PİRHA- Selahattin Demirtaş ve Selçuk Mızraklı’yı Edirne F Tipi Cezaevi’nde ziyaret eden DEM Parti İmralı Heyeti üyeleri Pervin Buldan ve Mithat Sancar, görüşmenin ardından açıklama yaptı. Heyet, hukuki ve demokratik adımların gecikmeksizin atılması gerektiğini vurguladı.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) İmralı Heyeti üyeleri Pervin Buldan ile Mithat Sancar, Halkların Demokratik Partisi (HDP) eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ve HDP eski Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eşbaşkanı Selçuk Mızraklı ile yaklaşık 3 saat süren bir görüşme gerçekleştirdi. Görüşme sonrası cezaevi önünde yapılan açıklamada, hukukun daha fazla ertelenemeyeceği ve Türkiye’nin içinde bulunduğu süreç açısından hukuki zeminin güçlendirilmesi gerektiği ifade edildi.
“HUKUK ARTIK ÖTELENEMEZ”
Pervin Buldan, görüşmenin kapsamlı bir değerlendirme çerçevesinde gerçekleştiğini belirterek her iki ismin de selamlarını iletti. Sağlık durumlarının ve morallerinin iyi olduğunu aktaran Buldan, süreci cezaevi koşullarında takip etmenin güçlüğüne dikkat çekti.
Demirtaş’ın yaklaşık 10 yıldır cezaevinde bulunduğunu hatırlatan Buldan, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) üç ayrı kararına rağmen tutukluluğun sürdüğünü belirtti. Bu durumun hukuka aykırı olduğunu ifade eden Buldan, kararların uygulanması halinde tahliyelerin önünde bir engel bulunmadığını söyledi.
Buldan, barış süreci bağlamında hukuki ve demokratik adımların zorunlu olduğunu vurgulayarak, yeni bir yasal düzenlemeye gerek olmaksızın mevcut kararların uygulanmasının yeterli olacağını kaydetti.
“SÜRECE KATKI SUNMAK İSTİYORLAR”
Mithat Sancar da her iki ismin sürece katkı sunma konusunda güçlü bir irade taşıdığını belirtti. Demirtaş ve Mızraklı’nın cezaevinde bulunmasının hukuksuzluk olduğunu ifade eden Sancar, bu durumun uzun süredir devam ettiğini söyledi.
Bu hukuksuzluğun giderilmesinin kişisel bir mesele olmadığını dile getiren Sancar, bunun hem adaletin gereği hem de mevcut sürecin ihtiyaçlarından biri olduğunu ifade etti. Hukuka dönüşün, toplumsal güveni ve sürece desteği artıracağını belirten Sancar, özellikle Selahattin Demirtaş’ın özgürlüğü halinde sürece daha etkin ve aktif katkı sunmak istediğini aktardı.
Sancar, özgürlüğün hem adalet duygusunu güçlendireceğini hem de sürecin toplumsal kabulünü ve ilerlemesini destekleyeceğini sözlerine ekledi.
PİRHA – İstanbul Baro Başkanı İbrahim Kaboğlu, barış sürecine ilişkin yürütülen tartışmalara hukukun merkezinde durarak müdahil oldu. “Hukuk yoluyla demokrasiyi inşa edersek barış kendiliğinden gelir” diyen Kaboğlu, iktidarın barış söylemi ile uygulamaları arasındaki çelişkilere dikkat çekti.
Baroların ve hukuk kurumlarının Meclis’te kurulan komisyonun dışında tutulmasının sürecin meşruiyetini zedelediğini belirten Kaboğlu, “Siz bu meşruluğu barolar, hukuk kurumları temelinde aramayacaksanız nerede arayacaksınız?” diye sordu.
Türkiye’de hukuka olan güvenin en fazla aşındığı dönemlerden birinin yaşandığını vurgulayan Kaboğlu, barış tartışmalarının hukuki zeminden koparılarak yürütülemeyeceğini söyledi. Kürt sorununun çözümüne dair adımların somutlaşmadığını belirten Kaboğlu, demokratikleşme iddialarının sahadaki uygulamalarla örtüşmediğini ifade etti.
“EKMEKTEN ÇOK HUKUKA İHTİYACIMIZ VAR”
İstanbul Barosu Başkanı ve anayasa hukukçusu İbrahim Kaboğlu, son yıllarda yaşanan siyasal ve hukuksal kırılmaları tarihsel bir perspektifle ele aldı. 27 Şubat çağrısının ardından başlatıldığı ifade edilen süreci değerlendiren Kaboğlu, hukukun sistematik biçimde geriletildiğini belirterek şu ifadeleri kullandı:
“Milletvekilliği yapmış ve aynı zamanda dünyanın en büyük hukuk kurumu olan İstanbul Barosu Başkanı sıfatımla da konuşuyorum! O nedenle sorumlu bir dil kullanmam gerekiyor. Türkiye’nin yüzyıllara dayanan birikimi var. Osmanlı’dan bu yana anayasal ve siyasal tarih açısından çok zengin bir mirasımız var. Ama gelin görün ki son 10 yılda Türkiye hemen hemen 100 yılda yaşamadığı bunalımlı dönemler yaşadı. 7 Haziran seçimleriyle ilk kez 13 yıldır iktidarda bulunan parti, meclisteki çoğunluğunu kaybetti. Sonrasında Anadolu’nun nasıl bir toplu katliamlar toprağına dönüştüğünü hep birlikte gördük. Sonra 15 Temmuz’da darbe girişimi oldu. 10 yıl boyunca kendisiyle ittifak yaparak ülkeyi yöneten bir tarikat, sorumlu bulundu! Aradan yaklaşık 9 ay geçti, dünya tarihinde eşi benzeri olmayan bir anayasa değişikliği yapıldı; hükümet kaldırıldı, hukuk diliyle lağvedildi.”
“TERÖRSÜZ TÜRKİYE SÖYLEMİ NEYİ ÖRTÜYOR”
Kaboğlu, anayasal düzenin askıya alındığını ve bu tablonun “terörsüz Türkiye” söylemiyle perdelenmeye çalışıldığını ifade etti. Barışın bir sloganla değil, hukukla mümkün olabileceğini vurgulayan Kaboğlu, Meclis’te kurulan komisyonun adından başlayarak yanlış kurgulandığını söyledi:
“Şimdi bu çerçevede anayasaya saygı ve asgari demokratik standartları geçerli kılmak dururken bir anda ‘terörsüz Türkiye’ söylemi öne çıkarılarak bu hukuk dışılıklar perdelenmeye başlanıyor. ‘Terörsüz Türkiye’ demek yalnız başına ulaşılacak bir hedef değil. Çünkü terörsüz bir toplum, ülke ancak hukuk yoluyla inşa edilebilir. O bakımdan Mecliste oluşan komisyonun kuruluş aşamasında bunun adının ‘Hukuk, demokrasi ve barış komisyonu’ olması gerektiğini öne sürmüştüm. Hukuk olmadan demokrasi tesis edilemez. Hukuk ve demokrasi olmadan da barış kurulamaz.”
HUKUK YOK AMA SEÇİCİ BİR SEFERBERLİK VAR
Kaboğlu, barış söyleminin pratikte hukuki bir karşılığının bulunmadığını belirterek, bazı dosyalarda devletin tüm mekanizmalarının harekete geçirildiğini, buna karşın beraat kararlarının görmezden gelindiğini vurguladı:
“Barış inşa etmek isteyen kesimler nedense hukuku hiç ağızlarına almıyorlar. Ama hükümlü bir kişiyi nasıl hükümlü olmaktan çıkarırız diye yasama, yürütme, yargı seferber olmuş durumda. Ama öbür taraftan beraat etmiş kişiler Selahattin Demirtaş, Osman Kavala, Can Atalay, Tayfun Karaman örneğinde olduğu gibi onlar hakkında bir sözcük etmiyorlar.”
Ankara–İmralı hattında yürütülen görüşmelere ilişkin değerlendirmelerde bulunan Kaboğlu, barış iddiasının ancak hukukun işletilmesiyle anlam kazanacağını söyledi. Süregelen tutuklamaların bu süreci gölgelediğini belirten Kaboğlu, yaşanan tabloyu anlamakta zorlandığını ifade etti:
“Kıdemli bir hukukçu olarak, öğretim üyeliğini uluslararası standartlarda icra etmiş bir kişi olarak bu anayasa, hukuk ihlalinin sürekliliğini anlamakta güçlük çekiyorum.”
Kaboğlu, “terörsüz Türkiye” söyleminin ardından art arda gelen operasyonlara dikkat çekerek şöyle konuştu:
“İlkin Ahmet Özer tutuklandı, 22 Aralık 2024’te İstanbul Barosu’na, 19 Mart 2025’te İmamoğlu’ndan itibaren yüzlerce belediye başkanı, üst düzey görevli, gazeteci, hukukçu tutuklandı. Siyasal muktedirlerin barış istediği konusunda samimi olduklarını varsayıyorum. ‘Söylemleri yanlış. Siz yalancısınız’ demiyorum.”
ANKARA-İSTANBUL HATTI DİKENLİYKEN BARIŞ MÜMKÜN MÜ?
Kaboğlu’na göre barış söylemi ile siyasal pratik arasındaki temel çelişki, serbest seçimlerin önünün tıkanmasında somutlaşıyor:
“Ama barış istedikleri konusunda içten ve tutarlı olduklarını söyleyebilmem için bir tarafta siyasal iktidarın el değiştirmesine giden yolun dikenlenmemesi gerekir. Şimdi bir tür barış süreci başlatılmak istenirken İstanbul’da alınan önlemlerle, yapılan tutuklamalarla serbest seçimlerin önü tıkanıyorsa burada çok büyük bir çelişki var demektir.”
Kaboğlu, Meclis’te kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun daha baştan güven vermediğini belirtti. Komisyonun hukuk zemininden uzak kurulduğunu vurgulayan Kaboğlu, şu eleştirileri yöneltti:
“Orada bir hukuk söylemini göremedik. Meclis başkanı, Can Atalay kararını, Anayasa Mahkemesi kararını okutmadı ve anayasal olarak geçerli olmayan Yargıtay Ceza Dairesi’nin kararını okutmaya çalıştı. Şimdi bu kadar anayasaya karşı olan bir kişinin başkanlığındaki komisyon, daha baştan güven vermiyor.”
BAROLAR NEDEN YOK?
