Etiket: şiddet

  • Eğitim Sen Hatay Şubesi Kadın Sekreteri Sevilay Elmas: Okullarda şiddet polisiye tedbirlerle çözülmez!-VİDEO

    Eğitim Sen Hatay Şubesi Kadın Sekreteri Sevilay Elmas: Okullarda şiddet polisiye tedbirlerle çözülmez!-VİDEO

    PİRHA- Eğitim Sen Hatay Şubesi Kadın Sekreteri Sevilay Elmas, okulların güvenlikçi politikalarla çözüm üretilecek alanlar olmadığını belirterek, “Şiddeti destekleyecek eğitim politikaları geri çekilmeli, yerine bilimsel, demokratik olan bir eğitim yönteminin kullanılması gerekiyor. Çocukların daha derinlikli, daha bilimsel, daha demokratik bir eğitime ihtiyaçları var” dedi.

    Türkiye’de şiddet sokakta, evde, hastanede, okulda, iş yerinde artarak devam ediyor. Urfa Siverek ve Maraş’ta yaşanan okul saldırılarına dair Milli Eğitim Bakanlı ve İçişleri Bakanlığı tarafından yeni tedbirler aldı. Bekçileri okul önlerine yerleştiren yetkililer, sorunu güvenlik ekseninde çözeceğini düşünüyor.

    Eğitim Sen Hatay Şubesi Kadın Sekreteri Sevilay Elmas, şiddetin tırmanmasını, okullara yansımasını, iktidarın ‘çözüm’ünü ve neler yapılabileceğine dair ajansımıza konuştu.

    “ŞİDDET EŞİTSİZLİKTEN BESLENİYOR”

    PİRHA: Okullarda ardı ardına gerçekleşen saldırılar sonrası şiddetin sonuçlarına dair değerlendirmeler yapılırken, nedenleri konuşulmuyor. Siz bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Sevilay Elmas: Okullarda son zamanlarda şiddet olayı yükseldi. Aslında şiddet bugün ortaya çıkan bir şey değildi. Önceden de şiddet olayları yaşanıyordu. Yalnız yakın zamanda bu şiddet olayı ekstra gündeme geldi. Çünkü ölümlerle sonuçlanan şiddet vakaları yaşandı. Bu tabii ki bugün ortaya çıkan bir problem değil. Çünkü şiddet her zaman engellenmeye çalışılmadı,  eşitsizlikler engellenmeye çalışılmadı ve eşitsizlikler derinleştikçe şiddette arttı.

    Öğrencilerin yalnızlaştırıldığı, kendilerini ifade edemedikleri ortamlar yaratıldı. Öğrenciler sürekli bir yarış atı ve rekabet ortamında oldular. Bir dayanışmanın içerisinde değil de birbirlerine rakip olan, birbirini öteki ve düşman gören bir noktada yetişen nesiller oldu. Bu da haliyle çatışmayı ve şiddeti doğurdu.

    Şimdi günümüzde de bu şiddet durumu sanki bu aralar ortaya çıkmış gibi konuşuluyor ve sadece sonuç üzerinden değerlendirilen bir noktada bu şekilde görülüyor. Şiddetin münferit olduğu söyleniyor. İşte X öğrencinin, X çocuğunun psikolojik bir sıkıntısı olduğu söyleniyor. Sanki o çocukla alakalı tekil bir sonuçmuş gibi, tekil bir sebep varmış gibi bir değerlendirme yapılıyor. Ancak biz bunun böyle olmadığını biliyoruz. Çünkü şiddet eşitsizliklerden oluşan bir şey ve eşitsizliklerde çocuk daha çok kendini göstermeye çalışıyor. Bir yanıyla ‘ben de varım’ diyor.

    “ÖTEKİLEŞTİRİCİ DİLDEN UZAKLAŞILMALI”

    PİRHA: Bir tür kendini gösterme hali olarak mı görüyorsunuz?

    Sevilay Elmas: Çocukların yaşadığı yoksulluk, cinsiyetçi politikalar, görünmeme hali bunun içerisinde. Çok fazla soyutlanma, ortamdan izole edilme ve haliyle çocukların sosyalleşebileceği ortamlar olmayınca dijital ortamlara çok fazla saplanıyorlar. Oralarda kendine görünür kılmaya, kendilerine alan yaratmaya, bir grubun üyesi olmaya ve o grupta görünür olmaya çalışıyorlar.

    Öğrencilerin desteklenmesi gerekiyor. Psikososyal destek şart. Okullarda rehberlik öğretmenlerinin yetersizliği var ve rehberliğin yine bir sorumluluk olarak Milli Eğitim Bakanlığı tarafından sahip çıkılmaması, bunun desteklenmemesi sorunu var.

    Örneğin 350 öğrencinin olmadığı yerlerde rehber öğretmen bulundurulmuyor. Oysa ki biliyoruz ki 350, 500 öğrenci ile tek bir öğretmenin ilgilenmesi çok zor. Hatta bazı okullarda yeterince öğretmen ataması olmadığı için bir rehber öğretmen bile yok.

    Aynı zamanda çocukların kendini ifade ettiği bir ortam yok. Bu yüzden bu tür problemleri maalesef yaşıyoruz. Ve bu tür şiddet problemine eğer ki bakanlık üzerinden münferitmiş gibi görülüp, bu yaklaşıma devam edilirse, bu şiddet problemine çözüm olarak sadece güvenlikçi politikalar uygulanırsa, bu problem çözülmeyecek. Çünkü problem sonuç üzerinden çözülmez. Nedenlerine daha çok eğilerek, nedenleri üzerinden daha derin politikalara sahip çıkılarak yapılır.

    Bu eğitim sistemi içerisinde çocuklar, gençler yoksullukla, geleceksizlikle, umutsuzlukla da sınanıyorlar. Siyasi iktidarın kutuplaştırıcı dili, ötekileştirici söylemleri, dindar-kindar nesil yaratma çabası şiddetle kendini gün yüzüne çıkarıyor.

    “OKULLAR ASKERİ ALAN DEĞİL”

    PİRHA: Milli Eğitim Bakanlığı ve bazı partiler tarafından okullardaki şiddetin çözümü olarak güvenlikçi politikalar öneriliyor. Sizce bu çözüm mü?

    Sevilay Elmas: Okulların giriş noktalarında polis olsa veya işte orada çantalar incelense, çantada ne olduğu tespit edilse onun üzerinden bir tedbir alınabilecekmiş gibi bir algı yaratılıyor. Bu aslında sorunun derinliğinden kaçmak oluyor ve sonuç üzerinden yaşanan şiddet, ‘ölümler üzerinden biz aslında bir çözüm ürettik’ demek oluyor. Ortada bir çözüm yok. Sorumluluktan kaçılmış olunuyor. Ama sorun sadece bu şekilde çözülecek bir şey değil ve aynı zamanda okullar askeri alan değil. Orası eğitim yuvası ve biz eğitim haktır, şiddet suçtur diyoruz.

    “BİLİMSEL, DEMOKRATİK EĞİTİME İHTİYAÇ VAR”

    PİRHA: Eğitim emekçileri olarak siz ne öneriyorsunuz?

    Sevilay Elmas: Bizim önerimiz öğrencilerin daha eşitlikçi ortamlarda yetişmesi. Öğrencilerin beslenme probleminin çözülmesi şart. Öğrenciler yoksululukla sınanmamalı. Öğrenciler arasında bu eşitsizliğin çözülmesi gerekiyor. Onun dışında eğitim sistemi içerisinde çocuklara daha eşitlikçi yerden yaklaşan bir eğitim politikasının yapılması gerekiyor. Cinsiyetler üzerinden bir ayrıştırma olmaması gerekiyor. Öğrencilerin pedagojik eğitimine uygun eğitim yaklaşımı gerekiyor.

    Yani güç üzerinden veya işte daha çok şiddeti destekleyecek eğitim politikalarının geri çekilmeli, yerine bilimsel, demokratik olan bir eğitim yönteminin kullanılması gerekiyor. Sürekli din üzerinden yansıtılan bir eğitim sisteminin olmaması gerekiyor. Çocukların daha derinlikli, daha bilimsel, daha demokratik bir eğitime ihtiyaçları var.

    Öğretmenler de sorunlar yaşıyor. En temel hakkımız olan yaşam hakkımız bile işyerlerimizde tehdit altında. En güvenli alanlarımız olması gereken okullar son dönemde eğitim emekçilerinin, öğrencilerin yaşamdan koparıldığı alanlar oldu.

    Aynı zamanda okullarda yeterince rehber öğretmen olması gerekiyor. Rehber öğretmenlerin üzerine düşen öğrenci sayısının daha az olması gerekiyor ki öğrencilerin kendi problemlerini anlatabilmeleriyle alakalı bir problem yaşanmasın.

    “OKULLARDA DAYANIŞMANIN ÖĞRETİLMESİ GEREKİYOR”

    PİRHA: Öğrencilerin sosyal medya ile ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz? 

    Sevilay Elmas: Öğrencilerin sosyal medya kullanımı günümüzde oldukça yaygın. Onunla alakalı daha derinlikli ve gerçek bilgilerin verileceği eğitim çalışmaları olmalı. ‘Sosyal medyadan uzak kalın’ gibi bir yerden değil de, onun gerçek ve doğru kullanımının sağlanması üzerinden eğitimler planlanmalı.

    Birde okullarda dayanışmanın öğretilmesi gerekiyor. Okullardaki beslenme ile, yoksullaşma ile alakalı problemlerin ortadan kaldırılması gerekiyor. Onlar daha eşit bir ortamda olunca zaten bu şiddet durumu da ortaya çıkmayacak.

    Son olarak okulların polisiye tedbirlerinin alınacağı, güvenlikçi politikalarla çözüm üretilecek alanlar olmadığını tekrarlamak istiyorum. Öğrencilerin birbiriyle gerçek dayanışmayı öğrenecekleri alanlar olarak tekrardan formüle edilmesi gerekiyor.

    PİRHA/HATAY

  • KESK’liler Mersin’de yürüdü: Şiddeti besleyen, cezasızlığı büyüten politikaları terk edin!-VİDEO

    KESK’liler Mersin’de yürüdü: Şiddeti besleyen, cezasızlığı büyüten politikaları terk edin!-VİDEO

    PİRHA- Mersin’de yürüyüş düzenleyen KESK üyeleri, Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’i istifaya çağırarak, “Şiddeti besleyen, cezasızlığı büyüten politikalar terk edilmelidir” dedi.

    KESK Mersin Şubeler Platformu,  “Eğitimde şiddete hayır” şiarıyla Maraş ve Siverek’teki okul saldırılarına dair Pozcu’dan İl Milli Eğitim Müdürlüğü’ne yürümek istedi.

    Polisin izin vermediği yürüyüş, yapılan görüşmeler sonucunda Özgecan Aslan Barış Meydanı’na yapıldı. Yürüyüş boyunca Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’i istifaya çağıran kamu emekçileri, şiddetin son bulmasını istediler.

    “CAN GÜVENLİĞİMİZ YOK”

    Yüyürüş sonunda açıklama yapan KESK Mersin Şubeler Platformu Dönem Sözcüsü ve Eğitim Sen Mersin Şube Başkanı Mahmut Sümbül, çocukların ve eğitim emekçilerinin hayatının değersiz olmadığını söyledi: “Can güvenliğinin olmadığı bir eğitim ortamında ne pedagojiden ne de sağlıklı bir gelecekten söz edilebilir.”

    “ŞİDDETİ BESLEYEN, CEZASIZLIĞI BÜYÜTEN POLİTİKALAR TERK EDİLMELİDİR”

    Mahmut Sümbül, toplumun her alanına yayılan şiddet kültürü, cezasızlık politikaları, gençleri umutsuzluğa iten eşitsizlikler ve giderek derinleşen toplumsal çözülmenin okullara kadar ulaştığını vurgulayarak, şunları söyledi:

    “Artık yeter!

    * Eğitim kurumlarında güvenlik zafiyetleri derhal giderilmelidir.

    * Şiddeti besleyen, cezasızlığı büyüten politikalar terk edilmelidir.

    * Eğitim sistemi; kamusal, eşit, bilimsel, laik ve anadilinde eğitim temelinde yeniden yapılandırılmalıdır.

    * Sağlıkta ve eğitimde şiddeti önleyecek etkin, caydırıcı ve bütüncül politikalar derhal uygulanmalı, yasal düzenlemeler caydırıcı olmalıdır.

    * Gençleri güvencesizlikten ve umutsuzluktan kurtaracak, dayanışmayı büyütecek politikalar hayata geçirilmelidir.”

    PİRHA/MERSİN

  • Karakoçanlı kadınlar, Kadın Konferansı’nda buluştu: Sessiz kalmak, suça ortak olmaktır!-VİDEO

    Karakoçanlı kadınlar, Kadın Konferansı’nda buluştu: Sessiz kalmak, suça ortak olmaktır!-VİDEO

    PİRHA – KAR-DEF tarafından düzenlenen kadın konferansında şiddetin türleri ve kadınların hakları konusunda sunumlar yapıldı. 2025 yılında katledilen Sinem Çeşim cinayetini de gündemleştiren kadınlar, “işlenen bu ağır suçun takipçisi olacağımızı; kadına yönelik şiddetin karşısında durmaya devam edeceğimizi kamuoyuna duyuruyoruz” dedi.

    Karakoçan Dernekleri Federasyonu (KAR-DEF) tarafından düzenlenen konferansta kadına yönelik şiddet, çocuk istismarı ve aile içi sağlıklı iletişim konularında sunumlar yapıldı.

    Karakoçan Sarıbaşak Köy Derneğinde yapılan buluşmaya, kadın yurttaşların ilgisi yoğun oldu. KARDEF Kadın Meclisinin organize ettiği konferansın açılış konuşmasını Reşan Bozdoğan yaptı. Konferansın moderatörlüğünü ise Helin Akyol yürüttü. Kadın alanında çok sayıda örgütün mücadele yürüttüğünü belirten Akyol, KADES uygulamasının önemine değindi. Akyol, “Mor Çatı örgütünün, kadınların her zaman yanında olduğunu bilmemiz gerekir. Yanlız olmadığımızı bilmek, şiddet döngüsünü kıran en önmli husus” diye belirtti.

    Programın ilk konuşmacısı Uzman klinik Psikolog Ayla Helin Çelik, ‘Şiddetin ve istismarın psikolojik boyutunu” değerlendirdi. Cinsel istismarın sadece fiziki temasla olmayacağının altını çizen Çelik, şu bilgileri paylaştı:

    “İstismar travmatik bir etki yarattığı için psikolojik etkikeri de oluyor. Örneğin tetikte olma hali olur. Dış dünyayı tehlikeli görürler. Utanç ve suçluluk duyqrlar. Faili suçlamak yerine kendilerine yönelik bir durum oluşuyor. İstismarı önlemenin en derin çözümü, toplumsal etkidir. İstismarı kabullenmek çok önemlidir. ‘Acaba yanlış mı anladım, abartıyor muyum?’ denilmemeli, yaşadıklarımızı çevremizdekilerle paylaşmalıyız. Okullarda rıza ve sınır eğitiminin verilmesi de gerekir.

    ‘Senin o saatte orada ne işin vardı? Ateş olmayan yerden duman çıkmaz’ sözlerini duyuyoruz. Etiketlenme korkusu sebebiyle de susuyor, savunmuyoruz. Okullarda, derneklerde, işyerlerinde bu yönlü eğitimler verilmesinin önemli olduğunu düşünüyorum.”

    ŞİDDETE UĞRAMA TEHLİKESİ OLDUĞUNDA YAPILACAKLAR!

    Avukat Alev Çelik ise kadına yönelik şiddet sonrasında hukuki anlamda ne yapılabileceği konusunda bilgi verdi. Psikolojik şiddetin de bir suç türü olduğunu söyleyen Çelik “Kadının temel ihtiyaçlarının erkek tarafından karşılanmaması da bir şiddettir” dedi.

    6284 Sayılı Kanunun çok önemli olduğunu belirten Çelik, konuşmasının devamında şunları söyledi:

    “Şiddete uğrama tehlikeniz olduğunda dair kolluğa, savcılığa gidip koruma talep edebilirsiniz. Kanun, ‘Kadının beyanı esastır’ diyor. Delil istenmiyor yani. Ancak en ufak bir şiddet durumunda dahi kanıt için darp raporunun alınması çok önemli. Umuyorum toplumun bilinçlenmesiyle bu sorun azalır.”

    AİLE İÇİ İLETİŞİMİN ÖNEMİ!

    Klinik Psikolog Oya Eray ise ‘Aile içi iletişim’ konusunda sunum yaptı. Aile içinde iletişimi en çok zorlayan dört davranışın olduğunu söyleyen Eray “Sürekli yargılanma ve eleştirme, Savunmaya geçme ve karşılık verme, Küçümseme ve alay etme, Duvar örme, susma ve iletişimi kesme” başlıklarını detaylandırdı.

    Şiddetsiz iletişim dili kurmanın önemine değinen Eray, “Duyguları ifade etmek, iletişim dilini geliştirmek önemli. Göz teması kurmak, duygular hakkında konuşabilmek de çok önemli. Çünkü biz hep duyguları bastırılan taraftayız. Bir yetişkin öyle ya da böyle sözel iletişimi sağlayabilir ama çocuklar, istismar ve şiddeti anlatmada zorluklar yaşıyorlar. Kimse, çocuğunuza izinsiz dokunup, sarılamaz” diye belirtti.

    “BU SUÇUN TAKİPÇİSİ OLACAĞIZ”

    Programın sonunda, ‘erkek arkadaşı’ tarafından Nisan 2025’te katledilen Sinem Çeşim için basın açıklaması yapıldı. Açıklamayı Sevgi Pilten okudu. Sinem Çeşim’in katilinin halen bulunamadığına dikkat çekilen açıklamada şu ifadelere yer verildi:

    “Kadına yönelik şiddet, bireysel bir öfke ya da münferit bir suç değil; yaşam hakkını hedef alan, insan onurunu yok sayan ve toplumsal adalet duygusunu zedeleyen ağır bir insan hakları ihlalidir. Sinem Çeşim’e yönelik gerçekleştirilen vahşet, bu gerçeği bir kez daha acı biçimde gözler önüne sermiştir.

