Etiket: röportaj

  • Türkdoğan’dan af tepkisi: 110 milletvekili bir an önce Anayasa Mahkemesi’ne gitmeli

    Türkdoğan’dan af tepkisi: 110 milletvekili bir an önce Anayasa Mahkemesi’ne gitmeli

    PİRHA- İHD Eş Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan af yasasını, ayrımcı olduğu ve adalet duygusunu zedelediği gerekçesiyle eleştirdi. Koronavirüs salgını bahanesiyle düzenleme yapıldığını ama suç tipi ayrımına gidildiğini, bununda toplumun adalet duygusunu zedelediğini belirten Türkdoğan, 110 milletvekilinin bir an önce Anayasa Mahkemesi’ne gitmesi gerektiğini söyledi. 

    İnsan Hakları Derneği (İHD) Eş Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan, PİRHA’ya meclisten geçen af (infaz) yasasıyla ilgili değerlendirmelerde bulundu.

    İnfaz düzenlemesinin korana tedbirleri kapsamında çıkarıldığını söylemenin güç olduğuna dikkat çeken Türkdoğan, “Koronavirüs salgını bahanesiyle bir iki düzenleme yapılmış ama o düzenlemelerde bile suç tipi ayrımına gidildi. Örneğin Terörle Mücadele Kanunu kapsamındaki suçlardan hüküm giyen hasta mahpuslar kapsam dışı bırakıldı. Siz eğer korana nedeniyle böyle bir düzenleme yapıyorsanız o zaman suç ayrımı yapmamanız gerekir. Çünkü virüs ayrım yapmıyor, virüs kimi bulursa onu hasta ediyor. Bu açıdan bile o madde bir ayrımcılık içeren özelliğe sahip olduğu için eleştiriyoruz” dedi.

    “ÇOK CİDDİ BİR AYRIMCILIK VAR”

    “Sadece tutuklu olanlar bakımından, mahkemeler soruşturma veya kovuşturma aşamasında tutuklama yerine salgın hastalık nedeniyle adli kontrol koyabileceğine dair bir hüküm var. O da ağır hasta olan mahpuslar bakımından getirilmiş, onun dışında korona ile bir ilişkisi yok” diyen Türkdoğan, devamında şunları ifade etti:

    “Bu tamamen MHP’nin öteden beri kendi tabanını oluşturan kesimleri hapisten çıkarmaya dönük dayatmasıydı ve AKP de buna ortak oldu, kabul etti. Kanun yürürlüğe girdi ve Alaattin Çakıcı tahliye oldu. Gelin görün ki AHİM’in siyasi sebeple hapishanede tutuluyor dediği iki kişiden biri Selahattin Demirtaş diğeri Osman Kavala. İkisi de tutuklu pozisyonunda. İkisi ile ilgili henüz bir hüküm yok, ikisi ile ilgili verilmiş herhangi bir ceza yok. Avrupa Mahkemesi diyor ki bunlar ne sebeple hapiste tutuluyor. Korona ile ilgili bir yasa yapsaydınız o iki kişi için söylüyorum çoktan tahliye edilmesi gerekirdi. Bunu yapmıyorsunuz AHİM diyor ki tahliye edin etmiyorsunuz. Tam tersi bir suç örgütü lideri infazdan yararlanarak tahliye olabiliyor. Demek ki çok ciddi bir ayrımcılık var. Bunun savunacak hiçbir tarafı yok. Gazetecilerin tutukluluk hali hala devam ediyor, korona kapsamında dahi onlar salıverilmediler. Dolayısıyla ciddi anlamda bir ayrımcılık içeriyor.”

    “ADALET DUYGUSUNA CİDDİ ZARAR VERİYOR” 

    AKP ve MHP’nin şu anda kasten adam öldürme, cinsel suçlar ve uyuşturucu suçlarını, Terörle Mücadele Kanunu’ndaki suçlardan daha hafif suçlar olarak değerlendirdiğine işaret eden Türkdoğan, bunun bir anlamda adalet duygusuna ciddi zarar verdiğini söyledi.

    “Düşünebiliyor musunuz siyasi mahpuslar, gazeteciler, insan hakları savunucuları TMK’ye hapsedilip, en tehlikeli suç kategorisine alınıyor ama hepimiz için tehlikeli suç tipleri ise en tehlikeli olmaktan çıkartılıp ona göre bir nebze daha hafif suç niteliğine dönüştürülüyor. Ayrıca Türkiye’de suçla mücadeleye de çok ciddi zarar vermiştir. Bütün toplumun kınadığı suç tipleriyle nasıl mücadele edecek, bu bakımdan oldukça problemlidir. Bir başka nokta denetimli serbestlik adı altında adi suç işleyenler bakımından kolaylıkla hapishaneden çıkmanın yolunu açtılar. Ama bunu terörle mücadele kanun kapsamındakilerine yapmadılar, ciddi anlamda ayrımcılık içeren özelliğe sahip.”

    “110 MİLLETVEKİLİ İMZASINI BULUP BİR AN ÖNCE ANAYASA MAHKEMESİNE BAŞVURMALIDIR”

    İnsan Hakları Derneği (İHD) Eş Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan, ana muhalefet partisi ve diğer partilerden 110 milletvekili imzasını bulup, bir an önce anayasa mahkemesine başvurulması gerektiğini belirterek, şunları söyledi:

    “Anayasa Mahkemesi’ne başvuru yapıldığı takdirde TMK kapsamındaki suçlara koşullu salıverme süresinin 2/4’te kalması ile ilgili düzenlemeyi, diğer en tehlikeli suç kategorisinde olanların koşullu salıverilme süresi 2/3’e indirilip TMK 3/4’e olduğu için o bakımdan bir eşitlik ilkesine aykırılıktan iptal edeceğini düşünüyorum. Daha başka iptal edeceği maddeler olduğunu da düşünüyorum. En azından bu koşullu salı verme oranları ile ilgili mahkemenin iptal etme kararı yüksek. Bu saatten sonra yapılması gereken, bir an önce Anayasa Mahkemesi’ne gitmek, bir yandan da adalet duygusuna verilen bu zararın topluma iyi anlatılması gerekiyor. Çünkü salıverilecek olan suç tiplerindeki mahkumlar çok kuvvetle muhtemel tıpkı Rahşan affında olduğu gibi yeniden suç işleyip yeniden hapishaneye dönme ihtimali olan gruplardır. Dolayısıyla toplum aslında bu bakımdan da bilgilendirilebilir.”

    Cebrail ARSLAN/ANKARA

  • SES Eş Genel Başkanı Kara: KHK ile ihraç edilen sağlıkçılar görev bekliyor-VİDEO

    SES Eş Genel Başkanı Kara: KHK ile ihraç edilen sağlıkçılar görev bekliyor-VİDEO

    PİRHA – SES Eş Genel Başkanı İbrahim Kara, koronavirüs salgınına ilişkin PİRHA’ya konuştu. Kara, “Şeffaflığa ilişkin hala toplumu ikna edebilecek bir durum söz konusu değil. Sağlık çalışanlarına virüs bulaşmayacak şeklinde hareket ediliyor” dedi. Kara, KHK ile ihraç edilen sağlık emekçilerinin görev beklediğini söyledi. 

    Koronavirüs salgını sürecinde sağlık emekçilerinin yaşadığı sorunlara ve genel işleyişe ilişkin PİRHA’ya açıklamalarda bulunan Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası Eş Genel Başkanı İbrahim Kara, “Öncelikle gerçekten ülkemizde ciddi bir salgınla karşı karşıya olduğumuzu tüm toplum biliyor, bu konuya ilişkin farkındalık yaratıldı. Ama hala toplumun, bireylerin yapması gerekenlere ilişkin ciddi eksiklikler söz konusu. Özellikle basında koronavirüs tehlikesine karşı alınması gereken önlemler toplumla bir şekilde paylaşılıyor. Toplumun bu konuda duyarlı olması, hastanelere ihtiyaç olmadığında gitmemesi yönünde çağrılar yapılıyor veya özellikle riskli insanların evlerinden çıkmamasına ilişkin bir bilgilendirme yapılarak koronavirüs salgınını en az tehlikeyle atlatabilme çabasının içerisine girmiş vaziyette” ifadelerini kullandı.

    “BAKANLIĞIN, SAĞLIK ÖRGÜTLERİNİN GÖRÜŞ VE ÖNERİLERİNİ ALMASI GEREKİYOR”

    Türkiye’nin bir kriz kapısında olduğunu ve bu krizin aşılmasında yetkililere, sağlık emekçilerine ve halka büyük görevler düştüğünü belirten Kara, şöyle devam ettiÇ

    “Tabi bu salgınla baş edebilmenin yolu öncelikle bu sürecin şeffaf bir şekilde yürütülmesi ile doğru orantılı. Şeffaflık açısından baktığımızda toplum ne yazık ki Sağlık Bakanlığı’nın yapmış olduğu açıklamalara pek inanamıyor, inanmak konusunda kaygı duyuyorlar. Verilerin sağlıklı olduğuna ilişkin de şüphe duyuyorlar. Sağlık Bakanlığı’nın tek merkezden bu tür açıklamaları yapıyor olması ile ilintili olduğunu altını çizmemiz gerekiyor. Sağlık Bakanlığı kendisine gelen verileri ya da ülkedeki bu süreci bu salgın sürecini nasıl yönetildiğine ilişkin sağlık alanındaki emek ve meslek örgütleri ile kesinlikle paylaşmıyor. Biz de ancak arkadaşlarımızdan aldığımız bilgilerle bu süreci yönetmeye ve bu sürece katkı sunmaya çalışıyoruz. Aldığımız bilgiler doğrusunda Sağlık Bakanlığı’nı ya da hastanelerin yönetimlerini uyarmaya çalışıyoruz. Ama aslında olması gereken şey bir masanın etrafında bir kriz merkezinin içerisinde bu alandaki sağlık alanındaki örgütlü emek ve meslek örgütlerinin temsilcilerinin de olması, onların da görüş ve önerilerini alınması, aktarılması onların da bu sürece katkı sunmasıyla böylesi bir süreçten daha başarılı çıkmamızın önünde herhangi bir engel söz konusu değil.”

    “SAĞLIK ÇALIŞANLARI KAYGILI”

    Kara, şöyle devam etti:

    “Bütün uyarılarımıza ve bugüne kadar yürüttüğümüz çabalar göz önüne alınarak ufak bir değişikliğe gidildi ama bu bile yetmiyor. Çünkü sağlık çalışanları kaygılı, sağlık çalışanlarının birkaç nedenle kaygıları var. Bir kendilerine ilişkin kaygıları var. En az kaygı duydukları şey bu. Ailelerine ilişkin kaygılar var. Bir diğeri de sağlık hizmeti verdikleri topluma ilişkin kaygıları var. Virüsü kaptıkları andan itibaren öncelikle bulundukları her ortamda ister istemez bulaştırmak zorunda kalacaklar. Çünkü birçok hastayla ilgileniyorlar, hastane koridorunda geziyorlar, toplu kalabalık yerlerde, sağlık hizmeti ürettikleri için bulundukları her yerde benzer bir süreci yaşayacaklar, birçok insana da ister istemez farkında olmadan virüsü bulaştıracaklar. Bir diğeri evlerine gidecekler çocuklarına sarılacaklar, belki insanların ailelerin ve yakınlarının da ciddi bir tehlikeyle karşı karşıya olduğu böyle bir durumda onlarda ciddi sorun yaşıyorlar sağlık çalışanları bundan dolayı kaygılı.

    “AÇIK BİLGİ VERİLMİYOR”

    Bir diğeri de açık bilgi verilmiyor. Virüse ilişkin bir duyum ya da olası ihtimal gibi durumlarında bile sağlık çalışanları kişilere sağlık hizmeti sunuyorlar. Eksik ekipmanla. Kendilerine virüsün ulaşma riskini göze alıyorlar. Bu tür bilgilerin olmaması, herhangi bir vakayı izlemeye çalışma gayretleri şeffaf olmaması sağlık çalışanlarında ciddi bir riske sokuyor. Bunun anlamı şu  sağlık çalışanları hasta olursa, toplum bir bütün olarak hasta olacaktır.. Bu nedenle başta sağlık bakanı olmak üzere yöneticilerin sağlık çalışanlarını koruyacak hızlıca önlemler almak zorunda. Bugüne kadar toplum sürekli bilgilendirildi, toplumda bulaşır oluşmasın diye toplumda birçok önlemler alınmaya çalışıldı, önlemler alındı eksik de olsa bir süreç işletildi.

    “EKİPMANLAR ZİMMET KARŞILIĞINDA SAĞLIK ÇALIŞANLARINA VERİLİYOR”

    Ne yazık ki sağlık çalışanına ilişkin böylesi bir süreç maalesef ve maalesef işletilmiyor. Ne virüse ilişkin bir bilgi, ne de çalıştıkları ortamda bu sürecin nasıl yönetileceğine ilişkin bir bilgi bir aktarım söz konusu değil.

    Tabii ki koruyucu ekipman, Sağlık Bakanı çıkıyor televizyonlarda bas bas bağırıyor ben kendim hallediyorum, herhangi hastanede herhangi bir sorun yok diyor. Buyursun beraber hastanelere gidelim ziyaret edelim. Hiçbir hastanede maske ve eldiven sağlık çalışanların talepleri doğrultusunda bile verilmiyor. Neredeyse zimmet karşılığında sağlık çalışanlarına veriliyor.”

    “İHRAÇ EDİLMİŞ SAĞLIK EMEKÇİLERİ GÖREV BEKLİYOR”

    “Öncelikle personel eksikliği mutlaka giderilmeli, KHK ile ihraç edilmiş sağlık çalışanları hazır görev bekliyorlar. Ya da güvenlik soruşturması nedeniyle yani kendilerine yandaş olmayanları, kamu kurumlarında çalıştırmayan zihniyet şimdi o güvenlik soruşturmasında olumsuz sonuçlanan sağlık emekçilerini göreve davet edebilirler. Veya atama bekleyen yüz binlerce sağlık emekçisi var. Bunları da göreve davet ederek en azından bu süreci sağlık hizmeti sunumunu aksamasının önünde personel eksikliği olarak duran bu durumu ortadan kaldırabilir” diye konuşan Kara, “Bu nedenle başta sağlık çalışanlarının sağlığı olmadan halkın sağlık hizmeti ciddi zarar görür. Yani bizsiz sağlık olmaz diyoruz. Bu nedenle de bizim taleplerimizin görünür olması gerekiyor” çağrısında bulundu.

    Cebrail ARSLAN/ANKARA

     

     

  • ‘Sahaftan alınan her kitap birden fazla kişiyle temas etmektir’-VİDEO

    ‘Sahaftan alınan her kitap birden fazla kişiyle temas etmektir’-VİDEO

    PİRHA – 10 Ekim Ankara Katliamı’nda yaralanan İshak Kocabıyık, emekli olduktan sonra sahaf dükkanı açtı. Kocabıyık, “Bu uğraşın benim için bir yaşanmışlığı var. Sahaflık bir ticari meta değil, yaşayan bir varlık. Biz doğmadan önce basılmış o kitap, hatıralar taşıyor. Yeter ki biz ona bakmasını bilelim” dedi.

    Uzun yıllar demiryollarında çalışıp emekli olan ve ardından 10 Ekim Ankara Katliamı’nda yaralı olarak kurtulan İshak Kocabıyık, sahaflığa başlayarak binlerce değerli kitabı okuyucularına ulaştırıyor.

    “Hayatımdaki birikimleri sahaf olarak devam ettirmek istedim” diyen Kocabıyık, mütevazi bir mekanda, arkadaşıyla birlikte yaptığı ahşap raflarda kitaplarını özenle sunuyor.

    Kocabıyık, tercihinin bu yönlü olmasındaki nedenleri de anlatarak şöyle devam ediyor:

    “Yaşamımda çok önemli kırılma noktaları var. Hem demir yollarında çalışmaya başlamış olmak hem 10 Ekim Katliamı’ndan kurtulmak gibi. Neden kurtulmak, o da ayrı bir travma ama onlarca arkadaşını kardeşini, yoldaşını kaybetmiş birinin nasıl kurtulacağına dair bir cevabım yok ama bu benim hayatımda önemli bir nokta. Üniversiteye 17 yaşında Burdur’dan Ankara’ya okumaya geldim. Siyasal Bilgiler Fakültesi hem siyasetle ilişkimi, hem de üniversitede bir fakülte, bir yaşam biçimi olarak beni çok değiştirdi, hayatın başka yönleriyle tanıştırdı. Sendikacılık, emek hareketinde yer alma, bunları da eklemek gerekir. Bu üçüyle beraber ortaya bir birikim çıktı. Emekli olduktan sonra bu birikimi sahaf olarak kitaplarla beraber, kitaplardan kopmadan yürütmek istedim.
    Bu üç kırılma noktası dediğim zamanlarda beraber yol yürüdüğüm herkesin ve tabii ki ailemi de anmak isterim annemi, kardeşimi, yeğenlerimi… Bu sahafta emeği var. Beni bu noktaya getiren; herkesin emeğinin ürünüdür.
    Çankaya’da, mazisi çok eski bir binada sahaf açan Kocabıyık, mekana dair ise şu bilgileri verdi:
    “Bestekar Sokak, benim 80’li yıllardan beri alışık olduğum kaldığım bir sokak. Bu bina 1960 yılında Amerikalıların bir şirket çalışanları için yapılmış bir lojman. Binanın şimdi en alt katını sahaf olarak kullanıyoruz. Bina pek gözükmeyen inşaat özellikleri taşıyor. Yığma dediğimiz inşaat tekniğiyle yapılmış. Sahaflığın bununla da bütünleştirdiğini düşündük.

    “SAHAFIN MADDİYATTAN ÖTE DUYGUSU VAR”

    “Sahaflıktan hayat koşullarına cevap verecek bir karşılık beklemek doğrusu biraz hayal olur” diyen Kocabıyık, Sahaf dükkanlarının diğer kitapevlerinden olan farkını şu sözlerle anlattı:

    “Maddiyatın ötesinde verdiği bir duygu var ki bunun ne bir parayla, ne de başka bir şeyle değerlendirmek pek mümkün değil. Yeni kitap satılan yerdeki kitapların hepsi ilk sizinle yani alan okuyucuyla temas edecek ama buradaki kitapların beni, her biri en az, ama en az sizden önce bir kişiyle, belki beş kişiyle, belki on kişiyle bir teması olmuş, onların hayatlarında biriktirdiklerini eğer kokusunu duyarsınız, sayfalarında başka gözle bakabilirseniz hepsini hissetmeniz mümkün. Bence başka insanların hayatlarının varlığını işaret eden ve onu bulmaya, onu aramaya dolayısıyla bizatihi hayatın kendisini buldurmaya yarayan bir metod olduğunu düşünüyorum. Bu anlamda sahaflığın verdiği böyle bir duygu var ki doğrusu paha biçilmez.

    “KAĞIDIN BÜYÜSÜNDEN AYRILMAK PEK DE MÜMKÜN OLMUYOR”

    Önceki jenerasyonların bugünkü toplumdan daha fazla okuduğunu da ifade eden Kocabıyık, “Bizim jenerasyonumuzun yazılı kâğıttan başka okuyup paylaşacağı çok azdı” diyerek şöyle devam etti:
    “Paylaşım için belki de bir radyo vardı. Bugünkü kadar iletişim araçları zaten mümkün değil. Bizim evimize tarihini yanlış hatırlamıyorsam 1975’te televizyon geldi.
    1970’e kadar televizyon yoktu. Kitap okurduk. Ailemden büyüklerime, dedelerime, ninelerime o soğuk uzun kış gecelerinde işte ‘Hayber Kalesi kan kalesi cengi’ benzeri kitapları çok okudum. Jenerasyonumuzdan pek çok arkadaşımı da böyle yetişti, büyüdü. Yazılı kelimenin, kitabın böylesi bir büyüsü var. Ve küçük yaşlarda bu kağıtla, yazıyla kelimeyle tanışınca o büyüden kelimeden ayrılmanız pek mümkün olmuyor. Hala sosyal medya bugün çok yaygın olarak kullanılıyor. Onu ayrı bir asli unsur olarak, belki biraz ‘geri kafalı’ da diyebiliriz ama değerlendiremiyorum, kabul edemiyorum. Yazılı kağıt, yazılı basın… Elimle tuttuğumu okumak ve onunla başka bir ilişki kurmak benim için esas.”

    “KAPİTALİZMİN İNSANI SADECE TÜKETTİĞİ AŞAMADAYIZ”

    Kocabıyık, günümüz insanının yazılı materyallerden uzak, sanal ortama daha yakın olmasının nedenine ise şöyle açıklık getiriyor:

    “Birincisi yaşam çok hızlandı. Sürekli insan bir yere yetişmek zorunda. Hani şöyle bir yanılsama da var biri bir çelişki içeriyor tabii. Bir yere yetiştiğiniz zaman o tamam olmuyor oraya yetiştikten sonra da başka bir şeye yetişmemiz gerekiyor. Bu kadar hızla kendini yavaşlatacak, kendi hayatının anlamını sorgulayacak bir aralık bulamıyor diye düşünüyorum. Yani bu kapitalizmin geldiği nokta insanı sadece ve sadece tüketmek için yaşadığı bir nokta. İnsanı sadece ve sadece tüketmek için yaşadığı bir nokta. Buradaki normal şartlarda bile bir kitapla ilişki kurması mümkün değil. Kaldı ki sahafla ilişki kurması çok daha zor, çok daha olumsuzluk içeriyor.”

    “KİTAPLAR SADECE ALINIP SATILAN NESNELER DEĞİL”

    İshak Kocabıyık, “Neden sahaftan kitap alınmalı?” sorusuna da cevap vererek sözlerini şöyle sürdürüyor:

    “Öncelikle sohbet, muhabbet… Buraya kitap almaya gelen arkadaşımız kitap almaktan önce bir tanışma, sohbet sürecinden geçiyor. Çay varsa çayımızı, kahvemiz varsa kahvemizi ikram ediyoruz. Kitap sadece alınıp satılan bir nesne değil aslında, üstünde konuşulan bir materyaldir bana göre. Sahaflardan kitap almanız temel niteliği bu olsa gerek. Bir ikinci nokta ise sahaflık yanımı da gereği bugün asıl basımı da kalmayan ya da yaygın olarak bulunmayan kitapların bulanabileceği bir mekândır, bir yerdir, bir sohbet yeridir, muhabbet yeridir. Dolayısıyla filanca kitap evinden değil de buradan kitap almanın temel ayırt edici özellikleri budur. Ben kimi kitaplarımı almak isteyen arkadaşlarımıza vermemek için onlarca zorluk çıkarıyorum. Çünkü onun benim için bir yaşanmışlığı var. Demin ki, söylediğim nitelikleri var. Bir ticari meta değil her şeyden yaşayan bir varlık. 40 sene belki ben doğmadan önce basılmış o kitap, ben doğmadan önce hatıralarını taşıyor yeter ki biz ona bakmasını bilelim. Bakmasını bilen arkadaşlarımız kitap almak istediği zaman sahaftan başka bir yere gitmiyor, sahaflığın diğer kitap evleri ile en önemli ayırt eden noktası budur diye düşünüyorum.”

    “ESAS OLAN HAYATLARIMIZI ANLAYABİLMEKTİR”

    Kitap almak isteyenlere internet üzerinden de hizmet verdiğini söyleyen Kocabıyık,
    “Çağımızın ister istemez kolaylık mı diyelim artık sağladığı imkanlardan, Nadir Kitap portalında ‘Pusula Sahaf”’ adıyla bir yerimiz var. Oradan kitaplarımızı inceleyip sipariş verebilirler. Her gün yeni kitaplar da ekliyorum. Onun dışında Bestekar Sokak 28/4 ve Kavaklıdere’de gündüz 11 ile akşam 19.00 saatleri arasında mümkün olduğunca biz burada açık tutmaya çalışıyoruz. Oğlumla beraber… Bizim için esas olan tanışmak, hayatlarımızı anlayabilmek, hayatlarımızı yaklaştırabilmek bütün arkadaşlarımız kardeşlerimiz bu şekilde gelip buraya gelip bizi mutlu edebilirler” dedi.

