasyon” başlığını yorumladı. Aslan, kurumsal olarak nasıl direnç gösterilmesi gerektiğine de değinerek şu konuşmayı yaptı:
“Koçgiri’den tutun Dersim’e, Maraş’a, Çorum’a dek birçok kez katliam yapmışlar ama Alevi nüfusunu bitirememişler. 1993’te canlarımızı yakanlar, bugün Alevilerin genleriyle oynayıp yok etmeye çalışıyor. Özellikle AKP, profesyonel şekilde oynuyor. Geçmişte Alevi kelimesini ağızlarına almazlardı ama AKP, şimdi kendi yetiştirdiği Alevilerle bize saldırıyor. 2010’da ‘Alevi Açılımı’na kanan, koşarak giden bir kesim oldu. İktidar, eski alışkanlığına dönerek Alevi olmayanlarla, Alevi sorununu konuşmaya, sorunu çözmeye çalıştı! ‘Biz, sizi nasıl tarif edersek ancak o kadar makbul olursunuz’ dediler. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kurulduğunda sevinenler oldu. ‘Devlet, her türlü oyunu oynadı, şimdide parasıyla bizi dönüştürmeye çalışıyor, oyuna gelmeyin’ dedik. Alevi Diyaneti’yle karşı karşıya kaldık. Geçmişteki Hınzır paşalar bugün de var ve şimdi onlarla uğraşıyoruz. Geçmişte korucu sistemine karşı Kürt halkı karşı çıkıyordu, bizim içimizde de şimdi bankamatiklere giderek para çekenler oluştu. Bunların başında da maalesef ocakzadeler geliyor. Devlet, kendi Alevisini yaratıyor, bu Hınzır paşalar da cemevlerine dağılıp iş yapıyor. Artık talipler, ocakzadeler, bize küfür ediyor. Bu Yol’un talipleri olarak sadece yöneticilere değil, hepimize sorumluluk düşüyor. Saldırıyı hep birlikte püskürtebiliriz.”
“HÜKÜMETE GÜVENMİYORUZ AMA BARIŞI DESTEKLEYECEĞİZ”
Panelin ikinci bölümünde Barış ve Demokratik Toplum Süreci’yle birlikte Alevi sorununun da gündeme gelme ihtimali üzerine değerlendirmeler yapıldı. PSAKD Genel Başkanı Cuma Erçe, konuya ilişkin şu görüşleri paylaştı:
“Öncelikle bizler Alevi Bektaşi Cemevi Başkanlığı’na karşıyız. Bu başkanlık, Suriye’deki Alevi katliamına, Sivas Katliamı davasının düşürülmesine dair tek kelime etmemiş. Demokrasi adına da tek kelime etmemiş. Bu başkanlık içerisinde ‘Alevi’ kelimesi olsa ne olur? İhanet edenler, bu toplumun nezdinde düşkündürler. Bu başkanlık, bizim adımıza konuşamaz.
Evet bir süreçten bahsediliyor ama ‘demokratikleşme, barış süreci’ denilmiyor. İktidar, altını çizerek ‘Terörsüz Türkiye’ diyor. 72 milletin hakkı bu isimle anılacaksa sıkıntılıdır. Aleviler, tarihten bu yana mazlumdan, barıştan yana olmuştur. Bu hükümete güvenmiyoruz ama barışı destekleyeceğiz.”
ABF Başkanı Mustafa Aslan ise “Biz iktidarı biliyor, tanıyoruz ancak iktidarın havuzuna su taşıyanlar var” diyerek şöyle devam etti:
“Barış, tekçi anlayışa bırakılamayacak kadar kıymetlidir. Barıştan yana olanların yanında olmak zorundayız. Bu ülkenin çok dilli, çok kültürlü ve inançlı olduğuna karşı çıkılamaz. Bu konuda Alevi kurumları mücadele yürütecektir. Biz, Alevilere dair masaya gelenlerle oturmaya hazırız. Ama demokrasiyi yok sayanlarla ne konuşacağız? O yüzden AKP, elbette ‘konuşalım’ derse masaya oturacağız ancak ödün vermeden taleplerimizi dile getireceğiz.”
“SORUNUN ÇÖZÜMÜ BURADAKİ TEMSİLCİLERDEN GEÇER”
ADFE Başkanı Zeynel Abidin Koç da siyasal iktidarın, hilelerine devam ettiğini vurgulayarak şu konuşmayı yaptı:
“Oysaki Alevilerin taleplerinin yüzde 99’u ülkenin demokratikleşmesiyle ilgilidir. Biz ‘kamil insan’ deriz. Ancak biz, masadan kaçmayız. Laik devlet, dinden çıkmalıdır. Aksi halde tüm topluma eşit davranamaz. Mevcut anayasa tanınmıyor, açılım yapılsa ne olur? Türkiye’deki Alevilerin tek temsilcisi buradaki örgütlerin temsilcilerdir. Sorunun çözümü buradaki temsilcilerden geçer.”
“MASAYA OTURACAĞIZ”
AABK Eşit Başkanı Hüseyin Mat ise mevcut sorunları devletin yarattığını ifade ederek şöyle devam etti:
“Yüzyıllık Cumhuriyet tarihinde Aleviler adına söyleyebileceğimiz tek bir şey var; evet Osmanlı’nın yıkılışı ardından cumhuriyetin ilanına dört elle sarıldık. Dönüp baktığımızda pişmemiş tavuğun başına gelmeyen bizim başımıza geldi. Bugün Türkiye’de kimse mutlu değil. Barış, bizim açımızdan son derece önemli. Sanki Aleviler, taleplerini hiç dile getirmemiş gibi yalan söylüyorlar. Örgütlü Alevilerden çok rahatsızlar. Taleplerimizi görmemezlikten geldiler. Biz barıştan yanayız. Evet Erdoğan, ‘yarın gelin görüşelim’ dediğinde tabi ki görüşeceğiz. Ama biz Erdoğan’ın ipiyle asla kuyuya inmeyiz. Bu süreçte biz de varız ama taviz vermeyiz. İslam şemsiyesi altında olmayız. AKP’nin değirmenine su taşıyanlarla da olmayız. Barış süreci sadece Diyarbakır’dan geçmez; Hacıbektaş’tan, Roboski’den, Ankara Garı’ndan da geçer. Evet o masaya oturacağız, taleplerimizi çatır çatır dile getireceğiz.”
Yapılan konuşmalar ardından AKD Altınoluk Tiyatrosu, “Yıldız Dağı’ndan Kaz Dağı’na Pir Sultan Abdal” oyununu sahneledi.
Demet Aykut, Sultan Aykut, Sinan Budak ve Süleyman Tik’in müzik dinletisi ardından festivalin 2. gün programı sona erdi.
PİRHA- 4. Altınoluk Alevi Kültür ve Sanat Festivali’nin açılışı yapıldı. AKD Başkanı Seher Şengünlü Yılmaz, konuşmasında Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ni desteklediklerini belirterek “Barış nereden gelirse gelsin amasız, fakatsız destekliyoruz” dedi. Yılmaz ayrıca, gözaltı ve tutuklama operasyonlarını kınayarak “Ama boyun eğmiyoruz. Sayın Ekrem İmamoğlu’na, Sayın Selahattin Demirtaş’a buradan, Kaz Dağlarından selam olsun” diye belirtti.
Dördüncüsü yapılan Altınoluk Alevi Kültür ve Sanat Festivali’ne her yıl olduğu gibi bu yıl da yoğun ilgi oluştu.
“Yıldız Dağı’ndan Kaz Dağı’na Pir Sultan Aşkına” temasıyla düzenlenen festival, Altınoluk Alevi Kültür Derneği’nde yapıldı.
Festivalde çocuklar da unutulmadı. Çocuklar, “Yolumuz Sevgi, Dilimiz Barış” isimli atölyede gün boyunca eğlenceli anlar yaşadı.
Programın sunuculuğunu Dilek Aygün yaptı.
Programın açılışında Baba Mansur Ocağı’na mensup Dede Şahin Kurucan, çerağ uyandırdı.
“İNANCIMIZ TÖRPÜLENMEKTE”
Festivalin açılış konuşmasını Alevi Kültür Derneği (AKD) Altınoluk Şube Başkanı Veli Doğan yaptı. “Pir Sultan’ın izinde Yol’umuza devam ediyoruz” diyen Doğan, Alevi toplumu üzerindeki baskılara dikkat çekti. Doğan, “Bu festival, asimilasyona karşı halkın meydanıdır. Zorunlu din dersleriyle çocuklarımız asimile edilerek, inancımız törpülenmekte. Bir diğer yandan kökümüzü savunduğumuz her an tehditle karşılaşıyoruz. Bu festival, ‘Yol cümleden uludur’ diyenlerin festivalidir. Yol yalnızca insana değil, doğaya da adaletli olmalıdır. Beş gün boyunca tarih konuşup, sorunlarımızı konuşup, inancımızı, türkülerimizle yaşatacağız” dedi.
“BİRLİĞİMİZ DAİM OLSUN”
Edremit Belediye Başkanı Mehmet Ertaş da geceye katılan isimler arasındaydı. Festivalin önemine değinen Ertaş, “Bu topraklarda yüzyıllardır süren birlik, beraberlik, hoşgörü geleneğini yaratan bu festivale Altınoluk’ta ev sahibi yapmak bizim için değerlidir. Alevi değerlerinin, sazın ve sözün bir araya gelmesi hepimiz için çok değerli. Kültürümüz, bizi biz yapan en önemli değerimizdir. Birliğiniz, dirliğimiz daim olsun” diye konuştu.
“YEZİD, DÜN OLDUĞU GİBİ BUGÜN DE İKTİDARDA”
CHP Balıkesir Milletvekili Serkan Sarı ise ülke olarak zorlu bir süreçten geçildiğinin altını çizerek “Geçtiğimiz hafta Mecliste maden ve iklim kanunu gibi kanunlarla geleceğimizi, doğamızı katleden bir çalışmaya imza attılar. Tek gerçek, burada olan birlikteliğimizdir. Başımızdaki Yezid, dün olduğu gibi bugün de iktidarda. Zulüm etmekten keyif alıyor. Korkuyor muyuz? Hayır. Direniş ve mücadele var. Dönen dönsün yolundan, biz dönmeyiz bu yoldan” dedi.
“ALEVİ KİMLİĞİNDE OLAN HINZIR PAŞALAR TÜREDİ”
Alevi Bektaşi Federasyonu Başkanı Mustafa Aslan, konuşmasında birliktelik vurgusu yaptı. Dayanışmanın önemine değinen Aslan, şunları söyledi:
“Böyle bir süreçte bir arada olabilmek ayrı bir duygu ve onurdur. Ulularımızın bize bıraktıklarını yarına taşımamız hepimizin görevidir. Sadece bu festivallerde bir araya gelip dağılmamalıyız. Yarın da bir arada olmalıyız. Katliamlara uğradık, yok sayıldık, inkar edildik yine de onlar için yetmedi. Bugünün Yezidinin, kendisi dışında hiç kimseye tahammülü yok. O, her güzel şeye düşman bir zihniyet. Son zamanlarda bir de sözde Alevi kimliğinde olan Hınzır paşalar türedi. Bizim ayrıca onlara karşı mücadele etme sorumluluğumuz da var. Her bakanlıkta bir Alevi müşavir var ve asimilasyon için her türlü oyunu oynuyorlar. Boyun eğmeyeceğimizi bilsinler. Pir Sultan ile Kaz Dağlarını bir araya getirdiğiniz için festival emekçilerine teşekkürlerimi sunuyorum.”
AKD Genel Başkanı Seher Şengünlü Yılmaz ise konuşmasında AKP-MHP hükümetinin Alevi politikasını eleştirerek şunları söyledi:
“Kerbelalar günümüzde de yaşanıyor. Akbelen’de katledilen zeytin ağaçları, doğamızın Kerbela’sıdır. 32 yılın ardından Sivas Kerbelasını da yaşıyoruz. Cumhurbaşkanı, imzasıyla son katili de serbest bıraktı. Her sabah yeni tutuklamalara uyanıyoruz. Ama boyun eğmiyoruz. Sayın Ekrem İmamoğlu’na, Sayın Selahattin Demirtaş’a buradan, Kaz Dağlarından selam olsun.”
“AMASIZ, FAKATSIZ BARIŞI DESTEKLİYORUZ”
Şengünlü Yılmaz, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın faaliyetlerine de değinerek “Sizi tanımıyoruz” dedi. Şengünlü Yılmaz Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ni desteklediklerini söyleyerek şöyle devam etti:
“Suriye’de, dünyanın gözü önünde Aleviler katlediliyor. Buna ses çıkarmayanları tanımıyoruz. Bu başkanlık, Hacıbektaş’ta yine korsan bir program yapacak. Kamuoyuna çağrımızdır, 16-17-18 Ağustos’ta tüm canlarımızı, bizim yapacağımız festivale davet ediyoruz. Ayrıca bugünlerde ülkemizde barış konuşulmakta. Barış nereden gelirse gelsin amasız, fakatsız destekliyoruz.”
Yapılan konuşmalar ardından Ana Sezgin Kurucan ise semah gülbengi verdi.
Zakir Demet Aykut, Sultan Aykut, Sinan Budak ve Süleyman Tik’in seslendirdiği deyişler eşliğinde semah dönüldü.
Festival kapsamında Araştırmacı Yazar Cengiz Yıldırım da Pir Sultan Abdal’ın yaşam ve mücadelesi hakkında sunum yaptı.
Gecenin sonunda Sanatçı Gani Pekşen sahne aldı. Seslendirdiği ezgilerle Pekşen, büyük beğeni topladı.
PİRHA- Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Başkanı Cuma Erçe, Ankara emniyeti tarafından ifadeye çağrıldı.
Ajansımızın ulaştığı PSAKD Genel Başkanı Cuma Erçe, dosya hakkında bilgisi olmadığını belirterek, avukatlarının konu hakkında bilgi almaya çalıştığını söyledi.
PİRHA- Dede Hüseyin Elmas, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın, Alevi sorununu çözmek adına hiçbir amaç taşımadığını vurguladı. Devlet eliyle hazırlanan ‘Alevi Ansiklopedisi’ konusunu da değerlendiren Dede Elmas, “Babadan, dededen, tarihten görüp duyduklarıyla Alevi Yol erkanını bugünlere getiren aydınlıkçı dede ve analarla bir araya gelip, ocakların birikimlerini ortaya koyup, Aleviliğin tarihini Alevilerin kendisinin yazması gerekir” dedi.
Alevi inancı hala devlet tarafından tanınmıyor. Alevi toplumu ise taleplerini yıllardır dile getiriyor. Zorunlu din dersinin kaldırılması, cemevine ibadethane statüsü verilmesi, eşit yurttaşlığı içeren yeni bir anayasanın yapılması, Alevilere karşı işlenen nefret suçlarının açığa çıkarılması, Alevilere yapılmış kıyım, katliam ve asimilasyon uygulamalarıyla yüzleşilmesi, gerek kamu kaynaklarının ve gerekse kamu kadrolarının liyakat, adalet ve eşitlik ilkelerine göre dağılımının sağlanması, temel taleplerin başında geliyor.
Tüm bunlara karşın Alevilerin açtığı davalarda lehte verilmiş mahkeme kararları dahi tanınmıyor. AKP, Alevilere rağmen Alevi inancını tanımlıyor, Alevi örgütlerini muhatap almıyor.
9 Kasım 2022 tarih ve 32008 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 112 numaralı cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kuruldu. Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ve yönetimi, Alevi inancından uzak bir bakış açısına sahip. Bu başkanlık da aynı hükümet gibi Alevi örgütlerini yok sayan bir yerde duruyor.
Alevi toplumunu en çok rahatsız eden sorunlardan biri de eğitim-öğretim sisteminin dinselleştirilmesi, okullarda tarikat ve dinci vakıfların etkili olması.
Alevilerin temel sorunlarının çözümü konusunda ve eğitim sistemindeki gericileşmeye karşı, Aleviler/Alevi örgütleri ne yapmalı, nasıl bir yol izlenmeli sorularını Ağuiçen Ocağı dedelerinden Hüseyin Elmas’a sorduk.
PİRHA – AKP hükümeti, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurdu. Bu başkanlık temsilcileri pek çok ilde birçok cemevine gidip görüşmeler yapıyor. Görüşmelerde hala cemevinin ihtiyaçları soruluyor ve başkanlığı tanımaları isteniyor. Alevilerin temel talepleri ve asıl sorunları konuşulmuyor, bir çözüm üretilmiyor. Bu konudaki görüşünüz nedir?