Baroların sürecin dışında bırakılmasını doğrudan meşruiyet sorunu olarak değerlendiren Kaboğlu, hukuk yoluyla barış iddiasının bu haliyle inandırıcı olmadığını söyledi:
“Birçok kesim dinlendi ama barolar gibi temel hukuk kuruluşlarına bir yarım gün ayırılmadı. Hukuk yoluyla yapacaksak bunu o zaman Hakkari’den Edirne’ye, Artvin’den Muğla’ya, baro başkanlarını çağırırsınız. Siz bu meşruluğu barolar, hukuk kurumları temelinde aramayacaksanız nerede arayacaksınız.”
“ÖNCE FİKİR SUÇLULARI BERAAT ETMELİ”
Kaboğlu, demokratik entegrasyon ve “umut hakkı” tartışmalarının mevcut koşullarda karşılığının olmadığını belirtti. Önceliğin açık mahkeme kararlarının uygulanması olduğunu vurguladı:
“Açık Anayasa Mahkemesi kararları olduğu halde kararların uygulanmadığı bir ortamda umut hakkından söz etmek bana biraz fantezi geliyor.”
Sürecin kişiler üzerinden değil, ülkenin geleceği üzerinden ele alınması gerektiğini ifade eden Kaboğlu, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Kişilere yönelik değil, Türkiye’nin geleceğine yönelik söylem geliştirmeliyiz. Mahkemelerin verdiği kararlara saygı duyulmalı. Kayyum ve benzeri bahanelerle görevden alınan belediye başkanları, görevlerine iade edilmeli. Hapishanede olan milletvekilleri serbest bırakılmalı. En başta siyasal fikri suç işledikleri öne sürülen kişiler beraat etmeli…”
Kaboğlu, barışın yol haritasını net bir çerçeveyle özetledi. Hukukun yok sayıldığı bir yerde barışın yalnızca bir söylem olarak kalacağını vurguladı:
“Her zaman, her yerde, herkes için hukuk. Barış sürecinin öncelikli gündemimiz olması için önce hukuk, sonra demokrasi, sonra barış olur. Hukuk ön koşuldur. Ancak hukuk yoluyla demokrasi olur. Hukuk yoluyla demokrasiyi inşa edersek barış kendiliğinden gelir.”
Son olarak ihtiyatlı bir iyimserlik içinde olduğunu belirten Kaboğlu, görmezden gelinen her hukuksuzluğun yeni bir kırılma yarattığını söyledi:
“Eğer bir bildiri yüzünden İstanbul Barosu bir yıldır yargılanıyor ve 147 yıllık tarihinde karşılaşmadığı kadar anayasa dışı operasyonla karşı karşıya ise o zaman bunu ve benzeri operasyonları görmeden barışı dillendirmek mümkün değildir.”
PİRHA-Tutuklu HDP eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, cezaevinden yaptığı yazılı açıklamada, kendisine atfedilen bazı söz ve düşüncelerin dışarıda üçüncü kişiler tarafından çarpıtıldığını belirterek, “Bundan böyle kendi arkadaşlarım hariç siyasetçi ve avukatlarla görüşmeyeceğim” dedi. Demirtaş açıklamasında ayrıca onuruyla buraya girdiğini, başı dik çıkacağını veya burada kalacağını vurguladı.
Demirtaş’ın açıklaması, eski TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın Demirtaş’ı cezaevinde ziyaret ettikten sonra yaptığı ve Demirtaş’ın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile görüşme talebi olduğu yönündeki açıklamalarının ardından geldi. Arınç, ziyaretin detaylarını anlatarak Demirtaş’ın Erdoğan ile görüşme talebinden söz ettiğini iddia etmişti.
Demirtaş ise X hesabından yayımladığı metinde, “İyi niyetle dahi olsa hiç kimsenin benim adıma konuşma yetkisi yoktur” diyerek, kamuoyuna doğrudan kendisinin paylaşmadığı hiçbir açıklamanın kendisini bağlamayacağını kaydetti. Ayrıca yıllardır cezaevinde olmanın dezavantajıyla benzer çarpıtma ve suistimallerle karşılaştığını, bunları düzeltmenin bile ayrı bir külfet olduğunu belirtti.
Arınç’ın ziyaret tarihine ilişkin yayılan haberlerde, ziyaretin 11 Kasım 2025 tarihinde gerçekleştiği ve her iki görüşmenin bir saatten uzun sürdüğü belirtilmiş; Arınç, görüşmelerin ardından tahliye beklentisine dair izlenimler edindiğini de söylemişti. Bu açıklamalar çeşitli medya organlarında geniş yer buldu.
Siyasi kulislerde ve medyada hızla çoğalan bu tür temas açıklamaları, Demirtaş’ın bugün yaptığı net beyanla yeni bir safhaya girdi: Demirtaş, adını kullanarak dışarıda yapılan yorumların yarattığı yanıltmanın önüne geçmek amacıyla yalnızca “kendi arkadaşları” ile görüşeceğini ilan etti. Bu karar, cezaevinden yapılan diğer açıklamaları da bağlayıcı kılma niyeti taşıyor.
Selahattin Demirtaş’ın bugün yayımladığı metin, cezaevinden yapılan ve adını kullanarak çeşitli aktörlerin oluşturduğu yorum ve iddialara karşı açık bir reddiyedir. Demirtaş, bundan sonra iletişim tercihini sınırlayacağını ve kamuoyuna düşen bilgilerin yalnızca kendisine ait açıklamalar üzerinden değerlendirilmesini istedi.
PİRHA-Halkların Demokratik Partisi (HDP) eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ile yerine kayyım atanan eski Diyarbakır Büyükşehir Belediye Eş Başkanı Selçuk Mızraklı tarafından, tutuklu bulundukları cezaevinden, yoğun bakımda tedavi gören gazeteci-yazar Hüseyin Aykol’a dayanışma mektubu gönderildi.
Mektupta şu ifadeler yer aldı:
“Özgür basının fedakar, emektar ve mütevazi temsilcilerinden değerli Hüseyin Aykol, sen hasta yatağına uzandığından beri aklımız da yüreğimiz de seninledir. Bir an önce sağlığına kavuşup başta mahpuslar olmak üzere tüm ezilenlerin sesi olmaya devam etmeni umutla, sabırsızlıkla bekliyoruz. Geçmiş olsun diyor, acil şifa dileklerimizi iletiyoruz. Şahsında tüm özgür basın emekçilerine hasret dolu selam, sevgi ve başarı dileklerimizi gönderiyoruz. Dostlukla, umutla, dirençle, sağlıkla…”
PİRHA-Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Selahattin Demirtaş hakkındaki hak ihlali kararını değerlendiren Alevi kurum başkanları, “Beklentimiz Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin verdiği kararın bir an önce uygulanması ve ayaklar altında alınan hukukun bir an önce işlenmesidir” dedi.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Paneli, Türkiye’nin Halkların Demokratik Partisi (HDP) eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş kararı hakkında AİHM Büyük Daire’de yeniden ele alınması talebiyle geçen ay yaptığı itirazını reddetti. AİHM’in Demirtaş hakkındaki hak ihlali kararı kesinleşmiş oldu.
Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Başkanı Mustafa Aslan, Türkiye Alevi Federasyonu (ADFE) Genel Başkanı Zeynel Abidin Koç ve Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eş Genel Başkanı Zeynel Kete Selahattin Demirtaş hakkında verilen AİHM kararlarını PİRHA’ya değerlendirdi.
“AYAKLAR ALTINA ALINAN HUKUK BİR AN ÖNCE UYGULANSIN”
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin doğru bir karar verdiğini belirten Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Başkanı Mustafa Aslan, “İktidar, şimdiye kadar işine geldiğinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına uyarken işine gelmediğinde de kararlarını dikkate almıyor. Beklentimiz Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin verdiği kararın bir an önce uygulanması ve ayaklar altında alınan hukukun bir an önce işlenmesidir. Ayrıca Selahattin Demirtaş ile birlikte bütün siyasi tutukluların serbest bırakılmasını istiyoruz. İktidar Selahattin Demirtaş hakkındaki kararın uygulayarak Türkiye’de barışın sağlanması konusundaki samimiyetlerini de göstermiş olur” dedi.
“AİHM’İN KARARLARI UYGULANSIN”
Türkiye Alevi Federasyonu (ADFE) Genel Başkanı Zeynel Abidin Koç ise, şunları ifade etti:
“Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının uygulanması, ülkemizin uluslararası yükümlülüklerine saygı göstermesi ve demokrasinin, temel insan haklarının güvence altına alınması açısından acilen gereklidir. Kişisel özgürlükler ve siyasal haklar konusunda yapılan ihlallerin sadece bireysel değil, toplumsal sonuçları vardır. AİHM kararlarının iç hukukta gecikmeden ve tam olarak uygulanması, hem mağdur açısından adaletin hem de toplum açısından huzurun sağlanması açısından elzemdir. Sayın Demirtaş’ın serbest bırakılması ve tüm hak ihlallerine yönelik kamusal sorumluluk mekanizmalarının işletilmesi gerektiğine inanıyoruz. Bu örnek, Türkiye’de demokrasi, çoğulculuk ve hak temelli güven ortamının inşası açısından kritik önemdedir. Bizler, Alevi yurttaşlar olarak; adaletin geciktirilmesinin adaletin reddi olduğunu; özgürlüklerin ertelenmesinin özgürlüğün ihlali anlamına geldiğini biliyoruz. Bu bağlamda, ilgili bütün kurumları, yargı süreçlerini, siyasi aktörleri ve sivil toplumu sorumluluklarını yerine getirmeye, AİHM kararlarının uygulanmasına yönelik gerekli tüm adımları atmaktan kaçınmamaya davet ediyoruz.”
“SELAHATTİN DEMİRTAŞ VE TÜM SİYASİ TUTUKLULARIN SERBEST BIRAKILMASI GEREKİYOR”
Türkiye’nin hukuk sistemine göre Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının kapsayıcı olduğunu ifade eden Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eş Genel Başkanı Zeynel Kete, “Sadece Selahattin Demirtaş için değil o dönemde demokratik hak talebinde bulunan herkesin haksız bir biçimde yıllarca cezaevinde olmaları insan hakkı ihlalidir. Demokratik Alevi Derneği olarak barış ikliminin olduğu bir dönemde kapsayıcı hukuk kuralları esas alınarak haksız bir şekilde cezaevlerinde olanların haklarının kendilerine geri verilmesi toplumda barışa yönelik duyguyu güçlendirir. Uluslararası hukuk ve mevcut yasaların bir an önce uygulanarak Selahattin Demirtaş ve tüm siyasi tutukluların bir an önce serbest bırakılması gerekmektedir” diye konuştu.
