Etiket: röportaj

  • Ayşe Çetinbaş: Kardeş Türküler’i anlatırken Türkiye’nin son 30 yılına da bakmak zorundaydık-VİDEO

    Ayşe Çetinbaş: Kardeş Türküler’i anlatırken Türkiye’nin son 30 yılına da bakmak zorundaydık-VİDEO

    PİRHA- “Kardeş Türküler: 30 Yıl” belgeselinin yapımcısı ve yönetmeni Ayşe Çetinbaş, sağlık sorunları nedeniyle projeyi tamamlayamayan yönetmen Çayan Demirel’in ardından filmi nasıl devraldığını, 12 yıllık yapım sürecini ve Kardeş Türküler’in Türkiye’nin toplumsal hafızasındaki yerini PİRHA’ya anlattı.

    2013 yılında Kardeş Türküler’in 20. yılı için başlatılan belgesel projesi, uzun ve zorlu bir yolculuğun ardından izleyiciyle buluşuyor. Yönetmen Çayan Demirel’in 2015 yılında geçirdiği ağır sağlık sorunu nedeniyle yarım kalan projeyi devralan yapımcı Ayşe Çetinbaş, hem kişisel hem de kolektif bir emeğin hikâyesini tamamladı.20. yıl için başlayan çalışma önce 25. yıla, ardından 30. yıla uzandı. Sonuçta ortaya Kardeş Türküler’in 1993’ten 2023’e uzanan hikâyesini anlatan 108 dakikalık bir belgesel çıktı.

    Belgesel yalnızca bir müzik topluluğunun tarihini değil aynı zamanda Türkiye’nin son 30 yılına damga vuran toplumsal olayları da perdeye taşıyor. Madımak Katliamı’ndan Hrant Dink’in katledilmesine, Gezi Direnişi’nden deprem dayanışmasına kadar birçok önemli kırılma noktası, Kardeş Türküler’in bu olaylarla kurduğu ilişki üzerinden aktarılıyor.

    Şimdi sizi Ayşe Çetinbaş ile yaptığımız söyleşiyle baş başa bırakıyoruz.

    “12 YIL BOYUNCA SADECE BİR FİLMİ DEĞİL YARIM KALAN BİR HİKAYEYİ TAMAMLAMAYA ÇALIŞTIK”

    Belgeselin ilk yönetmeni Çayan Demirel’di. Sağlık sorunları nedeniyle projeye devam edememesinin ardından siz devraldınız. Çayan Demirel’in yarım kalan hayalini sürdürmek sizin için nasıl bir sorumluluktu?

    Ayşe Çetinbaş: Bu filme biz 2013 yılında başlamıştık. Kardeş Türküler’in yirminci yılıydı 2013 ve bizimle irtibat kurdular yirminci yıl belgeselleri için. Biz de heyecanlandık tabii. Ben 1998 girişliyim üniversiteye ve üniversite hayatım Kardeş Türküler’i dinleyerek geçti. Çok heyecanlı bir süreçti bizim için.

    Biz kolları sıvadık ve Kardeş Türküler’in 20 yıllık tarihini belgelemek üzere çekimlere başladık. Ben yapımcıyım normalde, Çayan Demirel’di yönetmeni bu belgeselin. 2013’te başladığımız filme iki buçuk yıl kadar çalışmıştık. Sonrasında Çayan rahatsızlandı maalesef.

    2015 yılında Çayan’ın kalbi durdu aniden ve beyni oksijensiz kaldı. Uzun bir süre komadaydı. Hastane süreçleri derken sonrasında engelli bir birey olarak hayatına devam etti. Dolayısıyla filme devam edemedik. Ama elimizde epey bir malzeme vardı sonuçta. Çayan’ın devam edememiş olmasının üzüntüsünü yaşıyorduk biz ekip olarak. Ve devam etmemiz gerektiğini düşündük. Hep birlikte bu filme devam etme kararı aldık.

    Hepimiz bir koldan hem çekimlere devam ediyorduk hem prodüksiyon sürecini devam ettiriyorduk. Ama bir yönetmen eksikliği vardı. Tabii kolektif olarak çalışmak çok keyifli, çok önemli, çok değerliydi. Ancak birinin bu işin yönetmenlik kısmını devralması gerekiyordu.

    Ben de yapımcıyım normalde, hiç yönetmenlikle ilgili bir işim yok ama o saatten sonra ben devraldım. Kardeş Türküler’in 20 yıllık hikâyesini anlatacakken süreç biraz daha uzamış oldu. 25. yıla yetiştirelim dedik, o da olmadı. Derken 30 yılı anlatan bir belgesel yapmış olduk. Ama ekibin hepsi aynı. Arada kurgu ekibimiz arttı. Önce Özcan Vardar ile başlamıştık, sonra Tatlan Tuncel ve Erhan Örs katıldı. Toplam 12 yıl sürdü bu filmi bitirmek. 2025 yılından itibaren de festivallerde göstermeye başladık.

    “ÇAYAN’IN HAYALİNİ KURDUĞU FİLMİ BİTİRDİM DİYEMEM AMA MERAMINI BİLİYORDUM”

    Belgeseli tamamlarken onun bakışıyla kendi yaklaşımınız arasında nasıl bir denge kurdunuz?

    Ayşe Çetinbaş: Ben yapımcıyım ama hep kurguya da zaman zaman girerdim. Bir de tabii Çayan’la birlikte yaşıyoruz. Dolayısıyla film yapım sürecine çok yabancı bir yapımcı değildim. Çayan’ın nasıl bir film yapmak istediğine dair bir fikrim vardı. Tabii bu asla demek değil ki “Ben biliyordum, aldım ve aynen devam ettim.” O mümkün değil zaten. Yaratıcılık başka bir şey.

    Bu sebeple “Çayan’ın hayalini kurduğu filmi bitirdim” gibi bir iddiam asla yok. Ama aşağı yukarı meramını, nasıl bir belgesel yapmak istediğini biliyordum. Bunu söylemek istedim.

    Kardeş Türküler’i konuştuğumuzda Türkiye tarihinden azade düşünemeyiz. Kardeş Türküler sıradan bir müzik topluluğu değil. Onlar belli koşullarda ortaya çıkmış, doksanların Türkiye’sinde doğmuş bir müzik grubu. Sonraki yıllarda da hep toplumsal olaylardan etkilenerek yoluna devam etmişler.

    Dolayısıyla Türkiye tarihini de anlatmak gerektiğini biliyorduk. Çayan çok arşiv kullanmayı tercih eden bir belgeselciydi. Daha önce 38 Dersim Katliamı, 5 No’lu Cezaevi, Bakur ve Doktor Şivan gibi filmler yapmıştı. Onları da birlikte yaptık. O süreçte birlikte çalışma imkânım olduğu için benim için biraz yol gösterici oldu.

    Bir de dediğim gibi ekiple birlikte çalıştık. Büyük bir danışman ekibimiz vardı. Bu sayede onun yaklaşımına uygun bir şekilde devam edebildik.

    “TÜRKİYE TARİHİNİ ANLATMADAN KARDEŞ TÜRKÜLER’İ ANLATAMAZDIK”

    Belgeseli izleyenler yalnızca bir müzik hikâyesi değil; Madımak’tan Hrant Dink cinayetine, Gezi’den deprem dayanışmasına uzanan bir toplumsal hafıza ile karşılaşıyor. Siz bu filmi nasıl tanımlıyorsunuz; müzik belgeseli mi, toplumsal hafıza belgeseli mi?

    Ayşe Çetinbaş: Bir müzik belgeseli ya da hafıza belgeseli olarak kategorize etmek belki çok doğru değil. Çünkü Kardeş Türküler sıradan bir müzik grubu değil.

    Kardeş Türküler bir konser projesi olarak ortaya çıkıyor ilk başta. Dört dilli bir konser vermek üzere 1993 yılında bir folklor kulübünün projesi aslında. Sonrasında dans da giriyor işin içerisine. Böylece bir müzik ve dans topluluğu oluyorlar. Bu çok kıymetli bence.

    Sadece şarkıların söylendiği bir müzik grubu değiller. Dansı da içine kattıkları bir gösteri sanatları topluluğu aslında. Ve 33 yıldır sanat üretmeye devam ediyorlar.

    Toplumsal gelişmelerden hep etkilenmişler. Biz de filmde biraz bunu anlatmaya çalıştık.

    Tabii ki 30 yıllık Türkiye tarihini anlattığımız gibi bir iddiamız yok. Böyle bir şey mümkün değil zaten. Sonuçta konuştuğumuz şey 108 dakikalık bir belgesel.

    1993 yılından 2023 yılına kadar Kardeş Türküler’in hikâyesini anlatıyoruz. Bunu yaparken de Türkiye tarihine zaman zaman değiniyoruz. Bazı duraklarda bir pencere açıyoruz. Genellikle bu duraklar Kardeş Türküler’in bir şekilde etkilendiği toplumsal olaylar oluyor.

    “MADIMAK’TAKİ O SAHNEYİ İZLEDİĞİNİZDE NE KADAR ETKİLENDİKLERİNİ GÖREBİLİYORSUNUZ”

    Madımak özelinde şöyle bir durum var; Madımak Katliamı yaşanırken Kardeş Türküler henüz yok. 2 Temmuz 1993’te daha kampüsten dışarı çıkmamış bir öğrenci grubu. Ama Madımak’tan çok etkilenmişler. Röportajlarda da bunları anlattılar zaten. Hem performanslarında hem de danslarında bunun izlerini görebiliyorsunuz.

    Diğer toplumsal olaylardan da doğrudan etkileniyorlar. Hrant Dink’in katledilmesi Kardeş Türküler’in hayatında çok önemli bir etkiye sahip. Zaten Hrant’la çok yakınlar. Birlikte çalışmalar yapmışlar, yolculuklara çıkmışlar. Filmde de bunu görüyoruz.

    Gezi döneminde bir şarkı yapıyorlar; “Tencere Tava Havası.” 2023 depreminden sonra ise Evvel Temmuz Festivali kapsamında Antakyalı depremzedelerle dayanışmak için konser veriyorlar.

    Bunun gibi Türkiye siyasetinin önemli dönemeçlerinde bir şekilde yer almış Kardeş Türküler. Madımak özelinde özellikle çok etkilenmişler. O yüzden filmde Madımak için ayrı bir pencere açma ihtiyacı duyduk.

    Madımak Katliamı yaşanırken okulda prova yapıyorlar. Sonra haber geliyor. Feryal Öney o günü anlatıyor. “Büyük bir üzüntüyle, kahrolarak kampüsten ayrıldık” diyor.

    Böyle korkunç bir katliamın etkisini bütün Türkiye gibi onlar da derinden yaşamışlar. Sonrasında Alevi müziğini araştırmaya başlamışlar. Dansları, semahları, dönemin Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Semah Ekibi’nin çalışmalarını incelemişler.

    Filmde de bunu görüyoruz. Özellikle 1995 yılında İnsan Hakları Derneği’nin İnsan Hakları Haftası etkinliğindeki sahne performanslarında ne kadar etkilendiklerini görebiliyorsunuz.

    Benim için çok etkileyici bir bölümdü. O yüzden filmde bu kısma özel olarak yer vermek istedik.

    “KARDEŞ TÜRKÜLER OLMASAYDI BİRÇOK KİŞİ BU DİLLERİ HİÇ DUYMAYACAKTI”

    Kardeş Türküler’in yıllardır farklı dilleri aynı sahnede buluşturması Türkiye’de nasıl bir karşılık yarattı? Kardeş Türküler’in hikâyesi aynı zamanda yasaklanmış ya da görünmez kılınmış dillerin hikâyesi. Bu yönüyle belgeselin kültürel hafızaya nasıl bir katkı sunduğunu düşünüyorsunuz?

    Ayşe Çetinbaş: Kardeş Türküler’in yıllardır bu kadar farklı dilde şarkılar yapmış olması, dünya çapında konserler veriyor olması çok önemli bir katkı sundu.

    Biz bunu kendi hayatlarımızdan da biliyoruz. Pek çoğumuzun duymadığı, bilmediği dansları ve şarkıları onların sayesinde tanıdık. Bizler bu coğrafyada büyüyen insanlar olarak bu dillerin varlığını biliyoruz. Ama örneğin ben hiç Süryanice ya da Çerkesçe bir şarkı dinlememiştim.Kardeş Türküler çok sevilen ve geniş kitlelere ulaşan bir grup olduğu için bu şarkılar insanların hafızasında yer ediyor. Konserlerde insanlar Zazaca bilmeseler bile hep birlikte Zazaca şarkılar söylüyorlar. Dolayısıyla bu çok kıymetli bir şey. Zazaca kaybolmakta olan dillerden biri. Bu anlamda iyi ki varlar.

    “ONLAR BAŞKA BİR TÜRKİYE BİLMİYORLAR AMA BU FİLMLE BAŞKA İHTİMALLERİ GÖRÜYORLAR”

    Belgesel, ODTÜ ve Koç Üniversitesi gibi mekânlarda genç izleyicilerle buluştu. Belgesel genç kuşaklara nasıl bir mesaj veriyor?

    Ayşe Çetinbaş: Bu benim için de değişik bir deneyim oldu. Biz bu filmi mesaj verme kaygısıyla yapmadık.

    Özellikle filmin yapım sürecine değinmiştim en başta. Çok kolay olmadı. Çayan’ın sağlığının bozulması ve Türkiye’nin de çok zor bir süreçten geçmesi nedeniyle biz artık filmi bitirmeye odaklanmıştık.

    Bu sebeple filmin nasıl bir misyonu olacak, nasıl bir etkisi olacak gibi sorulara çok yoğunlaşamadık açıkçası. Bizim temel motivasyonumuz Çayan’ın yarım bırakmak zorunda kaldığı filmi tamamlamaktı.

    Çayan aynı zamanda benim eşim. Onun rahatsızlanmasıyla birlikte benim hayatım da altüst oldu. Bu nedenle gençlere nasıl bir mesaj vereceğiz gibi bir kaygımız yoktu. Öncelikle filmi bitirelim, gerisine sonra bakarız diye düşünüyorduk. Ancak filmi 2025 yılının Kasım ayında tamamladık. Sonrasında festivallere gönderdik. Çok sayıda ödül aldı. Film görünür oldu ve seyirciyle buluşmaya başladı.

    Hem Türkiye’den hem de yurtdışından çok ilgi görüyor. Bu nedenle festivallere ve özel gösterimlere katılıyorum. Filmin insanlar üzerinde nasıl bir etkisi olduğunu da bu süreçte gözlemleme şansı buldum. Özellikle gençlerle yaptığımız gösterimler beni çok etkiledi. ODTÜ ve Koç Üniversitesi’nde filmi gösterdik. Ardından öğrencilerle uzun sohbetler yaptık.

    Gezi Direnişi sırasında beş yaşında olan, 2008 doğumlu gençlerle birlikte izledik filmi. Benim o kuşakla doğrudan bir temasım yoktu. Onlar bu hükümet döneminde doğdular. Başka bir Türkiye bilmiyorlar. Ama filmi izlediklerinde “Vay be, neler olmuş, neler olabilmiş” diyerek çok farklı bir yerden etkileniyorlar.

    Dolayısıyla filmin umut verici bir tarafı olduğunu gördüm. Bir yandan da Kardeş Türküler’i örnek aldıklarını görüyorum.Sonuçta bu kampüsten çıkmış bir öğrenci topluluğu. Bu yönüyle de motive edici bir tarafı var.Öğrenci gösterimlerinde umudun her zaman var olduğunu gördüm. Benim açımdan da çok ufuk açıcı tartışmalar oldu. Biz biraz yorulduk ama gençlerin enerjisi yeniden umut verdi

    Ne gibi?

    Ayşe Çetinbaş: Bazen çok karamsar olduğumu düşünüyorum.

    Biz biraz yorulduk. Son on, on beş yılda yaşananlar… Biz en son Bakur belgeselini yapıyorduk. Gezi’den sonra, Barış Süreci’nden sonra, 7 Haziran sürecinden sonra bambaşka bir Türkiye hayal ediyorduk.

    Sonrasında çok ağır şeyler yaşadık. Yurtdışına gitmek zorunda kalan arkadaşlarımız oldu. Kaybettiklerimiz oldu. Cezaevine giren, hala orada olan arkadaşlarımız var. Dolayısıyla insan umudunu tamamen yitiriyor demeyeyim ama korumakta zorlanıyor.

    Ama gençlerin enerjisini görünce bu bana çok iyi geldi. Gerçekten inanılmaz bir kuşak var. Geçtiğimiz yıldan itibaren onları biraz daha yakından görme fırsatı bulduk. Açıkçası bana da umut verdiler. Bunu paylaşmak isterim.

    Çok meraklılar ve çok umut dolular. Aslında çok parlak bir Türkiye de görmediler. Buna rağmen umutlarını koruduklarını görmek beni çok etkiledi.

    “BUGÜNLERDE AKLIMDA EN ÇOK GUDİ DÖNÜP DURUYOR”

    Son olarak, Kardeş Türküler’in 30 yıllık hikâyesini tek bir türküyle anlatmanız gerekse hangi türküyü seçerdiniz ve neden?
    Ayşe Çetinbaş: Çok zor bir soru. Çok sevdiğim şarkıları var. Doğu albümünü çok seviyorum. Ama diğer albümlerini de çok seviyorum. Hepsinde çok sevdiğim şarkılar var. Şu an aklıma “Gudi” geldi nedense. Süryanice bir şarkı. Bu aralar o dönüp duruyor kafamda. Sürekli onu mırıldanıyorum.

    “14 HAZİRAN’DA BU UZUN YOLCULUĞU SEYİRCİYLE BİRLİKTE PAYLAŞACAĞIZ”

    Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?

    Ayşe Çetinbaş: Filmimizin ilk sinema gösterimi 14 Haziran Pazar günü Kadıköy Sineması’nda saat 18.00’de olacak.

    Ekip katılımlı bir gösterim olacak. Çayan da gelecek. Yapım ekibimizden uygun olan herkes o gün orada olacak. Kardeş Türküler’den de katılanlar olacak. On iki yıllık uzun bir yolculuğun ardından ilk kez bir sinema salonunda seyirciyle buluşacağız.

    Herkesi bekliyoruz.

    Fırat ALTINTAŞ /İSTANBUL

  • Sibel Yalçın: Türkiye’de seçim kazanan bir muhalefet gerçekten iktidar olabilir mi?

    Sibel Yalçın: Türkiye’de seçim kazanan bir muhalefet gerçekten iktidar olabilir mi?

    PİRHA- CHP kurultayı etrafında süren “mutlak butlan” tartışmaları, parti içi bir yönetim krizinin ötesinde hukuk, demokratik temsil, kimlik siyaseti ve devlet aklı ekseninde yeni tartışmaları beraberinde getirdi. Serçeşme Dergisi eski Editörü ve Yazı İşleri Müdürü Sibel Yalçın, CHP’de yaşanan sürecin Türkiye’de muhalefetin yeniden şekillendirilmesiyle bağlantılı okunması gerektiğini belirterek dikkat çeken değerlendirmelerde bulundu.


    CHP kurultayı sonrasında gündeme gelen “mutlak butlan” tartışmaları siyaset gündemindeki yerini korurken, tartışmalar yalnızca parti içi bir çekişme olarak değil, Türkiye’de hukuk, demokratik temsil, kimlik siyaseti ve muhalefetin geleceği açısından da değerlendiriliyor. Serçeşme Dergisi eski Editörü ve Yazı İşleri Müdürü aynı zamanda AKD eski Genel Başkan Yardımcısı Sibel Yalçın, CHP’de yaşanan sürecin daha geniş bir siyasal çerçevede ele alınması gerektiğini belirterek dikkat çekici değerlendirmelerde bulundu. Yalçın, muhalefetin geleceğinden Alevi kimliğine yönelik tartışmalara, Kürt siyasetinden jeopolitik gelişmelere kadar birçok konuda görüşlerini paylaştı.

    Son günlerde “mutlak butlan” kavramı çok tartışılıyor. Sizce mesele gerçekten yalnızca “CHP içi bir yönetim krizi” mi?

    Hayır, kesinlikle değil. Bence Türkiye’de yapılan en büyük hata tam da burada başlıyor. İnsanlar meseleyi yalnızca “kim genel başkan olacak?” düzeyinde okumaya çalışıyorlar. Oysa burada tartışılan şey; siyasi partiler hukukunun sınırları, yargısal müdahalenin meşruiyeti, muhalefetin kurumsal bütünlüğü ve hatta Türkiye’de demokratik temsilin geleceği.

    CHP’nin kurultay süreci etrafında oluşan “mutlak butlan” tartışması, maalesef teknik bir hukuk meselesi olmaktan çıktı. Bugün bu konu, devlet-toplum ilişkilerinin gelecekte nasıl ve hangi yollarla yeniden şekilleneceğine dair daha büyük bir tartışma alanına dönüştü. Uluslararası basının da meseleyi yalnızca “parti içi kavga” olarak değil, “muhalefete dönük daha geniş bir yargısal baskı sürecinin parçası” olarak okuması tesadüf değil.

    Peki toplum neden “butlan” gibi teknik bir kavramı bu kadar hızlı biçimde tarafgir ve duygusal bir tartışmaya dönüştürdü?

    Çünkü Türkiye’de siyasal krizler artık kavramlarla değil reflekslerle tartışılıyor. İnsanlar önce tarafını seçiyor, ilgili karşı taraf konusunda linçe – kavgaya başlıyor, hakaretlerini dahi sıralamaktan geri kalmıyor; ancak ve ancak sonrasında düşünmeye ve kavramı öğrenmeye/anlamaya çalışıyor: yani önce hızlı refleks, sonra düşünme aşamasına geçiş.

    Oysa “butlan”, teknik olarak bir hukuki işlemin baştan itibaren geçersiz sayılmasıdır. Fakat siyasi partiler söz konusu olduğunda ise esas mesele yalnızca “şekil şartı” değildir: burada doğrudan doğruya parti içi demokrasi, seçme-seçilme hakkı, örgüt iradesi ve demokratik temsil tartışılıyor. Ancak  Türkiye’de siyaset giderek “üçüncü sayfa diliyle” konuşuluyor. Kavga, ihanet, linç, darp, sadâkat ve intikam hikâyeleri kamusal tartışmanın maalesef olağan dili hâline geldi. Böyle olunca “hukuk devleti” tartışmaları bile “hain kim?”, “kim kime çalışıyor?”, “kim kimi sattı?” eksenine sıkışıyor. Bu çok tehlikeli bir eşik. Çünkü bir toplum şiddeti ve cezalandırmayı normalleştirmeye başladığında, hukuk da son derece kolaylıkla cezalandırma aracına dönüşebilir.

    Sizce CHP’deki süreç kısa vadeli bir kriz mi, yoksa daha uzun bir döneme mi yayılacak?

    Bence bu mesele birkaç haftalık bir yönetim tartışması değil. CHP yönetiminin yaptığı itirazlar ve sürecin üst mahkemelere taşınması dikkate alındığında, bu kriz uzun süreli bir hukuk-siyaset çatışmasına dönüşebilir. Kılıçdaroğlu’nun yasal haklarını sonuna kadar kullanılması hâlinde sürecin yaklaşık iki yıla kadar yayılma ihtimali var.

    Bu ihtimalin siyasal sonucu çok önemli. Çünkü muhalefetin enerjisi seçim talebinden çok kurumsal meşruiyet savunmasına kayabilir. Yani CHP sürekli kendi kurultayını, kendi yönetimini ve kendi meşruiyetini savunmak zorunda kalırsa; toplumsal muhalefeti örgütleme kapasitesi de doğal olarak aşınacaktır.Ben bu yüzden süreci yalnızca hukuk tartışması değil, aynı zamanda “uzun süreli bir siyasal belirsizlik rejimi” olarak okuyorum.

    Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu’nun bu süreçteki pozisyonunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Özgür Özel’in siyaseti, CHP’yi klasik parlamento muhalefeti çizgisinden çıkarıp daha hareketli, daha sokakla temas eden ve “erken seçim talebini sürekli canlı tutan” bir hatta taşımaya çalıştı.Ekrem İmamoğlu ise özellikle 2019’dan itibaren “seçim kazanabilen muhalefetin sembolü”ne dönüştü. Takdir edersiniz ki, Türkiye siyaseti açısından bu çok önemli bir kırılmaydı. Fakat bugün İmamoğlu’nun uzun süredir tutuklu olması ve CHP’nin İmamoğlu’na destek amaçlı stratejisinin sönümlenerek aynı anda “kurumsal meşruiyet krizine” sürüklenmesi birlikte düşünülmeli. Çünkü burada yalnızca bir kişinin hukuki kaderi tartışılmıyor. Aynı zamanda Türkiye’de seçim kazanma potansiyeli taşıyan muhalif figürlerin sistem içerisindeki hareket alanının sınırları da test ediliyor.

    Bence en kritik mesele şu: İmamoğlu’nun siyasal taşıyıcılık kapasitesi zaman içerisinde aşındırılmaya mı çalışılıyor? Çünkü bir yandan İmamoğlu’nun uzun tutukluluk hâli, diğer yandan CHP’nin son dönemde gördüğümüz hızlı yönetim değişimiyle birlikte kendi içine kapanması; muhalefetin psikolojik merkezini zayıflatabilir.

    Makalenizde toplumsal psikolojiye özel bir yer ayırıyorsunuz. “Darp edilmeyi normalleştiren toplum” derken tam olarak neyi kastediyorsunuz?

    Şunu kastediyorum: Türkiye’de insanlar artık sokaklarda, okullarda, en mahrem yerleri olan evlerinde dahi şiddete maruz kalıyorlar ve public TV kanallarında ve hatta ana haber bültenlerinde ve sosyal medya alanlarında dahi sürekli bir şiddet yükleme hali, tüm topluma empoze ediliyor ve artık demokratik kurumların da sürekli örselenmesini artık olağan görmeye başladılar. Çünkü şiddet ve darp süreklilik haline geldiğinden, normalleşiyor. Eskiden bir siyasi partinin kurultayı üzerinden bu kadar büyük hukuk krizleri çıkması toplumda ciddi demokratik alarm üretirdi. Bugün ise insanlar bu gelişmeleri bir televizyon dizisi izler gibi takip ediyor.

    Bu çok tehlikeli bir sosyolojik eşik. Çünkü bir toplum “kendi demokratik kurumlarının darp edilmesini” normalleştirmeye başlarsa; seçim sandığı da zamanla yalnızca sembolik bir nesneye dönüşebilir. Açıkçası benim korkum biraz burada başlıyor.

     Makalenizde “Kemal Kılıçdaroğlu’nun Aleviliği” tartışmalarına da çok dikkat çekiyorsunuz. Neden?

    Çünkü Türkiye’de kimlik siyaseti hiçbir zaman tamamen ortadan kalkmadı; yalnızca biçim değiştirdi. Kılıçdaroğlu’nun Alevi kimliği, Kılıçdaroğlu’nun da eliyle, 2023 seçimlerinde açık ya da örtük biçimde zaten tartışmaya açılmıştı. Bugünkü kriz ortamında ise başka bir risk doğuyor: Bir siyasetçi üzerinden bütün bir inanç topluluğunun linçlenerek itibarsızlaştırılması. Bu çok tehlikeli.

    Bir kişinin siyasi stratejisi, tercihleri ya da siyasal hataları üzerinden bütün bir inanç topluluğunu “güvensizlik”, “ajanlık” veya “iktidarla uzlaşmaya yatkınlık” gibi imâlarla ilişkilendirmek, demokratik etik açısından kabul edilemez bir yaklaşım olacaktır. Üstelik meseleye Alevi inanç sistemi ve erkânı açısından bakıldığında, bu tür söylemlerin inançsal karşılığı da bulunmamaktadır. Çünkü Alevi Erkânı ve Dört Kapı – Kırk Makam süreğinde bir canın, “ocakzâde” olsa dahi yalnızca soy bağı üzerinden değil; ikrar vererek yola talip olması ve erkân doğrultusunda yol yürüyüp yürütmesi esastır. Bu nedenle bir siyasetçiye yönelik toplumsal öfkenin, Alevilik yol süreğine taşınarak “düşkün ilan edilmesi” gibi kavramlarla ilişkilendirilmesi; Alevilik inanç ritüelleri, yol erkânı ve sosyal etik bakımından meşru kabul edilemez. Böyle bir yaklaşım, daha çok toplumsal kutuplaşmayı besleyen ve inanç alanını magazinsel-politik tartışmalara indirgeyen “keskin cehalet söylemleri” olarak işaretlenmelidir.

    Ben burada özellikle şuna dikkat çekmeye çalışıyorum:

    CHP krizi, yine toplumun reflekslerini ölçerek ilerlersek; ileride Alevilerin kamusal temsiliyeti açısından da ciddi tehlikeler yaratabilir ve belki de en tehlikeli eşik şudur: Geçmişte de olduğu gibi; “CHP’nin mezhepsel bir parti” gibi gösterilmeye çalışılması. Bu söylem Türkiye siyaseti ve toplumu açısından son derece risklidir.

    Kürt siyasi hareketinin bu süreçteki konumunu nasıl görüyorsunuz?

    DEM Parti’nin meseleye yaklaşımı çok önemliydi. Çünkü onlar doğrudan şunu söylediler: “Parti yönetimleri mahkemelerle değil, üyeler ve seçmenlerle belirlenmelidir.” Bu aslında demokratik rejim açısından çok kritik bir uyarı. Çünkü Türkiye’de demokratik alanın daralması çoğu zaman önce Kürt siyaseti üzerinde denenmiş, sonra diğer muhalefet alanlarına genişlemiştir: Kayyumlar, seçilmişlerin tasfiyesi, yargısal müdahaleler… Zira hafızalarımızı yoklayacak olursak; bugün CHP’nin yaşadığı kriz, başka biçimlerde daha önce Kürt siyasetinde de yaşandı.Bu yüzden mesele yalnızca CHP’nin iç meselesi değil. Bugünkü durum, Türkiye’de “seçilmiş iradenin ne kadar korunabildiği” sorusudur.

    Makalenizin en dikkat çekici bölümlerinden biri jeopolitik analiz kısmı. CHP krizi ile dış politika arasında gerçekten bağlantı var mı?

    Bence var. Hem de güçlü bir bağlantı var. Türkiye bugün çok ağır bir jeopolitik kuşak içinde bulunuyor: Suriye sahası, Doğu Akdeniz enerji rekabeti, Bakü–Tiflis–Ceyhan hattı, NATO-Rusya gerilimi, düzensiz göç baskısı, İran-İsrail hattındaki kırılganlık… Böyle dönemlerde devletler, içeride daha da “kontrol edilebilir siyasal alanlar” yaratma eğilimine girebilirler. Benim dikkat çekmeye çalıştığım şey şu: CHP etrafında oluşan kaotik düzen yalnızca iç politika meselesi olmayabilir. Aynı zamanda Türkiye’nin dışarıya karşı geliştirdiği güvenlik refleksinin içerideki siyasal düzene tercüme edilme biçimi de olabilir. Bu yüzden metinde “iç meşguliyet rejimi” kavramını kullandım. Çünkü içeride sürekli kriz üreten bir siyasal alan, toplumun dikkatini ekonomik krizden, hukuk devleti sorunlarından ve dış politikanın gerçek maliyetlerinden uzaklaştırabilir.

    Peki sizce CHP’den yeni bir siyasi oluşum çıkar mı?

    Çıkabilir. Ancak mesele yalnızca “yeni parti kurmak” değil. Türkiye’de geçmişte bunun muadil örneklerini gördük. Davutoğlu, Muharrem İnce, Emine Ülker Tarhan…Fakat bir partiden kopmak tek başına yeni bir toplumsal merkez yaratmaya yetmiyor. Çünkü yeni merkez için program gerekir, kadro gerekir, duygu gerekir, azim gerekir, tarihsel anlatı gerekir ve tabii ki bu işin bir de akıllara zarar bütçe ve maliyet konusu var. O yüzden bugün asıl soru şu olmalı: CHP’den doğacak olası bir yeni yapı, gerçekten kurucu bir siyaset mi üretecek, yoksa yalnızca kırgınlık siyaseti mi yapacak?

    Son olarak, bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu bu siyasal kaosu göz önüne alırsak, hepimizin düşünmesi gereken en sarsıcı soru sizce nedir?

    Bence bugün cevaplanması gereken en yakıcı soru şudur: Türkiye’de seçim kazanma potansiyeli taşıyan bir muhalefet, mevcut siyasal sistem içerisinde gerçekten iktidara yürüyebilir mi? Çünkü bir tarafta uzun süreli tutukluluk süreçleri, diğer tarafta ise muhalefetin eşzamanlı olarak kurumsal krizlere sürüklenmesi gibi dikkat çekici bir tabloyla karşı karşıyayız. Bu durum, demokratik rekabetin doğal akışı açısından ciddi soru işaretleri doğurmakta: Zira siyasal alanın sürekli hukuki ve kurumsal tartışmalar içine çekildiği bir yerde, sağlıklı bir siyaset zemininin nasıl yeniden üretileceği de belirsizleşmektedir. Ancak belki de Türkiye açısından asıl büyük sosyolojik risk burada başlamaktadır: Eğer bir toplum, kendi demokratik kurumlarının darp edilmesini tıpkı gündelik hayattaki şiddet gibi olağan görmeye başlarsa; “seçim sandığı” hala millet iradesinin gerçek evi olarak kalabilir mi?

    Veli Haydar GÜLEÇ/PİRHA

     

  • İnan Palancı: Dersim’in öncesini anlatmadan sonu anlayamazsınız!

    İnan Palancı: Dersim’in öncesini anlatmadan sonu anlayamazsınız!

    PİRHA- Diyarbakır’da hekim olarak çalışan yazar İnan Palancı, beşinci kitabı Güz Düşleri Bir Zamanlar Dersim ile bu kez okurun karşısına farklı bir türle çıkıyor. Roman ve öykü kitaplarıyla tanınan Palancı, yeni eserinde senaryo formatını tercih ederek hem edebiyat hem de sinema arasında bir köprü kurmayı hedefliyor. Yaklaşık dört yıllık bir hazırlık sürecinin ürünü olan kitap, yalnızca bir metin değil aynı zamanda ileride çekilmesi planlanan bir filmin de “niyet beyanı” olarak öne çıkıyor.

    İlk olarak yazarlık serüvenine dair soruları yanıtlayan Palancı, bu kitabın ilk eseri olduğu yönündeki yanılgıyı düzelterek, “Bu benim beşinci kitabım. Şu an odak noktamda olan çalışma bu,” sözleriyle dikkat çekiyor. Önceki eserlerinin daha çok roman ve öykü türünde olduğunu belirten yazar, bu kitapla birlikte farklı bir kulvara yöneldiğini ifade ediyor.

    SENARYO OLARAK DOĞAN BİR FİKİR

    Güz Düşleri Bir Zamanlar Dersim’in ortaya çıkış sürecini anlatan Palancı, fikrin yaklaşık dört yıl önce şekillendiğini söylüyor. Dersimli kimliğinin bu süreçte belirleyici olduğunu vurgulayan yazar, “Dersim’le ilgili bir sinema filmi neden yok?” sorusunun kendisini bu projeye yönlendirdiğini belirtiyor.

    İlk aşamada eserin roman mı yoksa farklı bir türde mi olacağına karar veremediğini ifade eden Palancı, görsel anlatımın daha güçlü olacağına kanaat getirerek senaryo formatında ilerlemeye karar veriyor. Sinemacı olmadığını ancak bu alanda çalışan arkadaşlarıyla yaptığı görüşmelerin kendisine yol gösterdiğini dile getiren Palancı, “Bir senaryo kitabı yazarsam bu bir niyet beyanı olur, oradan ilerleyebiliriz dedik,” diyor.

    DÖRT YILLIK HAZIRLIK: SENARYO DİLİ VE TARİHSEL ARAŞTIRMA

    Senaryo türünün kendisi için yeni bir alan olduğunu belirten Palancı, bu nedenle kapsamlı bir hazırlık süreci geçirdiğini anlatıyor. “Ben yazarken uzun cümleler kurarım ama senaryoda daha kısa ve net bir dil gerekiyor. Bu beni zorladı,” diyen Palancı, senaryo yazımına dair temel kitaplar okuduğunu ve farklı senaryolar incelediğini ifade ediyor.

    Kitabın tarihsel bir arka plana sahip olması nedeniyle yoğun bir araştırma süreci yürüttüğünü söyleyen Palancı, dönemin askeri raporlarını incelediğini, yazılı kaynakların yanı sıra sözlü tarih çalışmalarına da başvurduğunu aktarıyor. “O dönemi yaşamış kişilerin torunlarıyla uzun uzun konuştuk. Tüm bunların sonucunda güçlü bir tarihsel arka plan oluştu,” diyor.

    “RESMİN TAMAMINI GÖRMEK GEREKİYOR”

    Palancı’nın kitabındaki en dikkat çekici tercihlerden biri, Dersim anlatılarında sıklıkla odaklanılan 1938 yerine 1900–1925 dönemini ele alması. Bu tercihini şu sözlerle açıklıyor:

    “1938 çok büyük bir travma ve doğal olarak herkes oraya odaklanıyor. Ama bu durum bazen insanı paralize edebiliyor. Resmin tamamını göremiyorsunuz. O yüzden ben öncesine bakmayı tercih ettim.”

    Palancı’ya göre 1900–1925 arası dönem, hem Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarını hem de Cumhuriyet’in kuruluş sürecini kapsayan son derece yoğun bir tarihsel kesit. II. Meşrutiyet, I. Dünya Savaşı, 1915 süreci, 1917 Bolşevik Devrimi ve Cumhuriyet’in ilanı gibi büyük kırılmaların aynı zaman diliminde yaşandığını hatırlatan Palancı, bu gelişmelerin Dersim’deki yansımalarını anlatmayı amaçlıyor.

    Tarihi bir anlatıyı edebiyatçı bakışıyla ele aldığını belirten Palancı, Dersim tarihini dramatik yapı üzerinden değerlendirdiğini ifade ediyor. Ona göre 1514 Çaldıran’dan başlayan süreç, 1900–1925 döneminde zirveye ulaşıyor ve 1938’de final yapıyor.

    “1938’e odaklandığınızda sadece sonu görüyorsunuz. Ama o sona nasıl gelindiğini anlamak için öncesine bakmak gerekiyor,” diyen yazar, bu kitabın tam da bu ihtiyaca yanıt verdiğini savunuyor.

    GERÇEK VE KURMACA İÇ İÇE

    Kitapta gerçek ve kurmaca karakterlerin birlikte yer aldığını belirten Palancı, bu yöntemi bilinçli olarak tercih ettiğini söylüyor. Bu yaklaşımda Tolstoy’un Savaş ve Barış romanından ilham aldığını ifade eden yazar, tarihsel figürlerle kurgusal karakterleri bir araya getirmenin anlatımı güçlendirdiğini dile getiriyor.

    “Gerçek karakterler dönemi temsil ediyor, kurmaca karakterler ise anlatımı daha akıcı ve güçlü hale getiriyor,” diyen Palancı, bu yöntemin hem tarihsel gerçekliği koruduğunu hem de edebi derinlik sağladığını belirtiyor.

    KUŞAKLAR BOYU AKTARILAN TRAVMA

    Kitabın merkezinde yer alan “suskunluk” teması ise Dersim’in travmatik geçmişine dayanıyor. Kendi ailesinin de bu süreci yaşadığını belirten Palancı, çocukluğunun bu anlatıları dinleyerek geçtiğini söylüyor.

    “Bu sessizliği yazıya dökmek zorlayıcıydı. Çünkü bu sadece tarih değil aynı zamanda kişisel bir hafıza,” diyen yazar, bu nedenle yazım sürecinin hem duygusal hem de düşünsel açıdan yoğun geçtiğini ifade ediyor.

    Okuyucuda yaratmak istediği etkiye dair konuşan Palancı,  Adorno’nun bir sözünden hareket ettiğini belirtiyor:

    “Adorno diyor ki, ‘Şahane mazlumların yüceltilmesi sonuçta onları mazlumlaştıran şahane sistemin yüceltilmesinden başka bir şey değildir’ yani siz mazlumluğu yücelttiğiniz zaman o mazlumluğa neden olan sistemi de meşrulaştırırsınız. Bu benim için önemli bir referans.”

    Bu nedenle kitabın yalnızca acı ve travma üzerine kurulu olmadığını vurgulayan Palancı, daha epik ve bütüncül bir anlatı kurmaya çalıştığını ifade ediyor.

    SİNEMA HEDEFİ: BU BİR NİYET BEYANI

    Palancı’nın nihai hedefi ise kitabı sinemaya uyarlamak. “Bu bir senaryo dosyası ve benim asıl amacım bunu filme dönüştürmek,” diyen yazar, Dersim’e dair güçlü bir sinema filminin eksikliğine dikkat çekiyor.

    “Bunca yıl geçti, bu kadar şey yazıldı ama hala güçlü bir film yok. Bu benim için önemli bir eksiklik,” diyen Palancı, bu projeyi bu boşluğu doldurmak için başlattığını belirtiyor.

    Okurlara da bir öneride bulunan Palancı, eserin klasik bir roman gibi değil, bir film izler gibi okunmasını tavsiye ediyor. Ayrıca kitabın tarihsel arka planını daha iyi kavrayabilmek için Kazım Karabekir’in Dersim raporunun da okunmasını öneriyor.

    “ÇOCUKLARA BİR ZEMİN BIRAKMAK İSTİYORUM”

    Yazarlık dışında hekimlik mesleğini sürdüren ve Diyarbakır’da yaşayan Palancı, iki çocuk babası. Son olarak bu projeye giriş motivasyonunu şu sözlerle özetliyor:

    “Bu biraz da çocuklarımıza bir zemin bırakma meselesi. Eğer bunu iyi bir sinema filmine dönüştürebilirsem onların kendi tarihlerini sorgulayabilecekleri bir alan açılmış olur.”

    Güz Düşleri Bir Zamanlar Dersim, hem tarihsel derinliği hem de sinema hedefiyle yalnızca bir kitap değil; aynı zamanda geçmişle yüzleşme ve geleceğe bir anlatı bırakma çabası olarak dikkat çekiyor.

    HABER MERKEZİ

  • DAD Eş Genel Başkanı Mercan Gül: Eşitiz yanılgısı yolumuzu karartıyor, hakikati aramalıyız-VİDEO

    DAD Eş Genel Başkanı Mercan Gül: Eşitiz yanılgısı yolumuzu karartıyor, hakikati aramalıyız-VİDEO

    PİRHA- Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eş Genel Başkanı Mercan Gül, asimilasyonun “karaçarşaf” ile gizlenen tarihinden bugünün kurumsal eril barikatlarına kadar Alevi kadınının mücadelesini PİRHA’ya anlattı: Gül, “Nerede kaybettiyseniz orada aramalısınız; biz tanrıçalık kültüründen koparıldık, şimdi özne olma vaktidir.” dedi. 

    Alevi toplumu, kendisini tarihsel ve inançsal olarak “eş başkanlık” ve “kadın-erkek eşitliği” üzerinden tanımlasa da; kentleşme, göç ve kapitalist sistemin yarattığı aşınmalar bu yapıyı derinden sarsıyor. DAD Eş Genel Başkanı Mercan Gül ile yaptığımız görüşme, bu sarsıntının kadınlar cephesindeki yansımalarını, deşifrenin ötesinde bir toplumsal analizle ortaya koyuyor.

    ASİMİLASYONUN SESSİZ TANIĞI: EVLERDE SAKLANAN KARAÇARŞAFLAR

    Mercan Gül, göçün sadece ekonomik bir yer değiştirme olmadığını, bir halkın dilini, kültürünü ve kimliğini hedef alan topyekün bir kırılma olduğunu vurguluyor. Bu sürecin en ağır faturasını ise kadınların ödediğini belirten Gül, asimilasyonun en çarpıcı ve sarsıcı örneğini kendi ailesinin tanıklığı üzerinden anlatıyor:

    “Göç her şeyi etkiledi ama en çok kadını vurdu. Kendi annemden ve yakınlarımdan biliyorum; Maraş’a göç etmek zorunda kaldıklarında o çevredeki ağır asimilasyon baskısından korunmak ve inançsal kimliklerini gizlemek adına evlerinde birer ‘karaçarşaf’ bulundururlarmış. Bu çarşaf bir dini tercih değil, can güvenliğini sağlamak için başvurulan zorunlu bir kamuflajdı. Dışarı çıktıklarında hedef olmamak, ırkçılığa uğramamak ya da kimliklerini saklamak için bazen bu kıyafeti giyip öyle çıkıyorlarmış. Bir kadının kendi öz kimliğini bir bezin altına gizlemek zorunda kalması, tarihin en ilginç ve bir o kadar da acı gerçeğidir.”

    Gül, göç edilen yerlerde kadınların çarptığı ilk duvarın “dil barajı” olduğunu ifade ederek, kamusal alanda yaşanan dışlanmışlığı şu sözlerle detaylandırıyor:

    “Kadınlar göç ettikleri yerlerde ekonomik sorumluluğu, yaşamı yeniden inşa etme yükünü ve çocukların eğitimini tek başlarına üstlendiler. Ancak karşılaştıkları en büyük engel dildi. Pazara gidip alışverişini bile yapamadığı, dili yetmediği için ırkçılığa uğradığı anlarda kadınlar bu travmayı en derinden yaşadı. İnançsal ve kültürel kimliğini gizlemek zorunda bırakılan kadının bu yükü, mülteciliğin devam ettiği günümüz dünyasında da farklı biçimlerde karşımıza çıkmaya devam ediyor. Bu sancılar kısa sürede anlatılıp geçilecek şeyler değil; her birimiz bu süreci birebir yaşamaya, o ağır bedelleri ödemeye devam ediyoruz.”

    KURUMSAL EŞİTLİK YANILSAMASI VE KADININ ÖZNELEŞME İSYANI

    Alevi toplumunun ve kurumlarının kendilerini “eşitlikçi” bir inanç yapısı olarak tanımlaması, Mercan Gül’e göre günümüz gerçekliğiyle ciddi bir çelişki barındırıyor. Gül, geçmişte köy yaşamının getirdiği o doğal ve kendiliğinden gelişen “organik eşitliğin” şehirleşme, kapitalizm ve göçle birlikte büyük bir aşınmaya uğradığını savunuyor. Bu kaybın yarattığı boşlukta kadınların artık sadece bir “vitrin” olmayı reddettiğini belirterek kurumlardaki o büyük isyanı şu sözlerle dile getiriyor:

    “Eskiden belki organik bir eşitlik sağlanabiliyordu ama şehirleşmeyle birlikte bu değerlerimizi de kaybettik. Gelinen noktada artık Alevi kurumlarında kadınlar isyan ediyor. Çünkü kadınlar kendi özgün sözlerini kuramadıkları, cinsiyetçi bir bakış açısına maruz kaldıkları bir yapıyla karşı karşıyalar. Kadınların bu konudaki bilincinin gelişmesinde ve toplumsal analiz yeteneği kazanmasında, kadın özgürlükçü paradigmaların ve mücadele pratiklerinin yarattığı aydınlanmanın etkisi yadsınamaz. Bu etkileşimle birlikte kadınlar artık kendi hayatları ve inançları üzerine fikir yürütmeye başladılar.”