HÜSEYİN ELMAS: Bu, otoritenin, devletin, Osmanlı’dan bu yana uyguladığı bir politikadır. Devlet güdümüne alınmış bir Alevi topluluğunun, zaman içinde asimile edilerek Sünni İslam’a, daha doğrusu Emevi İslam’a doğru evrilmesini sağlayacak bir girişimdir. Oysa bu kurumun, Alevilerin hiçbir talebine karşılık vermeyeceğini zaten biliyoruz. İki yıl kadar önce bu başkanlık kurulurken çok sayıda tanıdığımız, dostlarımız, heveslenip bu kuruma doğru gitmeye başladı. ‘Zaten bu olacak. Devlet bir şekilde Aleviliği güdümü altına alacak. Bari biz orada olalım ve kendi isteğimiz doğrultusunda bir şekil verebiliriz’ düşüncesi ile gittiler. İyi niyetli olan dostlarımız da vardı ancak iş öyle olmadı. Bir yıl kadar önce Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kurulduğunda kadro verilen ama bir yıl boyunca boş masalarda oturtulan bu dostlarımız, yavaş yavaş gördüler ki orada Alevilerin ne bir talebi dile getirildi ne de başka bir şey oldu. Bu insanlar bekledikleri ilgiyi göremediler. Bir görevlendirme de yapılmadı. Hatta orada bir meclis oluşturulacaktı, dostlarımız bunun için direndi ve ‘Bari o mecliste yer alalım. Eğer yer alırsak Alevilerin Yol, erkan geleneğini ve taleplerini orada dillendirmiş oluruz’ diye düşündüler ama maalesef oralarda da yer verilmedi. Bu dostlarımız şimdi veryansın yazılar yazarak kıyasıya eleştiri yapıyorlar.
“DEVLET, ALEVİLİĞİ KENDİNE GÖRE DİZAYN ETME ÇABASINDA”
-MHP destekli AKP hükümeti, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurarken Alevi örgütlülüğünü muhatap almadı. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı da bu ciddiyetsizliği, dışlamayı devam ettiriyor. Başkanlığın başındaki Alirıza Özdemir ülkücü-MHP geleneğinden geliyor. Hiçbir şekilde Alevi örgütleriyle iletişim kurmadı. Zaten kurumlar da bu başkanlığı asimilasyon merkezi olduğunu beyan ederek tanımadıklarını ilan etmişti başından beri. Dolayısıyla Alevilerin temel sorunları bu şekilde çözülebilir mi? Siz bu durumu nasıl değerlendirirsiniz?
Bu kurumun güdümünde olduğu bir siyasi akım var. Daha çok ırkçı, milliyetçi, Türk-İslam sentezi politikaların öncülüğünü yapan şahsiyetler oralardalar ve şu anda oraya başkan olarak seçilen vatandaş da bu Türk-İslam sentezine gönül vermiş birisi. Ve o sözünü ettiğim siyasi partinin de bir personeli, elemanı, taraftarı, yandaşı… Dolayısıyla anlıyoruz ki devlet, bu parti ve Türk-İslamcı anlayış üzerinden Aleviliği kendine göre dizayn etme çabasında. Onun için Alevilerin talep ettiği hiçbir konu üzerinde mücadeleleri olmayacaktır. Aleviler, Kerbela’dan bu yana Pir Sultan’ın, Kalender Çelebi’nin, Hamdullah Çelebi’nin katledilmesi gibi Koçgiri, Dersim, Maraş, Çorum ve Sivas’ta zulüm ve katliam yaşadı. Bu konuları dillendirmeyen ve onlar için meşru bir mücadele ve müdafa içerisinde olmayan hiçbir kurum, zaten Aleviliği ne temsil edebilir ne de talep edilen sorunlarına çözüm arayabilir. Kurumun içerisinde yer alan bu şahsiyetler, 15-16-17 Ağustos’ta yapılan Hacı Bektaş Anma Törenleri’nde hiçbir Alevi kurumuyla değil, ancak sistemin organize ettiği, otoritenin güdümündeki törenlerde kendilerini gösteren bir ekiptir.
Bu başkanlığın amacı, Alevilerin sorunlarını çözmek olsaydı, zaten Alevilerin sorunlarını yıllardır mitinglerle, basın açıklamalarıyla dile getiren Alevi kurumları ile birlikte olurlardı. Anlaşılıyor ki Alevileri, sistem kendi içerisinde kontrolü altına almak istiyor. Bu başkanlık ayrıca, Alevi sorunlarının çok fazla dillendirmesinin de önüne geçiyor. Devletin güdümünde olan bir yapı bu kurum; yani bugünlerde Aleviler açısından çok kötü şeyler oluyor.
-Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, aralarında bir iki kendi belirledikleri Alevi olsa da ağırlıklı olarak İslamcı akademisyenlere ve ilahiyatçılara Alevi Bektaşi Ansiklopedisi hazırlatıyor. Buna Alevi örgütleri yazılı bir açıklamayla tepki verdi. Sizce Aleviler/Alevi örgütleri ne yapmalı? Nasıl bir yol izlenmeli bu çalışmaya karşı?
Şöyle bir şey var; Alevilerin bir kısmında bu tür girişimler maalesef karşılık buluyor. Bu sorun köyden kente göçle birlikte Alevilik, tarihte birkaç defa kırılma noktaları yaşadı. Gerek Yol kırılması ama daha çok can kırılması yaşadı. Aleviler her zaman geleceğe dönük aydınlıkçı girişimlerin yanında olmuştur. Dolayısıyla Aleviler cumhuriyetin de yanında olmuşlardır ama ne yazık ki cumhuriyet döneminde bu sorun katlanarak sürmeye devam etti. Köyden kente göç Aleviliğin en büyük kırılma noktalarından biri oldu. Köylerimizde kendi evlerimizin damlarında yaptığımız Yol erkan hizmetlerimiz, kente göçle birlikte dönüşüme uğradı. Kentlerde kendimizi gizlemeye başladık. Böyle olunca kuşaklar değişti. Şimdi yeni kuşaklar bir şey öğrenemedi. Alevilik diz dize, göz göze, yani cemal cemale muhabbetle cemlerde ve mekteb-i irfanlarda öğrenilirdi. Alevilik, ulu ozanların deyişlerinin yorumlanması ile öğrenilirdi. Aleviler köyden kente göçle birlikte bunlardan koptuğu için ne yazık ki Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, maalesef Alevilerin bir kısmından da destek buluyor ama bu kurum ile amaçlanan, ırkçılık, Türk İslam sentezi üzerinden Alevliği asimile etmek, başka taraflara doğru evriltmektir.
Aleviler artık oynanan bu oyunları fark edip elbirliği ile örgütlenerek karşı durmak zorunda. Alevi örgütlülüğü 2000’li yılların başlarından yakın zamana kadar güzel işler de yaptı. Alevi hak arama davası, hem Türkiye hem de dünya kamuoyuna duyurmuş oldu. Bu çok büyük bir hizmetti. Ancak tüm bunlara karşılık maalesef ki ‘Alevi Ansiklopedisi’ benim de örgütlerde görev aldığım süreçlerde hiç gündeme gelmedi. Bireysel olarak bir iki arkadaşıma ‘gelin beraber Alevilik adına bir çalışma yapalım’ demiştim. Bir Alevi terimler, deyimler ansiklopedisi hazırlayalım diye arkadaşlarıma söylemiştim ama maalesef Alevi kurumlarının bu anlamda hiçbir girişimi olmadı. Kurumların maalesef böyle eksik yanları oldu ve hala da devam ediyor.
‘Alevilerin kaynakları yoktur. Tarihsel notları, yazılmış kitapları vesaire yoktur’ diye bir şayia da (yaygın söylenti) maalesef yaygınlaştırıldı. Oysa geçmişe döndüğümüzde 1826 yılında büyük Alevi kıyımı 2. Mahmut döneminde 5.000 tekke, türbe, zaviye yerle bir edildi. Büyük tekke ve dergahlara da Nakşibendi şeyhleri tayin edildi ve Hacı Bektaş dergahının o günkü postnişini olan Hamdullah Çelebi, 11 gün boyunca Kırşehir şeriat mahkemesinde idamla yargılandı. Sonra bir şekilde o idamdan vazgeçildi ve Hamdullah Çelebi Amasya’ya sürgün edildi. O Sürgünde 7 deve yükü kitapla birlikte sürgün edilmişti. Amasya’da Hamdullah Çelebi’ye bir konak tahsis edildi. Maalesef o konak da kitaplarla birlikte yakıldı, yok edildi. Annem, Yalıncak Sultan Tekkesi postnişin kızıdır. İyi biliyorum ve hatta elimde birkaç nüshası da var, kim ‘Alevilere ait herhangi bir el yazması, yazılı belge yoktur’ derse bu kişiler Aleviliğin tarihini bilmiyordur. 12 Eylül döneminde kendi öğrencilik zamanlarımızda da çok sayıda kitabı yok ettik. Her dönemde Alevilere ait bu gibi kaynaklar ne yazık ki korkudan yok edildi vesaire. O nedenle Alevilerin tarihini ancak Aleviler yazabilirdi. Alevilerin o kitapları yok edilmemiş olsaydı bunların bugün açık bir şekilde meydana çıkıp da Alevilerin tarihini ve ansiklopedilerini yazmak gibi bir cesareti olmazdı. Ama onların önüne koyabilecek donelerimizi maalesef yitirdik; daha doğrusu bize kaybettirildi. O nedenle Alevilik tarihini sistem güdümlü başka inançlardan olan şahsiyetler yazdı. Oysa Alevilerin günümüzde yetiştirdiği önemli isimler var. Yavaş yavaş da bu hareketlenmeyi görüyorum. Babadan, dededen, tarihten görüp duyduklarıyla Alevi Yol erkanını bugünlere getiren aydınlıkçı dede ve analarla bir araya gelip, ocakların birikimlerini ortaya koyup, Aleviliğin tarihini Alevilerin kendisinin yazması gerekir. Onun için Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın yazdıklarına itibar etmek bizim tarafımızdan makbul bir durum değil.
“CEMEVİ BAŞKANLIĞI ÇEDES’E SES ÇIKARMAZ”
-Okullarda “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum” (ÇEDES) projesi kapsamında imamlar, müftüler ders vermeye başladı. Çocuklar camilere götürülüyor. Ayrıca okullarda mescitler açılıyor. Dini faaliyetler anaokullarına kadar indi. Dinci vakıflarla ve cemaatlerle yasa dışı şekilde protokoller imzalanıyor ve öğrenciler kontrolsüz bir şekilde dini faaliyetlere götürülüyor. Laik eğitim öğretim tamamen yok edilmiş durumda. Alevi çocukların ve ailelerinin pek çok zorluğu yaşadığını biliyoruz. Ancak Alevi kurumları bu konuda bir tepkiyi örgütleyemedi. Eğitim sistemindeki bu gericileşmeye karşı neler yapılabilir, önerileriniz nelerdir?
İzmir Karabağlar’da Uzundere ,isimli bir Alevi köyünde zoraki bir cami yapılıyor. Yanına da Kur’an kursu ve öğrenci yurdu yapılmakta. Birçok bölgede buna benzer girişimler eskiden beri var. Tekke ve türbelerimize cami yaptırmak ve oradaki Alevileri asimile etmek amacıyla sistem güdümünde olan bir takım yapılar, buralarda Alevilerin asimilasyonla ve siyasal İslam’a Doğru evrilmesine yol açabilecek girişimlerde bulunuyorlar.
İkincisi, yakın tarihte gördük, küçücük öğrenciler, sınıfın ortasına tabut getirilerek cenaze nasıl kaldırılır Arapça dua nasıl okunur şeklinde… Okul içerisine kadar sirayet etmiş bir girişim söz konusu. Cemevi Başkanlığı bu yaşananlara asla ses çıkarmıyor çünkü kendisi ve amacı da zaten bu doğrultuda.
Peki bu eğitimde dinselleştirme sürecine biz ne zaman geldik? Esasında 1950’li yıllar itibariyle bu durum başladı. O yıllarda Türkiye, NATO’ya girip Demokrat Parti iktidara geldikten sonra imam hatip liselerinin arttırılması, daha sonra 1960’da kimileri ‘darbe’ der ama o dönem yapılan 27 Mayıs anayasası aydınlıkçı, ilerici bir anayasaydı. O anayasa ile birlikte Türkiye’de sendikal örgütlenmeler başladı ve toplumun örgütlenme süreci de başlamış oldu. Ve dünyadaki devrimci demokrat hareketlerin yükseldiği zamanlarda elbette ki Türkiye’de de bunlar olmaya başladı. Ve o dönemin Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın bir sözü vardı, ‘siyasal uyanış ekonomik gelişmeyi aştı, bunu durdurmak lazım’ gibi bir söz kullanmıştı. Bu bize 12 Mart muhtırasını getirdi. 12 Mart ile 12 Eylül arasında günde 30-40 öğrenci birbirine kırdırıldı. Bu durum 12 Eylül darbesini getirdi. İşte 12 Eylül darbesi ile birlikte daha yukarıya çıkılarak okullara zorunlu din dersleri getirildi. Din dersleri, sadece bir mezhebin dinsel ögelerini dayatan ve başka etnik kimliklerden olan öğrencileri de o kalıba sokarak siyasal İslamcı bir şey doğurmak için yapılan anlayıştı.”
Kurumlar, hak arama ve Alevilerin haklı taleplerine 2008 yılından 2014 yılına kadar nasıl ki meydanlarda miting ve yürüyüşlerle tepkilerini ortaya koyarak dünya kamuoyuna duyurdular, o anlayış ve dinamikle yeniden Alevi kurumlarının bir şekilde bir araya gelerek bunu dillendirmesi gerekiyor. Az önce örneğini verdiğim o tabut konusu aslında ÇEDES’in uygulanmaya konulması sonucu yapılan bir şeydi. Türkiye ve 53 İslam ülkesini göz önüne getirdiğimiz zaman Amerikan ve batı emperyalizminin güdümünde olmayan hiçbir ülkenin olmadığını görüyoruz. Dolayısıyla bu sadece Türkiye’nin kendi projesi değil. Bu anlamda laik demokratik cumhuriyeti öyle ya da böyle, aksak ve eksik yaşatan bir tek Türkiye var. Aslında 13. yüzyıl Alevi ulu erenleriyle birlikte Hacı Bektaş-i Veli pirimizin önderliğinde Alevi ulu erenlerinin Anadolu’da yarattıkları bir aydınlanma hareketini Alevi toplamu, o günlerden bu günlere sürdürüp getiriyor. Bu kadim topraklarda binlerce yıldır süren bir aydınlanma süreci var. Sonra Cumhuriyet ilan edildi ve Alevilerin öteden beri alıp getirdikleri ki bu toprakların %80’i kesin söylüyorum zaten aydınlanmacı ve Alevi coğrafyasıydı ama bu asimilasyonla bugünlerde dile getirilen yüzde 25’lere kadar maalesef gelindi. Şimdi bu kesimi ırkçılık üzerinden Türk İslam sentezine doğru evirmeye çalışan bir kurumla karşı karşıyayız.
“YOL ERKANIMIZDA KUR’AN OLMAZDI”
-Aleviler yıllardır çocuklarının zorunlu din dersine girmemesi için mücadele ediyor. Mahkemelere taşındı. Aynı zamanda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gidildi ve davalar kazanıldı. Hükümet kararları uygulamadı. Öte yandan, zorunlu din dersi mücadelesini boşa düşürecek bir sorun var. Bazı cemevlerinde yıllardır Kuran kursu veriliyor. Bunlardan biri Kartal Cemevi. Ne yazık ki hem mahkeme kararlarının uygulanması için hem de Kuran kursu veren cemevi/derneklere yeterli baskı, tepki, örgütlenme yapılamadı. Cemevlerinde Kuran kursu verilmesinin önüne nasıl geçilebilir?
“Cemevlerinde Kur’an kursu anlayışı Alevi düşüncesine, Yol erkanına ters düşen bir anlayıştır. Elbette Kur’an saygındır ve bu toprakların kitabıdır. Hiç kimsenin anlayışına müdahale etme gibi bir hakkımız yok. Çocukluğum Yalıncak Tekkesi’nde geçti. Ağuçan Ocak evlatlarındanım ve Yalıncak Köyü için tarihte ‘Aleviliğin Üniversitesi’ derlerdi. Hiçbir cemimizde ve Yol erkanımızda Kur’an ya da Arapça bir söylem olmazdı. Cemlerimizdeki bir takım ritüelleri herhangi bir ayete dayandırmak şeklinde bir ifade de söz konusu değildi.
Aleviler, Yezid halife olduktan sonra İmam Hüseyin, gidişatı görünce ‘İslam’la vedalaşma vakti gelmiştir’ demiş. Bizlerde ‘aşığın sözü Kur’an’ın özü’ derdik. Dolayısıyla hiç anlamadığımız bir dilden bize herhangi bir şey anlatıldığında itibar etmeyiz. Aşıklarımızın, ulu ozanlarımızın deyişleri bizim için referanstır. Ulu ozanlarımızın deyişleri, mersiyeleri, devriyeleri ile çelişen hiçbir şey Aleviliği de ifade etmez. Dolayısıyla cemevlerinde Kur’an kursu yavaş yavaş Alevileri Şiileştirmek üzerine kurgulanmış bir anlayıştır, doğru bulmuyorum.