    Raflarda birçok kıymetli eseri barındırdıklarını da aktaran Kocabıyık, Don Kişotun ilk baskısından birçok eski kitaba ulaşılabileceklerini şu sözlerle anlattı:

    “Örneğin 1908 demiryolu grevini anlatan kitap var. O en başucu, en değer verdiğim kitaplardan… Mithat Cemal Kuntay’ın Üç İstanbul Sen isimli kitabının ilk baskısı Suhulet Kitapevi Yayınları’ndan çıkmış. Onun dışında Ahmet Oktay’ın kişisel olarak sevdiğim şairlerdendir. General Papulas’ın hatırası nadir kitaplarımız arasında bulunuyor. Yine Ahmet Oktay’ın Doktor Caligari’nin Dönüşü benim ilk ağırlıkta kıymet verdiğim kitaplardan…

    Kocabıyık, “Bunlar gençliğimde biriktirdiğim kitaplar” diyerek şimdi ise neden satılığa çıkardığını şu sözlerle açıklıyor:

    “Kitapların %90’nı benim biriktirdiğim kitaplar. Satmak acı veriyor. Şimdi şöyle bir yol bulmaya çalıştım, bir sattıklarım var bir de satmayıp kitaplık oluşturacağım kitaplar… Evvela öyle bir yola gittim. Ama sattıklarımda bile üzülüyorum, ‘keşke alınmasaydı’ diyorum. Nihayetinde başka bir hayata geçecek onun için de ayrı bir mutluluk oluyor.”

    “ŞEHİRDEKİ TÜM ÇİZGİ ROMANLARI OKURDUK”

    Kocabıyık, kendi dönemine özgü bir okur profilinin olduğunu da sözlerine ekliyor. Özellikle çizgi romanların ayrı bir tutku olduğuna işaret eden Kocabıyık şöyle devam ediyor:

    “Çizgi romanlar, hani aileler çocuğun ders çalışmasını engelleyecek bir unsur olarak görürler ama bence okumayı alıştırır. Çizgiyle ayrı bir hayal dünyası oluşur. Önemlidir o yüzden. İlkokul çağlarında hafta içi onları okurduk. Hafta sonu bir yer vardı herkes elindeki o çizgi romanları getirir okumadığımız çizgi romanla değiş tokuş yapılırdı. Haftaya yine aynı yerde aynı şey… Dolayısıyla şehirde ne kadar çizgi roman varsa bu sayede okuyabilirdik.
    Şimdi de çizgi roman açısından fena arşiv yok. Çizgi roman severler istedikleri zaman gelip bu arşivden ulaşabilirler.”

    Son olarak okurlara bir çağrı yapalım. Neden sahafa gelinmeli, buradaki hava solunmalı?
    Çünkü sahafın havası başka, Sahafın dünyası başka. Biraz önce söylediğim gibi kitap bizim için sadece ticari bir meta değil, başka bir hayata ulaşmanın aracı. Çünkü sahaftan alınan kitabın hikâyesi alınan kişiyle bitmiyor. Oda muhakkak alınan kişinin hayatına değdikten sonra başka bir aracı eliyle başka bir hayata geçecek tuhaf bir şey teen karnusyan’ada benziyor don değiştirme Alevi’likteki don değiştirmeye de benziyor tabii bu işin espirisi ama başka hayatları merak eden insanların olduğunu biliyoruz. Başka insanların hayatlarına değer veren insanların olduğunu da biliyoruz. O insanların o hayatların kitapta yarattığı değerin peşinde olanlar muhakkak ki sahafa uğruyorlar biz de bekliyoruz.

    Cebrail ARSLAN-Eren GÜVEN/ANKARA

  • ‘Bit pazarından alınıp AVM’lerde satılıyor’-VİDEO

    ‘Bit pazarından alınıp AVM’lerde satılıyor’-VİDEO

    PİRHA –Tuncay kardeşler, müşterilerinin istediği model ve özellikteki ayakkabıları elde üretiyorlar. 40 yıla yakın süredir ayakkabı üreten üç kardeş, kundura zanaatının bitme noktasına geldiğini ifade ederken “Ülkemizdeki tüm üreticiler aynı fabrikadan mal alıyor. Biz 100 liraya imal ederken bazıları aynı ayakkabıyı 500 liradan vitrinde satıyor” dedi.   

    Vedat, İbrahim ve Salih Tuncay, 40 yıla yakın süredir Ankara’nın merkezinde elle ayakkabı yapan üç zanaatkar kardeş. “Baba mesleği” olarak ifade ettikleri işlerini şimdilerde ayakta tutmanın çabasını veriyorlar. 45 yıldır aynı mekanda ayakkabı üretimi yapıldığını ifade eden Tuncay kardeşler, “100 liraya imal ettiğimiz ayakkabıların benzerleri, farklı markalar altında uçuk rakamlara satılmakta” diyerek elle üretimin detaylarını PİRHA’ya anlattı.

    “TÜM AYAKKABICILAR AYNI YERDEN ÜRÜN ALIYOR AMA…”

    Kardeşlerden Vedat Tuncay, mesleğe en son katılan isim. “Bizim özelliğimiz; isteğe göre ayakkabıyı daha ucuza yapmak” diyen Vedat Tuncay, tüm ayakkabı sektörünün ham maddeyi aynı fabrikadan alıp üretim yaptığına dikkat çekti. Lüks mağazalarda, yüksek fiyatlı ayakkabı satanlara gönderme yapan Vedat Tuncay şunları söyledi:

    “Ayakkabılarımızın parlak vitrinlerdekilerden hiçbir farkı yok. Onlar da İstanbul’da aynı yerden kalıpları yaptırıp, aynı yerden derileri alıyor. Ama herkes beğendiğini yapıyor. Mağazalarda yüksek fiyatları görünce üzülmüyorum. İnsanlar farklı. Tezgahlardan alıp lüks mağazalarda, ışığın altında satıyorlar. Onlar da hizmet sunuyorlar. Akıllı adam biraz araştırıp makul olan yerden alır.”

    “AMACIMIZ SADECE GEÇİM SAĞLAMAK”

    Ayakkabıcılığın zorluklarına da değinen Vedat Tuncay, bir ayakkabının elde üretilmesi için en az üç çalışana ihtiyaç duyulduğuna dikkat çekip “Ayakkabıcılık kolay bir meslek değil. Bir çift ayakkabıyı üç kişi ile yapabilirsiniz. Yani benim yaptığım işi ayakkabı diken arkadaş yapamaz. Bir ayakkabının yapımı 1 haftaya yakın sürüyor. Ama fabrikalar yarım saatte 30 çift çıkartıyorlar. Amacımız servet kazanmak değil sadece geçim sağlamak” dedi.

    “KİMSE ‘ÇOCUĞUM KUNDURACI OLACAK’ DEMİYOR”

    Ayakkabı sektöründeki gidişata da değinen Vedat Tuncay şunları söyledi:

    “Cebimize giren mutlaka azaldı. Son dönemde fiyatlar değişti. İnsan imalat yapmamayı bile düşünebiliyor. İnsanımızın biraz daha üretene destek vermesiyle ayakta durabiliriz. Kişiler gidip koca koca mağazalardan değil de üreten ayakkabıcılardan alırsa bizler mesleği sürdürebiliriz. Hepimiz ‘Çocuklarımız okuyacak, kravat takacak’ diyoruz ama ‘Kimse kunduracı olacağım’ demiyor. Nasıl olur bilmiyorum ama bir şekilde bu meslekte yeni kişi yetiştirilmesi lazım.”

    “BİT PAZARINDAN ALINIP AVM’LERDE SATILIYOR”

    Kardeşlerden İbrahim Tuncay ise el emeğinin toplumda yeteri değeri bulmadığını ifade etti. “Ayakkabıları nasıl ürettiğimiz izlenebilseydi, müşteriler giymeye kıyamazdı” diyen İbrahim Tuncay, mesleğe dair şunları söyledi:

    “Yaptıklarımız maalesef kıymet bulmuyor. Buradan ayakkabılar büyük özveriyle çıkıyor ama fabrikasında böyle değil. Haftada yaptığım ayakkabı 40 çift. Biz 10 yıl öncesine kadar dışarı mal yapıp satıyorduk. Bıraktık çünkü yaptıklarımız değerini bulmadı. Şimdi kendi yağımızla kavrulup kendi müşterilerimize satış yapıyoruz. Bizde ayakkabı imalatı 100 liraysa bu falan firmanın spotları altına girdiği zaman 600 TL oluyor. Ama yapan yine İbrahim, Vedat usta…  Örneğin ayakkabıyı hergele meydanında alıp markalı bir mağazada yüz katına sattıklarını okudum. Markayı bırakalım. Önceden herkesin bir ayakkabıcısı, terzisi, kasabı vardı. Artık öze dönmemiz lazım.”

    “SEKTÖRÜ SURİYELİLER AYAKTA TUTUYOR”

    Kendilerini “Elde ayakkabı üreten son nesil” olarak tanıtan Tuncay kardeşler, ayakkabıcılık sektörünün kötüye gittiğini söyleyerek şu uyarılarda bulundu:

    “Bu mesleği kaybolmadan bir çatı altında toplamamız lazım. Yarın bir gün arasak da bulamayız zaten. Benden sonraki nesilde bu meslekte çalışan yok. Ayakkabıcılık sektörü öldü. Şu anda Antep, Konya, İzmir ve İstanbul’da Suriyelilerin bağlantısıyla gidiyor. Oradan gelenlerle idare ediyoruz şimdilik. Meşakkatli bir iş ama yaptığımız iş yerini bulup, müşteri  bir teşekkür ettikten sonra o işin yorgunluğunu unutuyoruz. Ama istiyorum ki bu işi başkalarına da öğreteyim. Biz çocukluğumuzda su satıp, pazarlarda el arabası sürerdik. Kendi çocuğuma tatillerde çalışmasını öneriyorum. Özgüveni artsın, gerçek hayatı bilsin istiyorum. Kendisini geliştirmek isteyenlere biz her zaman için bu mesleği öğretmeye hazırız.”

    Eren GÜVEN – Cebrail ARSLAN / ANKARA  

     

     

      

  • Zeynel Kete: Alevi erkanlarının gittikçe Şiileştiğini görüyoruz – Video

    Zeynel Kete: Alevi erkanlarının gittikçe Şiileştiğini görüyoruz – Video

    PİRHA- Pir Zeynel Kete, Alevi Bektaşi İnanç Kurulu’na dair “Yönetime seçilenler hak kelamını söyleyeceklerse öncelikle taliplerinden rızalık almalıdır” diyerek Alevi hakikatini yok eden hususları da ‘Şii, dernek ve tarikat hattı’ olarak sıraladı. Kete ayrıca Alevilerin kutsal mekanlarında yürütülen doğa talanına da dikkat çekti.

    Şıx Çoban Ocağı Pirlerinden Zeynel Kete, Alevi Bektaşi İnanç Kurulu’na yönelik eleştirilerini PİRHA ile paylaştı. Ankara’da temeli atılan kurul için “Öncelikle her canın kendi piri, talibi, mürşidi ile ikrarlaşması lazım” diyen Kete’nin ilgili aktarımları şöyle oldu:

    Alevi kurumlaşması son 30 yıl boyunca ağırlıklı olarak cemevi yaptırma ve elektrik su faturalarını ödemeye harcandı. Milyonlarca Alevinin enerjisi mevcut birçok kurum yöneticisi ile beraber buna harcandı, heba edildi. Bu kadar hakikatçi, bu kadar hak kelamı, bu kadar Xızır aklının olduğu bir inançta gelinen aşama Alevileri en aza razı etmedir. Bu bir devlet aklıdır maalesef kurumlarda bunun ortağı olmuştur. İnancımız kesindir, nettir. Aleviler dönem dönem darda, zorda olduklarında ocak pirleri bir araya gelmiş, dar cemleri yapmışlar müşkülat giderilmiştir. Eğer bir yönetim oluşturulacaksa bu ister inanç yönetimi, isterse bir dernek yönetimi olsun, öncelikle her canın kendi piri, talibi, mürsiti ile ikrarlaşması lazım. Pire, talibe, mürşite gitmeyen, erkan yürütmeyenler kentlerde adeta cemevi hocası gibi hizmet görüyor, bunlar erkan’ı asimile ediyorlar, dışardakiler değil.

    “DERNEKLER SİYASİLERİN ARKA BAHÇESİ OLDU”

    Alevi hakikatinin üç şekilde yok edildiğini söyleyen Pir Zeynel Kete “Biri; Şii hattı, biri dernek hattı, bir de tarikat hattı” diyerek şöyle devam etti:

    “Dernek hattı, kentleşmeyle beraber Alevilerin özellikle cenaze erkanlarını yürütme konusunda hizmet sunabilir. Tabiri caizse bir sosyal tesis ya da siyasilerin arka bahçesi haline getirilmiş. Biz avcıyı bile cem erkanına almayan bir gelenekten gelirken arsız, nursuz, pirsizler sırtında silahla ceme gelmeye başlamış.,

    “ALEVİLİK ADINA KONUŞANLAR YOLU ARSIZLIĞA DÜŞÜRDÜ”

    “Kendi talibini arsıza, pirsize, nursuza uğratıp, ceplerinde gri pasaportlarla gezenler, Aleviler adına söz söyleyemez” ifadelerini kullanan Kete, Alevi derneklerinin nitelik sorunu yaşadığını da şu sözlerle aktardı:

    Zaman Alevi süreklerinde hak kelamını söyleme zamandır. Sözü ibadet sayan, kelamı ibadetten gören bir gelenekten geliyoruz. Ama baktığımızda Alevilik adına söz söyleyenler, hem ciddi boyutuyla bu yola, ikrara talip olmamışlar, hem de yolu arsızlığa düşürmüşler. Yolumuzun kavramları, erkanları, inançları adeta modernizmin pençesinde kıvranmakta. Buna mevcut dernek anlayışı sebep olmuştur. Derneklerde eğer Alevi hakikati inşa edilip, her can birbirine el atsa, buralar birer akademi gibi çalışıp her talip kendi piri ile didar olsa, o zaman dernekler bir amaca hizmet ederler.”

    “ÖNCELİKLE TALİPLERİNDEN RIZALIK ALMALARI LAZIM”

    Kete, oluşturulan Alevi Bektaşi İnanç Kurulu’nun yöntemsel yanlışları olduğuna da vurgu yaptı. “İnanç kurulları sadece üç beş derneğin yönetici kadrolarının bir araya gelerek oluşturabileceği bir kurul olmamalıdır” diyen Kete sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Bizim söyleyeceğimiz kelam hak kelamıdır ve bütün kainatı bağlar. Bundan dolayı öncelikle taliplerinden rızalık almaları lazım. Kendilerinin pir ü pak olmaları lazım. Geçmiş tarihsel arka planlarıyla ilgili bir kem sözün olmaması lazım. Bulundukları kurumları finanse ederken hakkın sofrasına gitmemeleri lazım. O kurumları birer iktidar aracı haline getirmemeleri lazım. Eğer inanç kurulu varsa resmi ideolojinin bu kurulda filizlenmesine hizmet etmemeleri lazım. Burada masumu pakların hakkı vardır. Halk meydanı kurulur, hak kelamını söyleyenler bütün ocak mensupları o derneğe ait ne kadar talip, pir, mürşit varsa hepsi bir araya gelir, hak kelamı söylenir. Dar didar olunur. Orada gerçekten bu kemaleti yürüten arif ve derviş olanlar, zalimin zulmüne karşı dik duranlar, Xızır aklını kendine rehber edenler bunda görev alabilir. Ama bunu bir iktidar aracı haline getirip, sistemin seçimleri gibi her seçimde çeşitli siyasi parti ve kişilerin arkasından giderek, Alevilerin var etmiş olduğu değerler üzerinden sadece ve sadece Alevileri bir cemevine,  bir elektrik su parasına ikna etmek, bence Xızır aklıyla yek olmamaktır.”

    “ALEVİ ERKANLARININ GİTTİKÇE ŞİİLEŞTİĞİNİ GÖRÜYORUZ”

    Kete’nin dikkat çektiği bir diğer konu da Alevi erkanlarında Şiileşme eğilimi noktası oldu. Yeni yönetim kurulları ve dedelerin bu çaba karşısında dik durması gerektiğini söyleyen Kete şöyle devam etti:

    “Kurum yöneticileri, inanç kurulları, dedeleri, en zor şartlarda ancak ve ancak Xızır aklıyla yek olup kurtuluş yolu ararlarsa bir anlam ifade eder. Xızır; zorda, darda iken, kendi umudunu yitirmemek, zalimin zulmü yanına gitmemektir. Eğer hak edilmeyen bir lokma ile bu erkanlar yürütülüyorsa, o zaman gelinen aşamada gerçekten de Alevi erkanlarının gittikçe Şiileştiğini görüyoruz. Çok yoğun bir şekilde misyoner gibi çalışan Şii bir ekip var.”

    “İNANÇ KURULU KADIN ÖZGÜRLÜKÇÜ BİR YAPI OLUŞTURMALI”

    Alevi Bektaşi İnanç Kurulu’nun başta kadın özgürlükçü bir yapıyı inşa etmeleri gerektiğini, söyleyen Kete, farklılıkların bir arada yaşatılması vurgusu da yaparak şöyle devam etti:

    “Eğer, gerçekten de inanç kurulu bir hizmet görecekse, başta kadın konusunu kendisine ilke edinmelidir. Rahim olmadan hak tecelli etmez. Buradan başlayarak tekrar kadın özgürlükçü bir yapı ve ekolojik bir modeli inşa etmeleri lazım. Toplumsal bir ahlakı inşa etmeleri gerekir. Musahiplik erkan’ıyla beraber gençlik örgütlenmelerini önüne koymaları lazım. 72 millete bir nazardan bakarak bütün farklılıkların bir arada dostça yaşamalarını önlerine koymaları lazım. Eğer hak kelamını söyleyeceklerse hak meydanı kurulmalıdır. Bu halk meydanında yaşanan sorunlar Nemrut-i zihniyete karşı ruhsal ve bedensel olarak kendi ikrarlarını aşmalarını ve Hüseyini duruşu sergilerlerse Alevi aklı sadece Türkiye’de değil Ortadoğu’da yaşanan sorunların çözümünde perspektif olur.”

    “ALEVİ COĞRAFYASINDA KÜLTÜREL KATLİAM”

    Alevi coğrafyasının katliam tehlikesi altında olduğunu da söyleyen Kete, dergah ve kutsal yerlerin yakınlarında yakılan tahribatları da şöyle sıraladı:

    “Bu ülkede nerede bir Alevi kültür havzası varsa sadece fiziki olarak değil, kültürel olarak da katliamdadır. Antalya’da, Elmalı’da dergah var yanı başında taşocağı mevcut. Amasya’daki dergahın yanında baraj yapılıyor. Erzincan bizim için kutsal iken orada da baraj yapılıyor. Balıkesir Alevi havzasıdır ama orada da siyanürle altın aranıyor. Hani toprak hakkın görünür kılındığı mekandı, hani Ana Fatma’ydı? Bunlar bizim sorunlarımız olmalıdır.”

     Cebrail ARSLAN-Eren GÜVEN/ANKARA

     

     

     

  • Milletvekili Özen: Hızır’a dil uzatanlar haddini bilmeli-VİDEO

    Milletvekili Özen: Hızır’a dil uzatanlar haddini bilmeli-VİDEO

    PİRHA – Diyanet  isimli  haber sitesinde yer alan Hızır’a ilişkin karalayıcı ifadelere tepki gecikmedi. HDP Milletvekili Zeynel Özen “Osmanlı döneminde şeyhülislamlar aracılığı ile ‘Alevilerin canı, malı, ırzı ve katli vaciptir’ deniliyordu şimdi  diyanet adlı haber sitesinde yer alan habere ilişkin olarak herkes haddini bilmeli” dedi.

    Alevi toplumunun kutsal saydığı Hızır’ı “hurafe” olarak adlandıran diyanet isimli web sitesindeki yazılara HDP İstanbul Milletvekili Zeynel Özen’den sert yanıt geldi. 13 Şubat’ta TBMM’de Hızır lokması da dağıtan Özen “hadlerini bilsinler” dedi.

    “İNANCIMIZA DİL UZATMASINLAR”

    Özen, şu eleştirilerde bulundu:

    “Bu olaya tarihi açıdan bakmak lazım. Özellikle Osmanlı döneminde Şeyhülislamlar aracılığı ile binlerce fetva verilmişti. Alevilerin malı, canı, ırzı ve katli vaciptir deniliyordu. Şimdi onu yapmıyorlar ama Diyanet, Şeyhülislamlığın uzantısı olmuş durumda. Türkiye’de kaynak ve insan gücü olarak ordudan sonra ikinci en büyük güç Diyanet’tir. Özetlemek gerekirse; artık herkes haddini bilmeli. Diyanet isimli sitede yer alan pirlerimizi, değerlerimizi böylesine küçümseyici söz eme hakkı yoktur. Bizim inancımıza dil uzatmasınlar. Biz kayıptan bir güç değil, Hızır’ın ne olduğunu biliriz. Bizi başkalarına benzetmesinler. Bizler Hızır’a yüklediğimiz anlamı çok iyi biliyoruz. Piyasada binlerce Sünni, Alevilik konusunda kitap yazıyor ama bir tek Alevi’nin Sünnilik konusunda kitap yazdığı görülmemiştir. Biz haddimizi bilip kimsenin inancını ne küçümseriz ne de tanımlamaya çalışırız. Kimse de bizim inanç ve değerlerimizi küçültücü, aşağılayıcı ifade kullanamaz.”

    “HIZIR MAZLUMUN HAKKINI SAVUNANDIR”

    Benzer konulara dair mecliste birçok kez öneri ve yasa teklifini gündeme getirdiğini söyleyen Özen sözlerini şu cümlelerle sürdürdü:

    “İnsan hakta, hak insandadır. Desturumuz budur. Hızır, söylendiği gibi kayıptan bir şey değildir. Hızır, dar ve zor zamanda yardımımıza yetişen bir güçtür. Kimi zaman Hızır için boz atlı, kimi zaman bir güvercin donunda yakıştırması yapmışız. Bazen de doğanın gücü olarak adlandırmışız. Örneğin yaz mevsimlerinde kuraklık olur. Ardından bir yağmur yağar ve her taraf yeşerir. Bu durumda denilir ki ‘yağmur Hızır gibi yetişti’. Yani bizdeki Hızır darda, zorda olan, aynı zamanda mazlumun hakkını savunandır. Ama onların kafaları almıyor. Dünyayı yorumlamada farklı bir bakış açıları olduğu için Hızır’ı anlamaları da kolay olmayacaktır. Bilmeliler ki bizim Hızırımıza, kutsalımıza dil uzatmalarını hadlerini bilmemek olarak yorumluyorum.”

    Cebrail ARSLAN-Eren GÜVEN / ANKARA

  • Ankara Veli-Der yöneticisinden mescit tepkisi: Karşı duralım-VİDEO

    Ankara Veli-Der yöneticisinden mescit tepkisi: Karşı duralım-VİDEO

    PİRHA – Okullardaki zorunlu mescit ve ‘haydi çocuklar namaza’ projeleri ile ilgili konuşan VELİ-DER Ankara Şube Yöneticisi Asiye Belovacıklı Akçam, “Devletin hiçbir kurumla işbirliği yaparak çocukları camiye göndermesi ve böyle bir uygulamaya çocuklar dahil etmesi doğru değildir. Bir an önce bu tür uygulamalardan vazgeçmelerini istiyoruz” dedi. 

    VELİ-DER Ankara Şube Yöneticisi Asiye Belovacıklı Akçam, okullardaki zorunlu mescit ve namaz projelerine ilişkin PİRHA’ya konuştu. Okulların tatil olduğu dönemde veliler olarak çocukların dinlenmelerini, film, tiyatro izlemelerini istediklerini  ifade eden Akçam, Milli Eğitim Bakanlığı’nın hayata geçirdiği ‘haydi çocuklar camiye’ projesinin bunu engellediğini belirtti.

    “ÇOCUKLARIN RUHUNDA DERİN YARALAR AÇABİLİR”

    “Kız çocukları camiye gidemiyor. Bu sadece erkek çocuklarını kapsıyor.” diyen Akçam, eğitim biliminin sınırlarını zorlayan ve pedagoji ile hiç bağdaşmayan bu projelerin nereye kadar vardırılacağını bilemediklerini kaydetti. Eğitimde var olan pisa ölçeğini hatırlatan Akçam, bu ölçekte bir ülkenin eğitim düzeyinin belirlendiğini ve Türkiye’nin bu ölçekte son sıralarda olduğunu belitti. Eğitim konusunda karar vericilerin Türkiye’yi daha da aşağılara düşürmek konusunda çaba gösterdiklerini söyleyen Akçam, “Çocuklarımızın her gün daha fazla bilimle, edebiyatla, sanatla bir arada olmaları gerekirken camiye yönlendiriliyor. Neden camiye yönlendiriliyor? Çocukların camiye gitmesine karşı mıyız ya da camiye karşı mıyız? asla böyle bir şey söz konusu değil. Ama belli bir yaş grubunda çocuklar bazı soyut kavramlarla karşılaşmamalı. Bunlar onların ruhunda derin yaralar açabilir.” dedi.

    “NE HEDEFLENİYOR?”