    Bu olay, yalnızca bir kadının maruz kaldığı şiddet olarak değerlendirilemez. Aynı zamanda, kadınların korunmasına yönelik hukuki mekanizmaların etkinliği, caydırıcılık sorunu ve cezasızlık algısı açısından da ciddi bir sorgulamayı zorunlu kılmaktadır.

    Kadına yönelik şiddetin her geçen gün daha ağır sonuçlarla karşımıza çıkması, önleyici ve koruyucu tedbirlerin yetersiz kaldığını göstermektedir. Şiddet yalnızca uygulandığı anda değil; önlenmediği, görmezden gelindiği ve cezalandırılmadığı her durumda yeniden üretilmektedir.

    Sinem Çeşim’e yönelik bu insanlık dışı saldırıyı en güçlü şekilde kınıyoruz. Bu vahşetin unutulmaması, normalleştirilmemesi ve cezasız bırakılmaması gerektiğini kamuoyuna açıkça ifade ediyoruz. Sorumluların, hukukun öngördüğü en ağır yaptırımlarla cezalandırılması; adaletin gecikmeksizin ve eksiksiz şekilde tesis edilmesi temel talebimizdir.

    Kadına yönelik şiddet karşısında sessiz kalmak, bu suça ortak olmaktır.

    Sinem Çeşim’e yönelik işlenen bu ağır suçun takipçisi olacağımızı; kadına yönelik şiddetin karşısında durmaya, kadınların yaşam hakkını savunmaya ve bu alandaki mücadelemizi kararlılıkla sürdürmeye devam edeceğimizi kamuoyuna saygıyla duyururuz.”

    PİRHA/İSTANBUL

  • DEM Parti’den, TBMM’de cinsel şiddetin önlenmesine ilişkin araştırma önergesi!

    DEM Parti’den, TBMM’de cinsel şiddetin önlenmesine ilişkin araştırma önergesi!

    PİRHA – DEM Parti Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) bünyesinde kadınlara ve çocuklara yönelik cinsel şiddet, istismar ve ayrımcılığın önlenmesine ilişkin araştırma önergesi hazırladı. Koçyiğit, Meclis Başkanlığı’na sunulan önergeyle birlikte yaptığı açıklamada, yaşananların münferit olaylar olarak ele alınamayacağını vurguladı.

    Koçyiğit, cinsel şiddetin yalnızca bireysel suçlar üzerinden tartışılamayacağını belirterek, “Sorun, yalnızca ‘suç işleyen kişiler’, ‘sapıklar’ ya da ‘ahlaksız bireyler’ sorunu değildir; kurumun kendisini, kasıtlı ya da kasıtsız biçimde failden yana yeniden üreten yapısal eksiklikleri ve işleyiş biçimleri sorunudur” dedi.

    “MECLİS TOPLUMA ADALET ÜRETME İDDİASINI SÜRDÜREMEZ”

    DEM Parti Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, TBMM bünyesinde kadın ve çocuklara yönelik cinsel şiddet, istismar ve ayrımcılığın önlenmesine dair Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na araştırma önergesi verdi.

    Koçyiğit, konuyla ilgili açıklamasında Meclis’in sorumluluğuna dikkat çekerek, “Kadınları ve çocukları cinsel şiddet, istismar ve ayrımcılıktan koruyamayan, şiddetin üstünün örtülebildiği algısının yaygınlaştığı bir Meclis; topluma eşitlik, adalet ve hukuk üretme iddiasını sürdüremez” ifadelerini kullandı.

    Araştırma önergesinin gerekçe bölümünde uluslararası sözleşmelere de değinen Koçyiğit, Türkiye’nin Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) kurucu ve aktif bir üyesi olmasına rağmen, ILO’nun 190 sayılı “Çalışma Yaşamında Şiddet ve Tacizin Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi”ni hâlen imzalamadığını hatırlattı. Bunun bilinçli bir tercihe işaret ettiğini belirten Koçyiğit, şu ifadelere yer verdi:

    “Türkiye’nin bu sözleşmeye taraf olmaması, cinsel şiddetin önlenmesi konusunda uluslararası normların gerisinde kalındığını; TBMM dâhil kamusal kurumlarda cezasızlık ve sessizlik zeminini besleyen yapısal boşlukların sürdürüldüğünü ortaya koymaktadır. TBMM bünyesinde kadınlara ve çocuklara yönelik cinsel şiddet -cinsel istismar, cinsel taciz, cinsel saldırı, tehdit ve ayrımcılık- vakalarının ortaya çıkması, bu ihlallerin münferit ya da istisnai olmadığını; aksine kurumsal yapı içerisinde yeniden üretilen, süreklilik kazanan ve çoğu zaman sistematik biçimde görünmez kılınan bir şiddet rejiminin varlığını açıkça göstermektedir.”

    “SORUN AHLAK DEĞİL GÜÇ VE CEZASIZLIK MESELESİ”

    Koçyiğit, cinsel şiddetin bireysel ahlak meselesi olarak ele alınamayacağını vurgulayarak, yapısal eşitsizliklere dikkat çekti. Gerekçe metninde şu değerlendirmelere yer verildi:

    “Toplumsal alanın her kademesinde ortaya çıkan cinsel şiddet, bireylerle ilgili tekil ya da ahlaki sorunlar olarak değil; güç ilişkileri, hiyerarşik yapı, ataerkil normlar ve cezasızlık politikaları üzerinden ele alınmalıdır. Kadınlar ve stajyer öğrenci çocuklar, özellikle çalışma yaşamında ve kamusal alanda; yaş, cinsiyet, statü ve ekonomik bağımlılık gibi nedenlerle yapısal olarak eşitsiz bir güç konumunda bulunmaktadır. Bu eşitsizlik ortadan kaldırılmadan, yalnızca belli vakaların kamusallaşmasının ardından işletilen disiplin ya da ceza süreçleriyle cinsel şiddetin önlenmesi mümkün değildir.”

    “SESSİZLİĞE ZORLAYAN KURUMSAL DÜZEN”

    Yakın zamanda TBMM’de bir stajyer öğrenciye yönelik ortaya çıkan istismarı hatırlatan Koçyiğit, Meclis bünyesinde “Toplumsal Cinsiyet Temelli Şiddetle Mücadele ve Önleme Politika Belgesi” hazırlanması gerektiğini ifade etti.

    Koçyiğit, önergesinin gerekçesinde şiddete maruz kalanların neden susmak zorunda bırakıldığını şu sözlerle anlattı:

    “Başta stajyer öğrenci çocuklar, genç kadınlar, geçici personel ve hiyerarşik olarak daha aşağı konumda bulunanlar olmak üzere; üst kademelerde görev alan kadınlar dahi, şikâyet ettikleri takdirde işlerini, eğitimlerini, mesleki geleceklerini, itibarlarını ya da fiziksel güvenliklerini kaybetme korkusuyla sessizliğe zorlanmaktadır. Bu sessizlik hali, failin değil, şiddete maruz bırakılanın sorumluluk üstlendiği ve bedel ödemek zorunda bırakıldığı bir düzen yaratmakta; cinsel şiddet bu yolla kurumsal olarak tolere edilen, bastırılan ve yok sayılabilir bir olguya dönüşmektedir.”

    “SORUN KİŞİLER DEĞİL YAPININ KENDİSİ”

    Koçyiğit, cinsel şiddetin kaynağına dair net bir çerçeve çizerek şu ifadeleri kullandı:

    “Bu nedenle sorun, yalnızca ‘suç işleyen kişiler’, ‘sapıklar’ ya da ‘ahlaksız bireyler’ sorunu değildir; kurumun kendisini, kasıtlı ya da kasıtsız biçimde failden yana yeniden üreten yapısal eksiklikleri ve işleyiş biçimleri sorunudur.”

    Mevcut duruma ilişkin yapısal eksiklikleri sıralayan Koçyiğit, gerekçede şu tespitlere yer verdi:

    “Mevcut durumda TBMM bünyesinde; kadınlar ve çocuklar için önleyici risk değerlendirmeleri yapılmamakta, personelin toplumsal cinsiyet eşitliği ve çocuk hakları konusunda zorunlu, sürekli ve bağlayıcı bir eğitimi bulunmamakta, güvenli, bağımsız ve erişilebilir başvuru mekanizmaları işletilmemekte, şikâyet süreçleri çoğunlukla kurum içi hiyerarşi içerisinde, faille doğrudan ya da dolaylı ilişkisi bulunan kişiler eliyle yürütülmekte; süreçler şiddete maruz bırakılanın üstün yararı yerine kurumun itibarını ve idari konforunu merkeze alan bir yaklaşımla ele alınmaktadır. Bu durum, şiddete maruz bırakılanın korunması ve haklarının güvence altına alınması yerine; şiddetin bastırılması, ötelenmesi ya da sistematik biçimde görünmez kılınmasıyla sonuçlanmaktadır.”

    PİRHA/ANKARA

  • Ezgi Soysal dövülürken adalet nereye bakıyordu?

    Ezgi Soysal dövülürken adalet nereye bakıyordu?

    PİRHA-Bir kadın, bir gazeteci, bir ses… Ezgi Soysal. Üç yıldır aynı mahallede yaşadığı insanlar tarafından sistematik şiddete, tacize ve tehdide maruz kalıyor. Defalarca CİMER’e, belediyeye, karakola gidiyor. Parmak kırılıyor, babası darp ediliyor, evinin önünde pusuya düşürülüyor. “Can güvenliğim yok” diyor. Ama devlet duymuyor.

    Bu ülkede bir kadın gazeteci ölümün eşiğinden dönüyor ama adalet yerinden kımıldamıyor. Cezasızlık büyüyor, vicdan kuruyor.

    Ajans emekçileri olarak, Ezgi Soysal arkadaşımızın, CAN TV ekranlarındaki o kararlı sesini iyi biliriz. Şimdi o ses adalet istiyor. Ocak’ta saldırıya uğradı, parmağı kırıldı. Nisan’da babasına saldırdılar. 28 Ekim’de on kişilik bir grup tarafından evinin önünde dövüldü. Saldırganlar yine serbest.

    Bu ülkede kadınlar ve gazeteciler hep aynı duvara çarpıyor: cezasızlık. Fail korunuyor, mağdur yalnız bırakılıyor.

    “GAZETECİLERE, KADINLARA, HALKA KARŞI AYNI EL”

    Ezgi’nin tüm başvuruları kayıtta ama hiçbir koruma tedbiri yok. Bu ülkede kadınların çığlığı kayıtta, dosyalarda, raflarda ama adaletin terazisinde değil.
    Kayıtlar doluyor, mezarlıklar da. Her şey sistemli bir sessizlikle örtülüyor.

    Ezgi Soysal’a saldırı bir “komşu kavgası” değil; kadınlara, gazetecilere ve muhaliflere yönelmiş aynı elin uzantısı. Çünkü iktidar biliyor: korkan toplum konuşmaz.
    Ama Ezgi susmadı. Susmamak, yaşamak demekti.

    Ezgi yalnız değil.
    Bu saldırı sadece Ezgi’ye değil, hepimize yapıldı.
    Ezgi’nin sesi bizim sesimizdir.
    Ve biz, o sesi susturmak isteyen her güce karşı duracağız.

    PİRHA EMEKÇİLERİ

    (HABER MERKEZİ)

  • Demokratik Alevi Kadınlar Birliği: Şiddet, nefret ve ayrımcılıkla mücadelede sessiz kalmayacağız

    Demokratik Alevi Kadınlar Birliği: Şiddet, nefret ve ayrımcılıkla mücadelede sessiz kalmayacağız

    PİRHA-Demokratik Alevi Kadınlar Birliği, HTŞ tarafından katledilen Alevi akademisyen Rasha Al-Ali için yazılı açıklama yaptı. Yapılan açıklamada, “Avrupa Birliği ülkelerini, İnsan Hakları örgütlerinin, Kadın örgütlerini daha güçlü ses çıkarmaya çağırıyoruz. Toplum olarak şiddete, ırkçılığa ve kadın düşmanlığına karşı daha güçlü bir dayanışma sergilemek zorundayız” denildi.

    Hey’etu Tahrîri’ş-Şâm’a (HTŞ) bağlı çeteler tarafından Suriye’de kaçırılan Alevi akademisyen Rasha Al-Ali’nin cansız bedenine 25 Ocak’ta ulaşılmıştı.

    Demokratik Alevi Kadınlar Birliği (DAKB), Rasha Al-Ali’nin katledilmesine ve Almanya’da Federal Parlamenter Gökay Akbulut’un trende aşırı sağcı bir grubun ırkçı saldırısına maruz kalmasına tepki göstererek yazılı açıklama yaptı.

    “NEFRETİN KÖK SALMASINA İZİN VERMEMEK HER BİREYİN GÖREVİDİR”

    Şiddet, nefret ve ayrımcılıkla mücadelede sessiz kalmayacakları ifade edilen yazılı açıklamada, “Son günlerde yaşanan iki trajik olay, insan hakları ve demokratik değerlere yönelik tehditlerin ne kadar büyük ve evrensel olduğunu bir kez daha gözler önüne sermiştir. HTŞ tarafından kaçırılan Humus Üniversitesi öğretim görevlisi Rahşan Al-Ali’nin cansız bedenine ulaşılması, bir insanlık suçunu tekrar gözler önüne sermektedir.

    Ayrıca, Almanya’da Federal Parlamenter Gökay Akbulut’un trende aşırı sağcı bir grubun ırkçı saldırısına maruz kalması, nefret söyleminin ve aşırı sağın demokrasilere verdiği zararları açıkça göstermektedir. AfD sloganları atarak Gökay Akbulut’a şişe fırlatan, onu yaralayan ve taciz eden bu saldırganlar, yalnızca bir kişinin değil, yabancı uyruklu tüm insanların tehlikede olduğunu göstermektedir. Bu gibi ırkçı saldırılar demokrasiye ve toplumsal barışa zarar vermektedir. Bu tür eylemler karşısında dayanışma içinde olmak ve nefretin kök salmasına izin vermemek her bireyin görevidir” denildi.

    “ŞİDDETİN VE NEFRETE SESSİZ KALMAK BU SUÇLARA ORTAK OLMAKTIR”

    Açıklamanın devamında şunlar dile getirildi:

    “Farklı coğrafyalarda gerçekleşmiş olsalar da ortak bir soruna işaret etmektedir: İnsanlık onuruna, özgürlüklere ve adalete yönelen tehditler içermektedir. Şiddetin ve nefretin herhangi bir biçimine karşı sessiz kalmak, bu suçlara ortak olmaktır. Biz Demokratik Alevi Kadınlar Birliği (DAKB) olarak kadına yönelik şiddetin her zaman karşısında olduğumuzu ve Avrupa Birliği ülkelerini, İnsan Hakları örgütlerinin, Kadın örgütlerini daha güçlü ses çıkarmaya çağırıyoruz. Toplum olarak şiddete, ırkçılığa ve kadın düşmanlığına karşı daha güçlü bir dayanışma sergilemek zorundayız. İnsan haklarına ve demokratik değerlere sahip çıkmak, yalnızca mağdurların değil, hepimizin sorumluluğu ve görevidir. İnsan onurunu korumak, insani korumaktır.”

    PİRHA/İSTANBUL

  • KESK Eş Genel Başkanı Koçak: Ekonomik kriz kadınlara şiddet olarak dönüyor -VİDEO

    KESK Eş Genel Başkanı Koçak: Ekonomik kriz kadınlara şiddet olarak dönüyor -VİDEO

    PİRHA- KESK Eş Genel Başkanı Ayfer Koçak, ekonomik krizin bir şiddete dönüştüğünü, bundan da en çok kadınların etkilendiğini ifade ederek, “Ekonomik kriz kadınlara şiddet olarak dönüyor” dedi. Koçak, “Hayatlarımızı, haklarımızı, geleceğimizi koruyabilmek adına 25 Kasım’da tüm kadınlarla sokaklarda buluşalım” diyerek kadınlara çağrı yaptı. 

    Türkiye’de artan derin yoksulluk kadınlara ekonomik şiddet olarak dönüyor. Yoksulluk, kadınların şiddete ve istismara maruz kalma riskini artırdığı gibi, ayrımcılığa ve toplumsal baskılara daha açık hale getiriyor.

    25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Uluslararası Mücadele Günü’ne yaklaşırken en çok dile getirilen fiziksel şiddet oluyor ancak ekonomik şiddet, fiziksel şiddetin zeminini yaratıyor.

    Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) Eş Başkanı Ayfer Koçak, konuya ilişkin PİRHA’ya konuşarak, iş yaşamındaki kadınlar ile erkekler arasında gelir eşitsizliği ve düşük ücretlere dikkat çekti.

    CİNSİYETE DUYARLI BÜTÇE

    Toplumsal cinsiyete duyarlı bütçelendirmenin kadına yönelik şiddeti engelleme noktasında önemli bir nokta olduğunu belirten Ayfer Koçak, kadınların istihdamda var olmalarının önemine vurgu yaptı. Ekonomik krizin bir şiddete dönüştüğünü dile getiren Koçak, “İş yerlerindeki kadına yönelik şiddet ve mobbingi önlemede etkili olacak olan İLO 190 sözleşmesi hala imzalanmış değil. Öte yandan kadınları erkek şiddetinden koruyan İstanbul Sözleşmesi bir gecede kaldırıldı. Bu sözleşmenin kaldırılması bile bir şiddetti” dedi.

    25 KASIM’A ÇAĞRI

    İş yaşamında toplumsal cinsiyete duyarlı bütçenin oluşturulmasını, kadının istihdamında pozitif bir yaklaşımın ortaya çıkartılmasını, kreş meselesinin çözülmesini talep eden Koçak, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Uluslararası Mücadele Günü’ne giderken de tüm kadınlara şu çağrıyı yaptı:

    “25 Kasım’da her zaman olduğu gibi alanlarda olacağız. Biz kadınlar amasız tüm kesimlerle yan yana gelme koşulunu yaratabildik. Hayatlarımızı, haklarımızı, geleceğimizi koruyabilmek adına 25 Kasım’da tüm kadınlarla sokaklarda buluşalım.”