PİRHA- HDP Eş Genel Başkanları Figen Yüksekdağ ve Selahattin Demirtaş’la birlikte 7 HDP’li vekilin 4 Kasım 2019’da hukuksuzca gözaltına alınıp tutuklandığı operasyonun yıldönümünde DEM Parti Mersin İl Örgütü, “DEM Parti’ye yönelik yapılanlar siyasi darbedir, tutsaklar derhal serbest bırakılsın!” mesajı verdi.
HDP Eş Genel Başkanları Figen Yüksekdağ ve Selahattin Demirtaş’la birlikte 7 HDP’li vekilin 4 Kasım 2019’da hukuksuzca gözaltına alınıp tutuklandığı operasyonun yıldönümünde DEM Parti Mersin İl Örgütü Basın açıklaması düzenledi. 9 yıldır sebepsiz yere tutsak edilen siyasiler adına iradelerine sahip çıkmak için sokağa çıkan yurttaşlar, “Siyasi tutsaklar onurumuzdur” sloganları eşliğinde seslendi.
KUŞ: DEM PARTİYE YÖNELİK YAPILANLAR SİYASİ DARBEDİR
Açıklamada DEM Parti’ye yönelik yapılan operasyonun bir darbe olduğunu dile getiren DEM Parti Mersin İl Eş Başkanı Bedriye Kuş, “Aralarında o dönem HDP Eş Genel Başkanlarımız Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın da olduğu 12 milletvekili arkadaşımız gözaltına alınmış, 9 milletvekili arkadaşımız hukuksuz bir şekilde tutuklanmıştır. Akabinde gerçekleştirilen operasyonlarda MYK üyelerimiz, birçok partili yoldaşımız 6-7 Ekim Kobani olayları gerekçe gösterilerek gözaltına alınmış ve tutuklanmıştır. Nitekim bu darbeyle birlikte tutuklanan ve tutuklulukları siyasi saiklerle halen devam eden Figen Yüksekdağ ve Selahattin Demirtaş hakkında AİHM tarafından defalarca kez serbest bırakılması yönünde karar verilmiş olmasına rağmen bu karar uygulanmamıştır” dedi. Operasyonun halkın iradesine yönelik bir saldırı olduğunun ve HDP’li belediyelere kayyım atandığının altını çizen Kuş, “Şimdiye kadar 10 belediyemiz kayyım darbesiyle gasp edilirken bu darbe siyaseti muhalefet belediyelerine yönelik saldırılarla devam etmektedir” sözlerine yer verdi.
“KAYYIM SİYASETİNDEN VAZGEÇİLMELİ, SİYASİ TUTSAKLAR DERHAL SERBEST BIRAKILMALI”
Başlatılan Barış sürecine rağmen DEM Partili Belediyelere yönelik kayyım rejiminde ısrarcı olduğunun altını çizen Kuş, “Kayyım siyasetinden vazgeçilmesi, belediyelerin gerçek sahiplerine iade edilmesi, Kobani Kumpas davasından tutuklu bulunan Figen Yüksekdağ ve Selahattin Demirtaş başta olmak üzere bu davadan tutuklu tüm tutsakların derhal serbest bırakılması sürecin gerekliliğidir. 4 Kasım HDP’ye yönelik gerçekleştirilen siyasi darbenin ve Batman, Mardin ve Halfeti’ye yönelik gerçekleştirilen kayyım darbesinin yıldönümünde tüm il ve ilçe örgütlerimiz basın açıklamaları ve yürüyüşlerle protesto etkinlikleri gerçekleştirmelidir” çağrısı yaptı.
PİRHA- Sosyalist örgütler tarafından Barış ve Demokrasi için Buluşuyoruz Mücadelenin Olanaklarını Konuşuyoruz” başlığı ile Ankara’da yapılan Çalıştay’ın sonuç bildirgesi açıklanırken, “Özgürlükler için mücadeleyi büyütmede kararlıyız” denildi.
Hakların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) ve Emekçi Hareket Partisi (EHP), Emek Partisi (EMEP), Sosyalist Meclisler Federasyonu(SMF), Türkiye İşçi Partisi (TİP), Toplumsal Özgürlük Partisi (TÖP) “Barış ve Demokrasi için Buluşuyoruz Mücadelenin Olanaklarını Konuşuyoruz” başlığı ile Ankara’da çalıştay gerçekleştirdi.
Makina Mühendisleri Odası’nda iki gün süren Çalıştay’ın sonuç bildirgesinin okunması ile sona erdi.
DEM Parti Örgütlenmeden Sorumlu Eşbaşkan Yardımcısı Özlem Gündüz‘ün okuduğu sonuç bildirgesinde şu ifadelere yer verildi:
“DEM Parti, EHP, EMEP, SMF, TİP ve TÖP olarak düzenlediğimiz ‘Demokrasi ve Barış İçin Buluşuyoruz, Mücadelenin Olanaklarını Konuşuyoruz’ başlıklı çalıştayımızı 1-2 Kasım tarihlerinde gerçekleştirdik. Çalıştayda, Türkiye’de anayasal düzenin bugünkü durumu, hak ve özgürlüklerin geleceği, yerel yönetimlerden parti kongrelerine uzanan kayyum uygulamaları, otoriterleşme ve temsil krizinin boyutları, Türkiye’deki yönetim deneyimleri ve yeni dönemde barış arayışlarının imkanları üzerine kapsamlı tartışmalar yürüttük. Yapılan değerlendirmeler sonucunda çalıştayın sonuç metni aşağıdaki gibi şekillenmiştir.
Bugün anayasal bir düzenin varlığından söz edilemeyen Türkiye, KHK’ler ve torba yasalarla yönetilen bir hukuksuzluk rejimine sürüklenmektedir. Siyasal iktidarın hukuk tanımaz tutumu, Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarını uygulamaması, yargı üzerinde kurduğu fiili denetim, adalet duygusunu bütünüyle zedelemektedir. Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ, Osman Kavala, Can Atalay, Ekrem İmamoğlu gibi siyasi tutsakların özgürlüklerinin gasp edilmesi ve devam eden gözaltı-tutuklamalar, grevlerin yasaklanması, toplu sözleşme hakkının fiilen ortadan kaldırılması, hasta tutsaklara yönelik ihlaller, umut hakkından söz edilmemesi ve yaşam hakkını tehdit eden uygulamalar, bu düzenin adaletsizliğini her gün gözler önüne sermektedir.
Kayyum uygulamaları halkın seçme ve seçilme hakkının açık ihlalidir. İktidarın seçimle kazanamadığı belediyelere kayyum atayarak el koyması, halkın iradesinin gaspıdır. Bu gasp ve beraberinde gelen tutuklamalar, HDP / DEM Parti’nin kazandığı yerel yönetimlerden başlamış; CHP’nin kazandığı yerel yönetimlere kadar genişleyerek devam etmiştir. Kayyum atamaları, yerelin sosyal ve kültürel dokusunu yok saymakta, halkı kendi kentine yabancılaştırmaktadır. Aynı anlayışla basın özgürlüğüne yönelen saldırılar, Tele1 örneğinde olduğu gibi medya kurumlarının kayyuma devredilmesi, düşünce ve ifade özgürlüğünün açık biçimde ortadan kaldırıldığını göstermektedir.
Siyasal iktidar son yıllarda çıkardığı yasalar, eğitimin müfredatı yanında tüm boyutlarına ve düzeylerine yönelik müdahaleler ve 11. Yargı Paketi gibi hazırlığı yapılan yargı paketleri ile tek merkezli, hukuk dışı, cinsiyetçi ve keyfiyete bağlı bir yönetim inşa etmektedir. ‘Hukuk arkadan gelir’ anlayışıyla yürütülen bu fiili yönetim biçimi, toplumsal hakları gasp eden ve doğayı, emeği, halkı hedef alan politikaları kalıcılaştırmaktadır. Ekolojik yıkıma, köylülerin ve emekçilerin mülksüzleştirilmesine ve sermaye ile işbirliğine dayanan bu düzenin otoriter ve faşizan karakteri gün geçtikçe güçlenmektedir.
Ekonomik alanda ise 12’inci Kalkınma Planı, OVP (orta vadeli program) ve bütçe politikalarıyla işçilerin, üretici köylülerin, emeklilerin, kadınların, gençlerin, küçük esnafın ve yoksul halkın yaşam koşulları daha da ağırlaşmaktadır. İşsizlik, yoksulluk, güvencesiz çalışma ve sefaletin derinleştiği bu günlerde, biliyoruz ki ekmek ve adalet mücadelesi, barış mücadelesinden ayrı değildir. Emek, adalet, özgürlük, demokrasi ve barış mücadelesinin birbirinden ayrılamayacağı apaçıktır.
Bugün içinde bulunduğumuz ağır siyasal ve ekonomik koşullarda, Ortadoğu’daki gelişmelerin de etkisiyle iktidarın hala “barış” olarak adlandıramadığı bir süreci yaşıyoruz. Elbette silahların devreden çıkması, toplumsal ve siyasi olarak çözüm olanaklarının geliştirilmesi için zeminin oluşması önemlidir. Ancak baskıcı, yasakçı, sansürcü ve keyfi politikalarıyla malul siyasi iktidarın, siyasi haklar, cezaevleri ve siyasi tutsaklar bakımından adım atmaması, Kürt halkının anadilinin kullanımı dahil Kürt sorununun demokratik, eşit haklara dayalı barışçı çözümü için gerekliliklerin gündeme bile gelmemesi bu sürecin, demokratikleşmeye değil, demokrasisiz bir barışa doğru evriltilmeye çalışıldığını göstermektedir.
Bizler biliyoruz ki; sahici barış, hukukun ve adaletin tesis edilmesi ve demokrasi mücadelesinin birlikte yürütülmesi ile mümkündür. Kayyum kararlarının geri çekilmesi, hasta tutsakların serbest bırakılması, AYM ve AİHM kararlarının uygulanması için hiçbir yasal engel yoktur; yalnızca siyasi irade eksiktir. Bizler, Kürt sorununun eşit haklara dayalı çözümünü ve ülkenin demokratikleşmesini temel alan bir barış hattını önemsiyoruz. Emek, demokrasi ve barış güçleri olarak bugün bu hattı birlikte örmek, demokratik hakları ve siyasal özgürlükleri kazanmak bizim tarihsel sorumluluğumuzdur.