    Gül, kadınların kurumlarda karşılaştığı o görünmez bariyeri sarsıcı bir soruyla gündeme taşıyor:

    “Kadınlar artık inanç alanında ve kültüründe şunu sorguluyor: Biz sadece o sofrayı kurup kapıda bekleyen yardımcı unsurlar mıyız, yoksa o sofranın sahibi ve gerçek öznesi miyiz? Nesne miyiz, özne miyiz? Kurumlarda sürekli kendimizi savunmak, anlaşılıp anlaşılmadığımızı sorgulamak zorunda kalıyoruz. Eğer bugün ‘biz zaten eşitiz’ yanılgısına düşersek, bu sahte kabul bizim önümüzü kapatır; geleceğe ve yeni kuşaklara aydınlık bir yol aktaramayız. Çünkü karşımızda sürekli bize karşıtlık üreten, bizi geri çekmeye çalışan eril bir mekanizma var ve biz bu mekanizmanın karşısında eşit temsiliyeti yakalamak için büyük bir irade koymak zorundayız.”

    TANRIÇALIKTAN METALAŞMAYA

    Mercan Gül, kadın mücadelesinin doğru bir zemine oturabilmesi için önce bir “hafıza tazelemesi” yapılması gerektiğini savunuyor. Kadın kimliğinin tarihsel süreçte devletleşme ve mülkiyetçi zihniyetle birlikte yaşadığı büyük kırılmaya dikkat çeken Gül, kurtuluşun ancak “kaybın yaşandığı yerde aranarak” mümkün olacağını şu sözlerle ifade ediyor:

    “Bir şeyi nerede kaybettiyseniz, oraya dönüp bakmak ve nerede hata yapıldığını irdelemek lazım. Kadın tarihine baktığımızda; mitolojiden sanata, inançtan siyasete kadar kadının tanrıçalık makamından bugün nasıl bir nesneye, bir ‘meta’ haline getirildiğini görüyoruz. Devletleşme süreçleriyle birlikte kadın kimliği adım adım geri itildi. Bu yüzden bugün örgütlenmemizi planlarken kadın tarihini çok iyi okumalıyız. Köyümüzden şehre gelirken neleri bıraktık? O ‘tanrıçalık’ kültüründen uzaklaşırken hangi dayanışma bağlarımızı yitirdik? İşte o kaybettiğimiz dayanışmayı bugün hem ekonomik hem de sosyal düzlemde yeniden inşa etmeliyiz.”

    Gül, doğa talanı ile kadına yönelik şiddetin aynı eril kaynaktan beslendiğini vurgulayarak, güncel yasal hakların elinden alınmasını sarsıcı bir benzetmeyle değerlendiriyor:

    “Bugün doğa üzerinde avcılık yapan eril akıl, nasıl doğanın bağrını deliyorsa; kadını da aynı sistemli saldırıyla parçalayıp atmak istiyor. İstanbul Sözleşmesi, bu ülkede kadınlar için kazanılmış tek ve en güçlü siperdi. Bu sözleşmenin eril bir yönetim eliyle kaldırılması sadece hukuki bir geri adım değil; sisteme ‘kadını öldürebilirsin’ vizeli açık bir mesajdır. Bizler, kadının bir eşya, bir meta olarak görüldüğü bu sisteme karşı, tarihsel köklerimizdeki o kadim dayanışmaya sarılarak bu tehlikeyi bilerek örgütlenmek zorundayız.”

    “İĞNE UCUYLA KAZILAN BİR GELECEK”

    Çözüm yollarına değinen Mercan Gül, “saf ve dişil bir akıl” çağrısı yapıyor:

    “Ben 20 yıl önceki ben değilim. Her kadından bir cümle öğrenerek, her kadına dokunarak bugüne geldim. Kadının kadına dişil bir akıl ve enerjiyle temas etmesi, örgütlenmenin en temiz yoludur. Belki bu kapitalist çağda zor görünüyor ama iğne ucuyla kazıyarak, birbirimize daha çok dokunarak, sokağı, eğitimi ve yönetimi bir bütün olarak ele alarak eşitlikçi bir yaşamı kuracağız. Bu sadece kadınların değil, bir bütün olarak toplumun özgürleşme yoludur.”

    Nuray ATMACA-Cem EKİNCİ/DERSİM

  • Nurhayat Altun:Gülistan Doku cinayeti sistematik bir kadın kırımı mesajıydı-VİDEO

    Nurhayat Altun:Gülistan Doku cinayeti sistematik bir kadın kırımı mesajıydı-VİDEO

    PİRHA- Dersim’de 6 yıldır “kayıp” denilerek üstü örtülen Gülistan Doku dosyasında “cezasızlık zırhı” paramparça oldu. Operasyonun ilk dalgasında dönemin Valisi Tuncay Sonel’in oğlunun, ardından ise bizzat Vali Sonel’in gözaltına alınmasını değerlendiren eski Dersim Belediye Başkanı Nurhayat Altun: “Şaşırmadım; çünkü yıllardır failin kim olduğunu değil, faili koruyan o devasa mekanizmayı sorguladık!” dedi.

    Türkiye gündeminde bomba etkisi yaratan Gülistan Doku cinayetindeki yeni gelişmeler, Dersim’de bir dönemin nasıl “özel politikalarla” yönetildiğini tüm çıplaklığıyla ortaya koydu. Ailenin ve kadın örgütlerinin yıllardır süren kararlı direnişi, dosyanın üzerindeki “dokunulmazlık” kalkanını yerle bir etti. Operasyonun ilk aşamasında dönemin mülki amiri Tuncay Sonel’in oğlunun da aralarında bulunduğu kritik isimlerin gözaltına alınması ve ardından gözaltı dalgasının bizzat Vali Sonel’e uzanması, 6 yıllık organize bir suç mekanizmasını deşifre etti.

    Yıllardır bir cinayetin nasıl devlet gücüyle gizlendiğini kanıtlayan bu önemli süreçle ilgili o dönem halkın iradesiyle seçilen ancak kayyum operasyonuyla görevinden alınıp tutuklanan eski Dersim Belediye Başkanı Nurhayat Altun PİRHA’ya konuştu. Altun, cezaevinde olduğu dönemden bugüne uzanan süreci, kadın kırımı politikalarını ve Dersim üzerindeki “özel uygulamaları” değerlendirdi.

    “HABERİ CEZAEVİNDE ALDIM: BU BİR KADIN KIRIMI MESAJIYDI”

    Altun, Gülistan Doku’nun akıbetine dair haberi ilk duyduğunda Kandıra Cezaevi’nde olduğunu belirterek, sürecin en başından beri sistematik bir yönelim olduğunu vurguladı:

    “Biz haberi televizyondan izledik. O an anladık ki bu sadece bir kadının kaybolması değil, sistematik bir kadın kırımının yeni bir halkasıydı. Kadın mücadelesi verenlerin tutuklandığı, tutuklanamayanların ise katledilerek sindirilmeye çalışıldığı bir iklimde, Gülistan üzerinden tüm genç kadınlara bir mesaj verildi. 6 yıl bu işin sürdürülmesi, uzatılması… Oysa her şey çok net ortadaydı. Özellikle genç kadınlara yönelik Dersim’de biz oradayken de birçok şey duyuyorduk. Özel bir politikanın izlendiği, özellikle genç kadınların düşürülme noktalarında çalışmalar yürütüldüğü biliniyordu.

    “VALİ SONEL’İN GÖZALTINA ALINMASI BENİ ŞAŞIRTMADI”

    Dönemin Valisi Tuncay Sonel’in ve yakın çevresinin gözaltına alınmasını değerlendiren Altun, devlet gücünün suçları örtmek için kullanılmasına dikkat çekti:

    “Şaşırmadım. Çünkü bu sistematik yönelimin bölgede özellikle de devlet gücünü ve erkini arkasına alıp ‘terör, terörizm’ kavramlarının arkasına sığınarak birçok şeyin üstünün örtüldüğünü biliyoruz. 6 yıl bir öğrencinin dosyasının çözülmemesi bu kadar basit bir mesele değil. Oysa çok iyi biliniyordu, üstü örtülüyordu. Bugün bazı şeylerin açığa çıkması toplumun vicdanı için önemlidir. Rojin’de, Narin’de ve Gülistan’da uygulanan o ‘cezasızlık zırhı’ artık çatlıyor.”

    “BENİM DANIŞMANIM YOKTU”

    Sosyal medyada Ferhat Güven isminin kendi danışmanı olduğu yönündeki iddialara en net yanıtı veren Altun, bu tür dezenformasyonların hedef şaşırtmak için yapıldığını belirtti:

    “Ferhat Güven o dönem üniversitede Gençlik Konseyi başkanlığı yapan, bütün kurumlara girip çıkan, herkesle ilişkisi olan bir gençti. Benim danışmanım olduğu doğru değil. Benim zaten danışmanım yoktu. Biz küçük bir belediyeydik, belediyede zaten danışmanlık kadrosu açmamıza imkan yoktu. Böyle bir durum söz konusu değil. Ferhat Güven benim danışmanlığımı yapmadı. Eğer böyle bir haber çıkmışsa da doğru değildir, orada bir yanlış anlaşılma var.”

    “DERSİM KADINI ÖZGÜR DÜŞÜNCELİDİR, ORADAN VURMAK İSTİYORLAR”

    Dersim’in inançsal ve kültürel yapısının kadını merkeze alması nedeniyle hedef seçildiğini belirten Altun sözlerine şöyle devam etti.

    “Dersim kadını direngendir, özgür düşüncelidir. Tam da oradan vurmak, direncini yok etmek, inancını ve kadın kimliğini yok etmek istiyorlar. Dersim; Alevi olan, Alevi inancında kadını esas alan bir yerdir. Kadına yönelik bu kadar saldırı, bu kadar sistematik yönelim bizi üzüyor. Gülistan, Dersim Üniversitesi’ni tercih edip bize güvenerek gelmiş bir kardeşimizdi. Ama biz o arkadaşımızı orada koruyamadık. Bu bizim için kabul edilebilecek bir şey değil; hepimiz dönüp kendimize bakmalıyız. Neden koruyamıyoruz? Karşı tarafın yönelimi çok bilinçli; bilinçli bir yönelime karşı bilinçli bir duruş gerekir.”

    ÇÖZÜM ÇAĞRISI: KADINLARIN ÖRGÜTLÜ ÖZ SAVUNMASI

    Altun, çözümün ancak kadınların ortak mücadelesinden ve kimliklerine sahip çıkmasından geçtiğini belirterek sözlerini noktaladı:

    “Egemenlerin kadına yönelik özel bir ajandası var. Buna karşı A kadın, B kadın demeden; kadın kimliğinde ortaklaşmalıyız. Eğer kadınlar kendi birliğini kurmazsa bu sistematik saldırılar devam edecek. Biz direnmeden kimse bize özgürlüğümüzü vermez. Başarmanın tek yolu, kadın bilincini sahiplenmek ve her alanda öz savunmamızı geliştirmektir. Kaybettiğimizi, kaybettiğimiz yerlerde arayarak kimliğimizi ve özümüzü açığa çıkarmalıyız.”

    HABER MERKEZİ

  • Ercan Geçmez: Aleviliği ‘kültür’ diyerek silen akıl, köyleri rant için insansızlaştırıyor-VİDEO

    Ercan Geçmez: Aleviliği ‘kültür’ diyerek silen akıl, köyleri rant için insansızlaştırıyor-VİDEO

    PİRHA- Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Genel Başkanı Ercan Geçmez, Alevi toplumuna yönelik sistematik politikaları, inanç kimliğininin “kültür” adı altında etkisizleştirilmesini ve Alevi köylerindeki ekolojik talan projelerini PİRHA’ya anlattı. Geçmez, “Devleti şirket gibi yöneteceğiz diyenler, Orta Çağ zihniyetli tarikatlara borç ödemek için köylerimizi insansızlaştırıyor” dedi. 

    SİYASETİN “SÜNNİ AĞALIĞI” VE İNANCA KÜLTÜR PRANGASI

    Ercan Geçmez, iktidarın Aleviliği inanç kategorisinden çıkarıp folklorik bir öğeye indirgeme çabasının ideolojik kökenlerini deşifre etti. Devletin “aslolan Sünniliktir” anlayışıyla hareket ettiğini belirten Geçmez, şu çarpıcı tespiti yaptı:

    “Siyasetin bakış açısı net: Onlara göre Sünnilik bu işin ağasıdır, asıl olandır. Alevileri ise sadece saz çalıp türkü söyleyen, semah dönen bir grup olarak görüyorlar. ‘Böyle ibadet mi olur? Bu olsa olsa bir kültür olur’ diyerek inancımızı yok sayıyorlar. Evet, akademik olarak bakarsanız sosyologlar dinin kendisinin de bir kültür olduğunu, kültürün bir yansıması olduğunu söyler. Ancak bu akademik bir tartışmadır ve siz bunu halkın arasında, insanların kutsal saydığı ibadetini küçümsemek için kullanamazsınız. Halkın pratiğinde ibadethane kutsaldır, din kutsaldır. Bizim oturmamız, konuşmamız da bir kültürdür aslında ama siyasetin buradaki amacı inancı değersizleştirmektir.”

    “TARİKATLAR BİRER EKONOMİK SERMAYEYE DÖNÜŞTÜ”

    Geçmez, Aleviliğe yönelik “kültür” tanımlamasının arkasındaki asıl nedenin, devleti kuşatan tarikat yapılarını memnun etmek olduğunu vurguladı. Tarikatların geldiği noktanın inançtan ziyade “ekonomik bir sermaye ve siyasi güç” olduğunu belirten Geçmez, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Bugün din, tarikatlar tarafından rehin alınmış durumda. Bu yapılar artık sadece inanç grupları değil; hepsi birer devasa ekonomik sermayelere dönüşmüş durumdalar. Bakanlıkları işgal etmişler, devleti ele geçirmişler. Siyasetçiler, halen Orta Çağ zihniyetiyle insanları yönetebileceklerini düşünen bu tarikatlara iyi görünmek için bu politikaları yürütüyor. Kendi iktidarlarını borçlu oldukları o tarikat liderlerine, onların siyasi gücüne karşı bir ‘borç ödeme dili’ kullanıyorlar. Ancak bu dilin ne Alevi toplumunda ne de bu ülkenin aklıselim Sünni yurttaşlarında bir karşılığı var.”

    KENTLEŞME VE TOPLUMSAL BARIŞ: SİYASETİN DİLİ HAYATA YENİLDİ

    Resmi ideolojinin ayrıştırıcı söylemlerinin kent hayatında nasıl çöktüğünü anlatan Geçmez, halkın kendi içindeki barışını şu sözlerle özetledi:

    “Türkiye artık kentleşmeyle birlikte yeni bir sürece girdi. Kent hayatı; yeni komşuluk ilişkilerini, yeni söylemleri ve etkileşimleri beraberinde getirdi. Hayatında hiçbir Alevi ailesi görmemiş, onların inanç pratiğine şahit olmamış Sünni yurttaş, kentte komşusunun gerçeğini gördü. Kendi camisinin kendisi için ne anlama geldiğini bilen yurttaş, Cemevinin de Alevi için aynı kutsallıkta olduğunu bizzat yaşayarak anladı. Yani siyasetçiler ne derse desin, halkın pratikleri artık bu ayrımcılığı kabul etmiyor.”

    VARTO VE ALEVİ KÖYLERİ: TESADÜF DEĞİL, PLANLI BİR İNSANSIZLAŞTIRMA

    Özellikle Varto’da yoğunlaşan Jeotermal Enerji Santrali (JES) ve diğer yıkım projelerinin Alevi köylerinde yoğunlaşmasını tesadüf olarak görmeyen Geçmez, bu durumu 50 yıllık bir devlet stratejisi olarak tanımladı:

    “Varto’da 16 Alevi köyüne yapılan projeleri bir tesadüf olarak göremeyiz. Bu bir devlet politikasıdır ve temelleri çok eskiye dayanır. 24 Ocak kararları ve 12 Eylül askeri darbesi bu politikanın en somut adımlarıydı. Ben buralardaki projeleri; bölgeyi insansızlaştırma ve oranın yeraltı-yerüstü bütün ekonomik değerlerine el koyma politikası olarak görüyorum. Hatırlayın, bu iktidar ilk geldiğinde ‘Biz burayı bir şirket gibi yöneteceğiz’ demişti. İşte bugün, o günlerden planlanan stratejiler uygulamaya konuluyor. Amaç, halkı toprağından koparıp buraları tamamen ticari alanlara çevirmektir.”

    “SOSYAL DEVLETİ YIKMA MİSYONU”

    Ercan Geçmez, bugünkü ekonomik ve ekolojik saldırının tarihsel köşe taşlarını hatırlatarak, sürecin bir bayrak yarışı gibi devam ettiğini belirtti:

    “Bu zihniyetin bir geçmişi var. Onlardan önce ‘ablaları’ Tansu Çiller vardı. ‘Avrupa’nın son sosyal devletini yıkacağız’ diyerek 5 Nisan kararlarını alan bir zihniyetti bu. Ondan önce de ‘Anayasayı bir defa delmekle bir şey olmaz’ diyen, liberal özgürlükten bahsedip her şeyi satan ama askeri vesayetin her sözünü kanun kabul eden bir anlayış vardı. Bu aktörler değişse de devletin önceden belirlediği politikalar sağ siyaset eliyle düzenli şekilde uygulanıyor. Bugün hedef Alevi köyleri; çünkü Alevi köyleri doğası bozulmamış, rantın henüz girmediği nadir yerlerdi. Şimdi buraları insansızlaştırıp ticari birer metaya dönüştürmeye çalışıyorlar.”

    ALEVİ TOPLUMU BU KİRLİ POLİTİKAYI GÖRÜYOR”

    Geçmez, konuşmasının sonunda bu planlı saldırılara karşı toplumun bilinçli olduğunu ifade etti:

    “Bu politikalar sadece Alevileri değil, Türkiye’nin ortak yaşam iradesini ve doğasını hedef alıyor. Siyasetçilerin tarikat sermayesine hizmet eden dili ve devletin şirket mantığıyla köylere çökme girişimi, toplumsal barışın önündeki en büyük engeldir. Ancak halk artık hayatın içindeki gerçeği gördü ve bu eski zihniyetin dayatmalarına boyun eğmeyecektir.”

    HABER MERKEZİ

     

     

  • Dr. Yüksel Özdemir: Alevilerin eşit yurttaşlık mücadelesi için örgütlü birlik şart-VİDEO

    Dr. Yüksel Özdemir: Alevilerin eşit yurttaşlık mücadelesi için örgütlü birlik şart-VİDEO

    PİRHA- Berlin Alevi Toplum Başkanı Dr. Yüksel Özdemir, Alevi kurumlarının toplumsal örgütlenmedeki rolünü, Avrupa’da elde edilen kazanımları ve Türkiye’de Alevilerin karşı karşıya olduğu sorunları değerlendirdi. Özdemir, Alevilerin haklarını kazanabilmesi için örgütlü bir yapı içinde hareket etmesi gerektiğini vurguladı.

    PİRHA’ya konuşan Berlin Alevi Toplum Başkanı Dr. Yüksel Özdemir, Alevi kurumlarının toplumun bir araya gelmesi, inancın gelecek kuşaklara aktarılması ve demokratik hakların elde edilmesi açısından önemli bir rol oynadığını söyledi. Avrupa’da elde edilen kazanımların güçlü örgütlülükten kaynaklandığını ifade eden Özdemir, Türkiye’de ise Alevilerin hâlâ eşit yurttaşlık ve inanç özgürlüğü konusunda ciddi sorunlar yaşadığını belirtti.

    ALEVİ TOPLUMUNUN BİR ARAYA GELMESİ ÇOK ÖNEMLİ”

    Alevi kurumlarının (Dernek, federasyon vb.) toplum içindeki rolü nedir? Bu kurumlar Alevi kimliğinin korunmasında yeterli midir?

    Yüksel Özdemir: Öncelikle şunu söylemek lazım. Birincisi Alevi kurum ve kuruluşlarımızın, çatı örgütlerimizin ve federasyonlarımızın var olması çok çok önemli.

    Alevi toplumunun bir araya gelmesi, örgütlenebilmesi, bilinçlenebilmesi, eğitilebilmesi ve gelecek kuşaklara inancımızın aktarılması açısından çok çok önemli olmakla birlikte yasal hakların elde edilmesi açısından da çok önemli.

    Çünkü biz bunu Avrupa’da, Berlin’de çok olumlu bir şekilde yaşadık. Geldiğimiz ülke olan Türkiye’de maalesef Alevilerin inançsal anlamda cemevleri açısından ibadet ve eğitim çalışmaları konusunda yeterli bir kabul görmediğini görüyoruz.

    “GÜÇ BİRLİĞİ OLMADAN KAZANIM ELDE EDEMEYİZ”

    Avrupa’da Alevilerin güçlü olmasının nedeni nedir?

    Yüksel Özdemir: Aslında Avrupa’da başarılı olmamızın en önemli sebeplerinden biri özellikle Almanya başta olmak üzere birçok ülkede bir çatı kuruluşumuzun olmasıdır. Derneklerimizin büyük bölümü bu çatı kuruluşuna bağlıdır.

    Avrupa’daki çatı kuruluşlarının Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu çatısı altında bir araya gelmesi büyük bir güç birliği oluşturuyor. Çünkü güç birliği olduğu takdirde hem siyasal anlamda hem de hukuksal ve sosyal anlamda kendimizi çok daha iyi ifade edebiliyoruz ve kazanımlar elde edebiliyoruz.

    Türkiye açısından da bu çok önemli ve kıymetli. Ancak Türkiye’de farklı federasyonların olması ve devlet eliyle kurulmuş bazı kurumların Alevileri bölmeye yönelik çalışmaları önemli bir dezavantaj yaratıyor.

    “LAİK BİR ÜLKEDE DİYANET ANAYASAL KURUM OLAMAZ”

    Diyanet İşleri Başkanlığı ve laiklik tartışması hakkında ne düşünüyorsunuz?

    Yüksel Özdemir: Alevileri hem asimile etmek hem de bir araya gelmemelerini sağlamak için çeşitli politikalar yürütüldüğünü düşünüyoruz. Çünkü Aleviler bir araya geldiğinde temel haklarını ve özgürlüklerini daha güçlü bir şekilde talep edebilir. Örneğin ibadet yerlerimizin kabul edilmesi, zorunlu din derslerinin kaldırılması ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kaldırılması gibi taleplerimiz var.

    Laik bir ülkede Diyanet İşleri Başkanlığı gibi bir kurumun anayasal bir kurum olması mümkün değildir. Devlet bütün inançlar karşısında tarafsız ve eşit olmalıdır. Almanya’da ve Avrupa’nın birçok ülkesinde bu durum böyledir.

    “EŞİT YURTTAŞLIK İÇİN HAKLARIMIZ TANINMALI”

    Türkiye’nin temel demokratik sorunları sizce nelerdir?

    Yüksel Özdemir: Türkiye’nin en temel sorunlarından biri Kürtlerin demokratik hak ve özgürlük talepleridir. Diğer önemli sorun ise Alevilerin inanç topluluğu olarak yaşadıkları hak ihlalleridir. Alevilerin ibadet yerleri hâlâ resmen tanınmıyor. Bu durum eşit yurttaşlık ilkesine aykırı.

    Biz Aleviler şiddeti reddeden bir inanç yoluna sahibiz. Bu nedenle devlete ve hükümete her zaman eşit vatandaşlık temelinde bir arada yaşama çağrısı yapıyoruz.

    ÖRGÜTLENME OLMADAN BİR ARAYA GELEMEYİZ”

    Alevi toplumunun kendi inanç ve kültürünü koruması açısından örgütlenmenin önemi nedir?