“YUKARIDAKİ HALİFE HAZRETLERİ NE DERSE O OLUR!”
-Alevi nefretinin, Alevi asimilasyonunun yükseldiği bir dönem yaşıyoruz. Kurumların geleceğe dair projeler üretmesi, kalıcı hukuk komisyonları kurulması, kararların çabuk alınması, hızlı refleks gösterilmesi, cemevlerinin ibadetin yanında birer okula çevrilmesi, asimilasyonun önüne geçilmesi gibi pek çok konuda toplum Alevi örgütlülüğünden çok şey bekliyor. Kurumlara neler önerirsiniz? Önermekle kalmayıp birlikte neler yapılabilir?
Yakın zamanda Alevilik o kadar çok tartışılmaya başlandı ki bilen bilmeyen, Aleviliğin içerisinde hiç olmamış birçok kişi Alevilikle ilgili çeşitli yorumlar yapıp kitaplar yazıyor. Alevilerin değer verdiği birçok uluların değerlerini ne yazık ki bugün öteleyerek, hatta hakaret noktasına varacak noktaya kadar gelerek eleştiriyorlar. Sanki babası, dedesi, anneannesi geçmişte hiç bunları yaşamamış, onlar bilerek takiye yapmış, kandırılmışlar vesaire. Onun için öyle olmuş gibi bir anlayış söz konusu. Alevilik neden bu aralar bu denli çok tartışılıyor? Alevilik köyden kente göçten öncesine kadar köy odalarında, tekkelerde, türbelerde, dergahlarda fiili olarak yaşanıyordu zaten. Hemen hemen bütün Aleviler kendilerini oralarda buluyordu. Alevilikle ilgili tartışılacak bir şey yoktu. Alevilik müsahiplik kurumu, görgü, dardan indirme, Hakk’a yürüme erkanı ile canlı olarak yaşanıyordu zaten. Ama bugün yaşanmadığı için maalesef tartışılıyor. Alevilik anlatılmaz, yaşanır. O halde Aleviliği özüne, özgürlüğüne yaraşır, kentlerimizdeki şu cemevlerinin yeniden dergah niteliğine büründürülerek birer eğitim kurumu haline dönüştürülmesi gerekir. Cemevlerinin sadece cenaze kaldırılan, yemeklerin yendiği beton yapılardan çıkarılıp dergaha dönüştürülmesi gerekir. Gönüllü kimler olursa olsun; Edip Harabi Baba Alevi değildi ama Alevilerin Ulu ozanlarından birisi. Mehmet Ali Hilmi Dede Baba Alevi değildi ama bugün saygı ile minnetle gidilip ziyaret edilir. İlla Alevi çocukları değil, aydınlıkçı, ilerici, demokrat, çağdaş hangi inançtan, etnik kimlikten, mezhepten olursa olsun, eğer bu yoldaysa biz onların hepsini kendimizden sayarız. Onun için dergahların, cemevlerinin birer eğitim kurumu haline dönüştürülerek herkese kapısı açık hale gelmesi gerekir.
Alevilerin bir müsahipik kurumu vardır. Alevilik 4 ana temel üzerine kuruludur. Ocaklar ve dedelik-analık sistemi… Aleviliği yok etmek istiyorsanız Öncelikle ocakları ve dedelik-analık kurumunu ortadan kaldırmanız gerekiyor. Ocaklar, Aleviliğin olmazsa olmazıdır. Onun için net bir şekilde söyleyeceğim, sorumluluk duyan, aklı başında ocakzadelerin bu anlayışla ocakların yapısına yeniden bir şekil vermesi ve rızalık içerisinde yeniden yapılanması gerekir.
İkincisi, Aleviliğin görgü ve kul hakkı mekanizması vardı. Her yıl görgüden geçilirdi. Çünkü Aleviliğin ana ütopyası rızalıktır. Herkesten rızalık alınıp niyazlaşılarak bir barış sağlanırdı ve ertesi yıl bir görgü ile yeniden devam ederdi.
Üçüncüsü, müsahiplik kurumu vardı. O kurum sadece kutsiyeti olsun diye yapılan bir şey değildi. 2 çekirdek ailenin çoluk ve çocuğuyla birlikte oto kontrol mekanizması söz konusuydu. Müsahipler birbirlerinin yanlış yapmasına engel oluyordu. Dolayısıyla bir otokontrol sistemiydi bu.
Dördüncü ana temel unsurlardan birisi de ozanlık geleneği, deyişler, şiirler, şatiyeler, mersiyeler, devriyeler… Ne yazık ki şehirlerimizdeki cemevlerinde Alevilik hemen hemen hiç yaşanmıyor. Ama deyişler çalınıp söyleniyor. Peki deyişler üzerine bir tefekkür, yorum yapılıyor mu? Ne anlatmak istediği konusunda bir yorumlama mekanizması var mı? Maalesef yok. Tarihten bu yana dikkat edersek hemen hemen bütün ulu ozanlar ve günümüz ozanlarının çoğu cezaevi görmüş, işkenceden geçmiş, zulüm görmüştür. Pir Sultan’ın, Seyyid Nesimi’nin, Kul Hümmet’in akibetini biliyoruz. Yakın zamanımızda ise Muhlis Akarsu, Feyzullah Çınar, Mahsuni baba, Daimi Baba, hapse atılmış, işkenceler görmüştür. Dolayısıyla sistemler, otoriteler, ozanların deyişlerinden devriyelerinden methiyelerinden her zaman korkmuştur. Çünkü toplumları aydınlatan, bilinçlendiren ve geleceğe hazırlayan birer söylemdir bunlar. Dolayısıyla bu toplumlar aydınlanır, bilinçlenirse kendi beyinlerini kullanabilirler. İşte Emevi İslam, siyasal İslam ve emperyalizmin amaçladığı nedir? Hak arama bilinci yok edilmiş, yukarıdaki halife Hazretleri, Şeyhülislam ne derse o olur! Maksat, kendi akıl ve fikrini kullanamayan bireyler yaratmak. Ama Alevilik bu kalıpların hiçbirisine uymadığı için her zaman otoritelerin hedefi haline getirilmiş ve katledilip, yok edilip zindanlara atılmıştır.
PİRHA-Alevi kurumları ve Sivas Katliamında yakınlarını yitiren aileler, katliamın 31. yılı nedeniyle yürüyüş düzenledi. Katliam davasına ilişkin zaman aşımı kararını protesto ettiklerini dile getiren Cuma Erçe, “6 Temmuz 1993’te canlarımızı burada uğurlamıştık, şimdi yine aynı yerden Karşıyaka mezarlığına yürüyoruz. Bu yürüyüşümüz bir uyarı niteliğindedir.” dedi.
Alevi kurumları ile Madımak Oteli’nde yakınlarını yitiren aileler, Sivas Katliamı’nın 31. yılı nedeniyle Dikmen’den Karşıyaka Mezarlığına yürüyüşe geçti. Yürüyüşün ardından, Sivas Katliamı’nda yaşamını yitiren 33 kişi, Ankara Karşıyaka Mezarlığı’ndaki anıt mezarda anılacak.
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Cuma Erçe, Temmuz 1993’te 33 kişinin, bulundukları yerden uğurlandığını hatırlatarak şunları söyledi:
“Burası 31 yıl önce çocuklarımızın, Pir Sultan Abdal’ı anma etkinlikleri için Sivas’a uğurlandıkları yer. ‘Çocuklarımızın’ diyorum çünkü gerçekten çoğu çocuktu. Hepinizin de bildiği gibi 31 yıl önce bu çocuklara Sivas’ta bir cehennem yaşatıldı. Adeta Kerbelaydı, suya muhtaç bir yerde ne yazık ki gözü dönmüş caniler tarafından organize edilmiş bir cinayet işlendi. Kocaman bir katliam 31 yıldır bu ülkede ne yazık ki onca ısrarımıza, ailelerimizin, dostlarımızın, Alevi kurumlarımızın 31 yıldır sürdürdüğü mücadeleye rağmen hiçbir talebimiz yerine gelmedi. Aksine orada Bu katliamı gerçekleştirenleri savunanlar Ülkenin yönetim kadrolarında görevlendirildi. Her biri milletvekili, bakan, belediye başkanı yapıldı. Diğerlerinin nerelerde olduğunu biz bile bilmiyoruz. Orada bizzat bu cinayete katılan bu kalpten de rol oynayanlar ellerini kollarını sallaya sallaya dolaşmaya devam ettiler. Kırmızı bültenle arananlar kendi evlerinde ölü bulundu. Kırmızı bültenle arananlar işe girdiler, ehliyet aldılar, askere gittiler, evlendiler. Adreslerini bildiğimiz Avrupa’da yaşayanlar Türkiye’ye getirilmediler. Ve biz 30. yılında ne yazık ki ‘Bu suç, insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur, zaman aşımı olmaz’ dememize rağmen Sivas Madımak Katliamı zaman aşımına uğratıldı. Nihayetinde insanlığa karşı işlenmiş suçlar kapsamında sayılmadı. Hem Alevi kurumları hem ailelerimiz hem de dostlarımızla unutmayacağımızı, unutturmayacağımızı her defasında söyledik. Şimdi bugün burada madem öyle ‘Siz zamanaşımı diyorsunuz, biz de yeniden başlıyoruz’ demek için, 6 Temmuz 1993’te canlarımızı burada uğurlamıştık, şimdi yine aynı yerden Karşıyaka Mezarlığına yürüyoruz.
“31 YIL SONRA ADALET DİYORUZ, BU AYIP SİZE YETER”
Bu yürüyüşün bir uyarı niteliğinde olduğunu vurgulayan Erçe, “Hükümete uyarı niteliğindedir ama en çok da toplumsal muhalif kesimlere bir sesleniştir, sezleniştir. Sivas davasıyla yüzleşemediğimiz sürece, bu davada adaleti sağlayamadığımız sürece Türkiye nefes alamayacak, bu ülkede demokrasi asla ve asla yeşermeyecek. Daha birkaç gün önce 10 Ekim Katliamı ile ilgili insanlığa karşı işlenmiş suç talebi de reddedildi. Ve biz orman yangınlarını gerçekleştirenlerin, Sivas canilerinin, kadın katillerinin, çocuk tacizcilerinin, uyuşturucu baronlarının serbest dolaştığı bu ülkede ne yazık ki hala bugün burada, 31 yıl sonra adalet diyoruz adalet. En azından insanlığa karşı işlenmiş suç kapsamına alın. Bu suçu zaman aşımına uğratmayın diyoruz. Hala 33 canımızın yakıldığı Sivas Madımak Oteli’ni ‘Utanç Müzesi yapın’ diyoruz. Bu ayıp size yeter” diye ekledi.
PİRHA – PSAKD İstanbul Şubeleri, Sivas Katliamı’nın 31. Yıldönümü nedeniyle basın açıklaması yaptı. 2 Temmuz’da Madımak Oteli önünde olunacağının duyurusu yapılırken, “Faşist ve şeriatçı bir abluka altında yaşamak istemiyor isek, laik ve demokratik bir cumhuriyet için ortak mücadele etmeliyiz. Bu mücadelenin en büyük buluşma noktalarından biri 2 Temmuz’dur” diye belirtildi.
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği İstanbul Şubeleri, 2 Temmuz 1993’te Sivas Katliamı’nda yaşamını yitirenler için basın açıklaması yaptı.
Yurttaşlar, katliamın 31. yılında “Sivas’ın ışığı sönmeyecek” şiarıyla Kadıköy iskele meydanında bir araya geldi.
“Sivas’ı unutma, unutturma. Sivas’ı yakanlar AKP’yi kuranlar” sloganlarını atan yurttaşlar, “Davamız mahşere kalmayacak, Pir Sultanlar ölmez, direniş sürüyor. Bozuk düzende sağlam çark olmaz” dövizlerini taşıdı.
“KATLİAM SONRASINDA ALEVİLER YARGILANDI”
Katliamda yaşamını yitirenler için bir dakikalık saygı duruşunda bulunulması ardından basın açıklamasını Ataşehir Şube Başkanı Gülsev Kaya okudu.
“Faşist ve şeriatçı kuşatmaya karşı; laik ve demokratik cumhuriyet için halkımızı 2 Temmuz’da alanlara çağırıyoruz” diyen Kaya, şu açıklamayı yaptı:
“İnsanlık tarihinin, belki de en korkunç katliamlardan biridir 2 Temmuz Sivas Madımak Katliamı. Bu topraklarda direncin simgesi ve Alevi inancının temel direklerinden biri olan Pir’imiz Pir Sultan Abdal’ı anma etkinliklerinin dördüncüsünün düzenlendiği Sivas’ta, semah dönen gençlerimiz, yazarlarımız, sanatçılarımız, aydınlarımız, 33 canımız, yani aydınlık geleceğimiz 2 Temmuz 1993 Cuma günü, Madımak Otelinde vahşice katledildi. Bu vahşi katliamın üzerinden otuz bir yıl geçti. Acımız ilk günkü kadar taze, öfkemiz ise her geçen gün katlanarak büyüyor. Otuz bir yıl boyunca demokrasiyi, laikliği, cumhuriyeti, çağdaş değerleri ve Anadolu halklarının bir arada yaşama arzusunu hançerlemeyi hedef alan bu katliamın hesabı verilmemiş, adalet sağlanmamıştır. Sivas’ta katledilen 33 canımızın aileleri, dostları ile derneğimizin otuz bir yıldır yürüttüğü adalet mücadelesi bir karşılık bulmadı. Otuz bir yıllık hukuk mücadelesinde adeta ailelerimiz, Alevi örgütleri ve vicdanlar yargılanmıştır. Bu süreç içerisinde yaşam mücadelesi veren devrimci hasta tutsaklar ölüme terk edilirken, Ahmet Turan KILIÇ, Hayrettin GÜL gibi Madımak katilleri affedildi. Firari üç sanık Murat Sonkur, Eren Ceylan ve Murat Karataş hakkında devam eden son dava da otuzuncu yılında zaman aşımına uğratıldı.
Madımak Katliamı bir Alevi katliamıdır ve başta ailelerimiz olmak üzere Pir Sultan Abdal örgütlülüğümüz ve tüm Aleviler olarak bu mahkeme kararını tanımıyoruz. Herkes bilmelidir ki Madımak Katliamı insanlığa karşı işlenmiş zamansız suçlardan biridir ve İnsanlığa karşı işlenen suçlarda zamanaşımı olamaz.
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Örgütlülüğü, Alevi Kurumları ve özelde de Sivas Madımak Ailelerinin demokratik, insani ve vicdani talepleri bugüne kadar herhangi bir karşılık görmedi. Madımak davasında Katilleri savunan avukatlar devletin önemli görevlerinde boy göstermeye, belediye başkanlıkları millete vekil yapılarak ödüllendirilmiştir. Sivas Madımak Otelinin utanç müzesi yapılması, Madımak davasının da İnsanlığa Karşı İşlenmiş Suçlar kapsamına alınması talebimiz ise hiç duyulmadı…
“CUMHURİYET REJİMİNDEN ESER KALMADI”
2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas’ta devletin gözetimi ve hatta bizzat organizesi ile gerici, şeriatçı ve faşist bir güruh tarafından gerçekleştirilen katliam sırasında atılan sloganlar ve çarşaf çarşaf ilan edilen, bildirilerde kaleme alınan talepleri hatırlatmakta yarar var. Ne demişlerdi: Yaşasın Şeriat, Kahrolsun Laiklik. Cumhuriyet burada kuruldu, burada yıkılacak. İslamın ordusu, kafirlerin korkusu…
Peki bugün hangi noktadayız? Demokrasiden, laiklikten, Cumhuriyet rejiminden eser kalmamış. Ülke saraydan ve yasa, hukuk tanımayan tek adam tarafından yönetiliyor. Yaşamın her alanı dinselleştirilmeye çalışılıyor. Güçler ayrılığı ve halk iradesi neredeyse tamamen ortadan kalkmış, parlamento işlevini yitirmiş, kendi yazdıkları yasalar ve anayasa ayaklar altına alınmış durumda. Anayasa mahkemesi ve AİHM kararları dikkate bile alınmıyor, seçilmiş milletvekilleri ve belediye başkanları hapistedir. Eğitim ve eğitim kurumları tümü ile tarikat ve cemaatlerin kontrolüne terk edilmiştir. Gerici, tekçi bir müfredat ve akıldan, bilimden uzak bir eğitim sistemi ile karşı karşıyız. İfade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü ortadan kaldırılmak istenmekte ve ceberut devlet anlayışı, baskıyı ve şiddeti her geçen gün artırmaktadır. Cezaevleri, demokrasi, emek, barış, hak ve hakikat mücadelesi verenlerle doldurulmuş durumdadır. Binlerce canımız düşüncelerinden dolayı içeride tutsaktır. Muhalefet edenler gözaltı ve tutuklama terörü ile karşılaşmakta, uyduruk gerekçelerle hakkında dava açılanlar hukukla açıklanamayacak ağır cezalarla cezalandırılmaktadır. Gezi ve Kobane davaları başta olmak üzere onlarca dava ve en son 1 Mayıs tutukluları buna verilebilecek en önemli örnektir.