    Fatoş SARIKAYA/ MERSİN

  • Mersin Kadın Platformu’ndan 25 Kasım’a çağrı: Erkek-devlet şiddetine karşı sokaklardayız- VİDEO

    Mersin Kadın Platformu’ndan 25 Kasım’a çağrı: Erkek-devlet şiddetine karşı sokaklardayız- VİDEO

    PİRHA- Mersin Kadın Platformu yaptığı gece yürüyüşüyle 25 Kasım’a çağrı yaparak, “Birbirimizden aldığımız cesaretle karanlığı mücadelemizle aydınlatıyoruz. Erkek-devlet şiddetine, yoksulluğa, kadın katliamına karşı 25 Kasım’da saat 18.30’da Kushimoto Sokağında buluşuyoruz” dedi.

    Mersin Kadın Platformu, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Uluslararası Mücadele Günü’ne çağrı yapmak için GMK Bulvarı’ndan Alanya Sokağı’na kadar kadın yürüyüşü yaptı.

    KADINLAR TEHDİT EDİLDİ

    Yürüyüş yapmak isteyen kadınlara polis barikat kurdu. Alanya Sokağı’na kadar yürüyeceklerini ifade eden kadınların önündeki barikatlar kaldırıldı. “Kadın cinayetleri politiktir”, “Erkek vuruyor devlet koruyor”, “Katledilen kadınlar isyanımızdır” sloganları atan kadınlara ikinci engelleme sokağın girişinde geldi. Sokak boyu yürüyeceklerini söyleyen kadınlara emniyet amiri hakkınızda işlem başlatacağım, çekin hepsinin görüntüsünü” diyerek tehdit etti. Bunun üzerine kadınlar, “Tehditlere boyun eğmeyeceğiz” sloganı atarak sokak boyu yürüyüşlerini sürdürdü.

    “KUTSAL AİLENİZ ŞİDDET SAÇIYOR”

    Yürüyüşün ardından basın açıklaması okundu. Platform adına açıklamayı okuyan Ceren İnan, erkeklerin kadın düşmanı politikalardan cesaret alarak her gün kadınları katlettiğine vurgu yaptı. AKP’nin ‘kutsal aile’ söylemleri ile kadınların yoksulluğa, şiddete, ölüme hapsedildiğini belirten İnan, “Kutsal ailenin içinde çocuklar istismara uğruyor, organize şekilde katlediliyor. Ailenin korunması ve güçlendirilmesi vizyon belgesi ve eylem planı ile kadınların bedeni, emeği ve hayatları üzerinde mutlak bir otorite planı yapılıyor, LGBTİ+’lara yönelik nefret perçinleniyor. Cezasızlık politikaları ile fail erkekler suç işlemeye devam ediyor. Semih Çelik gibiler Sokak ortasında kadınları katletme cesaretini Sokak ortasinda tecavüz girişiminde bulunan erkekleri serbest bırakanlardan alıyor” diye konuştu.

    “25 KASIM’DA SOKAKLARDAYIZ”

    Şiddet ve baskı karşısında geri adım atmadıklarının altını çizen İnan, 25 Kasım’a çağrı yaparak, “Evlerden, işyerlerinden, kampüslerden, yurtlardan geliyoruz. 25 Kasım’a giderken katlettiğiniz, kaybettiginiz her bir kadının isyanını kuşanarak sokakları dolduruyoruz. Birbirimizden aldığımız cesaretle karanlığı mücadelemizle aydınlatıyoruz. Babaya, kocaya, patrona, tek adama itaat etmiyoruz. Erkek-devlet şiddetine, yoksulluğa, kadın katliamına karşı 25 Kasım’da saat 18.30’da Kushimoto Sokağında buluşuyoruz” dedi.

    PİRHA/ MERSİN

  • ‘Milyonlarca kadınız, şiddete karşı birleşemeyeceksek, nerede birleşeceğiz?’ – VİDEO

    ‘Milyonlarca kadınız, şiddete karşı birleşemeyeceksek, nerede birleşeceğiz?’ – VİDEO

    PİRHA – İlahiyatçı Yazar Fatma Yavuz, şiddeti üreten ‘kolektif çete’ye karşı kadınların, uluslararası mücadele vermeleri gerektiğini ifade etti. Yavuz, ayrıca Türkiye’deki kadın hareketinin çok güçlü olmasına rağmen potansiyelinin yüzde 20’sini kullandığını da söyleyerek “Milyonlarca kadınız, şiddete karşı da mı birleşemiyoruz? Burada birleşmezsek nerede birleşeceğiz?” diye sordu.

    25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’ne doğru giderken İlahiyatçı Yazar Fatma Yavuz ile her dönem artan kadın cinayetleri ve yapılması gerekenler üzerine konuştuk.

    “YARAYI İYİLEŞTİRMESİ GEREKENLER SÜREKLİ KANATIYOR”

    Fatma Yavuz, kadın cinayetlerinin politik olmasının toplumda oturtulamadığını, kadın cinayetlerinin neden politik olduğunu insanların anlayacağı dilden anlatılması gerektiğini vurgulayarak, “Bir kadın şiddet görüyor, milyonlarca insan ‘şu saatte şurada gezmeseydi, orda durmasaydı, eteği, saçı böyle olmasaydı’ gibi bir sürü bunu destekleyen şeyler söylüyor. Öyle olunca da bunun arkası kesilmiyor. Maalesef bu yarayı iyileştirmesi gerekenler yaraya merhem sürmek şöyle dursun yarayı sürekli kanatıyorlar” diye konuştu.

    “NE GİYECEĞİMİZİ HOCA BOZUNTULARINA MI SORACAĞIZ?”

    Dini öğretilerden kaynaklı bir şiddetin varlığına dikkat çeken Yavuz, “Mesela Mahsa Amini, bu şaka değil, bir ülkenin kadınları iki tane yobaz softanın dini yorumu böyle diye kan kusuyorlar. Koca ülkenin kadınlarına zorla başörtü giydiriyorlar. Böyle bir şey olabilir mi? Korkunç bir şey ve buna ses çıkardılar diye insanlar öldürülüyor. Gencecik bir kadını bütün dünyanın gözü önünde yok ettiler. Ne takıp, ne giyeceğimizi Molla’lara mı soracağız? Hoca bozuntularına mı soracağız? Peygamber’e bile sormamız gerekmiyorken siz kimsiniz ki insanlara ne yapacaklarını söylüyorsunuz? Dolayısıyla önce bu şiddeti örgütleyen tipleri durdurmamız gerekiyor” şeklind ifade etti.

    “ŞİDDETİ ÜRETEN KOLEKTİF ÇETEYE KARŞI TOPYEKÜN MÜCADELE EDİLMELİ”

    Kadına yönelik şiddeti üreten ‘Kolektif Çete’ye karşı topyekün mücadele edilmesi gerektiğinin de altını çizerek devamında şunları ifade etti:

    “Bir insanın hakkını savunmanız için ona inanmanız, onun gibi yaşamanız gerekmiyor. Hak herkes için savunulur. Ben hala saçımın ucu gözükecek diye başörtüyü bırak bone bile takıyorum ama bu benim mini etekli kardeşimin hakkını savunmayacağım anlamına gelmiyor. Biraz demokrasi kültürünün içselleştirilmesi lazım. Bütün bu şiddeti üreten kolektif çeteye karşı kadınların tamamının topyekün mücadele etmesi gerekiyor. Ve bunu destekleyen erkeklerin de ses çıkarması gerekiyor.

    Bütün dünyada kadına karşı şiddetin artık durdurulması gerekiyor. Uluslararası toplum baskı yaparsa bütün ülkeler de buna uymak zorunda kalırlar. Şiddeti uygulayan insanların korkması gerekiyor artık. Biz nasıl tweet atarken ‘şimdi böyle yazarsam gözaltına alınırım, polis kapıma gelir’ diye silip yazmıyorsak, o korkuyu bize yerleştirdilerse onlar da korkacaklar. Bir hayvana, bir kadına bunu yaparsam polis gelecek bana ceza yazacak diye düşünüp korkmaları lazım. Ama korkmuyorlar. Şiddeti uygulayan herkes korksun ki ‘yaparsam başıma çok kötü bir şey gelecek’ düşüncesiyle kendini durdursun. Her şeyi çözmez bu belki ama bir kısmını çözer.

    BURADA BİRLEŞMEZSEK NEREDE BİRLEŞECEĞİZ?

    Benim üzüldüğüm bir nokta da kadın hareketinin çok güçlü olmasına rağmen potansiyelinin yüzde 20’sini kullanması. Çünkü Türkiye’deki kadınların sayısını düşünün çok kalabalık bir toplumuz. Kadınların büyük çoğunluğunun bu mücadeleden haberi yok, olsa bile çok uzakta duruyor. Mesela dindar bir kadın ve bir yanda da çok laik seküler bir kadın düşünün, bunlar politik alanda karşıt olabilirler. Ama ‘kadın olarak ortağız, kadın olarak aynı darbeyi yiyoruz, kadın mücadelesinde omuz omuza olalım’ diyebilseler bu mücadele çok güçlü bir hale gelecek. Bir ideolojiniz var ve karşıt ideolojideki kadınla kadın mücadelesinde yan yana yürüyünce akşam ona dönüşmeyeceksiniz, korkmayın. Bugün omuz omuza kadınların hakkını savunun ertesi gün de karşı karşıya gelin. Bunların hepsi demokrasinin de hayatın da içindedir, doğaldır, normaldir. Karşıtlıklarımız, farklılıklarımız bunlar bizi ortak noktalarımızdan ayırmamalı. Yoksa sembolik kalıyor. Çok güçlü bir kadın mücadelesi olabilir Türkiye’de. Milyonlarca kadınız, şiddete karşı da mı birleşemiyoruz? Yolda giderken manyağın teki samuray kılıcını çekip bizi öldürebilir. Bak bu kadar ortağız. Burada birleşmezsek nerede birleşeceğiz?”

    Devrim FINDIK/İSTANBUL

  • ‘OHAL sürecinden bu yana devlet de toplum da çürüdü’- VİDEO

    ‘OHAL sürecinden bu yana devlet de toplum da çürüdü’- VİDEO

    PİRHA – Gazeteci Çilem Küçükkeleş, devlet şiddetinin, toplumdaki şiddetin en büyük kaynaklarından biri olduğunu ve OHAL sürecinin hem devlette hem de toplumda bir çürüme yarattığını ifade etti. Küçükkeleş, erkekleşen toplumun, İŞİD’leşen erkekliği ortaya çıkardığına vurgu yaparak “Şiddetin önüne geçmek için toplumsal muhalefetin AKP’ye benzeyen tüm yönlerinden arınması gerekiyor. Biz kadınların da erkeklerden öğrendiğimiz tüm yönlerimizden vazgeçip kendi yol ve yöntemlerimizi kurmamız olacaktır” dedi.

    Şiddet; kavramsal bir alandan çıkıp yaşamın her alanına nüfuz etmiş durumda. Kadına, çocuğa, ağaca, suya, toprağa, hayvana, iktidarlar tarafından öteki görülen kimliklere, Aleviye, mülteciye, işçiye, emekçiye, emekliye, gence, öğrenciye, öğretmene, doktora yönelik şiddet tırmanmış durumda.

    Peki şiddet neden bu kadar arttı ve toplumun önemli bir kısmı tarafından normalleştirildi? Bu normalleşmede iktidarın payı nedir? Muhalefet neden şiddete karşı ses çıkarmıyor, toplumsal muhalefet neden alternatif üretmiyor?

    Konuya dair Gazeteci Çilem Küçükkeleş sorularımızı yanıtladı.

    “DEVLET ŞİDDETİ, TOPLUMDAKİ ŞİDDETİN EN BÜYÜK KAYNAĞI” 

    PİRHA- Şiddet nedir? Şiddetin “iktidar” olgusuyla ilişkisini nasıl okumalı?

    ÇİLEM KÜÇÜKKELEŞ: Şiddet deyince genelde sadece kaba şiddet akla geliyor. Dayak, zor ve öldürme gibi şeyler akla geliyor ama şiddet öyle bir şey değil. Şiddet çok zincirleme ve hayatın her alanında var. Dünya üzerinde ‘şiddet görmedim’ diyebilecek tek bir kadın yok mesela. Erkeğin ya tacizi üzerinden ya güç üzerinden ya düşünce üzerinden ya sosyal medyadan ya ekonomik anlamda mutlaka bir erkek şiddetine tüm kadınlar uğramışlardır. Ve dediğim gibi şiddet, zincirleme ve hayatın her alanında var ama elbette ki en büyük ilişkisi iktidarla var.

    Özellikle Türkiye açısından konuşursak son 22 yıllık AKP iktidarı sürecinde şiddet arttı mı, görünür mü kıldı meselesi çok tartışılan şeylerden biri. Görünür kıldı evet ama aynı zamanda arttı da. Şiddet, iktidarla o kadar ilişkili ki bugün son günlerde yaşadığımız şey tam da aslında OHAL sürecinden beri OHAL’den çıkmayan Türkiye’nin geldiği nokta diyebiliriz. Devlet nasıl bir yönetim şekli uygularsa toplumlar da biraz oradan kendilerini şekillendirirler ve Türkiye’de bir oligarşik tek adam rejiminden bahsediyoruz. Tek adam, hepimizin patronu, hepimizin hakimi, savcısı, her şeyin sahibi gibi davranıyor ve elbette ki Türkiye’de erkekler açısından rol model de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a dönüyor. Hakkı, hukuku, hiçbir şeyi yokken bile sokakta başka kadına erkek, ‘hamilesin niye parkta yürüyorsun?’ müdahalesini yapabilecek alana geliyor. Niye geliyor? Çünkü güç elde ettiği yer orası. Her hak erkeğin kadına ilişkin çok özel alanını daraltan, aileye hapsetmeye çalışan, görünmez kılmaya çalışan bir yaklaşım var ve bu yaklaşım elbette sadece İslami bir bakış açısıyla ilgili değil. Aynı zamanda vahşi kapitalist bir bakış açısıyla da ilgili. Türkiye’de şiddetin bugün en çok feyz aldığı, en çok güçlendiği ve alanının açıldığı yer elbette iktidar diyebiliriz. Devlet şiddeti, bugün toplumdaki şiddetin en büyük kaynaklarından biri.

    “OHAL SÜRECİNDEN BU YANA DEVLET DE TOPLUM DA ÇÜRÜDÜ”

    -Şiddet olgusunun sıradanlaşması ile karşı karşıyayız. Yaşam alanından, doğayı koruyana, kadından çocuğa yönelik ortaya çıkan bir şiddet sarmalı içindeyiz. Bundan yola çıkarak şiddetin sosyal, toplumsal ve ekonomik yansımaları var mıdır?

    OHAL’i biraz açmak isterim. Türkiye’de OHAL süreci çok uzun sürdü ve uzun süre sonra kaldırıldığı iddia edildi ama bence hala bir OHAL sürecinde yaşıyoruz. OHAL devleti de çürüten, toplumu da çürüten bir rejim şeklidir. Doğal olarak da bu OHAL süreci aynı zamanda vahşi kapitalizmin tüm kurallarını doğaya, kadına, topluma uygulamaya devam ettiği için de şiddet elbette ki çok büyük bir oranda arttı. O kadar çok haber duyuyoruz ki, hemen bir diğerini unutup yeni bir haberle karşı karşıya kalıyoruz. Dehşet yolsuzluklar, devletin içini boşaltma, ekonominin bu boşalttığı yeri devletin kendi çabasıyla değil, toplumdan yeniden alıp kasasını doldurup ve onu bir yerlere peşkeş çekme hali öyle bir noktaya geldi ki toplumun bahçesindeki ağacı bile hiç topluma sormadan kesebileceği bir yere geldi. Mesela siz de haberini yaptınız; Antakya’da yol geçecek diye bir kadının zeytin bahçesine girip, kesip atıyorlar. Haberi yok, kamulaştırma yok, hiçbir şey yok. Aslında hiçbir kural yok yani. Doğal olarak da bu kuralsızlık içerisinde şöyle bir rejim çıktı ortaya; düşüneni asla affetmeyen ama her türlü adli vakayı tekrar tekrar sokağa salan… Mesela hep birlikte gördük, son kadın cinayetlerindeki katillerden bir tanesi 26 kez gözaltına alınmış biriydi, en azı 5 kez işlem görmüştü. Bu suçların hepsi topluma karşı işlenen suçlardır. İktidar topluma karşı işlenen suçlara cezasızlık veriyor ve bu cezasızlık sokakta öyle bir hale geliyor ki, kendi kolluk gücünü bile öldürebilecek pozisyona geliyor. Kolluk gücü bile güvende değilse, kim kendini güvende hissedebilir? Şu an bütün kadınların duygusu “sokakta hangi suçlularla beraberiz” ve “bu suçlular her an, hangimizin canına kıyabilir?” pozisyonuna geldi. Özellikle İstanbul’da vahşice işlenen iki kadın cinayeti Türkiye’deki kadınlar açısından “sokağa çıkmayın güvenli değil”, “evinize kapanın”, “Bakın erkekler bu kadar vahşi ve biz sizi bunlardan korumayacağız” mesajını verdi ve tüm kadınlar da bu mesajı aldılar.

    Çok yakın bir zamanda bir arkadaşım anlattı. Metrobüste genç bir kadının bağırarak “bu ülkede kendimi güvende hissetmiyorum, nerede yaşayacağım” dediğini söyledi. Bu duygu şu anda hepimizde var. Niye? Çünkü toplumsal bütün suçlar cezasız. Özellikle kadın ve çocuğa yönelik suçlar. Ve aynı zamanda bu ülkede düşünmek ve buna itiraz etmek çok büyük bir suç. Çürüme dediğimiz şey biraz böyle aslında. Dediğim gibi, toplumun birbirine saygı duyduğu, birlikte yaşamı güçlendirdiği, dönüp birbirimizin yüzüne bakmayı unuttuğumuzu, hepimizin kendimizi devlete karşı sorumlu hissettiğimizi devlet suç saymıyorsa onu suç bilmeyip toplumdan utanmadan tekrar topluma karışma meselesi. Eskiden şu daha güçlüydü; birini öldürmüşseniz, toplum sizi kınardı, kaldığınız yerden devam edemezdiniz. Ama şimdi çok suç var, bu suça bulaşma meselesinin OHAL’le çok ilgisi var. OHAL rejimi her kirliliğini elbette tek başına, bir kişiyle yapmadı. Kara para aklamaya bile on bin insanı bulaştırdılar. Topluma bulaşarak işlenen suçlar toplumu büyük oranda çürümeye getirdi.

