Etiket: savaş

  • ‘Emek, barış ve demokrasi için NATO’ya hayır!’-VİDEO

    ‘Emek, barış ve demokrasi için NATO’ya hayır!’-VİDEO

    PİRHA- NATO’nun 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde Ankara’da gerçekleştireceği zirveye ve tutuklamalara ilişkin açıklama yapan Antakya Emek ve Demokrasi Platformu, “Savaş politikalarına, emperyalist müdahalelere ve baskı rejimlerine karşı; emek, barış, demokrasi ve halkların kardeşliği mücadelesini büyütmeye devam edeceğiz” dedi.

    Antakya Emek ve Demokrasi Platformu, NATO’nun 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde Ankara’da gerçekleştireceği zirveye ve tutuklamalara ilişkin açıklama yaptı. Açıklamayı platform adına SYKP Hatay İl Eşbaşkanı Mehmet Çelik okudu

    “İFADE VE ÖRGÜTLENME ÖZGÜRLÜĞÜNÜN FİİLEN SINIRLANDIRILMASI KABUL EDİLEMEZ!”

    Türkiye’de temel hak ve özgürlükleri hedef alan baskı politikaları giderek ağırlaştığına dikkat çeken Çelik, “NATO Zirvesi gerekçe gösterilerek günlerdir ev baskınları yapılmakta, çok sayıda kişi gözaltına alınarak tutuklanmakta, toplantı ve gösteri yürüyüşleri yasaklanmakta, demokratik kamuoyu üzerinde baskı kurulmaktadır. Kent yaşamının baskıcı uygulamalarla kuşatılması, ifade ve örgütlenme özgürlüğünün fiilen sınırlandırılması kabul edilemez!” dedi.

    NATO Zirvesi öncesinde gerçekleştirilen gözaltı ve yasaklamaların, toplumu susturmaya dönük gözdağı politikasının parçası olduğunu belirten Çelik, “Demokratik hakların kullanılmasının suç gibi gösterilmesine, barış ve demokrasi talebinin baskıyla bastırılmak istenmesine sessiz kalmayacağız” diye konuştu.

    “ON MİLYONLARLA OMUZ OMUZAYIZ”

    Siyasal iktidarın, kendi siyasal varlığını sürdürmek ve içeride yaşanan ekonomik, toplumsal ve siyasal krizleri yönetmek adına Türkiye’yi NATO’nun güvenlikçi ve saldırgan stratejileriyle daha fazla uyumlu hâle getirmek istediğinin altını çizen Çelik, şunları belirtti:

    “Emperyalist merkezlerle kurulan bu bağımlılık ilişkisi, dış politikadan ekonomiye kadar pek çok alanda ülkemizin geleceğinin uluslararası güç odaklarının ve sermaye çevrelerinin çıkarları doğrultusunda şekillendirilmesine hizmet etmektedir.

    Halkın barış, demokrasi ve özgürlük taleplerinin bastırılmaya çalışılması; savaş politikaları ile içerideki baskı politikalarının birbirini beslediğini açıkça göstermektedir.

    Emperyalist barbarlığın bedelini ise halklar ödemektedir. Milyonlarca insan yoksulluk, göç, açlık ve ölümle karşı karşıya bırakılmaktadır. Savaşlardan ve gerilimlerden kazanç sağlayanlar silah tekelleri, enerji şirketleri ve uluslararası sermaye çevreleri olurken; bedeli işçiler, emekçiler, kadınlar, gençler ve halklar ödemektedir.

    Bizler Antakya Emek ve Demokrasi Platformu olarak, dünyanın dört bir yanında emperyalist savaşlara ve katliamlara karşı mücadele edenlerle, savaş çığırtkanlığı yapan sağcı iktidarlara karşı direnenlerle, soykırımcı İsrail ve HTŞ yönetimine verilen desteğe karşı sokakları dolduran on milyonlarla omuz omuzayız.

    Bir kez daha hatırlatıyoruz: Ülkemizin geleceği emperyalist merkezlerde, NATO karargâhlarında ya da uluslararası sermayenin çıkar hesaplarında değil; emeğiyle yaşayan milyonların ortak mücadelesinde, halkın iradesinde, demokraside ve barışta yatmaktadır.”

    “EMEK, BARIŞ, DEMOKRASİ VE HALKLARIN KARDEŞLİĞİ MÜCADELESİNİ BÜYÜTMEYE DEVAM EDECEĞİZ”

    NATO Zirvesi gerekçe gösterilerek sürdürülen gözaltılar, ev baskınları, hak ihlalleri ve tüm antidemokratik uygulamalar derhal son bulması çağrısında bulunan Mehmet Çelik, “Dünyanın kanlı paylaşım savaşlarının hazırlığı olan silahlanma yarışı durdurulmalıdır! Ülkemizdeki NATO üsleri kapatılmalıdır. Türkiye, bir savaş örgütü olan NATO’dan derhal çıkmalıdır. Bu ülkenin emekçilerini, kadınlarını, gençlerini, aydınlarını sesimizi yükseltmeye; tüm yurttaşlarımızı emperyalizme karşı durmaya ve NATO’nun emperyalist savaş zirvesine ve temsilcilerine karşı istenmediklerini göstermeye çağırıyoruz. Savaş politikalarına, emperyalist müdahalelere ve baskı rejimlerine karşı; emek, barış, demokrasi ve halkların kardeşliği mücadelesini büyütmeye devam edeceğiz” şeklinde ifade etti.

    PİRHA/ANTAKYA

     

  • DEM Parti Osmaniye İl yöneticisi Adnan Gökçen: İran’daki idamlar insanlık suçudur! – VİDEO

    DEM Parti Osmaniye İl yöneticisi Adnan Gökçen: İran’daki idamlar insanlık suçudur! – VİDEO

    PİRHA – DEM Parti Osmaniye İl yöneticilerinden Adnan Gökçen, İran’da Kürtlere yönelik artan idam kararlarını ve Orta Doğu’daki güç savaşlarını PİRHA’ya değerlendirdi. Gökçen, “İdamlarla hiçbir yere varılamaz; tüm insan hakları savunucularını Kürtlere yönelik bu saldırılara karşı durmaya çağırıyoruz” dedi.

    Orta Doğu’da bölgesel çatışmaların derinleştiği ve İran’da muhaliflere, özellikle de Kürtlere yönelik baskıların arttığı bir süreçten geçiliyor. Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Osmaniye İl Yöneticisi Adnan Gökçen, bölgedeki gelişmeleri ve idam kararlarının siyasi arka planını PİRHA’ya anlattı.

    “BU BİR EMPERYALİST PAYLAŞIM SAVAŞIDIR”

    Gökçen, Orta Doğu’daki mevcut durumu “emperyalist paylaşım savaşı” olarak nitelendirerek, İran üzerindeki baskıların nedenine dair şunları söyledi:

    “Orta Doğu’da özellikle Büyük Orta Doğu Projesi adı altında geliştirilen çalışmalar içerisinde emperyalizm, İran’ın kendisine başkaldıran bir yapıda yer almasını istemedi ve onu bir rakip olarak görmeye başladı. Örneğin ekonomik anlamda Çin’in ABD emperyalizmine kafa tutması ve Orta Doğu’daki yeraltı ile yerüstü zenginlik kaynaklarının, özellikle de petrol olgusunun büyüklüğü emperyalizmin iştahını kabarttı. Ve İsrail aracılığıyla ABD, Orta Doğu’da kendi hegemonyasını sağlıklı kılabilmek için diğer emperyalist ülkeleri yanlarına çekmeye çalışsalar da bunda başarılı olmamalarına rağmen savaşı başlattılar. ABD buna her ne kadar küçük çaplı bir çatışma, küçük çaplı bir savaş anlamı yüklemiş olsa da bu bir emperyalist paylaşım savaşı konumundadır.”

    “KÜRTLER EMPERYALİZMİN OYUNUNA GELMEDİ”

    Bölgedeki muhalif güçlerin ve özellikle Kürtlerin bu paylaşım savaşında bir “aparat” olarak kullanılmak istendiğini belirten Gökçen, Kürtlerin bu oyunu bozduğunu ifade etti:

    “ABD ve İsrail’in kullanmak istediği muhalif güçler vardı. İran’da başta Kürtler olmak üzere diğer muhalif grupları kendi bünyesinde toplayıp İran içerisinde farklı bir yol çizmek istediler. Ancak yıllardır emperyalizmin batağına çekilmek istenen Kürtler, bunun bir oyun olduğunun farkına vardılar. ‘Kendi iç meselemizi demokratik yöntemlerle kendimiz çözeriz’ anlayışıyla hareket ederek emperyalizme destek sunmadılar. ‘Bu sizin kendi aranızdaki emperyalist paylaşım savaşıdır’ diyerek kendi birlikteliklerini oluşturdular. Kendi alanlarında sadece savunma pozisyonunda kaldılar ve emperyalist savaşa müdahil olmadılar. Çözüm yolunu uzun vadede anlaşmalar, müzakereler ve demokratik yöntemlerde gördüler.”

    “İDAMLARI DURDURUN”

    İdamların Kürtlerin direncini kıramayacağını vurgulayan Gökçen, dünyanın artık şiddetle sonuç alınamayacağını anlaması gerektiğini belirtti:

    “Kürtlerin demokratik yolu seçmesi, molla rejiminin despotik anlayışına ve idamlarına sessiz kalacakları anlamına gelmiyor. İdam edilen her Kürt genci için müthiş bir direniş gösterilmekte. Kürtler, kendi kaderlerini tayin etme hakkını elde edene kadar demokratik mücadelelerini büyüteceklerdir. Dünya artık insanları idam ederek, katlederek yok edemeyeceğini anladı. Her ne kadar İsrail bu anlayışla hareket etmese de dünya kamuoyu durumun farkına vardı. Hatta İsrail’de ve Amerika’da bile savaşa karşı sesler yükselmeye başladı.”

    “FİLİSTİN İÇİN GÖSTERİLEN DUYARLILIK KÜRTLER İÇİN DE GÖSTERİLMELİ”

    İdamların bir insanlık suçu olduğunu hatırlatan Gökçen, uluslararası kamuoyuna şu çağrıda bulundu:

    “Dünyanın hemen her yerinde idam artık gündemden çıkarılmıştır. İdam, ıslah edici değil, aksine bir insanlık suçudur. Dünya devletlerine ve insan hakları aktivistlerine sesleniyoruz: Kürt halkına karşı yapılan bu insanlık dışı uygulamalara karşı tavır takının. İnsan haklarına aykırı davranan ülkelerin yanında yer almayın. Nasıl ki Filistin’deki soykırıma veya Lübnan’a yönelik saldırılara tepki gösteriliyorsa, İran’da idam edilen Kürt gençleri için de aynı duyarlılığın gösterilmesini istiyoruz. Herkesi bu idamlara ‘dur’ demek için harekete geçmeye çağırıyoruz.”

    Cevahir FINDIK/OSMANİYE

  • Mehtap Sert: İran’dan Türkiye’ye kadınların mücadele hattı ortaktır-VİDEO

    Mehtap Sert: İran’dan Türkiye’ye kadınların mücadele hattı ortaktır-VİDEO

    PİRHA – İskenderun Kadın Platformu Üyesi Avukat Mehtap Sert, İran’da Mahsa Amini’nin katledilmesinin ardından yükselen kadın mücadelesini ve bu direnişin Türkiye’deki kadın hareketiyle benzerliklerini değerlendirdi. Sert, İranlı kadınların emperyalist müdahalelere dayanmadan, kendi öz güçleriyle bir özgürlük hattı kurduklarını vurguladı.

    İskenderun Kadın Platformu Üyesi Avukat Mehtap Sert, ABD ile İsrail’in İran’a yönelik saldırılarına ve İran’da yıllardır süren kadın mücadelesine dair konuştu.

    İran’daki kadın hareketinin tarihsel sürecine değinen Mehtap Sert, 1963 yılında seçme ve seçilme hakkının kazanılmasıyla hareketin ivme kazandığını ancak 1979 İslam Devrimi ile bu hakların ellerinden alındığını belirtti. Sert, “Seçme ve seçilme hakkı, evlenme, boşanma ve eğitim gibi kamusal alanda görünürlük sağlayan tüm haklar gasbedildi. Bugün İran’da bir kadının çalışabilmesi için eşinin veya babasının izni gerekiyor. Kadınların şarkı söylemesi bile yasak; ancak bir erkeğin vokalisti olarak ya da grup içinde buna izin veriliyor” dedi.

    “MAHSA AMİNİ DİRENİŞİ BİRLEŞTİRİCİ GÜÇ OLDU”

    Kadınların 1990’lardan itibaren “İslami Feminizm” adı altında örgütlenmeye çalıştığını hatırlatan Sert, Mahsa Amini’nin katledilmesinin bir dönüm noktası olduğunu ifade etti:

    “Amini’nin katledilmesinden sonra kadınların sokaklardan yükselen ‘Jın, Jiyan, Azadî’ sesleri, mücadeleyi daha örgütlü hale getirdi. Savaş politikaları kadını meta haline getirmeye çalışırken, kadınlar hem sosyal medya üzerinden hem de sokaklarda başı açık protestolar ve yasaklanan şarkıları söyleyerek bu baskıya başkaldırdı.”

    “KADINLAR KENDİ MÜCADELELERİYLE ÖZGÜRLEŞİYOR”

    İran hükümetinin savaşı bahane ederek kadınların kazanımlarını geriletmeye çalıştığını belirten Sert, buna rağmen fiili bir kazanım sürecinin işlediğini kaydetti:

    “İranlı kadınların mücadelesi çok anlamlı çünkü kâğıt üzerindeki yasaları fiili hayatta yıkıyorlar. Örneğin, evlenmeden birlikte yaşamanın yasak olduğu ülkede, eğitimli kadınlar ‘beyaz evlilik’ diyerek bu yasakları aşıyor. Kadınlar, dış güçlerin vereceği bir özgürlüğü değil, kendi mücadeleleriyle kazanacakları bir özgürlüğü tercih ediyorlar.”

    “TÜRKİYE VE İRAN’DA ORTAK SORUN SİYASAL İSLAM VE MİLİTARİZM”

    Türkiye’deki kadın hareketinin de benzer süreçlerden geçtiğine dikkat çeken Sert, coğrafyaların birbirinden etkilenmesinin kaçınılmaz olduğunu ifade etti. İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması ve 6284 sayılı yasanın uygulanmasındaki aksaklıkların şiddet vakalarını artırdığını söyleyen Sert, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “İran’da yaşanan militarizm ve siyasal İslam temelli sorunların benzerlerini Türkiye’de de deneyimliyoruz. ‘Aile Yılı’ ilan edilen 2025 yılında şiddet verilerinde düşüş değil, aksine bir yükselme var. Dünyadaki tüm kadın hareketlerinin ortak sorunu patriyarkal sistemdir. Türkiye Kadın Hareketi ve Kürt Kadın Hareketi, İranlı kadınların mücadelesini selamlıyor. Kadınlar dayanışmayla bu mücadeleyi büyütecek ve başarıya ulaşacaktır.”