İktidarın siyasal, ekonomik ve toplumsal düzeyde uyguladığı politikaların tekabül ettiği hattın ve bir bütün olarak muhalefeti dağıtmaya ve daraltmaya yönelik politikalarının farkındalığıyla; ekonomik, demokratik haklar, siyasal özgürlükler için mücadeleyi büyütmekte kararlıyız. Emperyalist güçlerin bölgedeki savaş politikalarına ve halkların kendi kendilerini yönetmesine saygı duymayan, kadın düşmanı, doğa ve çocuk düşmanı, halk sağlığını görmezden gelen, tek mezhep ve inancı hâkim kılmaya çalışan anlayışlara karşı; bölgede ve ülkede halkların kardeşliğini, eşitliği, özgürlüğü ve demokrasiyi esas alan bir barış hattını güçlendirmeye devam edeceğiz.
Barış ve demokrasi mücadelesi, iktidardan beklentiyle ve bekleyerek değil; ancak halkın kendi özgücüyle, birleşik mücadelesiyle kazanılabilir. Demokrasinin güçlenmesi yerelden yükselen bir örgütlenme ve halkın bizzat kendi kendini yönettiği, denetim yetkisine sahip olduğu bir yerel demokrasi anlayışı ile mümkün olabilir. Bu nedenle barış ve demokrasi mücadelemizi, yerel talepler ve yerelin mücadele güçleriyle birlikte büyütmekte kararlıyız. Kürt sorununun eşit haklara dayalı barışçı çözümü, bu mücadelenin ayrılmaz bir parçasıdır.
Emek ve demokrasi güçleri olarak; partilerin, sendikaların, meslek örgütlerinin, kadın ve gençlik inisiyatiflerinin, inanç örgütlerinin, ekoloji ve köylü hareketlerinin, doğasını, suyunu, toprağını ve varlığını savunan tüm halk örgütleri ile demokrasi ve barışı esas alan siyasi yapıların özgünlükleriyle dahil olduğu ortak-birleşik bir mücadele hattında buluşması gerekliliği her zamankinden daha açıktır. Bugün değiştirici ve dönüştürücü gücü açığa çıkaracak olan, halkın örgütlülüğü ve birleşik mücadelesidir.
Bu inançla, çağrımız; barışın, demokrasinin ve özgürlüğün ortak mücadele imkanının güçlendirilmesi ve büyütülmesi için bu sorumluluğu duyan tüm toplumsal ve siyasal kesimlere; tarihin, an’ın ve geleceğin dönüştürücü gücünedir.”
PİRHA- DEM Parti Mersin Milletvekili Av. Ali Bozan, Suluca 1 No.lu Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde Selahattin Demirtaş’ın kitaplarının mahpuslara verilmediğini, Kürtçe kitapların ise fiilen yasaklandığını açıkladı. Bozan, “Türkiye, hukuk devletidir deme bakanlığı bu hukuksuzluklara daha ne kadar sessiz kalacak?” diye sordu.
Adana’daki Suluca 1 No.lu Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde, HDP eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın “DAD” ve “Araf’ta Düet” adlı kitapları “sakıncalı” bulunarak mahpuslara verilmedi. Cezaevi yönetimi, kitapların yasaklı olmadığı halde, “Yazar halen örgüt üyeliği suçlamasıyla cezaevindedir, bu nedenle kitaplar cezaevi güvenliğini riske atar” şeklinde gerekçeyle dağıtımı engelledi.
Söz konusu yasağa tepki gösteren DEM Parti Mersin Milletvekili Ali Bozan, Demirtaş’ın eserlerine yönelik bu tutumun sansür olduğunu vurguladı. Bozan, Kürt yazar Mehmet Uzun’un “Siya Evînê” adlı Kürtçe romanının da benzer şekilde engellendiğini belirtti.
Uzun’un kitabının herhangi bir toplatma ya da yasak kararı bulunmamasına rağmen 8 ay boyunca mahpuslara verilmediğini hatırlatan Bozan, “Kurul, gerekçe olarak ‘Kürtçe bilen personel yok’ diyor. Cezaevinde Kürtçe sözde serbest ama fiilen yasak. Türkiye, hukuk devletidir deme bakanlığı, bu hukuksuzlukları ne zaman sonlandıracak?” diye sordu.
PİRHA- Edirne Cezaevinde bulunan eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, DEM Parti Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu aracılığıyla gönderdiği mesajda, barış ve eşitlik vurgusu yaptı.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, Edirne Cezaevi’nde Halkların Demokratik Partisi (HDP) eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ı ziyaret etti.
Edirne F Tipi Kapalı Cezaevi’nde tutuklu bulunan Selahattin Demirtaş, Gergerlioğlu aracılığıyla mesaj yolladı.
“UMUT EDİYORUZ Kİ BARIŞLA BİRLİKTE TÜRKİYE’DE YENİ BİR SAYFA AÇILACAK”
Selahattin Demirtaş’ın mesajında şu ifadeler yer aldı:
“Değerli vekilimiz Sn. Gergerlioğlu aracılığıyla selam ve dayanışma duygularını ileten tüm dostlara bizden de yürek dolusu selam, sevgiler. Herkes için gerçek bir adalet, eşitlik ve demokrasi mücadelesine yılmadan devam ederken ısrarla barış demeye de devam edeceğiz.
Umut ediyoruz ki barışla birlikte Türkiye’de yeni bir sayfa açılacak ve aydınlık bir geleceği hep birlikte inşa etmek için çok daha güçlü bir zemin oluşacaktır. Özgürlük dolu günlere.”
PİRHA-DEM Parti Eş Genel Başkanları Edirne Cezaevi’ne gerçekleştirdikleri ziyaretin ardından yaptıkları açıklamada, “Hazır bir süreç başlamışken, hazır Türkiye’de büyük bir destek varken ve bu destek her geçen gün büyüyorken, bunu onurlu bir barışa evriltmemiz için arkadaşlarımızın derhal serbest bırakılması gerekiyor” dediler.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanları Tuncer Bakırhan ve Tülay Hatimoğulları, dün Kocaeli’nde bulunan Kandıra Cezaevi’de Figen Yüksekdağ ve Semra Güzel’le görüşme gerçekleştirmişti.
Eş Başkanlar bugün ise Halkların Demokratik Partisi (HDP) eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ve Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi eski Eş Başkanı Selçuk Mızraklı ile Edirne Cezaevi’nde görüştü.
Eş Genel Başkanlar görüşme sonrası Edirne Cezaevi açıklama yaptı.
“ARKADAŞLARIMIZIN BU SÜREÇTE BİZİM YANIMIZDA OLMALARI GEREKİYOR”
Tuncer Bakırhan, şunları ifade etti:
“En başta şunu belirteyim; bu yürüttüğümüz süreci içeriden çok iyi takip ediyorlar, destekliyorlar. Bu sürecin onurlu bir barışla, çözümle taçlanmasını onlar da umut ediyorlar. Çalışıyorlar, kafa yoruyorlar. Dünya kadar tartıştık, önerilerini ve eleştirilerini aldık. Çok kıymetli önerilerde bulundular. Bu sürecin ilerlemesi için de üzerlerine düşen görev ve sorumlulukları yerine getireceklerini belirttiler. Onlar dile getiremediler ama biz dile getiriyoruz. Barışı tartıştığımız, silahların törenle bırakıldığı böylesi bir süreçte, Kobanî Kumpas Davası ile yargılananların; Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ ve diğer arkadaşlarımızın bu süreçte bizim yanımızda olmaları gerekiyor. Bu süreci yürütmek için onlara ihtiyacımız var. Bugün cezaevlerinde önemli bir birikim ve deneyim var. Ortada da bir AİHM kararı var. Bu sürecin gereklerinin yerine getirilmesi için bir şeylerin yapılması gerekiyor. Onun için Edirne Cezaevi önünden yetkililere de bir çağrımızdır. Bu sürecin daha nitelikli, daha iyi bir şekilde yürümesi için en son AİHM’in vermiş olduğu kararı da dikkate alarak Kobanî Kumpas Davasında yargılanan arkadaşlarımızın serbest bırakılması gerekiyor.
Bu süreci daha derli toplu yürütmemiz için onların katkılarına ihtiyacımız var. Hazır bir süreç başlamışken, hazır Türkiye’de büyük bir destek varken ve bu destek her geçen gün büyüyorken, bunu onurlu bir barışa evriltmemiz için arkadaşlarımızın derhal serbest bırakılması gerekiyor. AİHM’in Demirtaş ile ilgili verdiği ihlal kararı ortada. Umarım yakın zamanda bu süreci arkadaşlarımızla birlikte götürdüğümüz günlere şahitlik ederiz.”
“KARAR GEREĞİ DIŞARIDA OLMALILAR”
Tülay Hatimoğulları ise şunları dile getirdi:
“Barış ve Demokratik Toplum Çağrısının sağlıklı bir şekilde ilerlemesi ve kısa zaman içerisinde sonuca varabilmesi için kendileri en güçlü şekilde destek sunduklarını, tamamen bu süreci sahiplenen bir yerde olduklarını ifade ettiler. Çok kıymetli ve önemli gelişmeler bunlar. Türkiye’de şu anda içinde bulunduğumuz gelişmeler çok önemli. Ortada AİHM Büyük Dairenin çok önemli bir kararı var. Çıkan karar, geçmiş kararlarla kıyasladığımızda son derece kapsamlı. Bu karar gereği arkadaşlarımızın bir dakika bile içeride kalmamaları ve bir an önce dışarıda olmaları gerekiyor.
Biz bu süreci konuşuyor olmasak da hem Türkiye’nin kendi yasaları gereği hem de AİHS’e taraf bir ülke olarak AİHM kararının bağlayıcılığı gereği arkadaşlarımız dışarıda olmalıdır. Bütün bunların yanı sıra, bir de barışın ve demokratik toplumun inşasını konuştuğumuz bu süreçteyiz. Silahların sustuğu, barışın dilinin yükseldiği bu dönemde elbette biz böyle bir sonucun acilen hayata geçmesi gerektiğini düşünüyoruz. Türkiye toplumunu; Türk, Kürt, Laz, Çerkes, ezcümle 72 milletten insanımızı son derece mutlu edecektir. Bu sürece olan inancın daha da büyümesine ve derinleşmesine çok büyük katkı sunacaktır.”
PİRHA – Kobanê Davası’nın gerekçeli kararı 1 yıl 1 ay 10 gün sonra açıklandı. DEM Parti Merkez Yürütme Kurulu, gelişme sonrası yaptığı açıklamada “Kobanî Kumpas Davası çökmüştür!” dedi.
Türkiye siyasi tarihinin en kapsamlı davalarından biri olan Kobanî Davasında gerekçeli karar yaklaşık 13 ay sonra açıklandı.
108 siyasetçinin yargılandığı, 24 kişi hakkında hapis cezası verildiği davanın gerekçeli kararı 32 bin sayfadan oluşuyor.