    Bu durumu anayasada yer alan laiklik ilkesinde neyle bağdaştıracaklarını bilemediklerini dile getiren Akçam, “Okullarda öğretmen olsun, hoca olmasın diyoruz. Zaten Milli Eğitim hocaları okullara soktu. ‘Öğretmen okula hoca camiye’ diyorduk fakat bu sefer sanki bunun yanıtıymış gibi çocukları camiye yönlendiriyorlar. Sabah ezanından başlayacaklar akşam ezanına kadar 5 kere camiye gidip gelecek bu çocuklar. Ne hedefleniyor? Ailenin dini eğitim veremeyeceğini, ailelerin bu konuda eksikliğini. Bu tamamen inanç meselesi çocukların ailelerin kendileriyle ilgili meselesidir. İnançları, inandıkları şeyleri kendileri arasındadır, vicdanları ile ilgilidir” şeklinde ifade etti.

    “ÇOCUKLAR ARASINDAKİ BARIŞI ZEDELER”

    Devletin cemaatlerle işbirliği yaparak bu tür uygulamalara çocukları dahil etmesinin doğru olmadığını dile getiren Akçam, bir an önce bu tür uygulamalardan vazgeçilmesi gerektiğini kaydetti. Ayrıca okullarda farklı inanç ve düşünceleri göz önünde bulundurmayan bir eğitim sistemi olduğunun altını çizen Akçam, “Okullarda dini bir eğitim söz konusu. Yani Alevi yurttaşlarımız ya da farklı inançtan yurttaşlarımızın böyle bir şeyle muhatap olması söz konusu. Dolayısıyla arkadaşı camiye giderken, diğer çocuğun camiye gitmesi en başından söz konusu değildir. Okuldaki mescit meselesi de aynısıdır. Eğitim ortamında çocuklar arasındaki barışı zedeler.” dedi.

    VELİLERE ÇAĞRI

    Velilerin, çocuklarının ruh sağlığı için bu tür uygulamalara sessiz kalmamaları gerektiğini vurgulayan Akçam, velilere şöyle seslendi: “Tüm velilerimizi Veli-Der ile birlikte bu tür uygulamalara karşı durmaya çağırıyorum.”

    Cebrail ARSLAN – Derya DÖNMEZ/ANKARA

     

  • AKD Başkanı Demir: Alevi mahkumlar için basın açıklaması yapacağız-VİDEO

    AKD Başkanı Demir: Alevi mahkumlar için basın açıklaması yapacağız-VİDEO

    PİRHA- Alevi Kültür Dernekleri Genel Başkanı Doğan Demir, tutuklu Tv10 çalışanları Veli Büyükşahin, Veli Haydar Güleç ile Kemal Demir’in Alevi dedesiyle görüşme taleplerine ilişkin önümüzdeki günlerde basın açıklaması yapacağını duyurdu. Demir ayrıca Büyük Alevi Kurultayı’nda konuyu gündeme getireceklerini de söyledi.

    Kanun Hükmünde Kararname ile kapatılan Tv10’un Yönetim Kurulu Başkanı Veli Büyükşahin, programcısı Veli Haydar Güleç ile kameraman Kemal Demir, 1 yıldan fazladır Silivri Cezaevi’nde tutuklu bulunuyor.

    Kameraman Kemal Demir’in ilk duruşması görülüp yetkisizlik kararı ile dosyası Mersin’e gönderilmiş, ardından Mersin’deki mahkemenin de yetkisizlik kararı vermesinin ardından dosya uyuşmazlık mahkemesine gönderilmişti. Demir’in dosyası hala Yargıtay 5. Ceza Dairesi’nde bekletilirken Tv10 Yönetim Kurulu Başkanı Veli Büyükşahin, programcı Veli Haydar Güleç’in iddianameleri ise bugünlerde hazırlandı.

    Son 1 yılı cezaevinde geçirmek zorunda kalan Tv10 çalışanları Hızır ve Muharrem oruçlarını da cezaevinde tutmuş ve bu yönde çeşitli taleplerde bulunmuşlardı. Talepleri içerisinde yer alan Alevi dedesi ile görüşme isteklerine resmi bir cevap verilmemişti. Tv10 Yönetim Kurulu Başkanı Veli Büyükşahin, konuyla ilgili Meclis İnsan Hakları Komisyonu’na dilekçe ve Alevi kurum temsilcilerine ise mektup göndererek yaşanan hak ihlaline dikkat çekmek istemişti.

    DOĞAN DEMİR: ALEVİ DEDESİ TALEBİ KARŞILANMALI

    Konuya ilişkin PİRHA’ya değerlendirmelerde bulunan Alevi Kültür Dernekleri Genel Başkanı Doğan Demir, bu talebin sadece Veli Büyükşahin’e değil Türkiye’nin tamamında yıllardır ayrımcılık yapıldığına dikkat çekti. Demir, “Bu, okullarda da böyle, günlük yaşamda da kamu kuruluşlarında da en kötüsü cezaevlerinde de böyle” dedi.

    Demir sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Dolayısıyla Anayasa çok açık ve nettir ayrımcılık yapmama konusunda. Ama maalesef iş Alevilere gelince ceza işleme konusuna gelince biz burada bocalıyoruz. Hükümetin burada bir an önce iyileştirme yapıp Alevi mahkûmların taleplerini karşılaması lazım.”

    “KONUYA İLİŞKİN BASIN AÇIKLAMASI YAPILACAK”

    Veli Büykşahin’in dede talebine ilişki kendisine gönderdiği mektubu da değerlendiren Demir, konuya ilişkin önümüzdeki günlerde yapacağı çalışmaları şöyle aktardı:

    “Bununla ilgili bir basın açıklaması yapılacak. Arkasından da 3 Şubat’ta Büyük Alevi Kurultayı yapıyoruz. Bu Alevi kurultayında biz bu konuyu çok net bir şekilde bir deklarasyon halinde yayınlayacağız. Türkiye kamuoyuna, hem Türkiye’deki hak ihlalleri hem Türkiye’de yaşanan bu ayrımcılığı hem de taleplerimiz noktasında mutlaka bu mektubun elimize ulaştıktan sonraki süreci de çok net belirteceğiz. Daha sonra da Adalet Bakanlığı’ndan arkadaşlarla konuşacağız. Büyük ihtimalle bu taleplerimizi hem Cumhurbaşkanı hem de Adalet Bakanlığı’na göndereceğiz çünkü artık bunun son bulması lazım.”

    Sincan Cezaevi’nde 3-4 yıl önce yine yaşanan Alevi dedesi olayında savcının bu talebe ilişkin kedilerine gelip çözüm üretmeye çalıştığını anlatan Demir, “Bu tür savcıların Türkiye’de mutlaka çoğalması lazım. Ama hükümetin bunların önünü açması lazım.” ifadelerini kullandı.

    Demir, Veli Büyükşahin de dâhil tüm Alevi mahkumlar için önümüzdeki günlerde bir basın açıklaması yapacaklarını ve bunu da düzenleyecekleri çalıştaydaki sonuç bildirgesinde vurgulayacaklarını yineledi.

    Cebrail ARSLAN/ANKARA-

  • BTS Genel Başkanı Bektaş: Tren kazalarının sebebi ihmaller zinciridir-VİDEO

    BTS Genel Başkanı Bektaş: Tren kazalarının sebebi ihmaller zinciridir-VİDEO

    PİRHA – KESK’e bağlı Birleşik Taşımacılık Sendikası Genel Başkanı Hasan Bektaş, sinyalizasyon sonucu artan yüksek hızlı tren kazalarında ihmaller zinciri olduğunu belirtti.

    Birleşik Taşımacılık Çalışanları Sendikası Hasan Bektaş, yüksek hızlı tren kazalarına ve ihmallere ilişkin PİRHA’ya konuştu. Bektaş, yüksek hızlı tren kazasının olduğu günden bugüne kadar kazanın oluşu ve sinyalizasyon sistemindeki eksiklikler ve hatalarla ilgili çalışan personelin suçlandığını kaydeden Bektaş, “Oysaki buradaki kazanın meydana gelmesi aslında bilinmeyecek bir şey değildi. Önceden de işaretlerini vermişti. Bu konuda bizler de gerekli uyarıları yapmıştık Türkiye kamuoyuna ve yetkililere” ifadelerini kullandı.

     “ULAŞIM POLİTİKASI SİYASİ ŞOV UĞRUNA YAPILIYOR”

    Kazayı hazırlayan nedenler arasında ilk sırada hükümetin demiryolları üzerindeki siyasi baskısının olduğunu söyleyen Bektaş, “Demiryollarındaki yatırımların tamamen bitmeden  seçimlere endeksli yapılması, buralardan siyasi rant sağlanmasının hesaplanmasını açıkça gösterdi” dedi.

    Bektaş, AKP hükümeti ile birlikte ulaşım politikasının siyasi şova dönüştürüldüğüne dikkat çekti.

     “TEKNOLOJİK YATIRIM YAPILMADAN HIZ YÜKSELTTİLER”

    2004 yılında Pamukova’da yaşanan tren kazasına değinen Bektaş, “O zaman da dünya demiryolculuk literatüründe olmayan bir şeyle hızlandırılmış tren diye bir şey çıkardılar ve var olan trenlerin hızını birden hiçbir teknolojik yatırım yapmadan hızlarını 140 kilometreye yükselttiler” dedi. O dönemde de Demiryolları Genel Müdürlüğü ile Ulaştırma Bakanlığı’nı uyardıklarını söyleyen Bektaş, tren seferleri başladıktan 2 buçuk ay sonra 41 yurttaşın hayatını kaybettiği Pamukova tren kazasının gerçekleştiğini kaydetti.

    Tüm bu yaşanan kazalardan hiç ders çıkarılmadığına işaret eden Bektaş, demiryollarına hala siyasi rant olarak bakıldığını ifade etti.

    “EKSİK PERSONELLE İŞ YAPILDIĞI ZAMAN SONUÇ HÜSRAN OLUYOR”

    Personel sayısının yıllar içerisinde giderek düşmesinin kazalara ve ihmallere yol açtığını belirten Bektaş, AKP hükümetiyle birlikte demiryollarının dokusunun bozulduğunu ve yağılan atamaların yüzde 98’inin torpille yapıldığını kaydetti. Bektaş, torpille yapılan atamalar sonucu gerçekten işi bilmeyen kişilerin önemli yerlere gelerek demiryolunun gidişatında söz sahibi olmasının hem iş verimini engellediğini hem de iş barışını bozduğunu vurguladı.

    İktidarın demir yollarından elini çekmesini isteyen Bektaş, “Demiryollarında liyakatsiz atamalar yapılmasın. Çağın gerektirdikleri neyse, gelişmiş ülkelerdeki demiryolu eğitim sistemleri ne ise onlar getirilsin. Demiryollarına yeterli şekilde personel alınsın, eksik personelle iş yapılmasın. Eksik personel ile iş yapıldığı zaman sonuç hüsran oluyor, bunlardan vazgeçilsin” önerilerini sundu.

    Cebrail ARSLAN-Derya DÖNMEZ/ANKARA

  • ‘Türkiye’de emekliler açlık sınırında yaşıyor’-VİDEO

    ‘Türkiye’de emekliler açlık sınırında yaşıyor’-VİDEO

    PİRHAEmekliler için yapılan ücret zamlarını değerlendiren Emekli-Sen Genel Sağlık Sekreteri Hüsnü Akkuş ve Mustafa Demirtaş, verilen zamların açlık sınırının altında olduğunu, TUİK’in araştırma raporlarının dahi gerisinde olduğunu kaydettiler.

    Emekliler için 2019 yılının ilk zammı enflasyon oranlarının açıklanmasıyla netlik kazandı. Geçtiğimiz yılın en düşük işçi maaşı 939 TL idi. Bu yıl maaş ve aylıklar toplamda yüzde 10.69 oranında zamlanacak.

    Memur ve memur emeklileri 1 Ocak’tan geçerli olmak üzere yüzde 4 toplu sözleşme zammının yanı sıra yüzde 6.69 da enflasyon farkı alacak. Böylece maaş ve aylıklar toplamda yüzde 10.69 oranında zamlanacak. Buna karşılık işçi, esnaf ve çiftçi emeklilerinin aylıklarına geçmiş 6 aylık enflasyon kadar, yani yüzde 10.19 oranında zam yapılacak.

    “VERİLEN MAAŞLAR YOKSULLUK SINIRI ALTINDA”

    Verilen bu emekli maaşlarıyla insan onuruna yakışır bir yaşantı sürdürülmeyeceğinin altını çizen Emekli İşçi Mustafa Demirtaş, “Türk Sağlık İş Sendikası bin 900 TL ile geçinen dört kişilik bir aile için yaptığı araştırmada açlık sınırında yaşadığını kaydetti. Yani dört kişilik bir ailenin yalnız gıda harcamaları için ayda bin 900 TL gerekiyor. Peki, bu ailenin gıda, elektrik, su, ulaşım hizmetleri için giderler olmayacak mı? Olsa dahi bin 900 üzerinde bir gelir gerekiyor. Yine araştırmaya göre yoksulluk sınırı 6 bin TL civarında yani konut, elektrik, su, beslenme giderleri için 6 bin TL gerekiyor. 6 bin TL’nin altında maaş alan aileler yoksulluk sınırında olduğunu gösteriyor. Bin 900 TL altında alınan emekli aylığı ile gerekli gıdaları, vitaminleri, minareleri alamıyoruz” diye konuştu.

    “EMEKLİLERİN ÇOĞU, AÇLIK SINIRININ ALTINDA YAŞIYORLAR”

    Emeklilerin çoğunluğunun açlık sınırının altında bir maaş aldığını kaydeden Demirtaş, “Çiftçilerin emekli maaşı 600 TL’den başlıyor. Ne yapsın bu 600 lirayla. BAĞ-KUR emeklileri ortalama bin 500 TL alıyor. Memur emeklileri biraz daha farklı alıyor ancak onların da  aldığı maaşlar açlık sınırı civarında” diyen Demirtaş şöyle devam etti:

    “Hükümet bunları düşünmeli ve insan onuruna yakışır bir ücret vermeli. Açlık sınırında bir maaş değil de en azından yoksulluk sınırı olan 6 bin TL’ye yakın emekli maaşı vermeli ki o insan insanca yaşasın. Ben emekli olalı  6 sene oluyor ama çalışmak zorundayım. Aldığım 1700 TL maaş ile geçinemiyorum. Yaşım 70 hala çalışıyorum. Hem emekliyim hem çalışıyorum yani insanca bir yaşam için yoksulluk sınırında kurtulabilmek için bizi çalışmaya zorluyorlar.”

    “AVRUPA’DA  EMEKLİLER ALDIĞI MAAŞLA DÜNYA TURU YAPIYOR”

    Hükümetin işine geldiği konularda Avrupayı emsal gösterdiğini belirten Demirtaş, “Avrupa’da bir emekli aldığı maaşla dünya turuna çıkıyor, tatil yapıyor. Biz ise aldığımız maaşlarla geçinemiyoruz. Emeklilere gelince deniyor ki hükümetin  imkânları böyle, bütçesi böyle denilerek burada bir maniple yapılıyor ve halk yanıltılıyor” şeklinde konuştu.

    SÖZ KONUSU EMEKLİ VE EMEKÇİLER OLUNCA BÜTÇEDE PARA YOK”

    Sarayın yıllık harcaması 20 milyon TL, kaynak yoksa nereden buluyor 20 milyon TL’yi. Cumhurbaşkanı maaşı bürüt 74 bin TL oldu. Onlara gelince ülkenin kaynakları var, emekliye gelince, çalışana gelince, ülkenin kaynakları yok. Bu halkı yanıltıyorlar. Emekli ve çalışan kesime hükümet ücret vermiyor” diyen Demirtaş şunları ifade etti:

    “Hükümetin politikası ve düzenin işleyişi böyledir. Kapitalizm ve hükümet sınıflara göre maaşları belirler, ödemeleri  yapar. Ve kapitalizmin kendi sınıfı burjuvadır. Burjuva sınıfı için çalışır, onlar için devlet olanak ve imkanlarını ayırır. Biz çalışan kesimler olarak daha iyi yaşayabilmek için,  örgütlenmemiz lazım. Birlikte mücadele verir, alanları doldurur, sesimizi çıkartırsak ücretlerimiz ona göre artırmak zorunda kalırlar ”

    Günümüz koşullarında emeklilerin ciddi anlamda büyük sorunlarının olduğunu belirten Emekli Sen Genel Sağlık Sekreteri Hüsna Akkuş da, “Dünyanın kuruluşundan bugüne kadar insanlar arasındaki çıkar çatışmaları günümüze kadar devam etmiştir. Ve dünya altı evrim geçirmiştir her evrim içerisinde de çıkar çatışmaları vardı” diye konuştu.

    ZENGİN VERGİ ÖDEMİYOR, BÜTÜN VERGİLER FAKİRİN SIRTINA BİNİYOR”

    Kapitalist toplumdaki insanların yaşam biçimlerini kapitalistlerin belirlediğini kaydeden Akkuş, “Biz emeklilerin koşullarını ve gidişatını da ülkemizdeki kapitalist sistem belirliyor. Türkiye genelinde 80 milyon nüfus var, 80 milyon nüfusun yarısı bir avuç insana çalışıyor. Bir avuç insan zengin oluyor, diğerleri fakir oluyor. Zenginden daha fazla vergi alınması gerekirken ama ne hikmetse Türkiye’de fakirden yüklü vergi alınıyor ancak zenginden alınmıyor. Bir nevi zenginin ekmeğine tereyağı sürülmüş oluyorlar” ifadelerini kullandı.

    Emeklilere Türkiye genelinde yüzde 10 civarında zam yapıldığını  yapılan zam ile ancak bir kuşun karnın doyurabileceğine dikkat çeken Akkuş, “Bu yapılan zamların tamamını kabullenmiyoruz. Günümüz koşullarında yapılan zamlar 20 yıl sonraki doğacak çocuklarımıza insanlarımıza yansıyacak.Türkiye genelinde sağcısı, solcusu bakkala giderken birimiz ekmeği 1 TL’ye alıp diğeri 50 kuruşa almıyor sonuçta hepimiz 1 TL’ye almış oluyoruz” dedi.

    “EMEKLİLER ÖRGÜTLENİRSE İKTİDARIN VE ÜLKENİN KADERİNİ DEĞİŞTİRİR”

    Türkiye genelinde sağlıklı ve örgütlü bir yapı olması gerektiğini dile getiren, Emekli Sen Genel Sağlık Sekreteri Hüsna Akkuş sözlerini şöyle tamamladı:

    “Demokratik kitle örgütleri ve sendikalar olarak bu haklarımızın mücadelesini vermek zorundayız. Bu yoksullaşmayı bitirmenin yolu örgütlü bir toplumdan geçer. Yani Türkiye genelinde 13 milyon emekli var. Eğer 13 milyon emekli örgütlenirse Türkiye’nin kaderini değiştirir, iktidarın kaderini değiştirir. Bilinçli, örgütlü, sağlıklı bir toplum yaratırsak herhalde 20 yıl sonra doğacak çocuğun şikâyeti bizde olmaz.”

    Cebrail ARSLAN-Derya DÖNMEZ

    ANKARA

     

  • İşçi emeklisi yurttaşlardan tepki: Maaşlara yapılan zam yetersiz, açlığa mahkum edildik-VİDEO

    İşçi emeklisi yurttaşlardan tepki: Maaşlara yapılan zam yetersiz, açlığa mahkum edildik-VİDEO

    PİRHA- Emekliler için yapılan ücret zamlarını değerlendiren emekli işçiler Cemal Gürer ve Engin Ceylin, zamların yetersiz olduğunu, açlığa mahkum edildiklerini kaydettiler. 

    Emekliler için 2019 yılının ilk zammı enflasyon oranlarının açıklanmasıyla netlik kazandı. Geçtiğimiz yılın en düşük işçi maaşı 939 TL idi. Bu yıl maaş ve aylıklar toplamda yüzde 10.69 oranında zamlanacak. 

    Memur ve memur emeklileri 1 Ocak’tan geçerli olmak üzere yüzde 4 toplu sözleşme zammının yanı sıra yüzde 6.69 da enflasyon farkı alacak. Böylece maaş ve aylıklar toplamda yüzde 10.69 oranında zamlanacak. Buna karşılık işçi, esnaf ve çiftçi emeklilerinin aylıklarına geçmiş 6 aylık enflasyon kadar, yani yüzde 10.19 oranında zam yapılacak.

    2019 EMEKLİ MAAŞLARI NE KADAR  OLDU?

    En düşük memur emeklisinin maaşı 2 bin 75 liradan 2 bin 297 liraya çıktı.
    En düşük işçi emeklisinin aylığı bin 26 liradan bin 130 liraya çıktı.
    En düşük esnaf emeklisinin aylığı bin 249 liradan bin 376 liraya çıktı
    En düşük çiftçi emeklisinin aylığı bin 178 liradan bin 298 liraya çıktı.

    Emekli maaşlarına yapılan zammı emekli yurttaşlara sorduk.

    Emekli işçi Cemal Gürer, “Son işçi ve memur emeklilerine yapılan zam Türkiye’nin içinde bulunduğu krizi bir kez daha gözler önüne sermekte. Dört kişilik ailenin açlık sınırının 2000 TL civarında olduğu bir ülkede, yapılan bu yüzde 10’luk komik zamlar krizin faturasının kimlere kesildiğini bir kez daha göstermektedir” dedi.

    “AÇLIK VE SEFALET ÜCRETİDİR”  

    Gürer şöyle devam etti:

    “2019 2018’den daha büyük kayıplara neden olacak. Bunun emareleri de şimdiden gözükmekte ve bu krizin faturasını da mevcut iktidarlar işçilere ve emekçilere keseceklerelerdir. Bu yapılan zamlar da bunun işaretleridir. Bu uygulamalara karşı da yapılması gereken, çalışanların, emekçilerin Türkiye’deki mevcut sendikaların bir araya gelerek bu krize dur demeleri ve krizin faturasını ödememeleridir. Yapılan zamlar tamamen açlık ve sefalet ücretidir. Bu ücretler hiçbir şekilde bu ülkedeki insanların kaderi değildir ve olmamalıdır.”

    “EN BÜYÜK SORUN AÇLIK SORUNUDUR” 

    Emekli işçi Engin Ceylin de “Geldiğimiz dünyada en büyük sorun açlık sorunudur. Açlık sorununu çözümlemeleri devletlerin elinde” dedi.

    “Kapitalizm hiçbir zaman doymuyor, yani çözüm olarak ilk bu kapitalistleri duyurmamız gerekiyor” diyen Ceylin, Yani bunlar normalde obezite olmuşlar. Dünyada 850 milyon obezite var, aynı zamanda yaklaşık olarak 800 milyon civarında aç insan var. Yani doğal olarak da obeziteleri doyurabilirsek, yani hastalığı iyileştirebilirsek bunlardan arta kalanları yani tüketemediği gıdaları aç olan insanlara verebiliriz. Yani kısaca devletler ilk olarak  obezite hastalığını giderecekler. Çünkü kapitalistler obezite hastalığına tutulmuşlardır, onların büyük bir kısmının kar hırsları olduğu için onların bu hırslarını gideremediğimiz sürece de hiç bir zaman açlık sorunu çözüme kavuşamaz” ifadelerini kullandı.

    “İŞÇİLER AÇLIĞA MAHKUM EDİLDİ” 

    İşçilerin her zaman açlığa mahkûm edildiğini belirten Ceylin şunları kaydetti:

    “İleriki aşamalarda da ezilecektir, çünkü işçiler her zaman için sömürülen insanlardır. Sömürülen insanlar da ne kadar mücadele etseler de dönüp dolaşıp yine aynı çarkın döngüsü gibi tekrar ve tekrar sömürülüyor. Emperyalistler işçileri düşünmediği için bu tip hastalıkların önüne geçilmeyecek, geçmek için de aslında ısrarları ve çabaları da olmayacak. O yüzden de devamlı hastalıklı bir şekilde devam edecek. Burada önemli olan ezilen kesimin niçin ezildiklerini bilmeleri ve ona göre çözüm yollarını önermeleri.”

    Yüzde 10’luk zamma tepki gösteren Ceylin, ironi yaparak “Devletimiz bunu vermese de olurdu. Emekliye göre %10 zam çok fazla bir şey. Yani biz onu nasıl harcayacağımızı bilemiyoruz. Acaba sinemaya mı gitsek kitap mı alsak. Çocuğumuza harçlık mı versek düşünüyorum, işin içinden çıkamıyorum. Ama bence herhalde çocuklara şeker almak gerekiyor, ancak bir şeker parası” diye konuştu.