    Yüksel Özdemir: Örgütlenme olmadan bir araya gelmek mümkün değil. Geçmişte Alevi inancının dergâhları ve ocakları vardı ve bunlar aynı zamanda birer eğitim yuvasıydı.

    Pirler ve analar sadece inanç önderleri değil aynı zamanda toplumun birçok alanında rehberlik eden kişilerdi. Ancak özellikle tekke ve zaviyelerin kapatılmasıyla birlikte bu eğitim kurumları ortadan kaldırıldı.

    Bu nedenle Alevi kurumlarının kurumsallaşması ve örgütlü bir yapıya kavuşması çok önemlidir.

    “KAMU TÜZEL KİŞİLİK ALEVİLİĞİN RESMEN KABULÜDÜR”

    Berlin’de cemevine verilen “Kamu Tüzel Kişilik” statüsü Aleviler için ne ifade ediyor?

    Yüksel Özdemir: Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu kamu tüzel kişiliğini aldıktan sonra kamu yararına çalışan bir dernek statüsünden kamu kurumu statüsüne geçti.

    Bu statü sayesinde Aleviler inançlarını resmi olarak kabul ettirmiş oldu. Ayrıca Berlin’de ilkokuldan liseye kadar Alevilik dersleri verilebiliyor. Bu dersler Alevi kurumlarının hazırladığı müfredata göre ve Alevi kurumlarının yetiştirdiği öğretmenler tarafından veriliyor.

    AVRUPA’DAKİ ÖRGÜTLÜLÜK TÜRKİYE’DE MÜCADELEMİZE DESTEK OLUYOR”

    Avrupa’daki kazanımlar Türkiye’deki Alevilere nasıl katkı sağlayabilir?

    Yüksel Özdemir: Avrupa’daki Alevi kurumları Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu çatısı altında güçlü bir örgütlenme oluşturdu. Bu örgütlenme sayesinde Avrupa Parlamentosu ve birçok uluslararası kurum nezdinde Alevilerin sorunlarını gündeme getirebiliyoruz. Türkiye’de zorunlu din derslerinin kaldırılması için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yapılan başvurular da bu örgütlülüğün desteğiyle gerçekleşti. Bu nedenle Avrupa’daki örgütlülüğün Türkiye’deki Alevilerin mücadelesine hem moral hem de siyasal destek sağladığını düşünüyoruz.

    “BİR OLMAK, BİRLİK OLMAK ZORUNDAYIZ”

    Son olarak Alevi toplumuna mesajınız nedir?

    Yüksel Özdemir: Yeni bir reçeteye ihtiyacımız yok. Pirlerimizin yüzyıllar önce verdiği reçete bugün de geçerli. Bir olmak, birlik olmak ve diri olmak zorundayız.

    Aleviler hem Avrupa’da hem Türkiye’de örgütlü bir şekilde hareket ederse hem inançlarını koruyabilir hem de demokratik haklarını daha güçlü bir şekilde savunabilir.

    Cebrail ARSLAN/ANTALYA

  • ‘Cihatçı yönetim barış getirmez, demokratik Suriye şarttır!’-VİDEO

    ‘Cihatçı yönetim barış getirmez, demokratik Suriye şarttır!’-VİDEO

    PİRHA – İnsan Hakları Derneği (İHD) Adana yöneticileri Mehmet Sait Eren ve Mevlüt Kenan Kaya, Suriye’de Aleviler başta olmak üzere farklı halk ve inanç gruplarına yönelik saldırılara ilişkin PİRHA’ya değerlendirmelerde bulundu. İki isim de yaşananların münferit olmadığını vurgulayarak, çözümün demokratik bir Suriye’nin inşasından geçtiğini ve uluslararası kamuoyunun sessizliğinin katliamları derinleştirdiğini ifade etti.

    Suriye’de Alevilere dönük katliam devam ederken, katliamın durması için çağrılarda sürüyor. İnsan Hakları Derneği (İHD) Adana Şube yöneticileri, Suriye’deki Alevilere dönük katliama dair konuştu.

    “CİHATÇI YAPILARIN İKTİDARA TAŞINMASI ÇÖZÜM DEĞİL”

    İHD Adana yöneticisi Mehmet Sait Eren, Suriye’de yaşananların Orta Doğu’da yaklaşık 100 yıldır süregelen otoriter ve antidemokratik yönetim anlayışlarının bir sonucu olduğunu belirtti. Cihatçı ve dinci yapıların iktidara getirilmesinin sorunları çözmeyeceğini vurgulayan Eren, “Başına milyonlarca dolar ödül konulmuş cihatçı bir ismin getirilip Cumhurbaşkanı yapılması ve idarenin bu yapılara teslim edilmesiyle Suriye’de sorunların çözüleceğine dair bir inancımız yok” dedi.

    “BASKILAR SADECE ALEVİLERE DEĞİL TÜM HALKLARA YÖNELİK”

    Demokratik zeminin ortadan kalkmasıyla halkların kendilerini ifade edemez hale geldiğini söyleyen Eren, yaşananların yalnızca Alevileri kapsamadığını ifade etti. “Kürtler, Dürziler ve hatta yıllarca Sünniler de bu baskıdan payını aldı. Bugün Aleviler, Dürziler ve Kürtler aynı sıkıntıyı yaşıyor” diyen Eren, sorunun mezhepsel değil, yapısal ve siyasal olduğunu vurguladı.

    “DEMOKRATİK BİR SURİYE EN TEMEL REÇETEDİR”

    Çözümün açık olduğunu belirten Eren, demokratik bir Suriye’nin inşasının tek çıkış yolu olduğunu söyledi. “Halklar kendilerini özgürce ifade edebildiği, kendi kendini yönetebildiği bir demokratik cumhuriyet kurulursa bu sorunlar ortadan kalkar” diyen Eren, farklı toplumsal kesimlerin birleşerek demokratik bir gelecek için mücadele etmesi gerektiğini ifade etti.

    Türkiye’ye de sorumluluk düştüğünü vurgulayan Eren, “Türkiye gerçekten demokratik bir cumhuriyet olduğunu iddia ediyorsa, Suriye’de de demokratikleşmeyi desteklemelidir. Otoriter ve hegemonik bir yapının Suriye’de güç kazanması Türkiye’nin de yararına değildir. Suriye’de demokratik bir zemin oluşursa bunun Türkiye’deki barış sürecine de katkısı olur” dedi.

    “KATLİAMLAR SOYKIRIM BOYUTUNA ULAŞTI”

    İHD Adana yöneticisi Mevlüt Kenan Kaya ise Suriye’de 40 yıllık Baas iktidarının yıkılmasının ardından da özellikle Alevilere yönelik baskıların sürdüğünü hatırlattı. HTŞ’nin bölgeyi ele geçirmesiyle saldırıların intikamcı bir karakter kazandığını belirten Kaya, “Bugün Suriye’de yalnızca Aleviler değil; Dürziler, Kürtler ve farklı mezheplerden halklar topyekûn bir saldırıyla karşı karşıya. Özellikle Alevilerin yoğun yaşadığı bölgelerde katliamlar insanlık adına utanç verici bir boyuta ulaşmıştır” dedi.

    “DÜNYA SEYİRCİ TÜRKİYE YETERSİZ”

    Yaşananları insan hakları perspektifiyle değerlendiren Kaya, “Bu katliamlar büyük bir soykırım boyutuna varmıştır ve halen devam etmektedir. Ne yazık ki bütün dünya buna seyirci kalmaktadır. Türkiye’nin de bu süreçte yeterli bir çaba gösterdiğini söylemek mümkün değildir” ifadelerini kullandı.

    Devletlerin kendi çıkarları doğrultusunda hareket ettiğini ve bu nedenle sessiz kaldığını belirten Kaya, mücadelenin sivil toplum örgütlerine düştüğünü söyledi. “İnsan hakları dernekleri ve demokratik kitle örgütleri daha güçlü bir örgütlenme hattı kurmalı, bu katliamı her alanda anlatmalı ve toplumsal duyarlılığı büyütmelidir” dedi.

    Avrupa Birliği ülkeleri ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ni de eleştiren Kaya, “Avrupa kendisini özgürlüklerin merkezi olarak tanımlıyor ancak bu konuda sessiz kalıyor. Bu sessizlik HTŞ gibi terör örgütlerini güçlendiriyor. AİHM yalnızca açıklama yapmakla yetinmemeli, etkili ve bağlayıcı kararlar almalıdır” diye konuştu.

    İHD Adana yöneticileri, Suriye’de yaşananların yalnızca bölgesel değil, tüm insanlığı ilgilendiren bir mesele olduğunu vurgulayarak, daha güçlü bir uluslararası baskı ve dayanışma çağrısında bulundu.

    Diren KESER/ADANA

     

  • Dersimli Kadınlar: Kentimizde fuhuş, uyuşturucu ve çeteleşmeyi kabul etmiyoruz!- VİDEO

    Dersimli Kadınlar: Kentimizde fuhuş, uyuşturucu ve çeteleşmeyi kabul etmiyoruz!- VİDEO

    PİRHA – Dersim’de dün yapılan (5 aralık cuma) “Fuhuşa, Uyuşturucuya, Çeteleşmeye Hayır!” basın açıklamasında konuşan kadınlar, son dönemde kentte ortaya çıkan olaylara ilişkin derin endişelerini dile getirdi. Son iki yılda art arda gündeme gelen çeteleşme, zorla fuhuşa sürükleme ve madde kullanımı iddialarının, Dersim’in tarihsel hafızası ve toplumsal kültürü üzerinde yarattığı tahribat dikkat çekiyor. Kadınların açıklamaları, kentte giderek büyüyen bir güvensizlik atmosferine ve toplumsal çözülme kaygısına işaret ediyor.

    Dersim’de geçmişten bugüne bedeller ödenerek kurulan toplumsal dayanışma kültürünün, son dönem gelişmeleri karşısında ciddi biçimde sarsıldığı görülüyor. Açıklamaya katılan kadınlar, bu gidişata karşı toplumun daha güçlü ve örgütlü bir tepki göstermesi gerektiğini vurgulayarak, sessiz kalmanın suça zemin hazırladığına dikkat çekti.

    “BU TÜR OLAYLAR KARŞISINDA AYAKLANMAMIZ LAZIM”

    Yaşananları “yaralayıcı” olarak niteleyen Selda Tuncer, Dersim’in tarihsel hafızasını hatırlatarak şöyle konuştu:
    “Dersim’de böyle şeyler olması açıkçası insanı üzüyor. Geçmiş döneme baktığımız zaman insanların o kadar çok bedel ve ödün verdiği bir yerde bu tarz şeylerin olması insanı yaralıyor. Çünkü çok bedeller ödendi. Tabii ki karşıyız yani bu tür şeyler olmasını istemiyoruz. Yakışmıyor memleketimize.”

    Tuncer’in sözleri, geçmiş ile bugün arasındaki değer çatışmasını ortaya koyuyor; özellikle Dersim’in politik ve kültürel belleğinde “ahlaki çürüme” olarak görülen bu tür olaylara karşı kolektif bir hassasiyet bulunduğunu gösteriyor.

    Toplumsal tepkinin yükselmesi gerektiğini belirten bir diğer isim Songül Tokur ise, duygularını şu sözlerle ifade etti:
    “Demek istediğim Dersim’de böyle utanç verici olaylar bizi utandırdı. Gerçekten beklemediğimiz hareketler ve beklemediğimiz şeyler. Çok üzüldük. Gerçekten çok üzüldük. Bunların olmasını istemiyoruz. Kendi ülkemizde Dersimliler olarak bunu istemiyoruz. Buna karşı hayır diyoruz. Ayaklanmak diyoruz. Ayaklanıp da hayır demek istiyoruz. Ne madde istiyoruz, ne fuhuş istiyoruz memleketimizde.  Hiçbirini de istemiyoruz. Dersimliler olarak biz çok utandık. Böyle bir şey olamaz yani. Biz kentimizde şimdiye kadar hiç denk gelmediğimiz şeylere denk geliyoruz. Olmaması gereken şey Dersim’de olması bizi mahvetti. Gerçekten mahvetti.”

    Tokur’un ifadeleri, kent sakinlerinin “beklenmedik ve kırıcı” olarak tanımladığı bu olayların, Dersim toplumunun kendine dair algısını da sarstığını gösteriyor. Kadınların çoğunda, özellikle gençlerin ve kadınların hedef alındığına dair güçlü bir kaygı var.

    “BİR KADINI BÖYLE DÜŞÜRMEK ÇOK KÖTÜ BİR ŞEY”

    Olayların iki yıldır artış gösterdiğini söyleyen Gönül Demir de, yaşananları şöyle aktardı:
    “Bunların yaşanması çok kötü oldu. Dersim’de yıllardır yaşıyoruz, burada böyle şeyler görmedik, duymadık da. Ama son iki yıldır bayağı kötü şeyler oluyor. Çocuklarımızın, gençlerimizin, kadınlarımızın yanı başında bu olayların yaşanması büyük bir tehlikelidir. Maalesef çok üzgünüz. Halk biraz daha duyarlı olması lazım. Biraz daha tepki göstermesi lazım. Bir kadını böyle düşürmek çok kötü bir şey.”

    Demir’in sözleri, olayların münferit olmadığını; belirli bir dönemselliğe oturan, sistematikleşme riski taşıyan bir sorunla karşı karşıya olunduğunu gösteriyor. Kadınlar özellikle “duyarlılık” ve “toplumsal tepki” vurgusuyla yerel yönetimlere, ailelere ve sivil toplum örgütlerine sorumluluk çağrısında bulunuyor.

    Bu açıklamalar, Dersim’de sadece bir ahlaki ya da kriminal mesele değil; toplumsal yapı, kültürel hafıza, güvenlik politikaları ve kadınların kentteki yaşam hakkı açısından da ciddi bir tartışma yürütüldüğünü ortaya koyuyor. Kadınların tepkisi, aynı zamanda kent kimliğinin korunmasına yönelik bir direniş hattı anlamına geliyor.

    Dersim’de yükselen temel talep ise açık:
    Kadınları, gençleri ve toplumsal güvenliği önceleyen, çeteleşmeye ve istismara karşı etkili bir mücadele yürütülmesi.

    PİRHA/DERSİM

     

     

  • Hatimoğulları: Bu süreci oluyormuş gibi götürme şansımız yok, oldurmak zorundayız! -VİDEO

    Hatimoğulları: Bu süreci oluyormuş gibi götürme şansımız yok, oldurmak zorundayız! -VİDEO

    PİRHA- DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, gelinen aşamada toplumun iktidardan somut adımlar beklediğini vurgulayarak, “Bu süreç araçsallaştırılmamalı ve herhangi bir siyasi partinin dar manada çıkarlarına kurban edilmemeli. Türkiye’nin iç barışına bizim her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. Bu süreci oluyormuş gibi götürme şansımız yok, oldurmak zorundayız” dedi.

    Abdullah Öcalan tarafından 27 Şubat’ta yapılan Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı ardından çok sayıda önemli adımlar atıldı. O adımlardan birisi de örgüt tarafından 26 Ekim’de yapılan “Türkiye’den çekilme” kararı oldu.

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, barış sürecine ilişkin PİRHA’ya değerlendirmelerde bulundu.

    “İKTİDARIN ATMASI GEREKEN SOMUT ADIMLAR VAR”

    -Silahlı güçler Öcalan’ın mesajı sonrası Türkiye’den çekildi. Bu çekilmenin anlamı nedir? Bundan sonra devletin üzerine düşen sorumluluklar neler? Nerden başlamalılar?

    Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat’ta gerçekleştirdiği Barış ve Demokratik Toplum Çağrısının adımlarından biriydi geri çekilme. Bu çağrıya karşılık PKK’nin attığı çok somut adımlar oldu. Süleymaniye’de gerçekleşen silah yakma töreni, onun evvelinde gerçekleştirdikleri kongre, fesih kararı almaları ve silahsızlanmanın Türkiye’deki yasal düzenlemelerle birlikte hız kazanacağı mesajlarını güçlü bir şekilde vermişlerdi. En son Türkiye’den geri çekilme ile birlikte aslında süreci yeni bir aşamaya taşımış oldular. Sayın Öcalan’ın da ifade ettiği gibi artık ikinci aşamaya geçilmiş durumda. Birinci aşamayı değerlendirdiğimizde bugüne kadar iktidarın attığı somut bir tek adım oldu. O da parlamentoda komisyon kurmak. Komisyonun adaya gitmesi beklendiği halde henüz gerçekleşmedi.

    Şu anda özellikle ikinci evrede iktidarın atması gereken çok somut adımlar var. Birincisi komisyonun hızlı bir biçimde adaya gidip Sayın Öcalan’la görüşme gerçekleştirmesi. İkincisi PKK’nin silahsızlanma sürecini hızlandırması açısından PKK’ye ilişkin özel yasa beklentisi var. Bununla beraber cezaevlerinde bekleyen çok önemli sorunlar söz konusu. Bu açıdan yine acil atılması gereken adımlardan biri infaz yasasında yapılacak değişiklikler. Bu konuda hızlı bir adım atılmalı. Zaten yasal düzenlemeler bağlamında hemen akabinde yapılması gereken işler TCK ve TMK’daki değişiklikler. Bununla beraber özellikle kayyum yasasının lağvedilmesi çok önemli.

    Özellikle bu sürecin gerçekten bir barış ve demokratik toplum sürecinde atılacak en temel adımlardan biri de yerel yönetimlerin seçilmişlere bırakılması bırakılmasıdır. Çünkü Türkiye’de bugün kayyum rejimi seçimi yok sayan bir anlayış. Dolayısıyla kayyum yasası bir an önce geri çekilmeli. Tutuklu bütün belediye başkanları cezaevinden çıkarılmalı ve kayyum atanmış bütün belediyelerin belediye başkanları, eş başkanları görevlerine acilen iade edilmeli.

    Fakat bir yasal düzenleme gerektirmediği halde atılacak çok önemli hayati ve bu sürece toplumun geniş kesiminde güven arttırıcı rol oynayabilecek adımlar da var. Birincisi AİHM kararlarının hayata geçirilmesi. Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ ve MYK üyelerimizin içinde olduğu Kobani Kumpas Davası’ndan tutuklu arkadaşların dosyasıyla ilgili AYM Büyük Daire’nin kesinleşen bir kararı var. Bu karar hayata geçmeli ve arkadaşlarımız serbest bırakılmalı. Osman Kavala, Can Atalay, Çiğdem Mater ve Tayfun Kahraman’ın da içinde olduğu Gezi tutuklularıyla ilgili de bir AİHM kararı var. AİHM ve AYM kararları hayata geçmeli, bunun içinde bir yasal düzenlemeye ihtiyaç yok.

    “KOMİSYON EN KISA SÜREDE ADAYA GİTMELİ”

    -Komisyonun İmralı’ya gidip gitmeme tartışması var. Komisyonun İmralı’ya gitmesini sizlerde ısrarla ifade ediyorsunuz. Bunun önemi nedir?

    Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin başlamasında Sayın Abdullah Öcalan’ın çok büyük bir rolü ve misyonu var.
    Bu sürecin bugüne kadar getirilmesinde de öyle. 1 Ekim’den bugüne kadar geçen süre içerisinde Sayın Öcalan’ın yaptığı çağrı, PKK’nin bu çağrıya verdiği olumlu yanıtlar, bugüne kadar gelinen aşamada örgüt tarafından yapılanları sadece Abdullah Öcalan yaptırabilirdi. Sayın Öcalan Türk ve Kürt halkı başta olmak üzere bölge halklarının eşit yurttaş olarak bu topraklarda yaşaması için çok önemli bir adım attı. Bu süreç ilerletilmeye çalışılırken Sayın Öcalan’ı siyasetin yok sayma gibi bir ihtimali yoktur, olmamalıdır da. Gerçekten Türkiye’nin iç barışını istiyorsak, bu savaşın bitmesini istiyorsak Sayın Öcalan’ın muhatap alınması gerekiyor.

    Devletin zaten İmralı’da görüşmeler yaptığını biliyoruz. Aynı şekilde siyasetin de görev ve inisiyatif alması gerekiyor. Siyaset şu ana kadar komisyon kurmakla çok önemli bir adım attı. Siyaset ve Meclis’in görevi sadece dinlemeler yapmak değildir.
    Aynı zamanda bu süreci adım attıracak, süreci ilerletecek, yasal düzenlemelerin öncülüğünü yapması gereken parlamentonun görev ve sorumluluk üstlenmesi çok önemli. Dolayısıyla burada cesur davranmak lazım. Adaya gitmede tereddüt etmemek lazım. Adaya gitmenin, özellikle komisyonun çalışmalarını rahatlatması ve ilerletmesi konusunda çok önemli bir yol alacaklarına eminiz. Bu görüşme mutlaka olmalı. Komisyon mutlaka en kısa zamanda adaya gitmelidir.

    “TOPLUM, İKTİDARA GÜVENMİYOR”

    -Süreçte güven inşa ediliyor mu? Toplum olarak sürecin güvenliğinin sağlandığını nasıl anlayacağız?

    Toplum, DEM Parti’ye ve Kürt hareketine güveniyor. Ama toplum iktidara ve iktidarın izlediği yol ve yönteme yeterince güvenmiyor. Kürt yurttaşlarımızdan şöyle değerlendirmeler ve eleştiriler gelebiliyor. Bunlar bu süreci araçsallaştırmak istiyor olabilirler. Bu araçsallaştırma esnasında Kürt hareketini tasfiye etmeyi de hedefliyor olabilirler. Bu nedenle bu süreci böyle yarım ağız götürüyorlar gibi bir yaklaşım var. Türkiye solunda, CHP tabanında, sağdaki muhalif kesimlerde de şöyle yaklaşımlar var. Bu iktidar mevcut olan rejimi devam ettirebilmek için bu süreci araçsallaştırıyor yaklaşımı var. Bizimse yaklaşımımız çok net. Bu süreç araçsallaştırılmamalı ve herhangi bir siyasi partinin dar manada çıkarlarına kurban edilmemeli. Bu süreci iktidar kendi dar manada kendi iktidarını ve rejimini devam ettirmek için araçsallaştırmayı hedefliyorsa bu konuda büyük yanılır. Kimse hiçbir şeyi araçsallaştırmaya çalışmamalıdır. Türkiye’nin iç barışına bizim her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. Bölge derin bir kaynama içindedir. Orta Doğu derin bir kaynama içindedir. İsrail’in nüfus alanının gittikçe yayıldığı bir dönemde bizim Türkiye’de bu süreci oluyormuş gibi götürme şansımız yok. Oldurmak zorundayız.

    “DEMOKRATİK MÜCADELENİN ÖNÜNÜN AÇILMASI HER MÜCADELE DİNAMİĞİNE KATKISI OLACAK”

    -Demokratik Entegrasyon’a gelelim. Kürt, Alevi, emekçi, kadın için ne anlama geliyor?

    Demokratikleşme süreci yani silahların sustuğu, çatışmaların olmadığı bir Türkiye’de demokratik siyasetin önünün daha çok açılacağının hepimiz farkındayız. Hatta Sayın Öcalan 27 Şubat’ta gerçekleştirdiği çağrısında da çok net şunu ifade ediyor. Bugüne kadar demokratik siyasetin önü hep terör parantezine alındığı için demokratik siyasetin önü devlet ve iktidar tarafından sürekli tıkandı. Demokratik mücadele kanallarının önünün açılması, bunun her alana ve her mücadele dinamiğine katkısı çok büyük olacak.