“YARININ KATLİAMCILARINI YETİŞTİRECEK CEMAAT VE TARİKATLAR”
Sivas Madımak Katliamı, bugünkü siyasal iktidarın ve şeriatçı faşist politikaların önündeki engelleri temizlemeyi amaçlayan bir katliamdır. Halkın iradesini tanımayan ve her şeyi din ve onun kanunları ile açıklayan bu iktidar, ülkeyi derin bir ekonomik krize sürüklemiştir. Katliamlarla yüzleşmekten ve insani ve demokratik taleplerimizi görmezden gelen AKP/MHP koalisyonu seçilmiş belediye başkanları yerine kayyum atayarak, sandıklara darbe yapıyor. Madımak otelini utanç müzesi yapmamak için direnen AKP/MHP ortaklığı, işçilerimizin maden sahalarında daha fazla rant ve kar uğruna katledilmesine göz yumuyor. Dersim, Koçgiri, Zini, Gediği, Sivas, Maraş, Çorum, Gazi, Gezi, Suruç, 10 Ekim Ankara Gar başta olmak üzere katliamların bütün yönleri ile açığa çıkarılması ve gerçek sorumlularının açıklanması talebimize kulağını kapatan AKP/MHP iktidar bloğu “dindar, kindar ve itaatkar bir neslin yetişmesi için özel programlar, projeler hazırlıyor ve yarının katliamcılarını yetiştirecek cemaat ve tarikatlarla protokoller imzalamaya devam ediyor.
Kısacası, Sivas ile yüzleşmekten bilerek ve isteyerek kaçan dünün ve bugünün siyasal iktidarları, 2 Temmuz 1993 tarihinden bu yana daha birçok yüzleşilmesi gereken katliamın yaşanmasının sorumluları olmuştur. Gericilikten ve ırkçılıktan beslenenler halkımızı kutuplaştırmaya, ayrımcı politikalarla toplumu bölmeye, haksız ve hukuksuz uygulamalarıyla da ülkeyi içinden çıkılması güç bir kaosa sürüklemektedir.
Alevilerin demokratik taleplerine daha çok hak gaspı ile karşılık veren bir iktidar ile karşı karşıyayız. Zorunlu din dersleri kaldırılsın talebimize yeni din dersleri ile karşılık verildi. Laik ve bilimsel eğitim talebimize ÇEDES ve benzeri binlerce proje ve protokol ile yanıt verildi. Bilimi ve aklı, toplumsal cinsiyet eşitliğini, eşit yurttaşlığı, doğa ve çevre bilincini, kadın haklarını, çocuk haklarını, barışı ve kardeşliği, sevgiyi ve emeğin kutsallığını esas alan bir eğitim sisteminden yanayız. Tekçi, inkarcı, asimilasyoncu, kutuplaştırıcı, gerici bir eğitim sistemine karşı, demokratik ve kamusal bir eğitim istiyoruz. AKP/MHP iktidarı, bu talebimize de ‘Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’ ile karşılık verdi.
İnancımızı tarif etmeyin, tanıyın, cem ibadetimiz, cemevleri ibadethanemizdir, Alevilik Aleviliktir, Alevilik Vardır ve Haktır, asimile etmeye çalışmayın dedik, onlar Aleviliği öldürmeyi, Alevileri kendi içlerinde bölüp parçalamayı hedefleyen ve asimilasyon üssü haline gelen “Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurdular.
“BU İNSANLIK SUÇUNU UNUTTURMAYACAĞIZ”
2 Temmuz 1993 Sivas Madımak Katliamının 31.yıl dönümünde katledilen 33 canımızı, anmaya, katliamları ve katliamcı zihniyeti lanetlemeye devam edeceğiz. Sivas Madımak Davası İnsanlık Davası olarak tarihe geçmiştir. İnsanlık var olduğu sürece bu dava da sürecektir. Ta ki; gerçek ve murat ettiğimiz adalet sağlanıncaya dek.
Sivas Madımak Katliamını ve katledilen 33 canımızı unutturmaları mümkün değildir. Söz verdik, ikrar verdik ve ikrarımıza sonuna kadar bağlı kalacağız. Bu insanlık suçunu var gücümüzle halklarımıza ve tüm dünya kamuoyuna anlatmaya, duyurmaya ve herkesi gerçeklerle yüzleştirmeye devam edeceğiz. Unutmadık, Unutmayacağız, Unutturmayacağız…
Sizlerin aracılığı ile halkımıza sesleniyoruz. Yaşadığımız onlarca sorun, derin yoksulluk, derin kriz, buna bağlı olarak gelişen umutsuzluk, çaresizlik, işsizlik, açlık, intiharlar ne kadar olumsuzluk var ise hepsinin ana nedeni olan tekçi, katliamcı, Türk, İslam ve erkek egemen sistem ve bu sistemin yürütücüsü siyasal iktidardır. Artarak devam eden kadın cinayetleri bu iktidar anlayışının eseridir. Bu iktidara ve maruz kaldığımız anti demokratik uygulamalara karşı birleşmek zorundayız. Faşist ve şeriatçı bir abluka altında yaşamak istemiyor isek, laik ve demokratik bir Cumhuriyet için ortak mücadele etmeliyiz. Bu mücadelenin en büyük buluşma noktalarından biri 2 Temmuz’dur. 2 Temmuz’da yine var gücümüz ile Sivas Madımak Oteli önünde olacağız.”
PİRHA- Etnomüzikiloji ve Antropoloji alanlarında çalışma yapan Akademisyen Erhan Özdemir, cem erkânlarında 7 ulu ozanın deyiş ve nefeslerinin söylenmesinin Anadolu’da bir kültür haline geldiğini, ancak bu geleneğin Bölge illerinde değişkenlik gösterdiğini söyledi. Özdemir, Bingöl, Adıyaman, Maraş bölgelerinde cemlerin Kürtçe yapıldığını da belirterek “Ana dillerinde, eski yapıda cemler yürütülüyor. İlla Türkçe olacak şartı yok. Bu biraz da kitaplardan okunan bilgiler sonucunda oluşan politik bir baskı durumu” dedi.
Araştırmacı Erhan Özdemir, cem ibadetleri esnasında gerek 12 hizmet gerekse de söylenen deyiş ve nefeslerin bölgelere göre ne gibi farklılıklar gösterdiğine dair PİRHA’ya konuştu.
Etnomüzikiloji ve Antropoloji alanlarında çalışma yapan Akademisyen Erhan Özdemir, cem erkanlarında 7 ulu ozanın deyiş ve nefeslerinin söylenmesinin Anadolu’da bir kültür haline geldiğini, ancak farklı bölgelerde 7 ulu ozanın farklı isimlerle de yer aldığını belirtti. Özdemir, “Kimi yerlerde Pir Sultan Abdal yer alıyor, kimi yerlerde ise yer almıyor. Bazı bölgelerde de “Esîri” yer alıyor. Bu durum bölgelere göre sürekli değişken bir yapı gösteriyor” dedi.
“NEFESLERİN İLLA 7 ULU OZANA AİT OLMASI ŞEKLİNDE BİR GELENEK YOK”
Kimi bölgelerde yürütülen cemlerde 7 ulu ozan geleneğinin olmadığını da belirten Özdemir, “Aslında bu durum sonradan icat edilmiş bir gelenek. Tabii ki belli cemlerde illa okunması gerektiği söyleniyor fakat şahsiyetler sürekli değişkenlik gösteriyor. Cemde illa 7 ulu ozandan okunmalı mı? Ya da onların dışındaki âşıklardan okunmuyor mu? sorgulamak lazım” diye konuştu.
“ANADOLUDA ALEVİLİK ZENGİN BİR MOZAİK”
Türkiye’de yaşanan Aleviliği bir mozaik olarak tarifleyen Özdemir, “Alevilik birbirinden çok farklı yapıda. Tokat’a gidiyorsunuz başka bir yapı var, Adıyaman’a gidiyorsunuz bambaşka bir yapı var. Tahtacıların daha değişik cem yürütme biçimleri var. Her birinde farklı olduğu için son dönemlerde bir ortaklaştırma çabası da var. Ben bu ortaklaştırmayı ideolojik ve yanlış görüyorum” dedi.
Her bölgenin kendi geleneksel yapısıyla cem erkanlarını yürütmesinin doğal olduğunu belirten Özdemir, “Örneğin Kantarma (Sinemilli) bölgesinde bir cem yaptığınızda cem esnasında 7 ulu ozan denilen kişilerin hepsinden okunmayabiliyor. Aynı zamanda o bölgenin kendi âşıkları da var. Sevdalı, Kul Fakrî var, onların da beyitleri okunuyor” diye ekledi.
“BİNGÖL BÖLGESİNDE NEFESLER DOĞAÇLAMA SÖYLENİR”
Bingöl civarında yürütülen cemlere 7 ulu ozanın hiç birisinin olmadığını da vurgulayan Özdemir, “Kendileri, ana dillerinde, özellikle Zazaca (Kirmanckî) dilinde doğaçlama olarak söylenir. O bölgede kutsal kabul edilen ulularının üzerine serbest tarzda yani uzun hava denilen formda okuyorlar. Cemlerinde bir Pir Sultan Abdal veya bir Virani’den deyiş yok” diye ifade etti.
Cemlerdeki 12 hizmetin bölgelere göre değişken bir yapı gösterdiğini vurgulayan Özdemir, “Alevilikte bir felsefe vardır; 3 can bir cem diye. Onun için o bölgelerde 12 hizmetin olmadığı cemler de var. Mesela Adıyaman, Bingöl bölgelerindeki cemlerde 12 hizmet görülmüyor” dedi.
“BİNGÖL VE ADIYAMAN’DA CEM ERKANLARI ANADİLİNDE YAPILIR”
Genellikle cemlerde nefes, deyiş ve beyitlerin Türkçe söylendiğine dair bir yanlış söylemin olduğunu belirten Özdemir, konuşmasının devamında şunları belirtti:
“Aksine benim yaptığım araştırmalarda Bingöl, Adıyaman, Maraş (Kantarma) bölgelerinde Zazaca Kirmanckî) ve Kurmancî dillerinde cemler yapılıyor. Doğaçlama olarak kendi dillerinde kendi bölgelerinin ulularını o anda çağırıyorlar. Dersim’de ‘Venge Hakk’ diyorlar. Hakk’ı çağırma erkânı vardır orada. Orada kendi ana dillerinde, eski yapıda cemler yürütülüyor. Türkçe olma şartı yok. Ben bunun politik bir bakış açısı olduğunu düşünüyorum. Oysaki sahaya çıkıldığında bunun böyle olmadığı görülüyor. Yani bir Bingöl’deki Dersim’deki, Adıyaman’daki köy cemine gittiğinizde oradaki insanlar kendi ana dilinde cem, muhabbet yürütüyor”
PİRHA – Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Batıkent Şubesi’nde yürütülen koro çalışması yıldan yıla ilgi görerek kadrosunu genişletti. 50 kişinin yer aldığı koroda, deyişler ve nefesler hep bir ağızdan seslendiriliyor. Koronun başındaki isim Türkan Akbıyık, yaptıkları çalışma ile kültürel asimilasyona engel olunduğuna da vurgu yaptı.
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Batıkent Şubesi, inşası yeni biten binasında çalışmalarına başladı. Birçok alanda hizmet veren şube, kültür ve inanç çalışmalarına ise ayrı bir önem gösteriyor. Bağlama ve semah kurslarının yanı sıra koro çalışmaları da yoğun ilgi görüyor.
Koronun yöneticisi Türkan Akbıyık ile cemevi bünyesinde sürdürülen kültürel faaliyetleri konuştuk.
TALEP DAHA ÇOK KADINLARDAN GELİYOR!
Her geçen gün koroya ilginin arttığını belirten Türkan Akbıyık, şimdilik 50 kişi ile müzikal çalışmalarını sürdürdüklerini belirtti. Koronun %90’ının kadınlardan oluştuğunu söyleyen Akbıyık, çalışmalara dair “Gelen talepler doğrultusunda genelde deyiş okuyoruz. Kültür ve inanışımızın gereği de daha çok deyiş söylemek isteniyor ama sololarda katılımcılar ne söylemek isterlerse onu söylüyor. Bu sene bağlamaya ek olarak ikinci bir üflemeli enstrüman çalan Cemal babayı da (Enver Cemal Şahin) dahil ettik. Kendisi derneğimizde aynı zamanda cenaze erkanı hizmetlerini yürütüyor. Yeni yeni nefesli enstrüman çalmaya başlamış ve şimdi bize eşlik ediyor” dedi.
“ASİMİLASYONA ENGEL OLMAK ADINA HİZMET YÜRÜTÜYORUZ”
Türkan Akbıyık, Alevi inancına yönelik asimilasyonun kültürel alan üzerinden yürütüldüğüne de değindi. AKP-MHP hükümeti tarafından Alevi toplumuna yönelik baskı politikalarına işaret eden Akbıyık, şunları söyledi:
“Asimilasyon çok ileri bir seviyede. Özellikle Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı açıldıktan sonra bütün Alevi köylerine ziyarete gidildi. Bu yerlerden birisi de benim köyüm oldu. O yüzden asimilasyona engel olmak adına bizler zaten cemevinde inançsal, kültürel ve Yol hizmetlerimizi yürütmeye çalışıyoruz. Ve diğer müzik çalışmaları haricinde semah çalışmalarımız da mevcut. Pazartesi günleri saz, çarşamba günleri koro ve perşembe günleri de semah programlarımız var. Katılmak isteyen herkesi alıyoruz. Özel bir sınavdan falan da geçirmiyoruz; kim canı gönülden gelip katılmak istiyorsa dahil ediyoruz. Buraya gelenlerin hepsi aynı zamanda üyelerimiz. Koroyu çalıştırıyorum ancak ben de profesyonel değilim. Ben de buranın içerisinden çıkan bir bireyim. Koro talebi özellikle kadınlardan gelince ben de öncülük ettim. Burada güzel bir birliktelik var. Öyle ki bütün koro üyeleri çarşamba gününü iple çekiyor. Hatta tatil yaptığımız zaman ya da bir aksilik sebebiyle erteleme durumunda herkeste bir üzüntü görebiliyorum.”
EZGİLERİNİ SAHNELERDE SESLENDİRECEKLER!
Yapılan koro çalışmasını ileri tarihlerde sahneleyeceklerini de belirten Türkan Akbıyık, “Bir süredir cemevimiz inşaat halinde olduğu için sahneleme işini çok yapamadık ama örneğin her sene anneler günü etkinliği yapıyoruz. Birkaç özel tarihte sahneye çıktık. Tabii ki gelecek dönemde de benzer sahne performanslarımız olacak” diye belirtti.
PİRHA – PSAKD Genel Başkanı Cuma Erçe, 31 Mart Yerel Seçimlerine gidilirken siyasi partilerin iç tartışmalarında, Alevi kimliğinin kavga sebebi sayılmasının üzücü bir durum olduğunu söyledi. Erçe, “Siyasi partilerin, Alevi kurumlarının bu kadar içine girdiği ya da partileri kendi içine soktuğu bir dönem hiç yaşanmamıştı. Ne yazık ki Aleviler, birbirlerine rakip olan noktaya getirildi” dedi.
AKP-MHP hükümeti, 31 Mart Yerel Seçimlerine giderken, Alevi toplumundan oy almak adına kozlarını oynuyor. Cemevi açarak ‘Alevilerin yanındayız’ imajı çizmeye çalışan AKP’liler, siyaseten kendilerine yakın dedelerle de fotoğraf vermeyi sürdürüyor. Bir yandan usulsüz işlemlerle cemevi ve dergahlara el koyan AKP’liler, diğer yandan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı aracılığı ile kendi Alevilik tarifinde ısrar ediyor.
Seçimler yaklaşırken Alevi çalıştayları, hatta Alevi Bektaşi Ansiklopedisi oluşturmak için kolları sıvayan AKP’ye karşı CHP de belediyeler aracılığı ile cemevi açıp, yerel yönetimlere ‘Alevi kontenjanı’ uyguluyor.
“NE YAZIK Kİ YİNE ALEVİLER ÜZERİNDE YÜRÜNDÜ”
Tüm bu yaşananları Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Başkanı Cuma Erçe ile konuştuk.