    Cebrail ARSLAN/ANKARA

  • Maraş Katliamı tanığı Öğüt: Evime ateş eden beraber iş yaptığım kişiydi-VİDEO

    Maraş Katliamı tanığı Öğüt: Evime ateş eden beraber iş yaptığım kişiydi-VİDEO

    PİRHA- Maraş Katliamı tanıklarından Aziz Öğüt, o dönem yaşadıklarını ve hafızasında kalanları Pir Haber Ajansı’na anlattı. Öğüt, “Bizim evin de her tarafında kurşun izleri vardı. Hatta bizim evin kurşunlamasına tanık olan bazı kişiler, ‘senin evine silahla ateş eden seninle beraber iş yaptırdığın adam’ dediler. Biz adama ekmek yediriyoruz para kazandırıyoruz ama böyle bir şeyde ilk kurşunu bize o adam sıktı” diye konuştu. 

    19-26 Aralık 1978’de gerçekleştirilen Maraş Katliamı’nın 40’ncı yılında, katliamın tanıklarından Aziz Öğüt, katliama ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Cenazelerin katledilerek üst üste atıldığını ifade eden Öğüt, ölü sayısının resmi rakamların aksine çok daha fazla olduğunu belirtti.

    “DUMANLARI GÖRÜYORDUK, SİLAH SESLERİNİ İŞİTİYORDUK” 

    Maraş Katliamı’nda traktör acenteliği işi yaptığını söyleyen Öğüt, 2 öğretmenin katledilmesi ile saldırıların geliştiğini belirtti. Katledilen öğretmenleri uğurlamak için bir araya gelen kitleye Ulu Camii civarında taşlarla saldırıldığını belirten Öğüt, “Bizim de olduğumuz o kalabalıkta katledilen solcu öğretmenleri uğurlamak için gelen 5000 kişinin üzerinde insan vardı. Cenazeler kaldırılırken yukarıdan kalenin orada Ulu Cami civarında geçişimizi bekleyen saldırganlar ellerine ne geçerse, taşlarla beraber bize fırlatıyorlardı. Bu saldırı karşısında bir anda millet etrafa kaçışıp darmadağın oldu” dedi.

    Öğüt konuşmasının devamında şunları söyledi:

    “Teyzemin kızının eşi Mehmet Başıbüyük de yanımdaydı bir taş da onun ayağına geldi. Onun koluna girip oradan götürdüm. Bu olayın ardından haberi alan rahmetli babam Hasan Öğüt bizim acente dükkanının önünde oturup bizi bekliyordu. Bizi görünce telaşlandı. ‘Sakın ha burada durmayın artık, kız kardeşin Elif’i ve oğlunu da al, çocuklarla birlikte köye gidelim’ dedi. ‘Baba niye böyle telaş yapıyorsun, orada bir olay oldu, biter gider.’ dedim. ‘Yok dedi bir şeyler olabilir sen çabuk yürü çıkalım’ dedi. Biz de onunla beraber kardeşim Elif ve çocukları evden alıp beraber köye gittik. Babam rahmetli çok öngörülü bir insandı. Ertesi gün katliam başladı. Onun o uyarısı olmasaydı. Belki bizim aileden birçok kişi bugün hayatta olmayacaktı. Onun öngörüsü ile bugün hayattayız. O akşam köyde kaldık. Sonra ne olduğuna dair haber almamıştık. Sabah oldu biz köyden Maraş merkeze gidip dükkanımızı açacaktık. Tabi biz bilmiyoruz ki ortalık karışmış, katliamlar başlamış. Biz dükkana gitmek isterken Kara Maraş Mahallesi’nin girişinde askerler önümüzü kestiler, bizi oradan öteye bırakmadılar. Askerler önümüzü kesti ama yanan evlerin dumanlarını görüyorduk, silah seslerini duyuyorduk.”

    “MEHMET MENGÜCEK ÇATIŞMADA DEĞİL, GÖZALTINDA KATLEDİLDİ”

    Maraş direnişinin baş aktörlerinden birisi olan Mehmet Mengücek’in orada halkı kurtarmak adına mahalleye girerek saldırganlarla mücadele ettiğini ve askerler tarafından yakalandığına tanık olan Öğüt, sonrasında katledildiğinin haberini alıyorlar.

    Askeri hava alanında bulunan araçların orada çadır kurduğu ve hiç bir şey olmamış gibi dolaştığının altını çizen Öğüt, “Biz orada şehrin giriş noktasında beklerken Mehmet geldi. Mehmet Mengücek 9 kız kardeşin tek erkek kardeşi ve Yolboyu köyünün muhtarıydı. Katliam haberini duyunca kız kardeşinin düğününü bırakıp oraya gelmişti. Askerler bırakmamasına rağmen Mehmet yardımcı için gelen bir kaç yoldaşıyla beraber orada taşlı yollardan Namık Kemal Mahallesi’ne doğru gitti. Mehmet yakalanmamak için engebeli bir yerden yere yatıp yuvarlana yuvarlana karşı tarafa geçti ve epey ilerledi orada. Bir süre silah seslerinin geldiği ve dumanların çıktığı yöne doğru giderek saldırganlarla mücadele ettiler. Sonra Askerler Mehmet’i yakalayıp asker aracına aldılar. En son askerlerin götürdüğünü gördük ama sonra duyduk ki Mehmet öldürülmüş. Mehmet orada askeri cemse aracına bindirildi ama nasıl öldürüldü tabii tam olarak bilmiyoruz. Fakat Alevilerin yoğun yaşadığı Kara Maraş’ın içinde ortalık kadın, çoluk çocuk çığlıklarıyla inliyordu. Kadınlar çoluk, çocuğunu kucağına almışlar korkudan tir tir titriyorlar. Kaçışan insanların her biri diğerine çarpıyor, ‘ne yapacağız yardım edin’ seslerini duyuyoruz.”

    “ İNSANLAR OTOBÜSLERLE KAÇIRILARAK KATLİAMDAN KURTARILDI”

    Öğüt, “Yol, Su, Elektrik (YSE) Müdürü Fevzi Onaç  tarafından getirtilen  sarı otobüslere bindirilen kadınlar, çocuklar ve yaşlılar civardaki Alevi köylerine bırakıldı. Biz gençler geri kalanları kurtarmak için döndük. Biz geri dönerken bizimle beraber otobüste o zaman katledilen Abbas Karakız da vardı. Çokyaşarlar Köyü’nün durağı civarında geldiğimizi gören Hasan isminde bir arkadaşımız bizi durdurup; ‘yol kapalı, sizi yakalarlar, bırakmazlar, girmeyin o tarafa’ dedi. Ama Abbas ve onunla beraber bazı arkadaşlar dönmeyi reddedip yürüyerek karşı tarafa geçmek için Çakallar Köyü civarından gittiler. Sonra dan onlara da silah sıkıldığını öğrendik. Abbas’ı orada karşıya geçemeden katlettiler” diyen sözleriyle o an yaşadıkları dramı anlattı.

    “EV SAHİBİ TARAFINDAN EŞYALARI YAĞMALANDI” 

    Öğüt, sözlerinin devamında bir çok evin yağmalanarak yakıldığını ifade ederek şöyle konuştu:

    “Daha sonra olaylar durunca biz Maraş’a iş yerlerimize gittik ki her yer darmadağın edilmiş, her şey yağmalanmış. Duvarlara 3 hilal işaretleri yapmışlar. Ondan sonra eve gittik ki, bizim evin girişinde de bir kare şeklinin içine 3 yazmışlar. Yani buradaki 3 ev yağma edilebilir, Aleviler katledilebilir anlamında. Sonra kız kardeşime gittik evinde hiçbir şey bırakmamışlar. Sadece kapının arkasında bir buzdolabı kalmış. Sonra sıkıştırınca öğrendik ki kendi ev sahibi tarafından evin eşyaları yağmalanıp bağ evine götürülmüş. İşte sonra biz öğrenince bir kısmını verdiler. Velhasıl o süreçte maddi ve manevi çok büyük sıkıntılar ve acılar yaşandı.”

    “BİZİM İÇİN MÜCADELE EDEN İNSANLARA SAHİP ÇIKAMADIK

    “Sonra bu kadar mücadele verip bir sürü çoluk çocuk, kadınların kızların hayatını kurtaran Fevzi Onaç’ı ‘sen niye yardım ettin’ diyerek hapse atıp, işkenceler yaptılar. Birçok masumun hayatını kurtaran Fevzi Onaç gibi birine insanlarımız daha fazla sahip çıkmalıydı” diyerek eksik kaldıklarını hatırlatan Öğüt, katliam acılarını halen hissettiğini söyledi.

    “MARAŞ’IN ACISINI BİREBİR YAŞIYORUM” 

    Öğüt konuşmasının sonunda ise şunları vurguladı:

    “Maraş Katliamı’nda katledilenler içerisinde Musa Funda benim samimi dostumdu. Bizim evin hemen yanında oturuyordu. Ailesinin bir çok ferdi katledilen Musa, Suna ve bizim ev böyle üçken şekilde paraleldi. Musa Suna’nın evi ile Musa Funda’nın evi birbirine yakındı. Musa Funda saldırı haberini alınca Musa Suna’nın çocuklarını kurtarmak için onların evine yardıma gidip kendini feda etti. Bizim evin de her tarafında kurşun izleri vardı. Hatta bizim evin kurşunlamasına tanık olan bazı kişiler; ‘senin evine silahla ateş eden seninle beraber iş yaptırdığın adam’ dediler. Biz adama ekmek yediriyoruz para kazandırıyoruz ama böyle bir şeyde ilk kurşunu bize o adam sıktı. Bu nedenle artık Maraş’ta durmak istemedik. Daha sonra zaten orada canını kurtarabilen herkes gitti. Ama halen orada yaşadıklarımızın üzerimizde etkisi var. Benim gözümün önüne geldiği zaman ben halen Maraş’ın acısını bire bir yaşıyorum.”

    Cebrail ARSLAN/ANKARA

    MEHMET MENGÜCEK

    FEVZİ ONAÇ

     

  • Isparta Gönenli Alevi kadınlar: İnancımızla gurur duyuyoruz-VİDEO

    Isparta Gönenli Alevi kadınlar: İnancımızla gurur duyuyoruz-VİDEO

    PİRHA- Isparta Gönen’de Şeyh Saadettin Balım Sultan Cemevi’ndeyiz. Cemevinde hizmet yürüten kadınlara lokma hazırladıkları mutfakta mikrofon uzattık. İnançlarını özgürce yürüttüklerini belirten kadınlar, cem öncesi lokma hazırlarken hissettikleri duyguları içtenlikle anlattı. 

    Isparta Gönen’de Şeyh Saadettin Balım Sultan Cemevi’ne gidiyoruz. Muhabir ve kameraman arkadaşlarımla merdivenleri tırmanıp cemevinin bahçesine varıyoruz. Mustafa Özgün Dede’nin Görgü Cemi öncesinde hummalı bir çalışma var. Bahçede bulunan tüm canların sımsıcak gülen yüzleriyle karşılaşıyoruz.

    Cemevinin mutfağında ve bahçesinde kadınlar cem öncesinde akşam için lokmalar hazırlıyor. Hemen yanlarına gidip mikrofonumuzu uzatıyoruz kendilerine. İlk defa bir Alevi Haber ajansının kendilerine ulaşmasının, seslerini iletecek olmasının sevinci içinde başlıyorlar konuşmaya.

    Hacer İçöz, cemevinin sürekli çalışanlarından. Alevi olmaktan mutluluk ve gurur duyduğunu söylüyor. “Elimizden geldiği kadar iyi hizmet etmek istiyoruz” diyor.

    Isparta Gönenli olduğunu ve burada büyüdüğünü belirten İçöz, Gönen’de Alevi inancını rahat yaşadıklarını, bir sorun olmadığını, diğer inançtan insanlarla birlikte mutlu yaşadıklarını ifade ediyor.

    Kadriye Özden ise “Bende burada çalışıyorum. Çalışmaktan gurur duyuyorum, mutluyum. Hiç bir zorluk çekmiyoruz. Ben de, doğma büyüme buralıyım (Gönen). Antalya’da torunlara bakıyorum. Arada sırada buraya geliyorum ve yardım ediyorum” diye konuşuyor. Gönen’de cem yapıldığında mutlaka katıldığını belirtiyor.

    Kadriye Özden de Alevi olmaktan mutluluk duyduğunu ve gururlu olduğunu dile getiriyor ve ekliyor: Ben cemde saki görev yapıyorum. 12 hizmetlerde bulunuyorum.

    Yasemin Özyurt da, cemevinde sadece mutfakta arkadaşlarına yardımcı olduğunu  belirtiyor.

    Diğer bir can Ayseli Büyükkorkmaz‘a ise cem öncesi lokma hazırlarken neler hissettiğini soruyoruz.
    “Buraya 4 yıl önce geldim. Ben de Aleviyim. Burada olmaktan gerçekten çok keyif alıyorum, kendimi ifade edebiliyorum. O kadar mutluyum ki bazen kendimi burada kaybediyorum” ifadelerini kullanıyor.

    Elinden geldiğince cemevi mutfağında yardımcı olduğunu belirten Büyükkorkmaz, “Cem olduğunu haber aldığında cemevine geldiğini söylüyor.

    “SEMAH DÖNERKEN KENDİMİZİ KAYBEDİYORUZ”

    Hatice Kutlu da, cemevine cem olduğu zaman geldiğini, hep beraber çalıştıklarını bundan sevinç duyduklarını dile getiriyor. Kutlu, “Hep böyle birlik beraberlik olmasını isteriz” diyor.

    Kutlu, cemlerde semah döndüğünü belirtiyor ve hislerini  “Semah dönerken çok mutlu oluyoruz, kendimizi kaybediyoruz” şeklinde tanımlıyor.

    Cemevi Dedesi Mustafa Özgün’ün gelini İnci Özgün de dayanışma içinde. Emekli öğretmen olan İnci Özgün, “Ben dedenin gelini oluyorum. Ama burada kalmıyorum Antalya’dayım. Denk gelirse burada bulunuyorum” diye konuşuyor.

    Yine Gönenli bir can da, “Ne iş yaparlarsa ben de yapıyorum. Ben de memnunum. Doğma büyüme buralıyım, hep komşularım, gördüğün gibi. Hiçbir zaman ayırmazlar” diye ifade ediyor.

    “ALEVİ OLDUĞUMUZU RAHATLIKLA SÖYLEYEBİLİYORUZ”

    Nazlı Özak ise “Biz burada yemek yapıyoruz. Gelen misafirlerimizi ağırlamak için” diyor. Her gün mü buradasınız sorumuza “Her gün değil. Böyle hizmet olduğu zaman buradayız. Cemlerde, aşurelerde” yanıtını veriyor.

    “Cemevine hizmet yapma dışında geliyor musunuz, oturuyor musunuz, sohbet ediyor musunuz?” sorumuza ise “Bazı zamanlar toplanıyor, oturuyor sohbet ediyorlar. Onları dinliyoruz. Dedelerimizin, büyüklerimizin konuşmalarını dinliyoruz” yanıtını veriyor Nazlı Özak.

    “Peki, burada bu ilçede rahatlıkla Alevi olduğunuzu söyleyebiliyor musunuz? sorumuzu da, “Biz Alevi olduğumuzu rahatlıkla söylüyoruz. Dışarıdakiler de bize gelip giderler yemeklerimize, böyle davetlerimize katılırlar. İçlerinden sohbetlerimize gelenler olur” şeklinde yanıtlıyor.

    Nilgün METE
    Kamera/İsmet SEFER-Cebrail ARSLAN

     

  • Malatyalı yurttaşlar: Bizler tamam diyoruz-VİDEO

    Malatyalı yurttaşlar: Bizler tamam diyoruz-VİDEO

    PİRHA- AKP’nin yüksek oy aldığı illerden biri olan Malatya’da yurttaşlar, AKP’nin ülkenin ve halkın sorunlarına çözüm olmadığını ifade ettiler. PİRHA’ya konuşan 4 yurttaş, 24 Haziran’da yapılacak seçimlerde halkın adaylarını gösteren HDP’yi destekleyeceklerini belirttiler. 

    Siyasi partiler, 24 Haziran’da yapılacak olan seçimlere yoğun bir şekilde  hazırlanıyor. Seçimlere hazırlanan siyasi partiler seçim bildirgelerini de açıkladı. AKP’nin seçim bildirgesinde yer alan “Cemevlerine yasal statü kazandırılacak” maddesini ve OHAL sürecinde yapılacak olan 24 Haziran seçimlerini Malatya’da yurttaşlara sorduk.

    “İKTİDAR BİZLERİ AYRIŞTIRDI”

    PSAKD Malatya şubede 6 yıl yöneticilik yapan Saime Tuncel, “Bir Malatyalı olarak çok sıkıntılarımız var. Çiftçiyiz, bu yıl kaysıları dolu vurdu, geçim sıkıntısı çekiyoruz. Mevcut hükümetin bize verecek bir şeyinin olmadığını düşünüyorum. Çiftçiye, üreticiye ve halka daha iyi hizmet edecek adaylara oy vereceğiz” dedi.

    Tuncel, “Alevilerin cemevleri haktır ve vardır. Zorunlu din dersleri için yıllarca mücadele ettik. Cemevleri ibadethanemizdir. Bunu kimse seçim döneminde kullanmasın. AKP cemevlerine yasal statü vereceğini söylüyor. Aleviler buna kanmasınlar iyi düşünsünler. Malatya’da halk birbiriyle barışıktı. Ama bugün insanlar kutuplaştırılmış bir durumda. İktidar bizleri açık açık ayrıştırdı. Biz buna karşıyız, karşı durmaya da devam edeceğiz. Sarayları ve saltanatları devireceğiz” dedi.

    “EMEK VE DEMOKRASİDEN YANA OLAN ADAYLARA OY VERECEĞİZ”

    PSAKD Hekimhan Şube Başkanı Celal Abbas Alıcı, “OHAL’in olduğu bir süreçte yapılacak seçimde doğru bir sonucun çıkacağını tahmin etmiyorum. Baskı altında bir seçim olacağından dolayı seçmenin özgürce iradesini sandığa yansıtamayacağı endişesi içindeyim” ifadelerini kullandı.

    Alıcı, “ Aleviler için bir çok çalıştay yapıldı. Ama sonucu hiç bir yere varmadı. Alevilerin sorunlarına çözüm olmadı. Bu cemevlerine statü sözü de ucu muallak bir şeydir. Sonucun nereye varacağının endişesi içindeyim. Bunun bir seçim yatırımı olduğunu düşünüyorum. Alevi dernek yöneticileri gözaltına alınıyor, tutuklanıyor. O yüzden iktidara güvenmiyoruz. Alevi seçmeni sandığa giderken oylarını emek, demokrasi ve özgürlükten yana olan adaylardan yana kullanmalarını istiyorum” diye konuştu.

    “AKP, EĞİTİM SİSTEMİNDE BAŞARISIZ OLMUŞTUR”

    Lise öğrencisi Doğucan Adıyaman ise “16 yıldır aynı partinin iktidar olduğu görüyoruz. Ama biz gençler artık buna tamam diyoruz. Bu ülkeyi HDP’nin yönetebileceğine inanıyoruz bu yüzden oyumuzu HDP’ye vereceğiz” dedi. Adıyaman,“Çünkü 16 yıldır iktidarda olan AKP hükümeti özelikle eğitim sistemi başta olmak üzere birçok alanda başarısız olmuştur. Son yıllarda dövizin rekor derecede yükselişe geçmesi Türk parasını değersizleştiriyor. Şeker fabrikaları satılıyor. Bütün bu yaşananlardan dolayı ekonomimiz gittikçe geri gidiyor.

    “ALEVİLERİ KANDIRMAYA ÇALIŞIYORLAR”

    Emekli öğretmen İsmet Tuncel de,Bu seçim, iktidarın kendi lehine çevirdiği adaletsiz bir seçim. OHAL sürecinde yapılan bu seçimin çok adaletli olacağına inanıyorum” dedi.
    Tuncel, şunları söyledi:

    “Her türlü hukuksuzluğun ve adaletsizliğin yaşanabileceği bir seçimin bu yüzden çok sağlıklı olacağını düşünmüyorum. AKP’nin seçim bildirgesinde yer alan cemevlerine yasal statü verileceği söylemini çok inandırıcı bulmuyorum. Bunu bir seçim yatırımı olarak görüyorum. Bununla Alevileri kandırmayı amaçlıyorlar. Cemevlerine cümbüş evi diyen bir iktidar kalkıp bir günde ben cemevlerine yasal statü tanıyacağım. Bunu tanıdığı anda da arkasında bir art niyet olacağını düşünüyorum. Burada Alevileri devletin Alevisi yapıp kendi çıkarı için kullanacağını düşünüyorum.”

    Mustafa YÜKSEL/MALATYA

  • Karikatürist Sefer Selvi: Vicdanım, bilmelisin ve çizmelisin diyor-VİDEO

    Karikatürist Sefer Selvi: Vicdanım, bilmelisin ve çizmelisin diyor-VİDEO

    PİRHA- Karikatürist Sefer Selvi, “Gündem artık öyle bir hal aldı ki komediyi tamamen bıraktım. Çünkü kendimi sorumlu ve vicdanen rahatsız hissediyorum. Hiçbir zaman kendimizi özgür hissetmiyoruz. Ama çizmek zorundayım. Habere çizgiyle isyan etme, tepki gösterme şansım var” diyor.

    Haberin Videosu

    15 yıldan bu yana Evrensel gazetesinde haftanın 5 günü karikatür çizen Sefer Selvi, muhalif mizahın en önemli isimlerinden…Kendine özgü mizah anlayışıyla günlük siyasal gelişmelerin yanı sıra iş cinayetlerinden kadına yönelik şiddete, işkenceden emekçi direnişlerine kadar yaşamın her alanına çizgileriyle müdahil olan Sefer Selvi, genellikle kaçınılmaz bir memleket gerçeği olarak iç karartıcı konuları ele almasına karşın yine de insanı gülümsetebiliyor… Bir haberci gözlemciliğiyle yakaladığı keskin ve sert çelişkilerden umut çıkarabilmesi belki de onun mizahının en özgün yanı… Aynı zamanda haftalık Leman dergisinde de çizmeyi sürdüren Selvi ile karikatür, mizah, hayat ve memleket meseleleri üzerine konuştuk…

    Söyleşinin ardından son dönemleri anlatan bir de karikatür çizdi bizler için.

    Öncelikle sizi tanıyabilir miyiz? Karikatüre ne zaman ve nasıl başladınız?

    Karikatüre aslında çocukluğumda, daha okula gitmeden başladım. 5 yaşında resimler çiziyordum. Ciddi anlamda karikatür çizmeye ise ortaokul yıllarında başladım. Bir arkadaş ‘Gırgır’ dergisi okuyordu bana ‘senin çizimin iyi sen neden çizmiyorsun’ dedi. Çiziyordum ama usta çizerleri gördükçe cesaret edip kendi çizdiklerimi gönderemiyordum. Ortaokulu bitirdikten sonra liseye gidemediğim için bir yılım boş geçti. O yıllarda karikatürle daha ciddi uğraşmaya başladım. İlk karikatürüm ‘Gırgır’ dergisinin “Çiçeği Burnunda” sayfasında çıkmıştı.

    Karikatürist olmaya nasıl karar verdiniz?

    Aslından Sivas ve Maraş olayları yaşandığında çocuktum ve gazetelerde o dehşet fotoğrafları görüyordum. Gazeteci olup bu gibi olayların haberlerini yapmalıyım diye düşündüm. Sonra çizerek bunu yapabileceğimi düşündüm. Gazeteci olamadım ama çizmeye başladım. Yıllar geçtikçe hayat insanı yaşadığı olaylarla birlikte politikleştiriyor. Çevreme baktığımda Cumartesi Anneleri’ni görüyordum. Ben animasyon filan yapıyordum ancak o dönemlerde insanlar kaçırılıp gözaltında kaybediliyordu. Çizgi film politik bir şey değil. Bir senaryo geliyor. 50-100 kişi o konuyu paylaşıp çiziyorsun. Senin isteğin dışında yapılan şeyler olduğu için iş olarak görüyorsun. Bu nedenle animasyon işini bıraktım. Daha sonra Leman’a geldim.

    Komik olayları mı yoksa insanları düşündüren olayları mı çizmeyi tercih ediyorsunuz? Ya da çizerken bir mecburiyet hissediyor musunuz?

    Aslında ben ikisini de yapabiliyorum. İkisini birden yapmak zordur. Politik mizah özgüven gerektirir. Ben zaten ‘Gırgır’da’ hem politik karikatürler hem de gündemi takip ederek komik espriler çiziyordum. Hatta komik hikayeler de çiziyordum. Çünkü çizgi roman da seviyorum ben. Ama gündem artık öyle bir hal aldı ki komediyi tamamen bıraktım.