    Cevahir FINDIK/İSKENDERUN

  • ABD Başkanı Trump: Ateşkes yapmak istemiyorum!

    ABD Başkanı Trump: Ateşkes yapmak istemiyorum!

    PİRHA- ABD Başkanı Donald Trump, Beyaz Saray’da gazetecilere İran’a karşı yürütülen savaşla ilgili yaptığı açıklamada, “Ateşkes yapmak istemiyorum” dedi. İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan da, bölgede barış ve huzur yaratmak için, Ortadoğu’daki İslam ülkelerinden oluşan bir güvenlik yapısı kurulmasını önerdi. 

    ABD ve İsrail’in İran’a yönelik müdahalenin 22. gününde karşılıklı saldırılar ve açıklamalar devam ediyor.

    ABD Başkanı Donald Trump, Beyaz Saray’da gazetecilere İran’a karşı yürütülen savaşla ilgili yaptığı açıklamada, “Ateşkes yapmak istemiyorum. Karşı tarafı yerle bir ederken ateşkes yapmazsınız. ABD savaşı ne zaman bitirmek isterse İsrail’in de hazır olacağını düşünüyorum. Hürmüz Boğazı bir noktada kendiliğinden açılacak. Hürmüz konusunda Çin’in devreye girmesi iyi olurdu” dedi.

    İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan da, nükleer silah peşinde olmadıklarını belirterek komşu ülkelerle çatışma yaşamak istemediklerini söyleyerek, ” Biz hiçbir şekilde nükleer silah arayışında değildik. Savunma Konseyi üyeleri ve komutanlarla birlikte Devrim Lideri’ni (Ali Hamaney) her ziyaret ettiğimizde, kendisi nükleer silahların İslam hukukunca yasaklandığını kesin bir dille ifade ederdi” dedi. Pezeşkiyan, bölgede barış ve huzur yaratmak için, Ortadoğu’daki İslam ülkelerinden oluşan bir güvenlik yapısı kurulmasını önerdi.

    (HABER MERKEZİ)

     

  • Yüksel Mutlu: Savaştan çıkışın yolu halklar ve inanç topluluklarının ortak mücadelesidir-VİDEO

    Yüksel Mutlu: Savaştan çıkışın yolu halklar ve inanç topluluklarının ortak mücadelesidir-VİDEO

    PİRHA- DEM Parti Eş Genel Başkan Yardımcısı Yüksel Mutlu, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırısını kapitalizmin içine girdiği krizden kaynaklandığını belirterek, halkların, inanç topluluklarının birlikte yaşadığı demokratik bir Orta Doğu’nun mümkün olduğunu söyledi.

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkan Yardımcısı Yüksel Mutlu, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırısını değerledirdi.

    Kapitalizmin Orta Doğu’da kaotik süreç yaşadığını vurgulayan Yüksel Mutlu, “Kapitalizmin içine girdiği bu kaos sadece Orta Doğu’yla ilgili değil. Aynı zamanda dünyanın birçok ülkesinde sistem kendine yeni bir arayış, yeni bir çıkış arıyor ve bu çıkışın içinden emperyal güçler çıkarken halkları, inançları, yoksulları, kadınları, emekçileri asla düşünmediler, düşünmeyecekler” dedi.

    “ULUS DEVLET MİADINI DOLDURDU”

    Suriye, Irak, İran gibi birçok ülkede çatışmalı bir sürecin yaşandığını belirten Yüksel Mutlu, “Orta Doğu tarihsel olarak hep bu çatışmaların içinden çıkmış ama sınırlar oluşturularak küçük ulus devletçikler oluşturulmuş ve bu ulus devletler zaman içerisinde yıprandı. Halkın nezdinde ulus devletler bütün geçerliliğini yitirmiştir. Halkı ezen, yok sayan tekçi bir ulus devlet zihniyeti elbette ki sonsuza kadar yürüyemez” şeklinde konuştu.

    “STATÜ KAZABİLİRLER”

    Kapitalizme karşı Orta Doğu’da direniş gücünün de olduğunun altını çizen Yüksel Mutlu, “En yakın zamanda Suriye’de gördüğümüz gibi mücadele eden, örgütlü güç haline gelen, kendini ifade edebilen, direnişle kendini gösteren halklar ve toplumlar kendini ifade edebiliyor. Bir statü kazanabiliyor. Bu Rojava’da ifadesini buldu ve şu an mücadelesi devam ediyor. Suriye’de kimlikleri dahil olmayan Kürt halkı bugün bir statü kazanmış durumda” diye belirtti.

    “DEMOKRATİK BİR ORTADOĞU MÜMKÜN”

    İran’da Humeyni ile başlayan süreçte, Humeyni’nin başta sosyalistler olmak üzere halklara ve yok sayılanlara karşı idam sephalarını kurduğunu hatılratan Yüksel Mutlu, şunları ifade etti:

    “Molla rejiminin İran’daki Kürtlere, Belucilere, rejime muhalefet eden güçlere müsaade etmediğini, nasıl zulüm ettiğini İran’daki uyguladığı idamlarından ve katliamlardan biliyoruz. En son Jina Mahsa Amini’nin katledilmesi ile başlayan “Jin, Jin, Azadi” sloganı bugün neredeyse dünyada evrensel bir hal aldı.

    Bugün Molla rejimi ABD, İsrail ve ona bağlı güçlerin oluşturduğu güçler tarafından değiştirilmek isteniyor. Emperyalizm kendine bağlı yeni bir güç oluşturmak istiyor. Oradaki örgütlü güçlerin de bu kaotik süreçten bir güçle çıkarıp çıkaramayacağına bakmak lazım. Kürtler, ne molla rejimine eklemlenen ne de ABD emperyalizmine ya da İsrail İsrail’in bölgedeki egemenliğine evet diyen bir noktada değiller.

    Üçüncü yol dediğimiz kendi paradigmasını, kendi gücünü oluşturan, kendi mücadelesini yürüten bir güç olması hasebiyle bugün İran’da aslında halkların ve inançların bir arada güç oluşturabileceği bir demokratik İran rejimi olabilir mi, olamaz mı? Mesele tam burada kilitleniyor. Buradan okuduğumuzda mümkün olduğunu görüyoruz. Bu mücadele verilirse, bir araya gelinirse farklı inançlarla, farklı kimliklerle, kültürlerle bir araya gelip güçlü bir örgütlü mücadele oluşturursak bunun mümkün olduğunu düşünüyorum.

    21. yüzyılda demokratik bir Orta Doğu oluşturmanın mücadelesini hep beraber vermeliyiz.”

    Diren KESER/MERSİN

  • ‘İran’ın geleceğini İran halkı belirlemelidir’-VİDEO

    ‘İran’ın geleceğini İran halkı belirlemelidir’-VİDEO

    PİRHA- Yeşil Sol Parti MYK Üyesi Münir Korkmaz ve EMEP Genel Başkan Yardımcısı Sedat Başkavak, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarına dair konuştu. Başkavak, Amerika’nın dünyanın hiçbiri yerine demokrasi getirmediği gibi İran’a getirmeyeceğine dikkat çekerken, Korkmaz da, toplumsal muhalefetin Türkiye’deki barışın kalıcı hale gelmesi ve demokratikleşmeye hizmet edecek adımların hızlıca atılması çağrısının süren savaşta ne kadar önemli olduğunun iktidar tarafından anlaşılması gerektiğini belirtti.

    ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları 18’inci gününe girerken, karşılıklı saldırı dalgası devam ediyor.

    ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarına dair KHK Platformu’ndan Münir Korkmaz ve EMEP Genel Başkan Yardımcısı Sedat Başkavak ajansımıza konuştu.

    Yeşil Sol Parti Merkez Yürütme Üyesi (MYK) Münir Korkmaz, Ortadoğu’da yaşananları ‘savaş karşıtlığı’ üzerinden değerlendirerek, “Amerika Birleşik Devletleri’nin, bağımsız bir ülkeye bu şekilde haydutça saldırısı doğru bir şey değil. Ama bu şu anlama gelmiyor. İran’daki antidemokratik yönetiminin orada Kürtlere yaptığı uygulamaları meşru hale getirmiyor. Veyahut da kadınlara, İran halkına yönelik yaptıkları antidemokratik uygulamaları meşru hale getirmiyor. Karşı çıkma nedenimiz ABD emperyalizminin İsrail ile beraber bir ülkeye bu şekilde saldırmasıdır” dedi.

    “ZENGİNLER KAÇIYOR, YOKSULLAR ÖLÜYOR”

    Emperyalizmin amacının İran’daki petrol kaynaklarını kazanmak ve kendi politikalarını uygulayacak uydu devletler yaratmak olduğunun altını çizerek, “O anlamıyla bu yapılan müdahaleye itiraz ediyorum. Ama İran halkının geleceğini İran halkları belirleyecek. Onların da mücadelelerinin yanındayız. Emperyalist bir savaş varsa buna karşı çıkmak gerekiyor. Barış yanlılarının görevi bu. Çünkü savaşta genelde emekçi halk çocukları, kadınlar ve yoksullar ölüyor, zenginler kaçıyor” şeklinde ifade etti.

    “TÜRKİYENİN BARIŞA İHTİYACI VAR”

    Ortadoğu’daki savaşın Türkiye’yi yakından ilgilendirdiğini belirten Korkmaz, Türkiye’nin iç dinamiğinde yürüyen Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin başarıya ulaşmasının ve hiçbir bahaneye takılmadan devam etmesi gerektiğinin altını çizdi: “Çünkü Türkiye’nin buna ihtiyacı var.”

    “BİZİM DERDİMİZ ASLINDA TÜRKİYE’Yİ DEMOKRATİKLEŞTİRMESİ OLMALIDIR”

    Münir Korkmaz, toplumsal muhalefetin Türkiye’deki barışın kalıcı hale gelmesi ve demokratikleşmeye hizmet edecek adımların hızlıca atılması çağrısının süren savaşta ne kadar önemli olduğunun iktidar tarafından anlaşılması gerektiğine dikkat çekerek, “Demokratik bir ülke olduğumuz zaman aslında bu sorunların hiçbirisi olmayacak. Bizim derdimiz aslında Türkiye’yi demokratikleştirmesi olmalıdır” ifadelerine yer verdi.

    “AMERİKA DÜNYANIN HİÇBİR YERİNE DEMOKRASİ GÖTÜRMEDİ”

    İran’daki rejimin hem gerici bir rejim olması, hem baskıcı bir iktidar olması nedeniyle dünya kamuoyunda sanki bütün saldırılara hak ediyormuş gibi bir yaklaşımın olduğunu dile getiren EMEP Genel Başkan Yardımcısı Sedat Başkavak, “Evet, İran’da gerici aynı zamanda baskıcı, halkına zulm uygulayan bir iktidar var. Bunu yerine koymak lazım. Ama yaşanan sürecin şöylesi bir karşılığı var. Amerika ve İsrail İran’da ilerici bir rejim istediği için saldırmıyor. Amerikan Başkanı Trump bunu açıkça söyledi. Dolayısıyla Amerika’nın İran’dan önceki Afganistan gibi, Irak gibi, Suriye gibi pek çok ülke gibi dünyada hiçbir yere demokrasi, eşitlik, özgürlük, barış götürmediği gibi İran’a da bunları götürmek gibi bir derdi yok” diye belirtti.

    “AMERİKANIN TEK DERDİ YERALTI KAYNAKLARI”

    Amerika’nın oradaki hesapladığı tek şeyin İran halkının ortak varlığı olan yeraltı kaynaklarına el koymak olduğunu vurgulayan Başkavak, şunları ifade etti:

    “Nitekim işte Venezuela’da da Maduro’yu bir operasyonla evinden aldı ve oradaki iktidara da ‘petrolleri, Amerikan şirketleri işlettiği sürece bizim sizinle bir sorunumuz yok’ dedi. O nedenle İran halkının demokrasi, eşitlik, özgürlük isteği ne Amerikan emperyalizmi, ne İsrail siyonizmi ne de bölge gericiliklerinin karşılayabileceği bir şey değildir.

    İran halkları kendi mücadelesini kendisi vererek ancak gerçek bir demokrasiyi, gerçek bir eşitliği, gerçek bir özgürlüğü kazanabilir.”

    “SAVAŞ EKOLOJİK TAHRİBAT YARATIYOR”

    Savaşın ekolojik yıkımına da dikkat çeken Başkavak, “Çünkü bu kadar bombanın, bu kadar savaş araç gerecinin kullanıldığı coğrafyada aynı zamanda toprakta kirleniyor, su da kirleniyor ve önümüzdeki dönemde geri döndürülmez pek çok tahribatla da karşı karşıya kalıyoruz” diye konuştu.

    “İRAN HALKININ ÖZGÜRLÜK MÜCADELESİNİN YANINDA DURMALIYIZ”

    İran’daki yaşayan halkın Amerika’dan bir demokrasi gelmeyeceğini gördüğüne işaret eden Başkavak, “Bizim gibi sol sosyalist partilerin, emek, demokrasi güçlerinin öncelikli sorumluluğu; İran’a saldırıların durdurulmasını, İran halkıyla da, İran’daki emekçi halk kitleleriyle de dayanışma içerisinde olarak onların demokrasi, eşitlik, özgürlük, barış talebini de desteklemek olmalıdır” ifadelerini kullandı.

    Diren KESER/MERSİN

  • İHD Eş Genel Başkanı Cihan Aydın: Türkiye’deki barış tüm Ortadoğu’yu etkileyecek!-VİDEO

    İHD Eş Genel Başkanı Cihan Aydın: Türkiye’deki barış tüm Ortadoğu’yu etkileyecek!-VİDEO

    PİRHA-İHD Eş Genel Başkanı Cihan Aydın, Kürt meselesinin demokratik, barışçıl ve adil çözümünün bütün Ortadoğu’yu etkileyeceğini vurgulayarak, füze ve bombalarla ülkelere demokrasi gelmeyeceğinin altını çizdi.

    İnsan Hakları Derneği (İHD) Eş Genel Başkanı Cihan Aydın, Barış ve Demokratik Toplum Süreci ile Orta Doğu’da süren savaşa dair sorularımızı cevapladı.