“HUKUK DIŞI BİR DAVA OLDUĞU ORTAYA ÇIKMIŞTIR”
DEM Parti Merkez Yürütme Kurulu, gerekçeli kararın 13 ay boyunca açıklanmamasını “siyasi kumpasın devamı niteliğindedir” sözleriyle tarifledi. Konuya dair yazılı açıklama paylaşan DEM Parti, şu ifadelere yer verdi:
“Bu durum, yargının siyasallaşmasının ve yargılama sürecine siyasi müdahalenin en açık göstergelerinden biridir. Bu süreçle birlikte arkadaşlarımızın tutukluluğu keyfi olarak uzatılmış, hukuksuz mahkûmiyet kararlarına karşı itiraz imkanı ortadan kaldırılmıştır.
Davanın ilk gününden bugüne arkadaşlarımız şahsında demokratik siyaset hakkı yargılanmıştır. Bu davanın rotası hiçbir zaman adalet olmamış; dava, siyaseti dizayn etme aracı olarak kullanılmıştır. Kobanî Kumpas Davasının siyasi iktidar ve yandaş medya tarafından ilk günden beri dayandırılan bütün gerekçeleri boşa düşmüştür.
Gerekçeli kararla bir kez daha Kobanî Kumpas Davasının tüm iddialar bakımından asılsız, hukuk dışı ve siyasi bir dava olduğu ortaya çıkmıştır. Arkadaşlarımız suç işledikleri için değil, demokratik siyaset hakkına sahip çıktıkları için cezalandırılmıştır.
Dava boyunca yapılan olumsuz propagandalar, asılsız iddialar ve şaibeli mahkeme heyetleri siyasi bir mühendislik örneği olarak kayıtlara geçmiştir. Yasin Börü üzerinden yaratılmak istenen siyasi linç ve algı operasyonları çökmüştür.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 2020 yılında aldığı kesin kararla, Demirtaş’ın sosyal medya paylaşımlarının ifade özgürlüğü kapsamında olduğu ve şiddet olaylarıyla hiçbir bağlantısının bulunmadığı hukuki kesinlik kazanmıştır. AİHM’in bu bağlayıcı kararının derhal uygulanması, Türkiye’nin uluslararası hukuka bağlılığının bir gereğidir.
Türkiye’nin barış ve demokratik toplumun inşasını konuştuğu bu dönemde, başta Kobanî Kumpas Davası olmak üzere demokratik siyaset hakkının yargı eliyle engellenmesi artık tarihe karışmalıdır. Bu iklime geçiş için atılması gereken adım, başta Figen Yüksekdağ ve Selahattin Demirtaş olmak üzere dava kapsamında tutuklu yargılanan tüm arkadaşlarımızın bir an önce özgürlüklerine kavuşmasıdır.
Türkiye artık siyasi kumpaslarla değil, adaletin ve demokratik değerlerin hâkim olduğu bir ülke olarak anılmalıdır.”
PİRHA – PKK Önderi Abdullah Öcalan tarafından 27 Şubat’ta yapılan ‘Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’ ardından başlatılan yeni süreç, toplum nezdinde nasıl yorumlanıyor; Ankara ve İstanbul’daki yurttaşlardan dinledik.
Abdullah Öcalan’ın çağrısıyla 5-7 Mayıs’ta toplanan PKK, 12. Kongresinde fesih ve silahlı mücadeleyi sonlandırdığını açıkladı. Bu karar ardından hükümet ve Kürt hareketi arasındaki görüşmeler de yoğunlaştı.
Barışın sağlanabilmesi için yeni bir anayasa hazırlığının olduğunu açıklayan AKP-MHP hükümeti, sürecinin olgunlaşması adına TBMM çatısı altında bir de komisyon kurulması gerektiğini belirtti.
ÇOĞUNLUK UMUTLU VE BARIŞTAN YANA!
Ülkede yaşanan gelişmeler ardından halkın görüşü ne yönde; sokak röportajları ile nabız ölçtük. “Hükümet ciddi adım atarsa barış olur” görüşünün yaygın olduğu görülürken, kimi yurttaşlar ise süreci “Hükümetin bir oyunu” şeklinde yorumladı.
“Barışın sözü bile güzel. Bizlerde çok güzel duygu uyandırdı. İktidar artık adım atmalı. Örneğin Selahattin Demirtaş gibi isimleri serbest bırakmalı” diyen yurttaşlar, yeni anayasanın eşit yurttaşlık temelinde oluşması gerektiğini vurguladı.
PİRHA- Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan, idam edilişlerinin 53’üncü yıldönümünde Mersin’de anıldı. Anmaya mesaj gönderen Selahattin Demirtaş, “Bu topraklarda binlerce yıldır umut adına ne ekildiyse zalimce budandıysa, yakıldıysa da kökünü kurutamadılar. Çünkü biz bitti demeden bitmez” ifadelerini kullandı.
Mersin 68’liler Derneği, 68 Kuşağı’nın devrimci önderlerinden Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın idam edilişlerinin 53’üncü yıldönümünde Mersin 68’liler Ormanı’nda anma programı gerçekleştirdi. Anma etkinliğine Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti), Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) il ve ilçe örgütleri, Emek Partisi Milletvekili Sevda Karaca, Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı Vahap Seçer, çok sayıda sosyalist ve devrimci örgütler ile kentteki emek ve demokrasi güçleri katıldı.
Saygı duruşu ve 3 Fidan Anıtı’na çelenk bırakılmasının ardından konuşan Mersin 68’liler Derneği Başkanı Hasan Kapıkıran, “Deniz, mücadelesinin son sözlerinde bir de vasiyet bırakmıştır. Bu dönem adeta 68 dönemini hatırlatmaktadır. Tek adam, tek parti dönemi 68’i aratmamaktadır. 68 ve Denizleri anlamak, anmak için demokrasi, eşitlik ve özgürlük isteyen bütün güçler ortak mücadele etmelidir” dedi.
EMEP Antep Milletvekili Sevda Karaca ise, “Bu ülkede emperyalizme karşı mücadelenin sönmeyen ateşin yüzleri onlar. Bu ülkenin refahı için mücadele edenlerin sembolü. Onları bugün anmak sadece geçmişi anmak değil bugünün ve geleceğin mücadelesini selamlama günüdür” diye konuştu.
SELAHATTİN DEMİRTAŞ’IN MESAJI OKUNDU
HDP eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş‘ın Mersin’deki anmaya gönderdiği mesaj okundu. Demirtaş’ın gönderdiği mesajda “Bu topraklarda binlerce yıldır umut adına ne ekildiyse zalimce budandıysa yakıldıysa da kökünü kurutamadılar. O ne kadar büyük ki o halen Bedrettin kokar tüm ormanlar, tüm geyikler Hacı Bektaş’ı söyler ve tüm sazlar Pir Sultan Abdal’ı çalar. Biz bitti demeden bitmez. Direnen hiçbir halk asla durmaz. Ya bir orman bağrında atmaya devam eder ya medyadanlarda, alanlarda…” ifadeleri yer aldı. Mesajdan sonra Demirtaş’ın Deniz Gezmiş için yazmış olduğu şiir de okundu.
Kouşmaların ardından barışa vesile olması dileğiyle güvercinler uçuruldu.
PİRHA- HDP eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın çağrısına dair, “Hepimiz barışın yanında olalım. Ben barışın yanındayım, başarana kadar” dedi.
Halkların Demokratik Partisi (HDP) eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın tarihi çağrısına dair Gazete Duvar’a yazdı. “Barışın yanında olalım” başlıklı yazısında Demirtaş, “Savaş, silah, şiddet, terör, kan, gözyaşı, ölüm ve yıkım bitsin isteniyor kardeşlerim, hepsi bu kadar. Tabii gerekli tüm hukuki ve siyasi alt yapının TBMM zemininde oluşturulması kaydıyla” dedi.
“KALICI BARIŞA ANCAK TOPLUMUN ÇOĞUNLUĞUNUN GÜVEN DUYACAĞI BİR SÜREÇLE ULAŞILABİLİR”
Edirne Cezaevi’nde tutuklu bulunan eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, yayımlanan yazısında şu ifadelere yer verdi:
“Devlet Bahçeli, Recep Tayyip Erdoğan ve Abdullah Öcalan’ın merkezinde oldukları yeni arayış, Ramazan ayına girerken ilk meyvesini verdi. Her biri, temsil ettikleri kesimlerin en güçlü isimleri olan bu liderlere çok güvenen de var, güvenmeyip kaygı duyanlar da.
Elbette her iki kesimin de haklı gerekçeleri var, bunu kimse inkar edemez. Zaten barışın zorluğu tam da bu noktadadır; kalıcı barışa ancak toplumun çoğunluğunun güven duyacağı, inanacağı ve yürekten destekleyeceği bir süreçle ulaşılabilir. Bir başka zorluk da ulusal, bölgesel ve küresel çıkar gruplarının savaşa endeksli her türlü kazanımını, konforunu ve çıkarını kaybetme telaşıyla yapılacak provokasyonlardır.
“HERKESİN SORUNLARIN AŞILMASI İÇİN ELİNDEN GELEN GAYRETİ GÖSTERMESİ GEREKİR”
Bu zorlukları aşmak kolay olmasa da imkansız değil. Öncelikle barışa inanan, barışı isteyen herkesin tüm iyi niyetiyle bu sorunların aşılması için elinden gelen gayreti göstermesi gerekir. Bu noktada, akla haklı bir soru gelebilir: ‘Tamam, elimizden geleni yapalım da ne olduğunu, ne yapılmak istendiğini bilmiyoruz ki.’ Ne yapılmak istendiğini, ben anlatmaya çalışayım.
Savaş, silah, şiddet, terör, kan, gözyaşı, ölüm ve yıkım bitsin isteniyor kardeşlerim, hepsi bu kadar. BİTSİN İSTENİYOR! Tabii gerekli tüm hukuki ve siyasi alt yapının TBMM zemininde oluşturulması kaydıyla.
‘Bu benim için yeterli değil’ diyenlere şunları söyleyeyim:
* Değerli kardeşim, silahı ellerinde tutanlar artık savaşı bitirmeye karar veriyorsa sen bunun tam olarak neyinden rahatsız oluyorsun?
* Yola siyasi, sivil mücadeleyle devam edilecekse kendine güvenmiyor musun? PKK veya devletin silahına güvenerek siyaset yapıyorsan elbette savaşın bitmesinden tedirgin olursun. Fakat her savaşın bir sonu vardır, kendini buna hazırlayarak barışı desteklemen en ahlaki, en doğru olanıdır.