    Kadınlar gerçekten bütün bu baskı rejimine rağmen hem Türkiye’de hem dünyada en örgütlü, en diri duran hareket kadın hareketi her şeye rağmen, bütün baskılara rağmen mesela karma alanda, siyasette demokratik siyasette birçok gerileme olduğu halde yine bütün bu koşullara rağmen kadınlar hep en öndeydi. Mücadelenin öncülüğünü yürüttü bugüne kadar. Buraya olumlu yansıması güçlü olacak.

    Alevi hareketi çok daha güçlü bir şekilde Alevi toplumunun kılcal damarlarına inecek kadar derin bir örgütlenmeye gidebilir, gitmeli. O konuda elbette ki yetersizliklerimiz var. Bu anlamıyla orada örgütlü mücadelenin de önünün daha çok açılacağını düşünüyoruz. Ümit ediyoruz ki bu barış ve demokratik toplum çağrısı başarıya ulaşır. Bir neticeyle sonuçlanır. Türkiye’de gerçekten hani PKK şimdi geri çekildiğini de açıkladı. Bir seneyi aşkındır hiçbir ölüm haberi almıyoruz. Bu çok mühim bir şeydir. Çok önemli bir kazanımdır. Bu iklim ve bu atmosfer ümit ediyoruz ki devam eder. İşçi sınıfı da, işçi de, emekçi de kendi özlük hakları için açlıkla ve yoksullukla mücadele için daha örgütlü bir mücadeleyi yürütebilir, yürütsün. İşte tam da demokratik entegrasyon dediğimiz mesele böyle bir meseledir. Yani toplumun demokratik mücadelede tıkanmış bütün damarlarının açılmasını sağlamak ve Demokratik Cumhuriyet’e açılan kapının ardına kadar açılmasını sağlamak.

    “CHP GÖREV VE SORUMLULUKLARINI YERİNE GETİRMELİ”

    -CHP’nin sürece dair tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın başladığı bir süreçte CHP’ye dönük bu kadar yoğun operasyonların gerçekleşmesi, süreci sabote ediyor. Bugün muhalefet bu toplumun en az yarısı, toplumun en az yarısının olduğu bir kesime, baskıyla, yargıyla, tutuklamalarla yaklaşılmasını kabullenmek mümkün değil ve çok geniş bir kesimin bu sürece ikircikli bakmasına neden oluyor. Barışın toplumsallaşması çok önemli. CHP’nin şu anki mevcut yönetimi çok önemli ve değerli açıklamalar yaptı sürece ilişkin. Komisyonda yer alarak tarihi görevlerini ve misyonlarını gerçekleştirmiş oldular. CHP’nin bu dönemde adaya gitme konusunda yaşanılan tereddütler, komisyondaki yani komisyonun bu konuyla ilgili kendi içindeki tereddütler burada bizim elbette ki hiçbir tereddüde yer olmadığını biz ifade ediyoruz. Mutlaka gidilmeli, cesur davranılmalı, ezberler bozulmalı. Bu konuda birinci parti konumuna gelmiş olan CHP’nin ikircikli davranmadan bu süreci bütün siyasi partilerin yapması gerektiği gibi görev ve sorumluluklarını yerine getirmeli.

    “BARIŞ VE DEMOKRATİK TOPLUM ÇAĞRISI’NDA ALEVİLERİN KONUMU ÇOK BÜYÜK VE ÖNEMLİ”

    -Aleviler bu sürece dair beklentileri ve taleplerini sizlere iletiyor. Bu anlamda Alevilerin sürece katılımını nasıl görüyorsunuz?

    Alevi canlarımızla gerek Türkiye’de gerekse Avrupa’da çok sayıda toplantı ve buluşma gerçekleştirdik. Alevi canlarımızın doğal olarak çok önemli kaygıları var. Çünkü Alevi canlar bu topraklarda, bu coğrafyada çok büyük katliamlara maruz kaldı. Bu kadar acı bir tarih yaşanmış ve doğallığında çok inceleyip, sık dokuyan bir toplum. Öyle olması da çok normal ve öyle olması da aynı zamanda gereklidir de. Bu süreçte özellikle Türk-İslam sentezinin tekçi dayatmalarına karşı mevcut olan iktidarın bunu çok daha derin bir şekilde sürdürmesinden dolayı yoğun bir kaygı içinde Alevi canlar.

    Özellikle katliamlarla bu coğrafyada Alevi canlarımız asimile edilmeye çalışıldı. İnançları yok edilmeye çalışıldı. Şimdi ise AKP-MHP iktidarı eliyle devlet kendi Alevisini yaratmaya çalışıyor. Özellikle Alevi inancını Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlaması ve orada oluşturmuş olduğu bir daireden her şeyi yönetmeye kalkması kabul edilir bir şey değil. Alevi canlarımızın kaygıyla yaklaştığı mevcut olan iktidarın ve devletin asimilasyon politikasına bir yenisini eklediğini değerlendiriyor. Bu değerlendirmeye biz de katılıyoruz ve doğallığında Alevi canlar bu iktidarın bu süreci araçsallaştırmasından çok endişeliler. Kesinlikle barışı en fazla isteyen kesim Alevi canlardır. Fakat bu sürecin bu iktidar tarafından araçsallaştırılma ihtimali, somut adımların atılmamış olması bugüne kadar, onun yarattığı güvensizlik, bütün bunlar mevcut mu derseniz hepsi mevcut ve hepsi açıkça ifade ediliyor.

    Alevi canlarımızın şunu bilmesini isteriz ki; Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nda Alevilerin konumu çok büyük ve önemli. Bunu hem Sayın Öcalan da öyle görüyor hem biz DEM Parti olarak öyle görüyoruz. Bugün demokratik toplumdan en temel kasıtlardan birisi bu topraklarda yaşayan bütün farklı halklardan ve inançlardan insanların kendi ana dilleriyle özgürce konuşabilmeleri, eğitim görebilmeleri ve kendi inançlarını ve ibadetlerini özgürce gerçekleştirebilmelerinin yolunun açılmasıdır. Cemevlerini, Kültür Turizm Bakanlığı’na bağlamak asla olmamalı. Diyanet İşleri Başkanlığı bu topraklarda gerçekten artık olmamalı. Din kültürü ve ahlak bilgisi dersi tek bir anlatıyla devam ediyor. Müfredat komple değişmeli. Dini içerikli bir müfredat değişmeli. Eğitim bilimsel ve anadilde olmalıdır. Bütün bunlar bizim yoğun bir biçimde mücadele ettiğimiz ve talep ettiğimiz konular. Özellikle Barış ve Demokratik Toplum çağrısında bu sürecinin inşasında bütün bunlar olmalı.

    “DEMOKRATİK BİR SURİYE’DE BÜTÜN HALKLAR VE İNANÇLARIN VARLIKLARI GÖRÜLMELİ”

    -Suriye’de çatışmalar sürüyor. Diğer taraftan da görüşmeler devam ediyor. Halklar ve inanç topluluklarının Demokratik Suriye Cumhuriyeti özlemi gerçekleşecek mi? Bunun olanakları ve önündeki engeller nelerdir?

    Suriye’de çok yeni gelişmeler var. Özellikle Suriye’de Şam yönetiminin değişmesiyle birlikte ve Şara’nın artık geçici Şam hükümetinin sorumluluğunu yürütmesiyle birlikte önemli değişim oldu.
    Bu değişimlere iki noktayı eklemek gerekiyor. Biliyorsunuz Dürziler’e dönük çok ciddi bir katliam gerçekleşti. Suriye’de ve Dürziler özerkliklerini ilan ettiler. Aynı şekilde özellikle sahil kentlerinde yaşayan Arap Alevilere dönük çok ciddi bir katliam gerçekleşti. Son yüzyılın en büyük katliamlarından biri gerçekleşti. Demokratik bir Suriye’nin inşası bölgede yaşayan bütün halklar için son derece hayatidir, önemlidir, can alıcıdır. Nasıl bir demokratik Suriye oluşacak? Öncelikle gerçekten Suriye’de Rojava’daki öz yönetim önemle incelenmeli, dikkate alınmalı herkes tarafından. Oradaki rejim bunu görmeli.

    Demokratik bir Suriye’nin oluşabilmesi için orada bulunan başta Kürtler, Araplar,  Aleviler, Dürziler ve diğer farklı halklar ve inançlar yeni inşa edilecek bir Suriye’de ve Suriye Anayasası’nda temsil edilmeli, varlıkları görülmeli. Bu temsil sembolik bir temsil olmamalıdır. Bu temsil hakiki bir temsil olmalı. Oradaki bütün farklı halkları ve inançlara saygıyı bir derecede ön plana koyan, bu saygıyı bir hukuksal güvence altına alan demokratik bir Suriye Anayasası’na ihtiyaç var. Dolayısıyla bütün bu adımlar atılınca gerçekten son derece önemli bir yol alınmış olur.
    Türkiye’nin iç barışı, Suriye’nin barışını, oradaki bir demokratikleşme süreci de Türkiye’nin iç barışını olumlu etkiler. Türkiye’nin oraya kaygıyla yaklaşmasına hiç gerek yok. Türkiye hala Suriye’ye, Rojava’ya bir güvenlikli yaklaşım içinde. Oysa bu son derece yanlış. Bizim Türkiye sınırlarına 914 km’lik sınırımız var ve bu sınırda biz Kürt halkıyla kuracağımız ortak bir barış ve kardeşlik zemini demokratik bir Suriye’de Kürt halkının oynayacağı rol ve misyon emin olalım ki Türkiye’yi yüzde yüz pozitif olarak etkileyecektir ve sınırlarımız çok daha güvenli olacaktır. Bundan hiç kimsenin kuşkusu olmasın.

    PİRHA/DERSİM

  • Psikiyatrist Uzm. Dr. Azad Günderci: Madde bağımlılığı bir halk sağlığı sorunu-VİDEO

    Psikiyatrist Uzm. Dr. Azad Günderci: Madde bağımlılığı bir halk sağlığı sorunu-VİDEO

    PİRHA – Psikiyatrist Uzm. Dr. Azad Günderci, madde bağımlılığının göçle, savaşla ve ekonomik problemlerle çok fazla ilişkisi olduğunu vurgulayarak, ” Madde bağımlılığını artık bir halk sağlığı sorunu. Bu durumda damgalayıcı, cezalandırıcı bir yaklaşımdan öte daha bütüncül ve kapsayıcı bir yaklaşımı temel almamız gerekiyor. Bütün toplumun birlikte hareket ederek bu soruna yönelmesi ve yaklaşması gerekiyor” dedi.

    Dersim’de son zamanlarda uyuşturucu kullanımı ve çeteleşmenin artışı halk arasında endişe yaratıyor. Sorularımızı yanıtlayan Psikiyatrist Uzm. Dr. Azad Günderci, madde bağımlılığının yalnızca bireysel bir sorun olarak değil, toplumu derinden etkileyen çok katmanlı bir kriz olarak ele alınması gerektiğini vurguluyor. Günderci, “Madde bağımlılığının göçle, savaşla ve ekonomik problemlerle çok fazla ilişkisi var. Dünya genelinde sürdürülen politikalarla gençleri apolitize etme ve uyuşturma politikalarını görmezden gelmemek gerekiyor” diyor.

    “MADDE BAĞIMLILIĞI BİREYSEL DEĞİL TOPLUMSAL BİR SORUN”

    Madde bağımlılığı hem bireysel hem de toplumsal bir sorun. Siz bir psikiyatrist olarak, bu sorunu özellikle Dersim özelinde nasıl tanımlarsınız?

    Azad GÜNDERCİ: Madde bağımlılığı sadece bireysel bir sorun değil. Aynı zamanda toplumsal boyutları olan bir sorun. Son dönemlerde istatistik oranlarının artması sebebiyle madde bağımlılığını artık bir halk sağlığı sorunu olarak değerlendirebiliriz. Halk sağlığı sorunu dediğimizde toplumda çok sık görülen hastalıktan öte sosyal, ekonomik ve toplumsal boyutları da olan rahatsızlıktan bahsedebiliriz. Dersim özelinde baktığımızda özellikle pandemiden sonra ve dijitalleşmenin çok yaygınlaşmasından sonra bağımlılık oranlarında ciddi bir artış olduğunu söyleyebiliriz. Ama Dersim özelinde özellikle uzun yıllar savaş ortamının olması, göçlerin, ekonomik sorunların olması nedeniyle Dersim’in Türkiye ortalamasının üstünde olduğuna dair veriler var. Bu açıdan Dersim açısından bağımlılık sorununun çok ciddi önem taşıdığı kanaatindeyim.

    “POSTTRAVMATİK STRES BOZUKLUĞU BAĞIMLILIĞA EĞİLİMİ ARTIRIYOR”

    Özellikle gençler arasında bağımlılığın artmasının arkasında, umutsuzluk, işsizlik, kimlik baskısı gibi duygusal ve sosyal faktörler ne kadar etkili?

    Azad GÜNDERCİ: Gençlerin özgüven eksikliği, yetersizlik hissi, psikolojik olarak yalnız hissetme, umutsuzluk, gelecekle ilgili karamsar olmak bağımlılıkla ilgili psikolojik faktörler olarak sayılabilir. Bu sebepler psikiyatrik problemlere bir zemin yaratır ve bunun sonrasında da ortaya çıkan depresyon, kişilik problemleri, travmatik yaşantılardan sonra ortaya çıkan posttravmatik stres bozukluğu bağımlılığa eğilimi arttırıyor. Bu tür problemleri olan bireylerde bağımlılık çok daha fazla görülüyor. Son dönemlerde şöyle bir istatistik var. Posttravmatik stres bozukluğu olan bireylerde bağımlı olma, bağımlılık oranı yüzde 40 civarında ve bu oran toplum ortalamasının çok üzerinde. Bu istatistikler de bize bu faktörlerin bağımlılığın oluşumunda çok fazla etkili olduğunu gösteriyor.

    DERSİM KATLİAMININ TRAVMASI HALA AKTARILIYOR

    Dersim’in tarihsel travması ve kimlik baskısı, toplumsal dayanışmayı güçlendirirken bir yandan da gençler arasında bir “çıkışsızlık” duygusuna mı neden oluyor?

    Azad GÜNDERCİ: Yıllar önce bizim Dersim’de yaptığımız bir çalışmada 1938 Dersim Katliamı’nın toplum üzerinde çok ciddi travmatik etkileri olduğu ve bu travmatik etkilerin nesiller boyunca aktarıldığı, 2. ve 3. kuşakta bunların izlerinin halen devam ettiğine yönelik bazı bulgular ortaya çıkmıştı. Bu olay ekseninde değerlendirdiğimizde Dersim Katliamı’nın etkilerinin halen devam ettiğini söyleyebiliriz. Travma sonrası stres bozukluğu olduğunda gençler ızdırabı, acıyı, sıkıntıyı, üzüntüyü ve yalnızlığı kendi kendine baş etmeye çalışıyorlar. Bu noktada maalesef karşımıza bu tür sıkıntıları hızlı bir şekilde rahatlamasını sağlayan maddeler karşımıza çıkıyor. Bu durumun da bu madde bağımlılığını, madde kullanımını arttırıcı bir faktör olarak söyleyebiliriz.

    CEZALANDIRICI YAKLAŞIMDAN ÖTE KAPSAYICI BİR YAKLAŞIMI TEMEL ALMAMIZ GEREKİYOR

    Aileler genellikle “ayıp olur” veya “bizim çocuğumuz yapmaz” yaklaşımıyla bu durumu görmezden gelebiliyor. Bu sessizlik bağımlılığı nasıl besliyor?

    Azad GÜNDERCİ: Stigmatizasyonun toplumda çok yaygın olması ve bağımlı bireylerin bir suçlu olarak görülmesinden dolayı ötekileştirilebileceği için aileler de bu durumu kendi içerisinde halletmeye çalışıyorlar. Fakat bu sorunun tam bir kısır döngüye dönüşmesine neden oluyor. Bu durumda damgalayıcı, cezalandırıcı bir yaklaşımdan öte daha bütüncül ve kapsayıcı bir yaklaşımı temel almamız gerekiyor. Bütün toplumun birlikte hareket ederek bu soruna yönelmesi ve yaklaşması gerekiyor.

    “TOPLUMSAL TRAVMALAR ÇÖZÜLMEDEN İYİLEŞME ZOR”

    Toplumsal travmalarla yüzleşme, adalet duygusu ve kimlik onarımı olmadan bireysel iyileşmenin mümkün olduğunu düşünüyor musunuz?

    Azad GÜNDERCİ: Bireysel iyileşme mümkün olsa da istatistiksel olarak bunun çok az olduğunu söyleyebiliriz. Birey iyi bir toplum içerisinde kendini iyi hisseder ve daha rahat kendini anlatabilir, sıkıntılarıyla yüzleşebilir, paylaşabilir ve tedaviye ulaşım erişilebilirliği çok daha fazla artar. Bu noktada toplumsal travmaların çözülmesi, onarıcı adalet yaklaşımıyla bunun ele alınması ve kitleler üzerindeki bu travmatik etkilerin az da olsa ortadan kaldırılması bu noktada çok faydalı olur.

    CİHAN BERK/DERSİM

  • ‘Bu bütçe çiftçiye destek değil, borç yazıyor’-VİDEO

    ‘Bu bütçe çiftçiye destek değil, borç yazıyor’-VİDEO

    PİRHA- Çiftçi-Tarım yazarı, Abdullah Aysu, 2026 yılı bütçesinin çiftçiye destek olmaktan çok borç yükü anlamına geldiğini vurgulayarak, “Bu bütçe çiftçiye destek değil, borç yazıyor” dedi.

    Tarım yazarı, Abdullah Aysu, 2026 yılı bütçesinde tarıma ayrılan payı PİRHA’ya değerlendirdi. Aysu, 2006 yılında çıkarılan Tarım Kanunu’nu hatırlatarak şunları söyledi:

    “O yasa 2007 yılında yürürlüğe girdi ama bugüne kadar uygulanmadı. Kanunda, destek oranı gayri safi milli hasılanın yüzde 1’inden az olamaz deniliyor. Şimdiye kadar hiçbir yıl yüzde 1 oranında destek verilmedi. En fazla yüzde 0,5’e ulaştı, o da bir yıl gecikmeli olarak ödendi.”

    ÇİFTÇİ DESTEĞİNİ ALAMAYINCA BANKAYA GİTTİ” 

    Aysu, desteklerin zamanında ödenmemesi nedeniyle çiftçilerin borç batağına sürüklendiğini belirtti:

    “Çiftçi desteğini alamayınca bankaya gitti, faizle borç aldı. Devlet desteği zamanında ödemeyince kaybeden yine çiftçi, kazanan yine banka oldu.”

    Aysu, 2026 bütçesinde tarıma ayrılan 186 milyar liralık payın, faize ayrılan paranın yanında “devede kulak” kaldığını söyledi:
    “Bir yanda toprağa alın teri döken milyonlar, diğer yanda hiçbir şey üretmeden para kazananlar… Faizcilere ayrılan bütçe, tarımın 16 katı. Hükümetin kimden yana olduğu artık tartışmasız.”

    “MAZOT DESTEĞİ KALKTI ÇİFTÇİ DEVLETİ FİNANSE EDİYOR”

    Mazot desteğinin kaldırılmasına da tepki gösteren Aysu, şunları kaydetti:

    “Türkiye’de çiftçiler yılda 3,5 milyar litre mazot tüketiyor. Bu kadar mazottan alınan KDV ve ÖTV’yi üst üste koyduğunuzda çiftçi artık devleti destekliyor. Hükümet ekranlara çıkıp ‘çiftçiyi destekliyoruz’ diyor ama sahaya inmeye cesaret edemiyor.”

    Aysu, desteklerin alan bazlı olmasının küçük çiftçileri dışladığını belirtti:

    “Destekler alan bazlı olduğu için büyük arazisi olan daha çok alıyor, küçük üretici yok sayılıyor. Türkiye’de tarımsal yapının yüzde 87’si küçük aile çiftçiliğinden oluşuyor. Bu kesim ayakta kalamazsa hem üretim düşer hem de ülkenin gıda güvenliği tehlikeye girer.”

    “BU BÜTÇE TOPRAĞA DEĞİL FAİZE SU VERİYOR”

    Yeni kredi düzenlemesine de değinen Aysu, çiftçilerin kredi alabilmesi için vergi ve SGK borcu bulunmaması şartına dikkat çekti:

    “Zaten çiftçilerin çoğu Bağ-Kur borcu içinde. Bu şartla kimse kredi alamaz. Üstelik çiftçi borcuna en sadık kesimdir; takibe giren oran yüzde 1’in bile altında. Hükümet kendi sözünü tutmuyor ama çiftçiden mucize bekliyor.”

    Aysu, çözümün küçük aile çiftçiliğini esas alan bir tarım politikasında olduğunu vurguladı:

    “Doğru destek verilirse Türkiye, nüfusunun 1,5 katını doyuracak kapasiteye sahip. Ama yanlış politikalar yüzünden üretim çöküyor, ithalat artıyor, gıda fiyatları uçuyor. Bu bütçe, üreticinin değil ithalatçının bütçesi.”

    Aysu sözlerini şöyle tamamladı:

    “Çiftçi üretmek istiyor, borç değil destek istiyor. İktidar ise çiftçiyi değil faizi besliyor.”

    EREN GÜVEN/İSTANBUL

    İLGİLİ DOSYA

    Ayşegül Devecioğlu: Savaş bütçesiyle barış olmaz

     

  • İsmet Konak: Kürtler 1917 Devrimi’ni destekledi-VİDEO

    İsmet Konak: Kürtler 1917 Devrimi’ni destekledi-VİDEO

    PİRHA-Akademisyen Dr. İsmet Konak ile Sosyalist Kürtler kitabına ilişkin sohbet ettik. Kürtlerin 1917 Devrimi’ne destek verdiğini ifade eden Konak, “Bolşevikler Kürdistan’ın önüne Kızıl sözcüğünü koydular ve Kızıl Kürdistan dediler. Çünkü artık devrim gerçekleşmişti. 16 Temmuz 1923 yılında Kızıl Kürdistan kazası kuruldu” dedi.

    Akademisyen Dr. İsmet Konak’ın, Sosyalist Kürtler kitabı 2022 yılında Nûbihar Yayınları’ndan çıktı. İsmet Konak ile ikinci baskısı çıkan kitabına ilişkin sohbet ettik.

    “DEVRİME DESTEK VEREN KÜRTLER VARDI”

    PİRHA: Sosyalist Kürtler kitabının ikinci baskısı çıktı. Kitapta 1917 Devrimleri ve Kürtlere de değiniyorsunuz. Kürtler, devrime ne şekilde katıldı?

    İSMET KONAK: Devrim sözcüğü özellikle Rusya’da artık sembolleşmiş bir sözcük. Tabii Rusya’da 1917 yılında hem Şubat hem de Ekim Devrimi gerçekleşti. Lenin’in dediği gibi devrim ezilenlerin şölenidir. Rusya’da birçok etnik grup vardı ve hepsini etkiledi. 300 yıllık Romanov Hanedanlığı yıkıldı, Çar 2. Nikolay’ın Mutlakiyetçi Rejimi yıkıldı. O açıdan önemliydi. Tabii ki bu Kürtleri de etkiledi. Kürtlerin özellikle yoksul kesimlerini etkiledi.

    Mülk sahipleri biraz uzak durdu. Mesela bunlardan birkaçını söyleyebiliriz. Egip Bey, Sadık Paşa, Cihangir Ağa devrime karşı çıktılar. Fakat diğer kesim yakındı. Özellikle devrime destek veren isimlerden biraz bahsetmek lazım. Bunlardan bir tanesi Erebe Şemo’dur. 1916 yılında Bolşevik fikirlerle tanışıyor. O dönemde Erzurum bir Rus toprağı ve Erzurum’da demiryolu inşaatında tercüman olarak çalışıyor. Bolşevizmle o zaman tanışıyor. 1917 yılında ise Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin üyesi oluyor. Daha sonraki süreçte Sarıkamış’ta devrimci faaliyetler yürüttüğü gerekçesiyle tutuklanıyor. İç savaşta hem Kuzey Kafkasya’da hem de Azerbaycan’da Bolşeviklere desteği var. Sonraki süreçte sosyalizmin inşa döneminde yine Erebe Şemo inisiyatif alıyor. Erebe Şemo’nun, devrime ciddi oranda bir desteği olduğunu görüyoruz.