    “HÜKÜMETİN ÖNÜNDE DURAN ACİL GÖREV, MİLİTANLARININ GERİ DÖNÜŞÜ VE SİYASİ MAHPUSLARIN SERBEST BIRAKILMASI MESELESİDİR”

    PİRHA: Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nde yeni bir aşamaya geçildi. Önümüzdeki süreçte ne tür gelişmeler yaşanacak?

    İnsan Hakları Derneği olarak biz bu sürecin barış sürecinin çok aktif olarak takipçisiz, çok yakından takip ediyoruz. Bu sürecin başarıya ulaşması konusunda üzerimize düşen her türlü şeyi yapmaya gayret ediyoruz. Bu konuda kamuoyuna da zaman zaman açıklamalarda bulunuyoruz. Şimdi silahsızlanma meselesi konusunda son bir yıl içerisinde çok önemli gelişmeler yaşandı. Çatışma çözümünün aynı zamanda en çok zor, en zor ayaklarından birisiydi bu ve bu önemli ölçüde başarıldı.

    Dolayısıyla şu anda yapılması gereken silah bırakmanın bir hukuka bağlanması, bir çerçeveye bağlanmış olması. Bunun için de bir yasaya ihtiyaç var. Şu anda en güncel ihtiyaç bu. Bu yasanın içeriği konusu elbette önemli. Nasıl bir yasa çıkacak? Sonuçta eğer bir geri dönüşler ya da bir entegrasyon meselesi konuşulacaksa ya da bu bir program dahilinde yapılacaksa olması gereken ilk iş hızlıca bir çerçeve yasa çıkarıp silah bırakan örgüt mensuplarının, militanlarının Türkiye’ye dönüşünün sağlanması ve sosyal ve siyasal yaşama katılımları sağlanması lazım. İlk ve şu anda en güncel adım bu. Tabii bunun peşi sıra yasalarda yapılması gereken düzenlemeler var. Terörle Mücadele Yasası, İnfaz Yasası, Ceza Kanunu gibi bir dizi kanunda yapılması gereken değişiklikler var ama bunların zaman alacağının farkında.

    Çünkü bu çatışma çözümleri meselesi sonuçta zamana yayılan bir sürece tekabül ediyor. Yılların yarattığı birikimler, tortular var. Bunlardan bir an bir çırpıda kurtulmak mümkün değil. Dünya deneyimleri de bunu göstermiştir. O açıdan güncel olarak şu anda devletin, hükümetin önünde duran acil görev, hızlıca silah bırakan örgüt mensuplarının geri dönüşü ve hapishanelerdeki siyasi mahpusların serbest bırakılması meselesi. Buna ilişkin çok hızlıca bir düzenleme yapılabilir.

    Şu anda hem Kürt tarafının hem de hükümetin söylediği Ramazan Bayramı’ndan sonra bu meselenin gündeme geleceği ya da bir torba yasanın Meclis’e geleceği ya da komisyona geleceği yönünde. Umarım bu gerçek olur. Çünkü bu infaz yasasındaki iyileştirme hali. 4. kez gündeme gelecek. Buna acil olarak ihtiyaç var.

    Sürecin en önemli eksikliklerinden birisi, süreci denetleyecek bir üçüncü göz mekanizmasının yokluğu. Dünya deneyimleri şunu gösteriyor: Eğer bir çatışma çözümünde bir üçüncü göz mekanizması kurulmuşsa %40 oranında daha hızlı ve daha kesin sonuçlar alma becerisi geliştiriyor. Türkiye’deki bu model evet kendine özgün ve önemli ayakları var ama üçüncü göz meselesi eksik.

    “İHD OLARAK SÜRECİN RESMİ BİR PARÇASI OLMAK İSTİYORUZ”

    -İnsan Hakları Derneği olarak sürecin gelişmesinde ne tür rol üstleneceksiniz? Sİvil toplum bu sürecin neresinde olmalı?

    Cihan AYDIN: Biz iade olarak ısrarlı bir şekilde sivil toplumdan oluşan, sivil toplum aktörlerinden oluşan, çatışma çözümünde deneyimi birikimi olan kişiler ve kurumlardan oluşan bir mekanizmanın bu sürece mutlak sürete dahil edilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Yani taraflara önerilerde ve telkinlerde bulunacak, tarafların hatalı ve kusurlu davranışlarını konusunda uyaracak bir mekanizmaya ihtiyaç var.

    Gerçekten bu sürecin başarısı açısından çok önemli. Dolayısıyla İnsan Hakları Derneği ısrarlı bir şekilde bu sürecin bir parçası olmak istiyor. Resmi bir parçası. Yani sadece dışarıda önerilerde bulunan, raporlar hazırlayan bir örgütten ziyade bir resmi statü bağlamında bu sürecin bir parçası olmak istiyor. Ve bu sürecin başarısını istiyor çünkü. Derdimiz bu.

    Bizim kimseyi hani dövme ya da ya da birinin lehine diğerinin aleyhine bir pozisyon alma gibi bir derdimiz yok. Biz aksine her iki tarafa da söz söyleme becerisi olan, bu konuda cesareti olan ve birikimi donanımı olan bir örgütüz. Bu bu bu konuda cesaretimiz de var. Dolayısıyla bizim temel derdimiz bu sürecin başarıya ulaşması. Resmi olarak da işte İHD ve yanında başka örgütler de olabilir elbette. Israrımız bu yönde. Umarım önümüzdeki dönemlerde bu konuda bir alan açılmış olur.

    “ADİL VE KALICI BİR BARIŞ SURİYE’DEKİ VE İRAN’DA ETKİLEYECEK”

    -Ortadoğu’da savaş yeniden alevlendi. Türkiye’deki süreç Ortadoğu’yu nasıl etkileyecek?

    Cihan AYDIN: Türkiye’deki Kürt meselesinin demokratik, barışçıl ve adil çözümü emin olun bütün Ortadoğu’daki halkları ve devletleri önemli ölçüde pozitif yönde etkileyeceğini düşünüyorum. Eğer Türkiye kendi sınırları içerisinde yaşayan Kürtlerin hakkını, hukukunu teslim ederse yani bu çözüm süreci gerçek anlamıyla bir başarıya ulaşırsa buradan bir sonuç alınıp, adil ve kalıcı bir barışla nihayete ererse emin olun bu Suriye’deki ve İran’daki durumu da çok etkileyecek.

    Şu anki yaşadığımız coğrafyada kaos, savaş ve çatışma var. Suriye’de ve İran’da yaşananları biliyoruz. O açıdan Türkiye’nin buradaki izleyeceği politika, Kürt meselesindeki barışçıl ve adil çözüm Ortadoğu’daki barışa ciddi bir katkı sunacak. Bu savaşları veya bu halklar arasındaki çatışmaları sona erdirme bakımdan önemli bir işlev görecek diye düşünüyorum.

    “AMERİKA YA DA İSRAİL FÜZELERİYLE İRAN’A DEMOKRASİ GELMEYECEK”

    -ABD ve İsrail’in İran’a saldırmasının ardından savaş daha da derinleşecek. Barış seçeneği ve halkların buradaki tutumu ne olmalı?

    Cihan AYDIN:  Tabii ki halklar kendi öz güçlerine bakmalı. Yani bu yakın zamanda Rojava’daki deneyim bize bunu gösterdi. Yani emperyalizm ya da işte dışsal müdahaleler bugüne kadar dünyanın hiçbir yerine demokrasi götürmemiş. Bunun bir tek örneği yoktur.

    İşte Afganistan’da olanları lütfen herkes bir gözünün önüne getirsin. On yıllarca süren bir savaş, ağır insan hakları ihlalleri, büyük bir kıyım ve acılar yaşandı ama sonuçta demokrasi adına bir geriye gidişten bahsediyoruz. İlerleme değil. Bakın, mevcut durum bile kurulamadı. Daha geriye gitti. Dolayısıyla Amerika ya da İsrail bombaları ve füzeleriyle İran’a demokrasi gelmeyeceği kanaatindeyiz.

    Zaten bu savaşta en çok zarar gören siviller, halklar, kadınlar, çocuklar, dezavantajlı gruplar. Bunun altını ısrarla çizmek istiyorum. Her yerde bu böyle oldu. Suriye’de de böyle oldu. İran’da da böyle oldu ve olacak. Daha ağır tablolarla karşılaşma konusunda endişelerimiz var. Sivil insanların bu işten zarar görmesi konusunda endişelerimiz var.

    Dolayısıyla halklar gerçekten kendi öz güçleriyle, örgütlülük yapılarıyla bu hem bu savaşa karşı çıkmak ama iyi bir gelecek, demokratik bir gelecek kurma konusunda birlikte, yan yana durarak böyle bir imkânın olacağı üzerine yoğunlaşması gerektiğini düşünüyoruz. Diğer türlü uzun süren savaşlar, kıyımlara ve katliamlara yol açma potansiyeli olan bir tehdit ve tehlike ile karşı karşıyayız. O açıdan herkesin bir ötekinin hakkına hukukuna saygı duyan bir yerden meseleye bakıp bir gelecek tasavvuru üzerinde bir araya gelmesi dışında başka seçenek olduğunu düşünmüyorum.

    “BİRLİKTE YAŞAM MÜMKÜN”

    -Suriye’de SDG ve HTŞ arasında bir anlaşma imzalandı. Sahada gelen bilgilere göre ağırda olsa ilerlediğini görüyoruz. Suriye’deki gelişmeleri nasıl okuyorsunuz?

    Cihan AYDIN: Suriye’de birlikte yaşam ilkesi güç kazanmadıkça korkarım ki bu savaşın ya da bu çatışmanın tekrar başlama ya da kendisini tekrarlama gibi bir risk riski var.

    Onun için son tahlilde demokrasi birlikte yaşam ve birbirini tolere etme becerisidir. Yani Suriye’de bu demokratik kültür yani halkların ve inançların bir arada yaşama, birbirine tahammül etme becerisi zamanla üstün gelir ve Suriye’de gerçekten halkların kendi kaderini tayin hakkı ortaya çıkar. Biz bunu en başta bunu söyledik.

    Suriye’deki kalıcı çözüm aslında Suriye’deki halkların ve inançların kendi kaderlerini tayin etme hakkıyla olacaktır. Bunu söylerken bağımsız devlet algısı ortaya çıkıyor. Hayır. Başka seçeneklerde pekala mümkün. Biz Suriye için en uygun modelin bu olduğuna inanıyoruz. Aksi durumda da bu çatışmanın kendisini tekrar etme riski taşıdığını da maalesef düşünüyoruz.

    Diren KESER/MERSİN

  • ‘Alevi kadınlar, Barış Süreci’ne çok güçlü bir şekilde destek olmalı’-VİDEO

    ‘Alevi kadınlar, Barış Süreci’ne çok güçlü bir şekilde destek olmalı’-VİDEO

    PİRHA-DEM Parti Halklar ve İnançlar Komisyonu Eş Sözcüsü Yüksel Mutlu ile ile kadınların Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne etkisini konuştuk.Türkiye Cumhuriyetinin demokratikleşmesi için kadınların büyük bir mücadele verdiğinin altını çizen Yüksel Mutlu, Alevi kadınların Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne çok güçlü bir şekilde destek olması çağrısında bulundu.

    27 Şubat’ta Abdullah Öcalan tarafından yapılan Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı, “40 yıllık çatışmanın sonlanma fırsatı” olarak yorumlandı. PKK’nin kendini feshedip, silahlarını yakması ardından ülke siyasetinde de yeni bir aşamaya geçildi denilebilir.

    Yeni süreçle birlikte farklı kesimler de demokrasi taleplerini dile getirerek Mecliste kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’na önerilerini sundu. Ancak söz konusu komisyonda henüz dinlenmeyen bir kesim var ki o da kadınlar oldu.

    Çatışmalı süreçle birlikte kültürel kimliklerin yanı sıra inanç kimliklerinin de yasaklanması, özelde Alevi kadınlar için daha zorlu bir dönem oldu. Kadın kimliğinin de yüküyle ağır bir dönem geçiren Alevi kadınlar, geçmişte yaşadıkları mağduriyetler ve bugüne dair önerilerini dinledik.

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Halklar ve İnançlar Komisyonu Eş Sözcüsü Yüksel Mutlu ile ile kadınların Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne etkisini konuştuk.

    “SAVAŞLARIN BİRİNCİ DERECEDE MAĞDURLARI KADINLARDIR”

    PİRHA: Savaşın etkisinin kadına yansıması nedir?

    YÜKSEL MUTLU: Bütün dünyada savaşların birinci derecede mağdurları kadınlardır. Bu tabii çeşitli şekillerde uygulanıyor. Kadınlar savaş dönemlerinde erkek ve devlet şiddetini daha da ağır yaşıyor. Düşman güçleri, kadını vatan toprağı olarak görüp, kadına yönelik saldırılarını daha da derinleştirir. Bunun birçok örneği var. Dünyada savaşların sonunda ortaya çıkan durum kadına yönelik şiddetin daha da ağırlaştığıdır. Kadına yönelik hem aile içi şiddet, hem devlet şiddeti hem de erkek şiddeti söz konusu. Yani hayatın her yerinde savaş zamanında kadınlar ve çocuklar en dezavantajlı gruplardır. Kadın bedeni üzerinden sürdürülen savaş olduğu için kadınlar savaşın mağdurlarıdır.

    “KÜRT KADIN HAREKETİ BÜYÜK BİR MÜCADELE GELİŞTİRMİŞTİR”

    -Yıllardır süren çatışmalı ortamın kadın mücadelesini nasıl etkiledi? Özelde Alevi kadınlar özelde bu süreçte ne yaşadı?

    Yıllarca bir çatışmalı süreç yaşadık ve bu çatışmalı süreçten kadınlar en negatif etkilenen grupların başında geliyor. Bununla birlikte etnik kimliğinden ya da inancından dolayı ayrımcılığa uğrayan kadınlar bir araya gelmeyi başardılar. Çünkü bu topraklarda kadın olmanın bir mücadele biçimi ve bir direniş geleneği var. Kürt sorununu tartışırken kadını da görmek zorundasınız çünkü Kürt kadını da vardır. Alevi kadını var ama siz Aleviyi eşit yurttaş olarak görmezseniz sorunlar çözülmez.