Erçe, uzun süredir seçim gündemi içerisinde olunmasını üzüntüyle karşıladığını belirterek, “Neredeyse bütün ana sorunların esastan üstünü örtecek şekilde bir seçim gündemi yaşanıyor” diye ifade etti. Erçe, 31 Mart seçimlerine giderken Alevi sorununun nasıl ele alındığını şu sözlerle değerlendirdi:
“Cumhurbaşkanlığı seçimleri döneminde de ‘yeter ki biz, kaybedilen bir seçimin tarafı ya da sebebi olmayalım’ biçiminde özel bir çaba sarf ettik. Ancak ‘Alevi’den, Kürt’ten cumhurbaşkanı olur mu?’ tartışmaları sebebiyle o dönemlerde çok canımız yandı. Nihayetinde bir seçim oldu ve bu seçim öncesinde alabildiğine yalan, iftira, kumpas ve montaj videolarının hakim olduğu bir tartışma süreci yaşandı. Cumhurbaşkanlığı seçimi şöyle ya da böyle matematiksel olarak kaybedildi. Biz her ne kadar seçimin çok demokratik bir ortamda yapılmadığını, sayımlar konusunda ciddi şüpheler olduğunu söylesek de sonuç değişmedi. Bu sefer Türkiye muhalefet partileri kendi iç seçimlerine odaklandı. Kendi içlerinde yürüttükleri tartışmalarda ne yazık ki zaman zaman yine Aleviler gündemi üzerinde yüründü. ‘Alevi bir genel başkan ile bu iş yürür mü yürümez mi’ tartışmaları ya da ‘Eğer Kemal Kılıçdaroğlu bu seçimde aday olmasaydı kazanırdık’ diyen masanın diğer bileşenleri gibi yine sonuçta döndü dolaşıldı Aleviler ve Alevi kurumları tartışmaların odağına yerleştirildi.
“BÖYLE BİR DÖNEM HİÇ YAŞANMAMIŞTI”
Türkiye’nin şimdi yeni bir yerel seçimler gündemine girdi. Yerel seçimler gündemi de ne yazık ki önceki dönemlerde yapılan seçimleri de aratmayacak biçimde. Hatta ve hatta sözümü geri alayım, aratacak biçimde diyebiliriz. Çünkü bu kadar kurum ve kişilerin, bu denli politize olduğu ya da demokratik kitle örgütlerinin ve Alevi kurumlarının neredeyse siyasi partilerin bu kadar içine girdiği ya da kendi içine soktuğu dönem hiç yaşanmamıştı. Bir anlamıyla seçimde bizzat içinde yer alan; adaylık, aday adaylığı, mahalle delegeliği, meclis üyesi adaylığı vesaire biçiminde büyük bir tartışma dönemi yaşandı. Ne yazık ki Aleviler birbirlerine rakip olan, yarışan bir noktaya getirildi. Bizi üzen gelişme, dost partiler de dahil olmak üzere Alevilerin bir parmak hesabı üzerinden hesaplanması, bir matematiksel hesap olarak görülmesi süreci devam etti. Adayların önlerine yerleştirilen bir kavram olarak ‘Alevi aday, Alevi meclis üyesi, Alevi muhtar, Alevi aday adayı’ gibi ifadelerin geçtiği, ‘şu kadar Alevi adayı, şu kadar Alevi meclis üyesi var’ gibi sayılara hapsedilen bir noktada ele alınan süreç yaşıyoruz. Bu anlamıyla da Alevilerin, siyasi partilerin kendi iç kavgalarında dahi tartışma konusu yapılması, bir kavga sebebi sayılması, bütün bu tartışmaların odağında Alevilere yer verilmesi bizim açımızdan oldukça sıkıntılı.
“TARTIŞMALARIN CHP’DE DAHA KAPSAMLI YÜRÜDÜĞÜNÜ GÖRÜYORUZ”
Bunu ayrımsız söylüyorum; ama çoğunlukla da herkesin bildiği gibi Alevilerin en çok oy verdiği parti olarak bilinen Cumhuriyet Halk Partisi’nde bu tartışmaların çok daha kapsamlı yürüdüğünü de görüyoruz. Bu eksende de çeşitli kırgınlıkların olduğu da açık. Aday belirleme süreçlerinde yeteri kadar demokratik davranılmadığı noktasında çok ciddi eleştirilerin olduğu bir gerçek. Alevilerin bu anlamda büyük bir kırgınlık içinde olduğu da bilinen bir durum. Ancak her şeye rağmen Aleviler, geçmişten aldıkları mirasın da etkisiyle ne olursa olsun, asla ve asla büyük çoğunluk olarak gericilerin, ırkçıların, tekçilerin ya da eşit yurttaşlık ilkesine bağlı olmayan faşist, şeriatçı partilerin adayları yanında durmayacaklar. Kimi Alevi kurum temsilcilerinin ya da kimi cemevi, dernek yöneticilerinin, zaman zaman inancımıza ters düşen yaklaşımları ortaya koysalar da genel Alevi kitlesi asla ve asla onlara da uymayacak.”
“İÇİMİZDEN DEVŞİRMELER DAHİ ÇIKARSALAR ALEVİ KİTLESİ BUNLARA UYMAYACAK”
PSAKD Genel Başkanı Cuma Erçe, geçmiş seçimlerde AKP tarafından Dersim’de elektriği olmayan köylere beyaz eşya dağıtıldığını hatırlatarak, “Ne yaparlarsa yapsınlar, içimizden devşirmeler dahi çıkarsalar asla Alevi kitlesi bunlara uymayacak. Dolayısıyla seçimlerde açık şekilde tavrımız belli. Demokrat, sosyalist, halkçı ve sosyal belediyeciliği esas alan, hesap verebilir ve sorulabilir olan aday ve partilerin desteklenmesi noktasındayız. Yani bir Kürt bölgesinde veya büyük kentlerde farklı oluşumlar içerisinde de yer alınabileceği gibi mevcut siyasal iktidara bugün için Alevilere yönelik kapsamlı asimilasyon politikaları sürdüren, eğitimin gericileşmesine sebep olan, devlet kurumlarını cemaat ve tarikatlara teslim eden bir anlayışı zayıflatmak için Aleviler üzerine düşen tarihi görevi yerine getirecek. Yani mevcut iktidarın zayıflaması, onların seçim kazanmaması için bulundukları yer neyi ifade ediyorsa orada tavır sergileyeceklerdir.
“ALEVİLİĞİ YOK ETMEK İÇİN PROFESYONEL UĞRAŞLAR İÇİNDELER”
Hükümet tarafından açılan cemevleri konusunda da değerlendirme yapan Cuma Erçe, konuya ilişkin şunları söyledi:
“Alevilik, uzunca bir zamandır hep tarif edilen bir yerde durdu. Bizi, bizim dışımızdaki herkes tarif etti. Ama bunun içerisinde en kapsamlı, en vurucu olanını devlet yaptı. İktidarda hangi partinin olduğuna bakmaksızın söylüyorum, her dönemde devlet, Alevileri yok etmenin yanında aynı zamanda Aleviliği yok etmek için profesyonel uğraşlar içinde oldu. Kimi zaman bunu Alevi köylerine cami yaparak gerçekleştirdi, kimi zaman okuma yazma bile bilmeyen Alevilerin evlerine nereden geldiği belli olmayan Alevilikle ilgili yazıldığı zannedilen kitaplar sokarak yaptı. Kimi zaman köylere cami hocası gibi Aleviler içerisinden devşirdikleri insanlar koyarak yaptı, kimi zaman da zorunlu din dersleri ile yaptı. Şimdi yapılan işlerin de bunun bir parçası olduğunu düşünüyoruz.
Yine Aleviliği tarif eden ama Aleviliği başka bir inanç içerisine hapsetmeye çalışan, orayla eşdeğer tutan ve Alevilerin bu anlamda kafasını karıştıran, ‘Hepimiz aynı dine, dile, peygambere bağlıyız. Aynı Kur’an’a baş koymuşuz’ diye gelen geleneksel devlet anlayışını ‘Aslında Alevilik diye bir şey yok. Var olan da zaten bir kültürel farklılıktır. Siz folkolik bir yapısınız, onu da Kültür Bakanlığı’nda oluşturduğumuz Cemevi Başkanlığı’nı kurarak sağladık zaten. Haklarınızı veriyoruz’ diyen, aslında bu kültürün, bir inancın sonucu olarak ortaya çıktığını reddeden, farklı bir yorummuş gibi algılatan bir yaklaşım ortaya konuluyor. Bu anlamda Alevi kitlesinin önemli bir kısmının kafasını karıştırmayı başarsalar da Alevilik her dönem küllerinden doğabilen, kendini yeniden şekillendirip bulunduğu zamana dizayn eden bir inanç. Dolayısıyla şunu çok açık şekilde söylüyoruz; Alevilik hiçbir şey değildir. Alevilik Aleviliktir. Dolayısıyla bizi hangi kitapla, hangi ansiklopedi ile, hangi tarihsel çarpıtmalarla ifade etmeye çalışırlarsa çalışsınlar, bu gerçek değişmeyecektir. İki gerçeğimiz var; Alevilik haktır, Aleviler vardır.”
“İNANCIMIZA SIKI SIKIYA SARILMAYA DEVAM EDECEĞİZ”
Alevilerin hiçbir dini inancı yorumlamadığını, tarif etmediğini belirten Erçe, “Elbette ki entelektüel akademik tartışmalarda söylenebilecek sözler vardır ama biz bunu asla bir başka inanca saygısızlık anlamında göstermedik. Ama bu anlamda ne yazık ki devlet, her yolu deneyerek en çok da bizim içimizden çalabildikleri, neredeyse sondaj atarak devşirdikleri üzerinden yapıyor olmaları da aslında çok ustaca bir aklın ürünüdür. Bu akıl bin yıllık devlet aklının ta kendisidir. Ne yazık ki her zaman bizimle ilgili projeler hazırlanmakta, uygulanmakta. Kabul etmiyoruz, etmeyeceğiz. Bu anlamda dik duruşumuzu sürdüreceğiz. Alevilerin bu zamana kadar gizledikleri, sır ettikleri, deyişlerin içerisine giydirdikleri felsefemizi, inancımızı yeniden lüzum oldukça ortaya çıkaracağız. Gözleri görmeyen ama gönül gözü açık olan Aşık Veysel’in, “Aynı vardan var olmuşuz, Sen altınsın ben tunç muyum?” sözünde olduğu gibi ‘aynı vardan var olanlar’ olarak biz inancımıza sıkı sıkıya sarılmaya devam edeceğiz.”
PİRHA – Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Marmaris Şubesi’nde hizmet yürüten Veli Türkarslan, Alevi inancına dönük baskıları eleştirdi. Türkarslan yaptığı açıklamada “Alevi-Bektaşi canlarımız, Pir Sultan direnci ve Veli Baba Sultan duruşuyla; ebediyen her türlü baskıya ve zulme boyun eğmeyecektir” diyerek, asimilasyon politikalarına karşı dedeleri ve tüm Alevi bireyleri sorumlu olmaya davet etti.
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Marmaris Şubesi’nde hizmet yürüten Veli Baba Sultan Ocağı evlatlarından Veli Türkarslan, Alevi inancı üzerindeki baskılara dikkat çekti.
Pir Sultan ile Veli Baba Sultan’ın, dönemin iktidarları karşısındaki duruşuna vurgu yapan Veli Türkaslan, yazılı açıklamasında şu ifadelere yer verdi:
“Barışın, emeğin, emekçinin, özgürlüğün, sevginin ve kardeşliğin dünyadaki öncülerinden, savunucularından ve neferlerinden olan çok değerli Alevi-Bektaşi canlarımız; Pir Sultan direnci ve Veli Baba Sultan duruşuyla; ebediyen her türlü baskıya ve zulme boyun eğmeyecektir.
“Pir Sultan; 1400 yıllık Alevi-Bektaşi direnişinin en ön safhasında nefer olarak görev almış ve ser verip sır vermemiş en değerli ozanlarımızdandır. Pir Sultan felsefesi, direnci ve dik duruşuyla insan-ı kamildir, pirimizdir. Kainatta emekten, özgürlükten, direngenlikten ve omurgalılıktan yana; yaşamın bütününü gören, gözeten ve canını feda eden bir halk adamıdır. Halkı için serini vermiştir. Pir Sultan omurgalı duruşun, yenilmezliğin, zalime boyun eğmemenin adıdır. Pir Sultan yolunda yürümek, Pir Sultan huzurunda dara durmak, Pir Sultan’a saygı duruşumuzdur. Bu nedenle Pir Sultan’ın direnciyle aydınlığa ulaşan canlarımızın karşısında hiç bir zorluk olamaz.
“BU KÜLTÜRDE KİŞİNİN ÖZÜNÜN ÇELİKLEŞMESİ ESASTIR”
Veli Baba Sultan; Pir Sultan’ın katledildiği dönemde 1550 tarihlerinde Isparta Uluğbey Beldesinde dünyaya gelmiş. 1647 tarihinde Hakk’a yürümüş. En büyük Anadolu Erenlerindendir. Türbesinin bulunduğu dergah; Isparta iline bağlı Uluğbey topraklarındadır. Dergahı ‘Kutup Dergah’tır. Yaşadığı dönemde, kendisini tamamen bilim ve ilim sahibi olmaya adamıştır. Okumaya, eğitime çok önem vermiştir. Ayrıca hilim konusunda da kendisini mükemmel bir şekilde yetiştirmiştir. Hilim; tevazulu, alçakgönüllü, sabırlı, merhametli, mütevazi, dürüst olmak; omurgalı ve dik durmak, ezilenin, emeğin ve emekçinin haklarını korumak ve onlara sahip çıkmaktır. Yaşadığı dönemde Pir Sultan direnci ve duruşuyla yoğrulmuş olup, Uluğbey Beldesi’nden Isparta havalisine, Akdeniz yöresinden Ege yöresine kadar çağının en önemli aydınlanmacı inanç önderlerindendir. Çevresine yaydığı eğitim ve kültür ışığıyla Akdeniz ahalisinde ve Anadolu’da aydın ve bilge konumuna ulaşmıştır. Veli Baba Sultan’ın en büyük öğretisinde; insan-ı kamile ulaşabilmek için sıkı bir iç disiplin gerekmektedir. İnsan-ı kamil olabilmenin en büyük yolu ise kişinin kendi özünü eğitmesinden geçmektedir. Veli Baba Sultan kültürü, bir yaşam okuludur. Bu kültürde hata yapmamanın erdemleri anlatılır, bu kültürde, demirin su ile buluşup dövülmesi ve çelikleşmesi gibi kişinin özünü çeliklemesi esastır.”
“NEFSİNİ ISLAH ETMEK ANA KURALDIR”
Veli Türkarslan, asimilasyon politikalarına karşı Alevi inanç önderleri başta olmak üzere, tüm bireylere düşen sorumluluğa da dikkat çekti. Türkarslan, sözlerini şu cümlelerle sonlandırdı:
“Pir Sultan direnci ve Veli Baba Sultan duruşuyla özünü çelikleyebilen her can, yeniden doğar, ehli-kamil, insan-ı kamil mertebesine ulaşır. Nefsini ıslah etmek ana kuraldır. Bu anlamda da Pir Sultan ve Veli Baba Sultan kültürünü yaşatmak, bizlere çok büyük sorumluluklar ve görevler yüklemektedir. Akdeniz Bölgesinde Uluğbey deyince akıllara gelen ilk tümceler konukseverlik, kültürlülük ve erdemliliktir. Pir Sultan direnci ve Veli Baba Sultan duruşuyla yetişen Uluğbey’li erenlerimiz; güneşin aydınlığına yürüyen, güneşin türküsünü içen ve güneşe semah duran canlarımızdır. Bu sorumlulukların bilinciyle, bu kültürü yaşatan ve yaşatılması için katkılarını esirgemeyen tüm canlarımıza selam olsun.”
PİRHA-PSAKD Yenimahalle Şube binası inşasında sona gelindi. 2 yıllık sürenin ardından içerisinde cemevinin de olduğu bina 17 Şubat’ta hizmete açılacak.
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Yenimahalle Şube binası tamamlandı. Yenimahalle Belediyesi tarafından yapılan bina içerisinde cemevinin yanı sıra cenaze hizmetleri de yürütülecek.
PSAKD Yenimahalle Şube Başkanı Onur Şahin, şube binasının 17 Şubat’ta hizmete sokulacağını belirterek “Açılış için belediye ile görüştük. 17 Şubat’ta Erdal Erzincan konseriyle açılış yapılacak. Açılış yapıldıktan sonra 29 yıllığına bu binanın hakkı bizde olacak. Büyük bir şube binası oluştu. İçerisinde cemevi, yemekhane, misafir salonu, kütüphane, derslik, toplantı salonu ve cenaze hizmetlerinin verileceği alanlar var. Birçok ihtiyacımıza cevap verecek bir bina oldu diyebiliriz” şeklinde konuştu.