    Devrime destek veren isimlerden bir tanesi de Cengiz Yıldırım’dır. 1916 yılında Petrograd’da metalurji mühendisi olarak mezun oluyor. 1918 yılına kadar Ayvaz isimli bir fabrikada çalışıyor. Bu fabrikada çalışırken Bolşevik fikirlerle tanışıyor. 1917 Ekim Devrimi’ne ciddi bir desteği var. Kışlık Sarayı’na giden kitlenin içerisinde yer alıyor. Rus İç Savaşı’nda ciddi bir desteği var. Müslümanlar arasında örgütlenme sağlıyor. Yıldırımiye isimli bir Müslüman örgüt, bölük kuruyor. Bu bölük Doğu Cephesi’nde Sovyet ordusuna destek veriyor. Sonraki süreçte Cengiz Yıldırım’ı Azerbeycan’da 28 Nisan Devrimi’nde yer aldığını görüyoruz.

    Devrime destek veren bir diğer kişi ise Ferik Polatbekov. O da o dönemde Bolşeviklere ciddi oranda destekliyor. Çekoslovak ordusuna karşı savaşıyor. Hem iç savaşta hem devrimde Ferik’in rol oynadığını görüyoruz.

    “ASLINDA KIZIL KÜRDİSTAN İSMİ HER ZAMAN KULLANILMIŞTIR”

    -Sovyet Kürtleri derken aklımıza gelen konulardan birisi de Kızıl Kürdistan meselesidir. Nasıl kuruldu, biraz bilgi verebilir misiniz?

    6 Mayıs 1921 yılında 1. Azerbaycan Sovyetler Kongresi gerçekleşti. Bu kongrede ilk defa Kürdistan meselesi gündeme geliyor. Cengiz Yıldırım da bu kongreye katılıyor. Batıda bir açlık olduğunu söylüyor. Açlığın giderilmesi ve Kürdistan biriminin teşkili gibi konular ilk defa bu kongrede tartışılıyor. Birkaç ay sonra 3 Ekim 1921 yılında Azerbaycan Komünist Partisi Merkez Yürütme Komitesi’ne Kızıl Kürdistan’dan bir telgraf geliyor. Bu telgrafta biz Kızıl Kürdistan sözcüğünü görüyoruz. Tabii Rusya sahasında Kızıl Kürdistan sözcüğü ilk defa bu süreçte kullanılmıyor. Aslında Kızıl Kürdistan her zaman kullanılmıştır. Daha öncesinden de Kürtlerin yaşamış olduğu o sahaya Kürdistan diyorlar. Mesela İskoç Seyyah John Bell, 1715 ve 1718 yılları arasında Güney Kafkasya’ya gidiyor. Kürtlerin yaşadığı bu sahayı geziyor ve diyor ki: “Farslar bu sahaya Kürdistan diyorlar.” Yani Kürdistan sözcüğü oldukça eski onu belirtmek lazım. Tabi Bolşevikler Kürdistan’ın önüne Kızıl sözcüğünü koydular ve Kızıl Kürdistan dediler. Çünkü artık devrim gerçekleşmişti. Kürtlerin artık sosyalist olduğunu düşünüyorlardı. Kürdistan bakımından baktığımızda bir ay sonra Kızıl Kürdistan sözcüğü Deniz ve Asker İşleri Halk Komiseri Ali Haydar Karayev tarafından bir kez daha kullanılmış.

    Yine 14 Kasım 1921’de Azerbaycan Devlet Başkanı Neriman Nerimanov Lenin’e bir telgraf çekiyor, “Volga’da ve Kürdistan’da ciddi bir açlık var. Biz bu açlığı bir şekilde hafifletmeliyiz.” diyor. Azerbaycan Devlet Bankası kuruldu. Oraya 40 milyon ruble bir destekte bulunacağız diyor ve Lenin’i tabii ki çok takdir ediyor. Yani Lenin’in Kürdistan konusunda haberi vardı. Kürdistan’la ilgili tabii tartışmalar sonraki süreçte de bir, iki yıl daha devam etti. En son 16 Temmuz 1923 yılında Kızıl Kürdistan kazası kuruldu.

    “KÜRTLER, 16. YY’DAN ÖNCE DE BAZI DEVLETLER KURMUŞTU”

    -Son dönemde Kızıl Kürdistan ile ilgili yeni seyahatlere ulaştınız. Bu seyahatlerde neler dikkatinizi çekti?

    Kızıl Kürdistan konusunda yaklaşık beş seyahat olduğunu görüyoruz. Bunlardan iki tanesi olan Gurko-Kryajin ve Bukşpan biliniyor fakat diğer üçü bilinmiyordu. Son 2-3 yılda bu seyahatlere ulaştım ve seyahatlerin içeriğini paylaşmıştık. Seyahatlere baktığımızda birinci sırada Çursin geliyor kendisi bir Rus etnograftır. 1924 yılında Kızıl Kürdistan’a gidiyor. Bazı notlar alıyor ve gözlemlerde bulunuyor. Bu gözlemlerde dikkat çeken birinci nokta 1924 yılında Kızıl Kürdistan’da yaklaşık 44 bin nüfus olduğunu bunların 35 binin de Kürt olduğunu söylüyor.

    Buradaki Kürtlerin 1589 yılında yaşanan Osmanlı-Safevi Savaşı’nda Osmanlı tarafında savaşan Kürtlerin torunları olduğunu söylüyor. Tabii burası biraz tartışmalı onu söyleyeyim. Yani 16. yüzyıla bakarsak Kürtlerin Güney Kafkasya’daki veya Kızıl Kürdistan’daki varlığı konusunda yanılabiliriz. Çünkü Kürtler 16. yüzyıldan önce de o sahada bazı devletler kurmuşlardı. Mesela Med İmparatorluğu bunlardan biri yine sonraki süreçte Kafkasya Albanyası içindeki Kürtler vardı. Mihrani Kürt devleti kurulmuştu. Deysemiler, Şeddadiler, Revvadiler var. Yani Kürtler o zamanda bazı hanedanlıklar kurmuşlardı, inşa etmişlerdi. Dolayısıyla 16. yüzyıldan başlamak bu açıdan tartışmalı olabilir. Oldukça münakaşalı bir durum.

    İkinci seyahat ise Rus arkeolog olan Pçelina tarafından düzenlenmişti. Onun da ciddi analizleri ve gözlemleri var. Pçelina da Kürtlerin nüfusunu yaklaşık 35-40 bin olduğunu söylüyor. Yine o da Çursin gibi Kürtlerin tarihini 1589’a dayandırıyor. Pçelina izlenimlerinde üzerinde durulması gereken bir durum var. O da Ogundar köyü. Ogundar köyünde İlyasov ailesi var. Bu ailenin Diyarbakır’dan gittiğini söylüyor. Burası biraz dikkat çeken bir nokta. Onun altını çizelim. Yani Diyarbakır’dan bir ailenin Kızıl Kürdistan’a göç ettiğini anlayabiliyoruz. Pçelina yine en çok üzerinde durduğu konu Kızıl Kürdistan’da evlerde ocakların olduğu. Diyor ki her evde bir ocak var ve bu ocaklar kutsal. Bir çocuk doğduğunda o ocağın etrafında gezdiriliyor. Bir kadın evlendiğinde o kadın ilk önce kendi babasının evinde ve sonra gittiği damatın evinde o ateşin etrafında gezdiriliyor. Koyun kuzuladığında ocakta uzun bir süre sönmeyecek şekilde bu ateş yakılıyor. Çünkü bu ritüelin bir benzerinin Horasan’da olduğunu da görüyoruz. İngiliz seyyah James Frazer diyor ki, “Horasan’daki bu durum Zerdüştlüğe işaret ediyor.” Yani bu zerdüştlüğün kalan bir motifi olabilir.

    Üçüncü seyyah ise Sısoyev. Onun da Kızıl Kürdistan adına ait ciddi izlenimleri ve gözlemleri var. Minkent köyü konusunda bilgi veriyor. Minkent köyünde 200’e yakın hane var. 800 kişi yaşıyor. Bu köyde yetişen Samet Şahsuvarov isimli bir öğretmen var. Bu öğretmen hem Çursin hem Pselina’ya yardım ediyor. Seyahatler genel anlamda böyle.

    PİRHA/DERSİM

  • Songül Cengiz: Kadının olmadığı hiçbir yerde barış olamaz!-VİDEO

    Songül Cengiz: Kadının olmadığı hiçbir yerde barış olamaz!-VİDEO

    PİRHA-DEM Parti Elazığ İl Eş Başkanı Songül Cengiz, kadının olmadığı hiçbir yerde barışın olamayacağının altını çizerek, “Kadın duygusaldır ama aynı zamanda güçlü bir karaktere sahiptir. Gelecek kadınların ellerinde. O yüzden de kadının rolü çok önemli” diyerek, kadınlara barış sürecine sahip çıkması çağrısında bulundu.

    PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın ‘Barış ve Demokratik Toplum Çağrı’sının yankıları sürüyor. DEM Parti Elazığ İl Eş Başkanı Songül Cengiz, çözüm sürecine ilişkin PİRHA’ya konuştu.

    “ÇÖZÜM SÜRECİNDE KADINLARIN ROLÜ ÇOK ÖNEMLİ”

    Sürecin çok kırılgan bir yapıda olduğunu belirten Songül Cengiz, “Doğru analiz yapılırsa olumlu şeyler olabilir. Kadınlara burada önemli rol düşüyor. Çünkü kadının olmadığı hiçbir mücadele sonuçlanamaz” dedi.

    PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın ‘Barış ve Demokratik Toplum Çağrı’sıyla barışın yeniden gündeme geldiğinin altını çizen Songül Cengiz, “Şu anda belki bazı şeyler netleşmemiş olsa da doğru zemin hazırlanıyordur. Kadınlar barış sürecinin ana aktörleridir. Rojava’daki kadınlar nasıl dünyaya kendilerini duyurdularsa, bizlerde barış mücadelesini büyüterek bunu başarabiliriz. Ben bu defa süreçten umutluyum, inşallah güzel şeyler yaşanır” şeklinde ifade etti.

    DEM Parti Elazığ İl Eş Başkanı Songül Cengiz, kadının olmadığı hiçbir yerde barışın olamayacağının altını çizerek, “Kadın duygusaldır ama aynı zamanda güçlü bir karaktere sahiptir. Gelecek kadınların ellerinde o yüzden de kadının rolü çok önemli” diyerek, kadınlara barış sürecine sahip çıkması çağrısında bulundu.

    Nuray ATMACA-Cihan BERK/DERSİM

  • Yazar Nesrin Akgül, ‘İnançlar Tarihinde Alevilik’ adlı kitabını konuştuk: Bir hafıza oluşturma uyanışı var-VİDEO

    Yazar Nesrin Akgül, ‘İnançlar Tarihinde Alevilik’ adlı kitabını konuştuk: Bir hafıza oluşturma uyanışı var-VİDEO

    PİRHA-Yazar Nesrin Akgül’ün ‘İnançlar tarihinde Alevilik’ kitabı çıktı. Yazar Nesrin Akgül, Alevi inanç tarih yazımında çok fazla pozitivist tarih anlayışıyla hareket edildiğinin altını çizerek, “Çok fazla köşeli bir, çok fazla mutlak, indirgemeci, özcü bir tarih anlayışı var. Bütünlüğü yok. Bu nedenle kitabımda yöntem eleştirisi yapmak istedim” dedi.

    Yazar Nesrin Akgül’ün ‘İnançlar tarihinde Alevilik’ kitabı Jingeh Yayınları’ndan çıktı. Nesrin Akgül ile ‘İnançlar Tarihinde Alevilik’ kitabına ilişkin konuştuk.

    “KİMLİĞİN KENDİSİNİ UYANDIRMA HALİ”

    PİRHA: İnançlar tarihinde Alevilik kitabını çıkardınız. Alevilik üzerine çalışma fikri nasıl başladı?

    Nesrin Akgül: İnançlar Tarihinde Alevilik kitabı, yazımsal süreç itibarıyla benim cezaevinde olduğum ve tahliye olduğum süreç aralığında yazıldı.Tekrar basımı ikinci defa tutuklanmamla birlikte girdi. Tabii kitabın yazım süreci biraz daha zindan süreciydi. O süreçte yazıldı. Tabii bunu tetikleyen bir arka plan var. Bu kişisel tarihle ilgili, içinde bulunan toplumsal gerçeklik, o coğrafyanın sahip olduğum kimlikler üzerindeki etkisiyle ilgili. Aslında bir nevi kimliğin kendisini uyandırma hali, hakikatin uyandırma haliydi.

    İlk uyanış, aslında bir Alevi olarak daha çocuklukta başlayan bir uyanış. Ancak çok anlamlandırılan, çok tanımlanan bir süreç değil. Daha çok duygusal tepkilerle şekillendi. Sivas Katliamı’yla başlayan, peşi sıra Gazi olaylarıyla gelen bu süreçler aslında Alevi kimliğinin direniş eksenini daha farklı bir boyutta ortaya çıkartması, kendi kimliğini şekillendirmesi ve bunun üzerinden yediği müdahalelerle gelişen yeni katliam süreçleri daha çocukluk evresinde beni de etkiledi.

    Bu bir uyanış süreci ama duygusal bir uyanıştı dediğim gibi. Peyderpey bu uyanış bir yerden sonra yaşamı tanımlama noktasında yüksek bir motivasyona dönüştü. Sürekli seni felsefik olarak da, içgüdüsel olarak da yaşamı anlamaya, tanımlamaya, durduğun yerin ne olduğunu anlamaya iten bir felsefesi var. Çünkü yaşam koşullarımız sürekli seni öteki olmaya, kimliği saklamaya iten bir yaşam koşulu. Bu bir yerden sonra ‘sen kimsin?’ sorusunu sana sordurtuyor. Kısaca çocukluk süreci biraz buna evre oldu. Bir uyanış, duygusal bir uyanış yarattı. Daha sonrasında Kürt kimliğinin uyanışı, kadın kimliğine dair bir uyanışla daha siyasal özgürlük mücadelesine kayış bir kimlik arayışına yol açtı ve bu kimlik arayışı içerisinde zamanla Kürt Alevi olduğuna dair bende yeni bir tanım uyandırdı.

    Bu daha siyasal bir boyut oluyor. Mücadele bir yerden sonra aslında bir Kürt Alevi olduğuna, Alevilik kimliğinin bu noktada sende bir aidiyet ve sahiplenme yarattığına dair bir bilinç oluşturuyor. Bu bilinç vardı, Kürt Alevi olduğumuza dair siyasal bilinç oluştu. Ancak temel eksik kalan boyut ki ben özellikle mücadele, siyasal mücadele tarihim içerisinde bu kimliğe dair bir sahiplenme oluştursam da eksik kalan boyut bu kimliğin ne olduğu, nasıl tanımlanması gerektiğine dairdi. Arayış biraz buradan gelişti. Alevisin ama nesin? Hangi inanç var? Çünkü kendi kendine de bir otoasimilasyona uğradı Alevilik kimliği. Daha çok siyasal mecrada bir mücadele eksenine dönüştü. Ancak inancın ibadeti, inancın siyasal tarihi, inancın tarihsel hafızası çok fazla yok. Bu bizde çok eksik kalan bir boyut. Bilinç noktası, kendine ait kimlik bilincini oluşturma noktasında eksik bir boyuttu bu.

    Diyebilirim ki, bu bir hakikat uyanışına dönüştürdü ve küçük de olsa, küçük emarelerle de olsa biraz bu noktada kimliği tanımlama, kimliği anlamlandırmaya dair bir süreçle gelişti bu. Diyebilirim ki kimlik biraz kendisini haykırdı ister olarak. Kendini bil dedi yani. O bilmeler belli bir seviyeye eriştikçe aslında bir kadın olarak, bir Kürt olarak, içinde yaşadığım coğrafya olarak aslında çok iç içe geçen, çok birbirini yoğuran, çok fazla kendini harmanlayan bir kimlik.

    Bir de şöyle bir sorun var. Yani Alevilikte çok fazla etnik milliyetçilik yapılıyor ve Kürt Alevi kimliği evrensel olarak çok fazla yok sayılıyor. Özellikle Rea Haq kimliği çok fazla yok sayılan, üzerinde çok fazla dejenerasyona maruz bıraktırılan bir kimlik. Bu nedenle de bu kimliği bir de Kürt Alevi kimliğiyle sahiplenme, bunu tarihsel arka planını oluşturma arayışı buna vesile oldu diyelim. Kişisel arayışlar ve bunun içinde bulunduğu toplumsal şekillenişler ve siyasal ortam, bu kitabın yazılmasına vesile oldu diyebilirim.

    “BİR YAZILI TARİH VE HAFIZA OLUŞTURMA UYANIŞI VAR”

    -Alevilik yazım dünyasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Aleviliğe dair çok fazla araştırma var. Özellikle doksanlı yıllardan itibaren kimliği kendisini tanımaya dönük çok fazla araştırma şekilleniyor. Aslında bu süreçler Alevi kimliğinin ilk defa diyebiliriz. Daha küresel ölçekte ya da daha komple bir şekilde yazılı sürece kendisini yazılı bir hafızaya dönüştürdüğü süreç. Her cepheden buna dair bir yazış var. Güçlü bir envanter oluştu. Bu önemli. Alevi hafızasını yazılı hafızaya dönüştürmek, buna dair saha araştırmaları yürütmek çok değerli. Buna dair verili olan yok olmak üzere. Çünkü Alevi tarihi daha çok sözlü bir hafıza. Kendisini sözlü olarak aktarmış ki bu zaten Kürt tarihinde de biz bunu görüyoruz. Hep sözlü bir aktarım var, sözlü bir hafıza var. Böyle bir aktarım var.

    Doksanlardan itibaren bu yazılı tarih sürecine çok daha geniş yelpazeden bir katılım var. Bir uyanış var, yazılı tarih uyanışı ve hafıza oluşturma uyanışı var. Buna katılımla ilgili çok fazla yazılı envanter oluşturdu, çok güçlü yazarlar var bu noktada.

    Bunu en başta Cemşid Bender, Mehmet Bayrak, bunların hepsi çok güçlü. O dönem açısından güçlü hafıza oluşturan araştırmalar da bulunuyorlar. Alevi toplumu, Kürt Alevi toplumu, Rea Haq inancı açısından da çok güçlü araştırmalara vesile olmuş tarih yazıcıları bunlar. Tabii bunların okumasını çok fazla yaptım. Çok fazla araştırma yaptım diyebilirim ki bu zindan koşullarında gelişti, yeterlikleri tartışma konusu olabilir ama çok da parçalı buldum. Yani kendi tarihimize ait çok fazla bütünleştiren, bu tarih okumasını doğru bir şekilde başlatan, bunu tarihsel sosyolojide buluşturan bütünsellikteki yazılımlar parçalı ve daha çok bu Türk Alevi ekseninde yazılmış. Rea Haq inancı ekseninde yazılı tarih araştırmaları daha sınırlı. Bunlar okunduktan sonra bende şöyle bir düşünce oluştu. Yani biz inanç olarak inanç tarihine bakış açımızda hangi yöntemi ele almalıyız? Bu bir soru işareti oluşturdu. Bu noktada öne çıkan husus şu, pozitivist tarih anlayışıyla biz inanç tarihini ele alıyoruz. Alevi inanç tarihi de çok fazla pozitivist tarih anlayışıyla yöntem olarak ele alınıyor. Bu nedir? Çok fazla köşeli bir, çok fazla mutlak, sınırları çok fazla çerçevelenmiş bir tarih anlayışı. Çok fazla indirgemeci, çok fazla özcü bir tarih anlayışı ve tarihsel sosyoloji oluşturmuyor. Çok sınırlı kalıyor ve çok etnik kalıyor. Bütünlüğü yok. Bu nedenle biraz daha yöntem eleştirisi yapmak istedim. Kitapta da biraz ön plana çıkan bu.

    Biz dinler tarihine nasıl yaklaşacağız sorusu ekseninde din nedir, kimlik nedir, biz dinleri hangi tarih anlayışıyla ele alacağız, biraz bu noktada cevap oluşturmaya çalıştım. Biraz buradan bakabiliriz.

    Burada ne ön plana çıktı? Özgürlük sosyolojisi bakış açısında toplumlar tarihini tarih sosyolojisiyle ele alma, bu da yapısal sosyoloji kavramının etrafında evrensel tarihle tikel tarihi buluşturma. Yani nedir? Bir toplumsal hafıza var. Bu toplumsal hafıza içerisinde her toplumun da kendine özgün farklılığıyla yer ettiği bir hafıza var. Ve bu çok canlı bir hafıza. Kendisini sürekli yenileyen, etkileyen ve etkileştiren bir tarih. Canlılık var çünkü tarihin kendi canlılığı var.

    Pozitivizm, bu tarihi ölü bir tarih olarak ele aldırıyor. Yazılı tarihi esas alıyor. Sözlü hafızayı aslında çok tarihsel belge olarak ele almıyor ve çok özcü yaklaşıyor. Buna alternatif olarak mekan ve zamanı buluşturan bir tarih anlayışı ortaya koyuyorum.

    Alevi toplumu dediğimizde bizim mekan ve zaman olarak başlangıç noktamız ne olmalı? Tek başına bir tarih değil ama yok sayılacak bir tarih de değil. Örneğin hep şöyle bir algı var. Yanılgılı bir algı. Alevilik, İslamiyet’in bir mezhebi. Bu Kürt hareketi içerisinde de aslında çok fazla eleştirilen ya da Kürt toplumu içerisinde de çok fazla tanımını bulmayan, henüz çok fazla Alevilik dediğimizde nasıl bir kimlik ortaya çıkıyor dediğimizde net bir cevabını kuramadığımız bir husus. Çünkü Alevilik çok fazla İslamiyet’in hamuruyla yoğrulmuş, adeta İslamiyet’in mezhebi olarak tanımlıyor. Bu, aslında karşıtlaştıran ve bir öteki karşısında Alevi kimliğini tanımlayan bir yaklaşım. Nedir? İslamiyet esas ana akım inançtır, Alevilik de bunun karşısında tanımlanmalıdır şeklinde bir yaklaşım var. Oysa ben de şunu esas olarak, yöntem olarak belirledim. Elbette Alevilik birçok inançtan besleniyor ve birçok inancı da besliyor. Çünkü inanç tarihi çok katmanlı, çok iç içe geçmiş bir inanç tarihi. Tarih dediğimiz olgu biraz burada inanç tarihinde. Bu kadar çok katmanlı, çok iç içe geçmiş sarmal bir sistemde biz özcü yaklaşamayız. Ne İslamiyet içerisinde ne onun karşısında yorumlayabiliriz.