    Alevi ve Kürt kadınların savaş öncesinde kültürü, geleneği ve direniş kültürü vardı. Örneğin; Dersim’de ve Koçgiri’de birçok kadın önder var. Seyit Rıza’nın eşi Bese ve Alişer’in eşi Zarife buna örnektir. Dersim ve Koçgiri’deki direniş hem Kürtlük hem kadınlık mücadelesidir. Dolayısıyla savaş bir yandan da kadınların özgün örgütlenmesine neden olmuştur. Bu bakımdan Kürt kadın hareketi büyük bir mücadele geliştirmiştir. Bunun bedellerini de ağır bir şekilde ödemiştir ama bu bedelle birlikte de büyük bir direniş geleneği de geliştirmiştir. Hem kendi örgütlüklerini yaratmış hem de Orta Doğu’daki diğer örgütlenen kadın yapılarıyla bir ağ kurmuştur. Savaşa, cinsiyetçiliğe ve dinciliğe karşı hem Alevi kadınları hem de Kürt kadınları bu mücadeleyi yürütmüştür. Ama itiraf etmek gerekir ki ağırlıklı olarak Kürt kadınlarının verdiği mücadele Alevi kadınların mücadelesine de feyz olmuştur ve Kürt-Alevi kadınlar da bugün mücadelelerine sahip çıkıyorlar.

    Kürt kadın hareketi ‘Jin Jiyan Azadi’ felsefesi ile birlikte Ortadoğu’da erkek ve devlet şiddetiyle mücadele etti. Ama Alevi kadınları buna çok sonradan dahil oldular. Bu bakımdan Alevi kadınlar bu mücadelenin özneleri olarak şu an önemli bir yerde mücadelelerini yürütüyorlar.

    “ULUS DEVLET ÇÖZÜM DEĞİLDİR ANCAK DEMOKRATİK CUMHURİYET BİR ÇÖZÜMDÜR”

    -Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin kadınlara etkisi nasıl olacaktır? Alevi kadınlar bu sürece ne tür katkılar sağlayabilir, neler önerirsiniz?

    27 Şubat’ta Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu ilan edildikten sonra Türkiye Cumhuriyetinin demokratikleşmesi için kadınların büyük bir mücadele vermesi gerekiyor. Şimdi bu çağrıya dair birçok kesimle görüşme yapıyoruz. Bunun yürüyebilmesi için herkesin el ele vermesi gerekiyor. Çünkü bu toplumsallaşmazsa bu süreci yürütemeyiz. Bu süreci sadece TBMM’de kurulan bir komisyona havale etmek haksızlık olur. Çünkü 102 yıllık bir mesele ve biz bu mücadelenin önemli bir yerindeyiz. Bir imkan var elimizde ve bu imkan bir demokrasi, eşitlik imkanı doğurabilir. Komisyonun kurulması önemlidir ama bütün mesele komisyonun kurulmasında değil ya da sadece Sayın Öcalan’a, DEM Parti’ye bırakılacak bir mesele değil. Bunun bütün toplum tarafından sahiplenilmesi gerekiyor. Bunun uğruna mücadele edilmesi gerekiyor.

    Alevilere ve Kürtlere ayrımcı politikalar birbirinin benzeri. Bir tarafın inancını kabul etmiyorsunuz diğer tarafın da etnik kökenini kabul etmiyorsunuz. ‘Kürt yoktur, Alevi yoktur’ dediğinizde Kürt kadın da Alevi kadın da yoktur demek istiyorsunuz ve bu sonuç aslında hepimize bir yol gösteriyor. Bu da aslında ‘Alevi de Kürt de vardır’ diyen bir mücadele. 102 yılın sonunda Lozan’dan itibaren bugüne kadar tekçi politikaları ve ulus devlet zihniyeti ile sorun çözülemediği görüldü. Tüm kesimlerin şunu bilmesi lazım ulus devlet çözüm değil ancak demokratik cumhuriyet bir çözümdür. Çoğulculuk iyidir, tekçilikle bir sorun çözülemiyor.

    Alevi kadınların Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’na çok güçlü bir şekilde destek olması gerekiyor. Çünkü bu hepimizin kurtuluşu demek. Sadece Kürt’ün kurtulduğu, Alevinin köleleştiği bir şey demiyor Sayın Öcalan’ın manifestosu. Bütün bu farklılıkların bir arada eşitçe bir arada yaşamını savunan bir şey. Kuşkusuz bir anda bir eşitlik olmayabilir. Siz bunun mücadelesini verirseniz ilerlersiniz.

    Önemli bir süreç ve toplumsallaşabilmesi için herkesin bir şekilde el atması gerekiyor. Alevilikte 72 millete aynı nazarda bakmak şiarı var. Bu şiar aslında bize herkesi kendi inancıyla, kendi farklılığıyla, kendi özgün haliyle kabul etmeyi gerektiriyor. Alevi kadınlar da bu inanca sahip ve ben Alevi kadınların artık cemevlerinin mutfaklarında değil dışarı çıkan, mücadele eden, hakkını savunan, erkek egemen şiddetle mücadele eden, demokrasiyi isteyen, aynı zamanda bu uğurda mücadele eden kadınlar olması gerekiyor.

    Çünkü Aleviler de çok ciddi bir asimilasyonla karşı karşıyalar. O asimilasyon politikaları bazen fiziksel soykırımlarla, bazen ise kültürel soykırımlarla devam ediyor. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı Alevi inancını asimile edip, tekleştirmeye çalışıyor. Alevilik kadınların sahip çıkıp, diğer kuşaklara aktardığı bir inanç. O yüzden de Aleviliğe en çok kadınların sahip çıkması gereken bir inanç. Sayın Öcalan’ın paradigmasında tüm farklılıkların kendi özgünlükleriyle inançlarını yürütmesi ve Alevi kadınların destek vermesi için birçok sebep var. Herkes bir candır diyorsak hakikaten bu canları eşitlemek lazım. Çünkü Alevi kadınlar, bir yandan da eşit olmayan bir can meselesi ile mücadele ediyor.

    PİRHA/DERSİM

    İLGİLİ DOSYA

    ‘Alevi kadınlar barışın kurucu öznesi olmalıdır’
    ‘Kadınlar savaş sürecinden en çok etkilenen kesim, o yüzden barış sürecini kadınlar sahiplenmeli’
    Gazeteci Esra Çiftçi: Alevi kadınların hafızası ve sözü bu sürecin asli unsuru olmalı

     

  • ‘Kadınlar savaş sürecinden en çok etkilenen kesim, o yüzden barış sürecini kadınlar sahiplenmeli’-VİDEO

    ‘Kadınlar savaş sürecinden en çok etkilenen kesim, o yüzden barış sürecini kadınlar sahiplenmeli’-VİDEO

    PİRHA- DAD Kadın Sekreteri Nadide Yallı ile kadınların Barış Süreci’ne etkisini konuştuk. Kadınların savaş sürecinden çok etkilendiklerini, Alevi kadınların ise savaşlarda iki kere mağduriyet yaşadığını ifade eden DAD Kadın Sekreteri Nadide Yallı, “Barış sürecini özellikle kadınların sahiplenmesi gerekiyor. Bütün kadınlara sesleniyorum biz birlikte olursak yaşanan süreci barışa götürebiliriz. Dolayısıyla bu süreci özellikle Alevi kadınlar olarak sahiplenmeye davet ediyorum” dedi.

    27 Şubat’ta Abdullah Öcalan tarafından yapılan Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı, “40 yıllık çatışmanın sonlanma fırsatı” olarak yorumlandı. PKK’nin kendini feshedip, silahlarını yakması ardından ülke siyasetinde de yeni bir aşamaya geçildi denilebilir.

    Yeni süreçle birlikte farklı kesimler de demokrasi taleplerini dile getirerek Mecliste kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’na önerilerini sundu. Ancak söz konusu komisyonda henüz dinlenmeyen bir kesim var ki o da kadınlar oldu.

    Çatışmalı süreçle birlikte kültürel kimliklerin yanı sıra inanç kimliklerinin de yasaklanması, özelde Alevi kadınlar için daha zorlu bir dönem oldu. Kadın kimliğinin de yüküyle ağır bir dönem geçiren Alevi kadınlar, geçmişte yaşadıkları mağduriyetler ve bugüne dair önerilerini dinledik.

    Demokratik Alevi Dernekleri Genel Merkez (DAD) Kadın Sekreteri Nadide Yallı ile kadınların Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne etkisini konuştuk.

    “SAVAŞIN EN MAĞDURLARI KADINLAR VE ÇOCUKLARDIR”

    PİRHA: Savaşın etkisinin kadına yansıması nedir?

    NADİDE YALLI: Savaşın sadece kadınlar üzerinde değil, tüm dünya üzerinde çok büyük bir etkisi vardır. Ama tabii savaşın en mağdurları kadınlar ve çocuklardır. Kadınlar niye mağdur oluyor? Eşlerini, çocuklarını, akrabalarını kaybediyorlar ve tekrar yaşama dönmek kadınlar için çok zor bir süreç oluyor. Kadınlar her gün ağlayarak, hatırlayarak ve parçalanarak duygusal olarak bakıyor. Tabi bir de kadınlar aynı zamanda ekonomik olarak çok büyük sıkıntılar yaşıyor ve bütün sorumluluk sizin üzerinize düşüyor. Kadınlar o zor koşullarda tek başına ayakta kalmak zorunda kalıyor.

    Dolayısıyla kadınlar savaşın en derin mağdurlarıdır. Savaşın kadınlar üzerinde çok büyük etkileri vardır. Çünkü kadınlarda yarattığı travmalar çok farklıdır. Evladını kaybeden bir anne, evlatlarını korumaya çalışan bir anne, kardeşlerini korumaya çalışan bir kadın, kocasını korumaya çalışan bir kadın, ailesini korumaya çalışan bir kadın. Bu durumu en yakınımızda Gazze’de yaşanan savaş sürecinde kadınların yaşadıklarında çok rahat görebildik. Kadınların feryatları bize her şeyi gösterdi savaşın hiçbir şekilde mantığı yoktur.

    “ALEVİ KADINLAR OLARAK İKİ DEFA MAĞDURİYET YAŞIYORUZ”

    -Yıllardır süren çatışmalı ortamın kadın mücadelesini nasıl etkiledi? Alevi kadınlar özelde bu süreçte ne yaşadı?

    Kadınlar, savaş sürecinden çok etkilendiler. Ama biz Alevi kadınlar olarak iki kere mağduriyet yaşıyoruz. Yaşadığımız coğrafyada hem Alevi olmaktan dolayı hem de kadın olmamızdan dolayı ayrımcılık yaşıyoruz. Alevi kadınlara yönelik bakış açıları ve Alevi kadınların bedenleri üzerine yapılan saldırılardan dolayı çok ağır süreçler yaşadık. Ötekileştirilen kadınlar bedensel, psikolojik ve ekonomik olarak savaştan çok etkilendiler. Özellikle Alevi kadınlar bu ayrımcılığı had safhada yaşadılar. Acı boyutuyla baktığım zaman da en çok yine biz Alevi kadınları ağladık. Çünkü özellikle kendi coğrafyam üzerinden baktığım zaman her gün bir ölüm haberinin gelmesinden dolayı acılarımız bitmedi. Birisinin cenazesine katıldığınızda en çok kadınların feryatlarını duyarsınız. Evladının, eşinin veya akrabasının acısını duymak kadınlar için hayatı bitiriyor.

    “KADINLAR SAVAŞIN BİTİP, BARIŞIN GELMESİNİ İSTİYOR”

    -Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin kadınlara etkisi nasıl olacaktır? Alevi kadınlar bu sürece ne tür katkılar sağlayabilir, neler önerirsiniz?

    Barış sürecini özellikle kadınların sahiplenmesi gerekiyor. Şu anda Alevi kadınların hepsi barış sürecini sahipleniyor ve bu sürecin bir parçası olmak istiyorlar. Çünkü kadınlar savaşın bitip barışın gelmesini istiyor. Artık huzur ve insanca bir yaşam istiyoruz. Alevi kadınlar, barış sürecini desteklemek için söz söyleme haklarının olmasını istiyor. Bütün kadınlara sesleniyorum biz birlikte olursak yaşanan süreci barışa götürebiliriz. Dolayısıyla bu süreci özellikle Alevi kadınlar olarak sahiplenmeye davet ediyorum.

    PİRHA/DERSİM

    İLGİLİ DOSYA

    ‘Alevi kadınlar barışın kurucu öznesi olmalıdır’

  • ‘Hüseyni bir duruş olduğu müddetçe amaçladıkları gerçekleşemez’-VİDEO

    ‘Hüseyni bir duruş olduğu müddetçe amaçladıkları gerçekleşemez’-VİDEO

    PİRHA – Gazeteci Yazar Mehmet Ali Çelebi, GADEV Kitap Fuarı kapsamında yapılan panelde konuştu. Çelebi, Türkiye’nin Suriye’deki kaotik ortamdaki payına değinerek “Ceberrut iktidarlar başarılı olursa tıpkı Maraş, Çorum’da olduğu gibi korkunç şeyler olacaktır. Ortak ve Hüseyni bir duruş olduğu müddetçe amaçladıkları gerçekleşemez” dedi.

    Garip Dede Dergahı Vakfı’nın (GADEV) düzenlediği kitap fuarının son gününde, Suriye’de yaşanan gelişmelere dair panel yapıldı.

    Gazeteci Mehmet Ali Çelebi‘nin konuşmacı olduğu panelde “Suriye jeopolitiği: İç savaşın etkileri, HTŞ dönemi ve Alevilere, Kürtlere, Dürzilere ve Türkiye’ye yansımaları” başlıkları değerlendirildi.

    Panelin moderatörlüğünü Hüseyin Kubad yaptı.

    Mehmet Ali Çelebi sözlerine, Suriye’de savaşın nasıl başladığını özetleyerek başladı. Çelebi, şunları söyledi:

    “Suriye, uluslararası güçlerin cirit attığı bir alana dönüştü. Suriye’deki halkları bastırmak için AKP-MHP de çok çabaladı. Suriye’de bir cihadist koridoru inşa etmeye çalıştılar. Dünyanın her yerinden cihadistler, Suriye’ye akmaya başladı ve bugün Suriye’deki en tehlikeli unsurlar olarak Uygurlar gösteriliyor. Halbuki bu güçler, Çin’de Türkleri katledenlere karşı savaşmıyor! 8 Aralık 2024’ten itibaren Suriye’de bambaşka bir durum söz konusu. HTŞ’li cihadistler, tek mezhepli bir anlayış dayattı. Oysa Kürtler, Akeviler, Dürziler ile biraraya gelinseydi bambaşka bir Suriye görecektik.”