    “BU REJİM KENDİNİ ZOR KULLANARAK AYAKTA TUTMAK İSTİYOR”

    -Son yıllarda artan şiddeti -kadınlara, çocuklara, ekolojistlere, işçilere- nasıl değerlendirirsiniz?

    Bu rejim kendini zor kullanarak ayakta tutmak istiyor. Bunun hiçbir kısmını toplumla konuşarak, anlaşarak, yol bularak değil, tamamen kolluk gücünün zoruyla topluma çok yoğun şiddet uyguluyor. Doğal olarak da bu şiddetin kaynağı buradan gelişince artık içerdeki şiddet de sıradanlaşıyor. Devlet suç işlerse toplumun suç işlemesi sıradanlaşıyor ve doğal olarak da ayakta kalabilmesi için toplumu suçuna bulaştırması gerekiyor. Bir diğeri, sermayeyi arkasında tutabilmesi için bu toplumu sermayeye peşkeş çekmesi gerekiyor. Bir diğeri, o kadar para üzerine kurulmuş ve yolsuzluk üzerine kurulmuş bir iktidar ki, gitmeden dağı taşı, ormanı, uçan kuşu bile satmak istiyor. Ama aynı zamanda sadece bugünün değil, yaptığı projelerle Türkiye’nin 50 yılını da satmış olmak istiyor. Şimdi bu da şiddet dışında başka hiçbir şeyle ayakta duramaz. Bir şiddet ortamı olmasa biz mesela Gezi’yi biliyoruz değil mi? Toplum Taksim’deki ağaçlar için aylarca bir mücadele sürdürdü. Şimdi aynı toplum dünya kadar, kıyamet kadar suç var ortada ama refleks o kadar güçlü gelişmeyebiliyor. O yüzden de bu gergin ortam toplumu daha sessiz kılan, kaygılı kılan ama en nihayetinde toplumun da biriktirdiği, bu birikimi de mutlaka bir şekilde dışa vuracağı bir döneme geliyor. Dediğim gibi özelde doğaya, toplumun bütün doğal kaynaklarına, kadına, çocuğa özgün şiddetle aslında biraz erkekliği de yanına alıyor. Orada beslediği erkeklik de geri dönüp bir şekilde şiddete dönüşüyor. Mesela Türkiye’nin daha önce polisle karşı karşıya gelinmemiş yerlerde mücadeleler gelişti ve o mücadele eden insanlar karşısında jandarmayı, polisi görünce çok şaşırdılar. Çünkü “benim” diyordu. Ama bir anda karşısına dikildi çok haklı mücadelesinde. Demek ki mesele hak olduğu zaman bu gerçekleşiyor kısmında bence Türkiye toplumunun zihni açıldı diye düşünüyorum. “Benim devletim, uğruna ölürüm” dediği devlet, zeytin ağacına kadar geldi, onu bile elinden almak istiyor. Toplumsal açıdan daha birlikte mücadele etme konusunda biraz daha zihinler açıldı. Ben çok önemsiyorum. Şu an da Türkiye’nin her alanında mücadeleler var. Ama bu mücadelelerin birleşeceği bir zemin bulmakta zorlanıyoruz. Tıpkı depremdeki gibi. Çürüme diyoruz ama aynı zamanda çok hızlı bir toplumsal refleks gelişti deprem için ama bu refleksi geliştiren toplum, ortak bir zemine gelmeyince herkes geri dönüp evinde oturur oldu. Şu an da Türkiye’deki eksik zemin bence bu mücadeleleri birleştirecek zeminin olmaması.

    “MUHALEFETTE ZİHİNSEL DEĞİŞİME İHTİYAÇ VAR”

    -Şiddetin önüne geçmek için toplumsal muhalefet ne yapmalı?

    Toplumsal muhalefet bu iktidardan şikayetçiyse önce kendi modelini kendisinin oluşturması gerekiyor. Belki ilk şuradan başlamak gerekiyor. AKP’ye benzeyen bütün yönlerimizden kurtulmamız gerekiyor. Bizim de benzer örgütlenmeler, benzer iktidarlar, benzer koltuklar, benzer yandaşçı meselesinden uzaklaşmamız gerekiyor. Ve bir diğeri de bu kadar şiddet üreten bir iktidara karşı gelişen her muhalefetin kendini şiddetten arındıran bir muhalefet olması gerekiyor. Ama biz bile mesela kendine ‘sosyalistim’ diyenin bağıra bağıra topluma parmak salladığı bir siyasetle karşı karşıya kalıyoruz. Şiddetin, şiddeti beslediği, çoğalttığı, yaydığı bir yerde önce şiddetten arınmak gibi çeşitli programların muhalefette olması gerekiyor. Muhalefetin de, siyasi partilerin de, sivil toplum kuruluşlarının da cinsiyet eşitliği dersleri alması gerekiyor. Önce kendi zihinlerinin birlikte yaşam, eşit yaşam, ortak yaşam kısmında berraklaşması gerekiyor. İstanbul Sözleşmesi’ni savunan vekil, evde eşine şiddet uyguluyorsa bu gerçek bir siyaset olmuyor, sözde bir siyaset oluyor. Çünkü burada iyiliği dağıtmıyor, paylaşmıyorsunuzdur; iyi var olsun diyorsunuzdur ama iyiyi var etmeye çalışmıyorsunuz demektir. O nedenle zihinsel bir değişimin muhalefette ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Siz karşınızdaki kadının da kendiniz kadar bu yaşamı yaşamaya geldiğini kabul etmediğiniz sürece onu sizi var etmeye, size kendini feda etmeye gelmiş gibi görürseniz sizin gerçekçi bir kadına yönelik şiddetle mücadeleniz olamaz. Ben bugün mecliste muhalefette olan çok sayıda vekilin de ne kadar erkek kürsü kullandığını, şiddeti o kürsülerden yaydığını, toplumun birlikte yaşam kültürüne hizmet eden dilin ne kadar az olduğunu bir gazeteci olarak çok kez görüyorum. O yüzden de AKP’ye ‘kadınları korumuyorsunuz’ diyenlerin daha güçlü mücadele vermiş olması gerekiyor ki onu atfetmesi gerekiyor. Ne yazık ki DEM Parti dışında eşit temsil yok. O yüzden daha gerçekçi daha mücadele veren bir yerde olunması gerekiyor. Mücadele, kürsüde; bir pankartın arkasında fotoğraf çekilerek, ‘kadınlar eylem yaptığında yanında duruyoruz’ diyerek maalesef gerçekleşmiyor.

    “AKP’YE BENZEYEN YÖNLERİMİZDEN ARINALIM, KENDİ YOL VE YÖNTEMLERİMİZİ KURALIM”

    Ben son işlenen iki kadın arkadaşın cinayetinde bu hayatın durması ve bundan sonra başka hiçbir şeyin konuşulmaması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü İŞİD’leşen bir erkeklik gördük biz. Kafa kesiyor bu erkekler. Bu aşamaya geldiler. O zaman buna karşı da bu hayatı durdurmuyorsanız böyle akmasına izin vermeyecek bir mücadele geliştirmeniz de gerekiyor. Toplumumuza da en büyük çağrım birincisi hepimiz AKP’ye benzeyen yönlerimizden arınalım, ikincisi de biz kadınların da erkeklerden öğrendiğimiz tüm yönlerimizden vazgeçip kendi yol ve yöntemlerimizi kurmamız olacaktır.

    Devrim FINDIK/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER

    ‘Devletin kullandığı şiddet politikası çok içselleştirildi’ – VİDEO
    >‘Toplumsal faşizme, şiddete karşı en güçlü direnişi kadın hareketi gösteriyor’- VİDEO
    ‘Erkek egemen sistem şiddetin sıradanlaşmasını istiyor’ – VİDEO
    ‘Toplumsal muhalefet, şiddet karşısında bir direnç hattı geliştirmelidir’
    ‘Şiddeti durduracak olan ezilenlerin ortaya koyacağı örgütlü güçtür’-VİDEO
    ‘Doğayı savunanlara karşı yargısal şiddet uygulanıyor’ – VİDEO

  • ‘Doğayı savunanlara karşı yargısal şiddet uygulanıyor’ – VİDEO

    ‘Doğayı savunanlara karşı yargısal şiddet uygulanıyor’ – VİDEO

    PİRHA – Metalurji Yüksek Mühendisi Cemalettin Küçük, şiddetin doğa savunucularına dönük fiziksel, yaşamsal ve yargısal olarak arttığını vurgulayarak, “İktidarlar genellikle baskı, şiddet ve korku iklimi üzerine inşa edilir. Hangi sınıfın hangi birimin iktidarından söz ederseniz edin, orada muhakkak bir korku, şiddet unsuru ortaya çıkar. Bu nedenden dolayı iktidar varsa şiddet söz konusudur. Onun için iktidarlardan kurtulmak lazım” dedi.

    Şiddet; kavramsal bir alandan çıkıp yaşamın her alanına nüfuz etmiş durumda. Kadına, çocuğa, ağaca, suya, toprağa, hayvana, iktidarlar tarafından öteki görülen kimliklere, Aleviye, mülteciye, işçiye, emekçiye, emekliye, gence, öğrenciye, öğretmene, doktora yönelik şiddet tırmanmış durumda.
    Peki şiddet neden bu kadar arttı ve toplumun önemli bir kısmı tarafından normalleştirildi? Bu normalleşmede iktidarın payı nedir? Muhalefet neden şiddete karşı ses çıkarmıyor, toplumsal muhalefet neden alternatif üretmiyor?

    Konuya dair Metalurji Yüksek Mühendisi Cemalettin Küçük sorularımızı yanıtladı.

    “İKTİDAR VARSA ŞİDDET SÖZ KONUSUDUR”

    PİRHA- Şiddet nedir? Şiddetin “iktidar” olgusuyla ilişkisini nasıl okumalı?

    CEMALETTİN KÜÇÜK: Sadece Türkiye’de değil dünyada bir şiddet dalgası söz konusu. Şiddeti, standart yaşam, doğal yaşam içerisindeki değişiklikleri ya da bir işlemi başkasına zorla yaptırma olarak tanımlayabiliriz. Bunun tabi dereceleri de söz konusu olabilir. Şiddet zaman zaman bedensel bütünlüğe olmakla birlikte hem yaşam çevresiyle ilgili ve aynı zamanda da insanın psikolojisiyle de değerlendirilebilecek boyutlarda olabilir. Ama biz de genelde bedensel bütünlüğe saldırı olarak gerçekleştiğinde ve hatta bu ölümle sonuçlandığında şiddet olarak kabul ediliyor. Oysa bunun ötesinde birçok baskı, korku unsurunun gündemde olduğu ve buna bağlı olarak bu baskı, korku unsurlarının temel olduğu maddi unsurlar olmak üzere birçok etkeni kapsayan çok daha geniş tanımlı bir baskı olayıdır diye tanımlayabiliriz. Bir yerde iktidar varsa orada şiddet var demektir. Çünkü iktidarlar genellikle baskı, şiddet ve korku iklimi üzerine inşa edilir. Hangi sınıfın hangi birimin iktidarından söz ederseniz edin, orada muhakkak bir korku, şiddet unsuru ortaya çıkar. Bu nedenden dolayı iktidarla bağlantısını kurma söz konusu olduğunda iktidar varsa şiddet söz konusudur. Onun için iktidarlardan kurtulmak lazım diye adlandırmak gerekiyor.

    “ŞİDDETİN ORTAYA ÇIKMA NEDENİ EKONOMİK YANSIMALAR”

    -Şiddet olgusunun sıradanlaşması ile karşı karşıyayız. Yaşam alanından, doğayı koruyana, kadından çocuğa yönelik ortaya çıkan bir şiddet sarmalı içindeyiz. Bundan yola çıkarak şiddetin sosyal, toplumsal ve ekonomik yansımaları var mıdır?

    Şiddetin temel unsur olarak ortaya çıkma nedeni ekonomik yansımalar. Özellikle doğayla bağlantısını, ilişkisini, kadın ve çocukla ilişkisini kurduğumuz zaman şiddetin temel meselesini ortaya çıkaran da ekonomik bağlam oluyor zaten. Ekonomiyi geleceğe taşımak isteyenlerle yerküre üzerinden kar elde etmek, birikim elde etmek isteyenler arasındaki bir çatışma söz konusu. Çatışmanın olduğu yerde de şiddet kaçınılmaz. Ama bu şiddet savaşla sonuçlanabilir, bu şiddet çeşitli baskı unsurlarıyla da gündeme gelebilir. Bunu değerlendirdiğimizde şiddeti sadece yaşamı sonlandıran ya da bedensel bütünlüğe saldırı olarak algılanan biçimde almamak lazım. Her türlü fonksiyonun devreye sokuluşuyla ortaya koymak lazım.

    Şiddetin uygulandığı alanlardan bir tanesi de taciz diye adlandırılan yargı tacizi de söz konusu olabilir. Diyelim ki herhangi bir bölgede yaşam alanıyla, coğrafyayla ilgili, yerkürenin bir bölgesiyle ilgili orayı yuva olarak kabul etmiş kişinin yuvasına yönelik saldırı uygulanırken buna doğal yaşamından gelen haklarını savunmak üzere karşı koyan kişiye karşı kolluk kuvvetlerinin kullanmış olduğu şiddeti bir kenara koy sürekli olarak çeşitli davalar açılıp yıldırma politikaları da uygulanıyor. Aslında bunlar da bir çeşit şiddet. Bunun dışında burada açılacak idari davalar söz konusu olduğunda idari davalarla ilgili çok yüksek maddi unsurlar gündeme sokuluyor. Mesela dava bedeli çok yüksek oluyor. Bu dava bedelini de ödeyebilmek için çaba sarf ediliyor. Ve mücadele eden kişilerin, toplumun ekonomik gücünü aştığı zaman bu da düşmüş oluyor. Bu da aslında bir şiddet. Onun için şiddeti çerçevelemek çok kolay değildir. Ama kadına ve çocuğa şiddeti sadece bedensel unsuruyla ele almadan geleceği dizayn etmek üzere bir örgütlenmenin de parçasıdır. Bu aynı zamanda toplumun dizaynında çok önemlidir.

    “ŞİDDETİ SADECE FİZİKİ OLARAK DEĞİL KAPSAMLI BİR ŞEKİLDE DEĞERLENDİRMELİYİZ”

    -Son yıllarda artan şiddeti -kadınlara, çocuklara, ekolojistlere, işçilere- nasıl değerlendirirsiniz?

    Bunun karşılığı iktidar. Yerküre üzerinde bir ekonomik faaliyet söz konusu oluyor, bir hegemonya kurulmak isteniyor. Kadınlara ve çocuklara uygulanan baskı aynı zamanda geleceği de yönlendirmiş oluyor. Bunun üzerinden adımı ileri attığımız zaman adını ekolojist diye adlandırdığımız aslında yuvalarına sahip çıkan insanlara yönelik şiddetin arttırılması da söz konusu. Bugün dünyada her türlü faaliyet artık bir yıkım aşamasına gider duruma gelmiştir. Bunun da temel nedenlerinden bir tanesi kapitalist ekonomi sisteminin büyüme modeli olarak topluma yutturulmaya çalıştığı durumdur. Neredeyse herkesin yuvasına müdahale edilecek duruma gelindiği için bu duruma bir karşı koyuş söz konusudur. Bu karşı koyuşu da çeşitli şiddet unsurlarını kullanarak iktidarlar tarafından yol alma çabası içerisindeler. Yani bunun Filistin’e uygulanan bir savaş politikası, yok etme politikası ya da Ukrayna ile Rusya arasında yaşananla herhangi bir şekilde diyelim ki Artvin’deki Cankurtaran’da bir insanın üzerine kurşun sıkılmasıyla farkı yok. Ama kurşundan önce orada baskı ve şiddet unsurları oluşmuştu. Oradaki arkadaşımızın ölümüyle sonuçlanan olayda daha önce şiddetin olmadığı veya bundan sonra olmayacağı anlamına gelmiyor. Zaten sonrasında da tehdit unsurlarının yeniden devreye sokulduğuna da şahit olduk.

    Bütünü ele aldığımızda şiddeti sadece fiziki olarak değil kapsamlı bir biçimiyle değerlendirmemiz gerekir. Herhangi bir yerde bir faaliyet yürütülürken oraya mesela daha çok mühendislik alanından bilirkişi çağırılıyor. Biz buna çok itiraz ediyoruz. Zaten mühendislerin çoğu ideolojik üretim düşüyle birlikte donatılmış ve sadece bunu yapmazsa eksik kalacakmış gibi bir durum söz konusu. Aslında şiddetle beslenmiş olarak oraya geliyor. Ama biz diyoruz ki buradaki faaliyetlerin yaratacak olduğu sonuçları sadece bizim meslek alanımız içerisinden değil burayı etkileyebilecek fiziki koşullarda sağlıkçıların, bitki uzmanlarının, ziraatçilerin, zoologların, biyologların, meteoroloji alanından olan mühendislerin, coğrafyacıların incelemesi gerekiyor. Ve sosyolojik olarak burada ortaya çıkacak olan değişimin yarattığı sonuçlar ve psikolojik olarak ortaya çıkan ve bütün unsurların topyekün ele alınıp değerlendirilmesi gerektiğini öne sürüyoruz.

    “TOPLUMUN ÇOĞU ŞİDDETE UĞRADIĞININ FARKINDA DEĞİL”

    -Şiddetin önüne geçmek için toplumsal muhalefet ne yapmalı?