    Etkileşimler sorgulanabilir. Nereden etkilenmiş? Nasıl etkilenmiş? Ama Alevilik kendi başına bir inançtır. Peki bu inanç nereden beslenmiş, nasıl beslenmiş? Biraz daha bu sorulara cevap oluşturmaya çalışıyorum ama kitapta ilk etapta ön plana çıkardığım hangi yöntemle biz bunu ele alabiliriz? Pozitivizmin eleştirisi ve buna alternatif olarak da özgürlük sosyolojisinin tarihe yaklaşım yöntemine dayalı olarak tarihsel, evrensel tarih bünyesinde Mezopotamya’dan hangi inançlar nasıl çıktı, biz bu inançlardan nasıl besleniriz şeklinde bir bakış açısı, bir tarihsel düzlem oluşturduk. Burada simgesel düşünce dediğimiz husus ön plana çıkıyor. Çünkü Alevi tarihi ki Kürt toplumunda ve bu coğrafyada yaşayan bütün etnik topluluk ve inançlarda bu çok hakimdir yazılı tarihi geçene kadar. Simgesel düşünce çok baskın bir düşünce tarzı. Simgesel düşüncedeki metaforlar, simgesel düşüncesindeki simgeler beraberinde bizi Göbeklitepe’ye götürüyor.

    Örneğin işte kadın, yılan, güneş, ay, taş, kaya. Bunların hepsi örneğin Alevi inanç düşünce tarihinde çok güçlü simgeler. Halen da mesela biz Dersim coğrafyasındayız ve hak inancının düşünce merkezidir. Bugün halen ziyaretlerde, bugün halen toplumda her ne kadar yoğun asimilasyonu uygulasa da yirmi birinci yüzyılda da halen bu semboller bir hafıza olarak bize yer alıyor. Biz bu hafızadan izlek oluşturuyoruz. Bu nedenle ben biraz yöntem olarak inançlar tarihine giderken simgesel düşüncenin izlerinden, Alevi toplum tarihinin geçmişini, nereden beslendiğini biraz ortaya koymaya çalıştım. Bizler için bunlar önemli. Tarihsel hafıza nereden oluşturulur ve hangi yöntemlerle, hangi izlerle geçmişimize gidebiliriz? Çünkü bunlar hep bir hurafe olarak ele alındı.

    Bunlar materyalist düşünce tarzının yanıldığı dogmatik yaklaşımıyla yok sayıldı, bir hurafe sayıldı. Bunun bir tarihsel bellek olduğu toplumsal hafızanın, bu inanç tarihiyle kendisini bugüne taşırdığı ve bir kimlik oluşturulduğu yok sayıldı. Biz bunu aşıyoruz aslında. Daha metafizik bir varlık insan, metafizik farlığında düşünce yapısını ve hafızasını, tarihsel hafızasını oluşturuyor ve Alevi tarihi bugün gerçekten bu simgesel düşünce tarihiyle, ziyaretleriyle, halen kendi inancını zor da olsa yürütme şekliyle aslında insanlık açısından çok kadim bir toplumsal hafızadır. Saha araştırmasını bu noktada çok güçlü yaparsak biz bu coğrafyada insanlık tarihi açısından ne kadar güçlü bir tarihsel hafızanın canlı olduğunu görürüz. Bu noktada bence çok önemli bir tarih. Bu yöntemleri denedim. Bu yöntemler içerisinde simgesel hafızayı yoklamak da aslında ele aldığım yöntemlerden biri oldu.

    “ALEVİLİK İNANÇ TARİHİNDE FELSEFİ OLARAK YARATMA YOKTUR, DOĞURMA VARDIR”

    – Kadının Alevi inancındaki yerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Alevilik inanç sistemi daha çok dişil bir düşünceye sahip, dişil bir felsefeye sahip her şeyden önce. Bu, onun ritüellerine giriyor. Bu onun yaşam şekline girmiş. Bu onun mitolojisine girmiş. Bu noktada dişil bir düşünce tarzı var.

    Dişil düşünce dediğimiz olay belki çokça da ortaya koyduğumuz tanrıçalık dediğimiz bir ideoloji var. Biz buna artık kadın kurtuluş ideolojisinde temel bir nirengi noktası olarak alıyoruz. Tanrıçalık düşüncesi, Tanrıçalık ideolojisi. Yani bu çok ajitatif bir yaklaşım değil. Ya da çok fazla tarihten ajitatif unsurlar çıkartarak kadını yücelten bir yaklaşım değil.

    Aslında nesnel olarak da yaşanmış bir tarihin ideolojik olarak tanımlanmasıdır bu. Bu noktada bizim Kürt kadın hareketi olarak ortaya koyduğumuz jineoloji, bir kadın bilimi olarak bütün dinlere, bütün tarihe bir de kadın bakış açısı oluşturuyor. Bu kadın biliminin tarihe yaklaşımında salt kadını arama ve araştırma değil, kadın bakış açısıyla tarihi yorumlama, kadın bakış açısıyla direnen toplum gerçeğini demokratik uygarlık değerlerini ortaya çıkarma yaklaşımını ortaya koyuyor. Yani toplumsal tarihi sosyolojik olarak ele alma yaklaşımıdır. Çünkü tarih eril ve dişil tarih olarak ya da devlet odaklı tarih, iktidar odaklı tarih ve demokratik uygarlık tarihi olarak bir çatallaşmayı yaşamış.

    Günümüze kadar da böyle gelmiş. Jineoloji bu noktada ezilen demokratik toplum değerlerini tarih içerisinde canlı bir hafıza olarak ortaya çıkartır. Bu bakış açısı tarihsel bellekte dişil öğeler dediğimiz, dişil düşünce tarzı dediğimiz felsefik yaklaşımı da ortaya koyuyor. Şimdi Alevilik bu noktada çok besliyor. Alevi düşünce tarzı da bunu çok fazla benimsiyor.

    Elbette bu noktada çok fazla yücelten, gerçekliğinden kopartan bir yaklaşım içerisinde de değiliz. Çünkü Alevilik de İslamiyet’le temas ettikçe ya da eril düşünce tarzı hakim kılındıkça kendi içindeki o dişil ögeleri bastırmış ya da bastırılmış bu noktada. Ama nüvesinde bu var, felsefesinde bu var. Biraz bu felsefeyi araştırmak gerekiyor. Bu felsefede ne var? Bu felsefe her şeyden önce beslendiği kaynak olarak bu coğrafyadan çıkmış bir inançtır bu. Rea haq inancı dediğimiz inanç bu coğrafyadan çıkmış. Bu coğrafya aynı zamanda inançlar tarihi ekseninde Tanrıçalık kültürünü ideolojik olarak da kendisini yükseltmiş, yüceltmiş ve bunu bir yaşam tarzı, bir direniş geleneği haline getirmiş bir coğrafya. Alevilik buradan çok beslenmiş bu coğrafyada. Bu dişil öğeler nasıl kendisini ortaya çıkartmış felsefesinde çok önemli bir örnek vermek isterim.

    Mesela Alevilik inanç tarihinde felsefi olarak yaratma yoktur, doğurma vardır. Semavi dinlerde Tanrı vardır, tanrısallık vardır ve bu eril bir ideolojidir. Burada yaratır, Tanrı yaratır ve onun karşısında insan onun kuludur. Ama Alevilik felsefesinde, mitolojisine de baktığımızda doğuş vardır. Doğuş da bu noktada kadından bir doğuştur. O doğuş var olmanın ispatıdır. Varlığının ispatıdır. Bu noktada güruh-u Naciye derler. Yani biz güruh-u Naciye’den geldik derler. Mitolojisini de bunun üzerinden inşa eder. Yani buradan bile, yani kendisinin doğuş felsefesi, Alevilik Doğuş felsefesinden bile ele alsak aslında bir karşı çıkış var. Semavi dinlerdeki eril ideolojiye karşı çıkışı doğuş felsefesiyle ortaya koyar. Burada bile bir dişilik görüyoruz.

    Yani belki kitap bunu çok yoğun işlemedi. Daha çok Aleviliğin hem Alevi inancına yaklaşım yöntemini, nasıl olması gerektiğini koyuyor. Artı siyasal tarihini biraz daha ele alıyor. Ama bunun içerisinde belirli aralıklarla şu da işlenmiş. Alevilik aslında felsefik olarak dişil bir inançtır. Beslendiği kaynaklar coğrafya olarak dişil coğrafyanın ya da dişil düşünce tarzının şekillendiği bir coğrafyada mekan ve zaman olarak şekillenmiştir. Bunu biraz daha ortaya çıkartmak gerekir. Bunlara bir vurgu da var kendi içerisinde. Buradan beslenerek biraz hangi simgesel olarak, inanç felsefesi olarak, mitos olarak nereden beslenmiş? Bunun içindeki dişil öğeler de nedir? Jineolojinin bu noktada buna yaklaşımı nedir? Biraz daha buradan da naçizane bir şekilde dokunuşlar yapıyor.

    “ALEVİLİK TARİHİNİ BELİRLİ KESİTLERİ KOYARAK ORTAYA KOYMAYA ÇALIŞTIM”

    -Söylediklerinizden kitabın devamının geleceğini mi anlamalıyız?

    Yani ilk kitap tabii kendi içinde yetersizlikleri var. Çünkü çok ciddi araştırmalar yapan, doğrudan saha araştırmasıyla Alevilik tarihine, Alevilik yazınsal çalışmasına çok güçlü hafızalar oluşturan yazarlar var. Bunlardan hepsinden beslendim. Bu konuda bu araştırmaların çok desteği oldu.

    Bu kitap Jingef’ten çıktı. Özellikle kadın yazarlığının ve kadının tarihe bakış açısını da ortaya koyarak, kadının tarihe, kadının inançlara bakış açısını koymak açısından özellikle tercih edilen bir boyuttu.

    Buradan bir eser ortaya çıkartmaya çalıştık. Bu süreçte Alevilik tarihini belirli kesitleri koyarak ortaya koymaya çalıştım. Çünkü Aleviliğin siyasal tarihini biraz daha ortaya koyduk. Aleviliğin siyasal tarihi belirli kesitlerde ele alınır. Yani belirli kavşaklar vardır.

    Zaten yapısal sosyoloji dediğimiz olay o öznenin, tarihsel özne dediğimiz ki biz buna Alevilik dedik, Rea Haq inancı dedik daha çok, Rea Haq inancının şekillenmesini etkileyen iç ve dış faktörlerdir. Temel kesitlerdir. Tarihsel kesitler oluşturdum. Bu ilk kesit olarak on üçüncü yüzyıla kadar ki süreç bu İslamiyet’in Mezopotamya Kürdistan coğrafyasına yayılmasıyla birlikte Kürt toplumunun kendi yerel inançlarıyla hakim İslamiyet ideolojolojisi siyasal İslam karşısındaki direnişini nasıl tamamladı?

    İkinci kesit on beşinci yüzyıl sürecidir. On beş ve on altıncı yüzyıllar Safevilerin aslında ortaya çıktığı, artık Kürdistan’da Osmanlı ve Safeviler arasında iktidar kavgasının yürütüldüğü, bu imparatorlukların kendi içerisindeki iktidar kavgasında inançları nasıl siyasallaştırılarak toplumsal kavgalara, toplumsal çatışmalara yol açtığı bir süreç ve bu dönemde çok yoğun, Alevilik düşünce tarzına ve yaşam şekline bir müdahale var. Safevilerden doğru da var, Osmanlı’dan doğru da var ve bir katliamlar süreci aynı zamanda.

    Bu, kimliğe ciddi bir müdahale ve kimliğin yeniden şekillenmesi açısından bir ikinci kesit oluşturuyor aslında. Bu kesitte çok yoğun göçler var. Mobilize olmuş coğrafya çünkü. Çok yoğun göçler, kimliğin yeniden şekillenmesi, kimliğin İslamiyet’te yeniden şekillendirilmeye çalışması, onun nüvelerine, onun nüvelerinin artık Alevi kimliğine nüfuz etmesi var. Üçüncü kesit olarak da ortaya koyduğum süreç, ki ikinci kitapta bunu koydum.

    O kitap henüz yayımlanma aşamasında. Orada da on sekizinci yüzyıldan yirminci yüzyıla kadar ki süreçtir. Bu dönemde daha çok Türkiye Cumhuriyeti’nin inşa sürecidir. Osmanlı’nın yıkılışı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin inşa sürecidir. Bu dönemde de aslında çok yoğun olarak kimliğe, devlet iktidarının çok yoğun bir müdahalesi var.

    Kimliğin yeniden kendisini şekillendiği, bir direniş olgusu olarak kendisini şekillendirdiği bir süreç. Alevi kimliğinin tarihsel perspektifini bu üç kavşakta ele alıyorum.

    Nuray ATMACA-Cihan BERK/DERSİM

  • Musa Kulu: Suriye’deki katliama Alevi kurumlarının cılız tepkiler vermesi kabul edilemez!-VİDEO

    Musa Kulu: Suriye’deki katliama Alevi kurumlarının cılız tepkiler vermesi kabul edilemez!-VİDEO

    PİRHA- DAD eski Eş Genel Başkanı Musa Kulu, Alevilere yönelik soykırıma karşı hem dünyada hem de Türkiye’deki tepkilerin yetersiz olduğunu belirterek, “Daha ciddi, kararlı ve üst düzeyde eylem sahibi olarak katliamın önüne geçilmesi gerekiyordu” diye konuştu. Öcalan’ın ‘Barış ce Demokratik Çözüm Çağrısı’nın yansımalarına dair de konuşan Kulu, “Aleviler hiç tereddütsüz bu sürecin tarafı değil bizzat örgütleyicisi olmakla karşı karşıyadır” dedi.

    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) eski Eş Genel Başkanı Musa Kulu ile Abdullah Öcalan’ın demokratik toplum çağrısı, Suriye’deki Alevi katliamı ve Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasına ilişkin konuştuk.

    “ALEVİLER SÜRECİN BİZZAT ÖRGÜTLEYİCİSİ OLMALIDIR”

    PİRHA: Demokratik toplum çağrının toplumsal karşılığı nedir, Aleviler kendini bu çağrının neresinde görmeliler?

    Musa Kulu: 100 yıllık Kürt sorununun çözümü, Ortadoğu’daki halkların barış ve kardeşlik içerisinde yaşaması için yapılan en büyük demokratik ve toplumsal çözüm deklarasyonu olarak okunabilmeli. Abdullah Öcalan’ın İmralı’dan yaptığı çağrı Türkiye’nin içine girdiği girdabın ekonomik, siyasi, sosyal ve uluslararası çöküş noktasında hem toplumsal dinamiklerin bir çıkış yolu bulması hem de demokrasinin önünün açılması, demokratik bir cumhuriyet için bir girişi manifestosu olarak okunmalı. Çoğu çevrelerin yaptığı kuşkulu yaklaşım aslında doğru bir şey değil. ‘Ne verdiler ne aldılar’ ya da ‘Gizli pazarlık nedir’ demek bu kadar maddi ve manevi yıkıma yol açan bir sorun için rasyonel, insancıl ve demokratik vicdan sahibi insanların düşüncesinin bu tür kuşkulu sorular değil bu çıkışla yeniden bir şeyin inşa etmenin mümkün olabileceğini hem düşünmeleri hem de inanmaları gerekiyor.

    Herkes şunu bilmeli ki Türk-İslam sentezi üzerine inşa edilen halklar ve inançlar hapishanesine dönüşen bu ülkede tek çıkış İmralı’nın ortaya koyduğu demokratik çözüm fikriyatıdır. Türkiye’nin demokratikleşmesi, radikal demokrasinin bütün halkların ve inançların yeni bir rıza anayasası etrafında birleşerek bu sorun çözülebilir. Burada Alevilerin, Kürtlerin ve diğer halklar ile inançların barış içerisinde yaşamasının anahtarı da budur.

    Yüzyıllık inkâr ve asimilasyona uğrayan Alevilerin bu radikal dönüşüm içerisinde sorumluluk ve Alevi hakikatiyle sahip çıkmaları ve kendini var etmeleri, yaşatma ve kültürlerini, tarihsel hafızasını, yaşamını idame ettirmek için bu yolda zorunlu olarak yer alması gerekiyor. Demokratik çözüm çabasının yanında durarak kendilerini var etme imkân, olanak ve örgütlenmesini sağlayacaklardır. O yüzden Aleviler hiç tereddütsüz bu sürecin tarafı değil bizzat örgütleyicisi olmakla karşı karşıyadır.

    “ALEVİ KURUMLARININ BU KADAR CILIZ TEPKİLER VERMESİ KABUL EDİLEMEZ”

    -Suriye’de Alevi katliamı sürüyor. Bunu durdurmaya yönelik çabaları nasıl görüyorsunuz?

    Suriye maalesef çağ dışı HTŞ ve onun bileşenlerine teslim edildi. Suriye’de en örgütsüz ve güçsüz yapı Alevi toplumuydu. O yüzden HTŞ ilk olarak Alevileri bertaraf etmek için saldırı gerçekleştirdi. Ne yazık ki Alevilerin örgütsüzlüğü hem can, hem mal hem de gelecekte büyük kayıplar yaşayacakları gerçeğiyle karşı karşıyayız. Bu çağda insanlık dışı soykırımın yapılmasına da hem dünyada hem de Türkiye’deki Alevilerin çok cılız bir sahiplenmesi oldu. Suriye’deki Alevi katliamına Türkiye ve Avrupa’daki Alevi kurumlarının bu kadar cılız tepkiler vermesi kabul edilemez. Daha ciddi, kararlı ve üst düzeyde eylem sahibi olarak katliamın önüne geçilmesi gerekiyordu.

    “DEVLETİN ADIMLAR ATMASI GEREKİYOR”

    -Türkiye’de barış meselesi konuşulurken İmamoğlu ve ekibi tutuklandı, Şişli’ye kayyım atandı. Bunu nasıl okumak gerekiyor? Bunu sürece dair bir mesaj olarak okuyabilir miyiz?

    İmralı’dan çıkan demokratik çözüm deklarasyonu insanlarda bir umut oldu ancak Türkiye henüz devlet olarak söz kurmuş değil. Türkiye demokratikleştiği, bütün halkların ve inançların yasal ve anayasal güvencesi sağlandıktan sonra ülkedeki bütün sorunlar çözülür. Devletin HDK, CHP ve diğer muhaliflere yaptığı operasyonlar sürece dair samimiyetsiz bir duruşunun olduğunu ortaya koyar. Devletin ülkenin demokratikleşmesi değil de tek adam rejiminin ceberrut bir diktatörlüğe dönüşme çabası olduğunu söylemek mümkün. Yapılan sürecin demokrasiye, barışa ve kardeşliğe evrilmesi için devletin adımlar atması gerekiyor.

    PİRHA/DERSİM

  • Şair Cevahir Bedel: Her sanat üreticisi içinde doğduğu ortamdan etkileniyor ve besleniyor-VİDEO

    Şair Cevahir Bedel: Her sanat üreticisi içinde doğduğu ortamdan etkileniyor ve besleniyor-VİDEO

    PİRHA-Her sanat üreticisinin içinde doğduğu ortamdan etkilendiğini ve beslendiğini belirten Şair Cevahir Bedel, “Ovada yetişmiş birisi için ova neyse benim için de dağ hayatımın doğal bir parçası. Dağı simge olarak yaşamın bir parçası olarak görüyorum. Hepimizin ulaşamadığı, sırrına eremediği alanlar var ve benim anlatmak istediğim dağ onun simgesi. Bir şeyin ardını görme isteğiyle ilgiliydi. Dağ hayatımızda eremediğimiz her neyse onu simgeliyor aslında” dedi.

    Şair Cevahir Bedel’in ‘Bir dağ ki hiç olmadı’ isimli şiir kitabı 2022 tarihinde Manos Yayınları’ndan çıktı. Cevahir Bedel ile hem en son çıkan şiir kitabına ilişkin hem de edebiyata ilişkin kouştuk.

    “KİTABIN NE KADAR SATTIĞI, İKİNCİ BASKIYI NE ZAMAN YAPAR GİBİ KONULARLA İLGİLENMİYORUM”

    PİRHA: Yeni şiir kitabınız ‘Bir dağ ki hiç olmadı’, raflardaki yerini aldı. İlk olarak tepkiler nasıl?

    CEVAHİR BEDEL: Edebiyat ürünleri için böyle bir tepki hemen oluşmuyor oluşsa da edebiyat ürünü böyle herhangi bir ürün değil. O yüzden de takip edebileceğimiz hemen ne oluyor, ne bitiyor, kim nasıl karşıladı diye bakacağımız bir şey değil. Genelde hakkında bir yazı çıkarsa ya da bir söyleşi talebi gelirse tepkileri görmüş oluruz. Onun dışında ben çok şair olarak kitabımın ne kadar sattığı, hangi kitap evinde olduğu, ikinci baskıyı ne zaman yapar gibi konularla prensip olarak çok ilgilenmiyorum. Çünkü bizim işimiz yazmak, metin oluşturmak geri kalan kısım okur ile yayınevleri arasındaki iş. Ben okur hesaplayarak yazan bir şair olmadığım için tepkileri de bilmiyorum ama genelde yine edebiyat camiasından tepki geliyor. Bir şair çıkan kitabınızla ilgili. Biz de o şekilde oradan takip ediyoruz ama geri kalan kısmı bilmiyorum ve gerçekten de ilgilenmiyorum.

    “DAĞI SİMGE OLARAK YAŞAMIN BİR PARÇASI OLARAK GÖRÜYORUM”

    -Dağ sizde neyi imgeliyor?

    Aslında kitabın ismine taşındığı için dağ öne çıkıyor ama tabi ki coğrafyanın çok etkisi var. Çünkü burada (Dersim) doğdum ve büyüdüm. Çocukluğum burada geçti, ovada yetişmiş birisi için ova neyse benim için de dağ hayatımın doğal bir parçası. Dağı simge olarak yaşamın bir parçası olarak görüyorum ama bu durum da değişiyor çünkü üç yıl önce yazdığım dağ ile şimdiki dağ imgem birbirinden çok uzak. Ama ben dağ olarak kitapta ulaşılamayan, sırrına erişilemeyen alanlar olarak kastetmiştim. Yani hepimizin böyle ulaşamadığı, sırrına eremediği alanlar var ve benim anlatmak istediğim dağ onun simgesi. Bir şeyin ardını görme isteğiyle ilgiliydi. Dağ hayatımızda eremediğimiz her neyse onu simgeliyor aslında. Belki de kitapta aslında varamamayı vurguluyorum. Bir yere varmak gerekmiyor önemli olan aramaktır. Eğer hayatımızda aram bitmişse ve varmışsak yaşamı hangi argümanlarla sürdüreceğiz.

    “KADINLAR ARTIK EDEBİYATTA ÇOK GÜÇLÜ”

    -Kadın şairlerin görünürlüğünün yeterince ortaya çıktığını düşünüyor musunuz?

    1990’lı ve 2000’li yıllarda çok güçlü bir şekilde Türkiye edebiyatında kadın sesinin çok güçlü duyulduğunu düşünüyorum. Çok iyi şairler ve yazarlar var ancak sadece şiir, roman ve öykü yazan kadınlarla karşı karşıya değiliz. Bunun üzerine düşünen, üreten ve kolektif çalışmalar yapan çok sayıda kadın var ve bu çok umut verici benim için. Hatta kısa bir süre önce kadın şair ve yazarların buluşmasındaydım ve gerçekten umudum tazelendi. Orada üç gün süren bir deneyim paylaşımında şunu fark ettim ki kadınlar artık ‘diğerleri ne düşünüyor, edebiyatın işleyişine kadar güçlü olan erkek algısı ne görüyor’ gibi sorularla ilgilenmiyor. Kadınlar üretim ve metin odaklı bir şeyler yapmak, bilinçlenmek, yan yana durmak istiyor ben de bunu çok güçlü bir şekilde hissettim ve bu beni çok motive etti. Tabi ki edebiyat, yazı yazmak aslında tamamen bireysel bir çaba. Ama orada birlikte dayanışma içerisinde yapılabileceklerin vurgusunun yapılması benim açımdan gerçekten anlamlıydı. Ben ruhum toplulukla hareket etmeye uygun değil ama yine de bu birliktelik bende içerisinde dayanışma olan,  yatay bir araya gelen gruplarla gerçekten çok şey yapılabilir. Ayrıca kadın yapı olarak yaratmaya, üretmeye, dayanışmaya, yaşatmaya, yeşertmeye çok müsait. O nedenle kadınlar artık edebiyatta çok güçlü.