    Bu dönemde komedi çizdiğinizde kendinizi kötü hissediyor musunuz? Çünkü toplumsal bir karşılığı var karikatürlerin.

    Komik karikatür artık çizmiyorum. İkisini karşı karşıya koyduğumda ben politik karikatür çizmeyi tercih ediyorum bu dönemde. Çünkü kendimi sorumlu ve vicdanen rahatsız hissediyorum. Bir şeyler yapmak istiyorsun.

    Bir insan karikatürle kendini nasıl daha iyi hissedebilir bu yaşananlara karşı?

    Ben çizdiklerimi yorumlayarak ifade ediyorum. Aslında anlatılanın öyle olmadığını bunun bir de farklı yüzünün olduğunu ifade etme imkanım oluyor. O habere çizgiyle isyan etme, tepki gösterme şansım var.

    Karikatür dergilerine olan ilgi nasıl?

    Maalesef dergilere olan ilgi baskı ile birlikte azalıyor. Ayrıca karikatürlerin sosyal medyadaki paylaşımlarının çoğalması da ilgiyi azaltıyor. Güçlükle ayakta duruyorlar diye biliyoruz.

    “İKTİDARIN BASKISIYLA MİZAH SUÇMUŞ GİBİ ALGILANIYOR”

    Tek neden teknoloji miydi, başka bir nedeni var mı?

    Tabii ki iktidarın baskısının da önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü mizah bir suç unsuru gibi dava konusu oluyor ve iş bazen hapis cezasına kadar gidiyor. İnsanlar bir süre sonra mizahı suçmuş gibi algılamaya başlıyorlar.

    Günceli nasıl takip ediyorsunuz?

    Önceden 8-10 gazete alıp oradan takip ediyordum. Ancak artık interneti tercih ediyorum. Çünkü sürekli gündem değişiyor. Ve bir gazeteci gibi gündemi takip etmek zorundayım. Hem olayların komik yanını hem de çelişkilerini yakalayarak çiziyorum. Zaman zaman çizdiklerimin eleştirildiği de oluyor.

    Evet onlardan biri de Danıştay Başkanı’nın yargıya ilişkin açıklamasını konu alan ‘hamile themis’ karikatürüydü. Kadınların yoğun tepkisine neden olmuştu. Bu eleştirileri nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Maalesef haklı bulmuyorum tepki gösterenleri. Bence provokasyona geldiler. Oradaki bir sembol. Asıl anlatılmak istenen başka bir şey. Karikatürde mizahta birtakım sembolleri kullanabilirsin. Orada sembol bir kuş olabilirdi, at olabilirdi ve başka bir şey çizebilirdim. Yargının bağımsız olmayışı hepimizi ilgilendiren bir şey. Yargı, iktidarın güdümündeyse kadınların hakları, işçilerin hakları, gazetecilerin ve halkların hakları da korunmaz. Hamile kadın çizmek niye sorun olsun ki? Benim annem de hamile kaldı ve ben de hamilelik sonucu doğan biriyim. Mizahtan uzak insanlar yanlış yorumlayıp tepki gösteriyorlar. Karikatürün dilini bilmiyorlar. Bu bir dildir aslında. Yoksa orada kadınları aşağılamak için yapılmış bir şey değil. Zaten her karikatür kahkahalar ile gülmek için değildir. İnsanların yakılmasını, Soma’da iş cinayetinde ölen 301 madenciyi çizdik. Biz bunları insanlar gülsün diye çizmiyoruz. Yaşanan dramı ve ülkenin geldiği durumu çizdik orada.

    Tüm bunlara rağmen özür dileyen bir açıklama da yaptınız…

    Özür diledim ama haklı olduğumu da belirttim orada. Ben hiçbir kadını kırmam. Hayatımda kadınlar önemli bir yer tutuyor. 13 yaşındaki kızımın, annemin ve ablalarımın bende ayrı bir yeri vardır. Bu nedenle bir kadını aşağılayacak hiçbir şey yapmam ve çizmem. Yıllarca kadın hakları mücadelesi vermiş bir insanım. Tüm bunlara rağmen böyle bir şeye maruz kalmak üzdü beni açıkçası.

    İktidarı eleştirdiğiniz karikatürlerden dolayı açılan davalarınız da var…

    Bana en son, Başbakan Binali Yıldırım’ın oğlunun Malta adasında vergi kaçırmak için para yatırdığını anlatan karikatürüm yüzünden dava açıldı. Sonra Binali Yıldırım çıkıp ‘benim oğlumun devlet daireleri ile işi olmaz’ diye bir açıklama yaptı. Buna yönelik bir karikatür çizdiğim için dava açıldı. Bir de muhtarlara yönelik yaptığım bir karikatüre yönelik soruşturma açıldı. Çok soruşturma açılıyor ama sonuçta bu bir karikatür. Savcı açıp bakıyor hakaret yok, sadece eleştiri var hatta bazen karikatürlerime gülen savcılar oluyor.

    Son dönemlerde çizdiğiniz karikatürlerde barış vurgusu var. Barış sözcüğünü konuşmak  bile suç sayılırken siz bu gibi konuları çizerken kendinizi özgür hissediyor musunuz?

    Hiçbir zaman kendimizi özgür hissetmiyoruz. Ama çizmek zorundayım. Özellikle de bu dönemde çizmeliyim. Sen karikatürcü isen özgürlükler kısıtlandığı zaman bunlara tepki olarak yazmak ve çizmek zorundasın.

    Bu son dönemlerde de sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek TTB, HDP ve HDK üyeleri dahil yüzlerce insan gözaltına alındı. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Sadece Suriye’ye değil, aynı zamanda Türkiye’ye de bir operasyon başlattılar. Çok mantıksız ve akıl alacak gibi değil. Hayatlarını insanları yaşatmaya adamış olan doktorların ‘savaş değil, barış istiyoruz’ demesi kadar doğal bir şey olabilir mi? Bu savaş kimi vuracak? Tabii ki savaşı çıkaranları vurmayacak. Savaşların en büyük mağdurları kadınlar ve çocuklardır. Savaş çıkmadan önce bizler, gazeteciler, yazarlar ve çizerler eleştirilerimizi yaptık. Niye yapıyoruz bu eleştirileri? Biliyoruz bu savaş yüzünden çocuklar, bebekler ölecek, evler yıkılacak, aileler yok olacak ve pek çok dram ortaya çıkacak.

    “12 EYLÜL’DE BİLE KARİKATÜRCÜLER BU KADAR BASKI HİSSETMEMİŞTİ”

    Özgürlüklerin bu kadar kısıtlandığı ve barış sözcüğünün suç sayıldığı böyle bir dönem oldu mu daha önce?

    12 Eylül’ün ilk dönemlerinde bile karikatürcünün üstünde bu kadar baskı yoktu. Karikatürcüler hiçbir zaman bugünkü kadar baskı hissetmemiştir. Birçok karikatürcü bugün işini bırakmak zorunda kaldı.

    Bu son dönemlerde iktidara yönelik çizdiğiniz karikatürlerde ‘şunu çizeyim bunu çizmeyeyim’ diye kendinizi durdurduğunuz oldu mu?

    Evet oluyor. Onların adil olmadığını söylerken kendin adil ve dürüst olmak zorundasın. Çizdiğim karikatürlerde zeka pırıltısı olsun istiyorum. Yani ‘adam tam can alıcı noktayı bulmuş’ desinler istiyorum. Yoksa hakaret içeren şeyler çizmiyorum. Bu gibi şeylere dikkat ederek çiziyorum.

    Aslında karikatürün alanı çok geniştir özgür ülkelerde. Karikatürde biraz hakarete de kaçabilirsin. Bu hükümet dini duyguları kullanarak karikatürü başka yerlere çekip provokasyona dönüştürebiliyor. Fransa’da kaç karikatürcü katledildi. Bu karikatürleri çizen var, karikatürden sorumlu olan var, sorumlu olmayan var. Sen bir şey çizersin sana kızarlar ama sonuçta çalıştığın ortamda sorumlu olmayanlar da saldırıya maruz kalabilir bu yüzden. Bunları da düşünmek zorundasın. Sırf kendi sorumluluğun değil. Ailene sorumluluğun var, çocuğuna sorumluluğun var. Çünkü karşındaki insan seninle aynı potansiyelde insanlar değil. Düşünce özgürlüğü olarak baksa o da düşünce ile sana tepkisini gösterir. Ben saçmalıyorsam saçmaladığımı yüzüme vurursun. Ama onu yapamadıkları için şiddete başvuruyorlar.

    Sanatçıların sizce toplumsal olaylara bakışı nasıl olmalı. Ve toplumsal olaylar karşısında onlara ne gibi görevler düşüyor?

    Vicdanın sesini dinleyip sorumluluğunu yerine getireceksin. Vicdan sahibiysen bazı şeyleri göze alacak ve eleştiriden kaçmayacaksın.

    Alevilerin uğradığı hak gasplarına yönelik çizimleriniz oluyor mu?

    Güncel karikatür ve mizah yapmak için gündemde olan şeyleri çizmek zorundasın. Alevilere yönelik baskılar gündeme geldiğinde onları da çiziyoruz. İster istemez gündemi çizmek zorundasın.

    Sizce Türkiye’de Alevilerin sorunları nedir?

    İnsan hakları aynı zamanda Alevi haklarıdır. Bu ülkede yaşanan adaletsizlik ve yargı bağımsızlığının olmayışı Alevi sorunudur. İnsanların sömürülüşü Alevilerin de sorunudur. İş kazaları, gazetecilerin hapse atılması, haber özgürlüğün kısıtlanması hepsi Alevilerin de sorunudur. Tüm bu sorunlar çözüme kavuştuğunda o zaman Aleviler için de sorun kalmaz ve özgürce inançlarının gereğini yaşarlar…

    Siz de bir Alevi aileden geliyorsunuz. Etkisi var mı karikatürist olmanızda?

    Alevi oluşum belki de benim karikatürist olmama sebep olmuştur. Çünkü muhalif yanı var. Genelde yoksul ailelerin, Kürt ya da Alevi ailelerinin çocukları oluyor. Çünkü bir ezilmişlik var. Karikatürle iktidar ve güce iğne batırıp tepkilerini kalem ile göstermiş oluyorlar.

    Nasıl bir ortamda, neler çizmek isterdiniz?

    Keşke özgür bir ortamda olsaydık. İnsan ilişkilerini çizseydik. Sürekli olarak işçi ölümlerini, iş kazalarını, katliamları çizmek bizde travma yaratmış durumda. Çok daha özgür bir ülkede yaşasaydık aşk, sevgi, çiçek, böcek ve hayvanları çizerdik. Onlardan da mizah çıkar. Her şeyin mizahı vardır. İş yerinde iş arkadaşınızla olan ilişkilerinize yönelik çok güzel mizah çıkar mesela. Onları çizer, mutlu olurduk…

    Sevim KAHRAMAN/İsmet SEFER

    İSTANBUL

  • ‘Belgeye gerek yok, her şey ortada’-VİDEO

    ‘Belgeye gerek yok, her şey ortada’-VİDEO

    PİRHA-Amerika’da yargılanan Reza Zarab’ın Türkiye’de hükümetten birçok bakan ve vekilin yolsuzluk yaptığını itiraf etmesini ve yolsuzluklara ilişkin Kılıçdaroğlu’nun belgeler açıklamasını İstanbul Kadıköy’den yurttaşlara sorduk. Yurttaşlar, “Reza Zarrab’ın yaptıkları bilmediğimiz bir durum değildi. Bu halk bazı şeyleri biliyor ancak aptala yatıyor. Ne kadar belge ve itiraf gelse de boş” dedi.

    Haberin Videosu

     

    İstanbul Kadıköy’de halka mikrofon uzattık. Reza Zarrab’ın itiraflarını ve hükümetin bu itiraflara karşı tutumunu ve konuyla ilgili Kılıçdaroğlu’nun açıkladığı belgeleri halka sorduk. Halk, “Belgeye gerek yok her şey ortada” dedi.

    Yurttaşlar sorulara genel olarak şu cevapları verdiler:

    “Türkiye Reza Zarrab’ı istiyor ancak Amerika vermiyor. Selattin Demirtaş’ın hiçbir suçu olmamasına rağmen ‘seni başkan yaptırmayacağız’ dediği için içeri attılar. Kılıçdaroğlu bir şeyler açıklıyor ama sürekli gündem değişiyor. O kadar hızlı gündem değiştiği için hangisini takip edeceğimizi bilmiyoruz. Vatandaşından yöneticisine bu ülkede herkesin dürüst olması gerekiyor. 17-25 davası kapatılmayıp araştırılsaydı, Reza Zarrab’ı burada yargılayabilseydik daha iyi olacaktı. Ancak bu şekilde Türkiye’nin başını belaya soktular…

    “DEVLETİN ÇİVİSİ ÇIKMIŞ”

    …Türkiye olarak kötü günler yaşıyoruz. Pek güzel günler bizi beklemiyor. Ekonomik olarak çok kötü bir süreçteyiz. Emekliye ve çalışana elli lira verirken kendileri ceplerini dolduruyor. Reza Zarrab’ın yaptıkları bizim bilmediğimiz bir durum değildi. Bu halk bazı şeyleri biliyor ancak aptala yatıyor. Ne kadar belge ve itiraf gelse de boş. Bazı şeyleri temelinde halletmek gerekiyor. Ülkenin kafa yapısını değiştirmek gerekiyor. Çünkü hükümet her şekilde durumu kendi lehine çevirebiliyor. Belgeler ile istifa etmeyeceklerdir. Etseydiler çoktan istifa ederlerdi. Bu da ilerde kötü sonuçlara yol açacaktır. Millet el ele tutuşup bir olmuyor. Bu nedenle bir umudumuz yok. İnsanlarda akıl tutulması var. Türkiye’nin bir devlet adamına ihtiyacı var. Devletin çivisi yerinden çıkmış. Çiviyi çakacak bir lidere ihtiyacı var…

    “ÜLKEYİ DİN İSTİSMARI İLE YÖNETİYORLAR”

    …Reza Zarrab’a ödüller verip önüne yattılar. Hükümete karşı geleni FETÖ’cü olarak gösterdiler. Asıl FETÖ’cü kendileridir. Bunca yıl FETÖ’cüleri kim besledi? Banka açılışlarını kim yaptı? Onlar ile beraber Amerika’da sofrada kim yemek yedi? İnsanların artık gözünü açması gerekiyor. Recep Tayip Erdoğan ne yaptıysa haklı gördüler. Belgelere yalan diyebildiler mi? Diyemediler. Mahkemeye gidelim diyorlar. Kimin mahkemesine gideceksiniz. Kendi savcılarınızın mahkemesine mi gideceksiniz. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yolsuzluklar araştırılsın denildi. AKP reddetti. Ülkeyi din istismarı ile yönetiyorlar. Din ile insanları en aciz noktalarından vuruyorlar.” (HABER MERKEZİ)

  • Donmaktan kurtulduğu şehirde yanarak can veren Asaf Koçak’ın belgeseli ‘Dino’-VİDEO

    Donmaktan kurtulduğu şehirde yanarak can veren Asaf Koçak’ın belgeseli ‘Dino’-VİDEO

    PİRHA- Sivas Katliamı’nda yaşamını yitiren Karikatürist Asaf Koçak’ın yaşamını konu edinen belgesel ‘Dino’nun Yönetmeni Kerem Tekoğlu ile gerçekleştirdiğimiz söyleşi de, “En büyük noktası donmak ve yanmak arasındaki çizgidir” dedi. 

    HABERİN VİDEOSU

    Keremo olarak bilinen Yönetmen Kerem Tekoğlu Sivas ‘ta Madımak Oteli’nde gericiler tarafından yakılarak hayatını kaybeden karikatürist Asaf Koçak’ın yaşam öyküsünü beyaz perdeye taşıdı.

    Yönetmen Kerem Tekoğlu’un sırasıyla Yozgat Yerköy ilçesi, Kırşehir, Ankara, İstanbul, Didim ve Almanya’da gerçekleştirdiği belgeselde aile, yakınları ve Sivas Katliamı’nda sağ kurtulup son nefesine kadar yanında olan arkadaşlar yer alıyor.

    ANNESİNİN ONA TAKTIĞI LAKAP ‘DİNO’

    Orta Anadolu Kürtleri ile ilgili yaptığı çalışmalar sırasında Kırşehir’de böyle bir proje yapma fikrinin oluştuğunu söyleyen Yönetmen Kerem Tekoğlu şöyle konuştu:

    “Kırşehir’deki yazarlar, çizerler, sanatçılar vb kişilerle araştırmalar, sohbetler yaparken ‘Dino’ ismine rastladım. ‘Dino’ 1993’de Sivas’ta katledilen 33 aydından birisi Asaf Koçak’tı. Dino çocukluğundan beri onun sıra dışı yaşamından kaynaklı annesinin ona taktığı bir isimdi. Koçak’ın bulunduğu, büyüdüğü, yaşadığı o çevre Türkiye’de neredeyse milliyetçiliğin en yoğun yaşandığı bir yer. Ve böyle bir yerde Koçak gibi halkçı, hümanist ve yurtsever diyebileceğimiz bir düzeyde kişilik çıkıyordu önümüze. Ve bununla ilgili çalışmalar yaptım. Biten projemiz ‘Dino’ adı altında Asaf Koçak’ın biyografisi.”

    Tekoğlu, 5 aylık bir çalışmanın ürünü olan belgeselde, Bîrnebûn dergisi ve özellikle Avrupa’da yaşayan Kırşehir Kürtleri üzerine araştırmalar yapan Vahit Duran’ın ciddi katkılarının olduğunu söyledi. Öte yandan ilk karikatürlerini yayınlayan ‘Koçak’ dergisinin sahibi Mahmut Emin, yakın dostu fotoğrafçı Çerkez Karadağ, Sivas’ta yangın esnasında son nefesine kadar yanında olan Ali Balkız ile yine Sivas’ta donma tehlikesi geçiren ve ölmek üzereyken onu kurtaran öğretmen Fikriye Avcı Bor ile röportajlar yaptı.

    YAŞAMA BAKIŞI KARİKATÜRLERİNDE CAN BULUYOR

    Tekoğlu gerçekleştirdiği görüşmelerden Asaf Koçak’a ilişkin edindiği izlenimi şöyle anlattı:

    “Asaf Koçak bulunduğu çevreye düşüncesi, kıyafetleri ile uymayan bir kişilik aslında. Onun için annesinin ona taktığı ‘Dino’ lakabını ilk dönemlerde çok fazla kullanıyor. Koçak kadına yönelik şiddeti çok fazla dile getiren karikatürlerinde ön plana çıkan çalışmaları var. İktidarın özellikle Kürtler üzerinde ve ezilen diğer halklar üzerindeki baskılarını çok fazla ön plana koyan ciddi karikatürleri var. Yine gerici, yobaz zihniyetin aydınlık üzerinde aydınlıktan korkan kişilikler üzerine ciddi karikatürleri olan bir kişi.”

    KOÇAK’IN ALEVİLİĞE OLAN İLGİSİ

    Koçak’ın Aleviliğe olan ilgisinin ise üniversite yıllarında oluştuğunu söyleyen Tekoğlu, “İstanbul’da Davut Paşa Lisesi’ni bitirdikten sonra Kırşehir Eğitim Enstitüsünden mezun oluyor ve öğretmen oluyor. Öğretmen olurken Sivas’ın bir Alevi köyünde öğretmenlik yapıyor. Burada onun tabiriyle  ‘insanlara aşık oldum’ mantığıyla ciddi ilişkiler ediniyor. Oradaki bütün insanlar Asaf’ı çok seviyor. Köylülerin ona sahip çıkması, orada ki gençlerle olan diyaloğu Alevilerle ilgili yaşamı biraz daha Sivas’ta öğretmenlik yaptığı yıllarda filizleniyor. Ailesine tatile geldiğinde ablalarına ‘ben Alevi olacağım, Aleviler çok iyi’ diyormuş. Yozgat Yerköy’de gençliğinde o ırkçı kesim birkaç kere onu dövüyor, kavga ediyorlar. Asaf’ı kireç kuyusuna atıyorlar. 6-7 yıllık öğretmenlik hayatından sonra ‘memurluk bana göre değil’ diyerek öğretmenliği bırakıyor. Öğretmenlik sonrası bütün yaşamı Aleviler, Kürt yurtseverler ve diğer sol camiayla birlikte geçiyor. Öğretmenliği bıraktıktan sonra ciddi maddi sorunlar yaşıyor. Kendi sanatını icra etmeye çalışıyor ve geride bıraktığı ciddi karikatürleri var. Bu karikatürler onlarca dergide, gazetede ve kitap kapağı olarak kullanılıyor” dedi.

    Tekoğlu, Koçak’ın donma tehlikesi geçirdiği ana ilişkin ise şu bilgileri verdi:

    “Sivas’da öğretmenlik yaptığı yıllarda bir donma tehlikesi geçiriyor. Orada bir öğretmen arkadaşı Fikriye Avcı Bor onu kurtarıyor. Ama orada Alevi komşular imdatlarına yetişiyor ve hayatını kurtarıyor. Alevilere bağlılığı bundan kaynaklı.”

    YANMAK VE DONMAK METAFORLARI

    Koçak’ın yaşadığı donma tehlikesi ile Sivas’ta yanarak can verdiği iki olaydan yola çıkarak yanmak ve donmak metaforlarına yer verdiği kurmaca belgeseline ilişkin ise şunları söyledi:

    “Bu belgeselde de donmak ve yanmak metaforlarını da kullandık. Zaten kar, kış ve ateş metaforları çok ön planda bu belgeselde. Birçok metafor kullandık ama en büyük metaforu, onun fötr şapkasıyla başlıyor. O dönem saçlarının uzun olması ve fötr şapka takıyor diye ‘deli’ diyorlar. Biraz o metaforları kullandık.  Sivas’da donmaktan kurtuluyor ama yanmaktan kurtulamıyor. Yani öğretmenlik yaptığı yıllarda donuyor ve kurtuluyor. Kar, kış ciddi bir metafor. Ve yine aynı şekilde 1993’de Sivas’ta yanmaktan kurtulamıyor. En büyük noktası donmak ve yanmak arasındaki çizgidir.”

    Belgeseli uluslararası birçok festivale göndermeyi düşünen Tekoğlu, “Bu projenin büyük birkaç galasını yapmayı düşünüyoruz. Özellikle Alevi kurumlarıyla biraz daha yoğun görüşmeyi planlıyoruz. Almanya’da ve Ankara’da gala yapmayı planlıyoruz. Birçok yerde gösterimi yapılacak” dedi.

    Sevim KAHRAMAN

    İSTANBUL

  • Erdal Erzincan: Hepimiz yan yana geldiğimiz zaman bir Aşık Veysel ederiz-VİDEO

    Erdal Erzincan: Hepimiz yan yana geldiğimiz zaman bir Aşık Veysel ederiz-VİDEO

    PİRHA- “Bağlamayla nefes alıyorum” diyor Sanatçı Erdal Erzincan.  “Ben bir aşığım. Siz de bir Aşıksınız. Ben sazımı çalıyorum, sen haberini yapıyorsun ama bizim aramızda bir dirsek teması yok. Hepimiz yan yana geldiğimiz zaman bir Aşık Veysel ederiz. Bilinçlenmemiz, bir araya gelmemiz lazım” vurgusunu yapıyor. 

    Erdal Erzincan, adı bağlamayla anılan ender sanatçılardan… Bağlamaya olan gönül bağı ile onu bir enstrüman olarak tüm zenginliğiyle sanatının doruğuna çıkarmasıyla bu özdeşleşmeyi yeterince hak ediyor. Adeta bağlamayla nefes aldığını söyleyen Erzincan, kendini bağlamayla bulduğunu, hayatını onunla kurduğunu ifade ediyor. ‘Alevi olmasaydım bağlamayla böyle bir tanışıklığım, ilişkim olmazdı’ diyen Erzincan, ‘bağlamasız Alevilik tarif edilemez’ de diyor. Önümüzdeki sene yayınlanacak bir albüm ve  ‘Bağlama İçin Besteler’ adlı bir kitap çalışması içinde olduğunu söyleyen Erzincan, hayata ve sanata karşı olan bu dönemden de, ancak tüm insanların ve sanatçıların birbiriyle temas ederek, bir arada durarak çıkabileceğini ifade ediyor.

    “SANATIMIZIN KALBİ AŞIKLIK GELENEĞİ”

    Sizi tanıyalım biraz?