    Örgütlenmeli diyeceğiz ama tabi bu örgütlenmeyi bilinç üzerinden kurmamız gerekiyor. Çünkü toplumun çoğu şiddete uğradığının farkında değil. Bir sağlık yitimini bile insan ölünce sağlık yitirilmiş sanıyor ama aslında aradaki faaliyetten dolayı sürekli ömründen kaybediyor ve çeşitli hastalıklarla uğraşıyor. Baktığımızda şiddeti de böyle değerlendirmek gerekiyor yani bedensel bütünlüğümüze fiziki bir baskının olmasının dışında saymış olduğumuz bütün ekonomik süreçler dahil olmak üzere eğitim sürecinden başlayıp öğrenim ve öğretim süreçlerine kadar bütünlüklü olarak konuyu değerlendirip bu konuda en önemli meselelerden biri olan bilgiyi edinmek gerekiyor. Şiddetin aşamasını, şeklini, ne olduğunu eğer tanımlayamazsak şiddete karşı mücadeleyi de belirleyemeyiz. Bugün ne yazık ki şiddetin ne olduğu konusunda yeni bir çalışma topluma anlatılabilmiş değil. Toplumun geliri, eşitsizlik yoğun bir hatta geliyor. Toplumun belirli bir kesiminin geliri çok düşürülüyor. İnsanlar açlıkla baş ederken iktidar sadece gıda yardımı yaparak insanları kendine bağlamış oluyor. Mesela bu önemli bir şiddettir. Buna karşı çıkabilmek için bu alanda onun haklarının neler olduğunu, açlığa mahkum olmaması gerektiğini, herkesin belli bir düzeyde beslenme, eğitim, barınma, sağlık ve aynı zamanda güvenliğinin karşılıksız sağlanması gerektiği konularının ortaya konulması gerekiyor. Bütün bunlar tanımlanıp birlikte hareket sürecini tanımladığımızda şiddetle ancak başa çıkabiliriz diye düşünüyorum. Yoksa şiddet, bugünden yarına çok kolay ortadan kalkabilecek bir şey değildir.

    Devrim FINDIK/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER

    ‘Devletin kullandığı şiddet politikası çok içselleştirildi’ – VİDEO
    >‘Toplumsal faşizme, şiddete karşı en güçlü direnişi kadın hareketi gösteriyor’- VİDEO
    ‘Erkek egemen sistem şiddetin sıradanlaşmasını istiyor’ – VİDEO
    ‘Toplumsal muhalefet, şiddet karşısında bir direnç hattı geliştirmelidir’
    ‘Şiddeti durduracak olan ezilenlerin ortaya koyacağı örgütlü güçtür’-VİDEO

  • ‘Şiddeti durduracak olan ezilenlerin ortaya koyacağı örgütlü güçtür’-VİDEO

    ‘Şiddeti durduracak olan ezilenlerin ortaya koyacağı örgütlü güçtür’-VİDEO

    PİRHA- Sosyo Politik Saha Araştırma Merkezi Koordinatörü Yüksel Genç, şiddetin kaynağının iktidarların, iktidarlarını yayma ve egemenliği büyütme hevesleri olduğunun altını çizerek, “Şiddeti hayatımızda durdurmanın en önemli yolu ezilenlerin egemenler karşısında siyasal araçları da kullanabilecekleri örgütlülük gücünü kullanması olacaktır” dedi.

    Şiddet; kavramsal bir alandan çıkıp yaşamın her alanına nüfuz etmiş durumda. Kadına, çocuğa, ağaca, suya, toprağa, hayvana, iktidarlar tarafından öteki görülen kimliklere, Aleviye, mülteciye, işçiye, emekçiye, emekliye, gence, öğrenciye, öğretmene, doktora yönelik şiddet tırmanmış durumda. Peki şiddet neden bu kadar arttı ve toplumun önemli bir kısmı tarafından normalleştirildi? Bu normalleşmede iktidarın payı nedir? Muhalefet neden şiddete karşı ses çıkarmıyor, toplumsal muhalefet neden alternatif üretmiyor?

    Konuya dair Sosyo Politik Saha Araştırma Merkezi Koordinatörü Yüksel Genç, sorularımızı yanıtladı.

    “ŞİDDET ALANI GÜNÜMÜZDE GENİŞLEDİ”

    PİRHA- Şiddet nedir? Şiddetin “iktidar” olgusuyla ilişkisini nasıl okumalı?

    YÜKSEL GENÇ: Şiddet, kişilerin, grupların, zümrelerin, toplulukların kendi içlerinde ya da karşılarında bulunan kişi, grup topluluk ya da zümrelere bir şeyleri zor yoluyla yaptırmak için ya da yaptırmamak için biçimde algılanabilir. Günümüzde şiddetin türleri geçmişe göre fazlalaşmış ve dolayısıyla şiddetin araçları da değişmiş durumdadır. Örneğin cinsel şiddetten, dijital şiddete, ekonomik şiddetten cinsel şiddete kadar şiddet günümüzün en çok rastlanan en favori şiddet biçimlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor bu. Fiziksel ve cinsel şiddetin arttığını söyleyebiliriz. Bu şiddet biçimleri ve şiddetin uygulanma hallerinin kendisi yapmak ve yaptırmamak fiili üzerinden kurulduğuna göre bir iktidar içeriyor. İktidar söyleminin bir hegemonya, bir basınç oluşturma ve yönlendirme ilişkisini yönetme ve yönlendirme ilişkisi olarak karşımıza çıkıyor. Doğal olarak şiddet en fazla ve en çok da iktidar hakikatiyle ilgili iktidar olabilme, iktidarı genişletebilme, iktidarı sürdürebilme ya da büyütebilmekle ilgili olarak başvurulan en önemli argümanlardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Ve ne yazık ki bin yıllar iktidar biçimleri ihtiyaçları uygun olarak şiddet alanlarını genişlettikleri, gidip şiddet araçlarını ve türlerini de büyüterek dünyamıza, aslında dünyamızı koca bir şiddet atmosferine döndürdüler demek pekala mümkün.

    Şiddet tekeli, söylemde anlaşılacağı üzere egemen olan kimlikçi birey topluluk ulusundur. Hatta belki de küresel güçlü ırk bağlamıyla hangisi güçlüyse güçsüz bulduğu karşıtlığı ya da yanındakine uyguladığı basınç sistemiyle ilgili bir olay. Aslında şimdiye kadar şiddet egemenlerin tekelinde olan, egemenlerin tekelinde olduğu gibi en egemen olanın en egemen olanla meşrulaşıp yasallaştırılan bir pozisyona da sahip. Örneğin şiddet tekeli devletlere ve uluslararası güçlere de yasal olarak verilmiştir. Yani şiddetin tekel olarak kullanma biçimine sıkça rastlanabilir. Ama giderek şiddet günümüzde sadece devletler, uluslararası askeri bağlamlarda kullanılan bir tekel içinde yürümüyor ne yazık ki. Günümüzde devletler ve sistem bağlamı içerisinde hukuksal şiddetle karşılaşmaya başlıyoruz. Yine uluslararası şirketlerin, dijital alanı kontrol edenlerin hükümetlerle ya da gruplarla ya da şirketlerle kurdukları anlaşma ve çıkarları gereği toplumun o araçların kullanımına dönük uyguladıkları bir şiddet, kısıtlanma, baskılama, cezalandırma hallerine ait şeylere rastlıyoruz. Bu şiddet tekeli aslında giderek farklı alanlara da yayılıyor.

    “ADALET SAĞLAMAYAN TARAFLI YAKLAŞIMLAR ŞİDDET OLGUSUNU OLAĞANLAŞTIRIYOR”

    -Şiddet olgusunun sıradanlaşması ile karşı karşıyayız. Yaşam alanından, doğayı koruyana, kadından çocuğa yönelik ortaya çıkan bir şiddet sarmalı içindeyiz. Bundan yola çıkarak şiddetin sosyal, toplumsal ve ekonomik yansımaları var mıdır?

    Şiddetin giderek tekel olmaktan çıktığı, tekil bir bireyin diğer bir birey üzerinde kurmak istediği etkinlik biçiminden tutalım da uluslararası bağlama kadar bir dizi silsile içerisinde yürüyor. Böyle bakınca toplumda şiddetin giderek en alt kategoride, en alt insan kategorisinde bile tariflenebilir ve kullanılabilme kolaylığının kendisi karşımıza bir problem olarak çıkıyor. Özellikle sistemlerin demokratik kurallardan ayrıştığı toplumun toplum ve birey olma kimliklerinin çokça zedelendiği, çatışma zamanlarının, savaş zamanlarının, şiddetin en kristal, en örgütlü hali olan savaş zamanlarının kendisinin açığa çıktığı zamanlarda ya da uluslararası gerilim süreçlerini yüksel vakitlerde ya da ilk siyasal kimliklerin bireysel kimliklerin cinsel inançsal kimliklerin, etnik kimliklerin karşı karşıya getirilerek  hegemonyanın etkinliğin kurulduğu zamanlarda şiddetin giderek aşağıya, yatay, alta doğru devam ettiğini ve büyüdüğünü görüyoruz. Günümüzde Türkiye ve dünya koşullarında değerlendirdiğimizde hem içinde yaşadığımız ülke hem dünyanın kendisi çok büyük bir şiddet sarmalı içerisinde. Ve bu şiddet sarmalının en küçüğünde görülen şiddetin kendisi sistemsel olarak merkezin ortaya koymuş olduğu iktidar olma hedefleriyle oldukça ilgili olarak gelişiyor. Dolayısıyla ne yazık ki şiddet silsilesi, birbirini güçlendirerek ve birbirleriyle ilişkili olarak devam ediyor.

    “HAYATIMIZ ŞİDDETLE KUŞATILMIŞ DURUMDA”

    Örneğin Türkiye koşullarını şöyle bir izlediğimizde, son on yılını takip ettiğimizde Türkiye’de şiddet oranının çok fazla arttığını görüyoruz. Erkeğin kadına uyguladığı şiddet, kadının çocuğa uyguladığı şiddet, güçlünün güçsüze uyguladığı şiddet, aileler arası şiddet, gruplar arası şiddet, güçlü iktidara dayananların dayanmayanlara dönük şiddeti ya da iktidar olanların tüm toplumu bir gerilim hattı içerisinde tutarak kendini egemenliğini ya da hegemonyasının yayma isteğini ortaya çıkardığı şiddet. O kadar geniş ve hayatımız o kadar şiddetle kuşatılmış durumdaki insanlar giderek şiddetin ve gerilimin hayatın olağanlı olduğunu bile sanmaya başlıyor. Bakın Türkiye’de bir silahsızlanma derneğinin verisine göre her dört kişiden birinin silahı var. Bireysel silahlanma son on yılda inanılmaz biçimde arttı. Yine bunun için özel veriye bile gerek yok. Örneğin Diyarbakır’a bakacak olsak son on yıl içerisinde bireysel silahlanmaya bağlı olarak bunların önemli kısmının ruhsatsız olduğunun da altını çizmekte fayda var. Bireysel silahlanmanın mümkün olduğu iklimde insanların sorunlarını çok hızlı bir biçimde sorunlarını şiddetle çözmeye kalktığına rastlıyoruz.

    Artan kadın cinayetleri, kadın katliamları bu konuda kişisel şiddet bağlamının ve tekelinin  kategorik olarak egemen olan grup veya kişilerce etkin biçimde kullanıldığını gösteriyor. Eğer Türkiye’de örneğin biz kadına dönük şiddetin yüzde dört yüz arttığını iddia ediyorsak ve verilerimiz de maalesef bu iddiayı doğrular biçimdeyse erkek egemen şiddetin ne kadar büyüdüğünü, ne kadar kök saldığını gösteriyor. Hakeza çocukların görmüş olduğu şiddet karşısında hem kadın hem erkek meselesinin çocuklar üzerinden kurmuş olduğu hegemonyanın şiddet bağlamlarının değişik biçimlerinin çok yaygınlaştığına tanık oluyoruz. Sokakta akran şiddeti dediğimiz şiddet biçimlerinin inanılmaz güncel ve normal olduğu ve akran şiddetinin giderek ailelerin karşılıklı şiddetin “olağan” biçimde büyüdüğünü görüyoruz.

    Tüm bunlar aslında Türkiye’de hem insanların yaşanan krizli ortamlarıyla baş edememesinin ortaya çıkardığı birbiriyle uğraşma, birbirine şiddet uygulama zemini içinde değerlendirmeyi kolaylaştırıyor. Hem hukuk sisteminin adalet sağlayıcı unsuru konusunda duyulan derin güvensizliğin kendisi giderek yerel sosyal, kültürel şiddet biçimlerinin kategorik olarak da yayılarak büyümesine neden oluyor. Ana sorunların çözümsüzlüğü üzerinden gösterilmiş tüm güvenlikçi, cezalandırıcı, adalet sağlamayan taraflı yaklaşımların hepsini kendisi toplumsal ve bireysel olarak şiddet olgusunun giderek olağanlaşmasına neden oluyor.

    “KİMLİK VE ÖZ SAYGI KAYBI, ŞİDDETİ ARTTIRIYOR”

    -Son yıllarda artan şiddeti -kadınlara, çocuklara, ekolojistlere, işçilere- nasıl değerlendirirsiniz?

    Balık baştan kokar misali yasayı tanımayan bir iktidar sisteminiz varsa, şiddetin bu denli yayılması mümkün. Türkiye ve dünya, Orta Doğu koşullarında yakın bir tarihte bizi çok da iyi zamanların beklemediğini, şiddet biçimlerinin çoğalarak ve farklılaşarak süreceğini söylüyor. Hayvana dönük şiddetin bu kadar yaygınlaşmış olmasının işte bu güç ilişkisiyle doğrudan ilişkisi var. Ama aynı zamanda ezilen kategorilere göre kimlik, kişilik öz saygı kaybına neden oluyor. Kişilerin kendine dönük kimlik ve öz saygı kaybı ne yazık ki gücünün yettiği üzerinden şiddeti ona uygulayarak bir tatmin alanına ve öz saygı alanını kaybetmeye de yol açıyor. Bu kategori giderek günümüzde hayvanlara, ağaçlara, bebeklere kadar ilerliyor.

    “ŞİDDETİ HAYATIMIZDA DURDURMANIN YOLU EZİLENLERİN ÖRGÜTLÜ GÜCÜ OLACAKTIR”

    -Şiddetin önüne geçmek için toplumsal muhalefet ne yapmalı?

    Bizim bu şiddet sarmalından çıkmamızın en öncelikli koşulu olarak belki birçoğumuzun aklına toplumsal bilinçlenmeyi arttırmak olduğu söylenebilir ama buraya gelmeden önce şiddetin toplumun nezdinde azalabilmesi için en büyük görev siyasal iktidarlara düşüyor. Siyasal iktidarların sorunları çözme biçimini şiddet araçlarını kullanarak değil demokratik, siyasal araçları kullanarak yürütmesine dair güçlü bir politik basıncın olması gerekiyor. Her şeyden önce esas olarak iktidarların, iktidarlarını yayma ve egemenliği büyütme heveslerinden vazgeçerek toplumun en küçük dokusunu şiddet zehriyle zehirlememesi ve şiddeti tetikleyecek politikalardan kaçınması, ilkesel bir tutum benimseleri gerekiyor.

    Tüm bu şiddet döngüsünün sorunları şiddetli halletme döngüsünü çıkardığı aslında toplumsal ekonomik, kültürel ve ahlaki krizlerin kendisinin çapı. Dolayısıyla bir silsile içerisinde iş yine egemenlik kurmuş silsilenin kendisine düşüyor demek mümkün. Ama hiçbir egemen güç egemenliğini zayıflatacak araçlardan vazgeçmeyeceğine göre ezilen toplulukların, bu birey olur, cins olur, inanç kimliği olur, etnik kimlik olur, düşünsel kimlik olur fark etmez ezilen kategorinin gösterebileceği karşı duruşlarla ancak sağlanabilir gibi görünüyor. Şiddetin hayatımızda durdurmanın yolunun belki de en önemli ezilenlerin egemenler karşısında siyasal araçları da kullanabilecekleri örgütlülük gücünü kullanması olacaktır.

    Ferhat GÜRGEN/DİYARBAKIR

    İLGİLİ HABERLER

    ‘Devletin kullandığı şiddet politikası çok içselleştirildi’ – VİDEO
    >‘Toplumsal faşizme, şiddete karşı en güçlü direnişi kadın hareketi gösteriyor’- VİDEO
    ‘Erkek egemen sistem şiddetin sıradanlaşmasını istiyor’ – VİDEO
    ‘Toplumsal muhalefet, şiddet karşısında bir direnç hattı geliştirmelidir’

     

     

  • ‘Toplumsal muhalefet, şiddet karşısında bir direnç hattı geliştirmelidir’

    ‘Toplumsal muhalefet, şiddet karşısında bir direnç hattı geliştirmelidir’

    PİRHA- Doç. Dr. Hatice Çoban Keneş, kadınlara ve çocuklara yönelik artan şiddetin, patriarkal/erkek egemen düzenin ve cinsiyetçi iktidar yapılarının bir sonucu olduğuna dikkat çekti. Keneş, “Bu durum, devletin ve iktidar sahiplerinin şiddeti önlemek yerine meşrulaştırıcı politikalar ve uygulamalar geliştirdiğini göstermektedir. Toplumsal muhalefet, şiddetin sıradanlaşması karşısında yapısal sorunlarla yüzleşen ve bu sorunlarla mücadele eden bir direnç hattı geliştirmelidir” dedi.

    Şiddet; kavramsal bir alandan çıkıp yaşamın her alanına nüfuz etmiş durumda. Kadına, çocuğa, ağaca, suya, toprağa, hayvana, iktidarlar tarafından öteki görülen kimliklere, Aleviye, mülteciye, işçiye, emekçiye, emekliye, gence, öğrenciye, öğretmene, doktora yönelik şiddet tırmanmış durumda. Peki şiddet neden bu kadar arttı ve toplumun önemli bir kısmı tarafından normalleştirildi? Bu normalleşmede iktidarın payı nedir? Muhalefet neden şiddete karşı ses çıkarmıyor, toplumsal muhalefet neden alternatif üretmiyor?