PİRHA – Halk ozanları, 28 Mayıs’ta yapılacak Cumhurbaşkanı seçimi için halkı sandığa davet etti. “Umudu henüz kesmedik” diyen ozanlar, şaibelere de işaret ederek mücadele etme sözü verdi. Ozanlar, ” Barış, özgürlük diyenler kazanacak” dedi.
13. Cumhurbaşkanı’nını seçmek için 28 Mayıs’ta yeniden sandıklar kurulacak. İlk turda yüzde 49.51 oy alan Recep Tayyip Erdoğan ile yüzde 44.88 alan Kemal Kılıçdaroğlu, ikinci turda yeniden yarışacak.
İkinci tur seçimlerine hazırlıklar sürerken halk ozanları da sandığa gitme konusunda çağrıda bulundu.
“UMUDUMU KESMİŞ DEĞİLİM”
Ozan Süleyman Özkan, “21 yıldır gerici, bağnaz düşünceye yeter ezildiğimiz, yok olduğumuz” diyerek, “Aydın, gözünün önünü görebilen insadır. Ülkenin nereye ve hangi uçuruma doğru yuvarlandığını görür. Ancak özgürlüğü anlayamamış birçok insanın küsüp de sandığa gitmeme duyumlarını alıyoruz. Çok yanlış yapıyorlar. Bu ülke bizim. Hiçbir bağnaz yapıya teslim etmek gibi bir düşüncemiz yok, olmamalı da. Bu nedenle insanların, önüne bakıp bu mecburi olan görevlerini yerine getirip, aydınlık yola oylarını kullanmalarını öneriyorum. 21 yıldır gerici, bağnaz düşünceye yeter ezildiğimiz, yok olduğumuz. Bu nedenle umudumu kesmiş değilim ancak birbirimize sahip çıkıp, gözümüzün önünü görmek zorundayız” ifadelerini kullandı.
“BARIŞ, ÖZGÜRLÜK DİYEN İNSANLAR KAZANACAKLAR”
Ozan Adıgüzel Kara da 14 Mayıs seçimlerini işaret ederek “Bir bit yeniği var” dedi. Ozan Kara, her şeye rağmen mücadele edeceklerini belirterek şunları söyledi:
“Ecevit, Demirel, Erbakan ve Türkeş kimi dönem muhalefette kimi dönem iktidarda kaldılar ama hiçbirisinde böyle hırs, böyle ‘ne olursa olsun ben olayım’ durumunu görmedim. Birincisi, muhalefette olmak her partinin hakkıdır. Muhalefette kalmak da bir erdemliktir. Dinlenirsin, ülkeye değişik açıdan bakarsın vs. ama öyle bir şey göremiyorum. İkincisi, geçtiğimiz seçimlerde gördüğümüz kadarıyla şöyle bir tablo oluştu; bir ring düşünün, 2 boksör maç yapacak. Birisinde kurallar var diğerinde hiçbir kural yok. Maç boyunca hakem, kesinlikle ona uyarı yapmıyor, diğeri ise kurallara uyduğu halde sürekli düdük sürekli düdük… Seçim de böyle oluyor. Bir sürü şaibe duyuyoruz. Diyelim biri yalan, ikisi yalan; bunun hepsi mi yalan? Zira onlarca kamuoyu araştırma şirketleri vardı, hadi birisi yanıldı, hepsi de mi yanıldı? Buna rağmen mücadele edeceğiz.
Muhalefet partilerin dillerinden yapıcı cümleler çıkıyor; barış, özgürlük, kardeşlik, umut, gelecek diyorlar. Hep sevgiye dönük cümleler sarf ediyorlar. Öbür tarafta iktidarda olanlardan ise gerçekten utanıyorum. Sahte videolar ile kötü işler yapıyorlar. Belki birkaç seçmen buna inanabilir ama bütün dünya gülüyor. Ülkem adına üzülüyorum. Barış, özgürlük diyen insanlar bir gün elbette ki kazanacaklar.”
“BU SEÇİM YAŞAMSAL ÖNEME SAHİP”
Ozan Şahini ise, 28 Mayıs’ta yapılacak seçimleri “yaşamsal öneme sahip” sözleriyle tarifledi. Şahini, “Yaşamak istiyorsak Millet İttifakının adayına ‘evet’ diyeceğiz. Hak, hukuk, adalet. Özellikle Türkiye’de kadın olmak, dünyada kadın olmak çok zor. Haklarımıza sahip çıkacağız, çıkmayanları çıkmaya çalıştıracağız. Yanımızdaki, yöremizdeki umutsuz olanları da umutlu olmaya çağıracağız” diye belirtti.
“HALK OZANLARI DÜRÜSTLÜĞE TARAFTIR”
Ozan Emaneti, yapılacak seçimlere dair “Halk ozanları iyiliğe, güzelliğe, doğruluğa dürüstlüğe taraftır. Haksızlığa, zulme, yolsuzluğa karşıdır. Onun için önümüzde seçimde biz de tabii ki bir tarafız. Yobazlığın, gericiliğin taraf olduğu bir yerde yer almayız. Aydınlık bir yüz olduğu yerde, güzelliğin olduğu yerde yer alacağız” yorumunda bulundu.
Ozan Emaneti ayrıca şu şiiri de dile getirdi:
Ben bir halk ozanıyım, Sazım var sözüm var.
Çalarım söylerim ilham geldikçe,
İçim rahat değil, yanar közüm var,
İnsanlık peşine, koşup geldikçe.
Halkıma yapılan zulümden bıktım,
Sırtladım yükünü bendime yıktım,
Haksızlığa karşı bu yola çıktım,
Dönmezem yolumdan bu can sağ kaldıkça.
Pir Sultanlar gibi assalar beni,
Nesimiler gibi kesseler beni,
Yedi kat derine bassalar beni,
Ölmezem yaşarım, halk var oldukça.
Emanet ozanım ozan oğluyam,
Pirimden el aldım, ona bağlıyam
Bırakın halkımla gülü bağlayam,
Üç günlük dünyada zaman buldukça.”
“TÜM SEÇİMLER ŞAİBE ALTINDADIR”
Kamber Gürbüzdal da, “Ozanlık bir savaş” diyerek daima mücadele içerisinde olduklarının altını çizdi.
Ozanların, yaşadıkları çağa ait sorunlara hep başkaldırdıklarını anlatan Gürbüzdal, seçimlerdeki usulsüzlüklere işaret ederek “Gerçekten bir savaş veriyoruz şu anda. Yıllardan beri de tarihimizde bu böyle olmuştur. Ozanlar, düzene karşı kendi başına bir savaş veriyor. Pir Sultan’dan beri bu devam ediyor. Elbette yarınlar bizim olacak. Bu ülke seçimi kazanarak gelmedi bugünlere. Bir kavga olacak ama er ama geç. Bu düzen başka türlü yıkılmayacak diye düşünüyorum. Çünkü yasa, sistem, düzen tanımıyorlar. Kurumlar ellerinde. Türkiye’de seçim bana göre geçersiz. Tüm seçimler şaibe altındadır. Benim için seçimler hükümsüzdür” dedi.
PİRHA – Halk ozanları, 28 Mayıs’ta yapılacak seçimlere ilişkin tavrını açıkladı. OZAN-DER bünyesindeki ozanlar, “Sanatçı, haksızlığa, hukuksuzluğa ve gördüğü her olumsuzluğa karşı durmak zorundadır. Bu seçim bir dönüm noktası. Herkes, çocuğunun geleceğini düşünerek sandığa gitmeli” diye konuştu.
28 Mayıs’ta yapılacak 2. tur Cumhurbaşkanlığı seçimi için halk ozanları çağrıda bulundu. Seçimlere katılımın önemli olduğunu vurgulayan ozanlar, oy kullanmanın yurttaş sorumluluğu olduğunu belirtti.
“OZANLAR İÇİN BAMBAŞKA BİR ÖZGÜRLÜK OLACAK”
Halk Ozanları Kültür Derneği (Ozan-Der) Başkanı Hüsnü İyidoğan, ozanlık geleneğinde demokrasi kültürünün olduğunu anlattı. İyidoğan, Pazar günü yapılacak seçime dair “Tabii ki demokrasi diyeceğiz” şeklinde konuştu.
Hüsnü İyidoğan, ozanların tarih boyunca “Aydınlık yüzlerinden dolayı” katledildiklerini söyleyerek şu çağrıyı yaptı:
“Ozanlar her zaman haklının yanındadırlar. Eşitlikçi bir düzen istiyoruz, onun için tabii ki Kılıçdaroğlu’nu destekleyeceğiz. Kılıçdaroğlu zaten neler yapacağından bahsediyor. Dolayısıyla ozanlar için bambaşka bir özgürlük olacak. Bizim için demokrasi kıymetli. Onun için Kılıçdaroğlu’nun söylemlerinden yola çıkarsak daha özgürlükçü daha eşitlikçi bir düzenin kurulmasında öncülük edeceğini düşünüyorum. Bu anlamda tüm ozanlarımızı demokrasinin yanına çağırıyoruz.”
“ÜLKE OLARAK HEPİMİZİN ENDİŞELERİ VAR”
Ozan Sefil de yaptığı değerlendirmede “Özgürlükten ve barıştan yanayız” mesajını verdi. 2. tur için umutlu olduğunu belirten Ozan Sefil, “Ozanlar özgürlükten, haktan, demokrasiden yanadır. Bizim çizgimiz hiçbir zaman değişmedi, değişmeyecektir. Halk ozanları, bu ülkenin aydınlık yüzleridir. Demokrasi konusunda ülke olarak hepimizin endişeleri var, bunu zaten herkeste biliyor. Ozanlar olarak icraatlerimizi yapmaya devam edeceğiz” diye konuştu.
“KÖPRÜDEN SONRAKİ SON ÇIKIŞ”
Ozan Abbas Koluaçık ise “Pir Sultanlardan, Nesimilerden, Hallaç-ı Mansurlardan bu tarafa hep haksızlığa, hukuksuzluğa, hırsızlığa karşı durmuştur sanatçılar” diye belirtti. Koluaçık, sanatın içerisinde anarşizm olduğunu da belirterek şöyle devam etti:
“Sanatçı anarşist olmak zorundadır. Haksızlığa, hukuksuzluğa, yolsuzluğa ve gördüğü her olumsuzluğa karşı durmak zorundadır. Öbür türlü zaten sanatçı olmaz. Herkes nerede ne yapacağını ve geleceğini nasıl garantiye alacağını gayet iyi bilir. Bu seçim bir dönüm noktası, bunu herkesin iyi idrak etmesi lazım. Diyorlar ya ‘köprüden sonraki son çıkış.’ Herkes torununun, çocuğunun, kendisinin geleceğini düşünerek öyle sandığa gidip tercihini yapmak zorunda.”
“ÜLKE İYİYE GİDECEK”
Ozan Haydar Baba da sandıklara sahip çıkılması çağrısında bulundu. Ozan Haydar Baba, aşıklık geleneğinde demokratlığın baskın olduğunu söyleyerek şu değerlendirmeyi yaptı:
“Ne hikmetse sosyal demokratlar artık kendi oylarına sahip çıkamıyorlar. Oylarına sahip çıkamadığı gibi karşı tarafa da teslim oluyorlar. Şu anda oylardaki sonuç tamamen tersidir. Kamuoyu yoklamalarında gördük ki millet ittifakının oyu en azın 54,5 idi ne hikmetse 44.5 indi buna da bir anlam veremedik. Bu seçimlerde millet ittifakı alır diye düşünüyorum. Yalnız Millet İttifakı kaç parti olursa olsun kendi sandıklarına sahip çıkamıyor. Sandıkta sorun yok ama torbalar gittiği zaman değiştiriyorlar, farklı yazıyorlar. Yüksek Seçim Kurulu’nda farklı kaydediyorlar. Onun için orada mümkün olduğu kadar hâkim ve avukatların sahip çıkmalarını temenni ediyorum. Orada sahip çıkmazlarsa seçimi almamız mümkün değil. Umudum var. Ülke iyiye gidecek, çok umutluyum. Değişim olmaz ise çok karamsarım. Belki bizler görmeyiz ama çocuklarımız ve torunlarımızın Filistin’in durumuna düşeceğinden korkuyorum. O nedenle çok büyük endişem de var.”
PİRHA – Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Adıyaman Şube Başkanı Zülfikar Yılmaz adına kurulan çadır kent içerisinde Oyun Okulu açıldı. Oyun Okulu projesine ilişkin bilgi veren PSAKD Genel Sekreteri İsmail Ateş, “Geldiğimizden bu yana hüzün ve acı vardı. Aynı üzüntü çocuklarda da vardı, bunu değiştirmek adına bir oyun ve eğitim alanı tarzında bir alan kurmak istedik” dedi.
6 Şubat’ta yaşanan depremde Adıyaman’da enkaz altında kalarak Hakk’a yürüyen PSAKD Adıyaman Şube Başkanı Zülfikar Yılmaz adına Çadır Kent Kuruldu. Dernek yöneticileri ve bölge halkının yardımları ile hayata geçirilen çadır kentte çocuklar için de özel bir alan oluşturuldu.
Zülfikar Yılmaz Çadır Kent Oyun Okulu isminin verildiği alanda, depremzede çocuklar için çok sayıda eğitim amaçlı materyalin yanı sıra oyuncaklara da yer verildi.
Oyun Okulu’nun ilk gününde çocuklarla birlikte resim ve okuma etkinliği yapıldı. Çok sayıda çocuğun katıldığı etkinliğe Yeşim Kılıç eğitmen olarak öncülük etti. Geniş bir çadır içerisinde bir araya gelen çocuklar, eğlenceli vakitler geçirdi.
“ÇOCUKLAR UMUTTUR, GELECEKTİR”
Oyun Okulu projesine ilişkin bilgi veren Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Sekreteri İsmail Ateş, “Bugün belki de ilk defa yüzümüz gülmeye başladı” diyerek duygularını paylaştı.
Ateş, çocukların her koşulda önemsenmesi gerektiğini ifade ederek şunları söyledi:
“Geldiğimizden bu yana hüzün ve acı vardı. Biz bunun farkındaydık ve buradaki çocuklar da aynı yıkımı yaşıyordu. Aynı üzüntü çocuklarda da vardı, bunu değiştirmek adına bir oyun alanı, eğitim alanı tarzında bir alan kurmak istedik. Çocukların yüzü güldükçe diğer insanlar da mutlu oldu. Unutulmamalı ki bütün dünyada çocuklar umuttur, gelecektir. Dolayısıyla biz de kendi çocuklarımızın yüzünü güldürerek geleceğimizi aydınlık bir şekilde kurmalarını onlardan bekliyoruz.”
PİRHA- Sivas Katliamı’nın 3 firari sanık üzerinden devam eden davasının 30’uncu duruşması 26 Ocak’ta görülecek. Katliamda yaşamını yitiren Sait Metin’in kardeşi Aydın Metin, davanın zaman aşımına uğraması ihtimalini “Çok acı verici bir durum” olarak nitelendirdi. Metin, duruşmaya katılım çağrısı da yaptı.
Sivas Katliamı’nın 3 firari sanık Eren Ceylan, Murat Songur ve Murat Karataş üzerinden devam eden davasının 30’uncu duruşması Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 26 Ocak’ta görülecek.
Mahkeme heyeti, 21 Eylül 2022’de görülen son duruşmada eksik evrakların istenmesine, dönemin başbakanı, emniyet müdürü, vali ve belediye başkanının dinlenmesi ile derneklerin davaya katılım talebinin reddine karar vermişti.
33 kişinin katledildiği Sivas Katliamı dosyasının Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne taşınması konusu ailelerin gündeminde yer alıyor. Davanın zaman aşımına uğrama durumuna karşı ailelerin tepkisi ise sürüyor.
Kritik duruşmaya kısa süre kala Sivas Katliamı’nda kardeşi Sait Metin’i kaybeden Aydın Metin ile konuştuk.
“DAHA ÇOK PLANLADIĞI İŞLER VARDI ANCAK OLMADI”
Aydın Metin, abisi Sait Metin’in de Ankara’da dünyaya geldiğini ve yaşamı boyunca sanata ilgi duyduğunu ifade etti.
Aydın Metin, 23 yaşındaki Sait Metin’i “Abim, bazı özel şirketlerde çalıştı. Çalışma hayatı süresince derneklerde saz çalmayı, tiyatro oynamayı, bunun yanında boş zamanlarında kitap okumayı, spor yapmayı çok severdi. Önünde daha çok planladığı işler vardı ancak kısmet olmadı. Yapacakları işler konusunda planlar yapıyordu fakat olmadı. 1993 Sivas Katliamı’nda aramızdan ayrıldı” sözleriyle anlattı.