    1971’de Erzurum Tekman’da doğdum. 1981’e kadar da orada kaldım. O tarihten beri İstanbul’da yaşıyorum. 5-6 yaşlarında saza dokunmaya başladım. İstanbul’a geldikten sonra bir müddet usta-çırak olarak devam etti. Sonra Arif Sağ Kültür Merkezi ASM’de eğitime başladım. Bir yandan bağlama eğitmenliği bir yandan albüm çalışmaları yaptım. Onun yanı sıra birçok sanatçı arkadaşın albümüne iştirak ettim. Kendimi geliştirmek ve beslemek için daha çok kaynak kişilerle çalışma fırsatı yakalamaya çalıştım. Anadolu’nun farklı yörelerinde kaynak kişilerden derleme çalışmaları yaptım hem de onlardan yöresel teknikleri öğrenmeye çalıştım. Hala onu devam ettiriyorum. O bir okul. Çünkü bizim yaptığımız müzik, köy geleneği içinde şekillenmiş bir gelenek. Kalbi de aşıklık geleneği. Önemli temsilcileri ile aynı ortamlarda bulunmaya çalıştım. Alaylı mısın mektepli misin derseniz. Benim alaylı yönüm daha önde.

    “BAĞLAMAYLA NEFES ALIYORUM”

    Erdal Erzincan denilince ilk akla gelen şey bağlama. Bağlama ile olan ilişkiniz nasıl? Nasıl bir anlam yüklüyorsunuz bağlamaya?

    Çok fazla anlam yüklüyorum. Onunla nefes alıyorum. Yani bir gün bağlama çalamayacak durumda olsam herhalde nefes almam durur diye düşünüyorum. Hayatımda her yere bağlamayla girmişim. Herkesle bağlama aracılığıyla tanışmışım. O anahtar. Birçok kapıyı o açmış. Onun vesilesiyle dünyanın yarıdan fazlasını dolaşmışımdır. Hayatta hiç tahmin etmeyeceğim kapıları açtı. Her şeyimi onunla tanıdım. Kişiliğim de onunla şekillendi. Zaman içerisinde bağlamayı iyi, onurluca taşıyan ozanların söylediği sözler benim için bir rehber oldu. Onun dediğinden çıkmamaya başlıyorsunuz bir süre sonra. Bir şekilde sazın size çizdiği bir yol yöntem oluyor. Bağlamayı iyi çalan, söyleyen, onun felsefesini iyi taşıyan insanların söylediği her şeyi kulağıma küpe ettim. Yaşantıma uygulamaya çalıştım. Başım öne eğilmiyor öyle durunca. Sazla giderek derinleşen bir bağım oluyor.

    “ALEVİLİK BAĞLAMASIZ TARİF EDİLEMEZ”

    Bağlamanın Alevi kültüründe neredeyse başrol diyebileceğimiz bir yeri var. Aleviliğinizin sizin müziğiniz üzerindeki etkisi nedir?

    Bağlamanın elimde olma sebebi Alevi oluşum. Alevi kültürünü benimsemem. Aleviliğin kalbi bağlama. Alevilikten bağlamayı çektiğiniz zaman onu tarif etmeniz mümkün değil. Bir cemi düşünün. Bağlamayı çektiğiniz zaman cemin yüzde 20’si kalır. Bütün özgünlüğünü dinamizmini o veriyor. Bugünlerde Aleviliği bağlamasız tarif etmeye çalışanlar oluyor. Aleviliğe gerek kalmaz o zaman. Benim bağlama sevgimde oradan geliyor. Sadece nefes, duaz-ı imam okurken değil herhangi bir türküyü okurken de o hissiyatla söylüyorum. Orada da şunu anladım. Aleviliğin diğer inançlardan farkı, yaşamla dini inancı bağdaştıran bir dinamizmi var. Yani yaşayan bir şey, yaşamdan kopuk değil.  Mistik yanıyla sosyal yanı birleştiren bir özelliği var. Onun en önemli köprüsünü de bağlama oluşturuyor. O yüzden bağlamayı çektiğin zaman özgünlüğü gider.

    Bağlamadaki şelpe tekniğini iyi kullananlardan biri de sizsiniz. Bu çalma tekniğinden bahsedebilir misiniz bize?

    1986’da ilk şelpe tekniğinin çalınışını Arif Sağ’dan duydum. Hasret Gültekin de kullananlardan biriydi. Bu çalma tekniği tezeneden daha eski. Kökleri bağlamanın tarihi kadar eski. Bütün enstrümanlar vasıtasız başlamış. Önce elle, telin tene dokunmasıyla. Sonra bu kent yaşantısı içerisinde aracıyla tanışmış. Pena, tesene, yay gibi… Bağlamanın da gelişimi öyle. Hala tezene ile tanışmayan bölgeler var. Alevi geleneğinin çok kapalı olarak yaşandığı yerlerde tezene hiç bilmezler. Ama bazı bölgelerde de yalnızca TRT’nin olduğu zamanlarda, oradan izlenerek mızrapla bağlama çalma geleneği başlamış. Doğup büyüdüğüm Alevi köyünde de ben doğmadan önce elle çalınıyormuş. Ama daha sonra dediğim gibi mızrapla çalma geleneği başlamış. Dolayısıyla köylere de sirayet etmiş. Ama bugünkü teknikle şelpe ilk Arif Hoca ile başladı. Hasret Gültekin, Erol Parlak, Nesimi Çimen, Ramazan Güngör gibi isimler şelpenin önemli geleneksel icracılardır.

    Onlarla da bağ kurup bu teknik farklı bir noktaya geldi. Şu an geldiği nokta çok önemli. Bağlamanın bu sayede armonik sınırlarını fark ettik. Bağlama orkestrası diye bir şey oluşturduk. Orada yüzde 70’ini şelpe tekniği belirleyici olmuş.

    “KENT, ZAYIF OLANI YOK EDİP GÜÇLÜYÜ PARLATMIŞ”

    Kentleşmenin müziğe etkisi ne sizce?

    Bence kentin şöyle bir acımasızlığı var: Zayıf olanı yok eder güçlü olanı parlatır. Güçlüysen kalırsın. Müzik aletleri için de şunu söyleyebilirim. Geleneksel çalgılardan çoğu kentleşmeyle birlikte yok olmuş. Yani birçok nefesli enstrüman var köylerde yaşayan. Ama kente bunlardan sadece kaval, ney, mey, duduk, zurna gelmiş. Bunlar gibi belki 100 tane enstrüman yok olup gitmiş. Bağlama çok köklü bir çalgı. Çünkü üç kıtada yaygınlığı olan bir çalgı. Bağlamaya benzer çalgıları düşündüğünde Afrika’da, Asya’da, Avrupa’da yaygınlığı olan bir çalgı.

    “AŞIKLIK BİR RUHTUR, BİÇİM DEĞİŞTİREREK DEVAM EDER”

    Aşıklık geleneğinden beslendiğinizi söylüyorsunuz. Ancak bu gelenek köylerde hayat bulmuş ve sürmüş bir gelenek. Kent dünyasında yeri var mı sizce? Ne dersiniz?

    Evet o geleneği sürdüren çok az kişi var. Bence bu geleneksel biçimiyle çok devam edemez zaten. Ama aşıklık ruhu bitmez. Ben bir aşığım. Biçim değiştiriyor aslında. Önemli bir tarafını devam ettiriyorum. Ama aşığın diğer kolu tiyatrocular, edebiyatçılar, gazeteciler… Siz de bir Aşıksınız. Aşık sizin yaptığınız işi yapıyordu. Köy köy dolaşıp haber getiriyordu. Halkı bilinçlendiriyordu. Halk entelektüelleri bunlar. Ben sazımı çalıyorum, sen haberini yapıyorsun ama bizim aramızda bir dirsek teması yok. Aşıklık ruhu öyle gider. Hepimiz yan yana geldiğimiz zaman bir Aşık Veysel ederiz.

    Peki tüm bu saydığınız Aşıklar sanatlarını, mesleklerini özgürce yapabiliyorlar mı?

    Yapamıyor çünkü bu dirsek teması yok. Size sistem bunu dayatıyor. Branşlaşmayı dayatıyor. Herkes kendi işinde uzmanlaşsın. Fakat bağlantısı yok. Sistem dağınıklık istiyor. Burada ağacın kuruduğuna bakmak lazım. Bu birlikteliği, örgütlülüğü sağlamadığımız zaman çürümeye başlarız. Birbirimizden haberdar olmamız lazım.

    Sizce sanatçıların toplumsal hayattaki rolü ne olmalı? Yani sanatlarını icra etmenin dışında, nasıl bir sorumlulukları var?

    Herkesin oturduğu bir sandalye var. Ve her sandalyenin bir sorumluluğu var. Elinde saz olan birine yüklemek de doğru değil. Bir simitçinin de sorumluluğu var. Bu memleketin bu hale gelmesinde holding sahibinin de sanatçının da seyircinin de. Herkes kendi görevini doğru yapmadığı zaman bir boşluk bir karmaşa oluşuyor. O karambolün içinde her şekilde müdahale, olumsuz siyaset olabilir. İzlediğimiz kanalı seçme hakkımız var fakat seçemiyoruz. Verilen gazete, önümüze gelen kitaplar. Eskiden kitap daha çıkmadan onun ne zaman çıkacağını bilirdik. Reklam yok nasıl biliyorduk? Seçiyorduk çünkü. Şimdi bir şey dayatılıyor ve seçme şansımız yok. Sanki bir tuzağa düşmüş gibi o seçme hakkını kullanamıyoruz. Kabadayı laflar etmeyi sevmiyorum. Herkes kapısının önünü temizlediğinde her şey kendiliğinden düzelir.

    “HEPİMİZ BU DERDİ BÖLÜŞMELİYİZ”

    Türkiye bir yılı aşkın bir süredir OHAL ile yönetiliyor. Akademisyenler, gazeteciler, seçilmiş vekiller tutuklandı, gözaltına alındı, kamu çalışanı binlerce kişi işinden ihraç edildi. Türkiye’deki bu atmosferi nasıl okuyorsunuz?

    Geldiğimiz nokta bu.  Bu çıkmazdan kurtulmanın yolu çok büyük şeyler değil. Eskiden gelen alışkanlıklarımız bir kahraman yaratalım o kahraman çıksın bizi alsın sürüklesin sonra onu vursunlar, öldürsünler. Biz onu kahraman edelim. Evlerimize posterlerini asalım. Bu yol yol değil. Acımasızca bir yol. Sanatçıya, aydına değil, hepimiz bu derdi bölüşmeliyiz. Bir araya gelmemiz lazım. Bir kişiye yüklediğimiz için bunlar oldu.

    ‘Ben böyle bir şey görmedim’ gibi bir şeye geldi. Ama bu sırayla geldi. Eskiden de aynıydı. Deniz Gezmiş asıldığında farklı bir şey mi vardı. Bugün yaşananlar da benzeri şeyler. Çoğalıyor belki ama şekil olarak bir şey değiştiği yok. Haksızlıklardan işkenceden bahsediyoruz. Pir Sultan’da da Kerbela’da da yakın tarihe geldiğimizde Sivas, Çorum, Maraş’ta da bu vardı. Şimdi de devam ediyor. Artık bunun önüne geçmeyi konuşmalıyız.

    Daha önce hiç böyle bir dönem yaşandı mı sizce?

    Ben bu kadarını yaşamadım ama o yaşadıklarımız bunların habercisiydi.

    Ne yapılmalı?

    Bilinçlenmemiz, bir araya gelmemiz lazım. Yoksa ‘Adalet Yürüyüşü’ yapıldı. Güzel. Gezi oldu gücümüzü anladık. Bir güç var ama o olumlu bir şeye dönüşmüyor. Bizim bunun için çok büyük değil çok küçük bilinçlenmek adına yol izlememiz gerekiyor. Çok büyük siyasi manevrayla bir şeyin değişeceğine inanmıyorum. Böyle bir gücümüz yok. Var olan cumhuriyet değerleri yeniden sahiplenmemiz için bile belki 30 seneye ihtiyacımız var.

    ALBÜM VE KİTAP ÇALIŞMALARI

    Son olarak yakın zamanda çıkaracağınız albüm ve kitap çalışmanız var. Nedir bunlar biraz anlatabilir misiniz?

    Repertuarını tamamladığım bir albümüm Mart ayında çıkacak. Stüdyo çalışması devam ediyor. Bir ay içerisinde toparlamış olurum. Ayrıca  ‘Bağlama İçin Besteler’ diye bir de kitap çalışmam var. Uzun zamandır üzerinde çalıştığım, bağlama tekniğine katkı amaçlı bir kitap olacak. Bağlamanın enstrümantal repertuarı çok fazla yok. Bağlamanın teknik kapasitesi yüksek bir enstrüman olduğunu bize kent yaşamı için de gösterenler yine önceki ustalar oldu. Bu enstrüman ile konçerto kıymetinde eserler yazabilirsiniz, çalabilirsiniz bunun ipuçlarını verdi. Ve onu değerlendirmeye çalıştım. Bağlama tekniği geliştirmeye yönelik besteler yapmaya çalıştım. Bu besteleri metodik bir dille yazıyorum. Onu da yazdan önce Mayıs gibi çıkarmayı düşünüyorum.

    Sevim KAHRAMAN/İsmet SEFER

  • Mercan Erzincan’ın yedi bölgeden yedi renk alan ‘Gökkuşağı’ albümü çıktı- VİDEO

    Mercan Erzincan’ın yedi bölgeden yedi renk alan ‘Gökkuşağı’ albümü çıktı- VİDEO

    PİRHA-Sanatçı Mercan Erzincan 2 Kasım’da çıkan ‘Gökkuşağı’ albümüne ilişkin Pir Haber Ajansı’na konuştu. Erzincan, “Bu albümde türküler, deyişler ve yedi bölgeden yedi renk var” dedi.

    Haberin Videosu

    Sanat hayatının 20. yılını geride bırakan sanatçı Mercan Erzincan’ın altıncı albümü ‘Gökkuşağı’ sevenleri ile buluştu. Albümünde Türkiye’nin yedi bölgesinden yedi rengi bir araya getiren Erzincan ile albümünün ilk konseri öncesi, heyecanın yüksek olduğu Türkan Saylan Kültür Merkezi’ndeki koşuşturmanın arasında konuştuk.

    Bir yandan son provalarını yaparken diğer yandan bize de vakit ayıran Erzincan, yeni albümünü ve 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddet ve Mücadele Haftası’nda kadının yerini, kendi gözünden PİRHA’ya anlattı.

    Bir kadın sanatçı olarak Erzincan, her alanda olduğu gibi kadının, sanatta da bir yer edinebilmesi için çok daha fazla mücadele ettiğini, etmesi gerektiğini belirtirken, kadının özgürlüğünün kendisinden geçtiğini vurguladı.

    Sizi tanıyabilir miyiz?

    1976’da Divriği’de dünyaya geldim. İstanbul’a taşınma sebeplerimizden birisi de, müzik hayatına adım atmam için ailemin vermiş olduğu bir karar… Sonra ortaokulda konservatuvar hayatım başladı. Küçüklükten beri türkü söylediğim için ailem de beni bu yönde destekledi. Konservatuvarın bitimine doğru 1997 yılında ilk albüm çalışmamı yaptım. dolayısı ile bu sene 20. sanat yılım. O günden bugüne bu beşinci albüm. Bir de ‘Oyalı Yazma’ adlı kadın grubumuzla bir albümümüz var. O albümü de sayarsak yeni çıkan ‘Gökkuşağı’ albümüm ile birlikte altıncı albümüm oluyor. Yeni albümüm  ‘Gökkuşağı’ ise 2 Kasım’da piyasaya çıktı.

    Son albümünüz ‘Gökkuşağı’… İsmi kadar renkli bir albüm mü? Bu albümü yapma fikri nasıl oluştu ve olgunlaştı?

    Albümlerim genellikle uzun soluklu çalışmalar sonrası oluyor. Çünkü, eserlerin içselleştirilmesi dönemi, sindirme dönemi uzun bir zaman alıyor. Bende 4 yılı buluyor bu süreç. 4 yıl aradan sonra da çok renkli bir repertuar ortaya çıktı. Şimdilerde ise genelde ‘proje albümler’ yapılıyor. Ben öyle olsun istemedim. Her sevdiğim eserlerden seslendirmeye çalıştım. İlk kez bir Karadeniz potporisi, onun dışında Kayseri, Isparta, Malatya derken, Anadolu’yu geziyoruz bu albümde. 12 eserden oluşuyor. Hüseyin Dilaver’den, Karadeniz’den Picoğlu Osman, Sadık Hüseyin Dede’den var. Çok kıymetli ‘Gesi Bağlarında’ yı okudum. Bu albümde Konya Karaman’dan sürgün edilen, mübadelede gidenlerin türküsünü onların versiyonuyla okudum. Böyle renkli bir repertuar çıktı. Deyişler, türküler bir renklilik var. 7 bölge 7 renk gibi düşünebiliriz. Adına yakışır bir albüm anlayacağınız.

    Albümünüzü nasıl halka ulaştırıyorsunuz? Tanıtımlarınızı nasıl yapıyorsunuz? Tepkiler nasıl oldu?

    Aslında biliyorsunuz albüm satışı yapacak pek şey kalmadı eskisi gibi… Ancak sosyal medyadan bize çok hızlı bir geri dönüşümü oldu. Bundan dolayı şaşkınım. Belki ilk kez bir albümümde böyle bir reaksiyonla karşı karşıyayım. Çok güzel olumlu, insanı motive edecek bildirimler alıyorum. Bu da bana daha çok çalışma şevki veriyor.

    Peki bu teknoloji ile her şeyin hızlı tüketildiği bir dönemde siz gerçekten maddi ya da manevi emeğinizin karşılığını aldığınızı düşünüyor musunuz?

    Maddi anlamda hiçbir sanatçının emeğinin karşılığını aldığını sanmıyorum. Ama maneviyat olarak evet çok güzel hisler yaşıyorum. İnternet aracılığı ile sizi dinleyenlerin tepkisini anında alabiliyorsunuz. Bu anlamda olumlu bir şey bizler için bu, ama elbette dezavantajları da var.

    “KADIN HER ALANDA ZORLU MÜCADELE VERİYOR”

    Sizce kadın sanatçılar nasıl bir noktada Halk Müziği’nde?

    Ülkemizde kadın her alanda gerçekten çok zorlu bir mücadele veriyor. Bakıyorsunuz her meslek dalından, alt üst farketmiyor, her statüden kadın eziliyor. Bundan şüphemiz yok. Kadın sanatçıların işi daha da zor. Kadınların bir erkek egemenliği algısı var. Bunun da bir sürü sebebi var. Mesela pek çok kadın aşık olduğunu biliyoruz ama çok azından haberdarız. Oysa belki aşık kahvelerinde kadınlar çok rahat olabilselerdi, çok çok üretici olacaktı. Kendi mahlasını kullanmayıp erkek mahlasları ile şiir yazan kadınları da biliyoruz. 12. yy’da şiir yazmış bir kadın ozan şöyle diyor: ‘Diren, diren çalış,  bebeğinin zıbınını doku, diren’. Bu kadın işçiler için yazılmış bir şiir. Bunu okudum ben. O gün olduğu gibi şimdi de kadın mücadele etmek, kendini kanıtlamak zorunda. İş bölümü düşünürsek kadının öncelikle anne, eş olmak zorunda bırakılmış. O yüzdendir ki, malesef sanat kadınlar için ulaşılması uzak bir alan olarak kalmış.

    ‘25 Kasım Kadına Yönelik Şiddet ve Mücadele Haftası’ndayız. Türkiye’deki kadınların durumunu nasıl görüyorsunuz?

    Cinayetlerden, katliamlardan sonra elbette bir farkındalığın oluşması ‘biraraya gelelim bunların önüne geçelim’ gibi aydınlanma çalışmaları çok sevindirici olması gerekiyor. Kadın kuruluşlarının, hareketlerinin destekçisiyim. Hatta ilerici kadın komisyonunda da arkadaşlarıma destek vermeye çalışıyorum. 25 Kasım gibi acı günlerin yaşanmamasını diliyoruz ama bunları dilemenin ötesinde bir şey yapmalıyız. Kadın her zaman yapılacak şeyleri başkasından beklememeli. Kendisi harekete geçmeli. Kadın elbette çok güçlü. Her anlamda doğurgan ve yaratıcı. Bu gücünün farkında değil diye düşünüyorum.

    Kadının gücünün ortaya çıkması, toplumda hak ettiği yeri alması için hep birlikte bir şeyler yapmalıyız. Bunu, bilinçlenmeyle, okumayla, kız çocuklarını okutmayla, bu gibi kurumlara destek vermekle bir ölçüde yol alınacağını düşünüyorum.

    “ALEVİ İNANCINDA KADIN ERKEK AYRIMI YOK”

    Peki Alevi bir kadın sanatçı olarak Türkiye’de Alevi kadınların durumunu nasıl değerlendirirsiniz?

    Türkiye’de genel olarak Aleviler daha yeni kendilerini ifade etmeye başladılar. Kadın erkek diye düşünmüyorum çünkü bizim Alevi inancında zaten kadın erkeğin bir ayırımı yok. Onun için de topluca hep birlikte yaşadığımız sorunlar var. Mesela Malatya’da Alevilerin evleri işaretlemiş. Artık hep birlikte bunlara gülüp geçmeliyiz. Böyle şeyler saçmalığın en son noktası. Hiçbir zaman bu tarz şeylerle galeyana gelmediler. Bu tarz hareketlere şiddetle cevap vermediler. Çünkü felsefenin özüne yakışmıyor. Bizler her zaman kendimizin, inancımızın ne olduğunun farkındayız ve biz buyuz. Bizim inancımız budur. Bizi böyle kabul edeceksiniz. Bunun altını kalın çizgilerle çizdik Pir Sultan’dan bu yana. Hiç vazgeçmedik.

    “ALEVİ İNANCINA GÖRE YAŞAMAK VE SAHNE ALMAK ZORUNDAYIZ”

    Alevi inancınız müziğinize yansıması nasıl oldu?

    Bu inancın müziğini yapmakta zor. Ona göre yaşamak zorundayız. Ona göre sahne almak zorundayız. Ona göre seçtiğimiz kurumların, mekanların dezavantajını yaşıyoruz bazen. Bu sanatımız buraya olmaz dediğimiz bir sürü şey olur. Her yerde sahne alamıyoruz. Çünkü yaptığımız o tarz müziğe yakışmayan bir şey olmamalı. Yolu hafife almamalıyız. O yolu biz yaşatacağız. Biz öğreteceğiz. Hatta biz yolu giderken öğreniyoruz. Onu öğrenirken de hatalar yapmamalıyız. Ona sadık kalmalıyız.

    “SANATIN GEREKSİZ GÖRÜLDÜĞÜ BİR DÖNEMDEYİZ”

    Türkiye’de sizce sanat nasıl olmalıydı?

    (İç çekerek) Türkiye’de her sanatçı belki de iç çekerek başlıyordur bu soruyu yanıtlamaya. Çok kıymetli yazarlarımız, sinemacılarımız, tiyatrocularımız, müzisyenlerimiz var elbette. Ama nice zorluklarla baş ederek bunu başarabiliyorlar bence. Ben yolun daha başındayım. Erdal Erzincan gibi onlarca sanatçı çok bedeller ödeyerek bugünlere geldiler. Ülkesinden ayrılanlar, yaptıkları eserleri yayımlatamayanlar… Sanatın gereksiz gibi algılandığı bir dönem içindeyiz belki. Ama bu bizim araştırma, üretme hevesimizi şevkimizi kıramaz. Çünkü sanat böyle bir şeydir. İnsanlara ilaç gibi gelen bir şeydir. Ve her dönem herkesin ihtiyacı olan bir olgudur. Sanattan kesinlikle vazgeçemeyiz. Müziği nasıl kenara koyacağız. Ninnileri nasıl bir kenara koyacağız. Hayatımızın bir parçası. Bizim içimizde yaşayan bir şey müzik.

    Sevim KAHRAMAN/İsmet SEFER

    İSTANBUL

      

  • Alevi Dedesi Öztürk PİRHA’ya konuştu: Biz Aleviler erkekleştik, Sünnilere öykünüyoruz-VİDEO

    Alevi Dedesi Öztürk PİRHA’ya konuştu: Biz Aleviler erkekleştik, Sünnilere öykünüyoruz-VİDEO

    PİRHA- Okumayı çok seviyor. Şiir yazıyor. Yaşar Kemal hayranı. En çok dostlarının aramasından mutlu olduğunu, en çok da ihanetin kendisini üzdüğünü söylüyor Sefa Öztürk Dede. 8 nüfuslu bir ailenin 4. çocuğu olarak 1963 yılında dünyaya gelmiş. Çocukluğu yoğun hastalıklarla geçmiş. Sonrasında ise dedeliğe giden bir yaşam hikayesi…Güvenç Abdal Ocağı dedelerinden Öztürk, yaşamına, çocukluğuna, dedeliğe nasıl başladığına ve Aleviliğe dair sorularımızı yanıtladı. 