    “KENDİ HİKÂYELERİMİZİ YAZMAYA BAŞLAMIŞSAK ZATEN YAZILAN DİL KADIN DİLİDİR”

    -Kadın yazarların, kadın dili oluşturduğunu düşünüyor musunuz?

    Ben kadın dili için ekstra bir şey yapmıyorum. Kadın diliyle yazı yazayım diye uğraşamıyorum ama tabi cinsiyetçi olmayan bir dil, eril olmayan bir dil kullanıyorum. Ama kadın dili dediğimiz şey biz yazarken zaten kendiliğinden var olan şeydir. Biz kadınlar eğer artık kendi hikayelerimizi yazmaya, kendi dünyalarımızı yansıtmaya başlamışsak yazılan dil zaten kadın dilidir. Bunun için özel bir dil geliştirmek gerekmiyor. Benim yazdığım her şey nasıl ki kadınlık, annelik, Dersimlilik de dahil, her şey nasıl ki bir sentez içerisindeyse tabi ki kadınlığım da orada metinlere kendiliğinden sızıyor. Burada bir hesap düşünmüyorum. Güçlü, yazar ve şairlerin zorlama bir dil yaratmaya ihtiyaç duyduğunu düşünmüyorum. Ama bu çabayı da anlamlı buluyorum. Çünkü hepimiz kendi dilimizi, kendi varlığımızı ve düşünce biçimimizi arayarak buluyoruz. Kadın edebiyatı, kadın bilinci ve kadın duruşu güçlendiği için kadın dili zaten var artık. Eskiden kadın şairler aşkı ve sevgiyi anlatırken erkeklerin algısı ve sözcükleriyle anlatıyordu ama bugün kendi algımızla anlatıyoruz aşkı ve sevgiyi.

    “DEYİŞLER, BÜTÜN DÜŞÜNCE BİÇİMİMİ ETKİLEMİŞTİR”

    -Doğduğunuz coğrafyanın şiirlerinizdeki yeri nedir?

    Bence her sanat üreticisi içinde doğduğu ortamdan etkileniyor ve besleniyor. Tabii ki benim üzerimdeki etkisine gelince ben Alevi inancıyla büyüdüğüm için aklıma ilk olarak müzik geliyor. O yüzden deyişler ritim duygusunu, şiirdeki akışı gibi benim bütün düşünce biçimimi etkilemiştir. Felsefe anlamında bu kültürden etkilenmemek imkansız çünkü çok biricik bir algısı var bu inancın. Hakk bendedir mantığıyla hem insanı Hakk ile eşitleyen bir inanç hem de bu dünyada bir zerresin mantığıyla aslında insanoğlunun bir hiç olduğunu söylüyor deyişlerde. Mesela bazen dünya karşısında neyiz ki biz bu kadar konuşuyoruz diye düşünüyorum. Aynı zamanda dağ, rüzgar, meşe ağaçları ile biçimsel olarak da etkisi var. Ama en çok da insanın ruhunu etkiliyor.

    CEVAHİR BEDEL KİMDİR?

    1 Ocak 1976 tarihinde Dersim’de dünyaya gelmiştir. Üniversite eğitimini İstanbul Üniversitesi’nde İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nde bitirmiştir. Kocaeli Üniversitesi’nde “Türkiye Yazılı Basınında Azınlıklar ve Marjinal Gruplar” isimli teziyle yüksek lisans eğitimini tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde “1980 Sonrası Siyasal Değişimin Işığında Kadın ve Liderlik Olgusu” adlı teziyle doktorasını bitirmiştir.

    Varlık, Sincan İstasyonu, Yeniyazı, Şiiri Özlüyorum, Kurgu Düşün Sanat, Akköy başta olmak üzere birçok dergi ve mecrada şiirleri yayımlanan Bedel, ilk şiir kitabı olan Cevher Kapısı’nı da 2010 yılında yayımlamıştır. Ertesi yıl yayımlanan Gece Yanığı isimli kitabıyla Bedel, Homores Arif Damar Jüri Özel Ödülü’nü kazanmıştır. 2014 yılında yayımlanan kitabı Çayırı Saklamak, Ceyhun Atıf Kansu Şiir Ödülü’ne değer görülür. Bedel, 2015 yılında Ehrimen’le Gece Konuşmaları’nı, 2018’de şiir kitabı Dünyanın Kısa Avlusu’nı yayımlamıştır. Son olarak da 2022 yılında Bir Dağ Ki Hiç Olmadı şiir kitabını yayımlamıştır.

    Cihan BERK-Nuray ATMACA/DERSİM

  • ZeleMele Mem, müziğe geri döndü: Dersim ciddi bir tehdit altında, herkes elinden geleni yapmalı-VİDEO

    ZeleMele Mem, müziğe geri döndü: Dersim ciddi bir tehdit altında, herkes elinden geleni yapmalı-VİDEO

    PİRHA-Dersim’in coğrafyasının, kültürünün ve inancının son yıllarda ciddi bir tehdit altında olduğunu belirten ZeleMele Mem (Mehmet Ali Güler), “Hızlı bir şekilde herkesin elinden gelen ne varsa yapması gerektiğini düşünüyorum. Yapabileceğim en iyi şey müzik yapmak. Müzik yaparak bir şey yapmaya başlayabilirim diye düşündüm. O yüzden tekrar müziğe geri döndüm” dedi.

    Aktif müzisyenliği bıraktığı açıklayan Dersimli Müzisyen ZeleMele Mem uzun bir aradan sonra “Vêsno” (Yaktı) adlı şarkısıyla dönüş yaptı. Şarkı geçtiğimiz günlerde tüm dijital platformlarda müzikseverlerin beğenisine sunuldu.

    30 yıla yaklaşan sanat hayatında Zazaca/Kırmançki dilinde önemli eserlere can veren ve tekrar aktif müzik çalışmalarına dönen ZeleMele Mem (Mehmet Ali Güler) PİRHA‘nın sorularını yanıtladı.

    “DERSİM’İN İÇİNDE BULUNDUĞU SORUNLARDAN DOLAYI MÜZİĞE GERİ DÖNDÜM”

    PİRHA: Geriye dönüşü ortaya çıkaran güç neydi, Kırmancki müzik yapmanızın motivasyonunu nereden alıyorsunuz?

    ZELEMELE MEM: Hepimizin de bildiği gibi Dersim coğrafyasıyla, demokratik yapısıyla, kültürel ve inançsal yapısıyla son yıllarda ciddi bir tehdit altında. Son yıllardaki dışa yönelik göçler ve dışardan Dersim’e yönelik bazı göçlerin de artık demografik yapı üzerinde etkili olacağını düşünerekten hızlı bir şekilde herkesin elinden gelen ne varsa yapması gerektiğini düşünüyorum. Ben de ne yapabilirim diye düşündüm. Daha önce bir takım çalışmalara, kolektif çalışmalar da organize etmeye çalıştım ama yetersiz kaldı. Yapabileceğim en iyi şey müzik yapmak. Müzik yaparak bir şey yapmaya başlayabilirim diye düşündüm. O yüzden tekrar müziğe geri döndüm. Ayrıca Zazaca müzik yapan arkadaşların sayısı da azalmaya başladı, ana dilimizle daha az eserler ortaya çıkmaya başladı. Bu da bir benim için bir sinyaldi. Yıllardan beri hem ara verdiğim dönemde hem de öncesinden yapmış olduğum onlarca belki de yüzlerce eserim vardı. Bunları da tabi ki seslendirip insanlarla buluşturmak istiyorum. Tüm bunların toplamında müziğe başlama yönünde bir karar aldım. Bu adımın atılması her şeyden önce Dersim’in doğası, coğrafyası, tarihsel, kültürel yapısı ve içinde bulunduğu sorunlardan dolayı geri döndüm. Hepimizin bir önce bir şeylere başlaması gerektiğini düşünüyorum.

    “VESNO, UMUT ŞARKISIDIR”

    -Vesno, neyi anlatıyor?

    Yaptığım eserlerin belki de yüzde yüz yaşanmış ya da günlük olaylardan esinlenerek mesajlar içeren eserlerdir. Vesno, içinde bulunduğumuz dönemde umutsuzluklar ya da çiftlerin, ailelerin kolay bir şekilde birbirilerini bırakmaları ve boşanmaları olduğu bir dönemde aslında çiftlere ya da sevenlere umudu aşılıyor. İçinde bulunduğumuz koşullar ve zorluklar olabilir, bazen insanlar zor şartlar içerisine düşebilirler. Bazen umutsuzluklar egemen olabilir insanın hayatında ama insanlara mesaj olarak şunu aktarmak istedim, bunlar gelip geçicidir insanın biraz sabırlı olması gerekiyor. Temel motivasyonum buydu. Çünkü sevda, sevgi ya da aile basit şeyler değil bunlar büyük emeklerle ortaya çıkan şeylerdir ve bunların dönem dönem ortaya çıkacak sorunlar dolasıyla umutsuzluklar bitmesi de mantıklı olmayacaktır. Bundan dolayı Vesno bir umut şarkısıdır.

    “MÜZİĞİN ANA DİLİ ÖĞRENMEDE ÇOK BÜYÜK BİR ETKİSİ VAR”

    -Dersim hem dil hem doğa hem de inanç alanında baskı altında. Dersimli bir sanatçı olarak müziğinizin bu baskıya karşı ortaya çıkan direnişe katısını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Ben asimile olmuş biriydim. Darbe döneminde ilkokula başladım. Ana dilimizi unuttuk ilk Dersime gelen hoca, ‘Köy dili konuşmayın, şehir dili konuşun’ diyordu. Artık ailelerde korktuğu için herkes çocuklarına Türkçe’yi öğrenmeleri için teşvik ediyordu. Asimile olmuş bir genç olarak lisede ikinci sınıfta bir öğretmen arıcığıyla bir ana dilim olduğunu fark ettim. Öğretmenin teşvikiyle ana dilimi öğrenmeye başladım. Müziğin dil öğrenmede çok büyük bir etkisinin olduğunu o zaman fark ettim. Şöyle düşündüm ‘Çok güzel eserler yapmalıyım ki insanlarımız bu şarkıları beğensinler bundan dolayı da ana dilini öğrensinler.’ Bu şekilde tamamı Zazaca olan albümler yaptım. Programlarımın tamamını Zazaca sundum. Benden etkilenip Zazaca öğrenen gençler oldu. Aynı zamanda eşimle ve çocuklarımla bu dili konuşarak aktarmaya ve yaymaya çalışıyorum. Çözüm yolu ne olabilir diye bazı mesajları eserlerim içerisinde insanlara sunuyorum. Birçok eserimde, şuanda üzerinde çalıştığım eserler ve daha sonra çıkarmayı düşündüğüm eserlerde bazı toplumsal mesajlar içeren parçalar var. Olayları nasıl algılıyorsam ve düşünüyorsam bunları müziklerimde topluma sunuyorum. Müziğin gücü çok büyüktür ve insanları çok etkiliyor. İnanıyorum ki yaşadığımız sorunlara bir katkı sunacaktır. Dersim’in sorunlarına bir çözüm bulmak için bir araya gelmemizde sanatın bir araç olacağını düşünüyorum.

    “DERSİM İÇİN HEPİMİZ BİR ŞEY YAPMALIYIZ”

    -Gelecekteki çalışmalarınız hakkında bilgi verir misiniz?

    Müziğin, dil öğrenmede nasıl bir araç olduğunu çok iyi biliyorum. Ben de ana dilimi öğrenmeye şarkılar dinleyerek başlamıştım. Ana dilin ömrünü çocuklara aktarmada en büyük görev annelere düşüyor, çünkü çocuklarla en çok ilgilenen annedir. 2012 yılında Dersim Belediyesi’nde Edibe Şahin döneminde bir çocuk korosu, bir de kadın korosu başlatmıştım. Çocuk korosunda, çocuk şarkıları söylenmesi gerekir. Ben de Zazaca çocuk şarkılarının yokluğundan dolayı çocuk şarkılarından oluşan bir albüm hazırladım. 2012 yılında bu çalışmayı Dersim’de albümleştirmiştik. Çocuklarımızla beraber Avrupa’da küçük bir turne yaptık. Şimdi burada da bu çalışmaların 2. aşaması diyebileceğim bir projeye başladım. Şu an 8 tane çocuk şarkısını tamamladım. Almanya’nın Bochum şehrinde Dersim Bochum Derneği bünyesinde çalışmalar yaptık ve birkaç yıl devam ettirdik. Her yıl birer tane de konser düzenledik. Bu projenin üçüncüsünü önümüzdeki yıl ocak ayında yapmayı düşünüyoruz. 2025 yılında 2. çocuk korosu albümünü olgunlaştırıp yeni piyasa çıkarmak istiyoruz. Bunun dışında artık albüm değil de tek tek ya da birkaç eserin birlikte dijital ortamlarda yayınlayarak insanlarımıza buluşturmak istiyorum.

    Yapmış olduğum ve tamamlamış olduğun çok fazla eserim var. Bunların çoğu sevda ve toplumsal mesajlar içeren şarkılar. Halen çalışmalar içerisindeyim muhtemelen yaz ayına kadar 15-20 şarkı tamamlamış olacağım. 2 tane turne düşünüyorum. Bir tanesi 5 yada 8 konserlik küçük bir Türkiye turnesi. 1 tane de yine 8 konserlik Avrupa turnesi düşünüyorum. Müziğin gücünü de alarak kolektif şeyler yapmayı düşünüyorum ama bunlar henüz düşünme aşamasında. Sanatçı arkadaşlarla, kurumlarla ya da Dersimli insanlarla yapacağım küçük toplantılarda dile getireceğim fikirler var. Ama fikirlerim nasıl vücut bulur ya da karşılık bulur mu bunu şimdiden bilemiyorum.

    Dersim, ana dilimiz ve coğrafyamız için hepimiz bir şey yapmalıyız. Kimin elinden ne geliyorsa yapsın. Dersim olduğu zaman biz kendimizi var ve güçlü hissediyoruz. Şu an Dersim için en önemli sorunlardan birisi maden projeleri ve önümüzde ki günlerde bu projeler daha çok çoğalacaktır. Bizim şimdiden bir duyarlılık oluşturup bir duruş sergilememiz gerekiyor. Eğer tepki göstermezsek Dersim diye bir şey kalmayacak. Dersim sadece o zaman efsanevi bir isim olarak kalacaktır. Bundan dolayı herkes elinde ne geliyorsa yapsın. Bizim bir araya gelmemiz için artık birbirimizi sevmemiz lazım. Ayrı yönlerimiz mutlaka olabilir ne olursa olsun bu alan da katkı sunabilecek, herkesi kucaklayıp bir araya gelmemiz gerekiyor. Bunu umut ediyorum ve herkesten bunu bekliyorum.

    Cihan BERK-Nuray ATMACA/DERSİM

  • Yurttaşlardan köpeklerin katledilmesini öngören yasaya tepki: Yasa geri çekilsin- VİDEO

    Yurttaşlardan köpeklerin katledilmesini öngören yasaya tepki: Yasa geri çekilsin- VİDEO

    PİRHA- AKP -MHP iktidarı tarafından sokakta yaşayan köpeklerin öldürülmesine dair yasanın parlamentoda onaylanmasına tepki gösteren yurttaşlar,” Bu hayat sadece bize ait değil. Biz doğamızda bulunan tüm canlılarla ortak yaşamı oluşturmak zorundayız. Bu yasa kesinlikle geri çekilmelidir” dedi. 

    Sokakta yaşayan hayvanların katledilmesini öngören yasaya karşı tepkiler artarak sürüyor. Sokak hayvanlarını katletme, ötanazi yasası olarak nitelendirilen yasaya karşı tepki gösteren yurttaşlar PİRHA mikrofonuna konuştu.

    “DOĞADA BULUNAN BÜTÜN CANLILAR BİZİM İÇİN CANDIR

    Bu yasayı uyutma şeklinde ifade etmenin çok komik bir yaklaşım olduğunu belirten Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Alanya Şube Sekreteri Filiz Şaroğlu, “Bu yasayı desteklemek ya da kenarından köşesinden olabilir gibi bakmak imkânsız” dedi.

    Düşünce olarak bütün canlılara can olarak baktıklarını vurgulayan Şaroğlu, “Bitkiler, hayvanlar, insanlar herkesi kapsar ve bu dünya herkese ait. Önce o canların yaşam alanlarını kısıtlayıp daha sonra suçlu gibi katledilmesi kabul edemeyiz. Uyutulma çok komik bir kelime, hafifletilmeye çalışılıyor” diye belirtti.

    “KİMSE BU YASAYA GÖZ YUMMAYACAK

    “Bu hayvanlara bu kadar cana nasıl kıyacaklar”diye tepki gösteren PSAKD Alanya Şube üyesi Fatoş Koç da “Vicdanları buna nasıl el verecek halk olarak göreceğiz. Kimse buna göz yummayacak bunu çok iyi biliyorum” diye belirtti.

    “SOKAK HAYVANLARININ UYUTULMASI ÇOK KORKUNÇ, BİR AN ÖNCE VAZGEÇİLMELİ”

    Hayvanlardan ayrı bir yaşamın düşünülemeyeceğini belirten çevre aktivisti İbrahim İşli, “Bir çevreci olarak çevreden ayrı bir yaşam düşünemediğimiz gibi tabii ki hayvanlarla birlikte yaşamayı bilmek ve öğrenmek gerekiyor. Onların uyutulması ya da buna benzer senaryoların düşünülmesi bize göre korkunç. Bundan bir an önce bu yanlıştan dönülmeli. Ülkemiz bunun için çok uygun, hayvanları asla ve asla uyutmaya gerek yok” dedi.

    “DOĞADA BULUNAN BÜTÜN CANLILARIN YAŞAM HAKKI VARDIR”

    Doğada bulunan her canlının yaşam hakkı olduğuna inandığını belirten Dilek Oğuz ise “Anayasadan hayvanseverler adına mahkemeden olumlu kararlar çıkmasını bekliyorum. Belediyelerin bu konuyu çözebileceğini düşünüyorum” dedi.

    “HAYVANLAR BİZİM HAYATIMIZIN BİR PARÇASI”

    PSAKD Alanya Şube Yönetim Kurulu üyesi Kemal Koldakoç da şunları kaydetti:

    “Aslında hayvanlar üzerinden baktığınızda son günlerde gündemi değiştirmek için ve gündemin bu kadar yoğun bu kadar yoksulluğun arttığı, bu kadar sıkıntıların yoğunlaştığı, ekonomik sorunlarımızın büyük boyutlara çıktığı bir dönemde bir yasayı topluma dayatmaya çalışıyorlar. Bu yasa bir katliam yasası. Zaten devletin şu ana kadar yaptığı çok fazla bir şey yoktu. Yurttaşlar bu konuda gerçekten her geçen gün daha bilinçli, daha duyarlı bir yaşam biçimi oluşturdular. Onları yaşamdan kopartmak, izole etmek gibi bir anlayışı kesinlikle kabul etmiyoruz. Anayasa Mahkemesi bu yasayı mutlaka iptal etmelidir. Bu yasa bizim kabul edebileceğimiz bir yasa değildir. Biz Aleviler canlarımızın, köpeklerimizin, diğer hayvanların kesinlikle bu hayattan kopartılmalarına, kötü yaşam koşullarında yaşatılmalarını kesinlikle reddediyoruz, kabul etmiyoruz.”

    Cebrail ARSLAN/ALANYA

     

  • Adıyamanlı yurttaşlar: Adıyaman’ı 20 yıldır AKP yönetiyor, hizmet yok-VİDEO

    Adıyamanlı yurttaşlar: Adıyaman’ı 20 yıldır AKP yönetiyor, hizmet yok-VİDEO

    PİRHA31 Mart Yerel Seçimler hakkında konuşan Adıyamanlı yurttaşlar, Adıyaman belediyesini 20 yıldır AKP’nin yönettiğini, hizmet alamadıklarını belirterek değişim istediklerini kaydettiler. Yurttaşlar, depremde iktidarın enkaz çalışmalarına geç geldiğini ve sivil toplum kuruluşlarından gelen desteklerle idare ettiklerini belirttiler.

    31 Mart Yerel Seçimler öncesi birçok parti esnafı ve halkı ziyaret ederek oy isterken, ekonomik krizden dolayı ülkeyi yönetmekte zorlanan AKP’nin politikalarına karşı insanlar değişiklik olmasını istiyorlar.

    Adıyaman halkı, 20 senedir belediyeyi yöneten AKP’nin şehirde çalışma yapmadığını, hizmet konusunda geri kaldıklarını ifade ederek, başka parti adaylarının denenmesi gerektiğini dile getirdiler. Yurttaşlar, 6 Şubat depreminde 3 gün boyunca devletin gelmediğini ve dışardan gelen insanların yardımıyla enkazları kaldırdıklarını söylediler.

    Oy isteyen Cumhurbaşkanını eleştiren Abuzer Turhan, oy verilmesine rağmen burada hizmet yapılmadığını dile getirdi.

    Mehmet Hanol da iktidara tepki göstererek, “Biz çalışma sisteminden razı değiliz, halk olarak buna karşıyız. Bir kere bunun değişmesi lazım. 6 Şubat depreminde 3 gün biz hükümeti göremedik. Hala ben çadırda yatıyorum. Şimdi buna nasıl iyi diyeyim. İyi tarafına katılmıyorum” dedi.

    Belediyeyi yönetecek kişinin diğer yöneticilere göre daha pratik olması gerektiğini belirten Sezai Toprak, “Adıyaman’da diğer illere göre yıkılan bina sayısı daha fazladır. Herhangi bir yardım da olmadı. Bize sadece sivil toplum kuruluşlarından yardım geldi. Belediye başkanı olacak kişinin Adıyamanlı olması lazım. Tuttuğunu koparacak birisinin olması gerekiyor” şeklinde konuştu.

    “HİÇ BİR KAÇAK YAPIYA İZİN VERİLMEMELİ”

    Adıyaman’ı yönetecek kişinin şehre her anlamda hakim olması gerektiğine vurgu yapan Ali Işıklı ise “Şehrin altyapısından suyuna kadar her şeyin yeniden yapılması lazım. Yeni binaların birbirine bitişik olmaması lazım. Plan, proje dışında hiçbir kaçak yapıya izin verilmemeli” dedi.

     “TOZDAN ÖLECEĞİZ”

    Uzun zamandan beridir esnaflık yapan Hıdır Çınar, Adıyaman’da hizmetin yapılmadığın dile getirerek şu ifadeleri kullandı:

    “Herhangi bir parti gelsin artık değişiklik olsun. Başkasını deneyelim. 20 senedir başımızda bir iktidar var yeter. Herkes beyazı sarıyı sevecek diye bir şey yok, değiştirelim. Çalışma falan göremiyorum, her taraf toz, duman içerisinde. Belediye hizmet edemiyor tozdan öleceğiz.”

    Yerel seçimlerde tercihini DEM Partiden yana kullanacağını de söyleyen Çınar, “Oyumu DEM Parti’den yana kullanacağım. DEM Parti diğer partilere göre daha fedakâr. Biraz daha tutumlu, biraz daha sevecen. Ben biraz daha onlara empati duyuyorum” diye konuştu.

    Mehmet Ekinci ise “Evimiz yıkılmış. Adıyaman’ın ihtiyacı çoktur. Birincisi evlerin tekrar kurulmalı, insanlar hala konteynırlarda yaşıyor. Adıyaman’da daha iyiye yönelik yapılmış bir şey yok.”

    Kamber YILDIZ/ADIYAMAN