* ‘Ben Kürt’üm, benim haklarım ne olacak?’ diyorsan önce kendine güveneceksin. Deneyimlerine, birikimlerine, örgütlü ve politik halkına güveneceksin. Siyasi mücadele yolunun bir teslimiyet, yenilgi, kayıp olmadığını anlayarak inanarak yola devam edeceksin.
* ‘Ben Türk’üm, ‘teröre’ taviz verilirse ülkem, devletim bölünmez mi?’ diye korkuyorsan sen de önce kendine ve sonra da bin yıllık kardeşin Kürt’e güveneceksin. Devlet Kürt’ün de devleti olursa adil, eşit, özgür bir yaşam mücadelesini siyasetle, barışçıl yollarla sürdürecek olan Kürt’ün yanında olursan elinden tutarsan bırak bölünmeyi, hep birlikte büyüyeceğimize inanmalısın.
* ‘Bu iş bu kadar basit mi, altında bir bit yeniği yok mu?’ diye tereddütlüysen sana da şunu söyleyeyim kardeşim: Bu iş bu kadar basittir. Ama bu ‘basit’ şeyi gerçekleştirebilmek çok ciddi bir çalışmayı, çabayı ve planlamayı gerektirir.
Çözüm basittir ama ciddidir. Ciddidir çünkü burası Orta Doğu’dur, eller halen tetiktedir, halen kan akmaktadır. Ciddidir çünkü ölüm ciddidir ve ölümden daha ciddi tek bir şey varsa o da yaşamdır. Bu iki ciddi şeyden yaşamı egemen kılmaya çalışmak, dışarıdan göründüğü kadar kolay değildir.
“BARIŞTAN, BARIŞMAKTAN KORKMA KARDEŞİM”
Barıştan, barışmaktan korkma kardeşim. Türk, Kürt el ele vermekten, Türkiye’yi büyütmekten korkma. Bölgeyi barışa taşıyacak her adımı desteklemekten korkma. Korkma ki bu defa silahları susturup siyaseti konuşturabilelim. Siyasi mücadeleyle de yoksulluğu, işsizliği, açlığı, adaletsizliği ve eşitsizliği hep birlikte yenelim. Savaşa harcanan milyarlarca doların doğrudan halka harcanmasını sağlayalım. Barışın aynı zamanda ekmek, aş, iş olduğunu unutmayalım.
Erdoğan, Bahçeli ve Öcalan… Allah hepsine uzun ve sağlıklı ömür versin ama hayatlarının son dönemecinde Orta Doğu barışı, tarihi Kürt – Türk barışı için inisiyatif almış bu üç liderin başarılı olabilmeleri için ben elimden gelenin fazlasını yapacağım.
‘Peki ya seçim?’ diyorsan o da senin işin, senin kararın, senin iradendir canım kardeşim. Sen halksın, son kararı sen verirsin. Kimse bugün senden Erdoğan’a, Bahçeli’ye veya DEM Parti’ye ya da CHP’ye oy vermeni istemiyor, barış ağacına bir damla suyu da senin vermen isteniyor.
Ben, Gabar’da nöbetteki asker kardeşimin de Kandil’deki öz kardeşimin de ölmesini istemiyorum. İkisi de birbirine kurşun atmayı bıraksınlar. Önce bin yılın hatırıyla doya doya Türk, Kürt birbirimize sarılalım, sonrası siyasi mücadelenin, siyasetçilerin işidir, bizim işimizdir.
Bu Ramazan ayı artık kalıcı barış, kardeşlik ve huzur getirsin. Bunun için hepimiz barışın yanında olalım.
Ben barışın yanındayım, başarana kadar.”
PİRHA-DEM Parti’nin seçimle kazanmış olduğu belediyelere yönelik atanan kayyımların iktidarın güç kaybetmesinden kaynaklandığını ifade eden DEM Parti Adıyaman İl Eş Başkanı Hüseyin Coşkun, “Kayyım politikası sadece Kürtlerin sorunu olmaktan çıktı, toplumsal bir soruna dönüştü” dedi.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde kazanmış olduğu birçok belediyeye kayyım atandı. İlk kayyım ataması DEM Parti’nin yüzde 49 oy oranıyla birinci geldiği Hakkari Belediyesi’ne yapıldı. İçişleri Bakanlığı en son Kars ilinin Kağızman Belediyesi’ne kayyım atadı. İktidar şu ana kadar DEM Parti’nin kazanmış olduğu 10 belediye CHP’nin de kazanmış olduğu 2 belediye kayyım atayarak toplamda 12 belediye kayyım atadı.
AKP’nin tıpkı 2015 genel seçimlerinde olduğu gibi bugün de aynı şekilde oy kaybettiği için muhalefeti baskı altına almaya çalıştığını söyleyen DEM Parti Adıyaman İl Eş Başkanı Hüseyin Coşkun, “Artık kayyım DEM Parti’nin bir sorunu olmaktan çıktı, tüm Türkiye’deki siyasi partilerin sorunu haline gelmiştir. Bu artık bir demokrasi sorunudur, insanlık sorunudur, özgürlük sorunudur” açıklamasında bulundu.
“KAYYIM POLİTİAKALARI OLDUĞU SÜRECE DEMOKRASİDEN BAHSEDEBİLİR MİYİZ?”
Birçok defa kayyım atanmasına rağmen halkın tekrar DEM Parti’den yana oy kullandığını ancak iktidarın bu başarıyı hazmedemediğini belirten Coşkun, konuşmasını şu sözlerle sürdürdü:
“HDP yerel seçimlerde belediyecilikte ciddi bir başarı elde etti. 2016 yılında da ilk defa AKP kayyım politikasını uygulamaya başladı. 2016 yılında sonraki yerel seçimlerde Kürt halkı kayyım politikalarına karşı oylarını HDP’ye vererek iktidara tepki verdi. Ancak 2019’dan sonra HDP’nin yaptığı bu başarıyı AKP yine kayyım politikasıyla yok etmeye çalıştı. 31 Mart yerel seçimlerde 2 defa kayyım atanmasına rağmen halk DEM Parti’yi seçerek partisine sahip çıktı. Biz yine söylüyoruz partimiz halktan yana, doğadan yana, kadından yana bir anlayışa sahip olduğu için toplum bu yönde oyunu kullandı. Bu kayyım politikalarıyla aslında AKP’nin Kürt halkına nasıl baktığını görmüş olduk. Bu kayyım politikaları olduğu sürece biz demokrasiden bahsedebilir miyiz? Tabi ki hayır.”
“TÜM MUHAFELET SES ÇIKARMIŞ OLSAYDI BUGÜN AYNI SORUNLA KARŞILAŞMAZLARDI”
2016’da kayyım atandığı dönemde muhalefetin yeterince etkili olmadığını belirten Coşkun, “Bu kayyım politikaları çok ciddi bir sorun haline geldi. Kayyım politikalarına 2016’dan bu yana tüm ülke, tüm muhalefet ses çıkarmış olsaydı bugün kendileri de aynı sorunla karşılaşmazdı. Bugün görüyoruz ki CHP’nin de bazı belediyelerine kayyım atanmış. Artık kayyım DEM Parti’nin bir sorunu olmaktan çıktı tüm Türkiye’nin sorunu haline gelmiştir” şeklinde konuştu.
İktidarın gündemi değiştirmek amacıyla kayyım atadığını ifade eden Coşkun, “AKP iktidarı son yıllarda uygulanan yanlış ekonomik politikalardan dolayı derin bir sıkışmışlığın içine girmiştir. Ülkede ekonomik krizin konuşulmaması için de gündemi değiştiriyorlar. Bu da kayyım politikalarının sık uygulanmasının nedenlerinden biri olarak önümüzde duruyor” ifadesinde bulundu.
AKP, TEKRAR İKTİDARA GELEBİLMEK İÇİN MUHALİF KESİMLERİ BASKI ALTINA ALMAYA ÇALIŞIYOR
Müzakare sürecinin, İmralı’dan çıkacak olası bir açıklamayla netliğe kavuşacağını belirten Coşkun, “Her iki taraf da masaya oturduğuna elini güçlendirecek hamleler yapacaktır. 2015’te de iktidarı tek başına alamayan AKP bir kaos ortamı yaratmış; ‘400 milletvekilini verin, bu sorun çözülsün’ demişti. Bugün yine aynı şekilde muhalefete, sendikalara ve birçok kuruma baskı kurarak kendi iktidarını devam ettirmeye çalışıyor ama bunun bu şekilde olmayacağı da ortadadır” diye kaydetti.
“KAYBEDİLMİŞ TEK MÜCADELE TERK EDİLMİŞ OLAN MÜCADELEDİR; MÜCADELE EDECEĞİZ”
İktidarın yargıyı yönlendirdiğini ve yargının bağımsız olmadığının altını çizen Coşkun, şu ifadeleri kullandı:
“Türkiye’de uzun zamandan beridir hukukun ve demokrasinin işlenmediği bir süreci yaşıyoruz. Yargının da artık siyasileştiğini ve bağımsız olmadığını görüyoruz. Bu şekilde ülkeyi yönetmenin çok uzun şekilde sürdüreceğini düşünmüyoruz. İktidarın bu tür politikalarına karşı durmak ve mücadele etmek düşüyor. Bu sadece Kürtlerle olacak bir durum değil. Tüm muhalefet kesiminin biraraya gelip bu iktidara dur demesi gerekiyor. Sonuç olarak mücadele edeceğiz. Biz biliyoruz ki kaybedilmiş tek mücadele terk edilmiş olan mücadeledir. Bu ülkeye demokrasiyi ve hukuku getireceğiz.”
PİRHA – HDP eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, TUSAŞ’a yönelik saldırıya dair açıklama yaptı.
Halkların Demokratik Partisi eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, Ankara’daki saldırıya dair açıklama yaptı.
Demirtaş, sanal medyadan yaptığı paylaşımda, “Ankara’daki saldırıyı kınıyoruz, hayatını kaybedenlere Allah’tan rahmet, yakınlarına baş sağlığı ve sabır diliyoruz. Yaralılara da geçmiş olsun dileklerimizle birlikte acil şifalar temenni ediyoruz. Sorunlarımızın konuşarak, diyalogla, siyaset yoluyla çözülmesi arayışlarını kanla kesmeye çalışan anlayış bilmeli ki eğer Öcalan bir inisiyatif alır ve siyasetin önünü açmak isterse tüm gücümüzle arkasında olacağız. Demokratik siyaseti ve barış arayışlarını itibarsızlaştırmaya, iradesiz kılmaya yönelik hiçbir yaklaşımı kabul etmeyeceğiz. Herkes hesabını kitabını buna göre yapmalıdır. Barış isteyenlerin sesinin, kimden gelirse gelsin bu defa bastırılmasına asla izin vermeyeceğiz” ifadelerini kullandı.