    Konuya dair Munzur Üniversitesi İletişim Fakültesi‘nde Öğretim Üyesi olan Doç. Dr. Hatice Çoban Keneş sorularımızı yanıtladı.

    “KADIN CİNAYETLERİ İKTİDARIN TAHAKKÜM MEKANİZMASININ EN GÖRÜNÜR YANSIMALARIDIR

    PİRHA- Şiddet nedir? Şiddetin “iktidar” olgusuyla ilişkisini nasıl okumalı?

    DOÇ. DR. HATİCE ÇOBAN KENEŞ: Şiddet, bireyler, gruplar ve toplumlar arasındaki güç ve iktidar ilişkilerinin somut bir yansımasıdır. Şiddet olgusu yalnızca bireylerarası çatışmalarda değil, aynı zamanda toplumsal yapılar, devletlerarası ilişkiler ve ideolojik mücadelelerde de köklü bir şekilde yer bulur. Bu olgu, toplumsal düzenin sürdürülmesi, güç dengelerinin korunması ve iktidarın pekiştirilmesi süreçlerinde etkin bir araç olarak kullanılabilir. İktidar üzerine önemli düşünceleri olan Michel Foucault’nun da belirttiği gibi iktidar, bireylerin yaşamlarının her alanına nüfuz eder ve şiddet, bu iktidarın sürdürülmesinde bir araç olarak kullanılır.

    Özelikle kırılgan konumları dolayısıyla kadınlara ve çocuklara yönelik artan şiddet, patriarkal/erkek egemen düzenin ve cinsiyetçi iktidar yapılarının bir sonucudur. Bu şiddet, sadece bireysel bir saldırganlık olarak değil, toplumsal eşitsizliklerin derinleşmesinin bir yansıması olarak görülmelidir. Nitekim Türkiye’de kadınlara ve çocuklara yönelik şiddet olayları, bu güç dengesizliklerini perçinlemekte ve toplumsal düzenin devamlılığı için bir baskı aracı haline gelmektedir.

    Kadın cinayetleri ve çocuk istismarları, iktidarın tahakküm mekanizmasının en görünür yansımalarıdır. Bu şiddet vakalarında faillerin çoğu kez ya serbest bırakılması ya da hafif cezalar alması, şiddetin meşrulaştırıldığını ve sıradanlaştığını gösterir. Bu, şiddetin sadece bireysel bir öfke patlaması olmadığını, derin toplumsal yapısal sorunlarla bağlantılı olduğunu ortaya koyar.

    “ŞİDDET, TOPLUMSAL, EKONOMİK VE KÜLTÜREL YAPILARLA İÇ İÇE GEÇMİŞ BİR OLGUDUR”

    -Şiddet olgusunun sıradanlaşması ile karşı karşıyayız. Yaşam alanından, doğayı koruyana, kadından çocuğa yönelik ortaya çıkan bir şiddet sarmalı içindeyiz. Bundan yola çıkarak şiddetin sosyal, toplumsal ve ekonomik yansımaları var mıdır?

    Şiddetin sıradanlaşması, toplumsal yapının çözülmesi ve güven duygusunun kaybolması gibi sonuçlara yol açar. Şiddet artık yalnızca bireylerarası bir çatışma aracı olmaktan çıkmış, aynı zamanda toplumda derin bir korku ve güvensizlik yaratmıştır. Kadınlar kamusal alanlarda şiddet korkusuyla dolaşamazken, çocuklar da fiziksel ve duygusal travmalarla büyümektedir. Bu durum, toplumsal dokuyu zedelerken, şiddet karşısında bireylerin savunmasız kalmasına neden olur. Nitekim sadece 4 Ekim 2024 tarihinde birkaç saat içinde İstanbul’da yaşanan kadına yönelik erkek şiddeti ülkemiz açısından durumun vahametini ortaya koymaktadır. Semih Çelik, 4 Ekim 2024 tarihinde İstanbul’da yarım saat arayla iki genç kadını bir gösteri yapar gibi katletti.  Bu cinayetler, erkek şiddetinin ve cezasızlık politikalarının kadınları nasıl savunmasız bıraktığını bir kez daha gözler önüne sermektedir. Özellikle İkbal Uzuner’in ailesinin yaptığı açıklamalara göre, Çelik hakkında defalarca şikayette bulunulmuş, ancak hiçbir sonuç alınamamış. Bu durum, kadınların devlet tarafından korunmadığı ve erkek şiddetinin önlenmesinde ciddi eksiklikler olduğunu bir kez daha göstermektedir. Aynı gün, Taksim İstiklal Caddesi’nde iki erkeğin bir kadına tecavüz girişiminde bulunması ve faillerin serbest bırakılması, ancak sosyal medyanın baskısı üzerine tekrar tutuklanmaları, hukuki sistemin ne kadar kırılgan ve adaletsiz olduğunu gösteriyor. Bu olaylar, Türkiye’de şiddetin sıradanlaştığını ve toplumun her kesiminde derin bir korku ve güvensizlik yarattığını ortaya koymaktadır. Bu yalnızca kadın cinayetleri ve cinsel saldırılarla sınırlı değil; çocuklara yönelik şiddet de aynı şekilde toplumu derinden yaralıyor. Örneğin, Narin Güran isimli 8 yaşındaki çocuğun kendi ailesi içinde öldürülmesi, tüm mahallenin ağız birliği ile susması, failler arasında olan mahalle muhtarı amcasının iktidar mensuplarıyla ilişkisi ve cinayetin hala tam olarak çözülememiş olması adaletin olmadığı duygusunu pekiştirmektedir. Türkiye, kadınlar ve çocuklar için adeta bir mezarlığa dönüşmüş durumda. Bu nedenle şiddet bu kadar yaygın iken sıklıkla haber diline yansıyan ve dolaşıma sokulan bireysel sorunlara, örneğin “uyuşturucu kullanıyordu”, “alkollüydü”, “psikolojik sorunları vardı” gibi mazeretlerle açıklamak, gerçeği ıskalamaktır. Şiddet, bu bireysel olayların ötesinde toplumsal, ekonomik ve kültürel yapılarla iç içe geçmiş bir olgudur ve bu yapısal sorunları ele almadan şiddetin köklerine inmek mümkün değildir.

    Ekonomik yoksunlukların ve güvencesiz olmanın da şiddet ile doğrudan ve dolaylı ilişkilerini görmek gerekir. Kadınların ekonomik bağımsızlıklarını kazanmamaları, onları şiddete karşı daha kırılgan hale getirir. Kadınlar iş gücüne katılımda eşit fırsatlara sahip olmadıklarında, ekonomik güvencesizlik şiddeti artırıcı bir faktör haline gelir.  Ya da ekonomik sorunlar karşısında hem erkek şiddeti açısından hem şiddetin hedefi açısından kadınlar ve çocuklar kırılgan konumdadırlar. Bu açıdan toplumsal cinsiyet eşitsizliği, eğitimsizlik ve yoksulluk gibi yapısal sorunlar, şiddetin yalnızca bireylerarası bir çatışma değil, aynı zamanda ekonomik adaletsizliklerin ve toplumsal eşitsizliklerin bir yansıması olarak karşımıza çıkar.

    “ŞİDDETİ, PATRİARKAL YAPILARIN BİR UZANTISI OLARAK OKUMAK GEREKLİDİR”

    -Son yıllarda artan şiddeti -kadınlara, çocuklara, ekolojistlere, işçilere- nasıl değerlendirirsiniz?

    Son yıllarda kadınlara, çocuklara, ekolojistlere ve işçilere yönelik şiddet vakalarındaki belirgin artış toplumsal eşitsizliklerin, hukuki yetersizliklerin ve ekonomik kırılganlıkların bir sonucudur. Kadın cinayetleri, çevrecilerin öldürülmesi ya da işçilerin çalışma şartları yüzünden maruz kaldığı şiddet, toplumda yaygın olan tahakküm ilişkilerinin ve iktidar mekanizmalarının şiddet yoluyla kendini devam ettirdiğinin bir göstergesidir.

    Şiddetin bu denli yaygınlaşması, yalnızca bireylerarası bir sorun olmaktan çıkıp toplumsal bir sorun haline gelmiştir. Özellikle kadınlara ve çocuklara yönelik şiddet, patriarkal normlar ve toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinin bir sonucudur. Bu durum, devletin ve iktidar sahiplerinin şiddeti önlemek yerine meşrulaştırıcı politikalar ve uygulamalar geliştirdiğini göstermektedir. Bu anlamda şiddeti, toplumsal iktidar ilişkilerinin ve patriarkal yapıların bir uzantısı olarak okumak gereklidir.

    “TOPLUMSAL MUHALEFET ŞİDDETİN KÖKENİNE İNMELİ”

    – Şiddetin önüne geçmek için toplumsal muhalefet ne yapmalı?

    Toplumsal muhalefet, şiddetin sıradanlaşması karşısında yapısal sorunlarla yüzleşen ve bu sorunlarla mücadele eden bir direnç hattı geliştirmelidir. Şiddetin yalnızca bireysel öfke patlamaları ya da adli vakalar olmadığı, toplumsal eşitsizliklerin ve adalet mekanizmalarındaki yetersizliklerin bir sonucu olduğu kabul edilmelidir. Bu kapsamda toplumsal muhalefetin atabileceği bazı adımlar şunlardır:

    Toplumsal Cinsiyet Eşitliğinin Güçlendirilmesi; kadınlara ve çocuklara yönelik şiddetin temel sebeplerinden biri olan toplumsal cinsiyet eşitsizliği ile mücadele edilmelidir. Kadınların ekonomik bağımsızlıklarını kazanmaları, sosyal hayatta eşit temsile sahip olmaları, şiddetin azalmasına katkı sağlayacaktır.

    Hukuki Reformlar ve Yargının Güçlendirilmesi; kadın cinayetleri, cinsel saldırılar ve çocuk istismarları gibi suçlar için daha caydırıcı cezalar uygulanmalı ve adalet mekanizmaları güçlendirilmelidir. Sosyal medya baskısıyla hareket eden bir adalet sistemi yerine, hukukun işlerliği sağlanmalıdır.

    Ekonomik Eşitsizliklerin Giderilmesi; kadınların ekonomik bağımsızlıklarını kazanmaları, onları şiddete karşı daha korunaklı hale getirecektir. Bu nedenle toplumsal muhalefet, kadınların iş gücüne katılımını destekleyen politikalar için mücadele etmelidir.

    Dayanışma ve Şiddetsiz Direniş; toplumsal muhalefet, şiddetsiz direniş yöntemleri ve geniş kapsamlı dayanışma ağları kurarak şiddetin her türüne karşı güçlü bir toplumsal direnç inşa etmelidir. Kadınlar, çocuklar, LGBTİ+lar, işçiler ve ekolojistler arasında güçlü bir dayanışma oluşturulmalı ve bu gruplar arasında sürekli bir destek hattı kurulmalıdır.

    Sonuç olarak, toplumsal muhalefet şiddetin kökenine inerek, adalet sistemindeki eksiklikler, toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri ve ekonomik adaletsizliklerle yüzleşmeli, şiddetsiz bir toplum inşa etmek için yapısal dönüşümler için mücadele etmelidir.

    Nuray Atmaca/DERSİM

    İLGİLİ HABERLER

    ‘Devletin kullandığı şiddet politikası çok içselleştirildi’ – VİDEO
    >‘Toplumsal faşizme, şiddete karşı en güçlü direnişi kadın hareketi gösteriyor’- VİDEO

    ‘Erkek egemen sistem şiddetin sıradanlaşmasını istiyor’ – VİDEO

     

  • ‘Erkek egemen sistem şiddetin sıradanlaşmasını istiyor’ – VİDEO

    ‘Erkek egemen sistem şiddetin sıradanlaşmasını istiyor’ – VİDEO

    PİRHA – Kadın Zamanı Derneği Başkanı Dilek Başalan, şiddetin varlığını bilip çözüm üretmekten kaçınan bir iktidarın olduğunu belirterek, sıradanlaşan şiddetin kurumsallaştığını söyledi. Katliamların, savaşın önüne amasız fakatsız çıkılamadığını da kaydeden Başalan, “Arada bir uçurum var, önce bu uçurumu ortadan kaldırmak gerekiyor” dedi.

    Şiddet; kavramsal bir alandan çıkıp yaşamın her alanına nüfus etmiş durumda. Kadına, çocuğa, ağaca, suya, toprağa, hayvana, iktidarlar tarafından öteki görülen kimliklere, Aleviye, mülteciye, işçiye, emekçiye, emekliye, gence, öğrenciye, öğretmene, doktora yönelik şiddet tırmanmış durumda. Peki şiddet neden bu kadar arttı ve toplumun önemli bir kısmı tarafından normalleştirildi? Bu normalleşmede iktidarın payı nedir? Muhalefet neden şiddete karşı ses çıkarmıyor, toplumsal muhalefet neden alternatif üretmiyor?

    Konuya dair Kadın Zamanı Derneği Başkanı Dilek Başalan sorularımızı yanıtladı.

    “ŞİDDETE ÇÖZÜM ÜRETMEKTEN KAÇAN BİR İKTİDAR VAR”

    PİRHA: Şiddet nedir? Şiddetin “iktidar” olgusuyla ilişkisini nasıl okumalı?

    DİLEK BAŞALAN: Şiddet, hala bu yüzyılda tanımlamakta zorlandığımız hala şiddet türlerini bilmediğimiz, farkına varmadığımız bir durum olarak karşımızda. Çünkü şiddeti konuşmaktan, şiddetin varlığını bilip aslında ona çözüm üretmekten kaçınan bir iktidar var. Şiddeti tanımlamaktan kaçan bir iktidarın yönettiği bir ülkede de şiddet tanımlaması gerçekten gittikçe zorlaşıyor. Çünkü tanımlamasını yapamadığımız bir olgunun, mücadelesinde de tıkanabiliyorsunuz. Biz de kadın dernekleri olarak sivil toplum örgütleri olarak kadın mücadelesini yürüten kadınlar olarak şiddeti sonuna kadar tanımlıyoruz ve tüm şiddet türlerini açığa çıkarıp bu şiddet türlerinin her kadının birebir maruz kaldığı bir durumdur diyoruz. Ama iktidar her zaman bunu reddediyor.

    Kadına yönelik şiddetin boyutlarını gittikçe daraltıyor, kadına yönelik şiddeti aile ve ahlak içerisinde daraltan bir yerde. Okulda, tarlada, iş yerinde, sokakta her yerde şiddet var. Sadece bizler şiddeti nasıl tanımlayacağımızı ve tanımladığımız şiddetle nasıl baş edeceğimizi bazen bilemiyoruz. Bunu bilmemiz için hepimizin bilmesi ve doğru tanımlaması için iktidarın dilinin ne kadar yanlış olduğunu ne kadar eril bir politika olduğunu erkek egemen sistemin her zaman şiddeti bize ne kadar farklı yönleriyle yansıttığını göstermek istiyoruz. Ve aslında kadın dernekleri olarak da bunun için çok güçlü bir çalışma yürüttüğümüzü düşünüyorum.

    “SIRADANLAŞAN ŞİDDETLE BİRLİKTE SIRADANLAŞAN KÖTÜLÜK DE VAR”

    -Şiddet olgusunun sıradanlaşması ile karşı karşıyayız. Yaşam alanından, doğayı koruyana, kadından çocuğa yönelik ortaya çıkan bir şiddet sarmalı içindeyiz. Bundan yola çıkarak şiddetin sosyal, toplumsal ve ekonomik yansımaları var mıdır?

    Şiddet sıradanlaşıyor. Çünkü erkek egemen bir sistem var. Çünkü erkek egemen sistem şiddetin sıradanlaşmasını istiyor. Sadece kadına yönelik şiddet değil aslında toplumsal bir şiddet ile karşı karşıyayız. Her gün nefret dilinin bu kadar kurumsallaştığı, ülkeyi yönetenlerin toplumu kutuplaştırma politikasının öznesi olduğu bir durumdayken evet bu ülkede şiddet sıradanlaşır. Şiddetin karşısında adil davranan, cezalaştırma politikalarını gerçekten adil dile getirip hüküm veren çok az yargı mensubu var. Biz de tam da bunun için mücadele ediyoruz. Bir davaya 7-8 kadın bakış açısında hakim avukatlar girecek ki gerçekten bir ceza aldıralım. Ya da çok gündemleşecek, kadınlar sokaklara çıkacak kadınlar her gün eylemler yapacak ki şiddet sıradanlaşmasın.

    Narin olayında gördük. 8 yaşında bir çocuk öldürülüyor. Ve yaklaşık 20 gün bütün deliller yok edilene kadar bir avuç köyde insanlar, delilleri yok edebiliyor. Çok soğukkanlı hareket edebiliyor ve bir kötülük zinciri var. Hala kimin, kimlerin öldürdüğünü bilmiyoruz. Bir örgütlü kötülük var burada. 8 yaşındaki bir çocuğa kadınlı erkekli bunu yapan zihniyetin tabanına inmek lazım. Bir kadın, nasıl bu hale geldi? Nasıl erkekleşebildi bu kadar? Bir kadın bir cinayetin nasıl öznesi olabilir? Aslında sıradanlaşan şiddetle birlikte sıradanlaşan bir kötülük de var. Hatta sadece sıradanlaşan değil kurumsallaşan bir kötülük de var.

    “HAKKINI ARAYANLARIN DEĞİL PATRONLARIN, RANTÇILARIN YANINDA OLAN BİR SİSTEM VAR”

    -Son yıllarda artan şiddeti -kadınlara, çocuklara, ekolojistlere, işçilere- nasıl değerlendirirsiniz?