“BİR UMUT, MAHKEMEDEN BİR ŞEY ÇIKAR DİYE BEKLİYORUZ”
Aydın Metin, 26 Ocak’ta görülmeye devam edecek davaya ilişkin de konuştu. Metin, geçmiş yıllarda mahkeme süreçlerinde, katliam yıldönümlerinde yapılmak istenen eylemlere kısıtlamalar getirildiğini vurgulayarak, “Hiçbir şey bu 30 yıl içerisinde aydınlığa kavuşmadı” dedi. Sivas Katliamı Davası’nın zaman aşımına uğraması ihtimaline değinen Aydın Metin, sözlerini şu cümlelerle sürdürdü:
“Sonuçta ortada büyük bir katliam olmuş, insanlar yanarak katledilmiş. Bunun sonucunda hiçbir şey aydınlığa kavuşmamış. 30 yıldır suçlular elini kolunu salladı, belki de içeride yatan dahi olmadı. Bunun yanında resmi kurumlarda çalışanlar olmuş. Katliam sorumlularından kimi isimlerin Sivas’ta yaşadıkları ve daha sonra orada öldüklerine dair haberler geldi. Fakat hiçbir şey bu 30 yıl içerisinde aydınlığa kavuşmadı. Halen daha bir umut, mahkemeden bir şey çıkar diye bekliyoruz. Zaman aşımı ne olacak, yoksa süreç Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde devam mı edecek, tabi bunun nereye varacağını bilmiyoruz.”
“ADALET DİYORUZ, MAHKEMEYE GÜVENEMİYORUZ”
Aydın Metin, 33 insanın katledildiği Sivas Katliamı’nda gerçek bir yargılama yapılmadığı için aileler olarak buruk hissettiklerini ifade etti. Dosyanın zaman aşımına uğraması ihtimalini ‘çok acı verici bir durum’ sözleri ile açıklayan Metin “Geçmişte katliam ile ilgili mahkemelere, mitinglere işimden dolayı ben pek katılamadım. Babam sağ iken annemle birlikte mahkemeleri takip ediyorlardı. Zaten bizim acımız bize yetiyor. Bir de şimdi bu tür yaklaşımlar eklenince iyice insanın içi sızlıyor. Yani konuya dair söyleyecek hiçbir şey bulamıyorum. Adalet diyoruz mahkemeye güvenemiyoruz. Artık adalet yok. Adalete olan güvenimiz çok sarsıldı. Artık kime güvenebileceğimizi de şu saatten sonra bilemiyoruz. Artık siyasetin içinde de çok filmler dönüyor” ifadelerini kullandı.
“HAYATTA OLAN AİLELER BU DAVANIN PEŞİNİ BIRAKMAZ”
Madımak Katliamı Davası’nın zaman aşımına uğraması durumunda Alevi toplumunun, devletle olan bağının zayıflayacağını ifade eden Metin, “Çünkü bu basite alınacak bir durum değil. Aslında bu sadece Alevileri ilgilendiren bir olay da değil” vurgusunu yaptı.
Davanın zaman aşımına uğraması durumunda Alevi örgütleri ile mahkeme süreçlerini birlikte yürüteceklerini ifade eden Aydın Metin, şunları kaydetti:
“Derneklerden bilgi alarak süreç nasıl işleyecek, nasıl hareket edeceğimiz konusunda yardım isteyeceğiz. Yani önümüzdeki süreç neyi gösterir bilemiyorum ama hayatta olan aileler bu davanın peşini tabii ki bırakmaz. Dosya ne kadar da zaman aşımına uğrayıp kapatılsa da yine gündeme getirilecektir. Pir Sultan Abdal Kültür Derneği bu dava konusunda uğraşıyor. Mahkemeler, mitingler konusunda Avrupa’daki örgütlerle de birlikte hep beraber istişare içindeler. Dernek bu işin ucunu kesinlikle bırakmaz. Dernek bu konuda çatı görevi üstleniyor. Telefon açtığında aileler olarak bir araya geliyor, ne yapmamız gerektiği hakkında bilgi ediniyoruz.”
26 Ocak’ta görüşülecek Madımak Katliamı davasına katılım çağrısı da yapan Aydın Metin, “Sadece Madımak aileleri değil, bize eşlik edecek eş, dost, akraba, tüm insanların bu davaya katılmasını isterim” dedi.
PİRHA – Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Başkanı Cuma Erçe, 4 Alevi kurumuna saldıran şahıs hakkında düzenlenen iddianameyi eleştirerek “Yani öyle sıradan bir saldırı değildi. Bizi aldatamazlar, kandıramazlar, halkımız da bu tür yalanlara asla ve asla inanmaz” dedi.
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Türkmen Alevi Bektaşi Derneği, Şahı Merdan Cemevi, Sivas Divriği Gökçebel Derneği ve Ana Fatma Cemevi’ne yönelik saldırıya ilişkin şüpheliler Ahmet Ozan K, Baver G. ve Çağdaş Can B. hakkındaki soruşturmayı tamamladı. İddianamede, Ahmet Ozan K.’nin akli dengesinin yerinde olup olmadığı yönünde hastaneden de rapor alındığına vurgu yapıldı.
3 hafta gözlem altında kalan Ahmet Ozan K. hakkında düzenlenen raporda şüphelinin ‘işlediği fiillerin hukuki anlam ve sonuçlarını algılamasında, bu fiillerle ilgili davranışlarını yönlendirme yeteneğinde azalma olduğu, cezai ehliyetini bulunmadığı’ yönünde karar verilmişti.
“BİZ BU DEVLETİ TANIYORUZ”
İzmir’den Ankara’ya gelip 4 Alevi kurumuna saldırı düzenleyen Ahmet Ozan K’ye ‘akli dengesi yerinde değil’ raporu verilmesine bir tepki de PSAKD Genel Başkanı CumaErçe’den geldi. Erçe, PİRHA’ya yaptığı değerlendirmede “Biz bu saldırılar gerçekleştiği süreçte yapmış olduğumuz basın açıklamalarında aslında kişinin akıl sağlığı konusuna değinmiştik. Bizim açımızdan çok beklenmedik, yani sürpriz bir durum değil. Ne yazık ki yarın bunun için de ‘akli dengesi bozuk, meczup, psikopat diyecekler’ gibi ifadeler kullanmıştık. Çünkü biz bu devleti tanıyoruz. Biz bu hükümeti tanıyoruz” dedi.
CumaErçe, geçmişte Alevilere yönelik katliam ve benzeri saldırılarda da benzer tutumların alındığına vurgu yaparak şunları söyledi:
“26 Ocak’ta Sivas Madımak Duruşması var. 30. yılını girdi ve bu büyük insanlık dramı içerisinde bu davanın da zaman aşımına uğrama tehlikesi var. 30 yıldır hem uluslararası alanda hem ülkemize gündem olmuş bu mesele ile ilgili bile bir zaman aşımına uğratma çabası içinde olan devletin, cemevi saldırısı meselesinde bu şekilde kapatma girişimi bizim açımızdan sürpriz değil. Bunu çok net söylüyorum.
Bizim navigasyon cihazı ile zor bulduğumuz yerleri, üstelik Ankara’yı bilmeyip İzmir’den gelen bir kişi 45 dakika içerisinde bulup, saldırı gerçekleştirip elini kolunu sallaya sallaya Ankara’dan çıkması ve böyle bir kişi hakkında akli dengesinin bozuk olduğu vurgusu yapanların akıllarından şüphe ederim. Buna bu şekilde rapor düzenleyecek olan kim ise doktorunun da sağlıkçısının da siyasetçisinin de aklından şüphe duyarım. Sanmasınlar ki bu davalar mahşere kalacak. Bu davaların arkasındaki gerçek suçluların ortaya çıkmayacağını zannetmesinler. Eninde sonunda bunlarla hesaplaşacağız.
Geçtiğimiz günlerde de Ankara’nın orta yerinde bir cinayet işlendi ve bu cinayeti işleyenin devletin içindeki hangi görevliler aracılığıyla İstanbul’dan çakarlı araçlarla getirildiği, nasıl organize edildiği günlerdir tartışılıyor. Bu akli dengesi bozuk insanın da İzmir’den kimler tarafından, nasıl getirildiğini halkımız eninde sonunda öğrenecek. Ve bunu gerçekleştirenler eninde sonunda halka hesap verecekler. Yoksa elbette ki bu saldırıyı gerçekleştiren o zavallı ile bizim bir sorunumuz yok. Ama bu saldırıları bu zavallıya yaptırtan gerçek faillerin açığa çıkması için her türlü yasal, hukuki, fiili mücadelemiz sürecek.”
“ÖYLE SIRADAN BİR SALDIRI DEĞİLDİ”
PSAKD Genel Başkanı CumaErçe, 4 kuruma yapılan saldırı sürecinin farklı bir önem arz ettiğini vurgulayarak sözlerini şu cümlelerle sürdürdü:
“Çünkü bu saldırılar öyle bir dönemde gerçekleşti ki saldırının hemen arkasından cumhurbaşkanı, cemevlerine, dergahlara ziyaretlere başladı. Bu saldırıların hemen arkasından torba yasa ve kanun hükmünde kararname ile Alevi kurumlarını kendi içinde bölmeye çalışan politikalar gerçekleşti. Yani öyle sıradan bir saldırı değildi. Bizi aldatamazlar, kandıramazlar halkımız da bu tür yalanlara asla ve asla inanmaz.
Bu davanın kesinlikle biz bir tarafında yer alacağız. Çünkü Alevi kurumlarından kaçırırcasına kendi başlarına fezlekeler, iddianameler hazırlıyorlar. Bizi bu anlamda muhatap dahi kabul etmeme tutumları devam ediyor. Halbuki saldırıya uğrayan cemevleri, Alevi kurumlarıdır.
Alevilerin tehdit edildiği ve bu saldırılar sonrası Alevilik üzerinden geliştirilen politikalara baktığımızda bizim gibi tüm Alevi kurumları bu meselenin aslında direk mağduru ve muhatabıdırlar. Hedef Alevi kurumları, hedef Aleviliktir. Dolayısıyla her Alevi Kurumu bu davanın bir aşamasında kendini görmek zorundadır.”
PİRHA – PSAKD Genel Sekreteri İsmail Ateş, yedi Alevi çatı örgütü tarafından İstanbul’da düzenlenen Büyük Alevi Kurultayı’nı değerlendirdi. Ateş, “7 Alevi çatı örgütü olarak sayımızı arttıracağız. Dolayısıyla bütün canlar bu birlikteliğin dağılmayacağı konusunda rahat olsun. Ayrıca Aleviler gelecek yıllarda hep eylemlilik halinde olacaklar” vurgusunu yaptı.
Cemevlerini Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesine alan kararına karşı Alevi Bektaşi Federasyonu, Alevi Dernekleri Federasyonu, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı, Alevi Kültür Dernekleri, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) ve Demokratik Alevi Derneği, 25 Aralık’ta Büyük Alevi Kurultayı’nı gerçekleştirdi.
“Eşit Yurttaşlık” vurgusunun öne çıktığı kurultaya, emniyet verilerine göre en az 14.800 yurttaş katıldı.
“AYRILIĞA SON VERDİK”
PSAKD Genel Sekreteri İsmail Ateş, İstanbul Yenikapı’daki Alevi kurultayına dair değerlendirme yaptı. Ateş, 25 Aralık’ta İstanbul’da yapılan kurultayın, her yönüyle olumlu geçtiğini vurgulayarak, oluşan birlikteliğin, Alevi örgütlülüğüne kazandırdıklarını şu sözlerle açıkladı:
“2022 yılının özellikle son çeyreği Aleviler için oldukça hareketli geçti. Biz bu süreci daha önceden fark etmiş ve ilk toplantımızı temmuz ayı içerisinde Hacıbektaş’ta yaptık. Sonrasında daha genişletilmiş haliyle ağustos ayında Hacı Bektaş Veli Kültür Etkinlikleri kapsamında bir çalışma yaptık. Ardından da 17-18 Eylül’de yine Hacıbektaş’ta bütün Alevi-Bektaşi-Kızılbaş örgütleri ile buluşarak, bir arada durmamız gerektiği üzerine karşılıklı görüş alışverişinde bulunduk. Çünkü özellikle Kültür Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı ve Gençlik ve Spor Bakanlığı bünyesinde bir ekip, bütün Alevi kurumlarını ziyaret ederek, kendi yanlarına çekip sözlerinden çıkmayacak bir Alevi kimliği yaratma çabaları vardı. Bunun üzerine kurumlar olarak, birlikte durmamız gerektiğinin altını çizerek ayrılığa son verdik. Farklı düşüncelerimiz olabilir ama Aleviler ayrı değildir. Çünkü Aleviler ‘Yol bir sürek bin bir’ düsturu ile hareket eden bir topluluktur.”
“YASALAŞMASINA RAĞMEN KABUL ETMEYİZ”
Ekim ayı içerisinde sayın Cumhurbaşkanı, Şahkulu Dergahı’nda açılış yapmıştı. Ardından güya bizlerden haberleri yokmuş gibi yaptılar ama gerçek anlamda bizi tanımıyorlar. Çünkü bizler istemiş oldukları Alevi kurumları değildik. Bizler ‘Yol cümleden uludur’ deriz. Ayrı düşüncelerimiz olsa bile Yol’un dışında durmayan insanlarız. Süreç böyle gelirken Vergi Usul Kanunu adı altında bir torba yasaya Alevilikle ilgili birkaç madde ilave ettiler ve bizlerin güya gönlüne dokundular. ‘Alevilerin sorunlarını çözüyoruz’ dediler. Oysa Alevilerin sorunları son derece basitti. Bizlerin ‘Cemevi yapın’ diye talebimiz hiç olmadı. Bizler ‘elektrik, su paralarını ödeyin’ demedik. Bizler ‘inancımızı tanıyın’ dedik. Ama taleplerimizin tümünü yok saydılar ve torba yasa içerisine koyarak güya Alevilerin ihtiyaçlarını karşılıyorlar gibi göründüler. Ama Hz. Ali’nin önünde fotoğraf vermekten kaçan da yine Cumhurbaşkanı Erdoğan’dı.
Biz bu torba yasaya itirazlarımızın olduğunu anlatmaya çalıştık. Bunun için de plan ve bütçe komisyonuna giderek taleplerimizi yineledik ama orada bizi dinlemek yerine bize hakaret edip aşağıladılar. Bizler orada saygı göreceğimizi beklemiştik ama ‘sizin bize teşekkür etmeniz gerekirken kalkmış gelmiş burada itiraz ediyorsunuz’ tarzında üst perdeden söylemlerle karşılaştık. Ardından 8 Kasım’da Meclis önünde bütün Alevi kurum temsilcileri olarak basın açıklamamızı yaptık. Bizimle dalga geçer gibi bu açıklamanın hemen ardından yasayı çıkardılar. Bizler bu durumun yasallaşmasına rağmen kabul etmek durumunda değiliz. Çünkü haklar yasalardan önce gelir. Dolayısıyla Alevilik haktır, bunu da ısrarla söylüyoruz.
2020 ve 2022’de kurulan örgütleri biliyoruz. Sayın Devlet Bahçeli de birkaç dönüm arazisini onlara bağışladı. Bunlar Alevilerin temsilcileri olamaz. Bunlar keklik soyundan gelen Alevilerdir. Zaman öyle bir zamandı ki İmam Hüseyin’in kanıyla çizdiği sınırlara sahip çıkma zamanıydı. Bizler ‘El Ele El Hakk’a’ düsturu ile hareket eden ve geçmişten bugüne pirlerimizden, ulularımızdan devraldığımız inancımızı geleceğe aktarma bilincinde olan Alevileriz. Bizler inancımıza sahip çıkacağız ve asla bu taleplerimizden geri durmayacağız. Alevilerin gerçek temsilcileri biziz.”
“7 ALEVİ ÇATI ÖRGÜTÜ OLARAK SAYIMIZI DA ARTTIRACAĞIZ”
İsmail Ateş Kurultay sonrasında çokça olumlu yorum aldıklarını da paylaştı. Bundan sonraki süreçte Alevi kurumları olarak sayılarını genişleteceklerini söyleyen Ateş şöyle devam etti:
“Kurultayın yapıldığı salona birkaç gün önce gittiğimde açıkçası ‘salonu doldurabilecek miyiz?’ diye ürktüm. Ancak kurultay günü halk bize muhteşem bir destek verdi. Salonun dışında da en az o kitlenin yarısı kadar kalabalık vardı. Kurultay sonrasında biz insanlara bir şey sormadan mutluluklarını gördük. 2009 yılındaki o Alevi mitingleri sonrasında böylesi büyük bir kalabalık yoktu. Kurultay sonrasında bir siyasetçiden telefon aldım. Sonuç bildirgesi üzerine konuştu. ‘Hassas yazılmış bir bildiri’ olduğunu söyledi. Evet dil belki de yumuşak karşılanabilir ama bütün dünyadaki Alevileri kapsayacak, umut verecek bir mesaj gerekiyordu. Dolayısıyla bu sonuç bildirgesinin arkasında duracağız ve özellikle bundan sonra 7 Alevi çatı örgütü olarak sayımızı da arttıracağız. Ama altına düşmeyeceğiz, bunu belirteyim. Dolayısıyla bütün canlar, bu birlikteliğin dağılmayacağı konusunda rahat olsun. Özellikle bir gazete var, karanlık bir gazete, adı her ne kadar karanlığın tersi de olsa sürekli aleyhimizde yazılar yazıyor. Dolayısıyla onların umutları boşa çıkacak. Biz gerçek Alevilerin, bu Yol’u sürenlerin umuduyuz.”