PİRHA – 1. Merkezi Örgütlenme Konferansında konuşan DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, “Savaşa karşı barış harekatını örgütlemek, konferansımızın ana hatlarından biridir” diye belirtti. Hatimoğulları, Narin Güran cinayetine de değinerek “Hizbul kontranın o köyde bir silah deposu mu var, bütün bu sorular yanıt bekleyen sorulardır” dedi.
DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, “Özgürlük için Örgütleniyoruz” şiarıyla Ankara’da düzenlenen 1. Merkezi Örgütlenme Konferansında konuştu.
Hatimoğulları, DEM Parti olarak başlattıkları Ekmek ve Adalet kampanyasının detaylarına değinerek şu konuşmayı yaptı:
“Yaptığımız buluşmalarda biz bir kez daha gördük ki üreticiler, çiftçiler, işçiler, emekçiler artık dolmuş durumda. Bıçak ilikte. Gerçekten insanlarda o kadar büyük isyan, bu iktidara, kapitalist sisteme karşı, bu sermaye düzenine, ezen ve sömüren anlayışa karşı büyük bir tepki olduğunu yaptığımız çalışmalarda bir kez daha gözlemledik. Tabii burada temel sorun belki konferansta konuşacağımız konulardan biri eylemin, grevin neden birbiriyle bakışamadığı, ortaklığa dönüşemediği, ortak eyleme toplumsal muhalefete dönüşemediği. Bu konuda DEM Parti olarak bütün siyasetçilerin ve emek alanında örgütlenen her kesimin bir muhasebe yapmaya ihtiyacı var. Bizim DEM Parti olarak konferansta üzerinde konuşacağımız konulardan biri bu.
“DARBELERE RAĞMEN BUGÜN YİNE ÖRGÜTLENİYORUZ”
Bugün alanlarda, meydanlarda emekçiler, işçiler haykırılıyorsa, bugün DEM Parti gördüğü bütün baskılara rağmen cezaevinde çok sayıda arkadaşımızın olmasına rağmen, başta Eş Genel Başkanlarımız Figen Yüksekdağ ve Selahattin Demirtaş gibi bir çok seçilmiş arkadaşımız hapishanede olmasına rağmen hala ayaktaysak demek ki bu ülkenin Türkiye’nin ve Kürdistan halklarının umudu olan yine bizleriz. Bu çok kıymetli bir şey. Bizler darbelere rağmen, örgütlülüğümüzün zaman zaman zayıflamasına rağmen hala bu salonda örgütlenme konferansı gerçekleştirebiliyor ve seçimlere girip belediyeler kazanabilen bir siyasi partiyiz.
Yine önümüzdeki dönemde örgütlenme akslarımızdan en önemlisi olan parti paradigmamız ve sol sosyalist hareketlerin ve Kürt özgürlük hareketinin birikmelerine bakarak savunduğumuz önemli konulardan biri Kürt sorununun barışçıl ve demokratik yöntemlerle çözülmesi ve barış. Savaşa karşı barış harekatını hep birlikte hem Türkiye’deki iç dinamikleriyle hem bölge dinamikleriyle, uluslararası barış ağlarıyla birlikte örgütlenmesi bu konferanslarımızda açığa çıkacak mücadele hatlarından birisi olacaktır.
“YOL HARİTASINI ÇİZECEĞİZ”
Bu salon ezcümle bütün ezilen ve sömürülenlerin, işçilerin, emekçilerin haklarını savunan bir salon, bir bileşke. Ve bizler bu mücadeleyi yürütürken şunu asla unutmamalıyız. Cezaevlerinde olan arkadaşlarımıza, İmralı tecridinden dolayı aylardır, yıllardır kendisinden haber alınamayan Sayın Öcalan’a, bu topraklardan kalkan İHA ve SİHA’larla katledilen gazetecilere, siyasetçilere bu topraklarda katledilen bütün siyasetçilere, yargısız infazda katledilenlere ve bizlerin aynı zamanda Narinlere ve çocuklara karşı çok büyük sorumluluğumuz var. Bu görev ve sorumlulukla ve bu bilinçle bizim elbette mücadelenin tıkanan bütün damarlarını tek tek nasıl açabileceğimizin yol haritasını hep birlikte bulmak ama sadece bulmak sadece tanımlamak değil aynı zamanda buradan nasıl bir eylem hattıyla çıkacağımızı konuşmak gibi tarihsel bir görev ve sorumluluğumuz var.
“KADINLARA DÜŞMAN BİR İKTİDAR”
Acımız çok büyük, biz küçük bir çocuğu koruyamadık. Bu ülke çocukları koruyamayan bir ülke, bu iktidar kadınları ve çocukları koruyamayan, korumak istemeyen, onlara düşman bir iktidar. O köy adeta bir sır küpüne döndü. Ailenin açıklamalarından tutalım iktidar vekilinin açıklamalarına, 19 gün boyunca Narin’in bedenine canlı ya da cansız ulaşılamaması, en son gayet profesyonel bir destek alınarak Narin’in bedeninin o derenin içine gömülmesi ve delillerin kaybedilmesi. Bütün bunları Kadın Meclisimizde değerlendirirken bunun salt magazinel, onun bununla ilişkisi vardı, gördü görmedi üzerinden medyada yürütülen tartışmaları yanlış bulduğumuzu ifade ettik. Türkiye’nin ana gündemlerinden birine dönüşen bu sorunda sadece bir ailenin mahremini korumak için bu kadar seferberlik olmaz. O köyün ne anlama geldiğini, o köyde hizbul kontranın nasıl örgütlendiğini, hizbul kontranın o köyde bir silah deposu mu var, bütün bu sorular yanıt bekleyen sorulardır.
Narin’i korumayan, kadınları korumayan, işçilerin, emekçilerin, yoksulların açlığını kendine dert edinmeyen, en son 108 milyon insanın verilerini çaldıran, ”çalındı ne yapalım” diyecek kadar utanmaz bir açıklama yapabilen, istifa etmeyi asla düşünmeyen bu iktidar artık bu ülkeyi yönetme ehliyetini tamamen kaybetmiştir. AKP-MHP ortaklığı, Ergenekon’la kurdukları ortaklıklar, Jitem ittifakı ile yönetme ehliyetini çoktan kaybetmiştir. Bizler buradan hareketle mücadelemizi büyütmeliyiz. Bütün nesnel koşullar gösteriyor ki, ülkenin içinden geçtiği sosyo kültürel durumu yaratan, çürüme, savaş siyaseti yürüten, tamamen muhaberata İHA ve SİHA’ya dayalı bir dış siyaset yürüten bu iktidar bu ülkeyi yönetemez. Kadınları ve çocukları korumayan bunu ısrarla vurguluyorum çünkü bu kamusal bir görevdir, bu görevi yerine getirmeyen, bunu normalmiş gibi anlatan bu iktidara karşı bizlerin başarıya ulaşmasının koşulları pekala fazlasıyla oluşmuştur. Bunun için değerli arkadaşlar, bu konferansımızın böylesi bir dönemde gerçekleşmesine de önem atfetmeliyiz.
“YENİDEN BİR YAPILANDIRMANIN İÇİNE GİRİYORUZ”
Bizler bütün bu mücadeleleri bir yandan kendimizi örgütleyerek bir yandan kampanyalarımızı yerelden merkeze kadar mahalle mahalle örgütleyerek yerelden merkeze yeniden bir yapılanmanın içine giriyoruz. Biz bu yeniden yapılanmayı sağlarken sadece DEM Parti değil aynı zamanda bizim dışımızdaki bütün kesimlerle bütün muhalif hareketlerle hep birlikte olacağımız bir demokratik güç birliğine ihtiyacımız var. Bu tespitleri yaptıktan sonra faşizmin, otoriter rejimin bu ülkede kendisini derinleştirmeye çalıştığı ama yapamadığı, toplumsal rıza alamadığı bir dönemde birlikte mücadele etmenin, ittifak politikalarını güçlendirmenin tam da zamanı.
Burada bu örgütlenme konferansımızda özetle söyleyecek olursak emeğin bu kadar yok sayıldığı, yoksulluğun bu kadar derinleştiği bir yerde DEM Parti bu alanı kendi ana alanı olarak görerek buradan örgütlenmeye devam edecek. Savaş karşıtı mücadele ve Kürt sorununun barışçıl, demokratik yöntemlerle çözülmesi için verilen mücadele bu dönemde partimizin ana hatlarından biriydi. Ama bunun altını bu konferansta bir kere daha çizeceğiz. İttifak politikalarımızı nasıl güçlendireceğimizi yine bu konferansta konuşacağız, önümüzdeki dönemin açılması açısından bunun altını çizmek istiyorum.”
PİRHA-HDP’nin eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, Ülkü Ocakları tarafından yeniden hedef gösterildi. Demirtaş’ın avukatı suç duyurunda bulunacak.
Bursa’nın Osmangazi ilçesine bağlı Dikkaldırım Mahallesi’nde Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ı hedef gösteren bir pankart asıldı. Dikkaldırım Ülkü Ocağı tarafından asılan pankartta “Selahattin Demirtaş Teröristtir” ifadesi yer aldı.
Benzer olay 2 Temmuz’da da Bursa’nın İnegöl ilçesinde yaşandı. Aynı pankart, Ülkü Ocakları İnegöl İlçe Başkanlığı tarafından asılmıştı.
Demirtaş’ın avukatı Mahsuni Karaman, konuya ilişkin olarak yarın Bursa Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulunacağı öğrenildi.
PİRHA-Ankara’da hukuk örgütleri, Kobane Davası’nda çıkan karara tepki gösterdi. Yapılan açıklamada, “Siyasi iktidarın kullanışlı aparatı haline gelen ‘yargı’ kararını tanımıyoruz. Kürt halkının meşru ve haklı mücadelesi, yüzlerce yıllık hapis cezaları ve tutsaklık ile sindirilemeyecek kadar köklü ve örgütlüdür. AKP- MHP iktidarının Kürt halkına ve Kürt halkının dostlarına karşı işlediği suçlara karşı Kürt Halkının ve dostlarının yanındayız” denildi.
Eski HDP Eş Genel Başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ ile MYK üyelerinin de aralarında bulunduğu 18’i tutuklu 108 kişinin yargılandığı Kobane davasında karar açıklandı. Demirtaş’a 42 yıl, Figen Yüksekdağ’a 30 yıl 3 ay hapis cezası verildi. Gültan Kışanak, Sebahat Tuncel ve Ayla Akat Ata’nın tutukluluk süreleri göz önüne alınarak tahliye edilmelerine hükmedildi.