    Madencilerin direnişini görüyoruz, Ankara’ya yürüyen işçilerin direnişlerini görüyoruz. Bu direnişin, hakkını arayan insanların karşısında neden kolluk şiddeti oluyor bunu bir sorgulamak lazım. Bu işçiler nasıl tekmeleniyor ya da doğasına, köyüne sahip çıkan kadınlara nasıl davalar açılabiliyor? Ege’de gördük, Diyarbakır’da, Şırnak’ta gördük. Lice’de mesela bir mücadele yürütülüyor. Bu mücadelelere karşı hakkını arayanların yanında değil de patronların yanında olan, rantçıların yanında olan, işçinin asla yanında olmayan bir sistem var. Kadınlar nasıl ki var olma mücadelesi verirken ‘bir kişi daha eksilmek istemiyoruz’ derken bir şiddetle karşı karşıya kalıyorsa, İstanbul Sözleşmesi’ni savunurken hakkımızda davalar açılıyorsa işçiler de insani yaşam hakkını savunduğu için şiddetle karşı karşıya kalıyor. O yüzden aslında hem kötülüğün hem şiddetin bu kadar sıradanlaşıp, kurumsallaşması siyasi iktidar politikalarından bağımsız değil. Siyasi iktidar, bazı şeyleri örtmek için, bazı hakikatlerin yansımaması için belirli kaoslar yaratabiliyor. 8 Mart’ı, 25 Kasım’ı illegal eylemler olarak gösterebiliyor. En meşru basın açıklamalarımızı yasaklı hale getirebiliyor. İşçi grevleri en meşru hakken, sendikalı olmak en meşru hakken bunları terörize edebiliyor. Yandaş medyaya çok farklı yansıtabiliyor. Halbuki yurtdışında toplantıya katıldığında çok demokratik bir ülke olduğumuz iddia edilebiliyor. Herkesin çok eşit ve özgür haklarda yaşadığı iddia ediliyor. Fakat Türkiye gerçeğine baktığımızda insanlar yoksulluktan, insanlar hakkını aramaktan gerçekten yorgun düşmüş durumda. Ama bu yorgunluğa, yılgınlığa rağmen her gün de sokaklardayız. Çünkü direnen bir yapı da var. Kadınlar, işçiler, Kürtler, ırkçılığa karşı toplumsal kötülüğe karşı ittifakları güçlendiren gerçekten ezilenlerin, kadınların yanında olan bir güç de var. Bence o güç şu an daha ağır basıyor. Çünkü gittikçe büyüyen, biat etmeyen bir durum var. Bizi ne kadar yılgınlığa sevk etseler de bütün çalışmalarımızı durdurmaya çalışsalar da özellikle kadınlar bir gün bile durmadı. Yolunda gitmeyen şeyleri de durduracak olan da kadınlar.

    “KATLİAMLARIN, SAVAŞIN ÖNÜNE AMASIZ FAKATSIZ ÇIKAMIYORUZ”

    -Şiddetin önüne geçmek için toplumsal muhalefet ne yapmalı?

    Mesela bir ırkçılık söz konusu olduğunda, nasıl ayrışabiliyoruz. Mesela Filistin var şuan gündemde. Filistin direnişinde dahi şuan sosyalist örgütlerin kendi içerisinde bir ayrışması var. Kadın hareketinin kendi içerisinde bir tartışması var. Katliamların, savaşın önüne amasız fakatsız çıkamıyoruz. Suriye’de bir savaş varsa Irak’ta bir savaş varsa amasız fakatsız gidemiyoruz. Bu sıcak savaşlar, Türkiye’yi doğal olarak etkileyen savaşlar. Ortadoğu’da olan herhangi bir şey burayı etkileyen şeyler. Mesela Mahsa Amini katledildiğinde biz bütün kadınlar birlikte olabildik, bütün kadınlar sokağa çıkabildik. Bunu neden diğer muhalefetle yapamıyoruz? Çünkü ‘biz sadece kadın alanında çalışma yürütüyoruz, gerisi bizi ilgilendirmiyor’ demiyoruz ki. Bu ülkede olan ekolojik sorun, hayvanların katledilmesi için neden birlikte olamıyoruz? Yani hayvanlar için doğa için birlikte olamayacaksak ne için birlikte olacağız?

    Politik şeylerde, siyasi pozisyonlarda kısmen tırnak içerisinde anlayabilirim. Fakat bizi etkileyen bazı şeyler var. Kadın cinayetleri, çocuk istismarı, hayvanların katledilmesi, doğanın katledilmesi, işçilere olan saldırılar. Bu işçiler bizim ailemiz. Biz hepimiz emekçi çocuklarıyız. Hepimiz bir yerlerde emek veren işçilik yapan ailelerin çocuklarıyız. Bir konfor alanı da var. Bu mesela sendikalar, odalar için çok geçerli. Bir türlü toplumsallaşamayan bir durum var. Mesela biz kadın derneğiyiz. Kendimize ait bir konfor alanı yoktur, bir hiyerarşi yoktur. Fakat bazı sendikalar, bazı odalar toplumsallıktan çok uzak bence bu yüzden birlikte olamıyoruz. İşçi, sendikasıyla kendini eşitleyemiyor. Eşitlenemediğin bir yerde de mücadele edemiyorsun. Ama mesela bir kadın derneğinde, feminist mücadelede böyle bir şey yoktur. Çünkü ilk defa tanıştığın bir kadınla feminist mücadele üzerinden diyalog kurarsın. Fakat arada bir uçurum var önce bu uçurumu ortadan kaldırmak gerekiyor.

    Devrim FINDIK/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER

    ‘Devletin kullandığı şiddet politikası çok içselleştirildi’ – VİDEO
    >‘Toplumsal faşizme, şiddete karşı en güçlü direnişi kadın hareketi gösteriyor’- VİDEO

     

  • ‘Devletin kullandığı şiddet politikası çok içselleştirildi’ – VİDEO

    ‘Devletin kullandığı şiddet politikası çok içselleştirildi’ – VİDEO

    PİRHA – İnsan Hakları Derneği(İHD) Eş Genel Başkanı Eren Keskin, hiyerarşinin en üstünde olan iktidar gücünün topluma yaşattığı her şeyin bir şiddet biçimi olduğunu söyledi. Keskin, devletin kullandığı şiddet politikasının çok içselleştirildiğini de belirterek “Bir gün bile daha barış için genel grev yapılmadı bu coğrafyada. O nedenle evet bizim bir iktidar sorunumuz, iktidarın şiddeti sorunumuz var ama bizim bir muhalefet sorunumuz da var” dedi.

    Şiddet; kavramsal bir alandan çıkıp yaşamın her alanına nüfus etmiş durumda. Kadına, çocuğa, ağaca, suya, toprağa, hayvana, iktidarlar tarafından öteki görülen kimliklere, Aleviye, mülteciye, işçiye, emekçiye, emekliye, gence, öğrenciye, öğretmene, doktora yönelik şiddet tırmanmış durumda. Peki şiddet neden bu kadar arttı ve toplumun önemli bir kısmı tarafından normalleştirildi? Bu normalleşmede iktidarın payı nedir? Muhalefet neden şiddete karşı ses çıkarmıyor, toplumsal muhalefet neden alternatif üretmiyor?

    Konuya dair İnsan Hakları Derneği (İHD) Eş Genel Başkanı Avukat Eren Keskin sorularımızı yanıtladı.

    “ŞİDDET DEYİNCE AKLIMA İLK GELEN İKTİDARLARIN ŞİDDETİ”

    PİRHA: Şiddet nedir? Şiddetin “iktidar” olgusuyla ilişkisini nasıl okumalı?

    EREN KESKİN: Aslında bunu hiyerarşi ile tanımlayabiliriz. Bu dünyada da örneklerini çok sayıda gördüğümüz gibi hiyerarşinin, militarizmin, emperyal güçlerin ve sömürgeci güçlerin kullandığı ve esas olarak tüm dünyaya yayılan bir şiddet var. Ama maalesef esas sorun kendi yarattıkları hukukla bu şiddetin üzerini örtüp hatta bu şiddeti meşrulaştıran bir yapının varlığıdır. Bana göre şiddet deyince aklıma ilk gelen iktidarların şiddetidir. Ve iktidarlar, bu şiddeti kullanırken kendilerince bir ‘normal’ yaratıyorlar. Bu normali yaşamın tüm alanlarında bize dayatıyorlar. Bu da bir şiddet. Örneğin ırkçılık, homofobi, transfobi, erkek egemenliği bütün bunlar bu şiddeti araç olarak kullanıp ve yarattıkları hukukla da bu şiddetin üzerini örten, hukuku bir kılıf olarak kullanan bu güçler, bize aynı zamanda nasıl davranmamız gerektiğini de öğretiyorlar. Ve tüm toplumlara yayılıyor. Ki bunun örneklerini kendi coğrafyamızda da genel olarak tüm dünyada çok net görüyoruz. Bir şiddet var ve bu şiddetin meşrulaştırılması var. Devletler tarafından kullanılan şiddetin, bu meşrulaştırılan şiddet de her toplumda önce kadınlara, çocuklara ve LGBTİ+’lara dönüyor. Hiyerarşik ilişkilerden, hiyerarşinin en üstünde olan iktidar gücünün topluma yarattığı her şey bir şiddet biçimi.

    “COĞRAFYAMIZDA ŞİDDET ÇOK İÇSELLEŞTİRİLMİŞ”

    -Şiddet olgusunun sıradanlaşması ile karşı karşıyayız. Yaşam alanından, doğayı koruyana, kadından çocuğa yönelik ortaya çıkan bir şiddet sarmalı içindeyiz. Bundan yola çıkarak şiddetin sosyal, toplumsal ve ekonomik yansımaları var mıdır?

    Şiddetin meşrulaştırılmasının en yoğun olduğu bir süreci yaşıyoruz. Aslında Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluşundan öncesine gitmek gerekiyor. Çünkü bu devletin kuruluşunun hemen öncesi büyük bir şiddet olayına dayanıyor. 1915 Soykırımı ve bu soykırımı gerçekleştiren zihniyetin, kurduğu bir cumhuriyetten söz ediyoruz. Yani ittihatçı anlayışın kurduğu bir cumhuriyetten söz ediyoruz. Daha sonra birçok katliamlar ve bir soykırım daha yaşandı. 1938 Dersim Soykırımı, o arada meydana gelen Kürdistan’daki katliamlar, ardından askeri darbeler, 12 Eylül ve bugüne kadar yaşadığımız her şey şiddetin meşrulaştırılması ve devlet tarafından kullanılan bu şiddetin hem ‘meşrulaştırılması’ hem de konuşulmasının yasaklanması aslında bütün toplumu biçimleyendir. O nedenle bizim Türklük Sözleşmesi diye tabir ettiğimiz de bu. Çünkü bu coğrafyada kuruluşla birlikte iki kimlik sadece kabul edilmiş. Türklük ve Sünni Müslümanlık. Bunun dışındaki tüm etnik kimlikler, inanç kimliği, cinsel kimlikler ya yok edilmiş ya da yok edilmeye çalışılıyor, asimile ediliyor. Bu da bir şiddetin türü zaten. Ve maalesef coğrafyanın halkı tarafından çok içselleştirilmiş bir şiddet bu. Yani bugün kendilerine ‘sağdayım ya da soldayım’ diyenlerin de bir kısmı dahil olmak üzere devlet gibi düşünüyorlar aslında. Çok içselleştirilmiş bir resmi görüş var. Bizim coğrafyamızda şiddetin, toplumsallaşması böyle gelişmiş.

    Bugün siz devletin bize dayattığı kırmızı çizgiler ki bu Kürdistan meselesidir, Ermeni Soykırımı’dır, Kıbrıs’ta yaşanan durumdur, Türkiye’nin oradaki varlığıdır. Bütün bu konularda farklı bir görüş ileri sürdüğünüzde hem devlet tarafından suçlanırsınız hem de toplumun büyük bir bölümü tarafından suçlanırsınız. Ki bu şiddeti en ağır yaşayan kesimlerden biri de LGBTİ+ bireyler. Onlar da bu şiddet çok meşrulaştırıldığı için sadece heteroseksüel cinsiyet kimliği normal kabul edildiği için bu homofobik ve transfobik şiddetin çok yoğunlaşmasına sebep oluyor. Devletin kendi kullandığı dil ve uygulamalarıyla meşru hale getirdiği şiddet, toplumun büyük bir bölümü tarafından satın alınmış durumda. O nedenle zaten karşı tarafa büyük bir tahammülsüzlük var ve hemen şiddetle karşı koymak var. Bu gerçekten çok sosyolojik bir durum.

    “YAŞANAN ŞİDDET EKONOMİNİN DE FELÇ OLMASINA NEDEN OLUYOR”

    -Son yıllarda artan şiddeti -kadınlara, çocuklara, ekolojistlere, işçilere- nasıl değerlendirirsiniz?

    Bu coğrafyada biz her zaman şiddetten şikayet ettik. Eskiden sosyal medya diye bir şey yoktu ve yaşadığımız şiddeti herkes görmüyordu, herkese ulaşmıyordu. Ama artık sosyal medya diye bir şey var ve burada yaşanan şiddet, dünyanın öbür ucundan da anında öğrenilebiliyor. Ama maalesef buna karşı çıkış noktasında eksik ve yetersiz bir toplumsal yapı var. Mesela bu şiddet, aynı zamanda ekonominin de felç olmasına neden oluyor. Çünkü Türkiye’nin son derece güvenlikçi ve savaşçı, çözüme yaklaşmayan bir Kürt politikası var. Bu Kürt politikası nedeniyle hem savaş devam ediyor hem de Türkiye, Suriye’nin bir bölümüne girmiş durumda. Ve orada birçok cihatçı yapı, Türkiye tarafından besleniyor. Çok büyük bir para aktarılıyor oraya. Ve çok ilginçtir ki genel olarak sendikalar bile bunu dile getirmiyorlar. Şimdi bugün işçi ve emekçinin bu kadar kötü durumda olması, ekonominin bu kadar berbat durumda olmasının en büyük nedeni Türkiye’nin yürüttüğü savaş politikasıdır. Ama bu coğrafyanın içinde konuşulmuyor. İşçiler bile bunu söylemiyorlar. Tam tersine hiç gündemlerinde yok. Yine aynı yere geliyoruz. Devletin kullandığı bu şiddet politikası çok içselleştirilmiş durumda.

    “BİR GÜN BİLE BARIŞ İÇİN GENEL GREV YAPILMADI BU COĞRAFYADA”

    -Şiddetin önüne geçmek için toplumsal muhalefet ne yapmalı?

    Toplumsal muhalefet derken kendilerine muhalifim diyenler arasında da çok büyük farklar var. Mesela Kürt meselesi, Ermeni Soykırımı, Kıbrıs’ta yaşanan durum söz konusu olduğunda devlet gibi düşünen ama solcuyum diyen de var. Muhalefetin ne olduğunu önce konuşmak gerekiyor. Tabii ki bana göre muhalefet, Türkiye devletinin resmi politikalarının bütün kırmızı çizgilerine muhalif olmak demek ama bu bizim coğrafyamızda çok zor. O zaman yapmamız gereken şu, bütün bu şiddete karşı çıkabilmek için uzun vadede tabi ki resmi ideolojiye tavır almak ama kısa vadede de ortaklıklarımızı ön plana çıkararak bir mücadele geliştirmek. Ben bunun da Türkiye’de çok eksik olduğunu düşünüyorum. Çünkü Kürt meselesi bir turnusol gibi orada duruyor. Yani siz Kürt meselesi konusunda farklı bir fikir ileri sürdüğünüzde başka konularda sizinle yan yana olanlar hemen farklı bir tavır içerisine maalesef girebiliyorlar. Onun için bizim coğrafyamızda muhalefet gerçek anlamda gelişmiyor. Yani böyle bir sorunumuz var. Mesela bugün İsrail-Filistin meselesinde İsrail’in korkunç bir şiddet üreten devlet politikasına karşı İsrail’de yüzbinler yürüyüş yapabiliyor ama bizim coğrafyamızda böyle bir yürüyüş yapılmıyor. Yani bir gün bile daha barış için genel grev yapılmadı bu coğrafyada. O nedenle evet bizim bir iktidar sorunumuz, iktidarın şiddeti sorunumuz var ama bizim bir muhalefet sorunumuz da var.

    Devrim FINDIK/İSTANBUL

  • Kadınlar, Bursa’da öğretmene şiddet uygulayan okul müdürünü protesto etti-VİDEO

    Kadınlar, Bursa’da öğretmene şiddet uygulayan okul müdürünü protesto etti-VİDEO

    PİRHA – SOL Feminist Hareket, Bursa’da görev yapan bir imam hatip ortaokulu müdürünün, öğrencilere ve kadın müdür yardımcısına yönelik şiddetini protesto etti. Buket Avcı Güler, “Laikliği, laik, bilimsel, kamusal eğitimi, karma eğitimi, emeğimizin hakkını, eşit işe eşit ücreti mutlaka kazanacağız” dedi. 

    SOL Feminist Hareket, öğrencilere “Okulda başı açık kız öğrenci istemiyorum” deyip ardından kadın müdür yardımcısına şiddet uygulayan okul müdürünü protesto etti.

    Mahmut Celalettin Ökten İmam Hatip Ortaokulu’nda yaşanan olayın ardından Bursa’da laiklik eylemi yapıldı. Yuttaşlar, yürüyüş esnasında “Laiklik için ayağa kalk”, “Fetvalar sizin sokaklar bizim”, “Yaşasın kadın dayanışması”, “Yaşasın feminist mücadelemiz”, “Polonez işçisi yalnız değildir”, “Susmuyoruz, korkmuyoruz, itaat etmiyoruz” sloganları atıldı.

    “YARATTIĞINIZ DÜZENE HODRİ MEYDAN DİYORUZ!”

    SOL Feminist Hareket adına basın açıklamasını Buket Avcı Güler okudu. “laikliğe, bilimsel ve karma eğitim düşmanlarına karşı buradayız” denilen metinde şu ifadelere yer verildi:

    “Bugün burada yükselen mücadele 22 yıllık karanlığın karşısında direnen kadınların sesi, mücadelesidir. Bugün burada yükselen mücadele karanlığa meydan okuyanların laiklikten ve kazanımlarından vazgeçmeyenlerin mücadelesidir.