    Haberin Videosu

    Sefa Öztürk, Güvenç Abdal Ocağı dedelerinden. Ordulu Öztürk’ün, 1’i kız, 5’i erkek olmak üzere 6 çocuğu, bir torunu var. Eşi Kadife ana ve çocuklarıyla İstanbul’da yaşıyor.

    Sefa Öztürk, yaşamına, çocukluğuna, dedeliğe nasıl başladığına ve Aleviliğe dair sorularımıza içten ve çarpıcı yanıtlar verdi. Dede çocuğu olmanın zorluğunu, hiç çocukluk yaşamadığını anlatan Öztürk, mensubu olduğu Güvenç Abdal Ocağı’na dair de bilgiler verdi.

    “Biz Aleviler erkekleştik, Sünni topluma öykünüyoruz. Eskiden cemler candandı, doğaldı” diyen Sefa Öztürk, “Dedelik yapmak için de olgunluğun önemine işaret ediyor.

    Alevilik eğitiminin ihmal edildiğini belirten Öztürk, “Cemevlerini dergaha çeviremedik, camilere çevirdik. Mürşitlerimiz artık eski mürşit değil, artık din adamı yetiştiriyoruz” dedi.

    İşte Dede Sefa Öztürk’ün PİRHA’ya yaptığı açıklamalar…

    Sizi tanıyarak başlayalım. Kaç yılında nerede doğdunuz? 

    Ben Güvenç Abdal Ocağı dedelerinden Sefa Öztürk. 1963’ün güz ayında doğmuşum. Anneciğimi yeni kaybettim onu da özlemle anıyorum. Bir hikayeleri vardır onların. Büyük bir yağmur yağmıştı. Tarlada patatesler toplanırken doğmuşum. Annem ağrımı acımı hissetmemiş. Enteresan bir doğum şeklim varmış. Annem tarlada çalışıyor. 1963’ün güz ayı. Hiç hastalık hissetmiyor, eve geliyor ve evde ebesiz doğmuşum. Telaşa kapılıyor. Tarla takım zamanı, evlerde kimse yok. Genelde köy ebeleri, doktor bilmezler, hekim bilmezler, Anadolu insanı kendi göbeğini kesen insanlardır. O hem bana annelik, hem ebelik, hem de bu zamana kadar övünerek söylüyorum mürşitlik yapmıştır. Göbeğimi kesiyor, böyle bir enteresan doğum hikayem var. 1963’ün güz ayı olduğunu biliyoruz. Büyük ihtimalle patatesler dönemi olduğuna göre Ekim ayı. 1963’ün Ekim’i diyelim.

    Güvenç Abdal Ocağı’ndansınız. Ocağınızı biraz anlatabilir misiniz?

    Güvenç Abdal Ocağı 1100’lü yıllarda Gümüşhane’nin Kürtün kazasının Taşlıca Köyü’nde dergah kurmuş ve oradan Aleviliği Karadeniz boyuna yaymış bir ocaktır. Bu ocak belki de bütün ocaklar içerisinde en enteresan, an saklı, en gizli ocaktır. Güvenç Abdal Ocağı bütün yapısı itibariyle enteresandır. Yani sosyal, siyasal, duruşuyla, kültürel durumuyla enteresandır. Bir Rum toprağına yani Pontus Rum Krallığı’nın içerisinde kendisini var eden bir ocak. Ta ki biliyorsunuz Pontus Rum Krallığı 1500’üncü yıllarda Osmanlı topraklarına katılmış, o dönem içerisinde varlığını sürdürebilmiş ender ocaklardandır.

    Karadeniz’de başka hangi ocaklar var?

    Ben İstanbul’a geldiğimde, birçok bölgede dedeyim dediğimde ‘Nerelisin?’ diye sordular.  ‘Ordulu’luyum dediğimde bırakın dedeliğimi, Aleviliğimi de kabul etmediler. Halbuki Karadeniz yöresinde yoğun bir Alevi yaşar. Trabzon’dan başlayarak, o sahil şeridinde hemen hemen Güvenç Abdal talipleri vardır ve Güvenç Abdal Ocağı vardır. Trabzon, Giresun, Ordu, Samsun, Sinop, Zonguldak, Kocaeli’de, Bolu’da, Düzce’nin bir mahallesinde ve yoğun biçimde İstanbul’da giderek Ege’de hatta Avrupa yakasında. Böyle geniş bir yelpazeye yayılmış bir ocak. Karadeniz yöresinde kısmen içeriye doğru yöneldiğinizde Keçeci Baba, Hubyar Sultan, Derviş Cemal gibi ocaklara da rastlamak mümkündür ama ağırlık olarak Güvenç Abdal Ocağı’nı büyük bir nüfus yoğunluğu olarak görmek mümkündür.

    “ÇOCUKKEN KUDUZ KÖPEK ISIRDI, BUGÜN HAYATTA OLMAYABİLİRDİM”

    Nasıl bir çocukluk geçirdiniz?

    8 nüfuslu bir ailenin dördüncü çocuğu olarak dünyaya geldim. Anadolu’da köylerde nüfuslar kalabalık olur. Hayatla mücadele etmek zordur. Kalabalık aile olacaksınız ki tarlaya gidecek adam da olsun, dağa gidecek adam da olsun, bağa gidecek adam da olsun, malınızı mülkünüzü koruyabilecek insan da olsun. Güçsüzlüğü doğa maalesef toplumsal ilişkilerde de kabul etmiyor. Dördüncü çocuk olarak dünyaya geldim ve çocukluğum yoğun bir hastalık süreciyle geçti. Çocukluğumdan itibaren ‘Yaşamaz’ demişler. Çok yoğun çocuk hastalıklarına maruz kalmışım. O zaman tıp yok. Ondan dolayı canım babacığım ve anneciğim üzerimde biraz fazla durmuşlar. ‘Nasıl olsa bu bebek ölecek, buna karşı sorumluluklarımızı yerine getirelim’ diye vicdan yapmışlar. Dolayısıyla sıkıntılı bir çocukluk yaşadım. Yorumsuz anlatıyorum. 3 yaşında okuma ve yazma öğrendim. Okula başladığımda hiç okula gitmedim 4’üncü sınıftaki çocuklarla yarıştırdılar. Çok kitap okudum.

    “BABAM SON İSTEĞİMİ YERİNE GETİREREK 1 KİLO GOFRET ALMIŞTI”

    Hatta bir hikayem de var. O kadar sıkıntılı bir çocukluk içerisinde bir de ilkokul 4’e giderken kuduz bir köpek hikayem var. Bu benim hayatımda çok önemli bir yer işgal eden olaydır. Kuduz köpek ısırdı beni. İlçede aşı yok. Ordu’ya götürecek, babamın parası yok. ‘Ne istiyorsun oğlum?’ dedi. ‘son arzun nedir?’ idam mahkumlarına sorarlar ya. Ben ‘Gofret istiyorum’ dedim. Hiç gofret yememiştim. Yoksul bir aileyiz. Çocuklar gofret yerken okulda falan hep imrenerek bakmıştım. O gün fırsat elime geçmişti. Ölsem de bir tane gofret yiyerek gideyim bari bu dünyadan. Yanılmıyorsam babam bana 1 kilo gofret aldı. Gofreti diğer çocuklar elimden alır diye götürdüm bizim oralar yeşilliktir, ormandır. Orada bir ormana saklandım. Gündüz akşama kadar gofret yedim ve gofretten bıktım. Artık gözüm arkada kalmazdı. O çok sevdiğim gofreti yiyebilmiştim kuduz köpeğin sayesinde. Fakat bu daha sonra benim hayatımda büyük travmalara yol açtı. Daha sonraları büyüdükten sonra özellikle 20’li yaşlardan sonra insanların anıları yaşamlarına rehberlik ediyor. Bu çocukluk anım geldim benim hayatımın merkezine çakıldı kaldı. Bir çocuk Anadolu insanlarının nasıl çaresiz bırakıldığının en büyük göstergesidir. O gün babamın, annemin, kardeşlerimin kederli gözlerini hatırlıyorum. Bir söylenti de var. 40’ıncı gün kuduracak. Amcam tabancayı yağladı bıraktı kenara. Kuduz belirtileri görülürse bir mermi çakacaklar alnıma. Tabi ben bunları hiç düşünen birisi değilim. Bir odaya attılar beni bir tas suyla test ediyorlar ki suya baktığında kuduz belirtileri bakacağım, kuduracağım. En küçük bir refleks dahi hayatımıza mal olacak.

    “SABAHA KADAR PİR SULTAN ABDAL’IN HAYATINI OKUDUM”

    Ben o geceyi bir mucize olarak açıklamak istiyorum. Gece sabaha kadar oturdum. Pir Sultan Abdal’ın hayatını gece okudum. Bütün şiirlerini okudum. O gece kitaba yumuldum ve o Pir Sultan’ın dünyasının içerisinde ilkokul 4’teyken takriben 10 yaşındayım. Ben düşünmüyordum kuduracağımı ya da beni beklediklerini. Ben o büyük ozanın hayat hikayesindeki o büyük direncini, o büyük mücadelesini hayranlıkla okuyarak direnç kazanıyordum belki de. Fakat kudurmadan, babam isyan etti ‘Bırakın artık’ dedi. ‘Artık yetti gayri’ dedi. Geldi sarıldı bana. Babamla yatmayı çok seviyordum çocukken. O kuduz sayesinde babamla yattım. Kucakladım onu doyasıya. O’nun koynunda, bağrına başımı yaslayarak çok harika bir uyku geçirdi. O gece sabaha kadar kuduracak diye beklemenin mükafatını babama sarılarak alıyordum. O da benim hayatımda ilginç hikayedir ve bu beni çok etkiledi. Orada vurulabilirdimde. Bir hayatım olmayabilirdi.

    “OMURGALI BİR ALEVİLİĞİ MUTLAKA SAĞLAMAK ZORUNDAYIZ”

    Çocukken cemlere katılır mıydınız? İlk kaç yaşında katıldınız?

    Küçük yaştan itibaren ceme katılıyordum. Çocukken babam bizleri ceme götürürdü. Cemin içine girdiğimiz andan itibaren biz babamızın oğlu olmaktan, çocuğu olmaktan çıkardık. Babam annemle birlikte dede postuna geçerdi. Biz orada halkın içerisinde o yaşımızın haddini bilerek otururduk. Fakat hep şu olmuştur:  ‘dede çocuğu o, dikkatli davranın yarın posta oturacak.’ Orada bize, oturmanın adabı,  kültürü öğretilirdi. Bilgi insanın davranışında yatar, karakterinde yatar, yemek yemesinde yatar, insana bakmasında, elini tutmasında, göz göze gelmesinde, sohbet etmesinde. Asıl olan budur. Bilgi dediğiniz nedir ki. Çok bilgili, çok alim gibi cümlelerden hiç hoşlanmadım. Hala yaşamın cahilisiniz, yaşamda öğrenebileceğiniz, ulaşabileceğiniz o kadar çok bilgi var ki; fakat bir şeyi en üstten tutmanız gerekiyor. Bir mürşidin davranış biçimi, ahlakı, karakteri. Asıl olan odur. Karakteri olmayanın bilgisi olsa ne olur, kaç yazar. Mesele karakter kazandırmak, omurgalı olmak. Benim savunduğum zaten bugün de yerle bir edilmek istenen bir Alevilik var. Özellikle Karadeniz’de. Bunu çok net söylüyorum. Bundan dolayı çok düşman kazandım. Arkadaşlar, dostlar alınıyor ama alınmaya hiç gerek yok. Omurgalı bir Aleviliği mutlaka sağlamak zorundayız. Dik duran bir duruşu olan, hayata karşı nerede nasıl davranacağını bilen, sorunları çözen, talibinin derdine derman yarasına merhem olan mürşit mutlaka yeniden hayatın içerisinde var edilmelidir.

    “HİÇ ÇOCUKLUK YAŞAMADIM”

    Babanızın yürüttüğü cemlere katıldınız. Peki babanız dedelik görevini yürütürken neler hissederdiniz? Üzerinizde bir sorumluluk, bir ağırlık hissettiniz mi? Zor oldu mu sizin için dede çocuğu olmak?

    Hiç çocukluk yaşamadım diyebilirim. Diğer ağabeylerim kardeşlerim de öyledir. Küçük yaştan itibaren bir misyon sahibi olmak zaman zaman insanın çocukluğunu öteleyebiliyor, yani çocukluğunu iptal edebiliyor. Hep büyük adam gibi davranmak zorunda kalıyorsunuz. Top oynarlar top oynayamazsınız. Çelik çomak oynarlar oynayamazsınız. Bir laf etseniz, ağızınızdan irade dışı ucuz bir cümle çıksa ‘Yakışıyor mu sana, sen kimin oğlusun ya da kimin çocuğusun’. Böyle yetişiyorsun. Bu bir karakter kazandırıyor, önemlidir. Yani duvara sıva yapacaksanız sıva yapmadan önce mutlaka ustalara dikkat edersiniz.
    Ruhunun derinliklerinde izler olmalı çocukluğundan başlayarak. Çünkü bir şeye hazırlanıyorsunuz siz. Neye? Bir yolun inanç önderi olmaya. Bunun için çok büyük bir sorumluluk, çok büyük bir yükü omuzlamanız gerekir. Bir karakteriniz olması gerekir. Bu çocukluktan başlayarak kazandırılabilecek bir şey. Bugünki sorunumuz da budur. 20, 25 yaşındaki insanların Aleviliği keşfederek ‘Meğerse benim soyum filan yerdenmiş. Bunun kursu nedir, adabı nedir onu bilmiyorum ama ben de dede oldum, ben de cem yürütüyorum noktasında. Bu, olayın nasıl kendi doğal mecrasından çıktığının da bir göstergesi. Lokma kazanda pişer. Alevi mürşidi cemde pişer, cemde olgunlaşır. Biz babamızın yanından ayrılamazdık. Babama çok fazla hayrandım. Yani “Bu kadar bilgi bir insanın neresinde duruyor? Nasıl bu kadar bilgiye ulaşabilir?” diye benim gözümde yeryüzünde bütün insanlar bir tarafta, Hakk’a yürüyen can babam bir tarafta. Hep O’nu da kendime rehber edinmişimdir.  Çok sempatik, söyleyeceklerini kırmadan, dökmeden söyleyebilen, en öfkeli zamanında dahi gülerek, tebessüm ederek bıkmadan, usanmadan bir olayı anlatabilen, sorunları çözebilen ender insanlardandı. Biz kızdığımızda ‘Öfke cehaletin işidir. Öfkemizi kontrol edeceğiz. Onu bileyeceğiz, bilinçlendireceğiz, işe yarar hale getireceğiz.’ İşe yarar hale getirilebilen öfkelerden yanaydı babam. Ben de onun gibi düşünüyorum artık.

    Babanızın adı nedir?

    Babamın adı Hasan Derviş. Ben çok büyük bir özlemle anıyorum, çok özlüyorum. İyi ki babam diyorum. Benim bir felsefem var, bunu anneme de söylemiştim ‘Sevdiklerimizi yüreğimize gömelim. Müracaat ettiğimizde oradan anlar, bize yeniden bakar, akıl verir. Bizimle birlikte olur.

    “ANAM, O DÖNEM CEM YÜRÜTEN KUŞAĞIN SON TEMSİLCİSİ”

    Annenizden biraz bahsedelim. Geçtiğimiz haftalarda Hakk’a yürüdü. Anneniz bir anaydı dolayısıyla. Cem yönetti mi hiç?

    Tabi ki. Hem babamın yanında posta otururdu, hem de bizi o yetiştirmiştir. Çünkü babam Hakk’a yürüdüğünde bizler çok küçüktük. Bize kimse ‘Gel yavrum siz Derviş’in çocuklarısınız. Size Aleviliği öğretelim’ demediler. Bütün o batıni bilgileri annemden aldık. Annem bizimle birlikte posta oturur, bizimle birlikte cem yönetirdi. Karadeniz yöresinde son ana olarak görüyorum onu. Karadeniz yöresinde daha önceden Güvenç Abdal Ocağı’ndan analar olmuştur ender de olsa cem yürüten. Ama anam o kuşağın son temsilcisi.

    “BİZ ALEVİLER ERKEKLEŞTİK, SÜNNİ TOPLUMA ÖYKÜNÜYORUZ” 

    Artık biz Aleviler erkekleştik. Yani bunu kabullenmek gerekiyor. Biz can diyoruz, kadın erkek farkı yoktur diyoruz ancak bunlar artık slogana dönüşüyor. Derneklerden tutun, cemlerdeki dedelere kadar hiçbir dede anayla birlikte oturmuyor. Halbuki bu kabul edilebilir bir cem değildir. Erkeğin ne farkı var camideki imamın orada durmasıyla. Çok net söylüyorum. Kızan oluyor. Niye kızıyorsunuz arkadaşım? Sevgili dostlar Alevilik bir bütünden ibarettir. Biz diyoruz ki vahdet-i mevcut. Vahdet-i mevcut nedir, erkeklerin olduğu bir topluluk mudur? Yani cinsiyetçi bir Alevilik hızla yayılıyor, hızla gelişiyor. Dernekleri yönetiyorlar, Aleviliği yönetmeye kalkıyorlar, kurumları yönetiyorlar, cemleri yönetiyorlar. Neredeyse kadın hayatın hiçbir alanında yok. Çok kötü bir biçimde Sünni topluma öykünüyoruz. Bunda alınacak, gocunacak bir şey de yok. Ben kendimi eleştiriyorum. Ben böyle bakıyorum, böyle düşünüyorum, böyle görüyorum. Erkekleşen bir Alevilik modeliyle karşı karşıyayız. Bu, Alevilik olamaz. Yani cinsiyet ayrımı yapan bir Alevilik asla Alevilik değildir. Bunun neresi karşı çıkılacak bir şey. Gerçeğimiz. Bir tane dede ana göstersinler. Ben annemi gönderdim bir tane göstersinler. Bir  kadın dernek başkanı, yöneticisi göstersinler ve Güvenç Abdal Ocağı Dernek Başkanı Sakine başkanı da buradan şimdi anıyoruz. Neler çektiğini ben biliyorum. Nasıl dedelerin isyan ettiğini ‘Kadından da başkan mı olur?’ diye kadını nasıl aşağıladıklarını ben biliyorum. Bundan kurtulmamız lazım.

    “DEDELİK YAPMAK İÇİN OLGUNLUK ÖNEMLİDİR”

    Dedelik yapmaya kaç yaşında başladınız?  

    Babam artık yanında cem bağlamamı istiyordu. Fakat ben giderek bir şeyin farkına varmıştım; olgunluk önemlidir. Bir meyve dahi tomurcuk halinden meyve haline gelene kadar bir süreç yaşıyor. Yağmuru var, rüzgarı var, dolusu var. Bir sınavdan geçiyor. Armudun çiçeği de armuttur, çiçekten yeniyor mu? Eğer bir mürşit mürşit postuna oturacaksa onun da bir süreci var. Bir kendini deneme, test etme ve olgunlaşma süreci, dayanma süreci var.

    MÜRŞİTLERİMİZ ESKİ MÜRŞİT DEĞİL, GİDEREK DİN ADAMI ÜRETİYORUZ”

    O yüzden mürşitlerimiz eski mürşit değil. Şimdi giderek biz din adamı üretiyoruz. Yani Alevi inanç önderinden din adamına doğru evrilen bir süreç var. Maalesef bu erozyona müdahale de edemiyoruz. Niye? Bu adamlar kitap okuyorlar, yazıyorlar, çiziyorlar. Biz bilgi bilgi diyoruz. Bir mürşit sadece kendini temsil etmez. Sadece ailesini temsil etmez. Aynı zamanda bağlı bulunduğu topluluğun temsilcisidir. Eğer bağlı bulunduğu topluluk yoğun bir baskı altındaysa, yok sayılıyorsa, şiddete maruz kalıyorsa ve bütün kurumlarda aşağılanıyorsa; örneğin son müfredattaki cihatla ilgili eğitimdeki Alevi çocuklarının konumu. Bir eylem koyamadılar. Eğer mürşit olsaydı bugün o cihat bu kadar kolay bizim çocuklarımıza dayatılamazdı. Hızla asimilasyona uğrayan Alevilik bunun acısını ve sancısını 5-10 yıl sonra şiddetli biçimde çekecektir. Onun sorumlusu da bugünkü mürşitlerdir.

    “DEDE BAĞLI BULUNDUĞU TOPLUMUN EN AHLAKLISI OLMAK ZORUNDA”

    Mürşit olacaksam ben yolumun mürşidi olacağım cebimin değil. Mülkiyetin değil, rahatın, huzurun değil, rahatsızlığın, acının. Ben acıya talibim. Bu halkın çektiği acıları ben de göğüsleyebilirim, çekebilirim. Hatta bu halka bir zorbalık, biz acı dayatılacaksa bir reçete olacaksa önce ben bunu tatmalıyım. Bunun için mücadele etmeliyim, kavga etmeliyim. Çünkü orada beni bu topluluk en başa oturtma onuruna eriştirmiş. Bir örnek vermek istiyorum: Tarlaya ektiğiniz tohumda dahi bir seçicilik yaparsınız. En güçlüsünü seçmeye, toprağın içerisinde en fazla verimi almaya çalışırsınız. Yani en karakterli tohum. Dede bağlı bulunduğu toplumun en karakterlisi, en dirençlisi, en bilgesi, en ahlaklısı olmak zorunda. Şimdi tekrar döndük müfredata. Aleviliğin bu kocaman bir ayıbı. Böyle bir anlayışa cılız protestolar… Öyle mi olması lazım? Ondan sonra çok büyük cümleler kurmak doğru değil.

    “ALEVİ EĞİTİMİNİ İHMAL ETTİK, CEMEVLERİNİ CAMİLERE ÇEVİRDİK”

    Dede çocukları da dedelik yapmak zorunda mı? Dedelik yapmak için kıstaslar var mı?

    Maalesef bu ciddi bir tartışma konusu. Zaman zaman kafam karışıyor. Yani soydan olması meseleyi çözmüyor. Bu böyle olmasa diyorum. Fakat benim bilgilerimi, karakterimi yansıtabileceğim yanıbaşımda sadece çocuklarım var. Biz Alevi eğitimini ihmal ettik. Bunu açık ve net somut bir biçimde görebiliyoruz. Cemevlerini maalesef okullaştıramadık. Cemevlerini bir bilgi evi haline getiremedik. Giderek cemevlerini camilere çevirdik. Çünkü şunu gördük; din adamının kutsandığını, din adamının yapay da olsa bir saygı gördüğünü, onun rahat ettiğini, hazır köşede gıcır gıcır bir koltuğunun olduğunu gördük. Bu onun karakterini zaafa uğrattı. Bir Alevi dedesi, bir Alevi mürşidi talibine ve yoluna karşı mükelleftir. Yani sorumluluğun çok ötesinde bir duygudur bu. Şimdi soydan gelen hangi dedelerin nasıl türediğini, türetildiğini görüyoruz.

    “CEMEVLERİNİ DERGAHA ÇEVİREMEDİK”

    Ben maalesef karakterimi en yakınımdaki çocuğuma yansıtabilirim çünkü dergah yok. Maalesef cemevlerini dergaha çeviremedik. Baştan beri Alevilikte cemevi yoktur. Alevilikte dergah vardır. Alevilikte külliyeler vardır. Alevilik sadece ibadet etmek için kocaman binalar yapmaz. Alevilik bilgilenmek içindir o evler. Yoksulları doyurma biçimidir. İnsan ilişkilerini çoğaltma biçimidir. Oralar dostluğu, barışı, kardeşliği geliştirmek içindir. Bugün diyoruz ki Alevilik en rahat dönemini yaşıyor. Yakın tarihte bir katliam hatırlıyor musunuz? 90’dan bu yana. En rahat dönemi. Şimdi bu kadar rahat olduğu bir dönemde cemevlerinde hala cem yapalım bilmem ne. Cem de yapalım ben cem yapmayalım anlamında söylemiyorum ama oraları bilgi evine çevirelim, çocuklarımızı orada eğitelim. Oralardan yetişsin dedeler. Oralarda dede olmaya talip çok zeki insanlar var. Çok onurlu, çok dürüst, bu topluma yıllarca hizmet edebilecek insanlar var. Belirli bir bilgi donanımını ve karakterini oralarda kazandırabiliriz. Neden bunu denemeyelim. Elimizi ayağımızı tutan nedir? Çünkü bir hegemonya yaratıldı. Bu hegemonya herkesin işine geldi.