İsmail Ateş son olarak eylem takvimine dair “Sokaklar ya da salonlar fark etmez, Aleviler gelecek yıllarda hep eylemlilik halinde olacaklar” ifadelerini kullandı.
PİRHA – Şair Nadir Sayın, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı açılacak olmasını PİRHA’ya değerlendirdi. Sayın, AKP politikalarını “Ali Cengiz oyunu” olarak değerlendirerek “Lütfen artık insani değerlerinize gelin. Siz kimsiniz ki bizim inancımızı tarifleyip, değerlendiriyorsunuz?” diye sordu.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın cemevlerine gitmesinin ardından, Alevi inancını tanımayarak yeni projeler geliştirdiğini açıklaması ve akabinde “Kültürel faaliyet” şeklindeki yorumlar, toplumun tepkisine neden oldu.
Meclis Plan ve Bütçe Komisyonu’nda, cemevlerini Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlamayı öngören yasa teklifi çoğunluğun oyları ile TBMM Genel Kurulu’na gönderildi.
Kritik aşamanın öncesinde ortaya atılan projeye yönelik tepkiler de gelmeye devam ediyor. Aynı zamanda TV programcısı olan Şair Nadir Sayın, gelişmelere dair PİRHA’ya konuştu.
“DİKTA REJİMİNİN GEREKLERİ”
Bakanlıklara bağlı bir cemevi başkanlığının kurulacak olmasını “Bu Ali Cengiz oyunlarının bir aşamasıdır” sözleriyle özetleyen Sayın, şu değerlendirmede bulundu:
“Yani Ezelden bu yana devamlı karşılaştığımız, Aleviliği kendi güdümleri altına almaya çalışan girişimler. Biat kültürünü ortaya getiren ve kendi inançları güdümünde onun bir dalı yapmaya çalışan bir anlayış söz konusu. Ama bunların hepsi beyhude bir çabadır. Bu 1500’lerde Yavuz Sultan Selim zamanlarında da görüldü. Yani devletin buna benzer girişimleri oluyor. Zaten bu beklenen de bir şeydi. Türkiye toplumundaki o çeşitliliği, farklı inançları kabul etmemenin ve dikta rejiminin gerekleri diye düşünüyorum. Ancak Aleviler onun içerisine kesinlikle sığmaz.
Görüşüm şudur ki Alevi toplumunun %95’i bu politikaların karşısındadır. Sadece nemalanmak isteyen, Aleviliğin yaşam felsefesini pek benimsemeyen, çıkar unsuru olarak gören kesimlerin bunlara yaklaşması da söz konusu. Aleviliğin gerçek değerlerini kendinize dert edinmemişsiniz, Pir Sultan’ın, Hallacı Mansur’un, Nesimi’nin nefesini kendi Alevilik yaşam felsefenize ve günlük yaşamınıza endekslemeden uzak yaşıyorsanız kandırılmaya biraz yatkın oluyorsunuz.”
“HALKINI TEKÇİ ZİHNİYETLE GÜDÜMÜNE ALMAK İSTEYENLERİN OYUNLARI”
Hollanda’da yaşayan Nadir Sayın, AKP hükümetinin Aleviliği bir inanç değil ‘kültür faaliyeti’ şeklinde yorumlamasını da eleştirerek, “Bunlardan farklı bir şey beklemek mümkün değildir. ‘Alisiz Alevilik’ tartışmalarını onlar bilinçli olarak toplumumuza yöneltmişlerdir. Esas olarak burada onların nasıl düşündüğü boyutundan ziyade bizim nasıl baktığımız önemli. Örneğin bizler 1950’lerden sonra Avrupa’ya geldik. İnsanlığı, özgürlüğü temele alan, anayasalarıyla şu anda hangi Avrupa ülkesinde belediye meclisinde Alevi kimliği ile bir üyemiz yok? Hangi ülkede milletvekilimiz, belediye başkanımız yok? Kendi yurdumuzda bunlardan mahrum kalmışız. Şu anda bir tane Alevi kaymakam ya da vali sayamazsınız Türkiye’de. Şimdi bu durumlar söz konusu iken yapılanlar gerçekten de Ali Cengiz oyunlarıdır. Baskıcı, kendi halkını tekçi zihniyetle güdümüne almak isteyen zihniyetin oyunlarıdır. Yani burada önemli olan onlar değil bizim nasıl bir duruş gösterdiğimizdir.”
“GEÇMİŞTE PİR SULTAN ABDAL TALEPTE Mİ BULUNMUŞ?”
Yaşanan gelişmeler doğrultusunda Alevi toplumunun nasıl hareket etmesi gerektiğine de değinen Nadir Sayın “Bizim esasen yapacağımız şey, AKP’yi hiçbir şekilde ciddiye, kayda almamız gerektiğidir” dedi. Sayın, toplum olarak AKP’den talepte bulunmanın yanlış bir tavır olduğunu belirterek, şöyle devam etti:
“Osmanlı’dan bu yana egemen güçlerin, bizi yok etme, kendilerine benzetme durumu varken bizler nasıl olur da AKP’ye gideriz de talepte bulunuruz? Yani bizimkisi talep değil, eşit yurttaşlık hakkı alınmalı. Örneğin bizlere daha özgür, her türlü olanaklar Avrupa’nın her ülkesinde sağlanıyor da Türkiye’mizde bu neden tırpanlanıyor? Bizim tavrımız, onları ciddiye almamak, onlara talep sunmamaktan geçiyor diye düşünüyorum.
Bu taleplerin altında yatan ne ise strateji dahilinde olabilir ama Alevi toplumunun değerleri, yaşam felsefesi açısından diyelim ki Hallacı Mansur orada yok. Nesimi yok. Pir Sultan Abdal yok. Yani geçmişte Pir Sultan Abdal talepte mi bulunmuş? Bu isimlerin felsefesine bakarsak ‘Alevi değerleri, kendisine özgün, kendisine has bir yaşam felsefesi ve inancıdır’ diyor. Okunacak en kutsal kitap gezegendir, doğadır, insandır. Hünkar Hacı Bektaş Veli’miz ‘İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır’ diyor.
Yani bu felsefe içerisinde olan bir düşünce değeri, AKP’yi, o abdestli kapitalist zihniyeti nasıl ciddiye alır ve talepte bulunur? Bana kalırsan mesele Alevi toplumu olarak bizleriz. Aleviliğin içeriği konusunda yöneticileri oldukça pişmeleri ve gerçekten de Alevi olmaları, erkanlarını iyi öğrenmeleri gerekir. Bu olmadığı için kendinizi siyasete kaptırırsanız; yani şu olmamalı siyaset odaklı talep isteme odaklı bir Alevi felsefesi düşünemezsiniz.
Sonuç itibariyle siz tanınmış olsalar bile ki şu anda sizi inanç olarak bile tanımadılar, gerçekten Aleviliğin değerleri bünyesinde bir tavır ve tutum almak gerekiyor.
Ne olacak peki şimdi Diyanet’in bir kolu mu olacağız. Daha önceki süreçte Diyanetin kaldırılmasını isteyen bir anlayışı vardı bütün bunları geniş çerçeve içerisinde ve bizim bu mücadelemiz sonuç itibari ile mutlaka bu toplumda yerini alacaktır. Çünkü gerçekten de 72 millete aynı nazarla bakan, Müslümanları, diğer ideolojileri, insani değerler temelinde kabul eden bir anlayışın mutlaka gelecekte yerleşeceğine gönülden inanıyorum. Ama bugün ama yarın ama 10 yıl sonra. Mücadelemizi biz kaptırır, yani bu anlayış içerisinde gidersek Alevi inancı erir, birisinin ya kolu olur ya belli olur ya eli olur. Bunlardan kesinlikle arınmanız gerekiyor.
Bununla ilgili bir de şiir yazdım
Faizsiz Vicdan!
Bir yurttaşımın dert yanması:
‘Alnı açık; karın tokluğu,
Huzurlu bir yașam, barınacak bir ev
İsterken…
Gün be gün, ay be ay, yıl be yıl
Borcumu nasıl ödeyeceğimin
İçsel hesabındayım.
Adam ki saat bașı ahlak satıyor, tanım koyuyor.
Alevilikten dem çalıyor, türbanla çağ atlıyor özgürlüğe.
Kazılar kazıyor, madenler işletiyor, sosyal evlere rant işletmeleri, şirketleri ellerinde.
Dolarlar bozduruyor, çevre temizliği esaslı zenginleri elek elek süzüyor.
Dövizlerine garanti poliçeleri. Bankalar derseniz müşteriye ve kara doymuyor.
Üstelik çok demokrat…
Demokratlık tabii ki pazarlanmadan siyasi yaşam,
Bir hiç bu memlekette.
Öyle ki seçtiğimiz adamlar bize hükmetmiş.
Lakin işim de yok, kimseye karışmayayım, inancımla uğraşayım diyorum amma, onu da adam elimden almış. Ona bol bol dua ediyorum bende!
İhalelerden ihaleye, bazen şahsa düzenlenen ihaleye, torbalardan, anayasalara, yasaklar derseniz hiç mi hiç bitmiyor.
Bir de şu malı nasıl götürürüm telaşları yok mu! Çok komik geliyor bana.
Cennet, cehennemde para geçerli değil ki!
Kulun midesinde, çukurundan, yatağına, din, imana varasıya inancına endekslenmiş, odaklanmış ve adam kendinden geçmiş.
Ve benim karnım şu an aç,
karnımın gürültüsü biraz da ondan.
Ne olur kusuruma bakmayın.”
Ve mahalle, aile içinde, kasaba, köylerde
Şehirlerde, metropollerde makam arabalarıyla…
Faizsiz külhanbeyler dolaşıyor, siyasetçilermiş.
Vicdanı daha başka nasıl düzebilirdiniz ki…”
“GERÇİ BUNA CÜRET DE DENMEZ”
Nadir Sayın son olarak AKP’lilerin Aleviliği tarif eden sözlerini eleştirerek “Lütfen artık insani değerlerinize gelin. Siz kimsiniz ki bizim inancımızı değerlendiriyorsunuz? Bizim Yol önderlerimizden hiçbir tanesi kalkıp da o AKP’liye Müslümanların ne olduğunu anlatıyor mu? ‘Sizin inancınız budur’ diyor mu? Siz hangi vicdan ile kalkıp milyonlarca Alevi toplumuna ne olduklarını anlatma cüretini gösteriyorsunuz? Gerçi buna cüret de denmez bu düşüncesizliğin, nadanlığın tam kendisidir.” ifadelerini kullandı.
PİRHA-İran’da ahlak polisleri tarafınca katledilen Amini için Ankara’da kadınlar sokağa çıktı. Yapılan açıklamada “Biz Alevi Kadınlar, laiklik ve eşitlik sadece ülkemizde değil, tüm dünya topraklarında sağlanana kadar mücadele edeceğiz” denildi.
Alevi Bektaşi Federasyonu, Alevi Kültür Dernekleri, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, 29 Ekim Kadınları Derneği ve CHP Kadın Kolları, İran’da katledilen Mahsa Amini için protesto eylemi yaptı.
Sakarya caddesinde yapılan eylemde “Hayat benim, emek benim karışma”, “Söyleyecek sözümüz değiştirecek gücümüz var”, “Özgürlük sokakta kadınlar kavgada” pankart ve dövizleri taşındı.
Yapılan eylemde kadınlar, saçlarını keserek Mahsa Amini’nin katledilmesini protesto etti.
“ARTAN ZULÜM SONU GETİRİR”
29 Ekim Kadınları Derneği adına konuşan Şenal Sarıhan, “Umarım bu alanları doldurmaya devam ederiz”diyerek şunları söyledi:
“Mahsa’nın katledilmesi İran’da 43 yıldır sürmekte olan dinci, gerici, kadın düşmanı politikaların sonucudur. Sözde ‘İslami kurallar’ gerekçe gösterilerek kadınların yaşam tarzlarına müdahale edildi. Mahsa, ahlak polisinin coplarla yaşamdan koparıldı.
Tarihin bize öğrettiği bir gerçek var. Zalime edilen beddua ‘zulmün artsın’ sözüdür. Artan zulüm sonu getirir. Çünkü insan, zulme karşı direnmenin bir hak olduğu bilincindedir.”
“YASTA DEĞİL, İSYANDAYIZ”
Alevi örgütleri adına açıklamayı Rukiye Ercan Kara okudu. Türkiye’de yaşanan kadın cinayetlerine de vurgu yapan Kara şunları söyledi:
“Mahsa Amini’yi, sırf saçı göründü diye gözaltına alıp, işkence ile katleden gerici ve yobaz anlayışa karşı ve Türkiye’de de yaşanan kadın katliamlarına ses çıkarmak için bulunmaktayız. Saçın bir bahane olduğunu biliyoruz. Kadın düşmanlığı yüzünden katledildiğini çok iyi biliyoruz.
Kadın varlığının değersizleştirildiği ve yok sayıldığı bir dönemden geçiyoruz. Ülkemizde, dünyada ve şeriat ile yönetilen İran’da dinciliğin, gericiliğin hüküm sürdüğü bir sistemden, anlayıştan kurtulmak için ve sesimizi tüm dünyaya duyurmak için bugün buradayız. Geleceğimizi ne şeriata ne de karanlık güçlere bırakmayacağız.
Yaşam alanlarımızı laik ve aydınlık bir gelecek üzerine kurguladık. Ve biz kadınları evlere kapatmaya çalışan, kazanılmış haklarını gasp eden, kadın cinayetlerini görmezden gelen, ideolojik ve psikolojik tüm yapıları ile kadınlara karşı baskı uygulayan devlet, otorite ve her kim olursa olsun bunlara karşı boyun eğmeyeceğimizi buradan herkese yüksek sesle haykırıyoruz.
Biz kadınlar, dünyada en güçlü muhalefeti yürütenler olduğumuzu biliyoruz. Ve bu muhalefetle yaşam hakkımızı, kadın düşmanı ve cinsiyetçi politikalarla elimizden almalarına izin vermeyeceğimizi, İran’daki şeriata karşı mücadele ile de tüm dünyaya gösterdik.
Bu topraklarda da yüzyıllardır Aleviler olarak katliam ve baskıların, ötekileştirilmenin en derin izlerini bilincimizde yaşıyoruz. Biz Alevi Kadınlar, Pirlerimizin de dediği gibi “Kadın Erkek sorulmaz muhabbetin dilinde, eksiklik, noksanlık senin görüşlerindedir” diyen felsefenin evrensel ilkelerinde yetişmiş ve bu şuurla kadının asla geri planda olmaması gerektiğine inanan ve eşit haklar ile yaşam hakkını sürdüren bir toplumun bireyleriyiz.
Biz Alevi Kadınlar, kadın erkek eşitliğinin, erkek egemen toplumda nasıl var olacağını Kadıncık Ana’dan, Güzide Ana’dan, Baciyani Rum’dan aldığımız öğreti ile öğrendik ve bugünlere getirdik. Alevi toplumunda kadının yeri eşittir ve bu mücadeleyi tüm toplumlara öğretmek için yolumuza ışık olanlardan ilham alıyoruz.
Biz kadınlar Alevi örgütlenmesinde emek veren ve bize yüzyıllar önce emanet edilen yolumuzu bizden sonraki gençlere teslim edeceğiz.
Her gün ülkemizde yaşanan şiddet söylemi, fiziksel şiddetle sınırlı değil. Katlediliyoruz. Ve bunun yanı sıra inancımız, dilimiz, cinsiyetimiz nedeniyle ötekileştiriliyor ve yok sayılıyoruz. İran’da yaşanan katliam, bir cins kıyımı dışında yaşam biçimine, sosyal ve kültürel hayatlarımızı içlerine sindiremeyenlerin bir kadını yok etmesiyle sonuçlanmıştır. Bunun ülkemize yansımalarında, neler yapmak gerektiği konusunda, laiklik vurgusunun önemi bir kez daha artmıştır.
Biz Alevi Kadınlar, laiklik ve eşitlik sadece ülkemizde değil, tüm dünya topraklarında sağlanana kadar mücadele edeceğiz.
Biz kadınlar, eşit işe, eşit ücret isteyen, ve bu eşitlik sağlanana kadar kadınlara pozitif destek için mücadele edeceğiz
İnsan Hakları için direnen, bedel ödeyen tüm kadınlara selam olsun
İran’da ölümlere rağmen direnen Kadınlara BİN SELAM OLSUN