    “BAŞARILI OLURLARSA TIPKI MARAŞ VE ÇORUM GİBİ KATLİAMLAR YAŞANIR”

    Savaşın bölge halkları üzerindeki etkisine de değinen Çelebi, özellikle Alevi toplumunun yaşadıklarına vurgu yaptı. Beşar Esad’ın, iktidar olduğu dönem boyunca Alevilerin kendi öz savunmalarına engel olduğunu söyleyen gazeteci Çelebi, şunları söyledi:

    “Şengal’de yaptıkları gibi kadınları ve çocukları gasp edip, köleleştirmek onlar için ‘mübahtır’ anlayışıyla hareket ediyorlar. O bölgede soykırım yaparak bölgeyi insansızlaştırmak istiyorlar. Lazkiye, Tartus, Banyas gibi bölgelerde hakimiyet kurmak istiyorlar. O alan hangi güç tarafından kontrol edilirse Ortadoğu’nun önemli bir alanını kontrol etmiş olacaktı. Bu yüzden Alevilere yönelik böyle bir pogrom gerçekleştirildi. Türkiye, HTŞ’ye göz yumdu ve Aleviler katkedildikten sonra Dürziler üzerinde de bir pogrom gerçekleşti. Türkiye halen Alevi bölgelerine ambargo uygulamaya da devam ediyor. Saldırılar yakın zamanda da devam etti. 28 Ağustos’ta Alevi mahallelerine girerek kentsel dönüşüm bahanesiyle Alevilerin evlerine çökmeye çalıştılar. Aleviler bu saldırıları görünce bir deklerasyon yayınladılar. Şu an Aleviler, kurdukları konsey üzerinden kendi güvenliğini kurup, öz yönetim oluşturmaya çalışıyorlar. Ceberrut iktidarlar başarılı olursa tıpkı Maraş, Çorum’da olduğu gibi korkunç şeyler olacaktır. Suriye’deki birçok fabrika yağmalanıp, ürünler buraya getirilip satıldı. Suriye’yi labaratuvar olarak kullandılar. Hakan Fidan da Şam Valisi gibi konuşmakta.’Suriye Arap Cumhuriyeti’ olsun istiyorlar. Diğer halkları yok sayıyorlar.”

    “954 YIL BOYUNCA ALEVİLERİ YOK SAYMIŞSINIZ”

    Mehmet Ali Çelebi, “Suriye’de şu an suyu bulandıran temel güç Ankara’dır” diyerek şunları aktardı:

    “Şu anda İsrail ile Türkiye, ciddi bir bilek güreşi içerisinde. Örneğin Bahçeli, HTŞ ile ortak saldırılardan bahsediyor. Bu olursa Maraş ve Çorum gibi katliamlar olur. Suriye ile ilgili kararları neden Suriyeliler veremiyor? Kudüs, birçok toplum tarafından kutsal görülür ama mesele Aleviler olursa cemevlerini tanımazsınız. Ayasofya’yı cami yapmaktan geri durmuyorsunuz. Oysaki hiçbir kimliğin, başka bir kimlik üzerinde üstünlüğü yoktur. Cumhuriyet şu an 102 yaşında. Osmanlı dönemlerini de eklerseniz eğer 954 yıl boyunca Alevileri yok saymışsınız.”

    Suriye’deki Alevi düşmanlığının temellerine de değinen Çelebi, “Bu anlayış, çok köklü bir durum. Ortadoğu, sadece bir mezhebin hakimiyetine koyulmak isteniyor. Ancak Suriye’ye bu anlayışı empoze etmek pek mümkün durmuyor. Suriye’de birçok enerji kaynağının yanı sıra su ve gıda kaynakları da mevcut. Türkiye, bu kaynaklara da konmak istiyor. Ortak ve Hüseyni bir duruş olduğu müddetçe amaçladıkları gerçekleşemez” diye belirtti.

    PİRHA/İSTANBUL

  • DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları: Türkiye’de barış Suriye’de savaş olmaz-VİDEO

    DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları: Türkiye’de barış Suriye’de savaş olmaz-VİDEO

    PİRHA- DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, Türkiye’de, Suriye’de ve bölgede barış Türkiye’nin temel şartı olmalıdır ve temel stratejisi olması gerektiğinin altını çizerek, “Komisyon, toplumsal mutabakatı güçlendirmeli ve özel bir yasayla demokratik entegrasyon ve özgürlük yasalarını parlamentonun gündemine taşımalıdır” dedi. 

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi’nin (DEM Parti) il eşbaşkanları, parti genel merkezinde toplandı. Eş Genel Başkanlar Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan başkanlığında yapılan toplantı öncesi Tülay Hatimoğulları güncel gelişmelere dair konuştu.

    “TÜRKİYE’DE BARIŞ SURİYE’DE SAVAŞ OLMAZ”

    DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları’nın konuşmasında şunları ifade etti:

    “Elbette ki Sayın Öcalan’ın gerçekleştirmiş olduğu ‘Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın toplumsal yansımaları, yapılan çalışmalar ve daha fazla ne yapabiliriz bugün hep beraber arkadaşlarımızla değerlendireceğiz. İl eşbaşkanlarımız sahadan geliyor, çalışmalardan geliyor. Bugün verecekleri raporlar, yapacakları sunumlar çok değerli ve kıymetli olacak. Barışı toplumsallaştırmak bakımından yerelde yürütülen faaliyetlerin öneminin büyük olduğunu biliyoruz. Bu bakımdan verimli bir toplantı geçmesini de diliyorum.

    İstanbul’da yaşayan Rumlara karşı 6-7 Eylül 1955 tarihinde gerçekleşen organize toplu saldırılarının yıldönümü. 6-7 Eylül katliamında yaşamını yitirenleri anıyoruz. Ümit ediyoruz ki bir daha benzer katliamlar, benzer şiddet olaylarının yaşanmamasıdır. DEM Parti olarak ‘halkların eşit kardeşliği’ şiarını benimsiyorsak bilelim ki tarihte yaşanmış ve tarihin kara sayfalarında yer almış olan bu karanlık olayların bir daha zuhur etmemesi için mücadele yürütüyoruz. Bir kez daha diyoruz ki 6-7 Eylül Pogromu’nda yaşanmış olan bütün olaylarla yüzleşme, orada mağduriyet yaşamış; malına, mülküne el konulmuş olan bütün kesimlerle ciddi anlamda onlara bir hesap vermek ve bir özür dilemenin gerçekleşmesi gerekiyor.

    Coğrafyamızda savaş, çatışmalar, şiddet hala olanca hızıyla devam ediyor. Gazze’de özellikle başlayan İsrail işgali ile birlikte iki yılı aşkın süredir devam eden işgalde resmi rakamları göre 60 bini aşkın insan katledildi. Bununla da yetinilmedi. Bölge kan gölüne çevrildi. Şimdi de Filistin’i tamamen haritadan silmek için Gazze’de daha büyük ve ciddi bir operasyon başlamış durumda. Gazze insanlığın sıfır noktası ve bütün dünya izliyor ne yazık ki. Buradan çağrımızı bir kez daha yapıyoruz; Başta Birleşmiş Milletler olmak üzere Arap Birliği, Arap Ligi, İslam İşbirliği Teşkilatı ciddi bir biçimde bu konuyu ele almalı ve İsrail’i mutlaka ama mutlaka durdurmalı. Yardımlar insanların mezarlığına dönüşmemeli. Havadan atılan yardımlar zaten yerde dağılıyor. İnsanlar makarnayı elleriyle topluyor ve ayrıca da bazı insanlar o uçaktan atılan yardım paketlerinin altında kalarak yaşamını kaybetti. Böyle bir yardım insanlığın utancıdır. Böyle bir yardım olmaz ve bir an önce başta Refah Sınır Kapısı olmak üzere açılmalı ve insani yardım koridorlu güçlü bir biçimde sahiplenilmeli. Oraya insani yardım acilen ulaştırılmalıdır.

    Lübnan’a, Yemen’e, Irak’a, İran’a yayılan ve aslında Türkiye’nin de etkilenme olasılıklarının yüksek olduğu bir dönemden geçiyoruz. Türkiye’de iç barışın tahkim edilmesi bu uluslararası tablo içinde bir kez daha ortaya çıkmaktadır. Sayın Abdullah Öcalan’ın yapmış olduğu ‘Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’, Ortadoğu’nun ve batıya kadar yansımış olan savaşların Rusya-Ukrayna savaşı bütün bu tablo içerisinde adeta bölgede parlayan bir meşale olmuştur. İşte bizler barışa bu anlamıyla daha güçlü sahip çıkmak zorundayız. Bu çağrının tarihsel anlamını bölgedeki siyasal toplumsal gelişmelere, iktisadi gelişmelere, emperyalist güçlerin bölgeyi yeniden dizayn etme adımlarına baktığımızda ne kadar önemli olduğunu bir kez daha görüyoruz.

    Ateş ateşi büyütüyor. Bu ateşin Türkiye’ye sıçramaması için gerçek bir barışın tesis edilmesi gerekiyor. Özellikle Türkiye’de izlenen siyaset için şunu çok açık ifade etmek isteriz ki Türkiye’de ‘iç barış’ deyip, Rojava’yı tehdit etmek ve oraya dönük tehditler savurmak birbiriyle uyuşmayan yaklaşımlardır. Bugün Türkiye’de Kürtlerle barışırken aynı zamanda Suriye, Irak, İran’daki Kürt ile de barışmalıyız. Burada barışı ve demokrasiyi tesis edeceksek aynı şeyi 914 kilometrelik sınıra sahip olduğumuz Suriye ile de yapmak zorundayız. Türkiye eğer gerçekten bir güvenlik koridoru oluşturmak istiyorsa güvenlik koridorunun barıştan geçtiğini hiçbir zaman unutmamak lazım. Güvenlik savaşla, silahla, mermiyle, tankla, topla sağlanmaz. Güvenlik her halkın hakkını ona vermekle sağlanır. Eşit yurttaşlığın tesis edilmesi ile sağlanır. Demokrasinin kabul edilmesi ve tesis edilmesi ile sağlanır.

    Demokratik bir Suriye’yi oluşturmanın Kürtlerin, Alevilerin ve Dürzilerin haklarının verilmesi anlamı taşıyor. Aslında güvenli bir sınıra kavuşmamız demektir. Türkiye’nin durması gereken nokta tam da budur. O nedenle son zamanlarda hükümet temsilcileri tarafından Rojava’ya dönük tehditkâr açıklamaları kabul etmediğimizin altını bir kez daha çizmek istiyoruz. Diyorlar ki orada Kürtler Şam yönetimine olmuyorlar. Bunlar doğru yaklaşımlar değil. Bakın orada evet bir anlaşma oldu ama bu anlaşmanın akabinde binlerce Alevi katledildi. O anlaşmanın akabinde binlerce Dürzi katledildi, göç ettirildi, yerinden, yurdundan edildi. Alevi kadınlar tıpkı IŞİD’in Ezîdî kadınları kaçırdığı gibi köle pazarında alıp sattılar. Tecavüz ettiler, taciz ettiler, kadınları katlettiler. Bu tablo böyle ortada duruyorken insanlara teslimiyet çağrısının yapılmasını hiçbir toplum, hiçbir halk kabul etmez. Orada yapılması gereken en önemli şey kesinlikle bütün farklı halkların ve inançların, kendilerini o yönetimde hissettikleri, Suriye’de eşit yurttaş hissettikleri, demokratik bir Suriye’nin inşasından geçer ve Türkiye’ye önerimiz de bu siyaseti geliştirmesidir. Türkiye’nin Suriye’ye yapacağı en büyük iyilik sadece orada barışı ve demokrasiyi desteklemek olur.

    Hatırlatmak isterim; ‘Kürt meselesi özel cerrahi müdahaleyi gerektiren son derece kangren bir meseledir. Bu meseleye kılıçla müdahale edilemez. Kılıçla müdahale edilirse bu yara daha da derinleşir. O yüzden burada usta cerrah eline ihtiyaç var. Usta siyasetçi ellere, barış diline, demokrasi diline ihtiyaç var. Buradan bu şekilde hareket edilirse bir çözüme sahip olunabileceğini düşünüyoruz. Türkiye’de, Suriye’de ve bölgede barış Türkiye’nin temel şartı olmalıdır ve temel stratejisi olmalıdır. Sayın Öcalan’ın çağrısı, Kürtlerin, Arapların, Türklerin, Ezidilerin, Ermenilerin, Hristiyanların, Alevilerin, Sünnilerin ve daha birçok kesimin ortak kurtuluşunu hedefliyor. Bu, bölgenin yangın çemberinden çıkış formülüdür. Ne yazık ki Öcalan ve PKK’nin attığı somut adımlara karşın iktidar ve devlet henüz somut bir adım atmadı. Atılan en önemli adım komisyonun kurulması, ancak komisyon ana konularına yeterince odaklanamıyor” .

    Komisyon, toplumsal mutabakatı güçlendirmeli ve özel bir yasayla demokratik entegrasyon ve özgürlük yasalarını parlamentonun gündemine taşımalıdır. 1 Ekim’de başlayacak yeni yasama döneminde bu konulara dair taslak çalışması olmaması, oyalama politikalarının göstergesidir. Komisyonun en acil konularından biri de ‘umut hakkı’dır. Sayın Öcalan’ın özgür yaşama ve çalışma koşullarının acilen oluşturulması gerekiyor. Öcalan, sürecin başarısı için aktif rol üstlenmek istiyor. Komisyonun İmralı’ya giderek Öcalan’la görüşmesi hayati önem taşıyor. Komisyon cesur olmalı, ezberleri bozmalı, ön açıcı adımlar atmalıdır.

    Halk barış sürecini gönülden destekliyor ancak güvenin oluşması için devletin somut adımlar atması gerekiyor. Kayyım atamaları, kayyım yasasının yürürlükte olması, belediye eşbaşkanlarının görevden alınması, hasta mahpusların hapishanelerde tutulması ve infaz yakmalarının devam etmesi, sürece olan güveni zedeliyor. Toplumun barış talebi güçlüdür. 86 milyon yurttaş barış istiyor ancak iktidarın muhalefete yönelik baskıları bu inancı zedeliyor. CHP’ye yönelik operasyonlar, gözaltılar, kongre iptalleri ve olası kayyım atamaları antidemokratiktir. Barış süreci, muhalefete baskılarla değil, tüm kesimleri ikna ederek güçlenir.

    Türkiye, tarihinin en büyük ekonomik krizlerinden birini yaşıyor. 50 milyona yakın insan açlık ve yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Ev kirası ödenemiyor. Barış ve demokratikleşme süreci, işçinin, emekçinin, yoksulun, esnafın, çiftçinin, emeklinin ve KHK’lilerin haklarını da kapsamalıdır. DEM Parti olarak bu süreci örgütlerken, sadece mesajlarla değil, örgütlü duruşumuzla herkesin yanındayız. ‘Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’, yeni bir mücadele döneminin başlangıcıdır. Demokrasi mücadelesini büyütmek, Türkiye’nin ihtiyacıdır. Bu nedenle tüm kesimlerin sürece sahip çıkması gerekiyor.”