    Daha birkaç hafta önce kadın öğretmenin kapısını tekmeleyenlere, öğrencilere “başı açık diyen öğrenci istemiyorum” karanlığa, laikliğe, bilimsel ve karma eğitim düşmanlarına karşı buradayız. Mezuniyet töreninde etek boyu kriteri koyanlara, başı açık öğrencileri hedef alanlara karşı buradayız. Yoksulluğa mahkum edilmiş kadınlar için, taşımalı eğitim kaldırıldığı için okula gidemeyen çocuklar için, daha 4 yaşında sübyan mekteplerine, 4-6 yaş Kur’an kurslarına mahkum edilip cemaat-tarikat düzeninin ortasına terkedilen çocuklar için buradayız biz. Bursa’da da ülkenin dört bir yanında olduğu gibi mantar gibi türeyen cemaat tarikat yuvalarına karşıdır mücadelemiz. Daha 2 hafta önce Altınşehir Mahallesi’nden yükselen ses bizim sesimizdir. ‘İstanbul Sözleşmesi bizimdir’ diye haykıranlarız biz! Bu sokaklar tanır bizi ve mücadelemizi.
    Her gün ev içi emeği yok sayılanlar için, fabrikalarda emek veren, emekli olsa da geçinemediği için çalışmak zorunda kalan, ama emeğinin karşılığını asla alamayan emekçi kadınlar için buradayız biz! Direnen Barutçu işçileri için, Eker Süt İşçileri için, Fernas işçileri için, Polonez işçileri için buradayız biz! Aylardır taban maaş hakkı için direnen özel sektör öğretmenleri için buradayız! Narin için, HKG için, Aladağ için, kadın cinayetlerinde katledilen kız kardeşlerimiz için buradayız. Yarattığınız düzene hodri meydan diyoruz! Hiçbir kadın yalnız yürümeyecek, hiçbir çocuk yalnız büyümeyecek. Laikliği, laik, bilimsel, kamusal eğitimi, karma eğitimi, emeğimizin hakkını, eşit işe eşit ücreti mutlaka kazanacağız.”

    “O FABRİKAYA GERİ DÖNECEĞİZ”

    Eylemde Polonez işçileri adına Sırma İlhan ile Ayla Erdal da konuşma yaptı. İlhan, “Siz kadınlarla aynı yolda yürümekten çok mutluyuz” dedi.

    Ayla Erdal ise “Biz sadece sendikaya üye olduğumuz için işten atıldık. Sadece hakkımızı istedik. Her koşulda 73 gündür mücadele ediyoruz. Zorlu koşullara karşı canla başla direniyoruz. Her ne olursa olsun asla hakkımızdan ve mücadelemizden vazgeçmeyeceğiz. O fabrikaya geri döneceğiz. Polonez işçisi yalnız değildir” şeklinde konuştu.

    “MÜCADELEMİZ HER KOŞULDA DEVAM EDECEK”

    VELİ-DER (Öğrenci Veli Derneği) adına konuşan Songül Gündoğdu ise şu konuşmayı yaptı:

    “Biz veliler olarak bu yıl da okullarda kayıt ücretleri, okulların temizlik problemi, sınıf mevcutları, beslenme sorunu gibi pek çok meseleyle boğuşuyoruz. 22 yıldır ülkemizde önceki iktidarlardan daha farklı, kendi dünya görüşüne göre bir ülke yaratmak isteyen, kendi arzularına uygun bir toplum inşa etmeye çalışan bir iktidar var. Bu amaçlarına ulaşmak için ÇEDES, tarikatlarla yapılan protokoller ve Maarif Modeli gibi çeşitli yöntemler deniyorlar. bizler laikliği, bilimsel eğitimi savunmaya devam edeceğiz. Bizler ne Aladağ’da tarikat yurdunda yanarak hayatını kaybeden kız çocuklarımızı ne Ensar Vakfı’nda çocuklarımıza yaşattığınız toplu tecavüz iğrençliğini ne Antalya’da cemaat yurdunda boğazı kesilen Mehmet Sami Tuğrul’u ne de Elazığ’da intihara sürüklenen tıp öğrencisi Enes Kara’yı unuttuk. ÇEDES’e, tarikatlara, MESEM’e, Maarif Modeli’ne karşı mücadelemiz her koşulda devam edecek.”

    PİRHA/BURSA

  • Suriyeli çocuğa şiddet uygulayan şahıs gözaltına alındı

    Suriyeli çocuğa şiddet uygulayan şahıs gözaltına alındı

    PİRHA- Metroda Suriyeli çocuğa şiddet uygulayan D.A. gözaltına alındı.

    İstanbul’da 22 Ağustos’ta Yenikapı – Hacıosman seferini yapan M2 Metrosu’nda, Suriyeli çocuğa dönük iki erkek tarafından uygulanan şiddete tanıklık eden Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD) üyesi Avukat Hazal Bilgili, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu.

    Dilekçede, 6-7 yaş arasında alan Suriyeli çocuğun şiddete maruz kaldığı ana dair tanıklığına yer veren Bilgili, Suriyeli iki çocuğun kendisine de saç tokası satmaya çalıştığını belirtti. Daha sonra çocukların diğer vagonlara doğru ilerlediğini belirten Bilgili, bir erkeğin çocuğu önce darp ettiği ve darp etkisiyle çocuğun yere düştüğünü belirtti. Bilgili dilekçede, şiddet uygulayan erkeğin çocuğu yerden kaldırıp darp etmeye devam ettiğini dile getirdi.

    İKİ ERKEK ŞİDDET UYGULADI

    Dilekçede, metrodaki başka bir yolcunun çocuğu darp eden kişiye, “Ne yapıyorsun, küçük çocuğa vurulur mu, hangi gerekçe ile vuruyorsun” diyerek engellemeye çalıştığına yer verildi. Dilekçede şiddetin kameralara yansıdığı ve burada ikinci bir erkeğin de çocuğu darp ettiği yer aldı.

    Şiddet failinin kendisini engelleyen yurttaşa, “Sen kimsin, kimliğini göster, Türk müsün?” diye karşılık verdiği belirtildi.

    Bilgili dilekçede failler hakkında “Kasten yaralama suçundan” kamu davası açılmasını talep etti.

    Dilekçede, metro içerisinde kameraların mevcut olduğu hatırlatılıp, bu kamera görüntülerinin ivedilikle İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nden istenmesi de talep edildi.

    GÖZALTINA ALINDI

    Kamuoyunun tepkisini çeken şiddet faili D.A. isimli şahıs gözaltına alındı.

    (HABER MERKEZİ)

  • Altın Erdoğan adalet arıyor; Gözünü kör eden patronunun eşi hala serbest-VİDEO

    Altın Erdoğan adalet arıyor; Gözünü kör eden patronunun eşi hala serbest-VİDEO

    PİRHA- Antalya’nın Serik ilçesinde geçimini nar toplayıcılığıyla sağlayan Altın Erdoğan, 2020 yılında yemek yedikleri için kızan patronunun eşi tarafından gördüğü şiddet sonucu sol gözünü kaydetti.  Saldırganın 7 yıl 6 ay hapis cezası aldığını ancak hala serbest dolaştığını belirten Erdoğan, “Adalet arıyorum” dedi.

    Altın Erdoğan yurttaş Antalya’nın Serik ilçesinde 2020 yılında patronunun eşi tarafından darp edilmesi sonucu sol gözünü kaybetmiş. 63 yaşındaki Erdoğan, yaşadığı saldırıyla ve sonrasındaki gelişmelerle ilgili PİRHA’ya konuştu.

    “YEMEK YEMEMİZE DAHİ MÜSADE ETMİYORLARDI”

    Yevmiyeci olarak Serik’te bir nar bahçesinde çalıştığını belirten Altın Erdoğan, “Sabah saat 06.00 işe başladık öğlen saat 14.00 olmuştu ve hala bize yemek vermediler. Ben de patrona gidip işçilerin yemek yemediğini söyledim. İşveren de bana kızdı. Yemek yemeden çalışın, saat 15.00’te iş bitecek dedi. Ben de sesimi çıkarmadım. Tekrar arkadaşlarım acıktık deyince oturup hep beraber yemek yedik” dedi.

    “İŞVERENİN EŞİ BOĞAZIMA BASTI, BENİ DÖVDÜ”

    Yemek yedikleri için işverenin “işi aksatıyorsunuz” diyerek kendisine kızdığını belirten Erdoğan, “’Yevmiyenizi keseceğim’ dedi ve çalıştığımız tarlada münakaşalar oldu. 16.00 sıralarında işimiz bitmişti. Akşam iş bitince 15 kişilik arabaya 30 kişiyi doldurdular. Araç çok kalabalıktı ben de orada maske takılmadığı için bazı gençlere maske takmasını söyledim. Daha sonra arabayı durdurdular. İşverenin hanımı araçta boğazıma bastı, beni dövdü” diye belirtti.

     “PARTONUN EŞİ BENİ DÖVEREK GÖZÜMÜ KAYBETMEME NEDEN OLDU”

    Mahalleye geldiğinde servisten indikten sonra işverenin eşinin arkasından geldiğini belirten Altın Erdoğan, şöyle devam etti:

    “Evime 100 metre mesafe kalmıştı arkadan koşarak geldi kadın. Tarlada o kadar işçileri oturtup yemek yedirtin seninle hesaplaşmamız var, dedi ve orada beni yakaladı, tekrar dövdü, saçımı çekti, beni darp etti ve orada gözümü kaybettim. Ne polis çağıracağız ne de hastaneye götüreceğiz dediler. Beni bir arabaya koydular götürüp Eğitim Araştırma Hastanesi’nin önüne bırakıp kaçtılar. Ben oradan ambulansla Akdeniz Üniversitesi’ne geçtim kimse yok yanımda. Tabi üzerimde ‘şikayetçi olmayacaksın’ diye tehdit de var. ‘Şikayetçi olursan sana çok kötü şeyler yaşatırız’ diye beni korkuttular.”

    BANA SALDIRAN KİŞİYE 7 YIL 6 AY CEZA VERİLMESİNE RAĞMEN ELİNİ KOLUNU SALLARAYARK GEZİYOR”

    Gelen tehditlere rağmen ne olursa olsun şikayetçi olacağını belirttiğini söyleyen Altın Erdoğan, “Üniversite hastanesinde gözümden 3 defa ameliyat oldum ama gözümü kaybettim. Davayı açtım. 3 yıldır mahkeme sürüyor. Bundan 10 ay önce ceza davası sonuçlandı. Davayı kazandım. Kadın 7 yıl 6 ay ceza aldı. Ama şu anda dışarıda dolaşıyor” dedi.

    “80 LİRALIK YEVMİYE İÇİN GÖZÜMDEN OLDUM”

    Maddi ve manevi tazminat davası açtığını da belirten Altın Erdoğan, şunları kaydetti:

    “Adalet arıyorum, adalet istiyorum. Çocuklarımın, benim, hepimizin psikolojisi bozuk. 80 liralık yevmiye için gözümden oldum. Şu anda ben ne devletten bir engelli aylığı alabildim, ne bir bakım maaşı alabildim. Şu anda ben kimse olmazsa hiçbir yere gidemiyorum. Zor durumdayım şu an bakıma muhtacım.”

    Cebrail ARSLAN/ANTALYA

     

  • Sanık erkek, saldırıyı ‘aldatma’ kılıfıyla savundu- VİDEO

    Sanık erkek, saldırıyı ‘aldatma’ kılıfıyla savundu- VİDEO

    PİRHA- Mersin’de intörn doktor Nida Nur Nergiz’i ateşli silahla yaralayan Ersin Karakuş’un yargılandığı davanın ilk duruşması görüldü. Sanık erkek, aldatıldığını ileri sürerek saldırıyı gerçekleştirdiğini savundu. Yaralanan Nergiz ise kadın örgütleri aracılığıyla mesaj göndererek şahsın en ağır şekilde cezalandırılmasını istedi.

    Mersin’de intörn doktor Nida Nur Nergiz’i 23 Ekim 2023 tarihinde 7 el ateş ederek yaralayan Ersin Karakuş hakkında açılan davanın ilk duruşması Mersin 7’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. “Kasten öldürmeye teşebbüs” suçlamasıyla yargılanan Ersin Karakurt, duruşmaya Ses ve Görüntü Bilişim Sistemleri (SEGBİS) ile katıldı. Duruşma kimlik tespiti ile başladı. Duruşmada Mimoza Kadın Derneği, Kadın ve Demokrasi Vakfı (KADEM) ile Mersin Barosu Kadın Hakları Merkezi’nin müdahillik talepleri reddedildi.

    ŞİDDETE ‘ALDATMA’ KILIFI

    Savunma yapan sanık Ersin Karakuş; Nida Nur Nergiz ile ilişkisi olduğunu ve kendisini aldattığını düşündüğünden dolayı böyle bir fiili gerçekleştirdiğini ileri sürdü. Karakuş’un olay günü Nergiz ile tesadüfen karşılaştığını iddia etmesi üzerine Mahkeme Heyeti, “Sen pompalı tüfeği sürekli arabanda mı tutuyorsun” diye sordu. İncelenen kamera kayıtlarında sanığın Nida Nur Nergiz’in oturduğu binanın önünde bir süre beklediği ve aracın içinde tüfek olduğu da belirtildi.

    Duruşmada söz alan avukatlar, sanığın ceza miktarını düşürmek için ‘aldatma’ ve ‘pişmanlık’ üzerine savunma verdiğini dile getirdi.

    “SANIK PİŞMAN OLMADIĞINI SÖYLEDİ”

    Sanığın ifadesinin ardından görgü tanıkları dinlendi. Abla B. Nergiz Karakuş’un sık sık kardeşini tehdit ettiğini söyledi. Karakuş’un olayın ardından pişman olmadığına dair kardeşine ses kaydı attığını dile getiren B. Nergiz, Karakuş’un Nergiz ile evleneceğine dair iddialarının doğru olmadığını, kendisinin ve ailesinin Karakuş’u tanımadığını dile getirdi.

    Mahkeme heyeti sanık Karakuş’un tutukluluk halinin devamına, sanığın ceza ehliyetine dair rapor alınmasına ve duruşmanın 2 Nisan Salı günü saat 13.30’a ertelenmesine karar verdi.

    NİDA NUR NERGİZ’DEN ADALET TALEBİ

    Saldırıya uğrayan Nida Nur Nergiz, kadınlar aracılığıyla mesaj göndererek, “Bugüne kadar yaşadığım ve gelecekte yaşayacağım tüm zorluklar için şahsın en ağır şekilde cezalandırılmasını istiyorum. Türk adaletine güveniyorum” ifadelerini kullandı.

    Duruşma sonrası adliye bahçesinde Mersin Kadın Platformu ve Mersin Tabip Odası ortak basın açıklaması yaptı.

    Açıklama metnini okuyan Ful Uğurhan, Nida Nur Nergiz’in saldırı sonrası bir bacağını kaybettiğini, diğer bacağını da kaybetme riski yaşadığını söyledi. Uğurhan, kadın düşmanı politikalar ve cezasızlığın kadına yönelik şiddeti körüklediğini belirterek, İstanbul Sözleşmesi’nin önemine de vurgu yaptı. Uğurhan, olayın takipçisi olacaklarının altını çizerek şunları söyledi:

    “Aramızdan çekilip alınan kadınların eksikliğinde; ülkemizde kazanımlarımızı sürekli gündemde tutmaya, başta İstanbul Sözleşmesi ve 6284 Sayılı Yasa olmak üzere kazanımlarımızdan geri adım atmamaya ve mücadelemize devam edeceğiz. Fail indirimsiz cezalandırılana, toplumsal cinsiyet temelli şiddetle mücadelede caydırıcı ve etkili bir yargı kararı alınana kadar sürecin takipçisi olacağız.”

    Fatoş SARIKAYA/ MERSİN

     

     

  • Bir yılda Alevilere dönük en az 13 saldırı yapıldı

    Bir yılda Alevilere dönük en az 13 saldırı yapıldı

    PİRHA- Sosyo Politik Saha Araştırmaları Merkezi, 2023 yılı içerisinde basın taraması sonucu elde ettiği verilere göre; Alevilere, Kürtlere ve mültecilere dönük en az 208 ırkçı ve ötekileştirci saldırının yaşandığını açıkladı.

    Sosyo Politik Saha Araştırmaları Merkezi, 2023 yılında “Kürtler, Aleviler ve mültecilere yönelik ırkçı saldırılara dair” basın taraması üzerinden hazırladığı raporu açıkladı. Raporda, yıl içerisinde en az 208 ırkçı/ötekileştirici/yok sayan haberin basında yer aldığı aktarıldı.

    Siyasetçilerin ve devlet görevlilerinin söylemleri üzerinden birçok saldırının yaşandığının vurgulandığı raporda, deprem bölgesinde kalan Alevi köylerine yönelik ayrımcı yaklaşımlar yaşandığı aktarıldı.

    Raporda, Kürtlere yönelik spor sahalarından cezaevlerine, anadile yönelik ayrıştırıcı ifadelerden metropollerde ırkçı saiklerle maruz bırakıldıkları şiddet eylemlerine kadar birçok ırkçı/ötekileştirici/yok sayan haberin basına yansıdığı ifade edildi.

    Raporda, “Yıllar boyu Alevi olduklarını, Kürt olduklarını gizlemek zorunda kalan aileler gibi bugün de göçmen aileler çocuklarını bu şekilde tembihlemekte ve kamusal alanda kendi dillerini konuşmama konusunda uyarmaktadırlar. Başta Amedspor olmak üzere diğer birçok bölge takımı çıktıkları birçok deplasmanda ırkçı söylemlere ve hatta saha içerisinde dışarısında şiddete maruz bırakılmaktadırlar. Bununla birlikte halen TBMM’de Kürtçe ‘Bilinmeyen-X dili’ olarak tanımlanmakta olup, bölge kentlerine ait otobüs firmalarından tutun da siyasi parti binalarına yönelik ırkçı saldırılar gündelik yaşamın rutinine dönüşmüş durumda” diye kaydedildi.

    1 yıllık taramada Alevilere yönelik bahsedilen saiklerle basında en az 13 saldırı haberinin yer aldığı bilgileri paylaşıldı.

    Raporun tamamı için: Raporun tümüne erişmek için tıklayınız…