    “ÇOK ÇİRKİN BİÇİMDE SÜNNİLERE ÖYKÜNDÜK”

    Talibin de işine geldi çünkü öğrenme isteği, arzusu giderek azaldı. Yoksul insanların öbür dünyası vardır. Biz de cehennemle cennet yarattık. O cennet ve cehennemi her cuma pazarladık insanlara. Ali’yi seversen cennete, Muaviye’ye taparsan cehenneme, şunu şöyle yaparsan cennete. Dünyanın kendi gerçeklerinden kopararak soyut bir dünya kavgasına taşıdık insanları. Dolayısıyla cemeviyle camiyi nötrledik. Çok çirkin biçimde Sünnilere öykündük, benzedik. Yanı başımızdaki o camilerdeki rantı gördük. Niye inkar ediyoruz! Niye cemevlerinden milletvekili adayları, muhtar adayları şunlar bunlar çıkar bir dönem sonra. Niye dedeler gider politikacılarla pazarlıklar yapar? Bu bizim gerçeğimiz. Biz bu gerçeklerle çok net yüzleşeceğiz korkusuzca. Kendi gerçeğiyle yüzleşemeyen bir toplumun düşmanla yüzleşmesi, karşı karşıya gelmesi mümkün müdür?

    “DEDELERİN EN BÜYÜK YARDIMCISI KARAKTERİ VE AİLESİDİR”

    Peki dedelerin en büyük yardımcıları kimlerdir?

    Bu sorunun iki tane yanıtı olabilir. Birincisi bir dedenin yardımcısı yine bir dedenin karakteridir diyorum. Önce karakter kazanacaksınız, o karakter sizin her türlü işinizi görür yalnız kalmazsanız. Yani huyunuz, suyunuz, eğitiminiz, kendinize verdiğiniz değer ve tam bir mürşit olgunluğuna ulaştıysanız bu sizin sürekli avantajınız olacaktır ilişkilerinizde, yolda, izde, cemde, hayatta, durduğunuz yerde, oturduğunuz yerde, sohbetinizde bu sizin rehberiniz olacaktır. İkinci bir şey olarak ailesi önemlidir diye düşünüyorum. Dede talibiyle başka bir ilişkidir.

    “MÜRŞİTLE TALİP ARASINDAKİ İLİŞKİ EN VEFALI İLİŞKİDİR”

    Mürşitle talip arasındaki ilişki yeryüzündeki en vefalı, en doğal, en hümanist ilişkidir. Değerli ilişkidir ve dedelerin yardımcıları talipleridir. Bir dedeyi uyaracak, ona yanlış yaptırmayacak kendi insanları, kendi talipleri. Bizim taliplerimizde o kadar zeki, o kadar güzel insanlar var ki dedesini çocuğu kadar seviyor, annesi kadar, babası kadar, yolu kadar değer veriyor. Onun gözlerinin içine imrenerek bakıyor. O dedesinin yanlış yapmasını istemiyor. Dedesi yanlış yaptığında ‘Dede sen yanlış yaptın’ diyemiyor. Halkın içerisinde kıvranıyor, ondan fazla kıvranıyor. Bir başa kaldığında ‘Dedem keşke şöyle olsaydı’ akıl da vermeyerek. ‘Siz daha iyisini bilirsiniz ama keşke şu olaydaki tavrınız böyle olsaydı.’ Ben o talipleri çok seviyorum.

    “ARTIK SENİ MÜRŞİT OLARAK GÖRMEK İSTİYORUZ, DEDİKLERİNDE 40 YAŞINDAYDIM”

     

    İlk cemi nerede yönettiniz?

    Kendi köyümde yürüttüm. Ben dedelik yapmayı çok düşünmedim. Şundan dolayı düşünmedim; dedeliği çok ulvi bir görev olarak gördüm. Çok büyük bir yük olarak, büyük bir dünya olarak gördüm. Binlerce insan, doğa, ay, yıldız, güneş her şeyi bilen değiştiren dönüştüren adam, ayı bile dönüştüren adam, güneşi dönüştüren adam, enerjiyi dönüştüren, toplumu dönüştüren, değiştiren hep hayranlıkla baktım o mürşitlere. Dedim ki ‘Yok yahu bu yük bize çok fazla gelir. Biz götüremeyiz.’ Fakat giderek o ışığını kaybetmeye başladı. Böyle rahatına düşkün, zaaflı insanlar artık oralara oturmaya başladı, itibarı yavaş yavaş azaldı, saygınlığı azaldı. Biz sürekli Aleviliğin içindeyiz. İşte cemdeyiz, demdeyiz, görgüdeyiz, sorgudayız. Babamın talipleri geldiler. Onlar çok değerli insanlar, çok özel insanlar. Gerçek yol talipleri onlar. Yol diye bir kaygıları var. Çocukları kadar yolunu seviyorlar, ailesi kadar, canını verecek kadar. ‘biz seni artık mürşit görmek istiyoruz’ dediklerinde 40 yaşını aşmıştım. Kerbela’da da Hüseyin’e ‘Görevini yapmazsan iki elimiz iki yakanızdadır’ diyen o Kufeliler daha sonra terk ettiler ya hep onu anımsarım. Onlar terk etmediler çok seviyorum taliplerimi. ‘Artık zamanıdır’ dediler. Ben bu arzu ve isteğin karşısında duramadım. ‘Peki’ dedim. El aldık, görgüden, sorgudan geçtik. Bizde görgü ve sorgu önemlidir. Dedeliğe başladım.

    “DEDELİĞİN İRTİFA KAYBETTİĞİ DÖNEME DENK GELDİM”

    Dedeliğin de tam irtifa kaybettiği sürece denk geldik. Aleviliğin artık dejenerasyona uğradığı, çoğaldık diyoruz ya giderek azaldığımız döneme denk geldim. Ben çoğaldığımıza inanmıyorum. Bu aşikar Alevilik bizi ciddi anlamda müşkül duruma düşürdü. O dönem dostlarımın karşımda olduğunu gördüm. Çünkü niye, Alevilik toplumsal özelliğini kaybetmişti, bencilleşmişti, bireyselleşmişti. Artık iyi şeyler bir kişiye mal ediliyordu. Bunu özellikle söylemek istiyorum Aleviliğin üst aklı yoktur. Üst akıllı dinler semavi dinlerdir. Hristiyanlığın üst aklı vardır, papazdır. Yahudiliğin üst aklı vardır, hahamlardır. Sünniliğin üst aklı vardır, Diyanettir. Aleviliğin üst aklı yoktur, Aleviliğin aklı toplumsaldır. Bu toplumsal aklın giderek bölünüp parçalandığını ve bir kişiye mal edilmeye ya da kişilere şahıslara doğru mal edilmeye çalışıldığını gördüm. Bu benim asla kabul edeceğim bir durum değildi. Bu topluluğumun iradesi elinden alınamaz. Biz kolektifiz. Biz her şeye can demişiz. Yani büyüğü olmayan, küçüğü olmayan, erkeği olmayan, kadını olmayan kocaman bir topluluk.

    Hangi illerde talipleriniz var?

    Belki de en geniş talip yelpazesine bizler sahibiz. Güvenç Abdallılar. Bu anlamda kendilerine bir övünç kaynağı yaratabilirler. Karadeniz yöresi, Trabzon, Giresun, Ordu, Samsun, Kastamonu, Sinop, Zonguldak, Düzce, Kocaeli, İstanbul, Ege’nin birçok yöresi ve hatta Mısır’a, Afrika’ya kadar uzanan bir Güvenç Abdal talibi zinciri var. En kalabalık ocaklardan bir tanesi. Güvenç Abdal Ocağı diğer ocaklardan farklılıklar arz eden bir ocak. Bugün unutturulmak isteniyor. Neden Güvenç Abdal Ocağı pilot ocak olarak seçildi, neden bu ocağın üzerinde bazı eller var, karıştırıyor? Bizi kimler oralardan söküp atmak istiyor? Çünkü Güvenç Abdal Alevilik tarihinin en dirençli ocaklarından, en dirençli yol önderlerinden bir tanesidir. Aleviler artık şu din adamları kimliğinden sıyrılmak zorundalar. Yeterince bu coğrafyada din adamı var. Bir sürü müftü, imam var. Onlar sizlerden çok daha olanaklı. Onlara öykünmeyin, onları taklit etmeyin. İmam Hatip liselerinde, ilahiyatlarda şurada burada yetiştirilen yüzlerce binlerce insan var. Bir Alevinin yolu ona yeter. Babasının tarihi yeter, güncel hayatı yeter. Güncel hayattaki yaptıklarınız ve ürettikleriniz size yeter. Onu yeter ki doğru yorumlayın. Sabah çocuklarınızla yaptığınız kahvaltıyı, öğlen yemeğinizi, lokmanızı sorguladığınızda zaten Aleviliğin birçok felsefesine, tasavvufuna da ulaşmış olacaksınız.

    Peki Karadeniz Alevileri inanç bazında hangi sorunları yaşıyor? Karadeniz Alevilerinin varlığı nasıl? 

    Karadeniz yöresi benim gözümde çok kahraman bir bölge. Bağlı bulunduğum coğrafyadaki insanların hangi acıları çektiğini çok net görebiliyorum; aynı acıları bizler de çektik. Karadeniz yöresi bir nevi Alevilerin saklandığı bölge olmuş, kamuflaj bölgesi. Baba İshak ve Baba İlyas ayaklanmasını iyi irdelemek gerekir diye düşünüyorum. Orada parçalanan Aleviler, parçalanan mürşitler değişik yörelere gitmişler fakat bir tanesi o direnişte yer alan Menteş’te katledildikten sonra Hacı Bektaş’ın kardeşi Gümüşhane’ye yürüyor Kürtün’e. Güvenç Abdal. Orada bir dergah kuruyor. Pontus Rum Krallığı’nın içerisinde bu dergah. Kendini kabullendiriyor. O dergahın kurulduğu yere insanların ulaşması mümkün değil. Coğrafya zor bir coğrafya. Anlıyoruz ki oralarda bir takım eğitim de olmuştur. Yani ulaşımı zor, insanların haberi olması zor, dağlık bir kesim, ormanlık bir arazi ve orada bir dergah var. Fakat bugün bu dergah inkar noktasında. Bu ciddi bir şekilde irdelenmesi gereken bir sorundur. Bu dergahı neden, kimler sabote ediyor, aradan kaldırıyor, unutturmaya çalışıyor, buna kimler ön ayak oluyor?

    “GÜVENÇ ABDAL OCAĞI UNUTTURULMAK İSTENİYOR”

    Var mı bir bilginiz? Kim unutturmaya çalışıyor?

    O dergahta yoğun bir Alevi militanı yetişmiştir. Orada Alevilerin saklandığı ve orada dinlenerek mücadelelerine tekrar devam ettiği anlamına da geliyor. 1800’lü yıllara kadar 104 tane Alevi ayaklanması yaşanmış. Bu kadar çok büyük yenilgiler yaşamış, bu kadar büyük travmalar yaşamış topluluklar ya yok olur ya da tamamen asimile olur. Fakat bu topluluk ne asimile olmuş ne de yok olmuş hatta bir noktada da çoğalmışlar. Yani davalarını diğer insanlara anlatabilmişler. Gittikleri yerde onları dertleriyle de dertlendirerek kendi sorunlarına duyarlı duruma getirmişler. Bugün bu olanaklardan bocalıyoruz, çok fazla çözüm üretemiyoruz fakat onlar bulundukları dönemi çok ciddi anlamda etkilemişler. Ve o dergahta ciddi eğitimler almışlar.
    Bugün bir tane pir daha unutturulmak isteniyor. Dikkatinizi çekiyorum Hasan Sabbah. Hasan Sabbah’tan ülkesi öcü olarak bahseder ve giderek Aleviler de onun ismini terk etmeye başlar. Niye? Direnişinden dolayı. Pir Sultan’ın niye artık hayatını basitleştiriyoruz giderek? Direncin olduğu yerde direnci değersizleştirme, unutturma, onu basitleştirme var. Biz bundan sıyrılamıyoruz maalesef. Güvenç Abdal da böyle bir ocak. Onlar büyük mücadele insanları. Öyle köşeye mindere yastığa oturupta  saatlerce ahkam kesenler, akıl verenler değil. Aynı zamanda Alevi mücadelesinin en ön saflarında Aleviliği örgütleyenler. Egemen korkuyor. Cemevlerinde sabah akşam cem yapın ne olacak. Ama tarihe mal olmuş pirlerle ilgilenmeyin, onları öğrenmeyin, onları taklit etmeyin. Yatın kalkın Allah deyin, medet deyin ne derseniz deyin artık. İki, üç tane sakallı da ayarlıyorlar ilahiyat fakültelerinden onlar da geliyorlar bizimle ah Hüseyin vah Hüseyin diyerek olayı sulandırıyorlar.

    “ESKİ CEMLER CANDANDI, DOĞALDI”

    Cemlerde bir bozulma var mı? Eskiden köylerde cemler büyük evlerde olurdu; şimdi ise cemevlerinde oluyor. Bir farklılaşma göze çarpıyor mu sizce?

    Eskiden cem aşkla yapılırdı şimdi cennet için yapıyoruz. Allah bizi cennete koysun ya da komşularımıza, diğerlerine şirin görünmek için. İnsanoğlunun eğitmesi gereken vicdanıdır. Vicdanı eğitimsiz insanın ne kadar bilgisi görgüsü olursa olsun eğer vicdanı eksikse hayata dair verdiği kararlar hep sorgulanır olacaktır. Dolayısıyla vicdan noktasında bugün hareket edemiyoruz. Eski cemler çok daha fazla insaniydi, candandı, aşkla yapılırdı. Bugün şehirdeki cemlerin hiçbirisinin köydeki cemlerle alakası yok. Hiç benzemiyor. Zakirler oturuyor mersiyeler söylüyor. Dedeler, kravatlı adamlar bir şeyler söylüyor, yanlarına dizmişler 30 kişi. Bizim halkımız da iki gözü iki çeşme ağlıyorlar, sızlıyorlar. Hadi gidin diyorlar en sonunda. Köydeki cemler öyle değil. Cemevleri hayatın daraltıldığı alanlardır. Dört duvar değildir. Hayatta ne var? Hayatta hukuk var, hayatta sosyal ilişkiler var, hastalıklar var. Oturulurdu orada yoksul aileler tespit edilirdi, lokmalar paylaşılırdı, sohbet paylaşılırdı.  Oradaki insan öyle bir transa konsantrasyona ulaşırdı ki en sonunda cem bağlayarak evine giderdi. Artık cemi hak eden adam. Komşusunun sorununu çözmüş, doğayla sorununu çözmüş. Sohbet anlamındaki insani görevlerini canlı olmanın ona yükümlülüğü olarak dayattığı görevleri, sorumlulukları yerine getirmiş, evine rahat dönüyor.

    “BİNLERCE TALİBİMİN YOĞUN KAYGILARI VAR”

    Peki insanların cemlere, Alevi inancına, kültürüne ilgisi nasıl? Nasıl gözlemliyorsunuz? Alevi inancına bu toplum uzak mı duruyor yakın mı duruyor? Gençlerin, çocukların, kadınların ilgileri nasıl?

    Yeniden bir dünyayı inşa etmek zorundayız. Gittik milletvekillerinin sofralarında, kaymakamın sofralarında, valinin sofralarında, iş adamlarının sofralarında profesörlerle birlikte aksırıncaya, tıksırıncaya kadar yedik. Onlarla pazarlıklar yaptık. Kendimizi birden bire erkan-ı meşreften saydık. Yani devlet erkanına uygun adamlar. Yolun adamı olmaktan, yolun dedesi olmaktan, yolun talibi olmaktan başkalarının kölesi durumuna geldik. Ve inancımızı, bilgi birikimimizi, örf, adet ve geleneklerimizi onların hizmetine sunduk. Şimdi böyle bir durumla karşılaşınca ciddi anlamda Alevilik kaygısı olanlar bir tarafta mutsuzlaştı, çaresizleşti. Anadolu Alevileri bugün mutsuz ve çaresiz. Yüzlerce, binlerce talibim var. Yüzlerce köyde sorgu, görgü yapıyorum, cem bağlıyorum. Birlikte Alevilik öğretiyoruz. Fakat şunu çok net görebiliyorum; yoğun kaygıları var. Çocuklarının geleceğine dair, hayata dair kaygıları var. Çocukları okula gidiyor bu insanların. Bu çocuklar cihat adı altında bir eğitimden geçiyorlar.  Cihatın Türkçe anlamı kutsal savaş yapmak zorunluluğu. Allah’ın emri, kafirleri öldüreceksiniz. Peki kafir kim? Namaz kılmayan, oruç tutmayan, zekat vermeyen, hacca gitmeyen, kelime-i şehadet getirmeyen, İslam’ın beş şartını yerine getirmeyen. Kim getirmiyor? Babası. Babasının gırtlağını kesen çocuklar göreceğiz eğer böyle devam ederse.

    Biz Aleviyiz ve 17 milyon, 20 milyon, 30 milyon. Bırakın böyle saçma rakam saymayı. Ben Aleviyim kaygılanıyorum tek başımayım. Bununla mücadele etmek istiyorum. Kimsenin olması gerekmez. Ben kendi adıma inancıma, toplumuma duyduğum saygıdan dolayı bu cihat anlayışı ve müftü nikahı anlayışıyla mücadele etmek istiyorum, bu kadar basit.

    “ÜST AKIL GİBİ DAVRANDIĞINIZDA ALEVİLİK SİZİ BIRAKIR”

    ABF çatısı altında Alevi Bektaşi İnanç Kurulu kuruldu. Bir yıl oldu yaklaşık. İnanç kurulunun inanca yeterli bir hizmeti olacak mı? İyi mi oldu kurulması ne düşünüyorsunuz?

    Benim düzenle çelişkilerim var. Aleviliği kendi çıkarları için kullananlarla çelişkilerim var. Zaman zaman kendi toplumumla da çeliştiğim noktalar var. Bir kere ben Diyaneti reddediyorum. Alevi İslam Din Hizmetleri var Cem Vakfı’nın kurduğu. O din hizmetleri anlayışını da reddediyorum. Bir şeyi de görmeden ne yaptığını anlamadan onu da peşinen mahkum etmenin doğru olduğuna da inanmıyorum. Fakat benim kaygım Aleviliğimden kaynaklanan, dedeliğimden, mürşitliğimden kaynaklanan bir kaygıdır. Sorun kurumlar; zaten Aleviliği de temsil edemediler. Bir noktada Alevilik tıkandı. Alevilik bu değil. Alevilik statik değil. Aleviliği çivilediğinizde, durdurduğunuzda, önüne set çektiğinizde, üst akıl gibi davrandığınızda Alevilik sizi bırakıyor. Aleviliğin bunları bıraktığının farkında değil. Bu ülkede katliamlar var, bu ülkede işten atılan yüzlerce Alevi var. Yüzlerce binlerce Alevi sırf KHK’lerle işinden atılmış. Kurumlar nerede? Cemevleri yasal statüde değil hala. Böyle bakmama rağmen cemevleri için yapılan çalışmalar hiç gerçekçi değil. Alevilerin kendi aralarındaki kurumlararası çatışmalar ciddi anlamda zarar veriyor. Yayınlanan bildirgelerin birbirleriyle %100 tezat oluşturur yanları var. Hangisi Alevilik? Alevilik bu mudur? Aleviliği şudur deyip de bir çerçevenin içine koyduğunuz andan itibaren Aleviliği hiç anlamamış, hiç tanımamış, hiç onunla birlikte olmamışsınız demektir.

    Bir dede olarak Aleviliğin dışında kitap okur musunuz, şiir okur musunuz, müzik dinler misiniz?

    Şiir de yazarım ara sıra. Bütün şairlerin affına sığınıyorum, onlar büyük şairler, ozanlar. Ben sadece hasbelkader şiir yazıyorum. Elbette ki kitap okuyorum. Kitap okumayı seviyorum.

    “YAŞAR KEMAL HAYRANIYIM”

    En sevdiğiniz yazar, şair var mı? 

    Var. Kitap yazmanın zor olduğunu biliyorum. Fakat ben bir Yaşar Kemal hayranıyım. 15 yaşındayken İnce Memed’ten çok etkilendim. İlk okuduğum romandır. Mesela Fakir Bayburt’un Tırpan’ını çok severim. Orhan Kemal, Kemal Tahir falan hepsini çok okumuşumdur. Felsefenin temel ilkelerini okudum. Alevi yazarları zaten ne kadar yazılıyorsa sözel kültür hepsine elimden geldiğince yetişmeye çalıştım. Ne kadar okusak azdır. Fakat ben Yaşar Kemal’i bir tarafa koyuyorum. Kafka örneğin Bertold Brecht, tartışmasız Nazım bir söz ustası.

    Yazdığım bir şiiri paylaşmak istiyorum:

    Ey sofu, din ve iman satıyorsun
    Enel Hak demişiz biz, din gerekmez.
    Cehennemi yakmış insan atıyorsun
    Sevgi bize kafidir kin gerekmez.

    Hep bahsediyorsun cezadan, kandan
    Öğüdün karanlık, düşüncen zindan
    Ayrı görmeyiz cemde canı candan
    Bir de çoğalırız biz on gerekmez.

    Tanımayız fetvacıyı fırkasını
    Biliriz zulmün önünü, arkasını
    Giymişiz biz dervişlik hırkasını
    İpliği de bizdedir yün gerekmez.

    Ticaretin belli din ile iman
    Sefa bunlar olmaz derde derman
    Tenimiz tercüman canımız kurban
    Kurban olan canlara ten gerekmez.

    Kendi deyişlerimizi, duaz imamlarımızı, ozanlarımızı, aşıklarımızı, sadıklarımızı hiçbir şeyle kıyaslamam. Onları yarıştırmam. Yani bir Yunus’u bin yıl öncesinden getir bugün koy hala onun düzeyine yetişmek mümkün değil. Bir Pir Sultan’ı, bir Dadaloğlu’nu, Kul Himmet’i. Evet şiir kitabı da okuruz, roman da okuruz, hikaye de okuruz fakat biz kendi felsefemizdekilerin değerini ve kıymetini yeterince anlıyor muyuz? diye bir soru da oradan sormaya çalışırım.

    “DOSTLUĞA ÇOK ÖNEM VERİYORUM” 

    Siz en çok neyle, nasıl mutlu oluyorsunuz?

    Ben günlük sevinçleri çok önemsiyorum. Küçücük sevinçler onlar. Böyle bir düzende uzun vadeli mutluluk diye bir şey düşünülebilir mi? Yerküredeki her şeye ilgi duyan, nerede bir haksızlık olsa vicdanı sızlayan insanlarız. Fakat ben dostluğa çok değer veriyorum. Bir dostun yanımdan geçerken, örneğin telefon açarak ‘Merhaba’ demesi dahi benim için korkunç bir fırtına. İnsan ilişkisini seviyorum.

    “BENİ EN ÇOK İHANET ÜZÜYOR”

    Peki en çok sizi ne üzüyor?

    İhanet. Yani yola ihanet, insana ihanet, görmezden gelmek. Dedelerin, mürşitlerin hayatının kamusal olduğuna inanıyorum ben. Yani özel bir hayatı, özel bir gündemi olamaz. Ben bütünün beyniyim diyorsanız, o dalaktan, ciğerden, böbrekten şuradan buradan sorumlu olacaksınız. Fakat ben mürşidim diyen, ben dedeyim, ben Aleviyim diyenlerin son dönemlerde bana bir saldırı kampanyası var. Bu kampanyayı hiç anlamadım. Yezidane bir anlayış. Çok net söylüyorum. Onu örgütleyenlerin kimlerden nasıl bir referans aldıklarını, benim neden yok edilmem gerektiğini kafalarında netleştirip böyle bir planın, programın içindeler. Bundan dolayı da ciddi anlamda üzülüyorum.

    “HERKESİN EŞİT OLDUĞU BİR ÜLKE İSTİYORUM”   

    Nasıl bir Türkiye istiyorsunuz, hayal ediyorsunuz?

    Baştan beri bizim arzularımız bellidir. Bizim ütopyamız Rıza Şehridir. Eşit yurttaşlığa dayalı demokratik bir cumhuriyet. Herkesin eşit olduğu, her şeyin eşit olduğu, bütün sosyal farklılıkların, cinsiyet farklılıklarının, inançtan kaynaklı farklılıkların, etnisiteden kaynaklı farklılıkların nötrleştiği, herkesin birbirine güvenle baktığı, özgürce ürettiği, özgürce paylaştığı, yarın diye kaygılanmadığı bir ülke istiyorum. Yarın diye bir kaygısı olacaksa da ‘Acaba bizim bu kurduğumuz düzeni kimler düşman olup yıkabilir? diye bir kaygısı olsun. Cahit Sıtkı Tarancı’nın dediği gibi ‘Olursa bir şikayet ölümden olsun’ öyle bir ülke arzuluyorum.

    Röportaj- Nilgün METE
    Kamera-İsmet SEFER