    Konuşmanın ardından toplantı basına kapalı devam etti.

    PİRHA/ANKARA

  • 19. Karaburun Bilim Kongresi başladı: Herkesin barışa karşı bir sorumluluğu var-VİDEO

    19. Karaburun Bilim Kongresi başladı: Herkesin barışa karşı bir sorumluluğu var-VİDEO

    PİRHA-19. Karaburun Bilim Kongresi ‘Savaş’ temasıyla başladı. Herkesin barışa karşı bir sorumluluğu olduğunu ifade eden Prof. Dr. Nilgün Toker, “İnsanlık tarihinin en yıkıcı dönemlerinden birini daha yaşıyoruz. Soykırımları ve yeryüzünün kırımını yaşıyoruz” derken Yazar Murathan Mungan ise, “Kötü insanların korkularını ve iyi insanların umutlarını kaybettiği karanlık günlerden geçiyoruz” diye konuştu.

    19. Karaburun Bilim Kongresi ‘Savaş’ temasıyla başladı. Prof. Dr. Nilgün Toker’in moderatörlüğünde Murathan Mungan’ın açılış konuşması ile başladı.

    “İNSANLIK TARİHİNİN EN YIKICI DÖNEMLERİNDEN BİRİNİ YAŞIYORUZ”

    Herkesin barışa karşı bir sorumluluğu olduğunu ifade eden Prof. Dr. Nilgün Toker, “İnsanlık tarihinin en yıkıcı dönemlerinden birini daha yaşıyoruz. Soykırımları ve yeryüzünün kırımını yaşıyoruz. Savaşmama kararı, savaşa neden olan mesele orada öyle durduğu sürece bir barışma kararı değildir. Savaşmama kararı, savaşa neden olan meselelerin adaletin tesis edilmesi yoluyla çözülmesi iddiasıdır. Bu da bir iradedir o yüzden aslında barışmak için yolun başındayız. Meselemiz adaletin tesisi ve halen barışı ilan etmiş değiliz. Ama barış savaş döngüsü içerisinde barışı konuşabiliyor olmamızın da ayrıcalıklı bir şey olduğunu düşünüyorum” dedi.

    “TÜM SAVAŞLAR SİNEMA ENDÜSTRİSİNCE EĞLENCE SEKTÖRÜNÜN BİR PARÇASI HALİNE GETİRİLMİŞTİR”

    Kötü insanların korkularını ve iyi insanların umutlarını kaybettiği karanlık günlerden geçtiklerini vurgulayan Yazar Murathan Mungan, “Savaş konusu bugün hala en çok Hollywood film endüstrisi tarafından suistimal edilmektedir. Çektikleri filmler ve dizilerin büyük çoğunluğuna bakıldığında insanın neredeyse bu savaşların Hollywood endüstrisi filmini çekebilsin diye çıkardığına inanası geliyor. Yakın ya da uzak tarihli tüm savaşlar bugün sinema endüstrisince eğlence sektörünün bir parçası haline getirilmiştir. Vietnam’dan sonra bu kez de Afganistan, Irak ve benzeri coğrafyalar hakiki ve zahiri manada film setleri olarak kullanılmakta. Milyonlarca kişiye mezar olan topraklar yalnızca dekorlaştırılmaktadır. Söz konusu filmlerde yaşadıkları acılar, kayıplar göz ardı edilen ülkesi işgale uğramış, yerinden, yurdundan edilmiş halksa ancak figüran niyetinde kullanılmakta. Kameranın odağına Amerikan askerlerinin yaşadıkları dehşet, yaygın nitelemesiyle travma sonrası stres bozuklukları ve askerlerin eşlerinin ve ailelerinin üzüntüleri yerleştirilmiştir” diye konuştu.

    PİRHA/KARABURUN

  • İran-İsrail arasında ateşkes!

    İran-İsrail arasında ateşkes!

    ABD Başkanı Donald Trump, İsrail ile İran arasında “tam ve eksiksiz ateşkes” sağlandığını ve böylelikle savaşın sona ereceğini bildirdi.  Press TV ise saat 07.30 itibariyle ateşkesin başladığını duyurdu. 

    İran-İsrail arasındaki saldırılar karşılıklı sürerken, ABD Başkanı Donald Trump dün gece yaptığı paylaşımda İsrail ve İran arasında ateşkes konusunda anlaşmaya varıldığını açıkladı.

    Trump, ayrıca İran’ın ateşkesi başlatacağını ve takip eden 12. saatte de İsrail’in ateşkes başlatacağını, izleyen 24. saatte de “12 gün savaşının resmi sonunun” dünya tarafından da “selamlanacağını” kaydetti.

    Her bir ateşkes esnasında diğer tarafın “barışçıl ve saygılı” kalacağını kaydeden Trump, “Her şeyin olması gerektiği gibi çalışacağı varsayımıyla, ki öyle olacak, her iki ülkeyi, İsrail ve İran’ı, ’12 günlük savaş’ olarak adlandırılması gereken şeyi sona erdirmek için gereken dayanıklılık, cesaret ve zekaya sahip oldukları için tebrik etmek istiyorum” ifadelerini kullandı.

    Trump, bu savaşın yıllarca sürebilecek ve tüm Ortadoğu’yu yok edebilecek bir savaş olabileceğini ifade ederek, “Ama olmadı ve asla olmayacak! Tanrı İsrail’i korusun, Tanrı İran’ı korusun, Tanrı Ortadoğu’yu korusun, Tanrı ABD’yi korusun ve Tanrı dünyayı korusun” açıklamasında bulundu.

    PRESS TV: ATEŞKES BAŞLADI

    İran Press TV saat 07.30 itibariyle İsrail ile İran arasında ateşkesin başladığını duyurdu.

    (HABER MERKEZİ)

     

  • ‘ABD emperyalizmini ve siyonist İsrail barbarlığını halklar durdurabilir!’-VİDEO

    ‘ABD emperyalizmini ve siyonist İsrail barbarlığını halklar durdurabilir!’-VİDEO

    PİRHA- Dersim Emek ve Demokrasi Platformu, Ortadoğu’da yükselen savaşa dair açıklama yaparak, “Emperyalist, kapitalist ülkeler İsrail ile birlikte Ortadoğu’yu kan gölüne çevirmiş durumda. ABD emperyalizminin bölgedeki vurucu gücü İsrail barbarlığını ancak bölge halklarının direnişi ve dünya haklarının dayanışması, mücadelesi durdurabilir. Dünyanın birçok ülkesinde liman işçilerinin, İsrail’in soykırımını durdurmak için grev ve eylemler yapması bu açıdan yol göstericidir” dedi.

    Dersim Emek ve Demokrasi Platformu tarafından, Seyit Rıza Meydanı’nda İsrail-İran savaşına dönük basın açıklaması gerçekleştirdi.

    “İSRAİL BARBARLIĞINI HALKLARIN DİRENİŞİ, DAYANIŞMASI, MÜCADELESİ DURDURABİLİR

    EMEP İl Başkanı Ergin Tekin tarafından yapılan açıklamada, şunlara yer verildi:

    “Emperyalist, kapitalist ülkeler İsrail ile birlikte Ortadoğu’yu kan gölüne çevirmiş durumda. Her gün yüzlerce insan katlediliyor. Bu katliamları şiddetle ve nefretle kınıyoruz. Savaş ve çatışmalar bölgede hiçbir sorunu çözmeyecektir.

    ABD emperyalizmi destekli İsrail yönetimi, geçtiğimiz hafta İran’ı hedef aldı. İsrail’in Gazze’de soykırıma imza atan Başbakanı Netanyahu, İran’ın nükleer tesislerine yönelik saldırının “günler süreceğini” ifade etti. Afganistan ve Irak işgalleriyle başlayan, Libya ve Suriye üzerinden ilerleyen emperyalist yıkım zincirinin son halkası İran oldu. İşgalci İsrail devletinin İran’a dönük ve saldırılarıyla başlayan fiili savaş ortamı bölge halkları için ölüm, geleceğimiz için tehdit oluşturuyor. İsrail’in fitili yakmasıyla, Filistin ve İran’da çok sayıda masum sivil hayatını kaybetti, milyonlarca kişi yaşadıkları yerleri terk etti. Pervasız saldırganlık ve soykırıma varan katliamlar nedeniyle nükleer savaş veya sızıntı riski artıyor.

    İsrail bu barbarca saldırganlığında yalnız değil. ABD’nin başını çektiği emperyalist ülkeler bölgemizde istedikleri gibi at oynatabilmek için İsrail’i koruyorlar. İran’ın bölgedeki direniş kollarının kırılması zayıflatılması ABD-İsrail’in ortak eylemidir. Bu saldırı doğrudan ABD emperyalizminin bölge planının parçası olan saldırılar, eylemler ve katliamlardır.

    AKP iktidarı bölgede ABD-İsrail planlarının taşeronluğunu üstlenirken içeride ise “iç cephe” tahkimatı adı altında kendisi için bir fırsat yaratıyor. AKP-MHP iktidarı şimdi kendisini bir “milli mutabakat hükümeti” gibi sunarak, gerici rejimin ömrünü uzatmak istiyor.  Bu ikiyüzlü dış politika, emperyalizmle kurdukları kirli iş birliğini gizleyemez!

    Bir yılı aşkın süredir Filistin’den Lübnan’a halkın üzerine yağan bombalara sessiz kalan bu iktidardır. İsrail, suikastlar ve katliamlarla bölgede yeni bir yıkım süreci başlatmıştır. ABD ve İsrail’in yürüttüğü operasyonlar sonucu Suriye’de İslamcı bir rejim kurularak fiilen emperyalist denetim altına alınmıştır. İsrail’in pervasız saldırganlığı, bu uzun yıkım sürecinin ürünüdür. AKP, her aşamada bu yıkımın taşeronluğunu yapmıştır.

    AKP İsrail’i sözde kınıyor ama daha geçen hafta, İsrail’e silah malzemesi taşıyan ‘VELA’ adlı geminin durdurulması çağrılarına kulak tıkadı. Mersin Limanı’nda saatlerce bekleyen ve 10 Haziran’da ayrılan çelik yüklü gemi, Aşdod Limanı’na varmıştı. İsrail’in, Gazze’ye yönelik saldırıları için göz boyan açıklamalar yapan AKP İktidarı diğer yandan da ticari ilişkilere devam ediyor.

    AKP iktidarı, bağımlı olduğu ABD emperyalizminin bölgesel planlarının da bir parçası olarak İsrail’e uyumlu bir çizgide hareket ediyor. İçeride muhalefeti sindirmek için ‘yerli ve milli’ söylemlerine sıkça sarılan Saray iktidarı, özünde ABD emperyalizmine göbekten bağımlıdır ve İsrail ile ilişkilerini de bu işbirlikçi politika belirliyor.

    ABD emperyalizminin bölgedeki vurucu gücü İsrail barbarlığını ancak bölge halklarının direnişi ve dünya haklarının dayanışması, mücadelesi durdurabilir. Dünyanın birçok ülkesinde liman işçilerinin, İsrail’in soykırımını durdurmak için grev ve eylemler yapması bu açıdan yol göstericidir.

    İsrail saldırısına karşı çıkarken İran rejiminin baskıcı saldırılarına onay vermiyoruz. Jina Amini’yi katleden İran devletidir, yıllardır Kürtleri katleden İran gerici rejimidir. İran’ın bu baskıcı, despotik yönetimi, mollalar tarafından idare edilmesi saldırın gerekçesi yapılamaz. Molla rejimini devirmek, her halkın kendi gericilerini ve sömürücülerini devirme hakkı gibi, İran halkının hakkı ve görevidir. Son yıllarda İran’da gerek işçi hareketi gerekse de kadın ve gençlik hareketi gelişmekte ve güçlenmektedir. Yaptıkları açıklamalarla savaşın yıkımına ve emperyalist müdahaleye karşı çıkarken, mollaların diktatörlüğüne de boyun eğmeyeceklerini, mücadelelerini sürdüreceklerini tüm dünyaya ilan etmişlerdir. İran rejiminin baskıcı, sömürücü olması hiçbir emperyalist ve işbirlikçi ülkenin buraya saldırısını haklı kılmaz. Dış müdahaleler ile demokrasinin gelmediğini daha önceki birçok örnekte biliyoruz. İran’a demokrasi ve özgürlük başta İran işçi ve emekçilerinin, ilerici, devrimci kesimlerinin mücadelesi ve biz emek demokrasi güçlerinin enternasyonal dayanışması ile olabilir. ABD ve İsrail saldırganlığının sonuç verdiği, başarıya ulaştığı bir coğrafyada özgürlük, demokrasi olmaz.”

    “KATİL İSRAİL DURDURULMALIDIR!

    Ergin Tekin, talepleri şöyle sıraladı:

    “-Katil İsrail durdurulmalıdır!

    -NATO’dan çıkılmalıdır

    -İncirlik ve Kürecik başta olmak üzere tüm ABD ve NATO üsleri derhal kapatılmalıdır!

    -İsrail’le tüm askeri, ekonomik ve ticari ilişkiler kesilmelidir!”

    PİRHA/DERSİM

  • ‘Savaş politikaları acı ve yıkımdan başka bir sonuç doğurmamaktadır’

    ‘Savaş politikaları acı ve yıkımdan başka bir sonuç doğurmamaktadır’

    PİRHA – Avustralya Alevi Bektaşi Federasyonu, İran ile İsrail arasındaki savaşa dair açıklama yaptı. “Şiddete karşı barışı” savunuyoruz denilen açıklamada “Hiçbir halk başka bir halkın düşmanı değildir” vurgusu yapıldı.

    İsrail’in 13 Haziran’da İran’ın nükleer tesislerine ve füze üslerine yaptığı saldırılar ardından İran tarafından da karşılık gelmeye başladı. İranlı yetkililer, saldırılar sebebiyle 78 kişinin öldüğünü, 320’den fazla kişinin de yaralandığını duyurdu. Savaştan zarar görenlerin çoğunun siviller olduğu da açıklandı.

    “SAVAŞA KARŞI İNSAN ONURUNU SAVUNUYORUZ”

    Avustralya Alevi Bektaşi Federasyonu, yaşanan savaş nedeniyle kamuoyuna açıklama yaptı. Yaşananlar sebebiyle kaygılı olduklarını belirten federasyon yönetimi, açıklamada şu ifadelere yer verdi:

    “Ortadoğu’da yeniden tırmanan savaş tehditlerini kaygıyla izliyoruz.