Hukuk örgütleri, Ankara’daki Sıhhiye Adliyesi önünde konuya ilişkin basın açıklaması yaptı.
Adalet İçin Hukukçular, Demokrasi İçin Hukukçular, Çağdaş Hukukçular Derneği Ankara Şube, Hukukçu Dayanışması, Özgürlük İçin Hukukçular Ankara Şube, Toplumsal Hukuk adına ortak açıklamayı, ÖHD Ankara Şube Eş Başkanı Avukat Çiğdem Kozan okudu.
“HUKUKUN EN TEMEL İLKELERİ YARGILAMA BOYUNCA İHLAL EDİLMİŞTİR”
Kobane Davası’nın karar duruşmasında yüzlerce yıl hapis cezaları verilerek; Figen Yüksekdağ, Selahattin Demirtaş, Ali Ürküt, Alp Altınörs, Aynur Aşan, Dilek Yağlı, Bülent Barmaksız , Günay Kubilay, İsmail Şengül , Nazmi Gür, Pervin Oduncu’nun tutukluluk halinin devamına karar verildiğini hatırlatan Çiğdem Kozan şunları söyledi:
“Başından beri kurgu ve talimatlar ile hukuk dışı şekilde, tamamen siyasi saiklerle oluşturulan bu dosyada yapılan göstermelik ‘yargılama’ boyunca evrensel hukuk kuralları dahi yok sayılmıştır. Cezaevi kampüsünde bir duruşma salonunda yüzlerce kolluk mensubunun duruşma salonunda bulunması ile ‘tecrit’ altında bir yargılama gerçekleştirilmiştir. Yine sadece bu davaya bakan bir özel heyet oluşturulmuş doğal hakim ilkesi yok sayılmıştır. AKP ve MHP temsilcileri tarafından, karar baştan itibaren kamuoyuna duyurulmuş, bütün dava süreci boyunca yargıya talimat verilmiş ve yargının değil siyasetin takvimi işletilmiştir. AİHM Büyük Daire Demirtaş ve Yüksekdağ kararları uygulanmamış yok sayılmıştır. Kumpas dosyasının figüranı olan kurgulanmış gizli tanıklar ise avukatlardan ve siyasetçilerden kaçırılmış mahkeme heyeti tarafından gizlice dinlenmiştir. İfade etmek gerekir ki yargılama bu şekilde salt gizli iftiracı tanıklar üzerinden yürütülmeye çalışılmış, tanık beyanları ile bir siyasi parti ve siyasetçiler kriminalize edilmeye çalışılmış ve yargı tacizine maruz bırakılmıştır. Zarara uğramayan kamu kurumları dahi müşteki sıfatıyla dosyaya dahil edilerek binlerce müşteki yaratılmış ve HDP’ye karşı büyük Türkiye davası algısı oluşturulmuştur. 3.530 sayfa iddianame oluşturulmuş devamında ise 5.267 sayfalık mütalaa verilmiştir. Bu denli kapsamlı bir davada esas hakkındaki savunmaya hazırlanabilmek için ise yalnızca 3,5 aylık bir süre verilmiş ve kesintisiz devam ettirilen duruşmalarla kötü muamele yasağını da aşan bir yargılama yapılmıştır. Savunmalar sırasında da savunma süreleri kısıtlanmış savunmalara gün sınırı koyulmuştur. Adil yargılanma hakkı, savunma hakkı, çelişmeli yargılama ilkesi gibi hukukun en temel ilkeleri yargılama boyunca ihlal edilmiştir.”
“KÜRT HALKI ÜZERİNDEN SİYASİ SOYKIRIM POLİTİKASININ YANSIMASIDIR”
Yargılamanın hukuki olmadığı gibi vicdani de olmadığını belirten Kozan, “Sonuç olarak faşizan organizasyonu korumak adına ahlakla olan bağı tamamen kopartılan ve toplumun ahlaki-politik alanını daraltan düşman ceza hukuku pratiklerinin en ağırından biri gerçekleştirilmiştir.
HDP’li siyasetçiler hakkında verilen karar meşru bir yargılamanın sonucu değil, siyasi iktidarın Kürt halkı üzerinde siyasi soykırım politikasının yansımasıdır.
Kürt halkının yıllardır inkar edilen kimliğine karşı yasal statü taleplerini kriminalize eden siyasi iktidar; halkın meşru taleplerinin intikamını, hukuka aykırı siyaseten yürütülen yargılamalar üzerinden yargı eli ile almak istemektedir” dedi.
“DEMOKRASİYE KARŞI İŞLENEN ŞUÇLARA YENİ BİR SAYFA EKLENMİŞTİR”
Çiğdem Kozan, siyasetçilere verilen yüzlerce yıllık hapis cezalarının bir mahkemenin değil AKP- MHP iktidarının siyasi kararından ibaret olduğunun altını çizerek, “Kürt halkına, halkların birlikte mücadelesine ve demokrasiye karşı işlenen suçlara bugün Kobane kumpas dosyası ile yeni bir sayfa eklenmiştir.
Asimilasyon politikalarına karşı direnen Kürt Halkının, siyasi ve toplumsal statü taleplerine siyaseten çözümsüz kalan iktidar, inkar ve imha politikasını sürdürme çabasındadır. Yüzlerce yıl hapis cezaları verilerek yok etme, etkisiz bırakma tavrı devam ettirilmektedir.
Kamuoyunda Kobane davası olarak bilinen bu kumpas davası ‘Kobane düştü düşecek’ söylemine karşı, Kobane’nin barbar IŞID çetelerine karşı düşmemesinin bir intikamıdır.
Siyasi iktidarın kullanışlı aparatı haline gelen ‘yargı’ kararını tanımıyoruz. Kürt halkının meşru ve haklı mücadelesi, yüzlerce yıllık hapis cezaları ve tutsaklık ile sindirilemeyecek kadar köklü ve örgütlüdür. AKP- MHP iktidarının Kürt halkına ve Kürt halkının dostlarına karşı işlediği suçlara karşı Kürt halkının ve dostlarının yanındayız’ diye belirtti.
“TÜRKDOĞAN: KARAR UMARIM İSTİNAFTAN DÖNECEKTİR”
DEM Hukuk Komisyonu Eş Sözcüsü Öztürk Türkdoğan ise “Bir garabet dava ile karşı karşıyayız. Umuyorum ki istinaftan dönecektir bu dava. Seçim meydanlarında bu dava ile ilgili iftiralarda bulundunuz. Arkadaşlarımızı niye içeride tutuyorsunuz. Sizler söz konusu olduğunuzda adalet aklınıza geliyor da muhalefet söz konusunda olunca niye adalet aklınıza gelmiyor. Adalet sizlere de lazım olacak” dedi.
PİRHA- Kobane Davası’nda siyasetçilere verilen hapis cezalarına tepki gösteren 27. Dönem HDP Milletvekili Kemal Bülbül, “Bu ceza siyaset yapma hakkına verilmiştir. Kürt sorununda inkar, şiddet ve nefret tutumunda ısrar edileceği görülüyor. Daha fazla dayanışma, cesaret, siyaset, demokratik bilinç ve mücadele gerekiyor” dedi. Bülbül ekledi: Kürtlerin, dostlarının, devrimcilerin ve sosyalistlerin siyaset yapma hakkına müdahale eden gayri hukuki bir AKP zihniyeti söz konusu.
Halkların Demokratik Partisi (HDP) eski Eş Genel Başkanları Figen Yüksekdağ ve Selahattin Demirtaş’ın da aralarında olduğu 18’i tutuklu 108 siyasetçi hakkında verilen cezalara tepkiler gelmeye devam ediyor.
27. Dönem HDP Milletvekili Kemal Bülbül, 2014 yılında Kürt halkına yönelik başlatılan çökertme planının devamında böyle bir davanın üretildiğini belirterek; Kürtlerin, devrimcilerin ve sosyalistlerin siyaset yapma hakkına AKP eliyle müdahale edildiğini söyledi.
“BU DAVA HUKUKİ OLMAYAN BİR SUÇ SÜRECİDİR”
Kobane Davası’nın kendi başına bir suç süreci olduğunu ifade eden Bülbül, “Kobane kumpas davası, ‘Türkiye’de barışçıl, demokratik yönden Kürt sorunu çözülsün, hapishaneler boşaltılsın ve demokratik bir Türkiye olsun’ diyen Kürt siyasi aktivistlere dönük hukuki olmayan bir suç sürecidir. 2014 yılında Kürt halkına ve HDP’ye yönelik başlatılan çökertme planının içerisinde böyle bir dava üretildi. Böyle gayri hukuki bir dava dünya tarihinde görülmemiştir. Bu cezaları verenler, hukuki, ahlaki, insani ve siyasi yaşama kast eden bir zihniyet içerisindeler. Kürtlerin, dostlarının, devrimci ve sosyalistlerin siyaset yapma hakkına müdahale eden gayri hukuki bir AKP zihniyeti söz konusu” diye konuştu.
“SİYASET YAPMA HAKKINA CEZA VERİLDİ”
Bülbül, siyaset yapma hakkına karşı suç işlenerek cezaların verildiğini sözlerine ekleyerek, şöyle devam etti:
“Bu cezanın kendisi insan hak ve özgürlüklerine ve siyaset hakkına karşı suçtur. Seçimin ardından bir yumuşamadan, karşılıklı görüşmeden, yeni anayasa ve eğitim programından bahsediliyordu. Görüldü ki bunlar kimilerinin uydurduğu bazı fantezilerin ilerisine geçmeyen bir yerde. Kürt sorununda inkar, şiddet ve nefret tutumunda ısrar edileceği görülüyor. Bir Alevi aktivist olarak bu cezaları kınıyorum ve hukuki olmadığını ifade ediyorum. Mücadelemiz meşru ve demokratik zeminde adalet ve özgürlükler için devam edecek. Ceza verilen ve rehin olarak tutulan arkadaşlarımıza sevgilerimizi ve dayanışma duygularımızı iletiyoruz. Görülüyor ki daha fazla dayanışma, cesaret, siyaset, demokratik bilinç ve mücadele gerekiyor.
“MEYDANLARDA BİRLEŞMELİYİZ”
Yezit zihniyeti AKP tarafından cezalandırılsak da suçsuz olduğumuzu tüm Türkiye halkları biliyor. Bu ceza aklımıza, bilincimize, kültürümüze, siyaset yapma hakkımıza ve dayanışma duygumuza verildi. Bunların esaretinden kurtulup sokaklarda, meydanlarda birleşmeli ve mücadele etmeliyiz.”