    İran ve İsrail arasında artan gerilim, yalnızca iki ülkeyi değil tüm bölgeyi büyük bir felaketin eşiğine getirmiştir. Bu çatışmalar, her zaman olduğu gibi en çok sivilleri, çocukları, kadınları ve yoksulları etkilemektedir.

    Bizler, Avustralya Alevi Bektaşi Federasyonu olarak;

    Her koşulda yaşam hakkını,

    Şiddete karşı barışı,

    Savaşa karşı insan onurunu savunuyoruz.

    Savaş politikaları toplumların iradesini yok saymakta, acı ve yıkımdan başka bir sonuç doğurmamaktadır.

    Hiçbir halk başka bir halkın düşmanı değildir.”

    (HABER MERKEZİ)

  • DEM Parti’den İsrail’in İran’a yönelik saldırılarına ilişkin açıklama

    DEM Parti’den İsrail’in İran’a yönelik saldırılarına ilişkin açıklama

    PİRHA-DEM Parti, İsrail’in İran’a yönelik saldırılarına ilişkin açıklama yaptı. Yapılan açıklamada, “ABD ve İsrail hükümetlerine, sivilleri riske atan bu tür saldırıları sonlandırma ve İran ile müzakereleri sürdürme çağrısında bulunuyoruz. Bölgeyi sonu görünmez bir savaşa sürükleme tehlikesi olan bu saldırganlığı kınıyoruz” denildi.

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Dış İlişkiler Komisyonu Eş Sözcüleri Ebru Günay ve Berdan Öztürk, İsrail’in İran’a yönelik saldırılarına ilişkin açıklama yaptı.

    “BÖLGESEL ÇEVRE FELAKETİNE DAVETİYE ÇIKARMAKTADIR”

    İsrail’in İran’a yönelik saldırıları bölgesel krizleri derinleştirmekten başka bir anlam taşımadığını belirten DEM Parti, “İran ile nükleer müzakerelerin yürütüldüğü bir dönemde İsrail’in gerçekleştirdiği saldırıların, daha fazla çözümsüzlüğe ve yeni çatışma alanlarına sebep olacağı açıktır. Netanyahu hükümetinin, İranlı sivillerin de zarar gördüğü bu saldırılardaki sorumluluğu dikkate alındığında, Gazze’deki gibi uluslararası hukuku tanımama yaklaşımında ısrar ettiği görülmektedir.

    İsrail, İran’ın aktif nükleer tesislerini hedef alarak çok büyük bir bölgesel çevre felaketine davetiye çıkarmaktadır. Bu bağlamda, coğrafi mesafeden faydalanarak ve İran’ın nükleer tesislerini vurarak sorumsuzca hem İran halklarını hem de komşu ülkelerin halklarını riske sokmaktadır” dedi.

    “BÖLGENİN BARIŞ İKLİMİNE İHTİYACI VAR”

    “Bölgenin barış iklimine, müzakere sistemine ve ortak çıkarlar etrafında kenetlenen halkların birlikteliğine ihtiyaç vardır” diyen DEM Parti şunları ekledi:

    “ABD ve İsrail hükümetlerine, sivilleri riske atan bu tür saldırıları sonlandırma ve İran ile müzakereleri sürdürme çağrısında bulunuyoruz.

    Bölgeyi sonu görünmez bir savaşa sürükleme tehlikesi olan bu saldırganlığı kınıyoruz. Birleşmiş Milletler başta olmak üzere, uluslararası toplumun ilgili taraflarını müzakereci ve barışçıl yöntemlere dönülmesi için etkin bir tutum almaya çağırıyoruz.”

    PİRHA/ANKARA

  • İzmir Barış Forumu’ndan Alevi katliamına tepki: Sağır ve dilsizler!-VİDEO

    İzmir Barış Forumu’ndan Alevi katliamına tepki: Sağır ve dilsizler!-VİDEO

    PİRHA- Kuruluşunu deklare eden İzmir Barış Forumu yaptığı açıklamada, “Bizler sustukça silahlar konuşmaya devam edecek” diye belirtti. Açıklamada konuşan İHD Onursal Başkanı Akın Birdal ise Suriye’deki Alevi katliamına dikkat çekerek, “Ezidi soykırımından sonra Alevi soykırımı yaşanıyor. 745 kadın ve çocuk katledildi. Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi ve Parlamentosu ve Venedik Konseyi nerede? Sağır ve dilsizler, izliyorlar” diye tepki gösterdi.

    İzmir’de kuruluşunu deklare eden İzmir Barış Forumu, barış talebiyle İzmir Barosu önünde basın açıklaması düzenledi. “Barış istiyoruz, barışı konuşmak istiyoruz” pankartı açılan açıklamada “İzmir barışı istiyor”, “Barış hemen şimdi”, “Herkes için barış” ve “Barış gelse ne güzel olur” dövizleri taşındı. Burada yapılan açıklamaya İnsan Hakları Derneği (İHD) Onursal Başkanı ve insan hakları savunucusu Akın Birdal’ın yanı sıra, İzmir Baro Başkanı Sefa Yılmaz,  siyasi parti ve demokratik toplum kurumu temsilcileri ve sayıda insan hakları savunucusu katıldı.

    Açıklamayı yapan Avukat İpek Sarıca, bölgede ve tüm dünyada savaş tehditlerinin arttığına vurgu yaparak, “Savaş yıkım, sefalet ve acı demektir. Şimdi barışı konuşmanın tam zamanıdır. Bizler sustukça silahlar konuşmaya devam edecek, bizler sustukça kamu kaynakları silahlanmaya harcanacak, doğa tahrip olacak, insanlar öldürülecek, bizler sustukça anaların gözyaşı dinmeyecek. Demokrasi de, insan hakları da ancak barışla yeşerecek ülkemizde” dedi.

    BİRDAL: 5 AY GEÇTİ HERHANGİ BİR ADIM ATILMADI, SÜRECİN ADI KONULMALI

    Açıklamada konuşan insan hakları savunucu Akın Birdal, Kürt sorununun çözümüne yapılan dair çağrılar ve yaşanan gelişmeleri anımsatarak, “Bugün burada bir araya gelmemizi tarihi çağrının muhatabı olmamızdan ötürü. Kürt sorunun demokratik ve barışçıl çözümü ve halklarımızın eşit ve özgür şekilde bir arada yaşamasına çok önemli fırsatlar yaratılmışken bu fırsatlar bugüne değine ne yazık ki değerlendirilmedi. Şimdi yeni bir fırsat yaratıldı. Gelişmelerin üzerinden neredeyse 5 ay geçti ama buna karşılık herhangi bir adım atılmadı. Öncelikle bir barış dili kullanmalı. Nefret, savaş ve çatışma dili barışın dilini açmaz. İkincisi sürecin adı konulmalı. Meclis derhal toplanarak komisyon oluşturulmalı ve herkes sürece dahil olmalı. Bugün her türlü sorunun kaynağı savaş” ifadelerini kullandı.

    “ALEVİ SOYKIRIMINA KARŞI SAĞIR VE DİLSİZLER”

    Birdal, Türkiye’nin her yerinde barışın gelmesi için çalışmaya devam edeceklerini belirterek, Suriye’de Alevilere yönelik katliamı hatırlattı. Alevilere yönelik katliama yönelik sessizliğe tepki gösteren Birdal, “Dünya’nın gündemi berbat. Adı konulmamış bir 3’üncü Dünya savaşının hazırlıkları var. Ortadoğu’da yine insanlığa karşı büyük bir suç işleniyor. Bir soykırım suçu işleniyor. Ezidi soykırımından sonra Alevi soykırımı yaşanıyor. 745 kadın ve çocuk katledildi. Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi ve Parlamentosu ve Venedik Konseyi neerde. Sağır ve dilsizler, izliyorlar” diye konuştu.

    Açıklamanın ardından 14 Mart’ta Mustafa Necati Kültür Merkezi’nde yapılacak olan ‘İzmir Barış Forumu’na katılım çağrısı yapıldı.

    PİRHA/İZMİR

  • DAD Eş Genel Başkanı Kete: Suriye Alevileri HTŞ yönetimi altında güvende değil-VİDEO

    DAD Eş Genel Başkanı Kete: Suriye Alevileri HTŞ yönetimi altında güvende değil-VİDEO

    PİRHA-Suriye’de Alevilere yönelik saldırılara tepki gösteren Demokratik Alevi Derneği Eş Genel Başkanı Zeynel Kete, “Aleviler hiçbir şekilde HTŞ yönetimi kontrolü altında güvende değildir. Birey, toplum ve doğa HTŞ yönetiminde güvende değildir. Bunun esnetilecek ve yumuşatılacak hiçbir yanı yoktur” dedi. 

    Suriye’de Esad rejiminin yıkılmasıyla beraber yönetime geçen Hey’etu Tahrîri’ş-Şâm (HTŞ) şeriatçı örgüt, kısa bir süre içerisinde Alevilerin yaşadığı bölgelere saldırılar gerçekleştirdi. Alevi inancına sahip yurttaşlara işkence edilirken bazıları da vahşi bir şekilde öldürüldü.

    Demokratik Alevi Derneği (DAD) Eş Genel Başkanı Zeynel Kete, Suriye’de Alevilere yönelik yapılan saldırıları değerlendirdi.

    Aleviliğin tarihten bu yana kadar iktidarcı devlet anlayışını kabul eden bir anlayış olmadığının altını çizen Kete, “Komünal değerler içerisinde dar-didar olarak bir üst akla ihtiyaç duymadan sorunlarını kendi çözmüş, kendi toplumsal hafızasıyla, komünal değerlerle toplumunu bugüne kadar getirmiş, devletçi yapılara muhtaç etmemiştir” diyerek şeriatçı örgütlerin farklılıkları içselleştirmeyen, kadın özgürlükçü yapıya tahammül etmeyen, toplumsal ekolojik karşıtı, kendisi gibi düşünmeyen tek tipçi bir anlayışa sahiptir” dedi.

    Kete, Suriye’de iktidarda olan HTŞ’ye dair de “Aleviler hiçbir şekilde HTŞ yönetimi kontrolü altında güvende değildir. Birey, toplum ve doğa HTŞ yönetiminde güvende değildir. Bunun esnetilecek ve yumuşatılacak hiçbir yanı yoktur” diye konuştu.

    “100 YIL BOYUNCA ULUS DEVLETLER BÖLGEDE YAŞAYAN HALKLARA DERMAN OLAMADILAR”

    Şeriatçı örgütlerin emperyalist devletler tarafından kurulduğunu ve desteklendiğine dikkat çeken Kete, bu tür örgütlerin ulus-devlet anlayışıyla hareket ettiğini belirterek şunları söyledi:

    “Ortadoğu’da yaşananlar birer sonuç. Biz tarihsel perspektife baktığımızda üçe ayırıyoruz; geçmiş, gelecek ve an… An, geçmişin yükünü omuzlarında taşıyor. Bugün yaşamış olduğumuz kötü olayların hepsinin geneli geçmişte yaşanılanların birer sonucudur ve bunun sonucunda da an, kendini geleceğe taşır. 1’inci Dünya Savaşının sonucunda da Ortadoğu’da masa başında çizilen devletler vardır. 100 yıl boyunca Ortadoğu’da ve dünyanın birçok yerinde devletler kendini tekçilik üzerine inşa etmiş. Yani 100 yıl boyunca ulus devletler bu bölgelerde yaşayan halklara derman olamadılar. Aynı zamanda bu hegemonik güçler kendi elleriyle kurmuş oldukları ulus devletleri kendi sermaye birikimlerini, kendi önünde engel olacağını anladıkları anda bu devletlere yöneldiler. Bunlardan bir tanesi de Suriye’dir. Suriye coğrafyası bir çok inanç ve kimlikten oluşmuş bir şehirdir” Hegemonik güçler özellikle İŞİD üzerinden bunu yapmaya başladılar. Şimdi de HTŞ bu görevi yerine getiriyor.”

    “SURİYE’DE CİDDİ BİR ALEVİ KATLİAMI SÜRECİ SÖZ KONUSUDUR”

    Şeriatçı örgütlerin Alevilere saldırarak onları kendi kontrolleri altına almaya çalıştığını ifade eten Kete, “Alevilere yönelmesinin tarihsel arka planı vardır. Devletler kendileri için tehlike oluşturabilecek yaşam tarzlarını ilk olarak etkisiz hale getiriyorlar. Alevi süreği tarihten bu yana kadar iktidarcı, devlet anlayışını kabul eden bir anlayışta değildir. Komünal değerler içerisinde dar-didar olarak bir üst akla ihtiyaç duymadan sorunlarını kendi çözmüş, kendi toplumsal hafızasıyla, komünal değerlerle toplumunu bugüne kadar getirmiş, devletçi yapılara muhtaç etmemiştir. Bu devlet dışı oluşumların kontrol altına alınması gerekiyordu. Bu inanç devlet dışı kaldığı taktirde kültürel direniş damarı kendini yenileyecektir. Suriye’de Hey’etu Tahrîri’ş-Şâm (HTŞ), Alevilerin yoğun olarak yaşadığı Lazkiye’de katliamlar yapıyor. Onların zihinsel kodlarına göre, ‘Aleviler dinsizdir, katli vaciptir’ deniliyor. Suriye’de ciddi bir Alevi katliamı süreci söz konusudur” şeklinde konuştu.

    “ESAD YÖNETİMİNDE ALEVİ BÜROKRAT YOKTU”

    Beşar Esad’ın Alevi devleti başkanı olduğu propagandasının son zamanlarda bilinçli olarak yapıldığını vurgulayan Kete, “Türkiye’de AKP’de ve bu tekçi zihniyeti savunanlar da oradaki yönetimle ilişkilerini geliştirirken Suriye’ye bir Alevi devleti gibi baktılar. Esad yönetimi hiçbir zaman Alevi devleti olmamıştır. Bürokraside Alevi yönetici yoktu, buna rağmen orada bir Alevi katliamını meşrulaştırmak için Suriye’ye bir ‘Alevi devletidir’ diyerek katliama giriştiler. Şimdi Beşar Esad yok, eğer Esad yoksa bu kadar katliamın nedeni niye? Mesele Esad’tan ziyade Alevilere karşı gelişmiş bir katliam fikri bilinçaltında yatıyor. Aleviler hiçbir şekilde HTŞ yönetimi kontrolü altında güvende değildir. Birey, toplum ve doğa HTŞ yönetiminde güvende değildir” şeklinde ifade etti.

    “DÜNYA VE TÜRKİYE SURİYE’DEKİ ALEVİ KATLİAMINA KARŞI DERİN BİR SESSİZLİK İÇERİSİNDE”  

    Arap Alevilerinin kendilerini saldırılara karşı koymada yeterli olmadığını, dünyadan ve Türkiye’den desteklenmesi gerektiğinin altını çizen Kete, şunları dile getirdi:

    “Arap Alevilerinde ciddi bir sessizlik vardır. Tarihsel olarak da zorlu travmalarla karşı karşıya kalmışlardır. Nusayriye Dağları eteklerinde yüzlerce yıl baskılardan kaçarak o coğrafyada kendi yaşamlarını devam etmeyle uğraşmışlardır. Tarihsel arka planlarında devletçi yapılarla karşı karşıya gelip bir savunma oluşturma, direniş oluşturma kültürü olsa da bile bu kültür bugün kendini koruyabilecek çerçevede güçlü bir kültüre sahip değil. Dünya’da ve Türkiye’de, Suriye’deki Alevilere yapılan saldırılara karşı derin bir sessizlik hakim. Bu sorun sadece Alevi sorunu değil; Türkiye’de emek ve demokrasi mücadelesi veren sol sosyalist güçler başta olmak üzere üçüncü alanı oluşturan bütün toplumsal kesimlerin çok yoğun olarak bu katliamı etkinlikleriyle, panelleriyle, sınırda nöbet tutarak, perşembe günleri çerağ uyandırarak tepki göstermesi gerekiyor.”

    “ALEVİLER İKRAR VE RIZALIĞI ESAS ALAN BİR TOPLUMDUR”

    Kete, Alevi toplumunun tekçi anlayışa karşı komünal yaşamı esas aldığını belirterek, “Alevi sürekleri hangi coğrafyada yaşarsa yaşasın hiçbir zaman iktidarcı, tekçi, devletçi zihniyetle uyum sağlamamıştır. Alevi inancı beslenmiş olduğu kaynaklar itibariyle güçlü bir Aryenik direnişe sahiptir. Bu direniş hala devriye halinde mücadele kültürü vardır. Aleviler ikrar ve rızayı esas alan bir toplumdur ve komünal yaşamı ele alıyor. İkrar vermek politik tutumlarını belirliyor” ifadesinde bulundu.

    “ROJAVA MODELİ ALEVİ İNANCIYLA ÖRTÜŞEN BİR PERSPEKTİFE SAHİPTİR”

    Kuzey Suriye’de ortaya koyulan demokratik modelin Alevi inancıyla örtüştüğüne dikkat çeken Kete, demokratik, komünal yaşamın emperyalist güçlerin işine gelmediğini söyledi. Kete, etnik kimlik ve inançtaki toplumların yaşam reçetesinin bu demokratik modernite ile aşılacağını ifade ederek, şunları söyledi:

    “Ortadoğu’da kapitalist güçlerin bir korkusu vardır. Ortadoğu’da bütün bu saydığımız, demokratik moderniteyi oluşturan, üçüncü alanı oluşturan devlet dışı kalan toplumların bir araya gelmesi Rojava tarzı bir model oluşturur. Alevi toplumu tek olan bir zihniyeti kabul etmiyor, bir olmayı kabul ediyor. Kısacası cem erkanı, kırklar meclisi, rıza şehri bugün Rojava’da politik bir perspektifle bir dünya nizamı haline gelmiştir. Bundan dolayıdır ki bölgedeki ve dünyadaki güçlerin hedefi haline gelecektir. Bu güçler aynı zamanda komin gücünü, direniş gücünü en fazla kendi içinde barındıran güçlerdir. Bundan dolayı Rojava modeli Alevi inancıyla örtüşen bir perspektife sahiptir. Bundan dolayıdır ki bütün tekçi zihniyetler, ulus devletçi anlayışında direnen bütün yapılar Rojava’daki direnişe düşmandır.”

    Kamber YILDIZ/ADANA

  • Mutluhan: Suriye gibi bir ülkede şeriat tutmaz; Hristiyan’a, Aleviye şeriatı dayatamazsınız!-VİDEO

    Mutluhan: Suriye gibi bir ülkede şeriat tutmaz; Hristiyan’a, Aleviye şeriatı dayatamazsınız!-VİDEO

    PİRHA- Kilikya Nehir Sosyal Dayanışma ve Kültür Derneği Adana Şubesi Başkan Yardımcısı Günay Mutluhan, 14 yıllık Suriye savaşında mezhepçiliğin körüklendiğinin altını çizdi. Mutluhan, “Şeriat sisteminin getirileceği söyleniyor fakat Suriye gibi bir ülkede şeriat tutmaz. Çünkü çok fazla inanca sahip insan var. Siz bir Hristiyan’a, Ermeni’ye şeriatı dayatamazsınız. Kamuoyunun halklardan taraf olunması gerekiyor iktidarlardan değil” dedi.

    Kilikya Nehir Sosyal Dayanışma ve Kültür Derneği Adana Şubesi Başkan Yardımcısı Günay Mutluhan, Suriye’de yaşanan gelişmeleri PİRHA’ya değerlendirdi.

    “14 YILLIK SAVAŞTA BİRÇOK KIYIM YAŞANDI”

    8 Aralık’ta HTŞ’nin ve HTŞ ile birlikte hareket eden diğer selefi terör örgütlerinin iktidarı ele geçirmesinin ardından büyük bir umutsuzluk ve karamsarlık yaşadıklarını belirten Mutluhan, “Sonuçta 14 yıl süren savaşta bizim duyduğumuz ve bildiğimiz birçok Alevi katliamı yaşandı. Sadece Alevilerin değil onlar gibi düşünmeyen kim varsa seküler, aydın kesimden herkesi kıyımdan geçirdiler” dedi.

    “KİMSENİN CAN VE MAL GÜVENLİĞİ YOK”

    Nusra ve ÖSO’nun bugün devrimci olarak tanımlandığını aktaran Mutluhan, “Şu anda orada bütün gayrimüslimler, Ermeniler, Arap Alevi halkı, Dürziler, Mürşidiler gibi birçok halk var. Hepsi şu an iktidara gelen zihniyete göre yok edilmesi gereken insanlar grubunda gözüküyor. Sonuçta selefi fikir, kendinden olmayan herkesi yok etme zihniyetidir. Dolayısıyla orada kimsenin can ve mal güvenliği yok. 40’a yakın çete olduğu söyleniyor. Oraya bir çoğu ganimet için gittiler” diye belirtti.

    “SAVAŞ DÖNEMİ MEZHEPÇİLİK FİTİLİ ATEŞLENDİ”

    “Biz Suriye’nin korunmasını istiyoruz” diyen Mutluhan, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Oradaki halk, savaş öncesinde asla bu tarz problemleri yaşamıyordu ve mezhepçiliğin körüklenmesi de hoş değil. Savaş öncesi Suriye’ye gidenler bilir oradaki insanlar kendileri birlikte yaşayan insanlardı. Bu insanlar arasında hiçbir zaman mezhepsel ve dinsel bir ayrım olmadı. Bir Alevi, Hristiyanla ortak bayram kutluyordu. Sünniler Alevilerle ortak bayram kutluyordu. Nasıl olduysa savaş dönemi mezhepçilik fitili ateşlendi. Mezhepçiliğin körüklenmemesi, ordaki yönetimin insan ayırmaması gerekiyor. Bunlar önlenirse oradaki halk zaten bir arada yaşar.
    Şeriat sisteminin getirileceği söyleniyor fakat Suriye gibi bir ülkede şeriat tutmaz. Çünkü çok fazla inanca sahip insanlar var. Siz bir Hristiyan’a, Ermeni’ye şeriatı dayatamazsınız. Halklardan taraf olunması gerekiyor iktidarlardan değil.”

    Fatoş SARIKAYA-Devrim FINDIK/PİRHA

  • ‘Suriye’de Alevi katliamı tehlikesine karşı birlikte mücadele edelim’-VİDEO

    ‘Suriye’de Alevi katliamı tehlikesine karşı birlikte mücadele edelim’-VİDEO

    PİRHA-HDK’nin “Savaşa Hayır” forumunda konuşan Alevi kurum temsilcileri, Suriye’de süren savaşta katliama maruz kaldıklarını vurgulayarak, barışın sesinin yükseltilmesi için birlikte hareket etme çağrısında bulundu.

    Halkların Demokratik Kongresi (HDK), “Filistin’den Suriye’ye, Gazze’den Rojava’ya halklara dayatılan savaşa hayır” başlıklı forum düzenledi. Foruma HDK Eş Sözcüleri Meral Danış Beştaş ile Ali Kenanoğlu, ABF, ADFE, DAD gibi Alevi kurumlarının yanı srıa onlarca siyasi parti, demokratik kitle örgütü temsilcisi katıldı.

    “KUZEY DOĞU SURİYE’DE DİRENEN, DESTAN YAZAN KADINLAR VAR”

    Forumun açılış konuşmasını yapan HDK Eş Sözcüsü Meral Danış Beştaş, savaşın en yüksek olduğu günlerde, barışın sesinin yükseltilmesinin önemli olduğunu vurgulayarak, “Ortadoğu’daki savaşın 1990’lı yıllarda ara ara kesintilere uğrasa da devam etti. Emperyalist güçlerin rant kavgasının sonucunu görüyoruz. Mülteci krizi devam ediyor. Savaştan kaçan Suriyelilerin yüzlercesi deniz aşırı ülkelerde hayat kurmak için çıktıkları yolculuklarda öldü. Milyonlarcası Türkiye’de ayrımcılığa uğruyor. Büyük bir nüfus krizi doğuyorSavaştan en çok kadınlar mağdur oluyor. Buna karşı kadınların Kuzey Doğu Suriye’de direnen, destan yazan kadınlar var” dedi. İkitdarın savaşa karşı olan halkların sesini kısmaya çalıştığını belirten Meral Danış Beştaş, “Gözaltı ve tutuklamalarla barış baskınlanmak isteniyor. Buna karşı barışı savunmaya devam edeceğiz” diye konuştu.

    “ALEVİLER KATLİAM TEHDİTİ ALTINDA”

    Alevilere yönelik bir tehditin Suriye’de süren savaşta yükseldiğini vurgulayan Meral Danış Beştaş, “Bütün bunlara karşı birlikte savaşa karşı tutum almalıyız. Emperyalistleri yenebiliriz. Sözümüz, gücümüzü, enerjimizi birleştirirsek, savaşı isteyenlerin sesini kısabiliriz. Çoklu krizin nedeni savaştır. El verirsek bu savaşı durdurabiliriz” dye belirtti.

    “ALEVİLER BU CAĞRAFYADA YERİNDEN YURDUNDAN OLDU, KATLEDİLDİ”

    Alevi Bektaşi Fedrasyonu (ABF) Genel Başkanı Mustafa Aslan, savaşın bir kıyım olduğunu ifade ederek, “Savaşlar aynı zaamanda ırkçılık, gericiliği de besliyor. Suriye’de yaşayan halklar ve inançlar açısından çok vahim bir boyut var. Aleviler bu cağrafyada yerinden yurdundan oldu, katledildi. İnançsal olarak en fazla zulüm gören Aleviler oldu. Halkların, inanç topluluklarının birlikte mücadele etmeye, Türkiye’nin dör bir yanından  ihtiyacımız var” şeklinde ifade etti.

    “ORTAK MÜCADELE HATTINI ALANLARA OLMALIYIZ”

    DAD Eş Genel Başkanı Kadriye Doğan, Suriye’de Alevi toplumuna yönelik uzun yıllardır, katliamla karşı karşıya olduğunu belirterek, “Bugün Suriye’de can pazarı yaşanıyor. Ortadoğu’da oynanan bir oyun olduğunu düşünüyorum. Emperyalist ülkeler mevcut düzenlerini korumak, rantı sürdürmek istiyorlar. Ülkemizde de kayyım uygulamaları gibi anti-demokratik süreç yürüyor. Mücadele eden kesimleri pasivize etmeye çalışıyorlar. Onun için demokrasi mücadelesi verenlerin birlik içinde, ortak mücadele hattını alanlara olmalıyız” dedi.

    Sosyalist Yeniden Kurtuluş Partisi (SYKP) Eş Genel Başkanı Feray Mertoğlu, savaşa karşı bir barışın yolunun oluşturulması gerekitğine işaret ederek, “Oradaki halklar için ne yapabiliriz? Kürtlerin bir kazanım elde etmemesi için bu savaş Türkiye’nin işine geliyor. Türkiye ile bağlantısını kurmak mümkün. Bahçeli’nin Meclis’te DEM Parti’ye el uzatması, söylemleri ve hemen akabinde kayyım ve savaşın başlaması yeni bir savaş sürecinin başlamasından bağlantısız değildir. Bu savaşa karşı ise hep birlikte mücadele vermeliyiz” şeklinde konuştu.

    “TOPLUMUN DİĞER KESİMLERİNE BARIŞ KONUSUNU TAŞIMALIYIZ”

    Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul İl Eğitim Sekreteri Ali Ekber Cömert, barış gündemiyle bir arada olmanın önemli olduğunu ifade ederek, savaş isteyenlere karşı barışı savunulması gerektiğinin altını çizdi. Ortak mücadele etmenin yanında çözüm odaklı olunmalı dedi.

    Devrimci Parti Genel Başkan Yardımcısı Gamze Taşçı, barış çağrısının  önemli olduğunu vurgulayarak, “Türkiye işbirliği yaptığı çetelerle ilişkisini kesmelidir. Çeteler insanlığa karşı suç işliyorlar. Destek verenlerde bu suçu işliyor. İran’ı kuşatmaya yönelik bir süreç yürüyor. Emperyalist güçlerin savaşına karşı mücadele ediyoruz. Halkların sürdürdüğü mücadeleye desteğimizi sürdüreceğiz” diye belirtti.

    Erdoğan Aydın, emperyalist güçlerin ortaklığına dikkat çekerek, “Rusya susmaya mecbur kaldığı ortada. Barış isteyenleri doğrudan ilgilendiren çok önemli bir süreç işliyor. Birden bire çözüm olasılığından Kürtlerin mevcut statüsünün tehlikeye girdiği bir serece evrilme tehlikesi var. Mevut birliğimiz mevcut olması gerekenin çok gerisinde. Hala ortak gündem oluşturmada eksiklikler yaşanıyor. Ortak gündemlerimizi güçlendirmemizi zorunlu kılıyor. Toplumun diğer kesimlerine barış konusunu taşımalıyız. Sadece Suriye’nin değil, Türkiye’deki barışın da tehlikeye girmemesi için mücadele çeperimizi genişletmeliyiz” şeklinde konuştu.

    Yapılan konuşmalarla forum sona erdi.

    PİRHA/İSTANBUL